Page 1

TAŞKIŞLA YAYINCILIK

BOŞLUK MUHSİN ERTUĞRUL SAHNESİ’NİN DENİZE BAKAN YÜZÜ

YAZAN-ÇİZEN GİZEM KORKMAZ


‘Boşluk bakışımın biçimini alıyor.’


Boşluk. Tam da şu an hissettiğim. Zaman bitti. Boşluk. Sadece boş-luk. Git gide zirveden düşercesine Artan bir ivme ile. Düşme-k. Ve boşluk. Hissizlik midir? Yoksa tam da his midir Boşluk? Zamanın karşılığı değil midir Boş luk. 1


2


İstanbul. Karmaşanın şehri. Bir metropolitan, Nefes alınamayan, Bir yorgun şehir. Her milletten insana ev –yuva- olabilen. Tarih boyunca nice savaşlara, zaferlere, yenilgilere şahit; Nice kahramanı yetiştirmiş, barındırmış Bir ulu kent. Ve adı konulmayan, Büyük/küçük aşklara gebe olan Bir yalan deniz. Ne zamanın içinde Ne zamanın dışında Bana göre bir zamanın tam ortasında Yahut Bir zaman İstanbul.

3


4


Koşarak

uzaklaşmak

istiyorum

buralardan.

İçinde

bunaldığım

insanlara

yaklaşmamak adına yaptığım onca şeye rağmen kaçamıyorum onlardan. Gün geçtikçe daha da ağırlaşan ruhuma yenik düşmüş olmak canımı yakıyor bunca zaman sonra. Nedensiz mutsuzlukların arasında nefes alamıyorum. Nefes! Evet. Sanırım aradığım bu. Gidiyorum. Kendimden uzaklaşıp, nefes aramaya gidiyorum.

Dünya varmış!

Tam da bu kelimeler ağzımdan döküldüğünde uzun zamandır olmayı hayal bile edemeyeceğim bir yerdeydim. Boşluk’ta. Benim boşluğum. Çok uzakta değil. Hatta yanıbaşımızda. Bir tiyatronun meydanı. Muhsin Ertuğrul Sahnesi buyunca uzanan boşluk. Kelimenin tam karşılığı burası. Boşluk. Buraya ilk geldiğimde çok şaşırmıştım. İstanbul gibi kaos dolu bir memlekette kendimi kendim gibi hissedebileceğim bir yerim yoktu çünkü.

5


6


Bunca zaman her şeyden kaçabileceğim bir yerden uzaklaşmayı istediğimde gidebileceğim bir mekan –boşluk- bulamamaktan yakındım durdum. Duvarların üstünüze üstünüze gelmeye başladığında boğulacak gibi olursunuz ya hani. Hani bir daha hiçbir şey yoluna girmeyecekmiş gibi olur bazen. Umut ararsınız. Aradıkça daha çok kaybedersiniz onu hatta. Yaz sıcağındaki yağmur kokusu hasreti gibi belki. Biraz umut. Mavi olan umut. Gökyüzü gibi mavi. İşte benim bu boşluğum tam da bu renk. Okyanus mavisi.

7


8


Pek çok insanı ölçeksizmişcesine sarmalayan bu yer onları güvensiz bir mekanda olma durumuna sebep olabiliyor. Fakat yine tum bu insanlar, bu güvensizlik meselesinden dolayı kendilerinin özgürlüklerini de kısıtlıyorlar. Tam da özgür olduklarını zannettikleri an aslında bir kafesin içinden konuşuyorlar. 9


10


Peki, neden bir insan böyle bir boşlukta bulukmak ister? -

Kendi boşluğuna başka bir boşlukta yer bulabilmek için. 11


*Uzun zaman önce yazdığım bir yazıdan; ’ Giderek büyüyen boşluk dibe bile vuramamanın kanıtıdır. Düşersiniz yahut düştüğünüzü sanıyorsunuzdur. Yeter artık, nereye çakılacaksam çakılayım dersiniz. Çakılırsanız, ölürsünüz. Ve ölmek meraktır. Ölmek, daha önce tadılmayan bir bilinmezliği tatmaktır. Oysa düşmek sürekli tekrarlanandır. Ya da tekrarlanmayan, sadece devam eden. En monoton şekilde. İç sıkıcı. İç bunaltıcı. Nefesini çalan, kaçıran.

Halbuki uçuyorsundur düşerken. Uçmak bu kadar özlenirken, düşmekten neden bu kadar korkulur? İkisinin de özü aynı değil midir? İkisinde de yüzünde rüzgarı hissetmez misin sonuçta? İnanın, uçmanın bedeli düşmekse eğer, göze alırım ben. Aldım da zamanında. Çünkü uçmak, mavi olmaktır.

Aslına bakarsanız giderek büyüyen boşluğun ne renk olduğunu bilmiyorum ama ne renk olmadığını biliyorum. Kesinlikle siyah değildir. Çünkü siyah sadece yaşamanın rengidir.

Çünkü siyah benim rengimdir.’

12


13


Ruhen sizin içinizde büyüyen boşluklar, sizin onu tanınlamanıza ihtiyaç duyarlar. Ki bu çoğu zaman yapılması güç bir iştir. Onu tanımlayabilmeniz için ya onun içinde sıkışıp bir kum tanesine dönmeniz ya da onu da içine alabilecek daha büyük bir boşluk bulmanızı gerektirir. Tıpkı burası gibi. Kendinizi tam da mavinin ortasında hissedebilirsiniz. Hem fiziksel olarak hem de metafor olarak. Sahnenin önündeki bu boşluğu en fazla ölçeklendiren/ölçeksizleştiren orada bulunan heykeldir. O heykel, o boşluk içindir. Tıpkı sizin içinizdeki boşluktaki siz gibi. Avucunuzda tuttuğunuz bir guvercin –ki bu umuttur– size arkadaşlık eder o yalnızlıkta. Bir kürenin üstünde dengede durmaya çalışmak ister gibi bizler de hayatta dengede durmaya çalışırız o boşluk içinde. Dengede ve ayakta durmaya.

İnsan tiyatroya giderken neler hisseder? Peki oyundan çıktıktan sonra ne hale gelir? Oyunun bitiminde gerçek dünyaya dönemek/adapte olmak kolay mıdır Yahut Olmak zorunda mıdır?

Günlük yaşamda yaptıklarımız çoğunlukla gittiğimiz oyunlara, filmlere, danslara benzememektedir. Genellikle tüm bu etkinlikteki işlerden farklı olarak –hatta bunu doğal karşılayarak- belli bir monotonlukta devam eder. 14


Halbuki izlediğimiz bir oyun bizi tüm bu yaşamdan farklı olarak bizi kendi içine dahil eder. Yani en azından hislerimizi içine alır. Ve bizler oyunun sonunda kendimizi bir duygusal hiçlikte hissedebiliriz. Lakin sahnelerin bulundukları mekanlar bize yumuşak bir geçiş imkanı sunmayabilir. Oyundan çıktıktan sonra orada yaşadığımız duygusal yoğunluğu hemen terk ederek gerçek hayata dönmek zorunda kalırız.

Örneğin Cevahir Sahnesi’ndeki bir oyunu seyrettikten sonra kendimizi bir alışveriş merkezinin içinde bulmamız! Benim için açıkcası adapte olması zor bir duruma sebebiyet veriyor. Daha sonra oradan eve geçilmek istendiğinde de bizi ya metronun kalabalığı

ya

da

mecidiyeköy’un

karmaşası

bekliyor.

Sıkıcı.

Düşünmeye,

sorgulamaya fırsat yaratamıyor bazen insan.

Fakat Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izlenen bir oyundan sonra nefes almaya fırsat buluyor insan. Mekan, bizi düşünmeye sevk ediyor. Kendimizle başbaşa kalabiliyoruz. Ve bu durum bence çok kıymetli. Tiyatronun önündeki boşlukta tıpkı sizin gibi sadece oyunu izlemiş insanlar bulunduğundan ve mekan da sizi zeten ona yönledirmiş olduğundan kendinizle kalmamanız için hiç bir sebep yok.

15


Zaten Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ne gelirken de ilk olarak bu boşluğu geçmeniz gerektiğinden önce bir soluk alıp günlük hayattan kendinizi soyutlamanız mümkün olabiliyor. Lütfi Kırdar Kongre Merkezi yolunca yürüdükten sonra, tam da merkezin dibinden önünüze çıkıveren bu boşluk sizi bir anda başka bir boyuta geçirebiliyor. Ya da Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’ndan gelirken tırmandığınız onca merdivenin üzerine size oh dedirtebiliyor. Sizi karşılayan gökyüzü size, kanatlanmış da istanbul’a kuşbakışı bakıyormuşsunuz, gibi bir havaya sokuyor. Ayrıca önünüzde –uzak da olsa- uzanmış bir deniz var. Manzara şahane; üstelik de tüm bunlara hiç bir para vermeden erişebiliyorsunuz. Mesela açıkhava’da yapılan bir konseri buraya gelerek çok da güzel dinleyebilirsiniz. Kimse size karış(a)maz. Çünkü bu boşluk belirli bir sınıra dahil edilmemiştir. Kapısında sizi denetleyecek bir güvenlik yoktur. Tam bir kamusal mekan.

16


17


Boşluğun en belirgin sınırı ise ayağınızın altında duran döşemedir bana göre. Denize doğru uzanan bu düzlem bir yerde korkuluklar ile sınırlandırılmıştır ayrıca. Biraz da zorunluluktan elbette. Fakat bu korkulukların cam ile yapılmış olması bir avantaj. Korkulukların altındaki basamağa oturarak da bu zevke erişebiliyorsunuz böylece.

18


19


Döşemede kullanılan açık/koyu gri karoların çizgileri ise size bu düzlemin sonsuzluğa uzandığı hissini veriyor. Perspektifinize giren heykelin altından geçip giden bir sıra koyu gri hat da bu hissinizi kuvvetlendiren bir etken bana göre. 20


21


Zaman zaman bu karoları ezip geçen başka bir sonsuzluk ögesi de eklenebilmektedir ayrıca. Çeşitli galalarda, önemli konferanslarda gelen misafirler için yerek serilen kırmızı halılar sizi bu boşluğun bir ucunda alıp diğer ucuna kadar gezdirebilecek uzunlukta oluyor. Öyle ki bunu bir oyuna bile dönüştürmeniz mümkündür. 22


23


.Teşekkürler. Giz 9 Haziran 2011 24

BOSLUK / HOLE  

ITU Architecture Faculty / Free Hand Drawing in Architecture with ASLIHAN SENEL & OZAN AVCI // İTU Mimarlık Fakultesi / Mimarlıkta Serbest...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you