Issuu on Google+

Mayıs 2013 Sayı: 2

net söyleşi - haber dergisi

Ali Nesin Alper Turgut Celal Mordeniz Haluk Çobanoğlu Hüsnü Mahalli İhsan Eliaçık

Sevan Nişanyan Serdar Akbıyık Sırrı Süreyya Önder Suavi Sunay Akın Vedat Türkali

OYUN


net dergi

Nurcan Elmas

net'ten merhaba...

Zeynep Yüncüler

Merve Gürkan

Cem Çağlar Tural

Merve Zorer

2   net dergi

İzmir Ekonomi Üniversitesi’ne veda etmeden önce, tüm eğitim döneminde öğrendiklerimizi sizlere göstermek, hem de dört yıllık emeğimizin karşılığını ileride görmek için Haber Opsiyonu’ndan beş arkadaş net dergisini çıkarmaya karar verdik. Dergimizde bir tema üzerinden bütün ilgi alanlarına hitap edeceğiz. Adını da net koyarak, her konuda açık olmak, hatalı da olsak dürüst olmak istedik. Çoğunun denemediği bir yolla seçtiğimiz temayla, etrafımızda gelişen olaylardan bilgi verelim niyetindeyiz. Çünkü hala aynı fikirlerin netliğinde ısrar etmek, esnekliğini kaybetmesine yol açacağından netlik ayarını tutturmak gerekir. En doğrusu biziz, okuyucuları aydınlatacağız iddiasında değiliz, ama başarabilirsek, küçük de olsa boşlukları doldurmak amacındayız. Haberlerimizin ayrıntılarını ve videolarını görebileceğiniz websitemizin de www.derginet.net olması, dergimizin adını net koymamızın bir diğer nedeni oldu. net ekibi, amatör ruhu ve heyecanı ile okuyucularıyla buluşuyor. Ve umuyoruz ki; mezun olduktan sonra net dergi sizlerle olmaya devam etsin…


net dergi

Neden Oyun? KÜNYE Editörler Merve Gürkan, Zeynep Yüncüler

Muhabirler Cem Çağlar Tural, Merve Gürkan, Merve Zorer, Zeynep Yüncüler

Tasarım Nurcan Elmas

Website Editör Merve Gürkan, Nurcan Elmas, Zeynep Yüncüler

Fotoğraf Editörü Merve Gürkan Katkılar İlke Karademir (illüstrasyon) Oğulcan Köstenoğlu (karikatür)

Basım Yeri Hürriyet Matbaası 5501 Sokak No: 6 Kat: 1 Tuna Mahallesi Çamdibi / İZMİR Tel: (0232) 435 69 69 (pbx) Fax: (0232) 462 31 62 hurriyetmatbaa@hurriyetmatbaa.com

Bu dergi İzmir Ekonomi Üniversitesi Medya İletişim Bölümü, Habercilik Opsiyonu 4. sınıf öğrencileri tarafından bitirme projesi olarak çıkmıştır. Parayla satılamaz.

net dergisi olarak ilk sayımızda terör temasını işlemiştik. Bu sayıyı çıkardıktan sonra, bir dahaki sayı için yeni bir tema arayışına girdik. Aklımıza bir sürü şey geliyordu, ama bir türlü karar veremiyorduk. Çünkü, sizin bu dergiyi elinize aldığınızda “Ne alaka bu tema?” deyip, merak etmenizi istiyorduk. Birinci dönemin sonunda okulumuzda Medya İletişim Bölümü öğrencileri yarım dönem boyunca çalışarak, emek verdikleri tezlerini sundular. Bizim o zamana kadar ikinci sayımız için “kesin bu olacak” dediğimiz bir temamız yoktu. Herkes sırayla sunumlarını yaparken, Medya İletişim Fakültesi Araştırma ve Yönetim Opsiyonu’ndan arkadaşımız Faruk Kurttekin “tabu oyunu” ile ilgili tezini sundu. Bu oyunun içinde yer alan kelimelerdeki ırkçı ve ayrımcı söylemleri gösteren çok yaratıcı ve dikkat çekici bir tezdi. Biz de çok sevdik ve dedik ki, “Bir dahaki sayı için temamızı ‘oyun’ yapalım” O gün orada karar verdik ve bu tema aklımıza yattı. Daha sonra, oyun kavramını ayrıntılı bir şekilde nasıl işleyebileceğimizi düşünmeye başladık. Kısacası Faruk ‘tabu’suyla çıkış noktamız oldu. Biz bu temaya ısınır ısınmaz, araştırmalarımıza başladık. Ardından da karşımıza Hollandalı tarihçi Huizinga çıktı. Homo Ludens (oynayan insan) denemesi, bizim çoğu haberimize yön verdi. Huizinga tüm kültürlerin kaynağının oyundan geldiğini söylüyor. Bu eylemin ilk olarak hayvanlarda başlayıp, daha sonra insanlarda devam ettiğini belirtip, “zevk verici” bir işlev olduğunu da açıklıyor. Tabii ki daha birçok tanımlama yapıyor. Çünkü, Huizinga’nın oyun kuramı çok ayrıntılı bir inceleme. Burada yazdığımız ise sadece basit bir tanımıydı. Bu yüzden dergimizde Homo Ludens kuramıyla ilgili bir yazı paylaşmamak kaçınılmaz oldu. Ardından “oyun” temasını nasıl ele alacağımızı düşündük. Cevabını bulmak çok zor olmadı. Zaten, hayattaki her eylemimiz bir oyun değil mi? İlk sayımızda olduğu gibi, bu sayımızda da seçtiğimiz temanın köken bilimini açıklayarak, başlamayı tercih ettik. Dilbilimci ve yazar Sevan Nişanyan bizim için, oyun kelimesinin etimolojisini yazdı. Daha sonra oyun temasını, siyasette, kültür-sanatta, mitolojide, tarihte, dinde, ekonomide, matematikde, sporda ve hayatımızda “bu da oyundur” diyebileceğimiz birçok yerde işledik. Umarız hoşunuza gider.

net dergi    3


MAYIS

2013

6

Sevan Nişanyan

Oyunun etimolojisi

İÇİNDEKİLER 16

Nilay İşlek

18

Oyun oynuyorum

Sunay Akın

Sunay Akın’ın dilinden oyuncaklar

Hüsnü Mahalli

24

‘Bizim coğrafya’daki kirli oyunlar

21

27

İhsan Eliaçık

Sırrı Süreyya Önder Siyaset ‘oyun’u

“Dini ritüellerin hepsi birer oyun”

30 Ali Nesin “Matematik ve Oyun”

4    net dergi


Haluk

40 Çobanoğlu

net’ten merhaba

“Manipülasyonun dijitali, analoğu olmaz”

Neden oyun? Nedir Homo Ludens? Dil oyunları ve oyun teorisi üzerine

Celal Mordeniz ‘Theatran’ ve oynamak

44

Çocukların ortak dili oyun

13

eski yeni oyun kültürü Oyun yanlız çocuklar için değildir Akıl Oyunları ve John Nash Antik Yunan’da olimpiyat oyunları Osmanlı da oynardı

46

Alper Turgut Serdar Akbıyık

Dijital oyun endüstrisi Göründüğü gibi değil...

Asıl oyun sinemanın kendisi

Modern kültür ve oyun Ekonomide ‘doktorculuk’ oynamak Kapitalizm oyunları

Suavi

50

Do re mi fa sol la si do...

73

Vedat Türkali

Bu da bizim için güzel bir ‘oyun’du

55

Teatral terapi

57

Hayatla kumar oynamak

60

Masum oyun Tabu

62

Andy Prokh’un iki sevimli dostu

66

Bin dokuz yüz seksen dört

68

Herkes bu oyunu mutlaka bir kez oynamıştır!

69

7’den 70’e herkes bahiste

71

Kadının spordaki yeri: kadınoyunu.net

72

Oyun

net dergi    5


net dergi

Sevan Nişanyan

Oyunun etimolojisi

O

yun, Öz Hakiki Türkçe. Bazı Eski Uygurca kaynaklarda oyug diye de geçiyor. +In ve +Ig eşdeğer anlamlı iki yapım ekidir, geçişli fiillerden nesne adı, geçişsiz fiillerden özne veya eylem adı yaparlar. Dolayısıyla oy- fiilini varsayabiliyoruz. Bu bizim bildiğimiz ağaç oymak, gözlerini oymak vs.’deki oymak mıdır acaba? Köken anlamı “boşaltmak” ise eğer, hımm, bir mantıkî alaka kurar gibi oluyoruz. Boşlamak, boş işler yapmak, boş boş oyalanmak filan? Geçişli anlamı olan oymak’tan başka bir de geçişsiz

6    net dergi

oymak mı vardı, “dün akşam canım sıkıldı, bir süre oydum” gibisinden? I-ıh olamaz, Türkçede bir fiilin hem geçişli hem geçişsiz anlam taşıması görülmüş şey değil. Peki, başka ihtimal. Belki oymanın dönüşlü (yani refleksif) hali olan bir oyunmak fiili vardı, “boşalmak, boşa vakit geçirmek, kendini boş kılmak” anlamında. Oyun dediğimiz şeyin aslı da asimile edilmiş +Ig ekiyle oyuŋ idi. Eski Türkçede malum, bir normal /n/ bir de dilin arka tarafıyla söylenen /ŋ/ var, ayrı sesler, bazı Anadolu


net dergi

ağızlarında halâ o ayrım korunur. Bu ikincisi her zaman n+ğ bileşiğidir. Olabilir mi? Yok, bu teori de zayıf. Bir kere sözcük oyuŋ değil oyun, Kaşgarlı’da, Kutadgu Bilik’te, Kitabül İdrak’te hep böyle yazılmış. İkincisi, oyunmak diye bir fiil hiç kaydedilmemiş. Mevzuyu daha da karıştıralım. Oyalamak ne demek? Bu sadece Türkiye Türkçesine has bir fiil, diğer Türki dillerde yok. +AlA- eki eski Anadolu Türkçesinde sevilen bir yapım ekiyken şimdi hemen hemen öldü. Süreğen ve kararsız eylem bildirir, misal: Çapmaktan çabalamak, tepmekten debelenmek, gevmekten gevelemek, kakmaktan kakalamak, sepmekten sepelemek. Demek ki oyalamanın ardında gene bir oymak fiili olmalı. Peki bunun anlamı neydi? “Oynamak” mı? “Boş iş yapmak” mı? Vallahi bilmiyorum. Bileni de yok galiba. Kaşgarlıda, Çağataycada ve bilumum Türk dillerinde geçen ozmak diye bir başka fiil var, “yarışta başkasını geçmek” anlamında. Bu bir ipucu verir mi? “Yarış” ile “oyun” arasında anlam bağı belirgin gerçi, ama yok, bu da olmaz, fiil sonsesinde /y/ ile /z/ arasında yapısal bir bağ kurmanın yolu yok. Peki ya tığla işlenen oya? Onun hiç alakası yok, Yunancadan alıntı. Ta eski Atina’da chiton’un kenarına işledikleri tığ işinin adı ὤια, Türçeye çok geç devirde İstanbul ağzından geçmiş. Bu soruyu bilemedim hocam. * İngilizce play, Anglosaksonca plegan/plaegian fiilinden. Esasen to cultivate demek, yani idman etmek, egzersiz yapmak, fiziksel becerilerini geliştirmek – oyun işini ciddiye almış adamlar. Almanca eşdeğeri pflegen olur, onun oyunla hiç alakası kalmamış, “ilgi ve özen göstermek, gözkulak olmak, to care” yönüne evrilmiş. Game neymiş diye bakıyoruz. Anglosaksonca gaman “bir araya gelmek, toplanmak, beraber bir iş yapmak”, aşağı yukarı Almanca gemein ve Latince communis ayarında bir kavram. Demek ki eski İngilizler oyun deyince bir yerde toplanıp idman ve beceri işleri yapmayı anlıyormuş.

Jouer

gioco

elude

* Latincede ilk zamandan beri iocus ile ludus ayrılmış. İlki “sözcük oynu, espri, laf ebeliği”, ikincisi bedensel etkinlik gerektiren oyun, cambazlık, aslan terbiyeciliği, gladyatörlük filan. Ernout & Meillet sf. 656-657’de ludus üzerine enfes bir analiz var. “Oyunlar” derken dinî ve törensel kökenli birtakım kamu eğlencelerinin kastedildiğini, eski Roma dinine ait pek çok sözcük gibi bunun da Hintavrupa kökenli olmadığını gösteriyor; belki de Etrüsklerden alınmış. İmparatorluğun son demlerinde kamusal oyunların sona ermesiyle beraber ludus sözcüğü de kullanımdan düşmüş; iocus anlam genişlemesiyle her türlü oyun için kullanılmaya başlamış. Fransızca jouer “oynamak”, İtalyanca gioco “oyun”, ikisi de iocus’tan geliyor. Ludus’un türevleri ise ancak edebî Latinceden derlenmiş entel mamulleri, prelude (“oyun-öncesi”), elude (“oyundan kaçmak”), illusion (“algılarım bana oyun oynuyor, Oytun”), delusion, ludicrous vb. La Gioconda “oynaşlı bayan” demek, aklımıza gelmişken. Joker de “oyuncu”. (“Şakacı” anlamı derivatif.) * Farsça bâxtan oynamak, şimdiki zaman kökü bâz. Farsça fiilin, tıpkı İngilizce Almanca Yunanca filan gibi bir muzari (şimdiki zaman) bir de mazi (perfekt) kökü vardır. İkincisi binlerce yıl önce fiil köküne +t ekleyerek imal edilmiştir. Finaldeki /g/ sesi ardına +t alınca sertleşir ve sızıcılaşır, /xt/ olur. Bir şey almazsa İndo-İrani dillerin tipik evrimini geçirip önce /c/, sonra /dz/ ve en son /z/ halini alır. Bu dediğim ama bin senelik hikâye. Kumarbâz, sihirbâz, hilebâz, düzenbâz Türkiye Türkçesinin ta ilk devirlerinden beri görülen bileşikler. Canbâz ile hokkabâz da 17. yüzyıldan önce zuhur etmiş. Küfürbâz’a ise 1920’lerden önce rastlamadım. Tuhaf bir türev, galiba kumarbaz’dan kinaye ile türetilmiş. Yoksa “küfür-oynatan” deyiminin makul bir anlamı yok. Bir de bâzîçe vardır, oyuncak anlamında, ama onu kaç kişi bilir?

bâzîçe

ludus

oyuŋ

Play

JOKER

net dergi    7


net dergi

Nedir Homo Ludens? *net

D

ergimiz için oyun temasını seçtikten sonra, bize yön veren kişi Hollandalı tarihçi Johan Huizinga oldu. Huizinga’nın 1938 yılında yayımladığı Homo Ludens (oynayan insan) adlı yapıtı, kuramsal bir yaklaşım sergileyerek, klasik oyun algısını bozuyor. Hollandalı tarihçi bu incelemesinde, Homo Faber (yapıcı insan), Homo Sapiens (düşünen insan)’ dan sonra etnoloji alanına Homo Ludens’i (oynayan insan) koyarak üçüncü bir kişi yaratmıştır. Bu ikili dengeyi bozup insanlık kültürüne oynayan insan’ı getirmesi, oyunun sadece, insanların üretim zamanı dışında kafa dağıtmak için onları oyalayacak ve çocuklara özgü bir şey olmadığını gösteriyor. Huizinga incelemesinin başlangıcında, oyunun kültürden daha eski bir şey olduğunu söylüyor. Yani oyunun, tüm kültürlerin alt kaynağı olduğunu ve insanlara soyut düşünce becerisini kazandıran bir eylem olduğunu vurgulamak istiyor. Ve ardından, insanlardan önce hayvanların oyun oynamaya başladığını ve oyunun bütün temel çizgilerini hayvanların çoktan gerçekleştirdiğini belirtiyor. Bu temel çizgilerin içinde oyunun kurallarını da basit bir şekilde gözlemleyebiliriz. Örneğin, Huizinga diyor ki, “Bütün bu çizgileri gözlemek için, yavru köpeklerin neşeli oynaşmalarını dikkatlice izlemek yeterlidir. Bunlar bir türlü ayini andıran tavır ve jestlerle birbirlerini oyuna davet etmektedirler. Yavru köpek oyun oynadığı arkadaşının kulağını ısırmayı yasaklayan kurala uymaktadır. Sanki korkunç öfkeliymişler gibi davranırlar, ama bütün bunların içinde özellikle, aşırı ölçüde bir zevk almakta ve eğlenmekte oldukları açıktır. Coşku içindeki yavru köpeklerin bu tür oyunları yine de, hayvan eğlencesinin en ilkel biçimlerinden biridir.” Daha sonra oyun kavramını yavaş yavaş insanlar da öğrenir. Bu incelemede canlıların oyun oynarken, özgürlük kavramının boyutunu sıkça görebiliyoruz. Örneğin, çocuklar ve hayvanlar oyun oynamaktan daha çok zevk alırlar. Yetişkinler ise, oyun eyleminden istedikleri zaman özgürce vazgeçebilirler. Sonuçta yetişkinler de , çocuklar da ve hayvanlar da oynamaktan zevk alırlar. Çünkü canlılar gündelik yaşamın sınırlarına çıkarak kendilerine bir oyun alanı yaratmak isterler ve bu istek onlara zevk verir. Oyunun iyi veya kötü kuralları olmasına rağmen, canlılar bu eylemden vazgeçmek istemezler ve oyun oynamaya devam ederler. Huizinga incelemesinde, oyunun ciddi olmayan bir eylem olduğunu düşünür. Ancak, bu düşüncesinin aslında çok da sağlam olmadığını şöyle belirtir; Oyun fikri, düşünce tarzımızda ciddiyet fikrinin karşıtıdır. İlk bakışta, bu antitez, bizatihi oyun kavramı kadar ortadan kaldırılamaz gözükmektedir. Bu oyun-ciddiyet antitezi, daha yakından ele alınınca, bize ne sonuca ulaştırıcı, ne de sağlam gelmektedir. Şunu söyleyebiliriz: Oyun, ciddi-olmayan’dır. Fakat bu yargı oyunun pozitif karakterlerine ilişkin hiçbir şey söylemediği gibi, çok da istikrarsızdır. Yukarıdaki önermeyi, oyun ciddi değildir biçiminde değiştirdiğimiz anda, antitez bize hemen ihanet eder, çünkü oyun çok ciddi bir şey de olabilir. Üstelik hayatta karşılaştığımız birçok temel kategori

8    net dergi

ciddi-olmayan içinde yer almakla birlikte, bu nedenden ötürü oyunla eşdeğer değildir. Gülme bazı bakımlardan ciddiyetin karşıtıdır, ama oyunla hiçbir şekilde doğrudan bağlantısı yoktur. Çocuklar, “futbol” veya satranç oyuncuları, akıllarından asla gülme isteği geçmeden, derin bir ciddiyet içinde oynamaktadırlar. Nitekim tamamen fizyolojik olan gülme işlevinin sadece insana özgü olmasına karşılık, yaratıcı oyun işlevinin insan ile hayvanda ortak olarak bulunması ilginçtir. Aristoteles’in “animal ridens” kavramı, insan hayvan zıtlığını Homo Sapiens’ten daha açık bir şekilde nitelemektedir. Şu adım adım ilerleyen akıl yürütmeye bir an için bakalım: Çocuk tam bir ciddiyet içinde oynamaktadır; buna haklı olarak kutsal bir ciddiyet de denilebilir. Fakat çocuk oyun oynamakta ve oyun oynadığını bilmektedir. Sporcu inançlı bir ciddiyet içinde ve heyecanlı bir ataklıkla oynamaktadır. Oyun oynamakta ve oyun oynadığını bilmektedir. Aktör kendini oyuna kaptırmıştır. Yine de oynamakta ve bunun bilincinde olmaktadır. Kemancı en kutsal heyecanı duymaktadır; ancak faaliyeti bir oyun olarak kalmaktadır. Huizinga bu önerisinden sonra oyunun ciddi bir eylem olabileceğini gösterir. Oyuna ilişkin bilimsel bir çalışma ortaya koyan Hollandalı tarihçi, oyunun özelliklerinden incelemesinde sıkça bahseder. Bazıları şunlardır; “Her oyun, her şeyden önce gönüllü bir eylem’dir. Emirlere bağlı oyun, oyun değildir.” “Oyun serbesttir, oyun özgürlüktür. Oyun “gündelik” veya “asıl” hayat değildir. Oyun, bu hayattan kaçarak, kendine özgü eğilimleri olan geçici bir faaliyet alanına girme bahanesi sunmaktadır. Küçük çocuk bile “sadece …miş gibi yaptığı”, “yalnızca gülmek için” davrandığı konusunda tam bir bilince sahiptir.” “Her oyun, oyuncuyu, her an tümüyle içine alabilir.” “Oyun alanlarının sınırları içinde kendine özgü ve mutlak bir düzen hüküm sürer. Ve işte oyunun daha da pozitif yeni bir çizgisi: Oyun düzen yaratır, oyun düzenin ta kendisidir. Dünyanın mükemmel olmaması ve hayatın karışıklığı içinde geçici ve sınırlı bir mükemmellik yaratır. Oyun mutlak bir düzen gerektirir. Bu düzenin en küçük ihlali oyunu bozar, oyun niteliğini ve değerini yok eder.” Eğer, Homo Ludens incelemesinin tamamını okursanız, oyunun daha birçok özelliğini görebilirsiniz. Bunlar sadece bir kısmıydı. Huizinga, bu özelikleri açıkladıktan sonra oyunun tamını yapar; “Demek ki oyunu biçim açısından, kısaca, özgür, “kurmaca” ve olağan hayatın dışında yer aldığı hissedilen, ama yine de oyuncuyu tamamen özümleme yeteneğine sahip bir eylem olarak tanımlamak mümkündür. Oyun her tür maddi çıkar ve yarardan arınmış bir eylemdir; bu eylem bilhassa sınırlandırılmış bir zaman ve mekânda tamamlanmakta, belirli kurallara uygun olarak, düzen içinde cereyan etmekte ve kendilerini gönüllü olarak bir esrar havasıyla çevreleyen veya alışılmış dünyaya yabancı olduklarını kılık değiştirerek vurgulayan grup ilişkilerini doğurmaktadır.”


net dergi

1

2

3

4

5 Homo Ludens tiyatrosu tarafından hazırlanan oynayan insan storyboard çalışması net dergi    9


net dergi

Dil oyunları ve oyun teorisi üzerine

Mustafa Altun

Mustafa Altun, Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü'nde, öğretim görevlisi. Akademik ilgi alanları, dil bilimi, anlam bilimi, terim bilimi, dil edinimi, Osmanlı Türkçesi, metin çözümleme ve dil felsefesi üzerine olduğu için özellikle kendisinin, oyun ve dil kuramları üzerinden düşüncelerini dergimizde görmek istedik. Altun, net için, “Dil oyunları ve oyun teorisi üzerine” yazısını bizlerle paylaştı.

"Bir sözcüğün anlamı onun nasıl kullanıldığıdır." Çünkü sözcük, dilimize dahil olduğu zaman öğrendiğim şey budur. (Kesinlik Üstüne, 61) Bu yüzden "kural" ve "anlam" kavramları arasında bir mütekabiliyet vardır. (Kesinlik Üstüne, 62)." " Mekân-dışı, zaman-dışı bir hayâlden değil, mekânsal ve zamansal bir olgu olan dilden bahsediyoruz... Ama ondan, oyunun kurallarını anlatırken, satranç taşlarından bahsettiğimiz gibi bahsediyoruz, fiziksel özelliklerini betimliyoruz." 'Bir sözcük gerçekte nedir?' sorusu, 'Satrançta bir taş nedir?' sorusuna benzer." (Felsefî Araştırmalar, 108) Wittgenstein'dan[1] Kesinlik Üstüne ve Felsefî Araştırmalar adlı çalışmalarında Wittgenstein, dili genel anlamıyla bir satranç oyununa, sözcükleri de ileri sürülen taşlara benzetir. Dilbilimciler de modern zamanlarda Saussure'den başlayarak dili bir sistem olarak görme eğilimindedir. Noam Chomsky Kartezyen yaklaşımıyla bunu daha üst seviyeye getirerek biyolojik anlamda da bütün insanlığı kapsayan bir dil sisteminden yola çıkarak kuramını temellendirir. John Nash'le zirvesini bulan Oyun Teorisi'nde de sistem yaklaşımıyla karar verme mekanizmalarını betimleyen stratejik bir oyun düzeneği üzerine matematiksel hesaplamaları da içeren bir tutum sergilenir. Hayatın bizatihi kendisinin oyun olduğu gerçeğinden hareketle tiyatro da Oyun Teorisi'ne benzer biçimde hayatı modelleyen, simüle eden bir görüntü arz eder. Bütün bu yaklaşımların hepsi de kimi doğal konuşma diliyle, kimi matematik diliyle, kimi de hem sözel, hem de vücut diliyle "oyun"un ne olduğuna dair ipuçları sunarlar. Wittgenstein'ın sözlerine dönersek, "Bir sözcük gerçekte nedir?" cümlesiyle, "Satrançta taş nedir?" cümlesi matematikteki özdeşlik

ilkesine benzer bir ilişkiyi gündeme getiriyor. Wittgenstein'ın dilin bir oyun olduğunu özdeşlik kurarak ifade etmesi ne kadar doğru bir yaklaşım? Belki de bunun sorgulanması gerekiyor. Bunun için "oyun"un ne olduğunu tanımlamalıyız. Oyun, belirli kurallar dahilinde iki ve daha fazla oyuncunun kazanmaya odaklı eylem stratejileri belirlemesiyle belirli bir zaman dilimi içinde karşılıklı olarak oynanır. Kimi oyunlar rastlantısaldır, talih oyunları gibi, kimi oyunlar hem rastlantısal, hem de kişinin beceri ve öngörüsüne dayanır, tavla gibi, kimi oyunlar da sadece ve sadece kişinin bilgi, beceri ve öngörüsüne bağlıdır, satranç gibi. Üç kategori içinde dil oyunu acaba hangisine dahildir? Genellikle sözcükleri bilinçli olarak seçtiğimizi varsayarsak, dil oyunu satranca daha yakındır, diyebiliriz. Ama bilinci yerinde olmanın ölçüsü ne? Dil kazalarının sebebi beynin kontrolü elden çıkarıp rastlantıya dayanması mıdır? Wittgenstein'dan John Nash'e geldiğimizde, Oyun Teorisi'nde de rasyonalite kavramı bilgi, beceri ve öngörüyü içeren bir karar verme sürecini betimliyor. Duygunun, istemsiz davranışın; kurallara ve uygun stratejiler geliştirmeye dayalı bir oyunun dengelerini alt üst edebileceği Nash sonrası Oyun Teorisi geliştiricilerinin eleştirdiği bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Dil kazaları ile karar verme sürecini etkileyen duygu ve istemsiz davranışlar arasında bu bağlamda bir ilişki kurulabilir mi? Sanırım buna evet, diyebiliriz. Zaten bu eleştirel yaklaşım, yeni bir oyun teorisini gündeme getirmiş: Tiyatro teorisi. [2] İrrasyonel etkenleri de içine alan yeni bir oyun teorisi yaklaşımı. Kuralları hiçe sayanları da kapsadığı söylense de Oyun Teorisi'ne toptan karşı olanlar, bu teoriyi ortaya atanları hayatın bizatihi kendisini soyut matematik kavramlarıyla ifade ettikleri için imkânsızı istemekle itham ediyorlar. Anlaşılan o ki, hemen bütün oyun yaklaşımları, bir tür modelleme ya da simülasyona dayanıyor. Ta eski Yunan'dan bu yana dile getirilen doğayı ya da gerçeği taklit etme eğiliminin başka bir yansıması. Ama nasıl ki, taklit hiçbir zaman asılın yerini tutamazsa, bu yaklaşımlar da körlerin fili tarifi misali sistem yaklaşımları ya da modellemeler yoluyla hakikatin sırrına tam anlamıyla mazhar olamayacaklardır. Kanımca her model ve simülasyon, bunu gerçekleştirenin bilgisinin sınırlarının dışına çıkmayacağı için eksik ve güdük kalacaktır. Bu realite, bizim oyuna dair düşüncelerimizi kökten değiştirmemeli. Oyun, hayatımızın merkezinde yer almaya devam etmeli. Kendimizi, başkalarını ve evreni anlamamız belki de buna bağlı. Kim bilir?

Kaynaklar: [1] Robert Fogelin, "Wittgenstein'ın Felsefî Eleştirisi", Wittgenstein: Sessizliğin, Grameri, Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yayınları,İstanbul, Güz 2002, Sayı: 33, s.95 [2] Oyun Teorisi ve Rekabet Oyunları

10    net dergi


net

net dergi

Çocukların ortak dili

OYUN

D

*net

ünya büyük bir oyun yeri. Her sabah uyanınca biraz isteksiz de olsak, hepimiz sahnenin bir yerinde, bizi çevreleyen büyük ve uzak dünyanın sevimli bir benzerini kurmak için toplanırız. Küçük topluluklar olarak, birbirimizden bağımsız davranarak ve birbirimizi seyrederek günlük oyunlarımıza başlarız. İnsanlar zamanlarını, aynı piyesi yıllardır aynı biçimde oynamanın yorgunluğu ile geçirirken, biz oyunlarımıza sıradanlaşmış büyüklerin oyunları yerine, bebeklerin ve çocukların oyunlarıyla başlamak istedik. Çünkü biz onların oyunlarını, oyunların en güzeli ve en kıskanılası olduğunu düşünüyoruz. net dergi    11


net dergi

Huizinga’nın söylediği gibi oyun, tüm insanları kapsamasına karşın, çocukların hayatındaki yeri çok daha önemlidir. Oyun, çocukların ve özellikle bebeklerin henüz yabancısı oldukları çevreye uyum göstermeleri için kusursuz bir araçtır. Bilişsel, duygusal ve fiziksel gelişim üzerinde olumlu etkisi vardır. Ayrıca toplumsal ilişkilerin anlaşılması ve olumlu davranışların kazanılmasında oyunun yeri büyüktür. Başlarda bebekler oyunlarında kendi mama oyuncaklarını, annelerinin saçını, etraflarındaki uzanabileceği, dokunabileceği şeyleri oyun haline getirse de büyükdükçe çocuklar oyunlarında, çevrelerindeki büyükleri taklit ederler. Eş zamanlı olarak da oyundaki bu taklitle oyuna, çocuğun duygu ve düşünceleri de eklenir. Çocuk oyun içindeki sözleri, tepkileri, ses tonu ve mimikleri ile duygularını yansıtır. Yani oyun çocuğun bir bakıma dilidir. Mesela çocuk annesine çok kızmışsa oyununda 'baba rolünü alarak oyun içinde anne rolünü verdiği kişinin canını acıtmak isteyebilir'. Veya kardeş kıskançlığı yaşayan bir çocuk 'elindeki bebeğe; kardeşi rolünü vererek bebeği hırpalayabilir'. Genellikle çocuğun bu davranışları ailesinin oyuna bir yansımasıdır. Mesela çocuk oyunda sürekli emir cümleleri kuruyorsa öncelikle ebeveyn kendi özeleştirisini yapmalıdır. Ayrıca çocuğun oyun içinde sürekli üstlenmek istediği rol, çocuğun karakteristik özelliklerini de yansıtır. Mesela sürekli bebek olmak isteyen çocuğun ilgiye ve korunma duygusuna ihtiyacının olduğu düşünülebileceği gibi kardeşini kıskandığı da düşünülebilir; veya çocuk oyunlarında hep baba, patron, komutan vb. olmak istiyorsa bu bize liderlik becerilerinin olduğunu gösterir. Ayrıca çocuğun genellikle oyunu kuran pozisyonunda olması organizasyon ve sorumluluk yetilerinin varlığına işaret edebilir. Bütün bu sebeplerden dolayı çocuklarımızın oyunlarını dikkatlice incelemeli ve ona göre davranmalıyız. Oyun, çocukları tanımada kullanabileceğimiz en etkili araçlardan 12    net dergi

biridir. Çocuklar; oyunlarında, kişiliklerini, duygu ve düşüncelerini, çevrelerindeki insanlara karşı besledikleri duyguları ve onları nasıl anlamlandırdıklarını, gerek zihinsel, gerek bedensel ve gerekse sosyal kapasitelerini sergilerler. Buna da Deneyimsel Oyun Terapisi denir. Oyuncakların söyledikleri Deneyimsel Oyun Terapisi’nin yaratıcıları Dr. Carol ve Dr. Byron Norton, yıllar süren çalışmaları sonunda her oyuncağın çocuklar için farklı anlamlar taşıdığını tespit etmişlerdir. Çocukların çalışma sırasında yaptıkları oyuncak seçimi ve bu oyuncaklarla oynama şekli yaşadıkları sorunun ortaya çıkmasında ve çözülmesinde son derece önemlidir. Çocuklar oyun oynarken, çevrelerinde gördükleri neredeyse her tür nesneyi bir şekilde oyuna dahil edebilir. Bir sandalye, uzay gemisine dönüşebilir ya da bir karton kutu kocaman bir ev olarak hayal edilebilir. Bir çocuğun oyun oynaması için kendi hayal gücü dışında aslında hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ancak yine de çocukların oyun dünyasını zenginleştirmek amacıyla pek çok farklı oyuncak üretilir ve bu oyuncaklar sadece oyun zenginliğini artırmaz. Aynı zamanda çocukların bir iletişim aracı olarak da kullandıkları oyunun alfabesini oluşturur. Çocukların kendilerine has kullandığı bu alfabeyi daha iyi tanımak istiyorsanız, çocuğunuzu ya da bir çocuğu karşınıza alın ve onların oyunlarını seyredin. Örneğin; bir çocuk tabanca, tüfek gibi oyuncakları kullanıyorsa öfkesini ifade etmeye çalışıyor olabilir. Oyuncakları kullanarak kale, şato gibi korunaklı alanlar oluşturmaya çalışan bir çocuk yüksek ihtimalle kendini güvende hissetmiyordur ve güvenli bir alana ihtiyaç duyuyordur. Arabalarla oynayan bir çocuk, tehlikeli bir yerden uzaklaşmaya çalışıyor ya da maceracı ruhunu ortaya koyuyor olabilir. Battaniyeye sarılan ya da biberon, emzik gibi şeylerle oyun kurmaya çalışan bir

çocuk bebeklik çağındaki bazı sorunları anlatmaya çalışıyor olabilir. Evcil hayvan oyuncakları genellikle aile, ilişki, korunma gibi anlamlar taşırken, vahşi hayvan oyuncakları güç, saldırganlık, hayatta kalma gibi anlamlar taşır. Çocukların oyun sırasında yarattığı alanlar da içinde bulundukları durumla ilgili ipucu verir. Orman, mağara gibi alanlar saklanma, kaçma isteği, sır, macera arayışı, ırmak ve denizler, yolculuk, uzaklaşma, güç, hastaneler, hastalık, ölüm, ayrılma korkusu ya da iyileşme isteği gibi anlamlar taşıyor olabilir. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken şey hiçbir oyuncağın kesin bir anlamının olmamasıdır. Çocuğun nasıl bir ruh haliyle oyun oynadığı oyuncakların ve kurulan oyunun anlamını değiştirir. Oyun çocuğa ne kazandırır? Çocuk için sevgi kadar oyunda eş değer önemdedir. Oyunla çocuk paylaşmayı, kurallara uymayı ve el becerilerini geliştirmeyi öğrenir. Bu yüzden hep klişe olan “Çocuk çocukluğunu yaşamalıdır.” sözüyle çocuk sadece ders çalışmamalı bunun yanında oyunda oynamalıdır Çünkü çocuğun oyun oynaması en az ders çalışması kadar önemlidir. Oyun; bir bakıma çocuğun yetişkinlik için hazırlık aşamasıdır. Çocuklar çevrelerinde gördükleri uğraş ve becerileri oyunlarında canlandırır, dener ve uygularlar. Gelecekte yaşayacakları rolleri (örneğin annelik, babalık rolü), karşılaşacakları olaylar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini oyunlarında yaşayarak öğrenirler. Oyunlarına uzaktan bakmayın Bazen ebeveynler çocuklarının sürekli etrafında dolanmalarından, sık sık bir şeyler sormalarından bunalırlar. "Neden odana gidip oyun oynamıyorsun?" veya "Neden televizyon izlemiyorsun?" gibi öneriler getirerek onları etrafımızdan uzaklaştırmak bu durumda yanlıştır. Çocukları başka şeylerle meşgul olmak adına sizi rahat bırakmalarınızı isterken, ileride onlarda oluşacak psikolojik sorunlara yol açabilirsiniz.


eski

yeni

net dergi

oyun kültürü

net dergi    13


net dergi

*net

O

yuncaklar bir toplumun kültürel ve sosyolojik yapısıyla ilgili önemli göstergeler. Oyuncak denildiğinde de akla doğal olarak çocuk ve oyun geliyor. Oyuncakların değişimi ise çocukların ve çocukluk anlayışının değişimi gösterir. Ülkemizde her yıl 23 Nisan’ın yaklaşmasıyla, oyun ve oyuncak bağlamında, sosyal medya ve haberlerde sık sık çocukların oyuncak kullanımına ve eski sokak oyunlarına karşı talebin gittikçe azalmasından kaynaklanan kaygılar dile getirilir. Günümüzün artık zor değişir bir gerçeği, çocukların ilgisi el yapımı bez ya da tahta oyuncaklardan çok X-man, Spider Man, Bratz veya play station'ların üç boyutlu dünyalarına yönelmesidir. Bu değişim, sadece oyuncak piyasasının lideri Çin'de değil, bizim de dahil olduğumuz geniş bir coğrafyada tek tip oyuncakların hakimiyeti söz konusu. Aynı zamanda bu dönemsel oyuncaklar, filmleri ve bilgisayar oyunlarıyla birlikte, eş zamanlı olarak, neredeyse dünyanın her yerinde piyasaya sürülüyor. Çocukluk kavramı, Neil Postman'a göre matbaanın gelişimiyle paralel olarak icad edilmiş toplumsal bir kurgudur. Bu bakımdan çocukluk, bebeklik gibi

14    net dergi

biyolojik bir kategori değildir. Okumanın yaygınlaşmasıyla birlikte yetişkinler kendilerine ait bir gizemli dünya oluşturdu. Bu dünyada da, en azından, okumayı sökene kadar çocuğun yeri yoktur. Bir bakıma yetişkinin dünyasının değişimi, çocukluk olgusunun gelişmesine neden oldu. Gerçi Postman, elektronik medyanın çocukluğun yok oluşunu getirdiğini iddia ediyor. Ancak yok oluştan çok, ciddi bir farklılaşma yaşandığını söylemek daha yerinde olacaktır. Günümüz oyuncakları Günümüzün oyuncakları, fazlasıyla elektronik ve bir çocuğun, diğerlerine ihtiyaç duymadan oynayabileceği türden. Aslında bu durum sadece çocuklar için geçerli değil, yetişkinlerin de gündelik hayatı da bu tarzda şekillenmiş durumda. Yetişkinler bilgisayar oyunları oynarken çocuklar bilgisayarlarında ya da Ipad’lerine yükledikleri oyunlarıyla vb. yetişkinlerin dünyasına girmek için gerekli ön hazırlıkları yapıyor. Daha ilginç olanı küçük yaştaki çocuklar, Ipad’ne oyun yüklemeyi bile biliyorlar. Böyle olunca da çocukluk kavramının gelişmediği dönemlere geri gidiliyor. Ve yetişkinlerle çocukların dünyası arasında bir ayrım yapmak oldukça zorlaşıyor. Çocuklar artık oyuncak yerine

telefonla oynamayı tercih ediyorlar. Yetişkinlerin bulunabildiği her ortamda artık çocuklar da bulunabiliyor. Oyuncaksız kalmak… Çağdaş ve eski oyun/oyuncaklar karşılaştırıldığında çocuklar arasındaki dayanışma duygusunda ciddi farklılıklar oluşturduğu gözlemlenebilir. En önemlisi de yaratıcılık olgusunun bambaşka bir boyuta taşınmış olmasıdır. Günümüzde pek az çocuk telden araba yapmayı becerebilir. Diğer yandan pek az yetişkin 8-9 yaşlarındaki bir çocuk gibi strateji oyunu oynayabilir. Burada zihinsel bir karşıtlıktan bahsetmiyoruz. Şimdiki çocuklar eski çocuklardan daha zeki ya da daha beceriksiz değil. Ancak el becerisi daha zayıf olan bir çocuk kuşağı var şimdi. Kendisine oyuncak yapabilen çocuk da neredeyse yok denecek kadar az. Sadece bir gün bile elektrik kesilse şimdiki çocuklar büyük oranda oyuncaksız kalacak. Teknolojik yenilikler elbette reddedilmemeli. Ancak el yapımı oyuncaklar, eski sokak oyunları da bu yeni oyun ve oyuncakların gölgesinde kalmamalı. Toprağın, sokakların çekiciliğinin de yerini başka bir şey dolduramaz gibi geliyor.


net dergi

Oyun yalnız çocuklar için değildir

Eda Leshan Eda Leshan (1922-2002) Amerikalı yazar, televizyon sunucusu, danışman, eğitimci ve oyun yazarıydı. Leshan, Amerika’da çocukların ombdustman görevlisi olarak seçildi. O "çocukların doğal bütünlüğüne saygı sesi" idi. Leshan, Amerikalı psikolog ve yazar olan Lawrence Leshan ile evlendi. Yazdığı kitaplarda da eşinden de bahseder. Tıpkı bu köşe yazısında olduğu gibi.

Eski çocukluk günlerimizin oyunları artık kalmadı. Bu mutluluğa yeniden nasıl kavuşabiliriz? Eşim psikoloji doktorasını hazırladığı günlerde, bir ara flüt çalmaya heveslenmişti. Birkaç akşam, boşuna gamlarla cebelleştikten sonra, bu sevdadan vazgeçerek flütünü bir kenarı fırlattı. O sıralarda henüz dört yaşlarında olan kızımız, bir etajer üzerinde babasının flütünü buldu. Birden ağzına götürerek, titrek ve tiz bir nota yükseltti. Bundan öylesine bir mutluluk duymuştu ki, bahçeye koşarak, güneşte zıplamaya başladı.

Bir yandan koşuyor, bir yandan akortsuz sesler üflemeye devam ediyordu. Daha sonraları, kocam kızımız gibi bunu oyun olarak alamadığına ve hiç aldırmadan çalamadığına esef ettiğini itiraf etti. Aslında biz yetişkinler kendimizi eğlendirmek için öylesine zahmetlere gireriz ki sonunda hiçbir şeyden zevk alamayız. Kim bilir belki de bizim asabi tansiyonumuzun ve gerginliğimizin en büyük sebebi, oyun oynamasını bilmememizden ileri gelir. Sosyal asistan olduğumdan, mesleğim icabı, bir sürü sorunlarla karşılaşmaktayım. Birçokları bana hep aynı şekilde sızlanmakta: Çocukluğumuz nerede? Yaşayabilme sevincini nasıl ve neden yitirdik? Birçoklar, bana bu yitirdikleri yaşama sevincini bulabilme imkanlarını sorarlar. Oysa ben oynayan çocukları uzun uzadıya izledim ve yalnızca onların oynama sırrını bildiklerine inanmaktayım. Onların sırrı nedir? Onlar sırf oynama zevki için oynarlar. Dört yaşlarında bir çocuğu, çocuk bahçesine götürün, onun en yüksek jimnastik çubuğuna tırmanıp, baş aşağı olarak, dünyayı tersinden seyrettiğini ve bundan büyük zevk aldığını görürsünüz. O bu idmanı kaslarını güçlendirmek veya kilo almak için yapmaz, sadece oyundan ve hayattan faydalanmak için yapar. Biz yetişkinler eğlenmek istediğimizde, bunu daima bir üçüncü kişi aracılığıyla yapmaktayız. Sinema, televizyon veya tiyatro yoluyla, kendimizi oyalamaya çalışırız. Bazen iskambil bazen satranç, domino gibi oyunlarla eğlenmek isteriz. Kimi zaman tenis veya golf oynarız, ancak unutmamalıyız ki, bu oyunların kesin kuralları olduğundan, onlara uymak zorunda kalırız, o zaman da ne olur? Oyunun esiri oluruz. Ama bir çocuk oynadığında ne oluyor. Oyuna o kumanda ederek eli altındaki imkanlarla yetinmek zorunda kalır. Hayal gücü, eli altındaki en basit araca sonsuz bir kıymet katar. Mutfakta bulunan ve bir bez parçasına sarılı bir mandal nefis bir bebek olur, bir yastığa gömülen bir metelik, gizli bir hazine yerine geçer. Ne yazık ki, yaşımız ilerledikçe, bu eğlenme imkanlarını ağır ağır yitirmekteyiz. Evime bitişik parkın önünden geçtiğimde, hep bu düşüncelere dalarım. Çocukluk günlerimde, arkadaşlarla tarzancılık oynardık. Bu park o günlerde benim için tropikal bir orman, çengelin bir parçasıydı. Aslan ve gorillerin yaşadığını hayal ettiğimden, bu Afrika ormanı bizim için heyecanlar beşiği sayılırdı. Oysa bu gün, bu mahalle parkı benim için, birkaç bitki ve cılız ağacın süslediği, bir çocuk parkından başka bir yer değil. Çocukluk günlerimizin sihrine geri dönebilmek o eski heyecana yeniden kavuşabilmek için neler yapmalı. Çocuklardan öğrendiğim bazı reçeteleri şöyle uygulayabiliriz: Dünü ve yarını düşünmeden, günü gününe yaşamak. O saatin tadını çıkarmak.

Bir tüyü üfleyen çocuğun, ruhu haline girebilmek. Çocuklar böyle anları bütün gücüyle yaşamaktadır. Onlar oyunlarını sürdürdüklerinde, kendilerini bırakırlar, gevşerler ve bundan dolayı mutlu olurlar. Kim bilir, belki de bizler, omuzlarımıza yüklü sorumluluklarımızdan sıyrıldığımızda, buna eş bir mutluluğu tadabiliriz. Geçenlerde dört çocuğun babası olan eski bir dostum, bana şunları anlattı: -Zor ve üzücü bir günden sonra, evime döndüğümde, oğullarımın köpeği zıplayarak beni karşıladı. İlkin onu yanımdan uzaklaştırdım. Ama daha sonra onunla yürüyüşe çıkmaya karar verdim. Hava serin ve güzeldi birden kendimde bir rahatlık ve gevşeme duydum. Bir de baktım ki, ben de köpekle yarışmaya başlamışım. Uzağa sopaları atıyor köpeğin bunu bana getirmesini bekliyordum. Akşam eve döndüğümde kendimi çok rahat buldum, o gece sabaha kadar deliksiz bir uyku çektim. Çocuklar için en eğlenceli oyunlar, daha önce tasarlanmayan iç güdüsüne uyarak düzenlenen oyunlardır. Bana kalırsa bu yöntem yetişkinlere de uygulanabilir. Mesela birkaç arkadaşımın deneylerinden buna inanmış bulunmaktayım. Birkaç dostum kendilerine ev almışlardı, konturatı imzaladıkları gün evlerinde bir parti verdiler. Bu eğlenceye davetliler en şık kıyafetleriyle geleceklerdi. Konuklarını karşılayan ev sahibi, her birinin eline bir fırça ve boya vererek akıllarından geçenleri duvarlara çizmelerini tavsiye etti. Her konuk kendisine öz bir gösteride bulunmuştu. Kimi mizahi resimler yapmış, kimi aklına gelen mısraları çizmişti hatta içlerinde müzik sevenler olduğundan notalar yazan bile olmuştu. Birkaç deniz subayı bir araya gelerek bir deniz savaşının resmini yapmışlardı. Bu hiç unutulmaz bir gece oldu. Herkes öylesine eğlenmişti ki, haftalarca bu partiden söz edildi. Fazla akılcı olmaktan kaçının. Çocuk aklına geldiğinde istediği oyuna katılır. Oysa bizler böyle davranmaya utanırız. Evimizde çamaşır yıkamak ya da ütüyle uğraştığımız bir anda, açık penceremizden bahar rüzgarı yüzümüzü okşadığında nasıl bir tepki gösteririz? Elimizdeki işi bırakmadan o nefis bahar rüzgarlarından yararlanamayız. Oysa bir on dakika kadar dinlenebilsek ya da dışarı çıkıp güneşi rüzgarı hissedebilsek ruhumuzun huzura kavuşması için çok daha iyi olmaz mıydı? Tabiat ile ilişki kurmak işte gerçek mutluluğun sırrı. Kentlerde yaşamak beton duvarlardan başka bir şey görmemek çoğumuzun ruhlarını karartmıştır. Bundan böyle sizi gezmeye sürükleyen çocuklarınızı kırmayın. Çocuk kitapları yazan yazar Maurice Sendak bir basın toplantısında kendisine sorulan soruları şöyle cevaplandırmıştı: Gençlerin ilgisini çekebilmek için ben henüz içimde ölmeyen o küçük oğlanı aramıyorum, onu yakaladıktan sonra bir daha kulağından bırakmam. Bu reçete yalnızca yazarlar için değil, okurlar için de rahatlıkla uygulanabilir. net dergi    15


net dergi

Sunay Akın’ın dilinden oyuncaklar

İstanbul Oyuncak Müzesi Göztepe’de dört katlı, tarihi beyaz bir köşk. 2005 yılında Sunay Akın tarafından müzeye dönüştürüldü. Akın, müze için dünyanın dünyanın her yerini gezerek 4 binden fazla oyuncak topladı. Her geçen gün de yeni oyuncaklar eklenmeye devam ediyor. Hem kendi çocukluğunun oyuncakları hem de gezdiği yerlerden biriktirdiği bu antika oyuncaklarla açılan müzede Akın, bize müzedeki bazı oyuncakların hikayelerini anlattı.

Sunay Akın’ın aldığı ilk oyuncak Sunay Akın’ın ülkesinde bir oyuncak müzesi kurma düşü beyaz bir tahta atla gerçekleşti. İstanbul Oyuncak Müzesi’nin ilk oyuncağı olan bu beyaz tahta at 1930 yılında Almanya’da üretilmiştir.

16    net dergi


net dergi

Deprem bebeği 1944 yılında Tosya (Kastamonu)’da meydana gelen depremde, bir kız çocuğu oyuncak bebeği ile birlikte göçük altında kalır. Enkazdan yaralı olarak kurtulan küçük kız kısa sürede iyileşir ve plastik bebeğinin kırılan sol koluna seloteyp tedavisi uygular. Yıllar sonra emekli bir öğretmen olarak İstanbul Oyuncak Müzesine gelen Tosya kazazedesi, kader arkadaşı yorgun bebeğini Hastane Odasındaki yeni yatağına yatırır.

Mona Lisa Müzede sergilenen Mona Lisa’nın bebeği ise, Amerikalı ünlü porselen bebek yapımcısı Fawn Zeller tarafından 1954 yılında üretilmiştir. Zeller, Mona Lisa’nın oyuncağını yaparken giysilerini de tablodakine uygun biçimde tasarlamıştır. 1500’lü yıllarda iç çamaşırı olmadığını dikkate alarak, Mona’nın ipek giysilerinin altına dantelli jüpon dikmeyi ihmal etmemiştir.

Elastolin askerler Oyuncak askerlerin üretiminde, talaş, tutkal ve kaolinden oluşan ve oyuncak tarihinde “Elastolin” olarak bilinen bir tür plastik karışım kullanılmıştır. Tarihçiler 2. Dünya Savaşı sırasında Alman ordularının Polonya’ya girmesiyle başladığını söylerler. Oysa ki Hitler ilk önce bu oyuncaklarla çocukların düşlerini işgal etmiştir. Oyuncak askerlerle oynayan çocuklar, 2. Dünya Savaşı başlayınca bu oyuncakların yerine geçtiler. Geriye gözyaşı, hüzün ve kırık oyuncaklar kaldı. net dergi    17


net dergi

Oyun oynuyorum

D

okuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü mezunu Nilay İşlek, İstanbul’a kaçmak yerine, inatla İzmir’de yaşamayı tercih edenlerden. Sanatını ve bilgilerini kendi atölyesi olan Artlens’te devam ettiriyor. Aynı zamanda mezun olduğu üniversitenin Güzel Sanatlar Enstitüsündeki master eğitimini “Görsel Kültür Ve Toplumsal Bellek Bağlamında Sayısal Fotoğraf Estetiği” adlı teziyle tamamlayan, deneyimli fotoğrafçı İşlek, tepkisini ve eleştirisini desteklemek için ufak seriler oluşturarak, fotoğraf sanatı üzerinden yaptığını söylüyor. Üç yıl önce başlayan “Oyun Oynuyorum” projesi de böyle bir çalışma. Proje, “Fotoğrafta anlam bulmak” ve “Fotoğrafta anlam kurmak” diye iki bölümden oluşuyor. 

Oynamaktan ve oyundan yola çıkarsak aslında bütün fotoğraflarda bir kurgu yaratılarak oyun oynanıyor. İnsanlar artık nesnelsel gerçekliği bıraktı. Kendi düş gücündeki karakterleri ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. O yüzden ben de “fotoğrafta anlam bulanlar” ve “fotoğrafta anlam kuranlar” olarak bu projenin adını “Oyun Oynuyorum” belirledim. Ben daha çok anlam bulmaya çalışan biriyim. Fotoğrafta belgesel ve kurgusal tavrı sorgulayıp fotoğrafta anlam kurmak üzerine çalışırken, bir kadını bebek formuna soktum. Bunun karşılığı fotoğrafta anlam bulmayı ise çocuklar üzerinden ele aldım. Kanser hastası çocukları çekerek, anlamı onlarda buldum. Onların hastane odasındaki duvarlarında tuttuğu takımın afişleri asılıydı. Bir kız çocuğunun da kullandığı tekerlekli sandalyeyi oyun aracına çevirmesi vardı. Dışarıda çocuklar bisiklete biniyorken, o kız tekerlekli sandalyeyi artık kendine bir oyun aracı haline getirmişti. Hastalıklarına rağmen yüzleri gülüyor, oyun oynuyorlardı. “Fotoğrafta anlam kurmak” dediğimizde ise zaten ortaya bir oyun koyuyoruz. Bu da kurgusal fotoğraftır. Günümüzde kurgusal fotoğraf çekenlerin çoğu zaten oyun oynuyor bence. Çünkü gerçeklikten kaçıyor. Kurgusal fotoğraf iki şekilde uygulanır. Birincisi, gerçekliği bozmadan yapılan. Mesela “fotoğrafta anlam bulmak”ta oyuncak bebek de kullanabilirdim. Ama oyun oynadığımdan, zaten o bebek benim için bir insandı. O yüzden insanı bebek formuna soktum. Gerçi çağımızın oyunları da değişiyor. Kız çocukları artık Barbie ile oynamak yerine, bilgisayardaki Barbie simgeleriyle oynuyor. Bebeğin saçını tarıyor, onu giydiriyor vb. İşte bu bir simülasyon ve burada gerçeklik evreni yok. Bütün bu sanallığa inat bilerek insan kullandım. Üç yıl önce başladığım bu proje için bir kadını bebek formuna sokarken, şu an tam tersi insanlar kendilerini bebeğe benzetiyorlar. Diğer yapılan kurgusal fotoğraf ise, fotoshop’ta dijital müdahalelerle yapılan yani fotoğraf çekilip kafada tasarlandıktan sonra fotoğrafta oynamalarla uygulanıyor. Aslında o oynamaları yapan kişinin kendisi de bir oyun oynuyor. Fotoğrafı çeken, gerçekten o nesnel gerçekliği çekecekse fotoshop müdahalesine gerek yoktur. Yani fotoğrafçı gerçekte olmayan, yapamadığı, çekemediği şeyleri bilgisayarda kurguluyor. Kurgu dediğimizde de akla oynamak geliyor. 18    net dergi

Nilay İşlek


“Oyun oynuyorum”

net dergi

Oyun oynamanın bendeki anlamının karşılığını kız çocukları ve oyuncak bebekler üzerinden tanımlamaktayım. Bu tasarlanmış bir düştür. Aslında kendi düşümü ortaya koymaya çalıştım. Çünkü çocukken kız çocukları en çok küçücük dünyasında en iyi bağ kurabildiği ve en iyi arkadaşı oyuncak bebekleri için ağlar. Bir kız çocuğunun oyuncak bebeğini elinden aldığın anda ortalığı yıkar. Çünkü o onun bütün dünyasıdır. Olmazsa olmaz dediğimiz insan figürleri ne çok şey paylaştık biz onlarla… Homo Ludens’ten bi replik; Hayat bir oyun bizde küçük aktörler. Her oyun biter. Aktörler de kaybolup gider. Bu bebeklerde bir gün kaybolup gidiyor. Çünkü bizim oynadığımız oyunlarda bitiyor. Ben de zamanında bitirdiğim bir oyunu günümüzde fotoğraf sayesinde tekrar yaratmaya çalıştım. Günümüzde oyun kültürü dediğimizde, oyun çocuklukta başlayan ve sonra büyüklerde oynamaya devam eder. Oyun hep hayatımızın içinde, birbirimize hep oynuyoruz. Ama bana göre, oyun kavramı çocuğa aittir.

Genellikle benim bebeğim hep kapının kenarındaydı. Her dışarı çıkacağımda onu da yanıma alıp gidebileyim diye...

“Fazla mesai, hayal...” Burada hem hayaller hem de hayalin gerçekliği var. Aslında burada atılmışlıkta var. Fotoğrafta objeler tamamen oradaydı. Ben sadece her atılmış bebek gibi onu getirdim ve oraya koydum. 

Biz bebekleri aldıktan sonra tamamen kendi düşüncemize göre onları biçimlendirirdik. Onların ayakkabılarını değiştirir, onlara aksesuarlar takardık. Oyun oynamadaki bu biçimlendirmeyle, belki de geleceğin kadınları nasıl yetişiyor sorusunun cevabını bulabiliriz. 

Bütün fotoğraflar siyah beyaz ama son kare renkli. Biz dünyayı renkli görürüz. Ama siyah beyaz çekiyorsak fotoğrafları o gerçekliği yıkıp kendi gerçekliğimizi yaratıyoruzdur. Bu fotoğraflarda benim oyunum olduğu için bütün fotoğrafları siyah beyaz yaptım. Ve son karede artık bebekde tamamen objektife bakıyor. Yüz ifadesi de mutlu değil. Yani ‘gerçek dünya’ burada. Son karede bebek, “sen beni bıraktın ve tamamen büyüdün. Artık senin için oyun kavramı yok” ifadesini bana gösteriyor. 

net dergi    19


net dergi

“Fotoğrafta anlam bulmak”

Aslında yürüyebiliyor ama hastalığı itibariyle oturmak zorunda olduğu için tekerlekli sandalyesini oyuncak haline getirmiş.

Yanık tedavi merkezinde tartı ile oynayan kız çocuğu.

Balonlar oyunu simgeliyor.

20    net dergi

Onların oyuncakları hastanedeki kablolar...


net dergi

Siyaset ‘oyun’u

O

yun kavramını neredeyse hayatımızın her yerinde konumlandırmaya çalıştık ve bunu daha çok kendi düşüncelerimizle yapmayı denedik. Söyleşilerle gerçekleştirdiğimizde ise, konuştuğumuz kişilerin kendi alanında oyun algısını öğrenmeye çalışmak, bizim için anlam zenginliği yarattı. BDP’li Milletvekili

net dergi    21


net dergi

Sırrı Süreyya Önder

Kelime oyunları, tüm kirli oyunlardan farklı olarak zulmün değil, zekanın alanını genişletir

22    net dergi


net dergi “Oyun” temasını işlediğimiz için, söyleşi yaptığımız kişilere kendi alanlarında “Oyun”u nerede konumlandırdıklarını sorduk. Siz oyunu kendi alanınızda nerede konumlandırır sınız? Oyun'u pek de ''önemli'' bir yere konumlayamıyorum, en azından kendi mücadelemiz bakımından. Bir polis panzeri tarafından kovalanmak, hapse atılmak gibi şeylerin artık ''oyunlaştığı'' bir coğrafyada yaşıyoruz, iktidar bakımından. Siyaset tarafından bakınca durum aynen böyle gözüküyor; sanat tarafından baktığınızdaysa oldukça etkili bir içerik. İlgi çekici, akılda kalan bir yöntem denebilir. Ama işte ''oyun'' kelimesinin alt metninde hep bir küçümseme yahut ciddiyetsizlik var. Bu oldukça talihsiz bir durum. Mizansenleri güzel yakalıyor olabilirsiniz, ama bu oyunlarda genelde kan var. O yüzden iktidarlara bunları oynatmamak gerekir. Oyun yeri geliyor taktikte oluyor, yeri geliyor strateji de oluyor ve biz siyasette oyunu kavramsallaştırdığımızda aklımıza, Michel de Certeau’nun “taktik ve stratejiler” kuramı ve bunu siyasetteki oyunlarla bağdaştırmak geldi; bu taktik veya stratejiler, iktidar ilişkilerini yeniden şekillendiren bir araçta olabilir ya da alt üst de edebilir. Biz sizi iyi gözlemlediğimizi düşünen biri olarak, oyunun hem iyi hem de kötü içeriğini konuşmak istiyoruz. Foucault gücün olduğu yerde direniş de vardır demişti. Bana kalırsa buradan yola çıkmak gerekiyor. Direniş yaşamın doğasında var. Çünkü iktidarla direniş birbirlerini tamamlayan şeyler. Daha evvel Birgün'e yazdığım bir yazıda asıl direnenin iktidar olduğunu söylemiştim. Bakarsanız, iktidarlar sokakları, köşe başlarını tutmuş durumdalar. Bunu oyuna indirgersek, futbol oynayan bir takım gibi. Ama çok sert oynuyorlar ve hep bizim bir

yerlerimiz kırılıyor, kanıyor. Üstelik bu maçta olmaya, bu koşullarda bu oyunu oynamaya gönüllü olmuyorsunuz. Sokak siyasetinden, meclisteki siyasete geçtiğimizdeyse başlı başına bir sorunla karşı karşıyayız denebilir. Oyunu ikiye ayırmalı. Bir niceliksel, iki niteliksel olan. Niceliksel olarak oyun alternatifin, radikalin ve farklının kazanamaması üstüne kurulu. Niteliksel olarak yaptıklarınmız ise barış sürecinde olduğu üzere birçok şeyin kaderini değiştirebiliyor. Ama bu sadece mecliste olacak bir şey değil. Zaten mecliste var olup da sokakta, meydanlarda olmayan partilerin bu dönemdeki agresif tavırları da buradan kaynaklanıyor.

Direniş de en az baskı ve iktidar kadar çok yönlüdür. Ama ben Certeau kadar pasif açılardan bakmıyorum direnişe. Daha proaktif stratejilere ihtiyacımız olduğu aşikar. Siyasette oyun deyince “oyun algısı” pozitif ve negatif olarak iç içe geçebiliyor? Sizin buradaki algınız nasıl? Bu oyunlarla baş etme mekanizmalarınız nelerdir? Oyunlarla baş etmenin tek yöntemi gerçekçi bir teoriye tutunmaktır. Zamanında bu konudaki seçimi iyi yapmış olmaktan olacak, oyunlardan korkmuyorum.  Peki, TBMM içinde olanlara baktığımızda, meclisi bir müsamere ortamı gibi algılıyoruz… Hayat, temsiller arası bir gidiş geliş. Mecliste temsil edilen siyasi açılar olduğu için her şey daha mizahi

bir hal alıyor. Kırılan bardaklar ve edilen küfürler meclisin ''müsamere'' hali gibi görünse de kentsel dönüşümden doğa düşmanı politikalara birçok şeyin onayı o meclisten geçti. Meclisi oyunlaştırmamalı, keza bu halkı da oyuncaklaştırmak olur. İttifak, muhalefet gibi kelimeleri hayatımıza siyaset ve askeriye katmıştır. Oyunlaşmayı en net görebildiğimiz alan orasıyken, oyunlaşanın, oyuncaklaşanın ne olduğunu görmek önemli olan. Haysiyet oyuncaklaşıyor olabilir mi? Siyasette kullanılan “kirli oyun” nasıl bir kavramdır?Bu kirli oyundan iyi bir şey çıkma ihtimalı var mı? Biz hep temiz tarafında olduk ama, oyunun kirli tarafı bu ülkede onlarca yıldır uygulanıyor. Kirli tarafını yenilgiye uğrattığımız gün kirli oyun temizlenecektir. Bir de dil üzerinden soru sormak isteriz. Konuşmalarınızda deyimler, fıkralar, metaforlar kullanıyor, anekdotlar veriyorsunuz. Kendi üslubunuzla muhalefete iltifat eder gibi iğneleyici sözler söylüyorsunuz... Bu yaptığınız kelime oyunlarından biraz bahsedebilir misiniz? Kelime oyunu tarihsel bir gelenek aslında. Günlük yaşamdaki normların değişmesiyle birlikte hayatımızdan çıkmış gibi görünseler de başta kırsal yaşam ve şehirde o kültürü sürdürenler olmak üzere deyimler ve söz oyunları hala başroldeler. Üstelik, kelime oyunları, tüm kirli oyunlardan farklı olarak zulmün değil, zekanın alanını genişletir. Kıravat takılmış cümlelerdense onları tercih etmek daha uygun geliyor bana...

net dergi    23


net dergi

“Bizim coğrafya”daki kirli oyunlar

O

rtadoğu dediğimiz coğrafyada, tarih boyunca bitmek bilmeyen oryantalism havası devam ediyor. Amerika ve batılı ülkelerin bu coğrafyada yaşanan kargaşalara müdehale etmesi kirli oyunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Türkiye de buna dahil olmak üzere, Amerika ve batının bu coğrafya üzerinde ayrı ayrı politakaları var. Herkes kendi çıkarlarını düşünüyor. Durum böyle olunca, buradaki kirli oyunların sahipleri sadece senaryolarını değiştiriyor. Halk ise, yüzyıllar önce sömürgeci ve emperyalist ülkelerin tasarladığı oyunların kurbanı oluyor. Bu coğrafyada artık herkesin bir rolü var. Türkiye de Esad rejimin yıkılmasını istemesiyle bu karmaşanın içinde yer alıyor. Cilvegözü Sınır Kapısı’ndaki bombalı terör eylemi de iddialarla dolu bir oyun. Peki bu coğrafyada yaşanan oyunun kurallarını kim koyuyor, kimler oynuyor? Yıllarca Ortadoğu’da yaşananlara yakından tanıklık etmiş, uluslararası gazete, radyo, dergi

*Bu söyleşi, 51 kişinin hayatını kaybettiği Reyhanlı saldırısından önce yapılmıştır. 24    net dergi


net dergi Genel olarak başlarsak, Ortadoğu’ da tüm yaşananlara bir oyun olarak bakabilir miyiz? Ben Ortadoğu kavramını kullanmıyorum. Bizim coğrafya derim. Bu bölgenin siyasal süreçlerini, siyasal geçmişini, hem geçmişle hem bugünle konuşurken hep şöyle suçlanır insanlar; “Çok fazla komplo teorisi üretiyorsunuz. Oysa ben bugün Arap Baharı’yla ilgi tırnak içinde bir şey söylediğimde, “bu da kompla teorisi, bu kadar da olmaz.” deniliyor. 10-15 yıl sonra da bakıldığında benim söylediklerimin doğru çıktığını çok rahatça görebiliyoruz. Yüzyıllık bir sürece bakıldığında, Osmanlı Dağılma Dönemi’ni inceleyenler, o sürecin nerede başladığını 1830’larda, 50’lerde Anadolu’nun tümünün işgaliyle noktalandığını görür. Dolayısıyla batının, bu coğrafyaya yönelik tüm politikalarında hep önceden hazırlanmış oyunlar olduğununu ve bu oyunların perde perde sergilendiğini mutlaka görürüz. Demek ki birileri kurallar koyuyor. O zaman bu oyunun sahipleri kimler? Tabii ki de batı koyuyor. II. Dünya Savaşı’nın öncesine baktığımızda, sömürgeci ve emperyalist ülkeler olan İngiltere ve Fransa bu oyunun baş sahipleri. Başka ülkeler de var; Hollanda, İtalya, Belçika hatta Danimarkalılar ve Macarlar. Bu ülkeler genelde sömürgeci olarak düşünülmez. Onların da bu süreçte rolleri vardı. Şimdi bu sürecin noktalandığı yer Osmanlı’nın dağıldığı dönemdir. Bu dönemde Sykes-Picot Anlaşması vardı. Bu antlaşmayla bölgenin haritası çizildi. İşte bu bir oyundu. Burada emperyalist ülkelerin gücü ya da olağanüstü bir zekası olduğuna inanmıyorum. Onların tek iki temel gücü var. Birincisi bizim kendi zaafımız, 2. si ise bu coğrafyada ihanet ve kihanet kontenjanının çok fazla olmasıdır. Örneğin, bakın Ortadoğu dediğiniz coğrafyaya körfez ülkeleri liderlerinin tümü ihanet. Tabii ki sırf politikacıları değil aydınları, medyası ve entellektüelleri oyunun kurallarını koyup, bize oynatıyor. Bugün Suriye’de ve Irak’ta başımıza ne geldiyse, her şey bizim batıya hizmet etmemizden kaynaklanıyor. Arap Baharı dediğimiz sürece baktığımızda bunun senaryosunu batı yazdı, biz de oynadık. Peki bunu neden önceden göremiyorsun? Çünkü medya var. Oyunun en önemli bölümünü medya oluşturuyor. Medya bize öyle bir oyun oynuyor ki, batının koyduğu kurallarla beynimizi kontrol edebiliyor. Somut bir örnek vereyim; Mısır’daki Tahrir Olayı yaşandığı günkü haberleri hatırlarsak; “Tahrir’de milyonlar sokağa döküldü” söylendi ve yazıldı. Halbuki Tahrir‘de en fazla 200 bin kişi var. Zaten Mısır’ın nüfusu 90 milyon. Mısır’a 200 bin kişinin gelmesiyle devrim mi oldu? Oldu. Tahrir’in ayaklanma sürecinde Mısır’a gittim. Devrim oldu. Çünkü Amerika bu senaryoyu 2005’den itibaren yazmaya başlamıştı. Ben bu oyunun 2005’de yazıldığını çok net olarak gördüm. Soros destekli sivil toplum örgütleri müthiş çalışıyordu. Daha sonra anlaşılıyor

Hüsnü Mahalli ki; Soros Mısır’daki sivil toplum örgütlerine, illegal şekilde örgütlensinler diye 2 milyar dolar para vermiş. Demek ki oyun hazırlanmış, oyuncular da hazır. Tüm mesele o son perdeyi indirmekti. İndirdiler. Hüsnü Mübarek’i de kafese koydular. Bunu göstermek de bir oyunun parçasıydı. Düşünün 30 yıllık iktidarda kalan Mübarek, Amerikan desteğiyle geldi ve onun desteksizliğiyle gitti. Esad rejimin yıkılmasının istenmesi, Ortadoğu’da hangi oyunun ve kimlerin kuralıdır? Süper. Bu bir uluslararası savaştır. Eskiden Sovyetlerle, ABD vardı. Şimdi ise Rusya ile ABD var. Bir şey fark etmiyor. Bu coğrafyada yaşananların arkasında kapitalist ülkeler ve onların uşakları da var. Rusya bu savaşın kendine karşı olduğunu çok iyi biliyor. Çünkü, Suriye çökerse Ortadoğu’da Rusya yanlısı hiçbir ülke kalmayacak. Suriye çökerse, İran da çökecek. İran Azerbaycan’a, Ermenistan’a, Hazar Denizi’ne ve Türkmenistan’a komşu. Bu ülkelerin bir sonraki üst komşusu Rusya’dır. Rusya’nın arka bahçesiyle, İran’ın kuzey komşuları aynı. Rusya’nın içinde yaşayan yaklaşık 20-30 milyon Müslüman var. Oyun gereği de Ruslar 30 yıl sonrasını düşündüğü için, Suriye’ye destek çıkıyor. Ortadoğu’daki oyunları konuşurken, bir tane örnek vermek istiyoruz. Türkiye’nin Suriye ‘macerası’ Cilvegözü sınır kapısı bombalı terör eylemi Ortadoğu’daki hangi oyunun parçası olabilir? Bütün oyunlar, herşey birbirine bağlıdır. Cilvegözü’ndeki olayı kendi başımıza spesifik konuşursak bu yanıltıcı olur. O bölgeyi bilen biri olarak, medyada çıkan bilgiler doğru değil. Ben bu olay ilk olduğunda “bu araç tabii ki de Suriye tarafından geldi” dedim. O bölge Özgür Suriye Ordusu’nun ve El Nusra’nın kontrolünde. Görüntülere baktığımızda 50’li yaşlarda bir adam ve arada çarşaflı bir

kadın var. Diyorlar ki; “Suriye istihbaratının adamları.” Suriye istihbaratının içinde bu tip adamlar olmaz. Eğer bunlar bu eylemi Suriye istihbaratıyla yaptılarsa, neden hala orada otursunlar ki? Ben, size “gidin bir yerde eylem yapın.” dersem, ondan sonra siz hemen kaybolursunuz. Sizi hiç kimse bulamaz. Medyada, eylemi yapanların yakalandıklarıyla ilgili açıklama, CHP heyetinin Esad’la görüşüp döndüğü gün oldu. Çünkü bu yapılan açıklama CHP’ye yönelik bir açıklamadır. Orada şöyle bir mesaj veriliyor; “CHP sen gidip Esad’la görüşüyorsun, Esad’ın adamları da bizi bombalıyor.” Bu CHP’yi sıkıştırmaya yönelik bir haberdir. Buna da bir “haber oyunu” diyebiliriz. Medyada bu gerçekliği kimse söyleyemez. Geçen Haziran ayında en önemli 7-8 gazeteci Esad’dan randevu istedi. Esad kabul etti. Tam gideceklerinin bir gün öncesi iptal edildi. Çünkü “gidemezsin.” dediler. Tek giden kişi Cumhuriyet’ten Utku Çakırözer oldu. Gidenler arasında rahmetli Mehmet Ali Birand da var. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’nin en önemli uluslararası gazetecisi Birand, Cumhurbaşkanı’ ndan randevu alıyor ve giderken bir gün önce birileri “gitmeyeceksin” diyor ve gitmiyor. Cilvegözü olayına geri dönersek, Suriye’deki muhaliflerin rolü nedir? Çünkü, bu muhaliflere Amerika’nın, Rusya’nın ve Türkiye’nin destek verdiğiyle ilgili medyada birçok iddialar var. Amerika, körfez ülkeleri gibi köle olan ülkelere roller verir. Hepsi figüran. Onlar da bu rolü oynarlar. Arap Baharı denilen sürece baktığımızda, Katar ve Suudi Arabistan Suriye konusunda, Amerika’nın “ayaklanmalara destek vereceksiniz” talimatını yerine getirdiler. Katar’la Suudi Arabistan’ ın bu sürece şimdiye kadar harcadıkları miktar 8 milyar dolar. Ancak, Suriye’deki yazdıkları oyun tutmadı. Çok fazla neden var, ama temel net dergi    25


net dergi nedeni; Rusya’ nın ve Çin’in tavrı İran’ ın, Suriye’nin yanında durması. Daha önemlisi ise Suriye halkının büyük bir bölümünün Esad’a destek vermesidir. Bu yüzden bir türlü halk ayaklanması olmadı. El Nusra gibi terör örgütleri Türkiye üzerinden Suriye’ye giriyor. Bunu batı medyası da biz de yazdık. Dolayısıyla, Suriye sürecindeki sonuca olumlu veya olumsuz götürecek en etkin roldeki kişi Türkiye’dir. Serakaniye’deki Kürtlere karşı ÖSO üyelerinin, Türkiye’den Suriye’ye geçerek savaştığı, ardından geri döndükleri iddialarına ne diyorsunuz? Geri dönüp, tekrar girdiler. Bu sizin söyledğiniz şey aslında bir iddia değil. Bazı gazeteler bunu yazdı. O olayın yaşandığı gün canlı yayında da CNN’den bir arkadaş röportajını yaparken olay yerinden biri “abla röportajı çabuk bitir. Savaşa geçeceğiz.” diyor. Bu canlı yayında söyleniyor. Yani artık bu iddia falan değil. Bu sizin dediğiniz bölge Hatay bölgesinden çok uzak. Eylemcileri Hatay’dan otobüslerle aldılar. Urfa Ceylanpınar bölgesine götürdüler. Oradan da Suriye’ ye soktular. Orada çatışma oldu geri döndüler, sonra tekrar geldiler. Sıkıştıklarında da Türkiye’ye geri dönüyorlar.

de umutsuzluğa kapılırız. Umutsuzluk asla geçerli bir şey değildir. Bu tarihle ilgili bir meseledir. Tarihi şekillendiren bütün medeniyetler bizim bu coğrafyada olmuştur. Şimdi bu kadar “action” yaşayan bir coğrafyada, doğal olarak herkes oyun yazar ve çizer. Herkes, herkese kendi oyununda rol vermek ister. Fotoğrafa böyle baktığımızda durumu daha net görebilirsiniz. Umutsuzluk söz konusu olmamalı, tarihin tümü mücadeleden ibarettir. Sonuçta doğar doğmaz yürüyor muyuz? Mümkün değil. Eğer sizin beyninizde bir bilinç, bilgilenme ve umut varsa, “biz varız” diyerek mücadelene devam edersin. Tabii ki tarih boyunca bu mücadeleyi emperyalist ülkeler bozdu. Eğer mücadelelere devam etmeyerek, “nasıl olsa bu düzen hep böyle sürecek” deyip, susarsak oyunun hedef tahtası olursunuz. Örneğin Latin Amerika, Amerikan emperyalizimin en tepede durduğu bir coğrafya. Chavez gibi bir adam geldi. Allak

ellerinden geleni yapıyorlar. Hocaların büyük bir bölümü, bu oyunun en büyük baş aktörleri. Üniversitelerin derslerden önce, öğrencilere vermesi gereken şey bilinçtir. Bilinç bilgiyi ve umudu getirir. Bilinçli olmayan umutlu olamaz. Son olarak konuştuklarımızın dışında özel bir soru sormak istiyoruz. Medyada size karşı bazı eleştiriler yapılıyor. “Ne işiniz var Suriye’den buraya geldiniz? Siz de mi insanlara karşı bir oyun oynuyor sunuz?” gibi. Sizin için neden bu tarz söylemler var? Önceden dediğim gibi, oyun gereği bazıları bertaraf edilir. Benim örneğimde olduğu gibi Suriye’de liseyi bitirdiğim zaman Türkiye’ye geldim. Üniversiteyi okudum. Ve bu ülkede 30 yıldır gazetecilik yapıyorum. Uluslararası bütün kanal, gazete ve radyolarda çalıştım. Şimdi bütün bu sürede benim kazandığım bir şey var; güvenirlik. Çünkü ben farklı kurumlarda çalıştım. Eğer güvenirliğiniz yoksa, bu kadar kurum sizinle çalışmaz. Dolayısıyla güvenirliğin getirdiği avantaj; Türk ve Arap kamuoyunda herkes benim yazdığıma dediğime güvenir ve inanır. Sağcısı, solcusu, İslamcısı benim dediğime hep güvenir. Ben mesleğimi yaparken yalan söylemem. Mesleğinde yüzde yüz objektif olmak zorundasın. Bana duyulan bu güvenlikten birileri rahatsız oldu. Somut bir örnek verirsem, twitterımda veya köşemde “Türkiye büyük bir devlet” yazarsam Kürt arkadaşlar “vay faşist Türk” yazabilir. Ertesi gün “Kürtler de haklı” gibi bir cümle kullanırsam “vay faşist Apo uşağı” derler. Geçenlerde Mısır’da İslamcılarla ilgili bir şey yazdım. Hemen “sen de mi satıldın?” gibi cevaplar geldi. Ne dersem kızıyorlar. Zaman zaman ben bunlarla karşılaşıyorum. Hatta bir ara bana Amerikan ajanı ve Suriye ajanı diyenler oluyordu. Ben bunlara alışığım. Otuz yıldır saygın bir şekilde mesleğimi yapan, bu coğrafyanın hepsini gezen ve savaşları izleyen biriyim. Telefonlarım dinlenir, ama ben hiçbir şeyi umursamam. Herşeyim şeffaftır, korumalarım yoktur. Herşeyi yazarım, kimseden korkmam ve çekinmem. Bu da oyunun bir parçası, ama ben bunun bir oyun olduğunu yazdıklarımla, söylediklerimle bozabiliyorum. Örneğin, bu Suriye olaylarında bir tek doğruyu söyleyen benim. Bu oyunu bozmaya çalıştığınız zaman sizi yok etmeye çalışırlar. Ancak bu yok etme, öldürme anlamına gelmez. Genelde yıpratma politikasını uygularlar. Seni olduğun yerden çıkartırlar. Çünkü oyunlara kural koyan kişiler oyunun bozulmasını istemezler.

Batının, bu coğrafyaya yönelik tüm politikalarında hep önceden hazırlanmış oyunlar olduğununu ve bu oyunların perde perde sergilendiğini mutlaka görürüz

Ortadoğu’nun bu oyundaki kendi kuralları ile dış ülkelerin kuralları ne derecede geçerlidir? Yani bu oyunda hangi tarafın kuralları gerçekte ağır basıyor? Genellikle dışın, fakat şöyle bir şey var; herkes rolünü kendince biraz değiştirebiliyor. Aslında bu ağır basma konusu. Biraz somutlaştırırsam, ben Kurtlar Vadi’ sinin bir bölümünde oynamıştım. Çekim öncesi prova, ezber ve hiçbir şey istemediğimi söyledim. Bilgilerim gereği doğaçlama oynadım. Yani benden ezberlememi istedikleri rolü, bilgilerimle değiştirdim. Sorunuza dönersek, batı bir oyun yazıyor ve bunu herkese dağıtıyor. Bazen karşı taraflar bunun bir oyun olduğunu bilir, ama bazıları da bilemez. Örneğin, Türkiye’ye bir rol verilmişse, Türkiye diyebilir ki “tamam ben bu oyunun içinde yer alırım, ama benim de bir hesabım kitabım var.” Yani “ben de Kürt sorununu çözmek için şöyle yapmak zorundayım” veya “ekonomik açıdan kalkınmam için şöyle yapmam lazım” gibi şeyler söyleyebilir. Bu coğrafyada neden sürekli bir kavga çatışma var? Örnekte verdiğim gibi, her ülkenin kendi çıkarları yüzünden, Bizim Coğrafya’ da bitmeyen oyunlar oynanacak. Ancak bunu böyle olumsuz algılamaya devam edersek 26    net dergi

bullak etti her tarafı. Bu bir gerçek. Chavez ne yaptı orada? Kimse bunun alt yapısını okumuyor. Tabii ki önemli işleri de var. Latin Amerika’da bir yazar diyor ki; “Venezuella yoksullarının hayatta yapamadığı ve hiçbir zaman yaşayamadığı bir şey yaptı; günde üç öğün yemek yedirdi.” diyor. Tabii ki daha bir sürü şey yaptı. Ama sosyolojik durum daha önemlidir. Chavez’in yaptıklarıyla halk bir umut yakaladı. Küba’nın umudu tam bittiğinde Chavez ortaya çıktı. Bu yüzden Chavez’i çok sevdiler. Tüm bu konuşmalarla ilgili söylemek istediğim şey, oyunları yapanlar, bizim zaaflarımızı kullanıyorlar, zaman ve mekana bakarak bizi oyuncu olarak görüyorlar. Ancak, daha çok figüran olarak görüyorlar. Biz de hep bu rolleri ‘seve seve’ kabullendiğimiz için onlar giderek güç kazanıyor. Oyuna, “hayır” diyenler de dolaylı veya dolaysız oynanan oyunlara sıkıştırılır. “Oyunlara uyacaksın, dışarı çıkarsan bertaraf edilirsin” diyorlar. Bu yüzden özellikle gençlere bilinç verilmesi gerekiyor. Ancak üniversitelerde gençleri perişan etmek için


net dergi

“Dini ritüellerin hepsi birer oyun”

G

enellikle tüm inançlara ve din olgusuna bakınca, toplumsal düşüncelerin biçimlenip düzenlemesi için oluşturulan ruhsal faaliyetlerin ürünü olduğu sonucunu çıkartabiliriz. Buradan yola çıkarak; dinin, toplumsal değer yargılarının, kültür ve birey ilişkilerinin, ideolojik ve siyasal seçimler çerçevesinde kullanıldığını söylemek yanlış olmaz. Aydınlanma, Büyük Coğrafi Keşifler, Sanayi Devrimi, icatlar, eğitimin yaygınlaştırılması ve kitle iletişim araçları sayesinde din yeni bir kimliğe bürünmüş, ve bu yeni tavır, deneysel, objektif, sistematik ve bağımsız bir din kurumunun doğuşunu sağlamıştır. Dinin kurgu ya da gerçek olup olmadığı noktasından ziyade, işlevselliği ve bir kurum gibi canlı olduğu yeni bir şekle bürünmüştür. Dinde, fikirler sorgulanmadan dogmatik olarak kabullenildiğinden, din istismarı zor mücadelelerden biri sayılabilir. Geçmişten beri bazı insanlar için oyun alanı olabilen din âlemi, kişilerin emellerini elde etme adına arkalarına görünmeyen bir gücü alarak, isteklerini yaptırmak adına kullanabilmiştir. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu, fakat sonraları İlahiyat Fakültesi’nden ayrılarak

net dergi    27


net dergi

İhsan Eliaçık Öncelikle Kuran-ı Kerim’de oyun ile ilgili sure ya da ayet var mı? Oyun kelimesinin geçtiği ayet var. Kur’an “Dünya hayatı sizin için oyun ve eğlencedir” der. Ayetin Arapçasında geçen Lai’b oyun, Lehv ise eğlence demek. Dünya hayatını bir oyun ve eğlence olarak görenler var demek ister. “Dünya hayatı”ndan maksat da insanlara faydalı olmayacak işlerle uğraşma, kendi nefsi ve egosu için mal biriktirme ya da şan, ün, şöhret, iktidar olma gibi dünyevi zevkler peşinde koşmadır. Kuran-ı Kerim, insanların kendine yarar sağlayan ama insanlara hiçbir yarar sağlamayacak işlerle uğraşmaya “Oyun” diyor. Bunlar oyun ve eğlencedir diyor. Başka bir ayet olan Tekasür Suresi’nde, “Mezarlara dek süren bir oyun ve oynaş…” denilir. Oradaki Elha kelimesi de Lehv gibi eğlence, oyalanma, oyunda oynaşta olma manasına geliyor. Yani zenginlik yarışı sizi oyaladı durdu demektir. “Bir oyun ve oynaş mezarlığınıza varıncaya kadar” denir. Kuran’ın başka bir ayetinde de, Mekke’de kurulu olan düzen hakkında, “Orada kendi aralarında kurmuşlar bir düzen gidiyorlar.” denir. Burada zenginler Kabe’ye getirilen mallara el koyarak, “Allah bunların sağlam olanlarını bize, çürük olanlarını halka verilmesini istedi.” diyorlardı. 28    net dergi

Söyleşilerimize başlamadan önce konuştuğumuz kişileri kısaca tanıtıyoruz. Fakat biz bu sefer İhsan Eliaçık’ın bizlere kendisini tanıtmasını istedik. Çünkü okuduğumuz haberlerde o, hep farklı farklı cümlelerle ifade ediliyordu. Eliaçık, kendini bu cümlelerle anlattı; “İlahiyatçıyım ama kendime ilahiyatçı veya din adamı demiyorum. Çünkü din adamlığı ya da ilahiyatçı diye ayrı bir meslek yoktur. Din dili diye ayrı bir dil de yoktur. Ben dini, inançlar ve ritüeller olmaktan ziyade yaşamın kendisi olarak görüyorum. Hayatta doğru olan şeyler, temel değerler, iyilik, doğruluk, güzellik, kardeşlik, merhamet işte din bunlardır. Din aslında bir yaşamdır. Ve ben yaşamı senden daha iyi biliyorum gel bana sor diye bir şey olmaz. Din, inançlar ve ritüeller değildir. Genellikle konuşmalarımda, emekten, paylaşmaktan bahsettiğimden bana Sosyalist, Komünist Müslüman diyorlar. Ama ben bunu kabul etmiyorum. Solcu ya da Marxist değilim. Ben öyle söylemiyorum ki, gazeteciler yazıyor. En fazla diyeceğim ben Antikapitalist bir Müslümanım.”

İşte buradaki düzenden oyun diye bahsedilir. Yani kurmuşlar bir oyun oynuyorlar kendi kendilerine. Dolayısıyla Kuran-ı Kerim, sürekli ve ebedi olmayan şeyleri oyun olarak görür. Verdiğiniz örneklerde, geçmişte ve günümüzde bu oyunu pek çok kişi oynamış. Günlük hayattaki bu oyunlarda din nerelerde kullanılmış? Kuran’da sürekli ölüm vurgusu vardır. Ölüm vurgusu, insanların içinde yaşadığı dünyayı oyun ve eğlence olarak algılamaktan vazgeçmesi içindir. Çünkü ölüm çok acımasız ve ayırt etmeyen bir gerçek. Ölüm aynı zamanda da en büyük eşitleyici ilke. Sürekli öleceksiniz, bir gün gelecek ölüm sizi bulacak diye hatırlatmalarda bulunulur. Bir filozof ölüm hakkında; “Aslında hepimiz bir oyun içindeyiz. Aslında ölümden kaçmak ve onun acısını unutmak için kendimize yalanlar söyler, ona inanır ve onu oynarız. Bu bize bu dünyada vakit geçirmemizi sağlar. Hatta peygamberlerin bile ölümden kaçmak için kendilerini peygamberlik ilan ettiğini, aslında peygamberliğin de bir oyun olduğunu ve asıl ölümü unutmak istediğini” söyler… Bana göre, Peygamberlerin ölümden kaçmak için kendilerini peygamber ilan ettikleri kısmı

doğru değil. Ama ölüm ve oyun arasında enteresan bir ilişki var. Siz habercilik yaparak ölümü unutmak istiyorsunuz. Ben de yazarlık yaparak aslında ölümü unutmak istiyorum. Öbürü evleniyor, aşık oluyor. Bunların hepsi bir oyun. Acı gerçek ne? Ölüm. Bundan kurtulmak için hayatta meşgale arıyoruz. Yani bir gerçek var ve onu görmüyorsunuz. Ve hiç olmazsa bunu 70-80 yıl unutmak istiyorsunuz. Ve ölüm kimseye acımıyor, ayrıcalıklı muamele yapmıyor. Bununla yüzleşmek lazım. Din ve maneviyat, yeryüzünün çıplak ve yakıcı gerçeği ile yüzleşmeni sağlar. O zaman hayata daha gerçekçi bakarsın. Oysa zaman içinde baktığımızda dinin tam tersine çevrildiğini görüyoruz. İki türlü din var; uyuşturan din, oyun olan din ve oyunu deşifre eden, insanı oyun oynamaktan uyandıran din. Uyuşturan ve uyandıran din derken biraz açar mısınız ne demek istiyorsunuz? Bir filozof, “İyi bir adama kötü bir iş yaptırmak istiyorsanız onu önce tanrıya inandırın” der. Sonra deyin ki, Tanrı bunu yapmanı istiyor. Gözünü kırpmadan yapacaktır. İşte bu uyuşturan dindir. Tersi de geçerli iyi bir adam içkiyi bırakamıyor. Önce Allah’a inandırın. Sonra içki içersen cehenneme gideceksin dediğin zaman


net dergi vazgeçecektir. Genellikle imparatorlar, saraylar uyuşturmak için dini kullanmışlar. Mesela ritüellerin hepsi aslında birer oyundur. Hac yapmak birer oyuna benzer. Oyun oynamak gibidir. Mesela orada şeytan var diyerek şeytana taş atılıyor “şeytan taşlama” deniyor. Bir ev var (kabe) o evin etrafında yedi defa dönüyorsun. Sefa ile Merve arasındaki tepeye gidip gidip geliyorsun. Şimdi bunların hepsi birer ritüel. Tekrar edilen hareketler. Mesela Hristiyanlıkta Komünyon ayini var. Ekmekten alıyorsun, mum ışığında şaraptan bir yudum içiyorsun. İsa’nın bedeniyle ve kanıyla bütünleşmiş oluyorsun. Dışarıdan bakıldığında dinin sembolik ritüelleri oyunu andırır ama o sembollerin her birinin gerçek hayatta bir karşılığı vardır. Anlamını, ruhunu ve hayattaki karşılığını bilmezsen oyalanır durursun. Mesela bir Müslüman Hacca gider, tavaf eder, ihrama girer ve rütbelerini söker. Aslında haccın etrafındaki dönme ‘eşitlik ritüeli’dir. Safa ile Merve arasında gidip gelme, koşuşturma ‘emek ritüeli’dir. Arafat’ta karşılaşma vakfa durma denen şey de ‘tanışma, kaynaşma, kendi birikimini başkasına aktarma ritüeli’dir. Bu dediklerinizle sanki dinin kuralları da var gibi… Evet. Bu oyun gibi görülen kurallarla bize hayatın içerisinde bir şey yaptırılmak isteniyor. Mesela, çocuğa oyun oynatırsın ama her bir oyunun da bir amacı vardır. Çocuk cesaretli olsun diye savaş oyunları, daha evcil olsun diye evcilik oyunları. Ticarete alışsın diye alışveriş oyunları bile vardır. Başka bir örnek, futbol ve matematik hayatın içine sokulan bir oyundur. Futbolu hayatın bir yansıması olarak görürsek, insan kurmuş olduğu oyunları, çözemediği problemleri bir oyun kurarak, oyun üzerinden çözmeye çalışır veya hayata oyun üzerinden hazırlık yapmak ister. Futboldaki gibi, hayatta da fauller ve kırmızı çizgiler var. Futbolu hayatın içinde anlamazsan senin için bir oyun ve oynaş olarak kalır. Dini de futbolu da kullanıyorlar. Halkın gazını almak için futbolu da, dini de eşit derece de kullanılıyor. Tapınak ve stadyum, ikisinde de aslında oyun oynanıyor. Fakat her ikisinin de hayata yönelik öğrettikleri var. İnsanlar her ikisinden de hayata yönelik bir çıkarımda bulunamadıkları için, onları ‘uyuşturan’ birer oyuna dönüşüyor. Mesela hayatın içinde eziliyorsundur gider tapınakta veya stadyumda boşalırsın. Ve gelirsin tekrar ezilmeye devam edersin. Ama ezilmemen gerektiğine dair bir sonuç çıkartamazsın. Hayatın içinde ezilmek futbolda ceza sahası içinde topa elle değmek gibidir. Veya namazı bozan bir hareket gibidir. Sen namazda rüku ediyorsun. Kalkıyorsun hayatın içerisinde onun bunun önünde eğiliyorsun. Sonra da gidip namaz kıldığını iddia ediyorsun. Eğer bu dersleri çıkartamazsan, oyun ve eğlenceye dönüşür. İnsanlar da hayatın gerçeğinden kaçmak için oyunu icat ediyorlar.

Günümüzde din hangi alanlarda kullanılarak istismar edilmiştir? İktisadi, siyasi ve sosyal her alanda istismar edilebilir. Mesela adam diyor ki, ben Allah ile görüşüyorum. Ya da peygamberlerle rüyamda görüşüyorum. Allah bana sizin ne yapmanız gerektiğini söylüyor diyerek, bütün paraları bana getirin, ben nereye harcanacağını size söyleyeceğim diyor. İnsanlar da neyi var neyi yok döküyorlar önlerine. Hatta adam bunla yetinmeyip milletin ırzını namusunu bile istiyor. Onu da getiriyorlar. İnsanları ikna edemeyince, görünmeyen bir gücü arkasına alarak din yoluyla kandırıyorlar. Veya kilisenin başında bulunan papa, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi. Tanrı adına konuşan kişi olarak kendini takdim ediyor. Papanın konuşması Tanrı’nın yeryüzündeki seslenişidir. Dolayısıyla o tartışılamaz. Ve görünmeyen bir gücü arkasına alıyor. Ayrıca, Otorite, güç ve para… Bu üçü Kuran-ı Kerim’de üç tane putun ismidir. Bunlara Kuran-ı Kerim Lât, Uzza ve Menat der. Menat para demektir. Bu üçünü ele geçirmek için insanlar dini kullanmışlar. Günümüzde de din bu üç alanda kullanılıyor. Mesela bu adam dindardır, bu adama oy vermeliyiz dediğin zaman, din istismar edilmiş oluyor. Peki ama namaz kılmayan daha ehliyet ve liyakat sahibi yine de mi oy vermeyeceksin? Dindar ehliyetli mi liyakatli mi olup olmadığına bakmazsızın sırf namaz kılıyor, başını örtüyor diye ona oy verdiğin zaman, işte bu dinin istismarı oluyor. Senin dindar olman devleti iyi yöneteceğin anlamına gelmez. Şimdiki siyasi partilerde dini siyasete alet etmeyen parti var mı? Bir partiyi genellemek doğru olmaz. Burada sorulması gereken, iyi de neyi, nasıl yapacaksın onu anlat; İşsizliği nasıl çözeceksin? Kanı nasıl durduracaksın? Savaşı nasıl bitireceksin? Ülkenin çözüm bekleyen kronik sorunları var. Öğrenciler üniversite sınavlarına giriyor. Bu sınavları ortadan kaldıracak mısın? Bütün öğrencilerin okuyabileceği üniversiteler açacak mısın? Ve bunları nasıl yapacaksın? Bana bunları anlat. O kişi dinden aldığı ilhamla yani kendisinin Kuran’ın ona söyledikleriyle projelerini anlatabilir. Kuran’dan esinlendiği onun dini istismar ettiği anlamına gelmez. Onun kaynağının Kuran olduğu anlamına gelir. Nerden esinlenirse esinlensin isterse İncil, ister Tevrat, isterse Marx’ın kitabını ya da Konfüçyus okusun. Ama sorunları nasıl çözeceğini söylemiyorsa, sırf sen dindarsın diye sana oy mu vereceğiz yani. İşte bu din istismarı oluyor. Bunu partilerin içindeki milletvekilleri de yapıyor olabilir. Bunu kişiye göre karar vermemiz lazım. Ne iş yaptığına bakmamız lazım. Türkiye’de siyaset, tarikat, ticaret iç içedir. Mesela Doğu’ya gidip, Seyit olduğunu, peygamberin soyundan geldiğini söyleyen birisiyle anlaşıyorsun. Beş bin oy çantada keklik. Sana 5 bin oy vereceğiz fakat sen de bunun karşılığında, bize şu kadar petrol

istasyonu vereceksin. Beş bin kişi kafadan adamın kim olduğuna bakmaksızın, sanki odun koysan oy verecek gibi gider adama oy verir. Bu işte din istismarının tam da daniskası. Neymiş peygamberin soyundan geliyormuş. N’apalım peygamber soyundan gelmenizin, Seyit olmanızın hiçbir üstünlüğü ve ayrıcalığı yok ki. Dini kullanarak yapılan istismarları iş dünyasında emekçiye yapıldığını da görüyoruz… Geçenlerde Kocaeli’de bir fabrikada işçiler grev yapıyor. Hoca fabrikanın bahçesine gelerek, “İslam’da grev caiz değil. Grev yapmak haram, işi durdurmak günah, Üretime engel oluyorsunuz” diyor. Din burada patronun yanında yer alıyor. Ama hiç sormuyorlar bu işçiler burada çalışıyor ama hakkını alıyor mu? Burada bir sömürü var mı? Din, işçileri uyuşturmak için kullanılıyor. İşte bu uyuşturma amacıyla yapılan herşey bir oyun oluyor. Sağlıkta da medyumlar, dinci hocalar var. İnsanların bilgisizliklerinden yararlanarak büyü, sihirbazlık, fal ile oyalayarak, oyun oynuyorlar. Dinde yapılan oyunlara kanmamak için yapılan bilinçlendirmeler yeterli mi? Topluma hükmedenler var. Otorite ve güç sahibi olanlar var. Bunların işlerinin aksamaması ve otoritelerinin kendilerinden çıkmaması için halkı oyalamalılar. Olur da halk uyanırsa, otorite, güç ve parayı bunların çaldığını, bunların emeklerinden oraya geçtiğini farkederse, hesabını soracak. Hesabının sorulmaması için oyunun kullanılması lazım. Futbol, din, eğlence bütün bunlar halkın uyanmaması için oyun olarak kullanılıyor. Halk da bundan gayet memnun. Cuma günü ve haftasonları halk kitleler halinde camiye ve stadyuma gitmeyip de, Mısır’daki Tahrir gibi, bir hafta bütün illerin büyük meydanlarında toplansalar, şu şu gerçekler ortaya çıkana kadar da eve, camiye ve stadyuma bile gitmeyeceğiz deseler, bu devletler, hükümetler zangır zangır titrer. Ama insanlar camiye ve stadyuma giderek, içleri boşaltılıp, gazları alınarak geri dönüyorlar. Her ikisinde de oyun oynanıyor. Nasıl camide kıyama duruyorsan, ayakta duruyorsan, dışarıda da haksızlığa karşı dimdik ayakta duracaksın. Camideki hareketi meydana taşı bakalım n’oluyor? Bu hareketlenme hiç mi yapılmıyor? Yapılmıyor. Keşke yapılsa. Herkes birbirine karşı oyun oynuyor. İki yüzlülük, riyakarlık almış başını gidiyor. İnsanlar dürüst ve samimi değil. Bilinçlendirilmiyor da. Ben elimden geldiğince bunları anlatıyorum. Fakat bana göre, TV programlarının yüzde 95’i insanları uyuşturmak için yapılan din programları. Hurafeler anlatılıyor.

net dergi    29


net dergi

“Matematik ve Oyun”

Y

aptığımız söyleşilerin çıkış noktası, hayatın kendisinin bir oyun olmasıydı. Ama bu seferkinde öyle değil. Tabii ki de oyunla ilgisi var. Çünkü konumuz matematik.

30    net dergi


net dergi İlk başta biraz, "Matematik ve Oyun" kitabınızın çıkarma amacınızdan bahsedebilir misiniz? Popüler yazılar yazmayı seviyorum. Bu kitabım popüler matematik kitabı sınıfına girer. Bunlar birbirinden bağımsız yazılardan oluşur. Bu yazıların her birini kendim için yazdım, 15-18 yaş aralığındaki Ali için. Yazarken de "bu yazıları o yaşlarda okusaydım ne kadar mutlu olurdum" diye düşündüm hep. Ayrıca, kitabımdaki oyunları kızımla oynardık. Dolayısıyla yanımda canlı bir denek vardı. Bu yüzden heyecanlı bir kitap olmuştur. Bu kitaba oyunları matematiksel olarak temsil etmenin yollarını anlatıyor diyebilir miyiz? Evet, denilebilir. Olasılık kuramı ve strateji oyunlar kuramının iki ana direğidir. Her iki konuyu da ele aldım. Yorumlamasi daha kolay olsun diye de daha çok yazı-tura oyunlarını ele aldım. Öte yandan oyunlar benim tüm popüler matematik kitaplarımda vardır. Ne de olsa insanoğlu memeli hayvan türüne girer ve tüm memeli hayvanlar oyundan hoşlanırlar.  Kitabınızın başında Vos Savant'tan bahsediyorsunuz; dünyanın en yüksek IQ'lu insanı. Savant'a, Parade gazetesin köşesinde okurları fizik, kimya, biyoloji,astronomi, tıp ve daha fazla alanda sorular soruyor. Savant bir gün okurundan gelen matematik sorusunu yanıtladığında, neredeyse ABD'deki bütün matematikçiler sorunun cevabı yanlış diye ayaklanmışlar. Siz de bu sonuçta Savant'ı haklı buluyorsunuz. Matematikte bir problemin çözümünde kesin bir doğru olması gerekmiyor mu? Vos Savant haklıydı tabii. Benim Vos Savant'ı haklı bulmam bir yorum değil, gerçeğin kendisidir.  Matematikte bir problemin çözümü hemen hemen her zaman bir tanedir. Bazen

Ali Nesin birkaç değişik çözüm birden olduğu olur. Olasılık konularında mesela problemin çözümü yoruma göre değiştiği olabilir. Bir de çözümü olmayan ve çözümünün olmadığı kanıtlanmış problemler vardır. Matematik kapalı bir daldır. Kendi içinde var olur. Siyasette, felsefede sanatta insanlar kavga edebilirler ama matematikte olmaz. Matematiğin kuralları vardır. Hata yapabilirim. Başlarda kavga edilebilir ama daha sonra sonuç kabul edilmek zorundadır. Kitabınızda, satranç ve tavla gibi şans oyunlarını matematiksel açıdan irdelemişiniz. Bu oyunların neresinde matematik yaparız? Strateji geliştirirken, tehlikeleri ölçerken, dengeleri gözden geçirirken. Her durumun bir olasılığı vardır. O olasılıkları ölçüp optimum yararı sağlayacak, yani beklentiyi artıracak hamleyi bulmak lazım. Zamanımız varsa bunu kalem kâğıtla yaparız. Yoksa sezgilerimize ve geçmiş deneyimimize sığınmaktan başka çaremiz yok.

“Daktilonun tuşlarına rastgele basan bir maymun yüzde yüz olasıkla Hamlet'i yazacaktır.”

Oyun kavramını matematiğin neresine koyuyorsunuz? Matematiğin merkezine değil, kesinlikle. Kıyısana köşesine bir yere koyarız. Nedir matematiğin merkezi? Geometri merkezidir. Cebir ve analiz vardır, ama geometri merkezde yer alır. Bu konular matematiğin her dalında vardır. Ama oyunlar kuramı matematiğin her dalında yoktur. Hatta oyunlar kuramına matematiğin uygulaması olarak bakabiliriz. Dolayısıyla oyunlar kuramının matematikte temel olduğunu söyleyemeyiz. Ama matematik eğitimi söz konusu olduğunda oyunlar matematik eğitimin temelini teşkil edebilirler.  Oyun hayatın merkezindedir. Mücadele demektir. 2 tane bitki

al buraya dik, bunlar bir zaman sonra kavga etmeye başlarlar ya da ikisi ayrılırlar. Mesela satranç tahtasının her karesinde bir hücre vardır diyelim, yanında dört veya daha fazla hücre olursa eğer ölürler. Sıfır ya da bir tane varsa yokluktan ölüyor. İki ya da üç tane varsa çoğalıyor gibi. Böyle oyunlar da vardır. Oyun teorisinin, başlangıçta uygulamalı matematik alanında zorlu bir süreci olmuş. Bunun nedeni nedir sizce? Matematikte çoğu konuda bir yöntem birliği vardır. Oyunlar kuramında belli başlı bir iki yöntem vardır ama bu yöntemleri de her oyuna uygulayamayız. Bu yüzden oyunlar kuramının çok derin bir konu olduğunu söyleyemeyiz. Derin değildir belki ama çok geniştir. Yani oyunlar kuramının yüzeyinde bayağı bir hareket alanı vardır. Derinine inmek çok zordur.  John Nash bu kuramı bulmasaydı. Şu an matematikteki eksiklikler neler olurdu? Oyunlar kuramı Nash'tan daha önce bulunmuştur. 1928'de matematikçi Von Neumann ile ekonomist Oskar Morgenstern'ın "Oyunlar Kuramı ve Ekonomik Davranış" adlı kitabını modern oyunlar kuramının başlangıcı olarak ele alabiliriz. Bugün seçim sistemlerinden satranç ve go oyunlarına kadar çok geniş bir spektrumda oyunlar kuramında araştırma yapılmaktadır. Oyun kuramıyla, siyasi alanda; birçok komplo teorileri üretilebiliyor. Bu duruma siz bakıyorsunuz? Gerçek, bizim anlayamayacağımız kadar çetrefilli ve karmaşıktır. Matematik de gerçeği tüm boyutlarıyla anlayamaz. Bu yüzden matematik gerçeği sadeleştirir, basitleştirir, olayı her yönünden değil, önemli saydığı belli başlı yönlerinden görmeyi sağlar. Bu yüzden teorik olan matematiği gerçeğe uygularken dikkatli olmak gerekir, çıkan sonuç her zaman gerçeğe uymayabilir. net dergi    31


net dergi

Akıl Oyunları ve John Nash

F

ilmi izlemişsinizdir herhalde. Sizce o filmde John Nash’ın buluşu neydi? Oscar ödüllü Akıl Oyunları filmini izleyenler, Nash’in kız tavlamak için bir strateji uydurduğu sanısına kapılabilirler...Hayır, öyle değil! Nash’in matematiğe katkısı, bardaki en güzel kıza yaklaşıp yaklaşmamak gerektiği konusundaki uyduruk yorumdan çok daha önemlidir. Peki? Nedir bu katkı? John Nash, hemen hemen her türlü stratejik etkileşimin sonucunu öngörmenin bir yolunu keşfetti. Günümüzde, Nash dengesi, oyunlar kuramının ana kavramlarından biridir. Modern oyunlar kuramı, 1940’lı yıllarda büyük matematikçi John von Neunmann tarafından geliştirildi. Amacı, savaştan piyasada rekabete kadar her konuda stratejik etkileşimin genel mantığını kavramaktı. Von Neunmann, ekonomist Oscar Morgenstern ile birlikte, hem oyunları matematiksel olarak temsil etmenin genel bir yöntemini buldu, hem de oyuncuların çıkarlarının birbirine taban tabana zıt olduğu, yani birinin kazandığını diğerinin kaybettiği oyunlar için sistematik bir yaklaşım biçimi sundu. Bu son türden oyunlara sıfır-toplam oyunlar denir, çünkü oyuncuların kar ve zararlarının toplamı 0’dır. Ne var ki iktisatçıları ilgilendiren oyunların çoğu sıfır-toplamlı değildir. Nitekim, eğer iki kişi özgür iradeleriyle birbirleriyle ticari anlaşma yaparsa, ikisi de genel olarak bundan karlı çıkar. Bu tür oyunları ele almalarına karşın, Von Neumann ve Morgenstern’ün analizi, sıfır-toplam oyunların analizi kadar tatmin edici olmadı. Bunun ötesinde, bu iki oyun türünü incelemek için kullandıkları yöntemler birbirinden tamamen farklıydı. İşte Nash, sıfır-toplam olmayan oyunları analiz etmenin çok daha iyi bir yolunu buldu. Ayrıca, oyun sıfırtoplam olduğunda bulduğu yöntem von Neumann’la Morgenstern’ün analizine denk.

* Bu yazı 11 Nisan 2002’de The New York Times gazetesinde yayımlanmıştır. ** İstanbul Bilgi Üniversitesi Matematik Bölümü öğrencisi. 1 Çevirenin notu: Ve en iyi strateji varsa ve sadece bir tane en iyi strateji varsa. Bu yazı 2004 güz döneminde Matematik Dünyası dergisinde yayımlanmıştır.

32    net dergi

Yazan: Hal R. Varian* Çeviren: Aslı Nesin**

Nash, herhangi bir stratejik etkileşimde, bir oyuncunun en iyi seçiminin (hamlesinin), öteki oyuncuların ne yapacaklarına dair inancına sıkı sıkıya bağlı olduğunu farketti. Nash, her oyuncunun, öteki oyuncuların yapabileceği hamle seçeneklerine bakarak en uygun hamleyi seçtiği duruma bakmamızı önerdi. Bu da şimdiki adıyla Nash dengesidir. Bir Nash dengesinde, her oyuncu diğer oyuncuların çıkarlarına en uygun şekilde oynadığına inanır,bu da oldukça mantıklıdır. Güzel bir teori... Ama doğru mu, gerçeğe uyuyor mu? Hayır! Oyunlar kuramı ne de olsa bir idealleştirmedir; oyunlar kuramı, ‘mükemmel mantıklı’ oyuncuların, başka ‘mükemmel mantıklı’ oyunculara karşı oynadıklarında her birinin nasıl oynaması gerektiğini çözümler. Sorun, işte bu ‘mükemmel mantıklılık’ varsayımı. Gerçek hayatta çoğu insan - iktisatçılar bile - mükemmel mantıklı değiller. Basit bir örnek ele alalım: Birkaç kişiden 0’la 100 arası bir sayı seçmeleri isteniyor. Sayısı bütün seçilen sayıların ortalamasının yarısına en yakın olan oyuncu ödül kazanıyor. Daha fazla okumadan, hangi sayıyı seçeceğinizi düşünün, bakalım bulabilecek misiniz? Düşündüyseniz, oyunlar kuramcısının analizine bir göz atın: Herkes aynı derece mantıklıysa, herkesin aynı sayıyı seçmesi gerekir. Ama kendi kendisinin yarısına eşit olan tek bir sayı vardır, o da 0’dır. Bu, mantıklı bir analiz, ama etli kemikli gerçek insanların bu oyunda nasıl davrandıklarının iyi bir tasviri değil: Neredeyse kimse sıfırı seçmiyor! Ama bu, Nash dengesinin hiçbir zaman işe yaramadığı anlamına gelmez. Nash dengesi bazen çok işe yarar. Kısa süre önce, ekonomist Jacob Goeree ve Charles Holt ‘Oyunlar Kuramının On Küçük Hazinesiyle On Sezgisel Çelişki’ adlı zekice yazılmış bir yazı yayımladılar. Bu yazıda önce Nash kuramına uyan birkaç oyun sunuluyor, sonra da bu oyunların ödüllendirmelerinde önemsiz olması gereken bir değişikliğin oyuncuların davranışlarını ne derece etkilediğini gösteriyor. En basit örneklerinde, Ali’yle Veli diye adlandıracağımız iki oyuncu, birbirinden bağımsız olarak ve aynı anda, 180’le 300 lira arasında bir miktar seçiyorlar. Bu iki miktarın en düşüğü her iki oyuncuya da ödeniyor. Ama belirli bir R miktarı (R, 1’den büyük), en büyük miktarı seçen oyuncunun hakkından alınıp en düşük miktarı seçen oyuncuya veriliyor. İki oyuncu da aynı miktarı seçerse, ikisine de seçtikleri miktar ödeniyor, ama ayrıca bir R transferi yapılmıyor. Örneğin,


net dergi

Eğer Ali, Veli’nin 200 diyeceğini düşünüyorsa, 199 demek isteyecektir. Ama Veli’de Ali’nin 199 diyeceğini düşünüyorsa, o zaman 198 demesi gerekir. Ve bu böyle devam eder. Sonuç olarak ikisi de ötekinin 180 diyeceğini düşünür. Goeree ve Holt bu deneyi R = 180 ile yaptıkları zaman, neredeyse bütün denekler 180’i, yani Nash’in öngördüğü sayıyı seçer. Ancak, R = 5 koyup deneyi (farklı deneklerle) yaptıkları zaman sonuçlar tamamen değişir; deneklerin neredeyse yüzde 80’i 300’ü seçer... Bu tür buluşlar, ‘davranışsal oyunlar kuramı’’nın geliştirilmesine yardımcı oldu. Bu kuram, mitleşmiş ‘tamamen mantıklı’ insanlardan ziyade, gerçek insanlarla oynanan oyunları anlamanın bir yolunu bulmaya çalışıyor. Örneğin, yukarda sözedilen ‘ortalamanın yarısını seçme’oyununa göz atalım. Osman basit düşünen bir oyuncudur ve 0 ile 100 arasındaki her sayının seçilme olasığının aynı olduğunu düşünür,bu yüzden de 50’yi seçer. Ama daha sofistike olan Hatice, çoğu insanın Osman gibi 50 seçeceğini tahmin edip, 25 seçmesi

gerektiği sonucuna varır. Daha sofistike biri, Ayşe, eğer çoğu insan Hatice gibi 25 seçerse, kendisinin de 12 yada 13 seçmesi gerektiğini düşünür, vs. Rosemary Nagel adında bir ekonomist böyle bir oyunu gerçek insanlara oynatmayı denedi. Sonuçlar, seçilen sayıların gerçekten de 50,25 ve 12 etrafında yoğunlaştığını gösteriyor. Aslında kazanan seçim 13’e yakındı, ki bu oyuncuların yaklaşık yüzde otuzunun seçtiği bir sayı. Bu oyunda en iyi strateji Nash dengesi olmasa da ondan çok da uzak değildi. Gelelim kız tavlamaya... Filmde, John Nash karakteri erkek arkadaşlarına bir kız tavlama stratejisi söylüyor, ama hiçbir oyun kuramcısının yapmayacağı bir hataya düşüyor: kızın bakış açısından bakmayı unutuyor. Tanıdığım bir ekonomist hanım bana bir gün şunu anlatmıştı: Erkekler ona yaklaşmaya çalıştıkları zaman, onlara ilk sorduğu soru, ‘Sen bir hindi misin?’ olurmuş. Yanıtlar ‘evet’, ‘hayır’ ve ‘gulugulu’ arasında değişiyormuş. Son yanıtı verenler açık farkla en ilgi çekici olanlarmış. Gel de anla!...

net dergi    33


net dergi

Antik Yunan’da Olimpiyat oyunları

Antik Yunan kültüründe 'Stadion'. Tarihte ilk Stadyum Antik Yunanistan'da yapılmış ve olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yapmıştır.

*net

A

ntik dönemde olimpiyat oyunlarının, nerede ve ne zaman başladığına dair birçok rivayet vardır. Bu yüzden yazımızı oluştururken, birçok profesör tarafından bu konuda en geçerli ve güvenilir kitap seçilen, “History of the Olympic Games: From Antiquity to Today” i (Olimpik Oyunların Tarihi: Antik Çağdan Günümüze) referans olarak seçip, kitaptan şu notları aldık; Bu oyunların, Yunanistan’nın Peloponnes Yarımadası’ndaki Olimpia’da Yunanlılar tarafından başlandığı düşünülür. Oyunların zamanı ise, çeşitli söylencelere göre 34    net dergi

Zeus çocuk yaştayken ve babası Knossos’un dünyaya hüküm sürdüğü yıllardır. Bu dönemdeki oyunların amacı, Zeus onuruna dini kutlamalar gerçekleştirmekti. Oyunların kimlerin adına ve neden gerçekleştirildiğine dair söylentiler olsa da, tarihçilerin, arkeologların araştırmaları gösterir ki, gerçekten bu oyunlar vardı. Modern oyunlara göre faklılıklar göstermesine karşın, günümüzdeki olimpiyat sporları için önemli bir mirastır. Bu yüzden, şimdiki oyunların başlangıcıydı demek, herhalde yanlış olmaz. Örneğin, boks,güreş ve koşuculuk gibi. Bu oyunların günümüzdeki spor oyunlarına

göre çok daha katı kuralları vardı. Örneğin, bu oyunlarda sadece varlıklı, güçlü, başarılı ve cesaretli Yunanlı erkekler yer alabiliyordu. Kadınlar ve köleler katılamazdı. Hatta ölümle sonuçlandırılan büyük cezaları vardı. Ancak bu kuralı bozan tek bir kadın vardı; Kallipateria. Kallipateria’nın ilginç hikayesi ise şöyle; “Antik Olimpiyatlar’da kadınların stadyuma girmeleri ve oyunları izlemeleri yasaktı. Bu kural anneler ve yarışmacıların eşleri için geçerliyken genç kızlara uygulanmıyordu. Sadece bakireler ve Demeter Chamyne rahibeleri


net dergi

Olimpiyatlar öncesi, Gymnasion antreman okulundaki sporcular. stadyumun içerisinde bir bölümde oyunları izleyebiliyorlardı. Bu kuralı kırmaya çalışan kadınların cezası Eleanlar tarafından Typaion Dağı’ndan atılmaktı. Sadece bir kadın, Kallipateira, kadınları stadyumdan uzak tutan bu kuralı çiğnemesine rağmen cezalandırılmamıştır. Kallipateira’nın babası, üç erkek kardeşi, yeğeni ve oğlu Olimpiyat şampiyonuydu. Kocası öldüğünde Kallipateira oğlu Peisirodos’u çalıştırdı. Oğlunu Olympia’ya getirdiğinde erkek antrenör kılığında stadyuma girdi. Oğlu zafere ulaştığında diğer antrenörleri aşarak koştu, bu sırada kıyafetleri çıktı ve Kallipateira kendini ele verdi. Kallipateira cezalandırılmadı çünkü bu eylemi ailesinin Olimpiyat şampiyonu bireylerini onurlandırmak için yaptığına karar verildi. Bu olayın ardından Olimpiyat oyunları sırasında antrenörlerin de çıplak olması şartı getirildi. Böylece kadınların kılık değiştirerek stadyuma girmeleri imkânsız hale getirildi.” Toplamda 1169 yıl boyunca devam eden oyunlardan, 850 tane olimpiyat şampiyonu çıkmıştır. Bunlardan bazıları; boks ve güreşte olimpiyatlarda sayısız şampiyonluk kazanan, bir rahibin oğlu Thasoslu Theagenes. Rodoslu Leonidas koşu alanında gerçekleştirilen dört

olimpiyatta başarı kazanmış ve ün sahibi olmuştur. Güreşçi Krotonlu Milo ise kendi alanında beş kez zafere ulaştı. Milo hakkında da tarih kitaplarında bir efsane var; bir ineği omuzlarında rahatlıkla taşıyabileceği, dev bir sütünu tek başına tutarak yıkılan bir yapıdan herkesin kaçmasını sağladı gibi. Sporcular, olimpiyatlardan önce Mora Yarımadası’ndaki Elis kentinde sıkı bir çalışma ile kampa girerlerdi. Bu yerin adı ise Gymnasion’du. Sporcuların beden ve zihin eğitimi için düzenlenmiş okullardı. Yunanca “çıplak” anlamına gelen “gymnos” sözcüğünden türeyen gymnasion idman yapılan yer anlamındaydı. İdmanlarından sonra elemeler olurdu. Bu elemelerde, olimpiyatlarda yarışacak en iyi oyuncular seçilirdi. Olimpiyatlar stadion denilen ve bugün stadyum kelimesinin çıkış noktası olan yerde gerçekleşirdi. M.Ö 4.Yüzyıldan sonra stadionlar anıtsal bir mimari haline geldiler. Stadionların bir diğer çeşidi de at ve atlı araba yarışlarının yapıldığı, hippodromlardı. Bu kelime Yunanca “hippos” (at) ve “dromos” (yol) sözcüklerinden geliyor. Oyunlar başlamadan önce, tüm sporcu ve hakemler adil olacaklarına yemin ederlerdi.

Antik çağda, olimpiyatlarda sporcuların kullandığı aletler

Ve sonra sporcular turnuvalar için hazırlıklarına başlarlardı. Örneğin oyunlar başlamadan, sporcular vücutlarını önce zeytinyağı ile daha sonra ise kumla temizlerlerdi. Bu hazırlıkla vücut ısılarını kontrol edip, güneşten korunabiliyorlardı. Antreman ve yarış öncesi bu uygalamaları yaparkenki kulladıkları aletler; Aryballos (topraktan yapılmış yağ küpü), Strigil (vücuttaki ter,yağ ve kumu sıyırmak için kullanılan eğri bir alet) ve Sünger. Oyunların bitiminde zafer kazanan sporculara ödülleri verilir. Bu zaferlerin, tanrılar tarafından sporculara bahşedildiği düşünülürdü. Tanrıların habericisi olduğu söylenen Nike’ın gökyüzünden seçilmiş sporcuya doğru gelip, kutsal hediyeyi getirdiğine inanılır. Nike’nın bu eylemi zaferin bir işaretiydi. Bir diğer işaret ise, Yunan mitoloji denildiği zaman neredeyse herkesin aklına gelebilecek, yapraklardan yapılma taç. Bu taç sadece olimpiyatlarda birincilik kazanan sporcuya verilirdi. Ayrıca bu kişilere, isterlerse bazı politik görevler de verilirdi. Bu sporcular adına şiirler yazılır ve heykeler yapılırdı. Böylece, sporcuların unutulmaması ve tüm Yunan dünyasında tanınması sağlanırdı. Bu oyunların, MS 393 yılında Hıristiyan İmparator 1.Theodosus’un tüm pagan gelenekleri yasakladıktan sonra sona erdiği söylenir.

Tanrıların habercisi Nike'nın, gökyüzünden seçilmiş sporcuya doğru gelip, kutsal hediyeyi getirdiğine inanılır. Bu hediye zaferin geldiğini işaret eder. net dergi    35


net dergi

Osmanlı da oynardı

36    net dergi


net dergi

16. ve 19. yüzyıllar arasında Osmanlı saray şenlikleri, padişah çocuklarının doğumu, şehzadelerin sünneti, padişahın kızları ve kız kardeşlerinin düğünü, padişahın tahta çıkması, bir savaşın kazanılması, bir şehrin ele geçirilmesi, yabancı devlet büyüklerinin ve elçilerinin ziyareti, şehzadelerin öğrenime başlaması gibi vesilelerle düzenlenmiştir. Bu görkemli eğlenceler, bir yandan halkı eğlendirirken diğer yandan da düzenlenen şenliklerin ihtişamı ile herkesi büyülemekteydi. Osmanlı saray şenlikleri, Sultanın gücünü, yönetiminin kudretini ve imparatorluğun zenginliğini göstermenin önemli araçları arasında sayılmalıdır. Şenlik mekanların düzenlenme biçimleri, şenliklerde oynanan oyunlar, verilen hediyeler, düzenlenen ziyafetler, gösteriler ve geçit alayları, Osmanlı'nın hiyerarşik yapısını yeniden üretmede önemli rol oynamışlardır. Bu bağlamda, Osmanlı şenlik harcamaları, prestij harcamaları (‘conspicious consumption’) kapsamında değerlendirilmeli ve imparatorluğun devamlılığını sağlayan önemli faktörler arasında kabul edilmelidir. 19. Yüzyıla kadar görkemli bir şekilde düzenlenen Osmanlı saray şenlikleri, bir yandan toplumdaki her kesimin katılarak katkı sağladığı birliği ve bütünlüğü gösterdiği, diğer yandan, toplumsal yapı içerisindeki farklı kesimlerin birbirinden özenle farklılaştığı ve ayrıştırıldığı önemli siyasal araçlarından birisi olarak kabul edilebilir. Osmanlı saray şenlikleri ile ilgilenen ilk tarihçi Reşat Ekrem Koçu'dur. İstanbul'un gündelik yaşamı ve Osmanlı'nın adet, gelenek ve

konuya ilişkin önemli katkılar sağlamıştır. Osmanlı saray şenlikleri sırasında verilen hediyeler (kitaplar, kumaşlar, giyecekler, mefruşatlar, kürkler, saatler, silahlar, kap-kaçak, kokular...vb.), düğün süsleri (nahıllar, şeker alatı...vb.), ziyafetler (yiyecekler, içecekler, tatlılar...vb.), yağmalar (yemek ve çanak yağmaları, altın ve gümüş yağmaları... vb.), esnaf alayları, çeşitli hünerler gösterilen oyunlar ve gösteriler (cambaz, hokkabaz, ateşbaz, kuzebaz, matrakbaz, curcunabaz...vb.), sportif oyunlar ve gösteriler, savaş oyunları ve gösteriler (yaya yarışları, at yarışları, güreş, matrak oyunları, cirit oyunu, kabak oyunu, binicilik, gemi savaşları gösterisi, kale savaşları gösterisi... vb.), musikiye bağlı gösteriler (hanendeler, sazendeler, raks ve rakkas, çengiler, köçekler, tulumcular...vb.), ateş işleri ( kandiller ve mahyalar, fişekler, meşaleler... vb.), alaylar (cihaz alayı, düğün alayı...vb.) üzerine ayrıntılı bilgilere surnamelerden ulaşılabilir. Bilinen ve üzerine çalışılmış en önemli surnameler ise şunlardır : 1582 şenliği üzerine Gelibolulu Mustafa Ali'nin yazdığı Cami ül Buhur der Mecalis-i Sur, 1675 şenliği üzerine Nabi surnamesi, 1720 şenliği üzerine Vehbi surnamesi, 1759 şenliği üzerine Haşmet'in Viladetname-i Hibetullah Sultan, 1834 şenliği üzerine Rıfat surnamesi ve Esat surnamesi, 1836 şenliği üzerine Hızır surnamesi ve Lebib surnamesi, 1847 şenliği üzerine Tahsin surnamesi, 1858 şenliği üzerine Nafi surnamesi.

İrem Özgören Kınlı görenekleri üzerine önemli çalışmaları bulunan Koçu, 1930'lu yıllardan itibaren, şenliklere ilişkin birincil kaynakları bularak ve onları notlamış, çalışmaları bu konudaki araştırmalara önemli katkılar sağlamıştır. 1950'li yıllardan itibaren ise, Çağatay Ulaçay'ın sultan düğünleri ve hanedan doğumları üzerine yapılan şenlikler üzerine yoğunlaşmıştır. Özellikle, Topkapı Sarayı Arşivlerindeki, Osmanlı saray yaşamına ilişkin belgeler üzerindeki çalışmaları, Osmanlı elitinin sosyal yaşantısına ilişkin önemli ipuçları verir. 1960'lı yıllardan itibaren ise Metin And, şenlikler sırasında oynanan oyunları ve gösterileri yabancı ülke arşivlerindeki konuya ilişkin fransızca, italyanca, almanca ve ingilizce belgeleri de toplayarak, bu şenliklerin siyasal ve toplumsal işlevi üzerine önemli tespitler yapmıştır. 1970'li yıllardan itibaren ise, Özdemir Nutku Osmanı saray şenlikleri üzerine yazılan mensur ve manzum eserler (surnameler) üzerine önemli incelemeler yapmıştır. Nurhan Atasoy, Esin Atıl, Hatice Aynur ve Mehmet Arslan'ın Osmanlı saray şenlikleri üzerine çalışmaları da,

net dergi    37


net dergi

Dijital oyun endüstrisi Hayatımızda yer alan birçok oyunlardan bahsettik. Bilgisayar çağında yaşadığımız bu dönemde dijital oyunlardan konuşmamak kaçınılmaz olur. Buradaki oyun, işin teknolojik boyutu. Oyun kültürünün içinde, dijital oyunlar da bir kültür haline gelmeye başladı. Bu oyunlar, günlük yaşantınızda yarattığınız oyunların dışında, size dijital bir yaşantı sunuyor. İnsanların bu oyunlara ilgisinin fazla olması ve tabii ki dijital oyun yaratıcılarının oyun inşa etme isteği, sanal bir endüstri ortamı oluşturuyor.

Türkiye’de dijital oyunlar ne zaman bir kültür haline gelmeye başladı? Aslında çok genel bir soru. Şöyle diyebilirim ki, teknolojiler farklı dönemlerde geliyor. Örneğin, ilk ateri oynamaya başladık. Daha sonra, komodor ve pc geldi. Bu oyunlar, özellikle çocukların ve sonra nerdeyse herkesin etrafında küçük çevreler yarattı. Ben ortaokuldayken oyun alışverişi yapardım. O dönem hep bilgisayarla uğraşırdım. Arkadaşlarımla beraber disket oyunlar toplardık. Hatta maliyetine satıp, korsancılık yaptığımızı hatırlıyorum. Mesela bunlar, bizim yaşadığımız oyun kültürü oluşuma dair bir örnektir. O dönem bu oyunları oynamış insanlar, şimdi onları nostaljiye yad ediyor. 38    net dergi

Oyun dergilerinin de çoğalmasıyla, dijital oyunların kültüre dönüştüğünü daha iyi anlayabiliriz. Örneğin, şu an fareler oyunda diye Mehmet Kenter’in çıkardığı kültür dergisi var. Daha öncede Kenter’in oyun gezer adında bir dergisi vardı. Sanal dünyada nasıl bir endüstri ortamı oluşur? Akademik alanlarda çok fazla sorulan bir soru. Çünkü, gerçek hayatta olan ekonomik kavramların, oyunların içine de kopyalandığını görüyoruz. Örneğin, World of War Craft gibi kitlesel çevrimiçi oyunlarda, karakterler yer alıp, satabiliyor. Bu durum da sanal para ve gerçek para arasında

bir kur ilişkisi yaratıyor. Aslında, bu oyunlar bugünkü borsanın da ve Wall Street’te olup bitenlerin de bir oyun olduğunu hatırlatıyor. Occupy hareketi olarak gördüğümüz şeylerin de bir oyunu bozmak için oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden, dijital oyunların iktisatla çok yakın bir ilişkisi vardır. Madem bu kadar yakın bir ilişki var. Dijital oyun endüstrisinde ürün kavramını nasıl tanımlarız? Ürün pazara çıkan şeydir. Pazarda satış gerçekleşir; satış gerçekleştiğinde fiyat belirlenir. Oyunda ise fiyat, oynayış sırasında gerçekleşir. Bir çevrimiçi oyunu satın aldıktan sonra, kullanmanız için internetle


net dergi bağlantı kurmanız gerekiyor. Bu ürün, oyunda sizin puan almanız, oyunda hamle yapmanız şeklinde sürekli ilerleyen bir şeyin parçası oluyor. Bu durumda ürün ve fiyat nedir? diye sorarsak; fiyat oyunun zorluğu olabilir. Maliyet ise, oyunda ilerlemenin zorluk derecesi olabilir. Yüksek fiyatlı ürünler nasıl kıymetli oluyorsa, zor oyunlarda böyle olabilir. Dijital oyunların yaratıcıları nasıl bir ‘kafaya’ sahiptir. Bu oyunları geliştirme süreçleri nasıl? Oyun geliştiriciliği bir oyuncu olarak başlar. Zaten oyun geliştiricisi kendi geliştirdiği oyunu sürekli oynar. O yüzden oyunculuk ve oyun geliştiriciliği birbirine çok yakın şeylerdir. Oyun geliştiricinin, oluşturduğu oyunda yaptığı değişiklikler bir oyundaki hamlelere benzer. Oyuncu da bir hamle yapıp, başka bir taktik geliştirmiş olur. O taktik başarısız olursa, başka bir taktik deneyip, oyunun daha zevkli olmasını sağlar. Oyun geliştiricisinin de elindeki araçlara bir nevi taktik oluşturmak diyebiliriz. Böyle bir paralellik olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden oyun oynayan insanlarda, oyun geliştirme hevesi doğal olarak gelişiyor. Dijital oyuncuların oyunlarına olan bağımlılıklarını, geliştiricilerin işlerine olan bağımlılığıyla açıklayabiliriz miyiz? Evet aslında şöyle bir şey kurabiliriz. Mesela, oyuncular oyuna bağımlı oluyor, bütün günlerini oyunda geçiriyor ve dışarı çıkmıyolar. Oyun geliştiricilere de bakarsanız onlarda da aslında benzer bir tablo var. Mesela, Amerika’da bu büyük oyunları geliştiren ekiplerde fazla mesai çok yaygın. Gerçi her sektörde bu var; ama orada çok gönüllü bir şekilde kendini işine adayan bir yaklaşım var. Uluslararası Oyun Geliştiricileri Derneği, oyun geliştiricilerinin çalışma koşullarını daha iyi bir hale getirmek için çalışmalar yapıyor. Çünkü bu insanlar yaptıkları işe kendilerini adıyor. Aslında bu durum, sanatta da var. Böylece, oyuncular kendilerini oyunlarda daha iyi yansıtabiliyor. Bir oyunun başka versiyonu çıkacak diyelim. Sinemada da yönetmen, porno sahnesi koymasın diye eleştiriler oluyor, ama bir dijital oyuna bu tarz eleştirilerin gelmesi yaygın değil. Sizce bunun nedeni nedir? Sinemanın başlangıcı ortaklaşa bir tüketim biçiminde olduğu için tartışması da ortaklaşa olmuştur. Oyun bireysel tüketim olarak başladığı için, ortaklaşa bir tartışma ortaya çıkmamıştır. Bu oyunlar gerçek hayattaki komüniteler olmadığı için, internet üzerinde gelişecektir. Onun tartışması da yeni medya yoluyla farklı yollarla gelişecektir. Sinemanın yapısı, doğası nasıl dijital oyundan farklıysa eleştirsi de, tarzıda farklı olacaktır. 39    net dergi

Türkiyede internet kafelerde dijital oyunların oynanması da çok yaygınlaştı. Sizce neden? İnternet cafeler konusunda Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan’ın kültür endüstrisi ürünü olarak Dijital Oyun Kitabı var. Orada bu konu hakkında çok detaylı araştırmalar var. Benim de bu kişilerle ortak olduğum, Dijital Oyun Rehberi adında bu işin daha çok kültürel boyutlarıyla ilgili makalelerin bulunduğu bir kitabımız var. Burada da bu konuyla ilgili araştırmalar var. İnternet kafelerde kitlesel çevrimiçi oyunlar çok yaygın. Her sınıftan, mahalleden bütün gençlerin oynadığı kitlesel çevrimiçi oyunlar var. Bunlar genelde şovalyelerle canavar öldürerek altın kazanarak, karakter geliştirme biçiminde ilerleyen oyunlar. Burada öldürülen canavarlar hiç bitmiyor ve hep yenileri geliyor. Döngüsel bir yanı var. Bu oyunlarda maliyeti azaltmak için, büyülü kılıç, geliştirici iksir gibi maliyet düşürücü eşyalar satılıyor. Bunun üzerinden büyük bir pazar oluşuyor ve gençler ya da bu oyunları oynamayı seven herkes buradaki pazara dahil oluyor. Sonuç olarak, bu taleplere göre pazar büyümüş oluyor. Dijital oyun endüstrisiyle ilgili çıkan dergilerden bahsettiniz. Buradaki sermaye ne durumda? Bu işe sermaye ayrılması konusunda Oyunder diye bir dergi kuruldu. Bunların internette ve söyleşilerinde yapmak istediği parayla üreticiyi buluşturma çabası. Çünkü, “ürün nedir?” sorusu çok muğlak olduğu için, sermaya bu oyunlara yatırım yapmaktan korkuyor. Bu çalışma, elinde para olanlar yatırımdan çekinmesin diye, başarılı bir ekip ne gibi özellikler taşır gibi standartlar oluşturmaya çalışıyor

Dijital oyun festivalleri de olsa, burada oyunlar gösterilse, belki de oyunun sadece erkek muhabbeti olmadığı algısı değiştirilebilir. Böylece, bu oyunlar daha genel bir anlam kazanabilir

Kamuoyunda dijital oyun alanını ciddi bir iş olarak bilinmiyor. Neden? Oyun ciddi bir iş. Oyun ve internet “Türk aile yapısını bozan bir şeydir” gibi bir algı var. Kamuoyu dediğimiz şeyi de aslında bu aileler olarak düşünebiliriz. En azından geneli için diyebilirim. Bazı ailerlerde oyunun erkeğin yaptığı bir şey olarak yansıtılıyor. Bu da hayata kısmi bir şekilde yansıyor. Mesela, film festivallerinde, filmler insanlara izletiliyor. Dijital oyun festivalleri de olsa, burada oyunlar gösterilse, belki de oyunun sadece erkek muhabbeti olmadığı algısı değiştirilebilir. Böylece, bu oyunlar daha genel bir anlam kazanabilir. net dergi    39


net dergi

“Manipülasyonun dijitali, analoğu olmaz”

Haluk Çobanoğlu

F

otoğrafta oyun denilince, manipülasyon kavramının üzerinde durmak istedik. Dijital çağın getirdiği tekniklerle, bir fotoğrafı orijinal halinden, bambaşka hallere sokan bu yöntemi nerdeyse her fotoğrafta görebiliriz. Tabii ki bu yöntemi kimileri tercih etmiyor. Neden bir fotoğrafın gerçekliği değiştirilmek istenir? Bu üzerinde tartışılacak bir konu. Ancak, fotoğrafın belge olma niteliği taşıması diye bir şey vardır. Belki de bu yüzden bir fotoğrafta kaybedilen gerçeklik, bu niteliğinde yok olmasına neden olabilir. Özellikle son zamanlarda, yazılı medyada manipülasyon yöntemi çok yaygınlaştı. Peki neden? Fotoğrafta manipülasyon tekniğini tercih etmeyen, National Geogaphic Türkiye’de fotoğraf editörlüğü yapmış, Bahçeşehir Üniversitesi’nde Haber ve Belgesel Fotoğrafçılığı üzerine dersler veren ve şimdilerde

40    net dergi


net dergi

Öncelikle ne tarz fotoğraflar çekiyorsunuz? Geçtiğimiz yıllar boyunca, belgesel ve haber fotoğrafı kapsamında yer aldığı düşünülen, uzun soluklu foto-röportajlar yaptım, bunları fotoğraf albümleri olarak yayınladım. Diğer yandan National Geographic Türkiye gibi kimi dergi ve kitaplar için editörlük, fotoğraf editörlüğü yaptım. Dijital fotoğrafın sunduğu olanaklarla elde edilebilecek manipülasyonlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Felsefi bir yaklaşım ile alındığında, fotoğrafın icadından bu yana; neredeyse tüm "iktidarların" fotoğraf üzerinden manipülasyonlar yaptıklarına dair, elimizde yeterli sayıda örnek var! Konu bu olunca; boğucu sayıda örnek el altında bizi beklemektedir. Özellikle II. Dünya Savaşı öncesi, başta diktatörlüğe yürüyen politik iktidarların; bu bulaşıcı hastalığa yakalandıkları diğer "demokrat" yönetimlerin ise yeri geldiğinde, kendi "masumane" amaçları için sıklıkla fotoğrafları evirip, çevirip kullandıkları, artık akademilerde bile okutulmayan "sıkıcı" konular. Bu dönemde iktidara yakın insanların "tilki gülüşlü" portrelerinin yerine göre mevkilerini kaybettiklerinde, fotoğraflarda bıraktıkları beyaz boşluklar; ya da oraya monte edilen yeni "mevkidaşları" hepimizin malumu. Ya da başka bir ülkesinin savaş politikalarını desteklemeye yönelik "tahvil satışını" arttırmak için, kan ve revan içindeki bir cephede; özenli bir "kurgu" ile tekrar tekrar dikilen "fetih" bayraklarından oluşturulan enstantaneler, bu yalan dünyanın "şanlı" geçmişinde yer almaktadır. Manipülasyona gelince, manipülasyon, manipülasyondur; bunun dijitali, analog’u olmaz. Bir insanı veya bir toplumu kandırmaya, bu yolla menfaat

temin etmeye yöneliktir. Eğer böyle bir durum ile karşılaşırsanız "etik değil" tekerlemesi, fazlaca "light" kaçabilir. Bu durumda lütfen bu bir "ahlaksızlıktır" deyimini kullanınız, kullanalım. Doğal olarak, manipülasyonun özellikle basın fotoğrafının yakınından dahi geçmesi düşünülemez. Manipülasyon "gerçekliği" nereye gidiyor? Mesela haber fotoğrafçılığı ve belgesel fotoğrafçılık üzerine çalışanların fotoğraflarını sorgulayıp, şüpheye düşer hale geldik. Fotoğraf belge olma özelliğini yitirdi mi? Hiç yoktur diyemem, ama gerçekten haber fotoğrafında manipülasyon bu kadar yaygın mı bilemiyorum. Ancak bizim coğrafyamızda; eğer konu basın ise, fotoğraflardaki manipülasyonlardan daha önemlisinin fotoğrafçının, fotoğraf editörünün, editörün "duruma göre" kendine çeki düzen vermesini yani "otokontrol"ünün ya da adıyla sanıyla söylersek "iç sansürünün" herşeyden daha belirleyici olduğu kanısındayım.

net dergi    41


net dergi

Manipülasyon, manipülasyondur; bunun dijitali, analog’u olmaz. Bir insanı veya bir toplumu kandırmaya, bu yolla menfaat temin etmeye yöneliktir. Eğer böyle bir durum ile karşılaşırsanız "etik değil" tekerlemesi, fazlaca "light" kaçabilir. Bu durumda lütfen bu bir "ahlaksızlıktır" deyimini kullanınız, kullanalım

Bu durumda haberi ileten (eğip, büken ve kendi yorumu ile ileten) kurumların, her tür (sermaye, devlet vb.) iktidar ilişkisine ne kadar uzak veya yakın olduğuna dair bir irdeleme yapılabilir. Zamanla değişen bu ilişkilerin koordinatlarının yeniden hesaplanması gerekebilir. Bu vaziyet özellikle azgelişmiş olarak anılan coğrafyalarda, bilgisayar simülasyonlarını dahi yoracak "tuhaf " bir ilişkiler ağına işaret eder. Bunu düşünmeye dalarsanız, bir süre sonra gerek çalışan, gerek izleyici olarak yorulursunuz, deriniz kalınlaşır! Esas sorunda gerçekten budur! En basit haliyle şöyle bir örnek vermek yanlış olmaz: Öyle bir ülke düşünün ki, ta futbolculuğundan beri çıkardığı sportmenlik dışı olaylarla tanınan, ünlü bir teknik direktörün; son olaylı maçındaki, çileden çıkmış halini gösteren fotoğraflarının, görüntülerinin nasıl seçilip, yayınlanacağı "sorunu", son kertede; basın yayın organın yetkililerinin, o meşhur teknik direktör ile olan ilişkisinin geleceğine bağlı olabilmektedir. Kısaca her konuda korkunun krallığı hükmünü içten içe sürdürmeye devam ediyor. Evet, her çekilen fotoğraf, asıl hali ile bir belgedir. Ancak çekilip, paylaşıldıktan sonra bu fotoğrafa bakan herkes kendi yorumunu ekler. Artık bu fotoğraf, bir fotoğrafçının malı olmaktan çıkar ve ister istemez evrensel köyün bir "ortak malı" haline dönüşür. Esasen bizim gibi sadece bakmakla yetinen kültürlerde özellikle basın fotoğrafının, iletişim ağına sağladığı malzeme, habire kendini tekrar etse de; ne üretenleri nede izleyenleri bıktırmama "başarısını" her daim göstermektedir. Basının dolayısıyla ek olarak bir manipülasyon çalışmasına gerek duymacağı aşikardır! Bazen bu noktadan baktığımda; bu memlekette, bir edebiyatçının; neden ülke medyası ile onu izleyip, okuyanların hepsinin büyük bir kahvehanenin müdavimleri olarak tasvir etmediğini kendime sorarım. Bir fotoğrafçı neden fotoğraflarıyla oynamak ister? Çünkü bazı fotoğrafları görünce absürd manipülasyonlarla karşılaşabiliyoruz. Estetik kavramı ile manipülasyon nasıl yanayana gelebilir? Fikri hür, vicdanı hür bir fotoğrafçıyı günümüz koşullarında tutabilmek ne kadar güç bir bilseniz? Onlar herşeye muktedirler! "Beğen, paylaş, yorum yap" üçgeninde kalıp, mutlu olabilenlere bir sözümüz dahi olamaz. Mealimiz fotoğraf

42    net dergi

malzemesinin ve üretimini yaygınlığının, hadi "demokratlaşmasının" diyelim, yaratacağı olumlu dalgaları beklerken, hüsrana dönüşen beklentiler adınadır. Neredeyse iki yüzyıldır, alet ve edavat ile yapılan bir üretimi; yaşadığın zamanın fikriyatından koparıp, "tek başına" ele almak ne mümkün? Çok basit haliyle düşünecek olursak; altmışlı, yetmişli yıllarına ait dünya fotoğrafının örneklerini hatırlamaya çalışalım. Şimdilerdeki yüksek teknolojik oyuncaklarla üretilmiş olan zamane örnekleri ile karşılaştırdığmızda acaba hangisi daha çok "fotoğrafa" benzemektedir. Acaba hangisi soru sordurtan cinsten ve yine hangisi sizi durup, izlemeye davet eden cinsten fotograflar? Bu noktada anlamlı olan nostaljik bir "geyik" muhabbeti değil, seksenli yıllardan beri dünyayı etkisine alan "monetarist, teolojik" çizginin; söz konusu dönem ile karşılaştırılmasıdır. Diğer yandan estetik ve sanat üzerlerinde ortak bir anlaşmaya varılmış kavramlar değillerdir. Buradan yola çıkarak, "kurgu" ve "manipülasyon" kavramlarını yeniden açmak gerekebilir. Kanımca kurgu insan ruhuna iyi gelebilecek şeyleri çağrıştırırken, manipülasyon ise insanı kandırmak için üretilen bir "tezgah"tır. Kurgudan yaratıya hatta ütopyaya, manipülayondan ise cehenneme ulaşmak mümkündür! Kurgu bir oyundur, bu kapıdan geçerek, ileride "sanat" olarak anılacak işlere adım atabilirsiniz. Ancak bu gelişimin, yaşadığı çağdan bir haber sadece kendi derdine öykünen bir "birey" tarafından gerçekleştirilmesi ihtimali, bana pek bir imkan dahilinde gözükmemektedir. Belki de günümüzde memleket sathında sanatsal yaratı adına gözden kaçan en önemli hususta; her seviyede yoğun bir taklitçiliğin; özellikle batıdan yapılan kaçak "ithalatın" önünün bir şekilde alınamamasıdır! Bu coğrafyanın yaşadığı, en derin ve karmaşık sorun olan "kimlik " sorununu işaret eder. Örneğin bizim gibi doğulu bir toplum olan Japonya'da; Japon yaratıcılar "avangard" yapıtları kendi gelenek ve kültürleri için mümkün görmezken, bizim memlekette "avangard sanatçılar" ve dönemleri olabilmektedir! Gerçekten bu coğrafya "nevi şahsına münhasır" benzersiz bir yerdir. Hep beraber kıymetini bilelim! Zira herhangi bir ilişki biçiminde "iyi saatte olsunlara" biraz fazla itiraz ettiğinizde; önünüze konulan seçeneklerden biride "ya sev, ya terket"olabilir...


net dergi

Göründüğü gibi değil...

Photoshop gibi programların sayesinde fotoğrafların üzerinde değişiklik yapmak ve farklı algılar yaratmak yani manipülasyon yapmak çok kolay. Ancak durum eskiden de pek farklı değildi. Abraham Lincoln'den Hitler'e kadar birçok tarihi karakterin fotoğrafları da bir nevi “photoshop” lanıyordu. İşte onların bazıları...

Abraham Lincoln'ün bu ikonik portresi aslında güneyli politikacı John Calhoun'a ait. Calhoun'un vücuduna Lincoln'un kafası eklenmiş. (1860) Fotoğraftakiler; Kraliçe Elizabeth ve Kanada Başbakanı William Lyon Mackenzie King ve Kral 4. George. Kral 4. George fotoğraftan çıkartıldı. Bunu yapan bizzat Kanada Başbakanı'ydı. Fotoğrafın Kralsız halini seçim kapanyasında kullanan Başbakan böylece daha güçlü görüneceğini düşünmüştü. (1939)

Mathew Brady'nin çektiği bu ünlü fotoğrafta General Sherman diğer generallerle birlikte görülüyor. Sağ en dıştaki General Francis P. Blair aslında bu fotoğrafta yoktu. Sonradan orijinal fotoğrafa eklendi. (1865)

Stalin'le aynı karede yer almak her zaman yeterli olmuyordu. Nitekim sağdaki komiser, Stalin'in gözünden düşünce fotoğraftan da silindi. (1930)

İtalyan faşist lider Benito Mussolini'ninbu "kahramanvari" fotoğrafı aslında manipüle edilmişti. Mussolini şahlandığında atı tutan adam fotoğraftan silindi, böylece Mussolini daha yüceltilmiş oldu! (1942) net dergi    43


net dergi

‘Theatron’ ve oynamak Hayatınızdaki olayların veya durumların canlandırılmış binbir türlü halini, sahne dediğimiz yerde tiyatroda görebilirsiniz. Tiyatro’daki oyun, bizim günlük yaşantımızda oynadığımız oyunlardan daha masum. Kimseye zarar vermez ve dokunmaz. Bir tiyatro oyununu izlerken, günlük yaşantınızdaki oyunculuğunuza bir mola verirsiniz ve bu sefer oynamadığınız bir oyunu izleme fırsatı yakalarsınız. Bu yüzden belki de, tiyatro nefes aldırır, düşündür ve hayata gülmemizi sağlar. Çünkü, orada canlandırılan oyunda kendini veya başkasını görürsün. İzleyici olmadan tiyatro olmaz. Aslında onun da bir rolü vardır; izlemek ve oyuna kanaat getirmek. Bir oyuncunun oynaması, izleyicinin izlemesi kadar anlamlıdır. Oyuncunun gerçekliği, ruh hali ve tarzı ve tabii ki oyunun konusu sizin bir tiyatroyu izleme isteğinizi sağlar. Ne kadar gerçekse, o kadar bağlanırız oynanan oyuna. Seyyar Sahne ve Tiyatro Medresesi’nin Genel Sanat Yönetmeni Celal Mordeniz ile tiyatroda oynayan insan, oynama ihtiyacı, izleyicinin rolü ve günümüz tiyatrosu hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.

Tiyatroda oyun dili kavramını nasıl açıklarız? Tiyatroyla, oyun kavramı çoğunlukla çakışır. Tiyatro dediğimizde bir oyun ima ediyoruz. Oyun dediğimizde doğrudan tiyatro ima etmiyoruz. Tiyatronun diğer oyunlardan farklıdır. Örneğin, satranç ve futbol gibi rekabete dayalı değildir. Tiyatro kendi kurallarını kendisi üretir. Tiyatroda oyun dili dediğimiz şey; aslında bir eserin nasıl olduğuyla ilgili bir şeydir. Neyi tercih etmiş? Seyirciyle konuşmayı mı? Seyirci hiç yokmuş gibi oynamayı mı? Geçmişe baktığımızda oyun oynama ihtiyacı nereden geliyor ? Oyun oynamakla insan kültürü birbirinden ayrılacak şeyler değil. Özellikle konuşan varlıklar olarak, ruh sahibi olduğumuzu fark ettikten sonra, sürekli kendimizle baş başa kalamıyacağımız için oyun vasıtasıyla başka 44    net dergi

insanlarla iletişim kurma ihtimalimiz oluyor. Dolayısıyla insanda oynama ihtiyacı, insanın bir ruh sahibi olmasından ayrı düşünülemez. O ruhu, kendisini, karakterini ya da kendi içindeki en çekirdek kısmı fark eden insan, toplumda yalnız kalmamak adına oyunlar oynar. Aslında bu temel bir ihtiyaç. İkinci boyutu ise, insan kültürüne dayalıdır. Bir teoriye göre; insanlar şiddetli yaratıklar. Birbirleriyle rekabet ve şiddet ili��kisi içinde oluyorlar. Ve bir yerden, bu o kadar doruğa çıkıyor ki, onların yok olmasına sebep olacak ya da bir uzlaşmayla bir arada barış içinde yaşamasına neden olacak bir oyun tercih ediyorlar. Şiddetin doruğa çıkıp, daha sonra da sukunetin oluşması süreci yaşandıktan sonra insanlar bu süreci hatırlamak istiyorlar. Aslında bu ritüelde de olan bir şeydir. Birçok oyunun ritüellerden çıkmasının sebebi ya da o teorilerin kaynağıda buraya dayanır diye düşünüyorum. Bu ilk insan kültürünün

Celal Mordeniz

yaratılmasına işaret eder. Bu oyunda yok olma tehlikesi yoktur. Yani yangın tehlikesi olmadan, ateşle oynamak gibi bir şey. Oyunun güzel bir şey olduğunu hatırlatır. Risk yoktur. Bu yüzden oyunlar çok sıkı kurallarla denetim altında tutulur. Örneğin, futbolda bir hakem şiddet eğilimi gösteren bir kişiyi hemen dışarı atar. Oyunlarda hep bir tehlike vardır, ama kontrol altına alınmıştır. Bilinçli ve bilinçiz oyundan bahsetmek istiyoruz. Örneğin, hep deriz ki “hayat bir oyundur, hepimizin rolleri vardır.” Tiyatroda da belirli senaryolar var, oyuncuların rolleri var. Sahnedekine bilinçli oyun, günlük yaşamdakine ise bilinçsiz oyun diyebilir miyiz? Bu iki oyunun arasındaki bağı nasıl açıklarız? Aslında ikisinin de birbirine yakın bir bağı var. Kategorik olarak farklı değil.


net dergi

Sahnede ezberliyoruz, ama mutlak olarak her zaman aynı tutumu sergileyemiyoruz. Yani ezberlemiş olsak bile, hergün farklı oynayabiliyoruz. Günlük hayatta da bir takım şeylere hazırlanıyoruz. İş görüşmesine gittiğimiz zaman kafamızdan bir senaryo tasarlıyoruz. Biraz daha değişime açık bir durum. Tiyatroda ise bu daha az gibi gözükse de hemen hemen aynı. Burada mesele oyunu negatif algılamamak, genelde böyle bir eğilim var. “Bana oyun oynama” deriz. Burada sahtekarlık anlamına geliyor. Elbette oyunun sahtekarca oynananı vardır. Karşı tarafı aldatmak için veya çıkar yollu oyunlar vardır. Buradaki mesele oyunun doğasında olan bir şey değildir. Bir olayda kendi olduğunuz halle, dışarı yansıttığınız halde çok fazla bir uçurum varsa sahtekarlık o zaman olur. Annenizle kurduğunuz ilişki ve orada oynadığınız oyun patronunuzla veya sevgilinizle aynı olmaz. Farklı da olmalıdır zaten. Başka oyunlar yaratmalıyız. Eğer “ben dürüst olacağım hiç oyun oynamayacağım” dersek. Çok kısa bir süre içinde görürüz ki; hiç kimseyle konuşamama durumuna girmişiz. Dolayısıyla oyun dilin de temeli, kültüründe temeli.

Hz. İsa’nın acılarını anlatan oyunlar kullanıyordu. Oynamanın hep negatif yönü ortaya çıkarıldı. Örneğin, bir çoçuk ailesine oyuncu olmak istediğini söylediğinde, anne ve baba kötü yola düşeceğini düşünür. Bu durum epey kırılmış olmasına rağmen, bir kısım hala böyle düşünüyor. Bunun sebebi dediğim gibi oynamanın hep negatif yönünün çıkarılması. Aslında her eylemin bir paradoksal varoluşu var. Tiyatroların kapatılması konusunda ise çok yüzeysel bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Diyoruz ki; “iktidar tiyatrolara baskı yapıyor.” İlk önce şunu sormak gerekir; devlet tiyatrolarında devrimci oyunlar yapılabiliyor muydu? Dolayısıyla, devlet tiyatrolarının kendisini

Tiyatro kitlelere oynanan bir oyun. İzleyiciler olmasa tiyatro olmaz. Aslında burada da izleyicinin de bir rolü var diyebilir miyiz? Bir oyunun kalabalığa oynama ihtiyacı nereden gelir? Kesinlike bir rolü var. İzleyicinin oyunu izlemesi oyunu doğuruyor. Satranç oyununda oyuncu kendi kendine de oynayabilir. Tiyatroda bir oyuncu tek başına oynasa bile, oyunda asıl partneri izleyicidir. Onu izlediği anda oyun anlam kazanıyor. Oyun demek aslında biriyle diyalog kurmaktır. Yani seyirciyi çıkardığımız zaman oyunun anlamı gider.

sorgulamak lazım. Hatta o kurumların kapatılması, bana bir şans gibi geliyor. Keşke tiyatrolar bu şansı kullanıp, radikal bir değişim içine girseydi. Maalesef diyorum ki, tiyatroların kapatıldığı yok. Tiyatrolar nasıl kapatılabilir? Yok öyle bir şey. Çok ezberci bir yaklaşım var. İstanbul’da onlarca grup apartman dairelerini tiyatro sahnelerine çeviriyor. Ancak, bir mekan kapatılabilir. Birkaç ay önce, Ordu’ya gittim. Ordu’nun köklü bir tiyatro geleneği var. Yıllardır devam eden profesyonel oyun grubu ve belediyenin tiyatrosu var. Bana dediler ki “Devlet tiyatrosu açıldı. Görmek ister misiniz?” Görkemli bir bina yapılmış. İçeri girmemle kaçmam bir oldu. Duvarlar bembeyazdı. Bir hücrenin onlarca kez büyütülmüş hali gibiydi. Bir yumuşaklık, mekanın ruhu yoktu. Her yere aynı sahne formunun yapılması kadar saçma bir şey yok. Bir yandan kamu kaynakları çok yanlış. Sahneler yapılırken tiyatro yapan insanlara sorulması gerekiyor. Bir mütahit kafasına göre hiçbir tiyatrocuya danışmadan sahne

Ortaçağ Dönemi’nde tiyatroculuk onurlu bir meslek olarak kabul edilmiyordu. Daha sonra da bu durum değişti. Ama günümüzde de tiyaroların kapatılması örneği de var. Oynayan insan neden rahatsızlık verir? Evet Ortaçağ’da böyle bir durum vardı. Saygın bir meslek olarak görülmüyordu. Hatta oyuncular Hristiyan mezarlıklarına gömülmüyordu. Öte yandan klise

yapıyor. Devlet tiyatro açıyor, ama tiyatro kültüründen uzak kafasına göre sahneler tasarlıyor. Biraz da oynayan insanın tarzını sormak istiyoruz. Örneğin, iki ressam var diyelim, bir ağaç çiziyorlar, ama ikisi de onu farklı yansıtır. Tiyatroda ise, katil rolünü oynayan iki kişi rollerini farklı yansıtabilir. Oyuncuların bu durumda tarzları neden değişiklik gösterir? Oyun bir paradoksa dayanır. Kendi ruhundur bir şey katar. Ressam da ağacı sandalye gibi çizmez, ama çizse bile ağaç olduğunu bir yerden belli eder. Sandalyeye dönüşmüş bir ağaç yapabilir. Bu eylemin bilinçli olan kısmı, ressam o ağaca bağlı kalmak zorunda. Mesela oyuncu da Hamlet rolünü, herkes için ortak olan, biçimsel yönünü ürütmek zorundadır. Bir de, kendi ruhundan kattığı taraflar var. Oyun, bu ikisinin dengeli bir şekilde birleşmesiyle gerçekleşir. Bu yüzden her Hamlet rolü bize ayrı zevk verir. Eğer sadece dışsal olsaydı, aynı olurdu. Bir ikinci Hamlet rolü izlememize gerek kalmazdı. “Zaten izledik” derdik. Oyuncu sadece içinden geldiği gibi oynasaydı, bu seferde Hamlet’ten bahsedemezdik. Son olarak, Tiyatro Medresesi’nden bahsedebilir misiniz? Ne tarz çalışmalar içindeniz? Tiyatro Medresesi bizim iki yıl önce başladığımız bir proje. İzmir’in Şirince Köyü’nde yaptığımız bir performans araştırma merkezi binamız var. Tümüyle sivil bir insiyatifle harekete geçtik. Arkamızda devlet ve büyük bir sponsor desteği yok. İstanbul’daki ve Türkiye’deki çeşitli tiyatro gruplarının ve tiyatro sevenlerin desteğiyle hayata geçen görkemli bir proje. Birkaç kuşak boyunca devam edecek, sadece Türkiye değil dünya tiyatrosunda da bir yer sahibi olacağını düşündüğümüz bir mekan ve içi de yavaş yavaş dolmaya başlıyor. Öncülüğünü Seyyar Sahne olarak biz yapıyoruz. Bu proje sayesinde, tiyatrocuların katılımlarıyla yeni ilişkilerin gerçekleşeceğine inanıyoruz. Geçen sene 100 kişi burada eğitim aldı. Sadece eğitim alanlar olmadı. Kendi çalışmalarını sergileyenler de oldu. Bu sene henüz programı açıklamadık, ama HaziranTemmuz’dan itibaren, eğitimler, buluşmalar gerçekleşecek ve çok canlı bir yer olacak diye düşünüyorum.

net dergi    45


net dergi

Asıl oyun sinemanın kendisi

M

anipülasyonla, ilizyonla ve kurmacayla bir oyun yaratan, sanatın yedinci dalı sinema, insanların zihinsel ve duygusal yaşantısına fazlasıyla haz duygusu verir. Böylece, kurmacalarla beyaz perdeye aktarılmış bir oyun, insanlarda zevk duygusu uyandırır ve onları özgürleştirir. Burada bahsettiğimiz oyunda, uygulanan manipülasyonlarla insan kendini günlük hayatın dışında bir kez daha konumlandırır ve hayatını eleştirme fırsatı yakalar. Oyuncular rollerini yaparken, insanlar etkilenip ağlar veya öfkelenir. Hatta oradaki filmi hiç beğenmeyebilirler bile. Sonuçta, insanların kendi hayatlarında da beğenmediği ama oynamaya devam ettiği oyunlar vardır. Sinema oyun kavramıyla daha birçok yerde buluşabilir. Örneğin, günlük yaşantında yaşadığın veya bildiğin bir oyunu, sinemada tekrar izlemek istersin, merak edersin. Çünkü, sen hayatındaki oyunları bir ömrüne sığdırırken, oradaki oyun 2 saatte akıp gider. Bir filmin içindeki oyuncular ve olaylar gerçekte o anda oluyor değildir, ama sinema izleyicisinde o yanılsamayı yaratabilen bir sanattır. Tüm bu tanımlarımız doğrulutusunda, sinemada oyun kavramını daha iyi gösterebilmek için, gazeteci ve sinema eleştirmeni Serdar Akbıyık (sol) ve Alper Turgut (sağ) ile beraber bir söyleşi gerçekleştirdik.

46    net dergi


net dergi

Fotoğrafa baktığımız zaman belirli kadrajlar görürüz; dondurulmuş kadrajlar vardır. Ama bu sinemaya aktarıldığı zaman o kareler sürekli bir oynama içindedir... Serdar Akbıyık: Sinemada bir tartışma meselesi var. Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu filmlerine baktığımız zaman, bahsettiğiniz fotoğraf etkisini vermeye çalıştıklarını görürüz. Buna aslında zor sinema denir. Çünkü, sinemada konuyu izleyiciye bir aksiyon içinde vermem gerekir. Burada aksiyon çok yavaştır. Eğer hayatın bir ritmini yakalamayıp, siz onu manipüle etmezseniz, izleyici o filmi izlemede zorlanır.Alper Turgut: Film de sonuçta saniyede 24 fotoğraf karesinden oluşur. Sen bu kareleri yavaşlatırsan, film çok ağırlaşır ve izleyici bu kareleri tek tek görmüş olur. Bu durumu Semih Kaplanoğlu, Nuri Bilge Ceylan ve Tarkovski gibi yönetmenler hayatımıza katmıştır. Onların filmleri saniyede 21 kareyi bile geçmez. Fotoğraf sanatını, sinema diye yutturduklarını düşünüyorum. Ancak, asıl oyun bu karelerin yan yana gelip sihir oluşturmasıdır. Bu yüzden sinema insanlarda ilizyon yaratır. İzlediğin o şeyin kurmaca olduğunu bildiğin halde, gülersin, ağlarsın, korkarsın... Korku filmleri bana komik gelir. Ben diriden korkmaktan yanayım. Yaşayanlar daha korkunçtur; cinayet işlerler, katliam yaparlar…Siz bugüne kadar hangi ölünün bir şey yaptığını gördünüz? Demek ki sinemanın kurmaca olduğunu bildiğin halde, 2-3 saat boyunca önünden hızlı hızlı geçen o 24 kare senin algında bir şeyler yaratıyor. Bir filmin, hemen herkesin gözleri önüne serilen bir oyun olduğunu düşünüyorum.

Derviş Zaim’in ‘Derviş’ diye bir belgeseli var. Benim için önemli bir belgesel. Klasik belgesel yapmış. Zaim o belgeseli kurgulamış insanlarla konuşmuş, onlara şöyle yapın böyle yapın demiş ve evlerini alıp düzenlemiş. Yani belgeseliyle oynamış. Bence bu bizim konuştuğumuz en çarpıcı örneklerden biridir. Sanırım bu belgesel Adana’da gösterildi. Belgeseli izleyenler doğal çekim sandı, ama öyle değildi. İlginç bir yapıttı. Alper Turgut: Kurmaca tam bir oyun zaten. Adı üstünde kuruyorsun ve oyuna katıyorsun. Belgesel, izleyiciyi bu oyuna katmayabilir. Sinemada en çok oynanıp, kurgulanan şey tarihtir. Resmi tarih ve gerçek tarih denen bir şey vardır. Bize okul zamanlarında kurgulanmış tarih gösterirler. Vatan millet Sakarya olur. Belgeselde de günü gelir olmayan bir şeyi kattıklarını ya da işlerine gelmeyen bir şeyleri çıkartıklarını görebiliriz. Bir belgesede yönetmenin bunu yapmayacağı ne malum? Buna da bir oyun diyebiliriz. Ama sinemada izleyiciyi sen yarattığın o dünyaya, oyuna katıyorsun. Nazilerden tutunda, şu anki mevcut oluşumlar, cemaatler, birçok örgüt, solcular, komünistler ve milliyetçiler herkes sinemaya başvuruyor. Çünkü sinema büyük bir propoganda aracı. Bu oyunun içine insanları katabiliyorsunuz. Belgeselde bunca şey olmayabilir, ama sinema ve içindeki oyun zaten oyuncular tarafından oynanılan bir oyun.

Asıl oyun bu karelerin yan yana gelip sihir oluşturmasıdır

Sinemada veya bir belgeselde oyun nasıl yapılır? Serdar Akbıyık: Hayat zaten bir manipülasyon. Sonuçta hepimiz oynuyoruz. Siz röportaj yapıyorsunuz, ama elimde olmadan oynuyorum. Sizin içinde aynı şey geçerli. Biz sinemaya hayatın yansıması diyoruz. Sinema aslında hayattır. Hatta bazen deriz ki; hayat sinemadan daha fazla sinemadır. Gerçek hikayeler sinemada gördüğümüzden daha acı, daha dramatik ve daha derin olabilir. Böyle bir durum varken hayatla bu kadar bağlantılı olan bir sanatın manipülasyondan uzak olması beklenemez.

Sinemadaki oyun ile tiyatrodaki oyunun farkları nelerdir? Alper Turgut: Sinema bir büyüdür. Örneğin, Antonia Bandreas, 1.60 boyunda bir adam. Biz sinemada onu 1.90lık ta görebiliriz. Tiyatroda bunu görmezsin, ne varsa onu görürsün. Sinema seni dünyanın en güzel insanı haline getirebilir, uzaylılar gelebilir. Tiyatroda veremiyeceğin şeyi bir dünyayı kurgulayabilirsin. Oyunculuk konusunda ise, sinemada oynamadığını belli ederek oynamak vardır. Örneğin, Danial Day Lewis ya da Javier Bardem rolüne bürünür, oynamaz. Ama tiyatrodaki adam bağırıp, çağırarak rol yapar ve ona oyuncu dersin. Sinemada oynayan aktöre bu oynuyor demezsin diye düşünüyorum. Serdar Akbıyık: Her ne kadar kabul etmesekte tiyatrodan sinemaya bir değişim var. Tiyatro, sinemaya göre daha köklü bir sanat ve edebiyatla ilişkisi daha yakın.

net dergi    47


net dergi Burada tarihsel ve teknolojik bir gelişimin tiyatrodan sinemaya evrildiğini de unutmamak lazım. Şu anki duruma da bakarsak, sinema izleyicisi dünya nüfüsunun genelini daha fazla etkilerken, tiyatro izleyicisi azalıyor. İkisi arasındaki oyunculuklar da çok farklıdır. Tiyatrodaki oyuncu ne kadar iyi oynarsa oynasın,ne kadar iyi bir oyun elinde olursa olsun sonuçta kanıyla canıyla madde olarak oradadır. Siz onun o rölü oynadığını bilirsiniz, ama sinema bir insanı karşısına çıkartır. Onlarla kendinizi içselleştirebilirsiniz. Ayrıca sinema, suçluluk duygusu hissetirmeden kendi içimizdeki duyguları tatmin etmemizi sağlar. Sonuçta bir şeytandır. Bunu kabul etmek lazım. Hiçbirimizin iyiliğine inanmam. İnsan çok iyi bir şey değildir. Ama, sinema suçluluğu bizden alıp, kendi üstüne toplayabiliyor. Böylece bizi bir içselleştirme oyununun içine alıyor. Hayatla oyun iç içe diyoruz. Bu oyuncuya nasıl yansıyor? Serdar Akbıyık: Star gazetesi’ne, sinema oyuncularıyla yaptığım röportajları yazıyorum. Bu yüzden bir şekilde hayatlarının içindeyiz. Onların nasıl yaşadığını görüyoruz. İnsanlar durmadan bir kişilik geliştirir ve bir oyun oynar, ama oyuncular sadece bunu deklare eder. Siz oyuncunun oynadığını bilirsiniz. Bu düzgünlüktür, dürüstlüktür. Ama hiç birimiz gerçek hayattaki oyunlarımızı deklare edemeyiz. Hatta bunun deklare olmasından çok rahatsız oluruz. Bu yüzden, oyuncuları, normal insanlardan çok daha samimi buluyorum. Alper Turgut: Örneğin, Hatice Aslan yılların tiyatrocuydu. Ama Üç Maymun filminde oynayınca meşhur oldu. Dizilerde bile oynamıştı. Sinemanın böyle bir özelliği var. Tiyatro oyuncusu çok fazla ünlü olamaz. Çünkü tiyatroya giden belli, ama sinemada ve televizyonda dizide filmlerde oynayan insan birden ünlü olur. Ünlü olupta bunu kaldıramayıp, uyuşturucuya bulaşan ve ruh hastası olan oyuncular var. Kolay bir şey değil. Başka bir karaktere dönüşmenin, her baba yiğidin harcı olduğunu zannetmiyorum. Sinemada oyun diyebiliceğimiz en güzel örnek filmler nelerdir? Serdar Akbıyık: John Huston’nun Escape to Victory (Zafere Kaçış) diye bir filmi vardır. Bu da oyun için iyi bir film örneğidir. Pelin Esmer’in Oyun diye bir belgeseli var. Belgeselde köylü kadınları oyuncu yapmaya çalışıyor. Gerçek bir hikayedir. Köylü kadınlar bir tiyatro gösterisi düzenler. 2005 yılında sinema salonlarında gösterildi. Benim için önemli bir oyun filmidir. Daha sonra Derviş Zaim’in Devir filmini de bir oyun olarak görebiliriz. Alper Turgut:.Micheal Douglas’ın The Game filmi var. Filmin finalinde şaşırıp kalırsın. İşte bu da bir oyun.

48    net dergi


net dergi

Modern kültür ve oyun

Erkan Küçük İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji yüksek lisans mezunu, Erkan Küçük, Sanat ve Hayat, Güney, Sahne dergilerinde yazıyor. Ayrıca Günlük gazetesi ve Özgür Gündem gazetesi’nde düzenli olarak tiyatro ve sanat üzerine yazmaya devam eden Küçük, oyun üzerine düşüncelerini “Modern kültür ve oyun” adlı köşe yazısında paylaştı. “Modern kültür artık hiç oynamamaktadır ve oynandığı izlenimini verdiği yerde de hile yapılmaktadır.” (1) Yukarıdaki cümle politik bir kitabın çıkış noktası olmaya aday niteliktedir. Bu tümce bize incelenmesi gereken birkaç olguyu da sunmaktadır. İlk başta cümlenin girişi ve incelenmenin de ana odağını oluşturan “modern” kültür kavramı ve ardından onla ilintili olarak “oynanamayan oyun” ve cümlenin tamamının bütünsel iletisi olan “geçmiş” yani modern öncesi.

Oyunun tarihsel arenada izlediği yol, toplumsal gelişimin izlediği yol ile koşut bir gelişim seyri izlemiştir. Tarihsel ilerleme sınıflar arası ilişkiler tarafından belirlenir. Sınıflar arası ilişkinin toplumsal dönüşümü, toplumsal bir unsur olan oyununda gerek öz gerek biçiminde farklılaşmalar yaratır. Oyun bir araçtır insan için; kişinin toplumsallaşması, toplumsal kültürün kişilere aktarılması, bunun yanında insan üzerinde baskı oluşturan gündelik yaşamdan bilincin bir sürelik sıyrılarak rahatlamasına aracılık etmektedir. O halde oyun bir yeniden üretim mekanizmasıdır. Onun bu özelliği örneğin Aristo tarafından farkedilmiş ve Aristo egemen ideolojinin hegemonyasını kurmasında oyunun (tiyatro) önemli bir araç olabileceğini savunmuştur. Aristo’nun yaptığı, zaten kendisinden çok önce başlamış ve devam eden bir gerçekliğe el atmaktan ibarettir. Demek ki oyun aynı zamanda insanidir. Oyunun doğal bir dürtü olduğu ve yalnızca insana has bir şey olmadığı söyleminin üzerinde durmayacağım. Oyunun insani olması onun toplum içinde bir ihtiyaç (kastedilen temel bir ihtiyaç değil) olmasından ileri gelir. İnsan oyuna kendi istemi ve samimiyeti ile katılır. Orada herkes gerçekten kopma için samimi bir anlaşma içindedir. O Aristo’dan ayrı bir noktada durmaktadır. Kendi başına devletten ayrı insani bir işlevle işlemektedir. Bunu söylerken oyunun ideoloji üreten bir unsur olmadığını katiyen söylemiyorum. Egemen sınıf ideolojik hegemonyasını kurduğunda bundan toplumun bütün kesim ve kısımları etkilenir. Burada kastedilen, oyunun kendi içindeki anlamıdır. Onun primitif halidir. Bu hal taki modern döneme kadar kısmen varlığını devam ettirmiştir. Kısmen diyorum çünkü egemen güçler ideolojiyi insanların ruhuna değin yaymak için genelde halkın içinde var olan değerleri kullanır (oyun gibi). Ona yeni anlamlar ya da biçimler katarak bunu başarırlar. Örneğin, Roma’daki işlevinde de ideolojik yön sezilir oyunda. Roma açısından oyunun gündelik yaşamla iç içeliği Roma’nın siyasal-sosyal yaşamıyla ilgilidir. Oyun eğlendirici yönüyle kitlelerde egemenlere karşı yoğunlaşması muhtemelen öfkenin boşalımına hizmet ederken aynı zamanda militarizmi de yeniden üretmekteydi. Aynı şey Yunan toplumu içinde geçerlidir (oyunu devletin organize etmesinde ideolojik bir yön vardır). Bu durum aynı zamanda kitlenin kendini bir bütün olarak, sınıfsız algılaması sonucu da doğurur. Oyun bunu sağlarken onda bulguladığımız özelliklerden yararlanır. Biz buraya kadar oyunun gönüllü katılım gerektirdiğini, gündelik hayatın dışında olduğunu, bir anlaşma olduğunu belirtmiştik farklı biçimlerle olsa da. Modern zamana değin biçim değiştirerek de olsa (Roma’da arenalar,

ortaçağda şenlikler vb.) varlığını sürdüren oyun modern sonrasında gelişen ekonomipolitik durumun etkisiyle oynanmaz, ya da hileli oynanır hale gelmiştir. Bu aşamadan sonraki gidişat modernizmin eşittir kapitalizm olması gerçeğiyle ilintilidir. Ve yapılacak her “modern” incelemesi kendiliğinden politik bir kulvarda gelişecektir. O halde oyunu ortadan kaldıran modern dönem eleştirimizin nesnesi oluşmaktadır. Fakat şunu belirteyim, burada birazdan söyleyeceğim şeyler daha önce defalarca söylendiği için basmakalıp ve ezber gibi gelebilir; ancak kapitalizmin eleştirisi sermaye egemen koşullarda kendini tekrar etmeye mahkumdur. Modernizmi belirleyen ana güç meta ideolojisidir (işte tam da bu nedenle Marks ekonomi-politiğin eleştirisine (kapital) metanın tanımıyla başlar). Metanın değişim değerinin tek belirleyici olduğu bir dünyada her şey onunla değiştirilir hale gelmiştir. Midas’ın dokunduğu her şeyi altına çevirmesi gibi meta ideolojisi de değdiği her şeyi kendine benzetir. Dokunduğu her şey artık satın alınan bir nesnedir. Bunun için öz feda edilmiştir. Eagleton’un Shakspeare çözümlemesinde belirttiği gösterenin gösterilenden kopuşu ya da Nietzsche’nin post-modernizmi öncelleyen değerlerin yeniden değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin savı modern dönem gerçekliğini ifade ederler. Bu kapitalist dönemin doğal sonucudur. Bu doğal sonuç ideolojik aygıtlarla her yere sokulur, değerlerin içleri boşaltılır. Ya da ortaya koyulan kavramlarla bilinçlerimiz iğdiş edilir. Sahtelik hükmünü sürmektedir. Böyle bir dünyada herkesin ağzından eksik etmediği “hümanizm” kavramı dahi burjuva bir kavram olarak gizliden gizliye yaşar. Kapitalizmin kurallarının geçtiği, onun oyunu belirlediği yerde oyun öldürülmüştür. Oynandığı söylenen şey ise Huzzinga’nın da belirttiği gibi hiledir. Hile olmayan hiçbir şey yoksa bu normal bir sonuçtur. Her şeyin onun tarafından ele geçirildiği bir dünyada samimi ve gönüllü bir anlaşma olan oyun barınabilir mi? Oyun da artık alınıp satılabilen bir şey haline gelmiştir (oyuncu da satılıktır, uzmanlaşmanın doğal sonucu) ki, oyunun sınırlarını belirlemek dahi artık zorlaşmaktadır. Modern zaman öyle bir dönemdir ki artık insan oyunu belirleyenin kendisi olmadığının bile farkına varamamaktadır. Kendi özgürlüğü içinde, kendi iradesiyle seçimlerini yaptığı yanılgısındadır. Aslında meselenin özünü şu cümleyle özetleyebiliriz: Oyunun yitirilişi özgürlüğün yitirilişidir. Özgürlük sorunsalının kavranması, modern dönemin yaratısı olan, özgürlüğünden ve dolayısıyla kendinden edilmiş insanı da bize anlatacaktır. net dergi    49


net dergi

Do re mi fa sol la si do...

O

yun ile müzik arasındaki bağı daha iyi anlamak için Huizinga’nın şu sözüyle başlayabiliriz;” Müzik ile oyun arasındaki bağlantıyı iki kavramda da ortak bulunan kategorileri ortaya koyarak başlar. Müzikte, oyunda; gündelik hayatın mantığının dışında, gereklilik ve yararlılık alanının dışında, oyun, akıl, ödev ve hakikat ölçülerinin dışında bir geçerliliğe sahiptir. İkisinin de biçim ve işlevinin geçerliliği ritm ve armoni tarafından belirlenmektedir. Müzik, ister eğlendirmeye ve neşe vermeye yarasın, ister yüce bir güzelliği dile getirsin, isterse kutsal bir ayin karakterine sahip olsun, her zaman bir oyun olarak kalmaktadır.” Huizinga’nın bu sözleriyle, oyun ile müzik arasında bir piskolojik bağ olduğunu görürüz. Hatta bu bağı, Arapça’da, Fransızca’da Germanik dillerde ve bazı Slav dillerinde, müzik aleti çalmanın karşılığı oyun olarak ifade edilir. Bir şarkı yazarı kelimelerle, notalarla oynamak ister ve metaforlar kullanır. Hayattaki oyunların dışında, ortaya daha zevkli ve yaratıcı bir oyun çıkartmış olur. Bir müzisyenin bu oyundaki özgürlüğü; hangi kelimeleri veya notaları kullanacağı, mekanı ise; ruhu olabilir. Bu oyunu yaratanlardan, şarkı yazarı ve yorumcusu Suavi ile müzikteki oyun kavramı üzerine konuştuk.

Müzikte oyun kavramını nereye koyarsınız? Samimiyete koyarım. Çünkü, müziği sanatın bir parçası olarak görürsek, bir şeyin sanat ya da müzik olması için mutlaka estetik değerden bahsetmemiz gerekir. Bu yüzden, bence bu kavram samimiyete denk düşer. Bizimde aklımıza ilk olarak kelimelerle oynamak geldi. Buna örnek olarak, kelimelerle oynarkan, metaforları şarkılarınızda nasıl kullanıyor sunuz?

50    net dergi

Kimi zaman kullanıyorum, ama bunu birçok başlık altında toplamak lazım. Örneğin, benim tanıklık ettiğim birçok sanatçı metaforları bir şifre gibi kullanıyor. Bazıları ise etliye sütliye karışmam tedirginliği içerisinde hiçbir şeye değinmeyerek yaşamını sürdürmeye devam ediyor. Ben metafor kullanan bir insanım, ama tamamen metaforlara gizlendiğim de söylenemez. Örneğin şarkılarımda geçen “vurgun yemek” deyimi tipik bir Suavi metaforudur. Aslında,

Suavi bu vurgun yemeği bir dalgıç olarak, su altındaki vurgunu belirtmek istiyorum. Çoğunlukla insanlar bunu, en küçük olasılıkla kısmi felçe dönüşebilecek tahribat gibi algılıyolar. Ancak, müzikte kullandığım vurgun aslında bu değil. Ben bunu kullanırken, bir çevreci bilincinde ve bir sanatçının doğayla olan ilişkisi bağlamında kullanıyorum. Bir de şu an yaptığım gibi, bir insanın herhangi bir şey karşısında kelimelerle oynayarak bir şeyleri anlatmaya çalışıyorum.


net dergi İnsanların sükut-u hayale uğraması; “tüh be böyle bir sonuç beklemiyordum” anlamında pozitif olmayan, tamamen negatif bir sonuça doğru ulaşması ve bendeki en önemli karşılığı kelime oyunu olarak vurgun yemektir. Ben dağılmayı bundan başka hiç bir kelimenin içselleştirebileceğini düşünmüyorum.

zeka yarışıdır. Hatta sokak ağzıyla kurnazlık yarışıdır ki ben onu kastetmiyorum.

Bir de birkaç şarkınızda “kuru bir dal gibiyim ” cümlesi geçiyor. Buradaki kelime oyununuz neyi anlatıyor? Yine doğadan bahsediyorum. Eğer mevsimden önce kuru bir dala dönüşüp, bir bahar çoşkusu içerisinde kuru bir dal olarak kaldıysanız, buradaki dal, müthiş bir yalnızlık, arınmışlık, çaresizlik , zayıflık ya da tükenmişlik anlamına gelir. Bunun için bu ifadeyi sıkça kullanırım. Örneğin “denizlerde dalgıç yemiş yorgun yüreğim bir başka çarpar da seni görünce” cümlesinde, denizlerde vurgun yiyen, yorgun yüreğe yüklenen bir imge var. Aslında ben denizde vurgun yeseydim o yüreğin değil yorulmak, çarpma ihtimali bile kalmayacaktı. Ama, orada öylesine bir şey anlatmaya çalıştım ki; Suavi’yi takip edenler o metafor üzerinden benim derdimi büyük olasılıkla anladılar. Şunu da işaret etmek gerekir; bence bir metafor aynı zamanda, o metafordan algı yaratmak noktasında size 5 bin, 50 bin, 100 bin kadar bir kitle yaratabilir. O oyunu benimsemiş, o oyunda bende varım diyebilecek bir kitle yaratabilir. Ancak, oyuna dahil olmak isteyen birçok insanı da iğreti edebilir uzaklaştırabilir. Eğer müzik insanının derdi, popüler kültür üzerinden daha geniş kitlelere ulaşmaksa, kaygı ve estetik yoksunluğu öne çıkar. Benim öyle bir derdim yok.

Günlük hayatımızda yolda yürürken karşıdan tanıdığımız birinin geldiğini görüyoruz. Selam veririz ya da vermeyiz. Bunların hepsi oynadığımız oyunun bir rolü olabilir. Tiyatrocu da oyununu ezberliyor ve bilinçli oynuyor, dışarıda ise bilinçsiz. Siz de şarkılarınızı yaparken nasıl bir oyunun içindesiniz? Müzisyenlikte notalarla oynamak vardır. Bu her oyun oynamak isteyenin yapabileceği bir iş değildir. Ben notayla oynama tekniğini biliyorumdur, ancak sözle oynamak başka bir şeydir. Çünkü bir besteci sadece söz üzerinde beste yapmaz. Bazıları hiç söz kullanmadan enstrümantal müzik yapar. “Do re mi fa la si do” versiyonuyla öyle bir oynar ki müzik dili anlamında müthiş bir bir oyun yaratmış olur. Bu oyunla dinleyicisini coşkulu halde yükseltebilir. Bu da biraz sizin oyun oynama becerinizle ilgili bir şeydir. Tabii ki neyle

bir oyuncuya dönüştürdü. Ben profesyonel terbiye içinde oyunlarımı oynamalıyım ve oyunun kurallarını ben belirlemeliyim. Bu sınırları bilerek, bilime aykırılık için değil, fakat bu sınırları zorlayabilecek refleksleri, cesareti de gösterebilmeliyim. Böylece oyun daha keyifli hale gelir. Oyuncuları çoğalır ve benim gibi oynamak isteyen insanların, bu işe o zaman öyküneceğini varsayıyorum. Yaptığınız şarkılar için kötü eleştiriler alıyor musunuz ? Tabii ki alıyorum. Bu durumu çok doğal karşılıyorum. Çünkü, benim de anlayamadıklarım var; beni de anlayamayanlar olabilir. Ama kendinizi anlaşılmaz kılmak için, özel bir çaba sarf ediyorsanız bu çok da sevimli bir şey değil. Fakat birinin algı düzeyiyle ilgili şöyle bir ünlü söz vardır; “Siz ne anlatırsanız anlatın karşı taraf anladığı kadarını anlayacak” Ben, toplum üzerinde entelektüel anlamda çok havalara girip, kelimeleri,ünlemleri, yüklemleri iç içe sokup, “vay be ne ağır abiymiş” dedirtmek için bir oyun yaratmıyorum. Örneğin, karşı tarafın algısını zorlayacak, melodiyi dinleyemeyecek kadar yorgun kılacak bir şarkı ortaya çıkartırsam bu bana bir şey katmaz, yalnızlaştırır ve kopartır. Oysa oyun biraz da paylaşmakla ilgili bir şeydir. Beraber oynanacak bir şeydir. Sen yoksan ben niye oynuyorum ki? Yalnızlık bir oyun mudur? Belki evet oyundur, ama her oyunun mutlaka sonu olması gerekir.

Ben kelimelerle ve notalarla oynamayı, bir başkasını kandırmamak, ondan daha zeki olduğumu kanıtlamamak ve bir küstahlığın, yapaylığın, egonun üstüne oturtmamak koşuluyla kabul ederim

Sanat değeri de yok oluyor o zaman… Kesinlikle yok oluyor. Saygın olmakla yaygın olmak arasındaki bir köprü bu. Ben saygın olmayı tercih ettim. Yaygın olmak, daha kolay pespaye ve palyatif bir şeydir. Popilist değerler üzerinden belli bir yaygınlık kazanabilirsiniz, ama bu sizi saygın kılmaz. O nedenle, birbirimizi kandırma üzerine değil de ben sanatın oyunu bilimsel anlamda alıyorum. Örneğin, ölümde şöyle bir şey sölenir; genellikle ummadığınız şekilde birini yitirmişsinizdir. Gazetelerin başlığında “en son oyununu oynadı” yazar. Ordaki oyun oynamak, benim anlatığım terbiye içerisinde tanımlanabilir. “Yoksa sana öle bir oyun oynarım ki görürsün” lafı tipik bir

oynadığınızın da farkında olmanız gerekir. “Ateşle oynama” başka bir şeydir. “Abi biz bu oyunu oynuyorsak çekirdeğinden geliyoruz” başka bir şeydir. Biz oyunu, notalarla, kelimelerle oynamak gibi ya da bir ressamın kalemle tuval üzerinde fırçayla oynaması gibi hayatı estetize için ve duyduğumuz, gördüğümüz, işittiğimiz şeyleri daha değerli kılmak için kullanmalıyız. Normal koşullarda yaşam da bir oyunsa, Picasso’nun da söylediği gibi “bu doğa tamamlanmamış bir taslak” şimdi bu baharın ortasında tamamlanmamış bir taslak bize böyle aşk yaratabilecek kadar müthiş derinlikler, efektler ve görsel keyifler yaratıyorsa bir de bunu tamamladığımızı düşünün. Allah aşkına herhalde şok oluruz. Ben kelimelerle ve notalarla oynamayı, bir başkasını kandırmamak, ondan daha zeki olduğumu kanıtlamamak ve bir küstahlığın, yapaylığın, egonun üstüne oturtmamak koşuluyla kabul ederim. Çünkü, oyunum amatörlükten başladı, ama beni profesyonel

O zaman sizin oyun anlayışınız nedir? Benim oyun anlayışım bir oyunun sürekliliği üstüne kurulmaz. Her oyun başlamalı ve bitmelidir. İyi ya da kötü bir anıya dönüşmelidir ve hayat yeni bir oyun için sana yeni bir sayfa açmalıdır. Önemli olan o sayfanın üstünde kuracağım yeni oyunun heycanını yaşamamdır. Bunun daha önemli olduğunu düşünüyorum. O sayfayı benle çeviriyor, benle o içselliğe doğru yöneliyor, coşkuyu ve kederi benle paylaşıyorsanız ben sizi oyuna dahil etmişim demektir. Göz ardı edilmemesi gerek bir şey de var; her oyun yaratıcı, aynı zamanda oyun oynamak isteyen bir bireydir. Ben hep oyun yazmayacağım ki, belki ben de birinin yazdığı oyun girdabına kapılmak istiyorumdur. Bu hakkın bana tanınmış olması lazım. Ben hep anlatıcı olmak istemem; birilerinin de bana anlatıyor olması lazım. Çünkü ben de insanım ve benim de aç olan yönlerim var. Buradan beslenmek zorundayım.

net dergi    51


net dergi

Ekonomide ‘doktorculuk’ oynamak

Halit Soydan 52    net dergi

Ülkeler arasında ekonomi alanında oynanan oyunları, 1953’de bankacılık sektöründe mesleğe başlayan Halit Soydan ile konuştuk. Ziraat Bankası ve İş Bankasında müfettişlik yaptığı yıllarda Anadolyu karış karış gezen Soydan, sadece Türkiye değil, uluslararası sermaye piyasalarında da rol aldı. Ayrıca, Vehbi Koç, Aydın Doğan, Sabancı Grubu, Özdemir Sabancı’nın yönettiği beş şirkette başkan ve başkan vekilliği yaptı. Şimdilerde ise İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde Bankacılık dersleri veriyor ve İzmir Ticaret Odası’nın finans danışmanlığını yapıyor.


net dergi

Ekonomide, “bu oyundur” diyebileceğiniz örnekler var mı? Yunanistan 1.1.1999 tarihinde yürürlüğe giren Eurou’yu kabul eden ülkelerden birisi olmak istedi. Buna neden Brüksel hayır dedi? Ve kısa zamanda Dirahmiyi bırakıp Euroya geçiş için enflasyonunu düşürme çabasında, nelerin yapıldığı bugün ortaya çıkıyor. Burada bilinen gerçek bizi özellikle bugünün başka bir meselesine götürebilir. Nedir o? Özellikle bugün on gündür kapalı olan, Güney Kıbrıs Bankaları açıldı. Kıbrıs Hükümeti ve Kıbrıs Hükümeti’nin karşısında pazarlığa oturan, Troyka denilen Avrupa Birliği Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF’den oluşan bir üçlü oluşum çok ciddi bir sınav verdi. Güney Kıbrıs halkı bugün gelinen noktada önemli kayıplar yaşıyor. Bunun yanında hükümet ve parlamento bu dönemi nasıl atlatacağına ilişkin, Avrupa’da kocaman soru işaretleri var. Bir süredir Güney Kıbrıs’ta işlerin doğru gitmemesi, iktidarın bozulması, gelir kayıplarının ortaya çıkması, işsizlik oranının yükseldi. Yunanistan’a tekrar dönersek, 1998’de Avrupa Birliği’nin bir üyesiydi. O tarihte AB Yunanistan’da dahil olmak üzere 15 ülkeden ibaretti. Özellikle 1998’in son gününden itibaren, AB’nin bazı ülkeleri ulusal paralarını bırakarak, 15 ülkenin, 11’i ulusal parasını bırakarak, Euro’u ulusal para olarak kabul etti. Geriye kalan dört ülkenin üçü (Büyük Britanya- İngiltere, İsveç, Danimarka), “Biz halkımıza danışmak zorundayız.” dedi. Gerçi 1999’dan beri 14 sene geçti hala danışacaklar. Demek ki, kafalarında bahane vardı. Bu iş akıllarına yatıyor mu sorusunun bugünkü görünen yanıtı; evet değil. Aynı zamanda Brüksel de, Yunan hükümetine, “Biz seni Eurozan bölgesine alamayız” dedi. Çünkü bu klübe girmek için bazı koşullardan biri, enflansyon. Yani pahalılık. Bu bölgedeki enflansyon rakamı en düşük olan üç ülkenin ortalamasından yüksek olmamalı ki, biz sizi içimize alalım dediler. Yunanistan’daki yıllık enflasyon oranı yüzde yedi buçuktu. Buna karşılık AB’nin 10 ülkesinin içindeki enflasyon rakamları en iyi olan üç ülkenin aritmetik ortalaması ise üç civarında. AB’nin koşul olarak sunduğu sıkalanın neredeyse üç katı. Yunan Hükümeti Başbakanı, Kostas Simitis buna bir şey söyleyemeyerek, işi inada döktü ve bir buçuk yılda enflansyonunu AB’ye 2 buçuğa inmiş olarak gösterdi. Bir buçuk yılda yedi buçuktan, iki buçuğa doğru bir düşüş yaşandı. Bir sene sonra Yunanistan, Dirahmiyi bırakan Euro’yu ulusal para olarak kabul eden ülkelerin arasına 11. üye olarak girdi. Bu duruma ikna olan AB sonradan anladı ki, rating yani uluslararası derecelendirme kuruluşlarını da kullanarak, rakamlarla oynayarak, buna da “doktorculuk yapmak” denir. Yunanistan rakamlar ile veriler üzerinde çok ince,

hünerli yapıldığı sonradan ortaya çıktı. Hatta buna alet olan, halen çok önemli bir dünya yatırım bankasının bu olayda adı çok sık geçer. Nitekim o tozu, toprağı halının altına süpürmenin acısı çıktı. Yunanistan geçen sene batma noktasına geldi. AB’den çıkarılma tehlikesiyle yüzyüze kaldı. Aynen bugün Güney Kıbrıs’ta yaşananların bize hatırlattığı gibi. Hükümetler, iyi olsun diye bir şeyler yapmaya çalışır. Her zaman da o iyi olsun diye yapılan, beklenen sonucu vermez. Bu dürüstlüğü uygulamayan ülkelerin haricinde bankaları da görüyoruz. Bunlardan örnekler verebilir misiniz? Vereceğim örneklerden biri doğrudan Türkiye’yi ilgilendiriyor. Cumhuriyet dönemi’nde 1923’ten bu yana Türkiye’de, 126 banka kurulmuş. Fakat bugün 45 banka var. Gerisi nerede? Gerisi yok oldu gitti. Cumhuriyet’ten bu yana 126 banka olduğundan bahsetmiştim. 1999 yılı, Kasım ayında, Türkiye’de tam 82 tane banka, o banka sayısı bugün 45’e indi. 1999’dan bugüne ayrıca bir sıralama yaparsak 20002001’den bu yana 22 tane sadece orta ve büyük boy banka, TMSF fonuna devredilerek tasfiye edildi. Ve bu operasyonların devlete maliyeti, o günkü BDDK Başkanı’nın verdiği rakamlara göre, 55 milyar dolar oldu. Yani o kayıplar sadece bir takım insanların bankalarını kaybetmeleri, o bankalarla çalışan insanların işini kaybetmeleri gibi tahripkar sonuçlar yaratırken, bu yoksul demeye dilim varmıyor, gelişen ülkemizin, insanlarının ödediği vergilerle oluşan havuzdan, kayıpları karşılama amaçlı 55 milyar dolar para ödendi. Bu hem o bankalara, bankaların sahiplerine, müşterilerine, en önemlisi de doğrudan vergi ödeyerek o bütçeyi yaşatan “halkın” ödediği bir bedel olarak tarihe geçti. Anadolu sözlerini çok kullanan biri olarak bu konuya, “Biz bu abdestle daha çok cuma namazı kılarız” demeyi uygun buluyorum. Yani olumsuz bir şeyden ders almayıp tekrar aynı çukura düşersen o ülkede yaşayan insanlar da tarihte seni affetmez. Yaşanan bu krizle tamirat dönemi başladı. Bankacılık tamirat gördü. Türkiye bankacılığı, 2004-2005’ten itibaren bugün dahil “oransal olarak”, dünyanın en sağlam mali oranlarına sahip ülkelerin, bankaların arasında geliyor. Türkiye ekonomisi hakkında bugünlerde hep olumlu haberler duyuyoruz. Standard and Poors, Türkiye’nin notunu dün bir basamak daha yükseltti. Oysa 99’da Nisan ayında genel seçim yaptık. 82 banka vardır. Ve 57. Cumhuriyet hükümeti kuruldu. 57. Cumhuriyet hükümeti içinde üç parti bulunan bir koalisyondu. Yıllardır bankaların sorunları görülmüş ama halı altına süpürülmüş şimdi artık o kadar birikti ki, atılması gereken radikal bir adım dendi. Amerikan Merkez Bankası 1913 yılında

kurulurken aynı yıl Anadolu’da Milli Aydın Bankası da kuruldu. 2000-2001 yılındaBu bankaya ben BDDK adına görevlendirildim ve banka tasfiyeye uğradı. Geçmişteki başka bir banka örneği, İngiliz bankası, Royal Bank of Scotland’ın eski Yönetim Kurulu Başkanı Sir Fred Goodwin’e, başarılı gözüktüğü için, kraliçe tarafından Sir ünvanı verildi. Daha sonra Sir Fred’in hokkabazlıkları ortaya çıktı. Büyük Britanya tarihinde ilk ve tek olan bu olayda, kral veya kraliçe vermiş olduğu şövalyelik ünvanını geri aldı.Sebep ise bankayı büyüteceği için girdiği mecaralar yanlış varsayımlara, çok iddialı ve tutarsız beklentilere dayandığı ortaya çıktı. Yanlış kararlarla bankayı büyük bir borç altına soktu. Bankayı kurtarmak için İngiliz devleti, o bankanın sermayesinin üçte ikisini devralmak zorunda kaldı. Peki dünyanın neresinde olursa olsun bir hükümet, devlet parasıyla bir kurtarma yaptığı zaman, o para kimin parası? Milletin parası. Devletlerin parası olmaz ki, devletler halkın ödediği vergilerle yarattıkları bütçe üzerinden harcama yaparlar. O bankanın üçte ikisi halen İngiliz hazinesine aittir. Banka o kadar büyük ki, İngiltere, bankayı kurtarmak zorunda hissetti. Nitekim Amerika’da bugün tartışılan, 2010’da çıkan, Wall Street Reform Yasası denilen, sermaye piyasalarında reform ve tüketiciyi koruma kanunu (DoddFrank Wall Street Reform and consumer production Act), yani bu tür maceralara olabildiğince yer vermeme çabasıdır. Konumuzu daraltırsak, kişisel oyunlar basedelim. İş dünyasında kadınlarda yer almakta, kadınlar hala iş dünyasında erkeklerle eşit durumdalar mı? Çünkü kadınlar zirvede kalıp, kendilerine konum edinebilmek için erkekleşebiliyorlar ya da iş dünyasındaki kadın algısı değişti mi? Cumhuriyet Atatürk’ün getirdiği devrimlerle çok ciddi kazanımlar elde etti. Mustafa Kemal’in o günkü meclisinde daha çok kadın milletvekili vardı. Ekonomide ve toplumda kadınlara yeteri kadar yer verebildik mi? Bence, kocaman bir hayır. Ama bankacılıkta bir istisna var. Bugün bankalarda çalışan insan sayısı 100 bin’in üzerinde. Çalışanların da yarısı kadındır. Müdür, müdür muavinlerinin de yarısı kadındır. Fakat diğer mesleklerde böyle bir başarı oranı ne yazık ki yok. Peki bunu neye bağlıyoruz? Türkiye’de ne yazık ki, nüfusumuzun istihdama katılma oranı zaten sınırlı, Avrupa ile mukayesee bile edilemez. Arıca kadınlarımızın istihdama katılımı çok daha az. Bunun toplumsal nedeni de çok açık; biz kadınlarımızı hala çalıştırmayı zülh sayan ataerkil bir toplumu yaşıyoruz.

net dergi    53


net dergi

Kapitalizmin oyunları ‘Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Aynalara ihtiyacımız var.’ (Solaris, 1961)

Ç

ıkış noktamız, ‘kapitalizm nedir?’ sorusudur. Fakat dışımızda veya karşımızda duran, belirli bir yerlerde üs kurmuş bir kapitalizm aramıyoruz, doğrudan doğruya içimize işlemiş olan, nereye gidersek gölge gibi bizi izleyen kapitalizmi arıyoruz, kapitalizmi çalıştıran motorun şemasını çıkarmak istiyoruz. Bir anlamda bilinçdışımızı iltihaplamış bulunan kapitalist mikrobun genetik yapısına ulaşmak istiyoruz.

Şemanın bütününü Şekilde görebilirsiniz. Bu bölümde şemayı en tepeden başlayarak aşağıya doğru parça parça kuruyoruz. Şemanın ilk ve en basit terimi tüketici‘dir. Belirli bir işleyiş veya yaşantının düzenli bir alışkanlık halinde sürdürülmesini ifade eder. Tüketici, bir lüzumla veya bir keyfiyetle karşılaşırsa kendi ataleti karşısında tavır alarak bağımlı konumuna geçer. Fayda ilkesini benimserse kullanıcı, varoluş/başarı ilkesini benimserse oyuncu olur. Kullanıcı ve oyuncunun somutlanmaları, karşılıklı bir yetki-beden eşleşmesiyle mümkün olacaktır.

Postmodern yabancılaşma için bir model önerisi Kaynak: Işık Barış Fidaner

54    net dergi


net dergi

Teatral terapi

*net

E

ğer kendimizi bir aynada görmek istersek; bir oyuna katılmamız yeter. Kendi karakterimiz oyun esnasında hemen ortaya çıkar. Psikodrama, içinde oyun kavramını barındıran ve eyleme dayanan en etkili “grup terapisi” yaklaşımıdır. Zaten psikodramanın da en büyülü aşaması ‘oyun’ aşamasıdır. Psikodramada oyunu ilk kez deneyimleyenler bazen hayrete, bazen şaşkınlığa, bazen öfkeye ama her zaman yoğun bir etkilenime maruz kalmıştır. Bu ise psikodramanın gerçekten de herkese dokunduğunun kanıtıdır. Buradaki oyunu hem çocuklarda hem de yetişkinlerde görebiliriz. Psikodramatik açıdan oyun yaşamın kendisidir. Hayat içinde alacağımız kararların provasını, psikodrama içinde yer alan ısınma oyunları sayesinde yapabiliriz. Oyun geçmişi netleştirmemiz ve geleceği prova etmemizi sağlayan eşsiz bir araçtır. Her grubun kendine özgü bir yapısı ve ısınma süreci vardır. Bu süreci sağlamak için çeşitli ısınma oyunları oynanır. Böylece grubun diğer aşamalarının sağlıklı ve etkili yaşanması sağlanır. Psikodrama gerçek hayatta olup bitenlerin sahnelenmesi anlamına geliyor. Tedavi ve psikolojik danışma amaçlı bir oyun olup; sahneleme yoluyla yaşanılan sorun canlandırılıyor ve kişinin olayı başka açılardan değerlendirmesi sağlanır. En önemlisi bireylerin psikodramaya katılmaları için problemleri olması da gerekmiyor. net dergi    55


net dergi Oyun kavramı psikolojide çok tartışılan konulardan biri. Çünkü psikolojinin bir ekolü,oyun kavramını, aslında insanoğlunun bilinçaltından gelen bir süreç olarak kabul eder. Ve der ki, “Bilinçaltındaki tüm yaşananlar bir sembol olarak, bir oyunun içinde varolabilir. Bu hem çocuğun hem de yetişkinin bir oyununda varolabilir.” Psikodrama nedir? diye açarsak, 1920’li yıllarda Jacop Levi Moreno tarafından geliştirilen bir kuramdır. Psikolojik problemleri sahneleme yoluyla inceler. Yani psikodramada problemler oyunlaştırılıp, harekete dayalı olarak “eylem, yaratıcılık ve spontanlık” üzerinden gidilir. Moreno, insanlarda cesaret ve güven duygusunun rolü yaşamakla gelişeceğini söyler. Moreno’ya göre eylem, varlığı insandan öncesine dayanan kozmik bir yapıdır. Moreno, eylemin insan yaşamındaki öneminden hareketle, insanların duygu ve düşüncelerini eylem yoluyla ifade edebilecekleri bir tedavi yöntemi geliştirmek istemiş ve böylece psikodrama ortaya çıkmıştır. Moreno öğrencilik yıllarında, psikodrama ile ilgili doktor Sigmund Freud’a der ki, “Freud, siz onları sadece odanızda tutup, onlarla konuşursunuz. Ben ise onları hayatı tekrardan bir oyun olarak, hayatları tekrar yaşamaya sevk ediyorum.” der. Moreno, “Tekrardan yaşanmış bir yaşam, bir öncekinden kurtuluştur.” der. O yaşantıyı da kontrollü bir şekilde bir dramada bir oyunda oynatır. Psikodramada kişi kendi iç dünyasında yaşadığı sıkıntıları yeniden kurgulayarak, grup halinde oynar. Bu oyun eğlence amaçlı değil, rol kuramına ve an felsefesine dayalı ciddi bir eylem olarak gerçekleştirilir. Çoğu zaman, oyundan sonraki gerçeklik, oyundan öncekiyle aynı değildir. Aynı zamanda psikodramaterapilerinde belirli tekniklerle hafıza yeniden canlandırılır. Bu oyunlarda yer ve zaman sınırlaması olmayıp, kişiler isterse geçmişi, geleceği ya da şimdiyi anlatır. Moreno ile Freud’un psikoterapiye bakış açısı birbirinden farklıdır. Moreno,

56    net dergi

Freud’a, “Ben sizin bıraktığınız yerden başlıyorum. Siz insanlarla ofisinizdeki yapay bir ortamda buluşuyorsunuz. Ben onlarla sokakta ve evlerinde onların doğal ortamlarında buluşuyorum. Siz onların rüyalarını analiz ediyorsunuz, ben onları tekrar rüya görmeleri için teşvik ediyorum ve insanlara Tanrı’yı oynamalarını öğretiyorum.” demiştir. Moreno’nın bir diğer önemli gözlemi ise tıp öğrenimi sırasında mahkeme salonlarına giderek izlediği davalardır. Tüm davaları izledikten sonra eve gidip, bütün davalardaki rolleri canlandırır. Genellikle hangi tarafın kazanacağını da doğru tahmin eder. Burada iki psikodrama tekniğinin temelleri atılmıştı: “eşleme” ve “rol değiştirme.” Ayrıca yaşadığı dönemde Moreno yaptığı oyun seansları ile bir dönem çok tehlikeli birisi olarak görülüyordu. Zamanında Sokrates’i de tehlikeli kılan onun Atinalılar tarafından başkalarını değiştirme gücüne sahip olduğunun hissedilmesiydi. Aynı gerçek Moreno’ya karşı Viyana bahçelerinde hissedildi; hatta aileler ve polis bir dönem Moreno’yu soruşturmuşlardı. Bu varoluşsal başkaldırı Moreno’nun Sokrates’ten aldığı mirastı. Çocuklarda psikodrama Moreno, çalışmasının ilk ayağını çocukları gözlemiyle başlar. Burada çocuklarla buluşup, onlara hikayeler anlatmak ve oyunlar oynayarak oluyor. Bu oyunlar çocukların spontanlığını geliştirmekle kalmıyor, aynı zamanda ailelerinden getirdikleri değerleri de gözlemleme imkanı veriyor. Çocuklar bu yolla kendilerine yeni isimler hatta yeni annebabalar buluyorlar. Analitik oyun terapilerinde terapistler çocuklar için müdahalede bulunmaz. Çocuğun oynadığı her oyuncağı bir ‘sembolizasyon’ diye kabul edip bağdaştırır. Ama kognetif davranışçı oyun terapisinde ‘kurgulu oyun’ vardır. Yani oyun kurgulanır ve çocuk oyununu oynarken, aynı zamanda bir şeyler de öğrenir. Çünkü burada çocukla oyun hakkında konuşulur. Psikodramada ise rol vardır ve masallar

üzerinden gidilir. Çocuklar kurulan masalda rol edinir ve onu oynar. Sonra rol değişikliği olur. Diğer role geçildiğinde, mesela denir ki, “Burası bir orman hadi sen de istediğin bir hayvan ol.” Gruptaki herkes seçtiği hayvanı oynar. Sonrasında herkes karşılıklı rolleri değişerek başka hayvanların kılığına girer. Sonra çocuklara, “Neden sen o yılanı seçtin? veya neden sana aslanlık uygun gelmedi? gibi sorular sorulur. Çocuklar oyun sayesinde hayatı öğrenirler; anne, baba olmayı, meslekleri, arkadaş edinmeyi… Yetişkinlerde oyun unutulan bir olgu Yetişkin oyunları ise spontaniteden geçer. Ya spontan oyunlar oynanır ya da o oyunda almış olduğu rol üzerinden geri bildirimlerde bulunulur. İnsan bu oyunda bir hayvanı seçtiği zaman, mutlaka kafasında var olanı söyler, durup dururken bir şey atmaz. Kafadan atılanın da mutlaka bir tanımı vardır. Zaten çocuklar oyunda yetişkinlere göre daha doğal ve yaratıcıdırlar.Bu yüzden yapılan terapilerde yetişkinler daha etkin ve hızlı sonuçlar alamaz. Ayrıca yetişkinlerde de, çocuklarda da oynanan psikodrama oyunlarının içinde ölüm yoktur, ölmüş bir insan, bir cisime benzetilerek canlandırılır. Oyun çocukların gelişimi için son derece önemliyken, yetişkinler için ise önemi unutulan bir olgudur. Çoğunlukla çocukla psikodrama yaparken rol değiştirmenin, rol oynamanın nasıl yapacağını anlatmaya gerek kalmaz. Fakat yetişkin oyunu görünce, “Bu ne böyle çocuk gibi oyun mu oynayacağız?” tepkisi verebilir. Aynı zamanda çocuklar “oyun” içinde kendi kimliklerini oluştururken, yetişkinler kendilerini geliştirerek yeni durumlara uyum sağlamayı başarırlar. Anne-çocuk psikodraması Anneler ve çocuklarla, gruplar halinde ya da bireysel çalışmalar yapılır. Bu çalışmalara anne-çocuk, anne-anne, çocuk-çocuk grupları şeklinde katılınır. Bir anne için çocuğunun ruh dünyası ile karşılaşması çok ilginç, şaşırtıcı ve oldukça eğlencelidir. Anne bu yolla çocuğunu daha iyi anlamaya başlar. Çünkü anneler genellikle duygularını çocuklarına bugüne kadar tabiri caizse hiç çaktırmadıklarını düşünürler, ama aslolanın öyle olmadığını farkederler. Anne-çocuk psikodraması ile çocuklarda çok büyük sezgileri olduğu da ortaya çıkmıştır. Eğer ailede gizli tutulacak, aileyi huzursuz eden bir sır ya da problem varsa çocuklar bunu mutlaka hissettikleri anlaşılmıştır. Oyundan sonraki gözlemlerde, sırrı ya da problemin ne olduğunu bilmeselerde sorunun olduğunu anladıkları ortaya çıkmıştır.


net dergi

Hayatla kumar oynamak

B *net

izce kumarın en önemli özelliğinin belirgin nedeni; kişi eğer hayatında hiç böyle bir şeyle karşılaşmazsa bunun zevkini bilemez. Yani nasıl bir haz alacağını bilemez. Asıl olay herhangi bir kumar oyununun denenip, bu haz ve zevkin yarattığı süreçte başlıyor. Özellikle şans ve talih oyunları, yılbaşı piyangosu gibi zaman zaman hepimizin hayatında en az bir kere olsun oynadığımız, hayatımıza azıcık bir renk ya da heyecan katan bu oyunlar zamanla aileleri tahrip eden, şiddeti getiren, kredi kartlarını dolduran, boşanmalara sebebiyet veren hatta zaman zaman şiddete götüren bir konuya dönüşüyor. Peki makine ile oynanan kumarda nedense insanlar makineye karşı bir gücü olduğunu her ne kadar yeniliyor olsa da, aslında yenebileceğini, ona müdahale edebileceğini düşünüyor. Kumar bir zevk kaynağı iken zamanla bir tuzak haline geliyor. Kişi sürekli kaybediyor ve kazanacağım diye ısrar ediyor. Burada nasıl mekanizma var ki böyle hissettiriyor? Kumar, kimyasal bir bağımlılık olmamasına rağmen, bu alışkanlığın bırakılması neden zor? Diğer dikkat çekilen nokta ise geçmişte bu bağımlılık erkeklerin müptela ettiği bir alışkanlık gibi gözükse de, özellikle internette kumara yönelik ortamların olmasıyla artık kadınların oranının da arttığını söyleyebiliriz.

net dergi    57


net dergi

Bu zevk oyunundaki önceliğe, patolojik kumar tanımı ile başlayalım. Kumar oynayan kişi oynamaktan kendini alıkoyamıyorsa, yoğun bir arama davranışı içine girip, at yarışçısı mı bulsam? İddia bayisi mi bulsam? Ya da buradan kalkıp, Kıbrıs’a mı gitsem? Gibi çok ciddi bir arama davranışı oluşuyorsa ve her türlü ciddi maddi manevi kayıplara rağmen, ailenizin bütün sevdiklerinizin şikayetlerine rağmen bunlar bir türlü bırakamadığınız durum haline gelmişse buna “patolojik kumar” diyoruz. Patolojik kumar bağımlılığı ile kumar bağımlılığı arasındaki farktan bahsedecek olursak, aslında kumar bağımlılığı ile patolojik kumar aynı şeydir. Çünkü ortada bir ‘davranış bağımlılığı’ var. Burada kullanılan bir madde değil, bir davranıştır. Aynı zamanda da dürtü kontrol bozukluğu dediğimiz yani bir biçimde bir istek geldiğinde onu kontrol etmekte zorlanıldığı hastalık grubu, kleptomani var. Yani hiç gerekmediği halde hırsızlık yapmak gibi bu da bir dürtü kontrol bozukluğudur. İki hastalık sınıfının ortak çakıştığı yerde kumar bağımlılığı başlar. İkisinin de tanı kriterleri ve tedavileri aynıdır. Patolojik kumar tedavi edilebilir bir durum. Tedavi başarısı yüzde 20 ile 70 arasında değişebiliyor. Yüzde oranının çok geniş bir yelpazesi var. Çünkü tedavideki başarıyı etkileyen birçok etmen var. Birincisi hastanın uyumu ya da uyumsuzluğu tedaviyi kabullenip kabullenmeyişi… Çünkü hiçbir hasta benim böyle bir problemim, kumara bağımlılığım var n’olur beni tedavi edin diye tedaviye gitmez. Genellikle ailelerinin zoruyla gelirler. Geldiklerinde de bağımlı olmadıklarını istediklerinde bırakabileceklerini gösterip ispat etmeye çalışırlar. Böyle olunca başarı daha zordur. Önemli olan kabullendiği andan itibaren kontrol edebilmek, dürtüyle baş edebilmek daha kolay oluyor. Bunun için psikiyatri ve ilaç tedavileri uygulanıyor. Kumar bağımlılığı, işin içinde kimyasal madde bağımlılığı olmayan, ama sonuç itibariyle bağımlılıkla sonuçlanan ve zararlı olduğunu bile bile devam edilen bir alışkanlık. Zevk tuzakları Kumar bir zevk kaynağı ve gerçekten bir tuzak haline gelmiş durumda. Başlangıçta zevk almak için oynanmaya başlayan kumar, zamanla o kaybedilen mevlayı bir şekilde geri alma arzusu içinde devam eden ve bir kısır döngü içerisine girilen bir durum. Geçmişte bu bağımlılık erkeklerin müptela ettiği bir alışkanlık gibi gözükse de gitgide bu durum değişiyor. Kadınların da kumara ilgileri çok fazla. Özellikle internette kumara yönelik ortamların olmasıyla artık kadınların oranının da arttığını söyleyebiliyoruz. Eskiden ve halen sürdürülen evlerde oynanan haftalık konkenler küçük miktarlarda oynanıyor olsa da işin içine para 58    net dergi

girdiği zaman adı ‘kumar’ oluyor. Zevk tuzağı kavramına psikiyatride ise haz kavramı diyorlar. Bütün bağımlılık yapan madde ve davranışlar için beynimizde dopamin dediğimiz haz almamızdan sorumlu olan maddeyi arttırıyorlar. Zaten onu arttırıyorsa bağımlılık yapıyor ve başka türlü bağımlılık olmuyor. Acıya karşı bağımlılığımız yoktur. Ama şekere ya da karbonhidrata yönelik bağımlılığımız vardır. Kumar gibi alkol gibi bunları beynimiz uyarır. Dopamin ne kadar hızlı ve çok yükselirse o kadar çok onun bağımlılık yapıcı etkisi var. Burada önemli iki nokta; ilki hayatınızda hiç böyle bir şeyle karşılaşmazsanız bunun zevkini bilmezsiniz. Yani nasıl bir haz alacağınızı bilmezsiniz. Ama bakıldığında birçok kumar oynayan kişi “Hayat zaten bir kumar değil mi?” diyor. Heyecanı arttıran kumarın diğerlerinden farklı bir tarafı dopamin arttığı kadar beraberinde heyecanlandığımızda artan bir adrenalimizde var. Çünkü sonucunda oynanan oyunda yüzde 50 yüzde 50 risk var. Ya kaybedeceksiniz, ya kazanacaksınız. İşte bu heyecana yönelikte bir tutku bağımlılıktır. Sonuçta her ikisi bir araya geliyor. Bir taraftan haz bağımlılığı bir taraftan heyecan bağımlılığı sonuca bakınca ortaya kumar bağımlılığı çıkıyor. Bu iki etkenin yanı sıra çevreninde etkisi var: Bütün bağımlılıklarda olduğu gibi kumar bağımlılığında da sosyal çevrenin büyük bir önemi var. Mesela büyüklerini görme, onlara benzemeye çalışma ya da arkadaş grubuna aidiyet duygusuyla başlar hep beraber gidip kupon yatırma. Ama belli bir yerden sonra, kayıpların ciddi boyutlara ulaştığında, kumar bağımlılığı olan kişiler daha çok içine kapanır. Mümkün olduğunca bunu ailesinden ve çevresinden gizli yapmaya çalışırlar. Kumarhanelere insanları çekmek için içecek ve yiyecekleri bedava veriyorlar. İnsanlar hem çayını kahvesini içsin, hem otomatiğe dalsın. Bedavadan içecek içiyoruz hem zaman geçiriyoruz diyorlar. Ama giderek de bağımlılık haline geliyor. Avrupa’da özellikle Almanya, Avusturya ve Hollanda da küçük oyun yerleri var. Otomat, otomatik deniyor ve direk makinalarla oynanıyor. Aynı felsefe Türkiye’de kumarhanelerin açık olduğu zamanlarda geçerliydi. İçecekler, akşam yemekleri herşey ücretsizdi. Mantık şuydu; karnınız acıkıp dışarı çıkmayın, zaten çıkamazsınız. Eğer siz bu işin bağımlısıysanız karnınız acıkmaz, acıksa da dışarı çıkamazsınız. Yani o masadan, makinanın başından kalkmak pek mümkün değil. O yüzden iş bütün hizmeti ayağınıza getirmekle ilgili. Bir şekilde sosyalleşme aracı aslında. Yalnız başına bir hanım gidiyor güne gider gibi yan masadakiyle sohbet ediyor öbür

taraftakiyle konuşuyor. Bir yandan çayı, kolası geliyor. Yoksa sadece çay ya da kola için gidilir mi? O çay ya da kola parasının mislercesini orada harcıyor zaten. Ama her attığı jetonla onun yüz mislini kazanma hırsı ve şansı olduğunu düşünüyor. Her bir jeton attığında yüz mislini alacağım heyecanını yaşıyor. Zaten bu hırs ve heyecan bağımlılık yaratıyor. Türkiye’de de hanımlar gündüz seansına gidiyorlardı. Gündüz kumarhanelerde beyler olmuyordu. Akşam saat 22:00’ den sonra erkekler ve kadınlar biraradaydı. Kumar bağımlılığına bakıldığında genel toplumu tararsanız, kadın ve erkek arasında çok bir fark görmezsiniz. Ama tedaviye başvurma açısından bakınca erkekler üç’te iki’yi oluşturuyor, ama kadınlar 3’te 1 gibi… Makina ile oynanan kumarların nedense insanlar makinaya karşı bir gücü olduğunu her ne kadar yeniliyor olsa da aslında yenebileceğini ona müdahale edebileceğini düşünüyor. Kişi sürekli kaybediyor ve kazanacağım diye ısrar ediyor. Bu arada çok değişik bir mekanizma vardır. Oynayan kazanacağım demezse oynamaz. Kazanacak umudu olmazsa o makinanın başına oturup o parayı vermez. Makine yüzde 60 – 70 kendi kazanır geri kalanını verir. Ama bakınca insanların ellerinde listeler bir ruletin ya da başka bir oyun aletinin sistemini çıkartmaya çalışıyor. Kişilerin hepsi, her bir oynadığında yeniden kazanacak umudu taşıyorlar. O umut olmasa zaten oynanmayacaklardır. Her şeyin başı kazanmakla ilgili. Daha fazlasını kazanabilmekle ilgili. Kumarı zaten bu kadar ilginç ve cazip hale getiren şey, onun sonucunda kazanacağınız hazzın yanı sıra kazanacağınız mevla ile de ilgili. Kumar ve şiddet ilişkisi Alkol kullandığınızda bir şekilde beyninizde alkole bağlı olarak kendi davranışlarınızı kontrol edemez hale geliyorsunuz. Alkol kullanıldığı zaman şiddet davranışı artmış olabiliyor. Burada ise tamamen farklı bir mekanizma vardır. Kullandığınız maddeye bağlı olarak şiddet davranışı yapmaz. Örneğin eroin kullanan bir kişinin şiddet davranışını göremezsiniz. Ta ki eroini alabilmek için, parasız kaldığında onu elde etmek için şiddet davranışında bulunana dek. Hırsızlık ve gasp yapar. Ama maddeyi aldığı zaman şiddet davranışında bulunmaz. Kişi, bali ve tiner uçucu maddeler kullandığında şiddet davranışı ortaya çıkar. Kumarda ise önceden söylediğimiz gibi dürtü kontrolü bozukluğu olduğunu söyledik. Yani zaten kişinin bu isteği kontrol etmeyle ilgili bir zorluğu vardır. Dürtü bozukluklarından en sık gördüğümüz hemen hemen öfke kontrolü edememektir. Öfkelenmenin sekiz basamağı vardır. Kırılırsınız ve alınırsınız. Sonra yavaş yavaş bu durum


net dergi

artar ve en üste; öfke ve fiziksel şiddete ulaşırsınız. Ama dürtü kontrol bozukluğu olanlarda birinci basamaktan direk sekizinci basamağa çıkarlar. Derhal öfke gösterirler ve yakınları fiziksel şiddete maruz kalır. Bu davranışını engellemeye çalıştığında birileri o engellemenin öfkesini kontrol edemez o zaman fiziksel şiddet gösterir ki, çok sıklıkla görürüz hemen hemen diğer maddelerde görmediğimiz şiddeti kumar bağımlılarında görürüz. Özellikle eşlerin, “Bak yapma bütün paranı götürüp oraya veriyorsun.” demesiyle önce eşler, “Ne veriyorum iki kuruş para için dırdır ediyorsun.” diye başlar sonrasında aileye şikayet edilir. Eşin ailesine şikayet edildiğinde de aileler, “Ay bu kadın çok dırdır ediyor. N’apsın bizim çocuğu herhalde perişan ediyor ki, eşini dövüyor.” gibi mazeretler bulmaya çalışır. Ama bir kredi kartı borcu gelir ki, o zaman akılları başlarına gelir. Bu sefer engellemeye çalıştığında anne, baba tanımaz. Sözel ve fiziksel şiddet oraya kadar varabilir. Haberlerden hatırlarsanız, borcunun karşılığında kızını verebiliyor. Kumar ön beyinde tahribat yapıyor ve kişi muhakeme edemez hale geliyor. İş yerindeyken bile kumar oynamayı düşünür. İşlevsellik bozulur. Cinsel işlevselliği de bozar. Boşanmayla sonlanır. Psikoterapi seanslarında genelde keşfedilen başka bir hobiyle ilgilenmedikleri için kumardan da vazgeçemiyorlar. Çocuğuyla çok fazla vakit geçirmiyorlar bile. Tedavide en zor olan sorunu kabullenmesi ve öfkesini kontrol edebilmeye çalışması. Sonuçta, bu haz almaya heyecan bulmaya yönelik davranışı tedavi etmeye çalışıyoruz. En zor tedavi edilen bağımlıklardan biri. Eskiden kumar oynanmasının bir ritüeli vardı. Bir yere gidilmesi ve belli bir saatin beklenmesi gerekiyordu. İnternetle beraberinde her an her yerde her şekilde kredi kartınızda limit olduğu sürece her zaman kumar oynayabiliyorsunuz. Son zamanlarda özellikle sanal kumar bağımlıları gittikçe artıyor. Ve bu ergenlerde daha çok. Çünkü ulaşılabilirliği çok kolay ve yaygın. Bir de bu tür siteler adeta pompalanıyor. O yüzden en ufak bir merakı olan ya da bu konuya yatkınlığı olan birisinin bu tür sitelerden kurtulması çok zor. Gün geçtikçe de bu oran artacak gibi gözüküyor.

kişinin tava gelmesi gerekiyor. Birkaç kere kazanması gerekiyor. Genellikle kıvama gelince de artık yavaş yavaş kaybetmeye başlarlar. Artık bunun geri dönüşü o anda yoktur. Büyük sıkıntılarla karşılaşılır.Bunların başta geleni, boşanmalar, iflaslar ve cinayete kadar varabilen sorunlar. O yüzden bunun tanınıp biyolojik bir hastalık olduğunun bilinmesi lazım. Maalesef toplumda hala bunun bir kişilik zafiyeti olarak, bir uğraşı olarak ya da tabiri caizse yaramazlık olarak algılanan bir durum ama öyle değil. Kumar oynayan kişi tedaviye geliyorsa artık diptedir demektir. Çünkü kolay kolay kabullenip gelmezler. Kumar oynayanı suçladığınız süre içinde gizli yapmaya başlar yalan söyler. Şu ana kadar kaybettiklerini kazanmak için oynayan ve kazanan hiç kimse olmamıştır. Devlet hastaneleri adsız gruplar oluşturuluyor.

tekrar kumar oynamaktır. Çünkü oradaki bağımlılık tekrar kaybettiklerini kazanma umududur. Devletin aldığı bir kararla kumarhaneler kapatıldı. Kumarhanelerin kapatılması sizce kumar bağımlılığını azalttı mı? Kesinlikle azaltmadı. Bir kere illegal hale getirildi. Kumarhaneler kapatıldıktan sonra Kıbrıs’a gitme oranı daha çok arttı. Bir diğeri de internet aracılığı ile bir yere gitmeden oynanması. Hatta kumarhaneler tekrar açılsa bile, insanların oturduğu yerden kalkıp gideceği bile şüpheli. Çünkü onlar bilgisayarının başından kalkmayıp, alışverişlerini bile oradan yapıyorlar. Buradaki diğer önemli nokta ise, devletin aracılığı ile, haftanın her günü bir şans oyununun çekilişi var.

Bağımlı olan ne bağımlılıktan kurtulabiliyor ne de sevdiği şeylerden olmak istiyor Eğer iki durum arasında kalmışsanız, çoktan bağımlı olmuşsunuz ve bu durum biyolojik değil, reaktif bir depresyona dönüşmüştür. Yani bağımlı, biraz parası olsa kaybettiğini kazanabilmek için gidip, tekrar oynayacak. İşte o zaman ailem duyarsa, malım elimden giderse, ben ne yaparım kaygısı oluşacak. Ve kötü durumda olan kişilere yardım ederek, ben sana para vereyim git kiranı öde, borçlarını ver dediğinizde, ilk yapacağı şey

Kumar oynayan kişinin kısıtlamalar karşısındaki davranışları Genellikle kumar oynatma mekanları daha fazla oynatmak için… Ama sonrasında büyük bir borç, imzalanan senetler yazılan çekler, ipotekler ve kayıplar küçük kayıplar değil. Bu çok büyük kayıplar ödenmediğinde ya intiharla son buluyor ya da cezaeviyle son buluyor. Davranışçı kurama göre davranışların pekiştirilmesi gerekiyor. Kumarın jargonuna göre ‘yemlemek’ yani kumar oynayan net dergi    59


net dergi

Masum oyun Tabu İzmir Ekonomi Üniversitesi, Medya ve İletişim Bölümü, Araştırma ve Yönetim Opsiyonu son sınıf öğrencisi Faruk Kurttekin, daha önce üzerinde düşünülmemiş araştırma tezinin konusu ile dikkat çekiyor. Faruk, “Bir popüler kültür ürünü olan Tabu oyunları ve gündelik dil pratiklerindeki ayrılıkçı söylemler” adlı araştırma tezini, ilk olarak toplumsal hafızadan beslenen bu oyunun kendi içinde nasıl bir anlam bütünlüğüne sahip olduğunu ve ayrılıkçı söylemlerin ne ağırlıkta olduğunu anlayabilmek için yaptı. Tez ilginç bir oluşum hikayesi de var. Tabu oyununu oynayanların kartlarda fark edemediği sorunsallar acaba neydi? Söyleşiye başlamadan önce, Tabu oyununu bilmeyenler için nasıl bir oyun olduğundan biraz bahsedelim. Tabu, bir tür kelime oyunudur. Bir kelimeyi grubunuza yasak kelimeleri kullanmadan anlatmaya çalışmaktır. Diğer gruptan bir kişi kelimeyi yasak kelimeleri kullanmadan anlatmaya çalışır. Tabu Oyunu projesini seçmenin öyküsü var mı? Aynı zamanda bu tezi yapmanın amacını da öğrenebilir miyiz? Tabu oyunu bilindiği gibi popüler bir oyun. Neredeyse tüm öğrencilerin evinde bu oyun var. Bir gün arkadaşlarla bu oyunu oynarken, ‘Mardin’ kelime kartı bir arkadaşa geldi. Sıra ona geldiğinden bu kartı anlatırken, kelimenin altında ‘PKK’ yazdığını gördü. Bu yazıyı görünce haliyle şaşırdı. Aa olur mu öyle şey baksanıza buraya PKK yazmışlar diyerek sitem etti. İlk başta buradaki farkındalık benim hoşuma gitse de ondan sonraki kısım çok çirkindi. Çünkü sohbette “Her Kürt PKK’lı mı?”, “Benim de Kürt arkadaşlarım var.”, “Kürtler de insan.”, “Ama bir elin beş parmağı da bir olmaz.”. ''Benim en iyi arkadaşım Kürt'' gibi şeyler söylendi. Artık bende şakaya vurarak, “Aa demek öyle sizin de Kürt arkadaşlarınız var. Neyle besliyorsunuz onları? dedim. Ayrıca durumun tuhaflığı Kürtlerin veya Kürtlerin yaşadığı bölgelerin neden terör örgütü diye tanımlanan PKK'yla özdeşleştirildiği değildi. Zaten bu kartı fark eden kişi de Mardinliydi. Belki de bir yakınlık duyduğu veya zoruna gittiği ve PKK'yla anılmaktan korktuğu için böyle bir tepki verdi. Sonuç olarak tezimin konusu o akşam katıldığım arkadaş

ortamında oynadığımız tabu oyunu ile çıktı. Çıkış, ‘Mardin’, ‘PKK’ olayı üzerinden olsa da araştırmaya başlayınca malzemenin daha çok olduğunu gördüm. Mesela kadınların, diğer erkeklik tezahürlerinin ve diğer farklı etnik kökenlerin birçok ayrımcı söylemlere maruz kaldığını ve bunun tabu oyunları üzerinden dolaşıma sokulduğunu gördüm. Aslında amacım; gündelik yaşam ve dil pratiklerine yerleşmiş olan ayrılıkçı söylemleri biraz daha görünür kılmaktı. Daha önce iletişimde bu tür araştırmalar daha çok dergiler, film, dizi, sosyal medya, haber içerikleri üzerinden yapılmıştı. Oyun üzerinden de araştırmalar vardı, fakat daha çok dijital oyunlar üzerinden gidiyordu. Tabu oyunları üzerine yapılmış bir çalışma yoktu. Projende hangi araştırma yöntemini kullandın? Sorunlu görülen kelimelerin sıklık derecesini ölçmek ve tabu oyunlarındaki bilginin ne kadarının popüler kültüre dayandığını görmek için ilk olarak içerik analizi kullandım. Ayrıca bu yöntemle ayrılıkçı, ırkçı söylemlerin asıl hedefi ötekileri temsil

MARILYN MONRE sarışın bomba sex ilahesi sinema oyuncusu john f. kennedy intihar etmek

sınır 60    net dergi

eden kelimeler dışında, ilişkili ya da alakasız kelimeler üzerinden de farklı ima, eda, üslup gibi retorik yolları kullanılarak da yapıldığını göstermeye çalıştım. Argümanım ırkçı ve ayrılıkçı söylemlerin tabu oyunları üzerinden dolaşıma sokulduğu sorunsalıydı. İçerik analizinin sonucunda ortaya çıkan sorunlu kelimelere de, eleştirel söylem analizi uyguladım. Böylece ortaya çok güzel bir çalışma çıktı. İstediğim sonuçları elde ettim. Bu projeyi ilk kez yapan biri için zordur diye düşünerek, projenin başlangıç ve ilerleme aşaması nasıl oldu? Yardım aldığın birileri oldu mu? Son zamanlarda Türkiye’de gelişen dijital oyunların dışında bir de tutucu bir refleksle savunulan geleneksel oyunlar var. Tabu oyunu, bunların dışında farklı bir kategoriye koyabileceğimiz bir oyun. Popüler kültür ve toplumsal hafıza üzerine kurulu bir oyun. Kuramsal çerçevemi oluştururken, popüler kültür, toplumsal hafıza ile yola çıktım. Ama en çok beni etkileyen, Hollandalı tarihçi Johan Huizinga’nın ortaya attığı 'Homo Ludens' kavramıydı. Huizinga, düşünen insan ve yapıcı bir insanın yanına bir de oynayan insanı eklemişti. Bu kavram beni

DEKOLTE göğüs davetkar sırt askılı elbise açık saçık


net dergi çok düşündürmüştü. Hatta oyun kültürü üzerine çalışan akademisyen Metin Ant da bunun önemini belirtmiştir. Zaten Türkiye’de oyun kültürü üzerine olan çalışmalarda genellikle referans olarak alınan insanların başında gelir. Böyle ilerleyerek kuramsal çerçeveye oturttum. Çünkü oyun kavramı çok ilgimi çekmişti. Oyun gündelik hayattan bağımsız gibi gözükse de, oyun hayatla gerçekten iç içe. Şu an ikimiz de oynuyoruz. Sen kadınlığını oynuyorsun, ben erkekliğimi… Bir şekilde bu oyun böyle spontane gidiyor. Hem biz oyun oynayarak, sırf gündelik hayatın sıkıntılarından kurtulmak için bir şeyler yaptığımızı sansak da, aslında gerçeğin dışına çıkamayız. Burada oyun ile gerçeğin iç içeliği var. İlgimi çok çeken diğer bir nokta ise, Huizinga’nın “oyunbozan” kavramıydı. Oyun dünyasında oyunbozan kişiler, hain ve dönek olarak etiketlenir. Ve bunlar o oyun dünyasının geçiciliğini yok ettiği için oyundan atılmalıdır. Hemen dışlanırlar, etiketlenirler. Oyun dünyasından dışlanan bu insanları ben gerçek hayattaki oyunun kurallarına uymayan ya da bu kalıpların içine girmeyen ötekiler olarak gördüm. Çünkü kadınlar, Kürtler, Eşcinseller bunlar da bir şekilde oyunun kurallarına uymadığı için kültür dışına itilir ve etiketlenirler. Gerçek dünyada oyunun kurucusu olan, egemen sınıf sahip olduğu kitle iletişim araçlarıyla da bu insanların etiketlemelerini medya üzerinden yapar. Bu da toplumun popüler kültürünü ve bu insanlar hakkında ne düşünmeleri gerektiğini şekillendirir. Tabu oyununu da bir medium (araç) olarak değerlendirirsek. Basit bir eğlence aracı gibi gözüken bu oyunun dönüp dolaşıp egemen ideoloji için nasıl yeniden bir üretim mekanizmasını dönüştüğünü görebiliriz. Tabu kartlarında bulduğun başka sorunsal örnekler… “On Küçük Zenci” kitabının kelime kartı vardı. Zenci kelimesi başlı başına sorunlu zaten. ‘Zenci’nin altında da zenciyi çağrıştıran kelimeler arasında, esrar kelimesi vardı. Bu

TECAVÜZCÜ COŞKUN kandırmak türk filmi genç kız ırz yeşilçam

Faruk Kurttekin tuhaftı. Çünkü biz Türkiye insanının veya popüler kültürünün, küresel öteki dediğimiz zenciler ile olan ilişkisi, o insanların kriminal dünyanın insanları, suçlu ve tehlikeli insanlar gösterildikleri Hollywood filmlerindeki bilgiden ibaret… Biz onları bilmiyoruz, tanımıyoruz. Sonrasında Tarkan’ın askerliğine bir vurgu yapılmıştı. Tarkan aslında burada “oyunbozan” olarak gösteriliyor. Tarkan kelimesinin altında şarkılarının yanı sıra bir de ‘askerlik’ yazıyordu. Bir zamanlar askerliğini yapmadığı için gündeme gelmişti. Gay olduğu iddiası bile vardı. Ee Türkiye toplumunda yaşıyoruz. Yüzde 90’ı Müslüman olan bir toplumda yaşıyoruz. Türkiye’de biliyorsunuz ki erkek olmanın ilk yolu sünnet ile başlar. Sonra askere gidersiniz “lisanslı erkek” olursunuz. Tarkan bunu tamamlayamadığından, eksik erkekliğe dair bir vurgu var. Bu şekilde bir oyunbozan olduğu için etiketleme yapılmış. Ayrıca kartlarda hegemonik erkekliğe tehlike oluşturabilecek erkekliğe karşı da dilde oluşmuş bir baskı var. Zamanın sosyoekonomik koşullarını stereotipleştirilmiş

TARKAN öpücük şarkıcı şıkıdım askerlik şımarık

tipler üzerinden veren kartlar da var. Özellikle en çok kadınların bu ayrılıkçı söylemlere maruz kaldığını gördüm. Kadınlar daha çok fiziksel özellikleri ya da bir erkeğin uzantısı olarak gündeme gelmiş olarak gözüküyor. Sarışın, seksi, birinin sevgilisi… Ayrıca cinsiyetlendirilmiş eşyaları da görebiliyoruz. Mesela 'dekolte' ya da ‘transparan kıyafet’ kelimesi yine kadın üzerinden içini gösteren bir giysi olarak gösterilmiş. Bu kelimeler ilk bakışta masum gibi gözüküyor, ama içini gösteren kıyafet aslında daha çok kadının erkek için arzulanabilirliğini kolaylaştıran bir kıyafet. Bu kıyafet, erkeğin arzusuna yapılan bir çağrıdır. Erkeğin pantolon giyip kendi mahremini kapatması, kendini sorgulanamaz yapması karşısında kadının transparan bir kıyafet giymesi aynı zamanda erkeğin kadın üzerinde sosyal müdahalesine kendisini açması anlamına da gelir. Yiyeceklerde de, ‘bir içim su, çıtır çıtır’ kelime anlamına baktığımız zaman tazeliği ifade eder. Bunun genç kız için kullanılması; genç kızın bakire olma durumunu ve bu bakireliğin belirleyici öznesinin erkek olmasını düşünürsek... bu şekilde bilinçsiz olarak gündelik hayatta kullandığımız bir sürü kelimeler var.

SOKAK ÇOCUĞU evsiz barksız kaçmak tinerci dışarı yatmak

net dergi    61


net dergi

Andy Prokh’un iki sevimli dostu Andy Prokh, fotoğrafçı ve kreatif araştırıcı olmadan evvel Sakhalin Limanı’nda mali uzmandı, daha sonra hükümette çalıştı. Ama her zaman bir şeyler onu araştırma yapmak için baştan çıkarıyordu bir anlamda; yaşamın insani yönüne ait gizli kalmış köşelerini araştıran bir araştırmacıdır. Hayata; kedi ile dolap (Bu arada onun en sevdiği karakterdir) veya yetişkinlerin dünyasının eğriliğindeki bir çocuk gibi dışarıdan bakıyor. Bilinen gerçeklerden, akıllı kediler ve kendini küçük kızlar olarak gösteren meleklerden oluşan dünyalar yaratır. Tüm fotoğraflar, Andy’nin inanılmaz şansı sayesinde; meleğin kanadı tesadüfen kızın elbisesinin altından göründüğünde ya da arsız kedi tedbiri elden bırakıp alışkanlıkla objektiften Harikalar Diyarı’na adım attığı o değerli zamanda deklanşöre basması ile oluşmuştur. Serbest fotoğrafçı Andy Prokh bugün St. Petersburg’da yaşıyor. Rusya Fotoğrafçılar Birliği’nin bir üyesi. Pek çok uluslararası fotoğraf yarışmasının birincisidir. Dergimizin kapağında kulladığımız fotoğraf da Andy Prokh’un iki sevimli dostu.

62    net dergi


net dergi

net dergi    63


net dergi

64    net dergi


net dergi

www.atolyeartlens.com

net dergi    65


net dergi

Bin dokuz yüz seksen dört

*net

George Orwell’ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabında yarattığı ütopya edebiyatı ile “oyun” temasını andıran birçok olayın yer aldığını fark ettiğimiz için, kitabı değerlendirerek bu oyunları size göstermek istedik.

G

eorge Orwell, o yıllar Julian Simons’a yazdığı bir mektupta, “Yeni kitabım, roman biçiminde bir ütopya,” diyordu. Herşeyin tümüyle devletin denetiminde olduğu, bellekten yoksun bırakılmış, her türlü muhalefetin yok edildiği bir toplum tehlikesine karşı bir uyarı niteliğindeki Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, en genel anlamıyla bir ütopyadır. Orwell, kitapta anlattığı toplumun bir gün mutlaka gerçek olacağına inandığını söyler. Bin Sekiz Yüz Seksen Dört’te anlatılan toplum düzeni, bir “büyük gözaltı”dır. Güç ve iktidarın sınırsızca uygulandığı, bellek, düşünce, dil ve aşkın iğdiş edilerek özgürlüklerin tümden ortadan kaldırıldığı bu “büyük gözaltı”nı en sağlıklı yorumlayanlardan biri de, Erich Fromm’dur.

66    net dergi

Orwell, tarihin akışı değişmediği sürece dünyanın dört bir yanındaki insanların en insani niteliklerini yitirecekleri, ruhsuz otomatlara dönüşecekleri ve üstelik bunun farkına bile varmayacaklarını söyler. Bir nevi kitabında bizi uyarmak ve uyandırmak ister. Zaten yaşadığımız günümüz toplumlarının, gerçek dünyanın görünen/görünmeyen, belli/belirsiz, açık/örtük izleri ile gizlerine tanık oluyoruz. Günümüz toplumlarında gücü elinde tutmak, iktidarı sürdürmek uğruna uygulanan yönetsel, dinsel, dilsel, ulusal, budunsal, ahlaksal, eğitsel baskılar, zorbalıklar, dayatmaların gizliliği içinde, Orwell’ın romanının miladı 1984’ü çoktan geçmesine rağmen, hem geniş zamanlı ve evrensel hem de şimdiki zamanlı ve günceldir. Belki de Orwell’ın bu yapıtını elimizden bırakamamanın bir nedeni de budur. Orwell’ın betimlediği dünyada gerçekliğin denetim altında tutulabilmesi için, bellekten ve geçmişten yoksun bir toplumun yaratılması büyük önem taşır. Winston


net dergi Gerçek Bakanlığı’nda çalışmaktadır ve eski gazeteleri düzeltmesi için, basınçlı borulardan yazılı mesajlar gelir. Mesajlarda nelerin nasıl düzeltileceği yazılıdır. Örneğin, Times Gazetesi’nin belirli bir sayısında gerekli görülen tüm düzeltmeler bir araya getirilir getirilmez o sayı yeniden basılır, asıl sayı yok edilir ve arşivde asıl sayının yerini düzeltilmiş sayı alır. Üstelik bu değiştirme işlemi yalnızca gazeteler için değil, kitaplar, süreli yayınlar, broşürler, posterler, filmler, ses bantları, karikatürler, fotoğraflar, siyasal ya da ideolojik bakımdan önem taşıyabilecek her türlü kitap ve belge için de geçerlidir. Giderek geçmiş, günü gününe, dakikası dakikasına “güncellenir” böylece, hem partinin tüm öngörülerinin ne kadar doğru olduğu belgeleriyle kanıtlanır hem de günün gereksinimleriyle çelişen tüm haber ve görüşler kayıtlardan silinir. Yok edilmesi gereken belgeler, binanın gizli bir köşesindeki dev fırınlarda yakılır. İnsan, kendi belleği dışında hiçbir kayıt kalmayınca, en belirgin gerçeği bile nasıl kanıtlayabilir ki? Çünkü günlük tutmak bile tehlikeli bir suçtur. Düşünce polisi sürekli ensenizdedir. Çoğu zaman ne yargılama ne de tutuklama raporu tutulur. Aniden kayboluverirsiniz, adınız ve yaptığınız herşey kayıtlardan silinir. Duvarlarda asılı Büyük Birader’in gözü hep üzerinizdedir. Aynı zamanda ne zaman izlenip, ne zaman izlenmediğinizi anlamak olanaksızdır. Sözcükler geri dönüşü olmayarak değiştirilir. Mesela “Özgür” sözcüğü yalnızca “Sokağa çıkmakta özgürsün” ya da “Ormanda özgürce gezebilirsin” gibi deyişlerle kullanabilirsin. Çünkü siyasal ve düşünsel özgürlükle artık birer kavram olarak bile kayıplara karışmıştır. Yenisöylem, insanların düşünce ufkunu genişletecek biçimde değil, daraltacak biçimde düzenlenmiştir. Okyanusya’da, insanlara getirilen eb ağır baskılardan biri de cinsellik alanındadır. Parti arasındaki evliliklerin kurul tarafından onaylanması gerekir. Fiziksel olarak çekici buldukları izlenimi uyandıran çiftlerin evlenmesine izin verilmez. Evliliklerinde tek amacı partiye

hizmet edecek çocuklar dünyaya getirmektir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, okuyucuyu geçmişin belleğinden, dilin, başkaldırının, aşk ve erotizmin yok edildiği bir toplumda yaşanan insanlık karabasanıyla, yayımlandığı dönemin güncelliklerinin çok ötesinde bir yapıttır. Winston’ın çalıştığı Arşiv Dairesi’nde, ülkelerin adları ve haritadaki biçimleri bile değiştiriliyordu. Partinin sloganı da; “Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de

denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.” Düşünce suçu, ölümü gerektirmez: Düşünce suçunun KENDİSİ ölümdür. Kağıtların atıldığı deliklere, bellek delikleri deniyordu. Aldığı mesajlar, şu ya da bu nedenle değiştirilmesi ya da resmi deneyimle düzeltilmesi gerektiği düşünülen makaleler ya da haberlerle ilgiliydi. Örneğin, 17 Mart tarihli Times’a göre, Büyük Birader önceki günkü söylevinde Güney Hindistan cephesinde yeni bir gelişme olmayacağını, ama kısa bir süre sonra Avrasya’nın Kuzey Afrika’da saldırıya geçeceğini öngörmüştü. Fakat Avrasya saldırıyı Kuzey Afrika’da değil, Güney Hindistan’da başlatmıştı. O yüzden, Büyük Birader’in söylevinin bir pragrafını yeniden

kaleme alarak, öngörüsünü kılıfına uydurmak gerekiyordu. Bir diğer örnek, 19 Aralık tarihli Times’da, çeşitli tüketim maddelerinin üretim rakamları yayınlanmış ama bugüne bakılınca, üretim rakamlarındaki tahminler büyük yanlışlıklar içeriyordu. Winston’a düşen, ilk baştaki rakamları sonrakilere uyacak biçimde değiştirmekti. Değiştirmeler yapıldıktan sonra, eski yazılar bellek deliğine atılırdı. Gazete yeniden basılırdı. Arşive düzeltilmiş hali konurdu. Bu düzeltmeler az önce bahsedildiği gibi sadece gazeteler için geçerli değildi. Herşey bir hayal dünyasında eriyip gidiyor, sonunda yılın hangi gününde oldukları bile belirsizleşmişti. Arşiv Dairesi’nde öbek öbek işçiler bin bir çeşit işle uğraşıyorlardı. Fotoğrafları değiştirip çarpıtmak için tam donanımlı stüdyolar vardı. Ses taklidi yeteği ile seçilmiş oyuncular ve hangi bölümün çarpıtılacağı hangi bölümün tümden silinip ortadan kaldırılacağını belirleyen politikaları saptayan kimliği belirsiz beyinler vardı. Bir de yenisöylem için “sözlük” hazırlayanlar vardı. Sıfatlar, fiiller, isimler değiştiriliyor dile son biçimi verliyordu. Yalnız eş anlamlı sözcükler değil, karşıt anlamlılar içinde bu söz konusuydu. Bir sözcüğün karşıt anlamlısına ne gerek vardı ki? Kaldı ki, her sözcük karşıtını kendi içinde barındırır. Örneğin, ‘iyi’ sözcüğü. ‘İyi’ sözcüğü varken, ‘kötü’ sözcüğüne neden gerek duyalım ki? ‘İyideğil’ dersin olur biter. Başka bir dil konuşan hiç kimse kalmadığında istenilen tamamlanacaktı. Her gün onlarca, yüzlerce sözcük ortadan kaldırılıyordu. Dil en aza indiriliyordu. Bunlar tabii ki Büyük Birader’in fikriydi. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabı’nda yaratılan ütopya devlette yaşananlar, günümüzde kehanete dönüşen bir kitap haline gelmiştir diyebiliriz. Bahsedilen bu ütopya devletteki yaşam alanları zamanla “Büyük Birader”in oynadığı oyun alanına dönüşmüştür. Her köşeye yerleştirilmiş kameralar, saklanıp gerektiğinde değiştirilen arşivler, dil ve bellek oyunları söz konusudur romanda...

net dergi    67


net dergi

Herkes bu oyunu mutlaka bir kez oynamıştır! *net

Sigmund Freud, bilinci id, ego ve süperego olarak üç ayrı ruhsal kategoriye ayırır. Buradan yola çıkarak, insanın toplum içerisindeki sosyal durumu analiz eder. Biz de buradan yola çıkarak birazdan anlatacağımız oyunu mutlaka herkes bir defa oynamıştır! diye düşündük ve adını ‘halini hatrını sorarmış gibi yapma oyunu’ koyduk. Bu yazıyı yazmamız da esin kaynağımız, Sinema ve Dijital Medya Bölüm Başkanı hocamız Prof.Dr. Nezih Erdoğan’a teşekkür ederiz.

net ekibinden birinin telefonu çalıyor vee... Epeydir konuşmadığım bir arkadaşım beni aradı. Kırk yılda bir aradığından konuşurkende baya zorluk çekti. Kırk yılda bir aradı derken, yanlış anlaşılmasın. Bence en güzeli de bu. İnsanların sürekli birbirlerini aramamalarını gayet makul ve mantıklı. Yoksa hayat ne kadar sıkıcı ve tahammülsüz olur. Karşıdaki uzunca bir zamandır aramadığından konuşurken mustarip. Çünkü siz kırk yılda bir aranan moduna geçmiş oluryorsunuz. Oysa ki siz, onu kırk yılda bir kere bile aramamışsınızdır. Benim kaleme golü yemem gerekirken, mahçup duruma düşen nasıl oluyorsa o oluyor. Sebebi de çok basit, benim nasıl olduğumu merak edip aramak yerine, bir şeyler istemek ve danışmak için aramış. Açıkçası, işi düştüğü için aramış. (bu da çok makul bir neden değil mi?) Buradan da biz insanların günlük hayatın için spontane yarattığımız kuralları görüyoruz. Bu kurallara uyalım derken yapılan işlemlere de kısaca “oyun” diyoruz. Yani arkadaşım aradıktan sonra, (asıl) konuşmasına başlamadan, halimi hatırımı sorarmış gibi yapma oyununa başvuruyor. Aranan karşı taraf da arkadaşının halhatır sormak için değil de işi düştüğü için yaptığını bilmesine karşın yine de bu ritüeli yapmasını bekliyor. Aslında arayan “Damla, n’ber, nasıl gidiyor hayat?” dediğide, aranan kişi de, “ Hakan, tamam geç bunları, sadede gel.” diyebilir. Çünkü yapılan bu hal-hatır sorma oyunu, aslında gerçeğin temsilinden başka bir şey değil. Mantıklı bir oyun oynayıp, çaktırmazsan işte o zaman yapılanın mantıklı olması beklenir. Ama oynanan bu sosyal oyunlarda insanlar rollerini ve neler olacağını çok iyi bilmelerine rağmen oynamaya devam ederler. Asıl olan şudur ki, gerçekler insanı rahatsız ettiği için ‘oyun’ bulunmuştur. Örneğin, birisi

68    net dergi

sizi arayıp söze şak diye, “İşim düştü.” diye başlarsa, insanlar bundan rahatsız olur. Buna muhatap olan karşı taraf (edilgen taraf ) bu oynadığı oyundan artık bağışıklık sistemini kuvvetlendirmiş, işi düştüğünde etken taraf kızmasın diye oynamaya başlamıştır. “Vay n'ber ya, geçende aklıma geldin, hiç arayıp sormuyorsun, nasıl gidiyor?” demeler havada uçuşur. Tüm bu giriş ve gelişmelerden sonra da edilgen kişi aniden sonuç bölümüne gelerek, “Sana işim düştü.” der. Etken kişiler, ilk olarak hal-hatır sorma faslından hoşlanmalarına rağmen daha sonra gerçeğin ne olduğunu haliyle anlamaya başlarlar. Bu durumda edilgen, en başta işi düştüğü için aradığını söylese de, ya da hal hatır sorarak konuya girse de, aslında durumun çakılmasından itibaren iki rolün de aralarında bir fark olmadığı görülür. Biri gerçek, diğeri oyunken, bu sefer oyunun da gerçek olduğu anlaşılmıştır. Yani id’den kaçmak için farkında olmadan süper ego devreye girer. Ego ise id’in bu isteklerini gerçeklikle karşılayan kısımdır. Çeşitli savunma mekanizmaları ile id’i dengeler. Id ve süperego arasında dengeleyici unsurdur. Freud ilerki yıllarda gerçekliği test etmek, savunma, bilgi sentezi ve zeka fonksiyonları ile hafızayı bu merkeze bağlamıştır. Süperego, baba figürünün ve kültürel adetlerin içselleştirilmiş bir sembolüdür. İd’nin ihtiyaç ve talepleriyle çatışma halindedir. Ve tabuları ayakta tutar. Niye hala oynamaya devam ederiz kısmına dönersek, oyun farkedildiyse başa dönmemiz gerekir. Fakat geriye de dönülemeyeceğinden, yani artık ilk bir gerçeklik vardır. Ve daha sonra bu acı veren bir gerçekliğe dönüştüğü için de üzerini örttüğümüz bir oyun olur. Ama o kadar çok oynanıyor ki bu oyun gerçek algısı yaratılıyor ve inandırılıyor. Oyun = gerçeklikse, id =

süper-ego’ysa, o zaman neden ‘reset’ atıp boşu boşuna sistemi tertemiz yapalım ki? Sistemin tertemiz oluşuyla çöplüklerden oluşu arasında fark yok neticede. Alt bilinç olarak izah edilen id acıktığı zaman hemen bir şeyler bulup yemeyi amaçlar. Ancak benlik (ego) bunun daha uygun bir zamanda olması veya olmaması gerektiğini hatırlatıp onu dizginler. Üst benlik (süperego) kural ve değerler bütünlüğü içinde insana yön veren bölümdür. İyi ya da kötüyü birbirinden ayırmaya başladığımız süreçlerde gelişir ve olgunlaşır. Zamanla gelenekler ve başka sebeplerle bu durum içselleşir. Hiçbir sosyal kuralı önemsemeyen idin tek istediği, isteğinin anında yerine getirilmesidir. Bir bireyde id'i dengelemek için ego (kişilik savunma mekanizması) devreye girer. Madem fark yok reset atalım desek te, aslında teori de olmayıp, pratikte farkı vardır. Gerçeklikten oyuna geçildiğinde, oyunun da gerçeklik olduğu anlaşıldığında, bir adım atıp neden gerçekliğe dönülmediğinin en basit ve beylik cevabı şudur: Oyunu seviyoruz! Hal-hatır oyununu bırakıp direk gerçeklikle başlamasını engelleyemiyoruz. Bunu bir kişi değil genellikle herkesin yaptığı davranış olarak bakıyorum. Aslında oyunun bize zararı, hemen her konuşmanın daha da uzamasıdır. İlişkilerde de aynı şeyi görüyoruz. Sadece iki cümleyle anlatılmak istenen şey, “Seninle seks yapmak istiyorum.” artık bir aya yakın zamana yaymak durumunda kalıyoruz. Kolay elde ettiğimiz şeyleri sevmememizin nedeni de bu değil mi? İnsan oyun oynamayı keşfetti. En kısa yoldan giden değil, yolu uzatan insan… Ama biz gerçekliğe giden yolu hemen kat etmek istemiyoruz. Oyunlar var çünkü kimse gerçekleri en saf haliyle görmek ve duymak istemiyor. Gerçekliğe giden yolu makyaj yaparak, süslüyor.


net dergi

7’den 70’e herkes bahiste

G *net

enelde oyun denilince çoğu kişinin aklına eğlence gelir. Elbette eğlence de olabilir. Ancak bir oyun bazen zevk verirken kötü sonuçlar da doğurabiliyor. Bu yüzden, spor bölümümüzde de bahis alemine bir giriş yapmak istedik ve spor oyunlarında bir topun etrafındaki oyuncuların performansına güvenerek para kazanılabilme veya kaybedilme olasılığına değindik.Bu oyunlardan, nasıl bahis yapılabileceğinden,insanların gerçekten bir kazanç elde edip, edemediğinden ve bunların ne gibi etkiler, sonuçlar doğurabildiğini araştırdık. Ayrıca, ekonomiye katkısına da baktık. Ve son olarak, bahis oyunları oynayan kişilere neden bu oyunları oynadıklarını sorduk.

net dergi    69


net dergi

Sporun diğer yüzü: Bahis oyunları

S

por, birden çok dalı bulunan insanları hem oynatabilen hem izletebilen, insanları birbirine tutkuyla bağlayıp, gerektiğinde dost ve düşman edebilen, hem eğlence hem de rekabet ruhu oluşturup insana hitap edebilen bir icat. Eski zamanlardan beri tamamen amatör ruhla, eğlence ve sosyalleşmek için oynanan spor oyunları günümüzde büyük bir endüstriye ve büyük kazançlar sağlayan faaliyetlere dönüştü. İnsanlar hem ilgi duydukları spor dalını takip etmek hem de bu ilgisini kazanca döndürmek ister. Bunun için de devreye, kendilerine ve ülke ekonomilerine büyük kazançlar sağlayan bahis şirketleri devreye giriyor. O kadar büyük kazançlar ortaya çıkıyor ki, dünya çapında milyarlarca dolarlık bir döngü söz konusu. Düz mantıkla bakıldığı zaman ortada bir alışverişin olduğu söylenebilir. Yani bahis oynayan kişi tahminlerini tutturup, bahis şirketinden para da alabilir, cebinden de kaybedebilir. Her ne olursa olsun herkesin bildiği bir terim vardır “Kumarı her zaman oynatan kazanır.’’ Bahis oyunlarında sınır yok. Futbol bahislerinden örnek verirsek; maçta ilk santra vuruşunu kimin kullanacağı, taç atışını ve ilk korneri kimin atacağı, ilk faulü kimin yapacağı, ilk sarı ve kırmızı kartı kimin göreceği, ilk taç atışını kimin kullanacağı ya da kaç gol olur ve ilk golü kim atar gibi skor tahminleri ile ilgili bahis yapılabiliyor. Bu kadar bol seçeneğin bulunduğu bir dünyada insan tabii ki kendini cezbedecek bir alan bulabiliyor. Türkiye’de resmi ve ülkenin her yerinde şube bulunduran Spor Toto’ ya bağlı olan İDDAA ancak internet üstünden de farklı bahis sitelerine girip, resmi olmasa da bahis yapabilmek mümkün. Bu tip yurtdışı bağlantılı sitelerin tercih edilmesinin sebebi; yüksek bahis oranları. Oynayan kişiler daha yüksek kazançlar sağlaması ve Türkiye’de oynayan sayısının fazla olması bu tip bahis siteleri için büyük bir pazar. Bu sitelerden bir kaçı İngiliz Sportingbet Türkiye’de bilinen adıyla Süper bahis, İsveç’ te kurulan Bets10 ve Betyap. Bu oyunları 18 yaşından küçükler oynayamaz denilse de, bu maalesef doğru değil. Çünkü birçok yerde ya 18 yaşından küçükler ve kendileri oynayabiliyor ya da oynayamasalar bile kendinden büyüklere para vererek onlara oynatabiliyor. Kimisinin eğlence için, kimisinin ise artık meslek haline getirdiği bu oyunu, insanlar olayın kazancı dışında neden bahis oynama ihtiyacı hissediyor. Bu onlar için bir tutku mu? Yoksa kendini kanıtlama ihtiyacı mı?

Neden oynuyoruz?

Emrah Ekinci – 29

Deniz Pamik – 35

Göktuğ Bostancı – 18

Ömer Baki – 29

Zevk için oynayıp, sonucu şansa bırakıyorum. Kazancım ise standart. Her hafta 2 ile 5 TL arasında yatırıyorum. Bütün paramı oyuna yatıramam. Bahiste aşırıya kaçmam.

İddaa bayisi işletiyorum. Bu yüzden, her gün istisnasız 50 TL oynarım. Kazandığımdan fazla kaybediyorum. Ama yine de oynamaya devam ediyorum.

Maceralı bir uğraş. Aynı zamanda da riskli. Genellikle bu oyunlara 5 TL yatırırım. Haftada sadece bir kez oynarım.

Kazanmak için oynuyorum. Şimdiki kupona 165 TL yatırdım. Devamlı oynarım ve kesinlikle 100 TL’nin aşağısına kupon yatırmam.

70    net dergi


net dergi

T

ürkiye’de erkek egemen bir medyanın hakim olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Özellikle spor dünyasında bu hakimiyeti daha fazla görürüz; erkek muhabirler, patronlar, sporcular ve onların başarıları... Kadınlar bu oyuna dahil olduğunda, medyanın dili ve tutumu değişiyor. Herkesin bildiği en basit örnek; neden Bayan Voleybol Takımı’ndaki ‘Bayan’ sözcüğü kadın değil de bayan? Ataerkil bir toplumda yaşadığımız için spor, özellikle de futbol kadınların hep uzak durduğu bir alan oldu. Kaç kadın spor haberlerini takip ediyor? Kaçı spor gazeteleri satın alıyor?... Talebin ve ilginin çoğunluğu erkeklerde olunca, medya da kuşkusuz erkek odaklı bir dile sahip oluyor. Aslında, çok da katı olmamak lazım, bu durum yavaş yavaş da olsa kırılmaya çalışılıyor. Tabii ki de sporda, erkekler kadar kadınlar da başarılı olabilir. Bu başarıyı cinsiyete göre ayırmak zaten yanlış olur. Peki, kaç kadın spor haberlerini takip ediyor? Veya kaçı spor gazeteleri satın alıyor? Ya da siz, spor haberlerinde en çok kadınların mı erkeklerin mi başarılarından veya başarısızlıklarından söz edildiğini görüyor sunuz? Okulumuzun Medya İletişim Bölümü’nden son sınıf öğrencileri Yavuz Kara (sol) ve Serdar Yündem (sağ), ataerkil yapının olmadığı, sadece kadın sporculara yer veren bir haber portalı oluşturdular. Adı da ‘Kadın Oyunu’. Burada, bireysel ve takım sporlarında mücadele eden kadın sporcuların başarıları ve problemleri yazılıyor. Türkiye’de bu yönde yapılan bir haber sitesine rastlamadığımız için, arkadaşlarımızla kurdukları haber sitesi hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik. Kadın Oyunu web-sitenizden biraz bahseder misinz? Bu siteyi açmanızdaki sebep neydi ? Günümüz spor medyasına bakarak böyle bir proje oluşturma kararı verdik. Çünkü ataerkil bir medya var. Bu spor medyasında da aynı ve kadın sporcuların başarıları pek fazla bahsedilmiyor. Ancak, kadın sporcuları olimpiyatlardan olimpiyatlara görebiliyoruz. Onların başarılarını, problemlerini dile getirmek için böyle bir site açtık. Bu yüzden mi sitenin adını Kadın Oyunu koydunuz? Aslında orada ince bir gönderme yapmak istedik. Sürekli Erkek Voleybol Takımı derler, ama söz konusu kadın olduğunda, bayan kelimesinin kullanıldığını görürüz. Örneğin, Bayan Voleybol Takımı. Bunun asıl ismi ‘kadın’dır. Bu yüzden ince bir gönderme yapmak istediğimiz için. Sitemizin adı Kadın Oyunu oldu. Sitedenizdeki haberleri yaparken nerelerden yardım alıyorsunuz? Haber yapımı aşamasından biraz bahsedebilir misiniz? İlk başta bu işe iki kişi başladık. Haberleri kendimiz yapıyorduk. Bu dönem ekibi biraz genişletmek istedik. İki arkadaş daha eklendi. Onlar da şu an bize muhabir olarak yardımcı oluyor. Toplamda altı kişiyiz ve

kendi haberlerimizi kendimiz yapıyoruz. Kendi yapamadığımız haberleri de bazı internet sitelerinden izinle alıyoruz.

istedik. Kitleye ulaşmak için varolan bir şeyi yapsaydık, yine aynı kitlelere ulaşacaktık. Spor medyasında olmayan bir şeyi denedik ve tuttu. Bitirme projesi olarak başladığınız bu işi, mezun olduktan sonra da devam ettirmeyi düşünüyor musunuz? Evet, bunu bir paket haline getirmek istiyoruz. Paket dediğimiz şey; içinde sporcuların, tüm spor türlerinin ve köşe yazılarının yer aldığı bir haber portalı. Ayrıca, tüm röportajlarımızın İngilizce ve İspanyolca tercümeleri sitemizde yer alıyor. Bu projenin devam edebilmesi bizim için önemli. Çünkü, Türkiye’de böyle bir site yok. Bu açığı kapattığımızı düşünüyoruz. Biz devam etmesek bile başka birileri devam etmeli .

Mesela İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, Konak Basketbol’un haberlerini izin alarak kullanıyoruz. Bu sitenin benzeri gibi herhangi bir site var mı? Türkiye’de yok. Yalnızca birkaç yabancı site var; Yunanistan’da ve İsveç’te. Biz buna başlarken bilmiyorduk .Yabancıların da yaptığını sonradan öğrendik ve onların sitelerden de fikir aldık. Zaten olmayan bir şeyi yapmak

Siteyi kurduktan sonra istediğiniz hedeflere ulaşabildiniz mi ? İlgi nasıl? İstatistiklerimiz gayet iyi ve rakamlar gün geçtikçe artıyor. 2-3 günde 5 bin tıklanma alıyoruz.Ve yalnızca yerel haberler veriyoruz ve artık ulusala da açılmak istiyoruz. Buna yavaş yavaş başladık. Bu yüzden daha fazla muhabire ihtiyacımız var. İstanbul, Ankara ve Türkiye’nin birkaç yerinde daha muhabirlerimiz olursa, işimiz profesyonelleşebilir. Sitemiz için kadın sporcuların da desteğini bekliyoruz. net dergi    71


net dergi

OYUN

Suavi

Şarkı yazarı ve yorumcu Suavi dergimiz için, hayatın kendisinin bir oyun olduğunu hatırlatan bir yazı paylaştı

72    net dergi

Kuşkusuz sıradan bir oyun değil yaşadığımız hayat.Ve doğa; sıradan bir oyun sahnesi hiç değil. Rollerimiz-HikayelerimizSürelerimiz-Oyunculuk kapasitemiz, hep farklı-farklı. Kimimiz başrol oynuyoruz belki Kimimiz yardımcı oyuncu Kimimiz figüran... Kimimiz ne oynadığının Kimimiz ne oynandığının  Kimimiz kiminle oynadığının ayırdında bile değilken Bir diğerimiz: "nesine oynuyoruz"un peşinde, delice bir hırsla! Kimimiz ekip oyununda Kimimiz yapayalnız ve kimimiz yalnızca seyirci! Bu oyunda. Çünkü; Seyretmekte bir oyun... Kimimiz alkışlarla uğurlanırken oyununun sonunda Kimimiz izleyicisiz sürdürüyor oyununu umutsuzca! İzliyor kimimiz ve Kimimiz; izleniyor, yaşamı boyunca. Aslında izlenenler, izlemek istiyor belki de diğerlerinin oyununu, kim bilir? ve İzleyenlerse, izlenmek istiyor belki kendi Oyunları'nda. Oyun. Oyun. Oyun. Şimdi kendinizi karşınızdakinin yerine koyun, koyabilirseniz! Ya da bozun tüm oyunları.

Bozulan oyunlarınızın öcünü alırcasına. Çünkü; Öç"te bir oyun... Yazmakta Okumakta oyun. Canının istediği gibi anlamakta-anlamamakta! Sürdür sürdürebildiğin kadar istersen, çünkü; Sürdürmekte bir oyun. Sürdürmemekte. Kısaca; oyunu kurallarına göre oynayacaksın... Yani; her zaman kullanacaksın Oy'unu!!! Yeni oyuncuları belirlemek için. Sen oynamazsan, birileri senin yerine oynayacaktır! Çünkü; Yönetmekte bir oyun-yönetilmekte. Aslolan dahil olmaksa  oyuna üstelik hayatın kendi kurallarıyla! İraden bile sorulmadan merhaba dediğin  bu dünyadan yaşama, Ölümüne dalacaksın! Ölüme rağmen oynayacaksın Ölümle oynayacaksın çünkü; Ölümde bir oyun Kim bilir? Oyun oynamak bir aşksa eğer Aşk'da bir oyundur  Üstelik rol almayaoynamaya değer. Kimine göre tek- kimine göre iki kişiliktir! Oysa fark etmez çünkü; Sayılarda bir oyun. Sayılmalarda.


net dergi

Bu da bizim için güzel bir ‘oyun’du

*net

D

ergimizin 2. sayısı için tekrar istanbul’daydık. Henüz mezun olmadığımız için, İstanbul’a sadece hafta sonları gelebiliyorduk. Ama bu sefer, iki günlüğüne değil, bir haftalığına gelmiştik. Çok fazla kişiyle röportaj ayarladığımız için, işlerimiz hemen bitsin ki bir an önce İzmir’e dönüp, haberlerimizi yazmak istiyorduk. Ne zaman İstanbul’a gelsek, sağolsun eski hocamız, Radikal İki’nin Genel Yayın Yönetmeni Tuğrul Eryılmaz bize evini açtı. Her geldiğimizde Cihangir’de hocamızın evinde kalıyorduk. Çok ayrıntı olacak belki ama belirtmek istiyoruz; kendi evimizdeymişiz gibi rahat ettik. En önemlisi de, çoğunlukta röportajlarımız Avrupa Yakası’nda olduğundan, İstanbul trafiği dert olmadı. Her yere neredeyse yürüyerek gittik. Bu yüzden, hocamızın bu dergi de katkısı büyüktür. Bahsetmeden olmaz dedik. Neyse… Diyeceksiniz ki, hadi nedir yaşadığınız bu güzel ‘oyun’? Şu; üniversiteyi kazandığımızdan bu yana, usta yazar Vedat Türkali’yle tanışmak hayallerimizden biriydi. Herhalde, Habercilik okumamız bu hayale büyük etken oldu. İstekliyiz bu alana. Ve bir süre sonra, kafanda beliriyor; kimleri seviyorsun, ne tarz şeyler yapmak istiyorsun… Dergimiz her ay çıkan ve satılan bir dergi olmadığı ve bitirme projesi olarak çıktığı için, biz bu dönemi biraz farklı değerlendiyoruz. Şöyle, amacımız aslında, sırf haber yazalım, dergi çıksın değildi. Bizim için bu dönem, biraz daha işi öğrenmek, pişmekti. Kuşkusuz yanlışlar yaptık. Olmasa da iyi olurdu, ama oldu. Dediğimiz gibi, istedik ki, bu yanlışlar bu evrede olsun. Mezun olduktan sonra, bunlara izin vermeyelim. Yine uzattık.. Başlayalım artık şu ‘oyun’a. Evet bizim oyunumuz Vedat Türkal ile… Başta da söylediğimiz gibi, onunla tanışmak hayalimizdi. Ve okulun ilk yılları zannetmezdik ki, kendisiyle bir gün tanışacağız. Belki de biraz büyüttük. Ama öğrenciyken, heyecanlı oluyorsun ve çoğu şey imkansız gibi geliyor. Ama insanlar imkanını kendi yaratıyormuş. Dergimizin ilk sayısında, Kürt

daha önceden söylemiştik. Ama insanlar çok yoğun bir çalışma içinde olduğundan, böyle bir şeyin olacağını tahmin etmiyorduk. Çok sevindik… Hemen hazırlanmaya başladık. Bu fırsatı kaçırmayalım diye hemen soru hazırlayalım dedik. Gündemde İmralı süreci ve akil adamlar vardı. Sorularımızı hazırladık. Bir de en önemlisi gitmişken, Vedat Türkali’nin bir romanını imzalatmak gerekiyordu. Ama İstanbul’daydık. İzmir’de evimizde birkaç romanı vardı. Bu yüzden hemen dışarı çıktık ve Cihangir’de eski kitapçılara bakıyorduk. Neyse, bulduk bir tane; Sahaf Nazım Hikmet kitapçısı. Hemen sorduk, “Vedat Türkali’nin hangi kitapları var?” Bizde Bir Gün Tek Başına romanı olmadığı için, onu istedik. Şansımıza iki tane, faklı kapaklarda eski ciltli varmış. Bu arada kitapçının adı da Nazım… Kitapları satın aldık. Vedat Türkali’nin evine gitmeden önce, çaycıda Nazım Alpman’la buluşacağımız için, kitapçıdan çıkıp, çaycıya gittik. Masaya oturup, iki çay söyledik. Nazım Alpman’ı bekliyorduk, bir yandan da sorularımızı gözden geçiriyorduk. Bu arada, kitapçıdan Nazım Bey için küçük bir hediye almıştık. Eski bir feminist kadın dergisi. Kendisinin 1980 Feminist Kadın Hareketi ilgili bir belgesel çalışması olduğu için, böyle bir hediye almak istedik. Biraz zaman geçtikten sonra, Nazım Bey de geldi. O da çaycıya yanımıza gelmeden önce, bize kitap almak için aynı kitap evine uğramış ve kitapçıya Vedat Türkali’nin romanı var mı diye sormuş. Kitapçı Nazım, “az önce iki kız geldi abi sattım, yok elimde başka” demiş. Bunları bize söyledikten sonra, bir gülme ortamı oldu. Şaşırmıştık. Tekrar çay söyledik. Biraz sohbet edip, bizi Vedat Türkali ile tanıştıracağı için teşekkür ettik ve hediyemizi verdik. Çok mutlu oldu. Sanki derginin sahibi bizmişiz gibi, bize dergiyi imzalattı. Vedat Türkali’nin evine gitme saatimiz gelmişti. Bu yüzden, masadan kalktık. Ev çaycıya çok yakındı. Üç dk bile olmadan

Vedat Türkali sorunu ile ilgili haberimiz için, BirGün’de gazeteci ve İz TV ve artı1’de Belgesel Yapımcısı Nazım Alpman’la buluşmamız, bu imkanı yarattı. Nazım Bey ile bu röportaj sayesinde sıkı dostluk kurduk. Dergi için çalışmalarımızda, hep yanımızda olmuştur. Sosyal medyada da bizi hep desteklemiştir. En büyük desteği ise bizi Vedat Türkali ile tanıştırmak oldu. Sizlere o günü biraz anlatmak istiyoruz. Gününü tam hatırlamıyoruz, üstünden baya zaman geçti. Galiba Çarşamba günü. Biz yine hocamız Tuğrul Eryılmaz’da kalıyoruz. Sabah kalktık. Her zaman ki gibi, o gün hangi haberimiz varsa onun için hazırlanıyoruz. Telefonumuz çaldı. Arayan Nazım Alpman. “15.00 de Cihangir çaycısında buluşalım, ardından sizi Vedat Türkali’nin evine götüreceğim kızlar” dedi. Nazım Bey’e zaten bu istediğimizi

net dergi    73


net dergi

apartmanın önündeydik. Zile bastık, kapı açıldı ve içeri girdik. Asansörden indiğimiz de bizi, Türkali’nin ailesinden sayılan evin yardımcısı, Nermin karşıladı. Güler yüzlü, cana yakın bir kadındı. Evin içine girdik, uzun bir koridor vardı, dümdüz yürüdükten sonra hemen sağ odada Vedat Türkali, masasında oturuyordu. Onu gördüğümüz zaman, çok sevindik. Nazım Bey espirili bir şekilde “Sana iki güzel kız getirdim” dedi. Gülümsedik. Yanına yaklaşıp, selam verdik ve öptük. Masasının karşısında iki kişilik bir koltuk vardı. Oraya oturduk. Nazım Alpman da yanımızdaki sandalyeye geçti. İçeri Nermin geldi, bize çay ve kurabiye ikram etti. Sonra odadan çıktı. Vedat Türkali’ye dede diye hitap ediyordu. İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde okuduğumuzdan ve net adında bir dergi çıkarttığımızdan bahsettik. Kulakları ağır işittiği için, sürekli bağırarak konuşuyorduk. Evin etrafını yüksek sesler sarmıştı. Nazım Bey de, biz de sürekli bağırıyorduk. Bize, “Ne ekonomisi okuyorsunuz siz” dedi. Hiç şaşırmadık, ne zaman birine okulumuzun ismini söylesek, aynı tepkiyle karşılaşıyoruz. Biz de, “Yok, sadece okulun ismi o, Habercilik okuyoruz. Son sınıftayız. Sizinle tanışmayı çok istediğimiz için buradayız” dedik. Odaya girdiğimizden beri, yüzündeki tebessüm o kadar güzeldi ki, çok hoşumuza gidiyordu, duygulanıyorduk. Nelerle uğraştığımızdan bahsederken, bir yandan Nazım Alpman da hatrını, sağlığını soruyordu. Yaklaşık ilk yarım saatimiz tanışmakla, neden İstanbul’a geldiğimizi anlatmakla geçti. Hemen çantamızdan dergimizin ilk sayısını çıkardık. Masasına doğru uzattık. “netttt...” dedi. Kapaktaki isimleri görünce, konuşacak bir sürü konu açıldı. Hatta oradaki isimlerle ilgili birkaç dedikodu bile yaptık. Hepsini buraya yazarız da o kadar uzun sürer ki, hangisini anlatalım… Bizim için önemli konuşmalardan biri şu; Sayfaları tek tek inceliyordu. Banu Güven ile yaptığımız “Türkiye’nin İfade Özgürlüğü” başlıklı söyleşinin sayfasında durdu, kaldı. Ve şu konuşmalar geçti. “Ahh Banu kızım, görüyor musunuz onu?” “Evet, okulda hocamız aynı zaman da” dedik. O da “Öyle mi? Bir kaçtı bir daha da görünmedi. Bir defa geldi yanıma, sonra da hiç uğramadı. Canım benim çok severim Banu’yu. Selam söyleyin okulda görürseniz. Bir de deyin ki tövbe etmiş, seninle bir daha bir programa çıkmayacakmış. Başka bir kanalda başlarsa beni çağırmasın, yine işinden olur…” Biz de “İletiriz, kendisine sizin yanınıza geleceğimizi haber verdik, o da çok selam söyledi” dedik.

74    net dergi

Sayfaları çevirmeye devam etti, dergiyi nasıl bulduğunu sorduk. “İçerik güzel, çok beğendim. Zaten olan isimler çok iyi, ama daha okumadım, okuyacağım. Tebrik ederim sizi” dedi. Sevindik. Mezun olduktan sonra dergiyi devam ettirmek gibi bir düşüncemizin olduğunu da söyledik. “Yardıma ihtiyacınız olursa, bana ulaşabilirsiniz çocuklar” dedi. Teşekkür ettik. Daha sonra Nazım Alpman, telefonundan Vedat Türkali’ye bir fotoğraf gösterdi. Vedat Türkali’nin kızı Deniz Türkali. Alpman, 1980 Feminist Kadın Hareketi belgeseli için röportaj yapmış, buluşmuşlar. Fotoğraf oradan. Vedat Türkali de fotoğrafı görünce şunları söyledi, “Bu kızım benim başımın belasıdır. Kızım tabii sevmem mi? Benim erişemediğim o kadar çok yerde ilişkisi olan biri ki. Kafası iyi çalışır, çok zekidir” dedikten sonra, Nazım Alpman yetişmesi gereken bir toplantı olduğu için, kalkacağını söyledi. Ve Vedat Türkali’ye “kızları sana bırakıyorum, siz biraz daha sohbet edersiniz, sana soruları da var” dedi ve hepimizi öptükten sonra gitti. Başbaşa kaldık. Dergiye bakmayı bitirdikten sonra, sorularımızı uzattık. Kağıda şöyle bir baktı ve masaya bıraktı. Biz de dedik ki “ Noldu olmamış mı sorular, cevaplamayacak mısınız?” “Hayır, olmuş ama ben bu konular hakkında o kadar çok konuştum ki yoruldum artık” dedi. Önceden söylediğimiz gibi, gündemde İmralı süreci ve akil adamlar vardı. Biraz ısrar ettik, ama çok da üstelemek istemedik. Ama akil adamlarla ilgili şunu dedi. Çünkü, öncesinde söylemiştik kendisine, “Sizin için sosyal medyada yazılıyor. Vedat Türkali de akil adam olurdu ama istememiş” Şunları söyledi; “Evet, bir kanalda sordular bana “Akil adam olur musunuz?” diye. Ben akil adam olmam. Ben yazarım dedim. Zaten ben akil adam olursam, hükümet benim ismimi dünyada kabul etmez. Hükümetin etrafında akil adam var. Kürtlerin temsilcileri var; işte hepsi akil adam. Hükümet kendini meşru gösterecek diye ben buna niye kendimi alet edeyim” Konu kapandı. Haber yalan oldu. Olsun dedik. Biz de farklı bir şey yaparız. Tanışma şansımız oldu ya, haber olmadı diye üzülecek halimiz yoktu. Sohbetimiz devam etti. “Gelin, biz sohbet etmeye devam edelim. Sevgiliniz var mı sizin?” tek tek cevap verdik; Merve: “ Var. Yedi yıldır biriyle beraberim “ Vedat Türkali: “Aferin” Zeynep: “Yok”, buna karşılık Türkali, “Olmadı” dedi. İlişki üzerine kısa ve komik bir diyalogdu. Az kalsın kitaplarımızı imzalatmayı unutuyorduk. Çıkardık torbadan. Uzatt��k

kitapları. “Nereden buldunuz bu eski ciltleri?” diye sordu. Biz kitapları alış hikayemizi anlattık. Ama bir cildin kapağını hiç beğenmedi. Zaten basıldığı zamanda beğenmemiş. “Koymuşlar bu kadını buraya Çarşamba karısı gibi” dedi. Uzun bir süre beraber güldük. “Ben bu çirkin kapaklı kitabı imzalamasam, sadece diğerini imzalasam olur mu? dedi. Biz de “Olmaz, lütfen bizim için çok önemli siz farzedin ki, o kapak yok” dedik. Bunun üzerine “tamam tamam şimdi imzalıyorum” dedi. Neyse, sonunda kitaplarımız imzalandı. Daha o kadar çok şey konuştuk ki, bıraksak yazı sayfalar sürecek. Bu yüzden, dergide paylaşamayacağımız için, o yaşadığımız hoş sohbetleri burada biraz kesiyoruz. Gelelim beraber fotoğraf çekilmeye, o kadar tanışma fırsatı yakalamışız, bu anı ölümsüzleştirmemek olmazdı. Fotoğraf çekilmek istediğimizi söyledik. “Bilseydim traş olurdum” dedi. Biz de “Yok, hayır şu an yakışıklısınız. Hiç gerek yok” dedik. Hemen “Nermin, kızımmm” diye içeri seslendi. Nermin geldi. “Efendim dede” “Bizim kızlarla fotoğrafımızı çek, ama sakın karıma bahsetme. Biliyorsun çok kıskanç!” Nermin gülerek “Bilmem belki söylerim bak” dedi. Üst üste birkaç fotoğrafımızı çektikten, sonra tekrar içeri geçti.Biz de o arada, üçümüz fotoğraflara bakıp, güzel, çirkin çıkmışız diye yorum yapıyorduk. Nermin’e dediği gibi bizi de “Bakın, benim karım çok kıskançtır. Bu fotoğrafları görürse çok kızar bana” diye espirili bir şekilde bizi tembihledi. Sonra tekrar koltuğumuza oturduk. “Hadi ama bir şey yiyip içmediniz, çay, herşey duruyo” dedi. Artık kalkmamız gerekiyordu. Üç saate yakın beraber vakit geçirmiştik. Hem Vedat Bey yorulmuş, hem de bizim gitmemiz gereken bir haber vardı. Herşey için teşekkür ettik. Ve tanıştığımıza çok mutlu olduğumuzu belirttik. Yanına gidip, öptük. Biraz da sarıldık. İkinci sayımız çıktığı zaman, tekrar gelip, dergimizi göstermek istediğimizi söyledik. Bu isteğimiz üzerine “Gelin tabii çok sevinirim” dedi. Çantalarımızı topladık ve odadan çıkıp, mutfağa Nermin’in yanına uğradık. Ona da herşey için teşekkür ettik. Ve evden ayrıldık. Elbette bu yazı bir haber değil, asıl haber Vedat Türkali için hazırladığımız sorulardan oluşacaktı. Eğer cevaplasaydı, herkes gibi bizim de kendisiyle siyasi bir söyleşimiz olacaktı. Açıkçası, hayatın her yerinden konuştuğumuz bu sohbetler ve tabii ki buraya sığmadığı için aramızda geçen birçok diyalog, bizim için yapılacak röportajdan daha değerli oldu. Bu yüzden, sizlerle bu günümüzü paylaşmak istedik.


net dergi

net dergi    75


www.derginet.net

http://twitter.com/netdergi 76   

modern magazine


Net dergi "OYUN" sayısı