Page 1


yusuf ka

ya


petek di

lmaç

şu hayatın falanları filânları mâlûm.


meczup fanzin ikinci adımlama ikibinonaltı sonu

delicesine içerikler ve eleştirileriniz için meczupfanzin@gmail.com

heybedekiler

cüce tanrı ve adam göğe papatya diken terzi pros pro toto yıldız gölgesinde yere düşen gölgeler misafir sa�r aralarında ölürken atlar marduk delikanlısının meczupluğuna dair bahadır içel röportajı ümitvârem er meydanında aşk dizeler x’in son seyyahı ... thk erzincan cüce tanrı ve adam (çizgi hikâye) bir z öyküsü

twitter: /meczupfanzin instagram: @meczupfanzin

w w w. m e c z u p. g a


cüce tanrı ve adam ubeydullah

hüs

na y

ıldız

2. Abdulhamid Osmanlı’sında, İstanbul’un arka sokaklarında, gölgelerle konuşan adamın hikâyesidir anlatacaklarım. İnsanların taşladığı sözleri vardır, suskunluğu küfür diye kabul görür.


Siyah teli kalmamış saçlarıyla ve saçlarıyla bütünleşmiş sakalıyla sokağa girdi adam.. adam girdi, saçları arkasından sürünerek onu takip e�. Saçlarının ucuna tutunmuş gölgeler de dâhil oldu bu girişe. Adam her gün aynı saatlerde girerdi sokağa ve tabi saçları ve gölgeler de öyle. Sokakta olmadığı vakit nerde yaşar ya da ne yapardı: kimseler bilmezdi. Adam, çöp yığınını karış�rdı, bulduğu ilk yarım elmayla başladı güne ve onunla hamd e�. Ağır adımlarla sokağın ilerisine, karanlık köşesine doğru ilerledi. Arkasından onu takip eden saçlarını ve sakalını kucağında toparlayıp oturdu karanlığın içine. Gözlerini yumdu. Üçüncü tekil şahıslar uyuyor zanne�. Adam ise mırıldanmaya başladı; sorular sordu, cevaplar verdi, gülümsedi ara ara ama bu olanları kimseler görmedi.. *** İki delikanlı, gece üstünü örtmüşken İstanbul’un, içlerindeki kini kanla süslemek için karşı karşıya geldiler. Biri diğerine tanrılık e�; yeni bileğlediği saldırmasıyla verilen canı aldı diğerinin elinden. Kalbi kararmış cüce tanrı, kulunu kalbi kadar karanlık olan ara sokağa sürükleyip, çöp yığınlarının arasına gizledi. Sabah olup karanlıklar aydınlandığında, cüce tanrı, üzerindeki zabit üniformasıyla ara sokağa girdi. Çöpler arasından kanları sızan kuluna, ölümü için nasıl bir sebep yaratması gerek�ğini düşünüyordu ki adam sokağa girdi arkasında sürünen saçlarıyla ve gölgelerle. Zabite aldırmadan çöpleri karış�rdı ve bulduğu bir parça ekmeği kemirerek karanlık köşesine ilerledi. Zabit, hayretle izledi onu.. cüce tanrı, yaratacağı sebebe kavuşmanın verdiği heyecanla koştu karakola. Zabitler, cüce tanrının arkasında girdiler sokağa. Adamı saçlarındaki bitler beslerken yakaladılar. Çöp yığınlarının arasında yatan maktulün ka�li olarak yaka paça karakola


götürdüler. Cüce tanrı girdi sorguya: sorular sordu, cevaplar istedi, i�raf bekledi, kulunun yalvarmasını diledi... Adamın geçen saatlere rağmen suskunluğunu koruması, çileden çıkartmış olmalı ki zabi�, cüce tanrı küfürler eşliğinde tekmelemeye başladı adamı. Ertesi sabah, adamın yıllardır devam eden ritüeli bozuldu; o ara sokağa giren kimseler olmadı o gün ve bunu sadece gölgeler fark e�. Dostlarını aradılar İstanbul sokaklarında ve güneş kızıla çalarken nezare�e buldular adamı. Gölgeler, anlam veremedikleri bir şeyle karşılaş�lar; adamın gözlerinden tuzlu sular akıyordu. Sebebini sorsalar da cevapsız kaldılar. Zamanın ardında kalan gölgelerden aldılar haberi ve tuzlu suya sebep olanı. Geçmişin gölgeleri, nezarethanenin duvarlarında canlandı; kara bir tekme peyda oldu adama hücum eden, tükmükler sıçradı büyük bir ağızdan ve bir gölge diğerini öldürdü acımasızca, kara kanlar sıçradı gölgelerden... Gölgeler sustular, adamın gözlerinden akan tuzlu su durulmadı sabaha kadar. Yeni bir sabaha uyanırken İstanbul, adam gölgelerle birlikte süzüldü demir parmaklıklı pencereden. *** Zabit, cüce tanrı, yara�cılarının duasıyla çık� evinden. Yolunun üstündeki bir ara sokağa sap�ğında ayak uçlarındaki gölgelerin büyüdüğünü fark e�. Gölgeler büyüdü, büyüdü ve ayaklarından koptu zabi�n. Zabit, kendine mahkum sandığı gölgeleri karşısında bulunca nefesi boğazında düğümlendi. Gölgeler bir bulut halini aldılar önce ve kendi karanlıklarını aydınla�lar. Aydınlığın içinden, saçlarını ve sakalını kucağında toplamış, gölgelerin üzerinde bağdaş kurmuş halde oturan adam peyda oldu. Gözleri kıpkırmızıydı. Yanaklarında tuzlu suyun bırak�ğı izler apaçık görünüyordu. Zabit, tanrılığını unu�u o an.. karşısında havada oturan, hayır hayır uçan, bu imkansız, ama, evet, nasıl, havada... Adam suskundu ve suskunluğu kara bir ok olup saplandı zabi�n kalbine. Kanlar akarken, adam yere kondurdu ayaklarını. Arkasında onu takip eden ak saçları ve saçlarının ucuna tutunmuş gölgelerle sokağına yürüdü.


göğe papatya diken terzi bekir dadır

Zaman saçlarından akınca başını kaldırınca papatyalara ince bir yalnızlık olur senin gözlerin. Günaşırı bulutları sayarken haylaz bir mevsimde tanışmış�m sesinle, neye benzerdi göğe papatya diken bir terzi ya da neye benzerdi bir mavi. Henüz gelmemiş bir eylülü kucaklıyorsun çarşaflarının arasında, ödünç alıp ödünç veriyorsun yüzümüze as�ğımız o sökük sabahları. Bir sabah pencerene iliş�rilmiş bir sonbahar bulursun kanadında Erinçkuşu'nun. Ey günah meyvem tunç rüyam bin yıllık annem boynun hangi kokunun yerlisi?


pros pro toto övünç pehlivan


Bir şey �kırdadı - Susun! kocaman bir çi� burun deliği - Gerçekten gülmezse olmaz en sa�ndan bir çi� gamze - Sen! Gülerken ağlayan şu ağacın ardına bak Bir şey �kırdadı. - Orada moraran bir şey varsa oracıkta yüreğinde atla gel çocuk tümülüs hışırtısının sırtına bin anılarıma tutun - ve çaldığımız benzinin bir damlası fısıltısına… - bir şey susun! burası hepten sessiz en ucuzundan kefen bezi mezar kazıcıları bile dilsiz - yüreğimde köy kahvesi sesi ardı

küssem “küser mi otu”: ölüm gözyaşımı bir çığlığa diker bin gerçeği bir film karesine sorarım kaç milyon geldik Şaban’ın mezarına - sayalım. - aynı anda dokunsak çiçeğe gülüşüne, İstanbul’a ve toprağa “Neeeaee” diye bağırsak aynı anda düşsel milyon inek göğsüm çatalı yangın yeri - beş parasızsak gülmeyecek miyiz beee - güleceğiz ulan “eşşoğlueşşek!”

ban’a

k şa

*ine


yıldız gölgesinden yeryüzüne düşen kelimeler maktûl

Deniz kıyısında tüm bilinciyle yeral� solucanları devrimi ve de güneşe ih�yaç duymayanlar memnun edecek kaosun kraliçesini. Domuzlar önce file ve çitlerin ardından düşler bal kabaklarını, sonra biz bir palavrayla dağı�rız domuzları; bir mağaraya. Bu yüzden mecaz mı kalmamış�r kalbimizde? Fırla�p bir maymunu trambolin sayesinde, yakalarız ucundan bir kuyruklu yıldızı; tüm gölgesi ve ih�şamıyla. Sonsuz bir metafor devinimde haykıran domuz: "Kaldırın şu semafor bayraklarını üstad geliyor." Maktul hastalıklı bir köle filikasıyla gider yanına. Sır�na alır da rüzgarı, haya�a kalacak mı deryada?


"Mors kodu tuşlar �trek parmaklarım, gergin ve afilli bir ölüm makinesiyim. Beni kıyıya ulaş�r yoksa u�u kaplar komşum Hitler'in küfürlü infaz emirleri!" "Pencereye çarpan karganın şu deryada ki yalnızlığı, kara büyü. Bir ömür yalnız bir ölümü bekledim, şimdi o kargadan yok bir farkım... Sonra devreye girer yorgun dudakların. Yeni bir hakikate çekiyor beni sorumsuzca. Nefesini hissediyorum gemiyi sallayan lodoslarda. Sesini işi�yorum korkmadan makine dairesinin çarklarında."


misafir neslihan ermahiş

h

dulla

ubey

“Dünyayı bağrında taşıyan Atlas'tan yükümü sırtlayıp gidecek�m. Anlamları, salkım salkım akıyordu sindirdiğim ahların. Ne olduysa ya da hangi klişe ile yıkandı ise midem uyandım. Yas�ğımdaki sabun bahçesi uyandırmış olsa gerek, nefesim ciğerlerime bayram e�rmiş gibi. İnanmaktan selametli bir planla, kaçmak istemiş�m ama olmamış. Ben, benden kurtulmaya yemin etmiş�m, olmamış.” dedi uyanınca.


Uzun zamandır uyanmasını bekliyordu yanında Sa�. Çelimsiz vücuduna, çökmüş gözlerine, zıt ve lüzumsuz gülümsemesiyle tanıyordu köylü onu. Dünyası, evinden ibare�; pencere önünde 3 günde bir sulayıp yeşer�ği çiçekleriyle kapa�yordu yalnızlığını. Gençliği güzelliği tek bir fotoğraf karesindeydi. O da sarı siyah, tozlu bir serzenişten başka bir şey ha�rlatmıyor. Öyle ki fotoğra�, pencere kenarındaki divanın dışarıyı izleyen yerine, ahşap bir çerçeveye koymuş ve üzerine de ince işli bir dantel örtü vermiş�. Tek hazinesi tek ha�rası… Belki de tek savaşıydı. Divanın al�nda cilası pek eskimiş sehpası vardı. Çayı çorbası ilk onun üzerinde durur, ilk ona damlardı lezze�. Her defasında cebinden kuş mo�fi işlemeli bir mendil çıkarır, tam sehpanın üzerindeki yemeği silmeye koyulurdu ki mendile kıyamaz, kaşları birleşir, gözleri dolar bir lokma dahi yiyemezdi. Duvarlar üzerine, çalmayan kapı başına yıkılırdı. Bir daha ve bir daha zaferi hiç olmayan, nefes savaşına yenik düşerdi. Bu ça� yalnızlığıydı. Bu merdivenlerin gıcır�sı davasıydı. Bu çeşme, tek misafir muhabbe�ydi. Bu halı tek hikâyesi… Bu, bu, bu… Burası eşi�r yarımlık, yalnızlık… Kapısının önünde bir seher vak� bulduğu genç adam on gündür uyuyordu. Sa�, bah�yla savaş içinde kara kapana kısılmış bu haya�nda ilk misafirini ağırlıyordu. Kerelerce inip çık�ğı merdivenler, bah�nın kısırlığında çürüse de misafirinin nefesi kuyudan güğümlerce suyu ge�rmesine yetmiş�. Dağları delip Ferhat olmamış� ama güzeldi birine can suyu olmak. “Ha gayret, Sa�!” diyordu belki de kendine. O vakte kadar olmamış�k; lâl etse de fazladan bir kaşık daha yıkayıvermek şurasında, ha şurasında ceylanlar koşturmuş idi. Güneş, misafirinin üzerine yorgan olsun diye perdeyi aç� Sa�. Kanı taze bağ yapraklarıyla temizlenmiş, yanaklarına allık gelmiş�; genç adamın. Gözlerine düşen sabah güneşiyle on gün sonra uyandı. Sa�, ellerini nereye koyacağını bilmiyor, evvelden ezberlediği bu genç adamın yüzüne bakamıyordu. Kalbi bir çingene ayısı gibi. Gözler paslanmış kanca gibi sabit. Durdu… Bekledi… Misafirinin kim olduğunu öğrenmenin telaşı, korkusu belirdi yüzünde. Koca bir


yır�ktan içeri girmiş gibi haylanıp minik bir kıvılcımla canını çıkaracak gibi “De uyan!” çıkıverdi ağzından. Genç adam tavanda, eskiliği adeta konuşan lâmbayı gördü. Köşelerde örümcek ağları… Yine tekrarladı genç adam: “Ben benden kurtulmaya, yemin etmiş�m, olmamış.“ Sa� bir şeyler yapmaya çalışıp, odada sadece çırpınan bir balık gibi dönüyordu. Adam: “Hey! Beni neden kurtardın? Kadın sağır mısın?” Sa� durdu, kaşları kalk�, perdeleri kapa�p odadan hızla çıkıverdi. Hemen sonra odaya elinde bir tüfek ve bir bardak suyla döndü. “Belli in�har etmişsin şeytan evladı! Ben seni ne demeye suladım cana ge�rdim. De şimdi bana kurşun mu, su mu?’’ Genç adam doğruldu, gözleri tüfek deliğine sabit… Sanki yatağa mıhlandı. Sa�'nın cesare� kirpiklerinden akıyor, kan ter içinde, genç adamın ırmak yeşili gözlerinden, ölüm ile yaşam arasında bir cevap bekliyordu. Genç adam ayaklarını yorganın al�ndan çıkardı ve güçlükle ayağa kalk�; başını kaldırdı, kaşlarının keskin detayları kaska� bakışıyla birleş� ve… “Adım, bir güç savaşında ayaklar al�nda ezildi. Bağrım, şeref kadehlerinde içildi. Sesim, yıkık taşlar al�nda sustu. Ben sadece ölmek istedim. Göğsümü dolduran hırs, zırlayan veletler gibi. Bitli bir it gibi kaşınıyor ruhum, ben sadece ölmek istedim! Neden parlak bir kuş yap�n beni, neden ölüme terketmedin?” Sa�, bir mucizeyi aralar gibi dağılmış; ama ağır hareketlerle indirdi tüfeğini. Sanki uzunca süreler aksa�ğı, ertelediği bir savaş haritasını çizer gibi oturduğu yerde parmağıyla halının çiçeklerini dolaşıyordu. Dudaklarından çelimsiz bir cümle çıkıverdi. “Gelecek ve hiç gitmeyecek�. Bekledimdi…”


satır aralarında ölürken atlar ayfer karakaş

ve bir albatros bir rüyayı ikiye böler kimsesizliğinde bir hiç kalp öylece bakar el işaretleriyle bir pandomim... görünmez aynaya düşer alkışlıyorum dudaklarından şimdi o sokaktan geçmeyeceğinden eminim geçmesen de geçiyor bir şeyler mesela zaman sa�r aralarında büyürken otlar karıncaları ve kuşları severim ben karıncalar yürür kuşlar uçar fazlası var mı yürümek ve uçmak bildiğim kadarıyla yok bilmediğim kadarını bilemem kocaman açılmış gözbebekleriyle bir kül düşer �rnağıma keserim sonra tekrar uzamaya başlar iri iri yalınayak ve bir yalan arafa uzanır sa�r aralarında uyurken yılanlar


can kırıkları doluyordu boşluklara daha bir acıyordu gün ışığı küfretmek is�yordum kılıç kesiklerine bu yüzden kendimi bırakıp bilinmeyen bir şehre hiç kimseden devam ederek atlıyordum çağı her neyse kendim dünya kötü bir yer biliyorsun bazen unutuyorum bunu -seninlebundan bahsediyorum aslında tam olarak bundan çekiş�rilen gözlerinin iki yakasından üç kara parçası toprağından -bana ne bundan-çelişiyorumtam olarak gökyüzünü özlemiyordum sa�r aralarında uçarken kuşlar şarkılara inanmamış�m aslında kaplumbağalara inandığım kadar bu yüzden korkmadım yüzüme yüzüme yürüyen yakışıklı aksak ölümden şimdi üzüldüğün hangi kevgirin deliğiyse hangi çalının çıbanıysa avuçlarıma bırak püfff ve çimenlerde mutlu çiçekler açar sa�r aralarında ölürken atlar atlar ölmese de olurdu...


marduk delikanlısının meczupluğuna dair zeki al�n

... III. lanetin paranoyasına dair gün günü kovalamış; ay ayı, yıl yılı... duyan olmamış kimse ne meczup'u ne arınkar'ı Marduklar’ın ruhlarını göğe gerdiklerinde rengini kana bürünmüş bembeyaz nehirlerin /arasöz Meczupluğa dairdir/

genç delikanlının az konustuğudur; "dirim güvencesidir medeniyetin; ÖLÜMÜM KEHANETI..." ruhunu okşayarak serpilen dilsizbüyüler perilerini erinlikten kalbine sürdüğünde başlamış olacak her şey; bir ayin, bir sancı... toprağın gözlerine dokunduğu anı bekle

başlangıca gider.


eziyet ve hakaretler ruhunu kırbaçlıyor Meczup'un uçanatbaşlarını gördüğünde bir geceyi koynunda saklıyor; âyetleri gözbebeklerinde yükselip alçalacak olan ne varsa topraktan medeniye� Marduklar’ın kırkruhları arasında IV. meczup, cücetanrı* ve adamkarga’ya* dair deliliğin kutsal avizesinde geçerken dünya Arınkar'ı köle yapıp yeryüzünden gökyüzüne ulak etmiş tanrıruhlar; kendiliğin bilgisiyle eriyen taşları çocukların derin uykusunda şimdi öle öle yaşa, ey ruhsuz anla�cıkuşu Meczup tekrar savunuyor cüretkâr ruhunu Cücetanrı ve Adamkarga’nın karanlık yortusunda yarasamührü ile seçilmişlerin uluduğu gün; ölüm sadece onun düşünde!

*Cücetanrı: Mağlubiyet ve kibir tanrısı *Adamkarga: Lanetliler Meclisi üyelerine verilen ad.


bahadır içel ile benim adım z üzerine


- Gökyüzüyle bütünleşerek uçabilmek, sizde nasıl duygular canlandırır? Rüyalarımın çoğunda uçarım. Sanırım bu haya�n tüm kısıtlarından ve sınırlarından kurtularak tamamen özgürleşmiş olmayı hisse�riyor bana. Gündelik yaşamın sorunlarından, sorumluluklarından kaçış. Rahatlama ve mutluluk… Yer çekimine bile karşı geliyorsunuz, var oluşa bir isyan aslında. - Bunca yalnızlığın olduğu bir dünyayı düşlemek ve canlandırmak dileğinin kaynağı nedir? İnsanlar, bu kadar yalnız kalmayı hak edecek kadar kötü olabilir mi? Birey olarak insanların kötü değil de çıkarcı ve bencil olduklarını düşünüyorum bu da toplumsal düzeyde kötü olmamıza ye�yor zaten. Bence insan bu dünyada var olmuş en kötü ırk. Haya�a kalmak ya da zorunluluktan değil de keyfi için öldüren başka bir canlı türü bilmiyorum. - Teknoloji, doğayı feda etmeye değecek kadar gerekli midir? Benim ütopyalarımda teknoloji ve doğa el ele var olabilir. Elbe�e zaman, maliyet ve iş gücü gibi bedeller ödenmesi gerekiyor oysa biz insanlar her şeyi en kısa yoldan ve ucuza yapmaya çalış�ğımız için teknoloji doğayla birlikte var olamıyor. - Z’nin bir ismi olsaydı, bu isim ne olabilirdi sizce? Z'nin bir ismi var zaten, yalnızca bir har�en oluşuyor ve bu ismin onu tanımlamak için yeterli olduğunu düşünüyorum.


- Su, hem içecek olarak hem de dost (belki de evlat) olarak kitabınızın umut kaynağı gibi gözüküyordu. Umudun eller arasından kayıp gitmesi nedendir? Kendi umudumuzu kendimiz yara�rız, kendi umudumuza kendimiz son veririz. Umudun en öznel kavramlardan biri olduğuna inanırım. Buraya kitapları okumayanlar için bir “spoiler” ibaresi koymak lazım; Su, Z’nin çocuğu, ona hayat veren de zaman kaymaları ile onu kendine ge�recek olaylar silsilesine son veren de kendisi. Kendi umudumuzun ka�lleriyizdir ya da aslında hiç nefes alamayacak umutlara kapılırız. Biraz bundandır Su’nun Z’nin kolları arasında hiçliğe karışması. - Z, hep yalnız mı kalmalıydı? Onun yoluna ortakların çıktığı yeni bir macera var mıdır ufukta? Z, doğası gereği yalnız bir kahraman ancak onun yalnız kalmaması için elimden geleni yapıyorum ve yapacağım da… Z'yi ve dünyasını tekrar ziyaret etmek isterim ve ömrüm yeterse bir gün edeceğim de çünkü anla�lması gereken daha çok hikaye olduğunu düşünüyorum Z'nin dünyasında. Ancak beş yıllık planımda bir Z kitabı yok, farklı projelerle meşgulüm. - Z’nin dünyasında kargalar yaşamlarına devam edebiliyorlar mıdır acaba? Ahvalleri nedir? Bence bir şekilde devam edebiliyorlar ama sanırım ar�k vücutlarının çoğu makineden ibaret...


terk-i ben osman hasdemir

Ümitvarem! Bir nefes al derinden Konuşmak üzere degil bu defa Buğu olması için Soğuk pencere camına benzeyen gözlerinde Silinmeden veda yazısı o buharlı camdan Gitmiş ol Cam üfler gibi şekillendir gözyaşlarını Kırılana kadar gitmiş ol. En ücrasına kadar ciğerlerinin Bir nefes al daha derinden Uzaklaşmak için herşeyden Bir soluk daha uzun yürüsen Kaç adım gerinde kalır? Üflesen gidebildiği kadar uzağa Ve orayı sınır bilsen Ötesine geçince midir terketmenin kesinliği? Vedalar hep gitmelerde mi? Ama hayır Ne gidişlerin �kar çuvallara varlığını Ne de dönüşlerin bağlar ağzını Aklın hep Öte zihinlerde kendini anar. Gözlerin başka gözlerde iki kelam için Dilini arar.


Meczubum kim kesmiş sözünü ? Şu dönen dünya hangi çarkın dişlisi ki Dilini sıkış�rmış da gönlün kırılmış? Bunca belirsizlikte ümitvarem Kim bakmış falına Kusmuğun genzinde bırak�ğı izden? Vardığında gideceğin yere Kendinden kaçabilecek kadar Büyük olmadığını anlarsın cüssenin Bir neva alır hüznü o zaman, Geçirir boynuna, Az bir açıklık kalır boğazında Ah edebilecek kadar Bu ah O en derin soluğun ahı Bu of hangi çıngıyı harlar? Silmekten yazısını meczubum Kırışmış alnın, Kılcal bir yenilgiyle başlar bu terkeyleyiş Sildikçe kanar ve kızıla döner Şakaklarında bir vedanın mısraları var ar�k İki büklüm gövdeni bir başına bırakma Başını da al git.


er meydanında aşk dizeleri orhan batuhan akgül


Kış gelir Üleşilmez çoraklara Kaması belinden düşmez bir oğlanım Bulut birikmiş bey yamacında Nedendir kılıç çalamaz olmuş atam güz döşeğinde elleri - Ve derler ki Sayılı gün Sarılı yara Çabuk geçer Derler ki uçar gider acı Ne yara geç� babamda Ne gün geç� seni görmem için Acem pazarında hapsolmuşum Heybemde soluğun Uykuyu senle ikna ediyorum Ki üstelik Kınım günbegün baş ucumda hiçbir bedeni lağvetmeden Tortulaş�rarak özleme vuslat ekiyorum Biç�ğim her acı namına namzet Kaması belinden düşmez bir oğlanım ey güzel! Atam Fars dolayında kılıçlandıydı - Diyarlar ki büyükçe şehirler var Hükmümüze girdiydi de gönlümüze girmediydi Han okunun düştüğü yere kurduydu otağını Benim gönlüm oku sana düştü ey güzel! Sarı papatyaları yeşer�rken heybemdeki soluğun Beni tahayyüle zahmet etme sen Düşlerinin eriş�ği yerde ilga olurum


Yalnız tulpar anlar beni Bir onla süzülürken göklerdeyim Bir de sen süzülürken usumda Hangi sema bana kolun açmaz ki? Tulpar Cenk yoldaşım Tek sırdaşım tulpar Gökyüzüne sevdalı a�m Başka kubbelere gök demiyor Nasıl desin Tanrı dağları varken Fars yarlarına yurt Ve ben nasıl olayım Yar beklerken beni başka yere yâren Birgün ey güzel! İnen ilk yağmura ben adımı söylerken - Taarruz emri çalınır tuğlarda Kılıçlar çekilir Babalar ölür Kalan kalır Tulpar şahlanır aya karşı Cenk biter sonrasında ve belki Sunulanı iade eden bir mutlu olurum Ya da belki birgün ey güzel! Han durur Kan kurur Ve tulpar şahlanır sana karşı Ay tutulur hevesinden Dörtnala sevdaya kanatlanırken ben!


x’in son seyyahı davut güneş


... zülfikar polat Sarhoş deniz a�ma binip yeni dalgalara sürmek... Yeni dalgalara... Ya da öyle bir şeydi. Denizde at koşturulmaz. Atlar yorulur... (Adın neydi senin?) Hiçbir şey eski gelmez insanoğluna "Yeni" kelimesinden daha Eskimeyen tek şey eskimek Yeni, yeni, yeni... Yazdım eskidi. Ve atlar da yoruldu. (Ne renk� gözlerin?) Bıyıklar terler mi hiç? Çok düşününce oluyor bunlar. Çok düştüm ben Çok düştü benden Günler düştü, gözler düştü, Aylar, yıllar, saçlar, ha�a kaleler... Bir ara denize düştüm Oh be dedim, "Nasıl olsa denizde herkes eşi�r" Atlar düştü hep atlar düştü... Daha kötü ne olabilirdi ki? (Sahi ya saçların, tenin?)


thk erzincan mete almalı

Sır�nda yük, alnında ter. Hayır hayır asker değil bu er. Bu er kanat binmiş omuzlarına bir rüzgârsever. Yükseklik 120 metre. Müdür nokta, servis aracı virgül kadar kaldı koca dünyada. Tamam şimdi evreni sorgulama vak� değil lâkin tam yeri tam tam zamanı. Millet sudan çıkmış balık. İçerlerde hafif bir tedirginlik. Nasıl olacak ? Hoca dik� toprağa çorabı, eser tabi burası dağın başı... Vakit kaybı yok güneşi devirmeden başlayalım der hoca. Ve bir isim telaffuz eder atmosferin bağrına. Kişi öne çıkar elinde kaskı. Arkadaşları ona hep duacı. Yardım ederler. Sererler kanadı yere. İpler Arap saçı, hocanın sihirli dokunuşu. Telsiz, kask, yedek... Her şey hazır. Frenler elde bakışlar kartal olmuş ilerde. Kalkışa hazırız, Allah Allah Allah... Gökyüzünün kucağında sallanıyorum bir beşik gibi. Ne korku ne keder. Kaldırıyorum başımı yukarı. Kocaman bir kervan. Rotası senin elinde olan bir gökkuşağı. Uçmak asumana imza atmak gibi bir şey. Yüzünü öpen rüzgârla muhabbet etmek... Uçmak, asılı kaldığın havada sarhoş olmak. (Thk yamaç paraşütü kursu, Erzincan.) Frenlere emredip ayağını yere bas�ğın an mutlulukla karışık hüzün. Yeniden havada olma arzusu. Alelacele paraşütü gül yap koş servise. Tepede olmak bile yeter. Çünkü seni gökyüzünde sevmek aşkların en güzeeeliii. *Şarkı önerisi; Ege Çubukçu: Kanatlanıp Uçacaksın


cüce tanrı ve adam çizim: yusuf kaya öykü: ubeydullah


kayıp hazine avcısı bir “z” öyküsü bahadır içel “bu öykü; bahadır içel’in “benim adım z” isimli kitabına dair bir devam hikâyesidir. ve tefrika hâlinde yayınlanacaktır.”

Benim Adım Z ve bu geçip gitmiş dünyanın son insanlarındanım. İnsanlık yükseldi ve düştü. Şimdi kendine insan diyen barbarları görünce kendimi nasıl adlandıracağımı bilmiyorum. Nesli tükenen bir türüm. Kan emiciler, yara�klar ve canavarlara karşı yalnızca bir av olan zavallı insanoğlundan biraz fazlasıyım yalnızca. Derin bir nefes alıyorum ve alçalıyorum. Eskiden bu kadar kendini beğenmiş değildim. Herhalde yeryüzüne yukardan bakmak beni aşağıdakilere karşı üstün hisse�riyor. Ayaklarımın birkaç metre al�nda kısır, kuru toprak akıp gidiyor. En ufak yeşilliği geç�m cılız bir çalı bile yok etra�a. U�umu kaplayan yüksek dağlara her geçen gün daha da yaklaşıyorum ama halen uzaklar… Sonsuz görünen çöl uzaklıkları da çarpı�yor. Manzaramda değişmezmiş gibi görünen dağlar, bir iskele�n dişlerine benziyorlar. Eskiden dağların ufuklarında kar denilen donmuş su kütleleri varmış. Yeterince yüksekte soğuyan su buharından oluşurlarmış. Şimdi kar bir yana en son yağmuru belki de aylar evvel gördüm. O da çok kısaydı. Bir hayal gibi… Haya�mın bir kısmı bir hayal gibi zaten. Benim gibi çok uzun zaman bu hastalıklı dünyada yol alırsanız geçmişiniz deliklerle dolar. Derince iç geçirip geçmişe değil de geleceğe odaklanmaya çalışıyorum. Beni delirmekten alıkoyan tek şey ileriye bakmak ve az da olsa umut etmek. Benim gibilerin; bilimin ve aydınlığın çağından geriye kalan çok az mirası koruyup kolladığı rivayet edilen şehri bulma hayali… Atlan�s’in hayali…


Yavaşça uçuyorum. Uçmayı her zaman sevmişimdir. Gözlerim yarı kapalı, göğsüm hafifçe ileride… İlerleyişimden doğan hafif rüzgâr tenimi okşuyor. Yerden yalnızca bir metre yüksekteyim, ayaklarım birleşmiş. Denge merkezimi korumak için bir duruş… Yoksa çeşitli pozlarda uçulabilir. Elleri ensesinde sır� yere, gözleri gri gökyüzüne dönük uçmayı alışkanlık haline ge�rmiş bir adam tanımış�m. Keyfine fazla düşkündü, önüne bakmıyor olmanın cezasını ağır ödedi; haya�yla. Tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz ve uçmak hafife alınacak bir ye� değil. Eskiden insanlar uçabileceklerine inanmazlarmış; oysa doğuştan zihinsel bir engeli olmayan herkes uçabilir. Telepa� ve telekinezi için de aynı durum geçerli. Yeteri kadar gelişmiş her beyin, doğru eği�mle bu becerilerini kullanabilir… Uykum geliyor. Oysa eskiden hiç uyumaya ih�yaç duymazdım. Kısa molalarda yap�ğım meditasyonlar yeterdi. Şimdi uyumak is�yorum. Bu da ye�lerimi yi�rdiğimin, gerilediğimin, bu zehirli dünyanın daha fazla içime işlediğinin bir kanı�. Yere iniyorum. Sığınacak ne bir kaya parçası ne de bir yüksel� var. Göz erimimde herhangi bir canlı yok. Zihnimle de tarıyorum, bir tehlike görünmüyor. Sır�mdaki çantayı kenara koyuyorum, yere uzanıp uyuyorum. Hemen uykuya dalıyorum. Rüyasız, kısa, kesik kesik bir uyku. Uyandığımda gri gökyüzü iyice koyulaşmış, gece olmalı. Ne kadar zaman geç�ğini bilme imkanım yok. Kimse bilemez.


Zaman bile eskisi gibi işlemiyor ar�k. Kalkıp yürümeye başlıyorum. Uçmak keyifli olsa da bu ye�yi yi�rmiş insanlar için korkutucu ve şaşır�cı olabiliyor. Karşıki dağ eteklerinde yaşam bulacağımı ümit ediyorum. Göze fazla batmayı sevmem ve insanoğlu aç. Yiyeceğe, umuda, güce aç… Uçabiliyor olmam akıllarına kurnazca ve nahoş fikirler ge�rebilir. Göğün koyu griliği açılıyor. Kirli bulutlarla dolu göğün ardında güneş doğuyor olmalı. Sandığımdan çok uyumuşum. Neredeyse tüm geceyi uyuyarak geçirdim demek ki. Sessizce ilerliyorum. Dağlar ar�k çok daha yakın, ben uyurken yer değiş�rmiş olabilirler mi? Yalnızca zaman değil mekân da bir garip. Bu akşama kadar dağlarda olabileceğimi düşünüyorum. Gün geçip gidiyor. Dağların hatlarını seçip gölgelerine yaklaş�ğım vakit onu görüyorum. Uzun süredir görmediğim bir görüntü olduğu için biraz heyecanlansam da temkinli davranıyorum. Ha�alardır konuşmak bir yana, bir canlı bile görmedim neredeyse. Yalnızlığı severim ama yine de insan ha�ada bir bile olsa iki çi� laf edecek birilerini arıyor. Daha fazlası da bence yararsız; laf kalabalığı ve boşa harcanan nefesler. Dağların gölgesinde, bir kayaya oturmuş, uzun bir mola vermiş gibi görünen yaşlı adam çoktandır karşılaş�ğım ilk insan. Kaç gündür bu çölde olduğumun algısını çoktan yi�rdim. Günün hangi zamanında olduğunu tam olarak bilmesem de öğlenmiş gibi geliyor. Eskiden insanlar günün her zamanını özel olarak adlandırıp hayatlarını saatlere göre düzenlerlermiş. Öğlen yemeği saa�, iş saa�, uyuma saa�, sevişme saa�… Şimdi dengesiz zamanı ölçecek saatler olmadığı


gibi bölmenin bir anlam ifade edeceği günler de yok. Yaşlı adama yaklaşıyorum. Yürüyor olmam iyi. Uçtuğumu gören insanların dizleri üzerine kapanıp tapmaktan, korkup kaçmaya ya da silahlarına sarılıp saldırmaya kadar pek çok garip davranış gösterdiğine şahit oldum. Bir zamanlar uçabildiklerini unutmuşlar. Kendilerine, dönüşebilecekleri şeye olan inançlarını yi�rmişler. Oysa bu bir sihir ya da mucize değil, basit bir yetenek yalnızca. Adam beni fark edince başındaki geniş gölgelikli şapkayı çıkarıyor. Kırışık yüzünün bazı yerlerindeki deriler dökülmüş, ardında rengi sarıya çalmış metal bir tabaka görünüyor. Gözlerinden biri yuvasından ileri çıkmış minik bir dürbünü andırıyor. Bir kulağı yok, olması gereken yerden üç kablo sarkıyor. Yır�klarla dolu gömleğinden ve pantolonundaki yansımalar tek kolunun ve tek bacağının da komple metal olduğunu gösteriyor. Yaşlı adamın mekanik parçaları vücudundaki organik kısımlardan daha fazla. Ar�k bir insandan çok bir robot sayılır. Yine de merak ve zekâyla parlayan tek insan gözünden, aklının yerinde olduğunu düşünüyorum. Zihnimle uzanıp şöylece yokluyorum. Telepa�k yeteneklerimi bir süredir kullanmadım, kendimi belli etmeden akıl sağlığının yerinde, düşüncelerinin derli toplu olduğunu fark ediyorum. Tehlikeli değil. Fırsat buldukça, karşılaş�ğım insanların mahremine girmeden, zihinlerini yoklamak ar�k bende bir alışkanlık haline geldi. Hem onlardan gelecek tehlikeye karşı kendinizi hazır hissediyor, hem onlara karşı doğru ile�şimi nasıl başlatacağınız konusunda yardımcı oluyor, hem de alış�rma oluyor. Kullanmadığınız yeteneği kaybedersiniz. Mızrağı andıran, bir ucu sivril�lmiş bir sopaya dayanmış. Tehlikeli bir dünyada çok az koruma sağlayacak bir savunma aracı. Yine de çıplak elle olmaktan iyidir. “Yağmurlu günler, sıcak geceler…” Sakince konuşuyorum, zihnimle


bilincine güven verici mavi dalgalar yolluyorum. “Sana da genç adam… Hep genç kalasın…” Aslında orta yaşlardayım ama o kırışık yüzün ve renkleri solmuş gözbebeğinin ardından sanırım herkes genç görünür. “Yol uzun ve zor ama bir dost yüzü bunu katlanılır kılar.” Yaşlılar seremonileri sever. “O süslü püslü uzun tanışmalardan birine yetecek kadar ömrüm yok evlat.” Dişsiz ağzıyla gülümsüyor. Yanılmışım. Eh, ben de bir insanım sonuçta! Gülümseyerek karşılık veriyorum. Birbirimizi anlıyoruz. Haya�an beklen�lerimiz kısıtlı, düşmanlık taşımıyoruz, en önemlisi de tek bir lisanımız var. Eskiden insanların yüzlerce lisanı varmış, ne kadar büyük anlaşmazlık ve karmaşıklık yumağı. Birbirimizden uzaklaşmak için elimizden geleni yapmışız. Şimdi bir lisanı hakkıyla kullanacak kadar insan bile kalmadı dünyada. “Sık sık buraya gelirim, çölün sonsuza uzayan manzarası ve sessizliği hoşuma gidiyor. Sonlu şeyler dünyasında, sonsuzluğa her zaman özlem vardır.” İç geçiriyor. “Çok uzun zamandır çölden birinin geldiğini görmemiş�m. Sen mucizeler peşindeki bir yolcuyu andırıyorsun.” diyor eliyle kayanın diğer yanına oturmam için beni davet ederken. Gidip kayaya dayanıyorum ama oturmuyorum.


MECZUP FANZİN 2. SAYI  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you