Issuu on Google+

K.K.T.C Fiyatı: 8 TL

YAŞINDA

7 TL ARALIK 2012

Kabare kızı

Diana Krall YÖNETMENLER GEÇİDİ

Bernardo Bertolucci Michael Haneke Peter Jackson Ang Lee Emin Alper

Hayko Cepkin’den aşk tarifi MİNYATÜR HAKKINDA HER ŞEY

yeni oyununu anlatmadı

Keira Knightley

KADİR İNANIR

ile özel röportaj

Berkun Oya

olmak ya da olmamak

Performans sanatının Madonna’sı

NEZAKET EKİCİ

Fazıl Say’ın İstanbul’u

“Romeo ve Juliet”e cesur yorum MAALOUF’TAN EVE DÖNÜŞ ROMANI


AY D A B İ R FİLİZ AYGÜNDÜZ

filiz.aygunduz@milliyet.com.tr

ARALIK 2012 Sayı 645 / 126301

Yayın Sahibi MİLLİYET GAZETECİLİK VE YAYINCILIK A.Ş. Genel Yayın Yönetmeni

DERYA SAZAK Yayın Yönetmeni

FİLİZ AYGÜNDÜZ Tüzel Kişi Temsilcisi

İSMAİL ERALP Sorumlu Müdür ve Yayın Sahibi Temsilcisi

ALİ NAZIM ONARAN EDİTÖRLER Sahne sanatları ve müzik

ASU MARO Plastik sanatlar ve edebiyat

YASEMİN BAY Sinema

NİL KURAL Yazı işleri

GÜLDEN ÖKTEM Görsel Yönetmen

AYLA DÜNDAR Sayfa Sekreteri

ATİLLA ŞEN Reklam Grup Başkanı SAVAŞ YILMAZER Reklam Grup Başkan Yardımcısı

SERKAN BAYOĞLU Reklam Direktörü

CENGİZ EKEN Reklam Müdürü

DORUK DAĞDELEN Reklam Rezervasyon Direktörü

GÜVEN ÖNEMLİ Sıra 854 / 7 TL Kıbrıs’ta satış fiyatı 8 TL Yurt içi abonelik bedeli 72 TL ISSN 1300-4425

YÖNETİM YERİ: İzzetpaşa Mah. Abide-i Hürriyet Cad. No: 162 Çağlayan / İstanbul Tel: (0212) 337 93 41 / 42 Fax: (0212) 337 93 48 e-mail: milsanat@milliyet.com.tr Reklam Rezervasyon: (0212) 337 97 32 Abonelik Müşteri Hizmetleri: (0212) 337 94 59 - 337 96 28 Basıldığı Yer: Doğan Ofset Yayıncılık ve Matbaacılık A.Ş. Hoşdere Yolu Doğan Medya Tesisleri C Blok Esenyurt-İstanbul Tel: (0212) 622 19 00 Milliyet’in ayda bir yayımlanan ücretli kültür sanat dergisidir. Milliyet gazetesi ve eklerinde yayımlanan yazı, haber ve fotoğrafların her türlü telif hakkı Milliyet Gazetecilik ve Yayıncılık A.Ş’ye aittir. İzin alınmadan kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez Yayın türü: Yerel süreli www.milliyetsanat.com /

Performans sanatının aykırı hediyesi KENDİNE GÜVENİ TAM. Cesur. Gözü kara. İnatçı. Enerjik. Azimli. Savaşçı. Çok kadın... Bu sıfatları çoğaltmak mümkün. Hepsi ve daha fazlası Nezaket Ekici. O bir yolcu aynı zamanda... Yaratıcı zekasıyla keşfettiği yeni yollarda sürdürdüğü yolculuk hiç bitmeyecek gibi görünüyor. O yollarda bize bedeni üzerinden anlattığı hikayeler de... Bizim hikayelerimiz... Peki alamet-i farikası, sanatının yoğun etkileme gücünün kaynağı nedir Nezaket Ekici’nin? Bu sorunun cevabını en iyi verenlerden biri de Almanya’daki MARTa Herford Müzesi’nin Sanat Direktörü Roland Nachtigaller: “Kültürel, sembolik, toplumsal ve dinsel referans sistemleri arasında her gün bizzat yaşadığı ve aynı zamanda nükteli, ironik, öfkeli, göz kırpar, kararlı ve fevkalade şehvetli bir şekilde sanatını sahnelemesini sağlayan, muhatabını savunmasız bırakan dolaysızlığı...” Tam da böyle sahiden. Bizi savunmasız bırakan bir dolaysızlığı var. O savunmasızlık içinde, onun anlattığı hikayeyi kendi hikayemizle birleştirip çoğaltabiliyoruz. 600 tane nazar boncuğuyla bezenmiş elbise içinde İstanbul ve Berlin caddelerini arşınlarken de böyleydi, içine taze ot serpiştirilmiş ahşap ağılda kara çarşafıyla bir domuzu okşarken de, gözünde dalgıç gözlükleri birkaç metre yüksekliğindeki saman yığınında, samanlıkta iğne ararken de... Sekiz metre eninde altı metre boyunda kuyruğu olan gelinliği içinde sırtındaki fermuarı kapamaya çalışırken de görülüyordu bu, içi su dolu kolostomi torbalarından oluşan elbisesiyle canlı bir çeşme heykeli olarak karşımıza çıktığında da... Bebek kreminden oluşan kadranda, bedeniyle, akrep ve yelkovan olup durmuş bir saati canlandırırken, yere dizdiği 2 bin tane kırmızı cennet elmasıyla bir aradayken, bir galerinin duvarlarını öperken... Bu ay, Pi Artworks’deki “Imagine: 2002-2012 Yemek Üzerine Seçilmiş

İşler” adlı sergisiyle karşımıza çıkacak Ekici. Sergi bahanemiz oldu. Kapak fotoğrafını da Ekici düşündü. Ercan Arslan, uyguladı. Milliyet Sanat’a özel bu mini performansla kapaktaki yerini aldı Nezaket Ekici. Sergi dolayısıyla Özlem Ünsal’ın kendisiyle yaptığı söyleşide “Ben, yiyecek ve besinlerin sadece yüksek kalitedeki estetiğini değil aynı zamanda onları farklı içeriklerle ele alıp çalışarak sanata dönüştürüyorum,” diyor: “Yiyeceklerin, sanat tarihi, kültürel kimlikler, inanç ve ritüeller, ölüm, yaşam, politika ve gündelik yaşam durumları ile ilişkisini ele alıyorum.” Ve yine Nachtigaller’in dediği gibi ‘muhatabını savunmasız bırakan dolaysızlığıyla’... Her bir işinden öyküler yazmak, romanlar kaleme almak, dizeler dökmek mümkün. Ayşegül Sönmez’in kapak dosyasında Ekici’nin kariyerini anlattığı yazıda dediği gibi “Bizi kendimize döndüren kadın” o. O dönüş için gereken cesareti bütün zarafeti ve kararlılığıyla veren bir kadın. Kaç cilt olduğunu bilmediğimiz ama okudukça okuma isteği yaratan büyük bir performans kitabı... Sayfalarında kendi hikayenize ‘anlam’ verebileceğiniz, hayata da ‘anlam’ katabileceğiniz... Zira öyle bir zihin ki performanslarına geçirdiği, şöyle bir silkelenip ‘başka türlü’ bakmaları denememek, ‘başka türlü’ dünyaları fark etmemek mümkün değil. Görünen o ki, ‘göçebe bir performans sanatçısı’ olarak dünyayı dolaşmaya devam edecek; Türkiye’nin dünyadaki sesi, dünyanın Türkiye’deki sesi olacak. Bize bilmediğimiz, bilip de çıkaramadığımız, bildiğimizin farkında bile olmadığımız sesleri duyuracak. Çok özel bir sanatçı Nezaket Ekici.... Performans sanatına ve bize hediye edilmiş... ★★★ Bir yılı daha geride bıraktık. 2013’te de sanat rehberiniz, yakın arkadaşınız olmaya devam edeceğiz. İyi seneler... Sağlıkla... Mutlulukla... MS

@Milliyet_Sanat

1

Milliyet SANAT Aralık 2012


K.K.T.C Fiyatı: 8 TL

İÇİNDEKİLER

YAŞINDA

7 TL ARALIK 2012

Kabare kızı

Diana Krall YÖNETMENLER GEÇİDİ

Hayko Cepkin’den aşk tarifi

Bernardo Bertolucci Michael Haneke Peter Jackson Emin Alper

MİNYATÜR HAKKINDA HER ŞEY

Keira Knightley

Berkun Oya yeni oyununu anlatmadı

ile özel röportaj

KADİR İNANIR

olmak ya da olmamak

Fazıl Say’ın İstanbul’u

Performans sanatının Madonna’sı

“Romeo ve Juliet”e cesur yorum

NEZAKET EKİCİ

68

MAALOUF’TAN EVE DÖNÜŞ ROMANI

aralık

Kadir İnanır’dan mektup var

Kapak: Nezaket Ekici Kapak Fotoğrafı: Ercan Arslan Stüdyo: Sevenplus Fotoğraf Stüdyosu

KAPAK

5 Performans sanatının dünyaca ünlü ismi! ● Nezaket Ekici ve çarpıcı sanatı... ● Ekici ‘yemek’ üzerine kurduğu yeni sergisini anlattı...

PLASTİK SANATLAR

6

Nezaket Ekici yemekleriyle İstanbul’da!

110 Amin Maalouf’tan bir yüzleşme hikayesi.

44 Son “Anna Karenina”

Keira Knightley

108 Emrah Serbes yeni kitabıyla polisiyeye es veriyor.

84 Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi” Milliyet SANAT Aralık 2012

16 Retrospektif sergisi öncesinde Mustafa Ata’nın atölyesindeydik. 20 Dünü ve bugünüyle AKM 24 Erinç Seymen’den ‘desen’ ağırlıklı sergi 26 Şener Özmen Türkiye’deki ilk kişisel sergisinde ‘tolerans’ diyor. 28 Ercan Arslan eşliğinde ünlü isimlerden İstanbul fotoğrafları... 30 Çağdaş sanat pazarında son durum! 32 Eyfel Kulesi’nin hikayesi 34 Dunhuang Mağaraları’ndan çıkan zenginlik

SİNEMA 40 Peter Jackson’dan şimdi de “The Hobbit” üçlemesi... 50 Emin Alper bol ödüllü filmi “Tepenin Ardı”nı anlattı. 52 Haneke’nin Altın Palmiye’ye uzanan son filmi “Aşk” vizyonda. 54 Bertolucci 9 yılın ardından “Ben ve Sen” ile karşımızda. 56 Ang Le’den 3D film: “Pi’nin Yaşamı”... 68 Asu Maro, başrolünde yer aldığı “Elveda Katya” için Kadir İnanır ile bir araya geldi.

2

MÜZİK 74 Diana Krall, “Glad Rag Doll” albümünde cesur bir işe kalkışıyor! 76 ‘ Ne yapsa iyi yapan Levent Yüksel’den yeni albüm. 78 Kiss 20. albümleri “Monster” ile öpüyor bizi... 80 Nevi şahsına münhasır Hayko Cepkin ve yeni albümü üzerine... 82 Bajar sözünü sakınmıyor. 88 Naim Dilmener’in ‘Müzikal Günce’si...

SAHNE SANATLARI 92 Çağdaş Bale Topluluğu’ndan bambaşka bir “Romeo ve Juliet”. 94 İzmir sahnesinde bir uyurgezer: “La Sonnambula”! 96 KREK, yeni sezonu “Babamın Cesetleri”yle açıyor. 98 Vasıf Öngören’in unutulmaz eseri “Zengin Mutfağı”nı, kızı Aslı Öngören yazdı. 100 Hem oyuncu hem yönetmen olarak dikkat çeken Cem Uslu’nun öyküsü...

EDEBİYAT 108 Emrah Serbes bu kez hikayeleriyle arz-ı endam ediyor. 110 Amin Maalouf Doğu ile Batı arasına sıkışmış insanları anlatıyor. 112 Willard Huntington Wright bir süredir yeni bir edisyonla Türkçeleştiriliyor. 114 Yekta Kopan ile sanat kulisi 116 Ece Aksoy’dan damağın unutmadığı ‘öyküler’


AFİŞTEKİLER

Douglas, Ronald Reagan rolünde Mike Newell, yeni projesi “Reykjavik”in hazırlıklarına hız Michael Douglas verdi. 1986’da geçen filmde ABD ile Sovyetler Birliği başkanları arasındaki ünlü zirve konu alınacak. Ronald Reagan’ı Michael Douglas’ın canlandıracağı filmde Mihail Gorbaçov rolünde izleyeceğimiz isim ise son dönemin dikkat çeken aktörlerinden Christoph Waltz... Film, gelecek yıl Reykjavik’te çekilecek.

Anne Hathaway

Maciunas ödülü Gökçebağ’ın Hamburg’da yaşayan sanatçı Şakir Gökçebağ, Fluxus akımının kurucusu ve destekleyicisi George Maciunas anısına verilen aynı adlı ödülün Şakir bu yılki sahibi oldu. Gökçebağ Sanatçıya ödülü 7 Aralık’ta Berlin’deki TANAS proje mekanında açılacak olan sergisinde takdim edilecek. Kelime oyunlarıyla yaratıcılığını birleştirerek şaşırtıcı nesneler, heykeller, kolajlar ve fotoğraflar üreten 1975 doğumlu Şakir Gökçebağ, birçok Fluxus sanatçısı gibi genellikle ucuz ve basit malzemeleri tercih ediyor. Sanatçının eserlerinde özellikle mizah göze çarpıyor.

Gökçebağ’ın “Times Square” adlı eseri. Milliyet SANAT Aralık 2012

Robot dünyasında Anne Hathaway’e yer açın! Steven Spielberg’ün gelecek yıllarda çekeceği bilimkurgu projesi “Robopocalypse”in başrol oyuncusu Anne Hathaway oldu. Film, Daniel H. Wilson’ın aynı adlı bilim kurgu romanının bir uyarlaması. Drew Goddard’ın yazdığı senaryoda yapay zeka kazanan bir makine, robotların kontrolü ele geçirdiği bir devrim başlatıyor. Hathaway, başrolü Ben Whishaw ve Chris Hemsworth’le paylaşacak. Filmin çekimleri gelecek yıl yapılacak.

Jonny Buckland, Guy Berryman, Chris Martin ve Will Champion (soldan sağa).

Coldplay müziğe ara veriyor İngiliz alternatif rock grubu Coldplay, dünya turnesinin son ayağını gerçekleştrdiği Avustralya’dan üzücü bir haber verdi. Grubun solisti Chris Martin konser sırasında seyircilere, “Bu konser önümüzdeki 3 yıl içinde vereceğimiz son büyük konserlerden biri,” dedi. Grup, yılbaşında New York’ta Jay-Z ile birlikte bir konser verecek. Coldplay’in bu konserin ardından 3 yıl kendini nadasa bırakacağı konuşuluyor.

Jimi Hendrix’in yeni albümü çıkıyor Müzik kariyeri 10 yıla yayılmış bir müzisyen olan Jimi Hendrix, isminin etrafında önemli bir miras bıraktı. Ve hayranları için tadı damakta kalan bir isim olarak tarihe geçti. Rolling Stone dergisinin haberine göre 5 Mart’ta Jimi Hendrix’in yeni albümü çıkacak. Hendrix’in 1968 ve ‘69 yıllarında kaydedilmiş ve hiç yayınlanmamış 12 şarkısından oluşacak “People, Hell And Angels” albümü hayranları için efsanevi bir geri dönüş olacak.

4


PLASTİK SANATLAR

Bizi kendimize döndüren kadın 1970’de Kırşehir’de doğan, 1973’ten beri Almanya’da yaşayan Nezaket Ekici, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde, özellikle son yıllarda yaptığı performanslarıyla dikkat çekiyor. AYŞEGÜL SÖNMEZ sanatatak@gmail.com

BİZ ONU 2005 yılında Karşı Sanat’ta, küratörlüğünü Beral Madra’nın yaptığı “Gözü Kara” sergisiyle keşfettik. “Nazar” isimli performansı için İstiklal Caddesi’nde, üzerinde 600 nazar boncuğu olan yaklaşık 40 kilo ağırlığında bir elbiseyle boydan boya yürüyen Ekici, ardından “Atropos” işi için 2006’daki Sinop Bienali’nde Sinop Cezaevi’nin tavanına saç tutamlarını sımsıkı bağlamış kaskatı duruyordu. Çekilen saçın verdiği acı üzerinden o mekanda yaşanan acıları yansıtmak istemişti. Aynı yıl bu kez Sabancı Üniversitesi’nin Kasa Galerisi’nde bir performans sundu. İlkinde kuş gribi sırasında yaşanan toplumsal korkuyu “Screaming Feathers”la anlattı. İnsanlar performansı izlerken galerinin küçük odasında nefes almakta zorlandı. Üçüncü odada gerçekleşen “Zeitgeist” başlıklı performansında ise galerinin içinde sanatçıyla birlikte koştular. “Nascent/ Doğuş”ta Amsterdam’da nehrin üzerinde, görünmeyen bir mekanizmayla kendisi çevirdikçe şişen, beyaz, metrelerce uzun bir elbiseyle de salındı.

Sanatçı “Nazar” isimli performansında üzerinde 600 nazar boncuğu olan yaklaşık 40 kilo ağırlığındaki elbiseyle İstiklal Caddesi’ni boydan boya yürüdü. Milliyet SANAT Aralık 2012

6

“Milli Marşlar”da, Almanya ulusal marşını Türkçe, Türkiye ulusal marşını da Almanca sözlerle seslendirerek kendi çift kültürlülüğünü vurguladı. Gustav Klimt ve Egon Schiele gibi isimler üzerinden sanat tarihi konularına göndermeleri içeren performanslar yaptı. Siemens Sanat’ta yaptığı (2008) “Madonna” başlıklı performansı için ilhamı Sicilya seyahati sırasında gördüğü gözleri kanlı Meryem figüründen aldı. Madonna’yı beyaz elbisesiyle yeniden kurguluyan Ekici, tavana ters asılmış mumları elinde tuttuğu ateşle yakarak onlardan gelen mum damlaları altında dakikalar geçirdi. Ekici, “Bunu niçin yaptınız?” sorusunu sevmiyor... Performanslarıyla ilgili mümkün olduğu kadar az yorum yapıyor. Hatta yorum yok demeyi tercih ediyor çünkü Ekici’ye göre performans, izleyicinin de çoğalttığı bir şey.

ABRAMOVİÇ’İN ÖĞRENCİSİ Şunu anlamak önemli: Nezaket Ekici, önce kafasında bir görüntü görüyor. Her şeyden önce gözünün önüne bir resim geliyor. Sonra bu gördüğü resmi, herkesin görmesi için performans yapıyor. Güzel sanatlar eğitimine başladığında resim gibi heykelde de yeterli olduğunu hissetmeyen Nezaket Ekici, vücudunu işin içine katmaya doğaçlama bir şekilde karar verdi. Vücudunu işin içine katınca kendini daha iyi ifade


Esin kaynağı Max Ernst’in tablosu olan “Blind / Kör”.

Ekici, “Duygu İçinde Devinim” işinde bütün galeriyi tam üç gün boyunca öptü...

“Şiddetle Dönmek, Kendinden Geçmek”te sanatçı gül yapraklarının içinde.

ettiğini anladı. Heykeller üretmeye başladığı dönemde vücudunu artık bir malzeme gibi kullanıyordu kullanmasına ama daha bilinçli kullanmak istiyordu. Marina Abramoviç’in Hamburg’da ders verdiğini duymuştu. Karşısına çıktı ve ona “Öğrenciniz olmak istiyorum” dedi. Ünlü performans

sanatçısı okulda misafir öğretmen olduğu için onu derse kabul edemedi. Nezaket Ekici, yedi sene boyunca bekledi. Kendini tuttu ve sonunda bu dileği gerçekleşti. Marina Abramoviç’ten çok ama çok disiplinli olmayı öğrendi. Abramoviç, Almanya, Hollanda ve Amerika’da yaşamıştı. Nezaket Ekici de,

7

onun gibi farklı kültürler arasında kalışını, Almanya ve Türkiye arasında, ısrarla konu edinecekti. Marina’dan öğrendiği önemli bir başka bir şey, performansın performans, tiyatro ya da dans olmadığıydı. Tiyatro ve dans etkisine açık olmaktan çok onlar için performans Milliyet SANAT Aralık 2012


PLASTİK SANATLAR

Ekici, hiçbir işini etiketleyip dondurmak istemiyor. Zaten etiketleyip dondurulacak işler de yapmıyor. O ne derse desin feminist sanat pratiği içinde tanımlanabilecek ve tanımlanması gereken işler üretiyor. bir zamanlar gökyüzündeki yıldızların yansımasıyla üzerinde astronomi çalışılan havuzuna akıttı; elbisesindeki şeffaf torbalarından sular fışkırttı bu havuza...

SİZ BEĞENDİYSENİZ

“Defiant”ta Ekici otomotiv sanayiinde kullanılan kumaştan dikilen elbisenin içinde.

bir enstalasyondu. Nezaket Ekici’yle ilgili yanlış bilinen iki konu var. Birincisi Nezaket Ekici’nin feminist olmadığı... Sanatçı, kendini feminist olarak tanımlamıyor. Feminist düşünceye yakın gelen işler üretiyor olmasına rağmen öyle tanımlanmak, kısıtlanmak hatta sınırlanmak istemiyor.

BÜTÜN GALERİYİ ÖPÜYOR İkincisi ise acısız iş yapmadığıyla ilgili. Acı sanıldığı gibi yaptığı işlerinde birinci planda değil. Acı o imgenin bir parçası, performansın sürecinde var ama onun bu performansı yapma nedeni acıyı göstermek değil. Acı işinin sürecinin kendisi ama amacı değil. Örneğin “Duygu İçinde Devinim” işinde bütün galeriyi öpüyor, üç gün boyunca... Bir milyon öpücük... Eşi Dr. AnMilliyet SANAT Aralık 2012

dreas Dammertz, Ekici’nin bu işiyle ilgili şunları söylüyor: “Eşim bu performansta götürdüğü özel eşyalarını ve serginin yapıldığı alanı iki gün boyunca öpüyor. En sonunda her şey güzel kırmızı öpücük izleriyle örtülmüş oluyor. Eşimin olağanüstü sabırlı ve inatçı biri olduğunu biliyorum ve bunu hemen her gün yeniden öğreniyorum. Fakat yine de her defasında aşabileceği yeni sınırlar bularak beni şaşırtıyor.” Gerçekten de Ekici’nin yeni sınırlar bulması an meselesi... Bu sınırları, performanslarını tekrarladığı farklı şehirlerde çoğaltması da... Mardin’de “Fountain-Çeşme”sini tekrarladığında Mardin’de öğretmenlik yapan amatör performansçılarla çıktı karşımıza. Medresenin sepya rengi duvarlarının kuşattığı avluda, kovalara değil, medresenin

8

Nezaket Ekici, “Çeşme”yi ilk kez Berlin’de gerçekleştirmişti. Elbisesinde yer alan su keseciklerindeki suyu, farklı pozisyonlar alarak kovaya boşalttığında sanat tarihinin erkek himayesindeki “Çeşme” olma görevini kadın bedenine yüklemişti. Ekici bu performansı Mardin Bienali’nde tekrarlayınca her şeyden önce Mardinliler şaşırdı hatta gerildi. Vali ya da belediye yetkilileri gibi kentin yerli siyasileri, performansı baştan sona izleseler de yerel gazeteler yüzlerindeki memnuniyetsiz ve şaşkın ifadeyi kaydedip sansasyonel bir başlıkla duyuracak. Medreseye böyle bir performansı yakıştırmayanlar güncel sanatın dini değerleri aşağıladığını yazacaktı. Mardin’de yaşayan tango meraklısı partnerler ise şeffaf plastik elbisenin altına sadece sütyen ve don giymekte tereddüt edecek. Kriz, ten rengi tayt ve body ile çözülecekti. Mardinli siyasiler performans bittiğinde “Siz beğendiyseniz” diyeceklerdi, bu işleri bilen Mardinli olmayanlara... Ekici için sadece feminist bir başkaldırıyla açıklanamayacak kadar yüklü, çok katmanlı “Çeşme”. Tıpkı “Blind/ Kör” gibi... Ya da “Defiant/İtaatsiz” gibi... Ya da “Lifting a Secret/ Bir Sırrı Açarken” gibi... “180 Wishes-180 Dilek” gibi... Ekici, hiçbir işini etiketleyip dondurmak istemiyor. Zaten etiketleyip dondurulacak işler de yapmıyor. O ne derse desin feminist sanat pratiği içinde tanımlanabilecek ve tanımlanması gereken işler üretiyor. Yer aldıkları kent ve onun kültürel içeriğinde kendi bedeniyle özgün bir yer açıyor hem kendine hem izleyiciye... Mesela çarşaf giyse de. Hem de İsviç-


PLASTİK SANATLAR Nezaket Ekici “Atropos” adlı performansında 2006’daki Sinop Bienali’nde Sinop Cezaevi’nin tavanına saç tutamlarını sımsıkı bağlamış kaskatı duruyordu.

Sanatçının “Çeşme” adlı performansı. Milliyet SANAT Aralık 2012

re’nin Basel kentinde.

BURKAYLA ASILI KALMAK Basel’de Liste 15’in (çok genç sanat fuarı) açılış günü yaptığı performansta olduğu gibi. Ekici, kara çarşafıyla kendini baş aşağı astı ve yaklaşık 40 dakika kadar öyle asılı kalarak hem Kuran’dan kadının konumuna ilişkin hem de kendi güncesinden, mesela Konya’da performansının yapılmasına izin verilmeyişi gibi, otobiyografik notlar okudu. Baş aşağı bu notları İngilizce okurken sesi giderek gücünü kaybetti, yüzü morardı. Çarşafıyla baş aşağı sallanırken kendini ifade etme çabası, yerçekimine dayanamayarak onu tutan bungee jumping halatına rağmen başarısızlığa uğruyordu. Fiziksel olarak yenik düşüyordu çarşaf içindeki Nezaket kendini ifade etmeye... Ekici’nin performansı, “Burkanın karanlığının rahatsız ediciliğini seven” ünlü sosyolog Nilüfer Göle’nin sözlerini düşündürüyordu. Burkayla asılı bedenin kendini ifade etmekteki güçlüğü karşısında özel ve kamusalın, burkalı ve burkasız ikiliği tarafından ikame edilmesinin güçlüğünü sergiliyordu bir anlamda. Bir anlamda da burkanın kendisinin perfomatif özelliğinin altını çiziyordu. Giymeyenler tarafından belirlenmeye ve sabitleştirilmeye çalışılan o ‘performatif özelliğinin’... Nezaket Ekici, çarşaflı baş aşağı asılı

10

performansıyla bunları düşündürüyordu. İstanbul’da Antrepo’daki Sanat Limanı için yapacağı performansta kürdanlar batıracaktı vücuduna. Yüzlerce kürdanı... Kesintisiz bir beden arzusu ile kesikli bir beden sergileyerek, dişlerimizi temizlemeye yarayan kürdan gibi neredeyse folklorik bir nesne aracılığıyla... Bedenin organik bütünlüğünü arayışta haz kadar acıya da yer vardı. Beden ve benlik... İkisi de kültürel temsillerin dışında varolabilir mi? Hayır, olamaz. Ve bu kültürel temsiller mesafelerle değişir. İstanbul’da, Mardin’de, Vietnam’da, Venedik’te, Freiburg’da, Berlin’de, Sinop’ta, Brüksel’de, Bangkok’ta, Sabadell ve Basel’de değiştiği gibi ve değişeceği gibi... Ekici’nin farklı kentlerde gerçekleştirdiği performanslar bunu bir kez daha gösteriyor, savunuyor hepimize. Ve hepsi bir yandan da önemli bir misyonu gerçekleştiriyor: Batı çağdaş sanatının naftalinleyip tepeye kaldırdığı beden sanatı pratiklerini farklı kentlerde ve ülkelerde gündeme getiriyor. Nezaket Ekici’nin tam Batı fazla aşina olduğu için yüz çevirirken bedenden ve biz onu kapayarak, açarak ne sakladığıyla ilgilendiğimiz bir zamanda bunu yapması önemli. Bedenden yüz çevirmek değil kendimize dönmek durumunda olduğumuzu hatırlatıyor çünkü. MS


PLASTİK SANATLAR “Living Ornament Solo”, Fotoğraf: Nihad Pussij

Çıkışta yemek mi yesek? Nezaket Ekici, bedeni üzerindeki hâkimiyeti, konsantrasyonu ve gelenekselle kurduğu bağ ile performans sanatı denilince ilk akla gelen isimlerden biri. Sanatçıyı bu kez ‘yemek’ üzerine ürettiği çalışmalarıyla izleme imkanına sahibiz... ÖZLEM ÜNSAL ozlemunsalart@gmail.com

NEZAKET EKİCİ, performans sanatı denince ilk akla gelen isimlerden... Bu alanının en önemli temsilcilerinden biri olan Marina Abromoviç’in öğrencisi; tıpkı onun gibi bedenine meydan okuyan biri... Ve bir o kadar da hocasından kopmuş, bireyselliğini sanatında hâkim kılmış bir isim. Türk ve Alman pasaportuna sahip, her iki kültürün de Milliyet SANAT Aralık 2012

izlerini hem ruhunda hem de yaşamında taşıyor. Onu ilk kez 2008’deki Contemporary İstanbul’un açılışında gerçekleştirdiği performansı sırasında tanımıştım. Bedeni üzerindeki hakimiyeti, konsantrasyonu, iç disiplini, gelenekselle kurduğu bağ ve fiziki zorlanmalara gösterdiği direnç beni çok etkilemişti. O yıl fuarın VIP açılışında Nezaket Ekici’yi kaç kişi izleyebildi bilemiyorum ama sanatçının birçok kâr amacı gütmeyen kurumda da sergisi oldu. Ama ilk kez Nezaket Ekici’yi özel bir galeride kişisel sergisiyle izleme fırsatı buluyoruz şu günlerde. Sanatçının işleri, Derya Yucel küratörlüğünde hazırlanan “Imagine:

12

2002-2012 Yemek Üzerine Seçilmiş İşler” adlı sergisiyle Pi Artworks Galatasaray ve Pi Artworks Tophane’de yer alıyor. Sergi, Nezaket Ekici’nin sanatsal pratiğinde ele aldığı yemek, gıda kavramı çerçevesinde 2002-2012 yılları arasında gerçekleştirdiği performanslarını gösteren video, fotoğraf ve sergiye adını veren “Imagine” performansından oluşan bir seçkiden meydana geliyor. Sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik olarak insanlık tarihi boyunca çeşitli anlamlar yüklenen ‘yemek’/’yiyecek’ olguları üzerine işler üreten Nezaket Ekici ile sanatını, üretim biçimlerini, sergisini konuştuk...


“Performanslarım ve enstalasyonlarım birçok konu üzerinde duruyor: Alman ve Türk kültürü arasındaki çatışmalar, sanat tarihi, toplumsal ve günlük yaşam, cinsiyet, politika, tüm dünyadaki kültürel ritüeller...”

“Picknick a la Nezaket Ekici”, Fotoğraf: Ana Rita Manuel. ● Dünya sizi birçok projenizden, ser-

Nezaket Ekici’yi özel bir galeride kişisel sergisiyle izleme fırsatı buluyoruz.

gilerinizden dolayı tanıyor... Türkiye’deki bu ilk kişisel serginizi nasıl anlatırsınız bize? İstanbul’da şimdiye kadar bazı kişisel sergilerim oldu aslında: 2004 yılında Proje 4L Elgiz Müzesi’nde “National Anthems”, 2005’de Karşı Sanat Çalışmaları’nda Beral Madra küratörlüğünde “Gözü Kara”, 2006’da Sabancı Üniversitesi Kasa Galeri’de Derya Yücel küratörlüğünde “Kendi Başkalığında”. Ama ilk defa Türkiye’de ticari bir galeride, Pi Artworks’te, kişisel sergim olacak. Pi Artworks İstanbul’un dışında çalıştığım diğer galerilerse; Aeroplastics Brüksel, DNA Gallery Berlin, Claier Oliver Gallery, New York. Bu sergim, 2002 yılından bu yana yemek/gıda ile ilişkili olan çalışmalarımdan bir seçkiyi iz-

13

leyiciyle buluşturacak. ● Performans sanatı, sanatçının bedeni ile var olan bir üretim şekli olarak biliniyor. Sergi süresince galeri mekanında olamayacaksınız. Sergide ne tip işleriniz yer alacak? Performans sanatı ‘var olmak’la doğrudan ilişkili. Bu nedenle ‘beden’ benim için önemli ve anlamlı. Çünkü bedenimle birçok şey ifade edebiliyorum. Fakat sergide var olmamak bir sorun yaratmaz. Bu, ‘sanat’ı nasıl sunduğunuz ve ne sunulacağı ile ilgili bir sorudur. Pi Artworks’teki sergi de yemek/gıda ile ilgili bir performans yerleştirmesi olarak görülebilir. Galerinin sahibi Yeşim Turanlı ile birlikte sergi üzerine düşünürken, küratör Derya Yücel’le beraber son yıllarda yemek/gıda üzerine ne kadar çok çalışmış olMilliyet SANAT Aralık 2012


PLASTİK SANATLAR Bir sanat göçebesi ● Serginize paralel olarak

Contemporary İstanbul’da “Personal Map, to be continued...” adlı kitabınızın lansmanı yapıldı. Kitaptan bahsedebilir misiniz? “Personal map, to be continued...” bir işimin adı. “Personal Map...” son 10 yıldaki performatif kariyerimi anlatıyor. İlk çalışmalarım ile başlayıp, son üretimlerim ile sona eriyor ve 100 farklı performansı yeniden inşa ediyor. 4 farklı kıtada, 30 ülke ve 100’den fazla şehirde bulundum. Bu kitap hikayemi bir sanat göçebesi olarak birleştiriyor ve en büyük 60 performansımı gösteriyor. Bununla beraber kitap çocukluğumdan bugüne kadar olan biyografimi de açıklıyor. Dünya çapındaki 30 farklı yazarın performanslarım için yazdıkları yorumlar da yer alıyor. Yani, sadece benim kişisel hikayem değil aynı zamanda yazarların kişisel perspektiflerinden gördükleri, kitabın çok enteresan, çok kişisel olmasını sağladı. Amacı, Nezaket Ekici’nin performansları aracılığı ile tüm dünyasını anlatmaya çalışmaktı. duğumu keşfettik. Bu bana oldukça ilginç geldi, çünkü kendim bunu şimdiye kadar fark etmemiştim. Sergide izleyici, öncelikle, bir kez gerçekleşecek olan canlı performansımı, sergide ise video-performansları ve fotoğrafları görecek. Ben, yiyecek ve besinlerin sadece yüksek kalitedeki estetiğini değil aynı zamanda onları farklı içeriklerle ele alıp çalışarak sanata dönüştürüyorum. Yiyeceklerin, sanat tarihi, kültürel kimlikler, inanç ve ritüeller, ölüm, yaşam, politika Milliyet SANAT Aralık 2012

“Imagine”, Fotoğraf: Ryszard Szczepankiewicz

ve gündelik yaşam durumları ile ilişkisini ele alıyorum. ● Küratör Derya Yücel ile nasıl bir iş birlikteliğiniz var? Derya Yücel’le ilk olarak 2005 yılında İstanbul’da, Alman Kültür Merkezi, Berliner Sanat sponsorluğunda katıldığım sanatçı rezidansı sırasında tanışmıştık. 2006’da Kasa Galeri’de birlikte çalıştığımız kişisel sergim dışında Milano ve Kore gibi birçok grup sergisinde de beraber çalıştık. Derya ile iyi bir ilişkimiz var; işlerimi biliyor ve takip ediyor. Yeşim ve Derya ile Berlin’deki atölyemdeki son buluşmamızda Pi Artworks’te bu yıl sonunda bir sergi yapmaya karar verdik. Birkaç aydan beri de bu sergi üzerinde çalışıyoruz. Küratörü olan bir sergide üzerine daha çok konuşmak için fırsatınız ve onun da etkisiyle hangi işlerin sergileneceğini birlikte belirleme şansınız oluyor. ● Serginin konusu yiyecek üzerine temelleniyor; yemeyi, yiyeceği nasıl ele alıyorsunuz? Gerçekten ima etmeden, yemek/gıda konusu üzerine geçmişte çalıştım. Yemek ilk olarak, basitçe, ‘yiyecek bir şey’ demektir. Ama tabii ki, daha derin bakarsanız, başka anlamları da vardır. Yemek benim için ‘hayat’ demek ve performans oyunculuğumu tam olarak karşılıyor. Çünkü yemek gerçekten göstermek istediğim şeyi vurguluyor. Sanatımı zihnimdeki imgeler, resimler ve fikirlerle yaparım. Bu imgeleri, fikirleri yüzeye çıkarmak ve fark etmek için zorlu bir mücadele veriyorum. Yani, benim için bu sanat eserleri bana sadece ’yemek/gıda’ olarak görünmüyor; yemeğin başka bir şeye dönüşmesi, izleyicinin hayal gücünü harekete geçirmesini umuyorum. Elbette izleyicinin benim gördüğümün aynısını görmesini istemiyorum. Aksine onların kendi hayal gü-

14

cünde bütünüyle yepyeni bir dünya görmesini sağlamakla ilgileniyorum. ● Öğrencisi olduğunuz Abromoviç’in performans sanatına yaklaşımı ile sizin üslubunuz aynı nitelikte mi? Benzerlikler ve farklılaştığınız noktaları anlatabilir misiniz? Master çalışmamı Marina Abramoviç ile 2004 yılında bitirdim. 8 yılı aşkın bir süredir uluslararası alanda bağımsız bir sanatçı olarak çalışıyorum. Kendi içimde bir sanatçı olduğumu ve Marina ile karşılaştırıldığında performans sanatını farklı kanallarda ifade ettiğimizi düşünüyorum. Elbette ondan çok şey öğrendim; hâlâ işlerimde kullanıyor olduğum, bedenimin sınırlarını zorlamak, estetik düşüncenin yansıması, konsantrasyon egzersizleri gibi... Kendisine hayranım ve onun gibi harika bir performans sanatçısı ile çalışmış, ondan bir şeyler öğrenmiş olmak benim için mümkün olan en yüksek şanstı. ● Nezaket Ekici’nin sanatı nereden beslenir, nasıl şekillenir? Performanslarım ve enstalasyonlarım birçok konu üzerinde duruyor: Alman ve Türk kültürü arasındaki çatışmalar, sanat tarihi, toplumsal ve günlük yaşam, cinsiyet, politika, tüm dünyadaki kültürel ritüeller... Bedenim ise bu tartışma ve çatışmaları yansıtan bir yüzey olarak var oluyor. Sanatçı olarak benim açık görüşlü olmam, bilgiye ve yaşama karşı büyük bir merakımın olması çok önemli. Performans sanatçısı olarak bir gezgin gibi tüm dünyayı dolaşmam, farklı coğrafya ve kültürden insanlarla tanışmam, performanslarımı sunmam ve düşüncelerimi paylaşmam gerekiyor. MS Pi Artworks Bitiş tarihi: 29 Aralık 2012 (0212) 293 71 03


ATÖLYE YASEMİN BAY

yasemin.bay@milliyet.com.tr

Huzur, renk, sanat dolu... Türk resminin ustalarından Mustafa Ata’nın Şile’de, yemyeşil araziyle çevrili, bir hangarı andıran ve boyası üstünde resimleriyle dolu atölyesine konuk olduk.

Sanatçının bahçesinde dev bir fırça heykeli yer alıyor.

Milliyet SANAT Aralık 2012

16

İSTANBUL’DAN aslında çok uzak da değil; trafik yoksa hepi topu 50 dakika. Lakin İstanbul’da özlediğimiz bir yeşillikle karşılaşıyoruz. Kuş sesleri mi ararsınız, toprak kokusu mu, sessizlik mi... Hepsi burada. Bizi buraya, Şile’ye getiren neden ise Mustafa Ata. Uzun yıllardır Ata’nın atölyesini ziyaret etmek istiyordum. Nihayet Türk resminin bu büyük ustasının 11 Aralık’ta Beşiktaş Çağdaş’ta açılacak olan dev retrospektifi bahanem oldu. Kapısını çaldık. 1996’dan beri Şile’de yaşayan Ata’nın 150 metrekarelik, yüksek tavanlı atölyesi eviyle aynı arazi üzerinde. Göz alabildiğine uzanan atölyede dizi dizi resimler sıralı... İleride sanat kitaplarıyla dolu kitaplık... Sağ tarafta altı üstü boyalarla, fırçalarla kaplı bir masa... Karşı köşede yanan soba... Hemen etrafına konuşlanıyoruz sobanın. Bir nostalji... Çıtır çıtır yanan odun sesleri eşliğinde anlatıyor Ata: “Benim için atölyenin olması bir lüks. İyi resimlerimin birçoğunu küçük atölyelerde yaptım. Ama tabii atölyenin küçüklüğü, soğuk oluşu eksi değerler olarak yansıyor sanatçıya. Burada huzurlu çalışıyorum.” Ata’nın atölyesi, sergisi nedeniyle resimlerle dolu. Sergi onun sanatının bütün evrelerini içeriyor; tam 150 eserini bir araya getiriyor. Sanatçı serginin onun için de ilginç olacağını söylüyor: “Bugüne kadar yaptığım bütün işlerimi bir arada görebileceğim. Bazılarını yıllardır görmüyordum. Son dönem eserlerim de olacak, kendime her yıl 1-2 resim saklarım, onlar da.”


Mustafa Ata’nın 30 Ocak 2013’e kadar sürecek olan sergisinde yer alan “Sarmal Işık” adlı tabloları.

FOTOĞRAFLAR: BARIŞ CAN KARAMAN

Sabah erkenden kalkıp, çalışsa da çalışmasa da, işi olsa da olmasa da mutlaka atölyesine gidiyor Mustafa Ata. “Bu yaşımda üzerime güneş çok az doğmuştur,” diyor. Çalışma masasının üzeri koca bir palet aslında. Paletini her zaman temiz bıraktığını söylüyor: “Günahlarımızı işlediğimiz palet bu. Bu kadar renk var resimlerimde, bunların bir-

çoğunu bu koca palette yapmak zorundasınız, önünüzde duracak ki tuvale de düşünerek koyabilesiniz. Yani anlayacağınız bu masanın çok düzenli olması gerekmez. Düzenleyene kadar da kafanızdaki uçup gider.” Bir dolu boya kadar bir o kadar da fırça gözümünüze çarpıyor. Bir fırçayla ancak bir ya da iki resim yaptığını belirtiyor sanatçı.

➔ 17

Milliyet SANAT Aralık 2012


Mustafa Ata, atölyesinde çok sevdiği bir işi gösteriyor bize. 2012 tarihli henüz boyası yeni kurumuş bir eser bu (üstte). İlk görenlerden biriyiz... Ata eseriyle ilgili olarak “Figürlerden yola çıkarak, kaligrafik değerleri vurgulamak istediğim bir iş bu. Dikkatli baktığınızda figürleri de görüyorsunuz. Ama jest ve kaligrafi daha dominant. Sanat yapıtını üretirkenki kaynağınız farklı olabiliyor. Örneğin bu resimde sol köşede antik Mısır’dan esinlendiğim iki figür var.” Ata’nın sergisiyle eş zamanlı olarak 600 sayfalık, bine yakın eserinin yer aldığı, dev bir kitap yayımlanıyor. Kitabın kapağında (sağda) Ata’nın “Sarmal Gelişim 5” adlı eseri yer alıyor. MS

Sanatçının “Evrim Serisi” adlı tablosu.

“Sakız çiğneyerek, sigara içerek sanat yapılmaz. Dış dünyadan kurtulmanız gerekir. Diz kırarak, ibadet eder gibi yapacaksınız resminizi.”

Denizi çok sevdiği için tekne maketleri biriktiriyor Mustafa Ata (solda üstte). Ata’nın biriktirdiği bir diğer obje ise çini tabaklar (üstte). 15. ve 16. YY. İznik çinilerine karşı özel bir ilgisi olduğunu söylüyor: “Özellikle İznik çinileri, kaligrafi ve minyatür benim resmimi çok etkiledi. ” Ata için desen çok önemli. Sergisinde de tuvallerinin yanı sıra ‘mutfağımız’ diye tariflediği desenlerine, illüstrasyonlarına, pastel ve suluboyalarına da yer verecek. Her resmi öncesinde mutlaka desen yapmasa da “Ama elimin kıvraklığını kaybetmemesi için mutlaka desen yapıyorum zaman zaman” diyor (solda).

Milliyet SANAT Aralık 2012

18


PLASTİK SANATLAR

AKM’nin önü paravanlarla kapatılmadan önceki hali.

AKM’nin sergide yer alan maketi.

Atatürk Kültür Merkezi’nden hatıralar

Sergide AKM’nin 1970’te geçirdiği yangından fotoğraflar da bulunuyor.

SALT Galata, “Modernin İcrası: Atatürk Kültür Merkezi 1946-1977” isimli sergisiyle, Atatürk Kültür Merkezi’ndeki anılarımızı canlandırıyor. 31 yıla mal olan bir süreçte inşa edilen, ilk adıyla İstanbul Kültür Sarayı’nın hikayesini gözler önüne seriyor.

İçinde kulaklıkların olduğu beş istasyondaki puflara oturup, AKM’nin yapımında rol almış isimlerle yapılmış röportajları dinleyebiliyorsunuz. Milliyet SANAT Aralık 2012

20

NİHAN BORA nihanbr@gmail.com

BUNDAN üç yıl önce bir haber için Atatürk Kültür Merkezi’ne girdiğimde, dizlerim titremişti. Duvarlarında açılan delikler, Büyük Salon’dan kaldırılan koltuklar, sesin yankılandığı duvarlar... Ürkütücüydü ama hâlâ sıcacıktı, sanki az sonra fuayede bir kalabalık oluşacak, telaşlı kalabalık salona dolacak ve gösteri başlayacaktı. AKM’nin 25 yıllık çalışanı bizi gezdiriyordu. Kulis ve soyunma odalarının olduğu katlara çıktığımızda, balerinlerin ısındığı Boğaz manzaralı odaları görünce içim cız etti. O odada kim bilir ne heyecanlar yaşandı, şimdi kırık dökük, toz içindeydi... Bu heybetli yapının mimarı Hayati Tabanlıoğlu’nun ne kadar muhteşem bir iş yaptığını tekrarlıyordum içimden. Atatürk Kültür Merkezi, 2008 yılında kapanmadan önce son temsilini “Aida” gösterisi ile yaptı. Bakıma alınmak üzere kapılarını kapamasının üzerinden ise tam 4 yıl geçti. Şehrin merkezinde, heybetiyle bekliyor. Yolumuz Taksim’e her düştüğünde, onun varlığı iyi hissettirmeye yetiyor. Ama bir yandan da onun sessizliğine, önünde sadece beklemeye, içine gir(e)memeye alıştık sanki. Elbette alışmadık, açılmasını bekleyen milyonlarız. Bu yılın başında Sabancı Holding’in de desteğiyle 29 Ekim 2013’te açılacağını duyunca bir neb-


PLASTİK SANATLAR

Gökhan Karakuş: “Atatürk Kültür Merkezi, Türkiye’deki opera, tiyatro, bale gösterilerinin yapıldığı tek özel bina. Bunun gündemde olmasını, içindeki etkinlikleri, Türkiye’nin bugünkü çağdaş dünyasının içinde yer almasını hedefleyerek oluşturduk bu sergiyi.”

Serginin küratörü Gökhan Karakuş.

ze rahatladık. Şimdi “Güçlendirme ve Tamirat-Tadilat İnşaatı” yazan bir tabela var AKM’nin önünde.

EN ÖNEMLİ PROJE Heyecanla bir yılın geçmesini beklerken, bu boşluğu dolduracak “Modernin İcrası: Atatürk Kültür Merkezi 1946-1977” isimli sergi sayesinde, tanıdığımızı sandığımız AKM’yi tüm detayları tanıma fırsatı çıktı önümüze. Hayati Tabanlıoğlu ve ekibinin büyük emek sarf ederek yarattığı, 1946’da başlayan dönemin en önemli yapısı AKM’nin hikayesini Gökhan Karakuş ve Pelin Derviş’in küratörlüğünde bir sergiyle okumaya hazır olun. Sergi fikri, Gökhan Karakuş ve Pelin Derviş’in SALT bünyesindeki Türkiye Mimarlık ve Tasarım Arşivi’ni oluşturma çabaları esnasında çıkmış. Derviş, Hayati Tabanlıoğlu arşivine geliş öyküsünü şöyle anlatıyor: “2007 yılının sonuna doğru SALT henüz kurulma aşamasındayken başlamıştık. Amacımız Türkiye’deki modern dönem mimarlık ve tasarımına ışık tutacak bir dokümantasyon yapabilmekti. Bu çerçevede Hayati Tabanlıoğlu’nun arşivine de girdik. Hayati Bey, sayıca çok olmasa da ölçeği büyük ve yoğun kamusal kullanımlar içeren projelere imza atmıştı, AKM, Yeşilköy Havalimanı, Türkiye’nin ilk alışveriş merkezi Galleria gibi. Bunlar içinde AKM, Hayati Bey’in belki de kamuya mal olan en önemli projesiydi.” O arşivi kim görse, gördüklerini kamuoyuyla paylaşmak ister büyük ihtimalle. Hele ki Atatürk Kültür Merkezi gibi bir binanın zorlu yapım aşaması ve kapandığı döneme kadar geçirdiği evreler hayli dikkat çekici olabilir. Her ne kadar ‘dikkat çekici’ desek de, Pelin Derviş’in de dediği gibi: “Pek çoğumuzun AKM ile ilgili anıları vardır, özellikle son yıllarda basında en çok konuşulan modern yapılardan biridir vs. Buna rağmen AKM’yi ne kadar tanıdığımız meçhul. Örneğin onu var eden aktörlerin kim olduğu, malzeme ve teknik olarak kapsamı çok da Milliyet SANAT Aralık 2012

bilinen/konuşulan konular değildi.” İşte bu sergi sayesinde sadece inşaatı 23 yıl süren ve tamamen bitmesi 31 yılı bulan AKM’yi her şeyiyle tanıyoruz. Türkiye’deki modern mimarlığın bir ikonu olarak duran AKM’nin aynı zamanda modern bir düşüncenin ürünü olduğunu söyleyen Derviş, tam bu noktada sergi fikrinin ortaya çıktığını anlatıyor. Karakuş, arşivde yer alan detayları sergiye dönüştürmelerindeki amacın, bu işlerin daha büyük kitlelere ulaşarak bir bilinç oluşmasını sağlamak olduğunu söylüyor. İkili, ulaştıkları Tabanlıoğlu arşivini Salt Araştırma’da, herkesin ulaşabileceği şekilde sunuyor. “Çünkü hafıza önemli. Hafıza, Türkiye’de çok kolay yok edilen bir şey” diyor Gökhan Karakuş. Araştırma başladığında ve sonlandığında AKM kapalıydı. Bir yandan bunu da sorgulamak istediklerini söylüyor Karakuş. AKM’nin Türkiye modern mimari ve tasarım alanında yapılan nadir yapılarından biri olduğunu şöyle anlatıyor: “Atatürk Kültür Merkezi, Türkiye’deki tek opera, tiyatro, bale gösterilerinin yapıldığı özel bir bina. Ve bunun gündemde olmasını, içindeki etkinlikleri, Türkiye’nin bugünkü çağdaş dünyasının içinde yer almasını hedefleyerek oluşturduk bu sergiyi. Çünkü orada hakikaten kamusal alanda çok büyük çapta etkinlikler oluyor. Türkiye’de hâlâ şu an böyle bir yer yok. Dönemine göre çok iyi yapılmış bir bina. Tabii binanın inşaatı uzun da sürmüş. Serginin içinde sırf mimarlık değil tasarım da var, onu da vurgulama istedik.”

BÜYÜK SALON’DA OTURALIM Serginin girişinde 1912-2012 arası Taksim Meydanı’nın değişimini anlatan fotoğraflardan oluşmuş bir slayt gösterisi var. Taksim’in geçirdiği dönüşümü izledikçe hüzünleniyorsunuz. Sağ tarafta duvarda AKM ve ona katkısı olan isimlerin hikayeleri minik fotoğraflarla bezenmiş, kronolojik bir şekilde dizilmiş. Kronoloji kısmının hemen altında cam bölmelerde çeşitli afişler, oyun kitapçıkları, fotoğraflar bulunuyor. Tabii bu bölümde AKM’nin yandığı geceden fotoğraflar da mevcut. 1970 yılında Arthur Miller’ın “Cadı Kazanı” oyunu sahnelenirken, dekorun tutuşması sonucu AKM tamamen

22

yanıyor. Söndürme sisteminin çalışmaması sebebiyle yangın çabucak yayılıyor, tüm binayı etkisi altına alıyor. Binlerce insanın rahatlıkla tahliye edilebileceği bir yapı olması sayesinde can kaybı yaşanmıyor. Alanın tam ortasında yer alan kulaklıkların bulunduğu beş istasyondaki puflara oturup, AKM’nin yapımında rol almış Aydın Boysan, Johannes Dinnebier, Sadi Diren, Murat Tabanlıoğlu ve Ayla Tabanlıoğlu’nun da aralarında bulunduğu isimlerle yapılmış röportajları dinleyebiliyorsunuz. AKM Büyük Salon’daki koltuklarda oturmayı kim özlemedi ki? Koltukların röprodüksiyonlarına oturarak Reha Günay’ın çektiği oyun-prova fotoğraflarından oluşan ve fonda prova sesleriyle tüylerinizi diken diken eden slayt gösterisini izliyorsunuz. Karakuş, “Modernin İcrası”nda başka bir dünya sunmaya çalıştıklarını ve herkesin gelip bu dünyayı sorgulamasını istediklerini söylüyor: “Herkesin sağına soluna bakıp, “Benim talep ettiğim, yaşamak istediğim çevre bu mu?’ diye kendine sormalı. Biz bunu sunuyoruz. Bakın arkadaşlar, ‘60-’70’lerde böyle bir dünya varmış. Böyle bir dünya varken sizin dünyanız nasıl, bir kıyaslama yapın, fikir edinin’ diyoruz esasında.” AKM’nin yıllardır kapalı olması sebebiyle, bu serginin izleyicide yaratacağı etkiyi soruyorum Pelin Derviş’e, şöyle yanıtlıyor: “Sergide AKM’deki anılarımızı canlandıran unsurlar var. Cephe maketi, seramikler, aydınlatma elemanları, oturma birimleri, program föyleri, uzaktan gelen performans sesleri... Sanırım bunlar bize neyden uzak kalmış olduğumuzu hatırlatıyor. Bir kentli olarak sorumluluklarımızı da hatırlatıyor aynı zamanda. Yani eğer biz istersek her şeyi yapabileceğimizi, mekansal ve program olarak talebimizin bir yankısı olabileceğini...” Salt Galata’nın o güzel merdivenlerinden aşağı inerken birinci katta AKM’nin bir maketi size “Hoşçakal” demek için bekliyor. 1/60 ölçeğinde küçültülmüş makete yaklaşıp içine baktığınızda vestiyeri, fuayeyi, salonu görüyor ve iç geçiriyorsunuz. MS Salt Galata Bitiş tarihi: 6 Ocak 2013 (0212) 334 22 00


PLASTİK SANATLAR Erinç Seymen’in “Süpriz Tanık 2” isimli, 2012 tarihli, kağıt üzerine mürekkepli kalem çalışması.

Kapitalizme ilaç imgeler Ressam Erinç Seymen, “Tohum ve Mermi” sergisiyle, algılarımızın kapılarını zorluyor. Sanatçı, yapıtların taşıdığı fantastik kışkırtıcılık dozu üzerine konuşurken, “Kapitalizmin fantezilerimizi nasıl istismar ettiğini, hangi suni ‘ihtiyaçlar’ı bize yüklediğini anlamak için, fantezilerimizi yeniden keşfetmemiz gerekir,” mesajını veriyor. EVRİM ALTUĞ evrimaltug@gmail.com

RAMPA İSTANBUL, Erinç Seymen imzalı “Tohum ve Mermi” isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, Seymen’in yaklaşık üç yıllık çalışmasının ürünü. Desen ağırlıklı sergide sanatçının uzun süredir üzerinde çalıştığı çok katmanlı projesi “Sangoi” de ilk kez seyirciyle buluşuyor. Serginin birinci kısmında sekiz bağımsız yapıt yer alıyor. Sanatçının, ütopya edebiyatının çeşitli örneklerinden esinlenerek ürettiği “Sürpriz Tanık 1” ve “Sürpriz Tanık 2”, sınıfsız bir toplumda iş bölümünün nasıl düzenleneceğine, kirli işleri kimin yapacağına, üretim ilişkilerinin nasıl kurulacağına dair derinlikli bir düşünüm talep ediyor ve Milliyet SANAT Aralık 2012

bu soruları tedirgin edici, masalsı karşılaşma anlarıyla kurguluyor. Serginin ikinci kısmında yer alan ve desen, video, yerleştirme gibi farklı disiplinleri bünyesinde barındıran “Sangoi” ismini, çocuk psikanalisti Hans Zulliger’e tedavi edilmek için getirilen üç kardeşin yetişkinlerin dünyasından kaçıp muhtelif fantezilerini gerçekleştirdiği hayali ülkeden alıyor. Bireylerin iktidar mekanizmalarıyla pazarlık gücünü ve sosyal statülerini belirleyen dört önemli unsur olarak sınıfsal, kültürel kimlik, arzu ve siyasi iktidar gereçlerinden hareketle üretilmiş 4 seriden oluşan 52 desen, galibiyet veya yenilgiyle sonuçlanmayan bir oyuna evriliyor. Seymen ile yapıtları ve simgelediği insanlığın manzarasını konuştuk. ● Sergi için seçtiğiniz atmosferde, insanı yapıtlara ciddiyet içinde hazırlayan

24

bir olgunluk göze çarpıyor. Bu oto-küratöryel sunumun size ne ifade ve hizmette bulunduğunu sormak isterim... Hayatın her alanına sızan bir telaş ve sabırsızlık var gibi geliyor bana ya da belki ben fazla yavaşım, gittikçe yavaşlıyorum. Gerek yapıtların, gerekse serginin bütününün duraksama birimleri gibi işlemesini hayal ediyorum; ek duvarlar sayesinde izleyici için hem bir parkur hazırlayıp yolunu biraz uzatmış, hem de yapıtlara özel, geniş nefes alanları belirlemiş oldum. “Tohum ve Mermi” diğer kişisel sergilerimin yerleştirmelerine, özellikle “İkna Odası”na epey benziyor. Doku yoğunluğu itibariyle başında uzun zaman geçirilebilecek çok sayıda yapıtın buluşmasının da etkisiyle, 2009’dan önce de kullandığım yerleştirme öğeleri bu sergiyi “İkna Odası”ndan sonra en ağırbaşlı sergim kıldı sanırım. Örneğin sergiyi ge-


“Resmin artık eskidiği yönündeki iddiayı hiçbir zaman ciddiye almadığımı itiraf etmeliyim, bunun kof bir moda tartışma olduğunu düşünüyorum.”

“Sanatta bir devrim olacaksa...” ● Rönesans dönemi

sanatçılarının mesleki gayeleriyle kendinizinkileri ne kadar bağdaştırıyorsunuz? Rönesans sanatçıları bir devrimin peşindeydiler ve hayal ettikleri devrimi gerçekleştirdiler de. Rönesans bir kenarda dursun hadi, sadece 20. YY.’ın zengin kültürel mirasından sonra bile sanatta o büyüklükte devrimler gerçekleştirmek mümkün mü, emin değilim. Benim çabalarım ise mesela kağıt ve kalem gibi çağlardır kullanılan malzemeler ile video gibi nispeten genç ve çağdaş teknikler arasında kurulabilecek disiplinler arası bağları araştırmakla sınırlı olabilir. Sanıyorum ki, sanatta bir devrim olacaksa, bu artık biçimsel bir devrim değil, plastik sanatların, tıpkı sinemanın ya da müziğin başardığı gibi, daha geniş kitlelerle buluşma imkânlarının çoğaltılmasıyla alakalı bir devrim olacak.

zen bir arkadaşım yerleştirmenin son istasyonu olan videoya (ve dolayısıyla da serginin ses kaynağına) ulaşmak için sabırsızlanmadığını, tersine, kat ettiği mesafenin daha da uzamış olmasını tercih edebileceğini söyledi. Bu geri beslemeyi bir tek izleyiciden duymak dahi yeterli benim için. Eğer başka izleyicilerde de benzer bir ‘mutlu gecikme’ hissi uyandıysa, daha da iyi. ● Yapıtların belli bir bölümü “Sangoi” başlığı altında görsel ve etkileşimli bir sözlük oluşturuyor. Bu sözlükte fantezinin, psikanalizin ve gerçeküstücü sanat dilinin belli bir varlığı söz konusu mu? Fantezi bu projede kesinlikle önemli bir unsur, evet, ama bana kalırsa psikanalizin ele aldığı şekliyle değil. Fantezi kurmak yalnızca gerçekliğin yükünü hafifletmek için değil, gerçekliği tahlil etmek için de hayati önem taşıyor bence. Örneğin kapitalizmin fantezilerimizi nasıl istismar ettiğini, hangi suni ‘ihtiyaçlar’ı bize yüklediğini anlamak için fantezilerimizi yeniden keşfetmemiz gerekir. Bu bakımdan “Sangoi” desenlerinin

“Sangoi, Birds-12”, detay.

Erinç Seymen

oyun kartları olarak üretilmesi projenin en önemli ayağıydı belki de. İzleyicinin serileri bozup bu 52 imgeyi kendince yeniden karması, kendi kombinasyonlarını/serilerini oluşturması, hem benim hayal gücümü aşan çağrışım ihtimallerini doğuruyor hem de fantezi kurmanın ta kendisi üzerine kafa yorma fırsatını tanıyor. ● Fatih Özgüven’in de saptadığı üzere, bu sergi sizi ‘pop’tan alıp, başka bir yere taşıyor. Bu konuda söylemek istediklerinizi merak ediyoruz... 2001’den 2008’e kadar memnuniyetle kullandığım ve kullanırken de kendimi rahat hissettiğim görsel gramer daha jestüel ve ani etkiye daha meyilliydi, evet. 2008’den beri ihtiyaç duyduğum ve sıkı sıkıya bağlandığım emek yoğun üretimin kana karışma hızıyla daha önceki resimlerimin kana karışma hızı arasında belirgin bir fark var, evet. Ama üretimim zaten hiçbir zaman resimden ibaret değildi, şimdi de değil. ● Sergi, izleyicide resmi yeniden ciddiye alma ve okuma sorumluluğu uyandırıyor. Bir süredir yaşanan bu öteleme ve ihmal halini siz hangi gerekçelere dayandırırdınız? Resmin artık eskidiği yönündeki iddiayı hiçbir zaman ciddiye almadığımı itiraf etmeliyim, bunun kof bir moda tartışma olduğunu düşünüyorum. Şiirin ya da romanın demode olduğunu, geçerliliğini ve heyecanını yitirdiğini söylemek ne kadar anlamlıysa, resmin artık tedavülden kalkması gerek-

25

tiğini öne sürmek de en fazla o kadar anlamlı olabilir. Tarihin belli bir dönemiyle özdeşleşmiş bir resimsel üslubun dahi bugün, kışkırtıcı ve kavramsal bakımdan son derece zengin yollarla kullanılması mümkün, nitekim kullanılıyor da. Sanatsal üretim yöntemleri arasında bir öncelik tercihi yapmak ve birini diğerinden daha faydalı ilan etmek zorunda değiliz; görece yeni sanatsal eğilimlerini eskilerin yerini alan değil, onlara eklenen yöntemler olarak değerlendirmek daha doğru olur. ● Sanat yazarı HG Masters serginiz için kaleme aldığı metinde, körlerin hayal ve bilgi gücüne ithafen övgüler düzüyor. Bu yönüyle sizin bu sergi aracılığıyla bizleri körleştirerek, sezgi ve duygularımızla şeyleri yeniden keşfedip, anlamamıza yardım ettiğinizi düşünebilir miyiz? Yardım doğru sözcük değil, ben izleyiciyle beraber parçadan bütüne, bütünden parçaya doğru gidip gelmek istiyorum, kararlar verip tamamlanmış sonuçlara varmayı değil. Nesnelerle bu kadar didişmemin temel sebeplerinden biri nesnelerin üretilme, tüketilme, isimlendirilme, sınıflandırılma, değer biçilme, sembolleştirilme süreçlerini etüt etmek. Mesela meyveler aracılığıyla tartışmak istediğim şeyler iştahlarımızın nasıl ortaya çıktığı, iştah uyandırıcı bir nesneye sahip olamamanın sınıf kinini nasıl tetiklediği, nefsine hakim olmanın hangi ahlaki dayanaklarla şekil aldığı gibi mevzulardı. Bu bağlamda desenler üzerinde çalışırken son derece sıradan nesneleri yabancılaştırıcı dönüşümlere maruz bırakmak benim için de bir parçalama, yeniden öğrenme, kararsızlıklarımı, düşünsel boşluklarımı tespit etme süreciydi. MS Rampa İstanbul Bitiş tarihi: 22 Aralık 2012 (0212) 327 08 00 Milliyet SANAT Aralık 2012


PLASTİK SANATLAR

Şener Özmen’in evde kullanılan havlu, tül gibi çeşitli kumaşlarla ürettiği ‘bayraklar’ı.

Şener Özmen’den ‘haberler’ var Güncel sanatın en önemli isimlerinden biri olan Şener Özmen, Türkiye’deki ilk solo sergisinde ağırlıklı olarak son dönem işleri üzerinden ‘tolerans’ı ele alıyor... MERVE ÜNSAL merve.unsal@gmail.com

Özmen ile video, fotoğraf, enstalasyon, neon ve yazın çalışmalarından oluşan sergisini konuştuk... Serginizdeki bayraklar, sanatçıdan net bir duruşun, söylemin beklenmesine bir yanıt olarak okunabilir. ‘Siyasi’ bir form olan bayrağı bayraklıktan çıkararak bir obje olarak okumak mümkün mü? Bayrağın tek bir cümlelik söylemin dışına çıkma potansiyeli nedir? Bendeki bayrak meselesi küratörlüğünü Rene Block’un yaptığı 1995’teki 4. Uluslararası İstanbul Bienali’ne davet edilmiş olan Bulgar sanatçı Pravdoliub Ivanov’un “Territories” adlı bayrak yerleştirmesine değin uzanıyor. Ivanov’un pamuklu-çamurlu ve kaskatı kesilmiş çuha bayrakları da, benim sergimde olduğu gibi duvara monte edilmişti. Bu bir ‘homega’ (saygı) mı? Hiç kuşkusuz. “Bayraklar” serginin tek ‘homage’ı da değil üstelik. Bir de Beuys’un 1970’lerde ürettiği “Felt Suit”ine bakan, poşudan “Takım Elbisem” var, yani kumaşlararası bir dizge var serginin genelinde. Havlu, tül perde, çiçekli dokumalar, simli abiye, beyaz saten vs., hep●

KURAK, SARARMIŞ OTLAR, dikenli bitkiler ve taşlarla dolu bir arazi... Arazinin tam ortasında bir adam bir şeyler anlatamaya çalışıyor. Lakin savaş uçaklarının sesleri nedeniyle ne dediğini anlayamıyoruz. Sesini var gücüyle duyurmaya çalışan kişi güncel sanatın en önemli isimlerinden biri olan Şener Özmen. Anlıyoruz ki bir süre sonra şöyle sesleniyor videosunda: “Sizce bulunduğum noktadan dünya sanatını etkilemem mümkün mü?” Özmen’in Diyarbakır’da gerçekleştirdiği bu videosu Pilot Galeri’deki sergisinin hemen girişinde izleyiciyi çarpıyor. Özmen Türkiye’deki bu ilk solo sergisinde ağırlıklı olarak yeni üretimlerini sunuyor. “Sıfır Tolerans” adlı serginin çıkış noktasını ise ‘hoş görmek, bağışlamak, katlanmak, tahammül etmek, sıkıntı çekmek ve izin vermek’ anlamlarına gelen ‘tolerans’ sözcüğünün tarihsel ve felsefi arka planı oluşturuyor. Milliyet SANAT Aralık 2012

26

si de kalıcı olmayan, mutlaklığı ve kudsiyeti tartışılır siyasal formları gösteriyor. Dikiş makinemde birer objeye dönüşen bu bilindik kumaşlar, bayrak formunda ortaya çıktığında, onları bayrak yapan şeyin sanki tüm ciddiyetini bir anda yitirdiğini, ‘sıradan bir kumaş parçası’ndan başka bir şey olmayana doğru baktığımızı anlıyoruz. ● “The Work” videonuzdaki ses mekâna hâkim olduğu için, bütün serginin resim altı olarak okunabilir. İşlerinizin arasındaki bu birliktelik başından beri kurguladığınız bir durum mu yoksa sergi sırasında kurulan bu bağlar sizin için de yeni bir üretim alanı olarak görülebilir mi? 2005 tarihli “The Work” videosunun sergileneceğini son anda öğrendim ve açıkçası çok da şaşırdım. 2005’te ürettiğim ve Avrupa’da çokça gösterilmiş bu videonun, 2012’deki tek kişilik sergimde ne işi vardı? “The Work”e, galericim Azra Tüzünoğlu’nun Diyarbakır ziyaretinden sonra farklı bir gözle bakmaya, hatta sevmeye başladım. Birincisi, sergiyi ben kurmadım, edepli bir kuşağın mensubu olduğum için, bilmediğim,


“Hayır, sitem etmiyorum” ● İşlerinizin kendinizden, coğrafi ve kimliksel kurgulardan muaf olması (olamaması) sizin için ne ifade ediyor? On yıllardır ürettiğim işlerden sadece ama sadece kimlik nosyonu ya da coğrafik losyon çıkarımı yapanlara şaşırıyorum doğrusu. Sözgelimi, Lübnan’da doğmuş Filistin kökenli bir İngiliz sanatçısı olarak Mona Hatoum cümlesini oluşturan zincirin halkaları (Lübnan-Filistinİngiliz), İdil’de doğmuş Diyarbakır’da yaşayan Kürt kökenli bir Türk sanatçısı cümlesi kadar absürdleşmiyor. Söylemek istediğim, ben bu kurgulardan muaf olsam bile, birileri sırf kendilerini tatmin için kimliğe saldıracak, coğrafyaya saydıracak vs. Son olarak; hayır, sitem etmiyorum.

Sergide yer alan “Yolda” (üstte) ve “Sanatçının Bir Gül Olarak Portresi” (altta).

fından bilinmeyen... Güncel sanat ortamının yayıncı kimliğimi bildiğini sanmıyorum, bilmemesi çok doğal, 2004’den bu yana Diyarbakır’da Kürtçe yayın yapan bir yayınevinin, Lis Yayınları, editörü, tasarımcısı ve yazarıyım. Yayınlanmış üç kitabımı bu dili bilmeyen ve öğrenmek için pek gönüllü görünmeyen bir kesime anlatmam bana tuhaf ve bir o kadar da gereksiz bir çaba gibi geliyor. Hele de o dil, radikalizmle özdeş kılınmış ve geriye, çok anlamadığım işlere ve mevzulara burnumu gerilere atılmışsa, sadece o dilde de üretim sokmadım. Tabii ki kapışmalarımız oldu; yapan, roman veyahut öyküler yazan bir saöneriler dışında tartışmalarımız, serginin natçı olarak kalıyorsunuz. Fakat şöyle bir olası yol haritaları üzerinde anlaşamadığı- şey de yapıyorum, Diyarbakır’a gelen her samız noktalar, mekânın kullanımı, okuma- natçı, küratör ya da sanat eleştirmenini, bir lar... Benim yer alması konusunda üsteledi- farzmış gibi LÓs Yayınları’nın mutfağına da ğim işlere yeniden ve etraflıca bakınca, bu iş- götürüyor ve külliyatımızı gösteriyorum. ● Metinleriniz, yazar kimliğiniz ile lerin, ne kadar iyi olsalar da serginin esaslı ‘görsel’ metin işleriniz arasındaki ilişki kavramsal yapısını bozguna uğratacağı olanedir? sılığı daha da güçlenmiş oldu. “The Work”, Bu yazar kimliği, sergide “Zero Toleranaynı düzlemde yer alan diğer üç çalışmaya, ce” adında, logosunda Marina Abramoviç ve yani, “Kusursuz Poşu”, “Takım Elbisem” ve “Optik Propaganda”ya, geçen zaman, boş Ulay’ın “The Other: Rest Energy” perforzaman, emek, gereksiz çaba, boşunalık duy- mansından alınmış bir karenin olduğu 16 gusu, ev ve ev-içi hallerini, ontolojik bir kul- sayfalık sergi gazetesinde çıkıveriyor işte. vardan okumaya açıyordu ve esas paslaşma- “Zero Tolerance” gazetesi, didiklenmeyi ların mekânla birlikte ortaya çıktığını sade- fazlasıyla hak ediyor. Gazetede, “Müze Çalıce izleyiciye değil, bana da göstermiş olu- şanları Ölümsüzdür!” veyahut, “Hiç Böyle Haberler Çıkmıyor” ya da “... aralarında yordu. uluslararası sanat eleştirmenlerinin de yer ● Sizin aynı zamanda bir yazar ve yayıncı kimliğiniz de var, pek çok kişi tara- aldığı gruptan 4 gündür haber alınamıyor” diyorum, bunu daktilo gibi artık pek kullanılmayan bir yazı makinesiyle yapıyorum. Metnin büyüsüne inanmış biri olarak, bir geleneği takip ediyorum aslında. İlişkiyi ben kuruyor olsam bile, görüntü başka bir yol buluyor kendine, metin başka... ● Farklı mecralardaki aktiviteleriniz, yapıtlarınız birbirini nasıl besliyor, benziyor, ayrışıyor? Kırılma noktalarından bahsedebilir misiniz? Bu kimlik zaten esnekleşmek zorunda, dahası yok olmak... Nedir, kimdir sanatçı ve ne yapmaktadır? Araştırma mı? Pekâlâ, onu herhangi bir araştırmacıdan farklı kılan nedir? Ben sinema filmi yapmıyorum, Sanatçının “Optik Propaganda” adlı eseri.

27

“Yazar kimliğim, sergide ‘Zero Tolerance’ adında, logosunda Marina Abramoviç ve Ulay’ın ‘The Other: Rest Energy’ performansından alınmış bir karenin olduğu sergi gazetesinde çıkıveriyor işte.” ben öykü yazmıyorum, ben siyasetle uğraşmıyorum dediğinde, ne tür bir eksikliğe veyahut aksaklığa dönüp konuşacağız? Gösteri sözcüğünün bize hatırlattıkları var ve bu, sanatçının bir sanatçı olarak kimliğini de, toplumdaki rolünü de hep diri tutuyor. Bu tür bir kimliğe sahip olmak isteyenlerin düşleyeceği türden sorunlar bunlar, beni ilelebet uğraştıracak gibi görünmüyor. İlginç olan, bu sorunun, Kürt edebiyat çevrelerinden de geliyor olması; sanatımın, yazınsal üretimlerime olan etkileri vs. Bu noktadaki kırılmayı yaşadığım için sorma gereği duyuyorum, gelecek Kürtçe okur kuşakları benim yazdıklarımla nasıl bir bağ kuracak, kurabilecekler mi? Bilmiyorum, ancak bu farklı mecraların benim varoluş kaynağım olduğunu söyleyebilirim. MS Pilot Galeri Bitiş tarihi: 29 Aralık 2012 (0212) 245 55 05 Milliyet SANAT Aralık 2012


PLASTİK SANATLAR

Ünlülerin objektifinden İstanbul Milliyet gazetesinin usta foto muhabiri Ercan Arslan, aralarında Türkan Şoray, Zülfü Livaneli, Doğan Hızlan’ın da olduğu 19 isimle tek tek çalıştı. Onlardan fotoğraf makineleriyle İstanbul’u anlatmalarını istedi. Ortaya muhteşem bir proje çıktı! YASEMİN BAY yaseminbay@milliyet.com.tr

ZÜLFÜ LİVANELİ’DEN Türkan Şoray’a, Kezban Arca Batıbeki’den Ahmet Elhan’a, Doğan Hızlan’a... Tüm bu isimler Milliyet gazetesinin usta foto muhabiri Ercan Arslan sayesinde fotoğraf çalışmalarıyla bir araya geldi. Kimi daha önce eline hiç fotoğraf makinesi almamıştı kimi yıllardır fotoğrafın peşinden konuşuyordu. Ercan Arslan’ın davetiyle her hafta World Travel Channel ekranına konuk oldular: Ellerinde fotoğraf makineleriyle, sevdikleri İstanbul’u anlattılar. Arslan’la birlikte İstanbul’un en sevdikleri yanlarını fotoğrafladılar; sohbetler yaptılar... Arslan’ın World Travel Channel’da yayınlanan programı “Şimdi Fotoğraf Zamanı” artık beyaz camdan dışarı çıkıyor. Programda birlikte fotoğraf gezileri yaptıkları ünlülerin fotoğrafları 17 Aralık’ta Çırağan Sarayı’nda UNICEF yararına satılacak. Her fotoğraftan 4 baskı yapıldı; 3’ü Çırağan’da satışa sunulurken biri pek çok şehri gezecek olan sergide izleyici karşısına çıkacak. Üstelik bir de kitap yayımlanacak hem fotoğraflardan hem de programa katılan isimlerin İstanbul’a dair izlenimlerinden oluşan... Ercan Arslan mesleki kariyerinde dönüm noktası olarak gördüğü program hakkında şunları söylüyor: “Bizler için İstanbul, içinde yaşadığımız, güzelliklerine gözlerimizi kapattığımız, görmediğimiz, anlamadığımız ve çoğumuza uzak şehir. Bizler farkındalık yaratmak için ‘Şimdi Fotoğraf Zamanı’ dedik ve objektiflerimizi İstanbul’un kalbinin attığı nokMilliyet SANAT Aralık 2012

AHMET ÜMİT “Şehre bakıyorduk denizden. Sisler içindeydi İstanbul... Sisler içinde deniz... Sisler içinde teknemiz. Sultanahmet’in minareleriydi görülen, Ayasofya’nın kubbesi, Topkapı Sarayı’nın kuleleri. Hiç yağmalanmamış, yıkılmamış, kirletilmemiş gibiydi şehir. Bembeyaz bir sisle örtmüştü doğa, ne varsa görüntüyü çirkinleştiren. Güneş doğmadan bir anlığına beliren bir hayal gibi... Büyülü bir bulut gibi... Bir masal imgesi gibi... Yeni kurulmuş bir kent gibi... Taze bir başlangıç gibi... Genç, güzel...”

28


talara çevirdik. İstanbul’un güzelliğini yakından görmek istedik. Bu anı ölümsüzleştirmek için yol arkadaşlarına ihtiyacımız vardı; her biri alanlarında çok iyi olan isimler projede bizi yalnız bırakmadı.” Bugüne kadar pek çok sosyal sorumluluk projesinde gördüğümüz Arslan “Ben bir foto muhabiriyim. Pek çok insanın fotoğrafını çektim. İnsanların hayatlarına giriyorsun, onların fotoğraflarını çekiyorsun ve sonra geri dönüş yapamıyorsun aslında. Ben onlara teşekkür edemedim bugüne kadar. Ama bu çalışmam benim şimdiye kadar yaptığım en kalıcı teşekkürüm olacak,” diyor. Programa konuk olan isimlerden bir seçki yaptık; hem onların fotoğraf makinesiyle dondurdukları İstanbul’u bir araya getirdik hem de bu kente dair düşüncelerini...

TÜRKAN ŞORAY “İstanbul benim her şeyim... Gözümü açtığım, havasını koklayarak büyüdüğüm, her semtinde, her köşesinde acı tatlı anlarımı barındırdığım büyülü şehrim... Bu şehri bu denli güzel yapan, İstanbul’umun Boğaz’ı mıdır? Erguvanları mıdır? Tarihi midir? Yahya Kemal midir? Bilemiyorum... Ben yıllarca İstanbul’un güzelliğini içime sindirmişim, beynime kazımışım... Farkında olmadan. Annemin kucağı gibi ısınmışım, alışmışım, sevmişim,

hayran olmuşum, âşık olmuşum... Şimdi çarpık kentleşmeyle, şekilsiz binalar gördükçe içim acıyor. Ama hiçbir şey İstanbul’umun güzelliğini bozamıyor...”

ZÜLFÜ LİVANELİ “İstanbul, vefasız bir sevgiliye benzer. Hep aldatır ama sen yine onu sevmeye devam edersin...”

Programı hazırlayan ve sunan Ercan Arslan Zülfü Livaneli ile...

KENİZE MURAD “...Avrupa’da İstanbul hakkında asil bir kadın olarak bahsedilir... Asilliğini Bizans ve Osmanlı’dan, inanılmaz dinamikliğini ise modern İstanbul’dan almaktadır... Bana göre İstanbul, duruşu, güzelliğiyle, çekiciliğiyle, çok duygusal, çok güzel bir kadındır... Şehrin kalbi bence eski şehirde ve Boğaz’da atıyor... Bence Boğaz, İstanbul’un kalbi. Boğaz olmasaydı İstanbul olmazdı... Ancak sayıları hızla artan gökdelenlerin İstanbul’un siluetini bozmasından korkuyorum....”

COŞKUN ARAL “...İstanbul yine de, üzerindeki kırk yama örtünün altında sakladığı hazineleri paylaşmaya kararlı bir şehir. Beklemediğiniz anda önünüze serilir, sıcaklığıyla sizi kucaklar; gözleriniz güzelliğini görür. İstanbul’un belki de değişmeyen tek özelliği budur. Sakinlerini üzer, bıktırır ama ne zaman şaşırtacağını bilir. O yüzden âşık olunur ona. İşte bu fotoğraf da bana İstanbul’u neden sevdiğimi, ona neden âşık olduğumu hatırlatıyor...”

29

Milliyet SANAT Aralık 2012


PLASTİK SANATLAR

Sanatın morali iyi! ARA GÜLER “İstanbul, Jean Giraudoux’nun ‘La Folle de Chaillot’sudur. Fikret Adil oyunu ‘Deli Saraylı’ adı ile Türkçeye uyarlamıştı. Çocukluğumdan beri İstanbul’un bu deli saraylı olduğunu düşünürüm. Ama öyle bir deli saraylı ki, hem Roma’da hem Bizans’ta hem Osmanlı’da yaşamış... Birikimlerin deli saraylısı. Hipodromda gladyatörlerle birlikte ata binmiş, Bizans sarayında gözde olmuş, Zoe adıyla, Teodora adıyla imparatoriçelik tahtına oturmuş, Osmanlı’da Hürrem Sultan olmuş...”

Her yıl küresel çağdaş sanat pazarı hakkında bir rapor hazırlayan Artprice, bu yıl da ekim ayında pazardaki son akımları ve müzayede sonuçlarını açıkladı. Bu sayıda 140 sayfalık raporda gözümüze çarpan önemli bilgileri sizlerle paylaşıyoruz.

ASLI AÇIKGÖZ asli.acik@hotmail.com

DOĞAN HIZLAN

AYŞE KULİN “...İstanbul erkek olamayacak kadar değişken bir şehir... Yani ruh halleri değişik, biraz fingirdek, çok hareketli, müthiş enerjisi olan bir şehir. Ne yapacağı belli olmayan, şımarık, edepsiz, şirret bir kadın gibi...” Milliyet SANAT Aralık 2012

“...Sultanahmet benim çok sık dolaştığım bir semt. Belki de semtti demek daha doğru. Gazeteler ve yayınevleri Cağaloğlu’ndayken hemen hemen her gün oraya giderdim. Yeşil Ev’de çay içerdim. Ama hâlâ orada kırtasiyecileri, kırtasiyeci dostlarımı ziyaret ederim. Fotoğrafını çektiğim yer Yeşil Ev’in karşısında bir kahve, gençlerin, Sultanahmet’e gelenlerin oturduğu bir mekân. Benim çektiğim fotoğraf da Sultanahmet hayatından bir kare...” MS

30

ARTPRICE yönetim kurulu başkanı Thierry Ehrmann’a göre son bir yılda küresel sanat pazarı, küresel ekonomik krize rağmen üçüncü en iyi performansa ulaştı. Rapora göre ilginç gelişmelerden biri yeni açılan müzeler. Bir zamanlar insanların ziyaret etmekten sıkıldıkları soğuk ve kasvetli mekanlardan ibaret olan müzeler artık her yaştan insanlar için haftanın her gününde keyifli vakit geçirilen aktiviteler halini alınca müze endüstrisi her kıtada patlama yaptı; bu durum çağdaş sanatın kalıcı olmasına yaradı. 2011-2012 yılları Brezilyalı sanatçıların da müzayedelerde parlamaya başladığı bir dönem oldu. Finans piyasalarındaki hızlı daralmaya rağmen çağdaş sanat eseri satışlarında kötümser bir görüntü gerçekleşmedi. Satışı gerçekleşmeyen yüzde 38.5 oranındaki çağdaş sanat eser, sanat piyasasının moralini bozmadı. Geçtiğimiz yıla oranla yüzde 9 civarında bir düşüş olmakla birlikte bu durum


BASQUIAT EN TEPEDE Geçtiğimiz yıl, milenyum öncesine göre dört kat fazla satış yapan çağdaş sanat eserler bu yıl da müzayedelerin gözdesi olmaya devam etti. 1945 sonrası doğan sanatçılar, eski ustalara göre çok daha karlı bir kesit haline gelerek total küresel müzayede pazarında yüzde 11’lik bir pazar payına ulaştı. 12 aylık dönemde çağdaş sanattan elde edilen toplam 860 milyon avroluk satış her ne kadar önceki seneye göre 55 milyon avroluk bir düşüş göstermiş olsa bile bu yüzde 6’lık düşüş, 2007-2008 senesinde tarihte görülmemiş bir şekilde tavan yapan rakamlarla (976.9 milyon avro) kıyaslandığında, çağdaş sanatın tüm zamanların en iyi üçüncü performansına (2007-2008, 12 aylık dönem birinci en yüksek performans, 2010-2011, 12 aylık dönem ikinci en iyi performans olmak üzere) ulaştığını gösteriyor. Asya pazarı yüzde 43’lük müzayede satış oranı ile, ilginç bir şekilde Amerika ve Avrupa pazarının önüne geçti. 1 Temmuz 2011 - 30 Haziran 2012 tarihleri arasında gerçekleşen müzayedeler arasında Christie’s 244.006.580 avroluk satışla pazarın yüzde 28.25’ine hakim oldu. Onu 289.004.193 avroluk satış ve yüzde 21.88’lik pazar payı ile Sotheby’s, 89.961.674 avroluk satış ve yüzde 10.41 ile Phillips de Pury & Company izliyor. Müzayede sonuçlarına göre en fazla satan beş çağdaş sanatçı sırasıyla 79.938.836 avroluk satışla Jean-Michel Basquiat, 33.296.116 avroluk satışla ile Zeng Fanzhi, 22.186.487 avroluk satışla

GRAFİK: EMRAH ÇILDIR

“alıcı sadece seçici davrandı” yorumuna neden oldu. Raporda yer alan bir yıllık müzayede sonuçlarına göre Çin bu yıl da yüzde 38.79’luk pazar payı ile tüm ülkeleri geride bırakarak ikinci kez küresel sanat pazarının şampiyonu oldu. Çin’i yüzde 26.10 ile Birleşik Devletler, yüzde 22.66 ile İngiltere, yüzde 2.47 ile Fransa takip ediyor. Türkiye’nin yüzde 0.74 pazar payı ile, yüzde 0.86 oranında pazar payına sahip olan Almanya’ya yaklaşması bizim açımızdan sevindirici bir gelişme. Bunun anlamı, yerel sanat piyasasında ikinci el sanat eseri alım satımı geçtiğimiz yıllara oranla hayli hareketli. Küresel arenada pazar payı en yüksek on ülke arasına giren Türkiye dışında yüzde 1.36 ile Tayvan, yüzde 0.70 ile İtalya ve Singapur ve nihayet yüzde 0.61 ile Birleşik Arap Emirlikleri yer alıyor. Geri kalan tüm ülkelerin toplam pazar payı ise yüzde 5.

Bir zamanlar insanların ziyaret etmekten sıkıldıkları kasvetli mekanlardan ibaret olan müzeler artık her yaştan insanlar için haftanın her gününde keyifli vakit geçirilen yerler halini aldı. ile Christopher Wool, 21.370.107 avroluk satışla ile Damien Hirst ve 19.379.919 avroluk satışla ile Xiaogang Zhang. Son bir yılda sadece ikinci el Çin sanat pazarı değil, Çinli sanatçılar da küresel sanat pazarı üzerinde büyük bir hakimiyet kurdu. Bununla birlikte küresel müzayede satışlarında eserlerinin toplam satış ederi en yüksek olan lider üçlüden ikisi Amerikalı (Jean-Michel Basquiat ve Christopher Wool) biri İngiliz (Charles Saatchi sayesinde ilk kez 1997 senesinde YBA ortak sergisiyle dikkatleri üzerine çeken Glenn Brown). Bir yıllık sürecin sonunda sadece bu üç sanatçının toplam satış getirisi 25.2 milyon avro oldu. Tüm sanat eserleri arasında desen ve fotoğraf gözle görülür bir ilgiye maruz kalmasına rağmen yağlıboya hâlâ tüm zamanların en fazla talep edilen sanat türü. Fotoğrafta 2.277.000 avro ile Andreas Gursky (Almanya) ve 682.290 avro ile Jeff Wall (Kanada) en fazla satış yapan iki sanatçı. Heykel ve enstalasyonda 4.210.220 avro ile Candy Noland (Birleşik Devletler), 3.428.700 avro ile Antony Gormley (Birleşik Devletler) en yüksek satışları gerçekleştirdi.

TÜRK SANATÇILAR On Türk sanatçının da yer aldığı Artprice raporuna göre küresel müzayede pa-

31

zarının ‘Top 500’ listesinde Kemal Önsoy toplam 719.137 avroluk bir satışla 159. sırada. Sanatçının en yüksek eseri 51.428 avro. 212. sırada yer alan Canan Tolon ise 492.976 avroluk satış yapmış, en yüksek çekiç fiyatından satılan eseri 79.436 avro değerinde. Mustafa Ata, 264. sırada yer alıyor ve toplam satış oranı 348.078 avro. En yüksek satış gören eseri 39.757 avro değerinde. 284. sırada yer alan Taner Ceylan, 315.450 avroluk satış yapmış, en pahalı eseri 122.210 avro. 289. sırada yer alan Zekai Ormancı’ya ait eserler 308.689 avroluk toplam satış yapmış ve en yüksek eser 39.757 avro olarak dikkat çekiyor. 319. sırada yer alan Azade Köker’e ait eserler toplam 269.689 avro değerinde satmış ve en pahalı eseri 72.030 avrodan satılmış. 320. sırada Haluk Akakçe, 268.326 avroluk toplam satış yapmış, en yüksek eseri 30.630 avrodan satılmış. 385. sırada yer alan Ahmet Oran’a ait eserlerin toplam satış değeri 223.284 avro, en yüksek eseri 20.966 avrodan satılmış. 441. sırada Selma Gürbüz yer alıyor. Toplam satış değeri 188.200 avro olan sanatçının en pahalı eseri 39.190 avro. Son olarak 447. sırada 180.682 avroluk toplam satışla Bedri Baykam’a ait eserler yer alıyor. Sanatçının en yüksek fiyattan satılan eserinin değeri ise 51.428 avro. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


MİMARİ

Bir Eyfel Kulesi hikayesi 20. YY.’da ‘zamanın ruhu’na atfedilen bir anıt olan Eyfel, artık ‘en yeni ve heyecanlandırıcı olan’ı temsil etmiyor belki. Ama bugünkü Eyfel’in Paris’le özdeşliği, zaman içinde edindiği prestij, anlam, estetik, teknolojik ve tarihsel değerler, öneminin azalmadığını gösteriyor.

İREM MARO KIRIŞ iremk@bahcesehir.edu.tr

EYFEL KULESİ 1889 yılında Fransız Devrimi’nin 100. yılı için düzenlenen dünya fuarının bir sembolü, geçici bir strüktür olarak inşa edilir. Gustave Eiffel’in bizzat yönettiği yapım süreci, yalnızca 16 aydır. 19. YY. boyunca yüksekliği 300 m.’yi bulan yapılar tasarlanmıştır ama ilk kez gerçekleştirilmektedir. Tasarımının çağın beğenisine de uygun olmasına özen gösterildiği halde, kule o denli yeni bir estetiğin habercisidir ki sanat çevreleri tarafından bile yadırganır. Yapımına başlanırken birçok sanatçı tarafından protesto edilir. Aralarında Guy de Maupassant, Emile Zola, Charles Garnier vardır ve gerçekten de Eyfel Kulesi halk nezdinde gözden düşer, günden güne ziyaretçisi azalır. Öyle ki, yapımından sonra 20 yıl kadar yerinde kalması planlanmış olduğu halde, bir an evvel sökülüp yok edilmesi bile düşünülür. Ama radyo ve daha sonra da televizyon yayınları için istasyon olmak gibi yeni fonkiyonlar yüklenmesi, kulenin ömrünü uzatacaktır. Empire State Binası’nın yapımına kadar dünyanın en yüksek yapısı unvanını taşıyan kule, Paris kentinin geniş meydanlarından birini tanımlar; Ecole Militaire’e kadar uzanan Champ de Mars... Pont D’iena üzerinden Seine’in karşı yakasına geçtiğinizde ise Palais de Chaillot ile sınırlanan bir geniş boşluk, yeşil bir park daha vardır önünüzde. Eyfel, zemin altında 14 m. derinliğe kadar inen dört büyük beton ayak üzerinde yükselen, 70 ton ağırlığında demir profillerden oluşan iskelet gövdesiyle, tüm strüktürel özellikleriyle bir mühendislik harikası olarak tarihe geçer. Yalnız tasarımıyla değil, çekme demir prefabrike elemanların sistematik kullanımı ve başka açılardan da pek çok yenilik içerir.

YENİ BİR ESTETİK “Kule, (bir bakıma) rüzgar tarafından biçimlendirildi.” Gustave Eiffel böyle yazar kuleyi anlatırken. Kulenin bu tanımı, biçimin hem estetiğini, hem mühendisliğini anlatır. Yüksek yapıda çözümlenmesi gereken en önemli mühendislik sorununun rüzgar gücüne dayanım olduğunu vurgulamaktadır Eiffel. Hem de kulenin bu formundan rüzgar sorumludur... Yapımı sırasında dönemin sanatçıları tarafından uyumsuz bulunarak protesto

Gustave Eiffel Milliyet SANAT Aralık 2012

32

Robert Delaunay’nin “Champ de Mars”ı.

edilen Eyfel’in, bir sonraki neslin sanatçıları (1910’lar- ‘20’lerin kuşağı / Kübistler) için yeni ve modern olan her şeyi temsil ettiğine, Fransız ressam Robert Delaunay’in resimleri tanıklık eder. Bu kuşağın, teknoloji, makine karşısında oluşan heyecanı, bulduğu estetik, Eyfel Kulesi’nin korunmasını destekleyecektir. Eyfel her şeyiyle yenidir; Eyfel’de malzemenin ve strüktürün doğası bütün çıplaklığıyla sergilenmektedir, hiçbir yüzey kaplamasına, süslemeye yer verilmemiştir. Gerçek dünyanın yeni temsillerinin arandığı, yeni görsel kültürün, yeni görsel dilin oluşturulmak istendiği bu çağda, Eyfel Kulesi de ‘zamanın ruhu’nu yansıtmaktadır. Evrenin daha önceki durağan görünümü yerini, başka anlatımlara bırakmalıdır. Modern dünya, modern kent, endüstriyel kültür, makineleşme, bütünün bileşenlere, gelişi güzel parçalara ayrıldığı, olgunun fragmanlaştığı, farklı bakış açılarından eşzamanlı algılandığı, böyle ifade edildiği bir sanatsal dile ortam hazırlar. Delaunay 1909’dan başlayarak Paris kentini ve Eyfel Kulesi’ni konu alan bir dizi yağlıboya tablo üzerinde çalışır. Kule ve yakın çevresine odaklanan sanatçı için Eyfel öyle ilham vericidir ki aynı konu


1911 tarihli “Champ de Mars, la Tour Rouge”a ilk bakışta, konunun Eyfel olduğunu anlamak dahi zordur. Delaunay izleyicisine kuleyi ve kentsel çevreyi hissettirir; onu, renkler, fragmanlar, biçimler yoluyla yönlendirir.

Eyfel Kulesi, yapımına başlandığında birçok sanatçı tarafından protesto edildi.

çevresinde döner durur. Delaunay’in her resimde birkaç bakış açısının birden algılandığı dizisinde bir çok etki; Cezanne resminin, Kübizm ve Fütürizm akımlarının etkileri görülür. Sokaktan, apartman dairesinin penceresinden, gökyüzünden çeşitli bakışlar bir aradadır. Klasik anlatımın, klasik perspektifin bozuma uğratıldığı bu anlatımda, fragmanlaşma, nesnelerin birbirleriyle ve onları çevreleyen mekanla karı��maları, hareket, zamanın akışı vardır. Bellidir ki Eyfel Delaunay’e müthiş olanaklar sunan bir konudur. Hem ola-

ğandışı bir modernite sembolü ile oynamaktadır hem de onu betimlerken, modern dünyanın dinamizmini aktaran yeni bir dil oluşturmaktadır.

“KIRMIZI KULE” 1911 tarihli “Champ de Mars, la Tour Rouge”a ilk bakışta, konunun Eyfel olduğunu anlamak dahi zordur. Sanatçı izleyicisine kuleyi ve kentsel çevreyi hissettirir; onu, renkler, fragmanlar, biçimler yoluyla yönlendirir. Resimde dolaşırken, kule gökyüzüne yükselirken, onu çevreleyen atmosfer, ışık, gölge, değişken renkler, iz-

33

leyende zihin karışıklığı yaratır. Sanatçının arzusu da bu olmalıdır; şaşırtıcı, kafa karıştırıcı heyecan... Belki kulenin asansöründe yükselirken duyulana benzeyen. Delaunay’in Eyfel Kulesi, rahat durmayı reddeder, sürekli devinim halindedir. Kulenin tabanında Champ de Mars Meydanı ve yapılar yönsüzlük, yönelimsizlik duygusu yaratan bir kompozisyona tabi tutulmuşlardır. Yeni kent algısı, anlaşılan, böyle bir şeydir. Apartmanlar, pencereler, seyir terasları, güneş ışınları, bulutlar üzerinde yoğunlaşan detaylar, yukarı doğru yükselmenin olduğu kadar, aşağıya inmenin de imgeleridir. 20. YY.’nın etkin düşünce akımlarını da yansıtan biçimde, zaman ve bellek, Delaunay resminin ana öğeleri olarak belirir. Sanatçının betimlediği bu dünyada, bireyin algısı esastır. İzleyicinin kendi yorumunu yapması, gördüklerinin bir sentezini oluşturması gerekmektedir. İzlenimler, duyular, bellek, hayalgücü ve yorum gücü aktif olarak devrede olmalıdır, aksi halde Delaunay resmi ile iletişim olanaksızdır. Görünen dünyanın ve gerçekliğin taklidine dayanan bir sanat anlayışından, daha özgür bir sanatsal anlatıma geçişi temsil eden, Eyfel Kulesi’ni ve çevresindeki yapıları farklı bakış açılarından sunan Delaunay resimleri bugün hala heyecanlandırıcı. 20. YY.’da ‘zamanın ruhu’na atfedilen bir anıt olan Eyfel, artık ‘en yeni ve heyecanlandırıcı olan’ı temsil etmiyor belki ama bugünkü Eyfel’in Paris’le özdeşliği, zaman içinde edindiği prestij, anlam, estetik, teknolojik tarihsel değerler, öneminin azalmadığını gösteriyor. Tüm bunları bir yana bırakacak olsak dahi, Paris’i Eyfel’in 300 m. yüksekliğinden (en yüksek seyir terası 276 m.’de bulunuyor) farklı yönlerden, farklı açılardan seyredebilme deneyimi hâlâ çekici. Artık çok sayıda ve yükseklikleri giderek artan gökdelen yapısı bulunan dünyamızda bile... MS Milliyet SANAT Aralık 2012


ARKEOLOJİ

Mağaralardan çıkan hazine

“Göksel Şenlik ve Müzisyen Bodhisattvalar” (üstte).

İpek Yolu üzerinde yer alan ve Dünya Kültür Mirası listesinde de bulunan Dunhuang Mağaraları’nda yer alan eserler İstanbul’da sergileniyor. Sergide 3 mağara birebir ölçülerde yeniden yaratıldı. DEVRİM ERŞEN devrimersen7@gmail.com

Bodhisattva (solda) ve Cennet Kralı (üstte) heykelleri. Milliyet SANAT Aralık 2012

34

19. YY.’DA Alman coğrafyacı Ferdinand von Richthofen, Uzak Asya ile Avrupa’yı yaklaşık iki bin yıldır birbirine bağlayan kara koridorunu ‘İpek Yolu / İpek Rotası’ olarak adlandırdı. Trafik ve ticaret her ne kadar iki yönlü olsa da, kervanların taşıdığı ana mamulün ‘ipek’ olduğu düşüncesi, Richthofen’i yolu bu şekilde isimlendirmeye itmişti. Oysa aynı rota için Çinlilerin ‘Kathay (Kırgızistan’da bir bölge) Yolu’ dediğini belirtir Marco Polo. Kişinin bulunduğu yeri dünyanın merkezi kabul edip, geri kalan her yeri kendi merkezine ve kendi tüketim alışkanlıklarına göre tariflemesi gelenekselleşmiş yanlış bir yaklaşım aslında. Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan yollara Batı’dan bakıp,


2012-2013 Türkiye-Çin kültür yılı kapsamında düzenlenecek sayısız etkinliğin belki de pırlantası olan ve Tophane-i Amire’de açılan serginin en dikkat çeken eseri 12 m’lik ‘Uzanan Buda’ heykeli...

Uzanan Buda heykeli.

Batı’nın tükettiği baharat veya ipek üzerinden isim koymak gibi. Veya benim yazıma başlarken, Asya’nın Çin’in bulunduğu kısmına ‘uzak’ demem gibi. İnsanlık Neolitik Dönem’den (günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce) itibaren gittikçe artan bir ivmeyle mal ve hizmet takasının temellerini oluşturmaya başladı. Arada yaşanan onca kırılmaya rağmen miladi yılların dönümünde Avrasya’nın farklı köşelerinde farklı kültürler kendi içlerinde organik bir bağı artık kurmuşlardı. İlk büyük başarıyı MÖ 6. YY.’da Persepolis’ten (İran’ın güneyi), İzmir’e kadar uzanan Kral Yolu ile Ortadoğu halkları attı. Miladi yıllarda Roma bütün Akdeniz’i, hâlâ kullanılan Roma yolları ile birbirine bağlamıştı. Aynı yıllarda Çin, Orta Asya ve Hindistan’la; Hindistan ise İran’la canlı bir trafiğin nimetlerinden faydalanıyordu. Yani en yalın ve pürüssüz haliyle İpek Yolu’nu, ipek ticaretinin bir sonucu olarak değil; Avrasya’nın dört bir yanındaki halkların dünyayı birbirine bağlama çabalarının toplamı olarak görmek gerekiyor.

LÜKS VE EGZOTİK ÜRÜNLER Kervanlar yola Çin’den çıktığında kargolarını İran saraylarının arzuladığı çay, ipek ve porselen oluştururken; dönüş yolunda alacalı süs taşlarından yapılmış mücevherat, altın takılar, atlar ve at koşum takımları taşıyorlardı. Yüzlerce yıl boyunca trafiğin görünen yüzü lüks ve egzotik ürünler iken, kervanların gölgesinde farklı fikirler, estetik anlayışlar ve dini düşünceler de yolculuk ediyordu. Milattan sonraki ilk yüzyıllarda Çin’e dönen kervanların kullandığı yolu Budist rahipler de kullanacaktı. Hemen ardından Maniherist, daha sonra Hıristiyan, Zoroastriyan ve en son Müslüman misyonerlerin kullandığı gibi. Fakat hiçbirisi Çin’i Budizmin etkilediği kadar derinden etkilemedi. İpek Yolu’nun en aktif olduğu dönemde (MÖ 2. YY. - MS 10. YY.) egzotik ürünlerin, egzotik fikirlerin Çin’e girdiği ve Çin’den çıktığı; Çin’in başladığı veya Çin’in bittiği yerdeyiz: Dunhuang / Boğaz Toprağı.

Gobi Çölü’nde yüksek dağlarla ve sonsuz kumullarla çevrili bir vaha Dunhuang. Aynı Roma ve İran arasındaki bir vaha olan Palmyra veya Kara Afrika ile Akdeniz arasındaki Timbuktu gibi. Yani hem fiziksel hem de kültürel bir vaha. Kervanların son bir nefes ile kendini attığı, dört uygarlık ve altı dinin birbiriyle karşılaştığı bir kapı. Uygarlıklar arasında başrolü Çin’e, dinler arasında ise Budizm’e vermek doğru gözüküyorsa da, Dunhuang Akademisi Başkanı Prof. Fan Jinshi’nin ifadesiyle, ortaya çıkan sanatsal ürünleri etiketlerken bu kadar kolaycı yaklaşmamak gerekiyor. M.Ö. 111 yılında Çin hükümdarı tarafından kervanlar için organize edilmiş küçük bir kasaba olarak doğuyor Dunhuang. İlk birkaç yüzyıl normal bir gelişim seyrinde ilerse de, M.S. 4. YY.’da, artık Çin’in özellikle batısında bir hayli popüler hale gelmiş Budizm’in etkisiyle şaşırtıcı bir dönüşüm yaşamaya başlıyor. Budist uygulamaların modern insan için en heyecan verici görüntüsü rengarenk resimlerle, heykeller ve mimari öğelerle süslü ve insana bir anda zaman, mekan değiştirten mağaraları. Aynı mağaranın gerçeküstü imgelerle ve doğayla rekabet eden renklerle dekore edilmesi ise Budizme ruhani gücünü veriyor. 1680 m yüksekliğinde, gevşek yapılı kumtaşından bir yamaca kurulu Dunhuang, fiziksel özellikleri sayesinde Budist uygulamalar için kusursuz bir fon sunuyor. M.S. 4. YY.’dan, İpek Yolu’nun Altın Çağı’nın sona erdiği 10. YY.’a kadar 500’e yakını dekore edilmiş yaklaşık 800 mağara yapılıyor. En çarpıcı örneklerin verildiği 8. YY.’a gelindiğinde profesyonelleşmiş bir işgücünün elinden çıkmış ve detaylı bir iş bölümünün ürünü olan, çağının en seçkin yapıtları ortaya konuyor. Kayayı oyan, kazan ve başta çizilmiş mimari şablon için zemin hazırlayan taş keskiciler işe başlıyor; onların ardından toprak yapıları inşa eden duvarcılar, ahşap iskeleti yerleştiren marangozlar devreye giriyor; sonra sahneyi heykeltıraşlar alıyor ve nihayet mağarayı ve heykelleri boyayan ressamlar kutsal alana son şeklini veriyor. Elbette ki bu ustaların arkasında da çok geniş bir endüstrinin bulunduğunu söylemek lazım. Sadece mağaraların boyanması için gerekli olan hammadde, yani boya sanayi dahi büyük bir ekonomik ve teknolojik birikimin ürünü. Yapılan analizler, boyanın hammaddesi olarak organik malzemelerin değil, kur-

35

şun ağırlıklı mineral pigmentlerin kullanıldığını gösteriyor. Hava geçirmeyen bu pigmentler sayesinde boyalar bugüne kadar kalıcı olmayı başarmışken; bütün her bir mağaraya saf, derin, zarif ve camsı bir parlaklık yayıyor.

İLK KEZ ÇİN DIŞINDA 1900 yılının Haziran ayında, duvar resimleriyle örtülmüş gizli bir kapıyı fark ediyor Taoist rahip Wang Yuanlu ve kapının ardında İpek Yolu yıllarının en doğrudan tanığı ile karşılaşıyor: 50 bin adet el yazması. Arkeoloji tarihinin en önemli keşiflerinden bir olan el yazmaları büyük bir hızla ve aceleyle istiflenmiş; adeta bir şeylerden kurtarılmaya çalışılmış. Son yazılan belgelerin tarihi 1002 yılını gösteriyor; yani İpek Yolu kervanlarının son seferlerine çıktığı; Doğu’nun ve Batı’nın yağmacı topluluklar eliyle birbirinden koptuğu; 1000 yıl boyunca birbirinden koptuğu tarihi... Şimdi bu mağaralar Tophane-i Amire’de açılan “Dunhuang’ın Renkleri” adlı sergiyle İstanbul’a taşındı. Dünya Kültür Mirası listesinde de yer alan Dunhuang Mağaraları’ndan pek çok resim ve heykel, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nce, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çin Kültür Bakanlığı, Dunhuang Akademisi ve China Art & Entertainment Group ile birlikte düzenleniyor. “Eserler Çin’den 33 gün süren, çok dikkatli ve zahmetli bir yolculuğun sonunda Türkiye’ye getirildi” diyor, Tophane-i Amire’de “Dunhuang’ın Renkleri”nin küratörü Prof. Caner Karavit. Bu serginin Dunhuang’ın benzersiz eserlerinin Çin dışına yaptığı ilk yolculuk olduğunu; bir ikincisi için Londra’nın yıllardır sıra beklediğpini ve ancak iki yıl sonrası için bir söz alabildiğini biraz kibirlenerek ekleyelim. 2012-2013 Türkiye-Çin kültür yılı kapsamında düzenlenecek sayısız etkinliğin belki de pırlantası olan sergi 7 Ocak 2013’e kadar devam edecek. Drama performansları, dans gösterileri, Çin mobilyaları ile düzenlenmiş Çin Çay Evi’ndeki çay saatleri, Tophane-i Amire içine kurulmuş Dunhuang Mağaraları ve elbette ki 12 m’lik ‘Uzanan Buda’ heykeli, Prof. Caner Karavit’in ifadesiyle ‘Yüzü batıya dönük bir kültürel eğitim gören ülkemiz insanı için Uzak Doğu sanatını tanımak adına mükemmel bir fırsat sunuyor’. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


ZAMANSIZ PERTAVSIZ ÖMER FARUK ŞERİFOĞLU

ofserifoglu@gmail.com

Minyatür sanatı, çoğunlukla İran ve daha doğuya mal edildi. Batılıların yakın zamanlara kadar çok üzerinde durmadığı Türk minyatürü de uzun yıllar İran minyatürünün etkisinde kaldı, hatta onun bir kopyası olarak gösterilmeye çalışıldı.

Hayal olmayacak kadar gerçek! GENELLİKLE kağıt üzerine çalışılsa da zaman zaman kumaş, fildişi, parşömen gibi farklı malzemeler üzerine çok incelikle çalışılan küçük boyutlu resimlere minyatür adı verilir. Kitap resmi sanatı olarak gelişen minyatürde perspektif, orantı, anatomi, derinlik, ışık ve gölge gibi prensipler çoklukla gözetilmez; ihmal edilmeyen en önemli unsur eserin konusudur. Minyatür, diğer gelenekli sanatlarımızın çoğu gibi kökü Orta Asya’ya uzanan en eski sanat dallarımızdan. Minyatür terim olarak, Latince ‘minus’ küçük boyutlu anlamına gelen minyon kelimesinden türemiştir. Orta Çağ’da yazma kitapların bölüm başlıklarındaki süslü yazılar, ‘minium’ denilen kurşun oksitten elde edilen kırmızı bir madde ile boyanır ve bu madde ile yapılan resimlere ‘miniar’, resimleri yapan sanatçılara ise ‘minyatari’ adı verilmiştir. Osmanlı dünyasında minyatüre daima ‘nakış’ ya da ‘resim’, sanatkarına ise ‘nakkaş’ veya ‘müsavir’ denilmiştir. Doğu kaynaklı olsa da adını batıdan alan minyatür sanatı, büyük ölçüde batılılar tarafından araştırılıp incelendiği için bilinen tarihçesi de o paralelde yazılmış ve çoğunlukla İran ve daha doğuya mal edilmiştir. Batılıların yakın zamanlara kadar çok üzerinde durmadığı Türk minyatürü de uzun yıllar İran minyatürünün etkisinde kalmış, hatta onun bir kopyası olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

BELGE NİTELİĞİNDE Halbuki, İran minyatüründeki efsanevi yaratıklar, hayali şekiller Türk minyatüründe pek görülmez; İran minyatüründe edebi konular ağırlık kazanırken Türk sanatkarların en çok çalıştığı konular tarihi sahnelerdir. Osmanlı padişahlarının soy ağaçlarını, savaşlarını, seferlerini ve Milliyet SANAT Aralık 2012

Süreyya Alper’in tıp konulu minyatürü.

36


sünnet düğünlerini anlatan resimli yazmalardaki minyatürler birer belge niteliği de taşıyacak kadar gerçekçidir. İran ve diğer milletlerin minyatür tarzlarından farklı olarak Türk minyatürü gerçekçiliğiyle dikkat çeker. Zamanın örf ve adetlerini, gelenek ve göreneklerini, askeri ve ilmi ortamdaki adab ve erkanı, giyim ve kuşamını minyatürlü eserlerden takip etmek ve önemli çıkarımlarda bulunmak mümkündür. Türk minyatüründe renkler düz, parlak ve gözü yormayan bir uyum içerisindedir. Renkler çoğu zaman gerçeğe bağlı kalınmaksızın bir soyutlama aracı olarak kullanılır. Minyatürlerde atların mavi veya pembe, dağ ve tepelerin sarı, eflatun veya mercan gibi renklerle bezendiği çok sayıda eser vardır. Doğa düzenlemelerinde tepeler birbirinin ardında ayrı paftalar olarak sıralanır ve farklı renklere boyanır. Osmanlı minyatüründe ufuk hattı mümkün olduğunca yüksek tutularak, esere konu edilen figürler arka zeminle ilişkilendirilerek tasarlanır. Minyatürde suluboya ya da benzeri çok inceltilebilen boyalar, çoğunlukla arapzamkı ile karıştırılır. Çizgi ve ince ayrıntılar için yavru kedilerin tüylerinden yapılan ‘tüykalem’ denilen çok ince fırçalar kullanılır. Resmin çalışılacağı zemine arapzamkı katılmış üstübeç, resime saydamlık kazandırmak için bazen bir kat da altın tozu sürüldüğü olur. Türk minyatür sanatının bugün elimizdeki en eski örnekleri Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunan, Türkler’in İslamiyeti kabullerinden önce 8 ve 9. YY.’a ait Uygur prens ve prensesleri ile Mani rahiplerinin resmedildiği eserlerdir. Yine Doğu Türkistan’da Kara Hoço harabelerinde bulunan 8 ve 9. YY.’a ait Maniheist duvar resimlerinde de benzer sahneler görülür. Uygur devletinin dağılmasıyla Orta Doğu’ya yayılan bu sanat hareketi, Selçuklular tarafından geliştirilerek İslam minyatür sanatının başlangıcı olmuştur diyebiliriz. Nitekim İslam dünyasında en eski minyatürlü eserler, Türklerin yerleştiği Bağdat, Suriye ve Mısır’da görülür. Anadolu Selçuklu dönemine ait en önemli minyatürlü eser “Varka” ve “Gülşah” adlı eserdir. Türk minyatürünün kimliğini bulması ve bağımsız olarak gelişmesi Osmanlı döneminde mümkün olmuştur. Anadolu Selçuklular’dan sonra Beylikler devrinde duraklayan sanat hareketi Fatih’in İstan-

bul’u almasıyla büyük bir atılım yaşar. İstanbul’a batıdan birçok sanatçı getirilirken, Sinan Bey gibi devrinin ünlü bir nakkaşı da yurt dışına gönderilir. Fatih’in batı sanatına duyduğu bu ilgi sebebiyle bir portrecilik geleneği oluşur ve portre Osmanlı minyatürünün önemli konularından biri olur. Nitekim bu dönemin en önemli eseri olarak Sinan Bey’in Fatih portresi zikredilebilir.

ÜNLÜ NAKKAŞLAR Osmanlı minyatüründe tarihi konuların yoğunlaştığı zaman dilimi ise 16. YY.’ın ilk yarısıdır. Kanuni Sultan Süleyman döneminin ünlü nakkaşı Matrakçı Nasuh’un “Der Beyan-ı Menazil-i Seferi Irakeyn”, “Süleymanname” ve “Tarih-i Sultan Beyazıd”ı, bu tarzın ilk önemli eserleridir. Desen ve konu hakimiyetinin yanı sıra menzillerin dikkatle tespit edilmesi ve gerçeğe yakın bir haritacılığın uygulandığı bu eserler, minyatür sanatımı-

başka özelliği eserlerde, kadın figürüne yoğun olarak yer veriliyor olmasıdır. “Hubanname” ve “Zenenname” minyatürleri konusuyla yeni, tarzıyla klasik üslubu yansıtması sebebiyle bu geçiş döneminin karakteristik eserlerindendir. 19. YY.’a geldiğimizde batı tarzı resmin egemen olduğu Osmanlı toplumunda minyatür sanatı neredeyse unutulmaya yüz tutmuştur. 19. YY.’ın sonlarından itibaren gelenekli sanatlarımıza dair mirası kayıt altına almayı ve yeniden yaşamalarını kendine hayat gayesi edinmiş, merhum A. Süheyl Ünver Hoca başta olmak üzere birkaç kişinin çabaları ve yetiştirdiği öğrencilerle minyatür sanatı yeniden hatırlanmıştır. 1914’te Medresetü’l Hattatin’le başlayan eski sanatlarımızın eğitim ve öğretimi sürecinde Hüseyin Tahirzade Behzad, Kemaleddin Bey, Rikkat Kunt, Muhsin Demironat, Feyzullah Dayıgil, Mihriban Sözer Keredin ve Cahide Keskiner gibi isimler görev alırlar.

Osmanlı padişahlarının soy ağaçlarını, savaşlarını, seferlerini ve sünnet düğünlerini anlatan resimli yazmalardaki minyatürler birer belge niteliği de taşıyacak kadar gerçekçidir. zın şaheserlerindendir. Sultan III. Murad dönemi de minyatür sanatımızın klasiklerinin üretildiği zamanlardır. Bu devrin en büyük ustası şüphesiz Baba Nakkaş Osman’dır, “Surnamei Hümayun” dışında çok az eseri günümüze ulaşmıştır. Hünername ve Seyyid Lokman’ın “Şehinşahname”si ile Nakkaş Hasan’ın “Siyer-i Nebi” ve “Acaibü’l-Mahlukat”ı bu dönemin önemli eserleridir. 17. YY.’ın önemli eserleri arasında ise “Eğri Fetihnamesi”, II. Osman’ın “Şeyhnamesi”, Nakşi’nin “Şakayık-ı Numaniye”si sayılabilir. 17. YY. sonlarından itibaren batı etkisiyle minyatürde üçüncü boyutun verilmeye çalışıldığı örnekler görülmeye başlanır. Bu arayışın ilk başarılı örneklerini III. Ahmed devri sanatkarı Levni verir. Klasik minyatürün son temsilcisi sayılan Levni’nin “Surname” adlı, III. Ahmed’in üç şehzadesinin sünnet düğününü ve bu düğün için yapılan şölen ve törenleri konu alan eseri, klasik Osmanlı minyatürünün son baş yapıtıdır. Bu devrin bir başka ustası Abdullah Buhari’dir. Bu devrin bir

37

1990’lara kadar Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlı Türk Tezyini Sanatlar Bölümü ve Süheyl Ünver’in Topkapı Sarayı’ndaki atölyesinde yetiştirdiği öğrencilerle sınırlı kalan minyatür eğitimi, sonraki yıllarda bu atölyelerden yetişmiş Cahide Keskiner, Ülker Erke, Gülbün Mesara, Nusret Çolpan ve Taner Alakuş gibi ustaların eserleri ve yetiştirdiği öğrencilerle devam eder. Minyatür sanatımızın en özgün sanatçılarından biri olan Nusret Çolpan’ın (1952-2008) genç yaşta vefatı ise minyatür sanatının geleceği açısından büyük bir kayıp olmuştur. Günümüzün minyatür ustaları arasında Cahide Keskiner, Ülker Erke, Gülbün Mesara’nın yanı sıra Atilla Yusuf Turgut, Aynur Gürsoy, Berrin Çakın Güç, Fatma Şan, Fatma Yılmaztürk Kesgün, Gülçin Anmaç, İnci Özen, Nilgün Gencer, Özcan Özcan, Sabahat Palabıyık, Sabriye Şeker, Süreyya Alper, Şerife Aktaş, Şermin Ciddi, Taner Alakuş, Zehra Akdeniz, Zehra Çekin sayılabilir. Daha fazla bilgi için istanbulunustalari.com adlı siteden yararlanılabilir. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


PLASTİK SANATLAR

Osman Hamdi yine bir rekor kıracak mı? Antik A.Ş. Türk sanatının büyük ustalarının yapıtlarını bir araya getiriyor. Müzayedenin en dikkat çeken eseri Osman Hamdi’nin 1883 tarihli “Vazo Yerleştiren Kız” tablosu. EVRİM ŞENER evrimsener@gmail.com

YILIN SON BÜYÜK müzayedesi çok ses getirecek gibi görünüyor! Çünkü Antik A.Ş.’nin 16 Aralık’ta düzenleyeceği bu müzayedede Türk sanatının yapı taşı ustaların çarpıcı eserleri yer alıyor. Swissotel’de izlenebilecek olan müzayedenin en dikkat çekici eseri ise Osman Hamdi Bey’in 1883 tarihli “Vazo Yerleştiren Kız” tablosu.Klasik Türk resmi toplayan her koleksiyonerin hayallerini süsleyen, koleksiyonun olmazsa olmaz parçasıdır Osman Hamdi. Osman Hamdi’nin yanı sıra müzayedede Süleyman Seyyid, Halil Paşa, Hoca Ali Rıza, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya ve Hikmet Onat da meraklılarının karşısında olacaklar. Bu ilgi çekici müzayede vesilesiyle Artam Antik A.Ş kurucusu Turgay Artam ile bir araya geldik. ● Sizce bu müzayedede rekor kıracak bir eser var mı? Bu müzayedede yine rekor kıracak eserler var. Bunlardan biri Osman Hamdi Bey’in “Vazo Yerleştiren Kız” tablosu. Müzayedede Alberto Passini’nin de bir eseri olacak. Hat sanatından bazı önemli eserler görülecek. Hat sanatı da aynı çağdaş sanat gibi son on yılda fark edildi ve giderek bu alanda koleksiyoncu sayısı da artıyor. Buna büyük ustalar müzayedesi dedik. Müzayedede II. Abdülhamit tuğralı gümüşler var. Müzayedelerde seçilmiş eserler satışa sunuyoruz. Bu eserlerin satışa sunulması koleksiyonerleri daha da heyecanlandırıyor. İyi bir eseri de kimse kimseye bırakmak istemiyor. Bütün dünyada olduğu gibi burada da durum böyle. Düşünün, 18 Kasım’da gerçekleştirdiğimiz müzayedede 375 milyon dolarlık satış oldu. Bu bir rekor. ● Sizin de bahsettiğiniz gibi müzaye-

Milliyet SANAT Aralık 2012

denin yıldızı Osman Hamdi Bey’in “Vazo Yerleştiren Kız” tablosu olacak. Bildiğim kadarıyla klasik eser toplayan birçok koleksiyoner koleksiyonuna katmak üzere bir Osman Hamdi eseri arıyor ve bulamıyordu. Osman Hamdi Bey’in tablolarının adedi çok az. Her klasik eser alan koleksiyoncu, koleksiyonuna bir Osman Hamdi tablosu katmak ister. Yani klasik Türk resmi biriktiren birinde Osman Hamdi, Şeker Ahmet Paşa, Halil Paşa’nın eserleri yoksa koleksiyonu tamamlanmamış demektir. Bu eseri 1 milyon 800 bin TL gibi bir rakamla müzayedeye sunuyoruz. Bu rakam da tabloya göre aslında çok uygun. Alıcılar, koleksiyoncular ve hatta bazı müzeler için bir fırsat gibi. ● Sizce müzayedecilik alanında ‘marka’ olmak önemli mi? Markalaşma ile birlikte oluşan güven ilişkisini nasıl tarif edersiniz? Bizim başarılı olmamızın ve eserleri yüksek fiyatlara satmamızın arkasında Antik AŞ’nin bir marka oluşu yatıyor. Ne aldığını, ne sattığını insanlar bilebilmeli. Buraya eşyalarını getiriyorlar, evlerindeki göz bebeklerini bize teslim ediyorlar. Biz bunu ne kadar iyi koruyup ne kadar iyi tanıtırsak, o eser aynı oranda başarılı satılıyor. ● “Dünyada ‘80’lerden bu yana müzayedeler aslında sanat tarihini yazıyor” şeklindeki görüşe katılır mısınız? Bu tabii çok doğru bir şey değil. Sanat tarihini sanatçılar yazmalı. Ama müzayedeler dünyada da Türkiye’de de en iyi işleri ortaya çıkaran, bu alanın olmazsa olmazları arasındadır. Sanat piyasasının bileşenleri sanatçı, galerici, koleksiyoncu, müzayedeci, sanat tarihçisidir. Bunların hepsi aynı gemide olması gereken kişiler. ● Müzayedelerin bir güç ve pazar oluşturduğunu düşünüyor musunuz? Müzayedeler bu işin borsası gibidir. Yani müzayedede bir eser bir fiyata satıldığı zaman ertesi gün o ressamın tablolarının fiyat-

38

Osman Hamdi’nin “Vazo Yerleştiren Kız”ı.

“Klasik Türk resmi biriktiren birinde Osman Hamdi, Şeker Ahmet Paşa, Halil Paşa’nın eserleri yoksa koleksiyonu tamamlanmamış demektir.” ları yükselir. Ama bu demek değildir bir ressamın eseri 1 milyon dolara müzayedede satıldıysa tüm eserleri de o fiyata satılır. Mesela 18 Aralık’taki müzayedemizde Erol Akyavaş’ın bir eseri 1 milyon 600 bin TL’ye satılırken aynı müzayedede sanatçının 80 bin TL’ye, 60 bin TL’ye satılan eserleri de vardı. Bir ressamın her resmi aynı fiyatta olmaz. Bu herkes için geçerli. Benim gördüğüm 32 yıldır sanat eserlerinin fiyatları hiç aşağı gitmedi hep yukarı çıktı. Gördüğüm bütün ekonomik krizlerde de bu durum değişmedi. MS


“Hobbit ve Felsefe” Derleyen: Gregory Bassham, Eric Bronson Çeviri: K. Baran Özbek İthaki Yayınları BARIŞ YILDIRIM baris2000@gmail.com

Bu ay gösterime girecek JRR Tolkien’in “Hobbit”i hayatın anlamına, yani felsefenin başlıca meselesine dair öngörülerle dolu. felsefe kitaplarından daha etkili aktarıyor özellikle de genç okurlara.

CESARETLE GELEN BİLGELİK

YERALTINDAKİ deliğinde yaşayıp günde altı öğün yemek yiyen, bodur ve kıllı bir yaratık bize felsefe hakkında ne öğretebilir? Hayatımıza girip çıkmış onca Hobbit içinde gönlümüzde ayrı bir yeri haiz olan Bilbo Baggins’in JRR Tolkien’in kaleminden çıkma öyküsü, elbette öncelikle bir saga; ama bir o kadar da hayatın anlamına, yani felsefenin başlıca meselesine dair öngörülerle dolu bir eser; en azından, “Hobbit ve Felsefe” kitabını derleyen Gregory Bassham ve Eric Bronson bu görüşte. Kitaptaki popüler felsefe makaleleri, 1937’de yayımlanan “Hobbit”ten hareketle Platon ve Konfüçyus’tan Immanuel Kant ve William Blake’e uzanan bir tefekkür serüvenine uzanıyor. “Hobbit ve Felsefe” kitabının yayım tarihi, pek çok ülkede aralık ayında gösterime giren Peter Jackson imzalı “Hobbit: Beklenmeyen Yolculuk” filmine denk getirilmiş. Türkçe’ye de çevrilen “Seinfeld ve Felsefe”, “Simpsonlar ve Felsefe” gibi kitaplarını hatırlarsınız. Dizinin son zinciri olan “Hobbit ve Felsefe” özellikle etkileyici: Kitap gerçekten de hayatımızı ve kendimizi değiştirme cesaretinin önemini çatık kaşlı

“Hobbit ve Felsefe” özellikle etkileyici: Kitap gerçekten de hayatımızı ve kendimizi değiştirme cesaretinin önemini çatık kaşlı felsefe kitaplarından daha etkili aktarıyor.

Tolkien’in klasik romanındaki sorgulamalardan biri şüphesiz bilgelik üzerinedir: Bilgeliğe nasıl ulaşılır? Maceranın başındaki ve sonundaki Bilbo Baggins, adeta bambaşka insanlar, pardon Hobbitlerdir. Zira, “Hobbit ve Felsefe”de alıntılanan Aeschylus’un “Kişi ancak ıstırap okulundan mezun olunca bilgelige erişebilir” sözündeki gibi, insanın konforlu bir ev, kaliteli pipo tütünü ve dolu bir kilerden fazlasını istemesi gerekir bilgeliğe ulaşmak için. Bunun için, Bilbo Baggins, ejderha Smaug’un hazinesinin peşinde yollara düştüğünde, sadece maddi değil manevi bir yolculuktur onu bekleyen. Kitapta zikredilen Sokrates’in “Kendini tanı” şiarını yankılarcasına, Bilbo öncelikle kendi küçük hayatının ne kadar sınırlı olduğunu, dışarıdaki evrenin nasıl da zengin deneyimler barındırdığını görür. Cücelerin, Elflerin ve Goblinlerin dünyasına girer; hepsinden çok şey öğrenir. Muhafazakar, dar görüşlü bir yaratıkken, giderek tehlikeye göğüs gerebilen, hatta dostlarına da liderlik edebilen

Martin Freeman, “Hobbit”in sinema uyarlamasında Bilbo’yu canlandırıyor.

39

bir kişiye dönüşür. Gollum’u alt eder, Goblinlerin mağarasından çıkmayı başarır ve dostlarını Elf Kralı’nın kalesinden kurtarır. Şüphesiz, şunun şurası iki-üç kuşak önceki atalarımızın savaş ve yoksunlukla dolu hayatından bambaşka, konforlu bir hayat süren bizler için de geçerli bu çıkarım. Bol tüketime koşullu gündelik rutinimizin dışına çıkmadıkça, risk almadıkça, bilgeliğe ulaşmamız mümkün mü değil mi, diye ara ara sorabiliriz kendimize.

‘ÖTEKİ’NİN ÖĞRETTİKLERİ Bu uzun yolculuktan dönen Bilbo, yepyeni erdemlerle donanmıştır. Onca badire atlatıp ele geçirdiği Arkentaşı’nı, olası bir iç savaşı engellemek için Elf Kralı’na veren Hobbit, eski saplantılarından, mülkiyetçiliğinden arınmış bir kişidir. Sahip olma tutkusunun insanı esir edişini tüm eserlerinde işler Tolkien: Özellikle de Gollum’un “Kıymetlimissss!” tıslamalarında sembolleşir bu tema. Biz uzun bacaklılar için de, bilgeliğe giden yolun sık sık “Kiymetlimis” dediğimiz evler, arabalar, teknolojik eşyalar, hatta sevgililerle kesildiği söylenebilir bir bakıma. Bilbo’nun kazandığı bir diğer erdemin de kozmopolitizm olduğu düşünülemez mi? Çağdaş düşünür Kwame Appiah’nın eserlerinde sıkça zikredilen bu terim, öncelikle başka kültürlerden, halklardan öğrenme fikri üzerine kuruludur. “Hobbit”te sadece Bilbo değil, Elfler ve Cüceler de macera boyunca düşmanlıklarından sıyrılıp birbirlerine yaklaşırlar, birbirlerinden öğrenirler. Karşılıklı önyargılarını törpüledikçe daha kuvvetli bir takım haline gelirler. “Hobbit ve Felsefe” boyunca çarpıcı bir biçimde ileri sürüldüğü gibi “Hobbit” romanı, “Sıradan bir bireyin karşısına çıkan güçlüklere (...) göğüs gerip (...) gerek irade gücü gerekse karakter bakımından nasıl yüceldigini” anlatan gerçekten eşsiz bir öykü. MS Milliyet SANAT Aralık 2012

SİNEMA

Bir Hobbit’in yeraltından notları


SİNEMA Bilbo’yu canlandıran Martin Freeman ve “Yüzüklerin Efendisi”nde Gandalf’ı canlandıran Ian McKellen, Shire’da...

Ömür boyu Orta Dünya Peter Jackson, üç “The Lord of the Rings / Yüzüklerin Efendisi” filminden sonra şimdi de “The Hobbit” üçlemesiyle karşımıza geliyor. Ömrümüzün Tolkien kitapları ve Jackson filmlerinin, bir de kendi hayalhanemizin Orta Dünya’sında geçeceğinden kuşkulanıyoruz. SEVİN OKYAY sevino@gmail.com

PETER JACKSON’A hafiften burun kıvırarak ilk “The Lord of the Rings / Yüzüklerin Efendisi” filmi “The Fellowship of the Ring / Yüzük Kardeşliği”ni (2001) görmeye giden ‘yapamaz’cılar, filmin başındaki HobMilliyet SANAT Aralık 2012

biton / Shire bölümüyle cepheden bir darbe yemiş ve teslim olmuştur herhalde. Hemen ardından “Tom Bombadil niye yok?” ve Liv Tyler’ı kasteden “Sadece Ekler’de olan bu karakter nereden çıktı?” gibi gevelemeler de genel tezahürat arasında yok olup gitti. Filmin başındaki masal diyarı gibi Shire, aynı zamanda Tolkien’in rüyasıydı: Çıkın Çıkmazı, yaşlı Bilbo Baggins ve genç Frodo, büyücü Gandalf, Samwise Gamgee ile diğerleri... Yüzük sayesinde hiç

40

yaşlanmamış olan Bilbo’nun 111’inci doğumgünü hazırlıkları, derken kutlamaları sürüyordu. Merry ve Peregrine ejderha havaifişeğini çalıp patlatıyordu, vs. Sonra bu emsalsiz rüya da sona erdi, tabii. Peter Jackson’ın “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinin altından alnının akıyla çıktığını, dahası, unutulmayacak bir uyarlama yapıp üçlü bir şaheser yarattığını bildiğimiz şu sıralarda ise, o seriden önceki kitap “The Hobbit”in (ya da, uzun adıyla “The Hobbit,


Cennet gibi eski Shire köyü; Bilbo, Sam ve Frodo’nun yuvası Hobiton ise, Tolkien’in babası öldükten sonra annesi ve erkek kardeşiyle yerleştiği Sarehole’a benzer: Yemyeşil, bereketli ve huzur içinde bir yer.

or There and Back Again”in) de üç film olarak sırada olması, Tolkien (ve Jackson) hayranlarını çok heyecanlandırıyor. Doğrusu, hiç kolay iş değil. Ama insan daha önce “Yüzüklerin Efendisi” gibi zor bir işi böylesine başarıyla gerçekleştirdiyse neden çekinsin, değil mi? Eh, aynı şekilde başarılı olamamaktan belki. Tolkien uyarlamalarının yönetmeni yorup yormadığı da pek belli olmuyor ama özellikle “The Hobbit: An Unexpected Journey / Hobbit: Beklenmedik Yolculuk” çekiminin son günlerini anlatan videoya bakılırsa, Jackson yaptığı işten pek hoşnut. Hem “Hobbit” kitabını çok seven, hem de “Yüzüklerin Efendisi” serisinin kitap ve film olarak hayranı biri sıfatıyla, “Beklenmedik Yolculuk”u beklerken içim içimi yiyor. Ne de olsa, John Rhys-Davies’in oynadığı Gimli, izlediğimiz üçlemede en sevdiğim karakterlerden biriydi. Dolayısıyla Yalnız Dağ’daki (Erebor) kayıp Cüce Krallığı’nı Ejderha Smaug’un elinden gerisin geri almak için başlarında Thorin Meşekal-

On üç cüce çıkagelmiş Cücelerin adları ne? Önce bunu bilmek gerek elbet. Kardeşlik sırasıyla: Fili, Kili; Oin, Gloin; Thorin Meşekalkan; Dwalin, Balin; Bifur, Bofur, Bombur; Dori, Nori, Ori. Thorin Meşekalkan bu adı Moria’da, Cüceler ile Goblinler arasındaki muharebede aldı. Kalkanı ikiye ayrılınca kendini korumak için bir meşe dalı kullanmıştı. Soyadı oradan geliyor. İki kardeş Fili ile Kili, Thorin’in kızkardeşi Dis’in çocukları, yani onun yeğenleri. Aynı zamanda, cücelerin yaşça en küçük olanları. Oin ve Gloin de kardeş. Gloin’in ağırlığınca altın eden oğlu burada yok ama onu “Yüzüklerin Efendisi”nin Gimli’si olarak hatırlayacaksınız. Dwalin ile Balin ve Dori, Ori, Nori de kardeşler. Bifur, Bofur ve Bombur takımı tamamlıyor. Daha önemsiz karakterler ama Bombur şişkoluğu nedeniyle ve Bilbo’nun özel arkadaşı oluşuyla bir artı değere sahip.

Yönetmen / yapımcı Peter Jackson, bir hobbit evinde dinleniyor.

kan’la yola çıkacak on üç cücelik ekibin başına gelenleri beyazperdede izlemek bana cazip geliyor.

CÜCE EKİBİNDE BİR BİLBO “Hobbit”te her şey büyücü Gandalf ile Thorin’in Bree’de buluşmalarıyla başladı. Thorin böylece, çok eskilerde kaybolmuş aile mirasını yeniden ele geçirmeyi düşünmeye başladı. Shire’a gittiğinde maceracı ruhlu bir Hobbit’le karşılaştığını hatırlayan Gandalf ise, Bilbo’yu da ekibe katmaya karar

41

verdi. Çünkü kurnazlık ve gizliliğin kuvvet kullanmaktan daha iyi sonuçlar vereceğini biliyordu. Ayrıca Bilbo gibi sakin birisinin mağrur ve inatçı cücelerin gözüpek hareketlerini engelleyeceğini umuyordu. Zaten bâtıl itikat sahibi cüceler de, on üçü uğursuz sayıyordu. Gandalf da başka şeylerle ilgileneceği için, gruplarında bir kişiye daha ihtiyaçları vardı. Sonra da durumu Bilbo’ya bildirmek gerekiyordu, elbette. Peki, Bilbo bu işe gönüllü mü? Pek sayılmaz doğrusu, onun için de Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA

Cüceler ve aktörler “The Hobbit”in 13 cücesi filmde bir arada yolculuğa çıkıyorlar.

Gandalf ertesi gün cücelerle birlikte geldi. Ejder Smaug’dan Erebor’un kayıp Cüce Krallığı’nı geri almak için çıktıkları bu yolculukta Goblinler, Orklar, öldürücü Warglar, Dev Örümcekler, Şekil Değiştirenler ve Büyücüler ile dolu yollardan geçecekler... Yalnız Dağ (Erebor), Sisli Dağ (Hithaeglir) ve Kuytu Orman’da (Taur-nu-Fuin) maceralar yaşayacaklar. İyi olur, yerleri de, karakterleri de özlemiştik. Bir kısmı geri dönen oyuncuları da: Ian McKellen (Gandalf), Ian Holm (Yaşlı Bilbo), Cate Blanchett (Galadriel), Hugo Weaving (Elrond), Orlando Bloom (Legolas), Christopher Lee (Surinam), Elijah Wood (Frodo) ve elbette Andy Serkis (Gollum). Bu sefer peşinde oldukları şey, Gollum’un ‘kıymetli’ yüzüğü değil ama... Cennet gibi eski Shire köyü; Bilbo, Sam ve Frodo’nun yuvası Hobiton ise, Tolkien’in babası öldükten sonra annesi ve erkek kardeşiyle yerleştiği Sarehole’a benzer: Yemyeşil, bereketli ve huzur içinde bir yer. Tolkien, çocukluğunun Sarehole’una hayalhanesinde sık sık dönmüştür. Köy yakınındaki bataklık, değirmen, değirmencinin onları kovalayan oğlu da (Beyaz Ogr) da “The Hobbit”te ve “Yüzüklerin Efendisi”nde yer

almıştır. “Kralın Dönüşü”nün sonunda Saruman’ın ihanetinin ceremesini çekerek harap olan Shire ise, Tolkien için, hem savaşın hem de sanayileşmenin yok ettiği eski yeşil İngiliz cennetlerini temsil eder. Tolkien’in büyük mitolojisinin Birinci Dünya Savaşı muharebe alanlarından doğduğu ve Somme’da iki yakın arkadaşının ölümünün onu çok etkilediği de söylenir. Daha sonra ailesiyle oturdukları Birmingham’daki iki kule de “Yüzüklerin Efendisi” için ilham kaynağı olmuştur. Kendine ait bir dil yaratma isteği ise St. Edward’s Okulu yıllarına kadar uzanır. “Hobbit: Beklenmedik Yolculuk”un senaryosunda Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson ve Guillermo del Toro’nun imzaları var. Sonuncusu hariç, diğerleri “Yüzüklerin Efendisi”nde de aynı görevi üstlenmişti. Del Toro, aslında Hobbit uyarlamasını yönetecekti ama filmin çekimi için bir başlangıç tarihi saptanması sürekli gecikince ayrıldı. 2007’de filmin yapımını üstleneceği ilan edilen Jackson, zaten küçük adamları, kıllı ayakları sevmediğini söyleyen Del Toro çekilince, yönetmenlik görevini de üst-

Sherlock Kardeşliği Bilbo’yu oynayan Martin Freeman’ı daha önceki film ve dizilerinden hatırlayabiliriz ama bunların en ilginci, en tazesi “Sherlock”. Freeman burada, diziye adını veren dedektifler şâhını oynayan Benedict Humberbatch’in karşısında pek alışmadığımız türde bir Doktor Watson karakteri canlandırıyordu. Bu performansla bir BAFTA ödülü almış, Emmy adayı olmuştur. Kendisi vejetaryendir ve Motown müziği hayranıdır. Hatta Smokey Robinson ile TV’de söyleşi yapmışlığı da var. Humberbatch’i ise yılın en iyi filmlerinden “Tinker Tailor Soldier Spy”ın Peter Guillam’ı olarak izlemiştik. “Tho Hobbit: An Unexpected Journey”de Ejderha Smaug ile birine daha ses verecek. O da şimdilik sır olarak kalsın.

Milliyet SANAT Aralık 2012

42

Martin Freeman

Balin (Ken Stott), Bifur/Tom (William Kircher), Bofur (James Nesbitt), Bombur (Stephen Hunter), Dori/Bert (Mark Hadlow), Dwalin (Graham McTavish), Fili (Dean O’Gorman), Gloin (Peter Hambleton), Kili (Aidan Turner), Nori (Jed Brophy), Oin (John Callen), Ori (Adam Brown), Thorin Meşekalkan (Richard Armitage)

lendi. “The Hobbit: An Unexpected Journey” Hobbit üçlemesinin ilk filmi. İkincisi olan “The Hobbit: The Desolation of Smaug” 13 Aralık 2013’te, son film “The Hobbit: There and Back Again” ise 18 Temmuz 2014’te gösterime girecek.

GOBLİN DİYARINA Bu ay izleyeceğimiz ilk filmde Bilbo ile cücelerin Hobbiton’dan Sisli Dağlar’a ve oradan da goblin diyarına geçmeleri bekleniyor. Bu arada Bilbo Tek Yüzük’ü bulur, Gollum’la tanışır. İkinci film, “Desolation of Smaug”da belki grubun Kuytu Orman’dan geçmesini, Gölkent’e varmalarını ve Yalnız Dağı araştırmalarını izleyebiliriz. Film de büyük ihtimalle Smaug’a karşı savaş ve Beş Ordular Muharebesi ile sona erer. “There and Back Again”de ise Bilbo’nun eve dönerken yaşadığı maceraları, kitapta olmayan şeyler yer alsa gerek. Hatta Kuytu Orman’ın güneyinde Gandalf’ın Neccromancer’ı araştırmasını ve onunla çelişkisini bile içerebilir. Üçlemede “Silmarillion”dan bölümler olma ihtimali de yüksek. “Hobbit”te yedinci bölümde öylece bir bahsi geçen Kahverengi Radagast ise, ilk filmde karşımızda. Onu, Dr. Who’ların yedincisini canlandıran aktör Sylvester McCoy oynuyor. İlk filmin nasıl sonuçlanacağına gelince, fragmanlarda Gollum’un Sisli Dağlar’ın altındaki mağarasından sahneler var. Ama Bilbo’nun örümceklerle dövüşmesini göremiyoruz. Bu durumda belki diyoruz, film bizim ahbap çavuşlar Kuytu Orman’ın karanlıklarına girmeden önce bitiyordur. Hele bir başlasın da, sabrın sonu selamet... MS


SİNEMA

Anna Karenina’yı canlandıran Keira Knightley, filmin sıradışı ritmine uyum sağlamak konusunda ağır bir yükün altına giriyor.

Dönemler üstü bir dönem filmi İzledik ve onayladık. “Anna Karenina”dan sonra tipik bir dönem filmini kabullenmek her zamankinden zor olacak. Yönetmen Joe Wright, çıtayı en tepeye kadar çıkarıyor ve şoke edici, benzersiz bir filme imza atıyor. SELİN GÜREL gurel.selin@gmail.com

Milliyet SANAT Aralık 2012

44

130 DAKİKALIK bir dönem filmini izlemeye istekli olmak için türü gerçekten sevmeniz gerekir. Özellikle de söz konusu olan, öyküsünü ezbere bildiğiniz bir Rus klasiğinin uyarlamasıysa. 2012 vizyonuna kusursuz bir kapanış hediye eden “Anna Karenina”, dönem filmi deyince yüzünü buruşturan birçok izleyici için, gösterişli kostümlerden ve ağdalı diyaloglardan ibaret bir işkence seansı anlamına geliyor olsa gerek. Oysa Joe Wright sinemasına aşina olanlar bilirler ki, yönetmenin öyle ‘evlerden ırak’ tutulan cinsten dönem filmleriyle işi yoktur. Tam tersi, gözleri perdeye kilitleyen, heyecan verici bir görsel ahenk yaratmaya odaklanmıştır bütün dikkatiyle. Son olarak Jane


Knightley’e filmde eşlik eden oyunculardan biri de Jude Law.

Filmde Karenina’nın genç âşığını canlandıran Aaron Taylor-Johnson ile Kitty rolünde izlediğimiz Alicia Vikander bir arada...

Yönetmen Joe Wright ana karakteri Anna Karenina adına seyirciden herhangi bir ilgi beklemiyor, tıpkı Tolstoy gibi özdeşleşme alanı da açmıyor. Onun yerine seyircinin ilgisini çekecek daha pratik bir yol bulmuş: Anna’nın inişli çıkışlı ruh halini filmin görsel dokusuna yedirmek. Campion’ın “Parlak Yıldız / Bright Star”ını izledikten sonra doyamadığımız bu hipnotize edici dönem filmi tadı, özellikle Wright’ın “Kefaret / Atonement”ında güçlü bir şekilde hissediliyordu. Ancak bütün bu referanslara rağmen, “Anna Karenina” daha önce izlediğiniz hiçbir şeye benzemiyor. Tamamıyla yeni ve bu yüzden de hayranlıkla karışık şaşkınlık verici bir deneyim. Eylül ayında düzenlenen Toronto Film Festivali’nde izleme olanağı bulduğum film, daha ilk sahnesinden itibaren izleyicinin dikkatini esir almak üzerine kurulmuş bir düzeneği harekete geçiriyor. Bir kere bu düzeneğin peşine takıldıktan sonra, kapanış jeneriğine kadar kendinizi kaybediyor, etrafta olup bitenlere karşı kulaklarınızı tıka-

mak durumunda kalıyorsunuz. Zira perdede yakalamanız beklenen fazlasıyla detay mevcut ve her şey takip etmeniz gereken bir ritmin parçası konumunda.

EN HAREKETLİ DÖNEM FİLMİ “Anna Karenina”da; sadece dönem filmlerinde pek yerinden oynamayan kamerayı değil, yerinden oynamayan dekorları da unutun. Çünkü bu, izlediğiniz en hareketli dönem filmi olacak. Wright, sanat eserinin her bir karesinin her bir köşesine fark edilmesi gereken bir detay ekleyerek, izleyicinin şaşı olması için elinden geleni yapmış gibi görünüyor. İşin en güzel yanı da, filmin ayaklarını bastığı yer sınırları belli, soğuk bir tiyatro sahnesi değil. Olaylar bir sahne atmosferinde geçiyor olsa da, Wright’ın kullandığı sahnenin yapabileceklerinin sınırı yok. Bu sihirli sahnede nefes kesen bir at yarışı da izleyebilirsiniz, kalabalık bir tren garının gerçeğinden farksız atmosferini de soluyabilirsiniz. En çok da benzersiz sanat yönetmenliği ve kurgu çalışması sayesinde, yapay dekorların hakimiyetindeki bir oyunu değil, saat gibi işleyen, durmadan kendini yenileyen, bir önceki sahneye doyamadan bir yenisiyle insanı büyüleyen gerçek bir sinema filmi izliyoruz. Üstelik Wright bu duyguyu yaratmak için sadece sinemanın imkanlarından yararlanmamış; tiyatronun dramaturjisinden, balenin zarafetinden ve dansın ritminden de sonuna kadar faydalanmış. Böylece film baştan sona planlanmış kapsamlı bir koreografinin ürünü haline gelmiş. Çok yönlülük konusunda hiçbir dönem filmi, “Anna Karenina”nın eline su dökemez. Orası kesin. Bütün bunların ışığında rahatlıkla iddia edebiliriz ki, “Anna Karenina”yı izlerken

45

Anna’nın trajik hikayesiyle ilgilenecek çok az vaktiniz olacak. Zaten Wright ana karakteri adına seyirciden herhangi bir ilgi beklemediği gibi, tıpkı Tolstoy gibi özdeşleşme alanı da açmıyor. Onun yerine seyircinin ilgisini çekecek daha pratik bir yol bulmuş: Anna’nın inişli çıkışlı ruh halini filmin görsel dokusuna yedirmek. Yukarıda sözünü ettiğimiz bütün teknik çaba, Anna’nın ruhunu somutlaştıran işte bu amaç için sarf ediliyor. Wright’ın fetiş oyuncusu Keira Knightley, kariyerinde başına gelen en iyi şeyin bu benzersiz yönetmenle tanışmak olduğunun farkında olmalı. Yine büyük yönetmenlerle çalıştığı filmlerde oyuncu kimliğinin önüne geçemeyen, oynadığını unutturamayan ve zaman zaman oldukça sinir bozucu performanslar sunan Knightley, Wright’ın filmlerinde yeniden doğuyor sanki. Filmin sıradışı ritmine uyum sağlamak konusunda ağır bir yükün altına giren oyuncu, iniş çıkışları son derece tahmin edilebilir bir karakter olan Anna Karenina rolünde ‘tahmin’lerin ötesinde bir performans sergiliyor. Sinemada yeni deneyimlere açık olan herkesin “Anna Karenina”yı izlemesi şart. Çünkü Wright, bu türde çok az yönetmenin alabileceği bir riski sırtlamış durumda. Bir edebiyat klasiğini ödünç alıp, onu kostüm draması gibi kodları sıkı sıkıya bellenmiş bir türün içinde yeni bir kimliğe kavuşturmak herkesin harcı değil. Devrimci bir anlatım biçimi kullanarak, karakterlerini ve daha da önemlisi edebiyat eserinin kendisini arka plana atmak da öyle. Wright fazlasıyla biçimci görünmek ve kendi görkeminde boğulmak gibi riskleri kabullenip, kendini bu çılgın işe adamış. Aldığı bu risk ve çıkardığı iş, gelecekte türdeşleri tartışılırken tekrar tekrar konuşulacak. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA

“Bence hepimiz Anna Karenina’ya benziyoruz” Bu ay gösterime giren “Anna Karenina” ile başarılı bir performans sergileyen genç İngiliz aktris Keira Knightley’in Oscar adaylığı kesin gibi. Oyuncu, çok zorlandığını ve filmin sonunda Karenina’nın ölmesine sevindiğini söylüyor. NANDO SALVO milsanat@milliyet.com.tr

KEIRA KNIGHTLEY’İN Oscar adayı olarak birdenbire gönülsüz yıldız, seks sembolüne dönüşmesinden ve ‘neslinin en yetenekli aktrisi’ sıfatını almasından bu yana yedi yıl geçti. Bunların hepsinin müellifi de, Joe Wright’ın yönettiği Jane Austen uyarlaması “Aşk ve Gurur / Pride and Prejudice”da canlandırdığı Elizabeth Bennet karakteriydi. Joe Wright’la yeniden bir araya gelip, dünya edebiyatındaki en derin ve en ünlü karakterlerden birini Anna Karenina’yı canlandırması tesadüf değil. Genel kanı, Knightley’in Oscar’ın altın heykelini eve götürecek beş adaydan biri olacağı yönünde. Anna Karenina’nın kim olduğunu biliyorsunuz. 19. Y.Y.’da yaşayan Rus aristokrat, tabuları yıkıp bir askerle, Kont Vronsky ile aşk yaşamaya başlıyor. Bu ilişki onu deliliğe, kıskançlığa ve kanlı bir intihara sürüklüyor. Knightley’in onu canlandırılışı sayesinde romansın kurbanı olmaktan ziyade kendi düşüşünün mimarı gibi gözüküyor. ● Joe Wright size Anna Karenina rolünü önermeden önce Leo Tolstoy’un romanıyla ne kadar haşır neşirdiniz? Haşır neşir olduğumu düşünüyordum ama pek de öyle değilmiş. 20 yaşımdayken romanı okumuştum. Müthiş bir aşk hikayesi gibi gelmişti, Anna’nın ise masum ve harika olduğunu düşünmüştüm. Ama geçen yaz tam tekrar okuduğumda, “Bu kadının aklımdakiyle hiç alakası yok” dedim. Bu, benim için büyük bir keşifti. ● Ne keşfettiniz tam olarak? Aşkı, tüm duyguların spektrumu olarak yaşadığını... Hani hakkında hikayeler anlattığımız romantik, şaşaalı ve harika duygu olarak değil, aynı zamanda karanlık, yalnızlık,

Milliyet SANAT Aralık 2012

taviz, kıskançlık ve delilikle dolu yönleriyle yaşadığını fark ettim. Şimdi ilk okuduğumda fark etmemin mümkün olmadığı, Anna’nın karakterindeki zayıflıkları ve kusurları keşfetmek daha çok ilgimi çekiyor. ● Anna’yla ilgili en dikkat çekici yönlerden biri ilk başta hoşlanacağınız bir karakter olmaması... Bu, sizi zorladı mı? Kesinlikle. Kitapla ilgili ilginç olan bence Tolstoy’un Anna’yı bir bakıma yargılaması... O masum, toplum suçlu gibi davranmıyor Tolstoy. Onu işaret edip şunu söylüyor: “Babil’in tapınak fahişesi, yoz, düşmüş bir kadın!” Ama aynı zamanda, ona sempati duyuyor ve onu seviyor. Romandaki oyunda bu ikilik sürekli göze çarpıyor. İşte filme yedirmeye çalıştığımız da tam olarak buydu. Tolstoy, bir dâhi ve eserlerinin zamana bu kadar iyi direnmesinin nedeni derin olmalarının yanı sıra insanlığın en iyi ve en kötü yönlerini aynı karakterde yansıtabilmesi bence. ● Wright size filmi Rusya’da klasik bir dönem filmi olarak değil de, tiyatro sahnesinde karakterlerin görünmeyen bir yönetmenin direktifleriyle hareket ettiği bir şekilde yorumlayacağını ilk kez söylediğinde ne düşündünüz? Bunun delilik olduğunu düşündüm. Filmle ilgili ilk konuşmalarımızda, “Anna Karenina”, İngiltere ve Rusya’da çekilecek tamamen gerçekçi bir film olacaktı. Ama büt-

Knightley “Aşk ve Gurur”da Matthew Macfadyen ile birlikte rol aldı.

46

“Kitapla ilgili ilginç olan bence Tolstoy’un Anna’yı bir bakıma yargılaması... O masum, toplum suçlu gibi davranmıyor Tolstoy. Onu işaret edip şunu söylüyor: ‘Babil’in tapınak fahişesi, yoz, düşmüş bir kadın!’ Ama bir yandan ona sempati duyuyor.” çe bir kaç kez kesilince, Wright’ın yeni ayarlamalar yapması gerekti. Ardından filmi, St. Petersburg’da romanın birkaç başka versiyonun daha çekildiği evde çekmek istemediğini fark etti. Sahne-set fikri aklına yattı. Çünkü 18 ve 19. Y.Y.’daki Rus aristokrasisi, Rusça bile konuşamıyordu; Fransızca ve İtalyanca konuşuyorlardı. Fransız evlerine benzeyen evlerde yaşıyorlardı. Kendi kültürleriyle hiç bir bağlantıları yoktu kısaca. İşte sahne-set fikri de, rol yaptıkları ve kimlik krizi geçirdikleri fikrine uygun düşüyor. Bu da, Joe’nun her zaman işlemek istediği bir şeydi ve filmi ‘çağdaş’ uyarlama haline getiren de bu özelliği oldu. ● Neden? Çünkü bütün hayatımızı rol yaparak geçiriyoruz. Anna Karenina da mükemmel ev kadını, mükemmel anne rolünü oynarken, ona yanlış rol düştüğünü anlıyor. Ben şimdi oyuncu rolündeyim, siz de gazeteci. Ama eve döndüğümüzde farklı roller oynayacağız, anne, eş, sevgili gibi. Sürekli maske taktığımız fikri büyüleyici.


Knightley, kendisini kimsenin ciddiye almadığı bir dönemde yönetmen Joe Wright’ın ona destek olduğunu söylüyor.

“Hayatta aldığınız yaralar oyunculuk için çok önemli” ● Kariyerinizde bir oyuncu

● Anna Karenina ile hangi konularda duygusal bağ kurabiliyorsunuz? Delirip, kendimizi trenin altına atmasak da, bence hepimiz ona benziyoruz. Hepimiz en sevdiklerimizi incitiyoruz, pişman olduğumuz şeyler yapıyoruz. Bunları kötü insanlar olduğumuz için değil, kendimizi her an kontrol edemeyen duygusal insanlar olduğumuz için yapıyoruz. Siz Anna’dan daha iyi misiniz? Cidden mi? Ben daha iyiyim diyemem. İyi bir insan olmaya çalışıyorum ama hatalar yapıyorum. Buna insanlık diyoruz. ● Bu filmde Wright’la üçüncü kez iş birliği yapıyorsunuz. Herkes, “O, bu işi yapamaz, aktris bile değil” derken, Joe Wright bana destek oldu. Her şeyimi ona borçluyum. ● Sürekli canlandırdığınız karakterle

aranıza mesafe koymanın öneminden bahsediyorsunuz. Anna’yla da aranıza mesafe koydunuz mu? Anna farklıydı. Karakter sürekli benimleydi. Eve döndüğümde de yanımdaydı. Erkek arkadaşım James Righton’a acıdım o dönemde. Çünkü bana karşı çok sabırlı olması gerekti, ruh halim sürekli değişiyordu. Karşılaştığım en zor roldü, öldüğü için üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. ● Karakteri üzerinizden nasıl atabildiniz? Tatile gittim. Ve fark ettim ki, son beş yılda canlandırdığım her karakter sonunda ölmüş! Galiba daha iyimser filmlerde rol almam gerekiyor. Yakınlarda çekimlerine başlayacağım Hollywood filmi “Jack Ryan”, neyse ki mutlu bir sona sahip. MS

47

olarak nasıl değiştiniz? Şimdi bedenimin içinde daha rahatım. Değişik duyguları canlandırma yeteneğim konusunda da daha güvenliyim. Çok gençken ve büyük filmler çekerken, canlandırdığım her şeyi şimdi olduğu gibi anlayamıyordum. Hayat akıp geçerken, yaralar alıyorsunuz ve bir aktör için bu yaralar çok çok önemli. ● Ne gibi yaralar aldınız? Bilindik şeyler. Biten ilişkiler, hayal kırıklıkları ve her insanın başına gelen şeyler. Ama bir kez ciddi bir hayal kırıklığı yaşadığınızda, ne olursa olsun değişiyorsunuz. Bir aktör de bundan besleniyor. O yüzden kusursuz olmamak çok önemli yoksa üzerine çalışacak bir şey bulamazsınız. Bu yüzden aktörlük tehlikeli bir meslek aynı zamanda. Karanlık bir tarafı var. Çok dikkatli olmazsanız, kaybolur gidersiniz. Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA

Quvenzhane Wallis’in rol aldığı “Düşler Diyarı”, genç yönetmen Benh Zeitlin’in imzasını taşıyor.

Gezelim, görelim, film izleyelim Gezici Festival bu yıl 18. kez düzenleniyor. 30 Kasım’da Ankara’da başlayacak, zengin bir programa sahip festival, 7 Aralık’ta Sinop’a giderek dört gün orada kalacak. ESİN KÜÇÜKTEPEPINAR esin.sinema@gmail.com

Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen “Savaş Cadısı”nda Alain Lino Mic El Bastien. Milliyet SANAT Aralık 2012

DİLE KOLAY, Gezici Festival bu yıl 18. kez yollara düşüyor. Yakın zamana kadar her yıl kat edilen binlerce kilometreyi keyifle telaffuz edişimiz (dünyayı kaç kere dönmüşlerdir?) aklımda. Gitgide rotaları kısalsa da festival kaliteden ödün vermeden, istikrarla yola devam ediyor. Doğrudan mevzuya girersek; bu festivale tam da programlarında yer alan “Düşler Diyarı / Beasts of Southern Wild” filmini yakıştırıyorum. Yaşadığımız sıkışıklığa rağmen dayanışma ve tutkuyla (ille de sinema sevgisi) ortak paydada buluşulacak, ruh açıcı bir dünya olduğunu ileri sürmek manasında. Aksi takdirde zor koşullarda büyümeye dair yaratıcı ve kelimenin her anlamıyla mucizevi bir film var karşımızda. Öyle mitik, inatçı bir varoluş öyküsü ki festivalin her duruma uyar. Peki, rota kısaldı da program küçüldü mü, hayır! Bilakis, sanki her yıl daha bir coşuyorlar! Zaten bölüm başlıkları dahi ayrı bir ‘demeç’ şeklinde... Atölyeler, söyleşi, kitap, yani her şey yerli yerinde. Parasal destek eksikliğini açık etmeden, mütevazı bütçelerinden şikayetçi olmadan yola devam. Bir nevi ‘inat hikayesi’ yani! Ankara Sinema Derneği’nin ardındaki Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre’nin ba-

48

şı çektiği minik ekibin devasa ve bulaşıcı hevesi sayesinde tabii ki. Devamlılığın, gelenekselliğin sıkça sekteye uğradığı bu coğrafyada bobinleri ve konukları taşımaktan üşenmeden, sinema merakıyla örülü kutsal bir inat. Bu yıl da 30 Kasım’da Ankara’da başlayacak, bir hafta sonra yani 7 Aralık’ta Sinop’a giderek dört gün orada kalacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aldıkları mütevazı desteğe Sinop kenti bel vermiş; valiliği, belediyesi, Kültür ve Sanat Derneği’yle. Bir de Tuncel Kurtiz üstadımız var ki, her daim yanlarında. Onun adına, ‘Bir Daha, Bir Daha’ İzlediği Filmler’ başlığıyla klasiklere yer açmak şahane bir buluş. Kurtiz’in seçtikleri, şaşırtmayacağı üzere hep bir değişimin ayak seslerini duyurtan filmler, bunun da insanlar üzerindeki titreşimlerine dair. Bölüm kapsamında gösterilecek Visconti’nin “Leopar / Il Gattopardo”unda veya Robert Altman’ın “Nashville”inde olduğu gibi iktidarın sınıfsal değişimi, dönemin huzursuzlukları, kısaca bir eşik atlamanın tekinsizliği kadar umuda da yer var.

KAÇACAK YERİNİZ VAR MI? Dünya Sineması bölümündeki “Aşk / Amour” için bolca yazdık çizdik. Kaçmayacak elbette! Yılın en ‘hip’ filmiyse kuşkusuz “Düşler Diyarı”. Filmin büyülü gerçekçilik hallerini Amerikalı genç yönetmen Benh Zeitlin’in folklor araştırmacısı


Şili’nin kayda değer genç sinemacısı Pablo Larrain’in “No” adlı filmi 1988’de Augusto Pinochet diktatörlüğünü deviren halk oylamasında rol oynayan reklamcıların kapışması üzerinden ülkenin işkence ve cinayetlerle cebelleştiği trajik durumu resmediyor.

olan annesine yontabilirsiniz. Kendisi ödüllerle ayrıldığı Cannes’da karşılaştığımızda böyle söylemişti. Ama gayet mütevazı görünen bu gencin, filmin ana karakteri küçük bir kız çocuğunun zorluklarla baş edebilmek adına kaçtığı hayal dünyası kadar zengin bir filmi nasıl kotardığını açıklamıyor elbet. Film, kasırga felaketine ek olarak devletin müdahalede ihmalkar davrandığı New Orleans beldesini ve yıkıcı Amerikan kapitalizmi altında sıkışan halkının trajedisini anlatan ‘güncel’ bir metafor olarak da okunabilir. Ama dön dolaş bir büyüme sancısı, anne arayışı, babanın ölümcül hastalığına Boris Vian misali direnişi, modernizme karşı özüne dönerek hayatta kalma çabası olarak melodik ve mitik bir yolculuk. Öncesinde filmekimi’nde sonrasında 3. Malatya Film Festivali’nde gösterildi, hatta buradan en iyi yönetmen ve set tasarımı ödülleri aldı. İşe bakınız ki Malatya’ya konuk olan Amerikalı bağımsız yönetmen John Sayles’in destek verdiği bir film olduğu da anlaşıldı, ödüller postaya verilmek yerine ona teslim edildi.

HAYIR DİYORUM O HALDE... Dünya Sineması bölümünde gösterilecek Şili’nin kayda değer genç sinemacısı Pablo Larrain’in “No” filmi de bu yıl Cannes’daki ilk gösteriminden sonra namı çığ gibi büyüyenlerden. Film, 1988’de Augusto Pinochet diktatörlüğünü deviren halk oylamasında rol oynayan reklamcıların kapışması üzerinden ülkenin işkence ve cinayetlerle cebelleştiği trajik durumu resmediyor. Gayet ‘aktüel’, haber kamerası hissiyatıyla yürüyen, başrolünde Gael Garcia Bernal’in bulunduğu filmde, eşe dosta göstermelik bir oylamanın beklenmedik devrimci sonucu sizi büyüleyebilir. Ama aynı zamanda bu kolektif zafer hissiyatını hazmedip ileriye bakmak kolay da ol-

Başrolünde Gael Garcia Bernal’in bulunduğu “No” isimli filmde, eşe dosta göstermelik bir oylamanın beklenmedik devrimci sonucu ele alınıyor.

mayabilir. Kesinlikle kaçırmayın! Festivalde izleyiciyle buluşacak Peru filmi “Temizlikçi / El Limpiador” (2012) bir kere şahane görselliğiyle izlettirecek. Kenti saran salgın bir hastalığın yarattığı yıkımın distopik şiirselliği, esasen kaybettiklerimizin ruhumuzda bıraktığı sefalet ve yokluk halini tercüme ediyor. Gerisi bir can, ruh yoldaşı bulma, tutunma öyküsü. “Kaplanın Yılı / El Ano Del Tigre” ise büyüme sancılarına, büyüdüğünde defoları geçmişle ilişkilendirme çabalarına dair bir film. Bu yılın konuşulan filmlerinden “Onur Yürüyüşü / Parade” merak uyandırıcı. Gelgelelim Sırbistan’daki eşcinselleri ve homofobik durumları anlatan filmle ilgili çelişkili yorumlar da eksik değil, en iyisi izlemek.

SAVAŞTA NASIL BÜYÜNÜR? Büyümek’ adlı bu bölümde çocuklar ve yetişkinlerin aleminde hayatta kalma mücadelesi var. Maalesef her daim güncel! “Annemin Kollarında / In My Mother’s Arms” (2011) olay mahallinden yani Bağdat’ın en tehlikeli mahallesindeki bir yetimhaneden bildiriyor. Haber bültenlerindeki birkaç dakika gözünüzden kaçmış olabilir. Iraklı iki kardeş Atia ve

49

Mohamed Jabarah Al Daradji’nin yönettiği belgesel çok yakınımızdan ibretlik manzaralar gösteriyor, kaçırmayın. Kanada yapımı “Savaş Cadısı / Rebelle” (2012) ise Afrika’daki acımasız bir iç savaşı tahayyül ediyor. Oradaki hayatın ‘doğal’ akışına kapılmış, oradan oraya binbir felakete sürüklenen genç kız rolündeki amatör oyuncu Rachel Mwanza’nin Berlin Film Festivali’nden ödül almasına şaşırmayacaksınız. Festivalin ‘Üretim Hatası’ bölümü iki uzun iki kısa filmiyle hayati bir damara basıyor. Amerikan kapitalizminin sanki ‘çok çalış ki, çok eğlen’ mottosunun geldiği son noktaya parmak basan “Öğün, Çalış, Güven / Work Hard Play Hard” basitçe bizi daha çok çalıştırmak adına, rahatlatma yöntemlerinin ipliğini pazara çıkarıyor. Gezici Kitaplık’ın bu yıl çıkardığı kitap da zaten konuyu toparlıyor sanki; “Devrim yahut Vasat: Üretim, Deneyim ve Teknoloji”. Editörlüğünü Tül Akbal Süalp ve Burçe Çelik üstlenmişler, Aralık ayında satışa sunulacakmış. Kısaca festival detaylı, mevzular katmerli. En iyisi siz program ve dahası için gezicifestival.org adresine buyurun. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA

“Erkeklik hallerinden fena halde mustaribiz” İlk filmi “Tepenin Ardı”yla İstanbul Film Festivali’nden ulusal yarışma Altın Lale’nin de dahil olduğu pek çok ödül kazanan Emin Alper’le bu ay vizyona giren filmin serüvenini, erkeklik hallerini, iktidar meselesini ve mayıs ayında kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ı konuştuk. ŞENAY AYDEMİR sinesenay@gmail.com

İLGİNÇTİR sinema kariyerine oyuncu olarak başladı Emin Alper. Kadim dostu Seyfi Teoman’ın 2004 tarihli kısa filmi “Apartman”da başroldeydi, bir yıl sonra Umut Aral imzalı “Çarpışma”da şöyle bir göründü. Aynı yıl ilk kısası “Mektup”u, 2006’da ise diğer kısa filmi “Rıfat”ı çekti. 2010’da ilk kez Berlin Film Festivali’nde görücüye çıkan ilk uzun metrajı “Tepenin Ardı” ise yeni bir değeri müjdeliyordu Türkiye sinemasına. Berlin’de En İyi İlk Film mansiyon ödülü ve Caligari; İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini kazandı. Ama Emin Alper’in bu mutluluğu sinema kariyerinin her adımında yer alan Seyfi Teoman’ın aramızdan ayrılmasıyla yerini kedere bıraktı. Seyfi Teoman’ın yapımcılığını yaptığı ilk film olan “Tepenin Ardı” onun bize mirası olarak dünya festivallerini gezmeyi ve ödülleri toplamayı sürdürdü. Türkiye’nin günlük hayatını belirleyen erkeklik durumlarının iktidar ve şiddet ile olan ilişkisini; düşman yaratmadaki becerisini ve bir türlü ergenlikten çıkamayan hallerini büyük bir ustalıkla önümüze seren “Tepenin Ardı” şimdi vizyon salonlarına konuk oluyor. Emin Alper’le buluştuk. Filmin serüvenini, erkeklik hallerini, iktidar meselesini ve Seyfi Teoman’ı konuştuk. Emin Alper’in hoşgörüsüne sığınarak: Seyfi Teoman iftiharla sunar... “Tepenin Ardı” birçok festivalden ödüllerle döndü. Bu yılın başına kadar sadece arkadaşları ve öğrencileri tarafından tanınan biriydiniz. Ne değişti hayatınızda? Bazı değişiklikler oldu tabii. Yeni yerler gördüm. Ama bunda çok heveslenilecek bir durum yok. Çünkü gittiğim şehirleri görme ●

Milliyet SANAT Aralık 2012

fırsatım olmadı. ● “Tepenin Ardı”nın hikayesi nasıl şekillendi? İlk halini ben yıllar önce üniversitedeyken yazmıştım. Bir ailenin filmdeki gibi bir mekanda geçirdikleri bir günün hikayesiydi. Aile içi çatışmaları anlatıyordu. Bir kenarda duruyordu. Yıllar sonra uzun metraj çekmeye karar verdiğimde, yazdıklarım genelde çok para gerektiren işlerdi. Bulut Film’le konuşurken çekebilmek için daha düşük bütçeli bir şey yazmam istendi. Ben de bu hikayeyi hatırladım. Raftan çıkardım. Tekrar yazdım. Yeniden yazarken biraz daha metaforik, alegorik bir hikayeye dönüştü. ● Taşranın erkek halleri üzerine çok film çekildi. Hatta bu eleştirilmeye başlanmıştı. Ama “Tepenin Ardı”nın şimdiye kadar anlatılmayan bir hikayesi var. Biraz da akademik kariyerinizi katarak cevaplarsanız, taşraya bu ilgi neden sizce? Akla gelen ilk açıklama, yönetmenlerin işe bildikleri hikayelerle başlamaları. Benim için de öyleydi. Bu konuda özel olarak düşünmedim. Bir de epik filmler yapan insanlar şöyle bir kendi geçmişlerine dönmek, oradan beslenmek istiyorlar. Ama ben, bu filmi taşra filmi olarak görmüyorum. ● Erkeklik, ergenlik, iktidar gibi zor meseleleri aynı filmin içine sığdırmak zor iş. Hele bu ilk filmse. Neden böyle bir konu seçtiniz? Bunun kültürel bir boyutu var. Film vesilesiyle festivalleri gezerken fark ettim. Mesela eski Doğu Bloku ülkelerinin filmlerinde ağırlıklı olarak yozlaşma teması öne çıkıyor. Yoz devlet memurları, yoz polisler vs. Biz de erkeklikten mustaribiz. Erkek yönetmenler ve kendim de buna dâhil. İktidar meselesi de bulunla ilgili. İktidar zaten eril bir şey. Bu, sadece bizim kültürümüzde de değil. Evrensel bir şey. Dünyanın her yerinde erillik ve iktidar iç içe geçmiş durumda.

50

● Ama filmde bize özgü bir durum da

var. Yani erkek karakterlerin büyüyememe, ergenlikten çıkamama, kendilerini şiddetle ifade edebilme hallerinin Türkiye’ye özgü olduğunu düşünüyorum. O ‘olamama’ hep ‘ergen kalma’ hali bize özgü tabii. Belki geri kalmışlığa, belki Ortadoğulu olmaya dair. Kendini bilme, tanıma konusunda inkar, direnme, sürekli bir duygusallık hali, hatta çocuksu bir duygusallık hali... Bunların en temel sebeplerinden birisi bence toplumdaki bir takım rol modelle-

“Devlete karşı ilişkimiz baba-oğul ilişkisi gibi. Nasıl devlet hiçbir zaman vatandaşından memnun olmaz, onu azarlar, düzene sokmaya çalışır. Babalar da oğullarından hiçbir zaman memnun olmaz. Oğlunun hep kendisi gibi olmasını ister.”

Mehmet Özgür ve Tamer Levent filmde rol alan isimler.


FOTOĞRAF:YUNUSDALGIÇ

Emin Alper’in filmi “Tepenin Ardı” geçtiğimiz ay Asya’nın Oscarları olarak tabir edilen Asya Pasifik Film Ödülleri’nden En İyi Film Ödülü’yle döndü.

“Bundan sonra, Seyfi’siz çok zor olacak” ● Tatsız bir konu ama sormadan

olmaz. Şimdiye kadar yaptığınız bütün işlerde Seyfi Teoman’ın da izi var. Nasıl başladı birlikte çalışma süreciniz? Ben sinemaya yazarak başladım. İlk adımlarımı atmaya başladığımda Seyfi yanımdaydı. İlk kısa filmimi çekerken birlikte yapmaya çalışmıştık. Pratik olarak bu işin için girdiğim ilk andan İstanbul Film Festivali’nin ertesi gününe kadar hep yanımdaydı benim. Projelerimi hep onunla tartıştım. O da benimle... Bir de o sektörün içindeydi, bunun da avantajı riyle kendi karakterini karşılaştırma hali. Yani rol modeli ile kendi karakterin arasındaki her uyumsuzluk halinde inkar, örtme, yalan söyleme ile kendini ‘miş’ gibi anlatma durumu. İnsanların kendisiyle barışmasına fırsat bırakmayan bir göz var tepede. ● Filmde keskin bir ‘baba-oğul’ çatışması da söz konusu. İktidar ilişkisini, ‘baba-oğul’ çatışması üzeriden mi okumalıyız burada? Devlete karşı ilişkimiz baba-oğul ilişkisi gibi. Nasıl devlet hiçbir zaman vatandaşından memnun olmaz, onu azarlar, düzene sokmaya çalışır. Babalar da oğullarından hiçbir zaman memnun olmaz. Oğlunun hep

vardı. Mutfaktan işe başladı. Ben bir taraftan akademide devam ederken, “Seyfi var, bana yardım eder” diyordum. Kısa filmimi çekerken, set nedir, nasıl kurulur gibi bilgileri o öğretti. Benim işin mutfağına sokan kişi Seyfi’dir. “Tepenin Ardı”nda da öyle oldu. Seyfi daha önce yapımcılık yapmamıştı bu filme kadar. Algılarımız farklıydı. Mesela yazdığımız senaryolar farklıydı ama karşılıklı leb demeden leblebiyi anlardık. ● Peki, Seyfi’siz nasıl olacak? Zor olacak tabii ki. Bundan sonra çok zor olacak... kendisi gibi olmasını ister. Kendisinin erkeği temsil ettiğini düşünür. Bizim hikayede de baba-oğul arasındaki ilişki bu bakımdan evrensel. Özellikle geçen yüzyılın romanlarında çok işleniyor. Franz Kafka mesela. Babasını memnun edemeyen başarısız erkek modelinin cisimleşmiş halidir mesela. ● Filmin kadın karakteri daha olgun, uzlaşmacı ve barışçıl çizilmiş. Bunu kadın kimliğine mi yoksa toplumsal konumuna mı yormamız gerekiyor? Daha çok cinsiyetle ilgili. Filmin temel derdi, erkek dünyasını eleştirmek olduğu için. Erkeklik halleri çıkış noktası olduğu için kadını bu ilişkilerin dışında tuttum. Bu

51

da, kendiliğinden kadını olumlu bir noktaya itiyor. Ama bunun gerçekçi bir temsil olduğunu düşünüyorum. Kadınlar bu tür durumlarda genelde sakinleştirici bir rol oynar. ● Peki, akademi üyesi olmak sinema için bir avantaja dönüştü mü? Okulda 20. Y.Y. tarihi anlatıyorum. Bu dönem, tam anlamıyla düşman yaratma ve yok etmenin tarihi. Yani bütün o yüzyılın tarihi benim filmde anlatmaya çalıştığım şey üzerine kurulu. Farkında olmadan senaryoyu yazarken bu bilgilerin etkisi olduğunu düşünüyorum. ● Düşman yaratma ile iktidar arasında nasıl bir bağlantı var? Antropolojik bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Yani “İktidar iktidarını korumak için zorunlu olarak düşmana ihtiyaç duyar” demek doğru olmayabilir ama düşman işini kolaylaştırır. ● Bir röportajınızda “Politik sinema yapmaya devam edeceğim” diyorsunuz. Siz ne anlıyorsunuz politik sinemadan? O sözü söyledikten sonra düşündüm çok. Yani, doğrudan politik bir sinemayı kastetmiyorum. “Tepenin Ardı” gibi geniş anlamda politik filmleri kastediyorum aslında. Çağrışımlarının, verdiği mesajının gündelik hayatta politik bir karşılığı olmalı. Bir de sadece politik olması gerekmiyor. Psikoloji de çok motive ediyor beni. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA “Aşk / Amour”un ekibi: Yönetmen Haneke oyuncular Emanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant (soldan sağa).

En saf haliyle “Aşk” Michael Haneke’nin Cannes’da Altın Palmiye’ye uzanan son filmi “Aşk / Amour”, Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva’nın devasa performanslarının da etkisiyle, ‘aşk’ kavramını yeniden gözden geçirmemize vesile oluyor. Katı gerçekliğine ‘fantastik’ bir boyut katarak paradoksal bir ruh haline sokuyor bizi. MURAT ÖZER cinemozer@gmail.com

MICHAEL HANEKE’Yİ yere göğe sığdıramıyoruz, doğru... Ancak bu adamın beyazperdede yaptıklarını görüp de tepkisiz kalmak, onu hayranlıkla takip etmekten kendimizi alıkoymak mümkün değil. Her adımında ‘insan’la kurduğu ilişkiyi başka bir boyuta taşıyan, ona belli bir mesafeyle baksa da her defasında içine girmeyi başaran Haneke, insanoğlunun ‘kötülük’le imtihanını ameliyat masasına yatırıyor filmografisi boyunca. 1989’da “YeMilliyet SANAT Aralık 2012

dinci Kıta / Der Siebente Kontinent”le başladığı beyazperde serüveninde giderek ‘yumuşuyor’ gibi görünse de, ‘bütün’ oluşturmaya yönelik hamlelerinde tereddüde rastlamıyoruz pek. Çizdiği rota üzerinde ilerlemeye devam ediyor Haneke; parçalara ayırdığı bu rotanın sonlarına yaklaştığını, hedefe ulaşmasına ramak kaldığını hissettiriyor bir yandan da. Cannes Film Festivali’nde kendisine Altın Palmiye getiren son çalışması “Aşk / Amour”, Haneke’nin nasır tutmuş yüreğini bir nebze olsun ‘gevşetmesine’ vesile olurken, aynı zamanda sinemacının tipik umutsuzluğundan taviz vermediğini de gösteriyor. Bu paradoks, ilk bakışta ‘tutarsızlık’ gibi algılansa da, bunun böyle ol-

52

madığını tespit etmek için fazla beklemek gerekmiyor.

KÖKLÜ DEĞİŞİKLİKLER Filmin meselesi, adından da anlaşılacağı üzere ‘aşk’. Bu aşkın taraflarıysa, hayatlarının sonbaharında birbirlerine tutunarak ayakta kalmaya çalışan iki yaşlı insan: Georges (Jean-Louis Trintignant) ve Anne (Emmanuelle Riva). Yaşlılık, onların fiziksel yeterliliklerini törpülemiş olsa da, zihinsel açıdan zımba gibiler hâlâ ve birbirlerine sevgiyle yaklaşmayı biliyorlar. Ancak Anne’ın aniden ortaya çıkan hastalığı, çiftin hayatında köklü değişikliklere yol açıyor ve aralarındaki aşk da en zorlu koşullarda sınanmaya başlıyor...


Haneke, yanına aldığı 80’ini aşmış iki büyük oyuncunun da katkısıyla “Aşk”ı bir ‘kabullenememe’ şarkısına çeviriyor. Ancak bu şarkının ‘ağıt’ tadında bir yapıya evrildiğini, hikayenin giderek kararak omuzlarımıza taşınamayacak oranda bir yük bindirdiğini de söylemek gerek. Trintignant ve Riva’nın yüzlerine saplanan ‘acı’nın bir benzerini bizim de yaşıyor olmamızsa tam anlamıyla bir ‘talihsizlik’. Kabullenememe dedik; neden ve nasıllarını açmaya çalışalım biraz da... Anne’ın unutmaya başlaması, bir süre sonra da neredeyse hiçbir şeyi hatırlamıyor oluşunun yarattığı bir durum bu. Georges, hayatını baş başa geçirdiği, her şeyini paylaştığı, aşkının karşılığını eksiksiz aldığı ‘eş’inin, unutup yok olmasına isyan ediyor hikaye boyunca, için için. Evet, bunu yüksek tonda seslendirmiyor, kendi içinde yavaş yavaş bitiyor Georges, Anne’ın bitişiyle eş zamanlı biçimde. Öylesine bir sevgi ki bu, kat edilen uzun yolda bir an bile yalnız kalmayan karakteri birlikte veda etmeye kadar götürüyor. Aşkın aynı zamanda ‘bencilce’ bir duygu olduğunu kanıtlayan bu refleks, zaman ve mekandan soyutlanmış bir reddedişi de beraberinde getiriyor. Anne’ın vedası, Georges’un da bitişi demek, bunu net biçimde gösteriyor onun çöküşü. Başlangıçta barındırdığı umut kırıntılarını da tüketiyor giderek, hapsolduğu hayatın içinde debelenmeye devam etmek istiyor ısrarla. Bunun yolu-

Haneke, yanına aldığı 80’ini aşmış iki büyük oyuncunun da katkısıyla “Aşk”ı bir ‘kabullenememe’ şarkısına çeviriyor. Ancak bu şarkının ‘ağıt’ tadında bir yapıya evrildiğini, hikayenin giderek karararak omuzlarımıza taşınamayacak oranda bir yük bindirdiğini de söylemek gerek. nun ne olduğunuysa er geç öğreniyor; bu diyarların onu taşıyamayacağını idrak ediyor, sevdiceği olmadan.

AĞLAMA DUVARI DEĞİL Haneke’nin mesafeli (soğuk da diyebilirsiniz) bakışı, kişisel tırmanışlar da barındıran hikayenin bir ‘ağlama duvarı’na dönüşmesini engelliyor haliyle. Yönetmen, örneğin “Aşk Hikâyesi / Love Story” ya da türevlerinin yarattığı ‘yakınlık’a bel bağlamıyor hiçbir zaman. Hem karakterlerden hem de hikayenin damarlarından uzakta durmaya özen gösteriyor, bize sev-

“Aşk” Michael Haneke’ye “Beyaz Bant”ın ardından ikinci Altın Palmiye’yi kazandırdı.

53

gi aşılamaya çalışmıyor. Bunun bir noktadan sonra ‘acıma’ya dönüşeceğini biliyor zira; ardından gelecek olanın da ‘sömürü’ye meyledeceğini. Tüm bunlardan kaçınsa da duygusal olarak seyirciye birçok şey aktarabiliyor Haneke, Georges ve Anne’ın aşkıyla. Filmin ‘ruh parçalayıcı’ etkisini büyük resimle sağlıyor, ki bu da yazdığı senaryonun dört başı mamurluğuyla gerçekleşiyor. Senaryodaki küçük ayrıntılar; bir kelime, bir bakış, bir dokunuş, bir ‘sessiz çığlık’ yardım ediyor ona. Uzanıp alamayacağını bildiğin bir uzaklıktaki ‘yasak meyve’ye her şeye rağmen sahip olma isteğini hissettiriyor bize. Özcesi, hiçbir zaman olmayacak bir şey sunuyor izleyiciye, ama hep olmasını istediğimiz. ‘Yanılsama’yı net biçimde ortaya koyuyor; göz pınarlarımızı kurutana kadar bizi ağlatan aşk filmlerinin ‘güzellik’ine tutsak olmuyor. Aşkı en saf haliyle görebilmek için gerekeni yansıtıyor beyazperdeye, ‘akıl çelici’ saldırılardan arındırıyor hikayesini.

ÜTOPİK GÖRÜNEN BİR AŞK “Aşk”ın neredeyse ‘fantastik’ bir havası olduğunu bile söyleyebiliriz. Şu andan bakıldığında ütopik görünen bir aşkın doğal akışı içindeki ‘masal’la yüzleşiyoruz izlerken. Uyuyan Güzel ile Prens’in aşkının hiç bozulmadan sonsuza taşındığını düşleyin; işte öylesi bir atmosfer yaratıyor Haneke. Sapına kadar gerçeklik duygusuyla hareket etmesine karşın, filmini bu gerçekliğin aşılmaz gibi görünen duvarına çarptırmıyor. Öylesine bir paradoks yaratıyor ki, bir yandan umuda yelken açarken, öte yandan da umutsuzluk girdabına teslim olup boğuluyoruz. Haneke, Georges ve Anne’ın aşkını test ederken bizi de sınava sokuyor anlayacağınız, hiçbir zaman geçemeyeceğimizi bildiğimiz bir sınava. Işığı göstermesine rağmen tüneli uzattıkça uzatıyor; ışık hep orada duruyor ama onu ulaşılmaz kılıyor. Bu filmi Michael Haneke filmografisinde zirveye yerleştirmesek de, ortaya koyduğu ruh haliyle ‘değerliler’ kategorisine sokmak boynumuzun borcu. Yönetmenin yol haritasını daha iyi okumak içinse kaçırılmayacak bir durak olduğu tartışılmaz. Çünkü Haneke’ye bir yerden başlamak diye bir şey söz konusu değil; duraksadığınız herhangi bir noktada rotadan çıkıp eksilebilirsiniz. Bunun da iyi bir şey olduğunu savununlar var, ama biz onlardan değiliz! MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA

Durdurulmuş büyüme vakası Bu ay 9 yıllık bir aradan sonra çektiği yeni filmi “Ben ve Sen / Io e Te” gösterime giren Bernardo Bertolucci’nin hep gençlere ve yeniyetmelere ilgi duyan bir yönetmen olduğu göze çarpıyor. CÜNEYT CEBENOYAN cebenoyan@gmail.com

“ÇÖLDE ÇAY”IN DVD’sinin ekstralarında yer alan John Malkovich röportajında ünlü oyuncu İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci hakkında şöyle söylüyor: “Bertolluci çok karmaşık biri... Ama aynı zamanda çok da çocuksu biri. Bu çocuksuluğu korumuş çok az insan vardır.” Malkovich’in ağzından Bertolucci’nin çocuksu olduğunu duyduğumda ilk anda biraz şaşırdım ama sonra filmlerini düşü-

nünce şaşırdığıma şaşırdım. Bertolucci hep gençlere ve yeniyetmelere ilgi duydu. Son filmi “Ben ve Sen / Io e Te”de 14 yaşındaki bir delikanlıyı ve onun ablasını filmin merkezine alıyor. Üstelik bu delikanlı, filmin belki de en akılda kalan sahnesinde annesine “Bir oğlun annesiyle sevişmesi neden mümkün değil?” sorusunu soruyor. Ödipal karmaşanın tam kalbinde yatan da bu ensest problemi zaten ve yetişkin biri olmak ya da olmamanın kilidini bu problem açıyor. Bertolucci, bu meseleyi daha önce de “Ay / La Luna”yla ele almış, anne ile 15 yaşındaki oğlu arasındaki ensest ilişkiyi anlatmıştı. Anneyle yatmak

Niccolo Ammahiti’nin romanından uyarlanan “Ben ve Sen”in başrollerini Jacopo Olmo Antihori ve Tea Falco paylaşıyor.

Milliyet SANAT Aralık 2012

54

istemekten daha çocuksu ne var ki?

PSİKANALİZE MERAKLI Bertolucci’nin psikanalize merakı da bilinen bir gerçek ve bunun ardında büyük ihtimalle kendi büyümemişliği var. Bertolucci’nin “Ben ve Sen”den önceki son filmi “Düşler, Tutkular ve Suçlar / The Dreamers”, 20’li yaşlarının başlarındaki gençlere dairdi. Yine ensest güçlü bir motifti filmde ve ilk cinsel deneyimler anlatılıyordu. “Çalınmış Güzellik / Stealing Beauty”, 19 yaşındaki bir genç kızın, Amerikalı Lucy’nin (Liv Tyler) ilk cinsel deneyimiyle ilgiliydi. Bu filmde de baba kızının


yarı çıplak bir tablosunu yaparken ensestin kokusu kesif biçimde duyulur. “Paris’te Son Tango / Last Tango in Paris”in kadın kahramanı da Lucy ile aynı yaşlardadır; Maria Schneider’in canlandırdığı Jeanne 19 ya da 20’sindedir. “Küçük Buda / Little Buddha”nın kahramanı, adı üstünde zaten, küçük bir çocuktur. En büyük filmi “Son İmparator / The Last Emperor”da ise kahramanını çocukluğundan itibaren izler.

BÜYÜYEMEMENİN BEDELİ Yabancılaşma ve iletişimsizlik, aşkın imkansızlığı Bertolucci’nin en iyi anlattığı temalar. Bertolucci, kahramanlarını yabancı oldukları mekanlara götürmeyi sever. Böylece yabancılaşma ve iletişimsizlik de elle tutulur, gözle görülür hale gelir. “Paris’te Son Tango”nun Paul’ü kendi hayatını anlatırken, bir gezginin, yersiz yurtsuz birinin hayatından söz eder. Amerikalıdır Paul, boksörlük yapmış, bongo çalmıştır. Güney Amerika’da devrimci, Japonya’da gazeteci olmuştur. Tahiti’de Fransızca öğrendikten sonra, Paris’e yerleşmiştir sonunda. “Çölde Çay”da John Malkovich’in canlandırdığı Amerikalı Port kendisi ve eşini turist değil ‘seyyah’ olarak tanımlar. Turist ona göre, bir yere gelir gelmez evine dönmeyi isteyen kimsedir. Oysa onlar, gittikleri yere yaşamak için giderler ve uzun süre belki de ölene kadar kalırlar. Paul ve Port, iki Amerikalı seyyah gittikleri bu yerlerde ölürler de hakikaten. Geri dönmezler turistler gibi. “La Luna”nın anne oğlu da, Avrupa’da seyahat eden Amerikalılardır. Bertolucci’nin bir başka Paris’teki Amerikalısı da “Düşler, Tutkular ve Suçlar”daki genç Matthew’dır. “Çalınmış Güzellik”in Lucy’si ise İtalya’da aşkı arayan Amerikalı bir genç kızdır.

SİMETRİK FİLMLER Fakat yine “Paris’te Son Tango” ve “Çölde Çay”a dönelim. Bu iki film sanki birbirlerinin simetriğidir bazı açılardan. “Paris’te Son Tango”yu yeniden izlediğimde filmin kadın düşmanı denilebilecek bir tonu olduğunu da düşündüm ilk defa. Oysa bu film efsanevi kadın eleştirmen Pauline Kael tarafından yüzyılın en büyük sanat olaylarından biri sayılmış, Stravinsky’nin “Bahar Ayini” müzik için neyse, “Paris’te Son Tango”nun da sinema için o anlama geldiğini yazmıştı. Beni de derinden etkilemiş bir filmdir. Bu filmde Paul ölü karısının başında şöyle der, “Bir koca 200 yıl bile yaşasa, karısının hakikatını (gerçek doğasını) keşfedemez. Evre-

Yabancılaşma ve iletişimsizlik, aşkın imkansızlığı Bertolucci’nin en iyi anlattığı temalar. Bernardo Bertolucci, kahramanlarını yabancı oldukları mekanlara götürmeyi sever. nin sırlarına vakıf olabilirim ama senin gerçeğini asla kavrayamayacağım. Asla!” “Çölde Çay”da filme kaynaklık eden kitabın yazarı Paul Bowles’ın sesi duyulur bir an bir sahnede. Bowles, Kit’i (Debra Winger), kocası Port’un aralarındaki gerilimi azaltma ve iletişim kurma çabalarına yanıt vermemekle suçlar. Üçlü aşk ilişkileri vardır bu filmlerde, iki erkek ve bir kadından oluşan. “Paris’te Son Tango”da Paul intihar eden karısını hayattayken başka bir erkekle paylaşmıştır. Daha sonra ilişkiye geçtiği Jeanne’in ise bir nişanlısı vardır. Paul, birlikte olduğu kadınları paylaşma durumundadır hep. “Çölde Çay”da da benzer bir üçlü ilişki var. Port ve Kit’e yolculuklarında bir başka erkek, yakışıklı ve genç George eşlik eder ve George, Kit’le bir gece geçirmeyi de başarır. İki filmde de eşlerden biri ölür. “Son Tango”da filmin sonunda Paul de ölecektir ama önce Paul’ün eşinin intiharı gerçeğiyle tanışır seyirci. Paul’ün ruh halini belirleyen bir olaydır bu. Paul iletişim kuramadığı bu

“The Dreamers”da Michael Pitt ve Eva Green başrolde yer alan isimler.

Marlon Brando “Paris’te Son Tango”da Paul karakterine hayat verdi.

55

evlilikten sonra, iletişim olmayan bir ilişkiye girer. Henüz ergenlikten çıkmış Jeanne’la ilişkisinde homurdanmayı, iletişim biçimi olarak önerir, adını söylemez ve ilişkiyi eve (bir nevi çöl) hapseder. “Çölde Çay”da bu kez erkeğin yani Port’un ölümünden sonra Kit, bir Bedevi delikanlıyla, çocuk yaştaki bir Arap’la ilişkiye girer. İlişkide seks dışında bir şey yoktur, ortak bir dil ise aranmaz bile. Bertolucci bize sanki aşkın ne toplum içinde ne de toplum dışında bulunacağını anlatmak ister. Filmlerin kahramanları yetişkinlerle iletişim kuramadıklarında, birey olarak görmedikleri çocuksu eşlere yönelirler ve bu eşlerle iletişim kurmazlar. Böylece kendileri de çocuklaşırlar. Ama toplumsalın dışına kaçış yine toplum tarafından emilmeyle sona erer. Gerçeklik ilkesi haz ilkesini yener ama bu aynı zamanda bireyin de yok oluşu olur. Bütün bu varoluşsal ya da varoluşçu bunalımların ardında bir türlü tatmin edilemeyen ve aşılamayan ensest arzusu olduğunu düşünebiliriz. Yetişkin olamayan ama çocukluğa da dönemeyen bireyler... “Ben ve Sen”de de toplum dışına kaçan, kendi çölünü yaratan bir delikanlı var. Sanki ‘annemle sevişemiyorsam, batsın bu dünya’ der gibidir 14 yaşındaki asosyal Lorenzo. “Teslimiyet / Besieged”, “Paris’te Son Tango” ve “Düşler Tutkular ve Suçlar”ın kahramanları gibi o da kendisini kapalı bir mekana hapseder; okul gezisine katılıyorum diye annesini kandırarak bodruma saklanır. Ama Lorenzo’nun asosyalliği, ablasının (anne ayrı, baba ortak) gelişiyle bozulur. Filmin soundtrack’inde David Bowie’yi “Space Oddity”yi İtalyanca (Ragazzo Solo, Ragazza Sola) söylerken duyunca şaşırmayın! Bertolucci bu kez pek etkileyici bir film yapamamış ne yazık ki. Nedeni, yaklaşık 10 yıldır sinemaya ara vermiş oluşu mudur yoksa sırt ağrılarının sonunda onu tekerlekli sandalyeye mahkum hale getirmesi midir bilemiyoruz ama Bertolucci’de bir form düşüklüğü var. Yine de ‘bir Bertolucci her zaman bir Bertolucci’dir’ ve kim bilir belki de filmin ikinci bir seyredişte vakıf olacağımız derinlikleri vardır. Başa dönecek olursak, çocuksuluğu konusunda Bertolucci de en azından kuşkuda. “Ben ve Sen”in basın bülteninde neden gençlere ilgi duyduğunu anlatmaya çalışırken “Belki de ben de durdurulmuş bir büyüme vakasıyım” diyor! MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA Filmin 3 bin aday arasından seçilen başrol oyuncusu Suraj Sharma, Richard Darker adlı kaplanla.

Bir mucize, bir okyanusta, bir Bengal kaplanıyla “Pi’nin Yaşamı / Life of Pi”, Yann Mantel’in romanından ünlü yönetmen Ang Lee tarafından sinemaya uyarlandı ve Lee’nin 3D çektiği film, izleyicilerinden mucizelere inanç bekleyerek bu ay vizyona giriyor.

DİLARA OMUR dilara@hamamdadelivar.com

“Pİ’NİN YAŞAMI / LIFE OF PI” romanın yazarı Yann Martel’in zihnine iki başarısız kitap denemesinin ardından, bir yolculuk, bir fabl, bir masal gibi, akıl almaz bir dostluk ve hayatta kalma öyküsü olarak düşüyor. Gerçeklik, inanç, insanlık hali ve dinle alakalı sorularla birlikte. Gerçek nedir, onu nasıl bulur, nasıl yorumlarız, neye nasıl inanmaya devam edebiliriz bu devirde? Ang Lee, perdede bu ruhsal yolculuğu, Pasifik Okyanusu’nda ergenliğin, inancın, hayatın Sırat köprüsünü, zıtlıklarla süslü varoluşu 3 boyutlu bir seyre dönüştürüyor. “Pi’nin Yaşamı / Life of Pi”, Ang Lee’nin hünerli ellerinde gerçeklikle efektlerin harmanlandığı görsel bir şölene, davetkar bir sefere dönüşüyor. Milliyet SANAT Aralık 2012

Ang Lee, bugüne kadar “Ice Storm” ve “Brokeback Mountain / Brokeback Dağı”nın da aralarında bulunduğu önemli filmlere imza attı.

56


Yürütücü yapımcılardan biri “Life of Pi”nin yapılışının da Pi sayısına benzetilebileceğini düşünüyor. Böyle bir filme bütçe çıkarmak imkansız diyor, bunu bir daireyi kareleştirmeye benzetiyor.

Yeni Delhi doğumlu Sharma, rolüne hazırlanmak için yüzme dersleri aldı.

Romanı filme Ang Lee’nin tercihiyle “Finding Neverland”in senaristi David Magee uyarlıyor. 2009’da bir akşam Japon restoranında romanı konuşuyorlar ve filmin ana meselesinin hikaye anlatımının gücü olması gerektiğine karar veriyorlar. 1966’dan beri büyük prodüksiyonlu filmlerin çekilmediği Tayvan’da çekiliyor film, Ang Lee’nin ülkesinde ve yine Ang Lee’nin kararıyla hiçbir film altyapısının bulunmadığı Pondicherry ve Munnar’da da çekim yapılıyor. Okyanusun cömert ve aç dalgalarını, yabani ortamını daha iyi taklit edebilmek için yeni ve özel bir dalga tankı yaratılıyor. Yani film güçlüklerden doğuyor, imkansızlıklardan, Pi’nin hikayesi gibi filmin çekimi de mantığın sınırlarını zorluyor.

LEE’NİN, FİLMİN YOLCULUĞU “Life of Pi” herkese bir tür yolculuk vadediyor. Romanın yazarından, filmin yönetmenine. Büyük sorulara samimi cevaplar arıyor. Richard Parker adlı kaplanı oynayacak hayvanı seçerken Ang Lee, hayvan eğitmeni Le Portier’e gidiyor ve iki soruyla sohbete başlıyor: Le Portier, Tanrı’ya inanıyor mu (“Bir cevabım yok sanırım”) ve neden bir vahşi hayvan eğitmeni olarak çalışıyor (“Yaşam ve ölüm hakkında düşünmemi sağlıyor, belki de Tanrı hakkında”)? Alnında Çince kral kelimesine benzer bir işaret olan King (Kral) isimli kaplanın güneybatı Fransa’dan Taichung’a yolculuğu başlıyor böylece. Oyunculuk geçmişi olmayan 16 yaşındaki Suraj Sharma’ya da muazzam bir yolculuk sağlıyor bu hikaye, 3 bin kişi arasından başrol için seçiliyor. “Yanan bir parkta yürümek gibi bir şeydi bu filmde oynamak” diyor, aldığı sorumluluk için. Filmde oynayabilmek için oyunculuk, yüzme, dil dersleri alması, Hint aksanlı bir İngilizcenin yanı sıra, Fransızca, Tamil, kısa pasajlarca Arapça ve Sanskrit konuşabilmesi gerekiyor. Sharma çekimlerin başlayacağı Tayvan’a gitmeden önce annesinin ısra-

rıyla bir ‘aarati’ seremonisi gerçekleştiriliyor. Yani, Sharma, gurusu, hocası, ustası olacak Lee’ye çırak olarak takdim ediliyor. Yürütücü yapımcılardan biri “Life of Pi”nin yapılışının da Pi sayısına benzetilebileceğini düşünüyor. Böyle bir filme bütçe çıkarmak imkansız diyor, bunu bir daireyi kareleştirmeye benzetiyor. Filmin prodüksiyon tesisleri Tayvan’ın Taichung şehrinde terk edilmiş bir havalimanına kuruluyor. Ang Lee, bu film için ülkesi Tayvan’a dönüyor, onun deyişiyle daire yeniden tamamlanıyor. Gitmekle, kalmakla, yolculuğun araf haliyle çok alakalı bir film, bir hikaye bu her haliyle. “Bazen olağanüstü cesaret, bazen de düpedüz yeis, düpedüz ümitsizlikti bu filmi çekmek” diyor, Ang Lee kendi mücadelesinden, çektiği en zor filmden bahsettiğinde. 3 boyutlu çekiyor filmi, “Hikaye öyle kapsamlı, öyle geniş ki bir boyuta daha ihtiyacım vardı, seyirciyi karakterin duygusal evrenine katmak istedim,” diyor. Suların 3 boyutlu bir filmde daha fazla hacim kapladığına inanıyor Lee. Böylelikle seyirci Pi’ye yolculuğunda iştirak ediyor çünkü 3 boyutun getirdiği gerçeklik hissiyle seyirci de artık suyun içinde. Pi, romanda hikayesini geçmişe dönerek anlatıyor, daha yaşlı, evli, aile babası, Kanadalı haliyle. Hikayesinin ilk kısmı, çocukluğunu, ergenlik karmaşasını, kafa karışıklığını, babasının hayvanat bahçesini, Hindistan’ı kapsıyor. Tanrı’yı sevmenin, Tanrı’ya yaklaşmanın yollarını ararken aynı anda Hinduizm, Müslümanlık ve Hıristiyanlık’ta sığınak bulan, üçüne de inanan bir çocuk Pi. Korkunç şartlar altında, yalnızlık, karanlık, kaplan sesleriyle bölünen bir sessizlikte dahi inanmaya devam ediyor. Martel’in aksine senarist Magee ve Lee filmin hikayesinin izleyiciyi ille de dini bir yere götürmesi gerektiğini düşünmüyorlar. Magee’ye göre “Life of Pi” hayatın dağınıklığında hikayelerde bir anlam bulmakla ilgili. Kitaptaki din ve zooloji vurgusu filmde yerini büyümek gibi daha evrensel bir deneyime bırakıyor bu yüzden. Ang Lee romanda olmayan bir karakter daha ekliyor filme, Anandi adlı bir dansçı. Pi ona âşık oluyor ve ailesiyle denize açıldığında yalnızca geçmişini değil aynı zamanda geleceğini de kaybetmiş oluyor bu sayede. İkinci kısım Pasifik Okyanusu’nun tehlikeli sularında sürüyor. Ailesi ve hay-

57

vanat bahçesindeki hayvanlarla bindiği gemi bir fırtınada batan Pi kendini bir orangutan, benekli sırtlan, yaralı bir zebra ve Bengal kaplanıyla aynı filikada buluyor. Zamanla filikadaki diğer hayvanlar ölüyor, kayboluyor; geriye sadece Pi ve kaplan Richard Parker kalıyor. Ve esas macera burada başlıyor.

KARANLIK VE UMUT Kimi insan dibe vurduğunda, o karanlıkta kurtuluşuna yaklaşıyor. Yetişkin bir Bengal kaplanıyla aynı filikada olduğunu ilk fark ettiğinde Pi de önce korkuyor, ardından rahatlıyor. Ümitsizliğin en acı, en gerçek, en dip yeri ona bir özgürlük getiriyor. Endişeden kurtuluyor, tek bir sondan başka ihtimal olmadığına kanaat getirerek: İlla ölecek, kaplan onu illa öldürecek, muhakkak yiyecek sonunda. Çaresizliğin kabulü onu özgürleştiriyor. Ve günler geçiyor, Pi ölmüyor, kaplana, kaderine, bu felakete hükmedebileceğini, hiç değilse sağ kalabileceğini düşünmeye başlıyor. Bir Stockholm sendromundan değil, sergilediği tehdit ve yarattığı endişeyle, yalnızlığı, sıkıntıyı, boşluğu yok ettiği için sevmeye başlıyor kaplanı. Okyanusa düşen Pi, Bengal kaplanına sarılıyor böylece.

SEYİRCİNİN SEÇİMİ “Life of Pi” romanı içinde iki hikaye barındırıyor, bir tanesi hayvanlı, öteki hayvansız. Bir tanesinde etobur adalar, devasa bir Bengal kaplanı, sırtlanlar, balinalar, hatta Fransız bir kazazede var. Öteki insanlar, inanılır ama umut taşımayan anekdotlar, daha alışıldık detaylarla süren bir hikaye. Peki, hangisi esas hikaye, hangisi gerçek, hangisini taşıyalım zihnimizde? Ang Lee seyircinin bu filmi bir zihin oyunu olarak görmesini arzuluyor. Yann Martel de kesin cevaplar vermeyi sevmiyor. Okuyucu/seyirci kendi kararlarını kendi versin istiyor. Mantel, “İnanmaya hazır mısın, kesin kanıt yokken, mantığın sınırlarını aşmaya, kendini fevkalade olasılıklara açmaya, ‘Life of Pi’ bununla alakalı,” diyor. İnanmak tedavidir, inanalım fevkaladeliklere. 16 yaşındaki bir çocuğun bir Bengal kaplanıyla bir filikada, Pasifik Okyanusu’nda geçen 227 gününün, mucizenin, masalın, olağanüstülüğün hikayesine. Vurulalım olağanüstülüğün 3 boyutlu, Ang Lee haline. Belki iyi gelir. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMANIN HAZİNELERİ ATİLLA DORSAY

aldorsay@yahoo.com

Othello

Amerikan sinemasının aslarından yönetmen George Cukor’un imzasını taşıyan “Çifte Hayat / A Double Life”, canlandırdığı Othello’nun kıskançlığını ve öldürme içgüdüsünü hissetmeye başlayan bir aktörün hikayesini anlatıyor.

olmak ya da olmamak Filmde aktörü ve eski eşini Ronald Colman ve Signe Hasso canlandırıyorlar.

“Çifte Hayat / A Double Life” Yönetmen: George Cukor Senaryo: Ruth Gordon, Garson Kanin Görüntü: Milton Krasner Müzik: Miklos Rozsa Oyuncular: Ronald Colman, Shelley Winters, Signe Hasso, Edmond O’Brien, Millard Mitchell, ABD, 1947, 104 dakika

GEORGE CUKOR, Amerikan sinemasının aslarındandır. 1899- 1983 arası yaşayan, demek ki 84 yıllık uzun bir yaşam süren sanatçı, Broadway’den geldiği sinemada 1930’dan başlayarak 50 kadar film yönetti. ‘Kadar’ diyorum, çünkü birkaçı ortak yönetilmiş filmlerdi, ikisi de TV filmleri. Bu filmlerin çoğu, Amerikan tarzı tür sinemasının en parlak örneklerindendir. Özelikle sofistike komedide zirvelere çıkar: “Holiday”den “The Philadelphia Story”ye, “Adam’s Rib”den “Let’s Make Love”a... Greta Garbo’dan Norma Shearer’e, Katharine Hepburn’den Joan Crawford’a, Judy Holiday’den Marilyn

Milliyet SANAT Aralık 2012

Monroe’ye, Ava Gardner’dan Audrey Hepburn’e, Anna Magnani’den Sophia Loren’e, özellikle kadın oyuncuları öylesine yüceltmiş ve gözetmiştir ki, adı ’kadın yönetmeni’ne çıkmıştır. Buna karşın birçok kaynakta altı çizilen eşcinselliği bir şaka gibi duruyor!.. Ama bunun kadınları anlamakta ona yardım ettiği kesin. Ayrıca 1991’de yayımlanan yaşam öyküsünün tıpkı bu film gibi “A Double Life” adını taşıması da buna işaret ediyor. Onun yıllardır görülemeyen filmlerinden olan “A Double Life”, yakın zamanda Fransa’da çıkan ‘Les Introuvables’ (Bulunamayanlar) serisinden piyasaya çıktı. Ve ben hemen üzerine atlayarak, yıllardır

58

adını duyduğum bu filmi keşfe koyuldum.

SAYISIZ PROVA Fransa’da “Othello” adıyla çıkan film, çok ünlü ve popüler Broadway oyuncusu Anthony John’un ilk kez çok ciddi bir role, Othello’ya sıvanmasının öyküsü. Konu yeni değil: 1936’da İngiltere’de bir Alexander Korda yapımcılığında çekilen “Men Are Not Gods / İnsanlar Tanrı Değildir” filminin yeni çevrimi. Ama bu kez öylesine sinemasal niteliklerle donatılmış ki, eski film akla bile gelmiyor. Yapımcısının önerisiyle Broadway komedilerinden Shakespeare’e dalan oyuncu, sayısız provayla role hazırlanıyor. Bu


arada geçinemeyip ayrıldığı eşi, ama belki kendisini hâlâ seven Brita’yla da sahnede yeniden bir araya geliyor: Othello ve Desdemona olarak...‘Karakteri kendi içinde aramak’ ilkesi uyarınca, kıskançlığı da kendi geçmişinde arıyor. Ve buluyor. Özellikle Brita’nın yeni sevgilisini sık sık çevresinde görmeye başlayınca... Bir zamanların Broadway’inin tüm görkemini veren sahneler, galaya da yansıyor. O artık ‘bin kafalı bir canavar’ olan seyirci, yeri geldiğinde alkışlamayı da öyle iyi biliyor ki... Ve temsiller tam bir sükseye, John ciddi bir karakter oyuncusuna dönüşüyor. Ama, önlenemez biçimde, biraz da Othello’ya. Onun tüm kıskançlığı ve öldürme içgüdüsüyle birlikte... Bu içgüdüyü acaba Brita’ya mı, yoksa ‘artistlerin’ gittiği Venezia Cafe’nin garson kızı, er-

jesi düşünmüş olabilir. Ama sonuç olarak bu üslup, filmin amaçladığı, hafif ‘Grand Guignol’ tarzı bir üsluba, edebiyatla korkuyu birleştirme düşüncesine çok iyi uyuyor.

OTHELLO’DAN SESLER

John’un kabusları giderek artıyor. ‘Oynamadığım zaman yapayalnızım’ diyen aktör, durumu ‘oynamak ya da oynamamak’ ikilemine getirip dayıyor. Bir partide etrafında sadece Othello’dan sesler duyması, onu bir kadını neredeyse boğmaya dek götüFilm, Fra rüyor!... Sonunda bir nsa’da çık an ‘Les Intr cinayet işleniyor. Ama ouvables ’ (Bulunam hayat -ve de tiyatroayanlar) serisinde n, İngiliz orijinal d ilinde ve Fransızc a altyazıl “Çifte Hayat”, bir yanıyla bir tutku ı olarak piy asaya çık tı. filmi. Öte yandan, tam bir tiyatro filmi.

Filmi na sı edinirsin l iz?

Hollywood’un en incelikli ve kültürlü yönetmenlerinden olan Cukor’un klasik tiyatroya bir armağanı. Ama bu, ayrıca tam bir kara-film. dem düşkünü, delişmen ve uçarı Pat’a mı yönelteceği asıl soru olmaya başlıyor.

ÖLÜMCÜL DRAM “Çifte Hayat”, bir yanıyla bir tutku filmi. Öte yandan, tam bir tiyatro filmi. Hollywood’un en incelikli ve kültürlü yönetmenlerinden olan Cukor’un klasik tiyatroya bir armağanı. Ama bu, ayrıca tam bir kara-film. Milton Krasner’in enfes siyah-beyaz görüntüleri, bir sanatçının ruhunda şekil bulan bu ölümcül drama çok iyi uyuyor. Anthony John karakterinin macerası, kimi başka tiyatro filmlerini, ama belki en çok yakın zamanın şaşırtıcı filmi “Black Swan / Siyah Kuğu”yu hatırlatıyor. Orada da Natalie Portman, sahnede kimlik bölünmesi yaşayan bir karakteri canlandırmamış mıydı? John’un kendisini giderek role kaptırması, filmde ustaca veriliyor. Aslında temsillerde Cukor’un daha provalardan başlayarak oldukça abartılı bir oyun tarzına başvurması şaşırtıcı gözükebilir. Bilmiyorum, 1940’ların Broadway’inde Shakespeare böyle mi oynanıyordu? Ama olasılıkla Cukor’un kendi döneminde böyle oynanıyordu. Cukor bir tür ‘asla dönüş’ pro-

59

Deneyimli oyuncu Colman bu filmle Oscar’a uzandı.

sürüyor. Temsiller artık ikinci yılın sonuna yaklaşmıştır. Ama giderek artan şüpheler, bir temsil gecesini zavallı aktöre kurulmuş bir fare kapanına dönüştürecektir. Yine o dönemin mizansen anlayışına uygun olarak, sahnede şimşeklerin çaktığı, ışıkların gelip gittiği bir kıyamet ortamında... “Çifte Hayat”, çok hafiften demode gözükse de sonuç olarak görkemli bir melodram ve etkileyici bir tiyatro filmi. Deneyimli oyuncu Ronald Colman, bu kişilik bölünmesi hikayesiyle (aslında yıllardır hak ettiği) Oscar’ı alıyor. Tıpkı Natalie Portman gibi... Karşısındaki ‘kaybedenler’ listesine bakınız: William Powell, Michael Redgrave, John Garfield ve Gregory Peck... Cukor ve ilk kez birlikte çalıştığı (ve daha tam altı kez çalışacağı) Ruth Gordon- Garson Kanin yazar ikilisi ise aday olup alamıyorlar. Ancak ikinci bir Oscar, görüntüleriyle Milton Krasner’e gidiyor. Cukor’un heykelciğe 1933’deki ilk adaylıkla başlayan dört adaylığından sonra, ancak 1964’de, beşincisi olan “My Fair Lady” ile kavuştuğunu hatırlatalım. Filmdeki delişmen garson kız Pat rolü ise, mesleğinin başlarında olan bir aktrise şans getirdi: Shelley Winters. O, Oscar ödülünü iki kez alacaktı: “Anna Frank’ın Hatıra Defteri” (1959) ve “A Patch of Blue / Sevgili Arkadaşım” (1965) filmleriyle... Birkaç eleştiri notu da vereyim: “Harika bir Broadway tiyatro atmosferiyle birlikte parlak bir melodram” (Leonard Maltin Film Guide). “Kusurları var, evet. Ama tam anlamıyla büyüleyici” (Time Out Film Guide). MS

Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA

Yeşilçam’ın Baba Salih’i

Salih Tozan, dede rolünde izleyici karşısına çıktığı “Kırık Çanaklar”da.

1963’de hayatını kaybeden Salih Tozan, 1960’ların en unutulmaz karakterlerinden... Memduh Ün’ün yönettiği “Üç Arkadaş”taki seyyar fotoğrafçı Artin, beyaz perdede sayısız filmde rol alan Tozan’ın unutulmaz tiplemelerinden biri. AGAH ÖZGÜÇ milsanat@milliyet.com.tr

‘TİPLERE DAYALI Türk sineması’nın altın yıllarıydı 1960’lar... İşte karşı karşıya geldiğinizde “Mirim, sultanım, efendim, canımın içi” diyerek, tüm doğallığıyla sizi selamlayan Salih Tozan da 1960’lar sinemasının en unutulmaz tiplemelerinden biriydi. Ve elbette Türk tiyatrosunun da. Muhlis Sabahattin Opereti’nden Raşit Rıza Tiyatrosu’na, Tevhit Bilge Tiyatrosu’ndan Muammer Karaca Tiyatrosu’na dek. Muammer Karaca, Salih Tozan’la ilginç bir mukavele yapar. Sözleşmesinin ilk maddesinde Tozan’ın içki içmesi yasaklanmıştır. Salih bu, durur mu? Hemen tiyatronun Milliyet SANAT Aralık 2012

Salih Tuna’nın en unutulmayan filmi, “Üç Arkadaş”ta Semih Sezerli ve Fikret Hakan’la karşılıklı oynuyordu.

kahvecisiyle anlaşır. Bir gece gizlice gazoz şişelerinin kapakları açılır. Ve içleri votkayla doldurulur. Tozan, her perde arasında kahveciye seslenir: “Mirim, içim yanıyor şuradan bir gazoz getir...” Muammer Karaca, bir süre sonra uyanır. Tozan’ın tiyatroya ayık gelip sallana sallana çıkması dikkatini çeker. Sarhoştur, durum anlaşılır. Ve bu kez de baba Salih’in tiyatro içinde, kuliste gazoz içmesi yasaklanır.

SEYYAR FOTOĞRAFÇI ARTİN O çok renkli kişiliğinin dünyası içinde bir tarihtir Tozan. Goldoni, Shakespeare, Moliere ve daha kimlerin eserleriyle sahneye çıkmamıştı ki? Sonra bir dizi Anadolu turnesi. Sonra tiyatro sahnelerinden beyaz perdeye transferi ise “Oğlum İçin” (1950) ve “Yüzbaşı Tahsin” (1950) adlı filmlerle gerçekleşecekti. Kesin sayısını hatırlayamadığı

60

filmler içinde “Üç Arkadaş” (1958), “Kırık Çanaklar” (1960) ve “Otobüs Yolcuları” (1961) bir aktör olarak, sinema yaşamındaki ilk akla gelen filmleri Salih Tozan’ın. Özellikle de Memduh Ün’ün yönettiği “Üç Arkadaş”taki seyyar fotoğrafçı Artin kompozisyonu nasıl unutulur ki? Tipleme ve karakter yorumlaması açısından bu rol, sanki Salih Tozan için yazılmıştı. Ve 14 yıl sonra 1972’de aynı rolü bu kez, yine Memduh Ün’ün yönetiminde Müşfik Kenter oynamıştı. Kenter, çok önemli bir tiyatro sanatçısıydı. Ama olmamıştı. Bu ikinci çevirinin ne renkli oluşu, ne de Hülya Koçyiğit’in Muhterem Nur’un yerine oynaması, filmi asla kurtaramamıştı. Efsane boyutlarındaki bir filmi, teknik imkanlar ve dönemin koşulları hangi düzeyde olursa olsun ‘ikinci kez’ çekmek öyle kolay değildi. Salih Tozan, yaşamı boyunca beş kez ev-


O çok renkli kişiliğinin dünyası içinde bir tarihtir Tozan. Goldoni, Shakespeare, Moliere ve daha kimlerin eserleriyle sahneye çıkmamıştı ki? Sonra bir dizi turne. Tiyatro sahnelerinden beyaz perdeye transferi ise “Oğlum İçin”ve “Yüzbaşı Tahsin” adlı filmlerle gerçekleşecekti. “Otobüs Yolcular ı”nda Tozan, T ürkan Ş o r ay ve Ayhan Iş ık’la birli kte rol a ldı.

iyiz?”de Değil M n a s İn Tarık “Biz Özatay, t u g r u T an’la... Tozan, zdemir H Ö e v e ç Tek

lenmişti. Bir söyleşi sırasında, üçüncü eşiyle ilgili olarak şu yanıtı veriyordu gazeteci Gündoğan Tuncer’e: “Üçüncüsü 18 yaşında bir kızdı. Filmlerde figüran oluyordu. Bir gün yanıma gelip benimle evlenmek istediğini söyleyince dedim ki, ‘Bak kızım, ben elli yaşındayım, çok ayıp olur. Kendine niye genç bir koca bulmuyorsun?’. Bu soruma karşılık o da şöyle dedi: ‘Gençlerden çok çektim. İhtiyarları tercih ederim.’ Peki, deyip evlenme hazırlıklarına girdik. Yirmi gün sonra ‘Ben hamileyim’ demez mi? Çok şaşırdım. Hemen bir doktora gittik. Meğer iki aylık hamileymiş. ‘Doktor Bey’ dedim, “Ben bunun yirmi günlüğüne karışırım, üst tarafı beni alakadar etmez”.Salih Tozan’ın “Bizim Yıldızlar Ansiklopedisi”ndeki biyografisine bakıyoruz. “Hâlâ altıncı izdivacından memnun görünmektedir” diye bir ek bilgi yer alıyorsa, demek ki, hesapta olmayan bir eşi daha var Tozan’ın. Salih Tozan, Türk edebiyatının ünlü yazarlarıyla da arkadaşlık etmişti. Ve meyhane arkadaşı Sait Faik’i ne zaman hatırlasa gözleri dolardı. Yine o söyleşi sırasında Tozan, Sait Faik’in son günlerini ve ölümünü şöyle anlatır ağlamaklı gözlerle: “Sait son zamanlarda çok sinirliydi. Sık sık aynaya bakar ve çok çirkin olduğunu tekrar ederdi. Ölümünden bir gün önce hep beraber içiyorduk. Kadehinin dibindeki son damlayı da içti, sonra ıstıraplı bir şekilde yine kadehini doldurdu. Ben mahsustan, elim çarpmış gibi kadehini devirdim içmesin diye.Bunu fark ettiği zaman bana çok kızdı. Hatta masadaki şişe ve bardakları fırlattı. Araya Firuzan Tekil adlı bir gazeteci girdi ve hep beraber hastaneye götürdük. Ertesi

gün onu kaybettik...”

BİR MEYHANE ANISI Yıllar önce Balıkesir’e yerleşen Rumeli göçmeni bir ailenin oğlu Salih Tozan’ı aradığınızda nerede bulurdunuz? Galatasaray’daki Degüstasyon’da, Balık Pazarı’ndaki Lambo’nun meyhanesinde. Ya da Pangaltı’daki Kulüp Meyhanesi’nde. Tozan’ın tanıklığına göre Orhan Veli, bazı şiirlerini Lambo’nun meyhanesinde yazmıştı. Dolapdere’ye inen yokuşun sağ başındaki, girişi ve ön cephesi odun parçalarından yapılmış Kulüp Meyhanesi ise, son durağıydı Baba Salih’in. İç dekoru rengarenk balıklarla dolu akvaryumlarından oluşan bu mekan, Yeşilçam’ın da ‘milli plato’suydu o yıllarda. Birçok filmin meyhane sahnesi bu dekorda çekilmişti. Yıl 1962. İşte o gece Kulüp Meyhanesi’nde bulmuştuk Salih Tozan’ı. Yine aynı köşesindeydi. Yanında fotomuhabiri Fazıl (Durukan) vardı. Baba Salih, durmadan çekiyordu kafayı. Ve rakı kadehini boşluğa kaldırdıkça, “Çek be Agah!” diyordu.Her yudum alışında bir şeyler anlatıyordu. Anlattıkça da rahatlıyordu. Sorgusuz sualsiz ve dizginsiz bir boşalmaydı bu: “Bugün, röportaj için bir gazeteci geldi. ‘En mesut anlarınızı anlatır mısınız?’ dedi, güldüm ve ‘Yirmi beş yıldır mesut anlarım olmadı’ dedim. O tekrar sordu, ‘Hiç olmayacak mı?’. Onu da şöyle ce-

61

vaplamıştım: ‘Ne zaman seyirciler sahneye atlayıp beni tokatlarlarsa, ne zaman inin ulan aşağı eşek herifler, derlerse, işte o zaman en mesut anlarımı yaşamış olacağım”. Tozan, o gece kimlerden söz etmemişti ki? Sait Faik’ten, Orhan Veli’den, Orhan Kemal’den, Abidin Dino’dan... Arada bir Orhan Veli’den şiirler okuyor, Orhan Kemal için ise şöyle diyordu, “Bu memleketin nabzını yoklayan Orhan Kemal’dir. Yaşar Kemal’i Orhan Kemal yaratmıştır.”“Hey gidi günler hey!” diyordu ikide bir. Sonra açıldıkça açılıyordu. “Ne günler geçirmiştik 25 yıl önce” diyerek bu kez, dönemin ünlü yazarı Naci Sadullah’ı dile getiriyordu: “Naci Sadullah gibi bir adam, Safiye Ayla’ya âşık olmuştu. Ve cebinde parası olmadığı için Çiftlik Parkı’ndan içeri sokmuyorlardı. Babıali’nin en büyük röportajcısı ve Safiye Ayla, ikisi de birbirine tutkundu.”Ve yaşamının en ilginç anılarından birini de şöyle anlatıyordu Salih Tozan: “Bir gün hastalanıp Uludağ’a gitmiştim. Doktor ‘İçmeye devam edersen ölürsün’ demişti. Rakı da bulamıyordum. Kim dinlerdi doktoru? O günlerde bir kız gelip bana ‘Artist olmak istiyorum’ demişti. ‘Bir şartla’ dedim.’300 gram ispirto getirirsen’. ‘Ne yapacaksın?’ dedi. ‘Silineceğim’ dedim. Ve o gün 300 gram ispirtonun içine şeker atıp içtim. Karlar üzerinde de biraz yürüdüm inadına. Ben ölmedim. Arkamdan bir de baktım ki bizim doktor ölmüş...” Uzun bir sessizlikten sonra birden ayağa kalkmıştı Salih Tozan. Ve kapıya doğru yürüyordu. “Nereye Salih?” dedim. “Helaya...” “Ama hela o tarafta değil ki...” “Şey, vestiyere gidiyorum, şimdi geleceğim...” Ne gelmesi. ‘Hela’ ve ‘vestiyer’ numarasıyla birden toz olmuştu. Bulabilene ‘aşkolsun’du Salih Tozan’ı. Ve gerçekten biz de, bütün meyhaneyi dolaştığımız halde, bulamamıştık Tozan’ı o gece... Meraklısına Notlar: Bu meyhane sohbetinden bir yıl sonra, 1963’de özel bir hastanede yaşamını yitirdi Salih Tozan. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA

Vampirler, kurt adamlar ve Frakenstein

“Şafak Vakti Bölüm 2”de serinin ilk filminden beri Bella ve Edward’ı canlandıran Kristen Steward ve Robert Pattinson çocuklarını büyütüyorlar.

Bill Condon, “Alacakaranlık / Twilight” serisinin son filminde kimilerini ‘art house’ filmlerden tanıdığımız uluslararası bir kadroyu hikayeye dahil ediyor. Tim Burton ise “Frankenweenie”de önceliğinin çocukluğunun filmleri olduğunu tüm samimiyetiyle yansıtıyor.

Bitmeyen şehvet, enerji, gençlik: Neden olmasın? “Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 2 / The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2” Yönetmen: Bill Condon Senaryo: Melissa Rosenberg (Roman: Stephenie Meyer) Oyuncular: Kristen Stewart, Robert Pattinson, Taylor Lautner Görüntü: Guillermo Navarro Müzik: Carter Burwell

ALİ ULVİ UYANIK ali.ulvi.uyanik@gmail.com

KLASİK VAMPİR, soylu, kibar Dracula’ya içtenlikle hayat veren Macar göçmeni aktör Bela Lugosi , “Kendimi Kont Dracula sanıyorum diye bana çılgın gözüyle bakıyorlar” dermiş. 73 yaşında, Hollywood’da yoksulluk içinde ölen (1956) Lugosi’nin şu sözleri önemli: “İçinde yaşadığım, beni zorlayan toplum benden bin kat daha çılgın, anlamsız”! Lugosi’nin tespitinin doğruluğu bugün ortaya çıkmış bulunuyor. “Alacakaranlık / Twilight” serisinin herhangi bir filminden çıkan genç kız ve kadınlar, onlara sonsuz gençliği armağan edecek bir vampir tarafından ısırılmayı hayal ediyorlar. Şaka değil, insan dişisinin, erkeğine ‘vurulduğu’ zaman gözünün hiçbir şeyi görmeyeceğini, bir anne-kız modelinden yola çıkarak vurgulayan ilk

Milliyet SANAT Aralık 2012

62

filmden başlayarak, adı üzerinde, güzel Bella hedefinden sapmadı... Yaşlılığı ile yüzleşip ölümlü olmaktan ölümsüzlüğe adım atma yolunda, 100 yaşını devirmiş ‘genç’ vampir Edward’dan asla vazgeçmedi. Onunla evlendi, hamile kalıp bir kız çocuğu sahibi oldu ve yine onun tarafından vampire dönüştürüldü! Bella karakteri, sistemin, tüketime yönelik kullandığı her tür iletişim aracında tanımlanan ideal dişi form.

KADINLARA YÖNELİK Edebi ve sinemasal değerleri bir yana, “Alacakaranlık” serisi de hemen hemen, tamamıyla, genç kızlara ve kadınlara yönelik tasarlanıp üretildi ve pazarlandı. Bir bakalım üçgene: Bella’yı yorumlayan Kristen Stewart güzel olmasına rağmen hiç ‘frikik’ vermedi. Vampir olana dek cinsel çağrışımlara oldukça kapalı; cesur ve tutkusu zirvede bir âşıktı sadece. Oysa Edward (Robert Pattinson), ‘cool’, ince, seksi, bedeni genç ruhu yaşlı, ideal bir âşık ve erkekti. Bilinen kalıplara uymuyordu. Heyecan verici bir ‘öteki’... Sevmezseniz, onun


tam tersi bir ‘hot’ genç adam verelim: Jacob (Taylor Lautner)! Türü azalmış Amerikan yerlilerinden. Doğa özenle yaratmış. Diğer ‘genç kurt adam’larla (frat boy) birlikte bir birliğin üyesi; rolünün yarısını da diri ve atletik vücudundan ötürü yarı çıplak oynadı (son bölümde de tek sahnede soyunuyor)! Bella onu tuttuğunda, “Yanıyorsun” demişti. Bu sözcük bile incelikle hesaplanmıştı. Yani ‘soğuk’ ve ‘sıcak’ iki erkek serinin başlıca kozuydu. Bella ise, iki erkek arasında gidip geliyormuş gibi suni bir heyecan dalgası yaratarak izleyen kızların yüreklerini ağızlarına getirdi. Böylece, film serisi, asırlık korku ikonları vampirler ve kurt adamların yarattıkları terör dalgası üzerinden değil de, Bella’nın seçimi üzerinden kalp atışlarını hızlandırdı. Ancak, “Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti - Bölüm 2 / The Twilight Saga: Breaking Dawn - Part 2”da taşlar yerine oturuyor. Bella kendini o denli diri, enerjik, şehvetli hissediyor ki Edward’la sonsuza dek seks yapmak istiyor. Neyse ki, acıktığında insan canı almasını Edward engelliyor. Bu arada, kızları Renesmee hızla büyüyor; Jacob tarafından ‘mühürlendiği’ için, Cullen ailesi içine bu genç kurt adam da girip çıkıyor ve Bella ona darbeyi vuruyor: “Jacob, siz kurtlar kötü kokuyorsunuz”! “Tanrılar ve Canavarlar / Gods and Monsters”ın uyarlama senaryosuna imza atarak Oscar kazanmış yönetmen Bill Condon, hem son bölümü toparlayan, hem de bizler için cazip kılan formülde başarılı olmuş. Bu formül, hedefi on ikiden vuran ‘casting’ çalışmasıyla, kimilerini ‘art house’ filmlerden tanıdığımız uluslararası bir kadroyu hikayeye dâhil etmek şeklinde kurulmuş. Renesmee’nin bir ‘ölümsüz çocuk’ yani sır saklayamayacak bir tehlike olduğu dedikodusu üzerine İtalyan kasabasında konumlanmış lider vampir ailesi Volturi’ler, Cullen’ları yok etmek üzere harekete geçiyor. Cullen ailesi ise dünyanın dört bir tarafındaki klanlardan bazıları özel yeteneklerle donatılmış vampirleri tanık olarak yanlarına çekiyorlar. Bu çeşitlilik, bir nevi “X-Men’ etkisi de yaratarak nihai savaşa giden ve akıllıca planlanmış sahneye dek, vahşi doğanın güzelliğiyle birlikte öyküyü alımlı hale getirmiş. “Underworld” serisindeki kurt adamlıktan farklı alana geçiş yapan Michael Sheen’in canlandırdığı Aro’nun başında olduğu, asil, kudretli, kuralları katı biçimde uygulayan Volturi ailesinin üyeleri ile diğer vampir tiplerinin stil özelliklerinin de, genç seyircilerin taklit meraklarını kamçılayabileceğini eklemek gerek.

“Franke nweenie ” Yönetm en: Tim B u rton Senaryo : John A ugust Seslend irenler: Catherin O’Hara, e Martin S h ort, Mar Landau, tin Winona Ryder, Charlie Tahan G örüntü: Sorg Mü Peter zik: Dan ny Elfm an

“Frankenweenie”de Burton 1984’te yönettiği aynı adlı kısa filmi kaynak alıyor.

Çocukluğumuz: Siyah-beyaz masumiyetimiz TIM BURTON 1958 doğumlu. 1984’te yönettiği kısa film “Frankenweenie”yi, uzun metraj/siyah-beyaz/ stop-motion / 3D özellikleriyle yeniden çekip, bana göre en saf filmini gerçekleştirmiş. Aynı zamanda da, kendisi gibi 50 civarında ve üzerindeki yaşta olup çocukluk anılarının büyük bölümü karanlık salonlarda dokunmuş seyirci ile duygularını paylaşmış. Salt sinema seyircisi veya eleştirmen ya da milyon dolarlarla çalışan yönetmen olun, ortak payda, sinemaya duyulan saf sevgi. Lütfen beylik gelmesin: Filmle baş başa kalıp dışarıdaki dünyadan tamamıyla soyutlandığınızda içinizi titreten bir sevgi bu. Burton, tam da bu duyguyu yakalamış işte! Öykü, geçen yüzyılın ortalarında, güneybatı ABD’nin ‘muhafazakâr’ banliyö kasabalarından biri olan New Holland’da yaşayan, içine dönük ve çatı katındaki atölyesinde bir bilim adamı gibi yaratıcı buluşlara imza atan Victor Frankenstein ile can dostu köpeği Sparky’nin etrafında gelişiyor. Burton, öykünün katmanlarını, 1931 yapımı “Frankenstein” (Yön.: James Whale) ile korku ve bilim kurgu türlerinin bazı siyah beyaz filmlerinden damıtmış. Hatta savaş sonrasında atom bombaları travmalarının sinemaya yansıttığı Japon canavarlardan bile yararlanmış. Ve önceki ‘stop-motion’ animasyonu “Ölü Gelin / Corpse Bride” denli, ürpertici ve insani bir kara mizah örneği çıkartmış. Filmi henüz seyretmemiş olanlar için ayrıntıları sıralamak doğru değil. Şunu söyleyebilirim: Victor’un ölen köpeği Sparky’i ye-

63

Tim Burton ile ekibi sıfırdan ürettikleri kuklalara olağanüstü bir emek ve zaman harcayarak hayat verdiklerinde, sinemanın nasıl bir sevgi işi olduğunu iyice hissediyorsunuz. niden canlandırdığı gibi, Burton ile ekibi de sıfırdan ürettikleri kuklalara olağanüstü bir emek ve zaman harcayarak hayat verdiklerinde, sinemanın nasıl bir sevgi işi olduğunu iyice hissediyorsunuz. Bu içtenliği derinleştiren ve sinemanın en naif hallerine duygusal dönüşünüzü sağlayan ise siyah beyazın kullanımı olmuş. Bir düşünün, “Frankenstein’in Gelini / Bride of Frankenstein” (1935, James Whale) filminde canavarın müstakbel karısını oynayan Elsa Lanchester’ın saçındaki ondüleli beyaz meçi, Sparky’nin âşık olduğu kaniş Persephone’ye uygulamak, Burton’dan başka kimin aklına gelir kolayca? Burton’ın beslendiği kaynaklar, Gotik sanat anlayışı,”Grand Guignol”, Alman Dışavurumculuğu olsa da, öncelik, çocukluğunun filmlerinde. Bunu “Frankenweenie”de tüm samimiyetiyle yansıtıyor. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SİNEMA

Türkiye’nin gündemi sinema perdesinde Yılın son ayında sinema salonları hem yerli hem de yabancı filmler açısından oldukça yoğun geçiyor. Ölüm oruçları, yaşam ve hapishane gerçekliğine farklı yerlerden bakan “Açlığa Doymak” ve “F Tipi Film” bu ayın en çok konuşulacak filmleri olacak gibi görünüyor. SİNAN YUSUFOĞLU sinan.yusufoglu@gmail.com

BU AYIN en çok konuşulacak iki yerli filmi hapishane ve ölüm oruçları gibi mevzular etrafında dolaşan ama meseleye farklı ‘ideolojik’ çerçevelerden bakan hikayelere sahip “Açlığa Doymak” ve “F Tipi” filmleri. “Açlığa Doymak” filminde, Kurtlar Vadisi dizi ekibinden yönetmen Zübeyr Şaşmaz, üç karakterin değişen yaşamları üzerinden ölümü ve kendini feda etmeyi hikayesinin merkezine koyuyor. Hayatlarındaki yıkımlardan ‘açlık’ ile çıkmaya çalışan bu karakterler modern yaşam, ideoloji ve dinde çareyi ararken geriye çözüm olarak Zübeyr Şaşmaz’ın yol gösterici ve kurtacı olarak gösterdiği ‘din’ kalıyor. Mete Horozoğlu, Hazar Ergüçlü, Didem Balçın ve Musa Uzunlar gibi oyuncuların yer aldığı film, çok karakterli yapısı ve büyük prodüksiyonuyla dikkat çekiyor. Hapishane gerçekliğine iktidarın zulüm

ARALIK 7 ARALIK CUMA ● “Açlığa Doymak” Yön.: Zübeyr Şaşmaz Oyn.: Mete Horozoğlu, Hazar Ergüçlü ● “Çalıntı Hayat” Yön.: Brian Klugman, Lee Sternthal Oyn.: Bradley Cooper, Jeremy Irons ● “Ben ve Sen” Yön.: Bernardo Bertolucci Oyn.: Tea Falco, Jacopo Olmo Antinori ● “Uçuş” Yön.: Robert Zemeckis Milliyet SANAT Aralık 2012

ve baskısı üzerinden yaklaşan “F Tipi Film” ise kolektif bir çalışmanın ürünü olarak çıktı. 10 yönetmenin çektiği 10 dakikalık kısa filmlerden oluşan filmin proje tasarımı Grup Yorum’a ait. Hapishanelerdeki tecrit uygulamalarını ve devletin siyasi mahkumları sindirmesini anlatan filmin yönetmen koltuğunda ise Sırrı Süreyya Önder, Barış Pirhasan, Ezel Akay, İlksen Başarır ve Hüseyin Karabey’in de aralarında olduğu isimler göze çarpıyor.

KUZEY KIBRIS’TA Ayın bir diğer yerli filmi Tamer Garip’in ilk uzun metraj filmi “Kod Adı: Venüs” gerçek hikayeler üzerinden Kıbrıs’ın dile getirilmeyen trajedilerini anlatıyor. 1940’lardan bugüne Kıbrıs’ta yaşananları casusluk ve aşk üzerinden anlatan film, kişisel bir olay üzerinden siyasal ve toplumsal bir yere uzanıyor. Filmin başrollerini ise Jolie M, Cengiz Bozkurt ve Jonny Lee-Kemp ve Serhat Harman paylaşıyor. İlk kez Cannes’da gösterilen ve yarışan “Kibarca Öldürmek / Killing Them Softly”

Oyn.: D. Washington, John Goodman ● “Çakallarla Dans 2: Hastasıyız Dede” Yön.: Murat Şeker Oyn.: Şevket Çoruh, İlker Ayrık ● “Jianyu” Yön.: Chao-Bin Su, John Woo Oyn.: Michelle Yeoh, Barbie Hsu 14 ARALIK CUMA ● “Nashira Sıkıysa Yakala” Yön.: Yaşar Kızgın Oyn.: Serdal Genç, Serkan Genç ● “Tepenin Ardı” Yön.: Emin Alper Oyn.: Tamer Levent, Reha Özcan ● “Sen Dünyaya Gelmeden”

64

“F Tipi” adlı filmin oyuncu kadrosunda Fırat Tanış da bulunuyor.

yılın merakla beklenen filmlerinden biriydi. “Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikastı” gibi bir filmle sinemada rüştünü ispatlayan Andrew Dominik’in yeni filmi, yerel bir çetenin yönettiği bir poker oyununa yapılan soygunun ardından gelişen olayları takip ediyor. Brad Pitt, Richard Jenkins, James Gandolfini ve Ray Liotta’nın yer aldığı oyuncu kadrosuyla heyecan yaratan film, George V. Higgins’in “Cogan’s Trade” isimli romanından uyarlandı. Yıldızı bir anda parlayan yazar Rory Jansen’in kariyerindeki ve aşk hayatındaki yükselişini anlatan “Çalıntı Hayat / The Word” filminin hikayesi, bir anda ortaya çıkan gizemli bir adamın bu yükseliş hikayesiYön.: Sergio Castellitto Oyn.: Emile Hirsch, Penelope Cruz ● “Bana Bir Soygun Yaz” Yön.: Biray Dalkıran Oyn.: Hakan Yılmaz, Sera Tokdemir ● “Laz Vampir: Tirakula” Yön.: Metin Koç, Ulaş Zeybek Oyn.: Levent Sülün, Wilma Elles ● “Derriere Les Murs 3D” Yön.: Julien Lacombe, Pascal Sid Oyn.: Laetitia Casta, Thierry Neuvic ● “Hobbit: Beklenmedik Yolculuk” Yön.: Peter Jackson Oyn.: Orlando Bloom, Cate Blanchett ● “Annem Bir Dinazor”


nin nasıl da kaygan bir zeminde olduğunu göstermesiyle farklı bir yola giriyor. Ortaya atılan bir iddia yazar Jansen’in hiç beklemediği sonuçlara neden olurken akılda filmin incelikle ilerleyen senaryosu ve güçlü oyunculukları kalıyor. “Felekten Bir Gece / The Hangover” filmiyle tanınan aktör Bradley Cooper’ın başrolde olduğu filmin yönetmenliği ve senaryosu Brian Klugman ve Lee Sternthal’e ait. Penelope Cruz ve Emile Hirsch’i aynı filmde buluşturan “Sen Dünyaya Gelmeden / Twice Born” Bosna’da tanışan ve büyük bir aşk yaşayan Gemma ve Diego’nun hüzünlü hikayesine ortak ediyor seyirciyi. Bosna Savaşı’nın tamamen değiştirdiği iki insanın birbirlerine olan büyük aşklarını konu edinen filmin yönetmen koltuğunda ise İtalyan yönetmen Sergio Castellitto var. Saadet Işıl Aksoy’un oyuncu kadrosunda yer alması filme dair daha çok merak uyandırıyor. Leslye Headland’in senaryosunu yazıp yönettiği romantik komedi “Bekarlığa Veda / Bachelorette” filmi Kirsten Dunst, Rebel Wilson ve Lizzy Caplan bir araya getiriyor. Evlilik ve kariyer arasında seçim yapıp evliliği seçen arkadaşlarının bekarlığa veda partisini unutamayacağı bir geceye çeviren üç kadın arkadaşın hınzırca planları kadınlar arasında bitmek bilmeyen bir rekabete dönüşünce işler de çığrından çıkıyor. “Umudunu Kaybetme” filmiyle tanıdığımız İtalyan yönetmen Gabriele Muccino vizyona girecek yeni filmi “Playing for Keeps”de Gerard Butler, Uma Thurman ve Jessica Biel’i bir araya getiriyor. Ekonomik anlamda zor zamanlar geçiren spor yıldızı George’un karşısına çıkan yeni bir fırsatla değişen hayatını oldukça maceralı bir romantik komediyle perdeye taşıyan İtalyan yönetmen Muccino, Hollywood’da sıkı adımlarla yürümeye devam ediyor. Yön.: John Kafka, Yoon-suk Choi Oyn.: Jane Lynch, Rob Schneider 21 ARALIK CUMA ● “F Tipi Film” Yön.: Sırrı Süreyya Önder... Oyn.: Tansu Biçer, Serkan Keskin ● “Kibarca Öldürmek” Yön.: Andrew Dominik Oyn.: Brad Pitt, James Gandolfini ● “Bekarlığa Veda” Yön.: Leslye Headland Oyn.: Kirsten Dunst, Rebel Wilson ● “Elveda Katya” Yön.: Ahmet Sönmez Oyn.: Kadir İnanır, Anna Andrusenko

Kirsten Dunst, Isla Fisher ve Lizzy Caplan (soldan sağa) “Bekarlığa Veda”da.

“Medyum”da Cillian Murphy’i izleyeceğiz. “Killing Them Softly”nin oyuncu kadrosunda Brad Pitt ve Scoot McNairy var.

EVİN TRAJİK HİKAYESİ 3 boyutlu korku ve gerilim filmleri her geçen ay salonlarda daha fazla yer buluyor. Kei Oishi’nin orijinal hikayesinden yeniden uyarlanan “Apartment 1303” de bu filmlerden biri. Yönetmen koltuğunda Michele Taverna’nın olduğu film, 1303 no’lu eve taşınmaya karar verenlerin içinden çıkamadıkları laneti anlatıyor. Eve taşınan anne ve kızın birbirine karşı duydukları aşk/nefret ilişkisinin bir korku filmine dönüşmesini konu ● “Adı: Venüs”

Yön.: Tamer Garip Oyn.: Jolie M, Cengiz Bozkurt ● “Comme un Chef” Yön.: Daniel Cohen Oyn.: Michael Youn, Jean Reno ● “Jack Reacher” Yön.: Christopher McQuarrie Oyn.: Tom Cruise, Rosamund Pike 28 ARALIK CUMA ● “Aşk” Yön.: Michael Haneke Oyn.: J. Trintignant, Emmanuelle Riva ● “Dönüşüm / HTR2B” Yön.: Osman Evren Tolga

65

alan filmin başrollerinde ise Mischa Barton ve Rebecca De Mornay var. Robert De Niro, Elizabeth Olsen ve Sigourney Weaver’i br araya getiren gerilim filmi “Medyum / Red Lights”ın yönetmen koltuğunda “Toprak Altında / Buried” filmiyle eleştirmenlerden özgüler alan Rodrigo Cortes var. Çekimleri Barcelona’da yapılan filmde, bir psikolog ve asistanının metafizik üzerine çalışmalarıyla yaşadıkları psişik olayları keşfetmeleri anlatılıyor. MS Oyn.: T. Kumbaracıbaşı, S. Altunorak ● “Playing for Keeps” Yön.: Gabriele Muccino Oyn.: Gerard Butler, Jessica Biel ● “Apartment 1303 3D” Yön.: Michele Taverna Oyn.: M. Barton, Rebecca De Mornay ● “Medyum” Yön.: Rodrigo Cortes Oyn.: Robert De Niro, Elizabeth Olsen ● “Anna Karenina” Yön.: Joe Wright Oyn.: Keira Knightley, Jude Law ● “Pi’nin Yaşamı” Yön.: Ang Lee / Oyn.: T. Maguire Milliyet SANAT Aralık 2012


DVD gurel.selin@gmail.com

“Un amour de jeunesse / Elveda İlk Aşk”

BAĞIMSIZ SULARDA

BU FİLME DİKKAT !

SELİN GÜREL

İlk aşkın yoğun ve şiddetli halini, yani dengesiz ve çelişkilerle dolu bir dönemi yalın ve gerçekçi bir anlatım tarzıyla perdeye taşıyan “Elveda İlk Aşk” bir gençlik filmi değil, sapına kadar bir aşk filmi. Sinemada yetişkinlerin dünyasındaki aşk duygusuna böylesine saplanıp kalmışken, gençken âşık olmanın hem özgürleştirici hem kısıtlayıcı, ama mutlaka daha ilginç olduğu gerçeğini yeniden hatırlamak hoş bir değişiklik.

“Moonrise Kingdom” (2012)

Yönetmen: Wes Anderson Oyuncular: Jared Gilman, Kara Hayward, Bruce Willis Öykü: Kasabanın yalnız çocuğu ile en olgun küçük kızı birbirine âşık olur ve birlikte kaçmaya karar verir. Önlerindeki büyük macera, hem yetişkinleri hem de doğa koşullarını karşılarına alacak niteliktedir. Ancak sevgileri her şeyi aşacak güçtedir. Çarpıcı yönü: Wes Anderson’ın ustalığını konuşturduğu “Moonrise Kingdom” sadece ‘60’lar dokusuyla değil, ‘60’larda çekilmiş hissi yaratan yönetmenlik üslubuyla da hayranlık uyandırıyor. 2012’nin en iyi filmlerinden biri.

“The Amazing SpiderMan / İnanılmaz Örümcek Adam” (2012)

2

Yönetmen: Marc Webb Oyuncular: Andrew Garfield, Emma Stone, Rhys Ifans Öykü: Anne ve babasının neden ortadan kaybolduğunu araştırmaya koyulan Peter Parker, tüm cevapların babasının eski ortağı Dr. Curt Connors’da toplandığını keşfeder. Bu arada gönlünü kaptırdığı sınıf arkadaşı Gwen Stacy, Connors’ın laboratuvarında çalışmaktadır. Çarpıcı yönü: Sam Raimi’nin “Örümcek Adam”ından daha karanlık bir seri başlatan Marc Webb, stüdyo filmi deneyimi olmamasına karşın, harika bir iş çıkarıyor. Milliyet SANAT Aralık 2012

66

Bağımsız yönetmen Ti West’in Türkiye’de gösterime giren son filmi “Ruhlar Oteli” rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yılın en iyi korku filmlerinden biriydi. Klişe bir hayalet öyküsü gibi başlayıp kendi içinde komediye de yer açabilen ve mekandan beslenen bir korku filmi olmasına rağmen esnek senaryo dönüşlerini kaldırabilen “Ruhlar Oteli”, “The House of the Devil”ın yönetmenine yaraşır bir yapımdı. Vizyonda kaçırdıysanız, DVD’sini mutlaka edinin.

10

Ayın en gözde 1

“The Innkeepers / Ruhlar Oteli”

DVD’si “Snow White and the Huntsman / Pamuk Prenses ve Avcı” (2012)

3

Yönetmen: Rupert Sanders Oyuncular: Kristen Stewart, Chris Hemsworth, Charlize Theron Öykü: Kötü Kraliçe’nin ormana götürülüp öldürülmesini emrettiği Pamuk Prenses, Avcı’nın cinayetten vazgeçmesiyle özgürlüğüne kavuşur. Çarpıcı yönü: Tipik Pamuk Prenses masalını tepetaklak eden film, prensesi güçlü ve cesur bir savaşçıya çeviriyor. Asillerin âsillere aşık olması gerektiği kuralını ise ezip geçiyor. Yenilikçi, ufuk açıcı bir uyarlama... Filmin gerçek yıldızı ise Charlize Theron.

4

“Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir” (2011)

Yönetmen: İmre Azem Öykü: İstanbullular’ı uzun süredir dinledikleri ‘kentsel dönüşüm’ masalının etkisinden çıkarmayı amaçlayan ödüllü belgesel, potansiyelinin çok çok üzerinde bir nüfus ve plansız kentleşme yüzünden ayakta durmakta zorlanan şehrin çığlığına eşlik ediyor. Çarpıcı yönü: İstanbul’un bu belgesele ihtiyacı vardı. Yaşadığımız şehrin içine düştüğü bataklığı gözler önüne seren belgesel, her İstanbullu’nun başucu filmi olmalı. Filmin DVD’si geri dönüştürülebilir kağıttan, elle yapılmış kutular içinde satışa sunuldu.


X YENİ BO

SETLER

ARŞİV GÜZE Lİ

“La battaglia di Algeri / Cezayir Savaşı” (1966) Cezayir’in ‘50’lerde Fransa’ya karşı verdiği direnişin öyküsünü anlatan “Cezayir Savaşı” türünün en iyilerinden. İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo’nun her iki tarafa da aynı mesafeden baktığı film, silahlı mücadeleyi özendirdiği gerekçesiyle muhafazakarlar tarafından eleştirilmişti, bir süre Fransa’da yasaklı kalmıştı.

KOLEKSİYONERLER İÇİN “Harry Potter Ve Ölüm Yadigarlari Bölüm 1” - Koleksiyon Versiyonu

Tayfun Pirselimoğlu Box Set (“Rıza”, “Pus”, “Saç”)

Zengin özel seçenekler menüsü ve yeni bir belgeselle bu set, “Harry Potter” aleminde öğrenecek yeni bir şeyler olduğunu kanıtlıyor.

“Une vie meilleure / Daha İyi Bir Hayat” (2011)

“This Must Be the Place / Olmak İstediğim Yer” (2011)

5

Yönetmen: Cédric Kahn Oyuncular: Guillaume Canet, Leola Bekhti, Slimane Khettabi Öykü: Yann ve Nadia, birbirine âşık olur. Aşkın verdiği umutla göl kenarında bir restoran işletmek için kredi çeken ikili, hızlı bir şekilde borç batağına saplanır. Çarpıcı yönü: Film, ‘daha iyi bir hayat’ için çabalayan bireylerin çöküşünü toplumsal gerçekçi bir tarzda işliyor.

6

8

Yönetmen: Paolo Sorrentino Oyuncular: Sean Penn, Frances McDormand, Eve Hewson Öykü: Emekli rock yıldızı Cheyenne, babasının ölümünün ardından yeni bir amaç edinir: Auschwitz’te babasına eziyet eden SS subayını bulmak ve onunla yüzleşmek. Çarpıcı yönü: “Olmak İstediğim Yer” tamamıyla Penn’in performansına dayalı, ağırkanlı bir yol filmi.

“Polisse / Polis” (2011)

Yönetmen: Maiwenn Oyuncular: Karin Viard, Joey Starr, Marina Fois Öykü: Paris’teki Çocuk Koruma Birimi’nde çalışan polisler, çocukların başrolde olduğu nahoş öyküleri dinlemek ve en etkili şekilde müdahale etmek zorundadır. Çarpıcı yönü: Maiwenn, “Polis” ile Cannes’da Jüri Ödülü kazandı. Maiwenn filmi belgesel havasında çekerek, gerçeklerin rahatsız ediciliğini zedelememeyi amaçlıyor.

“The Five-Year Engagement / Uzatmalı Nişanlım” (2012)

9

Yönetmen: Gareth Evans Oyuncular: Iko Uwais, Ananda George, Ray Sahetapy Öykü: Endonezya’da bir apartman baskını sırasında köşeye sıkışan polis ekibi, elindeki sınırlı cephaneyle, peşinde olduğu uyuşturucu mafyasıyla çatışmak zorundadır. Çarpıcı yönü: “Baskın” dövüş filmleriyle büyüyen bir nesli kendine hayran bırakacak bir enerjiye sahip.

7

Yönetmen: Nicholas Stoller Oyuncular: Jason Segel, Emily Blunt, Chris Pratt Öykü: Kusursuz bir çift olan Tom ve Violet, aile arasında yapılan bir nişan töreniyle evliliğe doğru ilk adımı atar. Ancak birbiri ardına çıkan engeller, düğünün birçok kez ertelenmesine neden olur. Çarpıcı yönü: Film, Segel-Blunt kimyasının da etkisiyle, romantik dram tonunu çok iyi tutturuyor.

“The Raid / Baskın” (2011)

10

“Magnifica presenza / Şahane Misafir” (2012)

Yönetmen: Ferzan Özpetek Oyuncular: Elio Germano, Margherita Buy, Cem Yılmaz Öykü: Oyuncu olma hayalleriyle Roma’ya gelen ve kelepir bir ev tutan Pietro, kısa süre sonra evde ters giden bir şeyler olduğunu fark eder. Evde kendisiyle birlikte ikamet eden bir hayalet grubu vardır. Ancak bu hayaletler tehlikeli değil, talepkardırlar. Çarpıcı yönü: Özpetek’in izlemesi keyifli ancak etkisini çabuk kaybeden son dönem filmlerine bir yenisi ekleniyor.

67

Milliyet SANAT Aralık 2012


FOTOĞRAFLAR:BÜNYAMİNAYGÜN

“Kötü adamı bir şartla oynarım: Hasta olacak” Kadir İnanır’ın uzak yol kaptanı Yunus’u oynadığı “Elveda Katya” bu ay gösterime giriyor. Şu sıralar gündeminde bir belgesel, bir de anı kitabı olan İnanır’la Yunus Kaptan’dan başlayıp 40 yıla yayılan sinema serüvenini konuştuk.

asu.maro@milliyet.com.tr

AYIN SÖYLEŞİSİ

Babası Trabzonlu olan Kadir İnanır, orada daha önce hiç film çekmediğini söylüyor.

ASU MARO

MESLEK HAYATIMIN ilk Kadir İnanır röportajı. Tuhaftır, bunca yıldır çakışmamış yolumuz. Karşısına oturunca nasıl 40 yıllık karakterlerin bir bir resmi geçit yapacağını bilmiyorum gözümün önünde. Bebek Otel’in barında, bir zamanlar Ayhan Işık, Sadri Alışık, Ekrem Bora ve Fikret Hakan’la bir beşli olarak oturdukları masalarda bu Milliyet SANAT Aralık 2012

kez bu ay gösterime girecek son filmi “Elveda Katya”dan başlayıp geçmişe uzanıyoruz. Bütün unutamadığım Kadir İnanır filmleri de eşlik ediyor bize. Röportajın başlamasına da, bitmesine de, fotoğrafın çekileceği noktalara da o karar veriyor. ‘Serttir’ önyargısından fazla sesim çıkmıyor başta. Ama sonra, laf lafı açınca, görüyorum ki büyük bir

68

açıklıkla cevaplıyor soruları. Sağlık sorunlarından sonra kendine daha iyi bakar olmuş, sigarayı bırakmış. Harıl harıl anılarını yazmaya devam ediyor. Bir yandan Hüseyin Karabey’in çekeceği Kadir İnanır belgeseline kafa yoruyor. Ve yeni filmlere... Bir de daha iyi bir dünyanın olabileceğine inanıyor, hâlâ.


● Hüseyin Karabey hayatınızın belgeselini çekecek. Ne zaman bitecek, nasıl bir film olacak? Ben hiç hesapta olmadan, tasarlamadan, ilk zamanlardan beri kamera arkaları ve özel hayatımla ilgili sürekli filmler çekmişim. Sonra giderek bu filmler bozulur mu endişesi başladı. 8 mm filmlerin DVD’lere aktarılma tekniği olduğunu öğrenince, bunları müthiş bir heyecanla aktarıp onları kurtardık. Şöyle bir baktığınız zaman 40 yıl kimlerle çalışmışım, kimler sağ, kimler ölü... Bu filmlerin kamera arkaları. Bulunmaz bir hazine. Malzeme bu kadar zengin olunca durum zorlaşıyor, uzun uzun zaman ayırmak gerekiyor. Acelemiz yok, telaşımız da yok. Yazdığım kitap da öyle. İkisi aynı anda hayata geçsin istiyorum. ● Neden kendiniz yazmayı tercih ettiniz birine yazdırmak yerine? Tabii ki sonunda bir editöre vereceğim, ama anılarımı kendim yazmalıyım, konuşmakla olmaz. Kaldı ki, el yazısıyla yazdığım o kitapçık da kendi başına bir eser. Sonra o kitapla beraber ben bir Anadolu turu düşünüyorum. Bir tırla bütün Türkiye’yi dolaşıp imza günleri yapacağım. Bir de çok gizlemedim, ne yaşadıysam iyisiyle kötüsüyle hepsini yazdım. Bayağı tartışmalar çıkacak. Bana diyorlar ki “Niye böyle bir şeyi tercih ediyorsun? Yazmasan olmaz mı?” Olmaz. Herkes bu dünyadan geçip gidecek, hiçbir şey gizli kalmasın, her şeyi öğrensin bu toplum. ● Peki kendinize karşı da dürüst oldunuz mu yazarken? Gayet tabii. Benim kendi kişiliğimle ilgili en büyük özelliğim, bir Anadolu kasabasından bir büyük şehre gelip hem o şehirde tutunmam, hem de kendi mesleğimde tek başına, kimseden yardım almaksızın böyle bir kavganın içerinden başarıyla çıkmam. Bu başlı başına bir drama zaten. ● Gerçekten kimseden yardım almadınız mı? Ben olumsuz bir yapı gördüğüm zaman onu kendi gücümle yok ettim. Beni ezemediler, toplamı o. O sistemin güç odakları denediler yolumu kesmek istediler ama beceremediler, ben daha güçlü çıktım. Giderek de zaten o güç karşısında onların direnci kırıldı. Beş - altı yıllık bir süreçti o. Bundan sıyrıldığın zaman güçleniyorsun demektir. Mesela bunun en büyük örneği, ilk çektiğim 20-25 filmde, - ki aralarında gene güzelleri vardır - , sorumluluk almıyorum. Çünkü onlara müdahale edecek gücüm yok. Ama artık filmler benim üzerimden pazarlanır olduktan sonra, yani “Bu filmde Kadir İnanır oynasın” şartını işletmeciler koyduktan

“Bence Yunus Kaptan kesinlikle kötü bir karakter değil, onu kötü karakter olarak yapmak niyeti varsa benden gizli yapılmıştır, o da hiç ahlaki bir şey değildir.”

Kadir İnanır, “Elveda Katya”da Yunus Kaptan’ı canlandırıyor.

sonra, seçmeye başladım. Ondan sonraki filmlerime bakarsanız, yüzde 90’ında büyük alkış vardır. Yine arada ticari filmler yaptım, çünkü bak , bu çok enteresan, bu bir sanat dergisi olduğu için bunu söylemem lazım: Dönemin siyasi sıkışıklığı var, ağır sansür var, ülke gergin ama sen sistemi bozacak bir film çekmek istiyorsun. Yapımcı yok. Adam “Ben böyle bir film çekmem” diyor. Ama Kadir İnanır’la bir film çekmeye ihtiyacı var. Ben de diyorum ki “Ben de sana film çekmiyorum. Senin dediğini yaparım, ticari filmi çekerim ama ikinci film olarak da bunu çekeceksin.” ● Bu şekilde yaptığınız çok film var mı? Tabii, kaç tane... Saymakla bitmez. Uzun süre yasaklı kalmış, ağır sansüre uğramış filmlerin çoğu böyle pazarlıklardan geçti. “Karılar Koğuşu”ndan tut ta “Dikenli Yol”a, “Sen Türkülerini Söyle”den bilmem nereye kadar, çok filmlerim var benim şart koştuğum. Bana desen ki “Hem ben içeriği kendi düşüncelerime ters gelen hiçbir filmde oynamam diyorsun, hem de bu nasıl oldu peki?” diye bir film adı versen, işte o onun hediyesi, bonusu onun o. ● Gittikçe daha da seçici olduğunuzu düşünürsek, Ahmet Sönmez’in ilk filmi olan “Elveda Katya”ya nasıl karar verdiniz? Üstelik hızlı olmuş kararınız... Evet, ben bu ağır hastalıklardan çıktığımda geldi bu senaryo. Aslında benim üç dört ay daha dinlenmem gerekiyordu. Ben Trabzon’da hiç film çekmedim, babamın memleketi olmasına rağmen. O bir etken oldu. Sonra senaryoyu okudum, gerçekten Türk insanının Rus kadınına önyargılı bakış açısını açığa çıkaran bir filmdi. Ben bir film-

69

“Yüz tane daha filmim var, muazzam dizi olur” ● Sizin eski filmleriniz bir bir dizi oluyor. Ne düşünüyorsunuz onlar hakkında? Ne kadar güzel, falanca film, halk da çok sevmiş, sen onu hemen dizi yap. Kardeşim, sen o filmin senaryosunu görüyorsun, tamam beğendin de, o filmin güzel olması için benim o filme kattığım değerleri biliyor musun? Mesela o film çekilsin diye hangi ev sahibinin, hangi belediye başkanının, hangi valinin gönlümü almak durumunda kaldığımı biliyor musun, kendimi o filmde nasıl parçaladığımın, ne kadar emek verdiğimin farkında mısın? Sen benim verdiğim emekleri yeni yaptığın işte vermediğin için arada fark oluşuyor. Sadece bir teşekkür bekliyoruz buna karşılık da. Bir telefon, “Ya abi, Kadir bey, bu filmi biz yapmak istiyoruz”, ben sana yardımcı olurum. Yüz daha filmim var, muazzam dizi olur. Benden de hediye olsun ama bir ömür tükettim orada, bir teşekkürü bekliyorum. ● Sizin filmlerden yapılan dizilere bakıyor musunuz? Hepsine bakıyorum. Asla şu lafı benden alamazsın, karakterimde de yok, “Onlar başarısız” falan demem. Herkes başarılı, çocuklar canhıraş çalışıyor gecelerini gündüzlerine katıp. Bunların nesini eleştireyim?

de olması gereken değerleri savunuyorum ya, şunlar şunlar olmalıdır diye. Onlar da neydi, toplumda geri kalmışlığın örneklerini çağdaş dünyaya sunarak onur kırıcı gerilemeleri ortadan kaldıracak hikayeler olursa ben bunu kabul ediyorum. Öyle bir yanı vardı bu filmin. Bir de bunun yanında ilk filmini çeken insanlara ben çok kıymet veririm. Çünkü uğraşmış uğraşmış, nihayet filmini çekecek hale gelmiş. O çok heyecanlıdır, birikimleri vardır. Bunu da üstüne koyarsak film cazip hale geldi. Gittik, zorluklarla çektik, ama sonuçta biz görevimizi yaptık, artık filmle ilgili konuşmamamız gerekiyor. En azından seyirciye tam ulaşıp görevini tamamlayana kadar. ● İzledikten sonra arkadaşlarla kendi aramızda konuştuklarımızdan biri, Yunus Kaptan’ın çok da olumlu bir karakMilliyet SANAT Aralık 2012


AYIN SÖYLEŞİSİ

ter olmayışıydı... Niye? ● Biraz zayıf bir tarafı var, bilmediği bir kızı çıkıyor ortaya, ona sahip çıkamıyor, zamanında aşkını da terk etmiş zaten... Aşkını terk eder ama evli bir adamdır. Bölgedeki değer yargılarını koruyan bir karakter. Hac’ca gitmiş, gelmiş. Bu ülkede Hacıdan geldikten sonra her insanın yaşam şartları değişir. Toplum baskısının altında ezilir. Sonra orada söylüyor, “İsteseydi annen beni bulabilirdi,” diyor, “Ben annenin sana hamile kaldığını bilmiyordum ki,” diyor. Bence bütün bu olayların içerisinde büyük acı çeken bir insan kötü bir insan olamaz. Filmde eksik olan birkaç sahne var, onlar koyulmamış, yapımcıya da söyledim. Öyle olunca adamın karakteri biraz boşluk-

“Dünyanın bütün çocuklarını o çocukların babası kadar sevdim ben. Ama bize kısmet olmadı. Göçmüş gitmiş, tükenmiş, bitmiş bir hayatımız da yok, kısmet olursa onu da yaparız belki.” ta kalır gibi olmuş. Ama bence adam kesinlikle kötü bir karakter değil, onu kötü karakter olarak yapmak niyeti varsa benden gizli yapılmıştır, o da hiç ahlaki bir şey değildir. Kaldı ki benim aktör olarak kötü adam oynamam diye bir iddiam yok, ama dürüstçe davranıp bana öyle gelecek senaryo, diyecek ki “Siz burada kötü adam oynuyorsunuz”. Başım üstüne. Ama benim şartlarım var. Bu kötü adam mutlaka hasta olmalı. ● Nasıl hasta? Ruh hastası. O kötülükleri yapmasına neden olan bir derdi olmalı. Bunu ben “Med Cezir Manzaraları”nda denedim, yapmadı-

“Jülide hiçbir şeyi beğenmez” ● Yıllardır Jülide Kural’la berabersiniz. Bir senaryo geldiğinde ona danışır mısınız? Jülide hiçbir şeyi beğenmiyor ki. Bizim dizilerimizin hiçbirini beğenmiyor. Çünkü kendisi büyük bir aktivist olduğu için televizyon dizilerinin toplum için çok önemli olduğunu kabul ediyor. Bugün gazetede gördüm, bunca yıl çekilen diziler arasından en iyileri seçmişler, Jülide’nin oynadığı dizi bir numarada, “Süper Baba”. Ona da senaryolar geliyor ama bir iş yapacaksa topluma bir katkısı olsun istiyor, Brezilya dizileri gibi devamlı gözyaşı, aşk şarkıları söyleniyorsa tepki gösteriyor. Ben de zaten senaryo varsa okutmuyorum ona. Reddedeceğini biliyorum. ● Birlikte verdiğiniz bir röportajda bir kadın oyuncuyla oynarken aranızda bir elektrik olması gerektiğinden söz ediyorsunuz. Bildiğimiz anlamda bir elektrik mi o? Yok, öyle değil. Olursa olur, onu engelleyemezsin. Bak engelleyemedik görüyorsun. Ama sadece “Ben profesyonelim, bu rolü de öyle gelirim oynarım da sonra da merhaba demem” dersen olmaz. O karaktere, o anlatılan sahneye yaklaşmak için de insanların birbirine gerçekten yaklaşması gerekiyor. Setten hemen gidilmez. Erken gelinir geç gidilirse o set güzel olur. Orada arkadaşlık var, bir dünya kuruluyor, o dünyanın içindeki heyecan var, sıcaklık var, enerji

Milliyet SANAT Aralık 2012

var, onun bir parçası olmak zorundasın. “Bana ne, ben öpüşmem öpüşür gibi yaparım” diyorsan, yap o zaman, oluyorsa yap. ● Siz Jülide Hanım’la “Bütün Çocuklarım” dizisinde tanışmıştınız değil mi? Evet. Ben bir fabrika durumundayım biliyorsun, kim oynadıysa star oldu o dizide. Hepsinde ne emeklerim var. Bunu içtenlikle yaptım. Hepsine kamera karşısında nasıl duracağından set ahlakına kadar konferanslar verdim iki yıl boyunca. ● Jülide Hanım ile birlikte oynamak nasıldı? Jülide çok büyük bir tiyatrocu biliyorsun. Çalışılması son derece kolay, çok disiplinli bir oyuncudur. Ama şimdi oyunculuğu kadar aktivistliği ön planda. Açlık grevlerinin birinci gününde Diyarbakır’daydı. ● Siz o süreçle ilgili ne düşünüyorsunuz? E bitti işte. Keşke olmasaydı bütün bunlar. Bütün bu olumsuzlukları ortadan kaldırmak için herkesin aynı şiddette elini taşın altına koyması lazım. Ötekileştirmek, ben istedim olmadı, sen istedin oldu diye bunu germek kurtuluş değil ki. Gerçeği yok sayamazsın. Ama bütün bu gelişmelerin konuşma zamanının gelmesini sağladığına inanıyorum. Eğer böyle olmazsa biz çok üzüleceğiz.

70

ğım şey değil, bir tane daha oynadım, “Balayı” diye bir filmde, onda da sinemanın camlarını kırdılar. Yani diyeceğim o ki benim böyle bir tavrım yok. Ama teklif öyle gelecek. Asla böyle bir teklif gelmedi bana. Ama film içerisinde gayret edilip benim karakterim kötü hale düşürülmüşse çok ayıp olmuş. ● Siz ne düşünüyorsunuz? Ben eleştirilerimi getirdim tabii. Sonunda bir diyalog vardı, yapımcıya “Onu koyacaksın” dedim, çünkü öyle anlaştık, “Kız her şeyi söyleyebilir ama baba ‘gitme kızım’ diyecek” dedim. Onu koymamış. Kaldı ki öyle bir baba varsa onun da filmi çekilir ama ben bunu o şartlarla oynamadım. Ben çok güzel, çok acı çeken, sonunda kızına sahip çıkan bir baba karakteri diye oynadım. ● Sizin babanızla nasıl bir ilişkiniz vardı? Benim babam Süpermen gibi bir adamdı, benim babam Karadeniz’in en ünlü adamlarından biriydi, ‘Laz Deli Mehmet’ lakaplı. Gerçekten çok güçlü bir adamdı benim babam. ● Baba olarak sert miydi? Beni çok severdi de, çok saygı gören, sert bir kişiliğe sahipti. Sinema sanatçısı olmuşum, belki elli tane film çekmişim, ama memlekete gittiğim zaman ‘Laz Deli Mehmet’in oğlu geldi’ derlerdi. O kadar ünlüydü. Sıkı bir İsmet İnönü hayranıydı. O da Hac’ca gidip geldi ama gerici bir hacı değildi. Gene çağdaş dünyayı savunan bir hacıydı. Şimdi onun karşılığını görüyoruz, Müslüman solcular var. İhsan Eliaçık’ın kitaplarını okumanızı tavsiye ederim, bir insan hem çok sıkı bir solcu, hem de çok sıkı bir Müslüman olabilir.. Zaten Kuran-ı Kerim’in bana göre bütün anlattıklarında büyük bir sosyal demokrasi, sosyal adalet vardır. Tam uygularsak görebiliriz. ● Türkiye’nin dinle birlikte yaşama konusunda geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sonuçta muhafazakar bir parti yönetiyor. Onlar da bu ülke yönetimine nasıl yaklaştıklarını çok açık olmamasına rağmen söylediler. O zaman eğer bir endişe varsa, bu ülkenin halkı bunu görecek ve ona göre değerlendirme yapacak. Habire seçimler yapılıyor. Yeni seçimde de gidecek, oyuyla bunu değiştirecek. Tarihler boyunca büyük olaylara imza atmış bu halk bu gerçeği görüp analiz edemiyor mu? Edemiyorsa sorun büyük. Ben sadece sinema oyunculuğu yapmıyorum ki. Çocukluğumdan beri bu ülkede


ğı bir ı d z a y a l y ı s ı z üm: l ö b r İnanır, el ya i b n a t p u i. Mekt mektupla geld bir

önemli bir sanat dalının ü çl gü n ye le ki çok ilyonları et ği hep özenli ve re ge su u “Sinema gibi m yg u d k ma lu rumluluktur. A şıdığım sorumlu so ta T A ak N ar A ol S , rü ki . tö ak mek zorundadır ım. Hep inandım n şt le lı el ça m a te ay le m er ol i eğ dikkatl i bir etik d er, , gazetecilik bell ya atılan bir hab ta or an ad lm rı yine inandım ki sal tı n vadede toplum in üretilen, araş iç zu u m k ti ca ke n tü A k r. li lü Gün şturabi bir gündem olu sadece o gün için r iz böylesi yoz bi .. Yalanla... im r. iğ şü tt tü re ü ör k a çl ca n su ir. A bir maz mıyız? r gibi görünebil küçümsemiş ol k ço rı ra Her şey unutulu za ği ce merak l yaşamları hep epimize verebile h se , şi in ki in n il d ri r le ü m lt si kü muş dan beri bir balıklara mal ol yle, genç yaşım ci n li bi in (...) Elbette kala eğ rç kalıcı r. Böylesi bir ge iliyorum ki asıl B a! ay m p ya a unsuru olmuştu nem ttığım em verdim: İyi si filmlerim ve yara en en sl tek şeye çok ön se a ın an aşım”, kalbine, vicd bazen “Ah Gard ”, m lu oy B vi olan, insanların el azan” acaktır. Bazen “S n “Tomruk”, bazen “Tatar Ram ol m ri le er kt ra ka baze .. Bu uzun ve Aşk Hikayesi”, an milyonlarla. ıy n ta i iy i n bazen “Kırık Bir be ım en buluşacağım ğım ve yapacağ olarak hep yenid ğunda en büyük mirasım yaptı a!” lculu zorlu yaşam yo . Haydi... Kamer i.. n ya r yo rü sü luk filmlerdir. Yolcu

“Ben değişmem, çünkü kalbim temiz” ● Nasıl bakıyorsunuz kendinize

hastalıklardan sonra? Gayet iyi değil miyim ya? Aaa, bu soruyu kabul etmiyorum... ● Sigarayı bırakmışsınız... Evet, içkiyi de azalttım. Gayet iyi hissediyorum kendimi. Nasıl gözüküyorum bilmiyorum... ● Hiç değişmiyorsunuz... Değişmem ben. Neden değişmem biliyor musun? Kalbim çok temiz çünkü. Bir gram pislik bulamazsınız benim kalbimde. Öyle tertemiz bir kalpten insanın olan her türlü olumsuzluğa duyarlı bir insan olarak yaşıyorum aynı zamanda. Benim, senin tek başına mutlu olduğumuz bir dünyada yaşamak çok zordur, eğer kalabalıklar mutsuzsa. Sorunlar açık. Bunun için herkes elini taşın altına koyacak, gelecekler bir araya başka şansı yok, istekler ortaya konacak, bir ortak çözüm bulunacak. Yoksa hep gri, her taraf gri bak, bunun renklenmesi lazım. Hava kararıyor, İstanbul’a bir bakıyorum pencereden, kabus gibi, patlamak üzere, gergin. ● Siz baba olmayı düşünmediniz mi? Düşünmez olur muyum? Dünyanın bütün çocuklarını o çocukların babası kadar sevdim ben, hâlâ da seviyorum. Ama bize kısmet olmadı. Göçmüş gitmiş, tükenmiş, bitmiş bir hayatımız da yok, kısmet olursa onu da yaparız belki. Geçen gün okudum, 68 yaşında bir adam baba olmuş. Kısmet mese-

yüzüne gözüne kötü bir şey gelebilir mi? Gelmez. O kötü, korkak, hırsız, kaypak, karaktersiz, yavşak adamların suratlarında o çirkinlik olur. İyi insanda asla böyle bir şey olmaz ki. Kalpten göze köprü var. ● Siz kendinizi yakışıklı bulur musunuz sabah aynaya bakınca? Valla Türkiye ortalamasına bakıldığında fena sayılmam yani. Burada bilmiyorum ama yurtdışına çıktığım zaman fena baktırdığımı biliyorum. Fazla da kendimden söz etmek istemiyorum da ondan böyle kaçak konuşuyorum. lesi bunlar. İnançlı olunca çözüyorsun o işi. ● Ama belli ki hayatınızı da buna göre planlamamışsınız... O çocuğu yapacak bir ilişkiye girmemiş olabilirim, doğrusu da bu. Hak ediş diye bir şey vardır ya, hani inşaatı yapıyorsun, bitiriyorsun, sonunda devlete diyorsun ki “Bitti, paramı ver”. O da bakıyor hak ediş doğru mu yanlış mı diye. Biz hak etmedik demek ki. Biraz da kendini suçlamak lazım. Burada bu kavgaları verirken bir çocuk ve bir evlilik sahibi olursam böyle bir dünyanın içinde başarısız olurum endişesi oluştu belki de. ● Röportajlarınızda hep özel hayatınızı ikinci plana attığınız sonucu çıkıyor. “Bana ne canım kendi hayatıma bakayım” demediniz mi hiç? Sen kenara çekilip kendi hayatınla bir düzen kurup bana ne her şeyden dediğin za-

71

man iyi insan olmuyorsun, bence sanatçı da hiç olmuyorsun. Sanatçının başka görevleri var. Onlardan hiç vazgeçmeyeceksin, sonuna kadar. Saygın olamazsın öbür türlü, kimse seni sevmez, sadece işinde başarılı bir teknisyen muamelesi görürsün. ● Nasıldı babanızın memleketinde film çekmek? Çok ilgi gösterdiler mi? Sağ olsunlar ben nereye gidersem gideyim çok sıcak ilgi görürüm. Herkes ilgi görür de, bizim gördüğümüz ilgiyi biraz ayırmak lazım. Çünkü benim gittiğim her yerde insanların evine girme şansım var. Hiç habersiz kapıyı çalarım, orda da yatarım. En büyük kazancım o benim, onun için diyorum ki bu ülkenin en zengin insanı benim diye. Yeter zaten ne olacak ki, aha geldik gidiyoruz. İyi insan, güzel insan olmaktan başka ne kazancımız olacak ki? ● Bir yönetmene, hele de ilk filmini çeken genç bir yönetmene ne kadar teslim oluyorsunuz? Getirdiği hikaye çok önemli. Eğer o hikaye benim savunduğum değerlere sahipse hiç düşünmem onu. Tabii yanıldığım da çok olmuştur, ama olsun, o arkadaşın yönetmenlik sınıfında adı artık tescil edilmiş oluyor. Şimdi ben bizim yönetmene dedim ki “Sen inşallah yeni bir film daha çekeceksin, ama beni çok arayacaksın”. “Hayrola abi” dedi, “Bak dedim geçen sene 70 tane film çekildi, bizim çektiğimiz film, 70’inin toplamından beş milyon defa daha fazla gündeme geldi. Kim getirdi onu?” dedim. Hâlâ devam ediyor ilgi, gördüğün gibi. Milliyet SANAT Aralık 2012


AYIN SÖYLEŞİSİ

ANADOLU’DA SANAT ASLI E. PERKER

“Herkes ilgi görür de, bizim gördüğümüz ilgiyi biraz ayırmak lazım. Çünkü benim gittiğim her yerde insanların evine girme şansım var. Hiç habersiz kapıyı çalarım, orda da yatarım.” ● Aslında merak ettiğim, bir yönetmen size sette “Şunu yap, bunu yap” diyebiliyor mu? Benim prensibim var, senaryoda anlaştık mı, anlaştık. Sete çıktık. Senaryonun dışına çıkan bir şey gördüğümde söylerim ya da benim aklıma bir şey geldiğinde sunarım. “Bir de şöyle oynayayım, siz görün, daha güzel olabilir belki,” diye sunumlar yaparım. Görür, kabul eder ya da etmez. Niye etmedin diye bir şey asla olmaz, sen bunu baştan kabul etmişsin çünkü. İş ahlakı diye bir şey var. Benim öyle filmlerim var ki, çok güvenerek gitmişim sete, ikinci gün görmüşüm ki eyvah, bu bir facia olacak. Hemen kendime gelir, “Sen bu işin içinden bir aktör olarak kendini nasıl kurtarırsın?” meselesinin içine girerim, orada başarılı çıkmışımdır gene. Yoksa yönetmene “Sen niye böyle çekiyorsun?” diye bir şey asla söylemem, benim iş ahlakıma aykırı. Girmeseydin o zaman. ● Basın toplantısında “Benimle çalışmak zordur” dediniz... Zorluk şu, benim çalıştığım setlerde kaytarma olmaz. Herkes üstüne düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmek zorundadır. Milyonlarca insanın karşısına çıkıyoruz, dünyanın parasını döküyoruz. Kamera da affetmez, film de affetmez, kendine duyulan saygısızlığı. Bu gerçeği biliyorum, onun için uyarılarım olur. Bayan oyuncu sete çok dinlenmiş gelecek, özel hayatıyla işi karıştırmayacak. Bu uyarıları uygulamadığın zaman, film setini küçücük dünyana alet etmeye kalktığın zaman benim sesim yükselir. Ömrümü verdiğim mesleğime kimsenin saygısızca bakmasına fırsat vermem. Çünkü film çalışmadığı zaman “Kadir İnanır’la film çektik, tutmadı,” derler. Ben bu sorumluluğu alıyorsam sen de benim ciddiyetimi korumak zorundasın. Ben korkuyorum çünkü, başarısız olursa kötü olur endişesiyle sete geliyorum. Zorluğu bu, işle ilgili. Saat 7’de paydos, tüm ziyafetler benden. Bu anlattığım zorluk mu, saygı mı, sevgi mi? İşine gelmeyen zorluk diyor. MS

Milliyet SANAT Aralık 2012

asliperker@yahoo.com

Antakya’da kültür sanat ortamından bahsederken kentin çok dinliliğini, çok dilliliğini, etnik zenginliğini bir kenarda tutmak, iki konuyu birbirinden ayırmak mümkün değil.

Birimiz hepimiz, hepimiz Antakya için EX ORIENTE LUX. Güneş doğudan yükselir derken insanın Antakya’yı düşünmemesi mümkün değil. Bu güneşli şehir adeta tek başına bu ülkede dayatılan düzene direnmeye çalışıyor, ruhunu koruyabilmek için savaşıyor. Antakya’da bir kültür sanat ortamından bahsederken kentin çok dinliliğini, çok dilliliğini, etnik zenginliğini bir kenarda tutmak, iki konuyu birbirinden ayırmak mümkün değil. Demek istediğimi en iyi Antakya’nın 2012 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Medeniyetler Korosu üyelerinden biri ifade etmiş aslında: ‘’Biz şarkı söylememişiz; biz kendimizi anlatmışız.’’

MÜHİM TEMALAR Antakya Medeniyetler Korosu’nu dinlerken güncel kavgaların üzerine çıkıp umutla dolmamak olanak dahilinde değil. Bilhassa insana ırklar ve dinler arası barışın imkansız olmadığını hatırlatması bakımından çok değerli. Bundan beş yıl evvel bir kısım idealist -ki buna imam, papaz, rahibe, haham, öğretmen, emekliler de dahiltarafından kurulan bu koro şimdi neredeyse şehir şehir geziyor, yurt dışında konserler veriyor ve her geçen gün pek çok kişiye ilham kaynağı oluyor. Koro üyelerinin profesyonel müzisyen olmamaları isabet. Zira o amatör ruh seyirciyle aralarındaki duygu paylaşımının daha doğal olmasını sağlıyor.

72

Antakya’da sanattan bahsederken bu amatör ruhun her alanda görüldüğünü söyleyebilirim aslında. Pek çok kentte olduğu gibi şehirdeki sanat ortamı birkaç idealistin didinmesi sonucu devam ediyor gibi geldi bana. Hal böyle olunca da organizasyonlar mükemmel olmasa da ortada müthiş bir çaba (üstelik maddi karşılığı olmayan bir çaba) olduğu için eleştirmek yerine takdir etmek gerekiyor. Ve belki de elden geleni esirgememek. İşte ben de Antakya’ya geçtiğimiz ekim ayında böyle bir organizasyonla beraber gittim. Tam da bombaların düştüğü günlere denk gelen bu etkinliklere biz iki Türk yazar (şair Ömer Erdem ve ben) bir Hollandalı, bir Güney Afrikalı, bir Iraklı ve bir İngiliz ile birlikte katıldık. Samandağ’da toplanan dinleyicinin beklediklerinden daha az olmasına Antakyalı organizatörler bozulurken yazarların keyfi yerindeydi. Zira, okunanları gerçekten dinleyen ve tepki gösteren bir kalabalık vardı. Dinleyiciler arasında yine üç ayrı dinin mensupları bulunuyordu ve zannediyorum biraz da bu yüzden, konuları farklı bakış açılarından görebildikleri için, daha zinde bir karşılaşma oldu. Daha önce yabancı profesörlerin de katılımıyla ‘’Anadilimiz ve İkidillilik’’ gibi mühim temaların işlendiği sempozyumlara katılan Samandağlılar interaktif ortamlara alışkın olmalılar. Okumanın sonrasında hep beraber ziyaret ettiğimiz Antakya Bienali de yine ay-


Antakya Mozaik Müzesi’ndeki mozaikler şehirdeki tarihi eserlerin sadece bir kısmı.

Savaşların yakınında bulunan Antakya’da dünyanın en iyi mozaik örneklerinin korunması gerçekten zor olmuş olmalı. Dünyanın en büyük ikinci mozaik müzesi olan Antakya Müzesi gerçekten büyüleyici. nı idealist yaklaşımın sonucu. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen bienal Antakya Amademisi, Asi-Der, Vakıflı Köyü Kalkındırma ve Dayanışma Derneği işbirliği ile gerçekleştiriliyor. Misyonu yine şehrin ana karakteristiğiyle bire bir uyumlu: ‘’Çok Kültürlü Bir Dünyada Tek Bir İnsan.’’ Bizimle yan yana yaşayan farklı kültürlerdeki insanları bile anlamakta zorlandığımız bir dünyada hiç tanımadığımız bir insanı anlama şansımız var mı diye soruyorlar. Öyle görünüyor ki Antakyalı bu soruyu şarkılarında, sanat eserlerinde sora sora sonunda bir çözüm bulacak. Eser sayısının çok fazla olmadığı bienalin içinde gerçekleştiği Verdaa tarihi sabun fabrikası ise bana göre başlı başına görülmesi gereken bir sanat eseri. Ancak bienal kapsamındaki sanat etkinlikleri fabrikanın dışına da taşmış. Sokak etkinlikleri, söyleşiler, klasik caz, blues konserleri, modern dans gösterisi şehre yayılmış. Yirmi gün süren organizasyonu başlatan baba-oğul Baki Bilgili ve Mesut Bilgili ise kültür sanat etkinlikleri bakımından şehre en çok sahip çıkanlardan. 2000 yılından bu yana pek çok edebiyat günleri düzenlemişler, film festivallerine ve oda müziği konserlerine öncülük etmişler.

DUVARLARDAKİ MOZAİKLER Film demişken burada Antakya Belediyesi’nin ‘sinema günleri’ etkinliğinden de bahsetmek gerek. Kentte iki üç nokta-

da bulunan amfi tiyatrolarda her yaz nostaljik Yeşilçam filmleri gösteriliyor. Açık hava sinemasının tekrar canlanmaya başladığı bir dönemde Antakya’nın trendi yakından takip ediyor olması sinemaya gitme kültürü eskiye dayanan Antakyalıya yaraşır bir durum. Şehirde sinema kadar tiyatro da ilgi gören bir sahne sanatı. Şehir tiyatroları tarafından bilhassa çocuklara yönelik pek çok oyunun sahneleniyor olması hoş. Çocukların oyunlara fazlasıyla ilgi gösteriyor olması ise daha da hoş. Bunun yanında Antakya Belediyesi’nin gençlerle işbirliği takdire şayan. Belediye Gençlik Kulübü daha çok spor faaliyetlerine ağırlık veriyor gibi görünse de verdikleri çeşitli konserlerle müziğin nabzını da ellerinde tutuyorlar gibi. Bunun dışında yine belediye bünyesindeki Türk sanat müziği, Türk halk müziği koroları da her ay konserler veriyor. 2013’ün konser programı şimdiden belli. Antakyalı aktif; kentte çeşitli gruplar ya da küçük belediyeler tarafından birkaç festival düzenleniyor. Defne Kültür ve Sanat Festivali de bunlardan biri. Ancak bu yıl işin kültür ve sanat kısmı bir yana bırakılmış, on kilometre uzakta yaşananlardan dolayı daha politik bir kılığa bürünülmüş. Ağustos ayındaki festivale katılan milletvekilleri, gazeteciler ve sanatçılar panel ve forumlarda savaşa karşı konuş-

73

Antakya Belediyesi Gençlik Kulübü verdiği konserlerle dikkat çekiyor.

malar yapmışlar. Zaten festivale sadece savaş karşıtı olanlar davet edilmiş. Bu arada daima savaşların yakınında bulunan Antakya’da dünyanın en iyi bazı mozaik örneklerinin mükemmelen korunması gerçekten zor olmuş olmalı ama olmuş işte. Tunus Bardo Müzesi’nden sonra gelen, dünyanın en büyük ikinci mozaik müzesi Antakya Mozaik Müzesi gerçekten büyüleyici. Dev duvarlarda sergilenen mozaikler Hatay’ın sahip olduğu tarihi eserlerin sadece bir kısmı olduğundan sergi alanının genişletilebilmesi için şu an yeni bir müze binası inşa ediliyor. Antakya’yı bir daha ziyaret etmek için yeni bir sebebimiz daha olacak yani. Birbirinden lezzetli yemekleri, pırıl pırıl parlayan güneşi, tatlı esintisi, güzel insanları ve her şeyden önemlisi sade Türkiye değil tüm dünyadaki biricikliğinden başka bir sebep daha... MS Milliyet SANAT Aralık 2012


MÜZİK

Kabare kızı

Diana Diana Krall, “Glad Rag Doll” albümünde konfor alanını terk edip yeni diyarlara açılarak cesur bir işe kalkışmış. 1920 ve ‘30’lardan, kimisi unutulmaya yüz tutmuş Amerikan şarkılarını cover’layarak, Frank Sinatra ve Ella Fitzgerald’dan bu yana pek de hakkı verilemeyen bir repertuvara tekrar hayat katmış. BARIŞ YILDIRIM baris2000@gmail.com

RETRO BİR DEKORUN üzerine uzanmış, korsesi ve jartiyeriyle seksi bir kadın. Bir tutam sarı saç yüzüne düşmüş, onu seyreden gözlere tamamen kayıtsız. Biraz yorgun ama pek cazibeli bir vodvil dansçısı... Güzelliği ve siyahi sesiyle, cazsever erkeklerin yüreğinin yağlarını eritmesi boşuna değil Diana Krall’un. Gerçekten de, albümdeki bu ve diğer fotoğraflarına bakarken kendisinin daha geçen ay 47 yaşını dolduran, Elvis Costello’yla mazbut bir evlilik sürdüren, sabahları 6.30’ta kalkıp 5 yaşındaki ikizlerini kreşe bırakan, çalışan bir anne olduğu pek gelmiyor aklınıza. Krall son albümünde yorumladığı ve albüme de adını veren 1929 tarihli vodvil şarkısı “Glad Rag Doll”a atfen bu kılığa bürünmüş - şarkının adının serbest çevirisi ‘allanıp pullanmış fıstık’. 1920 ve ‘30’lardan, kimisi unutulmaya yüz tutmuş Amerikan şarkılarının cover’larından oluşan bu albümün stüdyo sürecinde de, fotoğraf çekimlerinde de Krall, eşi ve prodüktör T-Bone Burnett epey eğlenmişler muhtemelen. Bu albümle, Kanadalı sanatçı müzik yaşantısının, hatta hayatının ilk günlerine dönüyor aslında. Krall amatör bir piyanist olan babası ve mahalle korosunda söyleyen annesinden etkilenerek dört yaşında başlıyor piyano çalmaya. “Glad Rag Doll”un çıkış noktası da babasının geniş 78’lik plak koleksiyonu. Piyanist, antika plaklardan derlediği 35 parçayı eşinin prodüktörü Burnett’a vermiş bir gün. O da bunları karıştırınca iyi bir albüm malzemesi sunduklarına karar vermiş. Prodüktör, stüdyoya girdikleri ana kadar hangi parçalarda karar kıldığını söylememiş Krall’a. Milliyet SANAT Aralık 2012

74

Güzelliği ve siyahi sesiyle, cazsever erkeklerin yüreğinin yağlarını eritmesi boşuna değil Diana Krall’un. Gerçekten de kendisinin 47 yaşını dolduran, Elvis Costello’yla mazbut bir evlilik sürdüren, ikizlerini kreşe bırakan, çalışan bir anne olduğu pek gelmiyor aklınıza.


Krall, amatör bir piyanist olan babası ve mahalle korosunda söyleyen annesinden etkilenerek piyano çalmaya dört yaşında başlamış.

Seçilen parçalar Diana Krall’un KİMLER KALDI? babasının bile değil nine ve dedesiDiana Krall’un son albünin zamanından. Piyanist bir söylemünün iki ağır topu var. Albüşisinde “Aslında ben caz standartme ismini veren “Glad Rag larından önce 1900’lerin başlarınDoll”, Diana Krall’un melanda yazılmış şarkıları öğrendim,” dikolik kontraltosu ile Marc Riyor: “Dedem kömür madeninde iş“Glad Rag Doll” bot’nun duru akustik gitarı çiydi; paraları yoktu ama piyanolaarasında bir düet. Krall parçaDiana Krall rı vardı. Pazar günleri mangal yapıp yı oldukça sade bir tarzda, Universal Müzik eski şarkılar söylerdik (...) Büyük 1929 tarihli Ruth Etting oriji69 TL teyzem Jean 1920’lerde Vancounaline epey sadık kalarak yover’dan kalkıp vodvil dansçısı olrumlamış. Ama Krall, o hırıltımak için New York’a gitmiş. Çolı, soluklu sesiyle parçayı tacukken hep ne müthiş bir kadın olduğunu düşünmamen kendisinin kılmış, o da kesin. Şarkı, ‘şimmüşümdür.” Herhalde Krall bu albümünde hem di süslü püslü geziyorsun, onunla bununla oynaşarkı yorumları, hem pozlarıyla bir çocukluk haşıyorsun, ama sonunda bana kalacaksın’ ana fikyalini de gerçek kılmış diyebiliriz. ri etrafında ilerleyen bildik bir ‘erkek ağzı’ parça aslında. Krall burada kapakta sunduğu imajla da YENİYİ ESKİDE ARAMAK biraz dalgasını geçiyor sanki. Hazır başlamışken, Krall’un bu albüme kaAlbümün diğer ağır topu “There Ain’t No darki kariyerini kısaca hatırlayalım. 1980’lerde Sweet Man That’s Worth The Salt Of My Tears” burs alıp Berklee College of Music’e giren piya- da önce sakin bir piyano / vokal melodisiyle başnist, 1990’lara gelindiğinde New York’a yerleşir. lıyor, ama işler hemen değişiyor. İsminden de İlk iki solo albümü fazla ses getirmez, ama Nat anlaşıldığı gibi bu parçada, erkeklere ağzının paKing Cole klasiklerini yorumladığı “All for You” yını veren dişli bir kadın rolünde Krall. Bu tatlı (1996) ile ismini duyurur. Böylece onunla öz- şiddete yaraşırcasına, Marc Ribot’nun elektrik deşleştirdiğimiz çizgiyi de tutturmuş olur: Özel- gitarı ve Dennis Crouch’un bası, vurgulu ritimlikle pop/smooth caz severler için, standartları lerle bir ‘stomp’ blues atmosferi yaratıyor. Niteve geçmişin popüler hitlerini pürüzlü, seksi kont- kim bu Marc Ribot, Tom Waits ve John Zorn giraltosu ve temiz piyano diliyle yorumlar. bi piyasanın asi çocuklarıyla hemhal olmuş bir Derken “Devil May Care” ve “Let’s Fall in Lo- kişi, bütün albüm boyunca efendi efendi eşlik ve” gibi eskimeyen parçaların yorumlarını içeren çalmasını beklemek zaten doğru olmazdı. Sonuç “When I Look in Your Eyes” (1999) ile hem çok- olarak, Diana Krall’u burada yepyeni bir persosatan listelerini silkeler, hem de iki Grammy alır. na’ya bürünmüş görmek epey keyifli. Kaldı ki, Yılın En İyi Albümü alanında da aday Bu Tom Waits’vari atmosfer “Lonely Avegösterilir, ki son 25 yıldır hiçbir caz albümü bunu nue”da da sürüyor, ama bu sefer daha karanlık, başaramamıştır. Böylece cazı yeniden popüler tekinsiz bir tonda. Gitarın reverb pedalı ortamı gündeme taşıyan kişi olur: Sık sık Ray Charles’a iyice geriyor, piyano pes tonlarda gökgürültüsübenzetilir, Tony Bennett’la sahne alır, parçaları nü andırıyor. Bir de, şarkıda mandolin çalan “Sex and the City”de çalınır; aynı yoldan ilerledi- “Howard Coward” (Tırsak Howard) müstearlı ği “The Look of Love” (2001) ile bu sefer Kana- şahsın da Elvis Costello’dan başkası olmadığını da’nın Juno ödüllerine damga vurur. 2003’te söyleyelim. Costello’yla evlenmesi müziğine yeni bir tat ka“I’m a Little Mixed Up”ta hoş bir sürprizle tar. “The Girl in the Other Room”da (2004) ilk karşılaşıp, herhalde ilk kez Diana Krall’un piyakez orijinal bestelere yer verir, ayrıca Tom Wa- noda rock & roll yaptığını duyuyoruz. Country its, Joni Mitchell ve eşi gibi yakın dönemden temalı ninni “Prairie Lullaby”daysa uyuşuk bir isimlere ait parçaları yorumlar. 2009’da gelen kovboyu dinler gibiyiz. Yalnız, albümdeki muh“Quiet Nights”ta arayışları sürer: Bu kez yolcu- temelen en eğlenceli parçalar “I Used To Love luk 1960’ların bossa nova dünyasınadır - Yine, You But It’s All Over Now” ve “We Just Co“The Boy From Ipanema”, “So Nice” ve “Quite uldn’t Say Goodbye.” Marc Ribot’nun swing giNights” gibi akan zamanın üstüne yükselmiş par- tarı ve baterist Jay Bellerose’un süpürgesiyle, çalarla. şarkılar hoplaya zıplaya ilerliyor, ayaklarınız Dolayısıyla “Glad Rag Doll” albümüyle kendiliğinden sallanmaya başlıyor. Krall’un iyi bildiği alandan uzaklaşma yollu deKısacası Diana Krall, konfor alanını terk edip nemelerini sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Zaten yeni diyarlara açılarak cesur bir işe kalkışmış. Elstüdyo faslı başlamadan önce Burnett’a “Şu an lerini -ve o seksi kıyafetlerini- kirletmekten ne yaptığımızı ben bilmiyorum. Biz n’apıyoruz?” korkmayıp, Frank Sinatra ve Ella Fitzgerald’dan diyince, deneyimli prodüktör de “Rahat ol, epey bu yana pek de hakkı verilemeyen bir repertuvaeğleneceğiz,” şeklinde yanıtlamış onu. ra tekrar hayat vermiş. MS

75

Milliyet SANAT Aralık 2012


MÜZİK

Soframızda ona her zaman yer var ‘90’lardan bu yana istikrarını koruyup kendisi ve müziği hakkında “O ne yapsa iyi yapar,” diye düşündürecek az sayıda isimden biri olan Levent Yüksel yedinci albümü “Topyekûn”da da dinleyiciyi şaşırtmıyor. YAVUZ HAKAN TOK yavuzhakantok@gmail.com

gel’ diye haykıran genç adamın sesi. Denizde kum biter, Sezen Aksu’da vokalist bitmezdi. 1990 yılında Aşkın Nur Yengi’yi, 1992’de Sertab Erener’i lanse eden Minik Serçe’nin son numarası Levent Yüksel’di. Son ve en cesur numarası.

TAKVİMLER 1993 yılını gösteriyordu. İzel-Çelik-Ercan’ın mayoz bölünmesinden AYLAR SONRA SEVİLDİ Kızılderili Çelik ve ‘haydi şimdi bütün eller Cesurdu evet; çünkü müzikal ortam ne havaya’ İzel-Ercan ikilisi doğmuştu. Kenan böyle şarkıları, ne de böyle bir şarkıcıyı bağDoğulu göbek hizasının üzerine kadar çek- rına basacak gibiydi o ara. İlk görüşte/dutiği pantolonuyla, saçlarını savura savura yuşta basmadı da zaten. Levent Yüksel’in ilk ‘gözü kara deli’ olduğunu tekrar ederken, albümü “Med Cezir” piyasaya çıktıktan anHakan Peker kıvrak dansı eşliğinde ‘amma cak aylar sonra kabul gördü, sevildi ve dinlevelakin, cümbür cemaatin’ kafiyesini dili- nilmeye başladı. Hem bu nedenle, hem de mize kazandırma, Haluk Levent elinde gi- Yüksel’in kendi deyişiyle, bir ilk albümden tarı, “Yollarda Bulurum bilmeden bir ‘best of’ çıkarılSeni”yle bağır çağır, mış olması nedeniyle dönem‘70’ler Anadolu popunun daşları arasından fersah fersah ruhuna rahmet okutma sıyrılır “Med Cezir”. Konsergayretindeydi. vatuarda kontrbas eğitimi İlk albümünü “Ben alan, usta bir de bas gitarist Deniz” adıyla yayınlayan olan Levent Yüksel’in şarkıcıDeniz isimli gencecik kızlık kariyerinde yolunu açan bu cağız isminin ömrü billah albüm, aynı zamanda o yola Bendeniz kalacağını hekocaman bir de taş koymuşnüz bilmiyordu. Ya da tur. Aşılması, ötesine geçilme“Topyekûn” “Tedirgin” ruh halini alsi çok zor bir taş. Nitekim o zaLevent Yüksel büm adı yapan Ahmet Kaman bu zaman nerede, ne vaEsen Müzik ya, yedi yıl sonra yargısız kit adı geçse bir yerde, “Med 16 TL bir sürgünde, ülkesinden Cezir”den mutlaka kelam ediçok uzakta öleceğini... Yaşı küçük sesi koca- lir (ki ben de ettim görüyorsunuz.) Hatta man bir “Tanrı Misafiri” çıkagelmiş, yılların kendisi de, bir parça da yakınarak bahseder Ajda’sı bile Ebru Gündeş adlı bu genç kıza bundan sıklıkla. özenip “Sarıl Bana”yla oryantale yeltenmiş“Med Cezir”in üzerinden 19 yıl geçti. Bu ti. En sevimli ikilimiz Oya-Bora mı yoksa süre zarfında Levent Yüksel altı albüm ve iki Eser & Engin Noyan mı ondan emin değil- de tekli yayımladı. Diskografisinde bir de dik. Hakeza “Kıl Oldum Abi” diye tuhaf bir Volkan Öktem ve Ant Şimşek’le birlikte şarkı söyleyen ekose pantolonlu Tarkan mı 2005’ten bu yana sürdürdüğü Sıfır Km proyoksa “Hadi Yine İyisin”le gerdan kıran jesine ait bir albüm var. Ve uzunca bir araTayfun mu daha yakışıklı ona da bir türlü ka- dan sonra Yüksel’in yedinci albümü “Toprar vermemiştik. yekûn” geçtiğimiz günlerde Esen Müzik etiİşte bu ahval ve şerait içinde duyuldu ilk ketiyle piyasaya çıktı. Albüme adını veren kez ‘sokağıma gel, penceremi aç, yatağıma “Topyekûn” sözü, müziği ve düzenlemesi Milliyet SANAT Aralık 2012

76

Erkin Arslan’a ait bir şarkı. Levent Yüksel’in “Zalim”le başlayıp “Bi’ Daha”yla devam eden ve hemen her albümünde en az birkaç şarkıda karşımıza çıkan Doğu AkdenizArap pop müziği takıntısı, bu albüme ister istemez tanıdık bir açılış yapıyor. Levent Yüksel yıllardır nicelerinin gelip geçtiği Sezen Aksu okulunun en vefalı öğrencisi. Aşkın’dan Sertab’a, Işın Karaca’dan Yıldız Tilbe’ye ama uzun ama kısa bir süre Sezen’in rahle-i tedrisinden geçenler zaman içinde birer ikişer kendi yollarına giderken, o her albümünde Sezen Aksu’dan şarkı almaya devam etti. Nitekim bu albümde de üç Sezen Aksu bestesi var. Albümde ikinci sırada karşımıza çıkan ve sözlerini Sibel Algan’ın yazdığı “Tehdit” de bunlardan biri. Düzenlemesini de kendisinin yaptığı “Tehdit”, her kelimesiyle tipik bir Levent Yüksel şarkısı. Hemen ardından gelen ve sözü müziği Sezen Aksu imzası taşıyan “İtirafçı Olma”yı daha önce Aksu’nun “Yürüyorum Düş Bahçelerinde” albümünde dinlemiştik. Levent Yüksel şarkıyı kendi yaptığı düzenleme ile Latin sularında yüzdürüyor. Söz ve müziği Halil Koçak tarafından yazılan, düzenlemesi Levent Yüksel ve Mustafa Ceceli tarafından yapılan “Beş Duyu” ise Yüksel’in içinden alaturka geçen şarkılarını sevenler için biçilmiş kaftan. Son dönemde popüler isimlere verdiği şarkılarla besteci olarak da adından söz ettiren gazeteci Onur Baştürk’ün bu albümde de iki şarkısı var. İspanyol ritminde yürüyen “Olsun” bunlardan biri. Akılda kalıcı ve etkili melodiler yakalayan Baştürk sanki bütün şarkılarını Ajda Pekkan için yazıyormuş gibi. Yüksel’in düzenlemesini de yaptığı bu şarkı sesine çok yakışmış belki ama şarkının her an bir yerinden Ajda’nın sesi çıkıverecekmiş gibi geliyor kulağa. Söz ve müziği İlkan Serdaroğlu imzası taşıyan, düzenlemesi Levent Yüksel tarafından yapılan “Razıysan” yine Levent Yüksel şarkılarının klişelerinden yol alıyor. He-


men ardından gelen ve Aykut Gürel tarafından düzenlenen Sezen Aksu şarkısı “Sardunya” ise albümün en dikkate değer şarkılarından biri. Bizden çok sonra zamanlardan bir zaman, tarih Sezen Aksu’yu bu topraklardan ses veren ozanlardan biri olarak yazacaksa şayet, bu şarkı da bu hükmün ispatlarından olabilir pekala. Öyle derin bir bilgelik, öyle şahane bir hayat bilgisi... Şarkının seyrinde bir ters köşe gibi duran beklenmedik tango dokusu ile şaşırtıcı düzenleme belki ilk dinleyişte algılamayı zorlaştırıyor ama uzun vadede albümün kıymetlilerinden biri bu şarkı olacak, orası kesin. Söz ve müziği Cenk Eroğlu tarafından yazılan, düzenlemesi Levent Yüksel tarafından yapılan “Olamadım” da albümün iyi şarkılarından biri. “Bu Gece Son” başta olmak üzere, birkaç eski Levent Yüksel şarkısının yakınından geçmesine karşın, sağlam müzikal yapısı ve düzenlemesi şarkıyı ilk dinleyişte ön plan çıkarıyor. Hemen ardından gelen Gülşah Tütüncü şarkısı “Beddua”nın düzenlemesi Erkin Arslan tarafından yapılmış. Albümün en hareketli şarkılarından biri olan “Beddua”, kısa yoldan dile dolanabilecek sözleri ve melodik yapısıyla bir ‘hit’ adayı gibi duruyor. Ve albüm yine hareketli ve yine Ajda Pekkan kokusu taşıyan bir Onur Baştürk bestesi “Gidiyorum”la kapanıyor.

Levent Yüksel Sezen Aksu okulunun en vefalı öğrencisi. Sezen’in rahle-i tedrisinden geçenler zaman içinde birer ikişer kendi yollarına giderken, o her albümünde Sezen Aksu’dan şarkı almaya devam etti.

SEZEN’İN BART SİMPSON’I Sezen Aksu ona Bart Simpson (çizgi film Simpson ailesinin küçük çocuğu) der zaman zaman. Haksız da değildir. Bir gün ansızın kapınızı çalıp size misafir olsa, sofraya bir tabak daha koyup ağırlayacağınız, “Niye geldin kardeşim?” diye sormayacağınız adamlardandır Levent Yüksel. Hiç kötülük, art niyet bilmez, hiç sinirlenmez, hep güler, hep iyi düşünür diye inandıklarımızdandır. Müziğine duyduğumuz yakınlığın ne kadarı bundandır bilinmez. Ama doksanlardan bu yana istikrarını koruyup kendisi ve müziği hakkında “O ne yapsa iyi yapar,” diye düşündürecek az sayıda popüler şarkıcı/müzisyenden biri olduğu da bir gerçek. Nitekim yine iyi yapmış. Ama bunu söylerken bir tek ama çok mühim çekinceyi de göz ardı etmemek lazım. Albümü başından sonuna dinleyip bitirdiğinizde Levent Yüksel’in diskografisinde bir gezinti yapmış gibi oluyorsunuz. Yeni bir şarkı çalınmıyor adeta kulaklarınıza. Bunu istikrara saymak kadar, yerinde saymaya yormak da mümkün. Hele de bu kadar uzun bir ara verip, yeni albüm için nice ince eleyip sık dokuduğunu şuradan buradan ve hatta bizzat kendisinden duyduktan sonra. MS

Levent Yüksel’in yeni albümü “Topyekûn”de üç Sezen Aksu Şarkısı var.

77

Milliyet SANAT Aralık 2012


MÜZİK Kiss’in makyajı ve anlamları Alice Cooper ve New York Dolls gibi sanatçı ve gruplardan etkilenerek sahne makyajına yönelen Kiss’in yüzlerce fotoğrafını görmüş olabilirsiniz. Peki her bir üyenin yüzündeki makyajın anlamını biliyor musunuz? Paul Stanley - Starchild: Stanley’in Starchild (Yıldız Çocuk) temalı makyajı, sevgilisine hayran hayran bakan, umutsuz ve romantik bir âşığı simgeleyecek şekilde tasarlanmış. Gene Simmons - The Demon: The Demon (Şeytan) karakteri, Gene Simmons’ın kara mizah anlayışını yansıtıyor. Ace Frehley Space Ace: Space Ace (Uzay Uzmanı) Frehley’nin bilimkurgu sevgisine gönderme yapıyor. Peter Criss Catman: Catman (Kedi Adam) karakteri, Criss’in Brooklyn’de şiddet dolu bir çevrede yetişmesine rağmen hayatta kalabildiği için dokuz canlı olduğunu düşünmesinden esinlenilerek yaratılmış. Milliyet SANAT Aralık 2012

Kiss’in üyeleri Gene Simmons, Eric Singer, Tommy Thayer ve Paul Stanley’nin (soldan sağa) ayrı ayrı her birinin makyajlarının anlamı var...

40 yıldır ‘öpücük’ dağıtıyorlar Ocak 2013’te 40. yıllarını kutlamaya hazırlanan Kiss, yirminci albümü “Monster”ı yayınladı. Kiss üyeleri, eskisi gibi makyaj yapmıyor ama sadık hayran kitlelerini firelerle de olsa koruyorlar. Grubun yeni albümünü ve makyaj meselesini masaya yatırdık. ASLI ONAT aslionat29@gmail.com

78

ROCK grupları arasında ‘70’lerde baş gösteren glam çılgınlığının moda olduğu süre boyunca insanların büründükleri şekil şemal ve bunun prim yapmış olması, bugünkü gözle bakıldığında çok tuhaf geliyor. Bu akımı, o dönemin şartlarıyla değerlendirmek


Yirminci albüm ‘canavar’ Kiss’in yeni albümü “Monster”, en çok grubun hayranlarına hitap ediyor tabii ama Kiss dinlemeyenlerdenseniz de çalışmaya bir şans verebilirsiniz. Kiss’in yaz konserlerinde setin ortasında çaldığı ama asıl, konsere hızlı bir giriş yapmayı sağlayacak nitelikte olan “Hell or Hallelujah” ile açılan ve AC/DC’nin “Thunderstruck”ını hatırlatan bir ritme sahip olan “Last Chance” ile kapanan “Monster”, en ünlü albümleri “Destroyer” kadar olmasa da dinlenmeyi hak ediyor. Paul Stanley, yeni albüm için şunları söylüyor: “Bizim derdimiz sadece iyi bir Kiss albümü yapmış olmak değildi, bizi ilgilendiren asıl şey büyürken severek dinlediğimiz gruplara ulaşabilen, onları yansıtabilen bir rock albümü yapmaktı; bu gruplar, bizim müzik yapmamıza vesile oldular”. Gene Simmons ise albümü şöyle özetliyor: “Senfoni orkestraları, erkek koroları, klavyeler, dışarıdan gelen prodüktörler veya misafir söz yazarları falan yok. Yaptığımız en iyi şey, kendi içimize dönmekti. Tommy ve Eric, iş ahlakları ve yetenekleriyle grubu kuvvetlendirdiler. Bu, gerçek bir grup çabası. Kiss, dev bir canavar haline geldi. Şimdiye dek hiçbir rock grubunun ulaşamadığı yere doğru gidiyoruz.” Yolunuz açık olsun diyelim...

Kiss / Monster / Universal Müzik 23.50 TL

Simmons, 2009 yılında BBC’ye verdiği bir demeçte şöyle demişti: “Müzik eleştirmenlerinin kötü eleştirileri sayesinde kendimize kocaman evler satın aldık. Evlerin arkasında da eleştirmenleri gömdüğümüz Kiss mezarlığı bulunuyor.”

lazım tabii. Birbirine benzer sürüyle grubun türediği o dönemde ilginç görünmek için kıyasıya bir yarış söz konusuydu. Kiss gibi gruplar abartılı makyaj ve parlak kıyafetlerle görüntüyü ön plana çıkarırken Pink Floyd, Led Zeppelin gibi topluluklar sade bir görüntüyü tercih edip ağırlığı müzikaliteye veriyordu. Yazımızın konusu olan Kiss, o dönemin en ilginç gruplarının başında geliyor. Rock’la bir şekilde ilgilendiyseniz Kiss ve müziğiyle ilk tanıştığınızda şunu düşünmüş olabilirsiniz: Bu adamların müzikalite açısından diğer gruplara fark atan özelliği nedir? Makyaja bürünmemiş olsalardı, aynı başarıyı yine elde ederler miydi? Bu sorunun yanıtını belki kendileri de merak ediyordur ama tahminimizce, bu kadar ünlenmeyebilirlerdi. Kiss, kariyerlerinde şaka maka 40 yılı devirdi. 40. yıllarını Ocak 2013’te kutlayacak olan grup, bir zamanlar Wicked Lester adındaki grubun üyeleri olan Gene Simmons (vokal-gitar) ve Paul Stanley’e (gitar), davulcu Peter Criss ve gitarist Ace Frehley’in katılmasıyla kurulmuştu. Ancak bir süredir yola gitarist Tommy Thayer ve davulcu Eric Singer ile devam ediyorlar. 40. yılı da yirminci stüdyo albümleri “Monster” ile taçlandırıyorlar. Albüm, müzik çevreleri tarafından güçlü bir çalışma olarak tanımlanıyor.

MAKYAJLA GELEN HAYRANLIK Kariyerlerine makyajsız başlayan, ardından kendilerine özgü; grubun her üyesinin kişilik özelliklerine göre ayrı ayrı tasarlanan sahne makyajlarıyla konser vermeye başlayan Kiss, bu şekilde pek çok hayran edinmeyi başardı. Kiss’in makyajı, ilginin müzikten çok grup elemanlarının üzerinde toplanmasına neden oluyordu. (Onlardan yıllar sonra kurulan Slipknot’un ünlü maskeleri ise grubun solisti Corey Taylor’ın deyimiyle ilgiyi grupta değil müzikte toplamak için kullandıkları ve kimliklerini unutarak müzikle daha iyi bütünleşmelerini sağlayan bir yöntemdi. Gerçi onlar da Kiss’in makyajlarını çıkarması gibi birkaç yıl önce maske takmaktan vazgeçtiler.) Genele bakıldığında Kiss, rock tarihinin

79

en ünlü gruplarından biri olarak tanımlansa da ‘kötü değil ama muhteşem de değil’ arasında bir yerlerde gezinir müzikleri. Rock’n Roll Hall of Fame’e şimdiye dek hiç dahil edilmemiş olmaları, bu fikrin başkalarınca da paylaşıldığını gösteriyor. Ancak kötü eleştirileri umursamayan, son derece özgüvenli bir grup Kiss. Gene Simmons, 2009’da BBC’ye verdiği bir demeçte müzik basınını ‘gereksiz bir yaşam formu’ olarak tanımlamış ve şunları eklemişti: “Müzik eleştirmenlerinin kötü eleştirileri sayesinde kendimize kocaman evler satın aldık. Evlerin arkasında da eleştirmenleri gömdüğümüz Kiss mezarlığı bulunuyor.” Simmons, “Cloud Atlas / Bulut Atlası”nda Tom Hanks’in canlandırdığı, kitabına laf eden eleştirmeni balkondan aşağı atan mafyozo yazar Dermot Hoggins’i aratmıyor anlayacağınız!

SADIK KISS ORDUSU Şişkin özgüvenlerine rağmen Kiss’in kendilerinden sonra gelen rock gruplarını büyük ölçüde etkilediği de bir gerçek. Özellikle Mötley Crüe ve Guns ‘N Roses, ilham kaynakları arasında Kiss’i sıkça zikrettiler ve seks-uyuşturucu-rock’n roll felsefesinin ‘90’lı yıllardaki temsilcileri oldular. Makyajları ve gitarist Gene Simmons’ın meşhur dil çıkarması, Kiss’in alamet-i farikası olageldi. Kıyafetleri ve apartman topukları da unutmayalım. Kiss’in logosundaki iki ss, SS’leri hatırlatacak biçimde zigzag şeklinde yazıldığı için Yahudi karşıtı olmakla da suçlandılar ancak işin ironik yanı, Simmons’ın Hayfa, İsrail doğumlu bir Yahudi olmasıydı. Üstelik Simmons’ın annesi, toplama kampında ailesini kaybetmiş, şans eseri hayatta kalmıştı. ‘70’ler boyunca imajlarıyla prim yaptılar ancak ‘80’lere gelindiğinde popüler kültürde başlayan değişim, müzikte de baş gösterdi ve makyajdan vazgeçtiler. 1983-1996 yılları arasında seyircinin karşısına makyajsız çıkan Kiss, ’96 sonrasında yine klasikleşmiş görüntüsüne döndü ve popüler kültürü etkilemeye devam etti. Meraklısı için Kiss makyaj seti bile bulunabiliyor piyasada. Ayrıca onlara son derece sadık, kendilerine “Kiss Army” (Kiss Ordusu) adını veren bir hayran kitleleri mevcut. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


MÜZİK

Haykovari aşk albümü Rock sahnelerimizin nevi şahsına münhasır kişiliklerinden Hayko Cepkin dördüncü stüdyo albümü “Aşkın Izdırabını...” ile müzikseverlerle buluştu. Kapısını çaldık, yeni albümünün müzikal anlayışından, yapım sürecine, ‘şöhret’ olmanın zorluklarına uzanan bir muhabbete daldık.

1978 İstanbul doğumlu Hayko Cepkin, profesyonel müzik yaşantısına 1997 yılında klavye çalarak başladı.

ALİŞAN ÇAPAN alisancapan7@hotmail.com

DÖRDÜNCÜ albümünüz yine bir konsept albüm. Bu defa aşkın hallerini anlatıyorsunuz. Şarkılarınızı yaparken önce müziği bestelediğinizi, sonra sözleri yazdığınızı söylüyorsunuz. Yeni albüm müzikal olarak öncekilerden ne gibi farklar içeriyor? Evet, önce müziği bestelediğim doğru. Zaten kafamda sürekli melodiler dolanıyor. Önce bir nevi bir maket çıkıyor ortaya. Parçaların altyapısının yanı sıra meloMilliyet SANAT Aralık 2012

dileri de mırıldanıp kaydediyorum. Sonra oturup şarkıların tamamını dinliyorum ve genelde nasıl bir hissiyat ortaya çıktığına bakıyorum. Bu albümde de böyle oldu. Parçaların ham halini tekrar tekrar dinlediğimde bu müzik olsa olsa aşkı anlatır dedim. Bu kararı aldıktan sonra ince işçilik dönemi başlıyor, parça bazında enstrümanların seçimi, düzenlemeler vesaire, asıl üretim süreci bu aslında. ● Bu albümde daha elektronik sulara açıldığınız ama aynı zamanda akustik gitar kayıtları da yaptığınız gözlemleniyor... “Sandık”ta daha gotik, daha rock bir sound hakimdi. Bu albümde şarkılar farklı bir sound’u dayattı diyebilirim. Aslında

80

elektronik müzik çok da yabancısı olduğum bir tür değil. İlk albümümde elektronik tınılara bolca yer vermiştik. Akustik gitar kaydı yapmak, elektronik soundları kullanmak her zaman kafamda olan bir düşünceydi. Daha önceki albümlerin kayıtlarında da düzenleme aşamasında farklı şeyler deniyorduk ama dediğim gibi bu daha çok parçalarla ve anlatmaya çalıştığınız hikaye ile ilgili bir şey aslında. Daha önce de denedik ama istediğimiz sonucu alamadık. Bu sefer de böyle oldu. ● Aşkın bir hastalık olduğunu ve bu albümde de onun hallerini anlattığınızı söylüyorsunuz, özellikle bu albümde yer yer son derece teatral bir vokal tutturmuşsunuz?


“Herkeslerin yaptığı gibi salya sümük aşk şarkıları yapmamın bir anlamı olmayacaktı. Gerçi sen şarkıyı bir kere yapıp dinleyiciyle buluşturduktan sonra karşı tarafın onu nasıl algılayacağı, şarkılara ne gibi anlamlar yükleyeceği kontrolünde olmuyor.”

Tabii aşkı anlatacaksam da bu Haykovari bir şekilde olmalı. Hikayeyi kendimin kılabilmeliyim. Herkeslerin yaptığı gibi salya sümük aşk şarkıları yapmamın bir anlamı olmayacaktı. Gerçi sen şarkıyı bir kere yapıp dinleyiciyle buluşturduktan sonra karşı tarafın onu İşte bahsettiğin teatral annasıl algılayacağı, şarkılalatım da bu çalışmaların ra ne gibi anlamlar yükleürünü. yeceği kontrolünde olmu● Albüm için bir söyleyor. Yine de elimden gelşinizde “bu majör bir aldiğince kafamdakine yabüm değil,” diyorsunuz... kın bir sonuca ulaşmaya Majör bir albüm değil gayret ettim. Önceki alderken kastettiğim aslında bümlerden farklı olarak bir anlamda daha neşeli, bu defa çok önceden konplastik bir albüm olduğu. ser provalarına başladık. “Sandık” hayata dair çok Aslında bu normal işleyibüyük laflar eden, yer yer “Aşkın Izdırabını...” şin tam tersine bir durum. bayağı karanlık, bu anlamHayko Cepkin Önce şarkıları stüdyo orda majör bir albüm. “SanEMI tamında kaydedersiniz dık” konserlerinde, özellik17.50 TL daha sonra ekip konser le geçtiğimiz bir, bir buçuk provalarına başlar. Bildiyıllık zaman diliminde sahğin gibi ben her albümü bir şov olarak ta- nede giderek durgunlaştığımızı gözlemlesarlıyorum kafamda. Sonuçta sahne üze- dim. Çünkü yaptığımız müzik ağır bir mürinde bir gösteri sunuyoruz insanlara. Şov zikti ve bunu gerektiriyordu. “Aşkın Izdıdediğimiz ışığıyla, görsel numaralarıyla, rabını...” bu anlamda daha neşeli, daha haparçaların akışı ve düzenlemesiyle bir bü- reketli konserler vaat ediyor. tün. Bu albümde düzenlemeleri yaparken ● “Geç Kaldım” birçok dinleyicinin şarkıları sahnede nasıl çalabiliriz ne gibi favorisi, sizin favoriniz hangi şarkı? Herkes kendi dünyasına göre bir şarkı açılımlar olabilir diye çokça kafa yorduk.

“Kameralar çalıştığında çok kontrollüyüm” ● Albümle ilgili yorum yapanlar,

“Aferin yahu çocuğa bak kendi gibi adam, kimse olmaya çalışmıyor” gibi övgülerde bulunmuş. İnsanın kendisi gibi olması tek başına övgü konusu olabilecek bir vasıf mı sizce? Ha ha ha, çok komik değil mi? Seni sen olabildiğin için takdir ediyorlar. Çok çılgınca bir şey ama geldiğimiz nokta da bu. Sanırım toplumun gözü önünde yaşayan insanların kapıldığı bir hezeyanın neticesini yaşıyoruz. Bizim gibi sahnede olanların biri sahne üzerinde öbürü de gündelik hayatımızda olmak üzere iki farklı hali var. Bazılarımız süreç içinde kendilerini kaptırıp ikisini birbirine karıştırmaya başlıyorlar. İnsanın kendisi gibi olmaktan koptuğu an işte bu an. Aslında bu durumun bir arz talep meselesi olduğu da söylenebilir.

Takipçileriniz de sizin sahnede şahit oldukları insan olmanızı istiyor, iş iyice şirazesinden çıkıyor. Adam “Kurtlar Vadisi”nde oynuyor, bir de bakmışsınız mafyalığa özenmiş, milletten haraç kesiyor. Uçmuş yani kafalar. ● Sizin kadar toplumun gözü önünde kendi bildiği gibi yaşamayı seçenler ülkemizde genelde taciz ediliyor, oysa siz bu konuda şanslı sayılırsınız, “Helal olsun çocuğa” gibi bir yaklaşımla karşılaşıyorsunuz... Çok kontrollüyüm de ondan. Kameralar çalıştığında, mikrofonlar tutulduğunda koşullar ne olursa olsun hareketlerime dikkat ediyorum. Yoksa beni de arada sırada yoklamıyor değiller, ama karşımdakinin niyetinin kötü olduğunu sezdiğimde, direkt gider yapıyorum.

81

beğeniyor, benim favorimse “Paranoya”. Zaten çıkış parçası olarak da onu belirledik klibi de çektik. ● Nasıl geçti çekimler? Doğrusunu söylemek gerekirse albümün yayınlanması yaklaştıkça insanın iki ayağı bir pabuca giriyor. Albümün son rötuşları, promosyon çalışmaları, röportajlar derken az zamanda çok işler başarmanız gerekiyor. Klibin nasıl olacağını önceden kare kare planlamıştık. Prodüksiyon anlamında bir zorluğu yoktu, aynı mekanda iki farklı fonda tekrar ettim yaptıklarımı. Aslında başlangıçta ben sadece yüzümün göründüğü yakın bir plan olmasını hayal etmiştim klibin tamamının ama işin içine kapak tasarımı vs. girince planları biraz değiştirmek zorunda kaldık. Klip boyunca sürekli değişen o mimikler, bakışlar beni hiç zorlamadı. Efektler biraz farklı, o dilimin uzadığı, kollarımın birbirine sarıldığı, kellemin ayrışıp çoğaldığı sahneler uğraştırdı. Klipte dilim uzayıp gidiyor ama normalde öyle bir şey yok, sette “Bekle biraz dilin içeri girsin öyle devam et” gibi muhabbetler dönüyordu, komikti. ● Dil demişken, bir röportajınızda “İnsanın başına her türlü bela dili yüzünden geliyor,” demişsiniz. Bu sözünün geçtiğimiz yıl internette dolaşan “Alın bu adamı yukarıya arkadaşlar!” dediğiniz İzmir konseri görüntüleriyle bir ilgisi var mı? Hayır, hayır alakası yok. Orada kast ettiğim şey insanların hiç hesap yapmadan ağızlarına geleni söylemeleri. İzmir konserinde söylediklerimi son derece bilinçli söyledim, hepsinin arkasındayım. O konserde acayip bir durum vardı. Adam mekan sahiplerinin tanıdığı, benim kitlemden değil zaten. Forsunu kullanmış geçmiş öne, sağa sola bulaşıyor. İş uzadıkça uzadı, o arkadaş milleti itip kakmaya başladı, seyirci de bana bakıyor, ‘senin arkadaşın mı ne ayak?’ diye. Nihayetinde orada benim konserim var, bir nevi davet sahibiyim. Zamanla tüketilen alkol seviyesi de yükseldi ben de dayanamadım patladım. Görüntülere bakarsan benim korumalara “Arkadaşınız mı lan bu herif?” diye sorduğum, onların da “Arkadaşımız” dediği görülüyor. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


MÜZİK

“Türkiye’de rock çok ikiyüzlü” Bir Kardeş Türküler projesi olan Bajar, ikinci albümleri “Hoşgeldin/B’xer Hati” ile sözünü sakınmamaya devam ediyor. Türkçe ve Kürtçe müzik yapan grup, yeni albümde ilki gibi can yakan meselelere el atıyor. MELİSA KESMEZ kesmezmelisa@yahoo.co.uk

● Bajar’ı anlatır mısınız biraz? Vedat Yıldırım: Bajar, bir Kardeş Türküler projesi olarak geleneksel müzikleri merkeze koyan, bir dönem üzeri toprakla örtülmüş kültürlerin, dillerin, inançların müziklerini güncelleştiren bir grup. Temel olarak bir beste projesi. ● ‘Şehir’ demekti değil mi Bajar? Vedat Y.: Evet. Devletimize teşekkür ediyoruz, Kürtler bu memleketin en şehirli insanları oldular. İstanbul dünyanın en büyük Kürt şehri oldu. Özellikle ‘90’lardan sonra yerel hayatın tahribata uğramasıyla gerçekleşti bu. Kentte bir karşılaşmaya neden oldu bu göçler. Bajar tam da bu karşılaşmanın müziği. Folk-rock diyebiliriz yaptığımız müziğe. Melez bir üslubumuz var. Ari Hergel: Batı’ya yaslanan bir müzik bu. Geleneksel Kürtçe müzikten besleniyoruz ama bunu davulla, basla, klavyeyle yapıyoruz. Yeni sosyolojinin yarattığı bir şey bu müzikte. ● İlk albümden bugüne nasıl bir yol aldı Bajar? Ari H.: Çizgi olarak bir fark yok. Birinci albümde daha fazla müzikal deneme var. Bu ikinci albümde doğruyu bulduğumuz anlamına gelmiyor tabii. Bir arayış projesi sonuçta Bajar. Ama bu albümde daha damıtılmış bir müzik var. ‘Bajar müziği’ denilince bunun neye karşılık geldiği bu albümde bizce daha net oldu.

Milliyet SANAT Aralık 2012

Vedat Yıldırım, Erdem Göymen , Ari Hergel, Ferhat Güneş, Burak Korucu ve Cansun Küçüktürk’ten (soldan sağa) oluşan Bajar, Uludere için de bir şarkı yazmış.

Cansun Küçüktürk: Gündem de belirliyor Bajar’ın müziğini. İki albüm arasında Uludere, Alevi meselesi gibi önemli olaylar oldu. Bunları görmeden, bunlara dokunmadan yola devam edebilecek bir müzik değil Bajar’ın müziği. Bir sene sonra çıksa bambaşka bir albüm olurdu. ● Bajar ‘politik’ bir müzik mi yapıyor? Vedat Y.: Türkiye’de politika deyince sadece siyasetçilerin yaptığı bir şey akla geliyor. Halbuki herkes politik ortamın içindedir ve her şeyin politik bir karşılığı vardır. “Ben politik meselelere pek dahil olmuyorum” diye bir şey yok. Sabah kalkıp içtiğiniz çayın fiyatının arttığını görüyorsunuz diyelim, bu bile politikadır. Evet, Bajar protest ve aktivist bir ruha sahip bir grup. Yanlış giden şeylere kulak kabartıyor. Bu da rock müziğin özünde olan bir şey zaten.

82

● Türkiye’de yapılan rock müzikte var mı sizce bu protest ruh? Vedat Y.: Çok ikiyüzlü bir rock müzik ortamı var Türkiye’de. İşin tümüyle biçime indirgendiği bir ortam. Sadece bir elbise gibi. Türkiye’de protest gruplar yok mu, var. Ama çok az. Ari H.: ‘Rakçı’ olmak için distortion gitar kullanmak yetiyor bugün. Halbuki rock müzikte distortion gitar kullanılmasının nedeni daha fazla gürültü çıkarma isteğinden başkası değil, isyan yani. Ama zamanla içi boşalmış bunun ve geriye sadece biçim kalmış. Rock müzik de diğer her şey gibi endüstriye dahil oluyor. Cansun T.: ‘Distortion’ın kelime anlamı ‘bozulma’ zaten. Bir de rock müziğin orijinalinde enstrümanlar arasında hiyerarşi yoktur. Led Zeplin, Jimi Hendrix ya da Pink Floyd gibi gruplar bunun örneği. Solist her-


Vedat Yıldırım: “Rock festivalleri Türkiye’de bence çok elitistler. Türkçe ve İngilizce dışındaki dillerin çok giremediği yerler buralar. Bence kotaların olması gerekiyor. Beyoğlu’nda bile her mekânda çıkıp Kürtçe şarkı okuyamazsınız.”

“Ahmet Kaya’nın bir büyüsü var.” ● Ahmet Kaya şarkısı var albümde... Cansun K.: Ahmet Kaya zaten üzerine bir şey söylemeye gerek olmayan bir isim. Albümde bir Ahmet Kaya şarkısı olsun çok istedik. Onun külliyatından parçalar incelediğimizde, “Yalan da Olsa”ya karar verdik. Ki aslında bu şarkı bir Bajar şarkısı da olabilirmiş. Çok melodik, bir hikaye anlatıyor. Bu şarkı Bajar’ın sözüne söz kattı bence.

kesten daha önemli değildir. Bajar’da da herkesin rolü eşit. Müzik yaparken de bunu gözetiyoruz hep. ● Uludere’de yaşananlar için yazdığınız ağıt da var bu albümde... Vedat Y.: O talihsiz olay albüm çalışmasına denk geldi. 34 ‘adet’ koyduk şarkının adını. O dönem bir bakanın kullandığı bir tabirdi bu. İnsan hayatının bazı ‘yüce’ değerler uğruna bunca kıymetsizleşmesine işaret etmek istedik. Ari T.: Bu şarkı ağıt olarak nitelendirilmemeli bence. Ağıt yakmak çünkü kabullenmek demektir aslında. Biz durumu ka-

Ari H.: Bir de onun popüler parçalarından birini kullanıp ondan nemalanmak yerine, daha arka planda kalmış bir şarkıyı ön plana çıkarmak istedik. Vedat Y.: Ahmet Kaya’nın bir büyüsü var bence. Sesini duyduğumuzda insanı hemen çağıran bir şey var onda. Bu melankoli sanırım. Bu şarkıda da bu var. Şehrin yalnızlığını anlatıyor. Hepimizin aslında şehirde ne kadar yalnız olduğunu.

bullenmiyor, duruma isyan ediyoruz bu şarkıyla. ● Müzisyen olarak sırtınızda bir sorumluluk hissediyor musunuz ülkede olan biten karşısında? Ari H.: Rock dünyasıyla ilgili eleştirilerimizden biri de tema sığlığı. Şarkılar artık aşk, ayrılık, ikili ilişkiler üzerine tasarlanmış sözlerle yaratılıyor. Biz Bajar olarak hayatta bizi rahatsız eden, bize batan ne varsa onun üzerine bir şeyler üretmek istiyoruz. Mesela beyaz yakalıların yaşamının farkında olmadıkları kadar korkunç olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Ya da insanların öldü-

83

rülmesine dikkat çekmek istiyoruz. Cansun K.: Ülkede olup biten olaylar bizde bir an evvel bir şey yaratma dürtüsü yaratıyor aslında. ● Çok dilli bir müzik yapıyorsunuz. Albümün kartoneti bile yarı Kürtçe, yarı Türkçe. Bu zorlaştırıyor mu bir şeyleri? Ari H.: Yasal olmasa bile Kürtçe diliyle ilgili engeller devam ediyor. Bugün mesela Kürtçe bir parçayı yayınlayacak mecrayı bulmak zor. Çok şükür internet var. Vedat Y.: Rock festivalleri bir de, Türkiye’de bence çok elitistler. Türkçe ve İngilizce dışındaki dillerin çok giremediği yerler buralar. Bence kotaların olması gerekiyor. Beyoğlu’nda bile her mekânda çıkıp Kürtçe şarkı okuyamazsınız. Cansun K.: Ana akım medya belli fikirlerin yerleşmesi için büyük rol oynuyor. Ciddi bir bilgi kirliliği var. Bajar’ın bu yanlış anlaşılmayı azaltır yönde hizmet ettiğini düşünüyorum. Türkçenin yanına Kürtçeyi koyarak, Kürtçenin yanına Türkçeyi koyarak önemli bir şey yapıyoruz bence. ● Ölüm oruçları içinden geçtiğimiz en can yakan meselelerden biri. Ne diyeceksiniz? Vedat Y.: İnsanlar son çare olarak hayatlarını ortaya koyabiliyor ve ölüme yatabiliyorlarsa, bunu oturup düşünmek lazım. “Ne istiyor bu insanlar?” noktasında çoğunluğun bir bilgisi yok gerçekten. Ki bence talepleri karşılanması imkânsız talepler değil. Beri yandan bir bahşeden bir tavır var bu insanlara karşı. Bu kibir çok onur kırıcı bir şey bence. Albümde Şiwan Perver’in bir şarkısı var, “Serhildan Jiyan E”, yani “Yaşamak İsyandır”. Bu haklar meselesini çok güzel anlatıyor o şarkı. Epey sert bir şarkı. Ari H.: Bu parça son anda, ölüm oruçları meselesinin motivasyonuyla albüme girdi. Bu konuda o kadar taraf olmamız gereken bir durum var ki, bunu yapmak zorunda hissettik kendimizi. Cansun K.: Biz grup olarak hatırlatma sorumluluğu hissediyoruz üzerimizde. Ama sadece duygusal bir sürecin sonucu çıkmıyor şarkılar. Bir duygusal patlama değil müziğimiz, akıl yoruyor, ‘ne yapabiliriz’i düşünüyoruz. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


MÜZİK 4 yaşında piyanoya başlayan Fazıl Say, günümüze kadar 20 uluslararası ödülle onurlandırıldı.

İstanbul kanatları altında Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi”, Naive etiketiyle yayınlandı. Bugüne kadar seslendirildiği her yerde büyük bir ilgi gören “İstanbul Senfonisi” yedi bölümden oluşuyor ve her bir bölüm İstanbul’un farklı yanlarını anlatıyor. CD’de ayrıca Say’ın “Hezarfen” adlı ney konçertosu da yer alıyor.

ERAY AYTİMUR erayaytimur@gmail.com

FAZIL SAY’IN müzisyenliği dışındaki herhangi bir konunun şu an için bizi ilgilendirmediği yazımız başlıyor. Hatta söze yekten girmek olacak ama; Fazıl Say fevkalade bir müzisyen. Tamam. Fakat besteciliğinden ziyade yorumculuğunun ulvi boyutlarda gezindiğini düşünenlerdenim, doğru veya yanlışımdır, bilemem. Her halükarda takip ettiklerimden biridir ve uzun zamandır Milliyet SANAT Aralık 2012

beklediğim “İstanbul Senfonisi” albümü nihayet yayınlandığı için seviçliyim. Olaylar nasıl geliştiyse; albümü bu kez Türkiye’den bir plak firmasının çıkaracağı yönünde son derece sağlam duyumlar almıştım yaklaşık bir yıl önce ama iş döndü dolaştı yine başladığı noktaya döndü. “İstanbul Senfonisi” Say’ın gediklisi olduğu Naive etiketiyle yayınlandı ki, Naive sevdiğimiz bir markadır, hayırlı olsun. Devamında Türkiye’de lisans edilerek veya sadece dağıtım kanalıyla yine A.K. Müzik tarafından temsil edilecek ki, A.K. Müzik daha da çok sevdiğimiz saydığımız markadır, oraya da hayırlı olsun.

84

Bugüne kadar seslendirildiği her yerde büyük bir ilgi gören “İstanbul Senfonisi” yedi bölümden oluşuyor ve her bir bölüm farklı başlıklar altında İstanbul’un farklı yanlarını anlatıyor. Gürer Aykal yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Dan Ettinger yönetimindeki Mannheim Tiyatrosu Ulusal Orkestrası’nın yanı sıra, tıpkı “Haremde 1001 Gece”de olduğu gibi, Türk enstrümanlarını da içeriyor. Adlı adınca söylersek, Hakan Güngör kanun, Aykut Köselerli bendir ve darbuka partileri ile bambaşka bir ruh katıyorlar... 25 Aralık 2010 tarihinde Lütfi Kırdar’da gerçekleşen kayıtta yer alan “Hezarfen” adlı ney konçertosu da Osmanlı


tarihinin sıradışı figürlerinden biri olan Hezarfen Ahmet Çelebi’nin kanat takıp uçma deneyimini seslerle anlatıyor ve Burcu Karadağ’ın nefesiyle Hezarfen’i havalandırıyor... Gelin şimdi bölüm bölüm izleyelim İstanbul’u ve Hezarfen’in öyküsünü...

“İstanbul Senfonisi” I. NOSTALJİ “İstanbul Senfonisi’nin ilk bölümü Marmara denizinin hareketleriyle başlıyor. Dalga seslerini üreten enstrümanlar var. Say; “İstanbul Senfonisi”nin başında bu enstrümanlardan biri olan ‘Okyanus Dalgaları’ adındaki aleti kullanmış. Senfoni yükseliyor, denizin derinliklerinden yüzeye çıkıyor ve yedinci bölümün sonunda müzik bir kez daha geldiği yere dibe batıyor. Bestecinin nostalji dediği bu. 1940’ların belki de 1910’ların İstanbul’una bilinmedik bir tarihe gezintiye çıkıyoruz, İstanbul’un hâlâ güzel, romantik ve nostaljik olduğu zamanlara.

II. DİNİ DÜZEN İkinci bölüm “Dini Düzen” İstanbul’un laik tarihinde, dini düzenler çok önemli yer tutuyor. Bu düzenler, koreografisi ve müziğiyle bizi çeken ritüel akşamlarını, zikirleri içeriyor. Bu ritüel geceleri tekrar ve ritim öğeleri içeriyor: Tekrar eden ilahiler: “La ilahe illallah la ilahe illallah”, bazen yavaş, bazen hızlı ve ritimle aşılanıyor. Bazı zikir müziklerinde, bu ritüel gecelerindeki ses ve ritimi bulabiliriz.

III. SULTANAHMET CAMİİ Üçüncü bölüm Sultanahmet Camii’ne işaret eden “Blue Mosque”. İstanbul’daki en güzel ve ünlü mimari yapılardan biri; İstanbul’un dünyadaki en tanınmış imajı. Eşsiz görkemli bir meditatif şapel. Ney devam ederek melodilere yön veriyor ve ney ile kudüm tarafından eşlik edilen orkestra büyük patlamalarla dünyevi olmayan bir diyarı andırarak bu bölümü bitiriyor. Segah makamındaki temayla başlıyor ve viyolalara ikinci bir tema veriyor.

IV. PRENS ADALARI’NA GÜZEL GİYSİLİ NEŞELİ KIZLAR GİDİYOR Dördüncü bölümün adı “Merrily clad young ladies aboard the ferry to the Prince Islands”. Bu adalar dalgınlık yeri; İstanbul’un yazlık saklanma yerleri. Adalar, Rumlar’ın ve Yahudi’lerin, Alevi ve Sünni Türkler’le keyifle yaşadığı kozmopolitan cennetler. İstanbullular, eski İstanbullular rahatlamak ve tazelenmek amacıyla düzen-

ki geceyi temsil ediyor. Ayrıca müezzinlerin ezanı okuduğu makamdır bu. Bu bölümde kudüm ve ney Hezarfen’in düşüncelerini ve heyecanını yansıtıyor.

li ziyaretlerde bulunuyorlar.

V. HAYDARPAŞA TREN İSTASYONU’NDAN ANADOLU’YA GİDEN YOLCULARA DAİR

II. GALATA KULESİ

Elbette Sultan Ahmet, Adalar, İstanbul’un fethi gibi Haydarpaşa Tren İstasyonu da İstanbul’un sembollerinden biri. Hepimizin yolu Haydarpaşa’dan geçti. Bütün trenler Haydarpaşa’dan Anadolu, Asya ve Ortadoğu’ya ücra köşelere gidiyor. Tabii artık gidemiyorlar.

VI. ORYANTAL GECE Altıncı bölüm“Oriental Night” bir kanun doğaçlamasıyla başlıyor. Kanun solosu “Oryantal Gece” bölümüyle takip ediliyor. Tabii ki buradaki ana odağımız köçekçe tarafından veriliyor. Karcığar makamındaki kö-

Kulenin etrafında toplanan çok fazla sayıda insan gösteriyi izlemek için toplanıyor. Hezarfen geliyor. Hezarfen’in nasıl uçacağını görmeyi sabırsızca bekleyen alaycı kalabalığın içinde, bir adam var: Uçabiliyorsan uç! Uçabiliyorsan uç! diye sataşan. Eğer düşünürseniz bir ritim var burada, her kelimede hem de: Uçabiliyorsan uç! Uçabiliyorsan uç! Her şey fonetik.

III. UÇUŞ Ve sonra Galata Kulesi’nin tepesinden Hezarfen kendini boşluğa bırakıyor. Garip müziğin başladığı yerde garip bir his de ku-

“İstanbul Senfonisi’nin ilk bölümü Marmara denizinin hareketleriyle başlıyor. Dalga seslerini üreten enstrümanlar var. Say; bu enstrümanlardan biri olan ‘Okyanus Dalgaları’ adındaki aleti kullanmış. Senfoni yükseliyor ve yedinci bölümün sonunda müzik bir kez daha dibe batıyor. çekçeler doğal olarak birbirlerine çok benziyor. Bu bölümün ortasındaki tema çok bilindik bir şarkıdan alınma. Metafor olarak kullanılmış.

lede yayılıyor olmalı. O uçan ilk insan, dört kilometre uçacak ve canı için de derin bir korku içinde olmalı. Çok heyecanlı ve mutlu olmalı kendi içinde. Hayat boyu kurduğu hayali gerçekleştiriyor. 7-8 dakika sürüyor, Hezarfen’in yolculuğunu tamamlarken harcadığı kadar süre.

VII. FİNAL

Fazıl Say finale dair şunları söylüyor: “Doğal olarak, tarif etmeye çalıştığım İstanbul nostaljik, rüyamsı, ‘vinta“Istanbul Symphony” ge’ bir İstanbul’du. Besteci, Fazıl Say çıkan iş, neyci, herkes bu İsNaive IV. CEZAYİR tanbul’un arayışında. Ve bulSÜRGÜNÜ mak istedikleri geri gelmek 10 Dolar istedikleri senfoninin başınHezarfen şimdi tehlidaki Fa Diyez bölümden önkeli bir adam olarak göceki “Nostalji”nin hicaz teması. Nasıl ki baş- rülmektedir ve sultan kendisini cezalanlangıçta Marmara Denizi’nin dalgalarının dırmayı uygun bulur. Deneyleri uçuşunarasından yükseldiyse senfoni, bitişinde de dan önce destek bulmuştur ama şimdi mehicaz makamıyla bu dalgalara gömülecek. selelere farklı bir ışık altında şüpheyle bakılıyor. Böylece Cezayir’e sürgün başlıyor. Kontrabas ve tuba sultan ve vezirini temI. İSTANBUL 1632 sil etmek için kullanılıyor. Büyük bir daİlk bölüm karışık bir yapı içerisinde Sa- vulun sürekli sesi de var. Hezarfen elbetbâ makamında başlıyor. Hezarfen’in uyan- te ney. Ney parça boyunca onu temsil edidığı sabahı ve belki de hiç uyumadığı önce- yor, hatta o oluyor. MS

“Hezarfen”

85

Milliyet SANAT Aralık 2012


MÜZİK

Bugünün en ‘kalıcı’ müziği Ariel Pink ve grubu, yeni albüm “Mature Themes” şerefine 6 Aralık akşamı İstanbul’la ikinci bir buluşmaya hazırlanıyor. Henüz izlememiş olanlara Ariel Pink’s Haunted Graffiti ile ilgili en can alıcı özelliklerden birinin enstrümanları muhteşem çalmaları ve sahnelerinin çok iyi oluşu olduğunu hatırlatalım ki bu fırsatı ikinci kez kaçırmasınlar. EKİN SANAÇ esanac@gmail.com

2000’LERİN BAŞINDAN bu yana alternatif müzik üzerinden acaba kaç çeşit furya gelip geçmiştir? 10 sene önce neler dinliyorduk kimbilir. Bunların kaçı kalıcı olabildi? Ne de olsa ‘moda’ olan, ‘geçici’ olmaya da mahkum. Bunu gayet iyi biliyoruz. Mesela bizim nesillerimizin, günümüz müzik dinleyicisinin, ‘kalıcılık’ kavramıyla bağlarının eskilere kıyasla bir parça zayıf kalmış olması muhtemel, çünkü çok fazla ulaşım kanalı, çok fazla trend ve iyisiyle kötüsüyle resmen çok fazla müzik var... Ve sanki tüm bu ‘kalıcı’ olma kavramı, nispeten eski müziklere mahsus. İşte insan tam bu aldatmacaya kanmak üzereyken Ariel Pink gibi bir deli çıkageliyor ve ‘60’lardan bu yana yapılmış müziklerin en güzel ses ve geleneklerine ağıt yakan kayıtları ve ister istemez Kurt Cobain’i anımsatan bir görüntü içinde karşınıza dikiliveriyor. Dağınık sarı saçlarını bazen cart pembeye de boyuyor. Kocaman gözlükler takıyor. Çizgili buluzlar ve elbiseler müteveffa Cobain gibi ona da çok yakışıyor. Los Angeles’lı sanatçı Ariel Pink, bir süre önce ‘chill wave’ denen yeni nesil bir müzik türünün yaratıcısı ilan edildi. Chill wave, bol efekt yanlısı, synthesizer’ları çokça kullanan, dans ettirebilen ve düşük bütçeyle özdeşleşen bir müzik. Ancak işin aslı, nasıl Kurt Cobain grunge müziğin yaratıcısı değilse, Ariel Pink de chill wave’in yaratıcısı filan değil. Birçok kayıt sanatçısı gibi o da düşük kalitede tınlayarak dolaysızlığı temMilliyet SANAT Aralık 2012

sil eden, eski bir radyodan çalınıyormuşçasına duyulan puslu parçalarıyla aslında bir trend yaratmanın derdinde değildi. Hatta Ariel, 2000’lerin başından beri aynı müziği yapıyor ve ortada aslında yaratılmış bir tür yok. Şöyle ki, onun yaptığına benzer tınılara 80’ler Rus müziği arşivlerinden ismini yalnızca bir avuç insanın bileceği gruplardan tutun, Ada’nın saygıdeğer şairlerinden Martin Newell’ın 30 yılı aşkın süredir yayınladığı gitarlı pop kayıtlarına kadar birçok farklı yerde rastlayabilirsiniz. Ve işin güzeli, bu rastlantıların üzerine, “Aaa, kim bu? Ariel’e benziyor” diye sorabilirsiniz.

YATAK ODASINDAN ÇIKIŞI Ariel Pink’in 20’li yaşlarında yığmaya başladığı ev kayıtları bir süre boyunca Animal Collective grubunun elemanlarının kişisel arşivinde takılmıştı. Nitekim Ariel’i yatak odasından çekip çıkarma şerefi onlara ait. Ariel’in müziği ilk kez Animal Collective ekibinin plak şirketi Paw Tracks’ten 2004 yılında yayınlanarak dinleyiciyle buluşmuştu. Müzik yapmanın bir ihtiyaç da olabileceği çoğu zaman göz ardı edilen bir konudur. Sanki her müzisyen aklı başında ve ne yaratmak istediğine hakim bir tavırla enstrümanlarının başına geçip onu dünyaya dinletecek yeni bir formül aramaya koyulurmuş gibi... Müzik pek de bu şekilde yapılmıyor aslında. Müzik, örneğin, ihtiyaçtan da yapılabiliyor ve bu gibi durumlarda onun nasıl tınlayacağının belirleyicileri alınan estetik kararların dışında, basitçe eldeki imkanların ta kendisi olabiliyor. Mesela, en basitinden; hayatta tek yapmak istediğiniz her gün odanızda oturup şarkı yapmaksa, bu şarkıları elinizdeki olanaklarla odanızda kaydedersiniz gibi İşte

86

Ariel Pink ve grubu 2009 yılında gönüllü ve sadık bir kitleye, Beyoğlu’ndaki sanat mekanı URA’da ücretsiz bir konser vermişti.

Ariel Pink’in müzik yapmasının arkasında böyle bir motivasyon var gibi. Tıpkı yol göstericisi, idolü ve arkadaşı bellediği, seneler boyu ıssızlığını korumuş yatak odası müziği diyarlarının mucidi R. Stevie Moore’un üretim yığınının arkasındaki motivasyon gibi. Ariel Pink birkaç sene önce, kendisini Haunted Graffiti olarak adlandıran grubunun kadrosunu tam olarak oturtmayı başardı. Geçen senenin ‘indie marşı’ haline gelen “Round and Round”ın da yer aldığı 2010 tarihli “Before Today” ile Ariel Pink’s Haunted Graffiti’nin olağanüstü bir grup müziğine evrilişi ve kaçınılmaz yükselişine tanıklık etmiştik. Geçtiğimiz yaz gelen yeni albüm “Mature Themes” ile ise Pink, kayıtlarının tınısını daha da ileri bir noktaya taşındığını, prodüksiyondan kaçınmak gibi bir derdi olmadığını hepten kanıtladı. Pink’in, David Bowie, Frank Zappa, The Byrds, The Beatles, Roxy Music gibi ‘70’li ve ‘80’li yılları tanımlayan pop/rock estetiklerini etüt


Sanki’kalıcı’ olma kavramı, nispeten eski müziklere mahsus. İşte tam bu aldatmacaya kanmak üzereyken insan, Ariel Pink gibi bir deli çıkageliyor ve ‘60’lardan bu yana yapılmış müziklerin en güzel ses ve geleneklerine ağıt yakan kayıtları ve Kurt Cobain’i anımsatan bir görüntü içinde karşınıza dikiliveriyor.

eden yaklaşımıyla parçaları, bu yeni imajlarının arkasında öncekilere oranla daha da parıltılı ve görkemli duruyor.

KONUŞAN ENSTRÜMANLAR Ariel Pink ve grubu 2009 yılında gönüllü ve sadık bir kitleye, sessiz sedasız bir şekilde ve tamamen kişisel girişimlerin neticesinde Beyoğlu’ndaki sanat mekanı URA’da ücretsiz bir konser vermişti. Bu konsere giden herkesin grubun enstrümanlarını ne kadar muhteşem çaldığı ve sahnesinin iyi olduğu konusunda hemfikir olduğunu hatırlıyorum. Ariel Pink’s Haunted Graffiti ile ilgili en can alıcı özelliklerden biri de bu: Virtüözlük. Dakikalarca solo atmak anlamında değil de, Haunted Graffiti resmen enstrümanlarını konuşturma becerisine sahip, mükemmel müzisyenlerden oluşan bir grup. “Mature Themes” (Olgun Temalar), ismiyle kurnazca örtüşen bir albüm. 20’li yaşlardan 30’a transfer olmayla dair akla

87

yatan bir bağ kuruyor. Bir önceki albümü 20’lerinde yazmıştı, şimdi ise 30’u devirmiş bir Ariel karşımızda. Olgunluk değil sadece de, 30 yaşı geçirince hayat dinginleşir derler; ne istediğini daha iyi anlar olur insan bir anda. Oldukça geçerli olan genellemelerden biri galiba. Ariel Pink de tam olmasını istediği gibi bir albüm yapmışa benziyor. Albümde genel bir kara komedi durumu hakim. Hayatın absürdlüğü, birbirini yalanlayan dizelerle kutlanıyor. “Symphony Of The Nymph”de, “Adım Ariel. Ve nemfomanyağım” gibi bir çıkış, The Beatles’ın “Love Me Do”suna evriliyor. Menopozlu erkeklerden bahsetmeyi seven bir karakter var karşınızda sonuçta. Hayatın kural ve kaidelerini büken bir müzik, onu şüphesiz çok daha yaşanır kılıyor. Bunu tecrübe etmek isteyen müzikseverler, 6 Aralık akşamı Babylon’u, günümüzün en ‘kalıcı’ müziklerinden birini izlemek üzere hınca hınç dolduracağa benziyor. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


MÜZiKAL GÜNCE NAİM DİLMENER

naimdilmener@gmail.com

RockA, sağlam rock grubu açığını kapatmaya aday... Erol Büyükburç’un Dijital Çağ ile imtihanı... Dünden Bugüne Mavi Işıklar... Asfalt Dünya ile ikinci buluşma... George Dalaras ‘şarkıların şarkı gibi olduğu günler’den sesleniyor...

Müzik, para eden bir şey değil artık! 1 KASIM PERŞEMBE Pop müziğimizin gelmiş geçmiş en büyük star’larından Erol Büyükburç’un Dijital Çağ ile imtihanı ikinci bir albümle (“Koyutürk Tangolarıyla”) sürüyor. Yıllar önce Universal’ın güçlü ve ayakta olduğu bir dönemde bu firmaya “Fıstık Gibi” albümünü yapmıştı Büyükburç. Yeni çağın ikinci albümünde ise tango söylüyor. Necdet ve Erdener Koyutürk’ün tangolarını seslendiren Büyükburç’un vokal performansı yine eşsiz. İlerleyen yaşına rağmen sesi de hâlâ güçlü, yerli yerinde. Şarkı söyleme yeteneğinin hiç önemsenmediği bir çağdayız; ama bunu önemseyen kaldıysa eğer, Erol Büyükburç’un albümünü önlerine koymalı, kulaklarını açıp dinlemeliler. Bu albümde görecekleri/tanık olacakları vokal başarısı, yüzlerce kitaba/onlarca hocaya bedel.

5 KASIM PAZARTESİ Sabahtan beri Burak Pekün’ün “İs”ini dinliyorum; “İskele”nin ardından ikinci albümü bu. Her şeyin sarpa sardığı günlerde/zamanlarda, müziğe eski günlerdeki gibi dört elle sarılmaktan yılmayan birilerinin olduğunu görmek iyi geliyor insana. “Hayır, müziği asla yok edemeyecekler” diye düşündüm yine. Memleketin gelmiş geçmiş en iyi vokallerinden Melis Sökmen ile 3, Zehra Belevi ile 1 düetin de bulunduğu albüme destek veren, çalan müzisyenlerin listesi

Milliyet SANAT Aralık 2012

ise göğüs kabartıcı. Gür Akad, Fatih Erkoç, Şenova Ülker, Serdar Barçın, Erdem Sökmen, İsmail Soyberk, Cem Aksel, Erkin Hadımoğlu, Hasan Cihat Örter gibi alanlarında 1 numara olmuş müzisyenler arkada, Burak Pekün (ve bazen Melis Sökmen ile Zehra Belevi) önde harikalar yaratmış. Caz ve funk’tan da beslenmiş ama tamamen taze bir sound’un albümü “İs”; derin bir iz bırakacak.

8 KASIM PERŞEMBE Yıllardır Sıla sevmek için çabalarım. Her yeni albümü (ya da şarkısı) çıktığında, bir mücadeleye girerim kendi kendimle: “Bak, gayet iyi bir sesi var, üstelik artık kimseler beceremezken, iyi de şarkı söylüyor. Eski yorumcuların izinden giden bir genç şarkıcı; daha ne istiyorsun?” Bu olumlu hislerle dinlemeye başlarım yeni geleni ama eski fikrimde/kararımda hiçbir değişiklik olmaz. O özgüvenle dolup taşan şarkılar, o “Ne mal olduğunu biliyorum ama seni idare edeceğim, ne yapalım?” tavrı/havası, o hafif Funda Ararvari (yani despotça) söyleyiş biçimi, beni kaçmak zorunda bırakır. Son albüm “Vaveyla”da da böyle oldu. Bir tur, zorla ikinci tur, kendime yalvararak üçüncü tur derken, “Zorla güzellik ol-

88

maz” dedim ve Sıla’yı kavga eder bir halde bırakıp kaçtım. Gece: Ghetto’da “Dünden Bugüne Pop” partisinin konuğu Mavi Işıklar’dı. Grup (yaklaşık olarak) 40 (kırk!) yıl sonra yaptıkları yeni şarkıları seslendirdi. “Öyle Bir Geçer Zaman ki”nin yeniden popüler hale getirdiği “İyi Düşün Taşın” ve “Helvacı”yı yeniden kaydetmişler. İki de yepyeni şarkı varmış çıkaracakları single’da; “İşte Çözüm İşte Sofra” ve “Fısılda”. Her ikisi de (eski Mavi Işıklar şarkıları ayarında olmasa da) fena değil. Ama bundan önemlisi, bu 70’lik delikanlıların hala müzik yapmaya istekli/hâlâ yapabiliyor olmaları. Mavi gömlekleriyle müthişlerdi sahnede.

13 KASIM SALI Enka yeni sezonu bugün açıyor. Cem Mansur’un yönettiği Anadolu Üniversitesi Senfoni Orkestrası’nın konseri ile açılacak yeni dönem, Enka’nın 24. yılına tekabül ediyor. 18 Aralık’ta sona erecek sezonun ilk programında; İdil Biret (22 Kasın), Şirin Pancaroğlu (27 Kasım) ve Dilbağ Tokay ile Emine Serdaroğlu (11 Aralık) da mevcut. Kültür ve sanata destek vermekten hiç imtina etmemiş aydınlık kafalı bir gruptan, insanın içinde çiçekler açtıran bir program.

15 KASIM PERŞEMBE AJS’nin yeni yayımladığı George Dalaras albümü “Ta Tragoudia Mou (Benim Şarkılarım)” iki diskten ve canlı kayıtlar-


Nazan Öncel

Nazan Öncel ileriyi görmüş 21 KASIM ÇARŞAMBA Yaşar Kekeva Plak, Nazan Öncel’in (‘80’lerdeki “Yağmur Duası”ndan epeyce bir zaman sonra gelen) 2. (“Bir Hadise Var”) ve 3. (“Ben Böyle Aşk Görmedim”) albümlerini LP olarak yayımladı. Öncel’in bu iki albümünün ilk defa LongPlay baskısı yapılmış oldu; albümler ilk yayınlandıklarında önce kaset, sonra da CD olarak çıkarılmıştı... İyi de oldu. ‘70 ve ‘90’lı kuşak arasında

dan müteşekkil bir best of. Defalarca Türkiye’de konser vermek istemiş ve çoğu zaman da engellenmiş (en son, Zülfü Livaneli ile vereceği konserleri gerçekleştiremedi; kayda değer bir açıklama da yapamadı kimse) Dalaras, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, ülkemizde de çok seviliyor. Hem müzisyen, hem yaratıcı, hem de mükemmel ötesi bir yorumcu olan Dalaras’ın yeni albümünde, yılların içinden seçilmiş ve bir kısmı ( -Yedi düvel zindanından beterdir- “Yedikule” gibi) Türkçe de söylenmiş tam 30 müthiş şarkısı var. Şarkıların şarkı gibi olduğu, kazasız/belasız bir şekilde mükemmelen sahnede söylenebildiği günlerden eşsiz şarkılar.

17 KASIM CUMARTESİ Asfalt Dünya 5-6 yıl evvel yayınladığı ilk albümleri “Ormanlar Kralı”ndan sonra, nihayet ikinci albümlerini de çıkardı. İlk albümleri çıktığında, kısa bir süre için grubun adını “Ormanlar Kralı”, albümün adını ise “Asfalt Dünya” sanmıştım. Gruplar pek ilgilenmez böyle şeylerle ama biz dinleyicilerin bu tür ‘boş bulunma’ları çoktur. Tabii bir süre sonra (grupla, bir dinleyici olarak daha fazla vakit geçirmeye de başlayınca) doğruya uyanmış ve önümdeki Asfalt Dünya şarkılarına bakmaya başlamıştım. Gözüm yollarda olmasına yollardaydı ama bu kadar gecikince de, “Herhalde bu piyasaya katlanamayıp çekildiler” demeye başlamıştım. Neyse ki öyle değilmiş, geldiler; hem de “Büyük Yollar” gibi büyük bir albümle. İlk albümlerinde de böyle bir hisse kapılmıştım; biraz Blind Melon, biraz da Soul Asylum havası var grupta; ama bi-

bir köprü olan Nazan Öncel’in, bu geçiş döneminde ortadan kalkıveren bir ‘format’ üzerinde dinlenebiliyor olması, insanı (hem iyi/hem kötü) onlarca ruh hali arasında dolaştırıp duruyor. Öncel’in ‘90’ların hemen başında, müzik dünyamızda (10-15 yıl içinde) olacakları görebilmiş olması ise (“Aynı nakarat hep aynı aynı...”) ancak ‘ermişlik’ ile açıklanabilecek bir şey.

raz, çok çok az. Daha çok kendileriler. Bu saydığım iki grup, çerçevenin düzeltilmesi ya da traşlanması sırasında başvurulmış isimler. Hamurun (ya da harcın) aslı Asfalt; hem de kapı gibi. Albümün kapağı da muhteşem; Serdar Uyanık’ın tasarladığı pop-up kapak, hem güzel/şık, hem de işlevsel. Diskin kapak içine yerleştirilme biçimine/yoluna özellikle hayran kaldım.

19 KASIM PAZARTESİ Ankara kökenli rock gruplarımızdan RockA, Tarkan’ın ‘90 ortalarında memleketi birbirine katmış şarkısı “Ölürüm Sana”yı mükemmelen yeniledi; Tarkan’a, bu şarkıya ve geç- RockA, Tarkan’ın “Ölürüm Sana”sını yorumluyor. mişine layık bir şekilde. Internet’ten (metaltr.net) öğrenebildiğim ka- cılarının belirli bir yaşın üstündekiler oldarıyla, geçmişi 2005 yılına kadar uzanan duğunun kesinleşmesi üzerine, bizimkiler grubun şimdiki kadrosu 2007 yılında şe- de bu yaştakileri baştan çıkarabilecek topkillenmiş... Yayınlanan single’da grubun lamalara/tasarımlara başvurmaya başlabaşını çeken Halil Özüpek’e dılar. Hasan Ferit Giresunlu’nun artist’i ait “Anlatması Zor” adlı bir ile İMÇ’nin en köklü firmalarından başka şarkı da mevcut. Ama ajs’nin son yayımladıkları, bu niyetin bir tuhaf değil mi, kendi şarkıla- sonucu gibi. Artist, daha evvel çıkardığı rı, bir pop klasiği olan “Ölü- “50 Golden Songs”un (3 disklik) ikinci rüm Sana”dan daha fazla paketini satışa verdi kısa bir süre önce. pop; icrası değil ama melodi- Yeni pakette, Mavi Işıklar ile üne kavuşan si ve vokali... Ama fark etmez, “İyi Düşün Taşın”ın orijinali de (The CeRockA, epeydir hissedilen dars’ın “For Your Information”) mevcut. ajs ise dörder disklik iki kutu ile (“The sağlam rock grubu açığını kaBest of Opera” ve “The Best of Classics”) patmak için ciddi bir aday. paket yarışında. Her ikisi de müziği müzik 23 KASIM CUMA yapan onlarca ses/şarkı ihtiva ediyor; üsÇok diskli ve büyük boyutlu kutular, telik inanılmayacak kadar ucuz fiyatlarla müzik dünyamızın yeni sar(ıl)dığı bir satılmakta. Çok söylenir oldu bu ama doğyöntem. Dışardakilerin ‘longbox’ dediği rudur: Kapitalizm tarafından çoktan gözbu formata bizde, (o da arada bir) Kalan den çıkarılmış müzik, para eden bir şey dışında pek başvuran yoktu. Ama CD alı- değil artık. MS

89

Milliyet SANAT Aralık 2012


ALBÜM alisancapan@hotmail.com

yerli

ALİŞAN ÇAPAN

“Yılların Ettiğini” / Kırıka (Baykuş Müzik) ★★★★ 2008 tarihli ilk albümleri “Kaba Saz” ile hayli ses getiren Kırıka dört yıllık bir aradan sonra ikinci albümleri “Yılların Ettiğini” ile müzikseverlerin karşısına çıkıyor. Grup, Adamo’dan Dario Moreno’ya, Çiftetelli’den Rebetiko’ya uzandığı yeni albümünde başarısını sürdürmekle kalmıyor, çıtayı daha da yükseğe taşıyor kanımızca. Albüm öncesi gruba katılan “Ayyuka” üyesi Özgür Yılmaz’ın ve Bergama trompet ekolünün günümüzdeki en önemli temsilcilerinden Nazmi Ürk ile oğlu klarnetçi Uğur Ürk’ün Kırıka’nın yeni çalışması “Yılların Ettiğini” ne yaptıkları katkının da hakkını verelim, yılın en iyi albümlerinden birinin ortaya çıkmasına vesile olmuşlar. 17.90 TL.

“Yalnızlığın Çaresini Bulmuşlar” / Gripin (Avrupa Müzik) ★★★ Rock müziğimizin önde gelen performans gruplarından Gripin, 4. stüdyo albümleri “Yalnızlığın Çaresini Bulmuşlar”ı geçtiğimiz günlerde yayınladı. 11 şarkıdan oluşan albümün prodüktörlüğünü Gripin’in önceki albümlerinde de imzası bulunan Haluk Kurosman üstlenmiş. Söz, müzik ve düzenlemeler de Gripin ile Kurosman tarafından yapılmış. Her albüme bir cover geleneğini sürdüren Gripin’in bu albümde yorumlamayı seçtiği şarkı Leman Sam’ın yorumladığı, söz ve müziği Şevval Sam’a ait “Gül Güzeli”. Bağlamadaki, ney ve klarnet gibi ilave enstrümanlar grubun alışılageldik soundunu hayli zenginleştirmiş desek yeridir. 21.50 TL.

klasik

Milliyet SANAT Aralık 2012

Yayınlanan bütün stüdyo albümleri ile hem dinleyicilerden, hem de eleştirmenlerden tam not alan Rashit, merakla beklenen yeni albümleri “İnsan Neslinin Sonu” ile müzikseverlerin karşısında. Punk ve post punk tarzının ülkemizdeki en iyi temsilcisi olan grup, Nazan Öncel ve Göksel’in aralarında bulunduğu isimlerin konuk olduğu yeni albümde, Batı soundlarıyla Balkan ve Asya müziklerini şaşırtıcı bir uyumla bir araya getirme maharetlerini bir defa daha başarıyla ortaya koyuyorlar. 2012’nin en özgün albümlerinden biri. 16.90 TL.

Freddie Mercury&Montserrat Caballe Barcelona (CD & Deluxe CD/DVD) Universal ★★★★

ERAY AYTİMUR

Monserrat Caballe

“İnsan Neslinin Sonu” / Rashit (Ada Müzik) ★★★★

1981 yılında Londra Kraliyet Operası’nda Monserrat Caballe’yi ilk dinlediğinde “Dünyanın en iyi sesini duydum” diyen Freddie Mercury’nin 1987’de “Şimdi operaya geçiyorum, rock&roll’u unut” cümlesiyle belleklere kazıdığı ve tamamlayabildiği son solo çalışması “Barcelona” yine gündemde. Caballe’in memleketine bir armağan ve aralarındaki dostluğun nişanesi olan bu kayıt ‘80’lere damga vurmuş, biraz da cüretkar bir ortaklığı temsil ediyor. Fakat BBC tarafından 1992 Olimpiyatları’nın ana müziği seçilen parçanın ismini verdiği albümün saadeti Mercury’nin 24 Kasım 1991’deki vefatıyla son bulmuş. Ta ki “We Will Rock You” operasının müzik direktörü Stuart Morley albümü 25. yılı dolayısıyla orkestra için yeniden uyarlayana dek. Monserrat Caballe gerçek bir La Diva, Freddie ise sözün bittiği yer. Mutlaka edinmeli.

90


yabancı

caz

“Oro” / Rita Ora (SONY Music) ★★ ‘90 doğumlu, Kosova asılı İngiliz şarkıcı Rita Ora, adını ilk kez 2009’da BBC’nin Eurovision seçmeleri için katıldığı yarışma ile duyurdu. 2012 yılında DJ Fresh’e “Hot Right Now” şarkısına eşlik eden Rita Ora, İngiltere’de yılın en hızlı satış yapan single’ınıçıkardı ve bu rüzgarı da ardına alarak ilk albümü “Ora”yı geçtiğimiz günlerde yayınladı. Albümde Ora’nın İngiltere’de listebaşı olan “R.I.P” ve “How We Do” gibi hit şarkıları da dahil olmak üzere 11 parça yer alıyor, yeni yıldız adayına will.i.am, Tinie Tempah ve J. Cole gibi popüler isimler eşlik ediyor. Rita Ora’nın popüler müziğe yaptığı bu hızlı girişin devamını getirip getiremeyeceğini zaman gösterecek. 24.90 TL.

“American Soul”/ Mick Hucknall (EMI ) ★★★ Müzikseverlerin günümüz müziğinin en sıkı yorumculardan biri olarak kabul ettiği Seal geçtiğimiz iki yıl içinde arka arkaya yayınladığı Soul yorumlarıyla dikkatlerin bu türe dönmesini sağlamıştı. Şimdi karşımızda Seal’ın açtığı yoldan ilerleyen bir başka İngiliz sanatçı var; Simply Red’in solisti Mick Hucknall.Hucknall, albümün ilk single’ı olarak Otis Reading klasiklerinden ‘That’s How Strong My Love Is” parçasını piyasaya sürmüş. “American Soul” Hucknall’ın yeni kuşaklardan da hatırı sayılır bir hayran kitlesi edineceğinin sinyallerini veriyor. 24.90 TL.

“Renaissance” / Marcus Miller (Concord Jazz) ★★★★ Caz müziğinin dahi çocuklarından Marcus Miller şimdi de yeni albümü “Renaissance” ile karşımızda. Miller’ın 2008 tarihli “Marcus” adlı albümünden bu yana yayınladığı ilk çalışma olan “Renaissance” kendisinin neden basçı, besteci, aranjör kulvarlarının her birinde bayrak yarışını layıkıyla götüren bir süperstar olarak kabul edildiğinin en iyi ispatı. Miller ‘yeniden doğuş’ adını verdiği çalışmasında “Detroit” adlı parçada olduğu gibi ‘70’li yılların deep funk klasiklerine göz kırpıyor. Miller, bir Bob Marley klasiği “Get Up Stand Up”ı ya da Jacksons 5 hiti “I’ll Be There”i yorumlarken sıkı bir performans yakalıyor, yaratıcılığıyla yer yer ustaları arasında gördüğü Joe Zavinul ile Jaco Pastorius’u hatırlatıyor. 29.90 TL.

David Garrett Music Decca ★★★ Paganini ve Fritz Kreisler gibi derin hayranlık duyduğu kemancılardan etkilenen Garrett, ilk kemanını edindiği 4 yaşından beri tekniğini geliştiriyor. “Music”te de fiziksel sınırların yanı sıra pop ile klasik müziğin, rock ile romantik müziğin, punk ile barok müziğin sanatsal sınırlarını aşıyor. Aram Khatchaturian’ın “Sabre Dance”ını punk’a evirirken, köklerindeki İskoç enstrümanlarını “Celtic Rondo” ile yeniden keşfederken David Garrett. “Music” albümünde de kendi gerçeğini doğruluyor adeta: “İyi müzik zamansızdır”.

“Kemenjazz”/ Baki Duyarlar (Ada Müzik) ★★★ Türkiye’nin önemli piyanistlerinden Baki Duyarlar’ın üçüncü albümü “Kemenjazz” geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Duyarlar’a önceki albümlerinden farklı olarak enstrümantal parçaların yanı sıra sözlü şarkılara da yer verdiği albümünde vokalde müzikseverlerin İncesaz grubundan hatırlayacakları Dilek Türkan, vokal ve şarkı sözlerinde Azize, trompette ise yılların ustası Şenova Ülker eşlik ediyorlar. “Kemejazz” yılın dört başı mamur albümlerinden. 15.90 TL.

91

Milliyet SANAT Aralık 2012


SAHNE SANATLARI

Farklı bir

Romeo ve Juliet

Cem Ertekin’in sahneye koyduğu eserde Juliet’i Deniz Yiğiter, Romeo’yu Gökçe Sönmemiş canlandırıyorlar.

Kısıtlı olanaklarla seyircinin seveceği kaliteli prodüksiyonlara imza atmayı 41 senedir sürdüren Çağdaş Bale Topluluğu, “Romeo ve Juliet”i sahneliyor. Topluluğun genel sanat yönetmeni Cem Ertekin Berlioz’un müziğini kullanarak Prokofiev’den vazgeçiyor. MUTLU TANBERK zmtanberk@yahoo.com

GENEL SANAT YÖNETMENLİĞİ ve baş koreograflığını Cem Ertekin’in yaptığı Çağdaş Bale Topluluğu 41. senesinde Berlioz’un müziğiyle, “Romeo ve Juliet”i sahneliyor. Bale tarihinde birçok koreografın, daha çok Prokofiev’in müziğini kullanarak sahMilliyet SANAT Aralık 2012

neye koyduğu bale, esas popüleritesini, 1965 yılında, Kenneth Mac Millan’ın Royal Ballet için yaptığı koreografi ile yakalıyor. O senelerde Royal Ballet’nin sanat direktörü olan Frederick Ashton, Shakespeare’in doğumunun 400. yıl kutlamaları için Kenneth Mac Millan’a yeni bir “Romeo ve Juliet” yaratma görevini veriyor. İşin enteresan tarafı, 1955 yılında Ashton kendisi de bir “Romeo ve Juliet” sahneye koymuş. Ancak kendi eserini, Bolshoi’un şaşalı “Romeo ve Juliet”i ile kıyasladığında zayıf bulduğu ve Kenneth Mac Millan’ın 1964 yılında Royal Ballet’nin

92

baş dansçılarından Lynn Seymour’ın katıldığı bir televizyon programı için Prokofiev’in Romeo ve Juliet müziğiyle hazırlamış olduğu ‘Balkon Pas de Deux’sünü çok beğendiği için, görevi ona veriyor. Mac Millan, yakın arkadaşı ve destekçisi Stuttgart Ballet’nin Sanat Direktörü John Cranko’nun “Romeo ve Juliet”ini gördükten sonra zaten bu baleyi sahneleme konusunda istekli. Dolayısıyla çok hızlı bir şekilde ve Ashton ve Seymour’ın karakterleri oluşturmaktaki yardımlarıyla bale tarihine geçecek “Romeo ve Juliet” koreografisini yaratıyor.


“Romeo ve Juliet”te Vivaldi, Bach ve Chemiranis’ten parçalar yar alıyor.

Çağdaş Bale Topluluğu, kendine ait bir sahnesi olmayan bir topluluk olduğundan, taşınabilir ve minimal dekor kullanması zorunlu. Bu koşullarda bile tepeden inen resmedilmiş paneller gayet yaratıcı şekillerde kullanılmış.

CESUR YORUM Eserin 1965 Şubat’ındaki prömiyerinde Nureyev ve Margot Fonteyn başrolleri dans ediyorlar ve 43 kere üstüste alkışa çağrılıyorlar. Bu başarı sonrasında, Kenneth Mac Millan’ın “Romeo ve Juliet”ini dünyadaki birçok bale topluluğu sahnelemeye başlıyor. American Ballet Theater da bu topluluklardan biri. Ve Kenneth Mac Millan’ın eser yarattığı dansçılardan biri olan Alessandra Ferri, 1985 yılında Royal Ballet’den American Ballet Theater’a geçtiğinde, bu eserde ünlü Arjantinli dansçı Julio Bocca ile başrol oynuyor. İkisinin “Romeo ve Juliet”teki mükemmel kimyası, American Ballet Theater’ın devamlı takipçilerini arttırıyor. Çağdaş Bale Topluluğu’nun Genel Sanat Yönetmeni ve Baş Koreografı Cem Ertekin, topluluğun 41. yılında sahneye koy-

duğu “Romeo ve Juliet”te, bale seyircisi için artık vazgeçilmez hale gelmiş Prokofiev’den vazgeçerek ve bence büyük bir cesaretle, Vivaldi, Bach ve Chemiranis’ten parçaların da bulunduğu balenin büyük bölümünde kendisinin duygusal boyutunu daha çok tercih ettiği Berlioz’un müziğini kullanmış. Ve aslında hiç de fena olmamış. Çünkü eser, baleseverlere farklı bir yorumu, farklı bir müziği başarılı bir şekilde sunuyor. Demek ki arada Prokofiev ve Mac Millan’a mola vermek gerekiyormuş!

İMKANSIZI BAŞARIYORLAR Öncelikle Cem Ertekin bu eserde bir anlatıcı kullanmış. Aslında herkesin bildiği bir hikaye ve benim genelde klasik bale eserlerinde pek sevmediğim bir öğe. Ancak, metinlerin şiirselliği, Serdar Sönmemiş’in şahane yorumu beni hiç rahatsız etmedi, aksine çok hoşuma gitti. Ve hatta az geldi. Mercuito ile Tybaldo’nun kavga sahnesi öncesinde de metin olsa diye düşündüm. Yine Cem Ertekin’in hikayeye yerleştirdiği ilginç bir karakter, Ölüm karakteri. Bu da bence riskli bir uygulama. Başka klasik eserlerde de böyle simgesel karakterler görmüştüm ama çoğu kötü ve anlamsız, hikayeye bir faydası olmayan karakterlerdi. Ancak Cem Ertekin’in çağdaş hareketleri kullanan Ölüm karakterini beğendim. Özellikle son sahnede, hem Romeo’nun hem Juliet’in intiharlarında, Ölüm karakteri güzel bir rol üstlenmiş. Can Gökdoğan bu rolde çok başarılı. Kostümler, Çağdaş Bale’nin tüm eserlerinde olduğu gibi gayet kaliteli, şık ve olması gerektiği gibi. Tasarım ve uygulamayı Neslihan Yaman yapmış. Dekora gelince, Çağdaş Bale Topluluğu, kendine ait bir sahnesi olmayan, farklı farklı mekanlarda temsil yapan bir topluluk olduğundan, taşınabilir ve minimal dekor kullanması zorunlu. Bu koşullarda bile arkadaki kırmızı perde, tepeden inen resmedilmiş paneller gayet yaratıcı şekillerde kullanılmış. Romeo rolünde Gökçe Sönmemiş, Juli-

93

et rolünde ise Deniz Yiğiter dans ediyorlardı. Gökçe Sönmemiş iyi bir partner, çizgisi gayet güzel. Ancak müziği yaşayarak dans eden bir dansçı ve bu nedenlede ifadeleri çok aynı kalıyor. Deniz Yiğiter çok zarif dans ediyor Juliet’i. Berlioz’un müzikleri, bence biraz daha olgun bir Juliet istiyor ve o anlamda da Deniz Yiğiter gayet iyi. Paris’le evlenmeye itiraz ettiği sahnelerde, abartmadan isteksizliğini ifade edebiliyor. Gökçe Sönmemiş ve Deniz Yiğiter, koreografisi gayet duygusal olan pas de deux’lerde birlikte dans ediyorlar ancak ikisinin birbirine aşık olduğunu hissedemiyorum. Tybaldo rolünde Osman Çelik var. Tybaldo’nun hırçın karakterini hem ifadeleriyle hem dansıyla çok iyi çiziyor. Romeo’nun onu kılıcıyla öldürdüğü andaki acısını, yüzünden birebir hissedebiliyor seyirci. Bu arada şunu da söylemek gerek ki, kılıç sahneleri son derece başarılı. Zaten bu konuyla ilgili olarak dansçılar eskrim hocasıyla çalışmışlar. Paris rolünde Barış Sönmez de başarılı bir artistik sergiliyor.Beğenmediğim tek bölüm Rahip Laurence’ın Juliet’e zehir verdiği yerdeki zehir dansı. Evet, bu dans Juliet’in çaresizliği ile aldığı zehiri vurguluyor ama bence Ölüm karakteri gibi başarılı bir şekilde hikayeye dahil olamıyor. Geçen sene, devlet desteği olmadan ve özel sektörün halen kısıtlı sponsorluklarıyla, Türkiye’de sürdürülebilir sanat yapmanın zorluğuna rağmen, Cem Ertekin’in bir imkansızı başardığından bahsetmiştim. Açıkçası Çağdaş Bale Topluluğu beni şaşırtmaya devam ediyor. Kısıtlı olanaklarla, yaratıcı çözümler bularak, seyircinin gerçekten beğeneceği, seveceği, anlayabileceği kaliteli prodüksiyonlara imza atmak, hele hele 41 sene bunu sürdürebilmek... Klişe olacak ama diyebileceğim başka bir şey yok. 41 kere Maaşallah! MS “Romeo ve Juliet”, 12 Aralık Çarşamba 20.00’de Kozyatağı Kültür Merkezi’nde, 29 Aralık Cumartesi 20.30’da Kadıköy H. E.’de seyirciyle buluşacak. Milliyet SANAT Aralık 2012


SAHNE SANATLARI

Bellini’nin uyurgezer kızı

Bellini’nin “La Sonnambula”sı 24 25 Aralık’ta saat 20.00’de izlenebilecek.

İzmir Devlet Opera ve Balesi, Bellini’nin “La Sonnambula”sını sahneliyor. 19. YY. başı romantizminin takıntılı olduğu konulardan uyurgezerliği anlatan opera, bestecinin ‘bel canto’sunu tanımak için iyi bir fırsat. UFUK ÇAKMAK ufuk.cakmak@gmail.com

OPERANIN altı büyüğünden Bellini’nin 1831 tarihli “La Sonnambula”sı için bir ‘ses operası’ dersek yanlış olmaz. Şu bir gerçektir ki ‘sürükleyici hikayeli’ ya da ‘usta orkestrasyonlu’ diye söz edemeyiz ondan, fakat Bellini’nin hassas ve kırılgan ruhunu yansıtan, tatlı, okşayıcı, hülyalı ezgileri doğru ses Milliyet SANAT Aralık 2012

renklerine sahip şancılardan duymanın zevki de başkadır. “La Sonnambula” ya da Türkçe adıyla “Uyurgezer Kız”, 19. YY. başı romantizminin takıntılı olduğu konulardan uyurgezerlik kavramını konu alıyor. Tarihsel olarak bakarsak, müzikte romantizm, şiir ve resimdeki koşutları gibi, aklın kavrayamadığı sınır durumlara büyük ilgi duyuyordu. Örneğin akılla bilinemez olan ölüm kavramı, büyük bir ‘sabit fikir’ idi romantik sanatçı için. Genç yaşta ölen veremli kızlardan, onların yüzlerinde görülen solgunluk

94

ya da tatlı ateşten delice etkileniyorlardı. Sadece ölüme değil diğer her türlü akıl dışına da titrek övgüler düzüyorlardı. Kişinin ne tam bilinçli ne de tam anlamıyla bilinçsiz sayılabileceği rüya yahut uyurgezerlik halleri bunlar arasındaydı. Bu sebeptendir ki, Donizetti’nin 1835 “Lucia”sında hikayenin merkez sahnesi, delirme eşiğinde hayaller gören özde masum genç kızın, bilinç dışı işlediği cinayetten sonra, esas sevdiğine delüzyon halinde söylediği aryadır. Benzer şekilde, Verdi’nin 1847 “Macbeth”inde kalp-


siz eş Lady Macbeth, suçunu uyurgezer halde itiraf eder ve aklını yitirerek ölür. Uyurgezerliğin romantiklerin ilgisini çekmesini böyle bir yerden görmeli işte. Bu sebeptendir ki Felice Romani’nin, Scribe-Aumer oyunundan librettolaştırdığı “La Sonnambula”da uyurgezer Amina’nın, ahali tarafından hayalet sanılmasında düz anlamın ötesinde, alt okumayı kışkırtan bir nokta var. Gece yollarda dolanan sabit bakışlı genç kız, bir tür hayalet midir aslında? Her kim rasyonalitenin uykuya yattığı gece yarısında, düzgün adımlarla uçurum kenarında yürüyebilmektedir, işte o akıl kategorilerinin dışına taşmaktadır. Ya anlaşılmaz güçlerin etkisinden ya henüz bilimin çözmediği bir sebepten... Bu nedenle ürpertiyle karışık hayranlık uyandırır Amina imgesi. Eser konu olarak Amina’nın uyurgezer halde, bir başka erkeğin yatağında dinlenmesinin yarattığı kıskançlık etrafında örülüyor. Amina sevdiği erkek tarafından aldatmayla itham ediliyor. Aslında, akıldışı olanın tasfiyesi ve reddedilmesi açısından da, konu yüzeyden bile olsa, söylediğim romantik hayranlığı yansıtıyor. O bizim anlayamadığımız, çözemediğimiz, tuhaf figürün hayranlık verici marjinalleşmesi...

GENÇ VE GÜÇLÜ SESLER İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelemesinde operanın genç kadrosunun güçlü seslerinden oluşan bir kast var. Amina’da soprano Eylem Demirhan Duru, güzel sesli, eksiksiz entonasyonlu bir şarkıcı. Bellini operaları tarihte ‘bel canto’ (güzel şarkılama) eserleri olarak geçer; yani çok düzgün ve çok kontrollü tonlamayı, masalsı şarkılamayla birleştirmeyi öngören bir stil bu. Duru da, Amina’da çok iyi bir bel canto’cu olduğunu ortaya koyuyor. Sondaki merkezi nitelik taşıyan ‘sonnambolizmo’ sahnesinde, girişi bestecinin mezar taşı üzerinde de yazan “Ah! non credea mirarti / Si presto estinto, o fiore” çifte aryası inceliklerle dolu. Olağanüstü ton kontrolü ve şairane kendinden geçmişlikle, orta ve hafif gürlükleri arasındaki dolaşımı ve cümlelemeleri övgüyü son noktasına kadar hak ediyor. Bellini, şancı hassasiyetleri düşünülmüş gözüken yazısında, ani sürprizler yapan bir besteci. Hiç de kolay yutulur olmayan isterleri var. Çok yükseklerde seyreden partiler, tatlı fakat pek âni sıçramalar, yukarı ses bölgelerinde tepelerde bir yerden partiye dalmak zorunda kalmalar, çok hafif verilmesi gereken düşük tonlar... Kibar-deli havası var yazısında. Solist partileri böyle şeylerle örülü işte ve bu bakımdan da eserin yumuşak görünümlü bir ‘katil’ olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Evin Atik’in rejisi, son yılların gözde tarzının bir örneği. Geometrik görünümlü sütunlardan oluşan minimal dekora yaslanıyor. Bu tip dekora prensip olarak karşı değilim, ancak yaptığınız minimalizmle eser arasında kuvvetli bir bağ kurmanız gerekiyor. Duru, işte böyle bir partinin altından başarıyla kalkıyor. Sesindeki doğal vibratonun dozajı, onu dümdüz ton çıkarmak gereken bel canto’da biraz şüpheli bir noktaya koyabilir. Örneğin, bu satırların yazarının kişisel zevki bu partide daha az vibrato yapılmasıdır, fakat bu da bir söyleyiş, bu da bir ses kumaşı, kabul. Kont Rodolfo’da Umut Tarık Akça beni etkileyen bir şarkıcı oldu. Çok iyi destekli, volümlü, disiplinli söyleyişe sahip bir bas. Bir seyirci temsilde kesinlikle onun gibi bir basın olmasını ister, bu kadar net söyleyeyim. Bellini’nin gerektirdiği otoriter ve şefkatli bas tonunu da kolaylıkla buluyor. Tek eleştirim, stil gereği daha uzatılmış, yayarak, bir parça daha lirik söylenmesi gereken pasajcıkları kısa kesmesi Akça’nın. Bellini’de çizgi uzunluğunu dolu dolu yaşamamız lazım. Baş erkek rolü Elvino’da Erdem Erdoğan, her şeyi yapabilecek bir tenor. Volüm, duygusal seslenme kabiliyeti, oyuna uygun vokal renkler bulabilme gibi özellikleri var. Ne var ki, daha bir disiplinli güzel-ton ihtiyacı hissettiriyor. Ve bir nokta daha. Bellini’yi şu ya da bu şekilde, bir tık daha Evin Atik’in rejisinde Amina’da soprano Eylem Demirhan Duru’yu, Elvino’da tenor Erdem Erdoğan’ı görüyoruz.

95

elegan, bir tık daha ince duyurmak durumundayız. Gür ve ezici seslerin yumuşak müzikalite yaratma üzerine bir kez daha düşünmeleri gerekiyor.

BİR ‘ŞAN OPERASI’ Lisa’da Şebnem Arfaei Zarandi, Teresa’da Evrim Keskin, Noter’de Kaner Sümer de beğendiklerimden. Sümer’in kısa partisinde oyuna uygun deklamatif tonlamalarını sevdim. Bu yapıtta orkestranın, oldukça basit diyebileceğimiz bir eşlik rolünde yer almasından ötürü, mecburi bir pasiflik içinde kalması söz konusu; fakat yapacak bir şey yok. Hakikaten bazı yerlerde Bellini, örneğin orkestra eşlikli resitatiflerde, tek notalık geçişler kullanıyor, ancak ne yapabilirsiniz ki böyle yazmış. Bu operaya, başta dediğim gibi, bir ‘şan operası’ olarak yaklaşmak gerek. Evin Atik’in rejisi, son yılların gözde tarzının bir örneği. Geometrik görünümlü sütunlardan oluşan minimal dekora yaslanıyor. Bu tip dekora prensip olarak karşı değilim, ancak şöyle bir şey var. Yaptığınız minimalizmle eser arasında, ya bir kelime, ya bir sahne ya da bir tema üzerinden kuvvetli ve her tarafı saran bir bağ kurmanız ve bunu dekor-kostüm-mizansene yedirmeniz gerekiyor. Ben bu bağı hissetmedim. “Neden dekor böyleydi?” sorusuna, sahne içi hareketlerden, dekorun kendi içindeki deviniminden ya da başka bir yerden daha tatmin edici, daha sağlam bir yanıt duymalıyım. Atik’in, mevzuyu iyi ve kötünün bir tür çatışması gibi gösteren rüya melekleriyle çerçevelemesini fikir olarak yerinde buldum. Arkada dönen film ise, yapıştırma bir tarzda, girip çıkıyor. Neticede, İZDOB’un güzel seslerini duymak ve Bellini bel canto’sunu tanımak için iyi fırsat. Gidilir, dinlenir, beğenilir. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SAHNE SANATLARI

Bir Berkun Oya bilmecesi KREK, sezonu yeni oyunu “Babamın Cesetleri”yle 5 Aralık’ta açacak. Uzun süre hakkında ser verip sır vermedikleri oyunu konuşmak üzere, yazarı ve yönetmeni Berkun Oya’yla buluştuk. Bir baktık ki, zorlu bir bilmeceyle karşı karşıyayız.

EZGİ ATABİLEN eatabilen@hurriyet.com.tr

KREK sezonu yine sizin yazıp yönettiğiniz yeni oyun ‘Babamın Cesetleri’ ile açacak. İsterseniz önce oyunun uzun süre bir sır gibi saklanan konusundan bahsedelim? İstemem. ● Hâlâ mı? Bak, burada bunun altını çizmeyi çok isterim. Oyunun konusunu manyaklar gibi gizlemekle, oyunda çok fantastik bir şey varmış gibi beklentiye sokmak istemem kimseyi. Sadece oyunun konusunu konuşma fikri bana iyi gelmiyor, o kadar. En azından şu anda. Çünkü hâlâ provadayım. Şu an oyun üzerine konuşmak, sanki daha yemeğin tadına bakmadan hakkında yorum yapmak gibi. Takdir edersin ki bir yemeğin kokusu da çok yanıltabilir insanı. Bazen bir pastaneden müthiş bir koku gelir. İçeride olağanüstü hamur işleri oldu●

Milliyet SANAT Aralık 2012

ğunu düşünürsün. Ama içeri girip bir tane aldığında tadı pek de iyi olmayabilir. Oyun çıktıktan sonra, insanlar konusunu biliyor olacaklar. 5 Aralık’a kadar bilinmezse de dünyanın sonu gelmeyeceğine göre, o hakkımı kullanmak istiyorum. Bir de tanıtım metni meselesi var. Tiyatro haklı olarak benden oyunu anlatan bir metin istiyor. Ama oyun çıktıktan sonra bile oyun hakkında konuşmak benim için çok zor. Her oyunda aynı sıkıntıyı tekrar tekrar yaşıyorum. Yani, oyunun kendisinden daha iyi onu ne ifade edebilir ki? Düşünsene, ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’ ile ilgili yazıyı oyun çıktıktan iki sene sonra yazabildim. ● Öyleyse bu soruyu geçip, biraz çevresinden dolanacağız. “Babamın Cesetleri” ne zaman şekillenmeye başladı kafanızda? Oyunu çalışmaya geçen yaz başlamış-

96

tım. Sonra beş altı aylık bir ara girdi. Uzak kaldım oyundan. Aynı anda birkaç işle meşgul olmak, yaptığınız şeylerin ne olduğuna da bağlı olarak, bazen zor olabiliyor. Kendi tecrübemde oyun yazarken başka bir işle uğraşmamanın faydasını görüyorum. Ara verdiğim süre boyunca da başka öncelikler oluştu. Sonra tekrar sadece oyunu düşünebileceğim daha konforlu bir zaman doğunca, çalışmaya devam ettim ve bitti. Kafamda taslak halinde birkaç oyun vardı aslında. Tamamlamayı düşündüğüm oyunlardan biriydi bu da. Ama bir şekilde bu oyunu tamamlama süreci daha hızlı gelişti. ● Kadroda kimler var? Oyunda altı karakter var. Aslında sekiz veya dört de denebilir. Biraz karışık bir cevap oldu bu, kabul ediyorum. Ama insanlar oyunu izlediklerinde ne demek istediğimi anlayacak. Epey uzun süren bir oyuncu seç-


“Babamın Cesetleri”nin provalarından iki kare: Öner Erkan ve Kaan Taşaner (altta) ve Berkun Oya, Kaan Taşaner ve Şerif Erol ile birlikte (sağda).

“Oyunda altı karakter var. Aslında sekiz veya dört de denebilir. Biraz karışık bir cevap oldu bu, kabul ediyorum. Ama insanlar oyunu izlediklerinde ne demek istediğimi anlayacaklar. Oyunun kadrosunda Şerif Erol, Defne Kayalar, Öner Erkan, Kaan Taşaner, Ulaş Tuna Astepe ve Özge Özder var.” me dönemi oldu. Ama sonucunda kendimi çok şanslı hissettiğim iyi bir ekip bir araya geldi. Oyunun kadrosunda Şerif Erol, Defne Kayalar, Öner Erkan, Kaan Taşener, Ulaş Tuna Astepe ve Özge Özder var. Bir iki de sürpriz var oyunda. Birden sahneye çok sürpriz bir isim çıkacak zannedilmesin tabii. Ama şimdi oyunun sürprizini kaçırmamak adına söylememek lazım. ● Provalar nasıl gidiyor? Bir saat sonra yine provamız var. Aslında prova biraz karmaşık bir süreç. Bazı günler iyi, bazı günler daha verimsiz ve yarım kalan provalar olabiliyor. Ama bugüne kadar yaptıklarımı toplu değerlendirdiğimde şimdilik iyi gittiğini söyleyebilirim. ● Provanın verimi nelere bağlı olarak değişiyor? Aslında çok fazla şeye bağlı olabiliyor. Biz Bilgi Üniversitesi kampüsü içindeki bir binanın tek kanadındayız. Diğer kanadında bu sene başka etkinlikler oluyor. Haliyle dersler ve seminerlerin sesi bize gelmeye başladı. Çaresiz bir noktadayız aslında. Programı önceden yapılmış bir şey varsa ona uyum göstermemiz gerekiyor. Bunların olmadığı bir gün iyi bir prova ihtimali daha yüksek. Ama yan taraftan sürekli, ne bileyim Japonca dersi duyarak prova yapmak iyi olmayabiliyor. Ya da bazen sadece kahvaltıyı fazla kaçırdığınız için bile prova verimsiz geçebiliyor. Mesela röportaja oturduğumuz için seni kıramayıp da istediğimden fazlasını anlatmaya başlarsam, eminim bugünün provası pek verimli geçmeyebilir. ● Bunu bildiğim için ısrarcı davranmıyorum. Peki beni neden provaya ka-

“Tuzla’daki ev, oyunun cenneti oldu” ● Oyunu yazmaya ne zaman

başladınız? Geçen yaz başlamıştım. Bu yaz da devam ettim. Aslında iki yaz mevsiminde bitti oyun. ● Yazım süreci nasıl geçiyor? Kafanızda oluştuktan sonra oturup düzenli olarak yazabiliyor musunuz? O her seferinde değişiyor. Her oyunun benim için kıymet ifade eden hikâyeleri ve haliyle kendine has yazma süreçleri oluyor. Bu oyun galiba biraz tıkandığım ve kafamın içinde her şeyin hani böyle 16 kişinin bindiği bir asansöre dönüştüğü bir zamanda çıktı. Dansçı Mihran Tomasyan çok yakın arkadaşımdır. Mihran’ların Tuzla’da bir evi var, beraber gitmiştik. Benim için büyülü bir yerdir. Bu oyunun cenneti oldu orası. Oyunu bir türlü tamamlayamıyordum. Gidip Mihran’dan rica ettim, orada çalışabilir miyim diye. O da sağ olsun beni yolladı ve kapanıp oyunu orada bitirdim.

bul etmediniz? Açık prova yapmıyorum ben. Bir mahremiyeti olduğunu düşünüyorum provanın. Sonuçta yaptığın şey her akşam insanların gelip izlemesi için yapılıyor. Ha-

97

zır olmadan paylaşmanın pek bir esprisi olduğunu düşünmüyorum. Bir de dedim ya provanın mahremiyeti var. Prova atmosferi çok hassas ve enerjiyi değiştirebilecek herhangi bir şey riskli. İnan, bizim ekip bile izlemiyor provaları. Benden başka bir tek o an sahnede olmayan oyuncular izliyor. Prömiyere yaklaştıkça bir ya da iki kere seyircili prova yapıyorum ama. Bizde salon tarafının kapıları perdeleri bile kapalıdır. Ekipten arkadaşlar da provayı izleyemiyor. Ben haftalardır prova yapıyorum, onlar da fuayede sessizlik içinde oturuyor. Sekiz saat bir odadan çıkmıyoruz. O sürede içeride neler olduğunu tabii ki merak ediyorlardır. Dışarıya açmadan önce KREK ekibine izletmek isterim. ● Seyirci son oyunlarda kullandığınız farklı sahne düzenini çok sevdi. “Babamın Cesetleri”nde bir değişiklik var mı? “Güzel Şeyler Bizim Tarafta”, “Bayrak” ve “Hop Gitti Kafa” oyunlarının oynandığı sahne düzeninin içinde oynanacak oyun. Yine kulaklıklarla dinlenecek. Yine sahne kutusunun içi amplifiye edilecek. Bu sahne düzeninin seyircinin oyunla ilgili algısını zenginleştirdiğini düşünüyorum. Oyuncuya da başka bir oyunculuk ve özgürlük alanı sağlıyor. Tiyatroyla kamera önü oyunculuğunun arasında, kendine ait bir yerde duruyor galiba. Bu da benim istediğim bir şeydi. Ben izlerken ve oyuncularla çalışırken bundan çok keyif alıyorum. Bugüne kadar seyirci tarafından da iyi karşılandı. Bundan sonrasını bilemem tabii. Ama kısaca söyleyebilirim ki, kafam rahat! MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SAHNE SANATLARI

Ezber bozan bir seçim Vasıf Öngören’in unutulmaz eseri “Zengin Mutfağı”, kızı Aslı Öngören’in rejisiyle İstanbul Şehir Tiyatroları’nda seyirciyle buluşuyor. Öngören, “Zengin Mutfağı”nın Türk tiyatro tarihindeki yerini ve kendisini 35 yıl aradan sonra bu oyunu Şehir Tiyatroları’nda sahnelemeye iten nedenleri Milliyet Sanat için yazdı.

ASLI ÖNGÖREN asliongoren@gmail.com

“ZENGİN MUTFAĞI” oyunu ilk olarak 1977 yılında yazıldı ve bizzat Vasıf Öngören tarafından sahnelendi. Pek çok ödüller aldı. O zamanlar ilkokul öğrencisiymişim. Oyunun sahnelenişine dair pek bir şey anımsamıyorum. 1978’de Şehir Tiyatrosu’nda Başar Sabuncu rejisiyle de büyük başarı kazandı. 1988’de Başar Sabuncu, oyunu bu kez beyaz perdeye aktarırken Lütfü Usta rolünü yine Şener Şen ‘Usta’ üstlenmişti. O yıllarda babam Vasıf Öngören çoktan aramızdan ayrılmıştı. Bense mezuniyete hazırlanan, çiçeği burnunda bir konservatuar öğrencisiydim. Filmin setini sık sık ziyaret ediyordum. Tüm ekibin, özellikle de Başar Sabuncu ve Şener Şen’in metni doğru aktarmaya gösterdikleri büyük özen bana bir kapı açmıştı sanırım. Bu metni ve Vasıf Öngö-

ren’i daha iyi anlamak için Brecht’e büyük bir dikkatle bakmaya başlayışım sanırım o sürecin de etkisiyle oldu. Sorum basitti: Vasıf Öngören’in önemi ve başarısı neydi? Tiyatro yapmaya karar verdiğimi hiç bilemedi babam. O yıllarda benim henüz bilmediğim ise; filminin çekilişinden 25, İstanbul Şehir Tiyatrosu’ndaki ilk ve tek sahnelenişinden de 35 yıl sonra, olgun bir Şehir Tiyatrosu sanatçısı olarak “Zengin Mutfağı”nı benim sahneleyecek olduğumdu. Devrimci bir oyun yazarı olarak Vasıf Öngören fazla gündeme getirilmeyen ama göz ardı da edilemeyen bir özel konumda tutuldu geçtiğimiz yıllar boyunca. Ona göre; “Devrimci bir oyun yazarının asıl görevi gerçeği söylemek” idi. Tehlikeli geliyor doğrusu kulağa. İnsanların görünenin ardındaki gerçeği fark etmesi hiçbir iktidar sahibinin işine gelmez çünkü. Ama o gerçeğe hayıflanılması ya da öfkelenilmesi değildir Vasıf Öngören’in amacı. Zaten işin burada kalmasında erk sahiplerince de bir mahzur yoktur. Ama insanlarda, değişimin ve değiştirebil-

26 Aralık’ta prömiyer yapacak “Zengin Mutfağı”nın oyuncuları: Ali Mert Yavuzcan, Irmak Örnek, Murat Garibağaoğlu, Selçuk Yüksel ve Ozan Güzel (soldan sağa). Milliyet SANAT Aralık 2012

98

menin gücünden haberdar olmalarını sağlayacak bir farkındalık oluşturabilirseniz işte o pek hoş karşılanmaz. Ya birbiriyle hiç ilintisizmiş gibi görünen olayların aslında birbiriyle nasıl da ilintili olduğunu anlayıverirse kalabalıklar? Ya; pasif bir seyirci olarak kalıp oyuna (hayata) katılmadıkça, değiştirme gücünün aslında kendi ellerinde olduğunu hiç bilemeyeceklerini fark ederlerse? Bu nedenle şaşırtıcı değil Vasıf Öngören’in büyük ölçüde unutturulmaya, sıradanlaştırılmaya çalışılması. Kaldı ki Öngören, Türk tiyatrosunda epik- diyalektik yöntemi Türkiye orjinalitesine, okunaklı bir sistem olarak ustaca uygulamış, ‘gerçeği söyleme” görevini tutarlılıkla başarmış yegane oyun yazarımızdır. Yapıtları, yazar, yönetmen ve kuramcı kimliklerini harmanlayan sanat yaşamı, bu tutarlılığın ve azmin açık bir göstergesidir.

SEÇİM VE SEÇİMSİZLİK “Zengin Mutfağı”, 15-16 Haziran 1970’de gerçekleşen büyük işçi hareketi ile başlayarak sıkıyönetim ilanı ve 12 Mart


FOTOĞRAFLAR:ÜNALASAN

“Zengin Mutfağı” ekibi bir arada.

Vasıf Öngören’e 2000’li yılların Türkiye’sinde taptaze bir yazar olarak yeniden bakmak, üstelik bunu 35 yıllık bir aradan sonra, ciddi bir değişimin eşiğindeki Şehir Tiyatrosu bünyesinde yapmak, paylaşılmayı bekleyen apaçık bir seçim, bir sorumluluk eni konu. muhtırası ile süregelen toplumsal dönüşümler içinde, sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir ortamda safını şaşırmış insanlara baktırıyor bizleri. Emek-sermaye çatışmasının ortasında, bir zengin mutfağında, yaşamsal seçimleri ve seçimsizlik halleriyle baş başa kalmış bu rol kişileri kendi süreçlerini yaşarken, toplumsal ilişkileri gözleyerek düşünmeye çağırıyor bizi yazar. “Zengin Mutfağı”, epik- diyalektik tiyatronun ülkemizdeki seçkin bir örneği. Çelişkileri görünür kılan bir tiyatro estetiği içinde gülmece kaçınılmazlaşıyor. Bu tiyatro biçiminin seyircisine en büyük vaadi ise; ‘düşünmenin ve kavramanın o eşsiz hazzı!’ Oyunun provalarına Ayşenil Şamlıoğlu döneminde başlanmış ve yaz dönemi için ara verilmişti. Ancak Şehir Tiyatroları, geçtiği-

miz nisan ayında belediyenin dayattığı ani yönetmelik değişikliğini yaşadı. Siyasi erkin, tiyatro yönetiminin sanatsal boyutuna müdahale etmesini meşrulaştıran bu yeni yönetmelik büyük itirazlara, endişelere neden oldu. Ödenekli sanat kurumları ticarethane mantığıyla yönetilemez. Sanatın kriterleri, piyasa kriterleri ve politik tercihlere göre tarif edilemez. Böyle düşünen sanatçıların giderek nefes alamaz hale geleceği anlaşılan bu kurumlarda endişe verici bir dönüşüm yaşanmaktadır. Bugün seyircimiz, yeni yönetmeliğin itirazlara karşın hala geri çekilmediği ve yeni bir yönetim kadrosunun iş başına getirildiği tiyatromuzda, işlerin yolunda olduğunu düşünebilir belki. Ama görünenin ardındaki gerçek öyle değil ne yazık ki! Taşların yerine oturması zor görünüyor. Tiyatromuz özelinde, ülkemizde ve dünyada, parça- bütün ilişkisi içinde okunması gereken meseleler var. Yıllar önce sorduğum basit ama önemli sorunun yanıtına, yani Vasıf Öngören’i farklı ve önemli kılan tavrını anlamaya, onun bugün hâlâ eskiyememiş (!) sorunları ele alışındaki şaşırtıcı ve somut yaklaşımına çok ihtiyaç duyduğumuz bir süreçten geçiyoruz. ‘Paha’nın ‘değer’den, ‘insani yardım’ın ‘insan ayrımı’ndan, ‘ölüm acısı’nın ‘öldürenin açısı’ndan ayrıştırılamadığı bir süreç bu. Hâlâ grev ve toplu sözleşme haklarının, çeşitli hak ve özgürlük taleplerinin yok sayıldığı, yargısız infazlar, savaş çığırtkanlıkları ve türlü talanlarla yağmalanan, sanatın da insanın da metalaştığı, insani olana gittikçe yabancılaşılan ülkemizde, Vasıf Öngören gibi değerlere, umuda ve değişim bilgisine her zamankinden çok ihtiyacımız olduğu açık.

99

‘KİTABINA UYGUN’ BİR SÜREÇ Bu nedenle tiyatromuzun tozu dumanı içinde duraksamadan “Zengin Mutfağı”nı seyircimizle buluşturmayı, başladığımız döneme göre daha da pekişmiş nedenlerle bir görev saydık. Yeni yönetimin de bir itirazı olmayınca, provalar yeniden başladı. 26 Aralık’ta, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyircisiyle buluşacak oyunumuz. Ekip olarak içimiz kıpır kıpır. Uzayan prova dönemi bize epik- diyalektik yöntemin teorisini, pratikte büyük ölçüde sınama fırsatı verdi. Bu reji sürecine kelimenin tam anlamıyla ‘kitabına uygun’ demek yerinde olur sanırım. Bir laboratuvar çalışması, ciddi bir alt yapı gerektiriyor bu tiyatro sistemi. Bu sahnelemede ilk kez şarkılar ekledik oyuna. Çiğdem Erken’in besteleriyle katkısı sanırım çok konuşulacaktır. Yönetmen olarak, hep birlikte yürüttüğümüz ekip çalışmasının şu ana kadarki yaratıcı sonuçlarından son derece heyecan duyduğumu söylemeliyim. Umarım seyircilerimiz de kendilerine düşen izleme emeğini, en az bizim yaratma emeğimiz kadar keyifli ve eşsiz bir deneyim olarak yaşayabilir. Brecht; “Bütün sanatlar, sanatların en yücesi olan yaşama sanatına hizmet eder” der. “Zengin Mutfağı”nda; “İnsan kime hizmet ettiğini düşünmeli!” diyen Vasıf Öngören’e 2000’li yılların Türkiye’sinde taptaze bir yazar olarak yeniden bakmak, üstelik bunu neredeyse ‘kırkbir kere maşallah’ denilebilecek 35 yıllık bir aradan sonra, ciddi bir değişimin eşiğindeki Şehir Tiyatrosu bünyesinde yapmak, paylaşılmayı bekleyen apaçık bir seçim, bir sorumluluk eni konu. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SAHNE SANATLARI

“Müşfik Hoca gibi olmak isterim” Uluslararası İlişkiler’i bitirip bölüm arkadaşları gibi bankacı olabilirdi elbet. Ama üniversite tiyatrosunda yuttu sahne tozunu, gerisi geldi. Sezonun hem oyuncu hem yönetmen olarak dikkat çekenlerinden Cem Uslu’nun öyküsünü anlatıyoruz bu ay. BAHAR ÇUHADAR bahar.cuhadar@radikal.com.tr

“İLKOKUL birinci sınıftaydım. Bademciklerim sürekli şişiyordu, burnumda geniz eti, kulaklarımda sıvı vardı. Bir gün öğretmenim, artık ne yaptıysam, beni iki kulağımdan tutup havaya kaldırdı, sıraya bıraktı. İki de tokat attı. Bir, iki saat sonra; annem geldi. ‘Çocuk kulaklarından rahatsız, doktora götüreceğim’ dedi. Öğretmen çok utandı tabii. Annem beni aldı. Çıktık. Baktım, benden beş ay büyük kuzenim de yanımızda. Ve doktora değil, tiyatroya gittik. Meğer o gün 27 Mart’mış, annem de bizi tiyatroya götürmek istemiş. Üsküdar Müsahipzade Celal Sahnesi’ne gitmiştik. Gişeye yaklaştık. Sanıyoruz ki o gün 27 Mart diye oyunlar da bedava. Oysa bırak bedava olmasını, oyun yoktu. O gün çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Şimdi galiba hep o günün acısını çıkarıyorum...” Bu ülkede bir insan neden tiyatrocu olmak ister? Neden; para kazanamayacağını, atmak istediği her adımda binbir zorlukla karşılaşacağını bile bile neden oyunculuğu seçer? Bir gün ‘yırtmadığın’ sürece, tabir yerindeyse ‘sürünmeye’ mahkum olacağını bile bile yılmadan devam edenleri gördükçe içten içe umutlansam da sormaya devam ediyorum bunu. Cem Uslu’ya da sordum... Söyleşimiz bitti, sonra yukarıdaki satırlar geldi mesaj olarak. İçindeki ‘tiyatro yapma arzusunun’ derinine inmişti benden sonra. Annesi bu ‘şık’ hareketinin bir gün oğlunun karşısına “Okulu bırakıp oyuncu olacağım,” diye çıkmasına sebep olacağını bilse, yine oğlunu dersten tiyatroya ‘kaçırır mıydı’ bilemeyiz. Ama iyi bir metinle, sağlam bir oyun yönetimiyle, parlak oyuncularla karşılaşınca heyecanlanan Milliyet SANAT Aralık 2012

biri olarak ben şöyle söyleyeyim: 1983 doğumlu Cem Uslu, “İyi ki bu işi yapıyor” dedirten bir oyuncu. Ebru Nihan Celkan’ın yazıp, Mirza Metin’in yönettiği “Nerde Kalmıştık?”ta, Güneydoğu’daki askerliğini tamamlayıp eve dönmüş Umut olarak çıktı karşımıza. Sezonu henüz yarılamamışken, “Galiba yılın en iyi performanslarından birine tanık olduk” dedirtti. Ki ilk tanışmamız da değildi bu; Arkadaşlarıyla kurduğu Ekip Tiyatrosu’nun “Largo Desolato”sunda, geçen yıldan beri Dr. Leopold olarak, Umut’taki halinden hayli başka bir oyunculuk gösterisi yapıyordu.

HAYALİ MÜZİK YAPMAKTI İstanbul’da, nalburluk yapan bir babayla ev hanımı bir annenin çocuğu olarak geliyor dünyaya Cem Uslu. Lise döneminde skeçler, edebiyat dergisi, müzik grubu deneyimleri var ama ciddi bir oyuncu olma niyeti yok. Asıl hayali; İstanbul dışında bir üniversiteye kapağı atıp, gittiği şehirde müzik yapmak. Öyle de oluyor; Uludağ Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne girip, bir müzik grubu kuruyor. Yolunu değiştiren, kendini tiyatro kulübünün tanışma toplantısında bulması oluyor. “Gittik, dışarıda oyunlar oynanıyor. Meğer biz oyun oynarken, gözlemliyorlarmış. İçeri girildi, sohbet ettik. Baktık, bizi seçmişler. Gidelim bari dedik. Bir gün baktım ki ben artık hiç müzik yapamıyorum... Sürekli provadayım...” Osman Coşkun Irmak’ın oyunu “Elli Metre Yüksekten İçi Su Dolu Kavanoza Balıklama Atlamak” ile başlıyor, üniversite tiyatrosu deneyimi. Bundan sonrasının sadece tiyatro olacağını anladığı an net: “Bir gün kitap rafıma baktım, 30-40 kitap var. İki - üç tanesi uluslararası ilişkilerle ilgili. Kalanı oyun ve kuramsal tiyatro kitapları. Orada anladım, ‘Ne yapacağın belli, ni-

100

ye kendini kandırıyorsun’ dedim. Anneme çıtlattım, ‘Okulu bıraksam, tiyatro yapsam’ diye. ‘Sen bizi öldürmek mi istiyorsun...’ deyince, ‘İyi’ dedim, ‘Tamam, sorun değil.’ İki ay geçti, girdim eve, babam televizyona bakıyordu, döndü; ‘Sen bu bölümü okumayacaksın galiba, istersen bırak da ne yapacaksan onu oku. Yarın döner, senin yüzünden okudum falan dersin. Onu deme bari’ dedi. Ben kaldım... ‘İyi, bırakayım’ dedim... Bursa Devlet Tiyatrosu’nda asistanlık yapmıştım. Oradakilere, konservatuvarlardan tanıdıklara gittim, ‘Okulu bırakacağım, tiyatrocu olacağım, ne diyorsunuz?’ diye... Okullusu, alaylısı, öğrencisi, oyuncusu hepsi, ‘Deli misin? Tiyatro için okul bırakılır mı?’ diyor... ‘Bırakılmıyormuş demek ki’ dedim ve mezun oldum...”

EKİP TİYATROSU SERÜVENİ Mezuniyetten üç ay sonra burslu girdiği Haliç Üniversitesi Konservatuvarı dönemi başlıyor. Bir yandan okul, bir yandan reklam oyunculukları sürerken Tiyatro Oyunbaz’a dahil oluyor, “Peer Gynt” ve “Martı”da rol alıyor. Bugün kendisiyle tanışmamıza asıl vesile olan Ekip Tiyatrosu’nun temeli de Haliç’te atılıyor: “Üçüncü sınıfta Turgay Kantürk’ün absürd tiyatro dersi için Simel’le (Aksünger) ‘Oyun Sonu’ndan sahneler çalışmıştık. 27 Mart yaklaşıyordu, Ekip’in kurulmasında müthiş emeği olan hocamız Hasan Şahintürk ‘27 Mart yaklaşıyor, ne biçim üçüncü sınıfsınız?’ dedi. Toplandık, ‘Oyun Sonu’nu çıkardık, okulda oynadık. Hoca ‘Dışarıda da oynar mısınız?’ dedi. Gittik, Nilgün Kurt’un yakasına yapıştık... Kumbaracı 50’nin önünde duruyordu, tek günahı orada durmak! ‘Gelin ayda bir oynayın’ dedi. Çok güzel bir şeydi bizim için. Hiç ‘Siz kimsiniz’ falan demedi...” “Oyun Sonu”yla başladıkları yolculuğa, Vaclav Havel’in “‘Largo Desolato”su


BuluT Tiyatro’nun “Nerde Kelmıştık?” oyununda rol alan Cem Uslu “Aşk Tesadüfleri Sever” ve “Anadolu Kartalları”nda da oynadı.

FOTOĞRAF:YUNUSDALGIÇ

Ekip Tiyatrosu’nun kurucularından biri olarak oyunlar da yazıyor, yönetmenlik ve oyunculuk da yapıyor. Haftanın üç akşamı, üç ayrı oyunda, üç farklı adamı oynuyor.

101

(Geçen yıl Çek Cumhuriyeti’nde bu oyunla ödül almışlıkları var) ve Uslu’nun yazıp yönettiği, prömiyerini festivalde yapan “Parti” ile devam ediyorlar. Son numaraları, Amelie Nothomb’un romanından uyarladıkları “Kara Sohbet”. Ekip Tiyatrosu’nun kurucularından biri olarak oyunlar da yazıyor, yönetmenlik ve oyunculuk da yapıyor. Haftanın üç akşamı, üç ayrı oyunda, üç farklı adamı oynuyor. BuluT Tiyatrosu prodüksiyonu olan “Nerde Kalmıştık?”ta Umut, “Parti”de Hakan, “Largo Desolato”da Dr. Leopold oluyor. “‘Aşk Tesadüfleri Sever” ve “Anadolu Kartalları”nda ve orta, kısa metrajlı filmlerde kamera karşısında da oynamışlığı var. Peki sonrası? Yanıtıyla bitirelim: “Müşfik Hoca gibi olmak isterim. Cenazesini kaldırdık, Teşvikiye Camii’nde bir teyze geldi, kalem satıyor. Yakamızda Müşfik Hoca’nın resmini gördü, ‘Müşfik Bey mi o?’ dedi. ‘Evet’ dedik, ‘Ölmüş mü? Canım...’ dedi. Sokakta kalem satan teyze biliyordu, Müşfik Hoca’yı, ‘Ölmüş mü, canım...’ diyordu. Bir şekilde o teyzeye kadar ulaşmış... Hocam olduğu için söylemiyorum, hocasına hayran adamlardan değilim. Uludağ’a iki kez oyun oynamaya gelmişti; çıkışta bekliyorduk görürüz diye. Sonra Haliç’te öğrencisi oldum. İlk ders, çıkarttı bizi sahneye, diyaframımıza falan baktı, sadece beş dakika. Herkesin anlattığı hikayedir bu aslında... Dedi ki; ‘Çocuklar önce iyi birer insan olun. Birbirinizi kıskanmayın, birbirinizin arkasından konuşmayın. O zaman belki iyi birer oyuncu da olursunuz. Ama iyi bir insan olmazsanız hiçbir şey olamazsınız.’ Bunu dedi, ‘İlk ders bitti’ dedi ve gitti. Beş sene sonra cenazesinde gördüm. Herkes oradaydı. Öyle birisi olmak isterim. Yoksa şunda çok gözüm yok; ‘Muazzam bir metot oyuncusuydu’ falan... O da olmalı ama asıl amacım öyle birisi olmak.” MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SAHNE SANATLARI

Özsoy nedir, ne değildir? İlk Türk operası olarak bilinen, “Özsoy” sanatsal niteliğinden çok, tarihi ve sembolik değeri ile bugün Mersin Devlet Operası tarafından, günün estetik değerleri ile yeniden ele alınıp sahneleniyor. Yeni nesiller, hiç olmazsa görüp dinledikten sonra eleştirsinler diye... KEMAL KÜÇÜK kemalkucuk@ttmail.com

İLK TÜRK OPERASI olarak bilinen “Özsoy”, Mersin Devlet Operası tarafından 21 yıl sonra yeniden sahnelenirken, müzik tarihimizde ‘opera’ olarak tanıtılmasının ceremesini, hiç hak etmediği saldırılara maruz kalarak çekiyor! Tarihi ve sembolik değerini görmezden gelip ‘opera’ sözcüğüne takılan Engin Ardıç da, hiç izlemeyip, hiç dinlemediği bu eseri ‘kepaze’, ‘paçavra’ diye yorumlayacak kadar ileri gidiyor. Ardıç’a göre çoktan ‘tarihin çöplüğüne gitmiş olan’ bu çalışmayı yeniden sahneye taşıyanlar, Atatürk’ün konusunu yazıp Adnan Saygun’a bestelettiği bu yapıtı, ‘kendilerince Atatürkçülük etmek’ için sahnelemişler! Niyetim, Mersin’de izlediğim “Özsoy”un bir eleştirisini yazmaktı ama Ardıç’ın yazısını okuduktan sonra “El insaf” deyip, yazımın yönünü değiştirdim. “Özsoy” serüvenini buraya sığdırmak mümkün değil. Türk müzik devriminin nasıl yarım bırakıldığını incelediğim kitapta arka planı ile müziksel niteliğini ortaya koymaya çalışmıştım. Meraklısı bu ilginç serüveni oradan öğrenebilir.

İLK TÜRK OPERASI Özsoy’un besteleniş ve sahneleniş öyküsü, aslında sosyal, ekonomik, politik, bürokratik bir arka plan üzerinde gelişen, gerilim, heyecan, sabır, tevekkül, acı ve sürprizlerle dolu gerçek bir maceradır. Özsoy genç Türkiye Cumhuriyeti’nin komşularıyla geliştirmek istediği stratejik dostluk çabalarının bilinçli ve zekice uygulandığı bir girişim olarak tarihteki yerini alırken, bu yapıt, amacı, üretiliş şartları ve müziksel zorunlulukların belirlediği yapısıyla, ‘ilk Türk operası’ değil, Türk operasına ilk harcı koyan bir müzikli sahne eseri denemesiydi. Bestelendiği dönemde opera için gerekli sayıda ne solistimiz, ne koromuz, ne libretistimiz vardı. Artık yerli yerine koyalım: Tüm nitelikleMilliyet SANAT Aralık 2012

“Özsoy”, 22 Aralık saat 15.00’te Mersin Kültür Merkezi’nde izlenebilir.

ri ile ilk gerçek Türk operası yine Adnan Saygun’un 1953’te sahnelenen “Kerem” operasıdır. Ve “Kerem”, konservatuvarda yetişmiş sanatçılara göre yazılmıştır. “Özsoy”u ise 1934’te İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye ziyareti sırasında, tamamen dostluğu pekiştirmek için, Atatürk İran ve Türk mitolojisinin majör simgelerini kullanarak kendi yazdığı bir konu üzerine, 28 yaşındaki Adnan Saygun’a besteletmişti. Atatürk, Şah Rıza Pehlevi döneminde İran ulusal uyanışı sırasında İran mitolojisinin yeniden gündeme gelmesini çok zekice kullanmıştı. “Özsoy”, tarih boyunca rekabet içindeki iki ülkenin liderlerinin kurmak istediği yakınlaşma için hazırlanmış bir araçtı. Adeta tek kullanımlık bir sahne eseri olarak düşünülmüş ve yazılmıştı. “Özsoy”un sahnelenmesinden sonra librettist Münir Hayri Egeli’ye Atatürk düşüncesini şöyle açıklamıştı: “Özsoy güzel... Güzel ama... onun bütün kıymeti bugün içindi. Bir daha oynanamaz...” Mal bulmuş magribi gibi üzerine atlanan “Böyle opera olmaz” safsatasını ortaya atanlar bu yapıtın zaten opera olmadığını bilmeli. Bilmek için de bir kez olsun izlemiş olmalı. “Özsoy”un bir sahne eseri olarak özelliklerine gelince: Türk müzik tarihini ya-

102

Engin Ardıç’ın “78 yıl bir daha oynanmadı” dediği “Özsoy”, Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle 1981’de Ankara’da sahnelendi. zanların opera diye tanımlamasının gadrine uğramış bir yapıt. Kurgusu itibariyle opera olmaktan uzak. Solistleri, korosu, aryaları, düetleri olmasına rağmen konuşmalı bölümleri bir operada olmaması gereken biçimde çok uzun. Konusu ise operet sayılamayacak kadar ağır. Üstelik nota bilmeyen ortaokul öğrencilerinden oluşturulan koro için, Paris’te kompozisyon okumuş Saygun için ‘çıldırtıcı’ bir besteleme sürecini içeriyor. Solistlerin ses alanları ile ilgili özel istekleri ayrı bir sıkıntı. İsmet Paşa Kız Enstitüsü ile kız lisesinden ve Ankara Kız Orta Mektebi’nden gelen öğrenciler... Onlara eklenmiş, Gazi Terbiye Enstitüsü’nden erkek öğrenciler. Temsil sırasında orkestrayı Ekrem Zeki Ün yönetirken, Halil Bedii Yönetken ile Adnan Saygun, biri bir başta, öbürü öbür başta


nota bilmeyen öğrenci korosunu yönetmeye çalışacaklar! Ama asıl inanılmaz olan, besteleme süreci. Adnan Saygun Ankara Halkevi’nin alt katındaki küçük bir odaya yerleşiyor. Ve 27 günde besteyi bitirebilmek için uykusuz 23 saat çalışıyor. Hızla kilo kaybediyor ve sonunda hastalanıyor. Gece gündüz kurşun kalemle yazdığı bölümler, hemen sahnede çalışılıyor. Reisicumhur Bandosundan gelen gelen 5 subay kopist her gece bir masada toplanıp Saygun’un yazdıklarını orkestra partileri halinde çoğaltıyorlar. Ardıç’ın yazdığı gibi iki ayda değil 27 günde çıkıyor eser sahneye.

MERSİN’DEKİ NE? Engin Ardıç, “Tamamını kimse çekemeyeceği için Mersin’de özet halinde tek perde oynanıyor” diyor. Ve komik oluyor. Özsoy 1934’te üç perde olarak yazıldı. Ancak yukarda saydığım imkansızlıklar içinde ortaya çıkan müziksel sonucu Saygun beğenmemişti. Ardıç’ın “78 yıl bir daha oynanmadı” dediği Özsoy, Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle 1981’de Ankara’da sahnelendi. Ancak Saygun eseri yeniden ele alarak birçok koro ve solo partisini yeniden yazdı ve tek bölümlü bir yapıt çıktı ortaya. İşte Mersin’de tek perdelik 1981 versiyonu sahneleniyor. Bu haliyle, Saygun’un artık gerçek bir opera korosu için düşündüğü müzik, kontrpuantal bir yazı içinde çok dramatik etkiler taşıyor. Koreograf Uğur Seyrek’in hazırladığı dans sahneleri, yapıta önemli katkı sağlamış. Sahneye koyan Mehmet Yılmaz’ın çabaları ile bu tek perdelik “Özsoy”, günümüz izleyicisi için olabildiğince izlenebilir bir belgesel niteliği taşıyor. Şu ‘tarihin çöplüğü’ retoriğine gelirsek... Baştan sona yanlışlar ve hakaretlerle dolu bu yazı, Ardıç’ın 20 yıl önce yayımlanan “Şengül Hamamı” kitabı gibi, bence daha şimdiden tarihin çöplüğündeki yerini almış görünüyor. Ardıç’ın çöplüğe yolladığı “Özsoy” ise yukarıda açıkladığım nedenlerle, (Atatürk’ün de açıkça özeleştirisini yaptığı gibi) sanatsal niteliğinden çok, tarihi ve sembolik değeri ile bugün, günün estetik değerleri ile yeniden ele alınıp sahneleniyor. Yeni nesiller, hiç olmazsa görüp dinledikten sonra eleştirsinler diye. MS

Hasta olan kim?

Oyunun dekor ve giysi tasarımı Hakan Dündar’a ait.

Kenan Işık “Aşk Hastası”nı yönetirken, oyun içinde oyun biçiminde tasarlıyor. Oyun bir çatışmayla başlıyor... ATİLA SAV milsanat@milliyet.com.tr

ŞEYH GALİB’İN “Hüsn-ü Aşk”ından esinlenerek” deniyor tanıtım yazısında. “Hüsn-ü Aşk” Divan edebiyatında mesnevi türünün en başarılı örneklerinden biri olarak anılıyor. Şimdilerde mevleviliğin, büyük mistik düşünürlerin (Mevlana, Şems-i Tebrizi gibi) yaşam öykülerini ve sanatlarını konu alan roman ve oyunların ilgi görmesi Kenan Işık’ın ilgisini çekmiş olmalı. “Aşk Hastası”nı, oyun içinde oyun biçiminde tasarlamış. Bir prova, Şeyh Galib’i tanımayan “Hüsn-ü Aşk”ı ilk kez duyan bir kadro içinde ön role hazırlanan oyuncu ile öbür kişilerin çatışmaları ile başlıyor. İkinci oyuncu ne Galib’in adını duymuş, ne de yapıtını tanıyor. Tam bir kör kuyu. Atılan taşlara yanıt yok. Oyun, sahne kurulurken başlıyor. Sanatçılar provada. Hazırlıklar sürüyor. Birden arkada bir kadın hayali görünüyor: Dilara. Konuşması duyulmuyor. Eko, anlamı kaydırıyor. Birden silah patlıyor. (Bu silah oyun boyunca 4 kez patladı.) Dilara ödünç alınmış bir kişi gibi gözüküyor. Taklit bir yaşam sanki. Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin gibi halk masalları seyircimize aşina gelir. Ama Dilara öyle olmuyor. Bu da sahne - salon iletişimini zedeliyor sanki.

SEYİRCİNİN SORAN GÖZLERİ Oyun konuşmalarla yürürken birden bir ‘sema’ gösterisi çıkıyor. Bu iyi. Tanıdık bir gösteri. Ama oyun içindeki işlevi ne? Birinci bölüm bittiğinde seyirci sahnedeki olayları, ilişkileri tam anlayamamış gibi bakıyor. Tam bir iletişim kurulmamış. Yönetmen Kenan Işık da yazara yardımcı olmamış. Ekolu konuşmalar anlaşılmıyor. Dilara’nın görüntüsü sahne derinliklerinde, tüllerin arkasında bulanıklaşıyor. Birinci bölüm sonra erip ışıklar yandığında seyirciler soran gözlerle birbirine bakıyor. İkinci bölümde olaylar hızlanıyor, belir-

103

“Aşk Hastası” Yazan-Yöneten: Kenan Işık DekorGiysi: Hakan Dündar Işık: Kerem Çetinel Müzik: Yücel Arzu Dans Çalışması: Aslı Sümer Çayyolu Oyuncular: Kutay Sungar, İpek Çeken, Ebru Uysal Sungar, Eren Oray, Murat Çidamlı, Ergin Özdemir Cüneyt Gökçer Sahnesi

Birinci bölüm bittiğinde seyirci sahnedeki olayları, ilişkileri tam anlayamamış gibi bakıyor. Tam bir iletişim kurulmamış. ginleşiyor. Konuşmalar net. Bu arada Padişah 3. Selim ile Kenning’in konuşmaları somutlaşıyor. Anlaşılır bir siyasal tartışma. Fransız ihtilali: Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Peki Osmanlı nerede? Şeyh Galib 3.Selim’in hallinden önce ölmüş. Yoksa belki Alemdar Paşa’yı, Patrona’yı da görebilirdik. Şairler söyleşmesi kısır bir tartışma. Yergi için tamam da, oyun yürümüyor. Aksiyon? “Başkaldıranım ben. İnsanım çünkü” diyorlar. Ne güzel? Ama bu devrimci, başkaldırıcı deyişler ‘islam mistisizmi’ (fenafillah) ile birleşince ne çıkıyor... Sentezi algılamakta zorlanıyoruz, Oyuncu’nun iki şairle tartışması felsefe mi, tefelsüf mü? Kenan Işık deneyimli bir sanatçı. Oyununu kendisinin sahnelemek istemesi de anlaşılıyor. Ama bence yazara yeterince destek olmuyor. Sanatçılar günümüzü yansıtırken başarılı ama geçmişe dönünce diksiyon da, aksiyon da yadırganıyor. Oyunu seyrettiğim gün birinci perdeden sonra seyircinin yüzündeki ve gözündeki sorular oyunun sonunda da aydınlanmış gibi değildi. Belki oyun ‘oturunca’ daha etkili hale gelir. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


SAHNE SANATLARI

Bana dokunmayan ‘savaş’ bin yaşasın Ankara Devlet Tiyatrosu bu sezon Bertolt Brecht’in “Cesaret Ana ve Çocukları” adlı oyununu İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’nde seyirciyle buluşturuyor.

Oyun Cesaret ve üç çocuğunun savaş sırasındaki yaşamlarını anlatıyor.

FİLİZ ELMAS elmasfiliz@gmail.com

YAZININ BAŞINDA söylemeliyim, “Cesaret Ana ve Çocukları” kaliteli bir yapım. Aralık ayı programınıza mutlaka almanızı ve izlemenizi öneririm. Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürü Akif Yeşilkaya oyun broşüründe metnin “Savaş ve çıkar uğruna vazgeçilebilir hale gelen insan hayatını” gözler önüne serdiğini ifade ediyor. Brecht “Cesaret Ana ve Çocukları”nı 1939 yılında yazmış. Oyun yazarın yaklaşan İkinci Dünya Savaşını önceden hissettiğinin önemli kanıtıdır. Metne adını veren Cesaret Ana, otuz yıl savaşları sırasında yaşamını ticaretle kazanan bir kadındır. Savaş süresince arabası ile gezerek her cephede, cephe gerisinde, savaşın hüküm sürdüğü her alan ve koşulda ticaret yapabilme cesareti gösterdiği için bu adı almıştır. Gezgin yaşamını iki oğlu ve bir kızı ile sürdürdüğü için aynı zamanda bir anadır. Ancak Cesaret’in analığı da savaşı algısı gibi eksik ve baştan savmadır. Savaştan çıkar sağlamaya çalışırken üç çocuğunu da savaşa kurban verir. Ancak Cesaret bu durumdan hiçbir ders almadan yaşamına devam eder. Bu durum günümüzde savaş çığlıkları atılan bir topluma kulaklarını kapatarak yaşamına devam eden bireylerin vurdumduymazlığını gözler önüne sermektedir. Oyun Cesaret ve üç çocuğunun savaş sırasındaki yaşamlarını anlatırken, aynı zaman diliminde, farklı toplumsal kesitlerde yer alan bireylerin (komutan, rahip, aşçı gibi) öykülerini de seyirciye aktarmaktadır. Aslında yazarın bu süreçte yapmak istediği, Milliyet SANAT Aralık 2012

bireylerin savaşı algılama biçimi ve savaşa verdiği tepkileri gözler önüne sermektir. Brecht’e göre savaş bireysel temelde açıklanamaz. Savaş toplumsal yapı içinde ve kapitalizmin dinamiklerinde algılanması gereken bir felakettir. Epik tiyatronun kurucusu olan Brecht’in diğer oyunlarında olduğu gibi “Cesaret Ana ve Çocukları” da dramatik tiyatronun bilinen kurgusundan farklı bir yapıda ilerler. Oyun art arda dizilmiş öykülerden oluşur ve her öykünün nasıl başlayıp, biteceği önceden seyirciye aktarılır. Bu tür bir kurgusal yapıda amaçlanan, seyircinin sahne ile duygusal bütünleşmesini önleyerek, düşünsel yaklaşımını sağlamaktır. Böylece seyirci sahnedeki karakterlere uzak açıdan bakabilir ve oyunda tartışılan soruna bir çözüm önerebilir.

AYRINTILI BİR ÇALIŞMA Oyunun yönetmeni Ayşe Emel Mesçi ayrıntılı bir dramaturgi ve reji çalışması ile metni sahneye taşımış. Epik tiyatronun gereklerine uygun bir sahneleme ile her bölüm, sahne önünde bulunan beyaz perdeye yansıyan slaytlarla başlıyor. Slaytlar, oyun metninde yer alan ve bölümlerin nasıl sonlanacağını belirten kısa açıklamaları seyirciye iletiliyor. Rejide açıklamalara eşlik eden savaş görüntülerinin de bulunması oyun için iyi bir görsellik yaratıyor. Yönetmen oyun boyunca karakterlerin rolün içine girerek seyirciden kopuk bir süreç yaşamasına izin vermiyor. Oyuncular kimi kez içe

104

“Cesaret Ana ve Çocukları” Yazan: Bertolt Brecht, Müzik: Paul Dessau, Çeviren: Ayşe Selen, Yöneten: Ayşe Emel Mesçi, Oyuncular: Sükun Işıtan, Şivan Binici, Cengiz Uzun, Gülin Ersoy, T. Murat Demirbaş, Cevat Duman, Nejat Armutçu, Okan İrkören, Cem Balcı, Mehtap Öztepe.

Cesaret’in analığı da savaşı algısı gibi eksik ve baştan savmadır. Savaştan çıkar sağlamaya çalışırken üç çocuğunu da savaşa kurban verir. kimi kez dışa yani seyirciye yönelik bir oyunculuk üslubu takip ediyor. Rejinin başarısına dekor ve ışık tasarımının katkılarını da eklemek gerekir. Işık tasarımı ise oyunculara seyirciye dönük bölümlerde sahne önünde yer alan ve atmosferden uzak gerçekçi bir ortam yaratan ışık alanında olduğu gibi epik unsurları görselleştirerek reji ile paralel bir çalışma sergiliyor. Hâlâ bana dokunmayan savaş bin yaşasın diyorsanız sizleri “Cesaret Ana ve Çocukları”nı izlemeye çağırıyorum. MS


Babamızın ‘anne’si olmaya hazır mıyız? Florian Zeller, geçen sezon “Anne” oyunuyla anne-çocuk ilişkisini enine boyuna sorgulamıştı. Zeller bu defa da “Baba”yı ele almış ve Robert Hirsch’e tıpatıp uyan bir oyun yazmış. Bu oyunu sahneye koyma görevini de Ladislas Chollat‘ya vermiş. TİLDA TEZMAN tilda@tezman.com.tr

YAŞINI ALMIŞ, geçkin ama çevik bir bey bundan sonraki yaşamını tek başına idare edemeyeceği gerçeğini kabul etmemekte, kızının tuttuğu hemşirelerin tümünü evden kaçırmak için elinden geleni yapmaktadır. Kızının özel hayatının onun yüzünden nasıl alt üst olduğunu görmezden gelmekte, onu durmadan eleştirmekte ve küçük kızına olan özlemini, sevgisini, bağlılığını sık sık dile getirmektedir. Bu genç kızın, bir süre önce bir trafik kazasında öldüğünü, oyun ilerledikçe anlarız. Yaşlı adamın kafası gün geçtikçe karışır, en yakınlarını bile tanımakta zorlanmaya, etrafındakileri onun özel eşyalarını çalmakla suçlayıp terör estirmeye başlar. Kızı, önce babasını kocasıyla yaşadığı eve; bakıcılar ve hemşireler tutarak, evde bir düzen kurmaya çalışır. Ama işler planladığı gibi gelişmez ve sonunda çaresiz, istemeye istemeye babasını bir kliniğe yerleştirir.

KIRIK KABURGAYLA SAHNEDE Yaşlılık bir kazadır derler. Bu oyunda Alzheimer hastalığının bazı belirtilerine tanık oluyoruz, ama onun ötesine, gerçeğin imgelerinin silindiği bir boyuta geçiyoruz; hayat anlamını yitirirken, korkunç bir endişeyi de beraberinde getiriyor. Bu içsel karışıklığı ve şaşkınlığı tercüme edebilmek için, “Baba” (Le Pere) oyununun yazarı Florian Zeller, tekstini bir yap-boz misali kurgulamış. Her sahnede, babanın, hastalıklı zihninde oluşan gerçekler ve kabuslar iç içe geçiyor. 87 yaşındaki Robert Hirsch, kırık iki kaburgasına rağmen, Andre rolünde harikalar yaratıyor. Bu yaşlı kurt, inanılmaz bir

enerji ve canlılıkla, sahnede hâkimiyet kuruyor: Gümbür gümbür asabi, feci şekilde kötü niyetli, alaycı, iğneleyici bir o kadar da afacan ve aynı zamanda hastalıklı, kırılgan, çocuksu, mutsuz ve çaresiz... Robert Hirsch’in oyunculuğunu tarif edebilmek için, kelimeler yetersiz kalıyor. Ben, oyun süresince, acaba Robert Hirsch bu karakteri oynuyor mu, yoksa hakiki yaşamında da bu hastalıkla mücadele mi ediyor bilemedim: Ağzının yana kayması, konuşurken kelimeleri söyleyebilmek için ağzını kocaman açması, bazen sözcükleri yuvarlayarak telaffuz etmesi, gerçek mi, rol mü, anlaması kolay değildi. Sahnede klaket dansı denerken kendisini 20 yaşında hisseden, sonrasında hastalığının acımasız belirtileri ile nerede olduğunu, kimlerle konuştuğunu şaşıran ve hastane odasında acı içinde ‘anne’sine seslenirken seyirciyi mest eden Hirsch, usta oyunculuğun reçetesini yazıyor. Isabelle Gelinas, Robert Hirsch’in kızı rolünü sağduyu ve zarafetle yorumluyor. Babasını boğmayı düşünecek kadar kırıldığı anlara rağmen, bu ‘baba’ya olan düşkünlüğü ve sonsuz sevgiyi büyük başarıyla oynuyor. Hangimiz kendimizi ‘baba’mızın annesi olmaya hazırladık? Patrick Catalifo ve Elise Diamant, Andre’nin kabuslarının içinde var olan hayali karakterleri ustaca yorumluyorlar. Bu hayali karakterlerden biri Damat Pierre (Patrick Catalifo): Karısı için kaygılanan ve aile düzenleri bozulmasın diye çabalayan, kayınpederi onu acımasızca eleştirirken bile karısına destek olmaya çalışan ama dayanma gücünü kaybetmeye başlayan koca rolünü hakkıyla oynuyor. Elise Diamant ise Andre‘nin tek göz ağrısı küçük kızı, trafik kazasında ölen genç Laura’yı yumuşacık, sevgi dolu bir yorumla oynuyor. Emmanuel Roy‘un klinik beyazlığındaki sahne tasarımı, oyunun içeriğiyle birebir

105

Isabelle Gelinas, Robert Hirsch’in kızı rolünü sağduyu ve zarafetle yorumluyor.

87 yaşındaki Robert Hirsch, kırık iki kaburgasına rağmen, André rolünde harikalar yaratıyor. örtüşüyor; öyle ki gerçek ile hayal arasındaki sınırlar siliniyor. ‘Sarışın Melek’ lakaplı Florian Zeller’in çok sevdiği ve vazgeçemediği aile teması, “Baba” oyununda da başrolde. “Baba” oyununu, her zaman büyük hayranlık duyduğu tiyatro duayeni Robert Hirsch’i hayal ederek yazmış. Zeller, çocukların, ebeveynlerinin ilerlemiş yaşlarında yaşamları hakkında aldıkları kararları, yaşlılık illetini çok iyi kavrayıp, hastalığın belirtilerini ve gelişimini dakiklikle tasvir etmiş. Fakat maalesef piyesinin dramaturgisini biraz ihmal etmiş gibi. Hikâyenin yalnızca gerçeğinin etrafında dolaşıp, teatral tarafını ıskalamış. Diyaloglar, nerdeyse zaman zaman çok sıradan. Yönetmen Ladislas Chollat, oyunu sade, zarif ve akıcı bir üslupla sahneye koymuş. Dramayı büyük bir sükunetle sürdürüp noktayı koymayı başarmış. MS Théâtre Hébertot 01 43 87 23 23 Milliyet SANAT Aralık 2012


SAHNE SANATLARI

Kendi alışkanlıklarının kurbanı aile

Tiyatro Oyunbaz ekibi, Lorca’nın başyapıtlarından biri olan “Bernarda Alba’nn Evi”ni, Abdullah Cabaluz’un keskin tavırlı yorumuyla sahneliyor.

SEÇKİN SELVİ seckinselvi@canyayinlari.com

LORCA’NIN 19 Ağustos 1936 tarihinde falanjistler tarafından öldürülmesinden tam iki ay önce (19 Haziran’da) tamamladığı son oyunu “Bernarda Alba’nın Evi”, koca İber yarımadasına yayılan faşist Franco rejimini, getirip Bernarda Alba’nın evine yerleştirir. Lorca bu oyunda yalnızca toplumun üzerine çöreklenen siyasal baskıyı simgelemekle kalmaz; aynı zamanda “Kanlı Düğün” ve “Yerma”da da örneklediği Endülüs kırsalındaki tutucu töre egemenliğini de gözler önüne serer. Kocası ölünce, baba ve dede evinde gördüğü gibi kendisine ve beş kızına sekiz yıllık yas hükmü biçen Bernarda, bizim toplumumuzda da çok sık görülen “Elalem ne der?” yaklaşımının tipik bir tutsağıdır. Bu arada kendisi de ‘elalem’ hakkında dedikodudan geri durmaz. Çoğunun ekonomik yapısı kendisininkinden aşağı olan köy delikanlılarını kızlarına layık göremeyecek kadar da tepeden bakan bir tavrı vardır. Kadının yerinin evi olduğunu iddia edecek kadar erkek egemen düzenin kulu olan Bernarda, ölen kocanın evdeki hakimiyetini onun tüfeği ve bastonuyla sür-

dürmeye çalışır. Dört duvar arasına kıstırılan beş kız ise farklı yazgıları yaşarlar. Bütün kızların âşık olduğu Pepe el Romano, sahnede hiç görünmese de erkek egemenliğinin bir simgesi olarak Alba evinin yazgısını etkiler.

OYUNBAZ EKİBİNİN DERDİ Tiyatro Oyunbaz ekibi, Lorca’nın başyapıtlarından biri olan bu oyunu, A.Turan Oflazoğlu, Hale Toledo ve Caridad Svich’in çevirilerinden yararlanarak derlemiş ve çok başarılı bir dramaturji çalışması yapmış. Ekip, klasik ve çağdaş oyunlardan yaptıkları seçimlerde ‘orta sınıf’ insanına dair yapıtlara öncelik vermelerini şöyle açıklıyor: “Günümüzde ‘çoğunluğu’ temsil eden orta sınıf insanına, onun ‘çaresiz’ eylemsizliğine ve maruz kaldığı tahakkümleri besleyen ‘kendi’ alışkanlıklarına dair bir derdimiz olduğundan olsa gerek.” Alba ailesi de, çoğunluktaki o orta sınıfın ‘kendi alışkanlıklarının’ kurbanı olarak çaresizliğe sürükleniyor. Kızların en

“Bernarda Alba’nın Evi” Yazan: Federico Garcia Lorca, Yöneten: Abdullah Cabaluz Işık: Arda Doğan Ses: Güray Dinçom Kostüm: Hilal Polat Dekor-Makyaj: Oyunbaz Oynayanlar: Aslıhan Azeri, Neslihan Arol, Evrim Şahintürk, Burcu Halacoğlu, Deniz Kılıç, Serpil Bilgi, Pınar Akkuzu, Başak Sakarya, Firuze Engi, Gizem Ünlü, Nesrin Yılmaz

büyüğü olan Angustias her ne kadar diğerlerinden yaşlı ve fiziksel açıdan sağlıksız ise de, Abdullah Cabaluz ruhsal bir sağlıksızlığı bütün aileye yayarak sakat ruh yapısını çarpıcı bir biçimde görselleştiriyor. Sayısını anımsamadığım kadar çok kez izlediğim çeşitli “Bernarda Alba” yapımları içinde, diyebilirim ki beni en çok etkileyen, en beğendiğim, Cabaluz’un keskin tavırlı yorumu oldu. Köyün dedikodularını, Martirio’nun hızlanan soluklarını oyunun dokusuna işleyen Arda Doğan’ın ses efektleri, Hilal Polat’ın başarılı kostüm tasarımı, Oyunbaz ekibinin dekor ve makyajda görsel şölen niteliğindeki ustalığı özellikle övgüye değer. Peşpeşe son derece estetik fotoğraf karelerinden oluşan oyun, kusursuz bir ekip oyunculuğuyla sahneleniyor. Bernarda’da Aslıhan Azeri, kızlarını canlandıran Serpil Bilgi (Magdalena), Pınar Akkuzu (Martirio), Başak Sakarya (Adela), Firuze Engin (Angustias) ve Gizem Ünlü (Prudencia) nefes kesen bir oyunculuk çizgisi yaratıyorlar. Hizmetçide Neslihan Arol, kâhya La Poncia’da Evrim Şahintürk, Amelia’da Burcu Halacoğlu, dilenci ve köylüde Deniz Kılıç, Maria’da Nesrin Yılmaz ekibin diğer üyeleri gibi, oyunun başarısını omuzluyorlar. Kumbaracı50 - 0212 243 50 51

“Bernarda Alba’nın Evi”nde Aslıhan Azeri, Neslihan Arol, Evrim Şahintürk’ün aralarında bulunduğu oyuncular rol alıyor.

Milliyet SANAT Aralık 2012

106


Gökten bir balık düştü “Yağmur Durduğunda”, 1959 ile 2039 arasında gidip gelen bölümlerle iki ailenin hikayesini anlatıyor. BARDAKTAN boşanırcasına yağıyor yağmur. İnsanlar şemsiyeleriyle oradan oraya koşturuyor. İçlerinden biri çaresizlik ve umutsuzluk içinde çevresine bakınırken, birden bir balık düşüyor gökten. Onu ziyarete gelecek olan ve yedi yaşından beri görmediği oğluna ne yemek ikram edeceğini kara kara düşünen Gabriel York, böylece sorununu çözüyor. Yıl 2039, Avustralya’nın Alice Springs şehrindeyiz. Balığın o günkü yemek sorununu çözmenin ötesinde 80 yıllık bir hikayenin ucunu düğümlemek gibi bir işlevi, simgesel bir kehanet niteliği de var. Çünkü iki ailenin kuşaktan kuşağa yaşadıklarını anlatan oyunun hikayesi 1959 yılında Londra’da Elizabeth Law adında bir kadının kocasına balık çorbası yaptığı gün başlıyor. Artık kendini alkole vurmuş olan Elizabeth Law, yıllar sonra da oğluna balık çorbası hazırlıyor. Bu balık çorbasını oyunun farklı dönemeçlerinde farklı ailelerin sofralarında görüyoruz. Gabriel York, yıllar önce terk ettiği oğlu Andrew’yu beklerken, bir başka baba-oğul hikâyesine daha tanık oluyoruz. Elizabeth ve Henry Law’nun oğulları genç Gabriel, yedi yaşındayken gizemli bir biçimde ortadan kaybolan babasının izini sürmek için Avustralya’ya doğru yola çıkıyor, babasının ve kendi hayatının çakışma-

sıyla ortaya çıkan sırlarla karşılaşarak geçmişten kaçılamayacağını görüyor. 1962 doğumlu Avustralyalı yazar Andrew Bovell’in yazdığı ve son yılların en başarılı metinlerinden biri olarak ödüller kazanan “Yağmur Durduğunda”, kocanın ve babanın günahının çocukların ve onlarla ilişkide olan kadınların yaşamlarını nasıl mahva sürüklediğini anlatıyor. Oyun aynı zamanda paralel bir anlatımla, dinmeyen yağmurla simgelenen iklim değişikliklerinin insan psikolojisi üzerindeki etkilerine değinirken, aslında bu değişikliklere insan faktörünün neden oluşuna, insanlığın doğada yaptığı tahribata ve bunun sonucunda insan doğasının da yozlaşmasına gönderme yapıyor. Law ve York ailelerinin başlarından geçenler (daha doğrusu başlarına gelenler) 1959 ile 2039 arasında gidip gelen bölümlerle işleniyor. Bu anlatım tarzı başta karmaşık gibi görünse de oyun ve sahne düzeni bu sorunu önlüyor. Yazarın isteği de bu.

OYUNUN YORUMLANIŞI Yönetmen Hakan Çimenser, çok yalın bir aktarım biçemini seçerek hem oyuncularını, hem dekor, giysi, ışık tasarımcılarını doğru bir noktada buluşturmuş. Zehra Uzu-

107

“Yağmur Durduğunda” Yazan: Andrew Bovell, Çeviren: Ezgi Yentürk, Yöneten: Hakan Çimenser, Dekor: Zehra Uzunali, Giysi: Müge Orhan, Işık: Akın Yılmaz, Oynayanlar: Okday Korunan/ Rüçhan Çalışkur/ Şebnem Dilligil/ Ali İpin/ Levent Güner/ Ezgi Yentürk/ Eray Cezayirlioğlu/ Burcu Aslan/ Kemal Doğantan, Şemsiyeliler: Selda Soylu/ Kerem Kurt/ Demet Başkaya/ Şeyda Pektok.

nali’nin tasarladığı sahne düzeni, küçük parçalarla belirlenen mekânlar dışında, ana dekor olan büyük masaya farklı dönemlerde farklı işlevler yüklese de, genelde aile ve aile sofrası kavramını ön plana çıkarıyor. O kavramın nasıl parçalandığını da oyun boyunca görüyoruz. Akın Yılmaz’ın ışık tasarımı da geçişleri kolaylaştıran bir düzen sağlıyor. Rüçhan Çalışkur, yaşadığı büyük travmayı içkiyle unutmaya çalışan, yılların acısıyla katılaşmış Elizabeth Law’u en abartısız, en ekonomik bir oyunculukla vurgularken, Henry Law’da Okday Korunan, Gabriel Law’da Eray Cezayirlioğlu da başarıyla Law ailesinin hikâyesini örüyorlar. Gabriel York’ta Levent Güner, inandırıcı bir karakter çiziyor. Şebnem Dilligil Gabrielle York’u, Ali İpin fedakâr Joe Ryan’ı başarıyla canlandırıyorlar. Genç oyuncular Ezgi Yentürk, Burcu Aslan, Kemal Doğantan da oyunun aksaksız yürümesine yardımcı oluyorlar. “Yağmur Durduğunda” metnin derinliğiyle, sanatçıların başarılı yorumlarıyla kaçırılmaması gereken bir oyun. MS İDT - 0212 292 39 00 Milliyet SANAT Aralık 2012


EDEBİYAT

“Edebiyat bir iç dökme sanatı değil” Özellikle polisiye severlerin yakından takip ettiği bir isim olan Emrah Serbes bu kez öyküleriyle arz-ı endam ediyor. Yazar “Hikayem Paramparça”da mutsuzluklar, yalnızlıklar ve ölümü bir araya getiriyor. NAZAN ÖZCAN nozcan@radikal.com.tr

ŞAHANE Behzat Ç.’lerden ve şahane “Erken Kaybedenler”den sonra, Emrah Serbes bu kez öyküleriyle okur karşısında. Serbes, “Hikayem Paramparça”yla bir kez daha ‘kaybedenler’in muhteşem kaybedişini anlatıyor. Ne yalan söyleyelim, insana iyi de geliyor. Kendinizden ne kadar çok şey bulursanız, o kadar paramparça olmaya yaklaşıyorsunuz. Ama tek itirazımız var, kitabın kapağı. O güzel kızın ‘paramparça’ hayatlarla ve ruhlarla ne ilişkisi olabilir ki? Serbest ile bir araya geldik... ● “Hikayem Paramparça” kitabın ismi ama hikayeler de paramparça, sanki kendiniz de öyle. Bunlar Afili Filintalar’da yazdıklarım. Üç senedir yazıyormuşum. “Toparlasan da kitap olsa diyorlardı,” yanaşmıyordum. ● Neden? Çünkü blogda bir kere yayınlanmıştı.

Ama sosyal medyada bu yazıların tuhaf kullanımları oldu. Yazının içinden bir cümleyi alıyor, bağlamından koparıyor ve abuk subuk bir şey oluyor. Sonuç olarak bir arada durmaları için kitap olması daha mantıklıydı. Bir tane de “Galip İşhanı” diye bir hikaye yazmıştım, onu da içine koyduk. Biraz parça parça oldu ama aslında ortak bir teması var. ● Nedir o ortak tema? Benim söylemem doğru olmaz ama ölümlerin etkisi, depremin travması, mutsuzluk, yalnızlık var toplamda. ● “Gerçek yaşam sevincini görmek istiyorsanız, mezarlıklara gidin, gelen insanların yüzüne bakın” diyorsunuz. Bu biraz haince değil mi? Sevinme değil de, iyi ki yaşıyorum duygusu vardır mezarlıkları gezen insanlarda. Berlin’e gittim, “Nereye götürelim seni” dediler, “Güzel bir mezarlığınız yok mu?” dedim. Gittim, Hegel orada yatıyor. Gezdik, çıktık, kahve içiyoruz, mezarda yatan Hegel olmaktansa, orada oturup kahve içen sıradan bir adam olmak daha iyi gözüktü bana. ● Ölümü hatırlamayalım diye, mezarlıkları artık şehir dışına yapıyorlar.

Korunaklı siteler gibi mezarlıklar da şehrin dışına çıkarıldı. Eskiden ölümü unutmayın duygusu vardı. Ama bu, 20. YY.’la birlikte değişti. Bugün artık hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Bu tıp dünyasının gelişmeleri filan, sanki ölmeyeceğinin garantisini veriyor. Eskiden her şeyde doktora giden insanlarla hastalık hastası diye dalga geçilirdi. Şimdi gitmeyenlerle geçiliyor. Büyük bir sektöre dönüşmüş durumda tıp. Yalanlar da dönüyor, ilaçlarda yaptıkları yolsuzluklar var. Molliere öldü, doktorlar bakmadılar adama, doktorlarla dalga geçen şeyler yazdı diye. Doktorlarla ve avukatlar, klandır. Uzmandırlar çünkü. Dünyanın en güçlü insanı ol, yanına bir doktor gelsin, doktor daha güçlü görünür. Öyle yapacaksın, böyle yapacaksın diye emir verirler. “Sigara içme seks hayatın biter”, “Bira içme göbeğin çıkar” diyorlar. Benim dedem 95 yaşındaydı öldüğünde ve ölüm sebebi de sigarayı bırakmasıydı. ● Yok artık, sigarayı bıraktığı için insan ölür mü? 50 senedir Maltepe içiyordu. Doktor da “Çok iyisin Mehmet Amca ama şu sigarayı bırak artık” demiş. Sigarayı bıraktı ve iki haf-

“Yazarken ister istemez ölüm temasına dönüyorum” ● Her hikayenizde ölüm, ölüm ve ölüm var. Üzerine çok düşündüm çünkü. Ailemde ölümler biraz erken başladı, herkes patır patır öldü. Ben hayret ediyorum, şöyle insanlar var: 30 yaşına gelmiş, annesi babası, dedesi, anneannesi herkes sağ. Biri ölüyor, şok oluyor. Birazcık daha geç olabilirdi benim için de ama tesadüfen erken oldu, yazarken de ister istemez o temaya dönüyorum. Ama zaten edebiyatın iki konusu vardır. Homeros’un

Milliyet SANAT Aralık 2012

“İlyada”sından beri. Biri yolculuk, biri ölüm. İkisini bir arada yaparsam daha iyi olur. ● Ama sanki sizi çeken bir tarafı da var mı? Bu metinler serbest ve kişisel olduğu için, kitapta dönüp dolaşıp oraya gelmişim. Ben zaten polisiyeye de o yüzden girdim. Dil Tarih’te tiyatro okuyordum. Hoca “Oyun yazın” dedi. Benim her oyunda beş altı kişi ölüyor. Hoca “Madem insanları öldürmeyi seviyorsun, bari polisiye yaz” dedi. Oyun

108

yazarı olacaktım, polisiye yazarı oldum. Ama bir tane oyun yazacağım. ● Deprem de çok belirgin bir tema kitapta. Hatta metinlerde de küçük çaplı depremler var. İyi bir hikaye, roman ya da şiir okuduğunda, seni sarsması lazım. Benim etkilendiğim kitaplar böyle: Murat Uyurkulak’ın “Tol”u, “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ya da “Onca Yoksulluk Varken”. İnsanı sarsar. Ben onları seviyorum, kendi yazdıklarım da onlara benzesin diye çalışıyorum.


“İlk Behzat Ç. romanım yarımdı ve bilgisayarın çöpünde duruyordu. Olmuyor dedim, bıraktım. Bir arkadaşım okudu, ‘Güzelmiş’ dedi, ‘Hadi ya’ dedim, o gazla tamamladım ve ilk roman çıktı.”

Serbes’in en sevdiği kitaplar Murat Uyurkulak’ın “Tol”u, J. D. Salinger’ın “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ve Emile Ajar’ın “Onca Yoksulluk Varken”i...

ta sonra öldü. Çünkü o yaşta bünye öyle bir değişikliği kaldırmıyor. ● Önce “İyi yazar veli yarısıdır” diyorsunuz, sonrasında ise “yazarları ciddiye almayın”. Burada çelişki yok mu? İyi yazarlar, yazdıkları kitaplarla veli yarısı olurlar. Yazarları ciddiye almayın derken de, yazarları sadece kitaplarıyla ciddiye alın, onun dışında saçmalayabilir diyorum. Ben de konuşurken çok saçmalamışımdır. Mesela bazen insanlar “Şu yazarın kitaplarını çok sevmiştim ama şunları şunları söyledikten sonra benim için bitmiştir” diyorlar ya, ne bitti abi? Kitap orada duruyor. Adama kızdın diye edebiyatını neden reddediyorsun? Ayrıca bir yazar konuşmayı çok iyi beceriyorsa, ondan iş çıkmaz. Konuşmayı beceremediği için yazıyor işte. ● “Veli yarısı yazarlar”ınız kimler? “Moby Dick”in yazarı Melville, muazzam bir yazar; hem yaşamış hem yazmış. Balinaların üzerinde yürümüş yürekli bir adam. Sonra Tolstoy. “Anna Karenina”yla, roman sanatını ayrıntı sanatına dönüştürmüş bir insan. Bir kol düğmesini tanımladığında bile onun bir anlamı var. Sınıfsal bir şey anlatıyor çünkü. Neden insan kol düğmesi takar? Elle, emekle bir işi yoktur da ondan. Bunlar insanların bugüne kadar çekip çekebilecekleri acıları ve duyabilecekleri hisleri anlatmışlardır kitaplarında. Sonra

● Son iki kitabınız öykü ama Behzat Ç.’ler roman. Roman yazarken daha mı kapalı disiplinli oluyor insan? Hikaye yazarken kendimi daha rahat hissediyorum. Satranç gibi düşünürsek, romanda biraz fazla taş var, üstelik polisiye... O biraz daha sıkıntılı oluyor, daha ağır işliyor, insan biraz umutsuzluğa kapılıyor. İlk Behzat Ç. romanım yarımdı ve bilgisayarın çöpünde duruyordu. Olmuyor dedim, bıraktım. Bir arkadaşım okudu, “Güzelmiş” dedi, “Hadi ya” dedim, o gazla tamamladım ve ilk roman çıktı. ● “Hayatın boyunca mutlu olduğun anları topla, on beş, yirmi dakika sonrası haksız kazanç gibi gelir” diyorsunuz. “Madam Bovary”yi yazan Neden haksız olsun ki, mutluFlaubert. Emily Bronte ve luk değil mi derdimiz? “Uğultulu Tepeler”. İnsan Hayatta mutlu olmak için mi ruhundaki kötülüğü bu kayaşıyoruz, emin değilim. Ama şudar güzel deşen kitap ya da yazar zor bulunur. “Hikayem Paramparça” nu biliyorum, bugün birini mutluluğu başkasının mutsuzluğu ● “Yaşadıklarımdan Emrah Serbes üzerine kurulu. öğrendiğim hiçbir şey İletişim Yayınları ● Nasıl bir denklem bu? yok” diye yazıyorsunuz. Fiyatı: 14 TL Birileri yat alsın, kat alsın diHiç mi öğrenmez insan? ye başkaları sabahın köründe kalkıyor. MetGüzel bir şeyler yaşadım, hadi faturayı robüse biniyor, burnu camda gidiyor, 15 saoturup yazayım demiyorum hiçbir zaman. at çalışıyor. Birileri de bunlar sayesinde yat ● Gelişine mi vuruyorsunuz hayata? Onur Ünlü bir şiirinde “İnsan acizdir, sipariş ediyor. Bir de okumuş adamlar var. muhtaçtır, fazla artistik yapmamalıdır” der. Mühendis oluyorlar, taramalı tüfek, roket Bence her insan evladı, bunu duvarına yaz- ya da mayın yapıyorlar. Böyle mühendislik malı ve bakmalı. Benim programlı bir haya- mi olur? ● Bu kadar erkek kitabı olması şart tım yok. Ama biraz daha düzenli yaşayıp düzenli yazmayı isterdim. Öyle olmayı istiyo- mıydı? Dünyanın yarısı kadın! Ben kadın bakış açısından yazamam. Bir rum ama yapamadım. Mesela Jack London günde bin sözcük yazacağım demiş ve 40 yıl de ben bunları politik olarak doğru ifade boyunca her gün bin sözcük yazmış. Ben öy- edemiyorum, hemen cinsiyetçi diyorlar. le yapamıyorum. Ama romancıysanız, dü- “Polisiyede cinayet olmazsa, kız polisiyesi zenli bir şekilde yaşamanız ve düzenli bir şe- olur” dedim. Ben cinsiyet politikası nedir, fekilde onu kurgulamanız lazım. Roman ya- minizm nedir bilmiyor muyum? Amargi zarken, bugün canım çekti yazayım, yarın dergisi okuyorum! Ama benim söylediğimcanım istemiyor yazmayayım olmuyor. de bir ironi mesafesi var. Evet, baktığın zaEdebiyat bir iç dökme sanatı değil ki. Canım man politik olarak çok doğrular. Ama hayatsıkıldı, moralim bozuldu hadi yazayım ol- ta bir karşılığı yok. Evet çok güzel sözcükler maz. O yazdıklarından ancak Facebook’ta kullanıyorsunuz, her şeyi doğru düzgün ifaduvarına yapıştıracağın bir şey olur. de ediyorsunuz ama ne? Ruh yok içinde! MS

109

Milliyet SANAT Aralık 2012


EDEBİYAT

Amin Maalouf’un ‘evi’ Amin Maalouf, sekiz yılın ardından yazdığı son romanı “Doğu’dan Uzakta” ile yazarlığının en olgun döneminde yalnızca Doğu ile Batı arasında sıkışmışların kendileri ve tarihleriyle yüzleşmesine dair bir hikaye anlatmıyor, kendisinin ‘tarihle’ giriştiği mücadelesini de sürdürüyor. ELİF TANRIYAR elif_tanriyar@yahoo.com

1949 LÜBNAN DOĞUMLU Amin Maalouf, ilk kitabı “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri” ve ilk romanı “Afrikalı Leo”dan bu yana hep aynı meselelerin, Batı ve Doğu’nun arasında tarih kurulduğundan bu yana yaşanan çekişmelerin etrafında dolaMilliyet SANAT Aralık 2012

şıyor. Akdeniz’in en doğusunda doğmuş bir Lübnanlı ama aynı zamanda 1976’dan bu yana Paris’te yaşayan bir Avrupalı olarak, bu meseleler üstünde doğal bir uzmanlığı var kaçınılmaz olarak. Çünkü her şeyden önce inceleme örneği olarak bizzat kendi hayatını ve köklerinin yaşadıklarını kullanabiliyor. Maalouf bir Hıristiyan ama Müslüman Türk, Mısırlı Hıristiyan ve Ortadoğulu Arap kanını da taşıyor. O her anlamda dinlerin ve ırkların birleştiği, ideal

110

bir Ortadoğulu örneği ama aynı zamanda da ruhsal ve kültürel eğitimiyle bir Avrupalı... Peki o kendini nereli olarak görüyor? Verdiği röportajlardan birinde “Ömrümün ilk yarısını Lübnan, ikinci yarısını ise Fransa’da geçirmiş biri olarak kendimi öncelikle iki ülkeye de ait biri olarak görsem de bazen ne ikisine ne de başka bir ülkeye ait hissediyorum,” diyor ve ekliyor: “Daha önceki yıllarda ana vatanımın edebiyat olduğunu söylemiştim ki bu aslında bir an-


Maalouf’un Doğu-Batı meseleleri konusunda çok hassas olduğu biliniyor. Öyle ki 11 Eylül saldırıları sırasında barış umudunun, kulelerle birlikte simgesel olarak yıkıldığını düşünerek ağladığı söylenir.

Maalouf verdiği röportajlardan birinde “Ömrümün ilk yarısını Lübnan, ikinci yarısını ise Fransa’da geçirmiş biri olarak kendimi öncelikle iki ülkeye de ait biri olarak görsem de bazen ne ikisine ne de başka bir ülkeye ait hissediyorum,” diyor.

lamda anavatanımın sürgün olduğu anlamına geliyor. Ben kesinlikle sürgünde yaşayıp, yazmış olan yazarların grubuna dahilim. Fakat zaten kendini edebiyata adamış olmak, kendi ülkende yaşayıp yazarken bile bir tür sürgün hayatı yaşamak değil midir?” Maalouf’un bu konuyu anlatmak için verdiği bir de hoş bir örnek var: “Bir Arap göçmene ‘en çok hangi oğlunu seviyorsun’ diye sormuşlar. O da ‘iyileşene dek hasta olanı, geri dönene kadar kayıp olanı,’ diyerek cevaplamış. Ben de kendi kimliklerime dair aynı şeyi söyleyebilirim. Ne zaman Lübnan’da bir sorun yaşansa acı çekiyor ve kendimi o an için Lübnanlı hissediyorum ve ne zaman Avrupa’da sorunlar olsa, bir Avrupalıymışım gibi davranıyorum.”

OTOBİYOGRAFİK ÖZELLİKLER Maalouf’un en otobiyografik romanının özellikle dedesi ve dedesinin kardeşinin öyküsünü anlattığı, “Yolların Başlangıcı” olduğunu biliyoruz. Ayrıca yazara 1993 Goncourt Ödülü’nü de kazandıran “Tanios Ka-

yası”nda da yine kısmi otobiyografik özellikler görülür. Maalouf’un son yayımlanan romanı “Doğu’dan Uzak”ta ise yine yoğun otobiyografik özellikler gösteren bir roman... Savaştan ve onun getirdiği tüm diğer ruhsal yıkımlardan kaçmak için ülkesini terk edip, yıllar önce Fransa’ya yerleşmiş olan Adam, bir akşam ölüm döşeğindeki en yakın arkadaşından aldığı bir telefon üzerine yıllar sonra ülkesine dönmek zorunda kalıyor. Adı geçmese de biz bu ülkenin Lübnan, şehrin de Beyrut olduğunu seziyoruz elbet. Adam, ülkesine dönüyor ama maalesef arkadaşının ömrü birbirlerini görmelerine yetmiyor. Bundan sonrası ise Adam’ın, arkadaşının karısına verdiği bir sözün ardından dünyanın dört bir yanına dağılmış olan eski arkadaşlarını yeniden ülkelerine çağırıp, ölen arkadaşları için bir anma toplantısı düzenlemek için giriştiği çabaları anlatıyor. Adam, bir yandan ülkede kalmış olan arkadaşları, diğer bir yandan da yurtdışındakilerle konuşup, onların hikayelerini dinlemeye başladıkça, asıl olarak kendi geçmişi ve ‘günahlarıyla’ yüzleşmeye başladığını fark ediyor. Ve bundan sonra öykü asıl olarak tek bir sorunun etrafında gelişiyor: “Hangisi daha doğru? Savaş yüzünden ellerinin ve ruhunun kirlenmemesi için vatanını terk edip gitmek mi? Yoksa savaş sırasında kaçınılmaz olarak farklı güçlerin arasında kalınacağı için ellerinin kirlenmesi pahasına ülkede kalmayı, ona ‘sadık olmayı’ seçmek mi?” Maalouf’un Doğu-Batı meseleleri ve hâlâ süren anlaşmazlıklar konusunda çok hassas olduğu biliniyor. Öyle ki 11 Eylül saldırıları sırasında bir anlamda ömrünü adadığı bu davanın ve barış umudunun, kulelerle birlikte simgesel olarak yıkıldığını düşünerek ağladığı söylenir. İşte Maalouf, yazarlığının en olgun döneminde yazdığı bu son romanında, esas olarak, artık tarafların barış ve saygıyla bir araya gelerek tartışmalarının neredeyse imkansız hale geldiği günümüzde, hikayenin tüm tarafları temsil eden sembolik karakterleri aracılığıyla bir tür tartışma ve konuşma imkanı yaratıyor. Adam’ın tüm dünyaya yayılmış ya da ülkede kalmış, her biri farklı din ve milliyet ile etnik gruba dahil olan arkadaşları, adeta belli bir sırayla sözü alarak, kişisel hikayelerini anlatmalarının yanı sıra ideolojilerini de savunuyor. Adeta bir tür tarafsız yargıç kimliğiyle onları dinleyen ve zaman zaman ideoloji tartışmalarına da giren Adam karakteri aracılı-

111

ğıyla ise Maalouf’un ortaya sürülen hemen her soruna karşı mantıklı açıklamalarını dinleyince, aslında barışın ve anlaşmanın imkansız olmadığı, tüm yapılması gerekenin bir araya gelip, serinkanlılıkla sorunları konuşup tartışmak olduğu konusunda neredeyse iyimser bir ümide kapılıyorsunuz. Maalouf, yine bir diğer röportajında bu konuya dair yorumunu şöyle dile getiriyor: “Bazen kişisel geçmişim nedeniyle acaba bu konulara çok mu fazla önem veriyorum diye düşünüyorum. Belki de öyle yapıyorum. Ama yaşadığımız bu dönemde, tüm dünyada, ülkede, şehirde ve köyde farklı etnik gruplar ve dinlerden insanlar yan yana yaşarken aralarındaki tansiyonu düşürmek için yollar bulmak sizce de en önemli mesele değil midir? Üstelik artık iletişim teknolojilerindeki gelişim sayesinde tüm dünyanın kapı komşumuz olduğu günümüzde, birbirimizle iletişim kurmamızın eskisinden çok kolay olduğu bir dönemde... Toplumlar bir uyum içinde bir arada yaşamayı öğrenebilmeli.”

MÜCADELEYİ KİM KAZANACAK? Maalouf diyaloğun kültürler arasında değil, öncelikle ve ilk olarak bireyler arasında kurulması gereken bir şey olduğunun da altını çiziyor. “Çünkü,” diyor: “Kültürler kendi başlarına bir oluşum değildir, yalnızca onları temsil eden bireyler aracılığıyla varolurlar.” Maalouf’a göre bütün bir toplumun ortak kültürünü etkilemek ve ortak bir diyalog yolu bulmanın yolu, o toplumun bireyleriyle diyalog kurmaktan geçiyor. Göçmenin ilk örneği olarak gördüğü ve eğer eyleminde başarılı olsaydı tüm Doğu ve Batı tarihinin bambaşka bir şekilde gelişeceğini düşündüğü Atilla’ya dair bir türlü tamamlayamadığı bir biyografi üstünde çalışan, tarihçi-yazar Adam, kuşkusuz Amin Maalouf’un kendisiyle doğrudan ilişki kurduğumuz bir ana karakter olarak bu romanda sivriliyor. Öte yandan Adam, sahip olduğu ad nedeniyle kendisinin de bir anlamda tüm nesliyle birlikte tarihe karşı insanlığın yükünü taşıdığını düşünüyor. Romanına “Adımda doğmakta olan insanlığı taşıyorum, ama ben nesli giderek tükenen insanlığa aidim,” diyerek başlayan Maalouf, yazdığı çok sayıda eserle ömrünü adadığı DoğuBatı sorununa karşı, tarihle girdiği bu mücadeleyi bakalım kazanabilecek mi? MS Milliyet SANAT Aralık 2012


EDEBİYAT

Polisiye roman yazmanın kuralları S.S.Van Dine ‘müstear’ını kullanan Willard Huntington Wright bir süredir yeni bir edisyonla Türkçeleştiriliyor. Yazarın on iki maceralık Philo Vance serisinden bugüne kadar yalnızca ikisi Türkçeye çevrilmiş, uzun yıllar boyunca S.S.Van Dine ve dedektifi Philo Vance ülkemizde hak ettiği şöhreti yakalayamamıştı. A. ÖMER TÜRKEŞ aomert@gmail.com

“POLİSİYE roman bir oyundur. Hatta daha da ileri gidip, bir spor olduğunu bile söyleyebiliriz. Fakat yazar okuyucusuyla ‘centilmen’ce bir oyun oynamalıdır. Küçük numaralar yapsa bile dürüstlüğünü mutlaka korumalıdır. Yazar, zekice yöntemler kullanarak okuyucunun ilgisini sürekli olarak yazdıklarında tutmayı başarmak durumundadır. Öz saygısı yüksek bir polisiye yazar, cinai roman yazmanın herkes tarafından bilinen, ama yazılı olmayan kurallarına uyar.” Bu satırları 1928 yılında, polisiye roman yazmanın kurallarını koyarken yazmıştı Willard Huntington Wright. Tanıdık gelmeyebilir ama polisiye okuyucuları onu romanlarında kullandığı ‘müstear’la, S.S.Van Dine adıyla hatırlayacaktır. Romanlarını okumayanlar bile, ‘polisiye roman yazmanın kuralları’ başlığı altında topladığı yirmi önermeden mutlaka haberdardır. Peki şart mıdır, bugün bu kurallara uymak? Elbette hayır. Farklı türde polisiyeler yazılamaz mı? Kuşkusuz evet. Öyleyse Willard Huntington Wright, namı diğer S. S. Van Dine ve kurallarının ne önemi var diyebilirsiniz. Önemi var, çünkü bu kurallar polisiyelerin özellikle klasik ya da ‘altın’ çağın karakteristiklerini kavramak, polisiye yazımının değişim yönünü saptamak açısından önemlidir. Önemlidir, çünkü detektif romanlarının klasiklerini karakterize eden ve onları kendilerinden önceki ve sonrakilerden ayıran en önemli özellik, hiç şüphesiz belli kalıp ve kuralları bıkmadan tekrarlamalarıdır. Milliyet SANAT Aralık 2012

S. S.Van Dine’ın polisiyeleri yazarla okuyucu arasında, okuyucunun yenilmeye mahkum olduğu bir satranç maçı gibi ilerliyor.

TEORİDEN PRATİĞE Polisiye tarihinin bu önemli yazarı bir süredir yeni bir edisyonla türkçeleştiriliyor. “Benson Cinayeti Olayı” (1926) ile başlayıp -yazarın ölümü nedeniyle- “Kış Cinayeti Olayı” (1939) ile sonlanan on iki maceralık Philo Vance serisinden bugüne kadar yalnızca ikisi Türkçeye çevrilmiş, uzun yıllar boyunca S.S.Van Dine ve dedektifi Philo Vance ülkemizde hak ettiği şöhreti yakalayamamıştı. Bu nedenle yazar hakkında -üstadımız Erol Üyepazarcı’nın güzel önsözünden de yararlanarakbiraz bilgilenmekte yarar var. Willard Huntington Wright (1888-

112

1939) Harvard Üniversitesi’nde antropoloji ve etnoloji öğretimi gördükten sonra Münih ve Paris’te eğitimine devam etmiş, edebiyata meraklı, ‘tam teşekküllü’ bir entelektüeldi. Nitekim ABD’ye döndüğünde Los Angeles Times gazetesinde edebiyat eleştirmeni olarak çalışmaya başladı. Ayrıca dönemin önemli dergilerinde sanat ve edebiyat üzerine eleştiri yazıları da yayımlanıyordu. Resim, müzik ve edebiyat eleştirileriyle adını duyuran Wright, 1916’da dönemin eleştirmenlerinin çok beğendiği “The Man of Promise” (“Umut Adamı”) adlı deneysel bir roman da yazmıştı. S.S.Van Dine varlığını Wright’ın has-


S.S. Van Dine’in kitaplarını Türkçe olarak Labirent Yayınları basıyor.

talığına borçludur. Vereme yakalanan ve uzun bir nekahat dönemine giren Wright, yatakta hoşça vakit geçirmek için polisiye edebiyatın enginlerine açılır. Rivayete göre 2 bin civarında polisiye okumuş ve hatırı sayılır bir bilgi birikime sahip olmuştur. Önce eleştirmenlik refleksiyle polisiye edebiyat hakkında bir inceleme kitabı kaleme alır; “The Great Detectives Stories”(“Büyük Detektif Romanları” - 1928)... Aynı yıl, bu romanların ortak noktalarını tespit edecek, “Polisiye Romanın Yirmi Kuralı”nı yazılı hale getirecektir. Kendisine güveni tamdır Wright’ın. Bu türün sırrını çözdüğüne olan inancıyla teoriden pratiğe geçmeye karar verir. Ne var ki polisiyeler o yıllarda edebiyatın saygın yazar, eleştirmen ve yayınevlerince küçümsenen- ‘üvey oğludur’. Aslında Wright’ın kendisi bile o küçümseyenler tarafındadır. Bu yüzden 1926 yılında -tefrika şeklinde- yayımlamaya başladığı romanlarında gerçek ismini kullanmaktan imtina edecek ve S.S.Van Dine imzasını kullanacaktır. S.S. Van Dine’in asıl kimliği ortaya çıkıp Wright ‘ciddi’ çevrelerin kınamalarıyla karşılaştığındaysa artık iş işten geçmiş, dedektifi Philo Vance okuyucular tarafından benimsenmiş ve yazdıkları hem hatırı sayılır bir gelir hem de ün kazandırmıştır Wright’a. Bundan böyle Willard Huntington Wright ismi giderek silikleşecek, S.S.Van Dine ise edebiyat tarihine mal olacaktır. Ne var ki ünün ve kazancın tadını yeterince çıkaramaz; 1939’da henüz 51 yaşında, geriye sadece 12 Philo Vance macerası bırakarak hayata gözlerini yumar...

KURALLAR VE ROMANLAR Polisiye edebiyatın kült metinlerini yayımlamayı önüne koyan Labirent Yayınevi’nin serinin tamamını programına aldığını ilan etmesi sevindirici. Yayımladıkları ilk üç kitaptan -“Kış Cinayetleri”, “Ejder Cinayetleri” ve “Gracia Allen Cinayetleri”- yayınevinin S. S. Van Dine dizisinde kronolojik bir sıraya bağlı kalmayacağı anlaşılıyor. Aslında hoşlandığım

S.S.Van Dine varlığını Wright’ın hastalığına borçludur. Vereme yakalanan ve uzun bir nekahat dönemine giren Wright, yatakta hoşça vakit geçirmek için polisiye edebiyatın enginlerine açılır. Rivayete göre 2000 civarında polisiye okumuştur.

bir durum değil. Ancak dizi içindeki romanların birbirinden bağımsız oluşu nedeniyle bunun bir sorun yaratmayacağını da söylemeliyim. Romanlar üzerinde ayrı ayrı durmak gereksiz. Bunu yerine S.S.Van Dine’in polisiye anlayışını tanıtmak, önceliği de detektif karakterine, yani Philo Vance’a vermek istiyorum. Philo Vance’ın sevimsiz bir dedektif tipi olduğu konusunda neredeyse fikir birliğine varılmıştır. Doğrusu S. S. Van Dine’in tasviri de fikirleri destekler mahiyette; “epeyice kısa boylu, zayıf, kaslı bir vücudu olan zarif bir kişiydi. Düzgün yüz hatları ona güçlü ve sert bir ifade veriyor ama aynı zamanda dışarıdan hiç hoş görülmeyen şüpheci bir soğukluk da bu yüzde kendini belli ediyordu. İtici gri gözleri, düz ince bir burnu; hem gaddar hem çilekeş olduğunu gösteren bir ağzı vardı. Resim sanatında ve Eski Mısır Tarihi dalında bir uzmandı. Pek çok konuda bilgi sahibiydi. Suçluların maskesini indirmekte usta olduğu insan psikolojisindeki derin bilgisinden yararlanıyordu. Zengin ve kültürlüydü”... Kısacası sevimsiz ama karizmatik bir kişilik... Ama o dönemin diğer ünlü dedektiflerini -Sherlock Holmes’u, Hercules Poirot’u, Gideon Fell’i- göz önüne getirdiğinizde pek de yadırganacak bir tipleme sayılmaz. S. S. Van Dine romanlarının en büyük zaafı dedektifinin -aslında yazarın kendisinin- bilgi birikimini, aldığı antropoloji ve etnoloji eğitimini sergilemek uğruna uzun açıklamalara girişmesi. Mesela “Ejder Cinayeti”ni okuduğunuzda -dünyann dört bir yanından örneklerle- ejder mitolojisi dersi almış sayabilirsiniz kendinizi. Hikayesine, kurgusuna ve üslubuna bakıldığında, S. S. Van Dine’in tutarlılığının ve koyduğu kurallara bağlılığının hakkını teslim etmek gerekir: Kurallar arasından cımbızladığım ifadelerinde “cinayet tamamen tabiat kanunlarına bağlı kalınarak çözülmelidir (...) Cinayetin yöntemi de, onu araştırma şekli de tamamen mantıklı ve bilimsel olmalıdır (...) Cinayet, okuyucunun onu anlamasına olanak vere-

113

cek, açık bir şekilde anlatılmalıdır. Yani, okuyucu kitabı bitirip cinayetin hangi ipuçlarıyla çözüldüğünü öğrendikten sonra kitabı yeniden okuyup, aynı ipuçlarını kendisi de bularak cinayeti çözebilmelidir” görüşlerini savunan yazarın karmaşık ama akılcı bir kurgusu var. S. S.Van Dine’ın polisiyeleri yazarla okuyucu arasında, okuyucunun yenilmeye mahkum olduğu bir satranç maçı gibi ilerliyor. Bazı romanlarında ‘ürpetici’ bir gizem atmosferi yaratmaya çalışmakla birlikte cinayet sanatına zihin okuma, ruh çağırma, suya bakma ya da fal gibi ruhsal güçler katılmasından yana değildir Van Dine. Tam bir aydınlanmacıdır. Dedektif ardında türlü metafizik, fantastik, olağandışı nedenler varmış gibi görünen gizemi çözmek zorundadır. Onun zaferi akıldışılığına karşı aklın, hurafelere karşı bilimin zaferi olmalıdır. Bu noktada romanlarını toplumu batıl inançlardan kurtarmak için yazan Hüseyin Rahmi’yi anmadan geçmeyelim.

MERAK DUYGUSU Kurgunun karmaşıklığına karşın hikayesi, dili, kişileri çok sadedir. Cinayet üzerine öylesine yoğunlaşmıştır ki aşırı bir edebi dilden özellikle kaçınır, aşk hikayelerine, ‘Jules Verne tarzı’ fantezilere, gizli cemaatlere, tarikatlara ya da mafya gibi gruplara hiç yüz vermez. Pek çok klasik polisiye roman yazarı gibi Van Dine’in romanlarında da olayın başlangıcı ile bitişi arasındaki süre kısadır. Sonuç olarak polisiye severlerin okuma alışkanlıkları ve isteklerini göz önüne alarak yazmıştı romanlarını Willard Huntington Wright ya da S.S.Van Dine. Bu alışkanlıklar yüz yıl öncesine ait olmakla birlikte günümüz alışkanlıklarıyla pek çok noktada örtüşüyor. Alışkanlıkların en önemli kesişme noktası ‘merak duygusu’. Okuyucuya kendi hayatında baskıla(n)mış olduğu arzuları ve duyguları okuduğu kitapta vermek ve hissettirmek arzusu vardı Van Dine’de. Bu işi çok da iyi başarmıştı... MS Milliyet SANAT Aralık 2012


NOKTALI VİRGÜL YEKTA KOPAN

yekta.kopan@gmail.com

twitter.com/yektakopan

Yılın kitapları seçkisi yapılırken öykünün dışarıda tutulmasıyla öykü alanındaki verime yapılan haksızlığı sindirecek değilim.

Öykü okuyunuz efendim!

;

Yeni yılın gelişiyle anketler de çoğalıyor elbette. Sıkça sorulan sorulardan biri de “Sizce yılın en iyi romanları hangileri?” sorusu. Roman sanatının seçkin örneklerine haksızlık etmek istemem ama yılın kitapları seçkisi yapılırken öykünün dışarıda tutulmasıyla bu alandaki verime yapılan haksızlığı da sindirecek değilim. 2012 öykünün gürül gürül çağladığı bir yıl oldu. Varsın o çağlayanın sularında yıkanmak istemesin kimileri, varsın yayıncılık dünyasının ticari gemileri bir kıyıdan öteye romanları taşımaya devam etsin, varsın sıradan romanlar bile oyunu kurallarına göre oynamayı başardıklarından sahne ışıklarıyla aydınlatılsın; has edebiyatın nabzı öykülerde atmaya devam etti yıl boyunca. Kimi romanlar sırf tabulaştırılmış bazı alanları konu seçtikleri için, kimileri de iyi reklamlarıyla dokunulmazlık gömleğini giyip kapladılar rafları. O kargaşanın içinde yeni kurguları deneyen, dil üstüne düşünen-araştıran, farklı konuların peşinde koşan, geveze bir edebiyatın şehvetine kapılmadan sessizliği de yazının parçası haline getiren çoğu öykü kitabı yeterince görülmedi, konuşulmadı.

İlk kitapların ya da doğum tarihine göre konumlandırılan genç yazarların şöyle bir başı okşandı. O ‘genç yazar’ tanımlamasıyla, deneyimli yazarların alanı korundu böylece. Kimileri öyküye açıktan açığa ‘küçük kardeş’ sevecenliğiyle yaklaşarak ayıp etti, kimileri inatla küf kokan ‘romana geçmek için iyi bir basamak’ şarkısını okudu. Ama dünyada öykünün yolculuğunu takip eden okurlar bu kakafonik şarkının korosunda yer almadılar. Böyle gelmiş, böyle gidecek.

USTALIK VURGUSU Edebiyatımızın karar mekanizmaları böylesine imza hayranı olmaya, satış rakamları üstünden cümleler kurmaya devam ettikçe, ustalık vurgusu böylesine dokunulmazlık alanı yarattıkça yıl sonu değerlendirmeleri de aynı havuzda bir ileri bir geri yüzmeye devam edecek. Ama havuzların klorlu suyuna mahkum olmak istemeyen, denizin sonsuzluğuyla hem güzelliklere hem de tehlikeye açık sularında

Şule Gürbüz’ün öykü kitapları dışında yayımlanmış “Akıl Yoktur” adlı bir oyunu da var.

Milliyet SANAT Aralık 2012

114

Cemil Kavukçu

kulaç atmak isteyen isimler için durum başka. Elbette, o denize girdiğinizde alacağınız zevk her zaman doruklarda olmayabilir; kimi gün dalgalıdır o denizi kimi gün kirli. Ama her ne olursa olsun havuzun vereceği sınırlanmışlık hissinden fazlasını vaat eder.

DİKKATE DEĞER Neyse ki kalemleri istediğinde romana merhaba diyen ama kararlılıkla yıllardır öyküyü sırtlayan isimler türler arasında tahterevalli oynamadan üretmeye devam ettiler. Her öykü kitabı merakla beklenen Cemil Kavukçu da vardı bu listede öykü kitabıyla edebiyatına düşkün olanları sevindiren Şule Gürbüz de. Ayrıca Mahir Ünsal Eriş, Berna Durmaz, Kerem Işık, Yalçın Tosun, Sine Ergün, Pelin Buzluk, Şenay Eroğlu Aksoy, Birgül Oğuz, Gökhan Yılmaz, Ayşe Başak Kaban, Melida Tüzünoğlu öykünün güzel şarkılarını paylaştılar biz okurlarla. Sanılmasın ki isimler bu saydıklarımla sınırlı, bunlar sadece benim okuduklarım. Hem daha edebiyat dergilerindeki isimlerden, henüz kitabı çıkmamış yazarlardan söz etmiyorum bile. O kadar dikkate değer öyküler vardı ki dergilerde, onlar için ayrı bir dosya açmak gerekli. Her neyse, sözü fazla uzatmadan, yılsonu değerlendirmesi için kendi listemi vereyim: Öykü okuyunuz efendim, öykü okuyunuz.


Sevin Okyay hepimizin ‘yardımcı’sı

;

Sami Baydar

;

Sessiz bir veda Ekim ayının sonunda sessiz bir haber; “Şair, yazar ve ressam Sami Baydar, ani bir kalp krizi sonucu elli yaşında hayata gözlerini yumdu.” ‘80’lerin şiir iklimini takip edenlerin yakından bildikleri bir isimdi Sami Baydar. Beyaz ve Sombahar dergilerindeki şiirleriyle tanımıştım. Çok güçlü olduğu bir başka alandaki, resimdeki üretimlerindense çok sonra haberim olmuştu. Yıllardır yaşadığı Merzifon’da ardında desenler/dizeler bırakıp, biraz daha eksilterek bizleri gidivermiş. Birkaç satır yazı, birkaç dost vedası, hepsi o. Taraf gazetesinde Levent Yılmaz ve Mehmet Güreli’nin yazıları akılda kalıcıydı. Mehmet Güreli’nin bir cümlesiyle veda edeyim ben de Sami Baydar’a: “Sahici şairlerin öleceğine inanmaz kimse.”

Üstünden zaman geçtiği için Antalya Film Festivali’nin içinden çıkıp İstanbul’da bir canlı yayına kadar uzanan hikayeyi aktarmaktan vazgeçecek değilim. (Hikayeyi daha önce Asu Maro Milliyet Cadde’de pek güzel yazdı ama tekrar etmekte sakınca yok.) Festivalin merkez üslerinden biri olan ve film ekiplerini konuk eden otelin lobisinde sıklıkla bir arada görülen isimler vardı. Açılışın ilk iki günü Türkan Şoray’ın da katıldığı bu kahkaha ve sinema dolu sohbetlerde Dorsay ailesi, Zeynep Oral, Sevin Okyay çoğunlukla bir aradaydı. Çoğunlukla diyorum çünkü Sevin Okyay kimi zaman Udo Kier; Ahu Tuğba ve Ahu hanımın kızı Anjelik’in içinde bulunduğu farklı bir kadroyla aynı masada oluyordu. Hatta kısa süre içinde bu üç isimden birini gören diğerini sorar olmaya başladı. Sevin Okyay’ın Udo Kier’le olan dostluğuna, Kier’in Ahu Tuğba hayranlığı eklenince oluşmuş ilginç bir kadro diyebiliriz ama festivallerin böylesi buluşmalar yaratmasına şaşırmamalıyız. Asıl konu, festivalin hemen sonrasına, bir canlı yayın sırasında Sevin Okyay’a gelen telefona uzanıyor. Olay şöyle: Sevin Okyay’ın telefonu çalar. Bilmediği bir numara. “Merhaba efendim, sizi Seda Sayan’ın programından arıyoruz,” der bir delikanlı ve devam eder, “şu anda Ahu Tuğba ile kızı canlı yayın konuklarımız, Antalya Film Festivali’nden söz ederken sizin ve Türkan Şoray’ın da

;

adı geçti, canlı bağlantı yapmak için Türkan hanımın telefonunu rica edebilir miyiz?” Sevin Okyay kısa süren şaşkınlığından sonra toparlanır ve “Türkan hanımın telefonu bende yok,” der. Canlı yayında nasıl bir sohbet ilerliyorsa, bu aramayı yapan asistan nasıl bir ruh halindeyse, “Nasıl olur efendim, siz Türkan hanımın yardımcısı değil misiniz?” diye bombayı patlatır. Söylenecek başka söz yok. Aslında oldukça müstehzi bir ifadeyle yaklaşacak olursak o asistan haklı sayılır. Türkiye’nin ilk kadın sinema eleştirmeni, benzersiz kültür-sanat-spor gazetecisi ve üretken çevirmen sadece Türkan Şoray’ın değil, hepimizin ‘yardımcısı’. Onun yardımları, katkıları olmasa inanın çok daha kurak olurdu kültür-sanat coğrafyası. MS

Sevin Okyay, bu yılki İstanbul Film Festivali’nden Onur Ödülü aldı.

‘Patron’ mu geliyor?

Bruce Springsteen

Önümüzdeki yılın büyük konserleriyle ilgili haberler gelmeye başladı. Depeche Mode çoktan kesinleşti. Roger Waters’ın bir kez daha İstanbul’a geleceğini bilmeyen yok. Asıl büyük sürpriz Bruce Springsteen ile olacak. ‘Patron’un gelişi kesin değil ama görüşmelerde bir hayli yol alınmış durumda. Adı sıklıkla geçen AC/DC için ise henüz kesin bir açıklama gelmedi;

115

açıkçası gerçekleşmesi zor görünüyor. Çevresinde ergen tanıdığı olanları ise farklı bir deneyim bekliyor gibi. Son olarak Victoria’s Secret’in yeni yıl defilesinde sahne alacağı açıklanan, böylece cinsellik sosuyla lezzetlendirilen bir isim için de görüşmeler sürüyor: Justin Bieber. Aslında konu biraz transfer döneminin spor sayfalarındaki benzemeye başladı. Bakalım daha ne isimler duyacağız?

Milliyet SANAT Aralık 2012


DAMAK UNUTMAZ ECE AKSOY

eceaksoy@gmail.com

Bir iki gün kalmayı düşündüğü teyzesinin evinde teyze, derin dondurucudan çıkardığı çulluğu, portakal kabuğu attığı suda haşladı. Bir çulluk, iki üveyik daha vardı dondurucuda. Gözleri doldu. Kocasından son kalanlardı onlar. Tam bir avcıydı o.

Teyze evi YİRMİ ADIMDA geçilebilen çok eski köprünün korkuluklarına elleri ile dayanmış, dimdik, altta akan nehre bakıyordu. Köprünün ayaklarına çarptıkça sıçrayan beyaz damlacıklar yüreğine ulaşamıyor, günler önceden yanmış mumu söndüremiyordu. Derin nefes alıp bir elini göğsüne bastırdı, eğildi, ağırlığını kollarına yükleyip korkuluklara abandı. Sevinçten fışkırdığı, üzüntüden boğulduğu zamanlarda da, baktığını gören bir kadındı Emine. Solunda, ilerideki çayırda koyunlar, hepsinin başı yerde yavaş ilerleyen tarlada kocaman bir bulut gibiydiler. “Bu sürüde birinin başı yukarı kalkmaz mı? Hadi dilek tutayım, gökyüzüne bakan olursa...” Biliyordu koyunun da yukarı bakmayacağını, dileğinin olmayacağını bildiği gibi. Başının üstünde kuşlar uçsa... Kanatları saçlarını dağıtsa... Saçlarını düzeltti. Kırmızı yeşil balıklar sıçrasa korkuluklara kadar, karşı tepeden, susamış ceylanlar koşsa nehire doğru, yanı başında beyaz bir sıpa kulaklarını okşatsa... “Saçmalıyorum. Kafamdaki asılı olanlardan kaçıyorum. Oh...” dedi yüksek sesle, “Ohhhh” diye yankılandı tepelerden. Bir iki gün kalmayı düşündüğü teyzesinin evinde, teyzesi derin dondurucudan çıkardığı çulluğu, portakal kabuğu attığı suda haşladı. Bir çulluk, iki üveyik daha vardı dondurucuda. Gözleri doldu. Kocasından son kalanlardı onlar. Tam bir avcıydı o. Mahalleli eğlense, “Kırk gün taban eti, bir gün av eti” deyip, adının adının önüne taban ekleyerek taban Hüsnü’yü kahvedeki sohbetlerinde baş kahraman yapsalar da avcıydı o. Önceleri kendisi de, komşuların av torbalarının dolu olması

Milliyet SANAT Aralık 2012

yetmiyor gibi, ipe dizdikleri üveyiklerle dönmelerine akıl erdiremiyordu. Bir gün verandada oturmuş, gün boyu avladığı tek çulluğun tüylerini yolarken anlatmıştı. Kocası, “Onlar avcı değil, katiller. Uyuyan kuşları, zor durumda olan, sıkışmışları ya da tuzağa düşürdüklerini... Av mı derim ona ben. Hayvana kaçma fırsatı vermeden...”

GURURLA ANDI Yemyeşil gözlerinden kıvılcımlar saçılmıştı anlatırken... Gururla andı kocasını. Haşlanmış çulluğu sudan çıkarıp henüz tam kurumamış mor eriklerle doldurdu karnını. Tereyağında çok harlı olmayan ateşte çevire çevire kızarttı. Küçük tavada bir çorba kaşığı unu, tereyağı ve un kokusu bütün evi sarıncaya kadar kavurdu. Koyu kahverengi olunca, çulluğu haşladığı sudan katarak, çok kıvamlı olmayan sos yaptı. Yemek zamanı çulluğu ısıtıp, sosu da bir kere kaynatıp dökecekti üstüne. Pilavı yapmadı. Isıtılmazdı pilav. Sofraya oturmadan 10 dakika yeterdi pişmesine. Malzemesini hazırladı, pirinci kavuracağı tencereye yağını bile koydu. Tatlıdaydı sıra. Katmere bayıldığını biliyordu Emine’nin. Bir bardak erimiş tereyağına, fiske tuz, yumuşak bir hamur oluncaya kadar un ekledi. Yoğurdu. Biraz fazla yoğurdu, özlü hamur olsun istiyordu, ortadan kesip kestiği yere baktı. Tam istediği gibi temiz bir beze sarıp tezgahın kenarına bıraktı. Dinlenirse iyi açılırdı yufkalar. Yaptıklarına baktı, zeytinyağı eksikti... Dün pişirdiği, tarlanın son fasulyesini hatırladı. Bütün soğan, sarmısak, domates, tuz, şeker, zeytinyağını da koyup kısık ateşte pişirmişti. Hamur dinlenirken o da mutfaktaki tek iskemleye oturdu. Kahve

116

pişirip kendi falına baktı. Bir şey anlamıyor ama fincanı kapamadan da yapamıyordu. Dinlenen hamurdan elma büyüklüğünde üç beze yaptı. Önce oklavayla tabak büyüklüğünde açtı. Ateşe sacı koydu, yufkayı elleriyle açarak şeffaf hale getirdi. Arada yırtılıyor, aldırmıyordu. Tezgaha atıp, fayansın beyazı görünene kadar inceltti. Erimiş tereyağından bolca sürüp bohça yaptı, kızmış saca bıraktı. Katmeri pişirdi, çıtır kalması için üzerlerini örtmedi, şeker serpmedi. Yerlerken yapacaktı onu, döverek incelttiği toz şekeri serpecekti. Emine, nehirin rengi geriye döndüğünde sırtında geçmişini nemli yüküyle ürpererek önünde uçarı belirsizlikler, evin yoluna saptı. 20 yıl önce biliyordu bu yolları. Düşe zıplaya çok gelmişti oralardan. Bunca zamanda bir - iki ev eklenmişti sağa sola. Ağaçlar iyice büyümüş, bir de elektrik direkleri artmıştı. Sağındaki kuyu belki de aynı tulumba, aynı yalakları duruyordu yerinde.

YARI KURUMUŞ SEBZELER Teyzesinin evi göründüğünde yakın bir geçmişte ölen eniştesinin av köpeği koşarak geldi yanına. Öğlen, gelir gelmez valizini bırakıp çıkmasını anlayamamış, geldi ve hemen gitti sanmıştı belli. Çok sevindi hayvan. Zıpladı, paçalarını kokladı, yerinde duramıyor, Emine ile gelmeye çalışıyordu. Eğildi, kulaklarından tutup gözlerine baktı. Göz göze, uzun bir süre Emine doğrulmasaydı gözlerini ayırmayacaktı hayvan. Ahşap, iki katlı üst verandadaki eve yaklaştı, köpek, bacaklarına değerek yürüyordu. Pergoladan sarkan renk renk yarı ku-


İLLÜSTRASYON:MELTEMSÖZER

Dün pişirdiği, tarlanın son fasulyesini hatırladı. Bütün soğan, sarmısak, domates, tuz, şeker, zeytinyağını da koyup kısık ateşte pişirmişti. Hamur dinlenirken o da mutfaktaki tek iskemleye oturdu. Kahve pişirip kendi falına baktı. Bir şey anlamıyor ama fincanı kapamadan da yapamıyordu. rumuş sebzeleri fark etmemişti öğlen geldiğinde, merdiven basamaklarına sıralanmış saksılardaki mavi mine çiçeklerini de... Bastıkça gıcırdayan ahşap basamakları köpekle beraber çıktı. Kapı aralıktı. Teyzesi geldiğini duymamıştı. Tahta sedire oturdu. Alacakaranlıkta ağaçlar, renklerini teslim etmiş birer gölgeydi. Eskiden beri gündüzü severdi o. Sıkıldı. Sığınılacak yer değildi burası. Hemen kaçmak, şehirdeki evine dönmek istedi, daha bu sabah o evden kaçışını unutarak. Gece ko-

yulaştıkça yüreğinde yanan mumlar çoğalıyordu. Teyzesine ne diyecekti gece gece? Göze aldı, aralık kapıdan içeri girerken hazırlanmış sofrayı gördü. Kapalı bakır sahanda pilav vardı mutlaka. Çulluk, sosundan çıkan kokulu dumanların altında, masanın ortasındaydı. Muntazam sıralanmış, üzerlerinde dilim domatesli taze fasulyeler, porselen kayık tabakta. Elinde bir şişe şarapla mutfaktan gelen teyzesi, “Otursana. Çulluk da şarap da eniştenden kalan...”

117

İskemlenin ucuna ilişti. “Yormuşsun kendini, ben nehir kenarında dolaşırken...” “İyi oldu, oyalandım.” “Yalnızlığı becerebiliyor musun?” “Onsuzluğu desen daha doğru. Eğer birlikte yaşadığın elin, kolun, gözünse, tadınsa üstelik... Uzuvlarım yok oldu. Hadi şimdi bırakalım bunları. (Kadehlere şarap doldurdu) Hiç aklıma gelmemişti beni bırakıp böyle gideceği. Bazen şehre dönsem mi diyorum. 20 yıl önce ikimiz de bir yıl arayla emekli olunca yerleşmeye karar verdiğimiz bu ev, bu orman dünyadaki cennetimizdi bizim. Hiç şehir gelmezdi aklımıza. Sevdiğin yanında değilse orman da yok. Her dakika başka renk ağaçları, daldan dala sıçrayan sincapları, güneş doğarken ve batarken, analarından fışkıran kırmızıyı zaptedemeyen bulutları göstermiyorsan ‘bak’ diyemiyorsan yalnızsın. Hele bu sessizlikte... Artık burada yaşayabileceğimi zannetmiyorum. Şarabını su içer gibi peş peşe yudumladı. Üzüldü Emine. O da şarabı bir dikişte içti. Kendi sıkıntısından utandı. Aylardır kimseyle konuşmayan teyze Emine’yi bulunca coşmuştu. “Aylardır aynı gecelikle giriyorum yatağa. Uyurken yorgunum, uyanmaktan yoruluyorum, çok sık yatakta, tavandaki ahşapların çivilerini sayıyorum gün boyu. Yemek yapmıyorum. Yapsam kim beğenecek? Ezberimdeki güzel sözleri unuttum, kim dinleyecek?” Emine’nin bakışlarından ileri gittiğini, belki de başı dertte yeğeninin buraya huzur bulmak için geldiğini belki de başı dertte yeğeninin buraya huzur bulmak için geldiğini düşünemediğine üzüldü. İkisi de tek bir lokma yememişti henüz. Yeniden kalktı, Emine’ye sarıldı. “Kusuruma bakma, 30 yıl eskiyim senden. Gevezeliğime yenildim. Hoş, öğretmenlik yaparken de çok konuşurdum. Çocukların dikkatlerinin dağılmasından anlardım ileri gittiğimi.” “Sen iyi misin? Harun nasıl?” “Bilmiyorum.” “Nasıl bilmiyorsun?” “Bilmiyorum.” “O da... Yoksa...” “Hadi teyze kalk. Biz de gidelim.” “Şimdi mi? Bu karanlıkta?” “Bizden karanlık değil gece. Şehrin gürültüsü lazım bize. Işığı, kalabalığı...” “Doğru söylüyorsun” dedi. Masadaki dokunulmamış yemekleri mutafağa taşırken... MS

Milliyet SANAT Aralık 2012


EDEBİYAT

Birbiri ile örülen trajediler Sarsıcı, güçlü bir polisiye olan “Sesler”, apartman görevlisinin ölümünün izini sürerken diğer yandan da birbirine dokunan onlarca öyküye açılıyor. BUKET ÖKTÜLMÜŞ buketok@hotmail.com

REYKJAVİK’İN en büyük otellerinden biri... Noel’i ve yılbaşını, onlara heyecan ve maceranın toprakları gibi görünen İzlanda’da geçirmek isteyen turistler... Ve bir cinayet... İşte ödüllü polisiye yazarı Arnaldur Indridason’un “Reykjavik Cinayetleri“ serisine ait “Sesler” adlı kitabının üstünde yükseldiği kaba iskele bu. Öldürülen, Gudlagur Egilsson, otelin hem kapı görevlisi hem beklenmedik anlarda gelişen aksaklıkların hızla üstesinden gelen tamircisi hem de Noel zamanı çocukları eğlendirip armağanlar dağıtan Noel babasıdır. Egilsson, otelin bodrumunda, odadan çok depoya benzeyen bir delikte yaşar. Bir hapishane hücresini andıran mekanı, neredeyse çıplaktır. Odadaki tek süs eski bir Shirley Temple filminin köşelerinden bantla tutturulmuş solgun afişidir, tek kitap ise komodinin üzerinde duran “Viyana Çocuk Korosu’nun Tarihçesi”dir.

“ÇOCUK YILDIZDI” Soruşturmayı yürüten dedektif Erlendur ile yardımcıları Elinborg ve Sigurdur Oli’nin arasında ilginç bir diyaloğa yol açar bu manzara. “Kim bu?” diye sorar Sigurdur Oli. “Üstünde yazıyor ya” cevabını verir Erlendur: “Shirley Temple.” Sigurdur Oli’nin hayreti, merakı ya da tepkisi, “O kim ki? Yaşıyor mu?” cümlesinde biçimlenir. Hayret etme sırası bu kez Erlendur’dadır. “Çocuk yıldızdı.” Sonra bir an düşünür; verdiği cevap eksikmişçesine, “Yani bir anlamda öldü de diyebilirsin” cümlesi ile sözünü tamamlar. Milliyet SANAT Aralık 2012

İki dedektif arasında ve kitabın hemen girişinde geçen bu diyalog, “Sesler”in ruhunu fısıldayan bir öndeyiş gibi: Yaşarken ölme... Bu fısıltı maddi bir ölümün habercisi değil. Sonu fiziksel ölüme varsa da çocukluğun kaybı, anne-baba ya da kardeş kaybı, maddi-manevi şiddet ve benzeri gibi, travmatik yaşantılarca zedelenen, ruhları paramparça edilmiş, örselenmiş çocukların söz konusu olduğunun anlatımı bir anlamda. Roman altı bölümden oluşuyor: Soruşturmanın halka halka açıldığı ve giderek derinleştiği, okuru adım adım gerçeğe, daha doğrusu roman dokusunda yer alan pek çok kişinin gerçeğine yaklaştıran ve derine, daha derine inilen beş gün ve son gün, bir Noel arifesi. Bu son gün, her şey açıklık kazanmış. Katil tutuklanmış, doğru dürüst bir Noel kutlamasının önünde hiçbir engel kalmamıştır. Elbet üstüne tutulan çok güçlü ışığın olanca çıplaklığıyla gösterdiği tüm acı ve kederin üstesinden gelebilenler için... Çünkü “Sesler”, sadece Gudlagur Egilsson’un trajedisini değil, onunla birlikte anlatılan pek çok hikâyeyi de içeriyor: Belirli bir deseni oluşturmak için birbiri ile örülen hikayeleri.

AKIL HASTANESİNDEKİ ANNE Bunlardan biri öldüresiye dövülüp hastanelik olmuş sekiz yaşındaki çocuğun hikayesi. Soruşturmayı yürüten Elinborg, çocuğu hastanelik eden kişinin babası olduğunu düşünür. Eldeki kanıtlar babayı işaret eder çünkü. Zaten olayın geçtiği günlerde anne evde yoktur. Bir akıl hastanesinde şizofreni tedavisi görmektedir. Bazı durumlarda gerçeğe doğru giden yol bile, gerçek kadar olmasa da, acıtır. Elinborg, anneyi görmek için akıl hastanesine gider ve tesadüfen, kadının çocu-

118

“Sesler” Arnaldur Indridason Çeviren: Sıla Okur Doğan Kitap Fiyatı: 19 TL

Arnaldur Indridason

“Sesler”de sanki bir puzzle var ve okunan her cümle ile eksik bir parça tamamlanıyor. ğun dövüldüğü gün kaçtığını öğrenir. “Neden saldırsın oğluna?” der Elendur. Elinborg’un cevabı “Bilmem ki, belki de sesler duyuyordu” olur. Sesler vurgusuna dikkat! Ama burada asıl önemli olan çocuğun neredeyse ölme noktasına gelecek biçimde dövülmesine rağmen anne ya da babası hakkında tek söz etmemesi, dedektiflerin tüm çabasına karşın onların adını vermemesi. Korku ya da sevgi yüzünden; belli değil. Nedeni ne olursa olsun, çocuk, kendisini koruyamayan ebeveynlerini korumakta ısrarlı. Bu polisiyenin içinde onlarca dünya var. Bu dünyalar birbirine dokunuyor, birbiri ile sımsıkı örülüyor. Roman açılıyor, okur alabildiğine zengin dokuya ilmik ilmik karışıyor. Sanki bir puzzle var ve okunan her cümle ile eksik bir parça tamamlanıyor. “Sesler” tam da güçlü, sarsıcı, etkisi uzun süre kalıcı bir roman okumak isteyenlere göre... MS


Machiavelli’yi nasıl bilirsiniz? “Machiavelli, Makyavelizm ve Modernite” Hazırlayan: C. Bâli Akal Dost Kitabevi Yayınları Fiyatı: 11 TL

Machiavelli’yi ele alan ve Cemal Bali Akal tarafından hazırlanan derleme, Machiavelli düşüncesine bir ‘giriş’ niteliği taşıyor. ORHAN TÜLEYLİOĞLU otuleylioglu@hotmail.com

BİR RÖNESANS dönemi düşünürü olan Niccolo Machiavelli (1469-1527), siyasal düşünce tarihinin en tartışmalı adlarından biri. Yüzyıllarca kâh lanetlenmiş kâh sahiplenilmiş, çok okunmuş, hakkında çok yazı yazılmış, adı kıtaları aşmış. En ünlü yapıtı “Hükümdar”da başarılı bir yönetimin kurulabilmesi için hükümdarın sahip olması gereken özellikleri anlatan Machiavelli, hükümdara klasik siyasi ahlak öğretisini takip etmemesini tavsiye eder. Kitlelerin erdemsiz, aç gözlü, dar görüşlü ve kendi kendilerini yönetmekten aciz olduğunu, halkı bir arada tutabilmek için kaba güç kullanımını ve hileyi iki önemli yol olarak gösterir. Kimileri siyasal liderlere güç ve sahtekarlık aracılığıyla iktidar�� nasıl elde edeceklerini öğrettiği için onu kötülüğün öğretmeni olmakla suçladı, kimileri ise sadece siyasal iktidar arayışındaki gerçeği ifade ettiğini belirterek, Machiavelli’yi modern devletin siyasal yapısını ve potansiyelini ilk kez gerçek anlamda kavrayan bir düşünür olarak alkışladı. Adı ‘amaç için her yolu mübah gören’ politikacının tutumunu anlatan suçlayıcı bir sıfat haline gelen Machiavelli hâlâ tartışılıyor ve düşünceleri yeni yorumlara yol açıyor. “Machiavelli, Makyavelizm ve Modernite” adlı derlemenin hareket noktası 2010 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen “Makyavelizm ve Modernite Sorunu: Türkiye’de Machiavelli ve Makyavelizm” başlıklı uluslararası sempozyum. Kitap sempozyumda sunulan bildiriler-

den oluşuyor. Levent Yılmaz Machiavelli’nin şaka yapıp yapmadığını soruyor. Mark Youssim Makyavelisti Peresvetov’un eserlerindeki Fatih Sultan Mehmet’i araştırıyor. Luigi Mascilli Migliorini, Machiavelli’nin İslam dünyasındaki serüvenini anlatıyor. Ozan Erözden Machiavelli’yle Türkiye’nin darbeli siyasi gelişimini okuyor. Solmaz Zelyüt Makyavelyen “Virtu”ya açıklık kazandırıyor. Kaan Harun Ökten Machiavelli’yi Luther’le buluşturuyor. Silvio Suppa Montesquieu’deki Machiavelli etkisini gösteriyor. Türker Armaner, Fichte düşüncesi ile Machiavelli’nin ‘siyasi erdem’ini karşılaştırıyor. Tülin Bumin Arendt ve Lefort eşliğinde Machiavelli’yi ele alıyor. Toronto Üniversitesi öğretim üyesi ve uluslararası düzlemde yetkin bir Machiavelli uzmanı olan Enzo Baldini, Machiavelli’yi ‘siyasal modernite’ açısından tartışıyor kitapta. Makyavelizm teriminin, sınırlandırılabilmesi müşkül, yani ele avuca sığmaz bir terim olduğuna, Machiavelli’nin en umulmadık ortamlardaki uygunsuz kullanımına dikkat çeken yazar, Machiavel-

Adı ‘amaç için her yolu mübah gören’ politikacının tutumunu anlatan suçlayıcı bir sıfat haline gelen Machiavelli hâlâ tartışılıyor ve düşünceleri yeni yorumlara yol açıyor. 119

li’nin moderniteye özgü sayılan özgül özelliklerin başlangıç anı sayıldığını ve yeni bir Makyavelizm biçimiyle karşı karşıya olduğumuzu belirtiyor. Ardından önemli bir saptamada bulunuyor: “Günlük yaşamda, özellikle başkalarını ikna etmek, koşullandırmak veya yönetmek gerektiğine, kendini kurtarmak için bir Machiavelli yaratan sadece bizim zamanımız olmuştur.” Ona göre, tarih boyunca Machiavelli’nin eserlerinin büyük bölümü zamanın siyasal kargaşasının içine atılmış, herkes, kendi çıkarları, kendi siyasi ve ideolojik amaçları doğrultusunda, Machiavelli’yi eğip bükmüş ve kullanmış. Zamanın siyasal iktidarları, siyasi iktidarların hizmetinde olan edebiyatçılar, filozoflar ya da eylem adamları tarafından ya çok kesin tercihleri haklı göstermek ya başkasının yaptığını kınamak ya iktidarın seçkin kurumlarını düzene koymak ya da soylu veya öyle gösterilen girişimler karşısında ruhları tutuşturmak için kullanılan bir Machiavelli yaratılmış. Cemal Bâli Akal, Machiavelli’de ‘meşruiyet’ sorununu irdeliyor, “Hükümdar” içinde yol alıyor ve şunları söylüyor: “Machiavelli Rousseau’nun iddia ettiği gibi ‘kızım sana söylüyorum’ demez; halka kötü hükümdarları ihbar etmez. Kimseye kötü olmayı da öğretmez; ne Hitler’e, ne Stalin’e. Çünkü hiçbir hükümdar, Machiavelli’den önce de sonra da, onun tarihten verdiği örnekleri açıkça gösterdiği gibi, sütten çıkmış ak kaşık değildi. ‘Hükümdar’da anlatılan ve bir türlü anlaşılmayan budur.” Ülkemizde benzerine pek rastlanmayan bu çalışma Machiavelli düşüncesine bir ‘giriş’ niteliği taşıyor. Machiavelli düşüncesinin Makyavelizmden ibaret olmadığını gösteriyor. MS Milliyet SANAT Aralık 2012


İAŞE HÜLYA EKŞİGİL

heksigil@yahoo.com

Herkesin yemek yaparak ya da alarak katıldığı ‘potluck’lar yorucu yılbaşı yemekleri için ideal bir yöntem...

Kimsenin yorulmadığı bir yılbaşı daveti

Potluck, ‘tencereden konuğun şansına düşen’ anlamında kullanılıyordu.

SEKİZ-ON YIL EVVEL, bizim evde toplanılan bir yılbaşı akşamını hatırlıyorum: Çok eğlenerek yenip içilen kalabalık bir gecenin ardından saat ikiyi geçmiş ve yavaş yavaş herkesin gözkapakları ağırlaşmaya başlamıştı. Birer ikişer kalkmaya davranan konukları ‘saçmalamayın, daha erken, yılbaşı gecesi bu, biraz daha oturun’ diye vazgeçirmeye çalışıyordum. Ama işin aslı başkaydı. O kadar yorgundum ki, yerimden kalkıp gidenleri uğurlayacak halim kalmamıştı! Yılbaşı buluşmalarını severim, herkesin umutlu, iyimser bir hali olur. Gam, keder, endişeler bir gecelik de olsa askıya alınır. Ve bana göre iyi bir yılbaşı gecesi asla dışarda geçirilmez, illa yakın arkadaşlarla ve ailenizle rahat edebileceğiniz bir ev düzeninde olmayı gerektirir. Ama ne kadar zevk alarak hazırlansanız da, o günkü diğer işlerinize de bağlı olarak yorucu olabilen ve sonuçta o geceden herkes kadar zevk almanızı engelleyebilen bir organizasyondur bu. Böyle zaMilliyet SANAT Aralık 2012

manlarda biraz da Türk geleneklerine göre misafir ağırlama anlayışının kurbanı oluruz, oysa aslında imece usulüyle yükümüzü çok çok hafifletmek, gecenin tadını herkes kadar çıkarmak mümkün.

KONUĞUN ŞANSINA DÜŞEN Kuzey Amerikalıların eş-dostla bir araya gelinen çoğu yeme-içme seansını ‘potluck’ yöntemiyle düzenlemeleri imece usulü davet vermeye en güzel örnek. Sözcüğün kökeni 16. YY. İngilteresi’ne kadar gidiyor. Ocağın üzerindeki tencerede kaynayan yemekten nasiplenen habersiz Tanrı misafirleri için ‘tencereden konuğun şansına düşen’ anlamında kullanılıyordu ‘potluck’. Amerika’nın kuzeydoğusundaki yerlilerin hediye verme ve takas törenleri olan ‘potlatch’tan türemiş bir sözcük olabileceğini savunanlar da var. Kilisenin yardımlaşma organizasyonlarına yemek toparlarken de kullanılan bu deyim, İrlanda’da ellerindeki malzemeyi birleştirip tek bir tencerede ye-

120

mek pişiren kadınların ortaya çıkardığı ortak malzemenin de adı idi. Bugün sosyal hayatta yer aldığı biçimde yaygın olarak İngilizceye girmesi ise 19. YY.’ı buluyor ve özellikle konuk ağırlamayı deve sırtında çöl geçmekle bir tutan Kuzey Amerikalılar için can simidi yerine geçiyor! Ofis partilerinden Noel kutlamalarına kadar her türlü sosyalleşmenin demirbaş yöntemi haline geliyor. Herkesin bir yemek yaparak/alarak katıldığı ‘potluck’larda iyi bir sonuç elde edebilmek için mutfakta değilse bile telefon ve mail yoluyla biraz mesai harcamak kaçınılmaz. Parti kimin evinde yapılacaksa, katılanların sayısına göre ev sahibesi ana yemeği yapmaktan sadece evini açıp sofra düzeni ve organizasyonu gerçekleştirmeye kadar farklı sorumluluklar alabiliyor. Organizasyon gerçekten de önemli ve mümkünse en az iki hafta önceden konuk listesini oluşturup harekete geçmeli, yoksa 15 kişinin katıldığı bir yemekte üç ayrı patates salatası, iki çeşit tiramisu, dört farklı zeytinyağlı dolmayla baş başa kalmak da mümkün. Katılanlar arasında rol dağılımı yapmak şart. Amerikan filmlerindeki gibi dört dörtlük bir kasting yapamazsınız belki ama en azından mutfağın önünden geçerken yolunu değiştireceğini bildiğiniz birilerine peynir, şarküteri, kuruyemiş ve kuru meyve getirmesini önerebilir ya da içecek işini havale edebilirsiniz. En seçme yiyecek içecekleri kimsenin bütçesini sarsmadan bir araya getirebilmenin de bir yolu olan bu açık büfelerde birkaç çeşit salata ve yeşil sebze, mutlaka bir et/tavuk/balık yemeği ile nişastalı sebzeler veya pilav gibi eşlikçiler yer almalı. Tatlı, meyvalar ve çay-kahve ise bu ilk parti tüketilip masadan kaldırıldıktan sonra oluşturulacak temiz bir sofrada sunulmalı. Yemek sizin evinizde gerçekleşiyorsa


Rulo hindi köfte Malzemesi: 1.400 g hindi kıyması 2 büyük, ufak doğranmış soğan 4 diş minik doğranmış sarmısak 4 yemek kaşığı zeytinyağı 1 su bardağı yoğurt 4 yumurta 2 yemek kaşığı karışık kuru kekik ve mercan köşk 4 yemek kaşığı hardal 4 yemek kaşığı Worcestershire sosu 1 tatlı kaşığı Acisso 2 1/2 su bardağı taze ekmek kırıntısı 1 demet doğranmış maydanoz 1/2 su bardağı ketçap 1/2 su bardağı esmer şeker 4 yemek kaşığı elma sirkesi Yapılışı: Bir tavada kızdırdığınız zeytinyağında soğan ve sarmısakları tuz ekleyerek yumuşayıncaya kadar kavurun. Bir kapta yumurta, yoğurt, hardal, Worcestershire, Acisso ve kekiği tuz ve biber ekleyerek çırpın. Bir başka kapta maydanoz ekmek kırıntıları, kıyma ve soğanı yoğurun. Yumurta karışımını da ekleyip iyice karıştırdıktan sonra üzerini kapayıp yarım saat dolapta dinlendirin. Fırın tepsisine alüminyum folyo döşeyin. Malzemeye bir ekmek somunu gibi şekil verip 180 derece fırında üzeri hafif kızarana kadar, ortalama 40-45 dakika pişirin. Ketçap, şeker ve sirkeyi iyice karıştırın. Fırçayla etin üzerine sürüp 20 dakika daha pişirin. Üzeri tamamen kızarınca fırından alın. Biraz ılınınca dilimleyin.

kendi hazırlayacaklarınız dışında, konukların getirecekleri yemekleri sofraya yakışacak bir düzende sunabilmek için de ekstra tabak çanağınızı, her türlü servis alet edevatını önden hazır etmenizde fayda var. Son anda aluminyum kapta getirilen bir tartı sofraya koymak için yaşlı ve şişman teyzenizin önündeki koltukta oturduğu büfeden tabak

Rulo hindi köfte yaklaşık 1 saatte yapılan bir yemek.

‘Potluck’ların bir özelliği hem ön hazırlıklarda hem de sonrasında ev sahibesinin yükünü paylaşmak. Kısacası ne gösterişli sofralarla iddialı davetler vermek isteyenlere uygun ne de elini hiçbir işe sürmeden ağırlanmak isteyenlere. çıkarmak zorunda kalmasanız iyi olur.

DAVET KALABALIKSA... Konuk olduğunuz durumda özen gösterilmesi gereken inceliklerin başında ne yapacağınıza karar vermeden önce ev sahibine danışmak geliyor. Tercihin size bırakıldığı durumlarda yapacağınız yemeğin taşınmaya yatkın olmasına, yolda su bırakan ya da manzarası bozulan bir yemek olmamasına dikkat etmeli. Davet kalabalıksa tercihen ayakta duran ve bir elleriyle tabak tutanların da rahatlıkla yiyebileceği türden bir yiyecek olmalı. Isıtılması gereken bir yemekse bunun mümkün olup olmadığı önceden kontrol edilmeli. Yemeğinizi içinde servis edileceği tabakla birlikte götürürseniz, son dakikada payınıza düşebilecek ufak ya da formu hazırladığınız yiyeceğe uymayan bir servis tabağına tıkıştırmak durumunda

kalmazsınız. Hatta servis için kaşık/çatal da götürebilirsiniz, genellikle çok sayıda yiyeceğin yer aldığı bir açık büfede, servis kaşıkları bir o yiyeceğe bir bu yiyeceğe kullanılmak durumunda kalabilir. ‘Potluck’ların bir özelliği de hem ön hazırlıklarda hem de sonrasında ev sahibesinin yükünü paylaşmak. Sofra toplamaya yardım etmek de, kirlenen tabakları makineye yerleştirmek de bu işin bir parçası. Kısacası bu düzen ne gösterişli sofralarla iddialı davetler vermek isteyenlere uygun ne de elini hiçbir işe sürmeden ağırlanmak isteyenlere. ‘Potluck’, arasında resmiyet olmayanların, eski arkadaşların hoşlanacağı, keyifle kotarıp tadını çıkaracağı bir düzen. Bana sorarsanız zaten yeni bir yılı karşılarken de insanın yanında yeni ya da az tanıdığı kişilerden çok birlikte geçirilen yılları zevkle anacağı eski arkadaşları olmalı. MS

İncirli-fındıklı çikolata kareleri Malzemesi: 400 g kavrulup doğranmış fındık 250 g doğranmış tereyağ 600 g doğranmış siyah çikolata 1 fincan sert filtre kahve ya da espresso 400 g Altınbaşak bisküvi 300 g ufak doğranmış kuru incir 4 yemek kaşığı kakao

121

Yapılışı: Çikolata ve tereyağı benmari usulü eritip kahveyi ekleyin. Bisküvileri robotta çekip fındık ve incirle beraber çikolata karışımına katın. İyice karıştırdıktan sonra yağlı kağıtla kapladığınız büyük dikdörtgen bir tepsiye yayarak üzerini düzleyin. Buzdolabında en az iki saat beklettikten sonra ufak kareler halinde kesip üzerine kakao serperek servis edin. Milliyet SANAT Aralık 2012


AYIN İÇİNDEN

aralık

1 ARALIK CUMARTESİ SERGİ ● Reyhan Özlen’in sergisi 11 Aralık’a kadar Kedi Kültür Sanat Merkezi’nde. (0232) 464 99 35 KONSER ● Fatih Erkoç Kerem Görsev Trio saat 20.30’da Ahmed Adnan Saygun’da. (0216) 556 98 00 ● Alva Noto & Blixa Bargeld saat 21.30’da Borusan Müzikevi’nde. (0216) 556 98 00 ● Ece Göksu saat 22.30’da Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Katilcilik” bugün, 14 ve 15 Aralık’ta 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 OPERA ● ”Bir Yaz Gecesi Rüyası” saat 20.00’de Opera Sahnesi’nde. (0312) 324 68 01 2 ARALIK PAZAR SERGİ ● Erdoğan Zümrütoğlu’nun sergisi 12 Ocak’a kadar Empire Project’te. (0212) 292 59 68 KONSER ● İstanbul Devlet Türk Müziği Topluluğu saat 11.30’da CRR Konser Salonu’nda. (0216) 556 98 00 Milliyet SANAT Aralık 2012

REHBERİ Fransız sanatçı Yannick Boquin’in Chopin’in müziklerine uyarladığı “Genç Werther’in Acıları” operasının ilk temsili 24 Aralık’ta.

OPERA ● ”Uyuyan Güzel” saat 11.00’de Leyla Gencer Sahnesi’nde. (0312) 324 68 01 3 ARALIK PAZARTESİ SERGİ ● Sabrina Fresko ve Simya sanatçılarının sergisi 21 Mart’a kadar Simya Galeri’de. (0212) 259 77 40 KONSER ● Nil Karaibrahimgil saat 20.00’de ENKA’da. (0216) 556 98 00 TİYATRO ● ”Kara Sohbet” bugün ve 19 Aralık’ta Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 4 ARALIK SALI SERGİ ● ”Deniz Artık Uyanıyor” başlıklı sergi 25 Ocak’a kadar Siemens Sanat’ta. (0212) 334 11 04 KONSER ● Destroyer saat 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 TİYATRO ● ”Lulabay Bir Cihangir Hikayesi” bugün ve 11 Aralık’ta 20.00’de Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 5 ARALIK ÇARŞAMBA SERGİ ● Melahat Asan’ın sergisi 6 Aralık’a

122

kadar Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde. (0216) 589 36 00 KONSER ● Get the Blessing saat 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 6 ARALIK PERŞEMBE SERGİ ● Birsel Kargıcıoğlu’nun sergisi Türkan Saylan Alsancak Kültür Merkezi’nde. (0232) 422 52 36 KONSER ● Hasan Cihat Örter saat 22.30’da Living Room’da. (0216) 405 24 04 TİYATRO ● ”Bernarda Alba’nun Evi” bugün ve 12 Aralık’ta saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 OPERA ● ”V. Murad” saat 20.00’de Opera Sahnesi’nde. (0312) 324 68 01 7 ARALIK CUMA SERGİ ● İbrahim Çiftçioğlu’nun sergisi 12 Aralık’a kadar İkizler Antika Sanat Galerisi’nde. (0312) 309 61 33 KONSER ● Artvark Saxophone Quartet ft. Claron Mcfadden saat 20.30’da Borusan Müzikevi’nde. (0216) 556 98 00 ● Erkan Oğur ve İ. Hakkı Demircioğlu


KONSER

Zubin Mehta geliyor! İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) 40. yılında, çağımızın en önemli şeflerinden Zubin Mehta yönetimindeki Maggio Musicale Orkestrası, Güher ve Süher Pekinel’in solist olarak yer alacakları bir konser verecek. Maggio Musicale Orkestrası konseri 7 Aralık Cuma günü saat 20.00’de Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Zubin Mehta yönetimindeki Maggio Musicale Orkestrası’nın programında Verdi’nin “La Forza del Destino Uvertür”ü, Güher - Süher Pekinel piyano ikilisinin solist olduğu Bartok’un “İki Piyano, Vurmalılar ve Orkestra İçin Konçerto”su ile Dvorak’ın “Re Minör 7. Senfoni”si yer alacak. (0212) 334 07 00

SERGİ saat 20.30’da Kadıköy Halk E.M.’de. (0216) 556 98 00 TİYATRO ● “Gerçek Hayattan Alınmıştır” bugün ve 21 Aralık’ta 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 8 ARALIK CUMARTESİ SERGİ ● Bülent Yavuz Yılmaz’ın sergisi 14 Aralık’a kadar Bakraç Sanat Galerisi’nde. (0216) 362 18 26 KONSER ● Okay Temiz saat 22.30’da Living Room’da. (0216) 405 24 04 TİYATRO ● “Barzo ile Konserve” bugün ve 22 Aralık’ta saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 9 ARALIK PAZAR SERGİ ● Tayfun Serttaş’ın sergisi 15 Aralık’a kadar Pilevneli Project’te. (0212) 259 03 94 TİYATRO ● “Neşeli Pazarlar” saat 20.00’de

ENKA’da. (0216) 556 98 00 10 ARALIK PAZARTESİ

Ara Güler’in sergide yer alan eseri.

SERGİ ●”Bağlantısızlar / Non-Aligneds” başlıklı sergi MIXER’de. (0212) 243 54 43 TİYATRO ●”Üç Faz” saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 BALE ●”Zorba” saat 20.00’de A. Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde. (0232) 489 36 38 11 ARALIK SALI SERGİ ●Ahmet Sel’in sergisi Tütün Deposu’nda. (0212) 292 39 56 KONSER ●Dilbağ Tokay ve Emine Serdaroğlu saat 20.00’de ENKA’da. (0216) 556 98 00 ●Mark Lanegan Band saat 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 12 ARALIK ÇARŞAMBA SERGİ ●Jale Çelik’in sergisi 5 Ocak’a kadar Gallery Linart’ta. (0212) 247 47 29

Siemens Sanat’taki “Denizler Artık Uyanıyor” başlıklı sergi, denizlerdeki kirliliğe dikkat çekiyor. 123

Güler’in gizli kalanları Ara Güler’in bugüne kadar gizli kalmış, alışılmışın dışındaki 16 eseri 4 Aralık’ta Galeri G-Art’ta. Ara Güler dünyanın dört bucağında görüp belgelediği ‘somut’ görüntülerle tüm dünyada tanınan bir isim. Sanatçı, tüm bunlara ek olarak yarattığı ‘soyut’ görüntüleri hiç bir zaman gün yüzüne çıkmamış ve sergilenmemişti. Ustanın “Bilinmeyen Ara Güler” başlıklı sergisi 3 Şubat’a kadar gezilebilecek. (0212) 296 08 76 KONSER ●Open Mic saat 22.30’da Nardis’te. (0212) 244 63 27 GÖSTERİ ●”Illuminare - Ateşin Mucizesi” bugün ve yarın saat 20.30’da TİM’de. (0216) 556 98 00 13 ARALIK PERŞEMBE SERGİ ● Ayşe Serim’in sergisi 15 Aralık’a kadar EPDK Sergi Salonu’nda. (0312) 201 40 00 KONSER ● Jasper Blom saat 20.30’da Borusan Müzikevi’nde. (0216) 556 98 00 ● Evrim Özşuca saat 22.30’da Living Room’da. (0216) 405 24 04 14 ARALIK CUMA SERGİ ● Behiç Ak’ın sergisi 14 Aralık’a kadar Karşı Sanat Çalışmaları’nda. Milliyet SANAT Aralık 2012


AYIN İÇİNDEN

SİNEMA Daniele Cipri’nin “Oğlu Yaptı” isimli filmi etkinlikte gösterilecek.

İtalyan filmleri Aralık’ı ısıtacak İstanbul İtalyan Kültür Merkezi ve İtalyan’ın en önemli sinema kuruluşu Cinecitta’ Luce - Film Italia tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen III. İtalyan Sinemasıyla Buluşma, İtalyan Kültür Merkezi’nde başlıyor. 9 - 16 Aralık tarihleri arasında izleyici ile buluşacak etkinlik kapsamında gösterilecek filmler İtalyan sinemasının festivallerden ödüllerle dönen en önde gelen yönetmenlerine ait. Program için: www.iicistanbul.esteri.it (0212) 245 71 53 KONSER ● Anour Brahem Trio ft. Barbaros Köse 21.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 OPERA ● ”Yusuf ile Züleyha” 20.00’de Kadıköy Süreyya Operası. (0216) 346 15 31 15 ARALIK CUMARTESİ SERGİ ● Malgosia Stepnik’in sergisi 12 Ocak’a kadar Soda’da. (0212) 231 89 88 KONSER ● The Ravenottes saat 22.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 16 ARALIK PAZAR SERGİ ● Ivan Navarro’nun sergisi 12 Ocak’a kadar Egeran Galeri’de. (0212) 251 12 51 OPERA ● ”Evlilik Senedi” saat 16.00’da Opera Sahnesi’nde. (0312) 324 68 01 BALE ● ”Fındıkkıran” saat 14.00’te Kadıköy Süreyya Operası’nda. (0216) 346 15 31 17 ARALIK PAZARTESİ SERGİ ● Işıl Gönen’in sergisi 17 Aralık’a kadar Derinlikler Sanat Merkezi’nde. (0212) 291 82 55 KONSER ● Güç Başar Gülle saat 22.30’da Nardis’te. (0212) 244 63 27 Milliyet SANAT Aralık 2012

OPERA ● Don Giovanni saat 20.00’de Opera Sahnesi’nde. (0312) 324 68 01 18 ARALIK SALI SERGİ ● Nadia Arditti ve Mahmut Karatoprak’ın sergisi 21 Aralık’a kadar Art212’de. (0212) 287 78 67 KONSER ● Dark Dark Dark ve Lower Dens saat 21.00’de SALON’da. (0212) 334 07 00 OPERA ● ”Wolfganf ve Lorenzo” saat 20.30’da ENKA’da. (0216) 556 98 00 19 ARALIK ÇARŞAMBA SERGİ ● Derric Santini’nin sergisi 22 Aralık’a kadar Lucca’da. (0212) 257 12 55 KONSER ● Ralph Van Raat saat 20.30’da Borusan Müzikevi’nde. (0216) 556 98 00 BALE ● ”Ergime” saat 20.00’de Fulya Konser Salonu’nda. (0212) 215 60 29 20 ARALIK PERŞEMBE SERGİ ● Joseph Kosuth’un sergisi 23 Şubat’a kadar Kuad Galeri’de. (0212) 227 00 08 KONSER ● Sarp Maden saat 22.30’da Living Room’da. (0216) 405 24 04 TİYATRO ● ”Fail-i Müşterek” saat 20.30’da Kumbaracı50’de. (0212) 243 50 51 21 ARALIK CUMA SERGİ ● Şenol Sak’ın sergisi 21 Aralık’a kadar İzzet Baysal Üniversitesi’nde. (0374) 254 10 00 KONSER ● Yasemin Mori saat 22.30’da SALON’da. (0212) 334 07 00 22 ARALIK CUMARTESİ SERGİ ● “Modern Zamanlar” başlıklı sergi 30 Aralık’a kadar SALT’ta. (0212) 337 42 00 KONSER ● Elif Çağlar Quintet saat 22.30’da Nardis’te. (0212) 244 63 27 TİYATRO ● ”Metot” saat 20.30’da Çevre Tiyatrosu’nda. (0216) 556 98 00 23 ARALIK PAZAR SERGİ ● F. Erdoğan Sarma’nın sergisi 29

124

Aralık’a kadar Almelek Sanat Galerisi’nde. (0212) 265 38 51 KONSER ● Fazıl Say saat 20.30’da Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu’nda. (0216) 556 98 00 24 ARALIK PAZARTESİ SERGİ ● Songül Terlemez’in sergisi 31 Aralık’a kadar Antik Otel Cisterna Sergi Salonu’nda. (0212) 638 58 58 OPERA ● ”Osmanlı’da Opera” 20.00’de Fulya Konser Salonu’nda. (0212) 215 60 29 25 ARALIK SALI SERGİ ● Cansen Ercan’ın sergisi 25 Aralık’a kadar Evin Sanat’ta. (0212) 265 81 58 26 ARALIK ÇARŞAMBA SERGİ ● Mahmut Karatoprak’ın sergisi 5 Ocak’a kadar Galeri Selvin’de. (0212) 263 78 81 OPERA ● Yeni Yıl Konseri saat 20.00’de Fulya Konser Salonu’nda. (0212) 215 60 29 27 ARALIK PERŞEMBE SERGİ ● Desen Halıçınarlı’nın sergisi 29 Aralık’a kadar Doruk Sanat Galerisi’nde. (0212) 252 05 35 BALE ● “Genç Werther’in Acıları” saat 20.00’de Kadıköy Süreyya Operası’nda. (0216) 346 15 31 28 ARALIK CUMA SERGİ ● Hüsnü Koldaş’ın sergisi 10 Ocak’a kadar Beyoğlu ASM’de. (0212) 245 02 29 BALE ● “Kamelyalı Kadın” saat 20.00’de DEÜ Sabancı Konser Salonu’nda. (0232) 489 36 38 29 ARALIK CUMARTESİ SERGİ ● Sadi Güran’ın sergisi 30 Aralık’a kadar Milk Gallery & Design Store’da. (0212) 251 57 97 TİYATRO ● ”Kazaen” saat 20.00’de Tiyatro Pera’da. (0216) 556 98 00 30 ARALIK PAZAR SERGİ ● Elvan Alpay’ın sergisi 5 Ocak’a kadar Galeri Nev’de. (0312) 437 93 90


çocuklar için

MÜZİKAL

AJANDA ● Turkcell ve İstanbul Çocuk Tiyatrosu işbirliğiyle Türkiye’ye gelen “Disney Live! Mickey’nin Müzik Festivali”, Aralık’ta Anadolu’daki çocuklarla buluşmak üzere turneye çıkacak. Disney kahramanları 5-9 Aralık tarihleri arasında Bursa’da, 12-16 Aralık tarihleri arasında Ankara’da, 19-23 Aralık tarihleri arasında Samsun’da hayranlarıyla buluştuktan sonra, Konya, Adana, İzmir, Mersin, Trabzon ve Gaziantep’i dolaşacak. Etkinlikte, Mickey, Minnie, Donald ve Goofy bir konser sahneliyor; müziklerle eğleniyorlar. www.turkcellmedya.com ● “Susam Sokağı”, Doğa Koleji işbirliği ile Türkiye’ye geliyor. Çocuklar, 2 Aralık’a kadar Edi, Büdü, Minik Kuş, Elmo, Kurabiye Canavarı, Kont, Kırpık’ın da aralarında bulunduğu ünlü kahramanlarıyla

ile buluşacak. “Susam Sokağı”, TİM Maslak Show Center’da izlenebilecek. ● Düşyeri Çizgi Film Stüdyoları’nda hazırlanan Türkiye’nin ilk çizgi film kahramanı Pepee ve teyzesinin kızı Şila artık sahnede. “Pepee” adlı müzikli gösteride çocuklar Pepee ve Şila ile birlikte şarkılar söyleyecek, interaktif eğitici oyunlar oynayacak. Etkinlik 9 Aralık’ta saat 13.00’te Bostancı Gösteri Merkezi’nde. ● Pera Müzesi’nde 6 Ocak’a kadar sürecek olan “Altın Çocuklar” sergisi çocuklara yönelik atölye çalışmalarına da ev sahipliği yapıyor. Atölye kapsamında çocuklar sergideki, çocuk portrelerinden esinlenerek değişik malzemelerle bez bebekler yapacaklar. www.peramuzesi.org.tr

Oyunu Işıl Kasapoğlu yönetiyor.

‘Pamuk Prenses’ müzikal oldu ● İş Sanat, Grimm Kardeşler’in ünlü “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” masalını farklı bir yorumla izleyiciye sunuyor. Yavuz Pekman’ın masaldan uyarladığı, Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği oyunun önemli bir parçası olan müziklerini Alper Maral besteledi. Masalın müzikal yorumunda cadı rolünde ünlü şarkıcı Pamela Spence yer alıyor. Müzikalde Pamuk Prenses’e hayat veren isim ise genç oyuncu Merve Dizdar. Oyun 16 Aralık saat 15.00’te İş Sanat’ta sahneleniyor. www.issanat.com.tr


D Ü N YA D A N S A N A T

MİLANO BUDAPEŞTE Cezanne’ın “Kart Oyuncuları” tablosu.

AMSTERDAM Müzede sergilenen çantalardan biri.

SERGİ Amsterdam Tassen Müzesi, bugünlerde moda tasarımı ile sanatın sınırlarında dolaşan bir sergiyle ziyaretçilerini karşılıyor. Orijinal koleksiyonunda farklı dönemlerde tasarlanmış 4 binden fazla çanta bulunan müzenin yeni sergisinde 20. YY.’ın farklı moda ve sanat akımlarını bir potada eriten tasarımları görücüye çıkıyor. Sergi 10 Mart 2013’e kadar açık kalacak. www.tassenmuseum.nl

SERGİ Macaristan Ulusal Sanat Müzesi bugüne kadar düzenlenmiş en kapsamlı Cezanne sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratör Judit Gesko’nun uzun yıllardır üzerinde çalıştığı sergi, uluslararası kurumların ve bizzat Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın şahsi desteği ile hayata geçirilebilmiş. Yaklaşık bir milyon euro bütçesi olan sergide Paul Cezanne’ın yüzden fazla tablosu yer alıyor. Paris Orsay Müzesi, Londra Tate Müzesi ve New York MOMA’dan getirtilen resimler otoritelerce modern sanatı en derinden etkilemiş ressam olarak kabul edilen Cezanne’ın dünyasını yakından tanımak için eşi bulunmaz bir fırsat sunuyor. Sergi 7 Kasım 2013’e kadar açık. www.wga.hu

Filippo’nun “Büyük Sihir” oyunundan.

TİYATRO 1900 - 1984 yılları arasında yaşamış olan aktör, oyun yazarı ve şair Eduardo di Filippo, 20. YY. İtalyan tiyatrosunun önemli simalarından. Yazarın Milano’nun efsanevi tiyatro topluluğu Piccolo Teatro tarafından sahnelenen “La Grande Magia / Büyük Sihir” adlı oyunu aşk ve yanılsama üzerine kurulu. İtalya’da mevsimin önemli prodüksiyonlarından biri olan oyun 6 Aralık’a kadar Piccolo Teatro’da sahneleniyor. www.piccoloteatro.org

LONDRA TİYATRO Alan Bennett günümüz İngiliz tiyatrosunun en önemli isimlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bennett’in National Theatre’ın önde gelen yönetmenlerinden Nicholas Hytner tarafından sahneye konan yeni oyunu “People - İnsanlar” başlar başlamaz kapalı gişe oynanarak şimdiden mevsimin en başarılı yapımları arasına girdi. Oyun 2 Nisan’a kadar izlenebilir. www.nationaltheatre.org.uk

Dubuffet’nin eseri.

PARİS

SERGİ “Picasso’dan Dubuffet’ye Savaş Zamanında Sanat” başlıklı sergide 100’den fazla sanatçının savaş yıllarındaki tutumları 400’ü aşkın yapıt eşliğinde ele alınıyor. Sergi 17 Şubat 2013’e kadar Modern Sanat Müzesi’nde. www.mam.paris.fr Bennett’ın Nicholas Hytner tarafından sahneye konulan oyunu “People”.

MOSKOVA

BARCELONA KONSER 2008 yılında Jay Forster ile Mike Hill tarafından başlatılan Clockenflap, günümüzde Hong Kong’un en gözde festivali olarak kabul ediliyor. 1-2 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek olan festival boyunca konserlerin yanı sıra film gösterimlerine ve çağdaş sanat sergilerine de yer veriliyor. Festivalin bu yılki programında Primal Scream, De La Soul, Sneaky Sound System, Tiga gibi ağır toplar yer alıyor. www.clockenflap.com Milliyet SANAT Aralık 2012

126

Nabokov’un oyunundan...

TİYATRO Dünya tiyatrosunun mabetlerinden Moskova Sanat Tiyatrosu, 2012 - 2013 sezonunda perdelerini 20. YY. edebiyatının efsane isimlerinden Nabokov’un “Event / Olay” adlı oyunuyla açtı. Konstantin Bogomolov’un yönettiği oyun Nabokov’un en önemli yapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Oyun 1-29 Aralık tarihleri arasında izlenebilir. www.mxat.ru


PROUST ANKETİ

BUENOS AIRES

Didem Balçın Proust Anketi’nin konuğu, bu ay vizyona girecek “Açlığa Doymak” filminin başrol oyuncusu Didem Balçın.

Norah Jones

KONSER Ahmet Ertegün ile Arif Mardin’in müzik dünyasına armağan ettikleri Norah Jones, 2002 yılında yayınladığı ilk albümü “Come Away With Me” ile birlikte dünya çapında üne kavuştu. Jones 8 ve 9 Aralık’ta GEBA Buenos Aires’te sahne alacak. www.eventful.com

MADRİD

“Çingenelerin Dünyası” sergisinden.

SERGİ İspanya Kültür Bakanlığı ile Çingene Kültürü Vakfı’nın ortak çabalarıyla hazırlanan “Çingenelerin Dünyası” adlı sergi 3 Şubat 2013’e kadar Espacio Cultural Conde Duque’da gezilebilecek. İspanyol çingenelerinin beş yüz yılı aşkın tarihleri boyunca atlattıkları badirelerin ve İspanyol kültürüne yaptıkları katkıları ele alan sergi zengin bir kültürü yakından tanımamıza olanak sağlıyor. www.vidasgitanas.es

VİYANA KONSER Avusturya’nın Linz kentinde yaşayan Marcus Füreder aka Parov Stelar, Avrupa elektronik müzik sahnelerine taze bir soluk getirmesiyle tanınıyor. Stelar, 2004’te yayınladığı ilk albümü “Rough Cuts”la eleştirmenlerden tam not aldı. Stelar yeni albümü “The Princess”in tanıtım turnesi kapsamında 7 Aralık’ta Gasometre’da sahne alacak. www.eventful.com

● Sevdiğiniz karakteristik

özelliğiniz nedir? Yok... ● Bir kadında aradığınız en önemli özellik? Samimiyet. ● Bir erkekte aradığınız en önemli özellik neler? Samimiyet. ● Kendinizde bulduğunuz kusurlar neler? Her gün başka bir kusur bulabilirim kendimde. ● Mutlu olmak için ne yaparsınız? Mutlu olmayı içten isterim... ● Sizi en çok ne mutsuz eder? Sevdiklerimin ve kendimin çaresizliğine çözüm bulamamak. ● Yaşamak istediğiniz ülke/şehir neresi? Şu anda İstanbul. ● Sevdiğiniz yazarlar, şairler kimler? Rıfat Ilgaz, Jostein Gaarder, Nâzım Hikmet ve Ayşe Kulin. ● Sevdiğiniz kitap / kurgu kahramanı (erkek/kadın) var mı? Sonuna kadar okuyabiliyorsam ya da yazabiliyorsam hepsinde bir kahraman favorim olur. ● Gerçek hayatta sevdiğiniz “kahramanlar” kimler? Annem... ● İsminiz ne olsun isterdiniz? İsim çok önemli değil, kim olduğunuz isminizdir. ● En nefret ettiğiniz şeyler neler? Riyakarlık. ● Doğaüstü bir gücünüz olsun ister miydiniz? Olmadığını kim söyledi. ● Nasıl ölmek isterdiniz? Uyurken. ● Sevdiğiniz bir söz var mı?

127

“Hayat, biz başka planlar yaparken başımıza gelenlerdir.” ● Sevdiğiniz müzisyenler kimler? Selim Atakan. ● Sizin için en değerli şey nedir? Sevdiklerim. ● Yaptığınız en büyük savurganlık? Durup dururken hediye almak. ● Seyahat etmeyi sevdiğiniz yerler? Yer önemli değil, kiminle gittiğim önemli. ● Hangi durumlarda yalan söylersiniz? Karşımdakini mutsuz etmek istemediğim zaman. ● En çok kullandığınız kelimeler ya da cümleler neler? Alo, efendim, 7 dakika sonra arayacağım, saçmalama yaparsın! ● En büyük pişmanlığınız nedir? Umarım hiç pişman olmam. ● Eğer ölseydiniz ve bir insan ya da bir nesne olarak geri dönseydiniz ne/kim olurdunuz? Yine ben olmak isterdim ama daha önce yaşadıklarımı hatırlayarak. ● Şu anki ruh haliniz nedir? Heyecanlı, mutlu. ● Hayatınızın en büyük aşkı kim ya da nedir? Yeğenim Dali. ● Kendinizde onaylamadığınız davranışlarınız neler? Aceleci olmam... ● En son nerede ve ne zaman çok mutlu olmuştunuz? Şu an son soruya geldiğimi fark ettiğimde. ● Kendinizde bir şeyleri değiştirebilseydiniz bunlar neler olurdu? Kendimi olduğum gibi kabul ettim... Öğrene öğrene de değiştiriyorum zaten.

Milliyet SANAT Aralık 2012


BULMACA İLKER MUMCUOĞLU

mumcuogluilker@gmail.com

1

2

3

4

5

6

7

8

9

10 11 12 13 14 15

1 2 3 4 5 6 7

SOLDAN SAĞA 1. Bir Şehre Gidememek adlı öykü kitabını da yaratan yazar - Tirsibalığı. 2. “Ne ... ne divane” (Yunus Emre) - “sanem diye diye gebereceksin / indinde mi buldun o ... ...” (K. Celal Gözütok). 3. Evet ünlemi - Sayma, sayılma - Pierre Loti’nin bir romanı. 4. Annaud’un bir filmi - “... Gibi Son” (Turgay Kantürk’ün ilk şiir kitabı) - Asaf Halet Çelebi’nin bir şiir kitabı. 5. Ulusal ya da yerel konulardan esinlenerek oluşturulmuş müzik yapıtı - İsrail’de, Necef’in kuzeyindeki bir madencilik merkezi. 6. İlaç - Bir peygamber - “... Kurtuluş” (şair) - “... ve Gölge” (Hulki Aktunç’un bir öykü kitabı). 7. “Quo ...” (Neron’un Hıristiyanlara zulmettiği dönemdeki Roma’da geçen, Sienkiewicz’in romanı) - Ferit Edgü’nün bir öykü kitabı - “Göllerde bu ... bir kamış olsam” (Ahmet Haşim) - Bir bağlaç. 8. Bir zenci müziği - Su - “... Hidayet” (Kör Baykuş’un yazarı). 9. Lydia Kralı Karun tarafından basılan sikke Bir tür rakı. 10. Parola - Öç almak isteyen - “İki ..., işte inliyoruz” (Tevfik Fikret). 11. Yeşim Ustaoğlu’nun bir filmi “Ang ...” (sinema yönetmeni) - İrfan Sancı’nın yönettiği yayınevi - Azeri çalgısı. 12. Mağara - “Philippe ...” (Cennet Sineması’nda da oynayan aktör) - KocaBir nota. 13. Denge - “... Kuşkan” (aktör). 14. Ağaçlıklı yol - Sincap - Güney Anadolu’da bir ırmak. 15. Alpler tipi alçak dağ konutu - “Gil de ...” (1486-1501 uarasında Burgos’ta etkinlik gösteren, Flaman kökenli heykelci) - Üslup. YUKARIDAN AŞAĞIYA 1. Müntehir bir Rus şair - Ortaoyununda bir komik. 2. “Oğuzhan ...” (şair) Milliyet SANAT Aralık 2012

8 9 10 11 12 13 14 15 Hilmi Yavuz’un bir yapıtı. 3. Endonezya’nın plaka işareti - Şiir - Ferit Edgü, Genco Erkal, Bülent Erkmen ve Naz Erayda tarafından yaratılan yapıt - “Dil hayret-i gamla ... kaldı” (Şeyh Galib). 4. Yemin etme - Cömertlik - İnleme. 5. “Kral ...” (Sophokles’in bir trajedisi) “Ignazio ...” (Fontamara’nın yazarı). 6. Destina şairini simgeleyen harfler Uyuşturucu bir madde - Vergilius’un ünlü destanı. 7. Afrika’da yetişen bir ağaç - “Aşk örgütlenmektir bir düşünün ...” (Ece Ayhan) - İlgi eki. 8. Konma, konulma - Bir tür Afrika zebrası - Vodvil’in ünlüleri - Fiiller. 9. Karşılıksız yardım - Mr No’nun en iyi arkadaşı Dolmakalem. 10. Avuç içi - Rachid Taha’nın bir şarkısı - Berilyumun simgesi - Güreşte bir oyun. 11. Yönetmenliğini John Wayne’in yaptığı bir film. 12. Önder, şef - “1949 eylül’ünde birader ... ve ben / sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık” (Attila İlhan) - Bir nota. 13. Amerika’da yaşayan ve kürkü için avlanan yabani kedi - Eski Türk sanatlarından kağıt oymacılığına verilen ad -

128

Lezzet. 14. Tavlada bir sayı - Nazım Hikmet’in bir oyunu - “... Übü” (Alfred Jarry’nin bir oyunu) - Bir nota. 15. Sert, kaba - Enis Batur’un bir şiir kitabı - “aç beslemeyle ... doyumu / sınıfsız bir esnaf mücadelesinden / anısız insansılar topluluğuna bu ne kalmıştır?” (İzzet Yasar).

GEÇEN SAYININ ÇÖZÜMÜ 1

2

3

4

5

6

1

M

E

L

A

L

İ

2

A

Z

İ

Y

A

D

E

3

N

E

Y

S

A

L

O

4

A

L

A

İ

K

5

S

M

O

9

A

R

A

F

E

D

İ

K

A

L

A

K

A

İ

10 11 12 13 14 15 C

İ

İ

Ş

D

I

N

L

A

A

A

V

E

L

L

A

T

İ

F

E

8

A

Y

M

E

M

E

9

T

A

R

A

10

İ

O

L

11

F

A

Z

İ

T

A

L E

Y

H

A

N

H

A

12

H

E

M

A

L

Ü

R

E

Y

Z

E

K

A

M

E

13

L

E

K

14

E

S

E

15 M

İ

T

E

L

T

A

A

A

U

K

D

İ

M

O

N

A

T

A

N

I

M

A

S I

O

V

İ

A

N

A

N

İ

N

N

Y

K

H

A L

A

7

F

8

K

6

U

7

N

Z

A

C

İ

M

K

O

K

U

I

N

N

A

S

I

N

İ

K

Ş

F

S S I

F

N

A

Y

A

Z

I

M

R

A

R



Milliyet Sanat Aralık 2012