Page 1


BÖLÜM 2

“Hadi ama Rodolfo, daha yeni başladık, bu kadar kolay kazanılmış bir zafer istemiyorum.” Prens Rodolfo, Rafael’in alaycı sözlerine, kızgınlıkla kılıcını kaldırıp hücuma geçerek karşılık verdi. Çabalamaktan yüzü ter içinde kalmıştı. Rakibinin “Tüm yapabildiğin bu mu? Baban senin bu halini görürse, krallığı asla sana bırakmaz, biliyorsun,” diyerek alay etmesi üzerine dişlerini sıktı. Arkadaşı kılıç çarpışmasında asla aman vermezdi. Savaş alanında nasıl çarpışıyorsa, talimlerde de aynı şekilde davranıyordu. Rafael gelen kılıcı karşıladı ve geri çekildi. ”Seni yenmek çocuk oyuncağı, biliyorsun,” dedi. Özellikle saldırıya geçmiyordu. Çarpışan çeliğin çıkardığı kıvılcım ve ses yukarıya, Kral Armando’nun onları izlediği balkona kadar ulaşıyordu. Armando, Rodolfo’nun geçen ay av sırasında kırdığı kolunun artık iyileştiğini ve bu çalışmalarla eski haline döneceğini biliyordu. Rafael, oğluna iyi geliyordu. Burnunu sürtüyor, arkasını kolluyor ve her sırrını paylaşıyordu. Üç yıl önce saraya geldiğinden bu yana çok yol kat etmişti. Uzamış, güçlü ve çelik gibi kaslara sahip yetişkin bir adam olmuştu. Hırslıydı ve iyi bir şövalye olmak için çok çalışıyordu. Onun bu azmi Rodolfo’ya da örnek oluyordu. Başarı merdivenlerini hızlı bir şekilde tırmanacağından hiç şüphesi yoktu. Oğluna bırakacağı en iyi mirasın, Rafael gibi bir dost olduğunu düşünüyordu. Rodolfo, terle ıslanmış kahverengi saçlarını elinin tersiyle geri attı. Üzerinde bulunan zırh, artık onu yormaya başlamıştı. Bir aydır paslanmış olan kaslarını açmak ise gerçekten acı vermişti. İyileşen kolunu kaldırıp, sızlayan kısımlarını esnetti. Karşısındaki adamın hiç yorulmamışçasına dinç halini görünce, kıskançlıkla söylendi. “Biraz yorulmuş ve terlemiş gibi görünebilirsin, değil mi? Şu halime bak, kendimi savaşmaya çalışan narin bir kadın gibi hissediyorum.” Rafael’in gür kahkahası sarayın avlusunda yankılandı. “Neden? Sen kendini daha iyi hissedesin diye mi? Üzgünüm dostum, bu yıllarca elime geçmeyecek bir fırsat ve her anının tadını çıkarıyorum.” Rodolfo, bıkkınlıkla kılıcı yere sapladı. “Kendimi seni eğlendirmeye çalışan bir soytarı gibi hissediyorum. Benden bu kadar.” “Ne yani, eğlenceyi bitirdin mi?” Rodolfo haince sırıtarak, “Benimle eğlenirken dikkat et de, senin gece eğlencelerini ağzımdan kaçırmayayım,” diye söylendi.


“Ne yapacaksın? Dedikoducu fahişeler gibi ötmeye mi başlayacaksın?” dedi Rafael de sırıtarak. Rodolfo, masum bir bakış takınıp gözlerini kırpıştırdı. “Çok sarhoş olduğum bir anda Alvarez’le konuşurken, sevimli küçük karısının seni odasına aldığını ağzımdan kaçırabilirim. Aman Tanrım! Ne kadar kötü olur düşünsene...” Rafael kısılmış gözler ve tehditkâr yürüyüşüyle ona yaklaştı. “Sen sarhoş olduğun bir anda konuşmaya başlarsan, ben de aynı anda kolunun avda değil, Morales’in kızının odasının balkonundan atlarken böyle olduğunu babana ve Morales’e fısıldarım. Aman Tanrım! Ne kadar kötü olur bir düşünsene. Bir anda düğün çanları çalmaya başlayabilir.” Rodolfo şüpheli bakışlarla ona bakarak, “Böyle bir kötülüğü yaparsan, benim dostum değilsin demektir,” dedi.“Sen dilini tutarsan, ben de tutarım. Ah majesteleri, bir daha birisini tehdit ederken, onun elinde de size ait as bulunup bulunmadığına dikkat edin.” Sonra dönüp kahkahalarla uzaklaşırken, Rodolfo arkasından bağırdı. “Senin bir alçak olduğunu söylemiş miydim?” “Hem de her gün, majesteleri.” Armando, son söylenen sözlere dudaklarında bir gülümsemeyle katıldı. Sonra geri dönüp içeri girdi.

Yıl 1059 Savaş alanı cehennem gibiydi. Kopan başlar, önüne fırlayan kollar, üzerine fışkıran kan, at kişnemeleri, çığlık atıp bağıran insanlar… Atı Sword’un akıllıca dönüşleri ve geri çekilmeleri olmasa, şu an kendisi de yerde yatan cesetlerden biri olabilirdi. Kolları sürekli bir tırpan gibi kalkıp iniyor, önüne ne gelirse biçiyordu. Başını çevirip bakınca Rodolfo’nun da aynı şekilde büyük bir hızla düşman askerleri içinde kıyım yaptığını gördü. Berberiler büyük bir inançla saldırıyor, kayıplarına rağmen inatla geri çekilmiyorlardı. Dişlerini sıkarak küfretti. Daha fazla ölüye ihtiyaçları olmadığı halde bu aptallar neden geri çekilmiyorlardı? Atını döndürüp, elindeki kılıcı arkasından yaklaşan adamın göğsüne sapladı. Fışkıran kan, üzerindeki zırhı kırmızıya boyamıştı. Rodolfo’ya doğru doludizgin gelen düşman askerini görünce atını topukladı ve adamın ona uzanan kolunu omzundan biçti. Yere düşen kol hâlâ seğirirken, olanları fark eden prens başıyla selam verip işine geri döndü. Üç saatin sonunda çok sayıda asker kaybeden Berberiler, nihayet geri çekilmeyi akıl edebilmişlerdi. Bir ağacın altına sırtüstü serilen Rafael ve Rodolfo yorgunlukla gözlerini kapamışlar, savaş alanından gelen inleme ve çığlıkları dinliyorlardı. Kolunda hissettiği sızıyla başını çevirip bakan Rafael, derin kesiği görünce küfretti. Rodolfo onun sesini duyunca gözlerini açarak, “Ne oldu?” diye sordu.


“Yaralandığımın farkında değildim,” dedi kolundaki kesiği göstererek. “Gidip yarayı temizlet ve sardır. İltihaplanırsa kötü olur.” Rafael, kendisini yeniden çimenlere attı. “Şu an ölsem bile umurumda değil. Oraya kadar sürünmeye niyetim yok.” Rodolfo oradan geçen bir askere “Buraya bir şifacı gönder çabuk!” diye bağırdı. Onu duyan asker, emredileni yapmak için koşarak uzaklaştı. “Sen, kaybedemeyeceğim kadar kıymetlisin benim için. Eğer kendine dikkat etmezsen, seni kendi ellerimle öldürürüm.” Rafael, halsizce güldü. “Her halükarda ölüsün diyorsun, yani? Düşman kılıcıyla ölmektense, senin kılıcını tercih ederim. Nereye saplayacağını bilemezsin çünkü. Bu da benim hayatta kalma şansımı arttırır.” Rodolfo’nun yorgun kahkahası, gelip geçen askerlerin merakla onlara bakmasına neden oldu.

*** Armando öfkeyle taht odasında dolanıp duruyordu. Kuzeylerinde bulunan Aragon Krallığının sürekli kışkırtmaları sonucu Berberiler yine hücuma geçmişlerdi. Bu, akacak kan ve kaybedilecek çok sayıda asker demekti. Karşısında ayakta bekleyen prense ve Rafael’e baktı. “Neden kendisi saldırmıyor da bir maşaya ihtiyaç duyuyor? Berberilerin kazanması ona ne yarar sağlayacak?” Rafael duruşunu değiştirip, sorulan soruyu cevaplamak için atıldı. “İki düşman ülkeyi birbirine kırdırıyor, sonunda galip geleni de kendisi yok edecek. Hastalıklı zihni, hayaller görüyor olmalı. Bırakın tek vuruşta bu işi bitirelim ve Aragon Krallığı ortadan kalksın.” Armando, tahtına geri oturdu. “Bunu yapamayız. Bizim, Aragon’la savaştığımızı gören Leon Krallığı ve Endülüslüler iki taraftan saldırıya geçerse, ateş çemberi içinde kalırız. Onlar da buna güveniyorlar zaten. Asla işlerini bitirmek için saldıramayız. Bu fırsatı onlara verirsek, ordumuzu üç farklı cepheye sürmüş oluruz. Savaşı baştan kaybederiz.” Rafael’in canı sıkılmıştı. “Ne yapmamızı istiyorsunuz?” diye sordu. Armando sakalını tutup çekiştirdi. Düşünceli görünüşü, kan akmasını engelleyecek her türlü çözüme açık olduğunu gösteriyordu. “Bekleyeceğiz. Ne zaman saldırırlarsa, o zaman karşılık vereceğiz. Bu çok yavaş bir zafer olacak ama sonuçta biz kazanacağız. Şimdi gidin ve dinlenin.”


İki genç adam selam verip odadan çıktılar. *** Taht odasından çıktıktan sonra sarayın uzun koridorunda yürürken, Rafael karşıdan gelen babasını gördü. Çok fazla karşılaşmıyorlardı. Yeni kurulmuş krallığın diplomatik ilişkileri çok sıkıydı. Babası başarılı bir diplomattı ve tıpkı komutan olduğu zamanlardaki gibi sürekli seyahat halindeydi. Rafael’i görünce ona yaklaşıp, karşısında durdu. Uzun boylu esmer ve yakışıklı bir adamdı. Rafael’in babasına benziyor olması adamı içten içe gururlandırıyordu. Bir süre, birbirlerine ne söyleyeceklerini bilemeyerek durdular. Sessizliği bozan genç adam oldu. Boğazını temizledi ve “Nasılsın baba?” diye sordu. Diego, oğlunun büyüyüp genç bir adam olmasını izleyememiş bir baba olarak suçluluk duyuyordu. “İyiyim, evlât. Ya sen nasılsın?” Rafael babasından hep uzak kalmıştı ve şimdi bir baba oğul olarak yakınlaşamıyorlardı. Her zaman belli bir mesafe vardı aralarında. Bu uçurumu kapatmak için geç kalmış olsalar da, babasını severdi. “İyiyim, teşekkür ederim.” “Savaşı kazanmanızla gurur duyduğumu bilmelisin, Rafael. Sen azimlisin ve bu krallıkta iyi yerlere geleceğini biliyorum.” Rafael sessiz kaldı. Bir süre daha öylece bakıştıktan sonra babası elindeki kâğıtları göstererek, önemli işleri olduğunu söyledi. Ardından birbirlerine iyi günler dileyerek ayrıldılar. Rafael babasının birkaç yıl içinde bütün bu koşuşturmacadan vazgeçip, köşesine çekileceğini biliyordu. Ancak annesi adına böyle bir karara sevinebilirdi. *** Sonraki süreçte vur kaç taktikli çatışmalar artarak devam etti. Sınırdan giren düşman askerleri, girdikleri köyleri yağmalayıp yakıp yok ediyorlardı. Arkalarında ise harap olmuş, cesetlerle dolu köyler ve kasabalar bırakıyorlardı. Rafael ve Rodolfo artık saraya uğrayamaz hale gelmişlerdi. Sarayda en uzun dinlenme süreleri bir haftayı geçmiyordu. Her savaşla Rafael’in ünü biraz daha yayılıyordu. Amansızdı, cesurdu ve içindeki ateşi ancak düşmana kan kustururken atabiliyordu. Haber geldiğinde, sarayda bir davet vardı ve savaş alanından dönmelerinin üzerinden iki gün geçmişti. Savaşın kazanılması onuruna verilen davet, yabancı diplomat ve siyasetçilerin gözünü kamaştırmak amacıyla ihtişamlı bir zenginlik sunuyordu. İçki su gibi akıyordu. Gösterişli ve pahalı avizelerde yüzlerce mumun yandığı geniş salon, kadınların şuh kahkahaları ve müziğin hoş tınılarıyla canlanmıştı. Rafael ve Rodolfo için kan ve ölüm kokan günlerin sonunda bu neşe yeniden hayata dönmek gibiydi.


Rafael güzel bir kadını ayartmaya çalışırken, kapıdan içeri giren Anton’u görünce kaşları çatıldı. Savaşçı önsezileri bütün bedeninin gerilmesine neden olmuştu. Nöbetçiye durumu anlatmaya çalışan Anton, Rafael’i görünce ona doğru koştu. “Kasabaya saldırdılar, her yeri yakıp yıkıyorlar!” İçi buz kesen Rafael hiçbir şey sormadan hızla kapıya yöneldi. Koşarak salondan çıkarken, arkasından gelen komutanlardan Ortiz’e askerleri toplamasını söyledi. Zamanında yetişmeliydi. Kendi köyünü ve ailesini koruyamazsa, asker olmanın ne anlamı vardı? Yüreği sonsuz gibi gelen zamanın bir an önce bitmesi dileğiyle çarpıyordu. Atı Sword’u hazırlayıp, hızla üzerine atladı ve kimseyi beklemeden yola çıktı. Yol boyunca, kimseye bir şey olmaması için ettiği dualar işe yaramamıştı. Kasabaya girince büyük bir yıkımla karşılaştı. Evler yanıyordu ve her yerde ceset vardı. Bir an bile durmadan evine yöneldi. Yanan evin önüne geldiğinde korkuyla haykırdı. “Anneeee, Mayaaaa, babaaaa!” Ses yoktu. Hayatının bundan önceki yıllarında hiçbir zaman bu dehşeti tatmamış yüreği kayıpları için ağlamaya başlamıştı. Atından atlayıp mutfak kapısından içeri girmeye çalıştı ancak alevler izin vermeyince arka pencereye doğru yöneldi. Pencereyi zorlayarak açtı ve içeri girdi. Salonun ortasında, büyük bir kan gölünün içinde ailesi cansız bir şekilde yatıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü ve gözleri boşluğa dikili olan Maya’nın gözlerini kapadı. Babası, annesi ve Maya’nın üzerine kapanmış ama onları koruyamamıştı. “Lütfen… Beni böyle bırakıp gidemezsiniz. Özür dilerim, çok özür dilerim. Geç kaldım, biliyorum. Bana son bir şans verin, lütfen…” Gözünün önünden akıp giden görüntüler yüreğini delik deşik ediyor ve geriye hissiz, kupkuru bir et parçası bırakıyordu. Kan göletinin ortasında otururken, kendisinden akıp giden ve kaybolanların bir daha geri gelmeyeceğini biliyordu. Yaklaşan ateşin farkında bile değildi. Adını çağıran seslere de tepki vermiyordu. Orada öyle oturup, boş gözlerle ailesinin cansız bedenlerine bakarken, pencereden giren Anton ve Rodolfo onu kolundan tutup dışarı çıkardılar. *** Sarayda bir hafta geçmek bilmedi. Öyle öfkeyle doluydu ki, patlamak üzere olan bir yanardağ gibi dolaşıyordu. Baskında Lucio da yaralanmıştı, fakat sarayın şifacıları tarafından tedavi ediliyordu. Anton ise o günden bu yana yanındaydı. Rafael onun sarayda kalmasının daha makul olacağına karar vermişti. Ailesinden birini daha kaybetmek istemiyordu. Kuzeninin karşı çıkışlarına aldırmadan, köy yeniden inşa edilene kadar sarayda kalması emrini verdi.


Günlerdir süren durağanlık, sürekli kaybettiklerini hatırlatıyordu. Nefes almak bile güçleşmişti. Nihayet bu duruma daha fazla katlanamayacağını hissederek, emrinde olan askerlere hazırlanmalarını söyledi. Rodolfo, onun hazırlıklarını duyunca hızla odasına daldı. Rafael pencere önünde, sarayın avlusunda talim yapan askerleri izliyordu. Arkasından gelen öfkeli sese dönüp bakmadı fakat gergin omuzları her hareket ve sesin farkındaydı. “Ne demek gidiyorsun, nereye gittiğini sorabilir miyim?” Bütün vücudu gergin bir keman teli gibi kopmak üzereydi. Köşeli çenesi sıkmaktan kasılmıştı ve gözlerinde yanan intikam ateşi baktığı yeri dağlıyordu. Ne cevap vermesi gerektiğini bile bilmiyordu. Sadece, bu ateşi söndürebilmeyi, nefes alabilmeyi ve ailesinin son görüntülerini unutabilmeyi istiyordu. Rodolfo kızgınlıkla “Sana söylüyorum, Rafael! Nereye gittiğini sanıyorsun?” diye gürledi. “Gitmeliyim, daha fazla burada duramam. Onların kan gölü içindeki görüntülerini unutamıyorum. Biz masumları hiç öldürmedik, Rodolfo. Bütün intikam, hırs ve acımızı savaş alanına döktük, çünkü erkekçe olan buydu. Ama karşılığında elimizde kalana bak! Bu hesabı kapatmak için gitmek zorundayım.” Genç adamın ses tonu, Rodolfo’nun bile buz kesmesine neden olmuştu. Daha önce onu hiç bu kadar donuk, karanlık ve duygusuz görmemişti. Ancak onu anlayabiliyordu. “O zaman birlikte gideceğiz.” Rafael sert bir şekilde dönüp ona baktı. “Hayır, sen gelmiyorsun! Babanın sana burada ihtiyacı var. Geleceğin kralı olarak diplomasiyi öğrenmen gerek, her şey savaşla halledilmiyor. Bundan sonra sen akıl, mantık ve dilini kullanacaksın, bense senin kılıç tutan kolun olacağım. Savaşmak benim işim, sen sarayda kal.” Rodolfo öfkeyle, “Neden ben? Kral olacak kadar diplomatik bir adam değilim. Savaş alanında kendimi özgür hissediyorum. Babamın Rodolfo diye tutturmasını anlamıyorum. Rodas bu konuda benden daha hevesli. Onu sürgünden çağırıp veliaht ilan etse, bütün problemler ve tatsızlıklar ortadan kalkar,” diye homurdandı. Rafael, huysuz bir çocuk gibi davranan Rodolfo’yu yatıştırmak istercesine “Neden olduğunu sen de biliyorsun. Rodas aç gözlü, hırsları için yapmayacağı şey yok. Çevirdiği dolaplarla tüm yarımadayı birbirine katar ve kan gövdeyi götürür. Bu krallığa senin gibi bir kral lazım,” dedi. Ardından arkadaşına yaklaşıp, elini omzuna koydu ve sıktı. Rodolfo bunun bir veda olduğunu anlamıştı, kabullenmiş gibi içini çekerek odadan çıktı. Rafael artık bir yol ayrımına gelmiş ve yolunu çizmişti. Bugünden sonrası, genç adam için yeni bir başlangıç olurken, savaş meydanlarında binlerce insanın sonu oldu. Gaddar, acımasız, ne denirse densin, hakkında söylenenleri umursamadı. Kendince doğruları olan bir adamdı ve elinden geldiğince masum insanlardan uzak durdu. Fakat savaş meydanı ölmek için koşulan bir yerdi. Ölümü severek, bilerek gelen savaşçılara istediklerini elinde Roya ile El Kayran verdi.

Gözlerinin Esareti by Jennifer Royce  

önokuma onread

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you