Page 1


RUHUN ŞEHRİ KUDÜS AYŞE KILIÇ

02

20

KARDAN MELEK MEHMET ERTURAN

KUDÜS BİZİMDİR NURULLAH HATİPOĞLU

04

22

SON ÇARE AYŞE ADAN

UCUNDAN KIYISINDAN KUDÜS MÜBERRA GÜNEŞ

06

24

BABA BEN JET LAG OLDUM KÜBRA ÇOBAN

TEBESSÜM ŞEHRİ KUDÜS YASEMİN OKUTAN

08

26

ENDİŞE FATİH MUHAMMED ÇAKMAK

CÖMERT KUDÜS ŞEHRİ BEYZA UĞURTÜRK

10

28

ELLER DE KONUŞUR İSTERSE SEDANUR ALMAZ

HANUKA VE AKSA VE MESKEN HİLAL SÖYLEMEZ

12

29

OKURLUK İSTİDADI SEVDENUR KAYA

KUDÜS VE BİZ FATİH MUHAMMED ÇAKMAK

14

30

NAM’I AZ NAMAZ KÜBRA TÜRKÜCÜ

BEYARIK SEFERLERİ

16

31

AYŞE NUR YAZICI YAKARIŞ

İNCELİĞİN TİMSALİ: OSMANLI EVLERİ EDA KOÇ

17

32

MANİSA KULÜP MEFKÛRE MERVE DEMİRBİLEK

sorulacak hatırlar merve kiraz

18

33

UNUTTUM AYGÜN YILMAZ

HUZUR HACER ÇAYAN

19 Mefkûre Fanzin Dördüncü Sayı & Kış 2013

İletişim https://www.facebook.com/Mefkure https://www.facebook.com/Kulup.Mefkure Mefkûre Fanzin, Mefkûre Kültür, Sanat ve Düşünce Kulübü’nün yayın organıdır. Gönderilen yazılar iade edilmez. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Her hakkı mahfuzdur.


Editörden Kulüp Adına Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Fatih Muhammed ÇAKMAK Editör Ganime DOĞAN Danışman Doç. Dr. İhsan TOKER Grafik Tasarım Muhammed Mustafa KARADAŞ Basım ve Reklam Sorumlusu Sümeyra TAŞÇI Hümeyra TETİK

Aziz Okuyucu, Mefkûre Kudüs’teydi. Eriha’dan, el-Halil’den, nebiler diyarı, ilk kıble, üçüncü harem Kudüs’ten selamlar getirdi. Kadim geçmişin selamet ve bereket yurduna sıla-i rahim yaptı. Ankara’dan on yedi üniversiteli genç “Seninleyiz ey Kudüs” dedi. Mervan Mescidi’nden Kıble Mescidi’ne Kubbetu’s-sahra’ya, İmam Gazali’nin İhya’sını yazdığı ilim meclislerine Mescid-i Aksa dört koldan kapılarını açtı bu gençlere. Sahira Kapısı, Şam Kapısı, Arslanlı Kapı selam ile açıldığı, emin yurt sakinine ev sahipliği yapanlara olan özlemini dile getirdi. Bazen tatlı bir tebessüm bazen derin bir iç geçirme ve kalplerin en derin köşelerinden gelen hüzünle dökülen göz yaşları… Kudüs her ne kadar anlatmakla bitmese de bir nebze de olsa gözlemler ve tecrübeler kaleme dökülsün dedik ve bu sayıyı Kudüs’e ayırdık. Geçen sayıda iki haremimize yer vermiş Mekke ve Medine’ye yol almıştık. Kudüs’le birlikte üçlü birlik tamamlandı. Kudüs’e misafir olduktan sonra hayatın içine doğru yol aldık. Yine birbirinden güzel konular derinden hislerle huzura geldi. Manisa Kulüp Mefkûre’yi ağırlıyoruz bu sayıda. Manisa’daki çalışmalarımızı şube başkanımız Merve Demirbilek anlatıyor. Bereket bu ya Bolu’da da artık Mefkûre var. Resmi süreç tamamlandı, artık çalışma vakti. Katkılarından dolayı Şeyma Erol ve Fatih Peker’e teşekkür ediyoruz. Bir hayal kurarsınız ve gün gelir o hayal dahi edemediğiniz bir noktaya gelir. Mefkûre şubeleri bir hayalle başlayıp bereketli bir ırmak oldu bizim için. Sabır ve sebat ile yeni sayımızla yine huzura gelebiliriz ümidiyle sözü burada noktalıyor; dopdolu dördüncü sayımıza bismillah diyoruz.

ganime doğan


RUHUN ŞEHRİ KUDÜS Ayşe Kılıç

İ

slam’ın ilk kıblesi, Hz. Peygamber’in (asm) Mirac’a çıkarken uğradığı ilk kutsal durak, semalara yükselişin ilk basamağı, dinlerin paylaşamadığı kent, Mekke ve Medine‘den sonra gelen üçüncü Harem-i Şerif, göğe çıkılan şehre Kudüs’teyiz. 400 yıl Osmanlı himayesinde kalan Kudüs’te bir ibadet mekânına polis kontrolüyle giriyor olmanın öfkesi içimizde bir sızı oluşturuyor. Her şeye rağmen mescidin geniş bahçesinde derin bir huzur ve sükûnet hissediyoruz. Türkiye’den geldiğimizi öğrenen Filistinlilerin yüzlerinde beliren aydınlık, bizleri cesaretlendiriyor. Onların memnuniyeti, iltifatları, onlara yalnız olmadıklarını hissettirmenin huzuru bizde iz bırakıyor. Gün ağarırken Birinci kıble, ikinci Beytullah ve ziyaret edilmesi tavsiye edilen, bir rekât namazın bin rekât namaz sevabı kazandırdığı üçüncü mescitte Efendimizin ” Mescid-i Aksa’da ibadet edenler, semavatın birinci katında ibadet etmiş gibidirler.” müjdesi içimizi de ağartan bir ferahlık hissiyle ruhumuzu besliyor. Zeytin Dağı, her şeyin şahidi,

bağrına yasladığı koca Kudüs’ü o teselli ediyor. Barış ve bereket için, yüklendiği nimeti yüke dönüştürmemek için dimdik ayakta… Sinesinde asırları güzelleştiren, yolumuzu aydınlatan Allah dostu iki büyüğümüzü tutuyor. Hidayet nuruyla eren ve başkalarına yol gösteren Selman-ı Farisi ve Rabiatü-ül Adeviye. Zeytin Dağı bize umut oluyor. Zeytin dalları uzatıyoruz tüm insanlığa ettiğimiz dualarla… Kudüs’e girmek, her şeyin olduğu yere girmek demek ya Zeytin Dağı eteklerinde 3 dinin mensuplarıyla kafileler halinde Efendimiz’in Mirac’a yükseldiği, Mescid-i Aksa’yı sırtında taşıyan şehri, tarihi seyre dalıyoruz. Bu seyirde gün içinde o kadar çok peygamber kabri, makamı, izi, işareti gördüğümüz halde kendimizi maneviyatın huzur veren sükûnetine bırakamıyoruz. Birleştiren şehir Kudüs’e, duvarlar, tel örgüler, yasaklar ve güvenlik noktalarıyla parçalanmış, adeta güzelliğin bela çağrıştırdığı feryat ve çığlıkları da içinde barındıran, dinlerin paylaşamadığı kente, ağlayan şehre bakarken gözlerimiz doluyor.

2


Mescid-i Aksa müminlerin kıyamete kadar imtihanı, Peygamberimizin ümmete emaneti ve mirası… Müslüman topraklar ve Mescid-i Aksa işgal altında. Cuma namazı sonrasında bombalanan Mescid ve Filistin halkı tehdit altında. Anlıyoruz ki İsrail’in Kudüs’teki işgali hane hane genişliyor. Zeytin Dağı’ndan seyrettiğimiz, aslında seyirci kaldığımız, şehrin ve asıl sahiplerinin kıskaç altındaki varlığı… Filistinli Müslüman kardeşlerimiz selam gönderiyorlar Türkiye’ye… Büyük bir davet var. Bizleri bekliyorlar. “Bizim umudumuz sizlersiniz. Ne hoş geldiniz! Bizi yetim kabul edin, yine gelin hep gelin!” deyişleri kulağımızda çınlıyor. Bir kez daha titriyor yüreklerimiz. “Tüm inananların barış ve huzur içinde yaşadığı, insanlığın ortak vicdanının sesi haline gelmiş bir düzenin kurulması mucizeler şehri Kudüs için imkânsız değil” diyen sesleri zihnimizde yer ediyor. Bilmediklerimizi öğrenme, öğrendiklerimizle salih ameller işleyebilme, kutsallarımıza sahip çıkabilme, gönlümüzdeki Filistin ateşini biraz daha harlayıp yüreğimizin ulaştığı yerlere ellerimizi de ulaştırabilme niyetiyle Kubbet-üs Sahra’ya “Yine geleceğiz!

İnşallah” diye fısıldıyoruz. Mescid-i Aksa’yla biraz daha dertleşip taş sokaklardan Kudüs’e veda ediyoruz. Adlarını İbrahim, Süleyman, Davut, İshak, Musa, Meryem, İmran, Zekeriya, Yakup, Yunus, Yusuf, Yavuz, Selahattin, Sare, Hacer verdiğimiz çocuklarımıza oraların sorumluluğunu yükleyip “Bu topraklar sana emanet” demek üzere, onları, oraları, zulümleri unutmamak üzere Kudüs’e veda ediyoruz. Her gün biraz daha artan özlemlerimiz başlıyor şimdi. Unutursak, Filistinli çocukları, Mescid-i Aksa hafızları, çaresiz babalar, tutsak gençler, feryatları bomba seslerine karışan anneler bizleri affetmeyecek, diyerek veda ediyoruz Kudüs’e… Onlar, Hz Ömer’i, İslam’ın büyük ve şerefli kumandanı Peygamber’in Mirac’a çıktığı Mescid-i Aksa esaret altındayken tam yirmi yıl tebessümü kendine çok görmüş; bu süre zarfında hep çadırda yaşamış, “Hünkârım size bir ev inşa edelim.” diyenlere de “Allah’ın evi esirken ben kendime nasıl bir ev edinebilirim?” diye cevap veren Selahattin Eyyubi’yi, Osmanlıyı, Abdülhamid’i, bizleri bekliyorlar… Ey Rabbimiz, lütfeyle, ikram eyle… Amin.

3


KUDÜS BİZİMDİR nurullah hatipoğlu

Y

azmaya başlarken bile ne kadar çok özlediğimi hissediyorum Kudüs’ü. 4 kısa günün içerisinde yıllarca çekilen ıstırabı bir nebzede olsa hissettik. Evet, peygamberler şehri kutsal belde Kudüs’e gittik. Dünya gözüyle görmek nasip oldu. Gerçi ilk başlarda inanamadık, rüyada olduğumuzu ve birazdan uyanacağımızı sandık. Ancak gerçekti, peygamberler şehri Kudüs’e ayak basmıştık. Tabi içimde bir korku vardı. Şimdiye kadar neredeydiniz, yardım çığlıklarımızı niye duymadınız deseler ne yapardım. Ya yüzüme bakmazlarsa, ya benden kaçarlarsa diye korktum. Ancak Kudüs bizi çok iyi karşıladı. Sanki bizi bekliyordu, sanki geç kaldınız bizde sizi bekliyorduk diyordu yollar, ağaçlar kuşlar.

Kudüs’ün yaşlı surları sanki bizi görünce dik durmaya çalışıyor “biz hala ayaktayız sizi bekliyorduk yıllarca” diyordu. Bu duygular içerisinde Mescid-i Aksa’ya ayak bastık. Yani o anki duygularımı karşılayacak bir kelime literatürde var mı bilemiyorum. Sanki bedeninizi kapının eşiğine bırakmışınız da ruhunuz içeri giriyor gibi. Ferahlık geliyor yüreğinize, rahatlıyorsunuz. O kadar katliamı ve hüznü içinde barındıran Aksa yine de umut, sevinç ve İslam kokuyor, şehit kokuyor. 4 günümüz geçti Kudüs’te. Namazlarımızı Kıble Mescidi ve Kubbetüs Sahra’da kıldık. O tadı asla unutamam. Kudüs sokaklarını gezdik, esnafla sohbet ettik. Bizi o kadar çok seviyorlar ki anlatamam.

4


Türk olduğumuzu duyunca gözlerinin içi gülüyor ve hemen ağlayarak size yaşananları anlatıyorlar. Hani küçük kardeşler başkasından dayak yiyince abilerine şikâyet ederler ya işte Filistinlilerde bize İsrail’i ve Arap ülkelerini ağlayarak şikâyet ediyorlar. Kudüs sokaklarında adım başı Osmanlı izine, Selahattin Eyyubi’nin izine rastlıyorsunuz. Allah hepsinden razı olsun. Filistinliler çok cömert ve misafirperver insanlar. Hemen bir şeyler ikram etmek istiyorlar. Bütün olumsuzluklara rağmen yüzlerinden gülümseme eksik olmuyor. Onlarla birebir muhabbet etmeyi o kadar çok isterdim ki. Arapça bilmemem bana çok acı verdi. Onların duygularını tam manada yaşayamadım. Bu konuda çok pişmanım. Bir yetim çocukla karşılaştık. 15-16 yaşlarındaydı. Ama 40 yaşında gibi duruyordu. Gözlerini görmeliydiniz, gözleri her şeyi anlatıyordu. Arapça bilmenize gerek yoktu onun gözlerine baktığınızda. Bakarken gözlerinden özlem, hüzün, çaresizlik, nefret, intikam akıyordu. Gözyaşına sıra gelmiyordu zaten.

Ağlamıyor gençler. Elini tuttuğunuzda taş tutmaktan nasırlaşmış olduğunu anlıyorsunuz ellerinin. Elleri taş kokuyor Filistinli çocukların. Ama bedenlerinde kurşun izleri var. Kudüs’ü yalnız bırakmayalım, bırakmayın. Kudüs’ün ucuz kahramanlıklara, oturduğumuz yerden ağlamalarımıza, bağrışmalarımıza ihtiyacı yok. Kudüs’ün uzun vadeli yardımlara ihtiyacı vardır. Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü fethe giderken yolunu halk kesiyor ve ona dualar edilince diyor ki “benim sizin dualarınıza ihtiyacım yok kılıçlarınıza ihtiyacım var” diyor. Arkadaşlar, kardeşlerim yasaklar, baskılar, engellemeler yüzünden ve 730 km uzunluğundaki duvar yüzünden Mescid-i Aksa cemaatsiz kalmak üzere. Her hafta Türkiye’den kafilelerin gitmesi gerekiyor. Biz orada olduğumuzda gerçek mermi kullanamıyorlar. Bu bizim boynumuzun borcudur. Dualarımızda Kudüs’ü unutmayalım. Kalbimizin bir köşesi Kudüs diye atsın. Kudüs bizimdir, Kudüs Filistin’indir, Kudüs Müslümanlarındır.

5


Ucundan Kıyısından Kudüs müberra güneş “Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var Âşık-i sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var “ Diyerek çıktık yola. Büyük bir heyecanla beraber bizi nelerin beklediğini az çok tahmin ediyorduk. Havaalanında oradan oraya koşturduk ve nihayet uçağa binip oturduk yerlerimize. Tüm gece uyu/ya/mamış olmamıza rağmen uçakta da uyku tutmadı. Sonunda yaklaşık üç saatlik yolu tamamlayıp indik uçaktan. Siyonist devletçe bekletildik ya, neyse dedik değer. Önce Yafa’yı turladık. Öğle namazından sonra yola

çıktık Kudüs’e doğru. Rehberimiz anlatıyor bizde ses kaydı yapıp not alıyorduk. Kudüs’e girince otobüste Kubbetüssahra’nın kubbesini gördük. Heyecanımız hat safhada… Otele gelip güya yerleştik ve koştuk Aksa’ya… Allah’ım nasıl bir güzelliktir bu. İnsanı bir anda saran maneviyatın yanında Aksa’yı selamlamanın sevinci doldurdu yüreğimizi. Hani çok sevip uzun süredir görmediği arkadaşına sıkıca sarılmak ister ya insan, işte öyle bir sevinç doldurdu yüreğimizi ki sarılmak istedik.

6


Ama ne mümkün 144 bin metrekarelik alan :) Kudüs, nasıl büyülü bir şehirdir… Beni uzakta gözyaşlarına boğan bu şehir yanına vardığımda da içimdeki hasretini katmerledi. Çok uzak kalmışız çok özlemişiz, belli. O da bizi özlemiş, yıllardır gelin slogan atın bahçemde demiş de duymamışız. Her bir mescidinde namaz kılıp bir de herkese dua ettik diye de havamızı atmalıyız şimdi :) Etrafta Türk olduğumuzu anlayıp her sokak başında bize selam veren Filistinlileri unutmamak gerek… Bu ne kadar sabırlı ve cesur bir millet Ya Rabbi! “Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!” diyor ya Üstad Necip Fazıl. Filistinliler de böyle yılmıyor, direniyor tüm zulümlere ve bizim yerimize de ölüyor… Onları böyle görmek bize daha çok azim verdi. Kudüs’e gitmekle imanımızın değerini anladık ve ne kadar

ucuz bir hayat yaşadığımızı… Kudüs’te yıllarca buraya gelebilmek için yaptığımız duaların ete kemiğe bürünmüş hali olarak karşımıza çıkan miniklere, ülkemizdeki ağabeyleri ve ablalarınca gönderilmiş hediyelerini dağıttık. O gözlerdeki sevinç görülmeye değerdi. Kıldığımız o mükemmel ve atraksiyonlu Cuma namazını ise ömrümüz boyunca unutamayacağız muhtemelen. Geri dönmek zorunda olmamız yüreğimize öyle ağır geldik ki, ağlamaklı olduk veda ederken Aksa’ya. Vatanımıza dönerken ziyaret ettiğimiz peygamberlerden, sahabelerden ve Filistinlilerden selamlar götürüyorduk ve içten içe tekrar gelmek için yeminler ediyorduk. Saniyede gizlenen asır gibi kalbimizde şimdi Aksa… Ve belki yıllarca kuracağımız cümleyi söylemeye başladık büyük bir metanet ve sabırla; “Hünkârım, yık kalbimin surlarını tüm yollarım Kudüs’e çıksın.”

7


TEBESSÜM ŞEHRİ KUDÜS yasemin okutan

C

uma sabah namazından sonra geçen defa gittiğimde davete icabet edemediğim bir ablamızın evine kahvaltıya gittik. Muazzam bir kahvaltı, baldan tatlı bir sohbet, sıcacık bakışlar, yumuşacık kalpler, dilleri dualı ağızlar. Cuma namazının farzı kılınır kılınmaz başlamıştı olaylar. Birden ses bombalarına karşı tekbirler nidaları yükseldi göğe. Son model silahlar, her bir yandan zırhlı askerlerin karşısında, Mescid –i Aksa’yı, mescidin taşlarıyla koruyan mücahitler Hz. Hamza misali yürüyorlardı, gözleri kara, askerlere doğru. Gözlerimi kapatıyorum ve bir sahne canlanıyor karşımda. “Yürüyüşün ölümü korkutuyor ey Hamza” der ya şair öyle yürüyor yeni hapisten çıkmış Mücahit; ellerinde taşlarla. Hemen herkes askerden kaçarken o ters istika-

mete doğru ilerliyordu. Mescidi bir saat koruma adına, bir sene hapsi göze alan, ümmetin yükünü genç omuzlarında taşıyan Mücahit gençler... Ama devam etmeyeceğim bu sahneleri anlatmaya… Çünkü Kudüs’te her şeye rağmen hayat devam ediyor bu olaylardan bir saat sonra. Her şey olupbitti, biber gazı Aksaya sıkıldı, ikindiyi öksüre öksüre Aksa’da kıldık ki, Kubbettüssahra da beni çocukluğumun hayali bekliyordu. Beni bekleyenden bîhaber bir şekilde plastik bombaların kalıntılarını temizledik avluda. Bombaların demir pimlerini atmıştım ki çöpe, baktım bizim Filistinli İshak (Aksanın gözde bekçilerinden :) ) onları almış, demir kapaklarının üzerinde müzik yapıyor onlarla :) Bomba parçacıklarıyla, her şeye rağmen çocukluğunu yaşayan çocuklar.

8


Gelelim çocukluğumun hayaline… Zekeriya Peygamberin arkasından koşan çocuklar gibi koşmak istiyordum etrafı mübarek kılınmış topraklarda. El-Emin olan o mekânlarda insan kendisini eminde hissettiriyor. Ne müthiş bir şey bu! Ayetin sıcaklığı sarıyor bedenini, kapıda duran o askerlere inat “etrafı mübarek kılınmış belde’’. İşte buydu hayalim. Oralarda koşabilmek. Özgürce, nefesim tükeninceye kadar… Ve bir futbol topu belirdi sap sarı parlayan Kubbe’nin yamacında. Akabinde cennetten uçup gelen tebessümlü minik çocuklar… Hiç birimizin sağlam bir Arapça kelime hazinesinin olmamasıyla beraber, yürekleri aynı frekansta oluşu anlaşmamıza vesile oldu. Aslında sükût etmiş olsaydık bile, ortamın güzelliği, gözlerin parıldayışı yeterdi. Aksa da çocuk olmak... O an, Ayşe, Fatma ve ben; sabahki olan olaylar sanki hiç yaşanmamış gibi oynadık çocuklarla. Baktık topu çocuklardan alamıyoruz ben hırkamı bile yere attım yani o kadar kaptırdık kendimizi :) Yağmur yağmıştı az önce, “değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli’’ dercesine rahmetini yağdırmıştı Allah Teâla. Nefesimiz tükeninceye

kadar koşmuştuk ki artık otele gidip akşam namazı için abdest tazeleme vaktiydi. Çocuklardan izin isteyip Eski Kudüs sokaklarının yolunu tuttuk. Esnaflar, yoldan geçenler, öyle sıcacık bir tebessümle nereden geldiğimizi soruyorlardı ki İslam kardeşliğinin, samimiyetin, dostluğun ne demek olduğunu oralarda tekrar tekrar öğrenmiş oldum. Öyle candan ‘’ehlen ve sehlen’’ diyorlardı ki, kendimi soğuk bir kış gününde sıcacık bir paltoda hissediyordum. Akşam namazını arkadaşlarla dışarıda, Kıble Mescidi’nin avlusunda kıldık. Selam verirken bir baktık ki bizim çocuklar elinde sarı top muzipçe gülüyorlar; ya Allah dedik ve tekrar bir maç yaptık.Akşam vaktinde hayalimi gerçekleştirmek çok daha güzelmiş. Bundan bir gün öncesindeyse Aksa’da Filistinli Hanım kardeşlerimizle tanıştık. Aralarından biri Türkçeyi dizilerden öğrenmiş. O kadar mı şeker o kadar mı tatlıydı muhabbeti… Çocuklarla vedalaşma vaktiydi. Belki de Aksa’dan sonra en zor o meleklerle vedalaşmak oldu. Aksa’da yalnızca kalbimi değil; çocukluğumu da bıraktım. Hiç bu kadar özgürce koşmamıştım belki de hayatım boyunca.

9


CÖMERT KUDÜS ŞEHRİ Beyza Uğurtürk

“V

e Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir/Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.” demiş Üstad Sezai Karakoç. Ne de hoş ifade etmiş acının, direnişin, umudun, cömertliğin şehri Kudüs’ü. Cömertliğin diyorum, buradaki insanlar küçücük odalarda birkaç aile bir arada yaşıyor olmalarına rağmen cömertler. İsrail’in kendince meşru(!) yöntemler bularak kendilerine zulmetmelerine rağmen ve bunun gibi nice zorluğa rağmen cömertler. 3-7 Aralık tarihleri arasında yaptığımız Kudüs gezisi ile Filistin halkının cömertliğine şahit olduk.

7 Aralık Cuma günü Mescid-i Aksa’da sabah namazı sonrasında Ayda Teyze bizi evine sabah kahvesi içmeye davet etti, tabi ki biz de bu hoş davete icabet ettik. İlk olarak tatlı ve kahve ikramları oldu daha sonra ısrarla kahvaltıya da kalmamızı istediler. Biz de kıramadık tabi. Ayda Teyze’nin kardeşi mutfakta kahvaltımızı hazırlarken Ayda Teyze bize kızının, eşinin, çocuklarının, torunlarının fotoğraflarını gösteriyor, o tatlı muhabbetiyle bizi Kudüs’e iyice bağlıyordu. Bu insanları henüz tanımıyorduk, tanışalı bir saat olmuştu belki de. Peki, bizi bu kadar tatlı muhabbetlere götüren ne idi?

10


O insanların bizi görünce gözlerinin içi neden gülüyordu? Israrla bize ikramda bulunmaları ne içindi? Her neyse kahvaltımız hazırlandı, gerçekten oldukça hoş bir sofraydı. Koyu bir muhabbet eşliğinde kahvaltımızı yaptık. Gitme vaktimiz yaklaşıyordu. Ayda Teyze: “Sen bizlere çok benziyorsun, burada bizimle kal.” dedi. Keşke söylemeseydi bu sözleri, Kudüs’ten ayrılacak olmanın üzüntüsünü en yoğun yaşadığım anlarda, bu sözü işitmek daha bir sarsıcı oldu benim için. Burada kalmak istiyordum evet, yaşadıkları onca zorluğa rağmen bizi çeşit çeşit ikramlarla ağırlayan; sahip oldukları o umutları, ümmetin halinden duydukları endişeleri, sahip oldukları mücadeleci ruhu bizimle paylaşan kısacası paylaşmayı seven bu insanların topraklarında kalmak istiyordum. Gerçekten cömertliğin neye karşılık geldiğini anladığım topraklarda... Ama kalamadım. Veda zamanı gelmişti istemesek de. Ayda Teyze’ye sarıldım, ağlamaya başladı. Bizleri gözyaşları içinde uğurladı. O an da paylaştığımız bir şey vardı, hüzün.

Bizimle paylaşılan onca şeye rağmen Filistin halkı için ne yapıyorduk peki? Aynı cömertliği gösterebiliyor muyuz onlara? Müminler ancak kardeştir diyordu kitabımız, öyleyse kardeşimizin yanında her türlü desteğimizle olmamız gerekmiyor mu? Bunun ne kadar bilincindeyiz? İbrahim Tenekeci bu durumu ne güzel ifade ediyor öyle: “Hep “kardeşlik” diyoruz. Kardeşliğin de, sevginin de neye karşılık geldiği bellidir: Sahip çıkmak. Sahip çıkmayanın kardeşliğinden, sevgisinden şüphe edebiliriz. Buna hakkımız var. Zor zamanların birinci faydası, kardeş ve dost bildiklerimizi, bize yeniden ve sahiden tanıtmasıdır.” Müminler ancak kardeş ise her gün türlü türlü acılar yaşayan bu zor zamanlarda kardeşlerimize sahip çıkabilme bilincine sahip olur da biz de bir gün onların cömertliğiyle karşılık verebiliriz. Ümit ümmetin azığıdır, bir parça ümit kardeşliği, kardeşlik cömertliği getirecektir. Gel ey ümit günleri! Tez gel, geç olmadan gel…

11


Hanuka ve Aksa ve Mesken Hilal Söylemez

B

ayram. Kasım sonu aralık başı Yahudilerin Hanuka bayramı olarak kutladıkları günler. 8 gün sürüyor kutlamalar. Biz de oradaydık, Kudüs’te. Hanuka, bir tür şamdan, kandil. Menora, 7 kollu samdan. Hanukiya, 9 kollu. Aydınlık, ışıklı bir festival bekliyor insan. Dedim ya biz de oradaydık. Ne ışıklı bir bayram, ne de aydınlık bir festival görebildik. Yahudiler her bayramı, Al-Aksa’ya girme teşebbüsüne çevirdikleri için; her Yahudi bayramı Kudüslü Müslümanlar için savulması gereken sadmelere

dönüşüyor. Kudüs’te roş aşana ve sukot bayramlarına da rastlamış birisi olarak diyebilirim ki; Kudüs’te her Yahudi bayramı işgal güçlerinin gövde gösterisine dönüyor. Duvar... Mescid-i Aksa’nın 3 km. ötesinden geçiyor. Kudüs’ü tarihi Filistin topraklarından; Filistinlileri Kudüs’ten ayırıyor. Duvarın örüldüğü yıl dünyaya gelen bir çocuk, simdi 17 yasında ve Mescid-i Aksa neresi bilmiyor. Ezan sesi duyuluyor, üst kat evlerden Aksa görünüyor. Bu insanlar 17 yıldır Aksa’ya hasret yaşıyor.

12


Kudüs’ten geçen bu duvar, Ramallah’tan, El-Halil’den, Cenin’den, Nablus’tan yani Filistin şehirlerinden geçiyor. Onları, parçalayarak, bölerek, birbirinden ayırarak, kopararak. Aralarına İsrail kontrol noktaları kurarak. Yahudi yerleşimler açarak. Duvar, İsrail hapishanesini, Filistin topraklarınca büyütüyor. Filistin’i açık hava hapishanesine dönüştürüyor. Nüfus… Bir avuç insan Mescid-i Aksa’yı, müminlerin ilk kıblesini, Peygamberimizin ve bütün peygamberlerimizin hatırasını bekliyor. Kudüs, insanlık tarihi. Peygamberler şahidi. Bir avuç Müslüman nufüs yaşıyor şimdi. Azınlık. Canlarından aziz bildikleri Aksa’nın çevresinde el ele vermiş onu tehlikeden korumaya çalışan bir avuç aziz can. Sene 1996, Kudüs’e o meş’um duvar örülmeden son Cuma namazı, Mescid-i Aksa’da 550 bin kişi var. Bugün Kudüs’te 250 bin Müslüman yaşıyor. Kudüs’teki bütün Müslüman nüfusu Aksa’ya

getirseniz, Aksa’nın yarısını doldurmuyor. Mesken… Kendi tapulu toprağına ev yapma ruhsatı alamaz Kudüslü Müslüman. Yapar evini çaresiz. Ruhsat almak için belediyeye başvurur. Fahiş bedeller öder. Senelerce bekler. Sonra… Buldozerler ve kepçelerle evinin yerden sökülüşünde canını kurtarabilirse şükreder. Üç gün sonra yıkım masraflarını gösterir fatura eline geçer. Duvarın ardında yer gösterilir. Ve elinden Kudüs kimliği alınır. Artık Kudüs bir hayalden de uzaktadır. Bu İsrail işgal devletinin Kudüs’ü arıtma biçimidir. Kudüslü Müslüman için hapse girmek o kadar da aldırış edilecek şey değildir. O ki Kudüs kimliği elinden alınmasın. Duvarın ardına atılmasın. Kudüs’süz bırakılmasın. İşgal… Yüzyıla 3 var. İlkinde 88 yıl dayanabilmişti ümmet Kudüs’ten ayrılığa. Ya şimdi… Kudüs işgal altında heyy! Orada biri var mı?

13


Biz ve Kudüs Fatih Muhammed Çakmak

K

udüs bizim neyimiz olur? Kudüs’ün muhtelif köşelerindeki cami, haseki, hamam ve çeşme kitabeleri bu soruya fazlasıyla cevap veriyor. Evet, Kudüs’ün her köşesinde Hz. Ömer’den itibaren kadim Kudüs Müslümanları ve onların medeniyet unsurları var. Her iz de bir kitabe var ve işgal güçleri geçmişin izlerini ortadan kalmak, burası yalnızca bizim vatanımız demek adına kitabelere savaş açmış durumda. Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı çeşmeler, Osmanlı cami kitabeleri başta olmak üzere hemen her kitabede bu girişimi görmek mümkün. Kitabeleri kazıyarak, üzerlerine çeşitli kimyasalları kullanarak

döktükleri boyalar var. Kitabeler ya tamamen ortadan kaldırılmış durum da ya da kitabelerin muhtelif kısımları silinmiş durumda. Bazıları için ise her türlü girişim kifayetsiz kalmış. Hz. Ömer’le başlayan fetih, Selahaddin Eyyubi ile devam eder. Cennet mekân Selahaddin bugün Kıble Mescidi’nden tutun da Kudüs’ü dört bucak ehl-i İslam unsurlarıyla donatır. Memlüklüler gelir, Osmanlı gelir en son. Kanuni Sultan Süleyman gelir, eski imaretleri ihya eder, İznik’ten Kütahya’dan çinilerle her yanı nakış nakış işletir. Sadece Kudüs’e altı tane çeşme yaptırır.

14


Abdülmecitler II. Abdülhamidler gelir. En zor süreç II. Abdülhamid’in döneminde yaşanmasına rağmen Abdülhamid halen tıkır tıkır işleyen saat kulesinden tutun da göletler, suyolları, imaretler, nakış nakış işlenmiş motifler bırakır geride. Tek bir karış toprağı satmaz; yahudiler yahudi mezarlığını almak isterler; toprağı kullanma hakkı verir; ama satmaz. Halen de satılmamıştır o toprak. Evet, yahudi mezarlığının tapusu halen müslüman bir vakfın elindedir. Hani hep denir ya toprak sattı bu Araplar, ne yaşasalar müstehak; bugün hem bu mezarlığa hem de her bir Filistinlinin toprağına milyon dolarlara varan rakamlar teklif edildiği halde kimse toprağını satmıyor. Şuanda bir dizide alçakça haince kirli emeller peşinde koşan bir kadın olarak gösterilen Hürrem Sultan da Kudüs’te bir Haseki açar, koca koca kazanlar hediye eder ki fakir fukaraya bu kazanlarda yemek pişer. Söz konusu dizide ne Hürrem’in yolu Kudüs’e düşer ne dedemiz Kanuni’nin... Osmanlı 1917’de cephelerde savaş kaybetmediği halde, savaş uzuyor, her an Mescid-i Aksa zarar görebilir, endişesi ile

çekilme kararını ilan eder. Çekilme esnasında çeşitli ziynetleri şehirden kaçırma, yağmalama seçeneği varken, aksine geride bir birlik bırakır; bu birlik gerek Müslümanların gerek yahudileri gerekse de hıristiyanların malları, kutsal emanetleri yağmalanmasın diye muhtelif köşelerde asayişi sağlar. O süreçten bugüne satılan toprak oranı yüzde 0.96’dır. Yüzde bir bile değil. Böyle olsaydı bugün Kudüs’te Mescid-i Aksa diye bir yer, Müslüman mahallesi diye bir mahalle olmayacaktı. Hain olanlar Filistinliler değil; onlara bu yaftayı vuranlardır. Kraldan çok kralcılık yapan İsrail uşaklarıdır. Kudüs hem milliyeten hem de ümmeten bizim vatanımız. Bizim öz evladımız, öz kardeşimiz, öz diyarımız. Kudüslü bir ağabeyimiz Osmanlı’yı Osmanlı Devleti olarak değil; İslam Devleti olarak tanımladı. Hz. Peygamber (sav) tarafından kurulup Osmanlı’nın hilafetine kadar devam eden bir devlet olarak yani. Buradan bakmak dahi bugün özelde Mescid-i Aksa; genelde ise Filistin meselesinin bizim için ne ifade ettiğini fazlasıyla açıklar niteliktedir.

15


S

Beyarık Seferleri (Kudüs seferleri)

elahaddin-i Eyyubi Kudüs’ü haçlılardan geri aldıktan sonra bu projeyi hayata geçirmiştir. On binlerce Müslümanı İslam Coğrafyasının her bölgesinden Mescid-i Aksa’da toplamıştır. Bugün olduğu gibi, haçlı işgalinden sonra Mescid-i Aksa Müslümanlar arasında unutulmuş, manevi önemi ihmal edilmiştir. Bu manevi önemin tekrar Müslümanlara hatırlatılması ve Mescid-i Aksâ’ya layık olduğu önemin verilmesi amacıyla bu seferler düzenlenmiştir. Ziyaretçi gruplarının önünden yürüyen süvarinin taşıdığı bayraktan dolayı Beyarık seferleri olarak adlandırılmıştır. Bu seferle aynı zamanda, Mescid-i Aksa’nın ne denli sahiplenildiği ve yoğun bir Müslüman kitle tarafından savunulduğu mesajı düşmanlara verilmek istenmiştir. İsrail Mescid-i Aksa’nın boş kalması için bugün çeşitli çalışmalar yapmaktadır. Bu bağlamda Müslümanların Kudüs’e Mescid-i Aksa’ya girmemeleri yönünde her türlü engel ve zorluğu çıkarmaktadırlar. Fanatik Yahudi grupları Mescid-i Aksa’yı her boş bulduğunda yeni bir saldırı ve baskın girişiminde bulunup içeride ayin yapmaya çalışıyor. Özellikle Mescid-i Aksa’nın çevresindeki Müslüman esnafı zor durumda bırakarak iş yerlerini kapatmaya mecbur bırakıyorlar. Bu şekilde sadece yerleşim yerlerini değil iş yerlerini de Yahudileştirme çalışması yapıyor. Bugün Mirasımız

Derneği tarafından güncellenen Beyarık Seferleri Projesi İsrail’in bu çalışmalarına karşılık yapılan en önemli projelerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu çerçevede; 1.Filistin yerleşim yerlerinden Mescid-i Aksa’ya ziyaretçi akını oluşturmak ve Mescid-i Aksa’da namaz kılmalarını sağlamak. 2.Mescid-i Aksa’daki ilim halkalarına katılmalarını sağlayarak, Aksa’ya bağlı bir nesil yetiştirmek. 3.Mescid-i Aksa’nın korunması için, Aksa’da sürekli Müslüman topluluğu oluşturmak. 4.Ziyaret esnasında alışverişle, Kadim Kudüs Müslüman esnafını desteklemek, şeklinde projenin amaçlarını özetleyebiliriz. Beyarık Seferleri’nde ortalama bir otobüsün maliyeti 1060 TL dir. Her otobüste 53 yolcu bulunmaktadır. Bir yolcunun Kudüs’e gidiş geliş ücreti 20 TL dir. Projeye destek vermek, projenin amaç ve kapsamları bağlamında Kudüs’e bir nebzede olsa sahip çıkabilmek adına önemli bir minvalde yer alıyor. Bu bağlamda http://online. mirasimiz.org.tr/Bagis/ adresinden online bağış yaparak projeye destek vermek manevi ve sosyal bir sorumluluğun yerine getirilmesi açısından başvurulacak bir yol olarak karşımızda duruyor.

16


İNCELİĞİN TİMSALİ: OSMANLI EVLERİ EDA KOÇ

O

smanlı evleri kıbleye dönük olarak inşa edilirdi. Öyle ki eve gelen bir misafir kıbleyi sormaya ihtiyaç hissetmez, evin geniş cephesine doğru namaza dururdu. Bu evlerin giriş kapıları dahi yardımlaşmayı amaçlayan bir biçimde yapılırdı. İnsanların yağmurdan ve güneşten korunmaları için kapının üzerine büyükçe bir çatı yapılırdı. Osmanlı insanı hayatına helal ve haram dairesinden bakardı. İşte kapı tokmakları da bunun en güzel örneklerindendir. Tokmaklar iç içe geçmiş halkalardan oluşurdu. Dış halka daha tok ses çıkardığından erkekler için; iç halka ise ince bir ses çıkardığından dolayı kadınlar içindi. Bu incelik eve gelen misafirin kimliğini evdekilere bildirir ve ona göre hazırlanmalarına yardımcı olurdu. Dış kapılar evlerin avlularına açılırdı. Avlularda ise çiçekler,

meyve ağaçları, bazı iş odaları ve kuyu bulunurdu. Hiç kimsenin evinden bir başkasının avlusu görünmezdi. Yaralı göçmen kuşlar için evlerinin saçak altlarında “kuş evi” yapmayı unutmazlardı. Osmanlı evlerini gayri Müslimlerin evlerinden ayıran bir özelliğini ise batılı bir gezgin şöyle anlatıyor: “Türklerle Rumların yaşadığı köylerde bacasında leyleklerin yuva yaptığını gördüğünüz her ev bilin ki Türk evidir. Çünkü onlar leylekleri rahatsız etmemek için orada ateş yakmazlar.” Ezcümle; Osmanlı evlerinde bu yapılanma, hem İslami aile yapısı hassasiyetiyle hem de aileyi ve çocukları koruma amacıyladır. Bu evler ve bu ortamlarda yetişen çocukları hatırlarsak; mekân ve ortamın çocuk yetiştirmedeki önemini anlayabiliriz.

17


SORULACAK HATIRLAR MERVE KİRAZ

H

ayatın karmaşık ve çoğu zaman da yorucu bir yanı var. Sorumlu olduğumuz o kadar çok şey var ki kimimizin okulu, kimimizin işi, kimimizin ailesi… Kendi adıma konuşayım. Evde aileme, okulda hocalarıma, sosyal hayatta arkadaşlarıma karşı vazifelerimi elimden geldiğince yerine getirdiğimi düşünüyordum. İçim rahattı, yapmadığım, gözümden kaçan bir sorumluluğumun olduğunu düşünmüyordum. Ta ki bir akşam babamın “Kızım dedenleri en son ne zaman aradın?” sorusuyla yüzleşinceye kadar. Sahi en son ne zaman aradık büyüklerimizi? Dedelerimizi, anneannemizi, babaannemizi… Çocukları teker teker yanlarından ayrılmış, kendi başlarına kalan elleri öpülesi büyüklerimizi. Oysaki her şeye imkân bulup da onları aramaya imkân bulamayan bizleri onlar kim bilir kaç zaman düşünmüşlerdir, kim bilir kaç kere aramaya niyetlenmişlerdir de ihtiyarlığın verdiği hâl

ile muvafık olamamışlardır. Büyükleri bu hayattan göçen ve zamanında onları arayıp sormadıkları için pişmanlık duyan nice insanlar tanıyorum. Son pişmanlık fayda vermiyor. Gelin pişman olmadan hatır bilenler olalım. Eğer büyüklerimiz hayattaysa ve gelecekte pişmanlık duymak istemiyorsak üşenmeyelim; arayalım onları, hallerini hatırlarını soralım. Çok değil, beş dakika bile yetecektir onlara. Belki dediğimizi anlamayacaklar; belki bir dediğimizi üç beş kere tekrarlamak zorunda kalacağız; ama yine de biz onların bir dediğini iki etmeyelim. Unutmayalım ki ihtiyarlayan bedenlerdir, gönüller ihtiyarlamaz. Sevgi her daim sevgidir orada. İster evlat olalım, ister torun, ister yeğen sevgi dolu o gönüller bizim için her daim dua etmekteler. Onlar bizim en kıymetlilerimiz, sevgiyi en çok hak eden yanlarımız. Allah onlara hayırlı ve sağlıklı bir ömür; bizlere de vefa nasip etsin.

18


HUZUR HACER ÇAYAN

H

ayat her zaman istendiği gibi gitmez. Bazen sıkılırsın, bunalırsın. Dar gelir her mekân. Sanki bir hüzün çökmüştür yüreğine. Kafanı veremezsin hiçbir şeye. Beyni uğuldar bazen insanın. Bir an her şey anlamını yitiriverir. Bu demlerde bırakırım her şeyi ve bazen bir cami avlusuna, bazen bir kütüphaneye bazen bir mescide bazen bir parka otururum. Kapatırım gözlerimi ve kalbimin tüm kapılarını gerçek sahibine açarım ya da açmaya çalışırım. Düşünürüm hayatımı ve içimdeki bu sıkıntıyı. O’nu andıkça yüreğim ferahlar. Dalga dalga huzur yayılır her zerreme. O’nu düşündükçe ruhum kanatlanır, uçar gökyüzünde. Dağılır içimdeki o hüzün bulutu. Yüreğime bahar gelir. Yüzüme gelir yerleşir tebessüm. Başlarım bana verdiği nimetleri saymaya saydıkça artar nimetler. Hacc altmış beş karşılar beni: “Görmedin mi, Allah, yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de,

kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir. (9:21)” İşittim ve itaat ettim der, teşekkür ederim eş-Şekûr’a. Sonra bir şaşkınlık sarar, sorarım kendime; sahi neydi beni sıkan? Galiba yine kaptırdın kendini dünyaya der bir de azarlarım nefsimi. “Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Allah’ı anmaktan yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe kapılır. (17:83)” ayeti karşılar bu kez. Sarsılırım, toparlanırım, tazelerim benliğimi. Her tazelik yeni bir başlangıçtır sürûr için ve her çile sürûru getirir heybesinde. Tam da böyle olur işte. Açarım gözlerimi kalbim pür neşe. İçerim çayımı ve bir kere daha şükrederim O’NA. “Rab’leri, onları kendi katından bir rahmet, bir rıza ve bir cennetle müjdeler ki o cennette onlar için bitmez tükenmez nimetler vardır.” vahy-i ilahisini işitirim. Her şeye rağmen ümit var olmak, huzurun kapısı olur.

19


Kardan Melek Mehmet Erturan

M

alumunuz olduğu üzere kış mevsimindeyiz. Hem de bütün bir ülke olarak. Şehirlerin üzerinde kar taneleri birbirlerine nispet edercesine, bin bir nazla salına salına, günahsız bembeyaz bir libasla döne döne sema ederek arza düşüyor. Arştan aldıkları emirle arza iniyorlar. Mahlûkata, bizlere arz ediliyorlar. Kimileri şikâyet etmeye vardırıyor yoğun kar yağışlarını. Kimileri de “âlim olan Allah’tır. O her şeyin en iyisini bilir; tıpkı nereye ne kadar kar yağdıracağını da bildiği gibi” diyerek sükût ediyor. Sükût ediyor ve ibret nazarıyla izliyor. Niyetini temizledikten ve dilini şikâyet etmekten muhafaza ettikten sonra “güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel yaşar” vecizesinde mündemiç (gizlenmiş) olan ayrıntıyı yakalamaya çalışıyor. Neydi buradaki ayrıntı? Bakış açısı… İzleyenler hatırlayacaktır. Av Mevsimi filminde başrollerde cinayet masası ekibi vardı. Fail-i meçhul cinayetleri çözmek için kılı kırk yarmaya, pireyi deve yapma-

ya götürecek kadar inceliyorlardı olayları. Cinayeti çözmek için bilindik yöntemler denendikten sonra, olay yeri inceleme, ifadelere başvurma falan derken gerçekler ayrıntılarda gizlidir sözüyle hareket edercesine biraz göz ardı ettikleri başka bir yönteme geçiyorlardı: “Bakış açını değiştir.” Cinayet masası amirinin emekli olmadan önce çözmeye azmettiği ve ardından emekliliğini isteyeceği bir işti bu. Kurt diye tabir edilebilecek kadar işinde uzmanlaşmış bir adamdan istenen son şeydi bu. Ve cinayet çözüldü. Cem Yılmaz’da mezkûr filmde canlandırdığı Karadenizli polis karakterindeyken vurulduğu sahnede son nefesini vermeden önce bir işaret yapmıştı. İşaretin, cinayet masası ekibi içerisindeki özel anlamı “bakış açını değiştir”di. Büyükler için daha çok bir imtihan ve tabir-i caizse çile, küçükler içinse mevsimlik olması dolayısıyla eşsiz bir oyuncak ve eğlence vesilesi olan kar yağışlarına karşı yeni bakış açıları kazanmamız gerekiyor.

20


Beyaz nimete karşı geliştireceğimiz yeni bakış açıları elbette kendisiyle, tek bir alanla sınırlı kalmayacak. Mevsimlik olmayacak. Yıllara ve hatta bir ömre yayılacak kalitede olacak. İbret, şükür ve acizlik nazarıyla bizdeki tefekkür melekesini harekete geçirecek olan bakış açımız ruhumuz üzerinde bıraktığı olumlu, hoşnut ve iyimser enerji ile hayatımızı çekilmez hale getirdiğini sandığımız alanlara da yansıyacak. Başka mevzulara bakarken ve onları değerlendirirken önceden olduğu gibi peşin hükümlü yorumlarda bulunmayı yavaş yavaş bir kenara bıraktıracak. Yapabiliriz… Gözü de düşünceyi de bize veren ve nasıl kullanmamız gerektiğini de öğreten bir Rabbimiz var bizim. Yeter ki isteyelim, niyet edelim. Sıklet, musibet veya bela vesilesi olarak gördüğümüz şeylerden kendimize ve zihnimize çeki düzen vermek için ne kadar faydalı tecrübelerle çıktığımızı önce biz sonra melekler seyredecek. Ve deftere kaydedecek. Rivayet olunur ki her bir kar tanesini bir melek indirir yeryüzüne… Ve böyle düşününce ülkemizin, şehrimizin, sokağımızın ve evimizin üzerinde binlerce belki milyonlarca melek uçuştuğunu düşünemez miyiz? Hatta pence-

21

remizin önüne kadar gelmiyorlar mı? Bunu bilen insanın nazarına çeki düzen vermesi gerekmez mi? Nurun ta kendisi olan melekleri göremese de onların avuçlarındaki ya da kanatlarındaki beyaz tanecikleri görüp, dudağında beliren tebessümü pencere kenarında kar yağışını izlerken demlenmiş sıcak bir yudumla ısıttığında karı yağdırana teşekkür etmez mi? İdrak etmeye, anlatmaya çalıştığımız gibi… Kar tanelerini meleklerin taşıdığını bilmemiz bakış açımızı değiştirmeye kâfi geldiği gibi... Hayatın bizim için anlamsız ve çekilmez hale geldiğini düşündüğümüz alanlara, olaylara karşı: karşılaştığımız, aşamadığımız, rahatsız olduğumuz durumlar hakkında edineceğimiz ilahî merkezli bir bilgi bakışımızı, düşüncemizi, duygularımızı, bizi değiştirmeye de kâfidir. Çünkü Rahmanî olduğu için müessirdir. Değişim(ler) bir süreçtir. Kalıcı olmasını istediğimiz hiçbir şey ha deyince olmaz. Kartopunu dağın zirvesinden bıraktığınızda küçücüktür ama yere inene kadar kocaman olur ve önüne çıkanı ezecek güce kavuşur. Sadrınızı daraltan sıkıntıların tepesine çıkın ve bir kartopu bırakın. Serinliğiyle gönlünüzü ferahlatsın…


Son Çare Ayşe ADAN

S

on çare olmayı tercih etmez kimse. Sevdiğinin ilk aklına gelen olmak ister. Kendisini sevmesini istediği kişinin, ihtiyaç anında ilk kendisine koşmasını ister. Sevilenler son çare olmazlar. Biraz köşeye sıkıştığımızda aklımıza ilk gelenler sevdiklerimiz ve bizi sevdiğine inandıklarımızdır. Belki de bebeklerin ağlarken anne diye bağırmaları da bu sebeptendir. Evet. Sevdiğimizin ilk çaresi olmak bizi sevindirir ve ilk çaresi olduğumuz kişileri severiz. Sevilmek gibi bir sorunumuz olur bazen. İnsanların sevgisi-

ni arzularız. İhtiyaç hissederiz hatta. Sebebini anlayamadım bu zamana kadar. Senai Demirci bir yazısında, yerden bitecek soğanı ve mercimeği gökten indirilecek kudret helvasına değişen yahudiler üzerinde durur ve nefsimize pay çıkarır.* Mercimeğin ve soğanın hesabını biz öderiz. Yazının sonunda nefislerine muhabbet duymak istedikleri için yahudilerin arzın bitirdiklerini isteyip yüzlerini toprağa eğdiklerini söyler Senai Demirci. Yazıyı okurken nefsimi birden yahudilerin safında buldum.

22


Rabbimin sevgisi yetmiyordu sanki bana. Yüzümü semadan çevirip sevgiyi arzlıların vefasız gözlerinde aramamın, gökten inen kudret helvasını reddedip yerdeki soğan ve mercimeği arzulamaktan aşağı kalır bir yanı yok. Bu farkındalığı da bir kudret helvası tadında yüreğimin damağına indirdiği için ayrıca şükrediyorum Rabbime, ki, soğana göz koyana helvayı ancak Cevvad-ı Kerim olan Rabb-i Rahim ikram eder. Daha da acınası olan halimiz nedir biliyor musun? Dur anlatayım. Belki de dua edersin bizim için. Sevdiğin bir insan düşün. “Biri” olsun, annen olsun, dostun olsun... Sana doğru koşmasını beklerken, kolların açık onun gözlerinin içine bakıyorken... Dönüp dönüp arkasına baksa; “gözü arkada kalsa” yani... “en azından” kırılırsın değil mi? Peki, sana gelenin senden önce bin bir kapı çalıp da geri çevrildiğini, sonunda “en son çare” olarak sana geldiğini bilsen... Senden başka çaresi olmadığını bilsen. Onu şevkle kucaklar mısın,

arayıp da bulamadığın bir dost gibi bekler misin onu? Yoksa kapıda bekletir, belki de kovar mısın? Anladın değil mi? Çoğu zaman böyleyiz. Rabbime gideceğim derken nefsimiz kırk defa dönüp arkasında bıraktığı hazlara bakıyor. Gözleri iki de bir arkasına kayıyor. Sonra da Rabbini sevdiğini iddia ediyor. Şaşılacak olan şey, Rabb bizi yine de sevgisinden, ilgisinden ve rahmetinden zerre kadar mahrum etmiyor. Sevgi aradığımız zamanlarda da, her faninin kapısını çalıyor, geri çevriliyoruz. Aramaktan mecalimiz kalmayınca aklımıza geliyor Rabbimiz. Son çare diye gidiyoruz kapısına. Utanmadan “senden başka gidecek yerim kalmadı” diyoruz bir de... Hiç utanmadan. Hâlbuki biz son çare olarak değil ilk çare olarak sevilmeyi istiyorduk. Ama Rabbimiz, sevgiyi huzurunda aramayı en son akıl eden kulunu, beklenen, hatta özlenen bir dost sıcaklığı ile karşılıyor... *Senai Demirci - Dar Kapıdan Geçmek

23


BABA BEN JET LAG OLDUM Kübra Çoban

H

epimiz babalarımıza müjde vermeyi severiz elbet. -Baba bugün beden dersinde birinci oldum. -Baba dershanede beşinci oldum. -Baba öss de ilk bilmem kaça girmişim. -Baba ben üniversiteli oldum. Ve birçoğu… Ama artık devir değişti sanırım “biz”ler için. Babama vereceğim müjdeler artık tepe takla oldu. Sebep? İmam hatip Lisesinde öğrenci iken; o meslek lisesine gittikten sonra ne olacağımı sordular. Cevabını bulmuştum;

İlahiyatlı olacaktım. Gün geldi amacıma ulaşmış, İlahiyatlı olmuştum. Saltanatım ya da rahatlığım 2,5 yıl sürdü. Yine geldiler “ne olacaksın?” dediler. Cevap neydi? Öğretmen olmak… Ama nasıl? İlk evre: 3. Sınıfta ortalamamız 2,50 olursa formasyon alabilirdik, formasyon almalıydık çünkü öğretmen olabilirdik. İkinci evre: 3.sınıfa geldik. Hevesimiz büyük dostlar! Öğretmen olabilmek için önemli bir adım atılacaktı. Formasyon sayesinde öğretmen olabilirdik. Ama o da ne! Son gelişme; artık formasyonu mezun olunca alacaktık.

24


Üçüncü evre: formasyonu alabilmek için ortalamamızı yüksek tutmuştuk çünkü öğretmen olabilirdik. Nihayet mezun olduk. Formasyon veren üniversiteleri araştırdık, listeler çıkardık. Türkiye haritasını açtık önümüze; ailemiz bizi nerelere yollarlardı? Belki de İstanbul’daki akrabanın yanına giderdik. Velhasılı planlar yapıldı. Mezun olduktan sonra neredeyse üç ay geçmişti, eğitim-öğretim yılı başlamak üzereydi. Bugün yarın kontenjanlar açıklanır, tercihlerimizi yapar ve nihayetinde formasyonu alabilirdik. Dördüncü evre; beklediğimiz gün geldi ÖSYM’den haber; Formasyon için ALES şartı. Ne yani planlar suya mı düştü? Neyse tamam tamam kızmayın, biz öğretmen olacağız. ALES’e de gireriz. Arada zamanımız boşa gitmesin, ücretli öğretmenlik yapalım dedik. (Ücretli öğretmenlik=kadrolu öğretmenin maaşının yaklaşık 1/3’ünü alan geçici öğretmen) Kimimiz ilköğretim, kimimiz ortaokul, kimimiz imam hatip, kimimiz endüstri meslek lisesi, anadolu lisesi ,ticaret

meslek lisesinde görev aldık… Yani nere olursa olsun o kadar heves ettik değil mi, öğretmen olacaktık. Sabah öğrencilere Din Kültürü dersinin soruları-cevapları verilerek sınavları yapılan, dersleri ise boş geçen bir ders olmadığını öğrettikten sonra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini anlatmaya başladık. Çünkü biz öğretmendik. Akşamları eğer yorulamadıysak açtık test kitaplarını Ales çözdük, sınava girdik, sonuçları heyecanla bekledik; çünkü biz öğrenciydik. Son evre: sordular; İlahiyatlı oldun, peki şimdi? Çok düşündüm ve kendime baktım; zamanımı geçirdiğim odada bir yanımda öğrencilerimin üzerinde epey emek harcadığı 1041 tane Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi sınav kâğıdı diğer yanımda çözülmüş Ales test kitaplarının arasına sıkıştırılmış, üzerinde; 2013 Pedegojik Formasyon Tercihleri yazan bir kâğıt. Kararımı verdim ve babama dedim; Baba, ben Jet Lag oldum…

25


ENDİŞE

E

ndişe’yi yaklaşık beş senedir tanıyoruz, takip ediyoruz. Hatta Afrika Yetim Günleri tertibimizde destek konseri verdiniz, bir de açık hava konseri için çağırdık; iki kez misafirimiz oldunuz. Çok iyi olmuştu. Lakin sizi yeni tanıyacak okuyucularımız var. Yeni başlayanlar için Endişe’yi anlatır mısınız? Endişe 1997 yılında Hüseyin Dindar, Hüseyin Işıktekiner ve İsa Yavuz Karakuş tarafından kurulan Ankaralı bir rock gurubudur, Endişe’nin şimdiki kadrosu Hüseyin Işıktekiner, Hüseyin Yalçın, Umut Gürışık ve Hüseyin Dindardan oluşan bir ekip 2007 yılında Küresel Hipnoz isimli ilk albümümüz 2011 yılında da Beri Gel isimli ikinci albümümüz piyasaya çıktı, albüm dışında bir iki single çalışmamız da oldu, halen 3. Albümün repertuarı için çalışıyoruz, Endişe 17 yaşına girmek üzere olan genç bir müzik topluluğu :) Bu arada konser ve organizasyon davetleriniz için Kulüp Mefkûre’ye tekrar teşekkür ediyoruz, size destek vermek bizim için mutluluk verici… Kendimizi çokça anlatmaktansa eserlerimizin dinlenip dinleyici tarafından hissedilmesi bizim için çok mühim, sonuçta dinleyici bizi nasıl anlarsa öyle oluyoruz aslında…

26


Bir gazeteci bir konseriniz sonrasında sizin için “İslami Rock Grubu” demişti. Buradaki İslami, rock ve grubu üçlemesini kabul ediyor musunuz? Birilerinin bizi tanımlaması hoşumuza gitmiyor açıkçası, ama her halükarda İslamla anılmak bizim için bir şereftir… Ancak müziğin İslami olanı nasıl olur bunu bilemiyoruz bizce müziğin ne olduğunu içeriği belirler, içerik te sözlerde belli olur. Rock kısmına gelince kullandığımız enstrümanlar yaptığımız müziğin formu kabaca rock olarak tanımlanabilir tabiî ki… Elbette bir rock gurubuyuz. Birilerinin size biçtiği kaftandan ziyade sizin kendi kaftanınız önemli yani. “Haksızlığa ve zulme rock diliyle reddiye” sizin biçilmiş kaftanınız mı? Yola çıkarken haksızlığa ve zulme rock diliyle reddiye diyerek başladık halen de bu müziğimizin bir yerlerinde hayata geçen bir slogan, müziği sadece estetik

değerler gözeterek değil insani değerlerin tümü üzerinden üretmeye çalışıyoruz. Sadece notalar bizim için değer ifade etmiyor o notaların taşıdıkları bizim için değerli. Mefkûre ahalisi sizi seviyor, iyilerden biliyor. Siz Mefkûre’yi nasıl bilirsiniz? Mefkûre’yi iyi biliyoruz, maşallah çok değerli çalışmalar, etkinlikler ve projeler üretiyorsunuz, Allah daim kılsın. MEFKÛRE ileride büyük bir fikir ve aksiyon hareketi olacak hissi uyanıyor bizde belki de önemli düşünürlerin bilim adamlarının yetişeceği bir okul, Allah yolunuzu açık etsin, kalplerimiz beraber… Ne hoş temenniler bunlar, hatta Endişe’nin bizim için ettiği kardeş duası olarak alalım bunları. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Biz size bu değerli mecmuanızda yer verdiğiniz için teşekkür ederiz…

27


ELLER DE KONUŞUR iSTERSE Seda Nur Almaz

H

epimizin vardır uçuk kaçık hayalleri, yaşımız kaç olursa olsun. İster dokuz, ister on dokuz. Benim hayalim İngilizce öğrenip, yabancı amcaları teyzeleri umreye götürmekti. Dil bilen kafile başkanı olmak yani. Tabi oturup adam akıllı İngilizce öğrenmiş değilim, henüz. O yüzden bu hayalimi gerçekleştirmeyi kısa bir süreliğine erteliyorum. Bu aralar farklı düşüncelerim var. İslam’ı anlatabileceğim, en azından kalplerini ısındırabileceğim daha fazla bireye ulaşmak adına “İşaret Dili’’ öğreniyorum. Otobüste, okulda, eczanede, karakolda, mahkemede… Aklınıza gelebilecek her yerde karşılaşabilirsiniz işitme engelli bir arkadaşla. Yazarak ya da garip hareketler yaparak iletişime geç(eme)mek yerine işaret dili öğrenmek daha mantıklı bence. Hem öğrenmek çok kolay ve eğlenceli. Lafı dolandırmak yasak; dolandırdıkça sizin elleriniz, karşınızdakinin de düşünceleri dolanıyor çünkü. :) Mimikler çok önemli. Soru mu soruyorsunuz, şaşırıyor musunuz belli etmelisiniz. Bu yönüyle topluluk

karşısında konuşma yaparken yüzünüzü nasıl kullanmanız gerektiğini de öğreniyorsunuz. Yani ben öğreniyorum. Kursa başlama nedenlerimden birisi de buydu. Yönlendirmeler var. Kim kime ne dedi, kim nerden geldi, ne oldu ne bitti, her şey yönlendirme. Farklı ama güzel. Kursumda her kesimden insanlar var… Mesela bir avukatımız var. Geçen ders heyecanlı heyecanlı, bir avukatın işitme engelli müvekkilini anlayamadığından yakınıyordu. Çocuk gelişimi mezunu öğretmenimiz var, açacağı okula işitme engelli çocukları da almak istediğini söylemişti bir konuşmamızda. 34 yaşında, üç çocuklu bir ablamız var. Neden kursa geldiğini sorduğumuzda işitme engelli yeğenlerinin olduğunu ve artık onlarla rahat rahat konuşabilmek istediğini anlattı. Kim bilebilir ki bizim de işitme yetimizi bir gün kaybetmeyeceğimizi, ya da çocuklarımızın. Ya da ya da gönlümüzü bir işitme engelliye kaptırmayacağımızı. Duymak, görmek somutluklar içindir, aslolan hissetmektir yüreğinde.

28


Okurluk İstidadı Sevdenur Kaya

K

af Dağı, zümrüdü anka, büyülü orman, orman cadısı, uçan halı, sihirli lâmba, üç dilek hakkı... Şövalyeler, süper kahramanlar, konuşan hayvanlar, ölümsüzler... Efsaneler, mitler, masallar... Böyle başladı ilk çocukluk dönemi. Ne var ki bu kadarıyla yetinemezdik, bir defa tadını almıştık bu dünyanın. Ardından Raskolnikovlar, Anna Karaninalar, Jane Eyreler gelmeliydi; nitekim öyle de oldu. Robinson’un Cuma’sıydı belki de aradığımız. Ya da Goethe’nin Faust’u gibi bir hakikat arayışı, kim bilir? İdrak sınırlarımızı zorlamaya gerek duymadan girdik bu dünyaya. Bir kabullenişti yaptığımız, hiçbir serzenişte bulunmadan. Fakat önümüze çıkan her kapıdan da geçmedik; şöyle bir aralıktan bakıp, ne var ne yok anlayıp öyle adım atmalıydık. Zira görkemli görünen bu dünyada çok fazla inişli çıkışlı ve bir o kadar da patikaları olan yollar çıkıyordu karşımıza. Bizim için yanlış bir yol, kendi yolumu-

za dönmemize engel olmasa da mübhem bir zamanda harcanmış vakit israfı. Aynı düşüncede olduğumuz insanlar çevremizde bazen çok az sayıdaydılar, bazen hiç yoktular. Anlaşılmadık, daha çok anlamak istedik mütefekkirimiz Cemil Meriç’i. Hayır, asla yukarıdan bakmadık; aşağıda elle tutulur bir şey göremediğimiz için yukarılara baktık; mest olduk, hayran kaldık, özendik, taklit ettik. Dostlarımız da hiç yok denemez. A. Ali Ural posta kutumuza bir mızıka bıraktı. Mona Roza’ya eşlik ettik hemen. Gün oldu asra bedel. Mızıkayı bıraktık Antikacı Dükkânı’na. Bay Pikvik’in Serüvenleri ‘ne doğru yelken açarken kendimizi İki Şehrin Hikâyesi’nde bulduk. Sodom ve Gomore miydi yoksa iki değil de Beş Şehir miydi? Okyanusun tasviri için bir damla su anlatmakla eşdeğerdir, kitapları/okumayı yazarak anlatmak. Belki suya yazı yazmaktır, bir avuç insan ile tek gerçek gayemiz.

29


Nam’ı az ‘Namaz’ Kübra Türkücü

K

orku ve umut arası bir bekleyiş... Gelmeden ecel namaza başlayıp nurlanacak alınlar, titreyecek gönüller umudu dua dua dökülen dilden. Ve zaman yarışını kazanan ecel olursa Kuran’ın uyardığı o dehşet günde ne olacak haller korkusu rüyalarda görülen. Ve bir rüya daha... Bir gece vakti ‘’o’’ yerde yatıyor, başkası işimi bırakıp yardıma vesile olmamı istiyor. Biliyoruz vesileden öte geçemeyiz zira 5 vakit dilimizde ‘’‫’’اياك نستعين‬. Yerde yatan bedenin ağzına gidiyor elim. Geri dönmüş, nefesi kesmiş dili çıkarmaya çalışıyorum. Karanlık... Bir yandan da bir düşünce sarıyor beni ‘’Allah’ım lütfen... O daha namaza başlamamıştı Allah’ım lütfen...’’

Bir istatistiğe göre her yıl ülkemizde ölen 220 bin kişiden 180 bini namazsız göçüyor ve her gün ölen 600 kişinin 450si... Onlar içinde annelerimiz, babalarımız, bacılarımız, abilerimiz bulunuyor. İşinizi bırakın ve bir yardıma vesile de siz olun. Şuayb a.s. gibi ’’Ben sadece gücüm yettiğince düzeltmek istiyorum. Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir’’ diyerek peygamberimizin Allah’a en sevimli olarak müjdelediği vaktinde kılınan namaza çağırın. Ebu Talib’i nasıl çağırmıştı Ali bin ebi Talib? Belki bir gün ‘’Benim namazım da diğer ibadetlerim de, yaşamım da ölümüm de alemlerin rabbi Allah içindir’’ der umuyla bir bekleyiş... Karşımızdaki Ebu Talib midir yoksa Ömer mi bilinmez. Ömer olması duasıyla bir bekleyiş...

30


Yakarış Ayşe Nur Yazıcı

N

e çok kırmışım kalbimi. Duygularımı ne çok incitmişim. Yıpratmışım hiçler uğruna biricik yüreğimi. Sokakta bulduğum bir bez parçası kadar ehemmiyet verememişim ya… Yazık etmişim. Rabbim... Ne çok isterdim Tertemiz olsaydı yüreğim, ellerim, gözlerim, duygularım, hayallerim... Ne çok isterdim Allah’ım, her birini senin için tertemiz saklamış olsaydım. Ne çok isterdim Mevla’m, döktüğüm gözyaşlarından hiçbir damlada nefsime pay vermemiş olsaydım. Billurdan bir kalbi, pak avuçlarıma alıp; “işte kalbim, sana emanet ediyorum Ya Rabbi” diyebilseydim... İsterdim. Çok isterdim. Kalbimi, ellerimi, gözlerimi, duygularımı ve hayallerimi hiç kirletmeden senin için saklayabilseydim… Şimdi kapında, ellerini semaya uzatmaktan utanan, gözlerini sinesinden yukarı kaldıramayan bir günahkâr kul olarak, pişman ve perişan bir halde duruyorum. Şimdi kapında, adı duyulmamış

hastalıklara müptela bir kalp ile duruyorum. Şimdi kapında, hayallerini dünyaya satmış, iflas etmiş bir müflis kul olarak duruyorum. Şimdi, her biri emanet olan onca duyguyu kırıp dökmüş, saçıp savurmuş, sırtında emanete ihanetin can yakan o yükü ile beli bükülmüş bir zelil olarak duruyorum… Ya Rabbi… Hastalıklı, rezil, zelil, yaralı bir kalp ile çalıyorum kapını Gözlerim kucağımda, boynum bükük, dilim tutuk. Ancak affını umuyorum. Ancak merhametini umuyorum. Ya Rabbi. Affeder misin beni… Kalbimi, gözlerimi, ellerimi, duygularımı ve hayallerimi günah yüklerinden azad eder misin? Bunca utancı ya Settar, kıyamet günü setreder misin? Bana ihlas ve iman ile hayat verir misin? Hazreti Eyyub’un hastalıklarından bin beter hastalıkları ve yaraları olan ruhuma rahmetin ve affın merhemini sürer misin? Allah’ım! Ey Rabbim! Beni affeder misin?

31


Manisa Kulüp Mefkûre Kulüp Mefkûre Manisa Şube Başkanı Merve Demirbilek

E

vvela Mefkûre ile tanışmamızdan bahsetmek gerekirse; sosyal medyada ilgiyle takip ettiğimiz bir sayfa olan Mefkûre’nin aynı zamanda gençlik enerjimizi hayır yönde kanalize edebilme imkânını beraberinde doğurduğunu fark ettik. Fırsat bu fırsat bu güzel halkaya dâhil olmak gerektiği düşüncesiyle Mefkûre Ankara Merkez ile irtibata geçtik. Onlar da bu talebi memnuniyetle karşıladılar. Velhasıl bir güzel vesile ile bu hoş halkaya dâhil olduk hamdolsun. Manisa’nın bir ilçesi olan Akhisar’da Kulüp Mefkûre olarak Mart ayından bu yana faaliyet gösteriyoruz. Diğer şubelerimizden biraz daha farklı olarak üniversite faaliyeti olarak değil; imam hatip liselerine yönelik geliştirdiğimiz projeler kapsamında faaliyet yürütmekteyiz. Akhisar Anadolu İmam-Hatip Lisesi öğrencileri ile birlikte geçtiğimiz yıl Şehbal Kültür Merkezi’nin ev sahipliğiyle “Tefsir Okuma Grubu” oluşturduk, hamdolsun verimli bir çalışma oldu. Yine aynı yıl içerisinde haftanın belirli bir gününde gerçekleştirdiğimiz hasbihallerle gönül dünya-

mıza yolculuk seferleri düzenledik. Bu yıl ise Akhisar Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin ev sahipliği ile her cuma hanım öğrencilerimizle sosyal gelişim ve karakter eğitimi seminerleri düzenlemekteyiz. Ve haftanın bir günü Kur’an Kursu’nda eğitim gören 30 kişilik bir öğrenci grubuyla Sezai KARAKOÇ’un “Kıyamet Aşısı” adlı eserini okuyor, kitap kritiği yapıyoruz. İlerleyen günlerde Allah nasip ederse faaliyete geçireceğimiz hizmetlerden de biraz söz etmekte de fayda var. İmam-hatip lisesi öğrencilerine Diyanet İşleri Başkanlığı Yeterlilik Sınavlarına yönelik yardımcı programı, okul derslerine yardımcı dil ve anlatım ve matematik dersleriyle takviye etüt grubumuzu oluşturma aşamasındayız. İmam Hatip ortaokul öğrencilerine de manevi değerler eğitimi ve matematik, İngilizce dersleri gibi takviye etüt grubumuz içinde son demlerdeyiz. Dualarınızı umuyor ve Allah’tan hepimiz için muvaffakiyetler talep ediyoruz. Rahman önümüzü açsın ve niyetlerimizi hayırlarla taçlandırsın. Manisa’dan Mefkûre’ye ve Mefkûre Fanzin okurlarına bolca selamlar…

32


UNUTTUM Aygün Yılmaz Uzun zaman olmuş sulamamışım seni. Unutmuşum! Sorma nedenini! “Beni unutturan şey de nedir?” diyerek, Artırma çaresizliğimi. Biliyorum veremedim hak ettiğin kıymeti. Biliyorum bilmenin yetmeyeceğini. “Benden gayrısına ne de çok kıymet vermişsin...” diyerek suçlama. “Karşılık veremedin sevgime.” diyerek, Hatamı yüzüme vurma. Şayet bilseydin nedenini Hiç der miydin bu cümleleri! Aslında anlamışsındır çoktan derdimi de Kızgınlığından bozamamışsındır sessizliğini. Ve gururundan soramamışsındır halimi. “Ne hali varsa görsün! Yeter beklediğim!” diyerek Çektirmek istemişsindir aynı bekleyişin çaresizliğini... Unuttum! Ama göremedin ki hatırlayınca yaşadığım korkuyu; Kaybetme korkusunun kalbimin ritmini nasıl da hızlandırdığını. Bilemedin ki sensiz yapamayacağımı. Bu yüzden hatırlayınca koşarak geldim yanına. Ve şimdi sorarım sana: Söyle! Gözyaşlarımla sulasam seni O zaman affeder misin beni? Bilirsin beceremem dil dökmeyi. O yüzden boşa çevirme kendini, İstesen de istemesen de Akacak o yaşlar... Çünkü tanırsın beni senden gayrısına akmaz o yaşlar.

33


Tûr Dağını yaşa s Ki bilesin nerde Kudü ı gibi taşıyorum Ben Kudüs’ü kol saat Ayarlanmadan Kudüs’e in Boşuna vakit geçirirs Buz tutar Gözün görmez olur Gel Anne ol Çünkü anne s yapar Bir çocuktan bir Kudü Adam baba olunca anır İçinde bir Kudüs canl Yürü kardeşim gücü gelsin Ayaklarına bir Kudüs NURİ PAKDİL

Mefkûre Fanzin 4  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you