Issuu on Google+


Yine yeni tatlar ve hoş sedalar ile karşınızdayız. Bazen biz bile kendimize şaşırıyoruz bu kadar yaratıcı fikri nasıl bulduğumuza. Sonra hayal kırıklığı yaşıyoruz, çivisi çıkmış ülkemizde konuların direk ayağımıza geldiğini hatırlayarak. Mesele bizde değil yani mesele sistemde. Neyse lafı çok uzatmamak lazım. Arka kapakta ‘Kadın’dır Hayatı Yaratan!’’’ dedik. Bunun nedeni 25 kasımın gelmiş olması. Aslında 25 Kasım gibi bir gündeme gerekte yok böyle bir kapak için. Neyse bu konuya uzunlamasına dalmayacağız, nasıl olsa fanzinimiz sayfalarında bu konu ile ilgili yazı mevcut. Bu sayımızda hep olduğu gibi (Damn it!) dolu dolu. Klasik bölümlerimiz yine sizlerin karşısına çıkıyor. Ülkemizde ciddi anlamda bir ölüm iklimi hakim olmuş durumda. Bir yandan Suriye ile devam eden savaş, öbür yanda kardeşin kardeş boğazına sarılması… Geçenlerde bir miting bu havayı biraz olsun dağıttı ve bu sayımızda geçte olsa, o mitingden yansıyanları da sizlerle paylaşacağız. Ne diyelim okuması keyifli bir fanzin olsun. Haa unutmadan vizelerde geldi çattı. Sınava son gün çalışınca geçemezsin lakırdısının boş olduğu, çalışanın her zaman yapamadığı ve hocaların hep sizlere taktığı bir dönemde daha başarılar dileriz.


GRUP YORUM SUSTURULAMAZ! 14 Eylül'de Adli Tıp Kurumu önünde İbrahim Çuhadar'ın cenazesini almak için beklerken darp edilerek gözaltına alınan ve 18 Eylül'de konutu terk etmeme cezası verilen Grup Yorum'un solisti Selma Altın ile keman sanatçısı Ezgi Dilan Balcı de yer aldığı dava 26 Kasım'da Çağlayan Adliyesi'nde görülecek. Yıllardır ezilenlerin ve direnenlerin sesi olan Grup Yorum’u susturma çabaları sonuçsuz kalacak. 26 Kasımda bulunduğumuz her yerde Grup Yorum dinliyoruz. REDHACK ‘YARDILANIYOR’! Redhack’e yönelik düzenlendiği iddia edilen operasyonla tutuklanan 10 kişi hakkında açılan davanın ilk duruşması 26 Kasım Pazartesi Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Hack eylemleri gerçekleştirdiği için “Terör örgütü” kapsamına alınan Redhack’in üyesi olduğu iddia edilen 3’ü tutuklu 10 kişi “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla yargılanacak. Redhack, “Bu davada faşizmi, baskıyı, zulmü görmek mümkün” diyor. BENİM ANNEM CUMARTESİ Cumartesi Anneleri tam 17 yıldır Galatasaray Meydanı'nda sessiz sedasız gerçekleştirdikleri eylemlerinde canlarını, evlatlarını aramaya devam ediyor. Oturdukları meydandan yetkililere, sorumlulara ve vicdanlarımıza seslenerek hiç olmazsa evlatlarının bir mezarı olması için kemikleri de olsa bulunmalarını istiyor, Cumartesi Anneleri. 400. defa biraraya gelen annelere binleri bulan insan, siyasetçi, aydın yurttaş yanlarında yer alarak dayanışma mesajı verdi. Cumartesi Anneleri 400. haftalarında acılarının yıllardır dindirilmediğini belirterek, bunca senedir taleplerine kulaklarını tıkayanlara veryansın etti.


Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, TKP'li Öğrenciler ve Genç-Sen'in çağrısıyla binlerce genç Ankara'da buluştu. Ankara sokakları isyan sesleri ile yankılanırken gençlik tarihi bir buluşmanın coşkusu ile sokakları AKP'ye dar edeceğini bir kez daha ilan etti. Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, TKP'li Öğrenciler ve Genç-Sen'in çağrısıyla Ankara Üniversitesi SBF önünden başlayan yürüyüşe yaklaşık beş bin öğrenci katıldı. Son yılların en büyük öğrenci eylemlerinden biri olan buluşmaya akademisyenler de destek verdi. Ortak pankart arkasında yürüyen kortejde sırasıyla Gençlik Muhalefeti, Genç Sen, Öğrenci Kolektifi ve TKP'li Öğrenciler yürüdü. Eyleme TMMOB'ye bağlı öğrenci üye komisyonları, TTB Tıp Öğrencileri Kolu, Yurtsever öğrenciler ve LGBT Öğrenciler de katılarak destek verdi. Cebeci Kurtuluş Kolej istikametinden Kızılaya yürüyen öğrencilerin önü Ziya Gökalp Caddesi üzerinde bulunan SSK işhanı önüne kurulan polis barikatı ile kesildi. Öğrenciler buraya getirdikleri ses araçları ile konuşmalar yapıyorlar. Konuşmalarda yine sırasıyla Gençlik Muhalefeti, Genç Sen, Öğrenci Kolektifi ve TKP'li Öğrenciler adına birer konuşma yapıldı. Eylemde binlerce öğrenci, “AKP kaybedecek, üniversite kazanacak” ve “AKP karanlığını silelim üniversiteleri geril alalım” ,”Ölümler kapıdayken susulmaz”, “Biz yaşamı uğruna ölecek kadar sevdik” “Eşit bilimsel anadilde eğitim” pankartları, “Tutuklu öğrencilere özgürlük” “YÖK’e hayır” “Yaşasın hakların kardeşliği” sloganları attı.


Bir insan için en büyük acı nedir? Yakınlarını kaybetmek mi? Peki sorumuzu biraz daha özele indirilelim. Bir ana için en büyük acı nedir? Eşini, sevdiği adamı kaybetmek belki, kardeşini kaybetme belki… Galiba bir ana için en büyük acı evladını kaybetmek. Peki evladının mezarına dahi gidememek yani ölüsünü dahi bulamamak? Yaşadığımız günlük acılar acı ise bu nedir? Bir düşünün hele günlerce bir parçanız olarak taşıyacaksınız onu, onla yiyip, onla uyuyacaksınız. Doğumunda tarifi olmayan acılara göğüs gereceksiniz, doğduktan sonra aylarca emzireceksiniz. Sonra üstüyle, başıyla, yediğiyle, hastalığıyla ilgileneceksiniz. Bunları analığı övmek, yüceleştirmek için söylemiyorum. Emeğin hesabını yapmanızı bekliyorum sizden. Emeğin ve arada ki o sevgi bağının. Bir gün tanımadığınız kişiler geliyor ve ciğerinizi sorgusuz, sualsiz götürüyor. Yer yok, iz yok. Pardon yer belli, iz belli, fail belli ama koca devlet bir ananın çektiği acıdan zevk alabiliyor. ‘Yavrumun suçu ne?’ diyor. Düşünmek diyorlar. ‘Yavrumun suçu ne?’ diyor. ‘Anlaşılmayan bir dilde konuşmak’ diyorlar. Yani bir ananın yavrusunun sözleri, düşüncelerini boynuna kement ediyorlar. İşkence ediyorlar, öldürüyorlar ve kaybediyorlar. Ana çaresiz. Çalmadık kapı, gitmedik yer bırakmıyor. Ama Yok! Bu anlattığımız anaların hikayesidir. Onlar ki polisin, jandarmanın copuna göğüs germiş, onlar ki faşizmin karanlığında meşale olmuşturlar. Onlar ki yavrularını arayanlardır ve tek istedikleri ‘yavrum’ deyip sarılacakları bir mezar taşıdır. Ve onlar ki imanın, cesaretin ve direnişim simgesi yani kurtuluşun yol göstericisidirler. Bunlardır onlara güvenimiz. Ve bundan ki ‘Bizim Annemiz Cumartesidir’. Bu öykü 400. kez Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri’nin öyküsüdür. Başbakanın sahte göz yaşlarına karşı bu öykü devam etmektedir. Ve hala o annelerin kulaklarında yankılanır yavrularının sesleri; ‘anne bul beni!’. bir sabah anne bir sabah acını süpürmek için açtığında kapını adı başka sesi başka nice yaşıtım koynunda çiçekler çiçekler içinde bir ülke getirirler başlarını koymak için yoğun dizine sen hazır tut dizini anne o mükemmel güne


Geçtiğimiz sayımızda sizlere, 1960 yılında Dominik Cumhuriyeti'nin Cibas bölgesinde dünyaya gelen, Mirabel Kardeşler olarak tanınan üç kız kardeş Patria, Minerva ve Maria Teresa’nın, Trujillo diktatörlüğüne karşı verdiği mücadeleyi ve 25 Kasım’ı kısaca anlatmaya çalışmıştık. Kaldığımız yerden devam edelim. Kadına yönelik şiddet, kamusal alanda ve özel hayatta cinsiyete dayalı olarak kadının fiziksel, cinsel veya psikolojik olarak zarar görmesi, acı çekmesi ile sonuçlanan ya da bu türden sonuçlara ön ayak olabilecek tehdit, baskı ve davranışları, kadın haklarının keyfi olarak engellenmesini içine alır. Tüm bu şiddet eğilimleri ve hareketlerine devlet tarafından da göz yumulmasının yanı sıra, devlet eliyle de kadınların hayatına korku ve güvensizlik dayatılır. Bu yüzden kadınlar yaşamın her alanında, evlerinde, işyerlerinde, kamusal alanlarda, mücadelelerinde şiddetin tüm bu çeşitlerine maruz kalmaya devam ediyor, metalaştırılıyor, ulusal, sınıfsal, cinsel sömürüye maruz kalıyor, yalnızca kadın oldukları için din, dil, ırk, mezhep ya da eğitim düzeyi ayrımı gözetmeksizin iki kat daha fazla eziliyor. Her gün, kocası veya sevgilisi tarafından öldürülen, namus cinayetine kurban giden, tecavüze veya tacize uğrayan, nedeni belirsiz bir şekilde intihar eden kadınlara ilişkin çoğalan haberleri almaya devam ediyoruz. Üstelik bu haberler, yapılan araştırmaların sadece bir kısmını oluşturuyor ve kamusal alanda yaşanan şiddeti deşifre etmeye yönelik yapılan çalışmalar ve bu çalışmaları yapanlar da şiddete maruz kalıyorlar. Gözaltında taciz ve tecavüz vakalarının üstü örtülmeye çalışılıyor. Ama biz kadınlar çok iyi biliyoruz ki bizler, toplumun yapılanmasında, barış içinde yaşamasında doğal görevi olan en önemli yapı taşlarıyız. Önce kendimizin, kendi gücümüzün sonra mücadelenin, ortaklaşmanın tek çare olduğunun farkına varmakta daha fazla geç kalmamalıyız. 25 Kasım, Mirabel Kardeşler’in, diktatörlüğün askerleri tarafından, tecavüz edildikten sonra vahşi bir şekilde katledilmesinin yani bir utanç ve insanlık ayıbının yıl dönümüdür ve bu üç kardeş bu şekilde öldürülen ne ilk kadınlardır ne de haklarını almak için sokaklarda, alanlarda haykıran, bu yüzden saçlarından sürüklenen son kadınlardır. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü’nde, biz kadınlar hep birlikte alanlarda haykırıyoruz!


Geçtiğimiz sayıda parasız eğitim meselesinde barınma meselesinin anlamını ve AKP iktidarının bu meseleyi cemaate nasıl bir sus payı olarak kullandığını irdeledik. Bu sayıda iki konu üzerinde duracağız. Bu konular; Beslenme ve Eğitim giderleri.

SAĞLAM KAFA SAĞLAM VÜCUTTA OLUR Sağlam vücut için ise herhalde ön şart sağlıklı beslenmedir. Beslenme öğrencilerin barınma ile birlikte karşılaştıkları temel sorunlardan. Üniversiteye kadar -genellikle- yemek yapma konusunda hiçbir şey öğrenmemiş birey, yurt dışındaki yegane seçenek olan öğrenci evinde açlık sorunuyla baş başa kalır. İlk etapta yemek yapmayı bilmiyordur, ikinci etapta ise zaten sağlıklı beslenmesi için alması gereken malzeme toplamını fiyatlarından ve kısıtlı bütçesinden dolayı alamaz. Bu neden ya yumurta, makarna gibi sağlıklı beslenme noktasında anlamlı olmayan besinlerle idare etmeye çalışacaktır ya da dışarıda fast food türü yine sağlıklı beslenme ile alakası olmayan yiyecekler tüketecektir. Dışarıda yediği yemek fast food olmasa dahi bir tabldot yemeğin 4-5 lira arasında değiştiğini ve günde 2 öğün -sağlıklı beslenme için- yenildiğini hesaplarsanız aylık sadece 300 TL gibi bir miktarı gözden çıkarmanız gerekir ki buda pek mümkün değildir. Bu durumda evde yaşayanlar için tek çözüm vardır oda Okul yemekhanesidir. Fakat okul yemekhaneleri de sürekli taşeronlaştırma ve piyasalaştırma eylemlerine maruz kaldığı için ne ucuz yemek, ne de sağlıklı yemek sunabilmektedir. Eğer okullarda ucuz yemekler diyorsanız bazı okul yemekhane fiyatları şöyle; Ankara Üniversitesi – 1.5 Tl, Anadolu Üniversitesi – 1 Tl, DEÜ – 1.75 Tl, Ege Üniversitesi – 2.25 TL… Bu fiyat farkları akla şu soruyu getirir; ‘Anadolu üniversitesinde ki elaman hem daha ucuza hem daha kaliteli yerken ben neden pahalı ve kalitesiz yemek yiyorum?’. Bunun nedeni yemekhanelerin satılması ve alanların daha fazla kar hırsı ile insan sağlığı ve besin güvenliğini hiçe sayması. Yinede dışarıda yemeye göre daha ucuz bir seçenek tabi at eti severseniz. Evet yanlış duymadınız. Bir sene önce okulumuz yemekhanesinde aylarca öğrenciler at eti yedi. Sizce hala iyi bir seçenek mi okul yemekhaneleri? Devlet yurdunda kalan arkadaşlar için durum okul yemekhanelerinden farksız


değil. Satılan yemekhaneler, pahalı ve niteliksiz yemekler. Burada yurtta kalanların tek artısı fiş olabilir ama bildiğiniz üzere fiş bedeli 2-2.5 TL iken yemek istediğiniz yemeklerin toplam tutarı 10 TL bile olabiliyor. Bu noktada ucuzlukta söz konusu olmuyor. Ayrıca Kahvaltı ve ek bir öğün için daha fiş uygulaması var. Bu da en 5-6 TL’yi daha gözden çıkarmanız gerekiyor. Özel yurtların çoğunda ise zaten yemekler satılık. Bu duruma artı söz söylemeye bile gerek yok. Sonuç olarak: bir öğrencinin sağlıklı beslenemediği yani fiziksel yaşamının zorlandığı koşullarda bireylerden derslerden başarı filan beklenemez. Kısacası aylık 500-600 TL’yi eğitim masrafı olarak beslenme için harcamakta bizce parasız eğitimle örtüşmüyor. Bu nedenle acilen okul yemekhanelerinin satılması durdurulup tekrar üniversite bünyesine alınması gerekmektedir. Bu yemekhanelerin yemeklerinin nitelik ve kaliteleri üniversitenin ilgili birimlerince kontrol edilmelidir. Son olarak üç öğün içinde yemek hazırlanmalı ve bunlar eğitimin yan kalemi olarak parasız verilmelidir.

KİTAPLAR VE FAHİŞ FİYATLAR Eğitim öğretim yaşamının vazgeçilmezidir kitap ve defterler. Üniversitede ise bazı hocalarımızın özellikle vazgeçilmezidir. Bu hocalarımız ki 15 TL dahi etmeyecek kitaplarını 40’ar 50’şer liradan tam manasıyla kakalarlar. Hatta kitabımı almayan derslere bile gelmesin derler. Bir öğrencinin bir dönemde ortalama 7 ders aldığını düşünürsek iki dönemde 14 ders eder. Bir kitap ücretinin ortala 30 TL kabul edersek ise yıllık sadece kitap harcamamız 400-450 TL olur. Bu sadece kitap hesabı. Bunun defteri kalemi, silgisi, fotokopi parası, ders notları, proje ödevleri için araç gereç vs. dersek varacağı yer yıllık rahat 1000 TL’dir. Eğer hazırlıkta filansan durum daha da vahim orijinal kitap seti 500 TL’dir. Buna ek olarak sürekli dersler için kitaplar ve fotokopiler almak zorundasındır. Kısacası denklem yaman. Nesrinden tutsan elinde kalıyor. Bir yanda her şeyi ile alım satım mekanları olan üniversite. Diğer yanıyla tüccarlaşan hocalar. Bir de üstelik sadece deftere, kitaba bu kadar para harcarken atılan parasız eğitim nutukları. Şimdi tekrar soruyoruz: Sence Türkiye’de eğitim parasız mıdır? Bu soruyu düşünün. Biz yazmaya devam edeceğiz…


Filistin meselesi her dönem ülkemizin gündeminde olmuştur zaten. Sürekli bakanlardan, başbakanlardan açıklamalar, öfkeli sözler, kınamalar vesaireler, vesaireler… Bu günlerde yine gündemde Filistin. Başbakan RTE yine atıp tutuyor. Yandaş gazeteler sanki ateşkeste Türkiye’nin rolü varmış gibi iş bilmez Dışişleri bakanını ve Türkiye’nin berbat Ortadoğu politikasını övüyor. Bizse oturduğumuz yerden pek övülecek bir şey göremiyoruz. Tam anlamıyla iki yüzlülük. Efendim sen İsrail ile milyarlarca dolarlık silah anlaşması yapacaksın, sonra ülkende İsrail iştiraklerine izin vereceksin, her defasında biz dostuz diyecek ve ülkene İsrail için radar üssü kurduracaksın sonra ‘one munite’ yemezler Başbakan, yemezler. Birde ‘Ağlayan Adam’ımız var. Hani Pensilvanya’da saraylarda oturan. Arkadaş ‘dualarıyla kasırga Pensilvanya’ya uğramadı’ geyiğine gerçekten inanmış galiba. Yaptığı açıklama sabahtan akşama dua edin. İslam inancına bile aykırı. Ne diyor İslam Tevekkül et! Ama Tevekkül sadece dua ile olmaz. Yapacağın her şeyi yaparsın, ondan sonra Allah’ın taktirine bırakırsın yani tevekkül edersin. Ama bunlar sadece dua ediyorlar oda Filistinlilere değil ‘aman İsrail’e bir şey olmasın, paracıklarımızın suyu çekilmesin’ diye. Yani başlı başına rezalet durumumuz. Filistin davasına hep sözde destek vermiş milletimizin bir bölümü. Mesela İslamcılar. Abi insanlar öldürülüyor Kermes yapılır mı? İnsanlar öldürülüyor siz sadece çadır kuruyorsunuz, bela okuyorsunuz, kermes yapıyorsunuz, lokma döktürüyorsunuz. Sonuç: Filistin Kazanacak. Zor kazanacak Filistin böyle. Aslında bizimkilerinden Ürdün Kralı Hüseyin’den, Mısırlı Mursi’den, Suudilerden farkı yok. Nitekim büyük abi gelip ‘öpün, barışın’ dediğinde,kimse kıramıyor ABD’nin kendisini. Filistin meselesine tavır nasıl koyulur biliyor musunuz? Denizler gibi elde silah İsrail’le vuruşarak, Yıllar boyu devrimcilerin yaptığı gibi İsrail kurşunlarına hedef olarak, Filistinli o küçük generallerle taş atarak tavır konur. Yani İsrail’e tavrı Tayyip değil, 17 mayıs 1971’de MAHİR koydu! Filistinli çocukların hesabını MOSSAD ajanı, İsrail konsolosundan sordu.


1962 yılında Fransad’a doğan çağdaş kontrbasçı folk ve caz müzik alanlarında eserler vermektedir. Katalan kökenli olmasının Flamenko ve İspanyol kültüründeki doğu etkileriyle ilgilenmesinin bir nedeni olduğu düşünülmektedir. Suriye kökenli hocası François Rabbath'dan özel bir yay tekniği öğrenmiştir. Renaud Garcia-Fons kontrbas kullanımına getirdiği yeniliklerle tanınmaktadır. Kullandığı özel enstrüman tekniği ve deneyselliğiyle ün yapmıştır. Böylece kontrbası bir yandan bir solo enstrümana, bir çeşit Flamenko gitarına ve bir doğu enstrümanına dönüştürmüştür. Orijinal teknikleri ve melodileriyle çağımızda kontrbasın Paganinisi olarak gösterilmektedir. İleri müzikal becerisi ve tekniğinin yanında son derece mütevazı kişiliğiyle de dikkat çekmektedir. Dhafer Youssef, Gerardo Núñez, Nguyên Lê, Pedro Soler ve Cheb Mami gibi zamanımızın önemli modern-caz müzisyenlere çalısmanın yanı sıra 1992-2010 yılları arasında kendi ismiyle 10 tane albüm çıkarmıştır.


Bu ülkede farklı olmak hep zor olmuştur. Farklı dili konuşmak, farklı inançlara sahip olmak ve farklı düşünmek… Kimileri bu baskıya dayanamayıp kaçmış ya da kaçmak zorunda bırakılmıştır. Kimileri ise her ne olursa olsun bir tür direniş olarak da algılayabileceğimiz ‘kalma’ eylemini tercih etmiştir. Sol kanattaki konuğumuz yine direnmeyi seçenlerden Futbolun Ordinaryüs’ü lakaplı Elefterios Küçükandonyadis. Dediğimiz gibi bizim topraklarda farklı olmak da zor, farklıyken başarılı olmak da. Lefter tüm bu zorluklara rağmen hem farklı olmuş, hem de başarılı olmuştur. Fenerbahçe ile bir sürü başarı yaşamış. Avrupa’ya transfer olmuştur. Yani ona ordinaryüs demelerinin bir sebebi vardır. Sadede gelirsek, o başta da dediğimiz gibi farklıdır. Büyük adada doğmuştur Lefter, Rum’dur. Şükrü Saraçoğlu önderliğindeki hükümet Varlık vergisini 1942 yılında çıkarıldığında ailesi fakir olduğu için kurtulurken, bir çok akrabası ya yurtdışına çıkmış ya da çalışma kamplarına gönderilmiştir. 6-7 Eylül olayları olurken başına gelenleri “Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve

boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.” Diyerek aktarmış ve nasıl bir insan olduğunu insan olamayanlara göstermişti. O öldüğünde ondan Yunan milli takımına gol attı, Atatürk’ü çok severdi diye bahsedenler ona çektirdiklerini unutmuştu. O tüm yaşadıklarına rağmen kaçmadı, karakollarda dayak yedi, aşığı olduğu kulübe üyeliği yapılmadı, hakkı olan ödüller verilmedi ama kaldı. Bu ülkeyi seviyordu. Belki pasifti ama direnişi, direnişti. Şimdi onu arkasından timsah göz yaşlarını dökenlere soruyoruz o övündüğünüz stadınızın adı Şükrü Sarçoğlu mu olmalı? Neyse biz onu gönüllerine taht kurduğu taraftarın tezahüratları ile analım yine; tribünler söyledi binlerce kere/ ver leftere yaz deftere/ bitti kalem doldu defter/ bu alemde kral lefter...


Güç bir olgudur. Aynı iktidar ve başarı gibi. Peki ya başarı ve güç için boyun eğmek, yardımcı olmak ve göz yummak? İktidarın kanaat ve hareketlerine, eğer bu kanaat ve hareketler hayatı, insanları hedef alıyorsa direniş meşrudur. Ama kimileri bunu yapmaz. Bu davranışları desteklemese de karşı çıkmaz. Hatta başarılı olmak ve ‘iyi’ yerlere gelebilmek için gider iktidar partisine üye olur. Yani vahşete ortak olur. İşte Good filmi de tam olarak bu sistematiği anlatıyor. Faşizmin insanlar üzerindeki etkisini anlatırken, insanlarında güç ve iktidar için yaşanılanlara sessiz kalarak ortak olabileceğini anlatıyor. Film açık şekilde bu çıkar ortaklığının bireyler açısından sonuçlarını işliyor ve bizlere şunu hatırlatıyor; İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olmalıdır.

George Orwell bu kitabı yazarken ne düşünüyordu bilemesekte, şuan ne olduğunu görebiliyoruz. Kitap anti-ütopya olarak nitelendirebileceğimiz bir eser. Özellikle Orwell’ın sosyalizm üzerinden yaptığı eleştiriler sosyalist ideolojiye dair esaslı eleştiriler değildir (Orwell’ın kendiside bunu ifade eder), kitapta yapılan eleştiri kapitalizmin karşıtı olan sosyalizm üzerinde ayna mahiyetinde eleştirilmesidir. Kitap insanların tarihinin nasıl yönetici bir sınıf tarafından fütursuzca değiştirildiğini, nasıl bireyliklerin kaybolduğunu ve nasıl bir sürekli denetim altına alındığını anlatırken adeta 1949 yılından günümüze ışık tutar nitelikledir. MOBESE kameralarıyla, kartlarla sürekli denetim, gözümüz ününde olanların yeniden yazılması ve zalimlerin giderek zalimleşmesi. Kitap günümüzü anlama ve anlamlandırma açısından faydalı olabilecek, akıcı bir roman niteliğindedir


1 Aralık – Dünya Barış Tutsakları Günü 2 Aralık 1956 – Fidel Castro, Ernesto Che Guevara ve arkadaşları Granma yatıyla Küba’ya çıktı. 3 Aralık 2002 – Son on yılın en büyük felaketi olarak AKP iktidara geldi. 7 Aralık 1996 – TBMM’de ‘Paralı Eğitim’e Hayır’ Pankartı Açan 12 Öğrenci Toplamda 96 yıl hapse mahkum oldular. 1995 – Kamu emekçisinin onurlu ve direngen sesi Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Kuruldu.

COSMOPOLIS 30 Kasım - 6 Aralık 2012 Cuma 14.30 - 16.45 - 19.00 Cumartesi 14.30 - 16.45 - 19.00 Pazar 14.30 - 16.45 - 19.00 Pazartesi 14.30 - 16.45 - 19.00 Salı 14.30 - 16.45 - 19.00 Çarşamba 14.30 –16.45 - 19.00 Amfisi Perşembe 14.30 - 16.45 - 19.00 Öğrenci: 4 TL

İLK AŞKIM 7 - 13 Aralık 2012 Cuma 14.30 - 16.45 - 19.00 Cumartesi 14.30 - 16.45 - 19.00 Pazar 14.30 - 16.45 - 19.00 Pazartesi 14.30 - 16.45 - 19.00 Salı 14.30 - 16.45 - 19.00 Çarşamba 14.30 –16.45 - 19.00 Perşembe 14.30 - 16.45 - 19.00

SALON: 75. Yıl

Tam: 6 TL



Bi Haber Fanzin 13. Sayı