Page 1

eSKiyENi’nin tanıtım amaçlı bültenidir. Para ile satılmaz.

Haziran 2011 / Sayı: 2


TÖREN VE BEŞİK Hasan Ali Toptaş’a Ankara… Kravatlı bozkırım. 1970’lerin Yozgat’ından ağzımda bin delice kuşuyla uçtuğum devrimin başkenti. Atkestanelerinin cumhuriyeti. Yüz bin kişiyle yürüdüğüm solum. Işıklı vitrinlerin acı okulu. Ihlamur ağaçları altında ilk kez okuduğum kirpikler. İki çocukla büyüdüğüm tenha. Harf harf açtığım korku; yarama bastığım gelecek; şiirle bağışladığım geçmiş. Çalıştığım devlet, anladığım devlet, sevmediğim devlet. Yağmur mu, akşam mı, ölümün sureleri mi; ey caddelerin dağılma vakti… Kumrular Sokak’tan Sakarya Caddesi’ne kirpik kirpik kurduğum gözyaşı beşiği… Bir günde kaldırdığım yirmi dört cenaze… Rakı bardağında eve geldiğim geceler… Hanımeli Sokak’taki dergi, Özveren Sokak’taki dernek, Konur Sokak’taki yayınevi… süren göğüm benim, ince kanatlarım. Tören. Tören. Tören. Vazelin kokulu çöl: Kalenin eteğindeki kan pıhtısı… Ey sonsuz basın açıklamaları, polis korumasındaki haklar!.. Yazdıklarını birbirine mahcubiyet duygusuyla gösteren büyük acemiler; çocuk ustalarım… Sahip ve köle: Ey devlete gelen kasabalar, köyler… Ağzından su içtiğim çocuk. Yıldızların yerine sokak lambalarını asan modernite. Yalanım, duam, soyunduğum taş, giyindiğim gök; unuta unuta bulduğum dil. Ankara… Kravatlı bohemim. Çocuk gelip çocuk gittiğim sonsuz ana rahmim… ŞÜKRÜ ERBAŞ


Merhaba!

Bol yağışlı, arada güneşli, yeşil ağaçlı, sarı çiçekli; bol yasaklı, seçim süreçli, gizli kasetli, çok derinlikli (!) bir ayı geride bıraktık. Sıcak günleri özledik. Eteklerimiz zil çalıyor. Yaz gelse de tatile gitsek diye havanın gözüne bakıyoruz. Fire vermek şöyle dursun, giderek büyüyoruz. Bu sayı “RENK”leri kurcaladık. Hepimizin teli ayrı, rengârenk birbirimize dolandık. Müzik dosyalarımız da kabarık: Kultur Shock var, Hakan Vreskala var, Funk Alaturka var, Türkiye Kalbur6 Tarihi var… Önümüzdeki sayı “MASAL” diyarlarında gezeceğiz. Öneri ve destek için eskiyeni.mahallebaskisi@gmail.com adresinden bize ulaşabilirsiniz. Baharın tüm renkleri içinize dolsun... Emel Aslan

eSKiyENi Kafe Bar Org. Tur. ve Tic. Ltd. Şti. Sakarya Cad. İnkılâp Sok. No: 6/A Kızılay - ANKARA Tel: (0-312) 433 07 01 www.eskiyenibar.com http://www.facebook.com/group. php?gid=57986518486 Editör: Emel Aslan Düzelti: Ali Serdar Kapak İlustrasyonu: Deniz Karagül Tasarım: Deniz Karagül, Koray Özbey Basım yeri: Primat Ajans

Tören ve Beşik Şükrü Erbaş 2 Merhaba Emel Aslan 3 Yer-de-ki-ler Erdal Ateş 4 Siyahın Yanına Beyazı Koyduk Murat Sevinç 8 Renksiz Şehrin Boyacıları Özlem Ersavaş 12 Bahar Gelsin Artık Emel Aslan 14 Zerzavat Nazlı Kalkan 15 Haksızlık bu ‘Siyah’ Pembe Akgün 16 İlişkimde Yeni Bir Şey Yok Tuncay Durmuş 18 Gri Otomobil Saygın Sarbay 22 Rengârenk Gülbin Demirhan 23 Renk Nedir Anne? Faruk Alpkaya 24 Düşsem de Denerim Vedat Yaşar 26 Eski/Yeni Renkler Kıyaslaması 27 Sertan Abi ile 3S Sertan Özer 28 Derinlik Yoksunluğu 32 Kultur Shock’un Mekânla İmtihanı Tunca Arıcan 34 Hakan Vreskala Emel Aslan 36 Türkiye Kalbur6 Tarihi Tunca Arıcan 38 Funk Alaturka Söyleşisi Emel Aslan 40 eSkiyEni Etkinlikleri 44 Ankara Etkinlikleri 46 Pavyon 1 Kuvvet Yurdakul 47

3


YER-DE-Kİ-LER

mahalle baskısı

Erdal Ateş erdalates1@gmail.com

1.

4

1970’lerin sonuna doğruydu, evet. O zamanlar yedi, sekiz yaşlarında bir çocuktum. İşte o yıllar askeri kamyonlar, Balgat’taki –Amerikan Hava Üssü’ndeki çok yüksek direklerin üzerine kurulmuş o uzay gemisini andıran su deposunun karşısındaki– tarlalara çöp dökerlerdi. Taş, toprak türündeki işe yaramaz olanları uzağa, işe yarayacak olanlarını ise mahalledekilerin görebileceği yakın yerlere dökerlerdi. O zamanlar yoksul varsıl diye bir şey yoktu sanki. Herkes işe yarar bu çöplere saldırırdı. Ne mi idi işe yarar bu çöpler? Budanmış ağaçların dalları; askeri kamyonların, ciplerin, otomobillerin kırık, bozuk metal parçaları. Askeri kıyafetler (neredeyse tamamı erlere ait): Yeşil pantolon, parka, şapka, palaska, bot, sırt çantaları, terden, kirden paspasa dönmüş fanilalar, ortası boklu külotlar… Yemek artıkları. Aralarında açılmamış plastik kutularda reçeller, teneke kutularda balık konserveleri… Yanmış, bozuk, yırtık siyah beyaz fotoğraflar; mektuplar, kartpostallar… Ranza demirleri, delik mataralar… En ilginci de hiç açılmamış filtresiz sigaralar. Kalitesiz bir kâğıttan paketi olan bir yüzünde elinde silah tutan bir asker silüeti basılı binlerce sigara paketleri… Bazen yalnızca ama yalnızca bu sigaralardan dökerdi kamyonlar. Niçin dökülürdü bu sigaralar, bugün de hâlâ bilmiyorum. Bu işe yarar çöplere mahalledeki herkes üşüşürdü. En çok da kadınlar ve çocuklar. Kimi kış için yakacak odunları kimi hurdacıya satmak için metalleri kimi giymek için giysileri kimi de yemek için yiyecekleri toplarlardı. Kamyondan çöpü küreklerle döken iki, üç, dört bazen beş er olurdu. Onlar da bu çöpe üşüşenler karşısında gizli bir zevk alırlardı. Kimi gözlerine kestirdikleri kızlara hava atmak için onların topladıkları türde çöpleri yere atmadan onlara uzatırlardı. Bazen kavgalar olurdu bu çöpler yüzünden. İnsanlar birbirlerine girerlerdi. Her çocuk gibi benim için de bir şenlikti bu çöp döküm yerleri. O pis askeri kıyafetleri giyer askercilik oynardık. Metal parçalar ilgimi çekerdi. İlgisiz parçaları birbirlerine ekler, sökerdim. Sonraları –arkadaşlarımla– sigaralara yöneldim. Torba torba sigaraları ıssız bir yere götürür orada paketlerinden çıkarıp tek tek kırardık. Bir gün, bir arkadaşımın evden getirdiği kibritle ilk sigaralarımızı tüttürdük. Bir fırt çekip atıyorduk. Sonra yeni bir tane daha yakıyorduk. Bir daha, bir daha… Ne de olsa sigaradan dağlarımız vardı. Bu çöp dökülen tarlalarda yalnız başıma dolaşmayı da severdim. Artakalan çöplere bakar ve çöpün döküldüğü, insanların üşüştüğü ânı gözümde canlandırırdım. Çöplerden artakalanların kaotik görüntüleri çarpıcı gelirdi bana. Öylesine eşelerdim. İlgimi çeken nesnelerle oyun oynardım. Kimi nesneler bana hayal kurdururdu.


Yine o yıllarda bir başka çöp şenliğim, Amerikan Hava Üssü’nün çöpleriydi. Üssün çöpleri prestijli çöplerdi. Atılan çöplerin para edecek olanlarını çöpü döken kamyon şoförü –ve bir, iki işçi– hurdacılara götürürlerdi. Uyanıktı bu kişiler. İşlerini bilirlerdi. Bir de değersiz, para etmez çöpler vardı. Bunlar da mahallenin ücra yerlerine dökülürdü. Daha önce hiç görmediğim şeylerle bu çöplerde karşılaştım. Kola, gazoz, meyve suyu ve biraların teneke kutuları; sütlerin kâğıt kutuları; beyaz renkli plastik tabak, çatal, kaşık, bıçaklar… Küçük, yassı naylonlarda ketçap, mayonez, hardallar… İçleri yarım dolu şarap, votka, likör şişeleri… Görünce “Bö!” dediğimiz pis kokan kanlı pedler… Bunların hiçbiri de farelerin cirit attığı küçük mahalle bakkalımızda ve diğer bakkallarda yoktu. İçeceklerin teneke kutularıyla kumbara yapardık. Diğer çöplerle de oynardık. Mahallemizdeki biz çocuklardan dört, beş yaş büyük sarı saçlı, uzun boylu topal bir çocuk vardı. Bu çocuk üssün giriş kapısına gider oradaki gri çöp tenekesinin içindeki çöpleri Amerikalı polislere gösterirdi. Sonra tenekenin içindeki siyah naylon torbaya atılmış çöpleri kucaklardı. Polisler kimi zaman şaşırır kimi zaman alay eder gibi gülerlerdi. Bu topal çocuk uzakta bir yere çöpü döker ayıklardı. Çöpün karşısında soluk soluğa kalırdı. Yiyecekleri hapur şupur yer, işine yarayacak nesneleri eve götürmek için bir kenara ayırırdı. Mahalledekilerin dediklerine göre, bu çocuk bir gün üssün içindeki kimi çöpleri almak için yüksek tel örgülerden içeri giriyor. Topladığı çöplerle tam üsten çıkmak üzereyken askerler tarafından görülüyor. “Dur!” deniliyor. Durmuyor. Ve o gün bacağından vuruluyor. Bu çocuğu sevmezdim. Ama üssün kapısındaki çöp varilinden çöp torbasını kucakladığını gördüğümde yanına giderdim. Hem onu izlerdim hem de yerlerdeki çıfıt çarşısını andıran ıvır zıvırları… Çöpteki yiyecekleri yerken midem bulanırdı.

2. Onbir yaşımda iken sapanla kuş avlama maceralarım başlamıştı. Mahalledeki üç arkadaşımla sabahtan akşama kadar havada, ağaçlarda serçe, kumru, güvercin arardık. Sapanlarda lastik eldiven kullanıyorduk. “Y” şeklindeki bir ağaç dalı, eski bir ayakkabıdan söktüğümüz bir parça deri ve iki, üç santim eninde, on, on iki santim uzunlukta lastikler… Bir gün aşağı mahalledeki çocukların elinde lastik eldiven yerine serum takılmış sapanlar gördük, etkilendik. Serumları Trafik Hastanesi’nin çöplüğünden bulmuşlar. Biz de gittik o çöplüğe… Hastane çöplüğü diğer çöplüklerden çok farklıdır. İnsanı ürpertir. İlk kez gördüğüm bu çöplük bana çok itici gelmişti. Kanlı pamuklar; kol, bacak, ayak alçı kalıpları; ilaç şişeleri, kutuları; parçalanmış kanlı giysiler; irin, kurumuş deri parçalarının olduğu sargı bezleri; şırıngalar; reçeteler; ağza sokulan tahta çubuklar (abeslang); ameliyat eldivenleri; kusmuk, sidik dolu naylon torbalar; boklu bezler; kalın sazrenkli bantlar; küçük dereceler; boş serum şişeleri; bistüriler; farklı boylarda ve renklerde haplar, kapsüller ve kimisi balrengi kimisi açık sarı kimisi sazrenkli serumlar… Birilerine hayat veren bu incecik hortumlar bizim ellerimizde birilerinin canını alacaktı! Kanlı, pis olarak bulup temizlediğimiz, bu ölüme gerilen esnek, güçlü nesneler yine kana bulanacaktı. Hastane çöplüğünü hiç sevmedim. Beni irkiltiyordu. Ayrıca o pis kokular dayanılır gibi değildi. Bir keresinde çöpten serum ararken kalın bir şırınga iğnesi elime batmıştı. “Hastane çöplüğü” denildiğinde elime batan o iğnenin acısını hissederdim hep. Bu yüzden o çöplüğe gitmek istemezdim. Zaten ben hiç serum da bulamadım ve doğal olarak serum takılı bir sapanım da olmadı. Yerlere dağılmış nesnelerin o ürpertici görüntülerini hiç unut(a)madım…

5


mahalle baskısı

Erdal Ateş erdalates1@gmail.com

3.

6

1990’ların ortasında bir kış günü Ege Mahallesi’nde oturan bir arkadaşıma gidiyordum. Körüklü otobüs yalnızca boş tarlalar, tepeler olan bir yerden geçtiğinde, uzaktan o yeri gördüm. Gökyüzü devinen siyah kuşlardan görünmüyordu. Heyecanlandım. Şoförün yanına gittim, orayı sordum. “Mamak Çöplüğü” dedi. Ben de öyle tahmin etmiştim. İndim. Oraya doğru gittim. Çöplüğe yaklaştıkça içim içime sığmıyordu. Kuş sesleri, kanat şıkırtıları yeri göğü inletiyordu. Başımı göğe kaldırdığımda yalnızca sürüler hâlinde uçuşan simsiyah iri iri sığırcıklar vardı. Daha uzaklarda martı sürüleri… Durdum, bir süre yalnızca etrafa baktım pürdikkat. Çöp döken çöp kamyonları, çöp yığınlarının altını üstüne getiren iş makineleri, dökülen çöplerden çöp ayıklayan insanlar… Dört bir yanda yanan ateşler… Heyecanım dinmediği gibi tersine daha da artmıştı. Burası bir çöplüktü, dev bir şehir çöplüğü. Kötü bir koku vardı ama beni hiç rahatsız etmiyordu. Yavaş yavaş içerilere doğru ilerledim.Yerlerde yok yoktu. Bu yerler başka yerlere benzemiyordu hiç. Nesneler mezarlığıydı burası. Yerler ne kadar da çarpıcıydı. Bir çubukla yerdeki bazı nesnelerin altını kazıdım. Kazıdıkça başka başka nesneler çıkıyordu. Ne kadar da kazınsa bitimsiz gibiydi sanki… Omzumda fotoğraf makinem asılıydı ama fotoğraf umurumda değildi. Fotoğraf çekerek zaman kaybetmek yerine buradaki atmosferi solumak istiyordum. Ayaklarım kimi zaman vıcık vıcık yemek artıklarına kimi zaman da yanmış nesnelerin küllerine batıyordu… Bastığım her yeri didik didik incelemek istiyordum ama buradaki gürültü, uğultu dikkatimi dağıtıyordu. Derme çatma bir kulübenin yanına yaklaştım. Kapının önünde dinlenen işçilerin hepsi bana ters ters bakıyorlardı. Büyükşehir Belediyesi’nin işçileriymiş. “Gazeteci misin?” dedi biri sertçe. “Yok” dedim. “Bak kardeşim buraya gelip fotoğraflarımızı çekiyorlar. Sonra bizi çöplükte onu, bunu toplayanlar diye gösteriyorlar. Aşağılıyorlar! Eğer sen de bunun için gelmişsen, hiç gelme!” “Yok! ‘Ben gazeteci değilim’ dedim sana. Yalnızca çöplüğü merak ettim. Onun için geldim.” “Merak mı?” dedi gülerek. Diğerleri de güldü. “Evet. Merak işte!” “Çöpün neyini merak ettin kardeşim! Çöp işte. Allah’ın çöpü…” Bir çöp kamyonu geldi. İşçileri çağırdı. Kalktılar. Benimle konuşan işçi de, “Bak dediğim gibi. Fotoğraf filan çekme. Ona göre…” dedi –tehdit eder gibi– ve gitti.

Nesne yığınlarından sıradağlar oluşmuştu. Bu plastik, cam, kâğıt, metal, tahta yığınları acaba hangi evden, sokaktan buraya gelmişti? Herkes harıl harıl, kanter içinde çalışıyordu. Güleç yüzlü, genç birisiyle konuştum biraz. “İlginç şeyler de çıkıyor mu?” dedim. “Burada altın da çıkıyor, ceset de…” “Ceset mi?” “Ceset ya, kaç kere bulduk. Parçalanmış olanları çöp kamyonlarından çıkıyor. Diğerleri getirilip buralara atılıyor…” Kuşları unutmuştum. Gözlerim yerlerdeydi hep. Ne kadar da irkilticiydi bu yerler. Tıpkı genç adamın anlattıkları gibi. Hava kararmaya başlamıştı. Geldiğim yöne doğru yürüdüm. Mıy mıy, diye incecik inleyen sesler duydum. Sesin geldiği yöne gittim. Bir ateşin kıyısında birbirlerine kenetlenmiş sanki tostoparlak olmuş onlarca köpek… İyice yaklaştım. Korkmadım. O da ne? Kimisinin parçalanmış etleri görünüyor, kiminin bacakları kopmuş, kimi kan revan içinde, kiminin tüm tüyleri dökülmüş ve o kıpkırmızı, yaralı derileri görünüyordu… Tam giderayak allak bullak olmuştum. İçim kan ağladı. Bir köşede de minicik yavrular vardı. Birbirlerine sarılmış, inliyorlardı. Bunların kimi sokaklarda, caddelerde taşıtların vurduğu kimileri de hastalıklarından dolayı getirilip atılmış hayvanlardı. Tıpkı değersiz bir çöp gibi atılmışlardı. Hepsi de ölümü bekliyorlardı burada. Burası bir imha yeriydi. Onlar da ölümlerini bekliyorlardı ağıtlar yakarak… Onları bu hâle getirenlere, buraya atanlara lanet okudum. Büyük bir acıyla oradan ayrıldım. Ayakkabı ve pantolonumun paçaları çamur içindeydi. O gün arkadaşıma gitmedim, gidemedim. Ona diyemedim ta oralara kadar geldiğimi ama çöplüğü görünce dayanamayıp oraya gittiğimi… Sonraları bu çöplüğe birkaç kere daha gittim.


4. 2000’lerin ortasında pazar günleri daha gün ağarmadan kurulan bitpazarı –Bentderesi’nden– İskitler’e taşınmıştı. Çoğunluğu çöplerden toplanmış döküntülerin olduğu bu bitpazarı tezgâhlarının altını üstüne getiriyordum ve eve bir çok ıvır zıvırla dönüyordum. Yine bir pazar günü buraya geldiğimde pazarın sanayinin içine taşındığını söylediler orada bekleşenler. Hurdacılık yapan bir çocukla oraya gittik. İşte ne olduysa oraya gittiğimde oldu. Sanayideki atölyeler, dükkânlar... Bütün mekanlar belediye tarafından zorla boşaltılmıştı. Bütün atölyeler, dükkanlar delik deşikti. Kimilerinin kapıları, pencereleri, camları kırılmış kimilerinin de duvarları parçalanmış ya da yıkılmıştı. Mekânların içi de dışı da sanayinin artıklarıyla doluydu. Özellikle atölyelerin duvarları, yerleri ve derme çatma kepenkleri ürperticiydi. Ben artık bitpazarını unutmuştum. Kendimi bu mekânların duvarlarına ve yerlerine vermiştim. Savaş alanı gibiydi her yer. Ne kadar da çok atölye, dükkân vardı… Artık sadece pazarları değil diğer günler de buraya gelmeye başladım. Elimde fotoğraf makinesiyle yüzlerce fotoğraf çekiyordum. Bazen de kamera çekimi yapıyordum. Önce duvarlardan başlamıştım. O sıvaları dökülmüş, yanmış; boya, zift, yağ, darp izlerinin olduğu muhteşem duvarlardan… Saatlerce bu duvarları inceliyordum. Aynı şekilde evde de bilgisayarın başında çektiklerimi… Daha sonraları bu mekânların duvarlarının ve yerlerinin etle tırnak gibi bir bütün olduğunu duyumsadım. Duvarlardan, derme çatma kepenklerden sonra ilgi odağım yalnızca “yerler” oldu. Yerlerde ne yoktu ki? Atölyesine göre kırık, bozuk metal parçaları; fırçalar; yağ, boya tenekeleri; yedek parça kutuları; simsiyah olmuş kirli üstübeçler, bezler; kir pas içinde iş elbiseleri, ayakkabılar… Bu mekânların yerleri bir sanatçının eserleri gibiydi sanki. Sanayiden sonra yerlere bir başka gözle bakmaya başlamıştım artık.

Hafta içi sanayide pek kimse olmuyordu. Rahat rahat bütün mekânları dolaşıyor ve görsel notlar alıyordum. Birkaç yıl sonra buranın havası değişti. Onlarca boşaltılmış bu mekânları herkes farklı amaçlarla kullanıyordu. Kimileri burada kalıyor kimileri kafa çekmeye geliyor kimileri de kerhane gibi kullanıyordu. İşte bu sonuncusu benim mekânları hissetmemi, görsel notlar almamı sonladı. Her yer fahişelerle ve pezevenklerle doldu. Her mekânın önünde kadınlar ve onlara gelen müşteriler… Bir gün buralarda birileri adam öldürdüğü için bitpazarını yasakladılar. Buranın yollarına moloz yığınları döküldü. Mekânların o pis yerleri daha da iğrençleşti. Hele o bok ve sidik kokuları… İnsanın burnunun direğini kırıyordu. Ayrıca çok ağır leş kokuları geliyordu. Bazı mekânların yerleri spermli peçetelerden ve kullanılmış kondomlardan geçilmiyordu… Sanayi seks pazarına dönüşmüştü. Beni gören fahişeler de buraya seks için geldiğimi sanıyorlardı. Ne zaman boş bir mekânın yerlerini incelemek için içeri girsem bir fahişe beni görüp koştura koştura yanıma geliyordu. Ben yerleri incelerken o başlıyor –kendi kendine– benimle pazarlığa: “Yirmi beş lira. İki kerem yaparsan kırk lira. Üç kerem isterisen eğer elli lira. Argadan, önden… Pirezorvatifsiz sigişiriz!” “Yok. İstemem!” “E, öyleysem niyem geldin?” “Hiç. Ben yerlere bakıyorum.” “Yir mi? Ne vardır ki yirde… Bogdan, pizligden başkam…” Karşılık vermeyince kafayı yediğimi düşünüp gidiyordu. Sonra bir başkası beni görüp başıma musallat oluyordu. 2008’de sanayiye gitmeyi bıraktım. Yerler, her yerdeydi. Bir yer bir başka yere benzemiyordu hiç. Ve artık bastığım yerleri toprak deyip geçmiyorum…

7


Murat Sevinç murat.sevinc@politics.ankara.edu.tr

mahalle baskısı 8

Siyahın Yanına Beyazı Koyduk

Çocuksundur. İlkokul yıllarının hemen başında. Karşılaştıklarının kim olduklarını anlamaya başladığın ve hatta karşılaşmadıklarının da aslında var olduğunun farkına vardığın yıllar. Hep güzel olduğu söylenen bir şehrin, küçük ve güzel bir semtinde, tamirhanelerden toplamaya çalıştığın, yağlanıp atılmış bilyeler bulup iki üç odun parçasıyla “bilyalı” yapmaya çalıştığın yıllar. Kimse de, “bilyelerle nasıl olup ‘bilyalı’ yapabildiğini” sormaz! Yokuş aşağı kayar, inşaat çivileriyle çamurda sert erkek oyunları oynar, çıtalarla uçurtma yapıp kuyruğuna taktığın jiletle diğer uçurtmaların iplerini kesmeye çalışır ve kızların bundan etkileneceğini zannedersin. Gerçi erkek çocuk olduğun için hayat boyu aynı yanılgıyı, farklı şekillerde yaşarsın aslında! Annen akşam camdan bakıp çağırır yemeğe. Gitmek istemezsin, eve girmek istemezsin, masaya oturmak istemezsin, erken uyumak istemezsin, yetişkinlerin yapabildiği şeyleri yapamıyor olmayı istemezsin. Karşı binada zengin bir çocuk yaşar. Zenginliği, mahallede başka kimsede olmayan bir sinema makinesine sahip olmasıdır; kıskanırsın ama neyse ki top oynamayı beceremiyordur. Haliyle hep top oynamaktan, maçlardan söz eder; sinemayı evde seyrediyor olmanın saçmalığını anlatırsın arkadaşlarına. Yapacak bir şey yoktur. Baban, pazardan beyaz ve üzerinde siyah çizgileri olan bir top alır. Günlerce sokağa çıkarmazsın; kirlenmesin, çizilmesin diye. Aynen çakma


spor ayakkabılarına yaptığın muameleyi yaparsın o topa. Bir gün çıkarırsın ve patlar! Ablan, bir karne sonrası kupa marka basket topu alır. Mahallede mutlak egemenlik demektir bu. Başkasında yoktur. Herkes, hafta sonları sabahın köründe seni beklemeye başlar okul bahçesinde; istediğin takımı yapar istemediğini oyuna almazsın. Arsada futbol oynarken seni sürekli kaleye koyanlardan intikamını alırısın. Sonra birgün, mahalleden çok sevdiğin bir abin seni maça götürür. Adını duyup hayalini kurduğun, biri iki kere uzaktan çatısını gördüğün stada gidersin. Boğaz kıyısındadır, eskidir ve elbette, ne kadar da büyüktür! Aslında, abilerin abisi hasta Fenerlidir ve her yenilgiden sonra hiç üşenmeden kulübe mektup

yazmaktadır. Mesela bir defans oyuncusuna mı taktı kafasını; Başkan’a o oyuncuyla ligin bitmeyeceğini anlatır mektuplarında, bıkmadan. Ama işte seni sevdiğinden, senin sevdiğin takımın maçına gelmiş, büyüklük yapmıştır. Çünkü bu arada sen bir takımı da tutmaya başlamışsındır. O güne dek, Rumenige, Şitilike, Braytner, Maradona vardır; tabii kalede Zof ve Şumaher hiç değişmez. Sonra yerlerini Necdet, Samet, Mehmet Ekşi, Engin, Katır Ziya almaya başlar. Ne ara olur bu, bilmezsin. Babandan, mahalleden birinden, sevdiğin kızdan etkilenmişsindir herhalde, ama tam çıkaramazsın sevmeye hangi anda başladığını; aynen diğer sevmeler gibi. İşte stada gittiğin gün sevdiklerini göreceğin gündür. Üstelik başka binlerce kocaman adamla birlikte. Maç, öğleden sonradır. Sen sabahın köründe gidip kuyruğa girersin. Daha önce Eminönü’nde, Mısır Çarşısı’ndaki Et Balık’ta kıyma kuyruğu beklemişsindir, ama bu başka! Şikâyet edilmeyen tek kuyruktur. Sevdiklerine destek olacaksın, kazanacaksın, akşam eve mutlu, havalı ve pek bir yetişkin gideceksin; sekiz on saat beklemenin lafı mı olur? Sonunda girersin. Her yer betondur. Sahanın çoğu toprak, bir kısmı çimenlik; yayla gibi mübarek. Mahşeri kalabalık, yer numarası yok, herkes alt alta üst üste. Aksaray dolmuşu gibi, gelene git demez kapıdakiler. Ezile büzüle saatlerce başlamasını beklersin. Önce tıfıllar maçı olur. Çekirdek çitlerken laf olsun diye göz ucuyla bakarsın. Sonra o an yaklaşır. Önce ısınmaya çıkar kahraman-

lar. İçeri girerler. Yer altına açılan bir tünele. Sonra, dünyanın en güzel kıyafetiyle, çubuklu siyah beyaz formayla yavaş koşuyla çıkarlar sahaya. O koşu beyninizde ağır çekimdir. Oyuncuların kıçlarına giren dar ve kısa şortlar en değerli kostüm, yuvarlanan top diğer tüm toplardan farklı. İnanılmaz bir gürültü eşliğinde. Amigo, “Bağırmayan Fenerli olsun” der. Çok kızar oturanlara ve sık sık oranın tiyatro olmadığını hatırlatır. Demek ki tiyatroda kalkıp bağırmaya başlasak, yönetmen gelip “Burası stadyum değil” diyecek! Tuhaf. Üçlü

çekilir tribünlerde. Eski açık, kapalı, numaralı ve kale arkası ahalisi birbirinden farklı, ama tümü birbirinden haberli. Önce üç kere el şaklatma, senkronu tutturunca yüksek sesle takımının adı. Hançeriniz yırtılır. Yırtıldıkça güzelleşir lanet ses. Maç başlar. Maça göz ucuyla bakar ve kendi oyununu oynarsın, desteğini verirsin, şarkılarını söylersin, küfrünü edersin; kadın varsa iş değişir tabii! Oraya yalnızca maç seyretmeye gelmemişsindir ki. Nedensizce aşk duyduğuna iltifattır derdin tasan. Gözüne girmeyi, maçtan sonra sana teşekkür edilmesini ve hatta maçın sana armağan edilmesini bekler, istersin. Topu ayağından kaçırana kızar ve tüm sezonun kötülüklerini bir anda onun omuzlarına yıkarsın. Hakemle uğraşırsın, ağzıyla kuş tutsa yaranamaz sana; âdettendir, şımarsın istemezsin kara gömlekli. Öyle büyüleyicidir ki tribün ve diğerleriyle aynı şeyi istemek, ne oturduğun buz gibi taş, ne ayağına basarak geçen çekirdekçi, sucu, “alaska, frigo,

9


Murat Sevinç murat.sevinc@politics.ankara.edu.tr

mahalle baskısı 10

dondurmacı”, ne üzerine çullanan, düşen diğerleri ve ne de dehşetli pislik içindeki hela taşları. Sonra yine gidersin, bir daha gidersin; hatta yetmez, Spor Sergi’deki basket maçlarına da gidersin. Orada da Erman, aynı formayla şut çekiyordur, yalnız bırakmak olur mu? Yıllar geçer: ilk, orta, lise… Oyuncular değişir, Metin-Ali-Feyyaz, Şifo Mehmet vardır artık. Uzun uzun düşündükten sonra onlara orta yapan Rıza kaptan. Denizlispor’dan Erol, Jurkoviç’e 86’da otuz metreden takar, odaya kapanıp ağlarsın; Ali, Fener’e son beş dakikada iki tane çakıp şampiyon yapar, yine ağlarsın. Üstelik hiç tanımadıklarına sarılarak. Bazen düşünürsün,


“Neden seviyorum?” diye. Kolej ruhu için mi? Seba için mi? Sermayedar olmayan, emekli ikramiyesiyle kulüp yöneten adam. Efendim, kendisi istihbaratçıymış eskiden. Aman Allah ne felaket; şimdikiler istihbaratçı değil ya, ne büyük onur! Sevdik ve saydık, zorla mı? Gün gelir sizin saydığınıza, yeni nesil veletler, “Ahmet dursun, Seba gitsin” derler. O da gider, namuslu adamdır. Hem, Başkan şimdiki gibi İstiklal Caddesi’nin tam ortasına eden biri de olsa seversiniz renklerinizi. Başka ne için sevilir bu iki renk? Karşıtlıkları anlatan ve her insanda aynı anda bulunan, karakter sahibi renkler olduğu için mi? Şampiyonlukları var diye mi? Olur mu hiç, takım sürünür-

ken de sevilir; sevmenin bir yolu da onun için kederlenmek değil mi? Üzüntünle, sevincinle, seninle birlikte! Çarşı için sever misiniz peki? Belki ama tek başına yetmez. Yine de Çarşı gibi bir grup bir tek sizde vardır, bu da az onur değildir hani. Boş verirsiniz düşünmeye. Sevmek anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir ya. Yalnızca seversiniz, hiç karşılık beklemeden, anne gibi, yalnızca annenin yapabildiği gibi. O iki rengi yan yana görünce gözleriniz dolar. Çocukluğunuzdur, babanızdır, maça götüren abinizdir, bilyalınızdır, göz yaşınızdır, ilk sevgilinize anlattığınızdır, hayatta herkes bir bir giderken, sizi hiç terk etmeyendir. Bilirsiniz ki siz de gideceksiniz ama o iki renk kalacak ve başka bir mahallede, bir başka çocuk ona sevgi duyacak, hayat boyu. Siyahın yanına beyazı koyup öylece bakarsınız; hayranlıkla.

11


Özlem Ersavaş ozlemersavas@gmail.com

Renksiz Şehrin Boyacıları

mahalle baskısı

İlkokul yıllarında henüz yeni yeni sökmeye çalıştığımız okuma yazmamızla kısa bir hikâye yazmamızı istemişti öğretmenimiz. Kapalı, kasvetli bir hava olduğunu hatırlıyorum o gün. Her gün erkenden kalkıp tüm şehri baştan başa boyayan bir çocuğun yarım yamalak hikâyesini yazmaya çalışmıştım. Hikâyenin kahramanı da tüm şehir halkı uykudayken–tüm şehrin gece yarısı olmadan uykuya yattığını ve sabah olduğunda yine hep beraber kalktığını sanan çocuk aklıyla–evleri, arabaları, parkları, sokakları boyar, sabah olup da herkes uyandığında bu renkli şehirde aydınlık ve güzel bir gün başlardı…

12

Kızılay metrosunun içinde, yerin altında devasa bir banyo-tuvaletin içindeymiş duygusuyla ve mavi ile beyazın en soluk renkleri arasında yürürken bu eski yıllardaki hikâye çabasındaki kahramanım yıllar sonra yeniden aklıma geliverdi. Ankara’da ısrarla her yere döşenen fayanslarla, ev ilanlarının başlıca aranan özelliği olan “ıslak zemin kalebodur” şartını tümüyle karşılayan metrolar ve alt geçitler, mavi ve beyazın nasıl ziyan edilebileceğinin de en başarılı mimari örneklerindendir. Şehrimizin büyük banyolara benzeyen bu ulaşım yollarının ortalık yerinde her an bir tuvaletle karşılaşacakmışız tedirginliğini bize hissettiren Büyükşehir’in eksik


Boyalı Parklar Kent parkları, (son dönemlerde açılanların tüm garipliklerine rağmen) özellikle toprağa basamadan büyüyen çocuklar ve topraktan kopmuş yetişkinlerin bir arada yaşamaya çalıştığı şehirler içindeki doğal alan ihtiyacını karşılayan mekânlar hâline geldiler. Özellikle bu son dönemlerde büyük alanlara kurularak büyük törenlerle, şaşayla açılan–kent dışı–kent parklarının mobilyaları, mimarisi, şehrin içindeki konumlandırılması gibi tartışmalar bir yana, gece olduğunda bu parkların ışık saçan uzay gemilerine dönüşmeleri en ortak özellikleri olsa gerek. bıraktığını da hatırlarsanız geçen aylarda Küf Project, Kuğulu Alt Geçidi’ne astığı pisuarla tamamlamıştı. Freni patlamışçasına giden, gittikçe kimliksizleşen Ankara’nın, soluk-silik, insansız kentleşmesine, her yeni “yatırım”la biçimsizleşen bu şehre karşı rahatsız çocukların eylemi; alışmış olma hâlinin verdiği tepkisizliğin karşısında, alışamamayı dile getirdi. Bir benzetmeden çok daha fazlası olan bu eylemin sahibi rahatsız çocuklara, gece boyacısı kahramanımın da katılmış olmasını diledim. (Bu eylemi belli, anlamı belli olan alt geçitteki pisuarın, kolluk kuvvetlerinin bomba imha ekibi tarafından patlatılarak “ortadan kaldırılmasının”, bir Aziz Nesin hikâyesine veya güncele uymak gerekirse, bir durum komedisine ilham verecek düzeyde olan müdahalesini de takdire şayan bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim, hakkını teslim etmek gerek.)

Yıllarca şehirlerdeki çimenlere basması yasaklanarak büyümüş, uzaktan da olsa yeşile olan hasretini gidermeye çalışmış bir kuşak için ota-böceğe yabancılaşmak kuşkusuz beklenen bir sonuçtu. Bu sonucun en çılgın görünümlerinin ise bugünün kent parklarında, özellikle geceleri daha da belirgin hâliyle ortaya çıktığını söylemek çok da yanlış olmaz sanırım. Doğanın doğallığını yetersiz bulan anlayışla çimenlere, süs ağaçlarına dayatılmış yeşil mi yeşil (!), allı, morlu, renkli ışıklarla büründüğü gerçekdışılığı görünce aklıma özellikle bahar zamanlarında, özel günlerde, kır kahvelerinin veya evlerinin bahçelerindeki ağaç dalları arasına sıra sıra asılan renkli ampuller gelir. Çimenlerin basmakla tükenmediği doğaya artık dönemesek de, insan eliyle yapılmış şehirlerin her türlü şekilsizliğine, evrilerek uyum sağlamak en azından hâlâ doğamızın bir parçası. Belki de çocukluğunu bu bahçelerin samimi ışıklarının altında yaşamış insanlar, bugünün şehirlerinde ışık saçan parkların içinde hâlâ çimenlere basmanın korkusuyla ve kamaşan gözleriyle gezerken, içinde bulundukları âlemin kendi doğaları olduğuna da sorgusuz inanmış görünüyorlar.

13


Emel Aslan mecuk51@hotmail.com

BAHAR GELSİN ARTIK Küçüktüm, ufacıktım.

başladı. Turuncu ne güzeldi…

Bir gün abim elime bir küp tutuşturdu. “Bu sabır küpü” dedi, “çevire çevire, aynı renkte olan kareleri aynı yüzeyde toplayacaksın.” Uğraştım durdum. İlk topladığım yüzey beyazdı. Başka bir yüzü yapmaya çalışınca, beyaz bozuluyordu. Çok zor, ama çok zevkliydi. Beyazın yanına ikinci bir yüz daha yapmayı başardım: Sarı.

Liseye geldik. Üniversiteye gidecektik. Hayallerimiz ve zorunluluklarımız vardı. Okulda her şey mahallemizdeki kadar turuncu değildi. Sarı geride kalmıştı; aklımızda kızıl, önümüzde mavi vardı. Biz var gücümüzle kahverengiye dönüşmeye çalışıyorduk. Çünkü “Önce kahverengi olmalısın” dediler bize. “Kahverengi olmadan kendi rengini seçemezsin…”

mahalle baskısı

Çocukluk sarıydı. Yer sarı, gök sarıydı. Antalya güneşi tepemizi kavuruyordu. Apartmanın tüm gençleri ve çocukları, Ağustos sıcağında sabahın köründe Konyaaltı plajına elimizde su ve meyvelerimizle gider, akşama kadar sahilde tepişir, kızgın güneşin alnında pişer, akşam üzeri beyin kanaması geçirmeden az evvel geri gelirdik. Kararmış derilerimiz zamanla soyulur, altından pembecik tenlerimiz çıkardı.

14

Bir gün annem beni doktora götürdü, gözümün altında kızarmalar var diye. Meğerse ileri derece miyopmuşum ben, tesadüf olmuş. Doktor anneme kızdı, “Nasıl anlamadınız?” dedi. Kim nasıl anlasın? Ben bile farkında değildim ki görmediğimin? Gözlük yazdı bana doktor. Gözlüğü takınca “Amanın” dedim, “gerçek dünya bu muymuş?” Tüm renkler keskin hatlara kavuştu, bahar geldi, kuşlar cıvıldadı, ağaçlar yeşillendi, çiçekler açtı, tabelalar netleşti, herkes gülümseyerek selam verdi, ben aynada kendimi gördüm, kaşlarım da bayağı kalınmış. Alıştım yeni dünyaya. Bir süre sonra abilerimiz, ablalarımız başka şehirlere gittiler. Önce biraz özledik, ama sonra sanki başka bir güzel oldu oyunlar. Artık büyüyorduk ve onların yerini almıştık. Daha bir dik duruyorduk. Şu basket oynayan çocuklar ne kadar da hoştu. E, biz de basket oynuyorduk… O zaman ne duruyorduk? Her şey turuncuya boyanmaya

Olduk. Kahverengi kahverengi başka şehirlere gittik. Ben Ankara’ya geldim, herkesin gri diye sevmediği Ankara’ya. Griydi ve güzeldi, benim için yeni ve bambaşkaydı. En sevdiğim renk gri oldu o zamanlar. Önce Ankara benim rengimi değiştirdi, sonra ben onunkini. Artık Ankara gri değil benim için; kırmızı oldu uzun süre, sonra mavileşti, bir ara mora çaldı. Bu sıralar yeşil hissediyorum, belki bahar geldi, yeşil özledim diye, belki toprağa daha yakın olmak istediğimden. Şimdi sabır küpünü alsam elime, önce yeşili toplamaya çalışırım bir yüze. Yanına bir de deniz mavisi koyasım var, son kez kahverengiye dönüşmeden önce. Bahar da gelsin artık, bu ne biçim hava be…


ZERZEVAT

Boz ayı bozdur. Burnu sivri, kulakları oldukça büyüktür. Son derece telaşlıdır. Dikkati genellikle dağınıktır. Kendisine bulaşılana dek genellikle barışçı bir davranış örüntüsü sergiler. Hoşsohbettir. Espritüeldir. Sert, haşin ve gaddar olmasının yanı sıra bazı durumlarda bilakis kibarlığıyla da dikkat çekebilmektedir. İyi dans eder, ısrar eder. Bir de aç olduğu zaman babasını bile takmaz. Adam kapıyı aniden açtı, “Eşyanın tabiatı!” diye haykırdı. Toplantıdakiler telaşla kapıyı suratına kapattılar. Adamı yaka paça dışarı attılar. Rengi değişenin tabiatı değişti, tabiatı değişenin rengi… Renk ifadedir. Kırmızı ataklığı ve canlılığı ifade eder. Sarı en parlak renktir, zekâ ve pratiklikle ilgilidir. Yeşil sessizliği anlatır. Kavuniçi de bir şeyi ifade ediyordur kesin, şimdi hatırlamıyorum. Doğada her nesne rengi ile ifade hâlindedir aslında. Bu yüzden gök kırmızı, dal sarı, tarla yavruağzıdır mesela.

“Renksizlik renge esir olunca; Musa, Musa ile savaştı.” Adam aniden bir kristal parçası aldı. Daha önceden icat etmiş olduğu el fenerini kristale tuttu. Ortaya altı renk çıktı. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mor, mavi (yüklemsiz tümce). Haftanın günleri yedi. Kaç nota var? Yedi. Düşünüyorum, o hâlde varım? Efendim? Bu benim lafım değil. Edmond koş! Kilisenin uğurlu sayısı yedi! Valla sıçtın abi. Sıçtın mı? Yani. Yedinci rengi uydurmak zorundayız. Hay, bin atlı süvari! Orta kahve getir Edmond, süvari olsun! Uyduruk renk ne olsun? Sıçtın mavisi olsun. Adam bir kristal parçası aldı. Daha önceden icat etmiş olduğu el fenerini kristale tuttu. Ortaya yedi renk çıktı. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mor, mavi, sıçtın mavisi (argo ve kaba sözcük).

“Yine renksizlik geldi, tezat kayboldu, Musa ile Firavun bir oldu.” Firüzağa’da kahve içtiler. Bir el tavla attılar. Eskilerden konuştular. Nil’in gülkurusu suyundan, kurbağa istilasından, çıban belasından bahsettiler. Rakı içip şarkı söylediler. Firavun sarhoş olunca çenesi düştü. Nil’in aslında yeşil aktığını, kendisinin yeşil dediğinin aslında belki de mavi olan fakat yazarın gülkurusu dediği renk olabilme ihtimalinin hâlâ var olduğunu, hatta daha da ileri giderek belki de hiçbir yerde hiçbir renk olmadığını iddia etti. Bu gereksiz tartışma geç saatlere kadar devam etti. Adam aniden kapının önünde oturdu. Bir sigara yaktı. İçine kapanmaya karar verdi. Ruhsal bunalıma girdi. Sonrasında sağlığına yeniden kavuştuysa da ilmi konulara bir daha asla ilgi duymadı.

Nazlı Kalkan nazlikalkan8@gmail.com

Kutup ayısı beyazdır. Gayet şişman ve de tıknazdır. Umursamazlığı ve bencilliğinin yanı sıra acil durumlardaki sükûneti takdir edilmesi gereken bir kişilik özelliğidir. Bilhassa matematik ve kimya ilimlerinde engin tecrübelerinden faydalanılmaktadır. Müzmin hipermetropi rahatsızlığından dolayı bazı bölgelerde –ki bilhassa okuma yaptığı zamanlarda– gözlük taktığı görülmektedir. Bir de aç olduğu zaman babasını bile takmaz.

15


Pembe Akgün kose.pk@gmail.com

Tüm renkleri düşündüm, onları hiç görmemiş olmayı, renk körü olmayı ya da İşigüzel’in ressamı gibi unutmayı. Tüm renkleri düşündüm: canımın mavisini, şizofren sarısını, asaletin morunu ve baharın, çiçeklerin, gökyüzünün, denizin, dağların renklerini... yine de siyaha meyletti gönlüm. “Neden?” dedim kendi kendime, “Bu bahar ayında, hem renk bile değilmiş oysa”. Açtım meşhur sözlüğü sonra: Türkçesi “kara” olup, Farsçadaki “siya” sözünden türemişmiş ve bildiğim kadarıyla siyanın “gölge” anlamı da var bilmem neden, nereden benim dağarcığımda? Düşünmeye devam ettim, sonra sigara üzerine sigara... Aval aval etrafa baktım, kara kara düşündüm, kara cahil aklımla ve yine ve sonra ve siyah... Karşımda duran geceye çok uygundu ve dışarıda gökyüzünün karasından, siyah renkli bir yağmur iniyordu kara toprağa. Düşündüm, Karadeniz’de gemilerim batmış gibi, kara kafam avucumda.

Haksızlık

bu

mahalle baskısı

“siyah”...

16

Evet, haksızlıktı bu, bir renk bile olmadığı söylenen bu şeye, binlerce anlam yükleyip sonra da onu yok saymak, kesinlikle haksızlıktı. Ölümü, geceyi, karanlığı, uzayı, bilinmezliği çağrıştırıyor olabilirdi pek çok insana, ama siyah mı istemişti korktuklarına kendi adını vermesini insanoğlundan, kötülemesini, iftira etmesini, aşağılamasını, alaya almasını ya da gizemli bulmasını. Sözcükler uçuşup duruyordu etrafımda, her biri bir başkasını çağrıştırıp duruyor; kavramlardan sıfatlara, hastalık isimlerinden deyimlere, şiir dizelerinden türkülere, oradan kitap adlarına sonsuz bir uçuruma doğru sürüklüyordu beni siya tek başına. Bana yok denilen renklerini gösteriyor, çağrışımlarının yarattığı zenginlikle bir kez daha kendine bağlıyordu. Kara veba, karahumma, yerle gök arasında duran bir gemiydi şimdi karanlıkta. Karasinek, kara kedi, karadul, karafatma; yüzlerce, binlerce, kımıl kımıl yaratık dolanıp duruyordu aklımın az


ötedeki gemisinde. İğrenç, tiksindiriciydi düşündüğümde ve bunlar biliyordum ki başka akıllardan yadigârdı bana. “Karabaş” çıkıp geldi beynimin karanlık dehlizlerinden kuyruğunu sallaya sallaya; “rahip, keşiş” ve ilginçtir, “cariye” anlamı da var, bu sözcüğün sırtladığı torbada karavaştan bozma. Düşündüm. Karakızla karakaçan gelip oturdu birden karşıma, sonra karaca ki söylenişleri bile sevimlilik çağrıştıran... Sonra karayılan... Yeri gelip bir insana ad da olan, adına destanlar yazılıp, türküler okunmuş bir kahraman... Ardından Nazım, Veysel, Karacaoğlan... Kara düzen saz çalınıyor, kara trenin sesine, sadık yârinin kara toprak olduğunu söyleyerek, karasabanını sürüyordu ruhuna, karanlık gözlerinin derinliğine inat... Ve voltada biri: “Kilis yollarından kelle getirtiyordu”; ebruli evin bahçesine, sıyrılmak için karasevdasından; karamuk, karaağaç, karadut, karabiber ağaçları dikiyor, tohumlar saçıyordu karabasan düşlerinde. Karakollar gezmiş, kara listelere alınmış kara kaplılarda, karalama kampanyalarında adına kara çalınmış, karaborsalara düşürülmek, kara paralara sürülmek istenmişti adı. Bir karayel esmiş, kara bulutlar çökmüştü kara örtü gibi üzerine. Gelip oturdu az önce bunları anlattı bana karanlığın içinde. Ne karaydı bahtı, karayazısı, kara yas bağlayası, kara yaşlar akıtası geliyordu insanın anlattıklarından. Düşündüm. Kara ile siyah arasında az da olsa bir fark var gibi geliyordu bana. Kara, daha köylü ağzı bir söyleyişti sanki, kıraç tepelerinin tozu toprağı bulaşmış, biraz rengini soldurmuştu Anadolu’nun güneşi… Siyahsa daha parlak, daha gizemli, daha asildi, daha ağırbaşlı, tutkulu, kimi zaman başkaldıran, güçlü, inatçı, buyurgan, daha şehirli. Düşündüm. Bir başka renk var mı, dile yüzlerce farklı sözcükle sinmiş, baktığında her zaman her

yerde görülen? Düşündüm. Görülen şeyin aslında olmadığını söylemek; kuzguna tüylerin, tırtıla çizgilerin, kelebeğe beneklerin yok, demek değil miydi? O zaman “Kara kaşlara fermanı” boşa dillendirmişti ozan , “esmerler boş yere biçim biçim” görünmüştü gözüne ve “siyah gözlere” şiirleri bir hiç için yazmıştı şair. Toptan bir sanrıydı gördükleri yüzyıllardır ve kandırmaktaydı doğa, doğası insanoğlunu belki de istemeden. Düşündüm. Şimdi de kara çarşaflı biri gelip dikildi karşıma, soyundu da soyundu. Hep kara, karartı bir siya, ardından ışık vuran. Cadı desem, karakura desem değil, in desem, cin desem değil. Başladı anlatmaya karakaş, karagöz, kara kuru bir adam. Baktım bizim Karagöz. Kara sürme çekilmiş gözlerinden kara yaşlar dökülüyor, dışarıdaki yağmur olmuş pıtır pıtır düşüyor ak örtüsüne hayali perdenin ve kara inci taneleri olup donuyorlar kendiliklerinden. Nokta oluyorlar, harfler, sözcükler, cümleler yan yana, alt alta, üst üste dizildiklerinde. “Haksızlık bu” diyor sonra Karagöz; “Adımı alaya aldılar, içini boşalttılar yüzyıllardır söylediklerimin. Hacivat’a kıyasla avammışım, kara cahilmişim, aptallara özgüymüş tüm işlerim. ‘Karagöz oynatmak’ diye bir deyim uydurmuşlar, komik duruma düşenlere diyorlarmış bu kelamı kendini akıllı sananlar. Oysa en saf hâliyim insanoğlunun, en gerçek, en çok olan, onlara kendilerini gösterirken, gözlerindeki kara tülü çekip almaktı tüm niyetim.” Ona siyah beyaz filmlerden söz ediyorum, siyah beyaz fotoğraflar gösteriyorum, kara kalem resimler... Siyadan söz ediyorum, gölgelerden, kara deliklerden, kara kutulardan, kara elmastan, siyah laleden, mavi ve siyahtan, kırmızı ve siyahtan... Siyahın tüm renkleri emdiğinden, tüm renkleri içinde taşıdığından... Kendine saklı olduğundan... Biriktirmekten, kusurları ötmekten, kabahatleri gizlemekten yorgun düştüğünden, ağzını açıp kendini savunacak hâlinin kalmadığından. Bu gece gözümü karartıp onu savunmaya karar verişimden. Sonra sordum ona; “Bir boşluk bu kadar ağır olabilir mi?” dedim. O ise bana bakıp kara sürme çekilmiş gözleriyle; “Gotiklerin, satanların, dindarların, asilerin, ruh hastalarının, asillerin, seks düşkünlerinin, şişmanların, yaşlıların, ergenlerin ve daha nicelerinin anlamsız bırakmadıkları bu boşluk, bu her şeyi yutan, ağır olmayıp da ne yapsın” dedi. Sessiz, derin, dipsiz bir kuyuya bakar gibi baktık birbirimize, siya aramızda duruyordu.

17


Tuncay Durmuş tuncayalef@hotmail.com

İLİŞKİMDE YENİ BİR ŞEY YOK1

Orman hızla karardı. Uçsuz bucaksız sürüp giden yeşilin içine siyah girdi. “eSkiyEni’nin dergisinde çıkan öykünü okudum. Seninle durakta ayrılmamızı anlatan sahneyle bitirmen dışında güzel olmuş. Sonunu daha ilgi çekici yazabilirdin” dedi, Renan. Eczanenin camına doğru iyice eğilmiş, ışıklandırılmış tabelaya bakıyordum. “Hoşdere Caddesi, 142 numara” dedim, “İstersen yürüyelim, fazla uzak sayılmaz? “İyi olur, yürüyelim de anlatsana biraz. Nasıl tepkiler aldın?” “Senin gibi düşünüyorlar” dedim, “Öyküyü beğendiler. Barış biraz tepki göstermiş, güya öyküden onun eşcinsel olduğu sonucu çıkıyormuş. Diğerlerini bilmiyorum”

“Aldırış etme o çocuğa, onun olumsuz biri olduğunu söylüyorlar” “Olumsuz mu? O ne demek şimdi?” “Olumsuz işte. Kiremitte pişmiş alabalık rüyası2 görme ihtimali olanlardan, memnuniyetsiz, huzursuz, belki de rüyalarında bile huzursuz.”

mahalle baskısı

Emniyet Müdürlüğü’nün yanındaki sokaktan yürüyüp Hoşdere’ye çıktık. Cadde korna çalan arabalarla doluydu. Karşıda halıcı dükkânının önündeki devasa askılara halılar asılmıştı. Renan “İkinci sayı için bir şey yazdın mı?” diye sordu.

18

“Evet” dedim, “geçen gün Emrah S. bir hikaye anlattı; tarlada ölü bir adam bulmuş. Bunu yazacağım ama hikâyenin renkle ilgisini henüz kuramadım.” “Emrah’tan yardım isteseydin.” “Derginin ilk sayısında çıkan öykümü o da okumuş. Orada bahsettigim alzahimer hastası yaşlı kadın vardı ya, onun gerçekten anneannem olup olmadığını sordu.” “Resmiye teyze değil mi o?”


“Evet! Emrah’a anlattım. Resmiye Teyze’nin Etimesgut Belediyesi’nin huzurevinde yaşadığını da söyledim” “Emrah S. ölü bir adam mı bulmuş?” dedi şaşkınlıkla, unuttuğu bir şeyi hatırlamış gibi “Ne zaman?” “Çocukken canım, daha ilkokula giden küçük bir çocukken.” “Peki, ama adam kayıp mıymış?” “Muhtemelen adamcağız uyandığında her sabah yaptığı gibi tarlasına gitmiş. Emrah da adamın tarlasının yanındaki bostanı sulamak için akşam güneşinin batan kızıllığı ve ceviz ağaçlarının koyulaşan yeşilliği altında tepeden aşağıya yürümüş.” Yokuşu çıktığımız için iyice yavaşlamıştık, Renan bir an durdu, “Yine saçmalamaya başladın, pastoral bir şeyler mi yazıyorsun?” dedi , “Neden böyle abartılı benzetmeler yapıyosun ki?”

“Aklımda bir şey var” dedim. “Aklında bir şey varmış” dedi, dudaklarını büküp neşe içinde beni taklit etti. İçimden caddenin iki yanındaki dükkânların tabelalarını okumaya devam ettim. “Siz Emrah S. ile ne zaman görüştünüz?” diye sorduğunda Ayrancı Anadolu Lisesi’nin oradaydık “Yüzyüze görüşmedik” dedim. “Telefonda anlattı. Sesi biraz sinirli geliyordu. Geçen pazartesi Passage’a gitmişler, çok kalabalıkmış.” “Şimdilerde Kızılay’ın gözde mekânı orası. Bilmez miyim hiç” dedi, “haftanın her günü kalabalık.” “Herneyse. O akşam Oğuz A. ve Ece T. de oradaymış. Ece T. votka elma içiyormuş. Emrah S. ile Oğuz A. da bira. Emrah bira bardağını kaldırıp, “Oğuz Abi’ye içelim, hepimiz onun çocukları sayılırız, onun izinden gidiyoruz. Ben de onun izinden gidiyorum” demiş. Ece T. ise bardağı havada “Ben ergen erkek edebiyatına içmem” diyerek pat diye yapıştırmış cevabı. “Ne de güzel söylemiş” dedi Renan. “Ben Ece gibi düşünmüyorum” dedim. “Emrah ve onun kuşağı gündelik dilde yazıyorlar. Gündemi takip ediyorlar ya da yeni edebiyat gündemini onlar oluşturuyorlar.” “Ben Emrah’ın Afili Filintalar’daki yazılarını okudum. Her cümlesi büyük keşiflerin yol açtığı yoğun duygularla dolu, sanki her biri özlü birer söz. Emrah’ın Oğuz Abi’nin izinden gittiğini söylemek güç. Oğuz Abi basit ayrıntıları yazdı, herkesin tekrarladığı, farkında olduğu ama üstlerine düşünmedikleri sıradan ayrıntılardan bahsetti. O, bu ayrıntıları yazarken mütevazı olmayı hiç unutmadı. Tek tek cümleler değil onu güçlü yapan. Kitaplarının tamamında, okuyucuyu saran, rengârenk ve bir o kadar da rahatsız

19


Tuncay Durmuş tuncayalef@hotmail.com

edici bir dünya yarattı. Yine de merak ettim Emrah ne karşılık vermiş Ece’ye?” “Emrah hâlâ sinirli Ece’nin söylediklerine ama karşılık vermemiş. Zaten Passage çok gürültülüymüş, konuşamamışlar orada. İçkilerini bitirdiklerinde çıkıp daha rahat sohbet edebilmek için Sakal’a gitmişler.” “Sakal’da iyi vakit geçirmişler mi bari?” “Orasını bilmiyorum.”

mahalle baskısı

“Bilmen gerekir, Emrah telefonda bu kadar şeyi anlattı da, onu mu anlatmadı?”

20

“Bilmiyorum” dedim, “sormadım.” “Sakal’da ne kadar iyi vakit geçirdiğini unutmuş olamazsın” dedi. Alaycılığı saklayamadığı bir öfkeye dönüşüyordu. “Durduk yere nasıl geldin buraya?” diye çaresizce çıkıştım. “İmâ ettiğin şeyin ne olduğunu iyi biliyorum.” “Elbette biliyorsun, tün.”

Simge’yi Sakal’da öp-

“İyi de o aylar önceydi...” “Aylar önce olması bir şeyi değiştirmez Gamze. Beni aldattın. Üstelik gördüğü herkese gülümseyen o garson kadınla.” “Gülümsemekten başka şeyler de yapabiliyor” dedim. Böyle pervasızca üstüme gelmesine sinirlenmiştim. Üstelik Simge’yle yaşadığım o kısa anlar için pişman da değildim. Kavga edip birbirimizi kırma pahasına sesimi iyice yükseltmiştim. “Başka ne biliyor olabilir?” dedi, büyük, güzel gözleri hırsla parıldıyordu “Seni öpmek mesela?” “Simge akıllı bir kadın” dedim, iyice öfkelenmiştim. “Ona ilgi duyduğum için söylemiyorum ama.” Sustum. Simge’yle ilgili söyleyebileceğim harikulâde şeyler geçti aklımdan. Konuşmaya çalışmak ya da bağırıp durmak bir işe yaramayacaktı. Bir süre sessizce yürüdük. Yüzü iyi-


ce asılmıştı. Bu konuyu yeniden açtığı için ne kadar üzgün olduğunu biliyordum. Renan çabuk öfkeleniyor, ama öfkesini koruyup büyütemiyordu. “Merak ediyorum” dedi birden, “Devamını anlatsana şu hikâyenin. Emrah ne yapmış ölü adamı bulduğunda?” Rahatlamış, hiç tartışmamışız gibi sevecen bir tavırla sormuştu. “Nerede kalmıştım? Tamam, hatırladım! Emrah tepeden aşağıya doğru iniyormuş, adamın tarlada yattığını fark ettiginde uyuduğunu sanmış. Adam başı arkaya doğru iyice yaslanmış, çenesi kalkık, kolları iki yana açık bir hâlde yatıyormuş. “Yaklaştıkça içimde tuhaf bir huzursuzluk belirdi” dedi telefonda. “Başında hareketsiz beklerken dişlerini gördüm. Siyaha yakın sarıydılar. Kıpırdamasını bekledim, ona seslendim. Kuşların yuvalarına çekilmeye başladıkları vakit yaklaşmıştı. Eğilip Bekir amcayı elimle ittim. Sonra ağzımı ağzına dayayıp üfledim. Bir kaç defa hızlı hızlı üfledim. Herhâlde filmlerde görmüş olmalıyım, avuçlarımla göğsüne bastırdım. Baktım kıpırdamıyor onunla uğraşmaktan vazgeçip bostanı sulamaya başladım.”

pacağını bilemez hâle geldiğinde suyla rahatlatılırdı. Bunu biliyordum. Ölümden hiç korkmadım.’” “Tam da bir yazar gibi konuşmuş, ama sanki hatırlamak istediği gibi biçimlendirmiş olayları.” “Unutkanlık erkenden, hızla çöken bir akşam güneşi gibi, yokluğunu fark edene kadar karanlığa alışıyorsun.” “Haklısın” dedi, “ Keşke ben de unutabilsem.” Biz yürürken hava kararmıştı, nöbetçi eczaneden içeri girdik. Büyük bir mutlulukla ilacı poşete koymalarını izledim. Renan yanımdaydı. Elini tezgâhın arkasından görülemeyeceğini bilmenin rahatlığıyla elimi tuttu, parmağını usulca avucumun içinde gezdirdi. “Bu ilacı içmesen olmaz mı, ne kadar önemli olabilir ki? Kendini telkin ederek de daha mutlu olabilirsin.” dedi. “Belki olabilirim” dedim “ ama denemeyi istemiyorum.” “Simge de bu ilaçtan kullanıyordu değil mi?” dedi. Adamın uzattığı poşeti ve fişi çantama koyup kapıya yürüdüm. Sinirden dişlerimi sıkıyordum. Dışarı çıkarken yeniden tartışma gücünü bulabilmek için derin bir nefes aldım. Hava kapkaraydı. Yazarın notları: 1- Bu öykü Mahalle Baskısı’nın ilk sayısında yayınlanan, “Mahallede Yeni Bir Şey Yok” adlı öykünün devamıdır, devamı da gelecektir. 2- Belirtilen cümle Kaan Çaydamlı’nın Kişisel Toplantı Notları kitabından alıntıdır. 3- Sakal ve Passage gidilebilecek güzel mekânlardır, gidilmelidir de. Afili Filintalar ve Emrah Serbes okunabilir, okunmalıdır da.

“Bostanı mı sulamış? Adamın ölü olduğunu anladığında ağlayıp bağırmamış yani?” “Ağladığından falan bahsetmedi. Bostanı sulamayı bitirdikten sonra köye yürüyüp meydandaki kahvehaneye gitmiş. Akşam namazından çıkan kalabalık kahvedeymiş. ‘Bekir amca öldü’ demiş. Bağırmış kahvehandekilere, ’Tarlada yatıyor!’ Adamlar telaşlanmış. İçlerinden biri, köyün yukarısında oturan Remzi Çavuş ‘Su getirin çocuğa’ demiş. İşte Emrah o an farketmiş korkması gerektigini. ‘Suyun’ diye anlattı hararetle ‘Suyun temizlediğini biliyordum. Kötü bir şey olduğunda, insan ruhu sıkışıp ne ya-

21


mahalle baskısı

Saygın Sarbay sayocan@gmail.com

Size bu tek düzeliğin boyutlarını bilimsel ölçütlerle ortaya koymak için, geniş çaplı bir araştırmaya soyundum. Şili Meydanı’nı yüz seksen derece gören penceremden “gözlem” yapmaya karar verdim. Tam bir gün boyunca işten fırsat bulduğum her an yoldan geçen otomobillerin rengini önümdeki sayfaya “gri” ya da “diğer” şeklinde yazdım, toplu taşıma araçları ile taksileri hariç tuttum. Sonuçta 1175 otomobil saydım, bunun 612 tanesi griydi. Şöyle yazayım tam olsun: Ankara’nın işlek bir semtinde yapılan araştırmaya göre, gündüz saati trafikte yol alan arabaların %52,08’si gri renktedir.

22

Peki, neden gri? Grinin sevilen bir renk olduğunu bile sanmıyorum. Çok araştırmacı biri olduğumu yukarıdaki satırlardan hatırlarsınız, internetten iki üç tane anketin sonuçlarına baktım. Cinsiyete göre ayrıştırırsak: kadınların en sevdikleri renk mavi; üçte biri böyle cevap vermiş. Beşte birinin yanıtı ise mor. Geriye kalanı kırmızı ve yeşil arasında paylaştırın, griye hiçbir şey kalmıyor. Erkeklerin üçte ikisi zıbın renklerini ömürleri boyunca en sevdikleri renk bellemişler, diğer renkler ufak ufak sevilirken, grinin esamesi bile okunmuyor. İnternetten gelen bilgi ne kadar zırva olursa olsun, yine de griyi sondan başa taşıyamaz herhalde. Şu açık ki gri renk sevilmemesine rağmen gri otomobil satın alınıyor.

Metalik gri, gümüş metalik gri, granit gri, saten gümüş, yakamoz gümüşü, refleks gümüş, bulut gri, duman gri, platin gri, gök gri, aytozu gri, kum gri, gece gri, fırtına gri, renklerinde otomobillerden oluşan piyasada özellikleri ne olursa olsun, eski arabamın dikkati çeken tek bir tarafı vardı: eflatundu. Rengin pazarlamadaki önemini bir yerlerde okumuştum. Kırmızının iştah açtığını, mavinin rahatlattığını, yeşilin güven verdiğini duymuştum. Ne kadar doğrudur bu araştırmalar bilemem. Bahsi geçen araştırmalar reklam ajanslarının müşteriye aperatif niyetine servis ettikleri ilk fikir midir, tartışılır. Benim derdim, aldığı/sattığı her çöpün imajında bu kadar seçici olan insan evladının, modanın çekirdeği boyadığı bu devirde nasıl olup da en çok para harcadığı eşyanın renginde bu kadar tek düze olduğu, onu anlamak; bu benim için biraz da kişisel bir mesele.

Efendim, araştırmalarıma görüşmeler yaparak devam ettim. Eflatun arabamı sattıktan sonra bana gri otomobil almamı tavsiye eden yetkili satıcının iki ifadesi kayda değerdi. Birinci açıklaması günlük hayatımda sıklıkla referans verdiğim bir yazılım hatası gibiydi, içsel bağıntı sorunundan ötürü, durum karşısında insanı cevapsız bırakıyordu: “Herkes gri araba aldığı için” tercihimin bu olması gerektiğini söylüyordu. İkincisi ise biraz vahimdi, gri renk haricindeki otomobillerin başkaları tarafından zarar verme amacıyla daha çok çizildiğini açıklıyordu. Bu sözlerin hemen sonrasında gidip gri bir araba almadım. Aksine bir süre direnmeme rağmen gri bir araba aldım; çünkü daha çok tercih edildiği için distribütörler, ziyadesiyle gri otomobil ithal ediyorlardı, piyasada başka renk otomobil bulmak için o kadar uzun süre beklemek gerekiyordu ki ortada haddime düşen seçenek falan kalmamıştı. Özgür olduğumuza inanmamızı sağlamak için en kuvvetli ispat olarak seçeneklerimizin çokluğu iddiası önümüze sürülürken, evimin önündeki gri otomobil nasıl bir irade ile oraya gelmişti belki de anlamak istemiyorum. Size bunları yazarken birden içim ürperdi, seçimlerimi kendim yaptığım için şikayet etme hakkımdan feragat ettiğim şu renkli hayatımda daha kaç tane gri otomobil var diye düşünmeden edemedim. Çizilmesin diye mi böyle bir hayat seçtim, bilemedim.


R E N G Â R E N K -Pembe-

-Öfke Moru-

Korkma sakın, âdettendir, yanağına tokat atacağım. Ama neden anne? Öyle yapılır, yanakların hep pembe olsun diye.

Neden hep bir neden söylemeliyim? Neden hep özür diler gibi yaşamalıyım ben bu günleri? Yoruldum artık! Neden hep mutlu görünmek zorundayım? Olmayacağım işte. Böyleyim. Anlatmadan anlaşılmak istiyorum. Öfkemle baş etmeye çalışırken bir de sizinle savaşmak istemiyorum. Yavaş yavaş morarıyorum. Nikotin yüklü patlıcan moru!

-Sıcak SarısıOfff, çok sıcak! Hadi denize girelim. Yok baba ya, ben sadece güneşleneceğim. Kızım bir serinler sonra yine güneşlenirsin! Israr etme bana ya, sen gir, ben girmeyeceğim. Zaten seni getirende kabahat, arkadaşların denize hasret, sen kapris yapıyorsun. Baba ben bugün gelmek istemediğimi baştan söylemiştim, beni zorla getirdin zaten. O yüzden mi acı çeker gibi oturup duruyorsun?

-Irmak LacivertiHissediyordu morun patlama noktasına geldiğini artık. Öfke, yükünü taşıyamaz hâlde, tüm ağırlığı ile çöküyordu ruhunun üzerine.

Sıcak, yangın rüzgârı gibi esti üzerine yeniden, bedeninden fışkırdı sarı ter.

Hadi bana yardım et, şu dolabın yerini değiştirelim. Ya delireceğim, belim, ruhum, bütün bedenim ağrıyor.Kıpırdayacak hâlim yok, sen hâlâ bana iş söylüyorsun !!

-Bulut Grisi-

Ve patlıyor mor.

Dalga dalga geliyordu sanki gri bulutlar. Beyninin yarattığını bile bile giderek yoğunlaşmasına engel olamıyordu. Mantığı zaman zaman bulutların arasından sızan ışık huzmelerine odaklanmak istese de ruhunun üzerini kaplıyordu gri. Aldığı her nefes havanın nemini ruhunun gökyüzündeki bulutlara taşıyor, yağmura hazırlıyordu bedenini.

Laciverti ayrışıp dökülmeye başlıyor gözlerinden. Çığlık çığlığa sağanak oluyor. Şaşkın bakıyor eşi.

-Fırtına KarasıKaldıramam dedim baba, neden ısrar ediyorsun? Ne demek kaldıramam?

Ohh, bencillik özgürlüğüm var benim de. Şimdi de sen özür diler gibi bak bakalım. -Enerji Kırmızısı-

Bağırıyordu ikisi de.

Lacivert akarken gözlerinden yıkadı sanki ruhunu. Beynindeki kan kırmızısı hâlâ yakıyor canını ama.

Bir tepsi börek altı üstü, ne bu edepsizlik? İyice şımardın sen, artık yeter!

Kanamalı artık. Kanamalı ki beynindeki tortular temizlensin.

Belim ağrıyor baba, belim, neden anlamak istemiyorsun?

Kanıyordu bedeni nihayet! Her ay olduğu gibi şimdi yine sıra uçuk mavilerde, papatya beyazlarında, çimen yeşillerinde, kadın lilalarındaydı işte.

Gülbin Demirhan muhendis40@gmail.com

Ondan mıydı acaba yanaklarının hep pembe oluşu? Gülümsemeye zorladı kendini. Hatırladığı ile içi gülse bile yüzüne yansıyamıyordu bu.

23


Faruk Alpkaya farukalpkaya@gmail.com

“Renk nedir anne?”

Başlığı bir çocuk hikâyesi anlatmak ya da ilgi çekmek için seçmedim. Çağlar, “renkler” hakkında bir yazı yazmamı istediğinde (ki başka biri istese “Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum” der ve böyle bir yazı yazmazdım) “olur” dedim ve birdenbire kendimi konuşmayı yeni öğrenmiş ama büyüklerin dünyası hakkında henüz doğru dürüst fikir sahibi olmamış bir çocuk gibi hissettim. Öyleyse sorabilirim: “Renk nedir anne?”

mahalle baskısı

Anneme şimdi böyle bir soru sorsam ne yanıt verir acaba? Ya siz ne yanıt verirsiniz? Acaba bu yanıtların peşine mi düşmeliyim yoksa yalan yanlış bildiklerimden yola çıkarak aklıma gelenleri darmadağınık bir biçimde aktarmalı mıyım? Biliyorum, çok soru soruyorum ama bilmediğim bir konuda ne yazabilirim ki! En iyisi bildiğimi sandıklarımdan başlamak.

24

Kendi başına renk diye bir şey yok. Bunu diyebilirim sanırım. Bir şeylerin rengi var ve bizler (biz derken kendine homo sapiens sapiens adını veren canlı türünden söz ediyorum) siyahı, beyazı, sarısı, kızılıyla, “dil” aracılığıyla o şeylerin niteliklerini soyutlayarak hayatı renklendiriyoruz. Örneğin yeşil diye bir şey yok: Yaprak var, çimen var, yosun var. Yoksa kahverengi örneğini mi verseydim: Kahverengi yok, kahve var diyerek. Renk diye bir şey yok ama her şeyin bir rengi var diyebilirim o zaman. Öyle mi acaba?


Renklerin ışığın farklı dalga boylarının yansıması sonucu ortaya çıktığını ya da ışığın farklı dalga boylarının yansımasını renk olarak algıladığımızı, öğrettiklerini hatırlıyorum eğitim sürecinin bir yerlerinde. Gerçi sonradan ışığın dalga mı, parçacık mı olduğunun tartışıldığını, hem dalga hem parçacık özelliği taşıdığını duyduğumu da hatırlar gibiyim ama bunun renklerle bir ilgisi var mı bilmiyorum doğrusu. İyisi mi bu konuyu burada bırakmak, ama bizlerin (sarısı, siyahı, kızılı ve beyazıyla kendine homo sapiaens sapiens adını takan canlı türünün) ışığın bütün dalga boylarını algılayamadığına kırmızı ve mor olarak adlandırdıklarımız arasındakini fark edebildiğine değinmek gerek sanırım.

görebiliyoruz. Oldu mu canım?

O hâlde bilmediğimiz renkler var, bizim mor ötesi ve kızıl ötesi diyerek ötelediğimiz. Gerçi bu ifade renk diye bir şey olmadığı önermesiyle çelişiyor, ama olsun dil bize bu olanağı veriyor, kullanmak gerek. Hem mor ve kızıl ötesinde olup da görmediğimiz renkleri görebilseydik eğer nasıl bilebilecektik onları dil dışında? Bir de renk olmayan ama bizim renk sandığımız siyah ve beyaz var: Işığın varlığı ve yokluğu durumu. Aranızda Beşiktaş taraftarı olan varsa “Erkek adam renkli takım tutmaz” mottosundan bilir bunu. Çok uzattın yeter artık, zevzekleşeceğine özet geç diyenler için: Renk yok ışık var. Nesneler ışığı farklı biçimlerde yansıtıyorlar ve biz bunların yalnızca bir kısmını

Son olarak renklerin simgesel kullanımı var bir de değil mi? Örneğin siyah anarşistlerin, kızıl komünistlerin, kırmızı-siyah anarko-komünistlerin, mor feministlerin, gökkuşağı GLBTlerin gibi… Ya da kırmızı-beyaz Türklerin, sarı-siyah-kırmızı Almanların, mavi-beyaz-kırmızı Fransızların, sarı-yeşil-kırmızı Kürtlerin rengi gibi... Ya da sarı-kırmızı GS’nin, sarı-lacivert FB’nin, bordo-lacivert TS’nin gibi… Ayrıca türümüzün beyaz, siyah, sarı, kırmızı diye rengine göre sınıflandırıldığına değinmiştim, ama kadınları da (saç) rengine göre ayırt edebiliyoruz: Kızıl, esmer, sarışın, kumral gibi…

Görmek deyince öğretilen başka bir şey geldi aklıma: Gözümüz bir fotoğraf makinesi gibi çalışır. Sonradan yanlış olduğunu öğrendiğim bir başka bilgi daha. Gözümüz fotoğraf makinesi gibi çalışmazmış. Daha doğrusu hiçbir yerimiz, bir makine gibi çalışmazmış da gözümüz özel olarak öyle çalışmazmış. Görmeyi beynimiz sayesinde öğrenirmişiz. Yeni doğanlar o yüzden ilk aylarda bir şey göremezlermiş, zaman içinde öğrenirlermiş. Kısaca beyin gözlerden gelen ışığı işler, belleğiyle karşılaştırır ve bir görüntü yaratırmış. Bunun renklerle bir ilgisi var mı? Var sanırım. Bu bilgi doğruysa renkleri de öğreniyoruz demektir. Beynimiz ile öğreniyor, dil ile adlandırıyoruz. İşin aslına bakılırsa “renk” hakkında bütün bildiğim bu kadar, ama bu kadarını herkes biliyor. Sanırım Çağlar benden böyle bir yazı isterken herkesin yazı yazabileceğini göstermek gibi gizli bir amaç taşıyordu. Umarım amacına ulaşmıştır.

Sözün özü her şeyin bir rengi var, her rengin bir anlamı. Görmek için bakmasını bilmek gerek. Yok mu böyle bir eski 45’lik?

25


mahalle baskısı

Vedat Yaşar vedatyasar555k@gmail.com

Düşsem de denerim…

26

Düşsem de denerim tekrar, çünkü “kırmızı” benim çocukken dizlerimin üzerinde gördüğüm ilk renktir ve kışkırtıcıdır. Bir düğün gününde, gelin odasının cam kenarında, yuvasını korumak için yumurtasının üzerinden kalkmayan güvercinin rengi “beyaz”dır. Gelinlik tam da bu yüzden beyazdır zaten. Gelinin tüm nedimelerinin üzerinde farklı renkte duvakları vardır. Kimisi “pembe’dir. Yumuşak ve bazen de acı hikâyeleri olan bir anne yani.   Kimisi ateşin rengi olan  “kırmızı”dır,   kışkırtıcıdır...   Kimisi “siyah” bir kuğudur, çünkü çok uzun süre “beyaz”ı taşımaktan ve belki yalnız taşımaktan yorulmuştur. Ya da hâlâ kendini kırpılmış “alaca” bir ördek olarak görmek istemektedir.    Baş nedimenin, yani ikinci gelinin rengi altın “sarı”sıdır, sürekli parıldayan ve bir kurbağa kralın sevgilisi olan... Kurbağa krallar “gökkuşağı” gibidir, üzerinde her rengin güzelliğini taşıyabilen ve acemi yeni bir “yeşil” kurbağa gördüğünde tanıyabilen...   Eskiden rengi olmayan rakkase bir fahişenin saçına taktığı gülün rengi olan, ama şimdilerde kendime bulduğum, “kahverengi” gözlerinde uzayın sonsuzluğunu taşıyan mutlu bir oyun arkadaşımın bana içimi ısıtmak için verdiği çay fincanı ise “mor” renktir... Ancak renklerin en gizemlisi, en sonsuzu, en iyileştiricisi, en yücesi Deniz’in rengi olan “mavi”dir.

“Arkadaşlarımız Berna ve Ercan evlendiler. Mutluluklar diliyoruz...”


RENKLER

RENKLER

Eskiden renkli fotoğraflar özeldi.

Şimdi siyah-beyaz özel.

Eskiden domatesin çekirdeği kırmızı kırmızıydı.

Şimdi domatesin çekirdeği yok.

Eskiden yağmur şeffaf, deniz mavi, çimler yeşildi.

Şimdi yağmur boz, deniz petrol yeşili, çimler beton.

Eskiden her gül renginin farklı bir anlamı vardı.

Şimdi bir tek kırmızı gülün anlamı var.

Eskiden beyaz masumiyet demekti.

Şimdi “kirlenmek güzeldir.”

Eskiden yeşil deyince aklımıza ağaç gelirdi.

Şimdi ya türbe ya asker geliyor.

27


mahalle baskısı

Sertan Özer sertanabi3s@gmail.com

SERTAN ABİ İLE SIK SORULMAYAN SORULAR

28

Rumuz: Anoreksik Hanım Sertan Bey, geçenlerde barınıza geldim, iki küçük bira içtim ve daha sonra bir tane alkollü meyve kokteyli içtim. Toplamda 700 kalori almışım, bunları yakmam için aerobik salonunda kaç saat geçirmem lazım? Çok müşkül durumdayım, sanırım göbeğim çıktı. Not: Ayrıca pilates yapmama gerek var mı? 200 cl votka, bir adet sıkma limon suyu (çekirdeksiz), 50 cl koruk suyu, iki çorba kaşığı tuz. Bunları iyice karıştırıp bir taşım kaynatıp soğutun. Sabah akşam birer kez 15 dakika, çıkan göbeği bu karışımla ovazlayın, bunu hamamda ya da saunada yaparsanız çok daha hızlı sonuç alabilirsiniz. 4 gün içinde sonuç alamazsanız bir doktora başvurun. Hatta siz doğrudan bir doktora başvurun, paranızı barlarda içkiye falan harcamayın. Aferin, hesap kitap yerinde, kalori hesabını biliyorsun, ben de günde bir büyük içiyorum, nereden baksan 2000 kalori ama bir türlü göbeğim çıkmıyor, demek ki sen bir kenardan abur cubur takılıyorsun, kim bilir o iki küçücük zavallı birayı içerken ne kadar fıstık, patates yedin, sonra da suçu alkole atıyorsun. Bence kalori stresinden metabolizman hava yapmış senin, şişersin, yapma öyle.

Rumuz: Kem Gözlü Zürafa Sertan Abi, bu şenlikler, festivaller derken mor etek modası geçmeyecek gibi görünüyor. Festivallerde, şenliklerde elini atsan mor etekli kıza çarpıyorsun. Mor eteği çeken kızların elinde muhakkak bir kutu bira oluyor. Buna bir çözüm var mıdır yani? Bravo! Modayı yakından takip eden biri olarak, her zaman günün modasına uygun şeyler giymek gerektiğini düşünüyorum. Ben mesela, hep modaya uygun giyindim, cesur ve cüretkârdım, yeniliklere açık, ileri görüşlü ve tam zamanını yaşayan bir moda anlayışım oldu, moda için hiçbir şeyi yapmaktan çekinmedim ve korkmadım, kırmızıysa kırmızı, dekolteyse dekolte, miniyse mini, morsa mor. Ben uzun zamandır festival, şenlik, AVM takip edemiyorum, malum; yoğunum, sizlerin sorularına yanıt verebilmek için gece gündüz düşünüyorum, çalışıyorum, içiyorum. Bu mor etek modasından haberim olmadı, üstelik yanında bira da varmış, bence harika, en kısa zamanda mor şortumu giyip elimde rakımla festivale, şenliğe koşuyorum… Bu nasıl sorudur Kem Gözlü Zürafa! Senin yüzünden rüyamda mor etekli zürafalar görüyorum, uykularım kaçtı. Uyumak için bira kutularının üzerinden atlayan mor etekli zürafaları saymaya başladım. Takma bunları kafana, camı aç biraz, hava gelsin…


Rumuz: Merakali Sevgili Sertan Abi, sevgilimle mutlu bir birlikteliğim var. Evlenmeyi düşünüyorum. Ama evlendikten sonra içkime karışır mı diye çok korkuyorum. Sorduğumda karışmam diyor ama ben nedense emin olamıyorum. Sence ne yapmalıyım? Nedense ben de emin olamadım, niye acaba, allah allah… Bak şimdi içime bir kurt düşürdün Merakali… Saf mısın sen biraz? Şimdi, bu evlilik müessesesi, çok kutsal bir müessese… Sen git sağda solda iç, eve sarhoş gel, sonra da bu kutsal müessesenin seni anlamasını bekle. Lütfen Merakali, müessesemiz içkisizdir. Müessese nedir? İşletme. Bir işletmenin kuralları vardır. Yok mudur? Vardır… Her işletmenin de bir yönetim kurulu vardır Merakali’ciğim. Bu yönetim kurulu; sen, sevgilin ve bilumum akrabalarınızdan oluşur, denetleme kurulu falan derken uzar gider. Bir tek içkine karışsalar iyi, giderek kalabalıklaşan bu müessesede, dışkına bile karışan dahili ve harici bedhahların olacaktır Merakali’ciğim. Sana tavsiyem; hemen evlen, yaşayarak anla, sonra evlene boşana yavaş yavaş öğrenirsin. Ayrıca da seni sevdim, hiç korkma, müthiş bir avukat ordusu var bende, ilk boşanmanı kolayca hallederiz, zaten sonra alışırsın.

Rumuz: Tedirgin Sertan Abi, bir yerde okudum, bu sene Neptün 4. ve 8. aylarda, ikizler burcunda aldatmalara sebep olacakmış, sevgilim ikizler burcu, ben de boğa burcuyum, sevgilim beni aldatır diye şüphelenmeli miyim, ben ne yapacağım? Haah, yaşa! Şüphelenmelisin tabii, çok riskli, Neptün bu, şakaya gelmez. Hemen tedbirini al. Zaten ikizler burcunun, boynuzlu burçlarla pek anlaşamadığı bilinir, yani boğa ve koç burcuyla. Jüpiter kafalı, böyle mi oluyor sevmek, sevgililik. Sen boğasın ya, bir süre köye falan git, ineklerle uğraş, organik beslen, biraz oksijen al, iyi gelir. Rumuz: Komser Şekspir Sertan Abi, büyüyünce ne olacaksın? Şimdi 35’lik olduğuma göre, büyüyünce de 70’lik olurum. Bir de 100’lük olursam vay halimize, o zamana kapak falan kalmaz, şişenin de dibi düşer, ama en azından etiketimde eSKiyENi RaKı yazar.

29


Sertan Özer sertanabi3s@gmail.com

mahalle baskısı 30

Rumuz: Putperest Tanrı Sertan Abi, içkiyi çok seviyorum, sarhoşluk eşiğim de yüksek olduğundan çok fazla içmek zorunda kalıyorum, sarhoş olmam çok uzun zaman alıyor ve çok masraflı oluyor. Daha hızlı ve daha ucuza sarhoş olabilmek için ne yapmam lazım? Şimdi; “alkol muhasebesi” diye tabir ettiğimiz, içkinin alındığı ilk yudumdan başlayarak, sabah uyanıncaya kadar geçen zamanda, birbirine zincirleme gelişen olayların muhasebesinin tutulduğu ve sabah uyandıktan sonra ilk beş dakika içerisinde kendi kendine sorduğun soruların cevaplarını arayan bir hesap yöntemi vardır. Üç klasik sorusu olmasına rağmen kolay bir hesap değildir. - Dün ne kadar içtim? - Cebimdeki paraları nerelere verdim? - Dün ne yaptım? Bu soruların cevaplanmasına “basit alkol muhasebesi” diyoruz. Bu sorulara, - Ben neredeyim? - Yanımdaki kim? - Konya’da mıyız??? Niye??? türünde başka soruların eklenmesi durumunda ise “karma alkol muhasebesi”ni de tuttun demektir, artık rahat ol, sakinleşmeye çalış, öğrenmenin yaşı yok, bak, muhasebe bile öğrendin… Senin eşiğini sevsinler, ufkunu aç biraz ufkunu. Dayan biraya, dayan biraya, sonra Sertan Abi


eşiğim yüksek diye bana dert yan. Sana tavsiyem; tekdüzelikten kurtul, çeşit yap kendine, iç güzel kardeşim, güzel şeyler iç, biraya kafayı takarsan az gidersin uz gidersin, ana avrat dümdüz bile gidersin, ama arkaya dönüp baktığında bir görürsün ki bir arpa boyu yol bile gidememişsin. Rumuz: Doğru Ahmet Sayın Sertan Abi, ben paramın ¼’ü ile votka-vişne içsem, kalan paramın ¾’ü ile bira içsem, arta kalan paramla bi shot tekila içip sarhoş olsam, benim kaç liram olması gerekir? Senin derinlerde çözülmemiş havuz problemlerin var, bi baktır sen ona, yosununu falan bi temizlesinler güzelce… Onu içsem, bunu içsem, sarhoş olsam… Öyle temenniyle sarhoş olunmaz! Sen en kısa zamanda bara gel, bira musluğunun altında yüzünü gözünü bi yıkayalım senin, iyi gelir, açılırsın biraz.

Rumuz: DomatesBiberPatlıcan Bilirsin Sertan Abi, rakı masasında 2-3 dubleden sonra “Öpücemmm abi!” diye duygusallaşanlar oluyor, senin de başına gelmiştir mutlaka! Pekiii, rakı masasında öpüşmek caiz midir abi? Sen ve türün, nasıl bir evrim geçirdiniz acaba, merak ediyorum. Evrim gelişiminde her canlı, gidermeye çalıştığı bir ihtiyacına ulaşabilmek için gelişim ve değişim gösterir. Örneğin zürafa, ağaçların yapraklarını yiyebilmek için çabalaya çabalaya uzun boyunlu bir canlı olmuştur. Anlaşılan senin de sevmeye sevilmeye ihtiyacın var, ama bir zürafa kadar olamıyorsun, rakı masalarında kafayı çekip çekip milleti öpmeye çalışıyorsun, sonra da bir santim uzamıyorsun. Yaprakları yiyeceksin yaprakları, ağaca tırmanmayacaksın! Seni rakı masasından uzak tutmak caizdir, öpücemmiş, alla alla, sen öpme kimseyi. Sorularınız için: sertanabi3s@gmail.com

31


DERİNLİK YOK SUN LUĞU

“Taksim’de bin kişiyi, iki bin kişiyi yürütmek, iki bin genci yürütmek problem değil. Onlar YGS sınavının karşısında tavır ortaya koyduklarını açıklarken, biz de kalkarız onların karşısına 5 bin, 10 bin tane genci koyarız. Ama biz bu ülkede gerilimden yana değiliz.” R. Tayyip Erdoğan - Başbakan “Hürriyet, makul ölçüler içinde kullanıldığı takdirde hem fert hem de toplum için yararlıdır. Nasıl ki uykusuzluk çeken bir hasta, doktorun verdiği reçeteye uygun olarak belirli dozda uyku ilacı alırsa uykusuzluktan kurtulur, rahat eder. Aynı ilaç, aşırı dozda kullananların ölümüne sebep olur. Nitekim uyku ilacı ile intihar edenlere zaman zaman rastlanmaktadır.” Diyanet İşleri Başkanlığı “Kürt halkı, Türk halkından 200 sene önce Müslüman oldu. 15 bin tane imamı Marmaris’e yollasınlar, Bodrum’a yollasınlar, Antalya’ya yollasınlar, İzmir’e yollasınlar. Bir de şu 15 bin tane imamın başındaki Diyanet İşleri Başkanı’nı Milli Güvenlik Kurulu’na yollasınlar, generallere abdest almasını öğretsin”. Altan Tan – Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Adayı “Gözlerin görmediği hâlde sana iş vermişiz. Para kazanıyorsun değil mi? Müteahhit şirketlerde çalışacaksınız, para kazanacaksınız, hadi bakalım.” Recep Akdağ – Sağlık Bakanı  “Kolay bir şifre ama kimse fark etmemiş, fark edilmesi mümkün değil. Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de bu kadar değerli hocalar şifreyi çözemiyorken nasıl olur da Artvin’de bir hoca bunu bulabilir?” Yusuf Ziya Özcan – Yükseköğretim Kurulu Başkanı

mahalle baskısı

“Ne yalan söyleyeyim, yılbaşının hemen ertesi günlerinde gazetelerde kutlamalar sırasındaki taciz haberlerini okumak hoşuma gidiyor.” Yusuf Müftüoğlu – Cumhurbaşkanı Danışmanı

32

“Şifre var diye kıyameti kopardılar. Bankamatik kartlarında da şifre var, o olmadan alışveriş yapabilir misin? Hayır. Burada abes olan şifrenin başkaları tarafından bilinmesidir.” Hüseyin Çelik – AKP Genel Başkan Yardımcısı “KPSS kazanmak için 10 bin avro, TUS içinse 70 bin lira vereceksiniz deniliyor. Bu küçük bir olay değil. Dışarıda rayiçler belirleniyor. Talebeler Ali Demir’in elini öpsünler ki bizi dinleyip her şahsa özel kitapçık yaptı. Eğer olmasaydı binlerce kişi haksız yere birbirinin önüne geçecekti. Ali Demir düzgün bir adam. Basın Demir’i parçaladı.” Yusuf Ziya Özcan – Yükseköğretim Kurulu Başkanı


“Bir ülkenin başbakanı anma törenine gider de, bir korgeneral ayağa kalkmaz mı? Kalkması gerekir. Kalkmadığı takdirde bedelini öder. Bedelini de ödedi. Çanakkale’de anma törenlerine gidiyoruz, bu beyefendi ayağa kalkmadı. Ondan sonra gereği yapıldı, o ayrı mesele. Ama şimdi bakın gideceği yeri o da buldu.” R. Tayyip Erdoğan - Başbakan

“Alevi kültüründe bile böyle bir anlayış yok.” R. Tayyip Erdoğan – Başbakan

“Hâlâ bu medya, hâlâ bu siyasiler, ‘İnsanın özeline karışıyorlar’ diyor. Yahu, kendi eşiyle mi bir şey oluyor da özeli oluyor? Kendi eşiyle değil, nasıl özel dersin? Bu özel değil, bu genel, genel. Bu ahlaksızlıktır, toplumu aldatmayın.” R. Tayyip Erdoğan – Başbakan

“İstanbul’da 15-20 kişi porno mitingi yaptı.” Bülent Arınç –Başbakan Yardımcısı

“Erkek, bir başkasıyla imam nikâhı yapacağı zaman karısından izin almak zorunda değil. 4’üncü kadına kadar imam nikâhıyla evlenebilir. Ancak 2., 3. ve 4. eşler suiistimal ediliyor. ‘Boş ol’ dendiği zaman kadın ortada kalıyor. Bu nedenle çokeşlilik yasalaşmalı. Yasanın çıkması demek, erkeğin malvarlığına ortak gelmesi demek. Çokeşlilik dinimizde var. Herkes yapamaz ama yapana ‘Niye yaptın?’ diyemezsiniz, şirke girer. Kuran’da var. Bir erkek, kadında arkadaşlık, cinsellik, annelik ve ev kadınlığı arar. Bu özellikleri taşımıyorsanız, eşiniz tarafından aldatılmaya hazır olmalısınız. Erkek için bu haklı bir arayıştır. Bir ayrılık yaşaması durumunda yaşayacaklarının tahlilini sağlıklı yapan bir kadın, bence çokeşliliği kurtuluş olarak görmelidir. Boşandığında kaybedecekleri, kazanacaklarından fazla olan kadın, kalmayı tercih ediyor. Çokeşlilikte asıl ağır fatura erkeğe çıkıyor. Madden ve manen zarara uğruyor. Açıkça çokeşli olduğunu itiraf edenleri alkışlıyorum ve kutluyorum.” Sibel Üresin – Aile Danışmanı

“Che yaşasa AK Parti’ye oy verirdi.” Egemen Bağış – Devlet Bakanı

“Hopa’ya eşkıyanın indiğini bilmiyordum. Bir tanesi de kalp krizi geçirerek ölmüş, kimliğini bilmiyorum, üzerinde durmaya da gerek duymuyorum.” R. Tayyip Erdoğan – Başbakan

33


mahalle baskısı

Tunca Arıcan tuncaarican@gmail.com

Kultur Shock’un Mekânla İmtihanı

34

Bir idrak meselesidir yaşamak; olmamazlıklar üzerinden var ettiğimiz, olasılıklar üzerinden bağlandığımız zaruriyetin arz-ı endamı. Aslında, üzerine kelam etmekten de sıkıldığımız bir konu. Çözümsüz bir hadiseden bahsedip durmak ne denli anlamlı olabilir ki! Giderilmesi olası fakat eceli namümkün bir yalnızlığın ve gelir gider metaforlarla örülü bir dilin “bir bakıp çıkacağım” müşterileriyiz çoğu zaman. İfadesini en iyi dizgili gürültülerde, savruk melodilerde bulan bu yalnızlığın mekân ötesi oluşu da rastlantı değildir. Hangi bar sandalyesinde oturduğunuzla değil içine düştüğünüz ezgilerle idrakine varmanın dayanılmaz acısını yaşarsınız. Zaruri olarak maruz kaldığınız şarkının ağzınızda bıraktığı buruk tat ile ne idüğü belirsiz ruh hâllerin tadına bakarken, meselenin o an üzerinde pek de durmazsınız, ama sizdeki etkisinin tamamen “Shock”tan kaynaklandığını sonradan idrak edersiniz. Sınırlarını ses duvarları ve ruhların belirlediği bir “kültür” mekânına girdiğinizde ağırkanlı, keyiflerinin ehli olmuş kuru kalabalığın keyfini bozan kovboy muamelesi görürsünüz. Yarattıkları kültürün sizde bıraktığı “şok”u ilk bakışta yaşarsınız. Son bakışınız ise dününü bilmediğiniz mekâna duyduğunuz tuhaf saplantılı bir “aşk” ile olur. Sizi afallatan bu “Kultur Shock”unun sonunda ortaya çıkan halet-i ruhiye, öfkenin hınzırlıkla bileşiminden mürekkeptir. Ne sevebilirsiniz ne de kızabilir. O zaman en iyisi bir bakıp çıkmaktır. İçinizde kendinize mırıldandığınız dünün ve geleceğin sefilliğini mekânın yüzüne çarpan “NO Tomorrow” (Yarın Yok) mottosu. Bu kadar lakırdıyı sonunda KULTUR SHOCK’a bağlamak, suratımda hınzır bir gülümseme bırakıyor. Tabii bu tamamen grubun da kulağımda tıngırdamasıyla alakalı. Punk ruhuyla Balkan ezgilerinin coşkusunu birleştiren bir grubu anlatmak için yazılan bir yazının girizgâhındasınız şu an. Meselemiz biraz “KULTUR” biraz “SHOCK”.

Artık “DÜN”e dönebiliriz: Mart ayında, İspanya’dan Boikot’u eSkiyEni’de canlı dinleme şansını yakaladık. Punk’tan ska’ya, metal’den Balkan ezgilerine birçok farklı müzikal tarzı bir araya getiren grup, politik duruşuyla da dikkat çekmekte. Boikot ile bazı benzerlikleri olan bir diğer grup ise Kultur Shock. Her ne kadar Amerika merkezli olsa da, grubu oluşturan müzisyenler farklı ülkelerden geliyor. Grubun ismi farklı kültürlerin karşılaşmasını da çok iyi özetliyor. Kultur Shock’un kökleri, 1996 yılında, Bosna-Hersek’ten Gino (Srdjan) Yevdjevich, Amir Beso ve Nedim H. Hamzic tarafından Seattle’da atılıyor. Bir tiyatro grubuyla beraber Amerika’ya gelen müzisyenler, Balkan halk müziğini Amerikan halkına tanıtmak amacıyla Joan Baez ile konserler veriyor. 1998 yılında, Gino Yevdjevich farklı müzisyenlerle –Bulgar/Amerikan Borislav Iochev,


Bosna/Hırvatistan’dan Mario Butkovic, Amerikalı John Morovich ve Bra Houser– Kultur Shock’u kurdu. Grup, 1999’da ilk albümleri Live in America’yı çıkarttı. Albümdeki şarkılar, geleneksel Balkan şarkılarının yenilikçi yaklaşımlarla harmanlanmasından oluşuyor. Bu çalışmada Kultur Shock’u dönemin en önemli rock ve punk gruplarından müzisyenler (Krist Novoselic [Nirvana], Jello Biafra [Dead Kennedys], Bill Gould [Faith No More]) destekledi. Bill Gould ile dayanışma ve müzikal paslaşmadan, FUCC the INS (2002), Kultura- Diktatura (2004) ve We Came to Take Your Jobs Away (2006) albümleri çıktı. Bu çalışmalar, Kultur Shock’u rock ve metal dergileri ile geniş bir dinleyici kitlesi tarafından takip edilen bir grup hâline getirdi. Bu sene grup Ministry of Kultur isimli yeni albümlerini de çıkarttı.

ağırlıklı olarak toplumsal mevzular, aşk meşk, politik hadiseler üzerine yoğunlaşırken, müzikleri de punk ruhundan uzaklaşmıyor. Kökleri uzun yıllar önce atılmış bu grupların hâlâ aynı coşkuyla müzik yapmaları bence punk’ın onlara verdiği enerjiyle mümkün oluyor. Şarkılarındaki ivmelenmenin kaynağındaki vurucu gitar cümleleri ve anlasak da anlamasak da dokundurttuğu, kulağımızın arkasına üflediği politik hadiseler bu grupları daha sıcakkanlı kılıyor. Bu grupları seviyorsanız yanına bir de Viza3’yı tavsiye ediyorum. Gogol Bordello4’yu sanırım bilmeyen pek yoktur. Tabii ki onun yeri de oldukça müstesna. “YARIN”, Kultur Shock mekânımıza (eSkiyEni) gelebilir. Gelse ne güzel olur! Bu mekânda “şok”un etkisi az olur. Zira bazen öyle zamanlar yakalanabilir ki orada, herkes tüm sınırlarının ötesine geçebilir… 1- www.myspace.com/somosboikot 2- www.myspace.com/kulturshock 3- www.myspace.com/vizamusic 4- www.myspace.com/gogolbordello

Boikot1 gibi, Kultur Shock2 da politik olarak muhalif kanattan ses veriyor. Sınırlara inanmayan, sonradan çakma kimlikleri eleştiren, savaşa karşı müzik ve aşkı sunan grubun sözleri

35


HAKAN VRESKALA

Tabii canım, acayip özlüyorum. Ama kolay kolay dönemem. Oğlum var İsveç’te. Ondan bir süre ayrı kalacak bir durumum yok. Onu getirmem de pek mümkün değil, karışık durumlar var. Oğlum en azından 20 yaşına gelene kadar ordayım gibi görünüyor, yani bir 15 senem daha var. Türkiye’de konserler, gidiş-gelişler daha yeni yeni yoğunlaşıyor galiba değil mi?

Emel Aslan mecuk51@hotmail.com

Evet. Ben aslında darbukacıyım. Kısa bir zaman önceye kadar, hatta hâlâ da, gelen projeye göre darbuka veya perküsyon çalarak dahil oluyordum, müzisyenlik yapıyordum. Daha önce başka bir yerde de söyledim gerçi, kadınlar hamile kalıp doğurunca anne oluyor, erkekler şair oluyor, yazar oluyor, şarkı yazıyor, bende de öyle oldu; dövme yaptırdım, şarkılar yazmaya başladım işte. Bu dövme de oğlumun doğum tarihi; 2006 Mart 17 şek-

Kadınlar hamile kalıp doğurunca anne oluyor, erkekler şair oluyor, yazar oluyor, şarkı yazıyor… Hakan Vreskala 10 Mayıs 2011 Salı günü eSkiyEni’de şahane bir konser verdi. Biz de hazır sahnenin tozu üzerindeyken, kendisini yakalayıp iki çift laf ettik:

mahalle baskısı

Merhaba Hakan, hoş geldin… Türkiye’ye ilk gelişin galiba değil mi?

36

Kendi projemle ilk gelişim. İlk kez Ankara, buradan İstanbul’a geçeceğiz, oradan da geri Stockholm’e döneceğiz. İsveç’e ilk ne zaman gittin? Ondan önce İzmir’de ve İstanbul’da yaşadın bildiğim kadarıyla. O süreçten biraz bahseder misin? İzmirliyim. Üniversite için İstanbul’a gittim, İTÜ’de okudum. Daha sonra 2001’de İsveç Kraliyet Konservatuarı Perküsyon Bölümü’ne kabul edildim. 2001’den beri de orada yaşıyorum. Türkiye’deki hayatını özlüyor musun? Var mı geri dönmek gibi bir düşüncen?

linde, öyle bir heyecanla yaptırdım, görmemişin çocuğu olmuş hesabı :). Sonra baktım, şarkılar akmaya başladı, birbiri ardına geliyor. Sonra insanlara şarkı söyletmeye çalıştım, “Şöyle söyle, böyle söyle” diye. Baktım herkesle kavga ediyorum, “Çekilin” dedim, “kendim söyleyeceğim”. Kendim çalar, kendim oynarım hesabı oldu yani… Aynen öyle, çok da yeni bir şey bu. İlk konser de buraya denk geldi. Biraz geçmişten bahsedelim, Avrupa’da, İsveç’te müzisyenlik yapmak nasıl bir şey, neler yaşıyorsun? Nereden başlayayım? Çok uzun muhabbetler… Biraz dert yanayım sana bari. Şey var, özellikle Türkiye’de, Avrupa’da çıkan müzisyeni çok gözünde büyütme olayı var. Öyle bir şey yok. Bir gün düğünde çalıyoruz, bir gün Balkan partisinde çalıyoruz, bir gün Kral’a çalıyoruz, bir gün çocuk tiyatrosu yapıyoruz... Yani emekçilik durumu var aslında, saatli, ücretli çalışan insandan fazla bir farkımız yok. Kültür emekçiliği. Hoşuma da gidiyor, romantik bir durum var. İsveç’te Türk müziğine epey bir ilgi var galiba, Türk geceleri yapılıyor, duyuyorum.


Evet, var var. Şöyle, orta sınıfta farklı kültürlere ilgi var. Türkiye’de de böyledir bu: Parayı kazanan kendi kültürü dışında başka kültürlere ilgi duyar, Balkanlara, oraya buraya kayar. Bir de yurtdışında diasporada yaşayan Türk-Kürt sanatçılar, Alevi sanatçılar var. Şivan Perwer ile beş-altı yıl birlikte çalıştık, turne dönemimiz oldu. Kürtçe bilmiyorsun değil mi? Kurdî Nizanım’ın sözlerinde de bilmediğini söylüyorsun zaten. Evet, evet. Çok standart, Sünni bir Türk’üm. Ama insan sanatçı çevresinden de etkileniyor tabii, Şivan Perwer ile birlikte çalıştığımız dönemler, Türkiye’de politikaya bulaştığımız, solculuk yapmaya çalıştığımız dönemler, hayatımda belirleyici dönemler oldu. İsveç’e gidişin siyasi nedenlerle mi oldu?

Yok değil. Biraz nefret, biraz sıkılma, biraz kaçış… Okuldan da atılmıştım zaten, askerlik yaklaşıyordu. Hiç bulaşmadan kaçalım dedik. Oraya gidince birkaç ay sokakta kalma durumları, ne olacak, ne bitecek, biraz sıkıntı oldu tabii. İngiltere’ye gittim bir ara, olmadı. Sokak müzisyenliği yaptım iki sene. Sonra Şivan Perwer’le başladık, bir taraftan da düğünler, projeler falan. Bir sürü işe girdik çıktık, çok da güzel oldu. Şivan Perwer gibi büyük bir sanatçı ile birlikte “Helepçe”yi ağlayarak söyleyen on bin kişiyi izlemek, Kürt düğününde yerlerden bahşiş toplamak, ne bileyim, bir Konya Türk düğününde “Oynatamıyorsun ulan” diyenlere davul çalmaya çalışmak, ertesi gün İsveçli çocuklara geleneksel Türk müziğini, kültürünü anlatmaya çalışmak, göçmenlere tepki duymasınlar diye küçükten eğitim vermek falan gibi antifaşist, demokrat projelerle uğraşmak, bunlar çok güzel, geliştirici deneyimler. İsveç’e gittiğinde kaç yaşındaydın? 21 yaşındaydım. Tam yaşındaydım. Daha erken gitsem boku yerdim. İsveç’te bizim kuşağa “müteşekkir göçmen” diyorlar zaten. “Abi, ne iyi ettiniz de bizi aldınız, sağolun ya” kuşağı böyle. Mesela orada doğan arkadaşlarım bana kızıyor, “Niye böyle alttan alıyorsun?” diyorlar. Ohoo, biz nerelerden geldik bilmiyorlar ki…

Peki, buraya geldiğinde kendini nasıl hissediyorsun? Daha güçlü mü hissediyorsun mesela? Kendini daha olduğun gibi hissettiğin yer burası mı, İsveç mi? Yok, buraya geldiğimde kendimi kıro hissediyorum :). Pişmiş olduğum yer İsveç, ama buraya geldiğim anda otomatikman bir kayma oluyor. Zaten şizofrenik bir durum var, arada kalmışlık. Bunu nasıl kimsenin kalbini kırmadan anlatsam… Mesela Almanya’daki Türklerle böyle bir durum yaşamıyorum, ama buraya geldiğimde kendi geldiğim ortamdan insanlar yok, yetiştiğim ortamdan insanlar yok, herhangi insanlar var. Seçme

şansın yok. Herkesle sosyal etkileşim kurmak zorundasın. Başta bu insanın biraz burnunu sürtüyor, sonra zamanla öğreniyorsun tabii. İsveç’te takıldığım insanlar Türkiye’de olsa, hayatta takılmayacağım insanlar, ama bununla gurur duyuyorum. Bu insanlardan çok şey öğrendim. Yaptığım her şey bunun sonucu aslında, gerçekten de her şey bunun sonucu. Çelişkiler yaşıyorum tabii, “Bu tutar mı, bu söz burada salakça mı olur” endişesi çok yaşıyorum. Sonra iki bira atıyorum, geçiyor :). Çok güzel bir konser oldu, iyi ki geldiniz, çok da güzel bir sohbet oldu. Çok teşekkür ederim… Asıl biz teşekkür ederiz, tekrar görüşmek üzere…

37


Tunca Arıcan tuncaarican@gmail.com

mahalle baskısı 38

TÜRKİYE KALBUR6 TARİHİ Müzik varlığın, eksikliğini gidermek için çıktığı soluksuz yolda doğaya olan öykünmesidir. Eksik bir anlamlandırma girişimi de olsa müzik için kısaca böyle denilebilinir. Dil kadar doğrudan olmayan, fakat anlattığının çok ötesine geçebilen müzik, dinleyicinin ya da icracının her eyleşinde farklı bir patika açabilecek gücü işte bu doğaya öykünmesinde bulur. Çünkü doğaya dönemeyeceğini kabullenmek zorunda kalmış insan, artık duyumsadığı bu derin eksilmeyi doğaya ait olan sesleri –kısaca ham hâliyle gürültüyü–düzenleyerek kendi yükselişini hatta esrikliğini ilan eder. Tek bir şarkının muktedir olduğu değişim dahi aslında hayranlığın çoğalmasına yeterlidir. Müziğin kendisinde gizlenmiş bir kaos ya da belirsizlik mevcut değildir; dinleyicinin şahsi zulasındadır bu kaos. Bir beste anlatmayı amaçladığı mevzuyu dilin yöntemlerini kullanarak ifade etmez. Strauss, bir Nietzsche hayranı olarak Böyle Buyurdu Zerdüşt’te birebir “üst insan”ı anlatmaya girişmez. Belki de yaptığı felsefedeki bu dehaya bir öykünmedir. Zaten kendisi de tevazuuyla bu denli yoğun bir felsefeyi müzikle anlatamayacağını ama hissiyat dünyasına dahil edebileceğini söyler. Bunu daha basitçe ifade edersek: Bir aşk şarkısı kimi zaman yaşanılan aşk duygusundan çok daha yoğun, hisli hatta esrikleştirici gelebilir dinleyicisine. Bu kendinden geçmişlik hâli ya da müzik ile tamamlanma hissi işte biraz önce yukarıda bahsettiğim eksilmenin yansımaları olarak da görülebilir. İnsan, sinir sistemini acı ve zevki hissetmek dışında, karmaşık zihinsel süreçler için kullanmaya başladığından bu yana çoğu duygusunu tamamlanmışlık hissiyle yaşayamamaktadır. Hatta bu durumu gidermek için keyif verici maddeler ile müziğin içine düşmek aslında insanın tamamlanma arzusundan kaynaklanır. Bir şişe kırmızı şarabın ardından hemen hemen hiçbir ezgi yoktur ki, aynılık ve sıradanlıkla kulaklara dolsun. Bu müziğin eksikliği değil insanın yeryüzündeki lanetidir.

Müzik işi şakaya gelmez. Hele mevzu rock gibi muhalif ve ayrıksı türlere geldi mi, hiç şakaya gelmez. “Whisky on the rocks” ne anlama gelir? Oradaki “rock”ın müzikle bir alakası kesinlikle yoktur. Son dönemde – yani aslında nerdeyse 15 yıldır– suyu çıkartılmış bir şekilde elektrogitar ve davulun olduğu hemen her müziğe, alakasızca “Türkçe sözlü rock” denmeye başlanması ile artık bir şeylerin çivisi çıkmışa benziyor. Artık bu işe kimin dur diyeceği ise meçhul. Son dönemde “rak” müziğinin yükselişine tanıklık ediyoruz. Birkaç yıldır Eurovision Şarkı Yarışması’na da “rock” tarzı işler gitmekte. Geçenlerde birkaç insanla hangi müziği dinlediğime dair konuşuyorum. Onlar bana soruyor: – Ne dinliyorsun sen genelde? – Rock ve metal dinlerim. – Şebnem Ferah filan yani? – Yok, biraz daha sert ve farklı – Haluk Levent? – Yok, daha sert ve değişik. – Haaaaa anladım yahu AYNA! İşte durumun vahameti: Aynaya bak ciddiyeti anla!  Memleketin her yerinde durum pek farklı değil. Şebnem Ferah’tan, yeni tiplemelere kadar artık “rock” denilen hadise tüm ciddi tanımlamalarını yitirmiş, son derece arabeskleşmiş, özgün ve yaratıcı özelliklerini kaybetmiş ve sadece basit, melankolik pop melodilerinin elektrogitarla çalınmasından ibaret hâle gelmiştir. Rock, elektro gitarına “distortion” pedal takıp da çalmadan oynama müziği değildir. Çalmadan oynayan “tür” başka bir türdür... Türkiye’de olup biten şudur: Pop müzik piyasanın karşısına Türk Rock diye bir alternatif üretip, pazara farklı bir hava katmak daha sonra da bu hareketlilikten bol bol nasiplenmek. Zaten işin başındaki ergen dinleyiciler her elektrogitar tınlamasını “rock” sandıklarından, biraz da yaşları gereği âşık olup, terk edilip, yoğun olarak kederlendiklerinden, bu tarz


melodik, pop tarzında icra edilmiş şarkıları duyunca “rakır” olup havaya girebiliyorlar. Kendilerince “pop” dinlemediklerini düşünen dinleyici, ergen dönem kimlik oluşturma ve geçiş döneminde “protest” tavırlarını muhafaza edebiliyorlar. Böylece Avrupa Yakası’ndaki Tanrıverdi denilen tipleme gibi, Anadolu “rakçısı” olup maço, geleneksel ve arabesk kişilik özelliklerini barındırarak “özlerinden” de kopmamış oluyorlar. Kendine has, teknik yapısı, yüksek müziğiyle üstat Orhan Gencebay, bir zamanlar melodileri basgitarla oluştururken punkgitar “cümleleri” kullanıyor diye saygı kazanmış, çoğu rockçı tarafından takdir edilmişti. Şimdi ise arabesk/pop yaklaşımla “rak” yapan icracılar takdir ediliyor. Kendi özgün tarzları içersinde değerlendirildiklerinde hiçbir müzik türü olumsuz eleştiriyi hak etmez. Fakat türünüzü kutsamak mahiyetinde geçmişteki türlere, kendinizi tanımlamak için bel bağlarsınız orada durup düşünmek gerekir. Meselemiz yapılan müziğin arabesk ile ceşnilenmiş elektro gitar temelli pop müzik olması değil, “rock” kelimesinin daha farklı anlamlar taşımasıdır. Her bir müzik türü bir diğerini devam ettirir, sonrasında da özgünlük peşinde koşar. Maalesef, Türkiye rock tarihinin sayfaları hâlâ geniş bir arşiv ve ciddi, titizlikle yapılmış çalışmalar ile açılmayı bekliyor. Güven Erkin Erkal, Aptullika, Altay Öktem gibi insanların emekleri ve çabalarıyla bazı arşivler, hatıralar, bilgiler ya da fanzinler bizlere ulaştırılıyor fakat yeterli değil. Nasıl ki, Naim Dilmener Bir Varmış Bir Yokmuş ile Türk pop müzik tarihine dair çok önemli bir arşiv çalışması verdiyse de buna benzer kapsamlı bir çalışmaya da biz rock severlerin ihtiyacı var. Cumhur Cambazoğlu’nun Kentin Türküsü: Anadolu Pop/Rock çalışmasını da kesinlikle burada söylemeliyiz. Bir zamanlar İstanbul’da olup da rock ve metal işlerinin yürekten döndüğü

Köprüaltı Kemancı’da içememiş olsak da çoğumuz, orada olup bitenleri okumak karıştırmak, bu müziğe, kültüre emekleri geçen insanları anmak bizleri her zaman diri ve uyanık tutacaktır. Çağlan Tekil, Non Serviam’ın Mayıs 2000 tarihli sayısında “Köprü Yandı, Ama ya Ruhu?” yazısında çok güzel anlatır bu rock ruhunu ve Türkiye resmini. Kramp’lı, tanımadığım ama Çağlan’ın anılarıyla Kemancı’nın sahibi Zeki Ateş’li, müdavimleriyle, votkalı biralarıyla, şarkı listesinde Iron Maiden ile Cem Karaca’nın bir arada olduğu bir “cemaat” düşünün ya da hayal edin. Sonrasında da popülerleşme batağında piyasaya kurban gitmiş, sözleri rahatsız edici derecede iç gıcıklayıcı, sıradanlaşmış, aynılaşmış müzikleri düşünün ve kıyaslayın. “Cem Karaca rocks”, “Moğollar rocks”, “21.Peron rocks”, “DEVIL rocks”, “Whisky rocks”, “RA rocks”, “Kramp rocks”, “Dr.Skull rocks”, “Nekropsi rocks”

39


Emel Aslan mecuk51@hotmail.com

“Amacımız insanları eğlendirmek değil, insanların eğlence anlayışını değiştirmek.”

FUNK ALATURKA

Çarşamba akşamlarının enerjik grubu Funk Alaturka’dan Ödül ve Mehmet ile birlikteyiz: Emel: Merhaba arkadaşlar… Önce klasik bir başlangıç yapalım. Funk Alaturka nasıl bir araya geldi, birbirinizi nasıl, ne zaman buldunuz, nereden icap etti funk ve alaturka ezgileri birleştirmek? Mehmet: Funk Alaturka’nın ilk kuruluşu 2005. Biz farklı bir şeyler yapmak istiyorduk. Aslında ilk olarak Brooklyn Funk Essentials grubundan esinlendik, “Adamlar ne güzel düşünmüş, farklı bir şeyler yapıyorlar, biz de yapabiliriz” diye düşünerek kurduk grubu. Ama işin buralara kadar geleceğini tahmin etmemiştik. Her şey çok hızlı gelişti. Bir anda dört-beş kişiden, altı-yedi-sekiz-dokuz kişiye çıktık. Olaylar ciddileşince, piyasaya, bu pazarın içine girdi grup. İlk Hacettepe konseriyle falan başladık. Ama 2005’ten 2009’a kadar çok fazla yol alamadık. Ödül: Benimle beraber milât oldu yani, Funk Alaturka’nın milâdı 2009. Mehmet: Evet, 2009’a kadar durağan bir dönem oldu. O sıralar da Ödül’le tanıştık. Ödül’ün gruba katılması, solistimiz olmasıyla birlikte yeni bir dönem başlamış oldu. 2009 yazı, Haziran sonu gibi tekrar sıfırdan başladık. Tam iki yıl oldu işte. Bu iki yılda geçmiş dört yılda yaptığımız işin bilmem kaç yüz katını yapmışızdır.

mahalle baskısı

Emel: Ödül, sen neler yapıyordun o sıralar, Mehmet’le tanışmadan önce?

40

Vokal: Ödül Turan Özçırpan Perküsyon: Mehmet Özçırpan Kanun: Özgür Ahmet Şarman Gitar: Mustafa Tuncel Saksafon: Tuna Atabinici Trompet: Hikmet Altunbaşlıer Bas Gitar: Mithat Allar Davul: Hamit Kahraman (Her Çarşamba 21:30’da eSkiyEni Üst Kat)

Ödül: Ben o sıralarda Eskişehir’deydim. 1997’de Eskişehir’e gittim 2005’e kadar orada yaşadım, üniversite okudum. Üniversitedeyken şarkı söylemeye başladım. Şarkı söyleme işi şehirlerarası hâle geldi daha sonra. İstanbul’a gittim, İngiltere’ye gittim bir ara, 2 ay kadar ablamın yanında kaldım. Hep müzik vardı hayatımda, hep şarkı söyledim ben, üniversitede ekonomi okudum, ama ekonomist olarak mezun olamadım, şarkıcı olarak mezun oldum. Ondan sonra Ankara’ya geldim. Tam artık müzikten umudumu kesiyordum ki, bir baktım, benim için biçilmiş bir kaftan var orada, beni bekliyor, üstüme giyeyim diye. Benim de müzikle ilgili bir arayışım vardı. Yani, darbukaya oynayacak kadar alaturkayım, o kadar için için Türküm, ama ses rengim zenci, bir o kadar funk ya da kafa yapım bir o kadar Batı… İçimdeki Doğu ile aklımda yıllardır beslediğim, öğrendiğim Batı, Funk Alaturka ile birleşince, benim için de müzik hayatımda bir milât oldu.


Emel: Gökte ararken yerde buldum durumu oldu yani… Ödül: Aynen öyle oldu, gökte ararken yerde buldum. Ben grubu sevdim, grup beni sevdi; ben şarkıları sevdim, şarkılar beni sevdi… Öyle bir anda Funk Alaturka küllerinden doğmuş oldu, çok da güzel oldu. Emel: Grubun bu son şekliyle nerelere gittiniz, nerelerde çalıştınız, neler yaptınız? Mehmet: Çok yere gittik. Bahsettiğim, tekrar sıfırdan başladığımız 2009 sürecinden sonra ilk atağımız Eskişehir oldu. Eskişehir’in en ünlü mekânlarından birinde, Up and Down diye bir mekânda direkt başladık. Orada bir nevi şehir efsanesine döndü Funk Alaturka. Eskişehir’de hayat hiç bitmediği için, öğrencilerin yoğun olduğu bir şehir olduğu ve onların eğlence anlayışı ile birebir örtüştüğümüz için, sanki onlar tam da böyle bir şey arıyormuş da, biz üzerine gelmişiz gibi bir durum oldu. Bizim derdimiz insanları eğlendirmek değil, insanların eğlence anlayışını değiştirmek… Biz hayatında hiç Doğu kültürü veya Batı kültürü almamış insanları birlikte eğlendirmenin yolunu aradık ve bulduk gibi oldu. Ondan sonra devam etti; Antalya, Bursa, İstanbul, İzmir, Çeşme, Kocaeli, Bolu, çok yere gittik, daha da gideceğiz. Ödül: Üniversitelerin bahar şenliklerine gidiyoruz. Mehmet: Önümüzde Bursa var, İstanbul var yine, Adana var; ilk kez gideceğiz mesela oraya, Diyarbakır’a gideceğiz, daha doğuya doğru gitmeye başladık. Oralara gitmek bizim için önemli, insanların bizi tanıması, bilmesi önemli. Albüm hazırlığı içindeyiz aynı zamanda. Dinleyici kitlemizin genişlemesi bizim için çok iyi. Hep alışmışız ya, oralara Demet Akalın gider, Fatih Ürek gider, orada eğlence anlayışı böyle gibi alışmışız. Biz bunu değiştirmek istiyoruz. Ödül: Biz mesela Kocaeli Üniversitesi’ne gittik. Oradaki gençlerin de fazla bir eğlence şansı, alternatifi yok. Ankara’da öğrencilerin şansı var, seçeneği var. Mesela Bolu’ya gidiyoruz, inanılmaz bir ilgi, Kocaeli’ne gidiyoruz, inanılmaz bir ilgi… Bir de derler ya “İnsanın kendi memleketinden peygamber çıkmaz” diye, burada normal olan şeyler, orada çok büyük şeyler olarak algılanıyor. Burada bazı mekânlara gidiyorsun, darbuka dezavantaj, halbuki Avrupa’nın kafasında, onlara gösterebileceğin, senin tarz yaratabileceğin tek şey darbuka ve kanundur. Şöyle diyenler oluyor mesela: “Funk kısmı çok güzel, ama alaturka kısmı, yani biraz şey...”. Aslında hepimizin içimizdeki şey alaturka. Sonradan öğrendiği-

miz şey ise funk. Avrupa’da adamlar darbukayı sahneye üzerine ışıklar vererek koyuyor, bizde ise nasıl olsa kendisinin ya, hor görme durumu var, başkasına özenme var. Halbuki senin satabileceğin şey bu. Avrupa’ya jazz satamayız. Adamlar Rönesans yaşamış, reform yaşamış, biz daha Demet Akalın’lardayız. Müzikte de eğitim meselesi var. Eskişehir dinleyicisinden bahsettik ya, onlar eğitimli kulaktır mesela. Hepsi üniversite öğrencisi, her şeyi canlı dinliyorlar. Şebnem Ferah’ı da canlı dinliyorlar, Duman’ı da canlı dinliyorlar. Oraya gidip kötü bir Duman cover’ı çalamam! Üniversitelerde tutmamızın nedeni de bu. Daha farklı bir gözle bakıyorlar, daha açık bakıyorlar. CD’den farkımızı anlayacak insanlara müzik yapıyoruz. Mehmet: Grup arkadaşlarımızla da zaman zaman konuşuyoruz, mesela şu anda Ankara’da, eSkiyEni toprakları içindeyiz, kendimizi en rahat, en doğal, seyirciye en yakın hissettiğimiz yerlerden birindeyiz. Ama çaldığımız her mekânda seyircimizle buluşamayabiliyoruz. Her mekânın kendine göre kalıp seyircisi oluyor. Ödül: eSkiyEni’ye eğlenmekten başka bir kaygıyla gelmiyor insanlar. Buranın müşteri kitlesi kemikleşmiş, oturmuş. Yoldan geçenler gelmezler de, arkadaş tavsiyesiyle gelirler. eSkiyEni’ye “Gideyim, kız bakayım” diye gelenler Çarşamba gibi hafta ortasında bir günü tercih etmiyorlar. Sadece eğlenmeye geldikleri için de akıl ipleri salık oluyor. Bizim avantajımız bu. Mehmet: Aslında yapmaya çalıştığımız da bir şekilde izleyicinin bizimle hareket etmesini sağlamak. Biz orada çalıp söyleyelim, dinleyici orada kafasına göre takılsın, başka şeyler yapsın değil bizim istediğimiz. Mutlaka dinleyici de bize katılacak.

41


Emel Aslan mecuk51@hotmail.com

Emel: Valla bunda en büyük pay Ödül’ün bence, dinleyici ile iletişimine, enerjisine, sahne performansına hayranım. Bu yüzden şahsen çok merak ettiğim bir şey sormak istiyorum. Sen neyle besleniyorsun Ödül’cüğüm? :) Bu enerjiyi neye borçlusun? Evde de böyle misin, yoksa kimisi sahneye çıkınca kabuk değiştirir, bambaşka biri olur ya, öyle bir durum mu?

lıyım, e niye saklayayım ki bunu? Belki onlar da bununla eğlenecek? Nitekim öyle de oldu. İki sohbet ediyoruz sahnedeyken, daha rahatlıyorlar. Kimisinin derdi oluyor, gelip anlatıyor, inanamazsın. Bayağı sevgilisini falan anlatıyor, hiç tanımadığım biri mesela. “Seni gördüm çok neşelendim” diyor. İşte ben o zaman doğru bir iş yaptığımı anlıyorum. Tabii ki her zaman yüzde yüz güzel espriler yapamayabilirim, o Cem Yılmaz’ın işi. Ama bir şarkıcı olarak yeteri kadar komik miyim? Komiğim. İnsanlar biraz neşelenmesinler mi? Neşelensinler tabii, değişiklik olsun… Hayat zaten yeterince zor.

Mehmet: Evde daha komik, daha enerjik.

Emel: Albümden bahsedelim biraz. Hazırlık halindesiniz bildiğim kadarıyla. Nasıl gidiyor? Nasıl bir albüm olacak, ne zaman çıkacak?

mahalle baskısı

Ödül: Öyle gerçekten. Evde daha komiğim, daha enerjik, neşeli oluyorum. Sahnedeyken bazen işi kişiselleştiren tipler oluyor. Çok rahat şakalar yapamıyorum o zaman. Ben aslında ne yapıyorum biliyor musun? Herkesin alışık olduğu bir ezber var, sahneye çıktığım zaman ben o ezberi bozuyorum. Yaptığım tek şey bu. Sahnede konuşuyorum, çünkü ben CD değilim. Sürekli şarkı söyleyemem. Dinleyicilere anlatmaya çalıştığım tek şey bu. Arada nefes alıyorum, su içiyorum, bazen şarkıyı farklı söylemek isteyebilirim, “Bir dakika, şöyle bir şey yapalım mı?” diyebilirim. Türkiye’de bunu bir tek geyler yapıyor, ama Avrupa’da jazz festivallerine bak, rock konserlerine, pop konserlerine bak, izleyici hep içinde. Çünkü bu eğlenmeye gelenin seninle bütünleşmesini sağlıyor, seni daha rahat anlamasını sağlıyor. Ben diğer kadınlardan fark-

42

Mehmet: Albüm hazırlıklarına kışın başlamıştık aslında, bir yaz albümü yapmaya çalışıyorduk. Ama işlerden, konser yoğunluğundan yetiştiremedik. Bir de grupta birkaç kişi değişti. Yeni ekip üyelerinin adapte olması gibi süreçlerden sonra, eylül-ekime sarkıtalım dedik. Yoksa yazın ortasında çıkartsan, hiçbir işe yaramayacak. Zaten firmalar da dönem dönem hesaplıyorlar albüm çıkışlarını; yaz, kış, sonbahar albümü falan gibi. Biz de önümüzdeki Ramazan ayını değerlendiririz hem çalışmak için, hiç riske atmayalım dedik, sonbahara bıraktık. Şu ana kadar 4 tane şarkının demo kaydını yaptık. Ama nihai kayıtları yapılmadı. Emel: Tamamı bestelerden oluşuyor değil mi? Ödül: Evet, evet. Hepsi benim bestelerim. Yine aynı, funk alaturka tarzında. Batı melodileri aynen Batı tarzında çalınmış, Doğu ezgileri aynen Doğu tarzında çalınmış şekilde.


Mehmet: Şu an yapmış olduğumuz tarzın aynısını bestelerle yapacağız. Hedefimiz bu. Tamamı Türkçe bir albüm olacak, insanların anlayacağı şekilde. Ödül: Müzikal bir mastürbasyon olmadan, müzikal bir kirlilik olmadan, insanların kulaklarının ve kalplerini anlayabileceği, bir taraftan iki yana sallanırken, iki kadeh tokuşturabileceği şarkılar amaçladık. İnsanlara müzik öğretmek ya da sanat kaygısı içinde bir albüm yapmak değil istediğimiz. Eğlendiren, keyif veren, belki sevgilinden ayrıldığında biraz hüzünlendiren, kalpten anlaşılabilecek, o kadar basit duygular içeren bir albüm olsun istiyoruz. Emel: Son olarak da şunu merak ediyorum. Hem bir birlikteliğiniz var, yakın bir zaman önce de evlendiniz hem birlikte çalışıyorsunuz, müzik yapıyorsunuz… Nasıl gidiyor bunların hepsi birlikte? İyi bir şey mi, kötü bir şey mi, sıkılmıyor musunuz? Mehmet: Bizde bunun aksi bir durum hiç olmadı ki, olamadı yani. Baştan beri hep yapışık olduk biz :). Ama gayet güzel böyle, memnunuz. Emel: Kaç yıl oldu bu arada? Mehmet: Üçüncü yılımız birlikte. 6 aydır falan da evliyiz. Ödül: Bizim ilişkimizin yapısı böyle. Biz birbirimizden besleniyoruz, birbirimizden daralmıyoruz. Birbirimizin özgürlüğünü kısıtlamadığımız için, engel de teşkil etmiyoruz. Birbirimizin gününü keyiflendiren parçalarız.

Sohbet edemediğimiz zaman günümüz çok daha sıkıcı oluyor. Birbirimizin en eğlenceli arkadaşlarıyız, o yüzden çok keyifli böyle yaşamak. Sadece arkadaşız yani :). Emel: Sahnede sadece arkadaşsınız yani :). Mehmet: Sahnede gerçekten sadece arkadaşız ama, hiç öyle bir sevgililik, evlilik durumumuz yok, sahnede hiç af da yok. Emel: İş ciddiyet ister tabii… Ödül: Aynen… Sahnede kadın ya da erkek değilim, cinsiyetsiz biri gibi görünüyorum daha çok. “Yanağını sıksam şu peluşun” diye bir hissiyat oluyor genelde insanlarda ama… O yüzden cinsiyetçi duygular sahneye yansımıyor. Bizim zaten bir evimiz var :). Birbirimize de çok güveniyoruz bir taraftan. O yüzden çok güzel böyle, memnunuz biz… Emel: Çok sağolun sohbet için, albümü bekliyoruz dört gözle…

43


eSKiyENi’de Her Hafta Pazartesi Çatlak (Tek perde tek kişilik oyun) aRt Kat (Saat 20:00) Salı Soup Opera Üst Kat (Saat 21:30) Çarşamba Funk Alaturka Üst Kat (Saat 21:30) Perşembe People Like Us Üst Kat (Saat 21:30) Cuma Alper Fidaner – eski45likler – DeModePop Üst Kat (Saat 21:00) DJ Mert Tom – ElectroPopNites Alt Kat (00:30’dan sonra)

mahalle baskısı

Cumartesi Alper Fidaner eski45likler - DeModePop Üst Kat (Saat 21:00) DJ Mert Tom – ElectroPopNites Alt Kat (00:30’dan sonra)

44

Pazar Etkinlik Günleri Üst Kat (21:30) Azizlik Vaziyetler (Değişim Atölyesi Oyuncuları) aRt Kat (Saat 19:00)


eSKiyENi’de Bu Ay 5 Haziran 2011 Pazar Şahin K ile +18 Sohbet Alt Kat (Saat: 19:30) Ciguli Konseri Üst Kat (Saat 21:30) 14 Haziran 2011 Salı Her Kafadan Bir Ses (A-Capella Konseri) Üst Kat (Saat 21:30) 19 Haziran 2011 Pazar Ensemble Galatia Konseri Üst Kat (Saat 21:30) 25 – 26 Haziran 2011 Cumartesi – Pazar

Hamlet (Ahşap Çerçeve Kukla Tiyatrosu) Üst Kat (Saat 19:30)

45


ANKARA ETKİNLİK TAKVİMİ (HAZİRAN 2011) FESTİVALLER Dragon Festivali www.dragonfestivali.com Sokak Sanatı Graffiti Festivali www.turkstyle.org

18 – 19 Haziran 2011 17 Haziran 2011

GÖSTERİLER Devlet Halk Dansları Topluluğu Gösterisi 23 Haziran 2011 Resim Heykel Müzesi (Operet Sahnesi) Akdeniz Flamenko Topluluğu Gösterisi Yılmaz Güney Sahnesi – Maltepe

26 Haziran 2011

KONSERLER CSO – David Helfgott CSO Konser Salonu

02 – 03 Haziran 2011

Zuhal Olcay & Bülent Ortaçgil ODTÜ Mezunlar Derneği Vişnelik

04 Haziran 2011

Arif Sağ Resim Heykel Müzesi (Operet Sahnesi) İlhan Şeşen & Romanistlatino ODTÜ Mezunlar Derneği Vişnelik

17 Haziran 2011

mahalle baskısı

TİYATROLAR

46

Bir Eski Zaman Hikâyesi Sanatolia Ankara Komedi Sahnesi

01 Haziran 2011

Bir Beckett Oynamak Tiyatro Tempo

18 Haziran 2011

Muhbir – İki Kişilik Hırgür Nazım Hikmet Kültür Merkezi

26 Haziran 2011

FİLM GÖSTERİMLERİ Kısa ve Acısız Alman Kültür Merkezi

02 Haziran 2011

Geri Dönmeyi Unutmak Alman Kültür Merkezi

14 Haziran 2011

16 Haziran 2011


PAVYON Pavyon 1 – beni götür sen gelme Şimdi biz bu pavyon eyaletinde Viski bile kırardık da, adı Derman Bir kadın eteğinden cayardı Aksak niyetli adamlardık Hangi şekle koysalar Arkamızdan bir imkân ağlardı Attığın yerdedir derdi karım Anlamazdı aradığım imzayı Mutfağa gitmesi değişirdi evin Araba durmadan yollar değişirdi İstasyon biraz trenlerini matador boğasını Sokak, kedilerini değişirdi de Vay derdim ceketimden bunu Çıkan çıkan söylerdim, benmişim demek İyi ve kötü günlerin dışındaki ihtimalmişim Parmağını adına soktukça uyardığım yüzük Bulunan kelimesi sessiz filmlerin Bu uyum olmasa içtiğimiz Felç gibi inmiştik kısmınıza Mesafesi durmuştu bacaklarınızın Bir şey kaçıyordu yatağımızdan Ben fırsat diyordum unuttu tıkırtısını Sen korkuyordun hırsızlardan Aynı yastığın altında başka defineler Mi saklamıştık mi yanılmıştık işte Pijamalarımızla sevişip, mobilyalı bir şeyi Ama neyi bu tenhada lütfen neyi Koruyorduk düşmanlardan Attığım yerde değildi Bize kıyan imza, alkolde çabuklaşan kimya Vay derdim ceketimden bunu Çıkan çıkan söylerdim benmişim demek Bu pavyon eyaletinde Misket hızına imrenmişim Yine tarağına dolaşmış karım Vatan bile bütünken, ayrılmış yataklarımız Benmişim demek Benim de çarşafım varmış Kuvvet Yurdakul

47


Adres: İnkılap Sokak No:6/A Kızılay Ankara Telefon: 0.312.433.0701 E-Mail: bilgi@eskiyenibar.com Web: www.eskiyenibar.com etkinlik detayları için facebook grubumuzu ziyaret edin.

Mahalle Baskısı  

Mahalle Baskısı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you