Issuu on Google+

KÜN EDEBİYAT

’lük Merhaba… Anadolu’dan başlattığımız yürüyüşümüz bir istikamet buluyor. İlk sayımızda “Yola çıktık ama nereye gittiğimizi bilmiyoruz” mealinde sözler sarf ederek, amacımızın bizimle gelenlere bir istikamet vadetmek olmadığını ifade etmiştik. Sesimizin yankılanıp yankılanmayacağına bakmadan sözümüzü söyleyeceğimizi de belirtmiştik. İlk sayının akabinde şunu gördük ki, bu memlekette gidilecek ne kadar yön varsa, bir o kadar bekleyen ve “nerde kaldınız” diyen muhatap var. Çok şükür. Kün Edebiyat’ı ulaştırabildiğimiz hemen her yerden son derece şevk verici, iç ferahlatan mesajlar aldık. İlk sayı olmaktan kaynaklanan teknik bazı kusurlar dışında, beklendiğinden daha kaliteli bir çalışma ortaya koyduğumuzu gördük. Bunda sonrası için iştahımız arttı, hevesimiz katmerlendi. *** Bu sayıda dosya konusu olarak Eylül’ü seçtik. Hüznün, hazanın, şiirin ve bir de bize mahsus olmak üzre ihtilalin hatırlatıcısı olan Eylül ayını bütün tedaileriyle ele alan yazılarla zenginleşen dosyamızda birbirinden kıymetli isimler yer alıyor. Meslekî donanımı bir yana, son dönemin ârif zâtlarından olan Hüsrev Hatemi, Eylül’ün temsil ettiği şeyler üzerine enfes bir yazı kaleme aldı. Türk siyasi hayatını olduğu kadar edebiyatını da yakından takip eden usta yazar Ahmet Kekeç, Eylül ve tedailerini kendine has üslubuyla yazdı. Mehmet Ali Çakır, Eylül’e hüzün yakıştırılmasına itirazını, Mehmet Güneş meşum Eylül ihtilalinin

kırdığı gülleri, Hüseyin Akbaş, eski Eylüllere duyduğu özlemi, İhsan Kurt, kendi özelinde Eylül’ün gurbet tadında yaşanmışlığını, Recep Garip, Eylül’ün sarı tarafını yazdı. Kün Edebiyat’ın cevval kalemi Ercan Köksal iyi bir işe imza attı ve Türk edebiyatının âkıl adamı Hilmi Yavuz ile şiir üzerine altı çizilecek bir söyleşi gerçekleştirdi. Şiirde anlam ve müzikalite, şiir ve gelenek gibi konularda son derece mühim şeyler söyledi Hoca. Yayın kurulumuzun titiz seçimleriyle, bu sayımızı da yüksek kaliteli şiir ve öykülerle zenginleştirdik. Şiirde Şükrü Erbaş, Nurettin Durman, Muhsin İlyas Subaşı, Mehmet Güneş, Ahmet Yozgat, Ömer Faruk Ünalan, Payidar Zaraman gibi farklı iklimlerin usta şairlerini buluşturduk. Hikayede ise Mustafa Çiftçi, Üzeyir Süğümlü, Halit Emre gibi isimlerin yanı sıra, Azarbeycan edebiyatından İmdat Avşar’ın Türkiye lehçesine çevirdiği Ejder Ol imzalı bir hikayemiz var. *** Kün Edebiyat, görselliğin yanında yazının ve mananın estetiği üzerinde de titizlikle durarak yoluna devam edecek. Hazırlanmış, belirlenmiş, tarif edilmiş yollardan değil, kendi yolunu kendi açarak… Yarışmadan, tartışmadan, savaşmadan… Sadece edebiyata, sadece sözün güzelliğine dair… Güzel olan her şeyin asıl olarak tek kaynaktan neşet ettiğine inanmış olarak… Bir sonraki sayıda buluşmak üzere…

1


KÜN EDEBİYAT

YOLCULUK Şükrü ERBAŞ I O zamanlar gökyüzü biçilmiş buğday kokardı Çiğnenmiş üzüm, mısır püskülü, bostan yaprağı Toprak kokardı insan emeğiyle yoğrulmuş. Rüzgâr serin sesli konuğuydu evlerin Bulutlardan ağaçlardan saçlardan süzülen Bir dirim duygusuyla doldururdu odaları Yağmur ikinci adıydı akşamların Günün yorgunluğu üzerine dökülen Bir düş inceliğinde akardı sular arklarda Dilde uzaklık türküleri tutuşturarak. İnsanlar bir soru imi gibi girip çıkarlardı Geçimin dar kapılarından Alın teri umut ve kaygıdan örülü Mutluluk toprağın ve güneşin eline bakardı. O zamanlar dünya küçüktü ve insanlar Kardeşlik kokardı yardım duygularıyla Paylaşmak, bir sevinci ya da güçlüğü Bir karşı koyuş biçimiydi hayata. Birbirine benzerdi evler, toprak dam Beslenen hayvan, çocuk sayısı, daracık camlar... Bir sır gibi gizlenirdi güzellik büyüdükçe kızlar Erkekler şapkalarının siperinde geçerdi sokaklardan. Aynı yalın dili konuşurdu yaşlılarla çocuklar Dingin bir gölle bir akarsuyun dostluğunda. Sevgi bir düş gülüydü bitişik avlularda Sessizce serpilen, bunalmış ve utangaç Evlilikle koklanırdı ancak ve solardı daha ilk yaz. Birbirine benzerdi Mevsimlerin bahçelere getirdiği renk Evlere getirdiği telaş, sevinç, keder... Yaşamak ağır bir suydu, zamanın Ve toprağın derin ırmağında Sürükleyerek bir nice hayatı ince kıvrımlarında Akar, akardı... II Bulutlara çobanlık ederdim ben o zamanlar Önümde türkü meleyen bir kuzu sürüsü Yüreğim duygu öğüten bir düş değirmeniydi

2

Dilimde sulardan ve serçelerden bir ince ıslık Yükleyip götürürdüm gökyüzünü kirpiklerime Ay’la sürerdi geceleri güneşle başlayan yolculuğum Bir giz gibi alırdı aklımı ufukların ardı Konup kalktıkça her mevsim hareketsiz ülkeme İçimdeki boşluğu biçimlerdi kanatları göçmen kuşların. Uzak kentler, büyük sular, adını bile bilmediğim Irmakların ve yolların haritasını çizerdim toprağa. Bir de masallar... bir de türküler İnsan yüreğinin dünyaları yıkayan O sevgi sağanakları, duygu güzellikleri Eli hiç eksilmezdi alnımdan söz rüzgârlarının... Sonra kerpiç duvarların ardı Lambalardan büyük karanlık Gün boyu kavrulan toprak güneşte Uykuların bile alamadığı yorgunluk... Sonra babamın sesi Ki korkunun simgesi oldu ömrümce Akşamlara kadar çırpınan annem Odalara dolan gönül üzüncü... Sonra ürperen ağaçlar dışarda Gecenin ve yalnızlığın Yataklara sızan hışırtısı Sessizce gerçeğe dönüşü düşlerin... Bunalır... bunalırdım. III Yozgat bir kar kentidir Sürmeli bir türküdür Serttir soğuktur küçüktür. İki dağın dudağına kısılmış İncecik bir sudur İçinde zamandan başka her şeyin aktığı... Güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde Ömrü çiçeklerin rengi kadardır. Ağaçları çatılardan yüksek Avluları evlerinden geniş Bir rüzgâr kentidir Yozgat Çam kokuları, bıçkın delikanlılarıyla Yıllardır kesilmeden esen Yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü Dar sokaklar eğri evler boyunca... Kadını bir eski zaman resmidir


KÜN EDEBİYAT

İşin ve konuşmanın tutkun aynasında Erkeği odalar dolusu ağırlık... Duruldukça rengini bulan sular gibi Çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği Bir taşra kentidir Yozgat Zor inanıp güç değişen... Durur zamanın alnında donuk Bir basma entarinin eteğinde Soluk, eski desenler gibi... Günler içinde bir gün Dokundu parmakları hayatın Ufkumun bunalan perdesine... Fırınları sinemaları minareleriyle Hareket ülkesi bir kent simgesi olarak Yozgat, girdi ömrüme... IV Bana sorular öğreten dost Bir de sen bulmadıkça doğrular yarımdır diyen... Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla Sabırlı, içten, yalın Örnekler çıkarıp adım adım Küçücük bir kentin kapalı hayatından Bana dünyaları gösteren dost... Telaşını taşıyorum yıllardır Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının Ve içine yüreğini koyup koyup Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin... Sesini çoğaltıyorum sesler içinde Bir tutku gibi geciktikçe büyüyen İnancının onurunu taşıyorum yıllardır. V Akşam sızıyor aralık kapıdan Aralık kapıdan ayrılık sızıyor Bir hançer gibi gölgelerin ucunda Bırakıp aynı saatlerde aynı kederleri Üşüyen odalarına yalnızlığın Her gün biraz daha ağır Anılar sızıyor aralık kapıdan Yıllar... ki içinde binlerce düş ölüsü Koparıp götürdü kimlerden neleri... Sesler, yüzler, yerleri Bir yara gibi sızlayan dokunuşlar Her biri bir ömre değen Yıllar sızıyor aralık kapıdan... Dayamış duygularını aklının doğrularına Bir çocuk Drama Köprüsü’nü söylüyor Saat Kulesi’nden dünyaya açılan yolda. Ne kadar uzak sesi şimdi, ne kadar yakın... Işığı gölgeler içinde mahzun Bir güneş sızıyor aralık kapıdan.

VI O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle. Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı. Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince Bilinen iki şey arasında Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek O masal ülkesinin kapılarını çalarlardı İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının Boyları ırmak kıyılarında serin söğüt dallarıydı. O zamanlar uzak taşra kasabalarında Akşamlar birer kara buluttu Ölümü yedeğine almış ajans haberleriyle. Korkunun ve bekleyişin bunalttığı evlerde Yüreklerinde merakın ağır yüküyle insanlar Günde bin kez gidip gelirlerdi Yaşamla ölümün bıçak sırtı sıratında. Ölenler, arananlar, yakalananlar... “Gerçek oğlu, Düş’ten olma, 1950 Dünya doğumlu...” Bir metal ses, yitirmiş insan sıcaklığını Okuur, okurdu... Rahatlatırken nice insanı acı bir sevinçle Söylenen her isim Bitişik evlere düşen yargısız bir kıyametti... VII Ey gece sokaklarına sabahın resmini çizen Ey gülüşün ve ay ışığının gümüş çocuğu Yaşlanan yolcusu artık uzun yürüyüşün Ey sözleri halkının kalbini içeren... Yağmur çürüttü o afişleri çoktandır Bir suçlu gibi susturup renklerini Sürükleyip götürdü o türküleri rüzgâr... Hani o, güneşini eğninde taşıyan Bir ulu geleceğin altın kalemini Batırıp batırıp ömrüne ve geceye Kenti süslediğin... Birinde bir ölümsüz yüz ölüme inat Birinde düğün eden sözcükler Yaşamak ve direnmek kıvamında... Yok artık, gömüldü anıların göğsüne Közünü küllerinde saklayan bir ateş gibi Şimdi her şey duruk örtüsünde zamanın... Duvarlarında boydan boya Büyük şirketlerin reklam afişleri İnsanı silahsız vuran bir yasal suç Şimdi kent, sana yasakladıklarıyla Ölü, çirkin ve kirli... VIII Ve günü geldi, hayatın yüreğinden Dünyaları iyileştiren bir ince sızıyla Fışkırdı duyguların ivecen tomurcuğu... Takıp ayağına ilk gençliğin güvercin kanatlarını

3


KÜN EDEBİYAT

Akışını alarak çakıl taşlarında çırpınan suların Rengine ve gülüşüne O her şeye dokunmak isteği veren İlkyazların coşkusuyla Rüzgâr ürpertisinde gökyüzü genişliğinde Sığarak akıl almaz bir biçimde Gözbebeklerine gamzelere kulak memelerine Bir ten sıcaklığı olup soluk soluk Sevgi, doldu ömrümüze...

Söndürüyor etinde hasretin acısını Gömülmüş anıların iç denizlerine Oğlunu seyrediyor bir ihtiyar Kendi suretinde.

Ey bu dünyanın görmüş geçirmiş insanları Bilirseniz siz bilirsiniz, duyarak yaşadıysanız Ne vardı dilinin ucunda o kızın Nerelerden alırdı ki suyunu dudaklarındaki ırmak Aynı ustalıkla akıtarak bir sözle bir öpüşü Sarmal köprülerinden düşle gerçeğin En büyük acılara bile katlanma gücü verirdi.

Zaman bir ince yalnızlık nicedir Hayatın gözeneklerinden süzülen Bilenip gümüş hançerinde gecelerin Vuruyor hilal hilal bir mezar taşına.

IX Seni öpsem, gülse bir halk Seni öpsem, yoksulluk Utansa verdiği acılardan Kırılsa her türlü korkunun kanadı. Seni öpsem, silinse Alın çizgilerinden gam Yürek kuytularından akşam. Bir sonsuz yağmur yağsa Aşkın kardeş bulutlarından Aynı mutlulukla ıslansa dünya. Ayrılığa kapanmasa kapılar Odalar üzgün durmasa. Seni öpsem, buğulanmasa gözlerin Gülse yaz günleri gibi İnsanların gölgeli yüzleri. Kar yağmasa dar yoluna Kardeşimi koynunda saklamış dağların Çıkıp gelse alanlardan Anılardan, duvarlardan O gencecik ermişler. Işısa yeniden annelerin yüreği Çocuklar çoğalsa sevinçten Çözülse babaların kaşlarındaki bulut. Seni öpsem, boğulsa Açtığı acının çukurunda Yüzü kışlar kadar soğuk O bilinçli kötülük Arınsa ömrümüzün kiri, kederi... Donup kalmasa dudaklarımda Bir suç gibi, öpüşün Bencilliği andıran o buruk tad Mutluluk dokunmasa çoğul yanıma. Seni öpsem ve dünya Kurulsa yeniden Sevgi kadar yumuşak, zengin ve ak... X Ölümün ömrü yok, ölümün yüreği yok Ölüm çocuk büyütmeyi bilmez Ölümün evi yok, ekmeği yok, sevgisi yok...

4

Buğulanıyor yudum yudum Akmış ayrılığın yankısız yollarına Ömrünü çiziyor bir ihtiyar Alın kırışığında.

XI Biz o çocukları hiç anlamadık Biz o çocukları tanımadık hiç... Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden Bir çığlık çağlayanı gibi geniş uzun pembe Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize Bir gün olsun inip aralarına katılmadık Sesimizi katmadık seslerine... Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden Büyük heyecanlardan korktuk, küçük rahatlardan Uzun yolculuklardan, yakın acılardan Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan Korktuk hepsinden... Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı, Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık Garip bir merakla bakıp arkalarından Saygılı, şaşkın, küçümser Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık. Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın Ama elleri, yürekleri, yüzleri Sert miydi sıcak mı, dost muydu düşman mı? Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle Aklımızla yüreğimizle duygularımızla Anlamadık... Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında... Şimdi düşünüyorum da Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz korktuk. Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz sustuk. Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz düşünmedik. Direnen yanımızmış o çocuklar bizim Ama biz teslim olduk. Biliyor musun, güz Daha bir dokunaklı geçiyor beş yıldır. Yağmur yağdı bugün, savrulan yapraklar


KÜN EDEBİYAT

Sürüklendi bir süre dilsiz sokaklarda. Bilmem ki, bilmem ki nerelerden Çıkıp geldiler birden o çocuklar ufkuma Yedi renkli türküler, bayraklar, pankartlar... Bir yalnızlık duydum ta içimin derininde Bir ses sağanağı, bir özlem... Düşünüyorum da, farkına varmadan Sessizce, kendiliğinden Sevmişim meğer onları ben, inanmışım Katılmışım hatta türkülerine kendimce Uzaktan uzağa... Yoksa niye kanasın değil mi Bunca yıldan sonra sesim Böyle durup dururken... XII Kardeşler,diyordu, kardeşler Silerek kirpiklerine süzülen heyecanını Güneşten bile eşit alamıyoruz payımızı Yağmurdan, rüzgârdan, kardan... Bir şehrayin gibi başımızın üzerinden Döne döne geçip gidiyor da mevsimler Kederinden başka bir şey düşmüyor payımıza. Öyle bir garip makine ki bu Ne bizsiz işliyor, ne bizden yana Bir karşı güce dönüşüyor ürettiğimiz ne varsa Elimizden çıktıktan sonra Bir sonsuz uzaklığa/ akan bir yıldıza. Mutluluk bir kız gibi sakınıyor kendini Paranın güvenli korunaklarında Mutsuzluk üstümüzde inatçı bir alıcı kuş Hiçbir yere gitmiyor. Kardeşler, diyordu, kardeşler Bir çocuk aklı bile yeter Görmek için bunları Bir çocuk cesareti, bir çocuk saflığı... Kaldırın başınızı... Kardeşler... bir çocuk... yarın... Unutmayın... susmayın... korkmayın...

Yetersiz akıllarının ucuz kurnazlığı ile Binlerce doğrunun üzerine örttüler. Meydan meydan küfrettiler ardından İnandırmak için herkesi kendi yanlışlarına Yanıtı yasaklanmış sorular sordular. Ses geldikçe öfkelendiler Gelmedikçe kuşkulandılar Güçleriyle birlikte büyüdü korkuları En küçük sessizlikten bile ürker oldular. Kurtuluşu sana saldırmakta buldular Sana saldırdıkça rahatladı ruhları. Öyle ucuz ettiler ki her şeyi Sözü, saygıyı, erdemi Ölümü bile kirlettiler Ölümü bile kirlettiler... XV Ne mi yapıyoruz Bunca kuşatma ortasında İçki sığınakları kadın bacakları hayal oyunları İliştirip yavan bir gün�� iğdiş bir geceye Çırpınan istekler çözülen dirençler içinde Duygular düşünceler Dünyalar köreltiyoruz. Ne mi yapıyoruz Yitirmiş mihrabını zamanın mabedinde Bütün bir ülke Yanlış secdelerde eğil eğil Bunalıyoruz. XVI Resmini çizdiğin gibi duruyor kent Olanca akışına karşı hayatın Evler mevsimler ömürler boyunca Kimseler düşlerinin dışına çıkamadı. Güzelleştirmek için yürüyüşlerini insanların Ayakkabı boyuyor o çocuklar yine Omuzlarında evlerin yollara sarkmış zayıflığı İnce bir eziklik sızıyor durdukları yerlere Elleriyle seslerinin tedirgin çatlaklarından Matlaşıyor mavisi tam burada resmin

XIII İnsan ki anılardan bir buluttur Hayatın sonsuzluğa akıp giden göğünde Savruldukça çoğalır çözüldükçe birikir... Düşmeden son damlası toprağın rahmine Kim bilir kaç mevsim görür Kaç rüzgâr geçirir...

Dillerinde bir eski bildik rüzgârla Konuşuyor kendi merkezinde iki genç Saçları sözlerine karışmış Gülüşleri gamzelerinde düğümlü Balkıyıp duruyor yüzlerinde Yürek çarpıntılarından bir titrek hale. Hayatı kurtarıyor tam bu noktada Resmin arılaşmış mavisi

XIV Ölümün de yetmedi kurtarmaya onları Adınla tutuldukları korkularından Yıllarca cesedinin üzerinde tepinip durdular. Konuştular konuştular konuştular... İnsan doğasının o en güzel O en yüce yetisini çirkinleştirdiler. Bir yanlışını alıp senin

Kadınlar porselen yün ve ruj satın alıyorlar Kadınlar durmadan bir şeyler satın alıyorlar Solgun dudaklarını bırakıp sırnaşık tezgâhlara Kirpik saç boya yedi renkli kokular Gün boyu mağazalarda devinen bir telaş Yıpranan yerlerini yeniliyor kadınlar Üstlerinde aldanışın uçuk sarısı Bir eksiği taşıyorlar çarşılardan evlere

5


KÜN EDEBİYAT

Senin renkler arasına sözcüklerle çektiğin O görünmez ince derin çizgide.

Ağladı mı ne, gözlerinde bir ara Gözleri kadar iri göller birikti gizlice

Göğüsleri caddeye sarkmış bir sinema afişi Tutup bir adamı en zayıf yerinden içeri alıyor İçeri alıyor birahaneler sıkıntı yolcularını Camiler dünya kaçkını cennet düşçülerini... Yüzünde yalnızlık arması yayvan hüzünler Terli düş kokuları dinen telaşlar kapanan kapılarıyla Akşamı karşılıyor kent arabesk şarkılarda... Polis raporlarında asayiş berkemal! Bir adam geçiyor günün ufkundan Günün ve umudun o kırılgan çizgisinden Bilge bir gülümsemeyle örterek bulanık görüntüleri Bir güven duygusu gibi rahat ve güzel Alnında mavi bir serinlik, beyaz bir ıslıkla dilinde...

Süzülüp sonra dalgınlığından usulca İndi bir kent meydanına o göller ince ince

XVII Üstümde özlemin hareli giysileri Dönüşüm yitik bir cennete oldu Bunca olaydan, aradan sonra. Sokaklarında kimliksiz insanların Can incitip onur kırdığı Adı kirletilmiş bir kent karşıladı beni. Çarşısı yoksul, günleri tenha, insanı Bir korku bulutu yolların ucunda. Çamlığı gömmüş kirpiklerini göğsüne Ağaçları rüzgârından utanan bir mahzun koru. Suyu sisli, karı dalgın, duruşu Zamanın seyrine ayak bağı Bir kent karşıladı beni kuşkunun kuyularında Evleri içine çekilmekten küçük Evleri içine çekildikçe yenik... Ey adım adım ömrümü dokuyan toprak Ey onca uzaklardan incele incele Kalbime akan yollar Kim bu yabancılar sürmeli teninde senin Yürüdükçe hoyrat ayaklarıyla şiddetin Böyle külhan ve düşman Koynunda yadigâr koyduğum gençliğimi kanatan... Ben kimim Cesareti öğrendiğim kapılarda bugün Çocuğu önünde dövülmüş bir baba utancıyla Korkuya rehin, ordusu bozgun Yaralı, yalnız ve suskunum... Ey rüzgârın kenti, kentlerin talihsizi Silerse senin çocukların siler yine Alın çizgilerinden bu siyah derin eğriyi. XVIII Çok uzun gözlerinde gölgelendi özgürlüğüm Uzun bir suskunluğu konuştuk sessizce Yitik sularında gezdik bendi yıkık bir geçmişin Yandı dilimiz düne aklımız güne değdikçe Dudak uçlarında boğuk gecelerin çığlık izi Sarmaya çalıştık onur yaralarımızı kendimizce

6

Utandım varlığımdan, sanki gizlisine İzinsiz girmişim gibi gizlice Döndük duygu bulutlarını bırakıp bir masada Düşsüz devinimsiz bir uyumsuz gerçeğe Çok uzun bir suskunluğu, buruksu Anlayıp konuştuk sessizce... XIX İnsan belleğinin ihanete varan unutuşu Ey yanlışı emziren kör meme Hayatın kaçınılmaz kusuru... Kapındayız işte koskoca bir geçmişle Ölüler diriler düşenler dövüşenler... Nicedir boşluğunda kimsesiz rüzgârların Acı çığlıklar attığı cansız alanlar Doğrular, yanlışlar... Bir gizli dil gibi öfkenin için için Derininde büyüdüğü dilsiz suskunluklar... Kalanlar, kaybedilenler Ne varsa, kapındayız işte Tutuşturmak üzere yeniden Zamanın küllenen yüreğini... Sun bize inancın duru pınarlarından Süzülen o eski tadını düşlerin; Ömrümüzün acemi dallarında O bir heyecanla telaş telaş açılan Don vurmuş tomurcuğunu geleceğin... Yaşamak ölümden üstün, acıdan büyük Ver bize coşkusunu yeniden Sesimizi geri ver Sahipsiz kalmasın özgürlüğün türküleri Kardeşliğin paylaşmanın sevginin İnsanı çoğaltan o gönül zenginlikleri... Zoru seçiyoruz yeniden, inançla, inatla İyi, doğru ve güzel Ne varsa “büyük insanlık” adına Kapındayız işte bir daha Tarihsin sen İnsan emeği ve düşüyle yoğrulmuş Göster bize geleceğin yollarını...

Bir Şiir Sonrasında Ne sözcükler göverdi elimi değdiğim yerden Ne dilimden ezgiler döküldü durup dururken Onları ben bir bir doğurdum İnancın ağır yükü Ve bunlu baskınıyla acıların Çırpınan yüreğimden kıvranan beynimden...


KÜN EDEBİYAT

DOSYA: “EYLÜL” Hüsrev Hatemi, Ahmet Kekeç, Hüseyin Akbaş, Mehmet Ali Çakır, İhsan Kurt, Dr. Mehmet Güneş, Nurettin Durman, Hüseyin Akın, Muhsin İlyas Subaşı, Murat Menteş, Recep Garip, Akın Uyar, Mehmet Emin Poyraz, Elif Sönmezışık

E

debiyatla adı konmayan, tarif edilemeyen bir ilişkisi olan Eylül, bir dosya konusu olmayı hak edecek kadar özel midir, yılın on iki ayından biri olmak yanında başkaca bir vasfı var mıdır bilinmez. Ancak bir vakıa var ki, şiir külliyatımızda adı en çok zikredilen ay Eylül’dür. Bu ayın hüzün, hazan ve ihtilal gibi yüksek çağrışımları olduğundan hareketle, bu sayımızı Eylül’e tahsis ettik. Namık Kemal’in tarif ettiği şekliyle “Tabiatın hazin tebessümünden yaratılmış mahluk” olan şairle ve dolayısıyla şiirle hüznün yakın bir irtibatı olduğu muhakkak. Özellikle doğu şiiri hüznün şiiridir. Hüzün kelimesi, beraberinde hazanı ve

dolayısıyla Eylül’ü hatırlatır. Biz bundan hareketle Eylül ve edebiyat arasında bir ilişki olduğunu düşündük. Bu zorlama çıkarım, Eylül’ün özel bir ay olduğu düşüncesine destek olabilir. Olmayabilir de… Eğer böyleyse mesele yok. Ama değilse, edebiyat dediğimiz şeyin hayatın her alanıyla irtibatlandırılacak ölçüde açılım kudreti bulunduğunu söyleyebiliriz. Eylül de hayattan bir parça olduğuna göre, neden olmasın? Bu sayıya yazanlar arasında bu tercihe itirazı olanlar da var. Olsun. Biz Eylül dedik, eyvallah da deriz…

7


KÜN EDEBİYAT

SONBAHAR TEMSİLCİSİ EYLÜL Hüsrev HATEMİ

H

er dört mevsimin üç ayının her biri, ait olduğu mevsimin temsilcisi gibi görünüyor bana. Bahar mevsiminin Nisan, yaz mevsiminin Temmuz, sonbaharın Eylül ve Ekim, kış mevsiminin ise bütün ayları, bana bağlı bulundukları mevsimleri daha belirgin hatırlatan “mümtaz” delegeler gibi geliyor. Eylül, Ekimle beraber sonbahar hüznünü en çok temsil eden iki aydan biri. Ekim ayına 1940’lı yıllara kadar Teşrinievvel denirdi. “Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere/Anlar ki yolcu yol görünür serviliklere” diyen Yahya Kemal Beyatlı her sonbaharda bana hüzün enjeksiyonu yapar. Türk Romanında ise “Eylül”ayını Mehmet Rauf Bey, kendisine ayırmış gibidir. Dünyanın dönüşünün cilveleri de çok ilgi çekici. Dünyanın yarısı güneşi görmezken, diğer yarısı gündüzü yaşıyor. Bu her gün devreden bir durum. Bir de kuzey-güney yarımküre farkı var. 2005 yılı Eylül ayında, Güney Afrika bizim Mart ayımızı yaşıyordu. “Günler kısaldı Kanlıca’ nın ihtiyarları / Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları” diyen Yahya Kemal’i hatırladım orada. Çünkü Johannesburg’un ihtiyarları Eylül ile, bahar mevsimine girmişlerdi. Daha önlerinde bizim kışımız demek olan Aralık, Ocak ve Şubat ayları vardı. Yani onlar için yaz ayları. Demek ki mevsimlerde bile her şey değişken, her şey geçicidir. “Külli men aleyha fan”. Orada da Mars’ta veya Jüpiter’de olduğu gibi, yalnız Yaratıcı’nın “vechi” sürekli ve bakî idi. “Dönüp duran aylar, Eylül, Kânun, Haziran / Dar çemberinden kurtulamadığım zaman” diyen Ziya Osman Saba da bana yirminci

8

yüzyıl Türk şiirinin,Yahya Kemal’den sonra ikinci sonbahar yüzlü şairi gibi gelir. Ceyhun Atuf Kansu ise, insanların sebep olduğu kış mevsimi, yani “Savaş”ın başlangıcı olan bir Eylül başını anlatır. “Ellerimiz daha trende çözüldü / Gazetelerde 1 Eylüldü / Kanlı nar taneleri döküldü / Varşovalı çocukların ağzından” derken. Evet Allah’ın mevsimlerinin bir düzeni var. İnsanlar yazın da savaşsalar o mevsim karakış gibidir. Karakışta barış gelse, Nevruz gelmiş gibi olur. Kırlarda Şehriyar’ın “Nevruz gülleri açar”. “Kan damlar yüreğime / anam anam garibem” demez gönüller. “Bahar oldu beyim evde durulmaz / Bu mevsimde çemenzâre doyulmaz” bestesi, mevsim kış da olsa sulh ve huzur fasıl heyeti tarafından, gönlümüzde icra edilir. Şu halde elimizden geldiği kadar, bu geçici zamandan etkilenmek yerine bize “Rabbin Vechini” sunan ebedi zamandan etkilenmeğe baksak.. “Sen öyle yapıyor musun?” demeyin bana.. Ben de insanım, her Eylül beni de çok hüzünlendiriyor. Ama ebedi zamanı hissetmeğe de çok kısa da olsa zaman ayırıyorum. Alp Er Tunga ağıtında olduğu gibi “İmdi yürek yırtılır”, şimdi Eylüldür. Ama Tanrı’ya dua edelim bize kendi elinde olan “Vakit”ten biraz bahar ve huzur mevsimi göndersin. Yalnız Türkiye’ye değil ama özellikle çok muhtac olan bize. Yahya Kemal, sonbahar için “Hazinesinden eteklerle reng ü bû dökülür”diyor. Fakat asıl hazineler sahibi olan, daha doğrusu kendisi gerçek hazine olan Yaratıcı. Biz dilersek, O da isterse, bunu tabii ki yapar.


KÜN EDEBİYAT

EYLÜLÜN BİZE ETTİKLERİ Ahmet KEKEÇ

E

ylül’ün bende çağrıştırdığı özel bir anlam yok. 12 aydan biri... Fakat, tedaisi ve müzikalitesi, bu sözcüğü ayrıksı bir yere koyuyor. Bir mevsimin bitişini, bir başka mevsimin başlangıcını duyurduğu (hatırlattığı) için de, farklı değerlendiriliyor. Bu mesafeli ve uzak tavrım, Eylül ayına yüklenmiş özel anlamla ilgili değil. Severim Eylül ayını. İtirazım ve mesafeli tavrım, bu ayın şablonlaştırılmasına... “Eylül”, artık ve maalesef klişe bir karşılığa indirgenmiş durumda. Bu nedenle, “Eylül” denince duraksıyorum... İçinde “Eylül” geçen yazı ve şiirlere kuşkuyla, garipseyerek, çoğu zaman da üzülerek bakıyorum. Çünkü bana, yaratıcılığı sınırlayan ve öldüren bir sözcük gibi geliyor. Mehmet Rauf “Eylül” diye bir roman yazmasaydı ve edebiyat değeri tartışmalı bu roman (bizde “ilk psikolojik roman” sayılır) “genel geçer kültür sorusu” haline getirilmeseydi, durum yine böyle mi olurdu? Kaldı ki, ilk psikolojik roman Eylül değil, “Aşk-ı Memnu”dur. Mehmet Rauf’un “benzetme sanatının” suyunu çıkararak giriştiği edebiyat yapma çabalarına karşılık, Halid Ziya Uşaklıgil insanın psişik derinlikleriyle ilgilenen, insanın psişik derinliklerinde gezinen “Aşkı Memnu”yu yazmıştır ve her açıdan mütekâmil bir romandır. Hatta, doğru dürüst ilk Türk romanıdır. Mehmet Rauf’un yardımcı olduğu “klişeleştirmeye”, şarkıcı Alpay’ın da ciddi katkıları vardır. Bütün bir kuşağı etkilemiş “Eylül’de Gel” şarkısını hatırlayalım. Bu durum, galiba “hüzün” sözcüğü için de geçerli, Hilmi Yavuz’un “Hüzün ki en çok yakışandır bize” dizesinden sonra, bu sözcüğü yasaklamalı, “hüzün” diye bağıran şairleri edebiyat âleminden kovmalı. Hilmi Yavuz, çünkü, söylenecek son sözü söylemiş

ve mesele kapanmıştır. Fazla mı acımasız davranıyorum? Elbette kimseyi edebiyattan kovma yetkisine ve yetkesine (otoritesine) sahip değilim. Sadece bir espriydi... Ama bize hüznü anlatacak şair de, bunu hüzün sözcüğüne başvurmadan, bu sözcüğün klişe çağrışımlarına yaslanmadan ve “imajcıl şiirin” imkânlarını kullanarak yapsın. Hüznün imgesini bulsun yani... İsmet Özel, “hüzün” demeden, çok güzel hüzün şiirleri yazmıştır. İbrahim Tenekeci, Osman Konuk, Cafer Turaç ha keza... Çoğaltılabilir. Eylül deyince, galiba en önemli siyasi kırılma noktalarından biri olan 12 Eylül darbesini hatırlamak lazım. Benim idrak ettiğim son konvansiyonel darbeydi. Sonradan bunun “post modern” olanıyla karşılaştık... 27 Mayıs gerçekleştiğinde henüz doğmamıştım ama 12 Mart ve 12 Eylül’ü neredeyse “cepheden” yaşadım. Özellikle 12 Eylül, aile fertlerinin siyasal kimliği nedeniyle, ağır faturalar ödetti bize. Polisle, karakolla, dayakla, mahpushane gerçeğiyle tanıştık ve hep bir mücrim gibi yaşadık. Devlet, ailemize, ancak bir mücrim gibi yaşayabileceğini öğretti. Hüzünlüydü, evet. Durumumuzu özetleyecek bir sözcük bulunamadı henüz ama oldukça hüzünlüydü. Darbelerin gadrine uğramış ve çok çekmiş bir kuşaktan geldiğim için, klişe bir karşılığa indirgenmiş Eylül sözcüğünden kaçıyorum. Bu sözcüğün tedaisine yaslananları da fazla konformist buluyorum. Özel sayınızı berbat ettim biliyorum ama bunları yazmak zorundaydım. Siz yine de bu satırları “edebiyatla ilişkisini dondurmuş eski bir yazarın yazıyla ontolojik hesaplaşması” sayın ve cüretimi bağışlayın.

9


KÜN EDEBİYAT

EYLÜL EYLÜLDEN ZİYADEDİR Hüseyin AKBAŞ

E

ylül, miladi takvimin dokuzuncu ayı olmaktan ziyadedir. Payına hazan çağrışımları, hüzün günleri düşmüş olsa da ziyadedir. Yorgunluk saklıdır, yaprakların gözü topraktadır, güz yağmurları hissettirir, poyraz sertleştirir serinletici yüzünü. Romanlar, hikayeler, şiirler, denemeler yazılır adına, akla getirdiklerine, hatta dergilerin özel sayıları çıkar. Acılarımız, hüzünlerimiz, efkarımız onda gelir gönlümüzde yerini alır. Yaz bereketinin yorgunluğu dinlenmeye durur. Toprak yorgun ağaç, taş, kuş, insan ne varsa yorgundur. Tohumlar bahar umuduyla, ümitler eylülü bulur. Uzun yaz günlerinin, dinlenmeye bile yetmeyecek kısa gecelerinin yerini uzun gecelerinin almaya başladığı günler eylüldedir. Yorulan vücudun dinlenmeye başlaması demek; gece sohbetleri, demli çaylar, derinlemesine muhabbetlerin, okumaların, yazmaların, tartışmaların, tefekkürlerin, teheccüdlerin başladığı mevsim demektir. Zihnin, gönlün, aklın, bilincin, kalbin parlatıldığı mevsim.. En çok kıraç bozkırların ayıdır. Başka iklimlerin insanları bu kadar fark edemezler, hissedemezler, poyrazın acıtan esintisini iliklere işleyen gecelerini. Sabahın kırağısının, çiğinin ciğerleri yakan kokusunu, üşüten ıslaklığını… Ne varsa yaz bereketinden kalan güzün buluşur saklanacağı yerde. Turşular sırlanmış küplerle bulgurlar, yarmalar, unlar, yağlar, çökelekler çanakla, hayaller, ümitler, acılar, kırgınlıklar, yorgunluklar, aşklar, kara sevdalar gönüllerle buluşur. Her halde buluşurdu demek lazım gelir. Kilerlerimiz (hazın damı), tandırlarımız yok hatta yeni nesil evlerimizde esamileri bile okunmuyor. Derin dondurucularımız derin derin don-

10

duruyor ne varsa. Evlerimizin saçaklarından, pencere önlerinden biber, patlıcan kuruları sallanmıyor. Kurutulmuş domates tadını damaklarımıza nasıl hatırlatırız bilmiyorum. Bu günkü domatesler, biberler, fasulyeler, patlıcanlar ve diğerleri kurur mu artık onu da bilmiyoruz. Ağaçlarımızın çatal dallarına kırağıdan sonra olgunlaşsın diye domates kökleri asılmıyor. Ekmeklerimiz nimet kokmuyor, doyurmuyor, yediklerimiz zehirliyor bizi. Yerken ölüyoruz, yemek için ölüyoruz, yiyoruz ölüyoruz. Çocuklarımızın eylülü olmayacak. Şarkılarıyla “Eylülde gel” diye kimseyi çağırmayacaklar. “Baharı kısa kollu gömleklerini giymek için bekleyenler”, eylülü ne için beklerler ki? Büyük şehirlerimizde yere düşen yaprakları hizmette kusur etmeyen belediyelerimiz ayaklarımızla buluşmadan temizleyecek. Kışlalarda askerler toplayacak tek tek yerden iş olsun diye. Bizler kavak ağaçlarının yapraklarının dökülüşüne bakıp kış soğukları hakkında muhtemel yorumlar yapmayacağız. Göçmen kuşların gelişi de gidişi de kitabi bir bilgi olmaktan kurtulmayacak. Gördüğümüz ilk leyleğin yerdeki ya da gökteki hali bize bir şey çağrıştırmayacak. Belki de çocuklarımız buğdayın toprakta yetiştiğini bilmeyecekler. Oyalı yazmaların altında mahcup yüzleri, ellerinde söğüt dalından örülmüş sepetleriyle bağ bozumundan gelen genç kızlarımız ve yollarını bekleyen altlarında demir kır atlarıyla yağız delikanlılarımız yok artık. Pekmezlerimizi markalı firmalar üretip satıyor, raf ömrü uzun gıda maddeleri olarak. Her eylül bir eylül gider hayatımızdan güz gelir. Bütün bunlara eylül ne der? Siz ne dersiniz insanlığın eylülleri?..


KÜN EDEBİYAT

EYLÜL HEP HÜZÜN MÜDÜR? Mehmet Ali ÇAKIR

İ

nsanlık tarihi yazı ile başlıyor, ondan önce yaşananları sağlıklı şekilde bilmiyoruz. Bu dönemlere “Karanlık Çağlar” deniliyor. Bildiğimiz, yer altından çıkan buluntular üzerinden akıl yürüttüğümüz, kutsal kitaplardan öğrendiklerimiz… Öyle olunca da tarihin belli dönemlerini gün gün, saat saat, dakika dakika bölemiyoruz. Bölmeler uzun dilimler halinde tanımlanıyor. Hem yazının icadı, hem de takvimin bulunmasıyla birlikte insanlık âleminin yaşadıklarını kayda geçirmek farklılaşıyor, ayrıntılar artıyor. Takvimi bulanlar bu bölümlere kendi gelenek, görenek, inanç ve hayat tarzlarına uygun isimler veriyorlar. Yeni bir buluş yapanların kültürel hâkimiyetleri neredeyse kaçınılmaz olduğu için, başka milletler de ay isimlerini ya aynen ya da kendi dillerine uygun şekilde telâffuz ederek kullanıyorlar. Zaman zaman kendi hayat tarzlarına, inançlarına, dillerine göre zaman dilimlerini değişik değişik adlandırdıkları; yıllara, mevsimlere, aylara, günlere farklı farklı isimler verdikleri de görülüyor. Meselâ; Türkmenistan’ın eski devlet başkanı Saparmurat Türkmenbaşı döneminde ay isimlerinin tamamının kendi düşüncelerine göre şekillendiğini görüyoruz. Bizde de ay isimlerinin; ya Romalıların, Süryanilerin ve Arapların verdiği isimlerin Türkçemize uyarlandığı, ya aynı şekilde yazılarak telâffuz edildiği, ya Türkçe’ye tercüme edildiği ya da ecdadımız tarafından verilen millî isimler olarak kullanıldığını görüyoruz. Şöyle ki; Ekim, ekin ekmekten; aralık, iki şeyin arası olmaktan; ocak, oddan, ocak yakmadan; kasım, Arapça kısımlara ayırmaktan; şubat, -şabat/şobat-; mart, Romalıların savaş tanrısı Martius senenin ilk ayı; nisan, Babil Süryani (nisana/nisannus); mayıs, Roma’da Maius Maia -Merkür’ün annesi ve Roma’da bitkileri büyüten tanrının adı-; haziran, Süryanice (hazaran/hazuran) sı-

cak; temmuz, Sümerlerin bereket tanrısının adı; ağustos sonradan Roma’da imparator olan Octivivus’un ünvanı olan Augustus; eylül, Süryanice (eylül) üzüm, bağ bozumundan geliyor. Hayatın her alanında olduğu gibi mevsimler ve ay isimleri de hem gerçek anlamında kullanılıyor, hem de onlara çeşitli mecazî mânâlar yükleniyor. Biz de aynısını yapıyoruz. Bizim de kendi hayatımıza, geleneklerimize, dilimize göre şekillenmiş zaman isimlerimiz var. Mevsimlere ve aylara anlamlar yüklüyoruz, şiirler yazıyor, şarkılar besteliyoruz. Bu anlam yüklemelerinde bahar deyince akla gelen ilkbahar, hep sevincin, neş’enin, ümidin adı oluyor ve bir şarkı “Bahar geldi gül açıldı Ruhuma neş’e saçıldı” diyor. Bahar gelince derdin, kederin tez geçtiğini düşünüyoruz. Bahara hüzün yakışmıyor. Bahar denince; tabiatın yeniden dirilmesi, can bulması ve yeşillenmesi geliyor aklımıza. “Bahar” la “yeşil” birbirinden ayrılamaz ikili sanki… Ahmet Hamdi Tanpınar’ ın dediği gibi “Türkçe ’de ‘ş’ ve ‘l’ harfleri dâima en güzel terkipleri” yapıyor. “Yeşil” deyince yüreklerimiz bahar müjdesiyle doluyor, bahar mevsiminde her taraf yemyeşil olup güller açılıyor ve biz de; “Erişti nevbahâr eyyâmı açıldı gül-i gülşen Çerağan vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen Çemenler döndü rûy-i yâre reng-i lâle vü gülden Çerağan vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen” diye şarkılar söylüyoruz. Yaz, sanki şairin “Baharla hazan birleşemez ortada yaz var” dediği gibi bahar ile güzün arasında kalmış… Ezilmiş ortanca çocuklar gibi, ondan konuşan, onu söyleyen az. Cenap Şehabettin; “Yaz, yine geldi yaz, Ne soğuk kaldı ne ayaz. Ağaçlar yeşerdi, papatyalar bembeyaz.

11


KÜN EDEBİYAT

Yaz kalemim sen de yaz, Bu yıl erken geldi yaz.” demiş. Belki “Severim her güzeli senden eserdir diyerek.”, belki de mevsimlerin içinde onun da gönlü kalmasın diye. Kış, o azametli soğuklarıyla, tipinin, fırtınanın uğuldadığı, camlardan ıslık seslerinin geldiği, yazıda yabanda hayvanların yokluk-kıtlık çektiği, gariplerin üşüdüğü, bir an evvel bahar gelsin diye gözlerin yolda kaldığı mevsim; sevdalılara; “Yollar kapandı kardan Turna geçmez diyardan Haber gelmedi yardan Bu hasretlik bitmiyor” şarkısı söyletiyor. Sonbahara gelince sonbahar ve eylül için; “Hüzün ki en çok yakışandır bize belki de en çok anladığımız.” sözleri sanki içimize yer etmiş gibi. Eylül ayı hüzün ayı, Eylülle başlayan sonbahar -güz- da hazan mevsimi oluveriyor. Mehmet Rauf da o meşhur “Eylül” romanına “Eylül, mâlum a, hüzün ve mâtem ayıdır.” diye başlamıyor mu? Eylül ve sonbahar acaba sadece havaların soğumaya başlaması, gökyüzünün bulutlarla karanlığa yaklaşması, “yapraklar/ın rüzgârların peşi sıra gidecek/ gitmesi” midir?” Kuşların katar gitmesi, rüzgârın deli deli esmesi, tüm çiçeklerin solması mıdır bizi hüzünlendiren yoksa başka şeyler midir? Yazın tanışılan karşı cinsten biriyle kurulan ilişkiyi kolayca ucuzlatıp - başka her şeyi ucuzlattığımız gibi- adına aşk dememiz ve sonbahar gelip ayrıldığımızda bunun için üzülüp, arkasından; “… Eylül özlemek türküsü, Eylül zamansızlık mefhumu, Eylül aşk, Eylül özlem, …” diye şiir yazmak mıdır eylülün hüzün ayı olması? Hazan mevsiminin ilk göz ağrısı olan Eylül’de semânın artan gözyaşlarıyla birlikte ağaçların gazel dökmesi ve kendi gönül bahçemizin de mihrican vurgunu yemesi midir yoksa bizi hüzünlendiren? Yoksa herkes kendince bir ideâl peşinde giderken bütün bunların yanlış olduğunu düşünenler tarafından “çeki düzen veriyoruz” diye “oduncu kantarında adalet dağıtmak” adına: “Bir sağdan, bir soldan astık” diyen ve bir kayıp neslin yüreğine nişan alıp “12”den vuran haksız/lık/ların, zulümlerin içimize attığı kor ateş midir eylülü hüzünlü kılan? “Urganlı şafaklardan nurlu basamaklara yol bulan” “Eylül’ün Kırdığı Güller”in hiç unutulmayacak mâtemi midir aylardan bir ay, zamanlardan bir zaman olması gereken eylülü bizim için çekilmez yapan.

12

Bunlar mutlaka duygu dünyamızı etkiliyor ama sanırım hayat çizgimizle mevsimler arasında kurduğumuz paralellik ve bu çizgi içinde sonbahara atfettiğimiz değer hükümleri de sonuçta etkili oluyor. Hazan mevsimindeki hüzzam; hicrâna dâir söylenecek sözlerin, ömrün sararan yaprakları arasından bir eylül mevsiminde: “Böyle mi esecekti son günümde bu rüzgâr” diyen bir şarkının peşine takılarak bir başka âleme doğru yelken açmamıza ve gönül bağımıza düşen bir gazelin nâif ikliminde ruhumuzun mihrican vurgunu duygularla hemhâl olmamıza yol açıyor; “Ömrümüzün son demi sonbaharıdır artık Maziye bir bakıver neler neler bıraktık.” diyen şarkının içli nağmeleriyle yeni baştan yoğruluyoruz... “Beni kötü yakaladın haziran Gamlı, yıkık eylül sonuma Bir ilkyaz tazeliği getirdin …” diyerek zamansız yakalandığımız aşka üzülüyor, sonra “Ömrü ikindiye merhaba” diyen insanların, yaşadığı hâlin farkında olarak mırıldandıkları; “Ben gamlı hazan sense bahar, dinle de vazgeç Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç Olmaz meleğim böyle bir aşk, bende vakit geç Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç” diyen hicaz şarkının dokunaklı sözlerinde, hem sonbaharı yaşamanın hem de ilkbahara duyulan özlemin ikilemini solukluyoruz… Biz, bu ve benzeri birçok şiir ve şarkı sözünde böyle yakıştırmalar yaparken, aslında hep yaşadığımız hayatı esas alıyoruz. İlkbahar, çocukluğumuz; yaz, gençliğimiz; sonbahar, orta yaşlarımız ve kış yaşlılığımız oluyor. İşte bunun için eylül ve onunla başlayan sonbahar, hüznümüze yol açıyor. Bütün bunları gerçek olarak kabul etmekle beraber; acaba toptancı değerlendirmeleri, genel kabulleri bir yana bırakıp eylül ayını bir sevinç, neşe, ümit kaynağı olarak görmek mümkün değil midir? Üç mevsim beraber oldukları okul aşkından ayrılınca; “Tatil geldiği zaman Ağlarım ben inan Gidiyorsun işte … Gitme gitme gel Eylülde gel” diyenler için, eylül aynı zamanda vuslat değil midir? “Kör kuyularda merdivensiz kalanların” Orhan Baba’nın “Bir tesellî ver” şarkısına tutunmalarının


KÜN EDEBİYAT

bir başka adı olamaz mı eylül? Ya da mayıs ayında yapılmış bir çeki düzen(!) sonucu uğranılan haksızlıklar, zulümler, idam edilenlerin darağaçlarındaki görüntüleri eylül rüzgârlarının kırdığı ağaç dalları gibi gözümüzün önünde ve hafızalarımızda dururken; mayıs ayı bu çeki düzenin muhatapları ile mağdurların eşleri, çocukları, ana-babaları, yakınları ve sevenleri için ilkbahar olur mu? Eylül ayında ağaçların yapraklarının dökülmeden önce aldıkları sarının, turuncunun onlarca tonu gözümüze bayram ettirmiyor mu? Eğer öyle değilse niçin manzara resimlerinde bunlara da yer veriyor, sadece bahar ve yaz resimleri yapmıyoruz? Eylülün Süryanice karşılığının –üzüm, bağ bozumu- olduğundan söz etmiştik. Elde edilen hasat, bağ bozumu şenlikleri bizim hüznümüze engel olamaz mı? Tarım toplumlarında düğünler hasattan sonra yapılabildiğine göre, eylül niçin hüzün olsun? Bu törenlerin ve kurulan yuvaların sonucunda doğacak çocuklar bizim gelecek umudumuz ve yeniden tazelenmemiz olmayacak mı? Eğer hep ilkbahar ve yazı yaşamak istiyorsak niçin; “Çatlayan dudaklara sararan yapraklara Kuruyan topraklara yağdır mevlâm su” diye niyazda bulunuyoruz? Kışın yağan karla toplanan sular ilkbahar ve yazı besleyip azalırken, sonraki ihtiyacımız olan suyu bize sonbahar yağmurları sağlayıp canımıza yeniden can katmıyor mu? “Gelen sonbahardır demlenir efkâr, Ömür ikindiye merhaba derken… Saçıma kar yağar, kalbime bahar Ömür ikindiye merhaba derken… diyen şair, sonbahardan önce ilkbahar ve yazı yaşayıp sonbahar olgunluğuna erişemeseydi oğluna “Türkülere Destan”, torununa “Şehzadem” şiiri yazabilir miydi? Şairin sonbaharı torunundan dolayı aynı zamanda ilkbaharı değil midir? Nesîmî’nin, kâh çıkıp gökyüzüne âlemi seyrettiği, kâh inip yeryüzüne âlemin onu seyrettiği gibi, hayatımızın her döneminde; yazlar, kışlar, baharlar, güzler yaşamamız mümkün ol/a/maz mı? Mevsimler biraz da sevdiklerimizle beraber olmamıza göre şekil alıp: “Dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi Altım çamur, üstüm yağmur, yine gönlüm hoş idi” diye türkü söyleyemez miyiz? “Seninle kışlar biter baharlar erişirdi … Seninle güller açar mevsimler değişirdi.” demek, diyebilmek bizim için hayal midir? Bu dünya geçicidir, fânidir, gerçek âlem âhiret âlemidir diyenler için ömürlerinin sonbaharı ve kışı vuslat neş’esi içinde geçecek dönemler değil midir? Yoksa söylediklerimiz samimiyetten uzak, öylesi-

ne söylenmiş boş sözler midir? Hadi bir de iyi niyetle bakalım, bu mevsimlere gelene kadar yol azığı hazırlayamamış ve “Azıksız yıllardan yana gamım var” deyip şimdi bu gecikmeden dolayı duyulan telaş yüzünden “meçhul şair ”in yazdığı; “Bakma Yâ Rab sevad-ı defterime, Ânı yak âteşe benim yerime…” dizelerinde ifade edilen gizli bir melâl midir? Söyleyin bakalım gerçek hüzün hangisidir? Ve hangi mevsimde, hangi ayda olursak olalım ; “Hüzün ki bize en çok yakışandır” diyen şair haklı mıdır? Siz ne dersiniz?

İŞTE BÖYLE BİR YAĞMUR Nurettin DURMAN Yalnız kaldımsa yağmur adı anılmış rüya Islanmış şu seslerin geçip giden farların Bıraksalar koşacak peşinden heyecanla Bu bir tarla kuşunun yaptığı şaka değil Böyledir aslı aşkın yağmur beklerken bile Güneşler doğsun diye bir başına çöllerde Kim diyorsa değildir serap gören her fail Aşkın esiri olur öyle mesafelerde Bu kadarı yetmezse bu kavgaya nazire Bu değil söylediğim söz içinden sessizce Bir şarkının geçtiği nice yıllar ardından Çıkar mı derya deniz bir mavilik içinden Hayır, hayır olmasın karanlık olmuş gibi Yarası derin olan yaradan anlar ancak Kim bir devrimden çıkar bir devrimi kim İnanmış almış olsun yolun yorgun adından İşte böyle bir yağmur dahası nedir peki Yalnız kalbinin sesi çıkarır bulur belki Bir hasret şarkısıdır uçurumdan aşağı Böyle yazılır tarih yaşanırken her günün Acısıyla bir kardeş dahası olur meydan Başka ne varsa şehrin şöyle böyle çalımı Tutamaz olur artık döner kendi kendine Kendine tabip olur tiryak bulur kendine Sen sen ol ey uçurum kopar yardan aşağı Başka söze ne hacet gözlerim kan çanağı.

13


KÜN EDEBİYAT

HEP GURBET OLAN EYLÜLLERİM İhsan KURT

G

ençliğimin eylüllerini pek hatırlamak istemiyorum. Benim yaşımda olanlar da pek hatırlamak istemeyecektir zaten. Bunun için size, sizlere çocukluğumun eylüllerini anlatayım istedim. Mehmet Rauf’un “Eylül” romanını lise yıllarında okuduğumu hatırlıyorum. Ayrıca o romana başlamadan önce çocukluğumdan ve gençliğimden bir şeyler bulacağımı sandığımı da hatırlıyorum. Yani kitaptan kendime göre bir beklentim vardı. Kitabı okuduktan sonra anladım ki bu “Eylül”ün benim Eylüllerimle hiç mi hiç ilgisi yok. Çünkü benim çocukluğumun Eylülleri adının çağrıştırdığı gibi zamanlarla doluydu, harmanlarla doluydu. O zamanlar sarı başakların renkleri kaplardı her yanı. Bağlar, bahçeler, kırlar ve kır çiçeklerinin hüznü vardı benim eylüllerimde. Bir de köyümden çok uzakta olan okulumun heyecanı sarardı elbet… Belki de anadan babadan ayrılma kaygısının içinde bulurdum kendimi. Sizin anlayacağınız bir gurbet acısı başlardı çocukluğumda… Neredeyse bugünkü gibi iyi hatırlıyorum. O dönemlerde, en azından köyümüzde ve çevre köylerde henüz gelişmiş tarım aletleri yoktu. Tarladan kalıç ya da tırpanla toplanan saplar gıcır gıcır inleyen kağnılarla köyün harman yerine taşınırdı. Sapları kağnılara yüklemek kadar onu yollara dökmeden, yıkmadan harman yerine kadar getirmek kolay değildi. Bunun için biz çocuklara burada da bir görev verilirdi. Şahsen ben bundan büyük haz alırdım, sevinirdim. O görev kağnının okunun geriye doğru kalkmaması ile ilgiliydi. Kağnının okunun ucuna yakın tarafına biz çocukları bindirirlerdi. Böylelikle ok yukarıya doğru kalkmaz ve kağnıdaki sap da kayarak düşmemiş olurdu. Bu sorumluluk ve görev bizim gibi küçük bedenlere ne kadar da mutluluk verirdi. Bir “işe yarama”, bir “işi başarma” içinde olduğumu gördükçe bu işten oynadığım oyunlar kadar zevk alırdım. Tabii güneşin alnında çekilen yolculuğu saymazsanız… Ama çocukluk bu ya buna pek aldırmazdım herhalde… Zaten neye aldırırdık ki?

14

Aldırmazlıklarımız bazen çok işimize de yarar, galiba bunun için hiçbir şeyi kendimize pek dert edinmezdik. Ah! Çocukluğumu gurbetine davet eden eylüller! Tarladan harman yerine kağnılarla getirilen hasattan sonra asıl çocukluğumun Eylülleri başlardı… Gündüzleri düven sürer, akşamları harman yerinde yatardık. Sapa samana bir hayvan tebelleş olursa onları kovmak için bekçilik yapardık güya. Hava kararınca arkadaşlarımızla gündüzden getirerek sapların içine sakladığımız yeşil nohutları çıkarır, yıldızlara ve aya karşı oturur konuşarak yeşil nohutları ağızlarımızı şapırdatarak yerdik. Ay yüzeyindeki şekillere çeşitli anlamlar yükler, ciddi ciddi tartışırdık. Bazen birbirimize darıldığımız bile olurdu. Sonra içimizden birinin kayan bir yıldızı heyecanla işaret etmesiyle yine her şeyi unutur oyunumuza devam ederdik. Ay ışığı sadece etrafı değil oyunumuzu da aydınlatır, belki bundan belki öyle öğretildiğinden “Ay Dede”ye büyük saygı ve sevgi duyardık. Gündüzden topladığımız henüz tam kurumamış buğday başaklarını bir ateş yakıp üterdik. Buna firik ütmek derdik. Mis gibi kokular gelmeye başlardı burnumuza. Ateşte üttüğümüz firikleri sıcaklığına aldırmadan, bazen ellerimizi yakma pahasına onları ovalayarak ve samanlarını üfleyerek tanelerini çıkarır afiyetle yerdik. Çünkü onlar bizim en güzel, en lezzetli çerezimizdi. O lezzeti ancak firiği yiyenler hatırlayabilir. Daha sonra soğusun diye sapların aralarına sakladığımız su dolu testiyi çıkarır soluklanmadan tepemize dikerdik. Bunu pek başaramayıp üzerlerine dökenlere de gülerdik hep birlikte. Her birimiz yeni oyunlar icat ederdik ama en çok sapların arasında oynadığımız saklambaç oyunu bu eğlencelerimizden biriydi. Saklananları bulmak için nasıl da sapları karıştırır, darmadağın ederdik. Elimize dikenler batmasına, gözümüze toz toprak kaçmasına bile pek aldırış etmezdik. Sapların arasından elimiz yüzümüz tozlara, çöplere bulaşmış olarak çıktığımızda yine birbirimizin haline gülerdik. Sonra büyükleri-


KÜN EDEBİYAT

miz kızmasın diye bunları tekrar toplamaya çalışır, yorulur ve derin derin soluklanırdık. Artık bu tatlı yorgunluktan sonra herkes saplarının bulunduğu harmanlarına dağılırdı. Geceleri havaların giderek soğumaya başladığı zamanlarda yer yatağını açar üzerine uzanırdım. Gökyüzünü seyrederdim uçarcasına. Etraftan daha çok çekirge sesleri gelirdi. Çekirgeler topluca anlaşmışlar gibi öterler, Eylül gecelerinin kucaklayıcılığına büyülü bir hava katarlardı. Belki de bana öyle gelirdi. Gökyüzünde yıldızları, bazen geçen küçük bir bulut kümesini seyreder, kendimi de onların arasında hissettiğim olurdu. Öyle ki yıldızlardan yıldızlara geçer, sonra bir bulut kümesinin üzerine inerdim. Gönlümce bir bulut parçasından diğerine geçerdim. Bulutlar pamuk dağları gibi sarıp sarmalayıcı gelirdi. Sonra… Sonra uykuya dalardım galiba. Sabah erkenden, hatta güneş üzerimize doğmadan kalkardık. Canlıların, bütün mahlûkatın yeni yeni uyanmaya başladığı vakit… Büyüklerimiz “sabah güneş üzerine doğmadan kalkanın nasibi bol olur” derdi. Diğer çocuklar gibi ben de bu “nasibi” kaçırmak istemezdim. Hafif bir nem yorganın üzerinde… Bu hafif nemin karıştığı harman yeri kokusu tertemiz hava içerisinde bir rayiha gibi gelirdi burnuma. Bu kokuyu içime çekerdim. Hatta bu kokuyla kendime geldiğimi, dirildiğimi hissederdim. Yaşamanın bu olduğuna hükmederdim kendi kendime. Çocukluk işte… İlerideki evlerin punarelerinden (baca) ince dumanlar da yavaş yavaş görülmeye başlardı. Yükselerek ilk doğan ışıkların arasına karışan dumanların her biri gökyüzüne ayrı bir resim çizerdi sanki. Bir süre de seyrine doyum olmaz bu manzaralara takılır kalırdım. Evlerden taze çorba kokuları, mis gibi tereyağı kokuları ta burnuma kadar geldiğinde iyice acıktığımı fark ederdim. Benim çocukluğumun Eylülleri sadece harman yeri hatıralarıyla sınırlı değildi. Sanki kışa girmeden tabiattan bir şeyler toplama, onun sona yaklaşmakta olan davetlerini kaçırmama adına da koşar, koşuştururdum. Kırlardaki ahlat ağaçlarının meyveleri artık olgunlaşmaya başladığından arkadaşlarımızla onları dallarından toplamak heyecanımıza heyecan katardı. Ulaşamadığımız dallarda kalan meyveleri indirmek

için küçük taşlar toplar, gelecek yılları hiç düşünmeden o ağaçları taşa tutardık. Yine bir gün böyle bir ağacı taşlarken bize göre büyük sayılabilecek bir dalının yere düştüğünü gördüğümde çok üzüldüğümü hatırlıyorum. O güzelim ağacın sanki bir kolu, bir kanadı kırılmış gibi gelmişti bana. Bir hüzün doldurmuştu yüreğimi, üzülmüştüm. Hatta topladığım ahlatların (yaban armudu) tamamını arkadaşlarıma vermiştim. Çünkü bir daha o günden sonra hiçbir ağaca taş atmamaya karar almıştım. Köyümüzün bakımsız kalmasına rağmen hala üzüm veren bağlarına gitmek de Eylüllerimizin özelliklerinden ve güzelliklerindendi. Bilirdik fazla bir şey bulamayacağımızı. Ancak yine de dallar ve yapraklar arasına saklanmış birkaç cıngıl üzüm bulabilmek umudunu da hep taşırdık. İşte bu umutla bağlardan da nasibimizi almak isterdik hep. Yollardan, cılgalardan yürümezdik. Güle oynaya tarlalardan, anızların aralarından geçer, adeta uçarak bağlara doğru koşardık. Bacaklarımızı anızların çizmesi, ayaklarımıza dikenlerin batması pek de umurumuzda olmazdı. Sıradan şeylercesine batan dikeni çıkarıp atar, kanayan yeri parmağımızla hafifçe siler koşmaya devam ederdik. Önce yeni sararmaya yüz tutmuş yapraklar arasında heyecanla üzüm arardık. Üç beş taneyi üzerinde barındıran bir salkım da olsa onu sevinçle ama dikkatle dalından koparır, topladıklarımızı arkadaşlarımızla üleşirdik. Bağların kenarlarında kalmış yabani erik ağaçları, armut ağaçları da araştırmalarımızdan nasibini alırdı. Bazıları çürümeye başlamış, sararmış tek tük meyveleri de topladığımızı hatırlıyorum. Küçük avuçlarımızda topladığımız birkaç meyveyle tekrar köyün yolunu tutardık. Ama bu defa biraz yorgun, biraz durgun, ağır ağır yürürdük. Yorgunluğumuz hareketlerimizden, konuşmalarımızdan anlaşılırdı. Sanki biraz önceki koşan, şen şakrak türküler söyleyerek coşan çocuklar gitmiş yerine başkaları gelmiş gibi olurdu. Sonra elimde üç beş üzüm tanesinin olduğu bir cıngıl, büzüşmüş, sararmış, kurumaya yüz tutmuş bir iki erik ya da armut ile evimize gelir bunları büyük bir coşku ve sevinçle anneme uzatırdım. Annem bunları almadan önce hemen sorardı: “Nerden topladın onları? Bizim bağlardan değil mi?” derdi. Arkasından da hemen eklerdi:

“Başkalarının bağından bahçesinden almak haramdır oğlum. Ben sana haram yedirmedim hiç, sen de bana haram yedirmezsin değil mi?” O zaman “haram”ın ne olduğunu pek anlamamıştım ama annemin ses tonundan, kaygılı ifadelerinden “iyi” bir şey olmadığını da öğrenmiştim. Onun için annemin sorusu karşısında biraz durur, hangi meyveyi nereden kopardığımın tek tek hesabını yapar ve cevabını verirdim. Daha sonraki yıllara rastlayan Eylüllerde de başka bağ ve bahçelere girmediğimi, giremediğimi çok iyi hatırlıyorum. Hatta ne zaman böyle bir şeye niyetlensem sanki annemin sesi hemen beni uyarırdı. Ben de niyetimden vaz geçerdim. Eylüller romantik değildi bizler için, özellikle de benim için. Havalar soğumaya başlıyordu çünkü. Özellikle geceleri rüzgârların sert estiğini biz çocuklar da hissederdik. Daha küçücük omuzlarımıza yüklenen sorumluluk yükünün ağırlığı ile olacak kışlık yakacak temin etme gailesi beni de alırdı. Dağlardan işe yarayacak bitkiler, sığırkuyruğu, tezek toplama telaşı ile işe başlardık. Köyümüzün hemen üzerinde bulunan yamaçtaki seyrek meşe ağaçlarının arasından kurumuş çalı çırpı ne bulursak sevinçle, bir oyun içerisinde toplardık. Onları sarar, sarmalar küçük kızaklarımıza yüklerdik. Hafif bir ağırlık bile olsa zor çeker, köye gelene kadar kan-ter içinde kalırdık. Eylül ayrılık ayı, hüzün çöreklenirdi yüreğime. Ne ağaçların yapraklarını dökmesinden, ne de etrafın tamamen sarıya bürünmesinden değil elbette. Ayrılıktan, ayrılığın gelip çatmasından sızlamaya başlardı yüreğimin başı. Çünkü köyümüzde bir okul yoktu. Köyümüzden çok uzakta, annemden babamdan ayrı bir köye okula gitmem gerekiyordu. Bunun için hüzün ve heyecanı hep birlikte yaşardım Eylüllerde… Ayrılığın nasıl bir ıstırap olduğunu ta çocuk yaşlarımda öğrendiğimi hatırlıyorum. Hele de bu anneden ayrılıksa gerisini varın siz düşünün… Eylülleri ayrılıkla aynı kefeye o yıllarda koymuştum. O gün bugün “Eylül” bana hep ayrılığı hatırlatır ya da “ayrılık” deyince on iki aydan sadece “Eylül” karşıma dikilir, yüreğime oturur. Eylüllerde “gurbet” olur her yer… O gün bugündür ayların adı değiştirilse “Eylül” ayına herhalde en çok “gurbet” adı yakışır diye düşünmüşümdür hep… İçine “hüzün” yakışan bir gurbet…

15


KÜN EDEBİYAT

“EYLÜL’ÜN KIRDIĞI GÜLLER” Dr. Mehmet GÜNEŞ Bu yazı; “12”den vuran “Eylül”ün “Onlar”ın rûhunda ve bedeninde açtığı onulmaz yaralara, yüreklere düşürdüğü derin acılara ve bugünkü hâl-i pür melâlin tedâi ettirdiği hüzünlü duygulara dâir bir derkenardır. *** “Onlar”; ‘mazlûm ve mahzûn bir nesil’di... “Onlar”; ‘mağdur iken mahpus olan’ boynu bükük birer karanfildi... “Onlar”; başı dik, alnı ak, sevdâsı Hak olan güzel insanlardı... “Onlar”; “Kevser akan, ‘Gül’ kokan” kahramanlardı... “Onlar”; Türk’ün yürek sesiydi... “Onlar”; Türkiye’nin beşik kertmesiydi... “Onlar”; ideâlizmin son efsânesiydi... “Onlar”; Anadolu’nun alın teriydi... “Onlar”; “Bu Ülke”nin “yerli”leriydi... “Onlar”; “Türk Dünyası”na sevdâlı gönüllerdi... “Onlar”; “Eylül’ün Kırdığı Gül”lerdi... “Onlar”; bize “Eylül”den değil, “Ocak”tan yâdigârdı... “Onlar”; ‘Bizim Çocuklar’dı… *** Hüzün dolu bir hazan mevsimi geldi yine... Hayat; umudun, heyecanın, ıstırâbın, hüsrânın, sabrın ve şükrün iç içe girdiği bir zaman dilimidir... Hayat; hasreti, gurbeti, sevinci, mutluluğu, hicrânı ve vuslatı çileyle dokur... Hayat; karmakarışık bir rüyâ gibi, farklı duyguları birlikte yaşatır insanlara... Hayattan eksilen yıllar; yüreklerimizdeki bahar hasretiyle şekillenen bir kardelen olur kimi zaman... Kimi zaman; mâziye yaslanan hüzzâm nağmele-

16

riyle, hasretin efkârı yakıp kavurur sîneleri... Kimi zaman; hissiyâtın doruğa çıktığı dönemlerde bir türlü aklın elinden tutamaz; duygu ve düşüncelerinizi doğru dürüst ifâde edemezsiniz... Kimi zaman; gençlik yıllarındaki unutulmayan anların, duygularımızı tutuşturan heyecanların, içimizi ısıtan “Ocak” adlı mekânların, “Eylül”de verilen imtihanların, baharda yaşanan hazanların, Taş Medrese’lerin çilesiyle hemhâl olan ve sabrın doruklarında kemâl bulan insanların ve akıncılar çağından bu güne gelip gönlümüze taht kuran isimsiz kahramanların hüzünlü hâtıraları bir yangın yerine çevirir yüreğimizi… Ve kimi zaman; hüzne dâir ne söylense az gelir... Hazan mevsiminde düşen sarı yapraklar, herkesin içindeki hüzün duygusunu harekete geçirse de; hayatlarını “dîn ü devlet, mülk ü millet” yoluna adayan, memleket sevdâsıyla için için yanan, “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya” olan ve yetmişli yılların toz-duman ortamını soluklarken baharlarına kan damlayan “kayıp bir nesil” için, “12”den vuran “Eylül”ü hatırlatan her sonbahar mevsimi anlatılmaz bir elemin yaşandığı kahır dolu günlerdir... İşkencehânelerde her türlü zulme mâruz kalan, gençliklerini yaşamadan yaşlanan, çektikleri acıları en yakınlarından bile saklayan, sessiz çığlıklarını yüreklerine saplayan ve âşinâ oldukları “melâl”in asâletini yaşayan “Eylül’ün Kırdığı Güller” için, her hazan mevsimi târifi imkânsız simsiyah bir hüzündür... Çünkü “Onlar”; “Mukaddes bir dâvâ”nın etrâfında bir araya gelmiş; 1980 öncesinde tezgâhlanan kirli senaryoların tam ortasında kalmış; Soğuk Savaş Dönemi’nin hükümrân olduğu yıllarda gençliğini, okulunu, istikbâlini, hayatını ve arkadaşlarını kaybetmişlerdi… Çünkü “Onlar”; “Tarafsızlık adına denge politikalarına malzeme yapıldıkları oduncu kantarına benzeyen 12 Eylül adâletinin (!)” getirdiği haksızlığın, zulmün ve mahkûmiyetin her çeşidini bizâtihi yaşamışlar; mağdûriyetin, mahzûniyetin ve mazlûmiyetin her türlü hüznünü yüreklerinin bütün hücrelerinde duymuşlardı… Çünkü “Onlar”; İ’lây-ı Kelimetullah dâvâsına olan sadâkat fermânlarını kanlarıyla yazıp canla-


KÜN EDEBİYAT

rıyla mühürleyen, “Bu düzen batmaz ise bu vatan batacaktır.” diyen, “gölgesiz ve lekesiz bir adâlet nizâmı” kurmak için canını ve kanını sebîl eden, vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu bir kafiyesi olmak isteyen günümüzün gâzî-dervişleriydi... “Onlar” ki; bir 12 Eylül’de “Vurguncu Düzen’in işbirlikçileri” tarafından yüreklerinden vurulan, “vatanı ve milleti çok sevmenin hesabı” akıl almaz işkencelerle sorulan, Mamak’taki C-5’lerde çarmıha gerilen, yargılanmadan haklarında îdam kararları verilen, hüzünleri semâvî sevdâların huzûr ikliminde durulan ve hâlâ gözbebeklerinde “Ay-Yıldızlı bir sevdâ”nın coşkusu ve heyecanı bütün renkleriyle arz-ı endâm eden vefâkâr ve cefâkâr insanlardı… Ve “Onlar”; kimsesizliğin, çâresizliğin ve yapayalnızlığın her çeşidini yaşamışlar; ezânın, cefânın ve çilenin her türlüsünü yudumlamışlar; fakat hepsinden daha çok, “vatandaki gurbet”ten ıstırap duymuşlardı… “Onlar”ı yâd ettiğimiz zaman, içimizi sızlatan bir hicrânın feryâdını duyarız kalbimizde... Fırtınalı yıllardan geriye kalan ve bedeli çok ağır ödenen bir hareketin geçmişini ve bugününü çok farklı duygular içinde hatırlarız... Gönlümüzü şâd eden nice hâtıralarla coşarken; yüreğimizi yakan hâdiselerin efkârında için için ağlarız... “Onlar”ı yâd ettiğimiz zaman, çıkarsız dostlukları, karşılıksız sevgileri, çekilen acıları, verilen şehitleri, yüreğimizin en mûtena köşesine oturttuğumuz eskimeyen hâtıraları, bâzen âh ederek, bâzen târifsiz bir heyecan duyarak ve bâzen de gönlümüze çöken koyu bir hüznün gölgesinde gözlerimiz bulutlanarak anarız... Öğrencilik yıllarımız, “Ocak”larda geçen acı-tatlı günlerimiz, uykusuz gecelerimiz, fikir çilemiz, kutsî ideâllerimiz ve gençlik hayâllerimiz resm-i geçit yapar gözlerimizin önünden... “Onlar”ı yâd ettiğimiz zaman; 12 Eylül öncesi verilen mücâdeleler, mukaddes bir dâvâ için ödenen bedeller, karda-kışta omuzlanan şehitler, delikanlı çağında sırtlanan mesûliyetler, bir “Kara Eylül”le zirve yapan işkenceler, Mamak’taki mahkemeler, Taş Medreseler, izbe zindanlar, karanlık ve soğuk hücreler, rutûbetli koğuşlar, gergin voltalar, tezgâhlara açık maltalar ve şafak vaktinde

infâz edilen îdamlar bir bir resm-i geçit yapar hayâlimizde... Yaşıtları, kendi gelecekleri için tozpembe hayâller kurup, “oyunda, oynaşta” günlerini gün ederken; “Bu Ülke” uğruna çile çekenler, en güzel yıllarını hapishânelerde geçiren yiğitleri hatırlarız… Evlatlarıyla birlike “Eylül” fırtınasından nasibini alan, cezâevi dışında madden ve mânen perîşân olan âileler, her hafta bin bir sıkıntıya, zorluğa ve tahdide rağmen Mamak’taki yakınlarını ziyârete gelmekten yorulmayan vefâlı insanlar, bîçâre babalar, gözü yaşlı analar, çilekeş kardeşler ve nişanlısı îdama mahkûm edilen bahtı kara yavuklular hüzünle düşer yâdımıza... Bütün bunlar hâyalimizde canlanırken; kalemin kırıldığı, darağacının kurulduğu, sükûtun yorulduğu, konuşmanın beyhûde olduğu zamanlarda duyduğumuz ve kelimelerle aslâ târif edilemeyen bir hâlet-i rûhiyeyi tekrar tekrar yaşarız... Tilâvet ettiği son hatmin duâsını îdam edilmeden önce bizzat kendisi yapan, celladından bile helâllik isteyecek kadar kâmil bir mü’min olan, yüreğinde Hubeybî bir îman taşıyan ve; “Sevgili’ye giden yolu Darağacında bulan” “Eylül’ün Kırdığı Güller”in; metânet, fazîlet ve cesâretle Hakk’a yürüyüşlerini hatırladığımız zaman hıçkırıklara boğuluruz... “Onlar”ı her yâd ettiğimizde; “urganlı şafaklardan nurlu basamaklara” yol bulan “Yusuf Yüzlü Dokuz Yiğit”in acısı kavurur yüreklerimizi... “Bir ekmeği bölüşen; bir battaniyeyi, bir endişeyi, bir ümîdi paylaşan; ölümle hayat arasındaki ince çizgide hayatla ve ölümle cilveleşen...” alperenlerin hâtıraları yakar içimizi... Ve koyu bir “hüzn-ü tahattur” yıllar öncesine alıp götürür bizi... Müşterek bir geçmişin azîz hâtıralarını ihtiramla yâd edenler için “gönüldaşlık”; aynı ana-babadan sudûr eden kardeşliğin bir önceki hâli, âhiret kardeşliğinin bir sonraki mertebesidir ve “dâvâ arkadaşlığı” da “kardeşlik hukuku”ndan bir cüzdür... Bu anlayışın müntesipleri; “Onlar”ı, kalplerinin en müstesnâ yerinde misâfir etmişler ve hiçbir şartta “dünya ve âhiret kardeşliklerine” gölge düşürmemişlerdir... Çünkü “Onlar”, “Ahde vefâ îmandandır.” Nebevî ölçüsünü rehber edinen ve “Bir

Güzel Ülkü” için bir ömür hasreden; kalemi, kelâmı ve selâmı Kıble’ye dönük olan serdengeçtilerdir… “Seksen Öncesi”nin bu ideâlist gençliğinin gönülleri genç olsa da; “Onlar” saçlarından giymeye başladıkları beyaz kefenleriyle her geçen gün biraz daha gün batımına yaklaşıyor ve “âsûde bahar ülkesi”ne vâsıl olanlar artarken, “dünya gurbeti”ni mesken tutanların sayısı “Seferberlik Gâzîleri” misâli bir bir azalıyor... Yahya Kemâl “1918” adlı şiirinde: “Ölenler öldü, kalanlarla muzdarip kaldık, Vatanda hor görülen bir cemâatiz artık” diye duygularını dizelere dökerken, sanki doksan yıl öncesinden “Onlar”ı târif ediyordu… Zîrâ “Onlar”, dün olduğu gibi bugün de yine hor görüldükleri, yalnız kaldıkları ve akıl almaz töhmetler altında bırakıldıkları için, yine mazlûm, yine mahzûn ve yine mağdurlar… Ve kendi ülkelerinde hep öksüz, hep yetim ve hep sâhipsiz oldukları için dünkünden çok daha gönlü kırık, daha muğber ve çok daha muzdaripler… “Onlar”; terörist artığı liberaller, ateist kalıntısı eski tüfekler, sentetik sosyalistler, rüzgârgülü ideâlistler, devşirme dâvâ adamları, fason demokratlar ve etnik fitneye çanak tutan, ama “müspet milliyetçilik”i bile tekfir eden nevzuhûr muhafazakârlar gibi “değişim fırtınası”na kapılmadıkları gibi; inançlarını, ölçülerini ve ideâllerini de berhava etmediler ve ettirmediler… “Onlar”; vâsıtaları gâye yerine koymadıkları ve araçları amaç edinmedikleri için; ne şahısları, ne de nefislerini putlaştırdılar... “Onlar”; ‘Allah (c.c.) hatırından daha üstün bir hatır, vatan ve millet menfaatinden daha yüksek bir menfaat’ tanımadıkları için, “değişim sevdâlıları” gibi ne millî dâvâlarından, ne de Besmeleli sevdâlarından vazgeçtiler... “Onlar”; “Din, dil, tarih ve millet” konularına Türk-İslâm Medeniyet Penceresi’nden baktıkları için, batıcıpozitivist zihniyetin günümüzdeki temsilcileri olan “ulusalcılar”la da aslâ kol kola girmediler ve hiçbir zaman müşterek hareket etmediler... Çünkü “Onlar”; inançlarından, ideâllerinden, milliyetlerinden ve şahsiyetlerinden kat’iyen tâviz vermediler…

17


KÜN EDEBİYAT

“Onlar”, ne ibâdetlerini ticâret metaı yapan politika tüccarı, ne “sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasi”nin omurgasız elemanı, ne de menfaat dağıtan iktidarların bozuk parası oldular… “Onlar”; ilkeleri olmayan köşesiz siyâset adamlığına ya da köşe dönmeciliğe teşne bir vatanperverliğe veya dünyevî arzulara peşkeş çekilen bir mâneviyatçılığa değil; hükümet menzilli siyâsî hedeflerin ötesindeki kültür ve medeniyet mihverli bir ideâlizme, inanç ve ahlâk nizâmını kuvveden fiile geçiren ecdât yâdigârı bir fazîlete, şahsî sevdâları hiçe sayan ve gelecek nesilleri kucaklayan millî mefkûrelere tâlip oldular… “Onlar”; korkunun dağları sardığı “kenan tûfanı”nın en şedit günlerde bile ideâllerini yüksek sesle dile getirdiler... “Onlar”; en vahşî işkencelere uğradılar, çok ağır bedeller ödediler; îdam sehpalarının altından vakarla geçtiler ve hiçbir zaman zâlimlere boyun eğmediler… “Onlar”; zindan karanlığında kaldılar, fakat gönül mîmarlarının rahlesinden yüreklerine semâvî ışıklar taşıyıp, gözlerine rahmet bulutları indirerek seyyiatlarını gözyaşlarıyla yıkadılar ve nefs-i emmâreden nefs-i kâmilîne giden yolda nice mesâfeler kat ettiler... “Onlar”; “Erdem” şâhikası bir mustarip olan 20. yüzyılın Şeyh “Gâlip”inden hem feyz aldılar, hem de gönderdiği “Mektup”lar sâyesinde “garip” kalmanın ıstırabını hafiflettiler... Zâten “Onlar”; bu fânî dünyada “garip” olarak yaşadılar ve “Emrine şükür” duâsını dillerinden hiç düşürmediler… “Onlar”; garip geldiler, garip kaldılar ve garip olarak öldüler; ama ne Altı Köşeli Yıldız’ın, ne de İstavroz’un gölgesinde zevkten dört köşe oldular… “Onlar”; inandıkları yolda dosdoğru yürümeyi ve dimdik olmayı şiâr edindikleri; dâr-ı dünyada bırakın nâmerde, merde bile muhtaç olmayı kabul etmedikleri için kırılmayı göze aldılar, fakat hiç bir zaman eğilmediler ve bükülmediler… Çünkü “Onlar”; Daha bıyıkları bile terlemeden; “Ülkü denen nazlı gelin”e vurulmuşlar ve “Ay-Yıldızlı sevdâları”yla destan olmuşlardı dillere… Çünkü “Onlar”; “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” diyerek gözlerini daldan budaktan sakınmadan bu kutlu mücâdeleye atılmışlar ve gönüllü olarak çıkmışlardı bu

18

meşakkâtli yollara... Çünkü “Onlar”; “Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın? Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın…” îkâzına uymuşlar ve “Yeni Bir Türk Asrı”nın inşâsı için gönül seferberliğini başlatmışlardı Tûran denen illere... “Onlar”; “Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şüphesiz Sensiz; Ne mülk ü mâl u câh ister, ne de zevk ü safâ ister.” diyerek “Gül” aşkıyla meftûn olmuşlardı, “Gülzâr-ı Nebî”de açılan katmer güllere… “Onlar”; emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın ve astığı bayrağın hakkını ödemek için; varlıklarıyla bu vatana yıllar yılı kan verdiler, can verdiler, akla-hayâle gelmez insanlık dışı muamelelere uğradılar; fakat buna rağmen mübârek ecdâdımızdan tevârüs ettikleri bir asâletle hareket ettiler, “kan kustular”, fakat dosta-düşmana karşı “kızılcık şerbeti içtik” dediler; belki de “bile bile aldandılar, kaybettiklerine değil aldatıldıklarına yandılar ve -üstü kalsın diyerek- hesâbı -acı acı- gülümseyerek imzâladılar”... “Onlar”; “devletlü”ler tarafından insanlık dışı zulme ve haksızlığa uğrasalar da, “Ben kırk kere İsmâil Babam İbrahim değil” deseler de, devlete kırgın ve muğber olsalar da, kendilerine bunca işkenceyi revâ gören cuntacılara ateş püskürseler de, vatandaşlıktan çıkartılıp sürgünde yaşamaya mecbur bırakılsalar da; “Her şeye rağmen bu devlet bizim devletimizdir” demişler, ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, ne de Uluslararası Adâlet Dîvanı’na Türkiye’yi şikâyet etmeyi zül kabul etmişler; bırakın bu işe teşebbüsü, bu düşünceyi hatırlarından bile geçirmemişlerdir… Çünkü “Hilkat, ‘Onlar’ın kumaşını bayrakların kumaşıyla birlikte dokumuş, hamurlarını Allah(c.c.)’a adanan kınalı kurbanlık koçların hamuruyla yoğurmuş, sütlerini haysiyet ve feragatin imbiğinden geçirmiş”ti... Çünkü “Onlar”; Sarsılmayan îmanları, Bitmeyen heyecanları,

İnanılmaz kahramanlıkları, Dünyayı hiçe sayan yanları, Haram değmemiş kazançları, Değişime uğramayan inançları, İçten dışa doğru kucakladıkları “Millet-ümmet-beşeriyet” eksenli ideâlleri, Hudutlarla aslâ sınırlanmayan ve şimdiki zamana mahpus kalmayan hayâlleri, Menfaat tornasından ve haramî sofrasından geçmeyen tâvizsiz hâlleriyle; “Ay-Yıldızlı bir bayrak”, “İpeğe sarılmış çelik”, “İstikâmet sahibi bir güzel insan”... diye vasfedildiler ve gerçek birer “dâvâ adamı” diye tesmiye olundular... “Onlar”; hiçbir zaman ve hiç bir şartta ne “adam”lıklarına halel getirdiler, ne de “dâvâ”larına gölge düşürdüler... Bu sebeple siyâsî muârızları tarafından bile “Adam gibi adam” diye nitelendirildiler… Hâsıl-ı kelâm, her türlü toplum mühendisliğinin sergilendiği “siyah-beyaz bir cinâyet filmi” olan 12 Eylül 1980’le, ‘akl-ı selîmin şirâzesinden çıktığı bir siyâset filmi’ olan 12 Eylül 2012 arasında geçen şu 32 yılda; “temel referanslar”, “fikrî müşterekler” ve “siyâsî tercihler” başta olmak üzere pek çok şey değişse de, “değişim” (?!) modası, herkesi ve her şeyi perde-pûş eylese de, “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” kelâmı herkesin dilinden düşmeyen bir söz hâline gelse de, “Onlar”; ‘değişimin, dünyanın değişmez bir kuralı olduğuna, ama bazı değer yargılarının değişmemesinin de hayatın bir başka değişmez kâidesini oluşturduğuna’ yürekten inandılar… “Onlar” ‘Nizâmı Âlem Dâvâsı’nı, sıradan bir siyâsî hareket değil; bir medeniyet iddiâsına sâhip olan, kalbi Türkiye için çarpan, gönlü Türk-İslâm Dünyası’nı ve cümle yaratılmışları kucaklayan ideâlist insanların savunduğu bir dâvâ ve millî-İslâmî-insânî hasletlere sâhip ahlâkî bir duruş’ olarak gördüler... “Onlar”; dînî ve millî referanslarını hiç değiştirmediler, aslâ devşirilmediler, şahsî menfaatlerin ve dünyevî sevdâların peşinden gitmediler, kişilik ve kimlik zaafiyeti göstermediler... Ve “Onlar”dan dünya misâfirliğini tamamlamayanların büyük çoğunluğu, zihinlerinde ülkenin geleceğine ve Türk Dünyası’nın istikbâline dâir büyük projeler bulunmasına, birikim ve kâbiliyetleriyle çok daha üst seviyede bir hayata ve makâma lâyık


KÜN EDEBİYAT

olmalarına rağmen; inançlarından ve ülkülerinden hiçbir zaman tâviz vermedikleri, harama el uzatmadıkları ve dünyevî mevkîler için eğilip bükülmedikleri için, sâde bir hayat sürdüler ve sıradan bir insan olarak aramızda yaşamaya devam ettiler… Kim bilir; Belki bir caddede yorgun adımlarla yürürken gördüğünüz, Belki bir belediye otobüsünde sırt sırta verdiğiniz, Belki bir hastane koridorunda yan yana durduğunuz, Belki bir şehirde güven veren duruşundan cesâret alıp, adres sorduğunuz, Belki vakur tavırlarına ve babacan hâllerine kanınız kaynayıp yanına vardığınız, Belki aynı mahallede komşuluk yaptığınız, samîmiyetiniz çok fazla olmasa da bir haksızlığa uğradığınızda hemen yanı başınızda bulduğunuz ve sıkıntılı günlerinizde yardım almak için başvurduğunuz, Belki, sert bakışlı, hilâl bıyıklı ve saçları dökülmüş bir devlet memuru diye vasfederek odasına girdiğiniz, Belki; emekli olup, elinden tuttuğu torununu parkta gezdirirken bir anda dostluk kurduğunuz, Belki, omuzlarına binmiş olan hayatın yükünü taşıma telâşı içinde çırpınırken, bir vesîleyle sohbet etme saâdetine erdiğiniz, Belki televizyondaki bir tartışma programında ya da bir panelde dinlediğiniz; duruşundaki vakâra, hitâbındaki asâlete, düşüncelerindeki berraklığa ve konuşmalarındaki mantık silsilesine hayran olup, “Sağlığın, vatanın ve devletin kıymeti kaybedilince anlaşılır.” diye biten bir cümlesinden nice hikmet çiçekleri derdiğiniz, Belki; dünkü celâdet ve cevvâliyetine taş çıkartan bir sükûnet ve teslîmiyetle bir mürşîdin rahlesine diz çöküp, nefsini dize getirmeye çalışırken bir dergâhta buluştuğunuz ve bir hatmeye birlikte oturduğunuz, Belki, neden millî-İslâmî ve insânî problemleri bu kadar dert edindiğine, neden Türk-İslâm Dünyası’nın her meselesine hassâsiyetle sâhip çıktığına, neden hâdiselere mübârek ecdâdımız gibi “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” zâviyesinden baktığına ve niçin yıllar yılı “yatağına kırgın” aktığına ya da akıtıldı-

ğına akıl yorduğunuz... Bir kimseye rastlarsanız, bu kişi belki de “Onlar”dan birisidir… Artık, ömrü ikindiye çoktan merhaba demiş, yaşı elliyi devirip, altmışına merdiven dayamış, tâvırları olgunlaşırken millî hassâsiyetleri hiç azalmamış, haksızlık karşındaki tepkileri sessiz perdelerde kalmamış bir kişiyle karşılaşırsanız, bu kişi de büyük ihtimâlle “Onlar”dan birisidir… “Türkiye” deyince bakışları çakmak çakmak olan, “İstiklâl Marşı” oku/nu/ rken gözleri dolan, “Mamak” denilince yürekten bir “âh” çekip derin bir elemin içine dalan, “Yemen Türküsü”nü dinlerken en koyu hüzünler gözbebeklerinde dalgalanan ve “Çırpınırdın Karadeniz” marşını hançeresini yırtarcasına haykıran birisini görürseniz, bu kişi de mutlaka “Onlar”dan birisidir… Bir gün “Sonsuzluğun Sâhibi”ni tefekkür ederken aşka gelen, bir gün minârelerden “Şehbâl açan rûh-ı revân-ı Muhammedî”yi dinlerken, dudaklarından “Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli” dizeleri dökülen; bir gün elindeki tespihini ritmik hareketlerle çekerken Türk Milleti’nin “Gül” aşkını büyük bir coşkuyla dile getiren; “İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü”nden bahseden ve külhânî tavırlarına Medresei Yusufîye’de dervişhan muhabbetler ekleyen birisine rastlarsanız, biliniz ki bu kişi de mutlaka “Onlar”dan birisidir… “Onlar” ki, Seksen Öncesi’nden söz açılınca boğazlarına bir yumruk tıkanır, şehit olan can gardaşlarını hatırlar ve sükûtun çığlıklarındaki derin düşüncelere dalıp giderler… “Onlar” ki; kan ve barut kokulu can pazarında can gardaşlarıyla omuz omuza verdiği günleri, şafaklarına kan damlamış geceleri ve meşakkâtin her çeşidinin paylaşıldığı o çileli zaman dilimindeki kelâma sığmayan arkadaşlıkları anıp, eski hâtıralarını yaşlı gözlerle yâd ederler… “Onlar”dan sadece bir kişiyi bile tanımışsanız, diğerlerini de çok kolay tanırsınız… Bakışlarındaki inanç, tavırlarındaki vakar, düşüncelerindeki ideâlizm, duruşlarındaki asâlet, karakterlerindeki mertlik, tokalaşıp-kucaklaşmalarındaki sertlik ve bu sert görüntünün arkasında

saklı olan engin merhamet, hudutsuz bir samîmiyet ve vatan sevgisindeki o büyük kesâfet, bu “kayıp neslin” değişmez özellikleridir… Fazla söze ne hâcet; “Onlar”ı tanımak için sadece gözlerine bakmanız yeterlidir… Çünkü hangi yaşta olurlarsa olsunlar, onların gözlerine “Ay-Yıldızlı bir sevdâ ışığı”nın demir attığını görür ve bakışlarıyla terennüm ettikleri; “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır…” anlayışındaki bir inancın tezâhürlerinin, “kâl” değil, “hâl” olduğuna gösterdikleri millî reflekslerle tanık olursunuz... Ve “Onlar”ın düşüncelerinde; “Alperenler; bir aşılmaz dağdılar, Aydınlığa gönül verip, yıldızları sağdılar… Nurlanıp, nur üstü nurdan, Tekbirlerle doğdular… Tek başına destandılar, Tek başına çağdılar…” anlayışına müdrik bir ideâlizmin kıyam ettiğine ve sînelerinde, rozetlerinden çok daha büyük bir yürek taşıdıklarına şâhit olursunuz vesselâm… Bu vesîleyle “Eylül’ün Kırdığı Güller”den âhirete göçenleri hayır duâlarla yâd ediyor; Cenâb-ı Hak’tan rahmet ve mağfiret diliyor, Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’dan şefkât ve şefâat niyâz ederken, “Güzel atlara binip giden o güzel insanlar”a Yahya Kemâl’in Vedâ Gazeli’nden bir beyitle sesleniyorum... “Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde; Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler…” Ve “Onlar” diye tesmiye ettiğimiz “Bu güzel insanlar”dan hayatta olanlara; hayırlı bir ömür, sağlık, âfiyet ve saâdetler diliyorum... “12 Eylül”ün 32. yılında kaleme aldığımız bu yazı vesîlesiyle, kendisini “Onlar”dan birisi olarak gören herkese en kalbî muhabbetlerimi ve bâki selâmlarımı arz ediyorum: “Gönülleri birleşenler selâm sizlere; Uzaklarda dertleşenler selâm sizlere...”

19


KÜN EDEBİYAT

“Eylül” üstüne

NE DEDİLER?

NURETTİN DURMAN

Eylül Oluyor Bakışlarınız

T

abii bütün mesele ağustostan çıkınca başlıyor. Ağustos’un o insanı terleten, sıkan, bunaltan, havası nasıl da aniden çekip gidiyorsa insanın o anlık duygusundan da neşet eden bir başkalık hali gelip insanın hüzün halesine konuveriyor. Yani eylül aslında biraz hatta biraz değil daha çok insana musallat olan o meşhur halini getiriyor. Eylül için hüzün ayı veya hüzün zamanı dahası hüzün saatleri de diyebiliriz. Böyle bir şey nerede olursanız olun gelip yakanıza yapışıyor. Bazen Eylül oluyor bakışların diye şiirler de söylediğimiz oluyor tabii. Bazen de Eylül de olan olaylara kıyımlara zulümlere bakıp ki geçmişte Sabra ve Şatilla da olmuştu o hali pür melale ise Ah Kara Eylül diye söylenir olmuştuk o hüzünlü günlerde. Bir de eylül sanki bir hakikati de öğretmiş oluyor biz fanilik hülyası içinde kendimizi kaybetmişken bir hatırlatıcı olarak da bizi uyarıyor adeta. Ey insan bak işte mevsimler gelip geçiyor. Günler aylar birbirini takip ediyor ve geçip gidiyorlar mekânı âleme. Ey insan uyan artık, sen de o terki diyar yoluculuğuna çıkacaksın bir gün ve hiç de umurunda olmuyor; bakışsız, duruşsuz bir hal içerisinde günlerini ziyan edip duruyorsun. Olsun umurunda olsun, aklında olsun, gönlünde olsun ve hayatında öyle bir hali dikkat ile boy atsın ki senin de dünyan güzelliklere güzellikler katabilsin… Biraz da hiç bitmeyecek gibi görünenin bir gün mutlaka biteceği. Devamlı bir oluşun ardından devamlı bir yok oluşun ve tekrarından bir dirilişin hâkim olduğu dünya kaidesi. Ağustos; o bütün ağırlık telkin eden, ağırlık aşılayan, kendini aylarca büyüten, kendine özel bir pay ayıran, başıboş, insanı serapa rahat olmaya şartlayan, hissi galip olarak özgür bırakan, gecesi gündüzü kendince ayrı bir zaman, bir ay, ağaç gölgele-

20

rinin, deniz kenarlarının, duldaların ayı. Unutulmaz depremlerin ayının ardından geliyor ya Eylül o da bir başkalık katıyor tabii hayatın gidişatına. Önce hafif bir rüzgâr esiyor. Itır kokuları, hanımeli kokuları, envai çeşit bitkinin âleme saldığı rayihalarıyla birlikte yol alan, ortalığa düşen ılık, hoş bir rüzgâr... Eylül bir de kendine has havaların güzel çeşnisini de ortalığa düşürüp, denizin hafif çalımlar atar gibi kıyıya doğru gelişini de yanına alınca başka oluyor haliyle Eylülün serencamı. Acayip güzel; insanın içini harekete geçiren mavi bir tonlama ile huşu içinde sallanıyorken deniz. Küçük kıvrımlarla müthiş bir ahenk, müthiş bir şiir yazılıyor Eylülün yavaşça kendini bırakmaya başladığı ve bazı ağaçların yapraklarını hafiften sarartmaya başladığı o güzelim ibretlik zamanlarında. Bakışlarınız nemleniyor Sizi tutuyor nedense Eylül oluyor kalbiniz Ve daha da sarartarak Saçlarınızı Tebessümsüz bir yaprak gibi Solmaya gidiyorsunuz. MUHSİN İLYAS SUBAŞI

Hüznün Anası Eylül’dür!

E

vet, soruşturmanıza böyle bir başlıkla gireyim istedim. Gerçekten öyle değil midir? Şair, kendi ortamının bir parçası ve o ortamın duyarlılığını şiirine yansıtan bir insansa, Eylül’de hüznü duymaması mümkün değildir. Çünkü Nisan’da Mayıs’ta büyük bir coşkuyla önümüze açılan tabiatın kırk dilli güzelliği, Eylül’de kendi kabına çekilir, dalını budağını rüzgâra teslim ederek sönüp gider. Dikkat ederim, yaşlanmış şairlerimiz içinde bulundukları duygusal çözülmeyi anlatırken hep güzü kendi yalnızlıklarına arkadaş edinirler: Yaşlı bir halk


KÜN EDEBİYAT

şairinin şiirlerini bana verdiler ve bundan bir kitap çıkarmamı istediler. Şiirlerin hemen tamamına yakını, yaşlanıp elini eteğini işten güçten çekmiş bir adamın duygularını yansıtıyordu. Kitaba “Güz Gülleri” adını verdim ve öylece yayınlandı. Bu yüzdendir ki, kâinatın gerçeği ile hayatın gerçeği Eylül’le hep örtüşürler. Aslında edebiyatçıya düşen, hayatın kırılma noktasındaki bu zarureti kaosa çevirmeden insanlara kabul ettirmek olmalıdır. Çünkü hayatın baharı, yazı varsa, mutlaka sonbaharı ve kışı da olacaktır. Kışa doğru koşuşturmada da Eylül hep güz durağı olarak algılanır. Tabii burada meseleyi mevsimin fotoğrafı olarak görürken sadece görüntüdeki renk flulaşmasını ön plana almamak lazımdır. Eylül, aynı zamanda hasatın toplandığı bereketin de simgesidir. Bunun içindir ki, hayatın Eylül’üne ulaşan şair ve yazar, aynı zamanda ömrünün mahsulünü de toplama mutluluğuna ulaşan insandır. Bu da az bir mutluluk mudur? HÜSEYİN AKIN

Ömrün İkindi Vaktidir Eylül

E

ylül beni en iyi anlayan aydır dersem aslında konuyu bir çırpıda özetlemiş olurum. Her şeyden evvel mutedildir eylül; ifrat ve tefritten uzaktır. Ya kış ve yaz öyle mi? Biri soğuğun diğeri sıcağın tepemize çıkıp hâkimiyet kurmuş halidir. Bir de ilkbaharı severim, yani nisanı ve mayısı. Bu mevsimde de eylüle benzeyen bir taraf vardır. Biri gidişi, yönelişi (ilkbahar) diğeri bitişi (sonbahar) işaret eder. Yazın tam olmayan turfa haline nisan ya da mayıs, kışın kemale ermemiş şekline eylül denir. En güzel yazılarımı bu ayda yazmışımdır. En net bu ayda tabiatın mesajını kavrayıp uzaklara özlem duymuşumdur. İnsanın gerçek fotoğrafıdır eylül. İnsanlık hallerini hiç örselemeden insana anlatır. Hazan ve hüzün bu yüzden kol kola girip kafiye düzeni alırlar. Ömrünün eylülünde yaşayan biri olarak bu ayı diğer aylardan hep farklı görmüşümdür. Zira mevsimlerin insana yaptığı fenalıklardan münezzeh bir aydır o. Ölümü abartmaz. Neşeyi hüzne kardeş kılar. Boşuna “Haziranda ölmek zor.” dememiş şair. Haziran dünyanın yalan sıfatını en iyi üzerinde taşıyan aylardandır. Lokmayı ağzınızda, gülümsemeyi dudağınızda bırakır. Eylül kıyamet aşısı olmuşlar için fanilik karşısında bağışıklık kazandırır. Ömrün ikindi vaktidir eylül, akşamla öğlen arasına sıkışmış gibidir. MURAT MENTEŞ debiyatımızda Eylül... Elbette Mehmet Rauf’un Eylül diye bir romanı var. Elhak hazan, güz, sonbahar ediplerimize hüzün yüklü mısralar ilham etmiştir. Hatta adı Eylül olan bir kadın şairimiz vardı. Yoksa dedektif miydi? İlaveten, 12 Eylül darbesinin edebiyatımıza “Eylül” diye yansıdığı vakidir. Zorlarsak, Eylül ayında doğanları, göçenleri de dahil ederek Eylül dosyasını kabartabiliriz. Bütün bunlara rağmen, Eylül’ün edebiyatımızda müstakil bir yeri olduğu fikrini benimseyemiyorum. Belki bir fon olabilir. Asli ve belirleyici etki üretemez kanaatimce. İntikam, yoksulluk, argo veya penguen gibi psikolojik, tarihsel, sosyolojik, iktisadi... meselelerle alışverişi olan, somut bir olgu değil Eylül. Diğer aylardan farkı yok. Var mı?

E

EYLÜL VEDALARI İhsan KURT Güneş uzaklara göçürdü sıcaklığını, Güz yaklaştıkça canlıların can evine. Okşayışları terk eden rüzgârların sesi, Islıklarında zalim kamçı şakırtıları, Yüze vuruşlarda çat çat, sanırsın ki tokat, Hüznün elbisesini tutamıyor ağaçlar Dallarda da yorulan yaprakların vedası… Bir çekiliş var benine tabiatın koşuş Tavır alışlar içe kapanıyor kapılar Yitiren yalnız renkler değil parlaklığını Güneş, güneşe eş sıcaklarda başlar Ufuklardan da çekiliyor konuşan gözler Ki ufka baksa titreyecek, üşüyecekler Dört bir yanda yeniden dirilişin salası Yaprakların vedalarına parklarda üzgün Capcanlı cıvıltılar hazana el sallamış Dağ başında bir serçe bir ağaca yaslanmış Yapraksız ağaçta garip korunak arıyor Kuşlar birer birer terk etmede bahçeleri Renksizliğe uyum telaşı yuvalarında Onlar da çok severdi renkleri, çiçekleri Onlar da sevmiyordu güze vedalarını Tutundular rüzgârlara inat tutundular Önce özsular çekildi yavaşça dallardan Meyveler hoyratça koparıldı birer birer Dallar ayrılmaya başladı evlatlardan İşte o zaman anladı ki bütün ağaçlar En büyük yorgunluk güle veda ile başlar Eylül vedalarının belli istasyonları yok Her ağaç istasyon her kuş haberci, her yaprak Rüzgârlar düşer savurur, şair duygulanır Bilinen köşelerden bilinmez bir köşede İçine yağar yaprak, rüzgâr içine eser Hasretidir barınak, özlemidir baharlar Çok fena vurur onları Eylülde vedalar.

21


KÜN EDEBİYAT

EYLÜL SARISI Recep GARİP

E

ylül, yaz yorgunluğudur. Mehmet Rauf ’un “Eylül” romanını hatırlatır her zaman bana. Sonbaharın ayak izi, darbenin karanlık yüzüdür eylül. Yağmursuz geçen günlerin bittiği, yeniden bir başka mevsime geçişin kıpırtısı, yeniden kuşların havalandığı, karatavukların, sığırcıkların göz boyadığı bir ayın adıdır. Eylülde gelmesi beklenir şehri terk edenlerin. Dönüş ayıdır eylül. Dönüş, kimi zaman içe doğru, kimi zaman dışa doğru gelişir. Giden kuşların, leyleklerin dönüş merasimini hatırlatır. Kayboluşun, dağılışın, tırpan yiyişin, kaybedişin, harcanmışlığın, bitişin öykülerini tamamlayarak yeni bir toparlanışı, yeni bir buluşmayı söyler. 12 Eylül darbesi ne kadar kara ise, 11 Eylül de bir o kadar karadır. Oysa eylül bize buluşmaları, bilişmeleri çağrıştırır. Yeni aşkları, yeni heyecanları ifade eder. Bir bakıma kendisinden kopan insanın yeniden kendisiyle buluşması bu mevsimde başlar. Bir dönem bitmiş ve yeni bir dönem başlamaktadır. Yazın terk edişine tanıklık ederken kavrulan yaprakların turuncuya, kahverengiye, sarıya dönüşü bir başka şiiri hatırlatır bize. Bu şiir tabiatın dönüşüm şiiridir. Kışa hazırlanan tabiat, örtüsünde, kılık kıyafetin de değişikliğe gittiğini gün gün, saat saat, bize haber vermektedir. Aslında bizi de kendisine uydurarak kışa hazırlamaktadır. Eylül sonbaharın kapısını aralar. Haziranda sıkıntı çeken şair, Eylülde yeni bir başlangıca hazırlanır. Eylül şairi, sanatkârı yormaz çünkü daha kolaydır, daha katlanılır, daha ilgili ve sevecendir. Şairlerin ve edebiyatçıların önemli aylarından birisidir bu ay. Aşkın göz kırptığı, yağmur damlalarının yeni şeyler söylediği, rüzgârın, fırtınaya yerini bıraktığı bu ay, yeni bir heyecanı da size ilham eder. Bu nedenle sanatın hareketlendiğini, sergilerin mekânları güzelleştirdiğini, tiyat-

22

ro ve sinemanın gösterime yeni muştular taşıdığını da işaret eder. Yeni hikâyelerin, denemelerin, romanların başlangıcıdır. Yeni kitaplar, dergiler fuarlarda bu mevsimi süsler. Yeni bir edebiyat dergisi, yeni bir kitap doğumunu bu aya göre hazırlar. Bunlar da bize gösteriyor ki eylülün bize sundukları oldukça zengindir. Eylül sarısı, teslimiyetin de adıdır. Ramazan, Hicri aylardan neyse eylül de miladi aylardan odur bizim için. Böyle geliyor böyle söyletiyor yeğenim Fatih için. Hoşuma gidiyor “ve seni eylül yağmurlarında seveceğim”, bir ikindi yağmurları vardı bir de eylül. Bir “İkindi Yazıları” vardı, bir de “İkindi Tebessümü”. Ben bu eylülde yola çıkacağım. Eylül gelsin inşallah yeni bir başlangıç yapalım. Eylülde görüşürüz. Bu iş için eylül ayı birebirdir. Bu gün git eylülde gel gibi cümleler de eylülün yeni bir muştuyu, yeni bir başlangıcı, yeni bir çağrıyı, yeni bir müjdeyi bize haber vermektedir. Hazan mevsiminin, son yaz ikindisinin bıraktığı topraksı doku yaratılışın da dokusudur. Yaratılış elbisesi yenilenmek üzere renkten renge doğru yol alırken bir durağanlığa, bir başka algının varlığına doğru derinleşiyor. Eylül, yaz uykusuzluğunu sonbaharda demlenmeye hazırlıyor. Edebiyatımızın usta şairlerinden Nazım Hikmet’in 24 - 30 Eylül 1945 tarihli Piraye’ye yazdığı hisleri günceye şöyle yansımış; 24 Eylül “En güzel deniz: Henüz gidilmemiş olandır. En güzel çocuk: Henüz büyümedi. En güzel günlerimiz: Henüz yaşamadıklarımız. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:


KÜN EDEBİYAT

Henüz söylememiş olduğum sözdür...” 30 Eylül “Seni düşünmek güzel şey Ümitli şey Dünyanın en güzel sesinden en güzel Şarkıyı dinlemek gibi bir şey. Fakat artık ümit yetmiyor bana, Ben artık şarkı dinlemek değil Şarkı söylemek istiyorum...” Hayat kimi zaman çok garip izler taşıyor. İnsanın içinde taşıdığıdünya ile dışarıda var olan dünya arasında çoğunlukla bir benzerlik göze çarpıyor. Olayların, hadiselerin, çevrenin, iklim ve doğa şartlarının yüzümüze, vücudumuza, kılık ve kıyafetimize yansıması gibi bir şey bu. O nedenledir ki her bir ayın, mevsimin ve anın ruh ve düşünce dünyamızı şekillendirdiğini de söyleyebiliriz. Dolayısıyla yazarın haleti ruhuyesi çevreyle de irtibatlıdır. Hislerinin iniş ve çıkışlarında içerisinde bulunulan şartların sükûnete ya da coşkuya yöneltmesi doğaldır. Ressamın resmine, müzisyenin musikisine, şairinşiirine, romancının romanına elbette bütün bunlar etki eder. Eylül de öyledir. Yeni bir evre başlamak üzere sükûnete geçmektedir her şey. Az sonra olacakların habercisi gibidir. Ekin tarlaları, bağlar, bahçeler, bostanlar renk değiştirdi, kaybolup gittiler geldikleri yere. Sanki hiç yokmuş gibiydiler. Yılanlar, börtü böcek, Ağustos cırcırı da kesti sesini. Elbiselerini, atılmış, hırpalanmış, terk edilmiş bir vaziyette buldu orman gözcüleri. Geçip gittiğimiz şu patika soldu, çiçeklerin envai türünden hiçbir eser de yok. Belki de şu kayanın en ucunda gördüğün, el ayak değmeyen yerde gözüne ilişendir zambak. Bir kuru rüzgâr esiyor önce, ardından ıslık çıkararak sesini yükseltiyor rüzgâr, havalanıyor ağaçların dökülmüş elbiseleri yeryüzünden, savruluyor kahverenginin giderek toprağa dönüşen renklerinde ölüm treni kalkıyor. Renkler, yeşilin en güzel tonlarından sarıya, sonra kızıla, sonra kahverengiye dönüşüyor. Giderek güneş alevlerini içine çekerken boşalıyor yeryüzü, bomboz dağlara kalıyor alabildiğine. Ne tarafa yönünü dönsen boz dağların yükselişiyle karşılaşıyorsun. İçin ürperiyor. Elin kolun, kanadın kırılmış gibi hissediyorsun. Sevgi ateşini yaz sıcağına bırakırken yeni bir mevsime kapının gındırığıberrak bir ışıkla günü selamlama çabasında. Havadaki değişiklik, her şeye hükmünü icra ediyor. Şehir ve şehirli değişiyor bir kez daha. Aşkın gizemli duruşu gözlerin arka planında yeni bir ruha dönüşürken beden gönül penceresindeki demlenmeyi de sürdürüyor kuşkusuz. Gönül, iç gözün mekânı olsa gerektir. Orhan Pamuk’un “Eylül” mırıltısı, nasıl da gelgit-

lerin, med cezirlerin, aynada yansıyan suretlerin bir benzerine işaretler gönderiyor; “Şehir her semtiyle yazın peşine düşse Yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir, Yazın peşinde şehir, kadının peşinde şiir Eylülün semtine kadar böyle gidilir Bir gecede gittimdi hazirandan eylüle Eylül yazdan terk edilmişti, şiirse haziranda Kadın tarafından terk edildi o söylenceye: Bütün oğullar anneyi bir şiire terk eder! O kadın beni terk ederse şair olurum Oğul olduğum kadın sakın beni terk etme, Şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider Bütün kadınlar şiiri bir kadına terk eder!” İşte şiire ironik tat veren yazın türküsü böyle yansımaktadır. Hazirandaki hissedişle, havalanışla eylülde sükûn arayış birbirine inişler yapar. Birisi yeni havalanmaktadır zamana, birisi havadaki yorgunluğu kış uykusuna bırakmak için iniş hazırlığındadır. Uzun bir yolcunun hali vardır Eylülde. Eylül yorgundur. Sonbahar hazırlık yapacak ve kış mevsimi onu yenileyecektir. Yeni hayat öykülerini, şiirlerini, resimlerini, romanlarını fısıldayacaktır kulaklarına edebiyatçının. Trenin uzun gurbet düdüğü yeniden sılaya dönüşünü haber vermektedir artık. Gurbetten dönüşün de adıdır Eylül. Ümit Yaşar Oğuzcan, “Ben Eylül Sen Haziran” şiirinde bakın bize nasıl imgelerle yüklü sesleniyor; “Bir eylüldü başlayan içimde Ağaçlar dökmüştü yapraklarını Çimenler sararmıştı Rengi solmuştu tüm çiçeklerin Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı Katar gidiyordu kuşlar uzaklara Deli deli esiyordu rüzgâr Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar Beni kötü yakaladın haziran Gamlı, yıkık eylül sonuma Bir ilkyaz tazeliği getirdin Masmavi göğünle Cana can katan güneşinle Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime Çiçekler açtı dokunduğun Çimler büyüdü yürüdüğün Ve güller katmer oldu güldüğün yerde”. Ümit Yaşar’ın hissettiği duygular genelde her birimizin hissettikleridir. Hemen her gün yaşadıklarımızı şair kimliği affetmeden mısralara döker ve anlaşılır, kabul edilir lirizmi, son derece yumuşak ve his-

23


KÜN EDEBİYAT

lerimizin de tercümanı olur. Yazın bitişine işaret eden şairimiz, yaprakların istilasına vurgu yaparak gazeller içinde var olan çocuksu coşkuyu uyandırmakla kalmaz insanın gidip sonbaharın muştucu yönlerinde bizi oyuna katar. Sevgili ile baharın açışı, gülüşü ifadelendirilirken sanki sonbahar yapraklarıyla yaşanan herşey saçların dökülüşü gibi dökülüp gitmektedir ve bir daha dönmeyecek hissi de uyandırır. Oysa Eylül’e İsyan’da Ahmet Kaya türküsünü hafızalara şöyle kazır; “Güneşte kavruluruz kıraç topraklar gibi Hazanda savruluruz serseri yapraklar gibi Yalnızlığı yaşarız geride kalan gibi Düşer düşer kalkarız her Eylül’e isyan gibi. Sen bir yana, ben bir yana, dostlarımız bir yana, Bölünsek de, çözülsek de, başkaldırdık zamana.” Şairin, sanatkârın ruh halini sadece olaylar etkilemez, elbette deveran halinde olan gökyüzü, yeryüzü, denizler her bir şey etkiler. Bu etkilenmedir ki şiiri, yazıyı, farklılaştırır. Renklendirir. Cemiyetin, milletin içinde yaşanan olayların da, dünyanın bir ucunda ki isyanın da, sanatkârı etkilemesi beklenir. Elbette ki sanatkâr da etkilenerek şiirini, bestesini, resmini yapar. Dünyanın öbür yanında ki çığlık şaire başka türlü dokunur. Filistin’de ki, Suriye’de ki, Arakan’da ki çığlıktan azade değildir şair. Ülkenin içinde var olan her şeyin şairin ruh dünyasında depremler oluşturduğunu söylemeliyiz. Bu nedenle tabiatın olayları da aynı düzlemde etkiler oluşturur ki şiir, sanat, kendisini yenilemiş ve geliştirmiş olsun. Eylülde gelen misafirin, Haydarpaşa tren garında karşılanılan misafir gibi hasretli bir yanımevcuttur. Eylül, hasretin adı, yüreğin tadıdır. Geçmişte olanların geçmişte kaldığına işaret eden bu ay, sulu sepkenlere gebedir ve kışın çağrısını ıslıklar durur. Uzakta gözüken tipidir, yağmurdur, fırtınadır kardır ve yardır. Mevsimler bize kendisini şöyle sıralattırmaktadır: Sonbahar, 23 Eylül-22 Aralık, Kış, 22 Aralık-21 Mart, İlkbahar, 21 Mart-22 Haziran; Yaz, 22 Haziran-23 Eylül olarak karşımıza çıkıyor. Güney yarım küresinde ise mevsimlerin sırası bu sıralamanın tam tersine işlemektedir. İlkbahar 23 Eylül de başlıyor. Dünya yazınının da bu anlamda farklı izler, farklı algılar beslemesi de elbette ki beklenen bir sonuçtur. Bu vesileyle dile gelen “Eylül” şiirimden bir bölümle yazıyı tamamlamış olayım; “Yıldızları sayıyorum aklım karışıyor Ateş böcekleri de neyin nesi Üşütüyor bu ağustos beni Yoksun ya şehir kayboluyor Yoksun yıldızlar kayıyor.

24

Bir alev sarısı boyuyor ağaçları Ağaçlar Eylül, Eylül kahverengidir madem Tek tek kayboluyor börtü böcek Bir sis sarıyor, bulut gibi, yağmur gibi Bir rüzgâr, bir ayaz, fırtına biraz Yapraklar savruluyor leylek sürüleriyle Umudum eylül, kızıla kesiyor Kıştır pencere gıcırtısı başını uzatıyor Bir kedi en kuytu yeri arıyor Gözlerimden geçiyor kervanlar Dönüyorlar, dönüyorlar evlerine kumrular Şehir sessizce bir uykuya dalıyor Aylardan eylül, deniz yalnız kalıyor Bir şiir, bir de resim düşüyor yere Ellerinde toprak, ellerinde buğday Eylül, bir adım ırmak.”

EYLÜL HÜZNÜ Muhsin İlyas SUBAŞI Eylül’de hüzne sığınmış bir yaprak gibiyim, Budar içimdeki bütün renkleri rüzgârlar. Boyacı fırçasını mı unutmuş ırmak kenarında? Tuval, kaderimi dökülen gülün rengine boyar. Duygularım bir genç duyarlılığını taşırken, Zamanın örsünde dövüldüm yıllar boyu. Şimdi solan bir çiçeğin titreyişinde kaygılarım, Çekildi hayal denizimi besleyen pınarların suyu. Topak bu, her mevsimde bürünür kendi kaderine, Kuşlar bile yorgundur yuvasında, yağmurlar sakinleşir. Ah, kâinatı her gün yeniden var eden Rabbim, Neden hayatın girdapları hep Eylül’le birleşir? Eylül, gelecek baharların anasıdır bilirim, Tohumu toprağa, kuşu göçe, insanı sabra çağırır. Her güz mevsiminde dinlenmeye çekilmezse kâinat Kimbilir, baharlar nice çılgınlıklar doğurur?..


KÜN EDEBİYAT

ASUMAN’A ŞİİRLER

1/: Güneş ve ay, Asuman Her an hüsban ile görevdedir… Bense Mekanik bir muazzın peşindeyim geceleri Bir feleksiz rahip ekmiş suretime kilitli kör pencereleri İçimdeki eliptik, gnostik ve ezoterik çorak tarlaya Hüsbanın bitmez tükenmez diş kirasını Ve araya kozmik bir çit çekmiş öğürsek bir dızman Yaman ayrılmışız be kardaşlık sen ve ben Ama Asuman… neden neden?

2/: Hünnes ile künnes ki Asuman Bir düşman iken vakti zamanında dilemma Ama dost olur A ile Z mucizesine aşkın Şaşkın ve çaresiziz baldıran vahalarında yalın aşk, Kalakalmışız kıskıvrak masallarda sen ve ben O feleksiz ruhaninin zamansız mekanında ladin sırtlarına Ne yazılmış adımız Yemeni cembelle uçlarıyla Ne de o kozmik divanlarda saf tutan kavakların kabuklarına Ne de sen yazgımın son hecesi Asuman... Bizlengiçlerle bulutlara belemişsin apak hüznümü... Nedendir peki, biteviye dönüp durması değirmenin, Bunca şiiri patavatsız bir deli cesaretiyle söylemenin, Ası nasıl yazılır, vavı nasıl kıvrılır koçbaşlarında? Bir güz günü gülmüştür belki da bana bakıp bakıp da güneş Ay, kış mevsiminde ısıtmış hüznün aysberglerini Durmuş adem Cebel–i rahminde aşkın Şaşkın ve çaresiz... Dönmüş o zamandan beri zavallı hüsban… Deşmiş ezeli sevdasını buğdayın gözüne sivri saban...

1/:a.. Bilirsin; ya da bil ki, hüznümdür sunduğum sana Yani burada kalb-i hulusiyle... Bil artık be ya! Asuman inadına severim seni Mademki Hüsbandır döndüren esrik başımızı Yaşımızı dindiren sarı sıcak, kurak ay Tespihimizi doksan dokuz tekerle döndüren güneştir Eştir yıldızlara denizin kızı Mihrican... Şu an bile bizi kör kuyularda bile koruyan Bir saka vardır her aşkın masada. Öyleyse bil ki bu kente olan sevdamız yağlı yavandır Alazlı mavi tavandır iştah ile alnımızı öpen yar, Amma al sana gnostik bir sual daha Asuman… Tavan mıdır bizi görüp gözeten? Ya da bunca şiiri hece hece öğreten...

2/:a... Eğer ölümse son duruş Asuman Ve ölümün soğuk eliyse dokunan un çuvallarına aralıkta, Bizi kendimize getiren yitik ebabillerin dudağında Ve yeise. Ve hüzne garkeden inadına ve Ezirailleyin, Ana zamandaki kozmik çentikse nikahımız, Nedendir peki bu suskun tavaf ? Mademki, güneşle ay Asuman Hüsban ile döne durur Neden kudurur? Bilmeliyim bunu. Bilmem şart... Ciğerimi dişleyen korteksi yayvan kaplan... Ve sen de bil ki ay kız Asuman çökecek bir gün Güveninde sere serpe seviştiğimiz, kuytusunda eğleştiğimiz, Bu direksiz ve kirişsiz mavi tavan... İşte o zaman kız Asuman; Ahmet Yozgatlı dediydi dersin, Şimdi mi, boş ver; geberirse gebersin!

Ahmet YOZGAT

Çatırdar Mavi Tavan

25


KÜN EDEBİYAT

EYLÜL ÇEŞİTLEMELERİ Mehmet Emin POYRAZ

B

atılılar aşkı, aşk medeniyetini bilmedikleri, belki her şeyi madde ölçüleri istikametinde görmeye, ona nüfuz etmeye çalıştıkları için gülün yanağından süzülen damla acısının geride bıraktığı izin bir dağlanma olduğunu bilmez, o kadar geniş ufukları yoktur. Her şeye rağmen bilgi, insana dönük olan ve olmayan evrenin keşfine yönelik çabanın meyvesidir. Bu çaba, insanla birlikte evrenin hayatı devam ettiği sürece insan aklının merak uyandıran çabasıdır. Dolayısıyla günümüzde gerek sosyal bilimlerdeki gelişmeler ve gerekse teknoloji sahasındaki üstün başarılar ve bu başarıların günlük hayatımızdaki tezahürleri, tarih boyunca elde edilen tecrübelerin kazandırdığı sonuçlardır. Bilgi, pek çok konuda malumat sahibi olmak değil, varlıkla ilgili bağlantılar kurmak ve kurulan bağlantılar arasında mukayeseler yapmak suretiyle yeni bağlantılar kurabilmektir. 19. yüzyıldan itibaren Batılı modern bilim paradigması hâkimiyetini ilan etmişti. Bu ilan esnasında kendisini paradigmalardan biri ve mutlak doğru paradigmanın ilki olarak takdim eden Batılı modern bilim paradigması, kendisini gerçeği keşfedecek yöntem ve evrensel bilgiye giden yegâne yol olarak da ilan etmiştir. Unutmamak gerekir ki bilgi; iman ve bu imanın ahlak olarak sosyal, siyasi, kültürel ve ekonomik hayatta tezahür edilmesi ameliyesinden ibarettir. İman ve ahlakın hayattaki tezahürüne katkıda bulunmayan bilgi veya ilim, sadece teoride var olsa da insan saadetine takaddüm edecek bir kemiyetten ibarettir. Bir başka ifade ile ilahi vahiyden ilhamını almayan, ondan beslenmeyen bilgi, epistemolojik metaforlar olarak materyalist bir düşünceyi beslemekten başka bir fikre hizmet etmeyecektir.

26

“Batılı bilginin veya Batı mahreçli bilginin kaynaklarının, hedefleri itibariyle dini de imanı da yoktur.” dediğimiz zaman kendimizi Batılı bilgi kaynaklarına hasmane bir ötekileştirme önyargısına kaptırdığımız düşünülmemelidir. Böyle bir önyargıya sahip değiliz. Binaenaleyh böyle bir itham ameliyesi bizim için varid olsa onu da bütün itham kalıplarıyla birlikte reddettiğimiz bilinmelidir. Ancak realiteler gösteriyor ki Batı bilimi “aydınlanma” adına kendisi dışında kalan her şeyi inkâr ve kendini de gerçeğe giden, gerçeği keşfedecek yol ve yöntemin, evrensel bilginin mutlak kaynağı kabul ettiğinden sömürgecidir, işgalcidir. Bu itibarla Batılı bilgi kaynakları ve bilim esasları insani değildir diyoruz. Zira Batılı bilgi, bütün hususiyetleriyle birlikte vahiy kaynağından uzak, aklı mutlak rehber kılarak putlaştırdığı için de şefkat ve merhametten uzaktır. Bu da onun daha çok işgal etme arzularını kamçılamış, sömürgeci bir karakter içine girmesini kolaylaştırmıştır. Ancak burada bir gerçeği inkâr edecek değiliz. Zira Batı’nın insanlığa kazandırdığı yaratıcı bilgi ve bilginin hayatı kolaylaştırıcı katkılarını inkâr ediyor da değiliz. Ancak bu takdirimiz, bütün doğru değerlerin Batılı bilgi tarafından insanlığa kazandırıldığı anlamına gelmez. Eğer tabasbusa düşmeden ifade edilmesi gerekiyorsa diyebiliriz ki, Batılı bilgi faydacı ve rasyonel materyalist bir değerler dizisi temeline dayanır. İnsanı ve doğayı materyalist bir mantıkla ele alan bilimsel faaliyetlerin Batı’yla hayat bulduğuna itiraz edecek değilim. Ancak Batı zekâsı tarafından müsbet ve bilimsel buluşların sahneye konulmasıyla Ortadoğu, ruhi mimari üzerinde saltanat hassasiyetini uzun zaman devam ettirdi ise de madde planında zuhuru askıya aldı ve Batı’nın bu gelişmesi karşısında panikledi. Ne yazık ki Ortadoğu coğrafyası bu serapa madde planında susuzluğunu giderecek havuzda yüzmeyi öğrenme adına balıklama atladı.


KÜN EDEBİYAT

Ortadoğu manada yoğunlaşırken, on altıncı yüzyılda sarayının arka bahçesinde def-i hacet eden Batı, maddeyi güzel kullandı ve rönesansla başlayan bu hareketli değişim insanın kendi doğasında, bir başka ifade ile fıtrat ile olması gereken bağlarını kopardı. Tekeri atlı arabada kullanan, bir diğer tabirle tekeri atlı arabada kullanma yeteneği bahşedilen zekâ, bulduğu atlı arabasına binerken kendini tanrının yerine koydu; sonra gücün, servetin, tabiata hükmetme hakkını kendinde gördü. Madde planında yanan gelişme ve istihale, tam tersine Batılı insanın semavi kutsallarla irtibatını kesti, ilahi kaynaktan uzaklaştırmak üzere insanı seküler bir varlık olarak kendi zindanında hapsetmiş oldu. Bir zekânın teknolojik buluşları beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren kısa zamanda kendi insanına bireysel teşebbüs özgürlüğü yanında sosyal, siyasi ve hukuk alanında atılması icap eden dâhili ve harici muvazene keyfiyetlerini kendi içinde yaşaması ve bütün bir dünyaya meydan okuyarak kendini standardizasyonun merkezine koymasıdır. Binaenaleyh kendisine benzemeyen her oluşumun veya uluslararası arenada tasvibinden geçmeyen her teşebbüsün insani olmayacağını kabul ettirmesindeki dirayetidir. Benim medeniyetim aşağıdan yukarıya doğru birbiriyle ahenk içinde, bir tarağın dişleri gibi istinat noktaları aynıdır. Hukukuyla sosyo-politik müesseseleriyle bu ahengi muhafaza edecek şekilde kurulmuş bir toplumu inşa için derin bir kültür hazinesinin sahibi iken kendini bütün sosyal, siyasi ve kültürel hayat tezahürleriyle birlikte Batı’ya teslim etmesi, taklidi kurtuluş sayması beni hem derinden ilgilendiriyor hem derinden düşündürüyor.

Akıl yer mi değiştirdi?

Akıl, bir bütün olarak idrak hassasiyetlerini, hususiyetlerini bir iç muvazene unsuru olarak ele almadığı zaman sosyal, siyasi ve hukuk alanında yürürlüğe konulacak hiçbir hizmet hedefine ulaşamaz. Semeresi olmayan ve dolayısıyla yaygara ve

halk yardakçısı sanal kavramlarla hayatiyetini devam ettirmek isteyen siyaset de kendini kısa zamanda ortadan kaldırır. Balon bir müddet sonra tabandan yükselen tazyike mukavemet edemeyecek ve kendi kendini imha edecektir. İhtimal en büyük zaafımız, belki bugünkü entelektüel dediğimiz kesimlerin bir numaralı meselesi, istikbale müteveccih uzun vadeli program yapmaya kadir olamama ve bu hususta gelişen dünyayı tahlil etmeye muktedir olmayışlarıdır. Dertleri tasaları kamu kaynaklarına bir an evvel kavuşup onları ele geçirmek ve o kaynakların verdiği, daha doğrusu sağladığı bir rehaveti yaşama düşüncesi siyasetin ve toplum mühendisliğinin öncelikleri arasına giriyorsa, doğrusu o toplum geri kalmaya mahkûmdur. Bu gerek yurt içinde ve gerekse yurtdışındaki gelişmelerin tarih gündemine alınmaması, dünyada cereyan eden akımlardan tamamen bağımsız bir tarih anlayışı, aslında bir milli kahraman yaratmanın gayretidir. Tarihi tek bir kişinin dehasının eseri olduğunun iddiası ve bu iddianın semeresi olan tek tip birey yetiştirme ideolojisi... Dünyada cereyan eden politik ve ekonomik gelişmelerin bir tarafa hapsedilmesi, Türkiye’deki değişime bir kahraman bulmak ve her türlü değişimin bu milli kahramanın dehasının eseri olduğunun gelecek kuşaklara anlatılmasıdır. Binaenaleyh bu çarpıklık tarih bilincini körelttiği gibi dünyaya kapalı, kendi toplumuna yabancı ve hatta kendi toplumsal değerlerine yabancı bir aydın tipinin çarpık anlayışını beraberinde getirmiştir. Hâlbuki dünya siyaseti, dünya kültürel değerleri hızla değişiyor. Modern toplumlar, eski ideolojik bağnazlıklardan azade, kendi toplumlarının refahı ve istikrarı için yeni modelleri aramakla meşgul. İnsanı hedef ittihaz edinmeyen her türlü çözümler maddi olmaktan başka bir gaye taşımaz. İnsanı sadece maddi bir varlık olarak değerlendirirsek, onun ruhi ve şahsiyetini tahfif etmiş oluruz. İnsan, en kâmil varlık olarak mekanik hazlarının baskısından uzak, düşüncesi ve ruhuyla büyüktür. Bu büyük varlık ulvi ve külli kaynak-

tan gelmiş iken hayvan ve nebatın geçirdiği merhaleleri, onun hayatının nihai gayesi ve hedefleriyle aynileştirmek… Her halde böyle bir anlayış bütün keyfiyet dereceleriyle akıllı mazisi ve geleceği olmayan bir ahmaklık numunesidir diyebiliriz. Varlığın sukut aynasında sukut uykusuna, bir ölüm sessizliğine gömüldüğü bir karanlık gecede kara bir karıncanın ayak pıtırtılarının bir mavzer mermisi sesinden daha bir katiyetle duyulduğuna, duyan bir gücün varlığına iman etmiş bir gönül için ölüm, boşluğa düşmüş bir yokluğu değil; varlığa bilenmiş gerçeğin, erdemine, idrakine ermek değil midir? Diğer taraftan inanmakla birlikte kendilerini zamanın ve mekânın merkezi kabul eden zavallı beyinler de var. Tekerleğin bulunmasıyla atlı arabalara binip kalabalık maiyetlerini, önünde diz çöktürenler kendilerini egemenliğin, gücün mutlak sahibi görenler kulağına giren bir zavallı sivrisinekle baş edemeyip, önünde secdeye kapanmalarını emrettiği kullarına, başını tokmaklattıran “güç benim, tanrı benim” diyenlerin tanrılıkları kendilerine de çevrelerine de hiçbir fayda vermedi. Tanrıya meydan okuyarak tanrılıklarını ilan edenlerden bazılarını, nehir, rüzgâr, taş yağmurları bütün savaş debdebeleriyle birlikte yuttu da gören gözlerin teslimiyetten kalpleri eridi. Ama görmek istemeyenlerin yine de akılları başlarına gelmedi. Onlardan geriye kalan, tarih müzelerini süsleyen kalıntılarından başka bir şey kalmadı. Onlara bir sözüm yok, diyordu. Aydın-entelektüel kabiliyet, ne bir gazetenin köşe yazarı ne de bürokrasinin herhangi bir makam ve mevkiinde bulunmakla ifadelendirilen bir maharettir. Aydın-entelektüel kabiliyet aslında bir unvan arayışı veya bir unvanın alınışı değildir; o bir kimliktir. Bu kimliğin hedefinde kendi tarihine en derin mana itibariyle sadakat ile kendi insanıyla birlikte tarihine, örfüne, inanç değerlerine aynı derecede sadakat ve onları kendi toplumuyla birlikte geleceğe taşımak için canlı, hareketli bir iradeye sahip olma keyfiyetidir.

27


KÜN EDEBİYAT

Koltuklarının altında taşımaya veya makam odalarının en güzide köşelerinde asmaya meraklı oldukları yaldızlı mühürlü ve imzalı diplomalarıyla, bu diplomaların gölgesi altında tercüme eserleriyle bir kimseyi ne aydın sınıfına koyabilir ne de onları âlim ve arif kılabilir. Yatak odasında ayrı bir ihtimam göstererek beslediği süs köpeğinin bir aylık bakım ve beslenme gideri, Anadolu bozkırında vasat bir ailenin en az bir yıllık gelirine bedel bir harcamaya tekabül eden bu muvazenesizliğin adı konulamıyorsa, bariz bir hata var demektir. Ve bu durumda iktidarın gücünü bazı sınıflar kendi aralarında taksim edebiliyor ve onun kavgası veriliyorsa aslında o toplumun siyaseti de, hukuku da ve ekonomik dizeni de şiddetten yakasını kurtarmaz. Dolayısıyla birey o düzende düzen için her zaman bir tehlike unsuru olarak görülecektir. Bireyini kendi hayatiyeti için birer tehlike objesi gören bir sosyal siyasi düzende, topluma istikamet verecek ehliyette aydın- entelektüel beyin yok demektir. Entelektüel beyinlerin ideolojik hüviyet kazandığı toplum veya milletler de iflah olmaz. Bu düşüncesini her zaman yakın çevresiyle paylaşmakta mani görmüyordu. Kim hangi karine arkasında siyaset veya ideolojik hamlelerini hukuki zemine, daha doğrusu hukuki zemini kendi ideolojik arzularına uydurma gayreti içine giriyorsa, toplumu güdülmeye müsait yığınlar olarak değerlendirdiği için toplum hassasiyetlerinin iktidara taşınmasına tahammül edemiyor demektir. Demokrasinin anlam ve ruhuna aykırıdır. Aslında demokrasinin ruhunda taşıdığı, hayatta tezahürünü beklediği dünya görüşü istikamet, toplumsal hassasiyetlerin iktidar olmasıdır. Fakat bizde müstebit ve muktedir azınlıkların, kahir ekseriyet üzerindeki nüfuzlarını devam ettirmek için imaline gayret ettikleri bir takım kavramların süslediği müeyyideler sistematik uyutma politikaları, güç odaklarının yedinde olduğu içindir ki rejim, demokrasi ile totaliter zabıtan imtiyazından mürekkep nev’i şahsına münhasır bir hü-

28

viyet arasında isim bulamamış bir rejim imajını sergiliyor.

Ölüm

Ruhu ve ölümü, bedenin biyolojik ve fizyolojik bir takım lezzetlerin terkip ve imtizacıyla meydana getirdiği bir hareket sebebi, tabir-i caizse cam kavanoz içine konulan gazyağı ve fitil telakkisinde olanlara göre gazın bitmesi ile ölüm benzerliğini kuranlar için bu gibi zamanların hiçbir ehemmiyeti farikası olmaz olmayabilir. Ama ruhun ve bedenin bir kandil olmayıp başlangıcı ve sonu olmayan bir kudretin eseri olduğuna emin olanlar bu gibi zamanların seyrine başka bir gözle bakarlar. Evrende insanın ruhunu okşamaya, onu mest etmeye ve manevi teslimiyete gark eden o kadar çok alametler vardır ki bakan ve görmeye muktedir gözler için bulunmaz fırsatlardır. Ölümü bilmeden yaşamak, yaşarken ölüm gerçeğinden habersiz yaşamak ne kadar çirkin bir ölüm ise ölümü bilerek bir mühürlenmiş emanet gibi üzerinde taşıyarak yaşamak da o kadar güzel bir ölüm olsa gerek. Kentin bir yerlerinde yaşayıp ölümü bilmemek, başını yastığa koyarken yarına uyanacağına inanmak ne kadar korkunç bir ölüm ise başını yastığa koyarken ölüm meleğine kendini teslim eden, kendini ona emanet ederken gelen ölüm o kadar güzel bir ölümdür. Kentin bir yerlerinde, ölümü bekleyip ölememek veya kentin bir yerlerinde fakir fukaranın, uzağından bile geçmeye cesaret edemediği bir yerlerinde yorgun gözlerle ölümü beklemek. Kapalı kapılar ardında bankaların gizli hesaplarında istif edilen banknotlarının hesabını yaparken aniden basan ölüm meleğinin elinin ağırlığını göğüs kafesi üzerinde hissetmek, can boğazından bir demet karaçalı çekilircesine acıya boğulmak. Aniden yığılarak boşluğa baktıran ölüm ne kadar çirkin ise çocuklarına, çocuklarının annesinin dudaklarında mutlu bir tebessümün tomurcuğuna can vermek için bir inşaatın bilmem kaçıncı katından boşluğa düşerken gelen ölüm

de o kadar güzeldir. Masa başında, bağında bahçesinde, elinde kazma küreğiyle evinin bereketine hizmet ederken gelen ölüm, bir kömür madeninin yerden kaç yüz metre aşağıda gelen ölüm ile insanlıktan habersiz banknot hesaplarını yaparken gelen ölüm aynı ölüm mü? Kara ölümle beyaz ölüm. Kara ölümle beyaz ölüm bir olur mu? Bilenle bilmeyen bir olur mu? Görenle görmeyen bir olur mu? Boynuzlu ile boynuzsuz nasıl bir olsun? Ne buyrulmuştu? “Onlar ki şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek şekilde önlerini aydınlattı mı ışığında hemen yürürler ama karanlık üzerlerine çöktü mü kazık gibi dikilip kalırlar”. Lambadaki gazın tükenişi gibi ruhun bedenden ayrılışını aynı keyfiyette mütalaa edenler ya inatlarından ya da inanmamaya inat edenin inanmama inadını bir huy edindiklerinden ölümü de gazı biten fenere benzetirler. Çünkü “varlık, suret, kuvvet, hareket, zaman, mekân” nedir bilmedikleri için gaz misali onlar için fazla bir azap da vermez. Hayatı maddi hazlardan mürekkep telakki eden nefislerin dünyası, gazı bittikten sonra gömüldüğü karanlıktır. Çünkü kapasiteleri gereği onlar karanlığın yaratıklarıdır, aydınlığı bilmezler.

Ölüm boşluk mudur?

Hiçbir şey boşluk olmadığı gibi hiçbir şey boşlukta başıboş da değildir. Eğer boşluk denilen izafiyet var ise boşluk da kendine bir dayanak noktası aramaktadır diyemez miyiz? Her şey kendisine tayin edilen bir yere doğru kayıyor. Her şey tayın edilen bir zamana akıyor. İnsan, kendini anlamadıkça veya insanın kendisi anlaşılıp tanınmadıkça, sosyal siyasal, kültürel ve iktisadi hayat ile olan münasebetlerinin anlaşılması mümkün değildir.


KÜN EDEBİYAT

YARIM KALMIŞ HAYATLARIN YARIM KALMIŞ ROMANI

YARIM Ercan KÖKSAL

“Bir kitabın sayfalarını çeviriyor gibiydin. Yeni başladığın bir kitabın. Nerede karşılaşacağını tahmin etmeye çalışsan da bilmiyordun tam olarak. Seni kendine çekiyordu bu yüzden. Sen okudukça var oluyordu bir şeyler, satırlar alt alta dizildikçe, sesi gibi yüzü de soğuktan titreyen ırmağa yaklaşıyor, akıntıya kapılıyordun. Her akıntıya kapılanın başına gelenler senin de başına geliyor, gerçeklik duygusunu yitiriyordun önce, sonra bütün bunlar gerçekmiş gibi geliyordu birden, yani bir bulup bir kaybediyordun, bir yandan da çıkmak istiyordun dışarı, hatta akıntıyı kontrol etmek istiyordun; öyle olunca da, sözcüklerin arasındaki boşluklar büyüyor, sen oralardan geçip bir de diğer yüzünden okumaya çalışıyordun.” Bir epigraf şeklinde yukarıya aldığımız bu satırlar, kanaatimce romanın tüm gizemini çözecek anahtar cümlelerdir. Eğer bu ilk satırları gözden kaçırmışsanız, ya da okurken pek önemsememişseniz, romanın devamını da anlayabilmeniz oldukça zor olacaktır diye düşünüyorum. Zira, roman kahramanı Metin Adıgüzel’in tüm hayatı, bunalımları, buhranları ve şizofrenik hallerini bu satırlarla beraber çözüyoruz. Tek bir kişilikken, okuduğu kitapların ve satırların arasında kaybolan, gerçeklik duygusunu yitiren ve çift karaktere dönüşen Metin Adıgüzel’i anlatan satırlardır bunlar. Yarım, 12 Eylül darbesini anlatıyor. Lakin Ethem Baran’ın darbeye yaklaşımı, o dönemi anlatan birçok romandan farklıdır. Yazar, romanda 12 Eylül’ün insanın ruhuna ve psikolojisine indirdiği darbeyi anlatmayı yeğlemiştir. İlk bakışta roman, içerisinde üç ayrı kahramanı barındırıyor gibi dursa da romanın sonuna yaklaşıldıkça üçün teke indiğini görüyoruz.

Üçüncü kahraman çoğu zaman ikinci kahramanla birleşiyor ve roman onun ifadeleriyle ilerliyor. Esas olarak romanın iki temel kahramanına bakılacak olursa; bu kişiler ilerleyen sayfalarda daha açık görüldüğü üzere Metin ve Adıgüzel’dir. Bu iki kahramanın birbirleriyle mektuplaşmaları tek başına romanın kurgusunu oluşturuyor. Roman, anlatıcının Metin hakkında söyledikleriyle başlıyor ve daha ilk sayfada eserin yazılma gerekçesini de ortaya koyuyor; “Geldin, burayı gördün. “Yazmalıyım” dedin kendi kendine. Burada kaybolmamak, belleğindekileri yitirmemek, sahip olduklarını yakalayıp onlara yeniden sahip olmak için yazmalıydın.” Bu satırlar romanın başlangıç cümleleri olmakla beraber ilerleyen sayfada şizofrenik hali hissediyoruz. Satırları kaleme alan, şehirden gitmek isteyen, kendisiyle birlikte diğerini de oradan uzaklaştırmaya çalışan aynı kişiler değil midir? Daha ilk sayfalarda kahramanlarla ilgili zihnimizde soru işaretleri oluşmaya başlamış olsa da, kesin bir şekilde kahramanın tek bir kişi olduğunu söyleyemiyoruz. Ne zaman kesin bir tespitle gerçeği ortaya koymaya çalışsak, yazar büyük bir ustalıkla bizi bu düşüncemizden vazgeçiriyor ve romanda sanki iki farklı kahraman varmış gibi sayfaları çevirmeye devam e-

29


KÜN EDEBİYAT

diyoruz. Karlar Şehri’nde Yazılan Satırlar Metin, kendi hikâyesini Karlar Şehri’nde soğuk otel odasından kaçarak sığındığı Yeşim Pastanesi’nde yazmaya başlıyor. Ancak ilk satırlarla okuyucuya Karlar Şehri’nin de aslında bir kurgu ve hayal olduğunu hissettiriyor. “Gerçi yazmasam da her şey aklımdaydı ve her defasında karlar şehrine uzundan da uzun yolların sonunda geliyor burada, geçmeyen haftaları, geçmeyen ayları, geçmeyen yılları geçiriyordum. Yaşamadan yaşıyordum yani.” Bu satırlarla da anlıyoruz ki; Metin’in hayatı, yaşanmayan, tamamıyla kurgulanmış bir hayatın hikâyesidir. “Yaşamadan yaşıyordum” ifadesi de bu durumun bir delilidir. Metin’in portresini çizdiği Karlar Şehri’ne, yağan yağmur bile hareket kazandıramaz. Öylesine boş ve hareketsiz bir şehirdir. Bu şehirde çoğu zaman otel odasına, bazı zamanlar pastaneye sığınan, Karlar Şehri’nde “geçmeyen günleri”, sonra geçmişi, sevgiliyle geçen zamanları hatırlayan ve kâğıda dökmeye çalışan Metin, Yusuf Atılgan’ın Zebercet’i ve Albert Camus’un Yabancı’sındaki Meursault kadar topluma, hayata, kendine daha da önemlisi, yaşadığı Karlar Şehri’ne yabancılaşmış, yalnızlığını yağan yağmurla imgeleştiren bir kahramandır. Metin, Ankara’daki üniversite eğitiminin ardından bir Doğu Anadolu şehri olduğunu düşündüğümüz Karlar Şehri’ne memur olarak atanır. Ailesini ve sevdiklerini geride bırakarak otobüse atlar ve uzun ve yalnız bir yolculuğa çıkar. Metin’in çevresine yabancılaşması daha otobüste başlar. Muavinin teybe koyduğu kaset, Metin için hiçbir şey ifade etmez. Yine muavin ve şoförün tavırları onun dünyasına oldukça uzaktır. Otobüs, Karlar Şehri’ne gelir, lakin o, etrafına baktığında ortada bir şehir göremez. “Pis, kapalı bir hava ve yağmur. Bir iki kulübeden oluşan otogar. Çamur diz boyu.” Bu durum, büyük bir şehirden çıkıp gelen birinin yaşadı-

30

ğı ikinci şaşkınlık olur. Taksiye atlayıp bir otele gider ve yağmur eşliğinde bir gece geçirir. Yaşadığı bu yeni şehirde sürekli geçmişini, öğrencilik yıllarını, geride bıraktığı sevgilisi Esma’yı düşünür. Bütün bu düşünceler Metin’in yalnızlığına daha bir yalnızlık katar. Kendini bir otel odasına kapatır, çevresindeki tüm olanlardan soyutlar. Ona eşlik eden şey yalnızca yağmur ve kardır. Sonra yazmaya çalıştığı roman… 12 Eylül’ü anlatan bir roman yazmaya karar verir. Yazmaya çalıştığı romanın ana hatlarını da belirler. “Siyasi bir roman yazmak istemiyordum. O karmaşa dönemi romana doğrudan yansımamalıydı, ondan tamamen uzak olması da düşünülemezdi elbette. Zaten o dönemi yazmak şuan için zor görünüyordu.” Sürekli Karlar Şehri’ne dair izlenimlerine yer veren Metin, şehri en başından beri hiç sevmez. Sabahlara kadar yağan lapa lapa karlar, ona göre şehrin sevilebilecek tek yanıdır. “Şehrin meydanı bulanık bir havanın gerisinde ağır ağır karlara gömülüyor. Bu bulanık, boz görüntüyü bacalardan çıkan kara dumanlar lekeliyor. Caddeden atlı kızaklar geçiyor zil sesleriyle.” Böyle bir şehir olsa olsa kahramanın yalnızlık duygusunu arttırır. Yalnız bir otel odasında Adıgüzel’le mektuplaşmalar… Zaman zaman da Esma’ya gönderilen mektuplar… Tek dost, tek sırdaş… Geçen zaman, onu yalnızca içinde bulunduğu şehre yabancılaştırmaz, tüm geçmişini, hayatını da silikleştirir. Şimdi yalnızca anılarının izini sürmeye, onları kağıda dökmeye çalışır. Sonraki aşama daha da korkutucudur. Kitapların dünyasında yaşayan, hayatı kitaplardaki gibi zanneden, sonra gerçekliğin kitaplardan oldukça farklı olduğunu fark eden ve bunalıma düşen bir kahramandır Metin. “Gerçek olmadığını bildiğiniz bir şey, bir gün, hiç ummadığınız bir anda gerçeğe dönüşebilir miydi ?”Metin bu soruyla birlikte, o ana kadar hakikat ve hayal arasında gidip gelen Adıgüzel ile karşılaşıyor. Fakat bu karşılaşmada da okur, Adıgüzel’i Metin’in on

yıl sonraki hali olarak düşünüyor. İkisi arasındaki diyaloglar parçalanmış ve biri mahkûm diğeri memur olan iki kişiliği yansıtıyor. Bu karşılaşma Metin’i kendi kendini sorgulamaya, hakikat ve hayal arasında gidip gelmelere ve şüpheye sevk ediyor. Metin, roman kahramanıyla karşılaşan, karşılaştıktan sonra romanını yarıda bırakan biridir artık. Hapishaneden yazılan satırlar Romanda okuyucunun, hayat hikâyesine şahit olduğu diğer kahraman olan Adıgüzel, 12 Eylül döneminde siyasi bir suçtan dolayı hapishaneye düşen, bu yüzden tüm hayalleri yarım kalan bir kahramandır. Yazımızın başında da söylediğimiz gibi, eserde iki farklı kahraman varmış gibi görünse de biz kahramanın yalnızca bir kişi olduğunu anlıyoruz. Lakin yazar romanın başından sonuna varıncaya dek okuyucuyu eserde farklı iki kahraman olduğuna inandırıyor. Hapishaneye düşen Adıgüzel ve Karlar Şehri’nde görev yapan Metin’in ortak yanları olduğu gibi farklı yanlarının da olduğu gözden kaçmıyor. Örneğin her ikisinin de kitaplara düşkün olması, çok okuması, sonra sürekli bir şeyler yazmakla meşgul olmaları onların ortak yanlarıdır. Öte yandan Metin’in hayat karşısındaki teslimiyetine ve yabancılaşmasına karşın, Adıgüzel’in tüm olumsuzluk ve çaresizliklere karşın direnmeyi tercih ediyor oluşu ve en zor zamanlarında inancına ve Allah’a sığınması onun farklı bir özelliğidir. Metin’in hayata tutunmasını sağlayacak hiçbir olumlu faktör yokken, Adıgüzel’in hala tükenmeyen idealleri ki, en önemlisi hapishaneden çıkar çıkmaz sırf adalet için Hukuk fakültesine devam etme arzusudur. Yine kendisini tanımadığı halde sürekli mektuplaştığı genç kızın telkinleri onu ayakta tutan önemli faktörlerdir. Adıgüzel, ne vakit ümitsizliğe kapılsa, teselliyi kitapların sayfaları arasında buluyor. Bu da onun hayata tutunmasında önemli bir etkendir. Metin’in teslimiyetçi tavrına karşın, sorgulayıcı, ek-


KÜN EDEBİYAT

sik yanları eleştiren bir kahramandır. Eserde Adıgüzel, bunalıma düştüğü zamanlarda aynen Metin’de olduğu gibi geçmişe dönmeyi tercih ediyor, ya da yazarak, kendine suni bir dünya inşa ederek gerçeklerden kaçmayı yeğliyor. Çoğu zaman aynaya baktığında kendi içindeki bir diğer kahramanla mücadeleye giriyor. İdealler ve umutlarının var olmasına rağmen, insanlara karşı küskünlüğü ve güvensizliği, hatta kendinden bile şüphe duyma gibi bazı özelliklerini de söylemekte fayda var. Bütün bu özellikleriyle Adıgüzel’in bir benlik parçalanması yaşadığını, şizofrenik bir halinin olduğunu hissediyor olsak da, onun her defasında “ben hasta değilim” şeklindeki savunmaları ve Allah’a teslimiyeti savunuyor oluşu okuyucunun tespitini geciktiriyor. Adıgüzel, bütün bu bunalım ve buhranlarına rağmen kendisi için bir tanı koymaktan da geri durmaz. Erich From’dan okuduğu kitaplar sayesinde kendisinin de Sizofren değil, Paranoyak olduğu sonucuna varır. Dört duvar arasında geçen yıllar, ona hapishaneye ne için girdiğini ve yıllarca uğrunda mücadele verdiği davasını da sorgulama imkanı tanır. Bu sorgulamalar neticesinde savunduğu davanın kendince eksik ve yanlış yanları olduğunu fark eder ve kendisine yeni bir ideolojik yol belirler. Bu durum da Adıgüzel’in hapishanedeki değişim ve dönüşümünü ifade eder. Eser ilerledikçe Metin ve Adıgüzel’in hep bir araya gelme arzusu taşıdıklarını görüyoruz. Bunu bir aşırı yorumda bulunmamız gerekirse; parçalanmış kişiliklerin bir araya gelme, yeniden birliği yakalama çabası olarak da değerlendirebiliriz. Adıgüzel’in notlarını karıştırırken birkaç ay öncesinde yazmış olduğu notlarını bulması ve kağıda maddeler halinde yazılmış satırlar Metin ve Adıgüzel’in aynı kişiler olduğunun işaretlerini vermekle birlikte yine Adıgüzel’in şizofren bir kahraman olduğunu okuyucuya artık kesin ola-

rak hissettiriyor. “Zarfın üzerindeki posta damgaları. Hep aynı yerden atılmış gibi”, “Yazılardaki benzerlik”, …. “Kuşku! Kuşku!.. İşin içinden çıkamıyorum. Bunalıyorum artık.” … “Allah’ım yardım et…”, “Artık dayanacak gücüm kalmadı.” “Zavallı bir insanım.” “Kendini toparla oğlum. Neler oluyor?” “Allah’ım yardım et…” “Neden?!... İşte başlangıcından bugüne kadar… Kendi yalanıma kendim inanmaya başladım.” Burada yer verdiğimiz bu alıntılar, kahramanın her geçen gün şizofrenliğe doğru nasıl gittiğini, bunalımları ve en son kendi yalanına kendisi inanan bir kahramanın sürecini en iyi ortaya koyan cümlelerdir. Romanda edebi eleştiri Kendisini kitapların dünyasına kaptıran Adıgüzel’in edebi eser ve roman konusundaki düşünceleri de oldukça dikkat çekicidir. “Piyasadaki bütün “nitelikli” kitaplar insanın iç dünyasını anlatıyor. Bir yaprağı, bir gülü, doğayı tasvir eden kitaplar pek tutulmuyor diye düşünüyorum. Ağza alınmayacak sandığımız sözcükler kullanılıyor ve akla hayale gelmedik olaylar anlatılıyor. Çok özür dilerim, “ osuruk, bok, vb.” kelimeler kullanılıyor; insanın bu eylemleri yaparkenki durumu, cinselliği, bastırılmış duyguların ortaya çıkış biçimleri ortaya dökülüyor. Bazıları da mesela havanın durumunu, göğü, bulutları tasvir ediyor, hem de sayfalarca. Ne gerek varsa… Ben de yukarıda söylediğim gibi bir öykü yazdım. Umarım seni meşgul etmiyorumdur.” Yine bir başka sayfada yazarın psikolojisiyle ilgili tespitler de oldukça dikkate değerdir; “Bir yazar, romanında havayı tasvir ederken, kahramanı, eğer bulutları gri, beyaz, küme küme görüyorsa iyimserdir ama gökyüzü mavi ise o adamda dert, keder, melankoli vardır.” Bütün bu tespitlerden sonra edebiyatın neyi anlatması gerektiği konusu-

na da değiniyor; “İnsan psikolojisi konusu. İnsanı anlatmak çok önemli. Eşyayı, doğayı, yani otu böceği tasvir etmek biraz demode oldu artık. Aslolan insanın iç dünyası; hani o karmaşık duygular, psikolojik olaylar var ya. Özellikle çağımız, nevrozlu insanın çoğaldığı çağ; teknoloji, artan ekonomik sıkıntılar, değişikliğe duyulan ihtiyaç… Biraz da meseleye bu açıdan yaklaşabilmek önemli.” Bütün bu tespitler için kahraman Adıgüzel’in mi yoksa yazarın mı tespitleri demek gerekir? Bana kalırsa meseleye bizzat yazarın tespitleri olarak bakmakta fayda var. Eserin bir yandan yazılma serüveni devam ederken, diğer yandan eserdeki bazı aksak ve eksik yönlerin yazar tarafından roman kahramanı Adıgüzel vasıtasıyla eleştirilmesi de romana ayrı bir hava katıyor. Bu eleştiri, romanda okuyucunun eksik ve yanlış gördüğü kısımları okuyucudan önce kahraman vasıtasıyla yazarın itiraf etmesinden başka ne olabilir? Böyle bir yöntemle yazar bir bakıma “ben bir eser ortaya koyuyorum, ama şu noktalarının da eksik olduğunu biliyorum” demeye getiriyor. Sonuç yerine Yarım’ın, her ne kadar bazı yerlerinde kahraman Adıgüzel’in bir vaiz gibi konuşturulması ve inanç ve karşı ideolojiler hakkındaki genel yargıları, roman için çok da kabul edilmesi mümkün olmasa da genel anlamda 12 Eylül’ün insanın ruhuna indirmiş olduğu darbeyi hamasi bir dille anlatmak yerine psikolojik tahlillere önem vererek, bir bireyin üzerinden anlatıyor olması romanı cazip kılan yönleridir. Okuyucunun belki de romanı okuyana kadar pek de düşünmediği 12 Eylül mağdurlarının ruhlarına, zihinlerine indirilen darbeyi, bir roman vasıtasıyla yeniden hatırlaması kanaatimce romanın amacına ulaşması için yeterli bir nedendir.

31


KÜN EDEBİYAT

HÜZÜNSÜZ EYLÜL Elif SÖNMEZIŞIK

B

ir şehir daima dünyanın ortasındadır. Şehirlerse dünyanın kalabalıklarını taşır. Bütün duyuları fazladan mesai ile çalıştırırlar, baktıkça derinleşirler, derinleştikçe çoğalırlar. Onlar çoğaldıkça kaybolur ve kendi hikâyelerinden uzaklaşır. Çoğu şehir, hikâyesinin çok uzağında kalmıştır artık. İstanbul ise hikâyesi ve yazgısı değişmeyen bir şehir. Değişen bütün fizikî unsurları, değişmeyen cazibesine hizmet ediyor. Eylüllerden birinde, dünyanın bu kadar ortasındaki şehrin çıkmaz sokağında, yorulmayan çocuk seslerinin yankısında yılın akşam kızıllığına uyanırken tam da bunları aklımdan geçirmekteyim. Yazdan arta kalan birkaç gün içinde, hazır okul mesaisi başlamamışken gece yarılarına dek doyasıya oyun oynayabilme telaşlarını izliyorum. Çıkışı olmayan bu sokağın sonundaki balkonun üzerinde bu çocukların bin bir çeşit konuşmalarına tanık olmam, onların dünya acılarına olan aldırışsızlıklarını ve hiçbir zarara sebep olmamış halleriyle bunda ne kadar haklı olduklarını anlatıyor bana. Duvarları ıskalayan sesler, açık pencereler veya kapılardan oluk oluk içeriye akarken artık çocuk olamayanlara ve belki de hiç olamayacaklara dair endişelerim gün yüzüne çıkıyor. Eylül ki; yılın akşamüstüdür. Ve daima değişken kalabalıkların mevsimi… Bir taraftan büyük şehirlerin içinde ama büyük bunalımlardan epey uzaktaki çocukları serinletirken, dünya keşmekeşinin derininde bir yerde üzerleri toz bulutuyla örtülmüş olan savaş çocuklarına, manası henüz anlaşılmayan semboller fısıldayacak kadar işgüzar olabilir. Belki de bu yüzden Eylül hiç hüzünlü sesler fısıldamadı bana. Çünkü hüzün çilekeş bir sükûta sahiptir ve aleni olmakla anlamından epey uzaklaşır. Ona uluorta acıları yakıştırırım. Rehaveti keskin bir ayazla yere seren, silkeleyerek uyandıran, her ne varsa berrak yüzeyinde resmeden, miskinlikten

32

hayli uzak bir uyarıcı ve bir yaz kandırmacası olarak görürüm. Hiçbir meselenin doğru dürüst muhasebesini yaptıramaz size. Eylül’ün sert ve sarı gölgesi kırlık yamaçları seyre çıkmışken şehirlerde hareketli manzaralar eşliğinde görünür. Yılın aydınlığı artık solmak üzere olduğunda, kalabalıklar da yığılmaya başlar öbek öbek. Sabah ayazları son yeşilleri eskitir ve taşları diriltir çiğ taneleri. Eylüller beklemeyi anlamsızlaştırır. Planların eylem dönemleri ve “hareket vakti”dir. Ondan belki, zamanı aşan tahriplerin arasında kimliğini yitirmiş bir hâlde kendi mevsiminden bihaber oturmaktadır. Yani hüznün lüksünden oldukça uzaktadır. Aşırı dinlenmişliklerin üzerine paldır küldür düşen Eylül, hakkında çıkan romantizm yakıştırmalarına gürültülü bir yorumsuzlukla tepkisiz kalırken hiç de sakin olmayan bir yaşamla yoğurur bizi. Yeni haberlere hazırlar. Ve yine Eylüllerden birinde çocuklar düşüyor aklıma. Çünkü dünyanın “orta” yerinde, savaş çocuklarından kiminin sabaha, kiminin kıyamete dek sürecek sessizlikleri yığılıyor üst üste. Sırasız, sınırsız, sayısız ve konuşma gayretiyle dolu bir suskunluk hâli onlarınki. Savaşı yaşayanların esir, aç olanların mülteci olduğu bu dünyada giderek eriyen sözlerinde birkaç ölüm acısı ve omuzlarına yüklenmiş sayısız hasretleri var. Ferah bir sabahtan ve Eylül’ün hüznünü eğrilte dirilte çorbaya çeviren şehirlilerin kayıtsızlığından çok uzakta, akıbeti belirsiz bir değişime hazırlanıyorlar. Çok yakınımızda bir yerde kaynatılan savaş kazanı kaç canı yakacak, yakabileceği kaç canın kardeşini kazanın altına sürecek? Düşüncelerimi darmadağın etme pahasına onların olası Eylül’ünü İstanbul’dan seyrediyorum. Minarelerde yavaş yavaş şehri terk etmeye hazırlanan kuşların son dönüşlerini izlerken savaş yüzünden okula gidemeyecek çocukları düşünüyorum. Onlar adına alınan sayfalar dolusu uluslararası karara rağmen bir türlü huzur bulamayışlarını ve anormale tepkisizleşmelerini sağlayacak bir düzen arayışında olan büyüklerinin ne yaptığını anlayacak


KÜN EDEBİYAT

durumda olamayışlarını düşünüyorum. Hala yüzümüzü yakan güneşin ve çoğalan nem bulutlarının ardındaki vapurların düdüklerini çığlığa benzetecek duygulardan habersizken bomba seslerine aşina Ortadoğu çocuklarını düşünüyorum. Dünyadaki dengesiz dengenin devamı için daha kaçının ölmesi gerekir sorusuna bir cevap bulmaktan kaçınıyorum ve vapur düdüğü çığlığa dönüşüyor. Mutlulukların bir yükselip bir alçalan ibresinin havaya temasıyla ortaya çıkan küçük kıvılcımların cızırtısıyla beslenen şehirdeki çocukların mutluluk seviyesini düşünüyorum. Ve bunun dünyaya oranla seyrini… Masumiyetleri tahminlerimi utandırıyor ve sadece iyiyi dilemenin acizliği ile cebelleşiyorum. Ağaçların çok yakın zamanda kaybolup, tüm bitkilerle beraber giyineceği “turuncukahveringi” rengine son yeşil demiyle selam duruşu karşısında kuraklık ve kıtlık geliyor aklıma… Ve bir çocuğun çığlıksız ölümü… Ve onlara ne kadar borcumuz olabileceğini düşünüyorum; zararlı çıkıyorum. İstanbul’un Eylül manzaralarından hüzün akmıyor. Asırlık taşlar asıl renklerine kavuşurken hiç olmadığım kadar gerçeğin aşinası oluyorum. Gidecek kuşlar, vapur çığlıkları, mutluluk kıvılcımları ve son kalan yeşil ağaçlar, dünyadaki acının akıbetini sorgulatıyor bana. Ilık ılık esintinin dönüp dolaşıp geldiği yerden çıktığı daracık, benzer saatlerde uyuyan, uyanan, yemek yiyen, çocukları oyun oynayan, bir kaç kapının ardındaki hanelerin bulunduğu bu küçük, eski ve çıkmaz İstanbul sokağının Eylüllerine dönüyorum. Eylül, karşısında üşümekten utanmayacağım bir kördüğüm analizi gibi. Ayın muhtelif günlerindeki mühim yıldönümlerine hiç bulaşmayacak kadar sessiz yürüsem de acıdan payımı almış oluyorum. Eylül ki; o görevini hiç gizlenmeden yerine getirir. Değişimin hisselerinden istemesek de payımızı alırız.

GELİNCİK Funda GÖKCEN

B

ir çocuk bakıyor kapı aralığından. Gözlerindeki o tatlı tebessüm bana söyleyemediklerini anlatıyor. Beni çağırıyor… Gitmek isteyip de gidemediğim yıllarıma doğru bir hüzün penceresi açılıyor yüreğimin kapı aralığından ve anılar belleğimde kıpraşmaya başlıyor. Maziden esen o tatlı meltemin büyüsünde bir bahar günü canlanıyor gözümde. Kırlarda papatya topladığım güneşli bir günün verdiği mutlulukla akşama kadar oynayıp da yorgun düşmüş bedenimi eve sürüklerken hissettiğim o tatlı yorgunluk… Bir bahar gününde başımdaki papatyalardan yaptığım tacım, ellerimde kınalarım ve yüreğimde o masum duygularla anneme doğru koştuğum anlar… Sonra yağmurlu bir günde tarlalardan topladığım gelincikler… Sahi nasıl da kıyabilmiştim onlara, şimdi yüreğim sızlıyor. Ama anneme, anneler gününde en değerli hediyeyi vermek istemiştim. Ve biliyordum ki; ‘o kutlu varlık’ benden daha güzel bir hediye almadığını söylerdi her zaman. Ben de onun için sevgimi vermek istemiştim anneme… Oysa ki koparmak için her elimi uzattığımda o meşhur hikâye gelirdi aklıma, ezilmiş zikredemeyen çiğdemin hikâyesi… Yüreğim sızlamakla beraber bir müddet tahayyülümde canlandırmaya çalışır, sonra da dayanamaz koparırdım vurdumduymazlıkla. En sevdiğim çiçek gelincik çiçeğiydi. Belki annemin bana hep gelinciğim diye seslenmesinden seviyordum bu çiçeği bilmiyorum ama şimdi

daha iyi anlıyorum… O zamanlar kıpkırmızı gelincikler arasında daha açmamış olanları koparırdım hep. Küçük küçük, yumurtaya benzeyen oval toplar gibiydiler. Onlara bakmak öyle büyük bir zevk verirdi ki bana. Uzun uzun seyredip kabuklarını soyar, içindeki gelinciği çıkarırdım büyük bir heyecan içinde. Daha dış dünya için hazırlıklarını tamamlayamadığından olsa gerek, o güzelim yaprakları kırış kırış ve açık pembe renkte olurlardı. Galiba annemin bana neden gelinciğim diye seslendiğini ve gelincik çiçeğini neden bu kadar çok sevdiğini anne olunca daha iyi anlamaya başladım. Annemim gözünde bu çiçek beni tasvir ediyordu. Daha kendini hayata hazırlayamadan birinin gelip onu acımasızca koparması, yapraklarının açık pembe ve kırışık olması, ıslak, titrek yapraklarındaki yağmur taneleri, rüzgârda yapraklarının kopacak kadar narin ve kırılgan olması mıydı ki annemin belleğinde gelincikle aramıza örülen bağ? Aradan yıllar geçti ve ben de bir gelincik sahibi oldum. Şimdi yağmur yağmakta ve ben annemi hatırladım yine… Buğulu camlardaki yağmur damlaları bana hep annemin gözyaşlarını hatırlatır nedense. Bir gelin olarak karşısına dikilip de elini öperek ondan ayrılırken, bana gelinciğim diye seslendiği an gelir hep aklıma… Ardımdaki yüzlerce yaşlı gözlere, yaşlı gözlerle bakıp da hoşça kal dediğim anın buruk hüznüyle kanatlanır hep yüreğim, böyle yağmurlu günlerde. Oysa ki ayrılırken bir bahar günüydü ama hüzün yağmurlarında ıslanmıştık biz canım annemle…

33


KÜN EDEBİYAT

EYLÜLDEN PAYINI ALAN DİL VE KÜLTÜR Akın UYAR

Y

aşamın her bir dönemi ayrı ayrı, kimi zaman gözlemlerle kimi zaman yaşamakla sabitlenen tecrübeyle, kimi zaman anlatılanlardan yola çıkarak benzetme yoluyla ifade edilebiliyor. Bu ifade şekillerinden biri de mevsimler ve aylar oluyor. Deyimlerde, atasözlerinde, türkülerde; baharlar, kışlar hayattaki dönemlerin güzel ifadeleri olarak karşımıza çıkıveriyor. Yılı, mevsimi ifade noktasında mevsimlerden bir kesit olarak ay isimlerinin de ifadelerde önemli bir yere sahip olduğu görülüyor. Milat ve milenyum sayılan yılların, dönemleri kapsayan mevsimlerin ve ayların hepsinin de ayrı bir süresi ve sınırı oluyor. Ancak sınırları genişleten, hatta birçok durumu ifade etmede kullanılan, geçmişten günümüze ayrı bir sembol olan dönem sanki yıldan daha uzunmuş gibi daha değişik çağrışım ve yaşantıları sırtına yüklenerek karşımıza “Eylül” olarak çıkıyor… Eylül kimi zaman beyitlerde, mısralarda, romanlarda ayrılık olarak karşımıza çıkıyor. Sadece bir dönem içerisinde kısa bir gün kümesinin adı olarak kalmıyor ve değişik anlamlarla ifade ve benzetme dünyasında yerini alıyor. Biraz da yakın geçmişe dönünce, acıları işkenceleri sona eren hayatları gözyaşlarını ve ebedî ayrılıkları da çağrıştırıyor. Hem de o dönemin adını “darbeye” çıkararak değil kendinden öncekileri de ifade alanının içine alacak şekilde yani acıları hepsini “eylüller” olarak karşımıza çıkarıyor, zihinlerimize kazınıyor… Her alanda toplumu etkileyen bu dönemlerin zehrini damlattığı bu alanlardan birinin kültür ve edebiyat olduğunu söyleyebiliriz. Bu zarardan kasıtlı ya da kasıtsız niyet okuyuculuğu yapmadan, en büyük yaraları kültürün taşıyıcısı olan dilin sonra da dolaylı olarak kültürümüzün, edebiyatımızın aldığını söylemek mümkündür. Kökenini, oluş sebebini, kaynağını düşünmeden etki alanına ve sonrasına baktığımız-

34

da dönemin izlerini görmek adına çıkarım yapmak ve çıkarımları paylaşmak gerekir. Sözde tabuları yıkma adına gerçekleştirilen bu girişimler, her alanda her ne hikmetse tabuları kurma olarak sonuç veriyor. İnsanların konuşurken seçtikleri kelimelerde dahi dikkatli olmaya, beyin ve dile zincir vurmaya davetiye çıkaran türden örneklerle karşımıza çıkıyor. Ayrışmanın, kutuplaşmanın bir parçası olarak dil üzerinden konuşmaya yansıyan kelimeler bir şablona göre tercih ediliyor ve herkes o kelimelerle saflarına oturuyor. Kimileri yanıt kimileri cevap, kimileri yaşam kimleri hayat, kimileri olasılık kimileri ihtimal, kimileri olanak kimileri imkân, kimileri saptamak kimileri tespit etmek kelimelerini heybesinden çıkararak, safını işaret edercesine, daha doğrusu safı işaret edilircesine toplum içerisinde yerini alıyor. Bu kalıplaşmanın, kutuplaşmaya bağlı kalıp ifadelerin kelimelere yansıması üzerine bir sayım yapılsa, bu doğrultuda belki onlarca, yüzlerce kelime ortaya çıkabilir. Kelimelerin beyinlerde yara almış hâline, isimlerine bakılmaksızın kapatılan nitelikli gazete ve yayın evlerini de ekleyince durumun toplum üzerinde yayılacak etkileri kaçınılmaz oluyor. Ne yapıda, ne tarafta, ne şekilde, ne amaca hizmet edildiğini bir kenara bırakarak ülke ve dünya meselelerine dair okuyan, araştıran, düşünen genç kitleler de bu durumdan nasibini alıyor. Adeta ürün verme noktasında gözleri korkutulan yazarlar, sonunun kötü neticeleneceğini bilerek okuyup araştırmadan kendilerini uzak tutan gençler belli kalıplar içerisinde hayattaki yerlerini bulmuşlar. Hiçbir zaman kolaycılığa kaçmadan, kendini yollara vurarak samimiyetle ülkemizden manzaralar sunan Tayfun Talipoğlu’nun yine gönlümüzdeki bamteline dokunduğu bir programında, zirve şahsiyet Yavuz Bülent Bâkiler ile yaptığı söyleşiden bir kesit paylaşmak bu durumu özetleyebilir. Ya-


KÜN EDEBİYAT

vuz Bülent Bâkiler’in eserleri, düşünceleri, hatıraları üzerinden şekillenen programda şairimiz, şiirlerinden bahsediyor. Tabii o güzel fikirler ve şiirler içerisinde “Sivas’ta Yoksul Çocuklar” adlı şiirini de okuyor. Bu şiirden sonra ilginç bir anısını şöyle anlatıyor: “Bu şiiri yazdıktan sonra, bir gün arkadaşlarımla paylaştım. Dinledikten sonra: -Yavuz Bülent, sen neden böyle bir şiir yazdın? Sen solcu değilsin ki dediler …” Kendisinin de ifade ettiği şekilde demek ki; fakir fukarayı anlatmak, onları hissetmek, kimsenin dikkat etmediği, belki önemsemediği hayatın içerisinde var olan manzaraları anlatmak sadece solcuların mı görevi oluyor? Bu örneğin açıkladığı şey, kalıplaşma ve yargılardan daha ileri boyuta ulaşarak, eser verme boyutunda tekelleşmeye doğru gidildiğidir. Kelimeler üzerinden konuşma diline yansıyan kalıpların, düşünceye dair vurulan zincirlerin, döneme göre değişen, hatta kaldırılan temel eserlerin, kapatılan yayınevi ve gazetelerin olduğu toplumda insani ve milli değerler tekelleşmiş bir hâle geliyor demek yanlış olur mu? Beklentilerin de bu tekelleşme üzerinden karşılandığı ve kutuplaşmış bireylere özgü bir şekilde yaşadığı söylenemez mi? Bu ve buna benzer durumların yaşandığı toplumlara bakıldığında yansımaların bizde daha değişik olduğunu söyleyebiliriz. Her millette yaşanabilen bu olayların edebiyat ve kültür üzerindeki etkileri zarardan ziyade yarar niteliğinde olmuş diyebiliriz. İnsanın ölünce kendi kıyametinin koptuğu fikrinden yola çıkarak, insanın kendi darbesini de hapsedilince yaşadığını söyleyebiliriz. Mutlaka toplumun genelini kapsama şartını aramadan kişiye özel “eylüller” yaşatan darbe niteliğindeki olayların, hapishane üzerinden örneklendirecek olursak, Batı’dakinden farklı olduğunu söylemek mümkündür. Etki alanlarından payını alan edebiyatı evrensel boyutta birkaç örnekle izah etmek gerekirse şu örnekler verilebilir. İtalyan düşünür Tommosa Campenella, skolastik Aristoculuğa karşı cephe aldığı için kilise nezdinde hoş karşılanmaz ve tutuklanır. 27 yıl yattığı hapishanede efsanevî eseri “Güneşler Ülkesi”ni ortaya çıkarır. Daniel Defoe de kiliseyi eleştiren bir şiirinden dolayı hapis yatar. Üç gün tomrukta teşhir edilir ve “Tomruğa Övgü” şiirini yazar. Fransa’da ihtilal, Diderot’u, Rousseau’yu, Voltaire’yi hep bir üretkenliğe sürüklemiştir. İngiliz Lord Byron sürgün olarak yine üretkenliğine devam etmiştir. Hem de on dokuzuncu asrın en meşhur İngiliz’i olarak. Rusya’da Dostoyevski ve Mayokovski yine ilerleyerek devam etmiştir. Bir bakıma bu örnekler, kişisel darbelere, kişisel direnç gösterme ve gelişme kaydetme olarak görülebilir.

Ancak düşünülmesi gereken bu türden olayları yaşayan ülkemizde edebiyat açısından “eylüller” sonrası zehri panzehir etme, âdeta yıkımı yapım hâline dönüştürme biraz düşük seviyede kalmış. Çeşitli bastırmalar sonucunda düşünür ve yazarlarımız kimi zaman ifadelerinden dolayı zarar görme endişesiyle pek sivrilmek istememiş veya sivrilmemiş. Bu da ister istemez “artık böyle yazarlar, sanatçılar ülkemizde yetişmiyor mu?” sorusunu akıllara getiriyor. Günümüzde yazar penceresinden bunun tartışılması, kaynağının araştırılması noktasında bu durum, darbeler ışığında(!) geçirilen “eylüllerde” yaşananlarla ilişkilendirilebilir… Daha sonraları, sosyal ve ekonomik açıdan bireyselleşmeye tekil yaşamaya itilmiş bir toplum modeline dönüşme başlamış diyebiliriz. Piyasa için üretim yapılan, her türlü kolektif düşüncenin zayıfladığı, bireyci bir toplumun kültürel ilişkiler açısından da zarar gördüğü söylenebilir. Taşıyıcısı olan dil ile meydana gelen kültür ve etkinlikler, ağırlığı iyice beliren teknolojik gelişmelerle mücadele ederek direnmeye çalışmaktadır. Kabuğuna çekilen, her anlamda her konuya şüpheyle yaklaşan bireyler, kültürel ilişkilerde de bir kopma yaşıyor. Son yıllarda etki alanının epey azaldığı ama özellikle büyükşehirlerde tek yaşama arzusu ile düşündüklerini insanlarla paylaşmaktan geri duran bireyler yine de mevcut. Bütün bunların sonucu olarak, taşrada dahi aynı sitede oturup birbirini tanımayan hatta selam bile alıp vermeyen bir toplum hâline geldik. Çocuklarımız temelden bir kreş dili ve sonrasında site diliyle yetişerek, manevî telkinler içeren masalardan yoksun, türkülerden yoksun, gelenek ve göreneklerden yoksun bir şekilde yetişmeye mahkûm oluyor, hem de hayatının hiçbir alanında kültürel eserlere yönelik bir dil eğitimi almadan. İnsanların yakın geçmişten kaynaklanan sosyo-ekonomik şartların getirdiği noktada düğün gibi, cenaze gibi, gündoğdu gibi gelenek ve göreneklerden uzak yaşadığı gözlemlenebiliyor. Bu türden kültürel faaliyetler geleneklerden uzak tekil bir halde yaşanıyor. Böyle bir ortam içerisinde yetişen bireyler ileride “gözünüz aydın, Allah analı babalı büyütsün, Allah adına bağışlasın, ömrü uzun olsun, geride kalanlara uzun ömürler olsun, hayırlı olsun…” gibi deyimlerden, daha da kötüsü bu deyimlerin kullanılacağı kültürel etkinliklerden yoksun bir vaziyette yaşıyor. Gelecek kuşaklara aktarım noktasında gelişen teknolojiyle beraber bir toprak kokusunu, bir bayram ziyaretini, bir hasta ziyaretini, serin bir ağaç gölgesinin altında tadılan hazzı, bir eylülün manasını klavyedeki tuşlar arasında aramayı bırakıyoruz farkında olmadan… Ayrılığın, hüznün kopmanın sembolü eylül ve yaşanan eylüller her açıdan toplumu bir bakıma etkiliyor olsa gerek…

35


KÜN EDEBİYAT

Söyleşi: Hilmi YAVUZ Ercan KÖKSAL Türk şiirinin büyük ustalarından Hilmi Yavuz, hiç kuşkusuz Türk Edebiyatının yaşayan en güçlü şairlerinden biridir... İyi bir şair olmasının yanında entellektüel kişiliği ile dikkati çeken; Osmanlı kimliği, Türk aydını, oryantalizm gibi konularda ses getiren yazılar yazan bir düşünürdür aynı zamanda. Kün Edebiyat yayın kurulundan Ercan Köksal’ın yaptığı bu söyleşide Hilmi Yavuz’un poetikasının önemli ip uçlarını bulacağınızdan eminiz.

H

ocam şiirlerinizde anlamdan ziyade ses ve imgelerin bir hâkimiyeti var. “Sevda derinlerdedir, oysa Ferhat üstünü kazmada dağın” dizeleri sanki sözcüklerin derinindeki sese, imgesel güce dikkatimizi çekiyor gibi. Siz bu konuda ne söylersiniz? Şimdi; tabii benim yazdığım şiir, modern şiirdir. Modern şiirin temel koyucu kuralı da anlamın geriye itilmesi ve şiirde anlamın birincil bir mesele olmadığıdır. Nitekim bir tür modern şiir manifestosu sayılabilecek olan Ahmet Haşim’in “Piyale” önsözü ya da “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı yazısı Türkiye’de bu anlamda modern şiirin, anlam karşısında nasıl bir tavır alması gerektiğini ortaya koyan ilk örneklerden biridir, belki ilk örnektir. Bana göre ilk moder-

36


KÜN EDEBİYAT

“İnsanlık Başından Beri Bir Şiir Dili Yakaladı” “Müzikalite şiirde birinci derecede önemlidir. Yahya Kemal ne diyor; ‘Elhân duyulmadıkça belâgat girân gelür/Lâf ü güzaftan mütehassıl kesel gibi’ Yani, müzik, melodi duyulmadığı zaman söz nist manifesto bile sayılabilir. Dolayısıyla modern şiirin temel koyucu ilkesi budur, anlam geriye itilir. Anlamın geriye itilmesi, bütünüyle anlamın yok sayılması ya da anlamsız şiir yazmak anlamına gelmez. Anlam kendini gizler, şair de anlamın gizlenmesi konusunda ne gerekiyorsa onu yapmakla mükelleftir. Yoksa modern şiir, anlamsız bir şiir değildir. Hocam İkinci Yeni şiirini bu söylediklerimizin neresinde değerlendirmemiz gerekir? İkinci Yeni şiiri modern bir şiirdir. Orada da anlamın öne çıktığı söylenemez ama bazı İkinci Yeni şairleri işin başındayken, yani 1955-56 yıllarında ilk kez, (İkinci Yeni şiirinden bahsedilmeye başlandığı dönemlerde, hatta bunlardan biri İlhan Berk’tir.) şiirin anlamsız olması gerektiğini savunuyorlardı. Ama acaba bütünüyle anlamdan arındırılmış bir şiir, söylem mümkün müdür sorusunun sorulmadığı bir dönemdir. Ne kadar gizlenirse gizlensin, o gizlenme anlamın ortadan kaldırılması demek değildir, anlamı daha derine gömmek demektir. Oktay Rifat “Perçemli Sokak” ta “Ay doğar kuyulara yalınayak / Telgrafın tellerinde gemi leşleri” şeklinde bir ifade kullanıyor. Bana

bu dizelerden net bir anlam çıkarmak mümkün görünmüyor. Sizce bu ifadeyi nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? Şimdi, Oktay Rifat’ın “Perçemli Sokak”ı İkinci Yeni şiiri değildir. Oktay Rifat’ın kendisi o yıllarda, özellikle “Perçemli Sokak” adlı şiir kitabıyla birlikte İkinci Yeni’nin başladığını, bu akımın öncüsü olduğunu iddia etmiş idiyse de bunun doğru olmadığını biliyoruz. Çünkü Cemal Süreya 1953 yılından itibaren yazdığı şiirlerde İkinci Yeni’nin ilk örneklerini vermiştir. Nitekim İkinci Yeni şairleri de Oktay Rifat’a böyle bir öncülük payesi vermezler. Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak’ı İkinci Yeni’yle ilgili değil, daha çok sürrealizmle ilişkilidir. İkinci Yeni şiiri ise sürrealist bir şiir değildir. İkinci Yeni şiiri içinde bulunduğunu iddia ettiği dönemde İlhan Berk’in veya Oktay Rifat’ın bu tür şiirler yazmış olmaları İkinci Yeni şiirinin sürrealist bir esinlenmeyle yazıldığı anlamına gelmez.

Bir yazınızda “Şiir dil değildir, sözdür; Şiirin tarihi dilden söze doğrudur” diyorsunuz. Şairler “Dil”in batınında saklı olan sırlı “Söz”leri bir bir ortaya çıkarıp insanlığı da peşlerine takarak ilahi olana doğru bir yolculuğa mı çıkmışlardır? Hayır, benim burada söylemek istediğim zaten özellikle dilbilimcilerin yaptığı ayrımın yani dil ile söz arasındaki ayrımın edebiyat alanına ya da daha doğrusu poetika alanına taşınmasından ibarettir. Şiirsel söz; bireysel sözdür. Yani dil deyince gündelik konuşma dilini anlıyoruz. Yani sizin, benim, belli bir konuda yaptığımız görüşmenin dilinden söz ediyorum. Saussure “söz bireysel olanla ilgilidir” diyor. Bunun anlamı şu; o dilin, toplumu o dili konuşan bireylerin her biri tarafından farklı bir şekilde kullanılmasıdır. Ben bu farkı dediğim gibi gündelik konuşma dilinden şiirsel söze taşıdım. Gündelik konuşma dili; iletişim

37


KÜN EDEBİYAT

dilidir. Öyle ki anlam öndedir. Bir şey iletmek istiyorsanız herkesin anladığı bir biçimde söylemek ya da yazmak durumundasınız. Gazetelerin manşetleri şiirlerdeki dizelerden oluşmaz. Gazetenin “Ben gidince hüzünler bırakırım / Bu senin yaşadığındır” diye bir manşet attığını görmezsiniz. Dolayısıyla şiir dilinin, gündelik konuşma dilinden farklı olduğunun vurgulanması anlamına gelir. Herkesin anladığı bir şeyi yazarsanız ya da bu şekilde ifade ederseniz, modern şiir tanımına uygun bir şey ortaya koymamış olursunuz. Yine bir önceki soruya bağlı olarak şunu da sormak istiyorum. İnsanlığın şiirsel bir dile ulaşacağı gün mümkün müdür? İnsanlığın daha başından itibaren şiirsel bir dili yakaladığından eminim. Jean Jacques Rousseau’nun “Dillerin Kökeni Üzerine Deneme” diye bir kitabı vardır. Diyor ki; İlk konuşmalar, insanların bundan binlerce on binlerce yıl önceki dili şiir dilidir. Şiir dili başından itibaren vardır. Hocam, şu an kullanmış olduğumuz dil sizce iyi bir şiir meydana

getirmek için yeterli midir? Şiir dili konusunda bir ortaklık söz konusu olmaz. Şiirsel söz konusunda bir ortaklık söz konusu olmaz. Ortaklık yalnızca iletişim dili olan gündelik konuşma dilinde olur. Şiirsel sözde anlam geriye itildiğinden böyle bir sorun yoktur. Dolayısıyla şiirsel söylem ya da sözde bir şaire mahsus olma durumu vardır. Bir şair yıldızı anlatmak için; “Ve bahtı göklerin altın çivileri” diyor. Şiirsel bir sözdür. Bu dize herkesin anlayabileceği bir şey değildir. Ama bu o şaire özgü şiirsel bir sözdür. Dolayısıyla şiirsel sözde bir ortaklık olmaz. Şiirsel söz tamamen bireyin kendine mahsustur. Müzikalitesi olmayan, yavan ve kekeme şiirler yazılıyor. Şiirde lirizm ve müzikalite sizce ne kadar önemlidir? Her şairin kendine göre bir tercihi vardır. Ben sadece kendi şiirim adına konuşabilirim, Ataol Behramoğlu kendi şiiri adına konuşabilir, Sezai Karakoç da kendi şiiri adına konuşabilir. Ben, benim şiirimin lirik şiir olması gerektiğini savunurum. Bir başka şair lirik değil, retorik olması gerektiğini savunur. Yani gündelik konuşma diliyle herkesin anlayacağı bir şekilde yazılması gerektiğini düşünür. Peki, müzikalite ne kadar önemlidir? Müzikalite şiirde birinci derecede önemlidir. Yahya Kemal ne diyor; “ Elhân duyulmadıkça belâgat girân gelür/Lâf ü güzaftan mütehassıl kesel gibi” Yani, müzik, melodi duyulmadığı zaman söz ağır gelir. Şiir/ düzyazı ayrımına gelirsek bu konuda mutlaka bize söyleyeceğiniz bir şeyler vardır. Düzyazının söylemi şiirsel söylem, şiirsel söz değildir. Düzyazıda birinci

38

derecede anlam öne çıkar. Şiirde böyle bir sorun yoktur. Yani, şiirin düzyazı gibi olmasını isteyenler şiirle dil arasında ya da dil ile şiirsel söz arasında herhangi bir ayrım gözetmeyen insanlardır. Mesela Tanzimat şiiri böyle bir şiirdir. “Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selametten / Çekildik izzet ü ikbal ile bâb-ı hükûmetten” Bunu anlamamak için (Osmanlıca bilenler için söylüyorum) ahmak olmak gerekir. Yani Tanzimat şiiri, (Recaizade’yi hariçte tutarak söylüyorum. Kısmen Hâmit’i de ) deyince ilk akla gelen kişiler kim? Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa. Bu üçünün şiiri tamamen retorik bir şiirdir. Yani düzyazı şiirdir. Düzyazı gibi yazılmıştır. Apaçık herkes anlıyor bunu. Yani modern resim ne mana ifade ediyorsa modern şiir de o anlamı ifade eder. Sanatın sokağa çıkması ya da indirgenmesi midir bu? Edebiyat, sanat çok elitist bir şeydir. Benim apartmanımın kapıcısı çok sevdiğim, çok değer verdiğim bir insandır. Ama onu alıp bir Picasso sergisine götüremem. Eğer referans Kapıcı Niyazi ise o zaman Picasso adam değil. Ama referans Picasso ise Niyazi adam değildir demiyorum. Picasso’yu Niyazi’ye sormamak gerekir diyorum. Şiirde gelenekten yararlanmak sizce şairler için bir çıkmaz mıdır, ya da “gelenek” şiir kuşunun ötelere uçmasını engelleyen bir bağ mıdır? Şiirde geleneğe yaslanmak bana göre birincil koşuldur. Hep söylenir ya evrensel olmak için mutlaka yerelden yola çıkmak gerekir diye. Ben gelenekten yola çıkmak gerektiğine inanıyorum. Ama bu gelenekten yola çıkmak yalnız Doğu’nun geleneğine bağlı kalmak değildir, aynı zamanda Batı’nın geleneğinin de temellük edilmesi gerekir. Bin sekiz yüzlü yıllardan itibaren Osmanlı Türk toplumu modernleşme sürecine girmiştir. İki yüz küsur yıldır da hem


KÜN EDEBİYAT

modern olma çabası veriyor hem de geleneksel kalma çabası veriyor. Dolayısıyla bizim tarihimiz diyor ki; “Kardeşim iki yüz elli yıldır hem modernsiniz, hem de gelenekselsiniz.” Şiir eğer medeniyet tarihimizin son iki yüz yılı ile mutabakat halinde olacaksa o zaman şiiri de hem Avrupa’nın hem de Doğu’nun müktesebatından edinmek, temellük etmek gerekir. Dolayısıyla benim şiirim böyledir. Şeyh Galib’e, Yahya Kemal’e, Karacaoğlan’a, Yunus Emre’ye vs. ne kadar atıfta bulunmak durumundaysam; Eliot’a, Mallarme’ye, Baudelaire’ye, Rilke’ye vs. aynı şekilde atıfta bulunmak durumundayım. Dolayısıyla ben geleneklerden yararlanıyorum. O halde Tarih şuuru da şiirle birlikte geliyor. Aynen, tabii ki… Benim medeniyet tarihi dediğim şeyi zaten Tarih şuuru diye ifade ettin. Doğru. Biz Avrupa’ya döndük diye geleneklerimizden vaz mı geçtik? Yok. Elhamdülillah geleneklerimizi belli ölçüde yaşıyoruz. Dergimizin bu sayısında dosya konumuz “Edebiyatımızda Eylül.” Bedreddin şiirinizde “Güz, nefti dolaklarını kuşanır da gelir / yaprağın fetrete düştüğü zaman” diyorsunuz. Bir de “Eylül” var, içinize “küller”in ve “güller”in dolduğu. Şimdilerde nasıl geliyor “güz” sizin hayatınıza, “Eylül” ne getiriyor size? Yahya Kemal ne diyor ; “ Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları / Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.” Günler kısaldı evladım. “Bulanık Defterler” kitabını böyle bitirmiştim. “Defterin yapraklarını çevirdim çevirdim, sona yaklaşıyorum”

HİLMİ YAVUZ KİMDİR? 1936 İstanbul doğumlu. İstanbul’da Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1952-57 yılları arasında Vatan gazetesinde, 1962-64 yılları arasında da Cumhuriyet gazetesinde çalıştı. 1960 yılında Pulliam Bursu ile A.B.D’ye giderek Indianapolis’te, Indianapolis Star ve Indianapolis News gazetelerinde görev yaptı. İngiltere’de BBC Radyosu Türkçe Bölümü’nde çalıştığı yıllarda (1964-1969) Londra Üniversitesi’ne bağlı University College Felsefe Bölümü’nde yüksek öğrenimini tamamladı. Dönüşünde çeşitli gazetelerde kitap eleştirileri, incelemeler, köşe yazıları yazdı. Uzun yıllar Mimar Sinan ve Boğaziçi Üniversiteleri’nde Uygarlık Tarihi ve Felsefe okuttu; Politika gazetesinin sanat sayfasında köşe yazıları yayımlandı. Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğretim görevinden emekli oldu. (2001) Halen Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi (senior lecturer) olarak görev yapmakta ve Zaman gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır. Şiire başlayışı, lise yıllarında Dönüm dergisindedir. İlk kitabı, ‘bakış kuşu’ (1969) idi. Onu, ‘bedreddin üzerine şiirler’ (1975), ‘doğu şiirleri’ (1978), ‘yaz şiirleri’ (1981), ‘gizemli şiirler’ (1984), ‘zaman şiirleri’ (1987), ‘söylen şiirleri’ (1989), ‘ayna şiirleri’ (1992), ‘çöl şiirleri’ (1996), ‘akşam şiirleri’ (1998), ‘yolculuk şiirleri’ (2001), ‘hurufi şiirler’ (2004) ve ‘kayboluş şiirleri’ (2007) izledi. Son beş kitabı dışında ‘toplu şiirler’ini ‘gülün ustası yoktur’ (toplu şiirler 1) ve ‘erguvan sözler’de (toplu şiirler 2) derledi. ‘kayboluş şiirleri’ dışında tüm ‘toplu şiirler’inin yeni basımı ise 2006 yılında ‘büyü’sün yaz!’ adıyla yapıldı. Deneme ve inelemelerinden bir bölümü ‘Felsefe ve Ulusal Kültür’ (1975), ‘Roman Kavramı ve Türk Romanı’ (1977), ‘Kültür Üzerine’ (1987), ‘Yazın Üzerine’ (1987), ‘Denemeler Karşı Denemeler’ (1988), ‘Dilin Dili’ (1991), ‘İstanbul Yazıları’ (1991), ‘Okuma Notları’ (1992), ‘İstanbul’u Dinliyorum’ (1992), ‘Geçmiş Yaz Defterleri’ (1998), ‘İnsanlar, Mekânlar, Yoculuklar’ (1999), ‘Özel Hayattan Küreselleşmeye’ (2000), ‘Budalalığın Keşfi’ (2002), ‘Kara Güneş’ (2003), ‘Sözün Gücü’ (2003), ‘Bulanık Defterler’ (2005), ‘Edebiyat ve Sanat Üzerine Yazılar’ (2005), ‘Biz Bu Dünyada Değil miydik’ (2006) ve ‘Yüzler ve İzler’ (2006) adlı yapıtlarındadır. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde (ve daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi’nde) 25 yıl boyunca verdiği ‘Uygarlık Tarihi’ derslerini (Buru Pelvanoğlu ile birlikte) ‘Batı Uygarlığı Tarihine Teorik Bir Giriş’te (2008) topladı. Üç de anlatı yazdı: ‘Taormina’ (1990), ‘Fehmi K.’nın Acayip Serüvenleri’ (1991) ve ‘Kuyu’ (1994). ‘doğu şiirleri’ ile 1978 Yeditepe Şiir Armağanı’nı, ‘zaman şiirleri’ ile de 1987 Sedat Simavi Büyük Edebiyat Ödülü’nü kazandı. ‘Ceviz Sandıktaki Anılar’da (2001), ilk gençlik yıllarına ilişkin anılarını derledi. Nobel Edebiyat Ödüllü Şilili şair Pablo Neruda’nın 100. doğum yıldönümü dolayısıyla, Neruda’nın şiirlerini Türkçe’ye çevirdiği için kendisine 2004 yılında Şili Cumhurbaşkanlığı’nın özel Şeref Madalyası verildi. 2006 yılından sonra yayınlanan kitaplarından bazıları ise şunlardır: ‘Alafrangalığın Tarihi&Geleneğin Tasfiyesi Ya da Yeniden Üretilmesi’ (2010), ‘Belleğin Kuytularından’ (2010), ‘Felsefe Yazıları’ (2010), ‘İslam’ın Zihin Tarihi&Bir Müslüman Aydının İslam Üzerine Düşünceleri’ (2010), ‘Okuma Biçimleri’ (2010), ‘Avrupa’nın Zihin Tarihi’ (2012), ‘Behçet Necatigil/Şiirler Bütün Yapıtları’ (2012), ‘Elem Çiçekleri’ (Baudelaire’den Çeviri) (2012)

39


KÜN EDEBİYAT

KARAKOÇ’UN ŞATHİYELERİ Halil DERVİŞ

T

emmuz ayında Hakk’a yürüyen büyük ozan Abdurrahim Karakoç, dava adamlığı ve şiirini davasına adamışlığı ile dikkat çekmişti. Gerçekten de onun, bütün külliyatı boyunca hakim olan va’z edici, sorgulayıcı, sakındırıcı söylemi, her birimizin zihninde yerleşen bu algıyı te’yid edecek ölçüde belirgindi. Onun düşünce ikliminin uzağında olanlar ise Mihriban ölçeğinde şairliğini tartıya koydular ve bu şiirin sıkleti karşısında hakkını teslim etmek mecburiyyetinde kaldılar. Karakoç’un şiiri elbette bunlardan ibaret değildir. Satır aralarında, hassas bir gözle tarama yapıldığında, onda şiirin bir çok vechesinin hayat bulduğu görülür. Biz bu yazıda Karakoç şiirlerinde yer yer dikkat çeken şathiyyelerden bahsedeceğiz. Geleneksel şiirimizde, akla mugayir ifadelerle kurulan, gerçek anlamına ulaşmak için tahlile ihtiyaç duyulan söyleyişlere şathiyye adı veriliyor. Genellikle tekke ve tasavvuf şiirlerinde sıkça rastlanan şathiyelere nadiren de olsa halk şiirinde rastlamak da mümkün. Şathiyye söyleyenleri bekleyen en ciddi tehlike, manâyı es geçip lafza bakan, daha teknik ifadesiyle bâtını ihmâl edip zâhirle hüküm veren “zâhir ulemâsı”nın gadrine uğramak, akabinde tel’in edilmek, tekfir edilmek ve genellikle de tatlı canından olmaktır. Tasavvuf tarihimizin, Hallac-ı Mansurları, Seyyid Nesîmîleri, Ümmî Kemalleri şathiyyeleri sebebiyle maktul ve mazlum olarak kaydetmesi bundandır. Bu tip, i’tikâdî anlamda sıkıntılı olan şathiyelere en güzel örnek belki de Edib Harabî’nin şu meşhur dörtlüğüdür: Ey zâhid şarâba eyle ihtirâm Müslimân ol terk it bu kîl u kâli Ehline helâldir nâ-ehle harâm Biz içerüz bize yokdur vebâli Şüphesiz bütün şathiyyeler i’tikâdî anlamda sıkıntı verecek ifadelerden ibaret değildir. Günlük hadiselerin, tabiat olaylarının, siyasi meselelerin de şathiyye konusu olması mümkündür. Asl olan söylenen sözün akla, tabiata, alışkanlıklara mugayir olması ve zâhirde söylenenin maddî olarak imkansızlığıdır. (Batı terminolojisinde “sürrealist şiir” olarak vasfedilen tür, birebir karşılığı olmasa da bu tür şathiyyelerle çok benzeşir.) Bu tür şathiyyelerin en tipik örneğini de Yunus’da görüyoruz.

40

Çıkdım erik dalına anda yedim üzümü Bostan ıssı kakıyub der ne yersin kozumu Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynatdım Nedir diye sorana bandım verdim özünü Bir serçenin kanadın kırk katıra yükletdim Çifti dahı çekmedi şöyle kaldı yazını Bir sinek bir kartalı salladı vurdu yere Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe Leylek koduk doğurmuş bak a şunun sözünü Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş Dilsiz çağırub söyler dilimdeki sözümü Yûnus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez Münâfıklar elinden örter manâ yüzünü Zâhiren akla ters düşen hareket ve hadiselerin anlatıldığı bu şiir, aslında bir sâlikin hâlde hâle, makâmdan makâma, mertebeden mertebeye geçişinin ve bunların her birinde gördüğü hakikat formunun değişmesinin bir ifadesidir. Son beytinde Yunus’un da söylediği gibi, arka plandaki manânın perdesini açabilmek için, seyr-i sülûkun münafığı olmamak icab eder. Zîrâ “Münâfıklar elinden örter manâ yüzünü”!... Gelenekle hem yaşam biçimi hem de şiir anlayışı bakımından çok sıkı irtibatı bulunduğunu bildiğimiz Karakoç’un, halk şiirinin takipçisi olmakla birlikte, yer yer şathiyye sayılabilecek ifadelere başvurduğu görülür. Tek farkla ki, geleneğin şathiyyeleri tasavvufî ögeler içerirken, onunkiler daha çok dünyevî ve siyasîdir. Karakoç’u yaşadığı gibi yazan bir şair olarak nitelememizin gerisinde bu ayrıntı da vardır. Onun şathiyyelerinde mutsuzluğun, melankolinin ve memnuniyyetsizliğin dile getirilme kaygısı göze çarpar. Çelik testereyle kestim suları Yıkadım duvara astım suları Düşümde düşüme girdim dün gece derken, aslında hayattan ciddi bir şikayeti vardır. Haya-


KÜN EDEBİYAT

tın kaynağı olan su, böyle bir rûhî durumda kesilesi, asılası bir şeydir. Çünkü hayatın kaynağı olan şey, mantık icabı hayatın seyrinin de sebebidir. Şu halde hayattan bir hoşnutsuzluk varsa, onun kaynağından müştekî olmak anlaşılır bir şeydir. Şair “Suları ıslatamadım” derken de, bu hoşnutsuzluğunun sebebi olarak resmettiği suyun karşısında çaresiz kaldığını ifade eder. Aşağıdaki şathiyye özelliği gösteren dörtlükte de yine su imgesiyle, hayatın anlamına kayıtsız kalan, cemiyyet ve fikir endişesi taşımadıkları için hayatı tek vecheli yaşayanlara bir tenkit vardır: Belemişler kaplara uyutmuşlar suları Ve sermişler iplere kurutmuşlar suları Dalmışlar eğlencenin fikirsiz oyununa Ya toprakta ya gökte unutmuşlar suları Oysa fikir, ona göre öyle bir vadidir ki; ortasından ırmak geçer, ırmak boyu serviler dizilir, ay ışığı onun bağrından yükselir, çiçekler onun bağrından açar: Fikir vadisinden bir ırmak geçer Eğilir serviler suyundan içer Bağrında ay doğar zambaklar açar Sessiz sessiz akışında sen varsın Servinin eğilip ırmaktan su içmesi, divan şiirinin bildik mazmunlarındandır. Karakoç’un şiir atını bu vadide de koşturabilecek mahareti bulunduğunu göstermesi bakımından son derece önemli olan bu dörtlük, aynı zamanda aşka yaklaşımının küçük bir ayrıntısını vermesi bakımından da dikkat çekicidir. Zîrâ o aşkı “mukaddes bir hayâl” olarak tarif eder. Ancak aşkı mukaddes kılan şey, ülküsünden bağımsız olmamasıdır. Aşk ve fikir, biri diğerine feda edilecek şeyler değildir. Bu yüzden şair, fikr ederken maşukunu, muaşaka ederken fikrini göz ardı etmez. Ve bu yüzden sevgili, fikir vadisinden akan ırmakta da görülür. Son olarak, söyleyişteki gücünün zirveye çıktığı Beşinci Mevsim şiirinden birkaç kıtayı hatırlatalım. “Haftada üç asır geçmek”, “ruhlara resim çizmek” gibi harikulade imgelerle kurulan bu şiir, modern şathiyelere en güzel örnektir: Düştü can evime dördüncü cemre Dünyayı üçüncü gözümle gördüm Dört yüz seksen beş gün çekti bir sene On altıncı aya takvimsiz girdim *** Savurdum eledim seçtim zamanı Yaprak yaprak tel tel açtım zamanı Haftada üç asır geçtim zamanı Nereye gittimse zamansız kaldım *** Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim Yazık kulaklara sığmadı sesim Yaşadığım şimdi beşinci mevsim Çağın çilesini sırtıma sardım

EYLÜL Şakir YÜCESOY Eylemin Biçimsel bir isyana dönüştüğü İki ucu Birbirine karşıt düşüncelerle Tutulmuş İhtilalin kopacağı sokakta Müzisyenlerin Girdabın resmini çizen Notalarının sessizliğinde Daha iyi görünür olmak için Karanlığı çağıran yıldızlar gibi Bir başına Tanıyorum fırtınayı Dokunduğu her şeyi Sahip olduğu en yüksek noktaya kadar Çıkarışını Tanıyorum fırtınayı Issızlığını kavuşmak isteyen bir sevgili gibi Dehşetini Vahşetini Tanıyorum fırtınayı Oturuşunu Ayın karanlık ve aydınlık yüzünü Ayıran ince soyut çizgi üstüne Tanıyorum fırtınayı Bir delinin siyaha beyaz dediği yerde Ruhumun kuzeylikle soluşunu Tanıyorum Günahlarını mübah saydıracak yasaklarının Dünyayı büyük gösteren kibirli küçük gözlerinin içinde Hareket eden büyük bir ordu kadar gürültülü Yalnızlarının sessizliği içindeki İnsanların Fırtına mevsimlerini…

41


KÜN EDEBİYAT

OTUZSEKİZDEN KIRKDÖRDE Halit EMRE Yaşadığımız yer küçük bir Anadolu şehridir, aslında küçük bir köyken kurucularının gayreti ile şehir haline gelmiş. Kendimi bildim bileli de içinde yaşayanlar bir türlü büyüyememiş olmanın şikâyetçisidirler, gelişmeye sebep engeller konusunda yakıştırılanların ise türlü çeşitli yorumları vardır. Küçük dedim ya şehrin kendisi küçük, içinde yaşayanların gönüllerinin büyüklüğü şehrin küçüklüğü ile ters orantılıdır. Bunun için rahat ederiz bu şehirde. İnsanlar birbirinin sevincini paylaşıp artırır, hüznünü paylaşıp azaltır. Her yerde olduğu gibi bizim şehrimizde yaşayanlar da bir birine benzemez. Kendilerine göre özellikleri vardır. Kimileri yüce yaratıcının lütfuna mazhar olmuştur, sorumsuzdur yapıp ettiklerinden, ne yapsa yeridir. Nedense öyle derler “filanca yerden filancayı, bizim buradan tuttuğunu getir.” Bizim burası için fark etmezmiş. Kimileri omuz emeği ile çalışır, yoksuldur ama insanlığı anlatılırken bu servetine yetişmek mümkün değildir. Kimilerinin her dediği olur, parasından değil duyulan saygıdan. Kimileri genellemesi içine girmeyecek herkesten farklı olan da vardır. Özeldir; kendisini görünce önünde ceketini iliklemeyen, yanında yüksek sesle konuşabilen, adı anılınca toparlanmayan yoktur. Aynı ortamda bulunduğunuzda içinize huzur dolar, kendinizi başka bir âlemde hissedersiniz. Bazılarının şerri nam salmıştır, uzağından geçerken bile destur çekersiniz. Öyle değil mi ya? İnsanlar çeşit çeşit yaratılmış. İşte onlardan birini anlatacağım. Onu ilk hatırladığım şehrimizin tek sinemasında yer göstericilik yaptığı yıllardı. Sinemaya girdiğinizde film başlamaya yakın ışıklar söndürülür, sizin hem gözünüzün alışması uzun sürer hem de bilette verilmiş bir koltuk numarası olmadığı için boş yer neresidir bilemezsiniz. Böyle olunca bir rehbere ihtiyaç var, işte o rehber bu arkadaştır. El fenerini önce gözünüzün içine tutar, onu görün diye. Işık doğrudan gözünüze gelip otomobil farına maruz kalmış tavşan gibi kalakalınca da yersiniz fırçayı: − Hadi oğlum çabuk kör müsün daha bir sürü adam var sırada bekleyen! Sanki para verip gönüllü fırça yemeye gitmişsiniz, hani velî nîmet o da, siz hizmetkârısınız. Neyse yerinize oturunca kâbus biter rahatlarsınız. Sinema dedim de bi-

42

zim şehrin sinemalarını da konuşmak lâzım biraz. Önceleri bir taneydi, sonra iki tane oldu. Ucuzdur bilet fiyatları, büyük şehirlerde bir seferde ödediğiniz parayla burada beş oturum film seyredebilirsiniz ama onların beş yıl önce seyrettiği film de ancak beş yıl sonra bizim şehrimizde olur. O zamanlar yâni kahramanımızın yer gösterici olduğu zamanlarda haftada bir gün kadınlar matinesi olurdu. Matinenin olduğu gün de şehrimizde ne kadar Alain Delon, Kirk Douglas, John Wayne, Clark Gable, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın, Orhan Günşiray, Kartal Tibet … varsa sinemanın bulunduğu yerin karşı kaldırımında yerlerini alır, hayranları olan genç kızlar onlardan imza almak için sıraya girerlerdi. Söylemiştim filmler gösterime girdikten kim bilir kaç yıl sonra geldiği için de ara ara kopar, ortalık birden kararırdı, o zaman da; “makinist” sesleri, bağırmalar, çağırmalar, ıslıklar, kızılca kıyamet kopardı. Böyle zamanlarda yer göstericimiz, tespit ettiklerinin hakkından tekme tokat gelirdi; çünkü bu iş onun hem hakkı hem de göreviydi. Tabii bu arada hem seyirciyi hem de sinemacıyı koruyan, ikisi arasında arabuluculuk yapan tipler çıkardı. Bunlar daha önce kim bilir bu filmi kaç defa seyrettikleri, nerede ne oluyor bildikleri için “bura böyle, bura böyle.” der seyirciyi yatıştırırlardı. “Sabredin, makinist biraz sonra yapıştıracak film devam edecek” mânasında. Hele esas oğlan esas kızı Erol Taş ya da Ahmet Tarık Tekçe’nin elinden kurtarınca sevinçler had safhaya çıkar, sinema alkıştan, tebrik ıslığından yıkılırdı.- Erol Taş’ı da alkışlayan az sayıda bazı sapık tiplerde çıkardı tabiî.- Eskiye dalarsak bu iş bitmez. İşte böyle ortaya yakın boyu, hafif dalgalı saçları, sinemadaki ali kıran, baş kesen görüntülü arkadaşı -arkadaş dediysek o kadar da değil, bizim ağabeyimiz yaşında- ilerleyen yıllarda daha fazla görmeye başladım. Bu sanırım yaşımızın az daha büyüyüp çarşıya pazara çıkabilme yetkinliğine gelmemizden olacak. Bir gün babamla saat kulesinin önünden giderken - söylemiştim, bizim şehrimiz küçük bir şehirdir, şehrin merkezini saat kulesi tayin eder ve şehrin hiç olmazsa beşte biri, günde bir defa oradan geçer, orada bulunanlar da herkesi görür- onu gösterip: -Bak bu Cabbar var ya işte ben onu da okuttum, dedi.


KÜN EDEBİYAT

Babam öğretmendir ve onu ilkokulda okutmuştur. Onun söyleyişine göre şimdi efendi dediğimiz adamcağıza o zaman haşarılık namına ne kadar sıfat varsa yükleyebilirmişsiniz. Adını işte o zaman öğrendim, şimdilerde çağırırken Cabbar Efendi diyorlar. Eeee ne demiş bilenler? “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.”, o da öyle. Efendi deyince yine iş karıştı. Efendi’nin sözlükteki karşılıklarından biri: kibar, saygıdeğer, terbiyeli, uslu, nazik, çelebi demek amma günümüzde ünvan olarak kullanılacağı zaman muhatapları genellikle ikinci, üçüncü dereceden işler yapan, gelir seviyesi ortanın altında kimselere lâyık görülüyor. Bürokraside iyi yerdeyseniz, cebinizdeki paranın hesabını başkaları yapacak kadar durumunuz iyiyse oldunuz “bey”. Hele bir de memleket idare ediyorsanız ‘beyefendi’ likten aşağısı kurtarmaz. Başka karışık bir iş daha var o da şu: aslında bin dokuz yüz otuz dört yılından beri “beylik” de, “paşalık” da, “efendilik” de yasak yani en büyüğümüzden en küçüğümüze toptan suç işliyoruz. Herhalde bunların “Mülgası Hakkındaki Kanun” un “ Mülgası Hakkında Kanun” çıkarsa toptan kurtulacağız. Bu Cabbar Efendiyi gençliğimde uzaktan tanırdım. Şimdilerde yakından tanıma imkânı buldum. İşte ben de size tanıyabildiğim kadarıyla ondan bahsedeceğim. Cabbar Efendi mevsimine göre değişik değişik ve bulabildiği işleri yapar. Mevsimi geldiğinde saat kulesinin yakınlarında postanenin önünde, onu kızarmış kelle satarken görürsünüz. Bilmem her yerde var mıdır? Koyun kelleleri fırında bir güzel ütülenip tüylerinden arındıktan sonra yeniden fırında kızartılır. Kızarmış kelleleri küçük işportacı camekânına dizerler, dişlerinin arasına süslemek için yeşillik, camekâna kellelerle beraber domatesler, kelle soğanlar dizilir. Yemek için de lavaş ekmek. Cabbar Efendi tertemiz beyaz önlüğünü çekmiş, başında beyaz aşçı külâhı, elinde eldivenleri hizmet peşindedir. -Kelle kebaaap, sıcak sıcaaaak, kelle kebaaaaap! Dedim ya mevsimine göre ve hangi işi bulabilirse onu yapar. Bir başka zaman bakmışsınız lâcileri çekmiş, yakasında Atatürk rozeti, gözünde şişe dibi gözlükler: -Ankaraaa, İstanbul, İzmiiir!

Diye bağırmakta, bağlı olduğu firmaya yolcu toplamaktadır. Teknolojinin gelişmesi, gözlük camlarının iyice incelmiş olması onun için fark etmez çünkü onun ekonomisi teknolojiyle aynı hızla gelişmemiştir. Sizin anlayacağınız şimdi de “Yolcu Bulma ve Koltuk Ayırma Hizmetleri Görevlisi” olmuştur. Bildiğimiz simsar veya çığırtkan ama çağın modasına uygun olsun diye personel müdürüne “İnsan Kaynakları Müdürü” denildiği gibi biz de ona böyle söyleyelim istedim, daha iyi bir teklif olursa onu da değerlendiririz. Uzaktan eli valizli yolcuyu görünce büyük bir nezaketle “Hoş geldiniz” deyip elinden yükünü alır, güler yüzüyle hizmet eder. Bir gün, arkadaşlarımızdan Utku Bey’in otobüs yazıhanelerine yakın lokantasında oturuyorduk.- Araya girecek ama bunu da anlatmam lâzım.- Bu Utku Bey, nevi şahsına münhasır bir adamdır. Değişik işkollarında faaliyet gösterir. Dış görümünden mi, başka sebepten mi, bir döneminde böyle bir görev mi yapmıştır bilemem dostları ve bilenler onu “komutan” diye çağırmayı tercih ederler, âdeta ikinci adı olmuştur. Utku Bey yaşadığımız şehrin gönüllü misyoneridir. Bir bakmışsınız “üniversitemizi istiyoruz” diye pankart asmış, bir bakmışsınız aynı yazıyı iş yeri için yaptırdığı çantalara da-hani tamama yakınımızın poşet dediği, güzelim fileleri, kapalı torbaları, kesekâğıtlarımızı hayatımızdan kısa sürede çıkaran ama yapısı gereği tabiatın yüzyıldan önce hazmedemediği ve hayatımızdan hiç çıkmayacakmış gibi duran naylon nesnelere- yazdırmış. Bu görev onunmuş, başkalarını ilgilendirmezmiş gibi “meşhur şehir bilmem nesi” yaptırıp hediyelik hâle getirir. Şehrin akıllı meczubunu giydirip kuşandırıp iş yerine genel müdür yapar. Her neyse bir taraftan çay içip, bir taraftan sohbet ederken baktım Utku Bey’in ayağında güzel ayakkabılar var. İş döndü dolaştı ayak sağlığına, kaç çift ayakkabımızın olacağına, üç günde bir mi, bir gün durup bir gün mü değiştirirsek mantara yakalanmayacağımıza, yazın kösele tabanlı, kışın lastik tabanlı giymenin iyi olacağına, çocuklarımızın markasız ayakkabılar giymediğine, askerlikteki botu bir numara büyük isteme efsanesinin yanlışlığına kadar gitti. Bu arada dışardan Cabbar Efendiyi görünce de Peygamberimiz bizi affetsin “dedikodu baldan tatlıdır”

deyip onu çekiştirmeye başladık. Utku Bey daha yakından tanırmış; oğlundan, kızından, geçiminden, kış yakacağını temin etsin diye buradan dolu gidip karşıdan boş gelen kamyonlarla Akdeniz tarafındaki şehirlere gönderdiğinden, onun oralardan söğüt-kavak dalları toplayıp getirdiğinden bahsetti. Tabiî “herkesin tenceresi kapalı kaynadığı” için bizim bunlardan haberimiz yok. Nasıl oldu ne oldu bilinmez Cabbar Efendi lokantaya geliverdi. Yolda belde karşılaştığımız, hal hatır sorduğumuz, komutanın da ayrıca hukuku olduğu için masaya, çaya davet ettik. Sonunda daha önce derin bir sohbet imkânı bulamadığım Cabbar Efendi’ye kaç zamandır merak ettiğim şeyleri sorabilecektim. Başka yerlerden duyduğum ve Ehli Beyt sevgisini tahmin ettiğim Cabbar Efendiyi sınamak için on iki imamın adını sordum. Güya inancına ne kadar bağlı, bilgi seviyesi nedir onu öğrenecektim. Gözünü yumdu, büyük bir saygı içinde saymaya başladı, “Hz. Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Zeynel Âbidin, …” On iki imamın tekmilini bir çırpıda sayıverince yaptığımdan utandım. Camiye en sık gittiğim zamanlar bayramlar, kıldığım da bayram namazları. Oku deseler bir “Süpaneke” bir de “Elham”ın yarısı, adamı imtihan ediyorum, hani şu Erzurum-Kars fıkraları gibi. Erzurumlunun biri Karslıyı çevirmiş “Oku ula Gulhiyi …”, okuyunca arkadaşını çağırıp “Dinle ula uşayım doğri ohir mi?” demiş onun gibi bir şey. Sonra başka şeyler konuştuk nasıl olduysa, Cabbar Efendi’nin gözü de “ben buradayım” diyen Utku Bey’in ayakkabılarına takıldı: −Hayırlı olsun ayakkabılar da güzelmiş, güle güle kullan. Komutan da her zamanki âli cenaplığı ile: −Sağ ol Cabbar Efendi kaç numara giyiyorsan sana da bir çift alayım. Deyince, Cabbar Efendi, bana hayat dersi veren ve yaşadığı zor hayatı nasıl kolaylaştırdığını gösteren bir cevap verdi: −Benim için fark etmez, yeter ki ayakkabı olsun. Otuz sekizden kırk dörde kadar olur, küçük olursa topuğuna basarım, büyük olursa ucuna pamuk tıkarım…

43


KÜN EDEBİYAT

BİN DOKUZ YÜZ DOKSAN ÜÇ Ömer Faruk ÜNALAN

Y

ılların saatte üç yüz altmış beş kilometre hızla geçtiği şu günlerde, olası bir ölüm vakıası gerçekten sürpriz bir gelişme olurdu benim için. Üstelik küre-i arzın çorak arazisine bu kadar kök salmışken. Düşünsenize; ölmüşüz ve bir avuç topluluk, bir avucu asla geçmeyecek miktarda gözyaşıyla karşımıza geçmiş ve “İyi bilirdik.” diyor hep bir ağızdan. Bir ömrü birlikte yaşadığımız, bir ömrün hatırı sayılır bir bölümünü birlikte yaşadığımız, bir ömrün küçük bir bölümünü birlikte yaşadığımız ve bir ömür hiç görmediğimiz –görsek de aklımızda kalmayan- insanlardan müteşekkil topluluk hep bir ağızdan “İyi bilirdik.” diyor. Arkamızdan yüzümüze karşı ikinci kez söylenen bu dramatik cümle karşısında duygulanmamak elde değil tabi. Üçüncü öldürücü darbe ise yine “İyi biliriz.” cümlesiyle gelir ki muhtemelen bu işin bir dönüşünün olmadığını anlarız artık. Haklar da helal edildikten sonra “sen sağ, ben selamet” cümlesinin hakkını vermeye gelir sıra. Bütün organizasyon en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştür aslında. Müslüman olmamız hasebiyle cenaze namazını kıldıracak imamdan, mezar başında Kuran okuyacak hocalara; giysilerimin hangi dünya ferdinin bedenini süsleyeceğinden akşam yemeğinde ne yeneceğine kadar atılacak bütün adımlar İslamî geleneklere göre önceden bir bir belirlenmiştir. Bu bağlamda borçlarımın türü ve miktarı da unutulmamış, çarpma ve toplama ağırlıklı dört işlem çalışmalarından sonra kaç tane fakirin doyurulacağına dahi karar verilmiştir. Bu kadar harika bir organizasyona insan, ömründe bir kez tanıklık eder. İmkânı olan mutlaka ikinci kez ölmelidir. Bu sıralar ölümle dirsek temasında oluşumun benle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü ölüm hissi içsel bir meseledir ve birçok içsel meselenin insan beyniyle bir ilgisinin olmadığını çok iyi bilirim. Buna rağmen ne zaman içselleşmeye başlasam burnumu çekme durumu hasıl oluyor. Burun akıntısı içselliğim karşısında hormonlarımın bir refleksi olabilir. Bahar ayla-

44

rında –hatta yaz mevsiminin ilk aylarını da dâhil edebiliriz- girdiğim hapşırma krizlerinin sebebi de polenlere karşı vücudumun ortaya koyduğu alerjik tepki olabilir. Bununla da beynin bir ilgisi olmayabilir. Ya ölüm gerçeği karşısında bedenin ilk tepkisi, ilk refleksi!? Bir keresinde, ölümü ensemde hissetmiştim aslında. Hiç unutmam bin dokuz yüz doksan üç yılının eylül ayını çekiyorduk ciğerlerimize. Kendisine Güven diye hitap ettiğimiz arkadaşımıza – o isminin Âdem olduğunu ilkokul sıralarında öğrenmiştir – tarafımdan, sevgilinin çantasına ulaştırılması için bir zarf ve zarfın içinde de bir mektup emanet edilmişti. Ülkemizde ilk internet denemelerinin yapıldığı ve cep telefonunun henüz ceplerimizde yerini almadığı bir dünya zamanıydı o zamanlar. Ev telefonu bulunanların tamamının, kimseler konuşmasın diye evin kapısını kilitler gibi telefonlarını kilitlediği zamanlardı. Yeni modeller bilmez, işte bu imkân ve şerait içinde insanoğlu ve kızları mektup denilen iletişim biçimini en etkin biçimde kullanmıştır. Hatta bu işin cılkını da çıkaranlar olmakla birlikte mektup, kara sevdaya tutulmuş genç ve ihtiyarlar tarafından daha çok duyguların en güzel şekilde ifade edildiği bir yazın türü olarak edebiyat tarihine geçmiştir. Bizim yazdığımız, edebi bir tür olmaktan ziyade muhatabımıza karşı duyduğumuz ilginin kalem ve kağıt nezaretinde, kelimelere dökülmesinden başka bir şey değildir. “Benzinliği önünde” buluşma önerisi haricinde içeriği tam olarak hatırlamamakla birlikte aşk serüvenim açısından ilk mektup olması hasebiyle konunun ne olduğu genel hatlarıyla malumunuzdur. Güven; mektubun iletildiğine dair harikulade kışkırtıcı ve baş döndürücü haberi, yazları her gün, hiç es geçmeden uğradığımız hatta kendimize ortak bir yaşam alanı olarak belirlediğimiz göl kenarında vermişti bana. Hafif sırıtık, ciddi ve kendine güvenen bir edayla söylenen ve nedense bana hayli melodik gelen “Verilen görev itinayla yerine getirilmiştir.” şarkısının bitiminden hemen sonra o şarkının


KÜN EDEBİYAT

döküldüğü ağızdan öpmek için bir hamle yaptım ama içimdeki erkek çocuk buna hemen engel oldu. O anda mutluluktan eli ayağı tutuşan bir kurbağa hayvanı ne yapardı bilmiyorum ama ben bir yaygarayla “Gölün karşısına yüzerek geçeyim mi la.” deyiverdim, mektubun muhatabının aşkıma karşılık verme ihtimaline kesin gözle bakıp. Ayrıca aşka karşılık verme ile gölün karşısına yüzerek geçme eylemi arasındaki bağlantıyı hâlâ çözebilmiş değilim inanın. “Geçme, sakın ha...” gibi iyi niyet barındıran cümlelerle, “Boğulursun, sakın deneme…” türünden insanı kompleksle barışık yaşamaya mahkum etmeye yönelik cümlelerle birlikte “Haydi geç, geçemezsin, geçmezsen adam değilsin…”gibi kışkırtıcı cümleler de kuruldu tabi; çok iyi hatırlıyorum. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan bir erkek orangutan ne düşünürdü bilmiyorum ama biz niyetimizi önceden belli ettiğimiz için bir adet teneke kolaya ömrümüzü bağlayıp ufak ufak kulaç atmaya başlamıştık bile. “Biz” derken “ben” yani. Az gittim, uz gittim; dere, tepe düz gittim. Kıyıdan aziz kardeşim Serdar’ın otomatiğe bağlanmış “Abiii”si ile kadim dostum İsmail’in “Geri döönn”ü kulaklarımı okşayıp suyla bütünleşerek kayboluyordu dünyamda. Başka da kimsenin sesi ulaşmıyordu kulaklarıma. Erkekliğe kara sürdürmemek adına yüzdüm ve yüzdüm. Göl, gölet denilebilecek kadar küçüktü aslında ama on altı yaşındaki bir ergen için gayet büyük denilebilirdi. Yolculuğumun umduğumdan daha uzun süreceğini acayip bir şekilde yorulduktan sonra anladım. Kulaç atmaktan kollarım kopmak üzereyken aksiliğe bakın ki bacaklarımda da sallanacak derman kalmamıştı. İşte böyle zamanlarda pozisyon değiştirip arka arka yüzmek sorunlara kısmî de olsa çözümler getirebiliyordu. Dinlenmek için sırt üstü döndüğümde güneş tam gözüme düşüyor ve çoğu zaman gözümü kapatmak zorunda kalıyordum. Güpegündüz gözümü kapatınca da hayli gelişmiş hayal gücümle burun buruna geliyordum. Haydi ahtapotun uzun kollarında can verme sendromunu izah ederiz bir şekilde de köpek balıklarının saldırısına uğramam fikrinin açıklanabilir bir

tarafının olduğunu sanmıyorum. Genellikle gözümü kapatmamı bekleyen korkularım, gözümü kapatmadıktan sonra beni rahatsız edemiyordu. Tekrar yüzüstü döndüğümde Uğur Mumcu’nun hurdaya dönmüş arabası geliyordu gözümün önüne. Ben ölümle burun buruna gelmişken, hatta az sonra bu çamurlu tatlı suda can verecekken nasıl olmuştu da Mumcu’nun arabası düşmüştü aklıma. Sonra Eşref Bitlis… İkisi arasında ne gibi bir bağlantı vardı, bilmiyorum ama insanın galaksimizin en yırtıcı hayvanı olduğunu çok iyi biliyorum. İşte bu fikir hak ettiğinden daha fazla yer buldu zihnimde. Neden öldürürdü insan başka bir insanı. Ve insan topluluklarının başka insan topluluklarından kendilerini korumak için kaleler yaptıklarını, hendekler kazdıklarını, duvarlar ördüklerini çok iyi biliyorum. Katiller acaba hiç Dostoyevski okumamışlar mıydı, Raskolnikov’dan haberleri yok muydu? Bir tefecinin canına kasteden, sonra arkada iz bırakmamak için olayın sağır, dilsiz tek şahidini de öldüren Raskolnikov’un düştüğü vicdanî durumun yalnızca romanlarda olduğunu mu düşünüyorlardı? Vicdan bütün dinlerin en büyük öğretisidir. Biraz daha abartılırsa vicdanın tek başına bir din olduğu da savunulabilir aslında. Ve katiller bu dinin hangi yönüne düşerdi, bilmiyorum. Evet, aylar önce gerçekleşen bu iki olay için çok üzülmüştüm şimdi. Mumcu’yu da tanımıyorum, Bitlisi de aslında ama ölüm şekillerini biliyordum. Ölümün soğuk nefesi haddinden fazla hassaslaştırıyor insanı. Acaba benim ölümüm de onlarınki gibi olsa daha mı onurlu olurdu diye düşünmekten de kendimi alamıyorum serin sularda. Boğulan bir insanın verip de alamadığı nefes kadar çaresizim. İdealler, hayaller, para ne kadar geçersiz ve gereksiz kavramlardı şimdi. Sırtımı döndüğümde korkularıma musallat olan köpek balıkları da boş gelmeye başlamıştı bir an. Göğüs kafesime baskı yapan bu akışkan sıvı; tökezleyen bedenimin üstündeki başın hayli soğuk terler dökmesinin, ağzımın kurumasının, boğazımın tıkanmasının tek sebebi değildi elbette. Sanırım pes etmek üzereydim. Son bir hamleyle arkamı dönüp evcilleşme-

ye başlayan köpek balıklarımla kedi fare oyunu oynuyorduk artık. Bu oyundan sıkılınca serbest sitilde yüzmeye devam ediyordum. Madımak’ta otuz üç bizim insanımızın hunharca yakılması ve yine Başbağlar’da otuz üç bizim insanımızın kurşuna dizilmesi Lamborghini’nin ölümünden daha önemsiz olamazdı Tanrım. Katleden bizden midir, katledilen bizden… Ve ölüm karşısında insanın ilk tepkisi… Pes etmek, ne kadar çaresizlik bildiren bir kelime ve her insan ne kadar çaresizdir aslında. Ölürken ne düşünmüştü Abidin Dino? Ölümü resmetmeyi tasarlamış mıydı acaba veya pes ederken resimler uçuşmamış mıydı zihninden, kim bilir. Sonra “Keşke benim dedem de öyle olsaydı” dediğim Hulusi Kentmen cennete girmiş midir şimdi? Eğer kurtulursam annemi üzmeyeceğim Allah’ım, babamı üzmeyeceğim. Mahalledeki tüm arkadaşlarıma çok iyi davranacağım. Onları artık hiç kovalamayacağım. Hayatın kıymetini bileceğim, çok iyi bir insan olacağım. Hatta namaza da başlayabilirim Allah’ım. Sağ salim kıyıya ulaşırsam iki rekat şükür namazı kılmayı bile düşünüyorum aslında. Nisan ayıydı. Zeki ağabeyimin düğünü oluyordu bizim evin bahçesinde. Bahçeler ortaktı zaten, aşağı yukarı evler de… Ben o sıralar feci fotoğraflar çekerdim. O düğünün bütün fotoğrafları tarafımdan çekilmiştir. Makinemi birine emanet etmiş olmalıyım ki Hakan’la halaya durmuşuz. Büyük ihtimal “Ağırlama” çekiyoruz. Halay çektiğim müstesna düğünlerden biriydi Zeki ağabeyimin düğünü. Oldu bitti kalabalıktan hoşlanmadığım, hiçbir halk oyununu bilmediğim ve bedenimi müziğin ritmine kaptıramadığım için çoğu zaman çuvallardım bu tür merasimlerde. Oysa küçük kardeşim Fatih şiir gibi oynayacaktır biraz daha büyüdüğünde. En büyük zevklerimdendir düğünlerde Fatihimizi seyretmek, bir ağabey olarak. Sanırım böyle müstesna bir cumartesi günüydü. Orkestracı Necdet’in sazı sustu aniden. “Özal ölmüş” dediler. Severdik kendilerini, hatta sempatik de bulurduk ailecek. Bir memur çocuğu olarak Özal döneminde beş

45


KÜN EDEBİYAT

çift ayakkabımın olduğunu iyi bilirim. Ekonomiyi beş çift ayakkabıdan ibaret gördüğümüz yıllardı tabi o yıllar. Özal ölmüştü, Demirel’e köşk görünmüştü. Orkestracı ve fena halde sanatçı Necdet, kırk beş dakikalık uzun bir sigara molasından sonra sazını çalmaya, kalabalık halaylarını çekmeye devam etti. Özal ölmüştü, bir sene sonra amcazadem Zeki ağabeyim şehit düştü ve ben ölüyordum. Ne kollarımda derman ne de ayaklarımda beni on beş santimetre ileriye taşıyacak güç kalmıştı. Hemen ters döndüm. Güneşten gözlerimi açamıyordum. Şimdi ne sekiz kollu dev ahtapot vardı zihnimde ne de Javs filminden kaçmış katil köpek balığı. Yavaş yavaş bitirmeliydim bu öyküyü çünkü başaramayacaktım. Annem ne kadar üzülürdü tabutumun başında. “Deli Oğlan, yine yapacağını yaptı” diye içinden geçirmez miydi sevgili babam? Ah ben ne bok yedim Allah’ım. Kararımı vermeliydim artık: Şimdi mi bırakmalıydım kendimi yoksa bir metre daha mı sıkmalıydım dişimi? Saç diplerimden doğan ter, kaşlarımın ince uçlarını takip ederek gölün serin sularıyla kucaklaşıyordu. Ben her seferinde son nefesimi de verip yeni bir son nefes alma derdine düşüyordum. Son aldığım nefes bir sonrakini tetikledi hep, ama artık bu öykünün sonu gelmişti. Döndüm tekrar ve son kez okşadı göğsümü serin sular. Bu ağaçlar bu kadar yakın olamazdı bana. Aman Allah’ım, bu kavak ağaçları ne kadar yaklaşmıştı bana. Elimi uzatsam tutacağım. Tükürsem öleceğim. Uzattım tuttum birini, yapraklar elimde kaldı. Sonra bedenimi öyle bir attım ki can havliyle, ağacın gövdesinde buldum kendimi. Tutundum öylece. Tutunakaldım. Yıllar önce, henüz çocukken, yani amel defterine günah yazılmazken işlediğimiz organize cinayet geldi aklıma birden. Hamile bir kediyi kovalıyorduk. Kedi ağaca çıktı. Sonra kediyi insafsızca taşladık. Yere düşmemekte direniyordu. O direndikçe biz taşladık. Biz taşladıkça o düşmedi. İleri zekalımızın birinin aklına bir fikir geldi. Bu fikir doğrultusunda mahallenin azılı köpeği Tombul’u kedinin olası düşeceği noktaya getirdik. Kedi ağacın dalına tıpkı

46

benim sarıldığım gibi sarılıyordu. Bir hamle yaptım yukarı doğru ve ayağımı da basacak bir dal buldum. Asılı değildim artık ama kedi asılı kalmıştı. Ağaca çıkıp kedinin tutunduğu dalı sallamaya başladık var gücümüzle. Kedi diğer dala tutunmak için hamle yaparken maalesef aşağı düştü. İşte o an kedilerin dokuz canlı olduğu tezi çürümüş oldu gözlerimin önünde. Ben çok kötü bir insanım Allah’ım, bu iyiliği bana neden yaptın? Bu gölün göl olmadan önceki halini de bilirim ben. Küçük bir dere akardı ağaçların arasından. O küçük dere tek başına buraları cennete çevirmişti. Yemyeşil bahçeler ve sık ağaçları ağırlayan küçük bir cennetti bir zamanlar burası. Ne zamanki sulama amaçlı küçük çaplı baraj yapım çalışmaları başladı, cennet sular altında kaldı. Cennetten geriye, gölün karşı kıyısına yakın yerlerde, büyük bir kısmı sulara gömülmüş, uç kısımları görünen kavak ağaçları kaldı. İşte o kavak ağaçlarından birinin üzerindeydim ve öyle sıkı sarılmıştım ki hiç ölmeyecekmiş gibiydim. Kollarıma derman gelmişti. Yüzümü öyle bir tebessüm kapladı ki halime gülmeye bile başladım, hem de kahkahalarla. Kahkahalarla gülmek ne güzeldi. Yaşamak ne güzeldi. Kedi de yaşasaydı keşke. Vicdan azabımı kalbimin en derinlerine gömüp ağlanacak halime gülüyordum. Kıyıya yirmi/yirmi beş metre kalmıştı ve kendimi yeni bir yüzme macerasına hazır hissetmiyordum. Biraz daha dinlenmeliydim kavak ağacının üst dallarında. Epey kaldım orada. Ağaca tutunmuş halim, görenlere gülmekten mide krampları geçirtecek bir hadisedir aslında. Gölün içinde birkaç kavak ağacı… Kavak ağaçlarının son çeyreği görünüyor uzaktan bakınca ve yakına gelince o dallara tutunmuş bir cisim… Gülmekten ölünür bu sahneye. Uzun bir dinlenmeden sonra ağaçtaki yönümü belirleyip ufak bir hazırlıkla tekrardan atladım muhterem gülümün pek takva sularına. İşte o anda, hem de kulaç atarken ahtapot ve köpek balığı figürleri tekrar nüksetmeye başladı beynimde. Arkama hiç bakmadan öyle hızlı yüzüyordum ki kıyıya geldiğimde penguenlerin denizden buz kütlesine bedenlerini fırlattı-

ğı gibi fırlattım anakaraya kendimi. Kıyıda sırt üstü kaç dakika uzandığımı bilmiyorum. Bilmeme de gerek yok şu durumda. Verdiğim sözlerin hiç birini hatırlamıyorum Allah’ım ama annemi üzmemekte kararlıyım. Şimdi de karşı kıyıya geçmem gerekiyordu. Gölün diğer tarafında yapayalnız kalmıştım ama hayattaydım. Ne büyük mutluluk gölün diğer tarafında, yapayalnız, hayatta kalmak ve hayattayken gölün çevresini yürüyerek kat edip hikayenin başladığı noktaya geri dönmek. Ertesi gün bütün bu olanları unutmak zorundaydım. Çünkü benzinliğin önünde gerçekleşecek bir buluşma için olduğumdan daha iyi görünmeliydim. Aynanın karşısında ömrümde hiç süslenmediğim kadar süslendim, briyantinle saçlarımı parlattım. Biraz da kaşlarıma sürdüm. Ayakkabı olarak da çok özel günlerde giyinmek için sakladığım topuğundan uç tarafına doğru bir adet siyah çizgisi bulunan markalı, beyaz spor ayakkabımı tercih etmiştim. Randevu vakti yaklaşınca özgüvenimi boynuma asıp yola çıktım. Buluşma noktasını tepeden görebilecek bir yeri kendime mesken olarak belirleyip muhatabımın gelmesini beklemeye koyuldum. Belli ki tarafımdan önerilen buluşma teklifi muhatabım tarafından önemli bulunmuştu. İstişare amacıyla bir grup insanın huzurunda okunan duygularım muhtemelen o topluğu gülmekten öldürmüştür. Yine de şahsımın ciddiye alınıp muhatabımın erkek arkadaşının -sonradan öğrendim- temsil yetkisiyle benzinliğe gönderilmiş olması da büyük incelik doğrusu. Eleman beni görmedi, ben ise buluşma noktasında bir kız değil de bir erkek görünce çok şaşırdım, şaşırmakla kalmayıp durumdan hayli şüphelendim. Bu beklenmedik durum karşısında bir komploya kurban gidebilirim düşüncesiyle çevreyi bir vakit daha süzdükten sonra “Bizim’çin ayrılık yoktur/ Ya sen ya ben ölmeyince” dizeleri eşliğinde şair olarak eve geri döndüm.


KÜN EDEBİYAT

ÖMÜR İKİNDİYE MERHABÂ DERKEN Dr. Mehmet GÜNEŞ Gelen sonbahardır, demlenir efkâr, Ömür ikindiye merhabâ derken... Saçıma kar yağar, kalbime bahar, Ömür ikindiye merhabâ derken... Eylül serinliği çöker bağrıma, Ağrılar eklenir yürek ağrıma, Gençliğim ses vermez artık çağrıma Ömür ikindiye merhabâ derken... Hazan hükmederken alınyazıma; Hüzün mızrap olur gönül sazıma, Seneler aldırmaz îtirazıma Ömür ikindiye merhabâ derken...

KIYISIZ DENİZLER ATLASI Mehmet BAŞ Kalbimin sınırlarına çizilmiş Denize hududu olmayan bir ülkede Başkenti sen olan bir ülkede Güçlü haykırışlar derlerdim durmadan Ve kelimeler gelip geçerdi göğümden Büyücülerin kırık kadehlerinde dökülürdü zaman Yeşil elbiseli kuşlar kanat çırpardı Bir hüküm vaktinin elimsağmalarından

Çizgiler yüzümü örtmeye başlar, Ruhumu bir melâl tartmaya başlar, Yalnızlık gitgide artmaya başlar Ömür ikindiye merhabâ derken...

Şimdi yağmurda ıpıslak saçların Kundaksız ağıtların çocukluğunda Bir küçük kız oluyorsun kuytularda Bir deli baharın patlayan tomurcuklarında

Hayâller sararır, düşler paslanır, Öfke sükût eder, akıl seslenir, Her bakışa bir yorgunluk yaslanır Ömür ikindiye merhabâ derken...

Gemiler bir nehir gibi akardı kalbimden Adressiz sancılarımın depreştiği o yerden Nice korsan düşleri tabir ederdim Bir hayal ülkesinin denizlerinden

Mevsim geçer, aylar göçer, gün erir, Hayat güze döner, kışa yol verir, Dostlar gazel döker, GÜNEŞ ürperir Ömür ikindiye merhabâ derken...

Bir yıldız kayarken gönül burcundan Bir deli rüzgâr eserdi hasret dağından Aşk bir bardak su gibi çıkıp gelirdi Kavissiz bir yıldızdı sessizce kayan

El eden akşama bir selâmım var, Azıksız yıllardan yana gamım var, Ve artık zamana ihtimâmım var Ömür ikindiye merhabâ derken...

Kırk ikindi yağmurlarında ıslanmış saçlarım Deniz karıncalanan ellerin duasında Dalgaların zikrine karışıyor karaların sukutu Kıyısız denizlerin ötesinde umutlar

47


KÜN EDEBİYAT

BİR ATTİLA İLHAN VARDI Siyami YOZGAT “an gelir Attila İlhan ölür” demişti, her fani gibi o da göçtü bu dünyadan. Bu yazımda size; 80 yıllık ömrüne şiir, roman, senaryo, deneme, makale, anı, söyleşi ve çeviri dallarında onlarca eser sığdıran; Türk edebiyatının tartışmasız en büyük ustalarından birini, Attilâ İlhan’ı anlatmak istiyorum. Neredeyse sadece şair yönü ön plana çıkartılsa da; Attila İlhan büyük bir şair olmanın yanında, entelektüel çalışmalarıyla Türk edebiyat ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuş bir düşünür, bir aydındır. Su gibi akar şiirleri. Kendi müziğini, kendi ahengini, ritmini içinde taşır. Bu yüzden pek çok müzisyen onun şiirlerini bestelemiş, şarkı yapmıştır. Bir hatırlayalım: Timur Selçuk, 70’lerde Attilâ İlhan şiirlerini bestelemiş; Ergüder Yoldaş, 80’lerin hemen başında yarattığı “yeni” müzik türünü neredeyse onun şiirinin üzerine kurmuş; Ahmet Kaya sesini Attilâ İlhan şiirleriyle duyurmuştur. Çocukluğundan beri süregelen sinema tutkusu Attila İlhanın şiirlerine, romanlarına büyük ölçüde yansmıştır. Onun şiirini doğru değerlendirilebilmek için onun sinama ile olan gönül bağını çok iyi bilmek gerekir. Türk romancılığına yeni bir dil, yeni bir soluk getiren iyi bir romancıdır aynı zamanda. Attilâ İlhan şiiriyle ne zaman tanıştım bilmiyorum ama onunla yüz yüze tanıştığımda on sekiz yaşındaydım. Ankara’da Bilgi Yayınları’nın Kızılay’daki binasında görüşmüştük. Hilmi Yavuz’un selamıyla gelmiştim. Yıl bin dokuz yüz yetmiş altının sonları mıydı, yetmiş

48

yedinin başları mı? Başında yine o ünlü şapkası, yüzünde yine güleç bilge adam sureti, gözlerinde o sisli bakış, sesinde musiki... Velhasıl Attila İlhan’dı karşımdaki işte, kanlı canlı. Odasında edebiyatçı dostları vardı. O gün oradakilerden bir tek Selim İleri kalmış aklımda. Bir köşede sessice oturup sohbetlerini dinlemiş ve bir sarhoş gibi dolaşmıştım dışarı çıktıktan sonra, yıldızlı Ankara gecesinde. Dilimde “yağmur kaçağı”ndan, “sisler bulvarı”ndan mısralar... “ben sana mecburum, aysel git başımdan, an gelir” şiirlerini tanıdıkça üstada olan hayranlığım daha bir artacaktı. Her Ankara’ya gittiğimde ziyaretine giderdim. Güzel sohbetlerimiz oldu. “Bu çocuk da kim oluyor? Yozgat’tan gelmiş bir köylü çocuğu, onun için ayıracak zamanım yok” demezdi. Yazdıklarımı alır, yanındaki misafirlere okurdu beni onore etmek için. Attila İlhan genç şairlerle ilgilenen, onlara destek olan bir şiir ustasıydı. Has şiirin birbirine eklenerek nesilden nesile taşınacağına inanırdı. Her on yılda bir, diğer şair arkadaşları gibi seçtiği isimlerin şiirde bir yerlere gelmesi için çaba harcardı. Bir röportajda şunları söylemişti: “Kendi hesabıma 50’li yıllarda ben, genç şairlerden Yılmaz Gruda, Ahmet Oktay ve Cemal Süreyya’yı tutmuştum. 60’lı yıllarda ise Arif Karakoç, Erol Çankaya ve Hüseyin Yurttaş’ı. 70’li yıllara gelince Yusufçuk’ta adını verdiğim üç genç şair, o tarihte henüz ilk şiirlerini yayımlamamışlardı bile, sonradan ufak ufak dergilerde görünmeye başladılar: Hürol Taşdelen, Siyami Yozgat ve Güniz Baykam! İlerde ‘iyi şey-


KÜN EDEBİYAT

ler’ yapıp yapamayacakları, elbette bireysel sanat bileşimlerini gerçekleştirmelerine bağlı!”diyerek beni ne kadar yüreklendirmişti anlatamam. O yıllarda şiirle yoğun olarak uğraşıyordum. Ulusal edebiyat dergilerinde şiirlerim yayınlanıyordu. Beni kendine yakın bulduğunu, gençliğindeki heyecanlı halini bende gördüğünü söylerdi. Çeşitli yerlerde benim hakkımda yazılar yazdı, “bu gencin gönderdiği şiirleri yayınlayın” diye referanslar bıraktı. Fakat ben çeşitli sebeplerden onun çizdiği çizgide yürümedim, yürüyemedim. Şiirden yavaş yavaş uzaklaştığım, karikatüre, çocuk edebiyatına yöneldiğim günlerdi. Bir ziyaretim sırasında: “Neler yapıyorsun çocuğum, görünmüyorsun?” dedi. Ben de; “Karikatür çiziyorum abi” dedim. Hiç memnun olmamıştı bu cevabımdan. “Sen şiire kuma getirdin. Şiir kumayı sevmez.” demişti. Attila İlhan, Türk Halk şiirine ve klasik şiirimize hayrandı. Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu, Bayburtlu Zihni’yi, Dertli’yi, Emrah’ı, Seyrani’yi, Baki’yi Fuzuli’yi, Nedim’i dilinden düşürmezdi. Attila İlhan, şiirde sese çok önem verirdi. Yazdığı bir şiiri saatlerce döne döne okur, eksik kalmış ya da kulağı tırmalayan bir ses arardı. Onun şöyle dediğini hatırlıyorum: “Dikkat edin Türk halkının sevdiği ve okuduğu şiirlerde ona sıcak gelen bir ses vardır. Türk halkı ancak bu sesi taşıyan şiirleri okur. Mesela Necip Fazıl, Nazım... Bu şairlerin en önemli özellikleri bizim geleneksel Türk şiirinin sesini kullanmalarıdır. Ben de onu kullanıyorum, Ahmet Arif ’in şiirlerinde de aynı sese rastlarsınız. Geleneksel Türk şiirimizdeki bu ses kesinlikle Türk musikisinden geliyor.” O, aruz şiirindeki, hece şiirindeki lirik dili, musikiyi kendi serbest şiirine

taşıdı. Alaturka makamlarını isimleriyle yazdığı pek çok serbest şiir yıllarca aruz sanıldı. Geleneksel ve klasik şiirimizi öyle özümsemişti ki serbest söylediği zaman bile o sesi yakalayabiliyordu. Bu yüzden serbest şiirlerinin birçoğu bestelendi. Onun şiiri kekeme bir şiir değildir kesinlikle. Gürül gürül akan bir ırmaktır. Bu memleketin bin yıllık geleneğinin yeni bir aşamasıdır. O Türkçeye, Türk şiirine has o sesi serbest olarak da söyeleyebilen, çağdaş bir şiir dili oluşturabilen büyük ustalardan biridir. Bu yüzden seviyor Türk halkı onun şiirlerini, coşkuyla okuyor Son olarak ondan kalan ve belleğime kazınan bir şiir tanımı ki eh... “Serbest şiiri genç nesil vezinsizlik sayar. Serbest vezin, vezinsizlik değildir. Her şiir için yeni bir vezindir. Yani şair, her şiir için vezin yaratmak zorundadır. Bir veznin getirdiği bütün avantajları sen yaratıcılığınla vereceksin. O melodiyi, o ritmi, o havayı...” Onun kaderini Kemal Tahir’e benzetirim ben hep. Attila İlhan’ın da Kemal Tahir gibi insanımıza, tarihimize ne kadar sevdalı olduğu sağlığında anlaşılamadı. Muhafazakâr insanlar tarafından ömrü boyunca “komünist” diye, “solcu” diye dışlandı. Solcular her zaman şüpheyle baktı ona, anlayamadı. Oysa o bizden biriydi. Bizim sesimizi, bizim gönlümüzdekileri yazardı “şiir” diye Nur içinde yatsın. O, usta bir şair olduğu kadar; bu ülkenin kültüründen beslenen, bu ülkenin sesiyle seslenen, bu toprağın insanını seven bir gönül adamı, bir düşünür, gerçek bir Türk aydınıydı. O, bu toprağın solcusuydu.

AN GELİR an gelir paldır küldür yıkılır bulutlar gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet o eski heyecan ölür an gelir biter muhabbet çalgılar susar heves kalmaz şatârâbân ölür şarabın gazabından kork çünkü fena kırmızıdır kan tutar/tutan ölür sokaklar kuşatılmış karakollar taranır yağmurda bir militan ölür an gelir ömrünün hırsızıdır her ölen pişman ölür hep yanlış anlaşılmıştır hayalleri yasaklanmış an gelir şimşek yalar masmavi dehşetiyle siyaset meydanını direkler çatırdar yalnızlıktan sehpada pir sultan ölür son umut kırılmıştır kaf dağı’nın ardındaki ne selam artık ne sabah kimseler bilmez nerdeler namlı masal sevdalıları evvel zaman içinde kalbur saman ölür kubbelerde uğuldar bâkî çeşmelerden akar sinan an gelir -lâ ilâhe illallahkanunî süleyman ölür görünmez bir mezarlıktır zaman şairler dolaşır saf saf tenhalarında şiir söyleyerek kim duysa / korkudan ölür -tahrip gücü yükseksaatli bir bombadır patlar an gelir Attila İlhan ölür

49


KÜN EDEBİYAT

MATADORUNU FELÇ EDEN BOĞA Payidar ZARAMAN payidar zaraman sunar matadorunu felç eden boğa ben seni bii severim kolezyumu devirir bir gladyatör matadorunu felç eder bir boğa zulüm bir dünya malıdır balam uykuların şen olsun şen olsun bahçende çilingir sofranda çökelek bezgin çocukların soğukkuyu papuçları şen olsun kesinlikle olsun yoksa kendimden zulmeden bir tanrı yaratacağım ben seni bii severim iki eli birden kurur ebu leheb;in zenci olduğuna ikna olur muhammed ali dolar değer kaybeder nato dağılır filan sonra bir şeyler olur öcü alınır bütün o otantik duyguların kardeşimiz üzüm hoşafının yenidoğan mahallesinin ve tütün kolonyasının göğsünde güvercin besleyenlerin ve çok şeyin öcü alınır sonra yine bir şeyler olur damarlarımızı sabote eden bu kırmızı ve bu uslanmaz sıvıyla birlikte kafamızı karıştıran ayetleri rehabilite ederiz edebiliriz bu kolay olmalı niçin olmasın ki kırıldığım yerden başlar inkılap bu olmalı yoksa ortadoğu’yu sana bulayacağım ben seni bii severim fena şarkılar ezberlemeye başlar sorgun’da bir çocuk sen beni altmış altı yerimden kırarsın felç olurum kalbimin nice şükran yerinden telaşlanırım cücüğünü yitirmiş bir bodu gibi de ki insan bir tanrısal israftır yalama olmuştur bizi hayata bağlayan sabır zoru de ki adem’i yaratan neylemiştir neylenmiştir halepçe’de dilan, hiroşima’da sakiko insanlık tarihi daha uzun değildir bir insan ömründen bir kan bir kırmızıya ne kadar yakışır d’ola ne kadar yakışır d’ola bir dünya bir çiçeğe

50

bunlar sorulmalı sorulmalı ve rahatlatılmalı bunlar yoksa ifrite şeytana şah olacağım ben seni bii severimdir deme gitsin deme ki zülfikarına tövbe eder ali küfür felç edilir havana’da aşere-i mübeşşere’’ye eklenir ernesto kudret makamına zor değil bu zor değil seni güçlü bir mayıs ortasında öpmek hem ben halhal alırım o kırılası bileklerine sen benim sırtıma oraklanırsın hem elinde güle dönen bir çekiçle bunlar zor değil yani kolay inceliklerdir bunlar kolaylaş sen de lütfen ama yoksa okuduğum herşeyi sana uyarlayacağım ben seni yine bii severim bir takım kavimler helak olur bir tünel kazılır guantanamo’da new york borsası çöker ve sen ki sen ki tanıdığım bütün saçlarınla bana iletilirsin sadrımda bir rönesans başlar bilsen sana ne çağlar açarım niye ki gözlerin bir yıkımdır ben sehpalarda serenad yaparım niye ki yaşamak nefesi nefesine külfettir balam uykuların şen olsun şen olsun bağrındaki o yasaklanmış elma biz onu ısırmak ve lanetlenmek üzere yaratılmışız madem madem ki kan gövdeyi götürmekte sürüler coğrafyasında bütün bunları öfkene ilavele ve lütfen gül lütfen gül nuh’un tufanından beri misvaklamadığın dişlerinle levh-i mahfuzun şer egemen sayfalarına nispet lütfen gül gül ve bu şevkinle aklımda bulun bu anı sabitle ve bana ve bu topraklara zerk et biraz metanet göster balam göster ve gözlerini terket ol yoksa kendimden zulmeden bir tanrı yaratacağım


KÜN EDEBİYAT

OTOMATİK KASİDE

Kürdü kadar İnsanca yaşamak bahşediyorsun bana Türk oluyorum birden Rüzgâra kafa atıyor sümüklüböcek Bir orangutanın tepesi atıyor Maymuna dönüyor Bay Darvin… Hidayete ermede rekor kırıyoruz şahanem! Bak imanımız dinden çıkıyor.

Ömer Faruk ÜNALAN

C Güldün ya

A Güldün ya

Oynak parmaklarında naif ağıtlar Vadilerin alacakaranlık Ovaların doğurgan Bereketlidir dağların. Yanılgısı olasın Descartes’in Freud’un Sokrates’in yanılgısı olasın. Yengeç Dönencesinden tut Ekvator çizgisine değin Bitki örtün Yeryüzü şeklin Örneğin, modelin Öyle beğenilesi ki Boynundan ayak bileklerine kadar Diktana mahkûm oluyor yeryüzü Ve gökyüzü Safran rengiyle selamlıyor yamaçlarını Kaburganda yaşam buluyor ecel Kadını kutsuyor Tanrı.

Kırmızı mevsimleri yola getiren adımlarla Rahipler İmamlar Haham başların Behram’ı adam ediyor şimdilerde Şimdilerde şehirler sakıncalı birer tendir İliklerim nakle hazır Kemiklerim mütevazi Ellerin elbette ettendir. Seksen ikinci vilayetsin ülkeme Altmış altıncı varlığım Varlığına armağan olsun. Payeler ve rütbelerle Nefes almaya başlar ölüler Deliler birer nefes daha çeker tütünlerinden Yolum Nepal’a düşer bir zaman sonra Köprüler kurarım Hanlar, hamamlar yaparım Tibet abat olur Bahar olur Sahra Kalahari Nabip Bahar olur. B Güldün ya Bir ucundan diğerine koşarak arzın Hayalinle aklıyorum kuduz köpekleri. Böcekler ve ürkek akreplerin Üzerini örten toprak örtü İçimi harabeden dürtü Lazı Çerkezi

D Güldün ya Yıldızlar asılır kirpiklerinden Sabbah’a mezar olur Alamut. Hatun kişi niyetine Aşkın keşfine çıkarken huriler Cennete ilham olur ağzın Cennete sultan olursun. Ve dünya yaşanılası değildir zaten Gökdelenler kanamalıydı Çadırlar, obalar kanamalıdır. Fakir fukaranın sobasına uğrar mutluluk Yırtık urbalı insanların köylerinden Kasabalarından geçer katarlarla Çırılçıplak kalırım ellerinde Ergen olur sümüklü çocuklar Babalar çocuk kalır.

51


KÜN EDEBİYAT

TARIK DURSUN K.’nın YANINDA BİRKAÇ SAAT Aydoğan YAVAŞLI

B

ayramdı, el öpmesiydi, öylesine bir ziyaretti bahane… Amacım belli benim: Su akmayı sürdürürken testiyi doldurmak! Ne kadar doldurursam o kadar iyi… Çünkü belki -hiç belli olmaz gerçekten- ben de içi dolu o testiyi gelecek kuşaklardan birine, ya da birilerine devredeceğim. Duymuşsunuzdur, hiç yadsımayın lütfen: “Putları Yıkıyoruz” kampanyası dâhilinde sıra, o zamanın şair-i azamı Abdülhak Hamit’e gelmiştir ve Nazım, Resimli Ay’da her şeyi tuzla buz etmiştir. Şair-i Azamın -o ki Divan Edebiyatı kalıplarını parça parça etmiştir ve bu planda gerçekten bir devrimcidir- şiirlerini deyim yerindeyse silkelemiş, lime lime etmiştir. Peki, A. Hamit’in tepkisi ne olmuştur dersiniz? Şu: Nazım’ı köşkünde bir akşam yemeğine davet etmiştir. Uzun bir masa, üstünde mumlar, harika bir yemek ve birer kadeh iyi cinsten şarap! Yemekten sonra yan odaya geçilip kahveler yudumlanırken A. Hamit söze girer: “Yaptığınız çok doğru, delikanlı. Biz de bizden öncekilere aynını yapmıştık. Hayat böyledir işte: Şimdi sıra sizde” “Bu olgunluğu bugün gösterecek kaç yazar/şair vardır?” sorusunun yanıtını siz verin. Zaten biz de bayram ziyareti bahanesiyle söyleştiğimiz o birkaç saat içerisinde şimdikilerin hamlığını, çiğliğini, hoşgörüsüzlüğünü hiç konuşmadık. Bu, alışık olduğumuz bir durumdu artık, yani ne yazık ki hiçbir edebiyatçıya yakışmayacak o olumsuzlukları artık kanıksamıştık ve acı olan da buydu, evet tam da buydu! Derkendi: Söz, “yararlı şeyler”e geldi. Geçenlerde bir televizyon programında ikisi kadın beş yazar/şair “eski bayramlar”dan söz ediyordu. İçlerinden birisi, hikâyenin esasen şiirin yanında olduğunu, başka bir deyişle hikâye ile şiirin akraba olduğundan filan söz etti. Bu savına dayanak olarak her iki sanat dalının da bir anlamda “sözcük ekonomisi”ne yaslandığını gösterdi. Doğrudur, yanlıştır… Ne kadar doğru, ne kadar yanlıştır, bilinmez. Fakat hikâye yazma/etme sanatının tıpkı şiir sanatındaki gibi bir takım eğretileme-

52

ler yaratmayı gereksindiği, artık çok bilinen bir gerçek. Ancak, sırf bu yüzden, yani eğretileme yapacağım diyerek hikâyeyi tümüyle şiire terk etmek de bütün bütüne bir zayıflık, hatta nafile bir gayrettir bana kalırsa. Tıpkısının aynısı, şiiri hikâyeye dönüştürmek gibi… Tarık Dursun K. da bunu söyledi zaten: “Ben, hikâye yazarken bazı modern arayışlar yapılmasına tabii ki karşı değilim, neden olayım? Biz de bizden öncekilerden öğrendiklerimizin üstünde yükseldik, ne kadar yükselebildikse!” Orada anımsadım: Hani şu G.G. Marquez’in Albaya Kimseden Mektup Yok adlı bir hikâyesi vardır. Hikâyenin girişinde bir yerde Albay, bir cenaze törenine katılmak için dışarıya çıkarken özene bezene giyinir, en az altı aydır boya yüzü görmeyen ayakkabılarını siler, parlatır filan… Neden bu kadar titizlendiğini soran karısına verdiği yanıt ibretliktir: “Kasabada ne zamandır eceliyle ölen ilk insan çünkü…” Biz zavallı okurlar da anlarız ki o kasabada yıllardır işler hiç de iyi gitmiyordur, terör ve savaş başını alıp gitmiştir. Tabii yazar istese bunu böyle de anlatabilirdi. Yapmıyor. Onun yerine hikâyesindeki ‘tip’e böyle bir cümle kurdurarak aradan çekiliyor. Başka bir deyişle “kör parmağım gözüne” demiyor. Cânım efendim, lütfen Kırmızı Pazartesi’yi de anımsayın bakalım: Ne diyor o başkahraman? “Beni öldürdüler.” “Beni vurdular” demiyor bakın, “öldürdüler” diyor. Bence müthiş bir eğretileme, harika bir buluş… Bunun gibi onlarca, hatta yüzlerce örneği A. Çehov’da, Cortazar’da, S. Zweig’da, H. Hesse’te, O. Henry’de, Orhan Duru’da, Nezihe Meriç’te, T. Bernhard’ta… görmek, göstermek mümkün. Zaten ustalık dediğimiz de, hikâye etmenin/yazmanın zabıt kâtipliği olmadığı gerçeği de budur. Sonra o sözü tekrar etti: “Ben, tembellik etmek istediğim zamanlarda romana kaçtım. Karanfilimin


KÜN EDEBİYAT

yükseldiği zamanlarda ise hikâye, benim için her daim gerçek bir sevgilidir.” Doğruydu, doğru olduğuna onlarca kez tanık oldum. Geçmiş zamanlarda, yazılan hemen her hikâyenin arka planında bir biçimde olmuştum. Bana “Böyleyken böyle,” demişti. “Şöyle başlayacak ve… Ve hiç bitmeyecek!” Hiç kuşkum yok: Hikâye bitmez. Hikâyenin hiçbir zaman bitmeyeceğini her hikâyeci bilmez, bilemez. Kim bilir, belki bilmek de istemez. “Fakat bu durumda romancılara biraz ayıp etmiş olmuyor muyuz ağbi?” “Hayır, etmiyoruz!” dedi. “Söz konusu olan, romanın hoşgörüsüdür. Öyledir, hoşgörülüdür roman. Yazarının yaptığı bazı hataları bağışlar, saklar onları. Fakat hikâye… Hikâye fazlasıyla açık sözlüdür. Yanlış bir sözcük, tırmalayan bir sözdizimi, aksak bir üslup, sakat bir kurgu, bir bilgi yanlışı… rezil eder yazanı, kepaze eder.” Aydınlık gazetesinde her cumartesi yazmaya başladı. Oradan açtım sözü. “İyi ettin ağbi,” dedim. “Gazetelerde artık o eski edebiyat tadı yok. Özlemiştik edebiyat kokan yazıları.” “Evet ama uzunca bir süre ara verdikten sonra köşe yazmak, epey zor,” dedi. Burhan Felek’ten bir anıyla süsledi sonra: Üstadın işine bir süre ara vermişler. Fakat o, tıpkı gazetecilik günleri gibi yine her sabah erkenden kalkıp tıraş oluyor ve yazı makinesinin başına geçiyormuş. Eşi bir gün dayanamayıp, yorma artık kendini, dinlen, demiş. Hayır, demiş Burhan Felek, yazmayı bırakırsam unuturum, disiplinden koparım. Nitekim bir ay kadar sonra üstadı gazeteye tekrar çağırmışlar. O, hiçbir zorluk çekmeden günlük yazılarını yazmayı sürdürmüş. Tıpkısının aynısını İlhan Berk için de duymuştum. Şehir efsanesi olduğunu sanmıyorum; o sıkıntılı adam mutlaka yapmıştır bunu: Sabah erkenden kalkıp Bodrum sokaklarında dolaşmış, güzel genç kızları uzun uzadıya süzmüş, sonra çevredeki otlarla konuşup anılan saatte şiir yazmaya başlamıştır. Yoksa nasıl çıkardı Güzel Irmak, nasıl yazılırdı Kül? “Cemal Süreya bir yazısında, yolum ne zaman Kadıköy’e düşse ceketimi iliklerim, ansızın bir sokağın köşesinden Fazıl Hüsnü çıkagelir diye, demiş,” dedim. Güldü. “Doğrudur,” dedi. “Ben de Orhan Kemal’in, Oktay Akbal’ın karşısına çıkacak olsam öyle yapardım. Onlar da benim ustalarım. Şimdikiler, üç beş hikâye karaladıktan sonra usta musta kazımıyorlar ama bu işler ustasız olmaz. Kendine bir, beş, on… neyse, usta edineceksin. Edineceksin ki sonra kendin olasın.” “İşimiz zor ağbi,” dedim. “Öyle…” dedi. “Okumak gerek. Okumadan olmaz.” Böyleyken böyle işte!

BÂKÎ’Yİ TANZÎR Ali TAVŞANCIOĞLU müstef ’ilün müstef ’ilün müstef ’ilün müstef ’ilün Hüsnün niçün mahrem kılup rü’yâlara saldın beni Rü’yâlarım mâtem kılup hülyâlara saldın beni Zülfüm ki turrâdır dedin ebrûlarım râdır dedin Çeşmim dil-ârâdır dedin gayyâlara saldın beni Gamzen ki pek cellâd imiş kârım meger feryâd imiş Mecnûn asıl üstâd imiş sahrâlara saldın beni Der yemm-i gam bâkî benem gussaya tiryâkî benem Hem kâse hem sâkî benem sahbâlara saldın beni Âh ey Zuhûrî kandesin bir şûha illâ bendesin Kâfir ne hoş hânendesin sevdâlara saldın beni

EYLÜL Celal KAPUSUZOĞLU Eylülün bir yanı yalnızlıktır Bir yanı hüzün Eylül ki Ne yalnızlığımızın farkındadır Ne hüznümüzün Eylülün bir yanı yalnızlıktır Bir yanı hüzün Bu ayda Bu mevsimde Bu gün Artıyor derdi gönlümüzün Eylülün bir yanı yalnızlıktır Bir yanı hüzün…

53


KÜN EDEBİYAT

VAKT-İ HUZUR Yasemin YILDIZ

G

üneşin her ânında; seher vaktinde insanın içini gıcıklayan o cilveli bakışından, akşamın sımsıcak dinginliğe salan masumiyetinde kendine has bir hava vardır, herkesin farklı algıladığı. Kimine göre vakt-i huzurun habercisi, kimine göre karabasanların nöbeti. Seyircilerin vermek istediği anlam ne ise öyledir. Her doğumun bir sonu olduğu gibi, güneşin de her yeni günün sonunda teslim olduğu bir ölüm vardır. Bebeğin dünyaya gözlerini açmasındaki masumiyetin büyüsü nasıl ki annesini baştan çıkarıyor, ömür boyu tutsak ediyorsa; güneşin de her seher vaktindeki uyanışı bütün varlıkları cezbederek kendine hayran bırakıyor. Dağların yamaçlarından, denizin kör noktalarından ve alabildiğine düzlük bir ovadan izlemenin tadına doyum olmayan aynı sancılı uyanış, gün batımının habercisidir. Gün doğumunu izlemenin zevkini defalarca tatmış biri batışındaki efsunlu havanın tadını mutlaka alır. İnsanların doğayla barışık yaşadıkları küçük yerleşim yerlerinde; güneşin her hareketini izlemenin tadına doyum olmadığı gibi, şehirlerde çoğu zaman gökyüzünün rengini fark edemeden gün geceyi selamlayarak geçip gidiyor. Hayatın yeyip içmekten ibaret yaşandığını bilmek acı vermediği gibi, ruhlarımız da yaşadığımız anlamsızlığa mahkum oluyor. Nefes aldığımız süre içerisinde gönderildiğimiz dünyanın cennetten bir parça olduğu inancını yaşamak, yaşatmak gerekli. Melankoliye esir olan günümüz insanı, en iyi terapinin doğayla baş başa kalmak olduğunun farkına varsa, hayal gücünün sınırlarını aşmaz mı? Yoğrulmaktan hamlayan düşünceler doğanın sükunetinde olgunlaşmaz mı? Doktor doktor gezip birkaç saatlik

54

dostluğu satın almak için uğraşacağımıza bütün kederleri, hüzünleri, yarene ulaştıramadığımız selamları günün en güzel saatlerinde bir duayla gökyüzüne doğru kanatlandırsak, yaralı yüreklerin sahibi gidecekleri yerlere ulaştırmaz mı? Gün batımında ağaçların yapraklarını raks ettirirken rüzgar, sevgiliden gelen tatlı bir buse gibi yanaklarımızı okşamaz mı? İçimizi tarif edemediğimiz bir huzurun kıpırtıları sarmaz mı? İnsanlar doğanın ritmine bıraksalar kendilerini; bir kuşun gülümsemesinin bizim yüzümüzden kaybolduğunu, toprağın nefes alırken öksürdüğünü, ırmakların kan ağladığını gördüklerinde, vakti geçen bir namazı son dakikada telafi etmenin vermiş olduğu huzura sahip olabilirler. Şanslı olanlar bu harikuladeliğin farkında oldukları için, doğanın her ânının tadını çıkarırlarken, sihirli bir elin dokunmasıyla birlikte kalplerinin buğusuna kapılırlar. Yorgun güneşin kızılında kaybolurken insan, alıp veremediklerinin muhasebesini yapar. Mahkum edilmiş kelimeler aralanan kapıdan dışarı çıkarlarken, her gönülde yer bulurlar kendilerine. Sözcüklerin beraat kararına en çok aşıklar sevinir. Hayat zincirini sımsıkı saran şiirler, hayallerin perdesini aralayıp düğümlenmiş gerçeklerin çözülmesine rehberlik ederlerken, aşıkların kaleminde sonsuzlaşarak tüm insanlığa armağan edilir. Gün batımının beni en çok cezbeden tarafı, söğüt ağaçlarının altında otururken, o ince belli yapraklara düşen loş kırmızılığın; saçlarımın her telini hareketlendirerek rüzgarla hayat bulup, mercan mercan parlayarak bana göz kıpması. Gün batımını gün batımı yapan gizem aslında “Aşk”tır. Günü geceye bağlayan karanlığın bir tül gibi gök kubbenin


KÜN EDEBİYAT

semalarına çekilmesine, bin bir çeşit mana yüklenir. Kiminin kirpiklerine biriktirdiği hüzün, kiminin boğazına dizilen kelimelerin suskunluğu. Kimine de bir ömrün tükendiği gri bir odanın duvarında asılı, altın yaldızla işlenmiş tablo. Çoğu zaman büyüklerin gökyüzüne bakarken ne düşündüklerini anlamak imkansızdır da, çocukları tahmin etmek zor olmasa gerek. Annelerin eve çekiştirdiği çocuklar, yarım kalan oyunlarının suçlusu olarak gün batımını görürler. Dudaklarını büzerek, güneşe, biraz daha kalsan ne olur der gibi bakarlar. Masumiyetlerinin mahkumu olan çocuklar; oynadıkları evciliğin gerçeğini, saklambaçtaki kaçışın tatlı heyecanını, uzun eşekteki üstünlüğün şımarıklığını bir ömür, o birkaç saatlik mutluluğu arayarak geçirirler. Günün vedası sadece insanlara değil bütün varlıklara armağandır. Siz hiç gün batımını seyreden kuşlar gördünüz mü? Gökyüzünde bin bir çeşit akrobatik hareketler yaparken, ritmik bir düzen içinde birliğe ve beraberliğe kanat çırparlar. Ya da tarla farelerinin iki ayak üzerinde uzana bildiği kadar uzanıp güneşe doğru baka kaldığını. Balıkları unutmamak gerek, eminim nefes alabilseler dışarda sahillere doluşup izleyeceklerdir batımı. Ve ben, bu gün seher vaktinde kalkıp dışarı attım kendimi. Güneş ekmeğe sürülmüş reçel gibi bulaşmıştır dağların yamaçlarına, çocuklar sonbahar rüzgarıyla çiçeklerin döktüğü tohumlar gibi saçılmışlardır tepelerin eteklerine diye görmek istediğim fotoğrafı sokak sokak aradım, ama yüksek binalardan gün sarısının damladığı lekeli bir gölge dahi göremedim. Güneşin geldiğinde verdiği selamını alamamışken, gidişinde yanında olmalıydım. Onu yolcu etmenin en güzel yeri sahildi. Veda edenleri üzmek istememiş olmalıydı ki, bakışlarındaki sıcaklık uzun bir süre kaybolmadı. Bizim mahcup kayısı gibi kızararak terk ederken semayı, ay karpuz dilimi gibi gülümseyerek yükseliyordu.

HAKİ Mehtap ALTAN /Yusuf yüzlü düşlerin avuçlarından süt içerken kelebekler aksanı hüzün damıtan Eylül’e iltica eder dervişin hu çeken yüreği!/ şahlanır boşluğun damağında kırbacını saklayan şefkatli soluk sarı bir fesleğen yeşerir göğün dudaklarından öper on üçüncü ayı bekleyen zaman ölümle arınan ütopyasından ağlayabilse Eylül’ün prangalı gelinciği sütünü sağacak bozkırın kıraç yalnızlığına söyle bana eyy! kim kınında ışık büyütürken karanlığın gözlerine âmâ kuşlar doğurdu! oysa iklimsiz kıvranışların elçisiydi muştular getiren kuşların eşkıya uçuşları /karıncalar üşürken kimsesiz yapraklar intihara durur hâki ağıtların kucaklayan yangınında!/ biliyorum kanaviçesinden vazgeçen gelin hüznü kanatacak Eylül’e kaçan deli tayların yelelerini! bak! ruhu kutsayan kıvranışı süpürüyor kehribâr tanelerinde imgeler! hüznün kuyusuna zemzem birikiyor Züleyha’dan gizli! ihanetin perçemine şiirin Eylül zılgıtını sürüyor sadık gölgeler! kırılıyor toprağın şefkatine sokulan eprimiş inleyişler merdiveni kim tırmanıyor göğün yedi kapılı şehrine! k i m… bez bebeğinin saçlarını örüyor dilsiz çocuk avuçlarına biriken nazı sağıyor göverecek mezarlığının alacaklı bakışına! ateşin kâlbine uçsa topal güvercinlerin gölgesi aksa Asya’nın tenine türkülerle yunan turnalar a k s a… Eylül! toprak damdan yüreği düşenlerin utangaç ırmağı! kâh gölgesine Anadolu’nun duvağını örten kâh bir insan gözleri muğlak sancıları emziren…

55


KÜN EDEBİYAT

BÖRÜSOY Ejder OL Çeviren: İmdat AVŞAR

K

apı çalındı… Ressam Nadir, yarısına kadar içtiği sigarasını, konserve kutusundan yaptığı kül tablasına bırakıp sessizce kapıya doğru yürüdü. Bu sırada ahşap kapı yeniden dövüldü, dışarıdan tanıdık bir ses geldi. Börüsoy’un sesiydi: – Nadir! Nadir! Nadir, Baksovet’in karşısında, Mirzebeyov’un beş katlı binasının çayı katında yer alan resim atölyesine, henüz dürbünlü, çelik bir kapı yaptıramamıştı. Bu, biçare Nadir’in içindeki yaralardan biriydi. Bir gün gelip resim atölyesinde ne var, ne yok, hepsini silip süpürüp götürecekler, diye sürekli hayıflanır, endişeya kapılırdı. Bu yüzden de havalar sıcak olunca, gece gündüz atölyeden ayrılmıyordu. Nadir, kapıyı çalan kişi ses vermediğinde kapıyı açmazdı.Onu yakından tanıyanlar da bunu iyi bilirlerdi. Çünkü bazı eliboş dostları, Nadir’in yüzünün yumuşak olduğunu bildiklerinden, ara sıra atölyeye gelip otururlar, Nadir’i saatlece meşgul ederler, zavallıyı işinden gücünden alıkoyarlardı. Börüsoy ise boş yere, “Nadir, Nadir” diye çağırmıyordu. Nadir, önce kapıyı açmak istemedi. Çünkü, o, Börüsoy’un, eliboş avare takımından biri olduğunu iyi biliyordu. Üstelik de çenesi çoktu. Nadir, onun bitip tükenmeyen konuşmalarından hiç zevk almazdı. Börüsoy, böyle aniden kapıda biter, boş boş konuştuktan sonra da, geldiği gibi, aniden sıvışıp giderdi… Farklı görüşteki siyasetçiler, sık sık Börüsoy’un aklını çelip ona kendi sakızlarını veriyorlardı. Börü-

56

soy da her hafta birinin sakızını çürütüyor, gâh milliyetçi, gâh sosyal demokrat, gâh cumhuriyetçi oluyordu. Bütün bunlara rağmen Börüsoy, çok saf, iyi niyetli bir adamdı. Kapı bu defa, daha sert vuruldu. Ardından, Börüsoy, dörd kez çağırdı: -Nadir, Nadir, Nadir, Nadir!... Nadir, vuruldukça yerinden çıkacak gibi sarsılan kapıya bakınca korktu: -Tamam, tamam, geliyorum, diye karşılık verip kapıyı açtı. Börüsoy ile Nadir, her zamanki gibi kucaklaştılar, sarılıp öpüştüler... Börüsoy sordu: –Uyuyor muydun.? Nadir gönülsüzce mızırdandı: –Hayır, içeri odadaydım, duymamışım. –Bu gün iki kez geldim, fakat yerinde yoktun. Seni bulamadım. Nadir dil ucuyla cevap verdi: – Olabilir… – Sana bir hayırlı işimiz düştü. – Ne işi? – Ayın on ikisinde bizim partinin mitingi var. Nadir alaycı bir şekilde güldü: – Mitingde ben mi konuşacağım? – Yoook! Gözlüğünü çıkarıp yeniden takan Börüsoy gülümsedi, yüzü durulaştı: -Sana başka bir işimiz düştü. Nadir içinden: “Köpeoğlu, ne düzenbaz adamdır, dalga geçtiğimi de anlayamıyor, diye mırıldandı ve ekledi:


KÜN EDEBİYAT

-Nasıl başka bir iş? –Bize büyük bir Bozkurt resmi lazım. Çok acele, bize, dört metreye beş metre ebadında, Bozkurt resmi yapacaksın. Miting meydanına asacağız... Börüsoy, eski, siyah çantasını hızlı hızlı karıştırıp çantadan çıkardığı Bozkurt resmini masanın üzerine bıraktı. Nadir, Börüsoy’un bu teklifini pek ciddiye almadı. –Börüsoy, boş işleri bırak, gel güzel şeylerden bahsedelim! Börüsoy, sanki alındı: – Nadir, mesele çok ciddi. Miting Teşkilat Komitesi, Bozkurt resmi yaptırma işini bana verdi. Bu sorumluluğu ben üstlendim. Sen işine bak, iyi para verecekler! Para lafını duyan Nadir, bir an duraksadı. Demin konserve kutusundan yaptığı kül tablasına bıraktığı ve halen dumanlanan sigarasını alıp derin bir nefes daha çekti: –Börüsoy, bu kadar büyük bir resmi, ayın on ikisine kadar tamamlayamam. Sadece altı gün var, yetişmez. Börüsoy çareyi de buldu: – Nazım ile Ağayar’ı da çağır, birlikte yapın! Nazım, Nadir’in kardeşi, Ağayar da oğluydu ve her ikisi de ressamdı. Börüsoy onları da iyi tanıyordu. Bu iş Nadir’in aklına yattı: – Kaç lira verecekler? – Üç milyon manat. Nadir, derhal üç milyon manatı dolara çevirdi, yaklaşık 600 dolar ediyordu, fazlası da vardı… –Tamam… Nadir, bu sözden başka bir söz bulamadı ve çekip filtresine dayandığı sigarının ateşi ile yeni bir sigara yaktı, ardından sordu: –Avans verecekler mi? Börüsoy samimiyetle cevapladı: –Benim sözüm, avanstır. –Hiç olmazsa boyanın, tuvalin parasını versinler! –Gardaş, sen bu malzemeleri veresiye alırsın, biliyorum. Yirmi yıllık sanatçısın, boyacılar, tuvalciler seni iyi tanırlar. Paradan yana hiç endişen olmasın. Parayı alamazsan, gel başımı vur!

–Börüsoy, ben ne yapayım senin akılsız başını? -Öyle deme… Bir gün gelecek, paraların üstüne benim portremi basacaklar! O zaman kardeşinin kellesinin ne kadar kıymetli olduğunu anlarsın! Börüsoy, güya iktidara yürüyen muhalefetin, etkili adamlarından olduğunu söylemeye çalışıyordu. Nadir için bu sözlerin, bir metelik kadar değeri yoktu. Börüsoy’un, o partide, zurnanın son deliği olduğunu iyi biliyordu. – Tamam, parayı ne zaman verecekler? – Bozkurt resmini aldıktan bir gün sonra… Parayı ben getireceğim ve avucuna, kendi ellerimle sayacağım. –Ya vermezlerse!? –Sen içini serin tut! Börüsoy aslında dürüsttü, kimsenin hakkına tecavüz edecek adam değildi. Nadir, onun birilerine güvenerek bu sözleri söylediğini biliyordu. Masanın üstünden aldığı Bozkurt resmine bakarak: –Tamam, dedi. Allah izin verirse ayın on ikisine kadar bitiririm. On ikisinde, eve gel, resmi ordan alırsın. Börüsoy, Nadir’in, kardeşi Nazım ile ortak yaptırdıkları eve, iki üç defa gitmişti. Evin nerede olduğunu biliyordu. –Bozkurt resmi, ayın on ikisinde, en geç saat üçe kadar, ‘20 Yanvar’ metrosunun önünde olacak, böyle emrettiler. Bozkurt resni, oradan Galebe Tiyatrosu’na kadar, elde taşınacak. Börüsoy, çok önemli bir adam gibi vakit kaybetmek istemiyordu. Nadir ile vedalaşıp ayrıldı. Nadir üçüncü sigarasını da yaktı ve içine yeniden bir şüphe düştü. Börüsoy’un siparişini kabul ettiği için başına iş açtığını düşünüp pişmanlık duydu? Kendi kendine söylendi: Börüsoy bu işi bitiremezse kara günlere kalırım. Nazım’ın çenesi durmaz ki, sabah, öğle, akşam… günde üç kez parayı sorar. Ama bu da var ki, ben de Nazım’da, oğlum da işsiz geziyoruz. Amaaan! Canı cehenneme! İşsiz kalmaktansa, bedava çalışmak iyidir. Hiç olmazsa, çalışırken insanın aklı başında oluyor. Kara kura düşler görüp bu düşleri hayra yormak için başım beynim çatlamaz, üstelik afiş

şeklinde bir Bozkurt resmini yapmak, hiç de zor iş değil… Nadir hemen bir plan yaptı: Şimdi atölyeden çıkarım, tanıdık mağazandan, veresiye defterine yazdırıp yeteri kadar keten alırım, evdeki boyalar, bu resmi yapmakya yeter. Evde çerçeve için tahta ve çıta da var... Altı günde 600 dolar! Deli para! Nadir, sahibini iyi tanıdığı mağazadan, kaliteli keten yerine, ucuz kaput bezinden alıp eve döndü. İki kardeş, bir oğul, evlerinin bahçesinde, akşam hava kararıncaya kadar, resmin çerçevesini hazırladılar ve keteni çerçeveye çektiler. Tabloya, Bozkurt’un başını yapmak için merdiven gibi yararlanacakları tahta sehpayı da duvarın dibinden yuvarlaya yuvarlaya evin önüne getirdiler. Sabahleyin erkenden işe başlayacaklardı. Üç ressam, o sabah kahvaltılarını dahi yapmadan işe başladılar. Nadir, siyah fırçayla, Börüsoy’un verdiği Bozkurt resmine baka baka, ağzını göğe tutup ulayan hayvanın, ana hatlarını tabloya çizdi. Nadir Bozkurt’un başını, Nazım gövdesini, Ağayar ise kuyruğunu yapacaktı. Resmin ölçüleri çok büyük olduğu için, her üçü de tablonun önünde çalışabiliyorlardı. Onlar, üç yıldır birlikte çalışıyorlardı. Her zaman, işin zor kısmını Nadir üstlenirdi. Çünkü resimde önemli olan, yüz kısmıydı. Elbette resmin diğer kısımları da önemliydi, ama yüz kısmı kadar değil… Son zamanlarda moda olmuştu. Zengin adamlar, usta ressamlara, kendi resmini yaptırıyordu. Bazen de zengin adamların yağcı çalışanları, patronlarının resmini yaptırıyorlardı. Bu yüzden Nadir, resmini yaptığı adamı, azıcık da olsa, güzelleştiriyordu. Mesela, burnun kemerini biraz düzlüyor, fırça gibi kalın kaşları, inceltiyor, adamın siyah tenini ağartıyor, aşağı düşen kulakları yerine çıkarıyor, çalı dikeni gibi bıyıkları tarayıp tımar ediyordu. Bütün bu işleri yapıp bitirdikten sonra, Nazım’a: – Evet, elbisesini giydirebilirsin! diyordu. Nazım sol eliyle uzun, top sakalını sıvazlaya sıvazlaya, bütün portrelere, takım elbise giydirip kendi deyimiyle, elbiselerin yakasını gümüş düğmelerle ilikliyordu. El-

57


KÜN EDEBİYAT

bette, gömlek de kravat da son moda olmalıydı. Sonra sıra, Nadir’in oğlu Balayar’a geliyordu. O, resimin boyası kuruduktan sonra, portreyi bir güzel cilalayıp güzelleştiriyordu. Bozkurt resmini özenle yapıyorlardı. İş iyi gidiyordu, her üç ressam da işi zamanında bitireceklerinden emindiler. İşi sıkı tutan Börüsoy, iki kez Nadir’in evine uğradı. İşin nasıl yürütüldüğünü yerinde gördü. Onun telaşını sezen Nadir, her defasında kendinden emin bir ses tonuyla onu rahatlatıyordu: – Börüsoy, bu Bozkurt mitinge yetişecek! Ayın on ikisinde, Bozkurt mitinge hazırdı. İki kardeş, bir oğul, Börüsoy’un yolunu beklemeye başladılar. Öğle vakti yaklaşmıştı, Börüsoy’un çoktan gelmesi gerekiyordu. Bozkurt resmi çok büyük olduğundan onu, yükleyip yola salmak, bir kişinin yapacağı iş değildi. Üç ressam, özellikle de Nadir, çok tutuk görünüyordu. Dün akşamdan beri sert esen fırtına, hâlâ dinmemişti. Böyle bir havada, bu kadar büyük bir resmi arabaya koyup götürmek, aslında çok riskliydi. Nadir bir yandan sigara içiyor, bir yandan da bahçede sağa sola gidip geliyor, volta atıyordu. Nazım ara sıra resme bakıyor, kendi yaptığı bölümü kontrol ediyordu. Ağayar ise balkonda, gözünü yola dikmiş çay içiyordu. Nadir’in evine kadar gelen asfalt yol, şehre doğru dümdüz uzuyordu.Yola bir tavuk bile çıksa, çok uzaktan görmek mümkündü. Yoldan, arada bir kamyonlar gelip geçiyordu. Ama, Börüsoy’dan, hâlâ bir haber yoktu. Az sonra, bir kamyonet kapıya dayanınca, gelenin Börüsoy olduğunu anladılar. Börüsoy arabadan inip kapıdan içeri girer girmez Nadir sordu: –Gardaş geç kalmadın mı? Börüsoy birden doğruldu, kaşlarını çattı: –Burdan 20 Yanvar metrosuna, en fazla 25 dakikalık yolumuz var. Yani, aceleye gerek yok, epey vaktimiz var.

58

– Bu fırtınada, bu boyda bir resmi, yalnız başına götüremezsin. – İp getirdim, resmi sıkı sıkıya bağlarız. Börüsoy işe koyuldu. Bozkurt resmini, elbirliği ile kaldırıp komyonete yüklediler. Bir çok yerden ip atıp, sıkı sıkı bağladılar. Sürücü de onlara yardım ediyordu. Sürücü ipi demire dolayıp son düğümü attıktan sonra, Bakü’nün yerlisi olduğu anlaşılan şivesi ile Börüsoy’a sordu –Emoğlu, ha bu resümdekü it dü? Börüsoy sürücüye çıkıştı: – Ne iti? Bu Bozkurt resmidir, Bozkurt! Biz Türkler, Bozkurt’tan türedik! Sürücü hayli şaşırdı: –Gardaş, insanın maymundan türediğini söylüyorlardı!? –Onu Avrupalılar söylüyor. Onların atası maymun, bizimki Bozkurt. –Heri? Börüsoy Bakülü lehçesiyle adamın ağzına öykendive kısa kesti: - Heri! Börüsoy, yolda düşmesin, takılıp yırtılmasın diye, resmi tutmak için kamyonetin kasasına bindi ve kamyon hareketlendi. Araba kapıdan uzklaşınca, bir eliyle resmi tutan Börüsoy, diğer eliyle ressam kardeşlere ve Ağayar’a el salladı. Bozuk yolda çukura düşen araba silkeleyince, dengesini kaybeden Börüsoy, havada olan eliyle güçlüle ipten asıldı. Ressam kardeşler bahçe kapısını kapatıp birer sigara yaktılar. Ağayar ise yeniden balkona çıkıp çayını tazeledi. Fırtınanın şiddetlenmesi, Nadir’i endişelendiriyordu. Nazım ile sohbet etseler de, onun aklı fikri rüzgarda idi. Aradan beş dakika ancak geçmişti ki, Ağayar, balkondan kara haberi verdi: – Baba! Nadir biraz sinirlendi: – Ne var, ne oldu? –Bozkurt geri geliyor. – Niçin geri geliyor oğlum? – Ben ne bileyim baba? Üçü birden bahçe kapısını açıp sokağa fırladılar. Kamyonet homurtuyla gelip onların az ilerisinde durdu. Börüsoy’un başı,

Bozkurtun yırtılmış gövdesinden dışarı çıkmıştı. Börüsoy’un gözünden hiç çıkarmadığı, üç buçuk numara gözlüğü de yoktu. Sesi ağlamaklıydı: – Bin pişman oldum. Rüzgar, resimi elimden aldı. Bozkurt demire takılıp yırtıldı, iyi bağlayamamışız. Çabuk olun, yardım edin, Bozkurt’u rüzgar alıp gidecek, zor bela tutuyorum... Ağayar hemen komyonetin üstüne çıktı. Yardımlaşıp resmi arabadan aşağı indirdiler. Bozkurt, başından beline kadar, yaklaşık iki metre kadar yırtılmıştı. Sanki ölçüp biçip, keskin bir makasla dümdüz kesmişlerdi. Bozkurt resmini, bahçeye getirip balkonun önüne, rüzgar almayan bir yere dayadılar. Börüsoy, başını sallayıp kendi kendine kahretti: – Soyka gözlüğüm de düşüp kırıldı. Bu fırtına benim için esiyormuş. Ressamların dili damağı kurumuştu. Bu ümit dolu sözleri demese Börüsoy, Börüsoy olmazdı: – Geleceğim Nadir, sözüm söz! Ben mitinge yetişmeliyim! Cevap beklemeden kapıdam dışarı çıktı ve hızla kamyonete bindi. Kamyonet bahçeden biraz uzaklaştıktan sonra, Nazım dişini sıkarak Börüsoy’un arkasından söylendi: –Köpeoğlu, mitinge de kamyonla gidiyor! Börüsoy, ertesi gün Nadir’in atölyesine geldi. Cebinden iki adet elli binlik çıkarıp masanın üstüne koydu ve: – Nadir, dedi, Bozkurt’un parasını taksit taksit ödeyeceğim. Ortada olmayan bir resimin parasını, partiden istemeye yüzüm tutmadı... Nadir bunları bana anlattığında, hadisenin üstünden üç ay, dokuz gün geçmişti. O, günden beri Börüsoy’dan bir haber yoktu. Elbette para bulamadığı için utanıyor, Nadir’in gözüne görünmek istemiyordu.


KÜN EDEBİYAT

DELİKLİ DEMİR İSTASYONUNDA MANİDAR HANIM

Ahmet YOZGAT “Düüüt!” diye uzunca bir düdükle girerdi istasyona 19.15 treni. “Varsın girsin!” diyesim gelirdi. Çünkü benim derdim başkaydı nice zamandır, istasyonun günebakan tarlalarından yana açılan batı kapısı bin milyonuncu gıcırtısını bir bağlama sol majöründen çıkartıp bankonun arkasında, yıllar yılı eskimiş bir kahverengin köy fotoğrafı tonunda oturan beni daldığım işten uyandırırdı. Ya... Aslında o ben değildim. Bir Alman mimarının elinden çıkmış, kuzeyli tipi, dik çatılı kesme taşlı yapının gün batımı köşesindeki köşe taşıydım... O olmadı. Saçakları kök boyayla boyanmış bir Pakize’ydim, hem de ince beli henüz yerden kalkmış olan. Bir kışlık, bir kaşıklık yiyeceği için kılı kırk yaran karanlıklar prensi karınca... O da olmadı. Her yanı Hitit nakışlarıyla bezeli heybesi dalında bir eski zaman yolcusu Hızır baba... Ya da ben... Yani Şahsuvarzade Zincire Hanım oğlu Zadegân Fehmi Beydim varsayın ki... O zadegânın tepesi her zaman olduğu gibi bir tutam saçaklık arpalılığıydı. Geçmiş zaman kibarlığından kalan son hatıra... Kalbi nice zamandır gümanlar aynasında;

elleri ise kendi iç tarihinde, arada bir rastladığı köşe başı selamlaşmaları kadınının ne olduğu üzerine şakak kaşımalarındaydı. Manidar Hanımın, yüzüne rapt edilmiş olan: “Bu gün, o gün mü yoksa?” acabası yuvarlağıyla istasyona girişi eski bir tahta sandalye tanıklığında yaşanıyordu yine. Zaman 19.15’ten az önceydi. Sekiz ay, on altı gün... Evet, tam bu kadar olmuştu. Eylül ayı, kocaman ayaklarını kaldırımlardaki hazan yapraklarına basa basa çıkarken, beyaz eldivenli elini sallaya sallaya uğurlamıştı onu. Yanında “arbayter” arkadaşları... Tam bir kompartıman dolusu adam, içleri kan ağlarken, yüzlerinde -belki de sahte- gülücüklerle düdük düdüğe uçup gitmişlerdi. İlk tanık, yukarıda bir görünüp kaybolan eski tahta sandalye idi. Evet, bir sandalye... Daha doğrusu bir koltuktu ama Manidar Hanım ona sandalye adını koymuştu; Fehmi Beyde ona yakın bir şey söylüyordu: Oturak... Alelade ama konuşkan... Zavallı bir tahta parçasıydım neticede ben de. Fakat tanıktım. Olana bitene, gelene geçene... Yani her şeye... O güne de tanık olmuştum. Manidar Hanım, beyaz eldivenli elini mavi tulumlu onca adamın arkasından yalnızca biri için sallarken de ben buradaydım, işte, bu da benim sırrımdı. Yani tek düze yaşantımda arada sırada pıtlayan yürek çarpıntımdı bu tanıklığım. Zaten ilk kez o güngörmüştüm. Tepesi tutam saçlı adam da o gün görüyordu. Yüreklerimizin çarpıntısı birbirine karıştı sanmıştım. Tren, kampanasını çala çala uzaklaşırken o yürümüş ve yanıma kadar gelmişti. Üzüntü içinde ve erir gibi üzerime oturduğunu hissetim. Bu sırada, tepesi tutam saçlı adam da az ötemdeydi. Ben nasıl bakıyorsam ona, onun bakışı da kopyalanmış gibi aynımdı. Ama o benim üzerimdeydi. Onun değil... Ondan sonra da hep benim üzerim de oldu. Onun değil. O da çok istiyordu üzerinde olmasını. Biliyordum bunu, hem de adım gibi. Adımsa oturaktı.

59


KÜN EDEBİYAT

Sonra nefes nefese buhar soluyarak, altıncı yola girerdi 19.15; on sekizinci peronda dururdu. Kanımca yollar eskitiyordu adamı. Treni bile... Nereden başlanabilirdi söz konusu eskiliği anlatmaya ki? Mesela, üzerinde bir zamanlar Münih Haydarpaşa Kurtalan yazan şu levha, sanki beyaz üzerine kırmızıyla yazılmış boyalı yazısını seven bir tırtıl tarafından yıllar yılı kıtır kıtır kesilerek orasından, burasından örselenmiş; neredeyse okunamaz hâle getirilmişti. Vagonların sırtı, yüzlerce yıldır güneş altında dolana dolana kabuğu paslanmış bir tosbağa gibi kahverenginin en paslı tonuna duçar olmuştu. Lokomotifin tam şafağındaki o büyük far, üzerine yapışan toz toprak sayesinde neredeyse kör bir adamın tek gözü gibiydi. Gündüzleri hadi neyse de geceleri, ray yordamıyla gidip geliyordu. Manidar Hanım ��nce rayların sesini dinledi, sonra gözünü ufka dikip merakla bakmaya başladı. Bir süre sonra 19.15 görünmüştü. Bugünden sonra dediysem de bugünden sonra değildi. Tam iki yıl sonraya yakın bir zamanda birdenbire çıkagelmişti. Sis gibi mavi ve buğulu... Daha gar kapısının kahverengiye çalan korozyonik gıcırtısıyla başımı döndürdüğümde “Şak!” görür görmez tanımıştım. Tabi o da tanıdı sanıyorum, ikimiz de fırladık yerlerimizden. Ancak ben, oturdum kaldım, çakılı olduğum yerimde; o birkaç adım dışına çıktı bankonun. Sonra o da döneledi kaldı. Doğru kalakalmıştım. Sağa mı gitsem, solan mı; yoksa yukarı mı, aşağı mı? Ben nereye gidersem gideyim, gözüm hep aynı noktadaydı: Manidar Hanımın yeşil mantosunun en üst düğmesinde. Düğmenin mor ipliğinde... İpliğin eflatun lifinde... Lifin... Ben bu sırada, gar kayıtlarının son durumun inceliyordum. Gar şefi, her zamanki, kendisini kral sanan hâliyle taht odasının kapısını açmış dışarı çıkmıştı. Şapkasının aynasını parlata parlata üzerime doğru geliyordu. Bu arada o bet sesiyle, bir horoz gibi gıdakladığını duyuyordum. Her vakit olduğunca etrafına emirler yağdırmakla meşguldü. Bir ara: “Hey, Şahsuvarzade Zincire Hanım oğlu Zadegân Fehmi Bey” diye ünlediğini işitecektim. Bu bendim, Zadegân Fehmi Bey... Güya aklı sıra alay ediyordu benim-

60

le: “Hey, Zadegân Fehmi Bey!” Kızmam için içindi ancak. Doğrusu ya bu adamdan korkuyordum. Hele üzeri, kocaman gri beneklerle kaplı ellerinin, bana en anlamsız uzantısı gibi gelen olan işaret parmağını üzerime bir mıh gibi dikip; “Sen bana baksana Şahsuvarzade!” deyişi yok mu? Çileden çıkartıyordu beni. Oysa o dediği ben değildim; doğru, adım Fehmi’ydi ama o da bir kral değildi ki, oturduğu küçük oda da taht odası sayılmazdı. Hepi topu iki çarpı üç ebadında bir ofisti. O kadar. Manidar Hanım bir ona bakardı bir bana. Bıyığının altından güler miydi ne? Mutlaka komiğine giderdim ben. Oysa komiğine gideyim istemezdim. Çünkü seven ister miydi? Yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyan bankonun arkasından, bir yayın üzerinde oturuyormuşum gibi fırlar; “Geldim Şamil Bey!” diyerek koşardım. Elimde son liste, yolcu listesi... “Bugün kaç yolcumuz var?” diye sorardı gar şefi. Ben her zaman olduğu gibi ona iki adım kala durur, esas vaziyet alırdım: “Tek efendim.” derdim. “Manidar Tonga Hanım.” İkimiz birden, aynı anda kafalarımızı birer Karagöz Hacivat gölge karakteri gibi çevirir o anda çivileri paslı tahta oturağın yanından geçmekte olan Manidar Hanıma bakardık. O ise bana bakmazdı bile. Sonra gelir üstüme otururdu. O rahatladıkça ben de rahatlardım. Yirmi dört saatlik hasretim sona ererdi. Ben, eski bir tahta sandalyeydim ya... Kimse beni anlamazdı, in miydim cin miydim, yoksa bankonun arkasında oturan ve kafasında bir tutam saçı olan şu adamdan daha mı aşağılıktım? Gar şefi, onunla konuşur ama bana asla meyletmezdi. Manidar Hanım derseniz, sadece otururdu; ne sorularıma cevap verir ne de soru sorardı. Arada bir, kafası tutam saçlı adama baktığı olurdu, işte o zaman içim cız ederdi; “neden ona da bana değil.” diye geçirirdim içimden. O seviyorsa ben de seviyordum. Yani bir tahta sevemez miydi? Hem o sevmişti de ne olmuştu. Ya da ben sevmiştim de ne olacaktı, ikimiz de bir milat öncesinde kalakalmıştık yani üç yıl önce uğurlanan o trenin arkasındaki kör noktada. Ben ona bakardım yürekten, o da bize

bakardı, soran gözlerle. Bilirdim onun ne soracağını: “Trenin gelmesine kaç dakika var?” derdi hep. Hâlbuki bilirdi kaç dakika kaldığını. Ama eski tahta oturağa oturduğu sırada yine de sorardı. Oturak, sanki konuşur gibi gıcır gıcır ederdi; gıcırtı sesi Manidar Hanımın cümlesinin son kelimesine karışırdı. Tam cevap vermek için ağzımı açardım fakat benden önce tren şefi araya girer; “Eli kulağında...” deyiverirdi. Tren garı şefine canım sıkılırdı. Böyle durumlarda, şefin yanındaki, şu kafası tutam saçlı bodur adama da çok acırdım. Rakibim de olsa acırdım işte. Bugün de acımıştım. “Listede, her gün olduğu gibi bugünde Manidar Hanım gözüküyor.” dedim. “Ama biliyorsunuz ki asla gitmeyecek.” Biliyorum burada bekleyecek. Üç yıl önce gönderdiğini arayacak gözleri, trenden inen yolcuların arasında ancak bulamayacak. Birkaç yıldan bu yana geçen, sayısını unuttuğumuz günlerin her birinde olduğu gibi son yolcunun inmesini de bekleyecek, hem de bitmez bir umutla. Sonra bitmez sanılan umudu birdenbire yerle bir olacak, işte, o zaman yine benim üzerime oturacak. O ilk gün oturduğu gibi... Ben öyle deyince tren şefi, dönüp ona baktı. Kafasını bir o yana bir bu yana salladı. Sonra fısıltılı bir sesle; “Yazık yahu.” dedi. “Birisi buna anlatsın artık onun gelmeyeceğini.” Kim anlatabilirdi ki? “Mesela sen...” deyiverdi tren şefi. Tepesi tutam şart saçlı adamın hortlak görmüş gibi geri geri kaçtığına tanık oldum. “Hayır hayır ben anlatamam!” diyordu panik hâlinde. “En iyisi siz anlatın.” Tam da burada Manidar Hanım araya girip “Ne anlatmak istiyorsunuz?” diye soracaktı ki, daha doğrusu sordu fakat sesi trenin sesine karıştı gitti. Bir daha sormadı. Çünkü Manidar Hanımın beklediği an gelmişti, yeşil mantolu kalbimin kadını üzerine oturduğu tahta oturaktan yay gibi fırladı ve koşa koşa garın dışına çıktı. Her zamanki köşesinde, bufet’in yanı başında durdu. Bu sırada, onun yeşile çalan siluetini buzlu camın arkasından hayal meyal görebiliyordum. Önümüzdeki on beş dakika içerisinde yaşayacaklarını da tahmin etmem zor değildi. Yaşasın istiyordum. Ya da yaşamasın be... Ay, ne bileyim ben! Bir


KÜN EDEBİYAT

dilemma içerisinde gidip geliyordum işte. Bir rakkas, içimdeki kadranın bir sevdiğim kadın, sevdiğine kavuşsun; bir de sevdiğim kadın sevdiğine kavuşmasın yanları arasında salınıp duruyordu. Sonunda kavuşmasın noktasında duruverdi. Çünkü o zaman benim sevgimin hiçbir anlamı kalmazdı. Tepesi tutam saçlı adam, bu arada bana dönüp belki de; “Bizim...” diyecekti fakat diyemedi. Gar şefi, sinirli bir ifadeyle azarlıyordu onu. Gar şefi, sinirli bir ifadeyle azarladı beni. Zaten artık anlatmama da gerek yoktu. Buna yakın şeyler söyledi o sinir arasında. Zaten o anda 19.15, gara girmiş, sesini duyan Manidar Hanım ise koşa koşa dışarı çıkmıştı. Aslında anlatmaya gerek vardı da bugünlük yoktu. “Artık yarın için bilet almaya geldiğindi anlatırsın.” dedi tren şefi. “Yapmadığı yolculukların parasını her gün her gün almanın bir anlamı yok. Biliyoruz ki, o nice zamandan beri her gün bir bilet alıyor ama hiçbir yere gitmiyor. Bu durumda, onu buraya çeken ve sayısız bilet almasını sağlayan şeyin gerçeğini artık bilmesi lâzım. Bunun yolu da, yıllar önce gönderdiği o mavi tulumlu adamın uzak bir ülkede kalakaldığının haberini almasından geçiyor. O yok artık. Gelmeyecek. Çünkü orada bir başka dünya kurmuş kendisine. Bunu çevredeki herkes biliyor. Yalnızca Manidar Hanım farkında değil ama o da olmalı artık.” 19.15 tısıl tısıl buhar soluya soluya durmuştu. Bunun üzerine yolcular, ipi kopmuş teşbih taneleri gibi dağılmaya başladılar. Şimdi açılan her kapıdan peş peşe insanlar iniyordu. Bunlardan kim uzun boylu, kimi kısa boyluydu. Kimi kadın, kimi erkek, kimi çocuk, kimi yaşlı... Bazısının eli boş, bazısının eli doluydu; kiminin valizi pahalı, kimininki ucuzdu. Bazısı buralı, bazısı değildi... Fakat hepsi de gülüyordu. Tam karşılarında Manidar Hanım yeşil bir ağaç dalı gibi duruyordu. Her önüne gelene, her kapıdan inene kısık gözleriyle ince ince bakıyor; karşısındaki o mu, değil mi diye kafasındaki fotoğrafla karşılaştırıyordu. Sonra o olmadığını anlayınca bir çizgi daha atıyordu alnının ortasına. Sonra siliveriyorduk çizgiyi, hiç tükenmeyen umudunun silgisiyle. Yeniden kısıp gözlerini, dalıyordu yolcuların yüzlerine...

İşte son yolcu... O da indi. Merdiven basamağında durdu, havayı kokladı; serin memleket havasını ciğerlerine çekti derin derin. Döndü, tren garının taş duvarlarına uzun uzun ve özlemle baktı. Tamı tamına yıl üç önceye gitti düşüncesi. Ancak üzerinde durmadı o anın ya da anların. Uzunca bir zaman yağmur altında kalmış, tüylerinin arasında birikmiş ıslaklığı atmak için çırpınan bir kurt gibi silkindi. Geri döndü. Bu sırada, trenin kapısında belirmiş olan sarışın kadına hitaben; “Kom!” diye seslendi. “Kom Barbara!” Garın kapısında durmuş, 19.15’ten inenlere bakıyordum. Beynim iki adım önümde tren şefi, onun üç adım yanında Manidar Hanım vardı. Üçümüz aynı şeyleri düşünmüyorduk ama aynı noktaya bakıyorduk. O... Aman Allah’ım, o! Şimdi de sırtında bir mavi giysi vardı. Ama bu bir tulum değildi; usta bir terzinin elinden çıkmış olduğu hemen belli olan pahalı bir elbiseydi. Adam, tulumuyla gitmiş; pahalı elbisesiyle dönmüştü, işte o an, benim bittiğim andı. Ya Manidar Hanım ne âlemdeydi? Dönüp ona baktım merakla. O da tanımıştı mavi giysili adamı; bıyığını kestirmiş, tulumunu çıkarmış olmasına rağmen tanımıştı ve yıllardan beri ilk kez gülümsüyordu belki de. Tam yerinden yekinmiş, mavi elbiseli adama doğru koşacaktı. Belki de kollarını aça aça... Genç kızlığında düşlerine yattığı sonra da bir gece elinden tutup dağa kaçtığı, çok sürmeden uzak diyarlara uğurladığı adamı sarmalamasına ta teren garında başlayacaktı. Ancak o anda beklenmedik bir şey olmuştu. Mavi elbiseli adam; “Kom.” diyordu merdivenin başında durmuş, çevresindeki garipliklere ürkek ürkek bakan sarışın bir kadına. Kafası tutam saçlı adamın, tam arkasındaydım. Dışarıda neler olup bittiğini ancak onun hareketlerine bakarak anlayabiliyordum. İlk başlarda sakindi adam, sonra birdenbire depreşti. Orada bir şeyler oluyordu. Olağanüstü bir şeyler... Tutam saçlı adam, kapının önünden çekilse neler olduğunu görebilecektim ama rakiptik ya ikimiz, yani ikimizde aynı kadını seviyorduk ya; bu yüzden adam benim dışarıda neler olup bittiğini anlamama izin vermiyordu. Tam bu sırada, bir banliyö tereni daha

kalkıyordu istasyondan; hızı gide gele artıyordu. Manidar Hanımın koştuğunu gördüm ancak bu koşu mavi tulumlu adama doğru değildi; tam da banliyö bitirenine karşıydı. Bu sırada, şaşkınlıkla izliyordum arkasından onun her hareketini. Beynimde bir soru şekilleniyordu saniyeler arasında: Aman Allah’ım, ne yapıyordu bu kadın? Ne yapmaya çalıştığını anladığımda ise geç kalmıştım. Buna rağmen yerimden fırladım ama iki adım ancak atabilmiştim. Manidar Hanımın vücudu, hızla çarptı lokomotifin sağ ön köşesine. Sonra rayların üzerine yuvarlandığını gördüm. Banliyö makinisti, acı acı klakson çaldı; bu sese fren gıcırtıları karıştı. Ancak artık yapacak bir şey yoktu, fren sesi beş saniye sürdü. Sonra banliyö durdu. Bir uğultu bir gürültü; garın her tarafından koşuşturmalar başladı. Tek koşamayan bendim. Çünkü yere ayaklarımdan çakılıydım. Allah kahretsin! Ne kötü şeydi yere ayaklarından çakılı olmak! Dışarıda olağanüstü bir şeyler olduğunun farkındaydım. Çakılı olduğum yerde meraktan kıvranırken ne yazık ki yapacak bir şeyim yoktu. Belki de tutam saçlı adamın dönüşünü beklemeliydim. Eğer olanlar Manidar’la ilgiliyse en açık seçik duyguyu onun yüzünde yakalamam mümkündü. Neyse ki beklemem uzun sürmeyecekti. Bir süre sonra göründü kapıda. Tutam saçı bir deve kuşu kuyruğu gibi kabarmıştı. Hayatı bitmiş ve soyu tükenmiş gibiydi. Ayaklarını sert zeminde sürükleye sürükleye yanıma kadar geldi. Boş bir çuval gibi üzerime oturdu. Onun; “Sevdiğim kadının sonu böyle olmamalıydı.” diye mırıldandığını duydum. Ben de, tutam saçlı adamı taklit ederek; “Aylardan beri üzerime oturan, sıcaklığını ta kalbimde duyduğum ve belki de tahta tarihinde ilk defa âşık olan benim sevdiğim kadının sonu böyle mi olacaktı?” demiştim. O anda bütün çivilerimin söküldüğüne tanık oldum Sonra darmadağındım ve hiçbir şey duyamaz hâle geldim. Tutam saçlı adam, tahtalarımın arasından doğruldu. Yıllar yılı oturduğu bankosuna doğru sürüklenerek ilerledi. Bir süre sonra eşyalarını topladığına ve onları tıkış tıkış bir umursamazlıkla üzeri yazılı poşetlere doldurup gardan ayrıldığına şahit olacaktım. Gitmeden önce az ötemde karşılaştığı gar şefine; “Şefim.” diyordu, “istifa dilekçemi daha sonra gönderirim.”

61


KÜN EDEBİYAT

GECEYE SIKIŞIP KALMAK Üzeyir SÜĞÜMLÜ

K

orkma! Korkma! Bu bir rüya, diye seslendi kendine usulca. Bunalmış ve korkmuş bir vaziyette, telkin etmeye çalıştı kendini ve bir daha kapadı gözlerini... Vücudu terden sırılsıklam olmuş ve adeta ateşler içinde yanıyor gibiydi. Ellerini ve bacaklarını hareket ettiremediğini fark ettiğinde, bütün gücünü kullanarak zorladı kendini; fakat boşunaydı bu çabası. Sanki görüyor, duyuyor, düşünüyor ama bilinmeyen bir güç onu olduğu yerde hareketsiz kılıyordu. Açtı gözlerini ve bir süre seyretti etrafını ümitsizce. Bu durumun ona verdiği çaresizliği kabullenerek göz kapaklarını dış dünya penceresine bir perde gibi indirdi. Görmezden gelecekti her şeyi… Gözlerini açtığında, sıradan bir gecenin sıradan bir sabahına uyanmış olmalıydı. Karmaşıklaşmış zihninden tam olarak böyle geçirse de; gece, gündüz olmadan rahatlayamayacaktı. Gece, gündüz olmadan huzur bulamayacaktı ve gece, gündüz olmadan korkuları sonlanmayacaktı. Sanki her şey, gecenin gündüze çıkmasıyla bitecek gibi geliyor ve bu düşünce ona, şu anki sıkıntısının geçiciliğini telkin ediyordu. Ve ruhuna az da olsa bir ferahlık verdi bu telkinler. Yine de tedirginliği sona ermemiş ve kalp çarpıntıları zaman zaman artmış ve boğazı da kurumuştu. Zor yutkunuyordu. Su içmem lazım, diye mırıldandı. Hiçbir şey yapamayacağını anladı… Ve kapadı gözlerini tekrar… Bir sağa dönüyor, bir sola dönüyor, sonra yüzükoyun bir halde yatmaya çabalıyor o da çözüm olmayınca sırtüstü pozisyonunu alıyor ama yine de uyku teslim almıyordu onu… Yalvarıyordu Allah’a bu durumdan kurtarması için kendini. Dudaklardan mırıldanmalar artıyordu her geçen dakika. Yarı ölüm demek olan uykuya bir an önce kendini teslim etmesi için, iç dünyasında yakarış fırtınaları kopuyordu. Bu gece neden böyle olmuştu? Aslında göz kapakları dış dünyaya bir tepki olarak kapanmıştı. Kontrol edemediği ve onu yoran dış dünyayı görmemek ve görmezlikten gelmek… Korku bir kaçışa

62

yol açıyordu ve o da bu durumdan kurtulmak için uykuya kaçıyordu. Ve uykudan sonra gelecek olan sabahı arzuluyordu. İşin sırrı buradaydı biraz da… Sabaha kavuşmak ve son vermek olanlara… Uykuya kaçış denemesi ve dış gerçeklikten kendini soyutlama çabası da çözüm olmadı sıkıntısını azaltmaya… Gözleri kapalıydı ve dış dünyayı görmüyordu; fakat iç dünyasındaki yansımalara ne demeliydi? Karmakarışık ve daha önce hiç görmediği şekiller beliriyordu kapalı gözlerinin önünde… Ve kelimelere döküldü şaşkınlığı: “Allah’ım nedir bunlar, neler görüyorum ben!” İnsan, daha önce görmediği ve bir şeye benzetmekte zorlandığı silüetler gördüğünde ne kadar tedirgin olursa gecenin bir vakti; o da, bir o kadar tedirgin olmuş ve korkmuştu. Bir girdabın içinde kaybolmanın verdiği hissiyattan kaynaklı psikolojik kasılmayı yaşıyordu şimdi. Titremeye başladı… Artık vücudunun kontrolü tamamen kendinden çıkmıştı. Bu şekilde daha fazla dayanamazdı… Acaba gözlerini yeniden açtığında dış gerçeklik değişmiş olur muydu? Bilmiyordu… Yine de gözlerini açmayı denemeliydi. Ve açtı gözlerini tedirgin bir şekilde dış dünyaya… Yatağında oturur vaziyeti aldı hızlıca ve etrafını dikkatle izlemeye başladı. Vücudunun kontrolü kendine geçmişti tekrardan. “Ohh! Hiçbir şey yok. Şükürler olsun Allah’ım.” derken gözlerini ovuşturmuş ve bu garabeti üzerinden atmanın verdiği rahatlama hissi iliklerine kadar işlemişti. Derin bir nefes alarak rahatlamaya çalıştı. Bu durum çok uzun sürmeyecekti. Yine de bu rahatlama hissi için o an neler verilmezdi ki… Ellerini gözlerinden yavaşça indirdi ve tam karşısında bir siluet belirdi. Yine başlıyordu her şey… Gördüğü, elleri kolları olan bir nesne değildi, yani insana ya da herhangi bir hayvan biçimine benzetememişti ilk başta yaptığı çıkarsamada. Şu an tam karşısındaydı. Tanımlayamadığı, belirsiz bir biçimi bulunan görüntü de neyin nesi idi? Acaba baktığı an mı belirmişti, yoksa zaten var mıydı odasında öyle bir görüntü? Bildiği sadece gördüğünden ibaretti. Dolap ile yatak arasındaki boşlukta duran, kendisi ile doksan derecelik bir açı oluşturan bir görüntü… Kendi kafası ile belli belirsiz görüntünün en üst noktası arasında yaya benzer bir çizgi


KÜN EDEBİYAT

oluşmuştu. Geometrik bir durum çıkarsaması yaptı zihninden görüntüyü tanımlamak için ve zihni, daha da allak bullak bir hale geldi. Kombinasyonlar oluşturmaya başlayan zihni, o kadar zorlamasına rağmen bir tanım getiremedi bu görüntüye… Bu bilinemeyen ve tanımlanamayan şeyin karartıya benzer bir biçimi vardı, biraz da duman birikintisini andırıyordu. Yağmur yağmadan önceki heybetli karanlık bulutlara da benzemiyor değildi… Sonuçta odasında bir şeylerin olduğu kesindi ve öylesine bir zihin yanılsaması da değildi. Yaşlanmış aklının bir oyunu olabilir miydi? Bu ihtimal dâhilindeydi ama bu geceye kadar böyle bir durumla karşılaşmamıştı. Tekrardan, rüya olabilir mi, diye düşündü. “Şu an bir rüyanın içindeyim ve gördüğüm görüntüler de rüyanın birer parçası.” diyerek kendini rahatlatmaya çalıştı. Yok, bunlar rüya olamazdı. Rüya ile gerçeği ayırt edecek kadar bilinci yerindeydi. Her şey gerçek gibiydi. İşte karşısındaydı, görüyordu… Net bir şekilde olmasa da görüyor ve bu durumun tedirginliğini hissediyordu… Yine bir titreme aldı vücudunu baştan ayağa kadar… Kontrolü yeniden kaybediyordu… Rüya ile gerçek, yalan ile hakikat kadar birbirine karışmıştı bu kurguda... Ya gerçekti ya da rüya... Her ikisi de değilse şizofrenik sanrılardı gördükleri... bunların hiçbirisinin olmama ihtimali de vardı. Şizofren kelimesi kulaklarında usulca çınladı. İşte bu kelime onu oldukça ürküttü. Şizofren… “Ben şizofren miyim yoksa?” Şizofren bir insan hayali belirdi zihninde aniden. “Yok yok, ben şizofren değilim. Allah’ım nedir bunlar, bu gece neler oluyor bana?” Korkmamasını telkin etti kendine yeniden. Bu durumla savaşmalıydı. Güneş, er geç doğacaktı ve bütün saçmalıklar sonlanacaktı. Ve güneş doğduğunda, karanlık aydınlandığında bütün bunların bir yalandan ibaret olduğunu göreceği inancıyla seslendi kendine: Korkma!.. ……………………………………… ………………………………………… ………………... Aslında korkma seslenişi onu öyle çok korkutmuştu ki, tarifi imkânsızdı bunun... Kim korkmazdı ki ya da endişeli olmazdı böyle bir durumda? Hiçbir şey olmuyormuş gibi de davranamazdı. Kendince en doğru olanı yaptı ve tekrar kapadı gözlerini… Sonuç bir zaman değişmedi.

Tedirgin bir şekilde gözlerini açtığında gece son demlerini oynuyordu. Etrafına baktı hızlıca. Her şey yok olmuştu. Evet, hiçbir şey yoktu odada. Her şeyin zihninde gizlendiğini bildiğinden olsa gerek zorladı zihnini. Ne gördüğünü hatırlamaya çalıştı dakikalarca ama hatırlayamadı. Gerçeklikten kopan ve gerçekliği yakalamaya çalıştıkça içinde bulunduğu duruma anlam veremeyen, nihayetinde gerçekliğe döner dönmez geriden bir iz bulamayan bir insanın psikolojik çöküntüsünü yaşıyor gibiydi şimdi. Yorgun düşmüştü ruhu. Bir gecede birkaç yıl yaşlanmış hissini veriyordu bu durum ona. Uyuyakalmıştı bu yorgunlukla… Hangi boyuta gider, geri döner mi bilinmezdi… Sonuçta gece şafağa gebeydi ve gün aydınlandığında netleşecekti çoğu şey… Gece şafağa gebe iken dünyanın karanlığında olup biten gizemlerde bir telaş vardı. Çok az bir zaman sonra görünür olacaktı her şey ve insanın çıplak gözle görebileceği bir dünya haline gelecekti. Her gün, gece ile gündüz bu tedirginliği yaşıyordu… Sabah, karanlık ruhlara ferahlık hissi verecekti yine… Sabah taze bir oluş, mutlu bir başlangıç olacaktı çoğu insan için. Gün aydınlığında olmaması gerekenler sabah inlerine çekilecek ve görünür olması gerekenler gün yüzüne çıkacaktı. Şafak ise bu geçişin adıydı. Karanlık yerini aydınlığa bırakıyordu sonunda… Bunun insan üzerindeki etkileri de azımsanmayacak derece çoktu. Gece kararan, gündüz aydınlanan dünya; insanı da etkiliyor ve insan bir dönem kararıyor bir dönem aydınlanıyordu. Bu durumda her gece, gündüz ile sonlanmalıydı ruhun ferahlığı için. Gündüz ise geceye çıkmasa da önemli değildi belki de… Ve güneş doğdu… Terden sırılsıklam bir şekilde uyandığında saat 11 olmuştu. Öğleye yakın bir zaman diliminde olduğunun farkında bile değildi. Hayatında ilk defa bu kadar geç uyanmıştı. Uyanır uyanmaz, müthiş bir rahatlama hissi kapladı ruhunu. Şimdi her şey ortaya çıkmıştı işte. Her şey ortaya çıktığına göre ve her şeyin içinde dün geceki görüntüler olmadığına göre o, şizofren değildi. Bir çocuk gibi sevinerek kalktı yataktan… Huzur bulmuştu gecenin sona ermesinden ve günün aydınlığından. Gece hiç bitmeyecek, sonlanmayacak gibi gelmişti. Her şeyin bir sonu vardı ve gece de gün ışığında hükmünü yitirmişti. “Sonunda dualarım kabul oldu.” diyerek kendini sıradan meşgalelere bıraktı

günün ilerleyen saatlerinde. Gece olup bitenler çok fazla yer kaplamıyordu gün boyu zihninde. Onların da bir vakti vardı ve zamanlarını bekliyorlardı. İnlerine çekilmişlerdi. Gün batımı… Güneş yavaş yavaş çekiliyordu gökyüzünden. Evin yolunu tuttuğunda, günün sıradan meşgaleleri sıradan bir şekilde zihninden akıp giderken, aniden, batan güneşe takıldı gözü. Güneşin batması, aydınlığın yerini karanlığa bırakması demekti. Sadece bununla da kalmıyordu. Gecenin hâkimiyeti çökecekti insan ruhlarının üzerine. Ve dün gece olanlar zihninde kıpırdanmaya başlamıştı şimdi ve onu korkutmuştu. Eve gitmek zor gelmişti. Acaba yeniden yaşayacak mıydı, tüm bu olanları bu gece? Eve girer girmez hemen salona attı kendini. Düşünceli bir vaziyette otururken, oğlu geldi yanına. Babasının canının sıkkın olduğunu görünce sebebini sordu; fakat tatmin edici bir cevap alamadı babasından. Bu yaşta, her akşam, aynı evde, oğlunun yanında olduğunu görüp mutlu olabiliyorken; bu akşam durum oldukça farklıydı. Oğlunun yanında kalıyor olması bile onu teselli edemiyordu şimdi. Odasına baktı göz ucuyla. Biraz korkuyla… Bir düğüm vardı zihninde. Ve bunu çözmeliydi. Düğümün oluştuğu oda oradaydı ve cesaretini toplamaya çalıştı. Hiçbir şey söylemeden odasına gitti. Akşam yemeği bile yememişti. Aradan saatler geçmişti. Oğlu, babasında bir gariplik olduğunu anlamıştı. Hasta olabileceğini düşündü ve rahatsız etmek istemedi, uyusun dinlensin biraz, düşüncesiyle. Gece bir hayli ilerlemişti ve babasının odasının ışığı hala yanıyordu. Merak edip odaya girdi ve babasının uyuyup uyumadığını kontrol etmek istedi. Tam ışığı kapatacaktı ki buna fırsat bulamadan babası seslendi: “Işık açık kalsın oğlum.” Gece bir hayli ilerlemişti. Ve ışık hala yanıyordu. Yanan ışığın etrafında birkaç kelebek dönüyordu. Ve yatakta, geceye sıkışıp kalmış yaşlı ve yalnız bir adam yatıyordu. Saatler daha da ilerleyip, gecenin sonu yaklaştığında; yanan ışığın etrafında sadece bir kelebek kalmıştı. Gün aydınlanıp da yanan ışık hükmünü kaybedinceye kadar bir kelebek orada duracak ve sonra kaybolacaktı. Ve o ışık, bir daha da yanmayacaktı…

63


KÜN EDEBİYAT

ELİF, TİNA, LA PRİMEVERA Mustafa ÇİFTÇİ

A

nnem, Elif’in ödevini beğenince “aferin kızımaaa” demişti. Edebiyat öğretmeni olan annem böylece “kızımaaa” diye uzatarak Elif’i “kızı” ilan etmişti. Benim annem edebiyat öğretmeni Mualla Hanım. Babam hem okul müdürü hem matematikçi Mümtaz Hocadır. Ben onların okulunda, ilçenin en iyi okulunda onların gözetiminde okudum. Elif de aynı sınıftaydı. Hayrettin Efendi’nin, Müstahdem Hayrettin Efendi’nin saçları örgülü ve çok okuyan kızı Elif. Elif’i annem çok severdi. Ben de Elif dedikçe, Elif’e baktıkça ölürdüm. Elif çok okurdu. Hem de ne çok. Beraberce çocuk kütüphanesine gidebilmek için ben de çok okumaya başladım. Okumalar hem bana hem Elif’e “kocaman aferinler” olarak döndü. Kütüphaneler haftasında Elif’e “en çok okuyan çocuk ödülü” verildi. Törende, annem, ben ve Elif yan yana bir fotoğraf çektirdik. Ben sonradan Elif’e daha da vurulduğum günlerde bu fotoğrafa bakar “şu dünyada iki büyük nimetim var” diyerek ağlardım. Ben Elif’e çok ağladım. Türkü dinleyerek ağladığımı annem ya da babam duysaydı. Ağlamamın normal bir süreç olduğunu söyler ve ilk gençlik de bu tip duygu dalgalanmalarını normal karşılarlardı. Ama onlara göre “türkü dinleyerek ağlamak” ne bileyim biraz “şey”di. O “şeyi” ne annem ne babam hiçbir zaman tam izah edemediler. Taşrada bir okulda Cumhuriyet neferi olarak “açık alınla” çalışırlarken benim türkü dinlememi ve müstahdem Hayrettin Efendi’nin saçları örgülü, yanakları pembe ve hafif tombul- Allahım şimdi anlatırken bile kötü oluyorum- kızına yanık olmamı pek “şey” bulurlardı. Eğer ben söyleyebilseydim.

64

Evin tek çocuğu olan ben, annem ve babamla bu meseleleri hiç konuşmadım. Hatta ben herhangi bir meseleyi onlarla hiç tartışmadan, iki öğretmenin benim hakkımda çizdikleri ve benim ağır ağır üzerinden geçtiğim kariyerime boyun eğdim. Zaten aksi bir fikir ya da alternatifim yoktu. Onlar “okuyacaksın” diyorlardı ben de okuyordum. Hem zaten okuduğum yerde Elif de vardı. Çocuk kütüphanesinde hepimizden büyük sobanın yanında ısınarak, Elif’in annesinin yaptığı çöreklerden yiyerek okuyorduk. Annem pek razı olmasa da Elif’in evine de giderdim. İçerden Neşet Ertaş’ın kasetlerinden sızım sızım yayılan “burnu fındık ağzı kayfe fincanı” türküsüyle ile romanların biri bitiyor öteki başlıyordu.Benim türküye olan bağlılığımı bir uzman araştırsa Elif’in evinde içime damla damla biriken bu türküleri bulur belki de kim bilir? Tabi benim için hangi romanda ne demişler, hangi romanla ilgili benim fikrim nedir hiç önemi yoktu. Elif, çokomel kâğıtlarını tırnaklarıyla düzeltir sonra o parlak kâğıtları kitapların arasına koyardı. O kâğıtlar kitapların arasında kalırdı. Ben o kâğıtların peşine düştüm. Elif’i arar gibi, o kâğıtları kitapların arasında aradım buldum. Sakladım sakladım. Ben o dönem ne çok şey sakladım. Ne Elif’i sevdiğimi. Ne babamın nutuklarının uzun upuzun olduğunu. Ne annemin “bunu da oku” dediklerini sevmediğimi hiç söylemedim. Evet onların dediğini yaptım. Okumaya devam ettim. Ama işte öylesine. Elif’in yanında, Elif derdiyle bir okuma… Elif’i geride bırakırken, taşra görevi bitmiş ilçeden ayrılıyorken, babam ve anneme veda yemeği veriliyorken “ben arkadaşımla vedalaşacağım” diye Elif’in evine gittim. Elif’in evine gidince Müstahdem


KÜN EDEBİYAT

Hayrettin Efendi aynen babama eğilir gibi bana da eğildi. Yapma böyle diyemedim. Elifle konuştum. Ne konuştum hatırlamıyorum ama Elif’e kendi yaptığım bir resim verdim. Resimde kalp var. Ama kalp ortadan ikiye ayrılmış. Bir yarısında Elif öbür yarısında Tolga yazıyor. Elif yazan kısım ilçede kalmış oluyor. Kalbin diğer yarısının kanatları var uçuyor. O gece ben Elif’i son kez gördüm. Elif çok az konuşurdu. Ne kütüphanedeyken ne okulda ne başka yerde çok fazla sesi duyulmazdı. O gece de neredeyse hiç konuşmadı. Sadece bana yine parlatılmış bir çokomel kâğıdı verdi. “Bunu da diğerlerinin yanına koyarsın” dedi. Demek biliyormuş. Demek benim kitapların arasından Elif’in parlak kâğıtlarını topladığımı biliyormuş. “Bildiğini bilseydim Elif…” diyemedim. “sağol” diyebildim. “çok sağol” Sonra Elif’in annesi Nuriye teyzenin elini öptüm. O da beni öperken dayanamadım, sarıldım. Sonra ağlamaya başladım. Nuriye teyze de bana sıkı sıkı sarıldı. “yavrum üzülme” falan dedi. O ne derse desin benim umrumda değildi. Nuriye teyze Elif gibi kokuyordu. Kokladım kokladım salya sümük karışık ağladım ağladım… Annem ve babam yeni okula yelken açtılar. Benim okuma yazma ve imtihan maratonum devam etti. Ben yıllarca her gece parlak kâğıtlara bakarak okudum. Üniversite tercihimde; babam tıp, annem mühendislik deseler de benim romanlar, hikâyeler ve şiirlerle zehirlenmiş tahsilim sınav sorularını hazırlayanlar tarafından makbul görülmediği için ancak kütüphanecilik okuyabilirdim. Yani romanlar, hikayeler ve türlü edebiyat mahsulleri ve Elif elele verip benim çizgimi gizli gizli belirlemişlerdi. Ben Dil Tarih’e kaydoldum. Bilenler bilir Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi küsmüş bir binadır. Kime küstüğüne hiç girmeyelim. Fakültede çoğu zaman kütüphanelerde, hem artık profesyonel bir kütüphaneci olarak hem de rafların arasında Elif’i arayarak dolaştım. Elif’in rafların arasında ne işi var? Yok biliyorum. Elif artık yok. Bunu yıllarca, her gece kendime söyledim. Hatta

kızdım. “Bırak artık yakamı Elif” dedim. Yerimden fırlayıp parlak kâğıtları yırtasım geldi. Ama olmadı. Yırtamadım. Kütüphaneci olunca Osmanlıca öğreniyorsunuz ya. Ben alfabenin elif ile başladığını öğrendiğim gün elimde kitaplar Ankara’nın cetvel artığı sokaklarında “elif” dedim dolaştım. “elif ile başladım Elif ile bitecek bu iş” dedim. Benim alfabemin ilk harfi “Elif” dedim. Yurttaki odamın duvarına kocaman bir elif çizdim. Kimse yadırgamadı kütüphaneci adamız ya… Karar vermişim. O yaz fakülte bitecek. Ben bir şekilde artık Elif meselesini mesele olmaktan çıkarak anneme, babama açacağım ne olacaksa olacak. Oldu ne olacaksa hepsi oldu. Ben “Elif” deyince. “Hangi Elif ?” dediler. Zihinlerinin en karanlık köşesinden Elif’i, annesini, babasını daha doğrusu “müstahdem” babasını alıp getirip koydular evin orta yerine. Ve mahkeme başladı. “Ne münasebet efendim” diyerek annem kriz geçirirken babam “Müstahdem Hayrettin Efendinin bir kızı vardı evet” diye uzun uzun ve yarı dalgın konuştu. Evde kurulan mahkemeden Elif’in uzak çook uzak bir yerde, bir zamanlar taşra görevinden kalmış öylesine bir hatıra olduğunu. Ama babasının durumu ve diğer bir sürü doku uyuşmazlığı sebebiyle Elif’i unutmam gerektiğini söylediler. Onlar içlerinde ne varsa, benim kırılacağımı, üzüleceğimi hiç ama hiç hesap etmeden söylediler. Yaralı uzvumu kestiler. Böylece bedenime yayılma riski bulunan Elif kaynaklı maraz acı da olsa şifa buldu onlara göre. Evet onlar tarihin ve belki talihin onlara biçtiği rolü oynadılar da peki ben ne yaptım? “Hiç.” Ne yapabilirdim ki? Ben zaten bir şey yapabilecek olsam yıllarca parlak kâğıtlara bakarak, kütüphanelerin rafları arasında kendi kendime Elif türküsü çağırarak dolaşır mıydım? Ben bir şey yapabilecek olsam sadece odamın duvarına Elif yazarak ve ancak Arap alfabesindeki haliyle yazacak kadar cesaret gösterebilerek yaşar mıydım? Yıllar önce bir Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda çekilmiş bir fotoğrafımız var. Annem babam bir de ben. Annem

o fotoğrafın çekildiği gece ufak bir kaza geçirmişti. Kokteylden önce evde hazırlanırken eline sıcak su dökülmüş ve eli yanmıştı. Bu halde baloya nasıl gidilecek sorusu karşısında annem ve babam en ufak bir telaş göstermeden, işte annemin fotoğrafta görülen kırmızı renkli fuları bileğine aksesuarmış gibi takarak baloya gitmişlerdi. İşte benim mesele de bu kadar basitti. Şimdi ben de Elif yanığı yüreğime kırmızı bir fuları aksesuar edecek, hayat balosuna katılacak, gülümseyecek, beni görenlere en ufak bir sezgi imkânı bırakmadan yaşayıp gidecektim. Bu kadar evet bu kadar basitti. Hem zaten benim kendimden hiç umudum yoktu ki. Elif uzakta kalacak. Ben onu uzaktan öylece seyredecektim. Nasıl ki onlar bir müstahdem ailesi olarak memur lojmanına giremez, dışarıdan bakarlardı. İşte öylece uzaktan bakışacaktık. Fakülte bitti. Babamın bağlantıları ve yıllarca çift maaş marifetiyle birikmiş paralar, bir de devlet bursuyla ben İngiltere’ye gittim. Ya da babam gibi söylersem “Londra’da tahsil için bulunmaktaydım.” Mademki kütüphaneci olmuştum. O vakit taşra kütüphanelerinde ömür çürütmek yerine bakanlığın merkez teşkilatında bir görevim olmalıydı. Londra’ya gidenler size zaten uzun uzun anlatırlar. Bol yağmur. Kapalı hava. Kötü giyinen İngilizler. Kibirli British aksanı. İmparatorluktan kalma çelikleşmiş alışkanlıklarıyla İngiltere işte... Benim mastır için bulunduğum üniversite kütüphanesine ilk girdiğimde hayran hayran bakmıştım. Ciltler ciltler dolusu bir mekân. Kütüphane memurlarının adı Tahsin yada Necmettin değil. Buradakiler daha ilgili, daha bilgililer. Evlerinin salonlarında gezer gibi rafların arasında gezinip size rehberlik ediyorlar. Ben mürekkep, kitap tozu, yeşil okuma lambaları arasında kayboldum. Hatta itiraf edeyim “Elif kanaması” bile biraz durdu. Çantamda sandviç ve termosumda çayla kütüphaneye kapak atıp kayboluyordum. Epeyce bir zaman kaybolduktan sonra. Artık “çok okuyan Türk öğrenci” olarak mi-

65


KÜN EDEBİYAT

nik bir şöhrete de kavuşmuştum. Şöhretin tadı. Annemle babamdan gelen “seninle gurur duyuyoruz” mektupları sonunda ben artık ilçede Elif’in annesine sarılıp ağlayan Tolga olmaktan az da olsa sıyrılmıştım.Öyle zannediyordumKütüphane görevlileri ile muhabbeti artırmıştım. Ve artan muhabbetimizin içine bir gün bilardo masalarının çuha yeşili elbisesi, lastik ayakkabısı ve kucak dolusu kitabıyla bir kız düştü. Tina. Tina’nın bütün yüzünü kaplayan ve ona acayip bir İskoç havası veren çilleri. Evet derken “yep” diye kafa sallaması ve her konuyu bir güzel anlaması, çok okuması – okuma konusunda ben onun yanında son hafta finallere hazırlanan Türk öğrenciler kadar zavallıydım- ve herhalde “ islamic studies” yani İslami araştırmalar bölümünde mastır yapması sebebiyle biz o kadar hızlı ve o kadar çok anlaştık ki anlatamam... Tina benim coğrafyamda dörtnala ilerliyordu. Elifin parlak kâğıtlarının ışıltısı arasından bile Tina’yı görecek kadar çok vakit geçirdik. Hatta ben anne babama mektup yazdım; “Tina’nın babası bir havaalanında teknisyen. Annesi de küçük bir pasta salonu işletiyor” dedim. “Yani ne babası müstahdem ne de annesi ev kadını içiniz rahat olsun…” Onların içi rahattı. Oğlu bir de İskoç asıllı bir İngiltere vatandaşı ile buraya dönecek olursa babam artık rakı yerine viski bile içer. Hatta annemin İngiliz edebiyatı bilgileri de hesaba katılırsa biz ne kadar “modern” olurduk anlatamam. Onların içi rahattı rahat olmasına ama hem Elif’in parlak kağıtları hem Tina’nın bazı halleri beni yavaş yavaş yoruyordu. Dediğim gibi Tina orta doğu araştırmaları bölümünde İslami araştırmalar enstitüsü diyebileceğimiz yerde mastır öğrencisiydi. Türkiye ile ilgili çok şey biliyordu. Ama bu bilgiler; nasıl desem biraz kuru, biraz istihbarat raporu gibiydi. Akademik ve kibirli bir merakın mahsulü olan şeylerdi. Ya da daha anlaşılır söylersem; ben

66

eski alışkanlığımla Neşet Ertaş dinlerken o başlıyordu konuşmaya. Bu müziği ülkemdeki İslamcıların dini sebeplerle dinlemediğini, taşralı ya da kırsal kesimdekilerin çok önceden beri dinlediğini ve son yıllarda ise hem İslamcıların hem de entelektüel bir merakla aydın kesimin Neşet Ertaş dinlediğini anlatıyordu. O Neşet diyemiyor “Neset Ertas” diyordu ve uzun uzun konuşurken türkü güme gidiyordu. Tina benim yüz halimden anlıyordu ki türkü boyunca nefes almadan konuşmuş ve türküyü boşa çıkarmıştı. İşte o zaman “fakat Neset çok otantik diyordu” “Otantik değil.O Neşet” diyordum. “Bu adam hepsi hepsi altı tel ile çalınan bir çalgıdan yazımı kışa çevirdin leylam dediği zaman bizim oralarda çok kişi kalp sektesinden gider” diyordum. Ben ne dersem Tina’nın kafasında “Neset”; üzerinde uzun uzun konuşulacak bir “şey” di. Aslında durum gayet anlaşılır bir şeydi. Tina ile kültür farkımız vardı. Evet bunu ben de biliyordum ama ortada olan mesele sadece kültür farkı değildi ki. Tina her şeyi tanımlamak, sınırlandırmak, bir çerçeveye oturtmak istiyordu. Elinden gelse kendine bile dipnot düşecek kadar akademik bir maraza sahipti. O kadar yani… Bütün bunlar olurken ben gizli kutumdan parlak kâğıtları çıkarıyor. “Elifim senin baban neden müstahdem? Benim babam neden bu kadar Ankara ruhlu? Sen şimdi nerdesin? Ben neden buradayım?” diye soruyor soruyordum… İpler La primevera’ya bakarken koptu. Bu tablo Sandro Botticelli isimli birinin yaptığı bahar tablosudur. Bizim işimiz bu tabloya bakacağız ve esinlenmelerimizi not alıp sanat tarihi dersinde anlatacağız. Tina tabloya bakıp gözlüğünü hafif bir darbeyle düzelte düzelte notlar alıyordu. Bir ara bana döndü ve “sen bu tabloya bakınca köyünü hatırlıyorsundur eminim” dedi. Tina yine benim düşüncelerimle ilgili fikir yürütecek kadar bilgiçti. Her zamanki haliydi yani. Ama ben belki de çok dolduğum için koptum. “ Bu tablonun köyle ne alakası var? Ne demek köyümü hatırlıyorum? Sen nerden biliyorsun benim köyüm olduğunu? Belki köyüm var, belki yok ama

sen bir doğulunun her halini bilir misin? Yani nasıl olur da bilirsin? Hem bırak köylüyü bırak doğuluyu sen karşındakinin aklından geçeni “eminim” diyerek nasıl tarif edersin? Sen kimsin?” Tina o kadar şaşırdı ki neredeyse oraya yığılacak. “…ben sadece şey, ben” deyip duruyor. Ama ben bıraktım çıktım La Primevera’yı ve Tina’yı orada, oracıkta… Sonraki haftalar yaprak bile kımıldamadı dışarıda. Ama içimde baraj kapağı açıldı ve benim tüm arazim sular altında kaldı. Kendime kızdım. “Sen adam değilsin” dedim. Sonra kendi pısırık lojman çocuğu suratıma bile aynada tükürdüm. Evet tükürdüm. “Sen sevdiğin kızın adını bile yazamadın. Sadece duvara elif harfi yazıp bakıp bakıp ağlayacak kadar zavallısın. Şimdi de burada kafası oryantalistlikten başka yol bilmeyen zavallı bir kitap kurdunu paylıyorsun. Senden bir bok olmaz” dedim kendime. Ben böylece bohemin dibine vurmuşken bir mektup geldi. Mektup Türkiye’den. Çok şaşırdım. Elim ayağım titredi. Açamadım bile. Yatağa oturup mektubu karşıma alıp baktım baktım. “Gön: Elif …...” “Elif bana bunu yapma. Hayatımı filme çevirdiniz anasını sattığımın İngiltere’sinde. Yıllar sonra ne mektubu şimdi?” diye kızdım. Ama sonunda açtım mektubu. Okuya okuya ezberlediğim üç satır. Ben evleniyorum. Sen geç kaldın. Mutluluklar. Elif. Bir de kâğıt çıktı zarftan. Hani benim ilçeden ayrılırken Elif’e verdiğim resim. Benim kalbim uçuyor uzaklara onun kalbi ilçede kalıyordu ya… Buraya kadar anlattıklarımla sizi avuttuğumu sanmayın ne olur. Ben İngiltere’de mide kanaması geçirdiğimde hastanede bu mektup ve resim yoktu. Onları da parlak kâğıtların arasına sakladım. Hastanede başucumda Tina vardı. Bir hafta hastanede kaldım. Sonra da bir ay kadar yurtta dinlendim. Yanımda Tina. Aklımda Elif. Türkiye’de annem babam. Ve karanlık İngiltere’de ben…


KÜN EDEBİYAT

BAHAR İnci ESKİCUMA

AYRI DÜŞMEKDEĞİL MİDİR ZATEN ÖLÜM DEDİĞİN

Abdullah Zeki ÖĞÜT Gün kararır Düşer süngüsü gamzelerinin İçinde, o masallara can veren kuşlar susar ...Bir daha gelip konmazlar dudağına ne yapsam Cümlesi Ölmek üzredir Sende unutup gider bir çoban, ıslığını Ve ateş, can verirken anlar yalnızlığını Artık bütün trenler aynı gurbete eser Çölde yavru bir ceylan ve dağ başında akşam Ölmek üzredir Zaten bütün öyküleri kavuşamamak besler Bir fenâ kuyusunda boğulur tüm hevesler O pencere kıyısından boşluğa bakan kadın Ve o salaş kahvede hiç kıpırdamadan oturan adam Ölmek üzredir Hep böyledir, her aşkı yolcular göz yaşları Rüzgar anlatıp durur, murat almamışları Züleyham, efsanelerden çaldığım sevdam benim Güvercin bakışlarına bir ömür gömdüğüm sevdam Ölmek üzredir Ah Züleyha... Bütün saraylar zindandır şimdi, biliyorum Ve hiç bir kuyudan çıkıp gelmez beklediğin Bu biten günle beraber sen de gözlerini yum Ayrı düşmek değil midir zaten ölüm dediğin...

Ey belalı göklerin Mağrur dağların kızı... Bir Söz’dü sadece Çizgilere Müzeyyen sûretini giydiren… Hüsnüne meftûn olduğum sevdam… Ölüm bu tılsımlı zamanın sarhoşluğunda Bir kavuşma mıydı?! Zaman ruhumun gözünü kör eden Bir duvarsa eğer Göğsün kekik kokmasa!.. Yerde esrelerin, havada üstünlerin Kızıl bir nehirde yıka beni! Üzüm büyütür bûselerin… Güneş gülüşünle şarap olur... Çünkü Bahar bir Devrim’dir Sevgilim.

ARAF Emir KARAPAÇA Beni ararsan Buruşmuş bir kağıdın içindeyim Hüzünlü veya sevinçli olmaz şiirim Buruşmuş olabilir örneğin Ya da senin gibi bakabilir yüzüme Anla beni der gibi Sormayın, öğrenmeyin Arayacak olursan Kalabalığa sor beni Kimi arkadakini gösterecektir sana Kimi de öndekini Arasında durduğum o yeri Bilmeyin Sitem etmeyin Düşün ki eskiler revaçta bugün Düşün ki kahveler telvesiz örneğin Kelimeler kifayet buldu nihayet de Elinde buruşmuş bir kağıtla Kalakaldı belleyin Şimdi yağmur kokuyordur o yer Şimdi, şu andan farklı bir zaman Ezel ile ebed Arasında bir rivayet gibi Peşindeyim sair zaman

67


KÜN EDEBİYAT

AYNALARDAN KÜF KOKULU ZAMANA Yavuz GÜNEŞ Böyle bir ormanda herkes sisli bir havada başlar yolculuğa. Ormanın derinliklerine giden yolda tek yol gösterici ise ağaçlardır... uyanıkken düş görmek ayıp değildir. (Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti)

B

en hep böyle yalan yazarım ve siz inanırsınız. Yazdığıma inanmazsanız kafir olmazsınız. Yazmak avunmaktan başka nedir ki? İşte böyle avutur yazıcı beni. Susmakla söylemek arası bir ince çizgi. Ben daha susmak dediğim an aştım o çizgiyi. Bazen avuntu yetmiyor. Biliyorum. Kararım karar söyleyeceğim, söylenmesi gerekeni; gerektiği kadar. Ama söylemesem siz bilmezsiniz, bilemezsiniz. En ince sancıyı ayineler çeker. En derununda bir sancıdır ayine. Alacakaranlık akşamüstleri derinlere çekilince kör karanlık. Hariri ayinedanlar sarar beni. Ayinedan ölümdür bana. Müjde gibi her ölümü tadışımda ayinedan kucağında. Ben ölürken bir damla ışığa ne Yusuf Züleyha’nın sabahına doğar. Ne Potifar duyar akşamı. Ne Mısır’lı kadınları anlatır Kleopatra, Antonius’u. Ne Nil sularında belirir İskender’in silueti. Bergüzar bana kanlı gömlek kokusu. Derununa ışıklarla girilen, rengini ve hazzını bilmediğim kendi sesim içimde yankılanırken. Ve bir nice ömürler geçmişken İsa’nın miladından. Siz bu ahir zaman hikayesini anlamaya çalışırken, içimden bir eski zaman ikindisi geçer. Ben insanların kalbini okur, damarındaki kanın ılıklığını ve hışırtısını duyar, kainatın yıldız yıldız haritasını çizer de kendi derunuma inemem korkarım. Kaybolurum o yollarda. İçimin karanlık dehlizlerinde akşam üstü

68

avareleri gibi kalırım. Kainatın kalbini okusan ne çıkar, sen ki önce Bergüzar’a sonra bu odaya mahkumsun. Işığın bana sunduğu neyse ben o olmaya mecburum: duvar, halı, raflar, kitaplar, rahle, sandık, Zahid Efendi, Ferahnâz Hatun, Şehriban Hanım, Şükufe Hanım ve Bergüzar. Ama en çok da Bergüzar. İçimin aydınlığı. Bergüzar. Sonu mu var sanki sessizliğin? Sonu mu var? Zahid’in kitabı tozlu raflar arsında sararmış Semerkandi kağıdı, meşin cildiyle ipekli halıların harmani yeşiline baka baka tozlanırken, kader yazmaya kaf bulamazken muharrir, hasret kalmışken kamış kalem kenevir kağıtlara, bir nice kırılıyorum ben. Izdırabımı ancak yazıcı bilir. Yazdıkça yazıcı ben bilirim. Bildikçe var olurum. Ben ahir zaman aynasıyım, kumdan ve camdanım. Ki böyle değildi ceddim. Salkım salkım ışık, hüzme hüzme dökülene dek gönlüme Çin ü Maçın’den ipeklilere bürünürdü sinem. Anlarsa ızdırabımı bağrımı parlatan ayinesaz anlar. Hariri ayinedanlar duyar iniltim. Ben bu hal üzre değildim evvel zaman. Ayinedar elinde geda idim. Şahidim. Züleyha elinde mah idim. Şimdi anlamı yok hiçbir şeyin. Bergüzar. Ah derd-i derunum. Bende olmasa. Ey İskender’in ayinesi, derununa aydınlık düşesi, bahtına düşmüş camdan ve kumdan olmak. Geçmez olsun gemiler bakmaz olsun yüzüne. Ama bana sezadır Tanrım. Suçum: Haddimi bilmemek. Haddimi bilirim demek de haddini bilmezliktir. Bunu böylece söylemek de. Suçumu tekrar tekrar işletmekle beni cezalandıran Tanrım; suçum cezama, cezam suçuma sezadır. Keşke. Ben olaydım bir kere. Keşke. Keşke insanlar da cezamı çekmekte olduğu-


KÜN EDEBİYAT

mu bilip bana bakınca kendilerini değil beni görselerdi. Ey beni kendim olamamakla cezalandıran Tanrım... Olsun bana sezadır Tanrım. Keşke bilseydim. Bilseydim kendimi, her şeyin ardındaki en kasif, en ince sırrı. En çözülmez hali. Bilseydim. Ben olamamanın ızdırabını bir aynanın sinesine nakşeden usta eli bilseydim. Camdan ve kumdan bir ayna olamadan, bu sırrı çözemeden ben kapı açılacak. Birazdan Bergüzar girecek içeri. gülgûni şalı, zeberced gözleriyle kapıdan geçerken; kalbinde en ince titremeler gibi pusuya yatacak, onun bile duyamadığı suskunluğum. Bunu bildiğimi de bilmeden derinlere dalacak bir ayinenin derununda gözleri. Bahtına vuslat düşesi, bildiğim bir şeyi daha bilmeden nar çiçeği kokunu önümde savurup, saçını taramadan, kendine bakıp beni görmeden gidiyorsun. Ben biliyorum. Kim bakarsa aynaya ben, o olmaya mecburum. Keşke. Keşke bilseydin. Ben en çok sen olmayı seviyorum. Bu anlamlandırılamazlıklar bütünü içinde bana mana yükleyen sevgili. Bergüzar. Bir ayinenin her şeyi olmak ne demektir bilemezsin. Bilmezsin, bilemezsin, sevgili. Kapıyı yavaşça örttün mü seni çok seviyorum, sanki bir sırrı odada bırakıp sessizce çıkmış gibi. Kalbime yedi renk gibi düşen sessizliğin bir ışık, derunuma düşen her şeyin sen kesildiği gibi. Yıllarca bana bakıp kendini izlediğini bile unutuyorum. Aynaya bakan aynayı görecek değil ya. O zaman bencil ve mağrur olmuyorsun ya da kendimi buna inandırıyorum. Yalanlara inanmak hep güzel olur, ölgün ikindi üstleri, küf kokulu odaya nar çiçeği kokunu kattığın zaman. Yazıcı dokununca kağıda çözülür dilim. Ama her sırrı ifşa edemem derunumda kalır bazısı. Bak Bergüzar. İçimin aydınlığı. Demin içeri girdin. Sarı ibrişim burmalı, canfes astarlı, vişne çürüğü kadifeden, sedef düğmeli yeleğini arıyordun. Ama hiçbir şey bilmiyordun. Seni sessizce izlediğimi. İçinden söylediğin uşşak şarkıları duyduğumu, sana meftuniyetimi. de bilmiyordun. Ama her şeyi söyleyemem yalvarsa da yazıcı. Hiçbir şeyi bilmemen, beni fark etmemen öylesine sinsice ve öylesine derin bir haz veriyor ki bilemezsin. Bilemezsin bilinip fark edilememenin acısı nasıl da haz verir insana. Bir ayna için sır taşımak ne demektir bilemezsin. İhtimal ki bunu da bilmiyordun, benim bunu bildiğimi de bilemezsin. Bilmemek senin güzelliğin. Bilinmemek benim sancımdır. Bilinmesem de bu hikayenin hepsini ben uydurdum. Züleyha’nın ayinesini de İskender’in ayinesini de aynayı da kendimi de. Düşünerek okuyanlar bilin-

mesem de bildiğim her şeyi anlatmadığımı anlamışlardır. Zeki olanlar, hiçbir zaman her şeyi anlatmayacağımı da anlamışlardır. İşte yazıcı böyle avutur beni. Yoksa kapılarda, pencerelerde, bir ışık hüzmesinde, bir alaca gölgede kalır gözüm. Küçük pencereden ışık, kapıdan sesler sızarken... Ben Bergüzar kapıyı usulca aralayacak diye beklerken çerçevelerimin dahi tahammül edemediği o korkunç ses yankılandı en rahatsız edici tonuyla. Yankılandı... Yankılandı odada. Bir daha. Bir daha bağırıyor. İnadıma. İşte yaklaşıyor ayak sesleri. Ve Zahid Efendi. Bir adım. Bir adım daha. Şimdi tekmelenecek kapı. Yok. Hiddetle girdi içeri. Burnundan soluyor mendebur, kim bilir neye kızdı. Şehriban Hanım şimdi Zahid’in nabzını sesinden tutmaya çabalıyor, kalp atışlarını ensesinde hissediyordur. Allah korusun hışmı da şedittir gazabı gibi. Kimi zaman hiddetlenecek bir şey bulamaz da bir şey bulamayışına hiddetlenir. Hiddetlendi mi zehir zıkkım eder ahaliye bir nefes saadeti. Cehaletin zirvesi Zahid efendi. Şu adamın kafasında kırılmak ya da şöyle karşımda fesini bıyığını beğenirken o keyfi içten içe, gururla ve derin bir hazla yaşarken... Suratına bir tokat akş eder gibi patlayıp parça parça gözbebeklerine dolmak vardı. Ama ayna değil, ayineyim ben. Hem de bir eski zaman ayinesi. Şimdi susma ya da “ya sabır” deme vaktidir. Ya sabır! İşte rahlesini arıyor. Daha dün koydu ahmak, bak şimdi bulamaz, bir de buna köpürür. Dolanıyor ortada sandığın arkasına baksa bulacak. Küf kokulu karanfil kakmalı emektar sandık bir saklayabilseydi, daha bir nice dolanırdı. Sol gözü dumanlı, kızıl sakallı Zahid Efendi. Sırtını dönüp gittiğinde bile suretini hatırladıkça siretini resmedersin. Bir elinde rahle, bir elinde cetvel çekilmiş, yorgun semerkandi varakları sararmış, altuni tezhipleri silinmiş, laciverdi meşin ciltli; Zahid’e lal kesilmiş derdini anlatamaz sessiz sedasız bir kitap: El Kitabü’z – Zekiyya.. Bu kitap en çok Zahid efendinin elinde anlamlı. Eğer gündüzle biliniyorsa gece. El Kitbü’z – Zekiyya ve Zahid Efendi. Sakinleşmeye başlamış bir ses, dinmeye matuf bir hiddetle beni mim eden bir kararlılıkla çarpıldı kapı. Sükunete boğuldu oda. Yine seninleyim Bergüzar. Derd-i derunum. Sen ben oldukça, ben kendim olmadıkça. İnsanın kendisi kim olur? Bergüzar. Sevgili.

69


KÜN EDEBİYAT

RAHATSIZ ŞİİRLER HEP AYNI AYNA Ahmet KESKİNKILIÇ hep aynı kabusu görmekle mükellef yanlarım var. söylediklerimi anlamayacak kadar meşgul ya da bambaşka hayallere iştirak eden akıllarınız da cabası. ben şimdi kime dert anlatmaya kalksam abes bir çabanın yanı başına kurulmuş kamplarda tüketiyorum ciğerimi. oysa kramp diyorum ben size, biraz dertlerimden bahsetmek istiyorum belki de. neyse. mekanik filler oturuyor kursağıma buram buram lacivert kokuyor yokluğun böyle zamanlarda seviyorum suçlanmayı. ben aslında çoğu zaman seviyorum kirpik diplerinden parmak uçlarına kadar bütün dünyayı. hep apayrı özlemlere teşne yüreğime tatbikatı mümkün olmayan şiirler düğümleniyor yağmursuz, rimbaud kokulu parisyen gecelerin bazılarında. hüzün gibi ödevlerim varken yüzünle aylaklık ediyorum, düşler bir karıncanın karıncalanması gibi belkemiğinin, tarife hacet duymayan yollarda düşürmüşlüğüm de var kimliğimi. travego bir hüznün tozunu yutmak gibi bazen dünyanın bütün polislerine cop ısmarlayayım. çıktığım komalarda bıraktığım anevrizma buradan bakınca dünya çok kubrick o zaman bende israfil’den ‘dönülmez akşamın ufkundayız’ı isteyeyim. daha önce birkaç denizde boğulmuşluğum ve kardiyoloji servislerinde bulunmuşluğum da var. kimsenin acısını taşımaya yetmiyor şimdi kimsenin yüreği, ne acı. denizler diyorum ben dehlizler de var, sahi sahiller de öyle ve gökyüzüne sıkı sıkıya tutunmuş bir yıldızın azmi. doktor rakıyı yasaklamasaydı iyiydi. şimdi biraz sevk alayım biraz da bisküvi yeterince yoksa ben böyle düşünüp düşünüp kimsesiz bir kuş gibi aklımı delen matkapla mesud olmayı öğrenmedikçe çok yoruluruz yürürken, çok yoruluruz hüzünle. şimdi bir bardak çay alayım, yanına da kombili bir huzur mümkünse, yoksa damarlarımı patlatabilecek özlemler yaşanmakta hala yeryüzünde.

70


KÜN EDEBİYAT

ARMONİ’KALU BELA Hasan TAN annem besmeleyle eğirdiği kederli ahlarla örmüş benim ömrümü ruhumdaki sancının anlaşılmaz mesajıyla ulaştım küf kokan bu hikayeye ...hazırım ey cellatlar, sehpalar ve yağlı urganlar çağırın beni ey tuz basılmış yaralarıma setrolunmuş kabuklar künyesine sevda kazılı çocuklar hey! duyun beni büyüyün dayanın ve abanın tarihin şakağına ki zılgıtlar çeksin güneş, ay, yıldızlar ve gözbebekleri acıya gebe; sarışın, esmer, zenci beyaz; körebelerde gülüşünden vurulmuş sevimli ve haylaz çocuklar… farkında mısınız dünya bizi suçladıkça bulanıyor tüm sular bu nasıl hezeyan: bankaları ve vitrinleriyle şehirler dağları ovaları ve nehirleriyle dünya -denizleri saymıyorum bileruhlarının kesesinde hastalıklarla büyüyen büyüdükçe yenilen, mağrur, mahcup adamlar ve kadınlar nasıl da sevişiyorlar yalancı ve birbirlerine böylesine yabancı aşklarla… oysa en iyi biz biliriz secdedeyken içimizin inleyen kederini zulme taş atan çocukların sokak arası sevincini ve doğurmaya yakın ıkınan toprağın direncini ve bayrağı hep yarıda kalmış ülke yitiklerini her gün yeniden ölerek öpebiliriz elbette ruhumuzdaki bu bukağıyla her sabah yeni işler yaratan tanrının erincini.. bakın! orada taş atıyor gülüşü tarih bilinciyle savrulan nefer bütün düşlerinden çalınmış sevinçlerle işte oradaysa kurşun sürüyor namluya yurdum ah inlesin diye kendini zulme nişanlayan asker ve saadetinden gülümsüyor zamanın çocukların arasında mesut bir peygamber.. ve ben misk u amber sürüp inandırıcı kılmak için şiirimi öperek ölümü boşluğundan ve asılarak esmer bir özgürlüğün savrulan yelesine bir isyanı dillendirmek için yeniden size sesleniyorum

sahi sesim yankısını bulmazsa sesinizde bu kirli öykümle neye yararım böyle unutulmuş bir mit, inananı bulunmayan bir din gibi durarak tarihin kıyısında varın acemi sayın beni ey cellatlar isterseniz ödünç ve siyah urganlar vurun boynuma ben sırat-ı müstakimde beyaza bulayacağım gözlerimi kalû belâya ait bir talimatla.. intifada! . ki ben çoktan alıştım kurşuna remil atan kanın rengine ve bir ağartı gibi uzaklaşan babamın isyanları anımsatan yaslı yüzünün çoğalan ölümüne kınını yitirmiş bir kılıç gibi kırmızısı çalınmış bir kan birazdan gülümseyecek bir yetim -gibieşikte duran bir yara gibi örtülüyorum yüreğimin üstüne.. insanlar! size seslenince birden ve derin tutuşuyor yüzüm içimde dağlaşan umutlar var uzaklardan geliyorum; tufandan, havva’dan elma kokusundan ve şeytandan çok önce yani ruhumda yankılanan binlerce elestu var.. dirilmeye geldim o uzak sanrılı sancılardan dirilmeye bir çocuğun avuçlaşan yerlerinde artık dağlardan ve nehirlerden ve vuslatsız sevdalardan koparak yeniden sancılansın diye toprak yepyeni bir yeşillenmeyle tohumlar saçıyorum bağrına uçurumların gülümseyerek necis vaatlerine tüm ideolojilerin geldim işte celladımın bükük boynundan öpmeye.. duyun ve dinleyin sesim yankısını arayan bir şarkıdır ortadoğuda ey yenikliğin direngen inadının yargıcı ey renklerin kirlenmeyen yasası ey vuslatsız sevdalara gülüşler savuran çocuklar hey! direnmeyi bilen elbette ki ölmeyi de bilir çünkü pejmürde umutlar ve her acıya ayarlı bir gülüşle o uzak ütopyaya ulaşılır ve benim ömrü savrulan çocuklarla öldüğüm o hikaye dağlaşır dizginlenemez bir destan olur Mezopotamya’da tekbirlerle yunmuş krizantem kokulu bir nehir…

71


KÜN EDEBİYAT

BİR KİTAP BİR YAZAR

ADEM’İN KEKLİĞİ VE CHOPİN/ Mustafa ÇİFTÇİ

Ali İSHAK

S

izce hayata ve insana en yakın edebi tür hangisidir? Roman mı, şiir mi, deneme mi? Şüphesiz, bu soruya verilebilecek mutlak tek bir cevap yoktur. Herkes kendi beğeni düzeyine göre ve kendini en iyi anlattığı tür olması açısından bu soruya farklı farklı cevaplar verebilir. Ben de meseleye kendi çerçevemden bakıyor, hayata ve insana en yakın türün hikâye olduğunu iddia ediyorum. Zira hikâye, ne roman gibi hacmi arttırılsın diye zorlama kurguların bir arada bulunduğu ne de deneme gibi fazla içe dönük bir türdür. Hikâye, insanı ve hayatı olduğu gibi yansıtan, fazla hayal ve kurguya mahal bırakmadan okuyucuyu da kendi dünyasına çeken ve olayları derinliğine hissettiren kısa ama yoğun bir türdür. Kiminiz bu satırları okurken, dudağınızın kenarında küçümseyici bir ifadeyle “ne yani, hikâyede kurgu ve hayal yok mu?” diyeceksiniz. Elbette var. Fakat ben bütün bunları söylerken elbette bir noktaya dayanıyorum. Öykülerini Aşkar, Dergah, Mahalle Mektebi, Kurabaz, Şehriyar ve Kün Edebiyat’ta gördüğümüz Mustafa Çiftçi, Haziran ayında Dergah yayınlarının da sahibi olduğu Ülke Yayınevi’nden “Adem’in Kekliği ve Chopin” adlı kitabıyla okuyucunun karşısına çıktı. “Adem’in Kekliği ve Chopin” Mustafa Çiftçi’nin ilk kitabı olmakla birlikte iddialı bir kitap. Kitabın bu iddiasını, kitabın isminden de anlamak mümkün. Yazar, “Adem’in Kekliği ve Chopin”de bir üst dil kullanmak yerine Anadolu insanını yine o insanların günlük diliyle anlatmayı yeğlemiş ve bu da hikayelerine ayrı bir güç kazandırmış. Şive kullanımı her an ayarı kaçabilecek bir tercihken Çiftci kıvamında kullanılmış şivenin damakta kalan lezzetini hissettiriyor. Onun hikâyelerinde, Edebiyatımızın içine düştüğü taşra klişeleri; “Hain Ağa, Sahtekâr İmam, Mazlum-Masum Köylü” yok. Aksine taşra için daha net, daha sahici fikir verebilecek manzaralar, insan ilişkileri, konular var. Ayrıca hikâyelerin derininde taşranın sakin ve fakat güçlü akan nehrini hissediyorsunuz. Siyaseti, bürokrasiyi şekillendiren. mufazakar, sağcı, mütedeyyin, muhafazakâr, İslamcı artık ne derseniz deyiniz işte bu kesimlerin zihin haritasını okumak için Çiftci’nin hikâyeleri önemli ipuçları içeriyor. Kitabın sayfalarını çevirenler; aynı zamanda kitapta-

72

ki ilk hikaye olan “Adem’in Kekliği ve Chopin”de, “Müjgan”’da, “Şırıl Şırıl”da Anadolu insanının tertemiz aşkını, “Ese Dayı”da, “Kasap Kokusu”nda, “Gülizar”da, yardımlaşma duygusunu fazlasıyla görecekler ve hikayeleri bazen tebessümle, bazen de hüzünle iç geçirerek okuyacaklar. Kitaptaki diğer öykülerden ; “Ankara’nın İnşaatları” başındaki ithaf cümlesinden de anlaşılacağı gibi gerçek bir hikayeye dayanıyor.Diğer hikayeler ise “Memur Çocuğu Karpuzdan Ne Anlar?” “Kıpkırmızı”, “Portakal”, “Neşeli Gelin”, Turkuaz Ajans”, Lacivert Adam ve Babası”, ve “Melahat” isimlerini taşıyor. “Anlatacaklarım bitinceye kadar yazmaya devam edeceğim. Emin olunuz hikâyem kalmayınca başınızı ağrıtmayacak ve susacağım. Ama o gün gelinceye kadar okuyacak kimsem olmasa bile yorganı başıma çekip kendi kendime bile anlatmaya devam ederim” diyecek kadar anlatmaya tutkulu olan Mustafa Çiftci’yi okumaya devam etmekte fayda var.


KÜN EDEBİYAT