Issuu on Google+


Audrey Griffin’in üstünde ceket yoktu. Pantolonunun dizden aşağısı çamur içindeydi ve ayakları çıplaktı. Saçına da çamur bulaşmıştı. Annem arabayı çalışır halde bırakıp kapıyı açtı. Ben arabadan çıktığımda Audrey Griffin bağırmaya başlamıştı. “Bayırın az önce evimin üstüne yıkıldı!” Nasıl yani? oldum. Arazimiz o kadar büyüktü ki ve çimenliğin bittiği yer o kadar aşağıdaydı ki neden bahsettiğini anlayamıyordum. “Bir parti sırasında,” diye devam etti Audrey, “müstakbel Galer Caddesi ebeveynleri için verdiğim bir parti.” “Hiç haberim yoktu...” Annemin sesi titriyordu. “İşte ona inanırım,” dedi Audrey, “çünkü okulla zerre alakan yok. Her iki ana sınıfı da oradaydı!” “Kimseye bir şey oldu mu?” dedi annem. “Tanrı’ya şükür, hayır.” Audrey’nin yüzünde delice bir sırıtış vardı. Annemle mutlu-kızgın dediğimiz insanları büyüleyici bulurduk. Audrey Griffin’in bu performansı o ifadenin gelmiş geçmiş en iyi versiyonuydu.

“Tamam. Bu iyi,” diyerek iç çekti annem. Kendini ikna etmeye çalıştığını görebiliyordum.

“İyi mi!?” diye çığlık attı Audrey. “Arka bahçem iki metre çamurun altında kaldı. Çamur pencereleri kırdı, bitkilerimi ve ağaçlarımı kökünden söktü, ahşap zemin kaplamalarımı parçaladı, çamaşır makinemi ve kurutma makinemi duvardan söktü!”

Audrey gerçekten de hızlı konuşuyor ve sık sık nefes alıyordu. Sanki saydığı her hasarla mutlukızgınlık ibresi biraz daha sağa gidiyor gibiydi.

“Barbeküm gitti. Pencere süslerim mahvoldu. Seram çamur altında. Fidanlar öldü. Büyütmesi yirmi beş yıl alan cins ağaçlar kökünden söküldü. Japon ak ağaçlarım ezildi. Aile yadigârı güllerim gitti. Tuğlalarını kendim döşediğim ocak gitti!

Annem gülmemek için ağzının köşelerini emiyordu. Patlamamak için hemen yere baktım. Ama sapıkça bir şekilde komik bulduğumuz her neydiyse bir anda ortadan kayboldu.


“Ve o tabela!” dedi Audrey hırlayarak.

Annemin yüzü düştü. Kelimeyi güçlükle telaffuz ederek, “tabela,” diyebildi.

“Hangi tabela?” diye sordum.

“Nasıl bir insan öyle bir tabela...” dedi Audrey. “Bugün indirteceğim,” dedi annem. “Hangi tabela?” diye tekrarladım. “Çamur o işi senin yerine halletti,” dedi Audrey anneme. Anneme dikilene kadar Audrey Griffin’in gözlerinin ne kadar açık yeşil olduklarını fark etmemiştim. “Bütün hasarı karşılayacağım,” dedi annem. Annemle ilgili şöyle bir şey var: Sıkıntıya gelemez ama krizlerle başa çıkma konusunda harikadır. Bir garson üç defa istediği halde bardağına su doldurmamışsa ya da dışarı çıkarken güneş gözlüklerini evde unuttuysa yandınız demektir. Ama gerçekten de kötü şeyler olduğunda annemi bir anda müthiş bir sakinlik kaplar. Bunun benim yüzümden çocuk hastanesinde geçirdiği onca zamanın etkisi olduğunu düşünüyorum. Demek istediğim, kötü bir şey olduğunda yanınızda annemden iyi birisi olamaz. Ama bu sakinliği Audrey Griffin’i daha da bozmuşa benziyordu. “Senin bütün olayın bu mu yani? Para!?” Audrey çılgınlaştıkça gözleri daha da parlıyordu. “Orada, dev gibi evinde durup hepimize tepeden bakıp çekler yazmak, ama bir kere bile tahtından inip bizi varlığınla şereflendirmeye tenezzül etmemek mi?” “Belli ki şu an hassas bir durumdasın,” dedi annem. “Bayırdaki düzenlemeleri senin ısrarın üzerine yaptırdığımı hatırlaman gerek, Audrey. İşi senin ustana senin belirlediğin günde yaptırdım.” “Yani bunların hiçbirisi senin sorumluluğun değil, öyle mi?” Audrey gıdakladı. “Ne kadar da işine geliyor. Peki tabelaya ne demeli o zaman? Onu da ben mi astırttım? Gerçekten, merak ediyorum.” “Hangi tabela?” Bütün bu tabela meselesi beni korkutmaya başlamıştı.


“Buzz,” dedi annem. “Gerçekten aptalca bir şey yaptım. Sana daha sonra anlatacağım.” “Şu zavallı çocuk,” dedi Audrey acı acı. “O kadar çok şey çekti ki.” “Nee?..” dedim. “Tabela için gerçekten de özür dilerim,” dedi annem Audrey’ye anlayışlı bir ses tonuyla. “O tabelayı seni bahçıvanınla bahçemde bulduğum gün bir hırsla yaptırmıştım.” “Beni mi suçluyorsun?” dedi Audrey. “Bu harika değil mi?” Sanki mutluluk ibresi tehlike seviyesini aşmış ve daha önce hiçbir mutlu-kızgın insanın bulunmadığı meçhul bir yere gelmişti. En azından beni korkuttuğu kesindi.

“Kendimi suçluyorum,” dedi annem. “Sadece bugün gerçekleşen olayların ardında daha büyük bir resim olduğuna dikkat çekiyorum.” “Zaten şehir mevzuatı gereği yapılması gereken bir fiyat tahmini için bir beyefendinin bahçene girmesi ile bir tabela asmanın, her iki ana sınıfını da travmatize etmenin, Galer Caddesi’ne yapılacak yeni kayıtları tehlikeye atmanın ve evimi yıkmanın aynı şey olduğunu mu düşünüyorsun?” “Evet, tabela bahçeme izinsiz girilmesine verdiğim bir tepkiydi.” “Vaaaaayy beeee,” dedi Audrey Griffin, nidayı bir hız treni gibi yükseltip alçaltarak. Sesi öyle bir nefret ve delilikle doluydu ki tenimi delip geçti. Kalbim daha önce hiç çarpmadığı gibi çarpmaya başladı. “Bu gerçekten de ilginç.” Audrey’nin gözleri büyüdü. “Demek ki evimin dibine nefret dolu bir tabela asmanın, bahçende yapılacak bir iş için fiyat tahmini almaya uygun bir tepki olduğunu düşünüyorsun.” Son cümleyi söylerken parmağıyla sekiz farklı yönü işaret etti. “Sanırım anlıyorum.” “Aşırı tepki verdim,” dedi annem sakinliğini tazeleyerek.“Benim mülküme izinsiz girmiş olduğunu unutma.” “Yani basitçe söylemek gerekirse,” diye patladı Audrey, “sen delisin!” Gözlerini deli gibi kırpıştırıyordu. “Tanrım, hep merak ediyordum. Şimdi cevabımı aldım.” Yüzünde delice bir hayret ifadesi belirdi ve ellerini hızla, küçük hareketlerle çırpmaya başladı. “Audrey,” dedi annem, “orada durup bu oyunun bir parçası olmadığını söyleme bana.”


“Ben oyun oynamam.” “Peki ya Gwen Goodyear’a ayağının üstünden arabayla geçtiğimi söyleyen o mektubu göndermene ne demeli? O neydi?”

“Off Bernadette,” dedi Audrey, başını çok üzülmüş gibi sallayarak. “Bu kadar paranoyak olmaktan vazgeçmen lazım. Belki de bizimle daha çok iletişim kursaydın seni yemek isteyen öcüler olmadığımızı fark ederdin.” Ellerini kaldırıp havayı pençeledi. “Burada işimiz bitti,” dedi annem. “Tabela için yeniden özür dilerim. Aptalca bir hataydı ve para olsun, zaman olsun, Gwen Goodyear ve Galer Caddesi olsun, bununla ilgili bütün sorumluluğu üstleneceğim.” Annem dönüp arabanın önüne geçti. Tam içeri girecekken Audrey Griffin tıpkı filmlerdeki şu öldüğünü sandıktan sonra canlanan canavarlar gibi yeniden başladı. “Eğer bu evde yaşadığı biliniyor olsaydı Bee’yi asla Galer Caddesi’ne almazlardı,” dedi Audrey Griffin. “Gwen’e sor. Kimse sizin Seattle’a L.A’den gelip hoş bir semtin ortasında on iki dönümlük bir bina alıp oraya evim dediğinizi fark etmemişti. Şu an durduğumuz yer ne biliyor musun? Altı kilometre çapında bir alanın içinde benim büyüdüğüm ev, annemin büyüdüğü ev ve büyük annemin büyüdüğü ev var.” “İşte buna inanırım,” dedi annem. “Büyük büyük babam Alaska’da bir kürk avcısıymış,” dedi Audrey. “Warren’ın büyük büyük babası ondan kürk alırmış. Demek istediğim, buraya Microsoft’tan kazandığınız parayla yerleşip buraya ait olduğunuzu düşünüyorsunuz. Ama değilsiniz. Ve hiçbir zaman da olamayacaksınız.” “Bence de.” “Diğer annelerin hiçbirisi senden hoşlanmıyor, Bernadette. Sekizinci sınıftaki kızlar ve anneleri için Whidbey Adası’nda bir Şükran Günü Partisi verdiğimizi ama seni ve Bee’yi çağırmadığımızı fark ettin mi? Ama senin Daniel’s Broiler’da harika bir tatil geçirdiğini duydum!” O anda soluğum kesilir gibi oldu. Orada duruyordum, ama Audrey Griffin canımı çıkarmıştı. Dengemi koruyabilmek için arabaya tutundum. “Çizgiyi aştın, Audrey.” Annem ona doğru beş adım ilerledi. “Siktir git.” “Tamam,” dedi Audrey. “Bir çocuğun önünde o kelimeyi söyle. Umarım sana kendini daha güçlü hissettirmiştir.”


“Yeniden söyleyeceğim,” dedi annem. “Bee’yi bu işin içine çektiğin için siktir git.” “Bee’yi seviyoruz,” dedi Audrey Griffin. “Bee muhteşem bir öğrenci ve çok tatlı bir kız. Bu da sadece çocukların yaşadıklarına rağmen ne kadar dayanıklı olabileceklerini gösteriyor. Eğer Bee benim kızım olsaydı, ve Whidbey Adası’ndaki her anne için konuştuğumu biliyorum, onu asla yatılı okula göndermezdim.” Nihayet konuşabilecek kadar soluklanmıştım ve: “Ben yatılı okula gitmek istiyorum!” “Tabii ki de istersin,” dedi Audrey, acıma dolu. “Yatılı okula gitmek benim fikrimdi!” diye bağırdım feci bir öfkeyle. “Sana bunu söyledim zaten!” “Yapma, Bee,” dedi annem. Bana bakmıyordu bile. Sadece elini benden tarafa doğrultmuştu. “Değmez.” “Tabii ki de senin fikrindi,” dedi Audrey Griffin; benimle konuşabilmek için başını annemin yanından uzatmış, gözlerini yana kaydırmıştı. “Tabii ki de gitmek istersin. Bunu istediğin için kim seni suçlayabilir ki?” “Benimle böyle konuşamazsın!” diye çığlık attım. “Beni tanımıyorsun!”

Sırılsıklamdım ve konuştuğumuz süre boyunca arabanın motoru çalışıyordu ki bu büyük bir benzin israfı demekti ve her iki kapı da açık olduğu için yağmur arabanın içine girip deri koltukları mahvediyordu ve ayrıca tam otomatik kapının önünde park etmiş olduğumuz için kapı sürekli kapanmak için harekete geçip sonra yeniden açılıyordu ve ben de bunun kapının motorunu yakmasından endişe ediyordum ve Dondurma ağzı açık, dili dışarı sarkmış bir şekilde, sanki korunmaya ihtiyacımız olduğunu anlamamış gibi arabanın arka koltuğunda oturuyordu ve ayrıca Abbey Road çalmaya devam ediyordu; Here Comes the Sun, annemin ona beni hatırlattığını söylediği parça ve ben bir daha Abbey Road’u dinlemeyeceğimi anladım. “Tanrım, Bee neyin var?” Annem döndü ve bir sıkıntım olduğunu anladı. “Konuş benimle, Buzz. Kalbine bir şey mi oldu?” Annemi itip Audrey’nin ıslak yanağına bir tokat attım. Evet, biliyorum! Ama o kadar kızgındım ki. “Senin için dua edeceğim,” dedi Audrey. “Kendin için dua et,” dedim. “Annem senin için ve diğer o anneler için fazla iyi. Herkesin nefret ettiği asıl sensin. Kyle spor ya da ders dışı faaliyetlere katılmayan bir berduş. Arkadaşlarının onunla takılmasının tek nedeni Kyle’ın onlara...


Neredesin Bernadette?