Page 1


Mart 2013

Mart 2013

Bu Sayimizda Bu Sayimizda

2

G

Yayin Kurulundan...

ündemi bir ders saati kadar kısa bir sürede değişebilen bir ülkede yaşıyoruz. Bu durum her ne kadar aylık bir dergi olarak gündem seçme konusunda bizi zorlasa da önümüzde çok hararetli geçeceğe benzeyen bir anayasa gündemi var. Henüz ortada bir tek kelimesi daha olmamasına rağmen uzun bir süre ülkenin iç ve dış gündeminin kesiştiği bir nokta olarak tartışmaları domine edeceğe benzeyen anayasa konusunu, bu ayki sayımız için dosya konusu seçmeye karar verdik.

3

Yayın Kurulundan

4

Buyur Burdan Bak

5

Memleketten 28 Şubat Sıradanlıkları

7 9

Magna Carta’ya Veda Yazısı Yeni Bir Düzen Kurmak

11

No Calcio il Moderno

13

Bir Film Tanıtımı

14

‘Tanrı’ ODTÜ’deydi

Materyal Dergi İletişim Telefon: 0539 463 55 94 materyaldergi@gmail.com www.facebook.com/MateryalDergi

Anayasa konusundaki tartışmaların bir sınırı olduğu görüşünü ise kabul etmiyoruz. Anayasanın sırf üstyapısal ( Siyasal, ideolojik, hukuki vb. ) oluşumlardaki dengelerle ve bunların birbirleriyle ilişkilenmeleri sonucu ortaya çıkacak yapılarla belirlenebilecek bir metin olduğu görüşü, devletin ve anayasanın – yazılarda daha fazla açılmak üzere – tanımlarıyla çelişeceğinden, hâliyle elde somut bir metin olmasa dahi anayasa üzerine konuşmak konusunda elimizde yeterli gözlem verisi olduğu kanaatindeyiz. Biraz da bu nedenle, ülkeyi şimdiden saran ve önümüzdeki günlerde daha da sarması beklenen anayasa tartışmalarına, genç Sosyal Bilimciler olarak atıldık. Bununla birlikte bu sayımızdan sonra dergimizin sayfa sayısını arttırma yoluna gideceğiz. Tabi ki bu yazar kadromuzun da genişlemesi adına atacağımız adımları hızlandıracağımız anlamına geliyor. Siyaset Bilimi kitabının incelemesi ile başladığımız ve arkasını getirmekte kimi nesnel nedenlerle başarısız olduğumuz aylık etkinliklerimiz, Mart ayı itibariyle kesilmemek üzere devam edecek. Ayrıca her ay dergimizin gündemini belirlemek

üzere yaptığımız düzenli yazar toplantılarını bundan böyle katılımcı arkadaşlara açık hâle getireceğiz. Üretimi daha geniş bir alana yayabilmek adına, beraberce üretebilmek için. Bu konuda hevesli tüm arkadaşlarımızın katılımını bekliyoruz. Çıkardığımız iki sayıyla inanıyoruz ki Sosyal Bilimler alanında öğrenim gören insanlar olarak bize aktarılan birikimi bir üretime dönüştürme yolundaki çabamızın yersiz ve yetersiz olmadığını gösterdik. Burada altını çizmek istediğimiz nokta, özel olarak Sosyal Bilimler öğrencisi olarak bizlerin ama genel olarak tüm öğrencilerin bu ülkede hemen her alanda üretimin merkezinde yer alabileceği fikridir. Özellikle ODTÜ’ de Aralık ayı boyunca gösterdiğimiz başkaldırı ve direnişle ülkede öğrencilerin varlığını bir kez daha hatırlatmış bulunuyoruz. Ama başkaldırmak, direnmek, varlığını hatırlatmak tek başına değerli olsa bile yetersizdir. Göstermemiz gereken şey, itiraz ettiğimiz her şey için bir alternatifimizin bulunuyor olduğudur. Materyal dergisi ile yapmaya çalıştığımız şey, Sosyal Bilimler alanında öğrenciler adına bir üretim alanı oluşturmaktı, tam da bu nedenle bugün artık yaptığımız işin daha önemli olduğu kanısındayız. Öğrenci toplamına kemikleşmiş bir tatminsizlikten kaynaklı her şeye itiraz eder görüntüsü verilmesi karşısında, istediklerimizle, ürettiklerimizle duruyoruz. Ne mutlu ki yalnız değiliz üretime olan açlığımızda, direnmenin altını üretimle doldurma isteğimizde. Ocak ayının ortalarından itibaren Türkiye çapında pek çok öğrenci arkadaşımızın, ete kemiğe bürünmesi için canla başla çalıştığı Üniversite Kongresi, Mart ayının 15’ inde ODTÜ’ de gerçekleşecek. Tam da

3

bizim ilk sayımızda dediğimiz, altını çizdiğimiz bir boşluğu dolduracağını ümit ettiğimiz bu Kongre’yi, daha iyi olması ve daha verimli geçmesi için elimizden geleni yapacağımızı söyleyerek selamlıyoruz. Dergimiz sayfalarında yer vereceğimiz çağrı metninde de yazdığı üzere, üniversitelilerin barındırdığı üretim potansiyelini, üretimi beraberleştirerek yükseltmeye, bunu gerçeğe çevirmeyi amaçlayan bu kongre ile birlikte inanıyoruz ki, Türkiye’de üniversite öğrencileri gerçekten de ürettikleri ile var olacak. Üniversite öğrencilerini “ Ellerinde Molotoflar, lastik yakıyorlar.” şeklinde tanıtmaya kalkan insanlara karşı, artık üniversitelilerin üretebileceği ve üretimlerini sunabileceği bir ortam olacağı için heyecanlıyız. Bu haberle daha bir heyecanlı yazıyoruz artık, daha bir heyecanlı yaşıyoruz. Umuyoruz ki bir sonraki ayki sayımızda, Türkiye çapında onbinlerce öğrencinin temsiliyetiyle gerçekleştirilen bir kongre haberine ve bu kongrenin üretimlerine yer verebiliriz.


4

Mart 2013

Buyur Burdan Bak Rıdvan Oğuz BİLGE- SBKY

Rıdvan Oğuz BİLGE- SBKY

Mart 2013

5

Memleketten

28 ŞUBATSıradanlıkları

Kadir ALVER- SBKY

H

er yıl olduğu gibi bu yıl da yoğunlaştırılmış 28 Şubat gündemi Şubat ayının ortasında başladı. Ayın tam 14ünde yeni bir dalga ile 28 Şubat soruşturmasına yönelik gözaltılar başladı. Birkaç asker –deyip geçiyorum- tutuklandı. Ve tekrar bütün Türkiye olarak yeniden 28 Şubat’ı Lanetleme ve Kınama Süreci’nin başladığını hissettik. Hepimiz biliyorduk ki, 28 Şubat’ta kulağı çekilen ve “babam galiba haklı” deyip akıllı uslu duracağına –en azından kendine- söz verenler, şimdi kulak çekecek ve bilinçaltında yerleşmiş çocukluk acılarını etrafa savurup babalarının nasihatlerini asla unutmadan sinir krizleri geçirecekti. Karmaşık bir Amerikan projesi olan 28 Şubat, yeni Türkiye’nin oluşumunda önemli bir araçtı ve sekteye uğramaması gerekiyordu. Tabiki bizi hiç şaşırtmadılar ve tam bir hafta sonra birkaç kişilik yeni bir dalga daha geldi. Hesabımıza göre haftalık periyotlarla gelen dalgalar tam 28ine vuracaktı. Ama bu defa balık büyüktü. “Tankçı” paşa –cemaat medya organlarına göre 28 Şubat’ın heybetli kişiliklerinden biri- bakın ne hale düşmüştü. Karaya vurmuş balık gibi, paşa paşa düştü kovaya, hem de

bir gün erken. Kendisi bir süre önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na kadar yükselmiş ancak şimdi “yüce Türk yargısının önünde” hesap verecekti. İşte demokrasi, yeni Türkiye… Koskoca “hani vardı ya Sincan’daki, tankçı paşa” hesaba çağrılıyor; ve medyamızda artık bu haberler birkaç satırdan ibaretti. Artık bunlar normaldi, paşa maşa dinlemez kimse; demokrasinin borusu öter artık… İşte yeni Türkiye budur…

Birinci meselenin çözümü kolay; çok fazla gönüllü vardı. Ekranlar doldu taştı. Bu arada ikinci meseleyi de aradan çıkardılar. Beni ve kuşkusuz bütün halkımızı en çok etkileyen Melih Gökçek’in gözyaşları oldu. Kefen, ölüm, Allah’a gitmek, kimseden korkmamak gibi etkileyici sözlerle bizi çok güldürdü. Teşekkür ediyoruz.

Üçüncü meselenin çözümü –çözümü demeyelim haksızlık olur belki-, Türkiye siyasetini ve 28 Şubat’ı LanetleNormalleştime sürecinde çalışmalar me ve Kınama Süreci’ni çok iyi analiz hızla sürüyordu. Ama daha yapılacak ettiği belli olan –niyetini sorgulamıçok şey vardı… yorum- bir matematik öğretmeninden geldi. Üçüncü meselenin çözülMesela; mesi gerektiğini bilen öğretmenimiz deneyimli bir nefer gibi inisiyatifi 1-Televizyonlara çıkıp ağlan- eline almış, durumdan görev çıkarıp ması lazımdı. gerekeni yaptı. Odtü kapısında yaşananların içeriğiyle ilgili bir şey söyle 2-Ülkenin şu andaki mükem- meyeceğim. Sadece şunu belirtmek mel durumuna dualar edilecekti. istiyorum; ya saçma ama gerçekliği bilmeyen insanları manipüle etmek 3-Türban konusu es geçile- için iyi kurguydu bu, ya da kurgulanmezdi. mamış ancak 28 Şubat’ı Lanetleme ve Kınama Süreci’nin ülkemiz insan 4-28 Şubat olsun olmasın, larında yarattığı biyolojik saatin tam unutulmaması gereken şey; kesinlikle zamamında vurma başarısıydı. birileri biber gazına boğulmalı, şiddet uygulanmalıydı.


6

Mart 2013

Mart 2013

Dördüncü mesele ise, belki de en kolayıydı. Coplanacak öğrenci, işçi, köylü, vatandaş çok… Demokratik ve yeni Türkiye’de 28 Şubat günü İstanbul Üniversitesi’nde öğrencilere gereken yapıldı ve süreç tamamlanmış oldu.

BAHAR GELMEYEN TOPRAKLAR: FİLİSTİN

Magna Carta’ya Veda yazısı

Birkaç ufak başlık: Sonraya taşan tartışmalar içinde bu yıl için dikkat çeken Öcalan’la yapılan görüşmelere katılmasında herhangi bir sakınca görülmeyen ve üç kişilik heyette bulunan BDP milletvekili Altan Tan’ın, tekke, türbe ve zaviyelerin yeniden açılmasını için TBMM Başkanlığına kanun teklifi vermesi oldu. BBP’li demokratlar, “Çevik Bir Meydanı”nın ismini değiştirip “Eşref Bitlis Meydanı” levhası astılar. 28 Şubat’ı protesto eden bir grup, Emin Çölaşan’a “28 Şubat’ı unutmadık.” yazan bir afiş vererek tarihi bir ders verdiler. Kaderin cilvesi işte… Şamil Tayyar bu defa Nazlı Ilıcak’a Fetullah Gülen’in “28 Şubat sevaptır.” sözlerini hatırlatmadı. Ahmet Hakan, muhafazakarları şaşırtmaya devam etti. Bu arada, Süleyman Demirel yine “28 Şubat darbe değildir.” dedi. Son olarak, bütün gözler medyadaki balıkları bekliyor.

7

Yıllardır, emperyalizmin Ortadoğu’daki en büyük kozu olan siyonizme direnen ve İsrail terörüne karşı savaşan Filistin topraklarında 3. İntifada sesleri yükseliyor. 8 Aralık 1987’de başlayan ilk İntifada, İsrail devlet terörüne karşı ve Siyonist işgal rejimine karşı topluca baş kaldırma niteliği taşıyan direniş hareketidir. 23 Şubat günü İsrail makamlarınca kalp krizi geçirerek öldüğü söylenen Filistinli tutsak Arafat Caradat’ın işkenceyle öldürüldüğünün belirlenmesiyle Filistin topraklarında eylemler güç kazandı. Batı Şeria ve Gazze’de binlerce Filistinli sokağa çıktı. 24 Şubat günü İsrail hapishanelerindeki 4 bin 500 tutsak açlık grevine başladı. Mart ayının başında da devam eden eylemlere, her zamanki gibi İsrail güçleri tarafından sert bir şekilde müdahale edildi. Filistin topraklarındaki direniş ve eylemlerin yeni bir İntifada’ya dönüşebileceği söyleniyor. Bazı Filistinli örgütler İntifada çağrısı yaparken, basın toplantısı düzenleyen Filistin Yönetimi Esir Bakanı İssa Karake, Filistin’deki halk eylemlerinin İsrail işgalinin yaptıklarına tepki olduğunu belirterek, “İntifada bir karara gerek duymaz. O, İsrail işgalinin bize yaptıklarına otomatik bir tepkidir. Eğer Obama bu bölgeyi sakince ziyaret etmek istiyorsa, İsrail’e tutsakların, özellikle de açlık grevindeki tutsakların salıverilmesi için baskı yapmalıdır” diye konuştu. FKÖ yetkililerinden Nebil Şaat da, Filistin liderliğinin bir İntifada istemediğini, ancak İsrail’in yaptıklarının bölgeyi kanlı bir şiddet sarmalına iteceğini söyledi. Şaat, “Ne olacağını, ya da bizim durumu kontrol edip edemeyeceğimizi kimse bilemez.” dedi. Tüm bunlar yaşanırken Filistin halkı üzerinde her gün ırkçılığın baskısı görülmekte. Ne yazık ki, yıllardır siyonizmden zarar gören sadece Filistinliler değil, İsraillilerin bir bölümü de Siyonist yapının kendi halkını konsolide etmek için yaptığı ırkçı tutumlara ve şovenizme kapılmış durumda. En son Kudüs’te yaşanan olayda, birkaç genç İsrailli kadın tramvay istasyonundan geçmekte olan Filistinli bir kadına bir anda saldırmaya başladı ve sonrasında duvara yasladıkları kadının başörtüsünü çıkardı. Güvenlik görevlileri ise olayı gülerek izledi. Saldırının gerçekleştiği gün İsrailli bir polis, haberi Facebook hesabında paylaştı ve şu skandal notu yayımladı: “Çok iyi. Bu Arap fahişenin ölmemesi utanç verici.” Daha İsrail ordusunda Keskin Nişancı Birliği’nde görevli bir askerin, silahıyla Filistinli bir çocuğu hedef alan fotoğrafı internet üzerinden paylaşması akıllardayken, yaşanan bu olay Filistin halkının yıllardır nasıl bir işgal terörü ve saldırganlıkla mücadele ettiğini gözler önüne sermekte.

Cansu OBA - SBKY

G

ünlük yaşantıda ve siyasette anayasa terimini sıklıkla dar anlamıyla temel yasaların yer aldığı metin olarak kullanıyoruz. Oysa geniş anlamıyla anayasa bir ülkedeki siyasal, toplumsal düzeni ve rejimi tarif eden bir tür toplumsal sözleşmenin ifadesidir diyebiliriz. Bu yüzden anayasaların düzeltilmesi, kısmen değiştirilmesi ya da yeni baştan yazılması süreçlerinde yapılan tartışmalar, hukuki boyutunun ötesinde, siyasetin konusunu oluşturuyorlar. Güncel anayasa tartışmalarının ele alınacağı bu sayıda, tarihsel olarak anayasaların yapılış sürecine, bu sürecin verili siyasal güç dengeleri ile ilişkisine değinmek de bu nedenle önem taşıyor.

terinin, ulus-devletin üzerine inşa edildiği ana ilkelerin biraraya getirildiği anayasada ifadesini buluyor. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1787’de kabul edilen anayasası geçirdiği çeşitli değişikliklere rağmen ana ruhunun muhafaza edilmesi itibariyle bu anlamda en eski anayasa olma özelliğini koruyor.

Kapitalist üretim ilişkilerinin ve burjuvazinin egemen hale gelmeye başladığı döneme denk düşen anayasaların ortaya çıkış sürecinin arkasında tarihsel olarak anayasacılık hareketi ve iktidarın sınırlandırılması fikri yatıyor. Bu anlamda anayasaların, burjuvazinin iki-üç yüzyıl boyunca monarka ya da kiliseye karşı giriştiği mücadele sonunda elde ettiği kazanımları güvence altına Modern anlamıyla anayasa- aldığı ve toplumsal, siyasal, ların ortaya çıkışı 18. – 19. hukuksal egemenliğini kayüzyıllara tekabül ediyor. bul ettirdiği senetlerin birUlus devletlerin kuruluş sü- leştirilmesiyle ortaya çıkan reçlerinin de aynı dönemde temel hukuk belgeleri olduyer alması tesadüf değil. ğunu söyleyebiliriz (Sevinç, Feodalizmden farklı olarak 2012). Fransız İhtilali’nin ulus devletlerin kuruluşuyla de etkisiyle, özellikle Kıta beraber devletlerin güçle- Avrupası’nda, anayasal annen merkezileşme eğilimi lamda iktidarın sınırlandırılhukuki alana da yansıyor ması fikrinin ve bunun için ve devletin, rejimin karak- verilen mücadelenin iki te-

mel çıktısı bulunuyor; kuvvetler ayrılığı ilkesi ve hukuk devleti. Buradaki kuvvetler ayrılığı ilkesi örneğin şuan ABD’deki başkanlık sisteminde uygulanan kuvvetler ayrılığı sisteminden farklılaşıyor. ABD’deki sistem daha ziyade bir iş bölümü çerçevesinde yapılanmayı ifade ederken, kuvvetler ayrılığı ilkesi Kıta Avrupası’nda sınıflar mücadelesiyle yer bulan ve iktidarın paylaşımını farklı sınıfların ittifakının oluşturduğu ve bu paylaşım nedeniyle yasama, yürütme ve yargının farklılaştığı bir yapılanmayı anlatıyor (Erdoğan, 2013). Bunu, iktidarın parçalandığı ve bu parçaların birbirini denetler hale geldiği bir yapıya yerleştirildiği, dolayısıyla da iktidarın sınırlandırılıp temel hak ve özgürlüklere alan açıldığı bir sistem olarak da tarif edebiliriz. Bu yüzden mutlak iktidarın sınırlandırılması anlamını taşıyor. Hukuk devleti ise temelinde sadece yönetilenlerin değil, yönetenlerin de sınırlandırılması fikrine dayanıyor. Yani, bir devlete hukuk devleti diyebilmemiz için yönetenlerin de aynı hukuka tabi olması

gerekiyor ve bu, devlet iktidarının sınırlandırılmasını, kanunlar önünde eşitlik ilkesini, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını ve suç ve cezalara ilişkin anayasal ilkeleri içeriyor. Burdan yola çıkarak hukuk devletinin de özü itibariyle yönetenlerin keyfiyetinin ve mutlak iktidarının sınırladırılmasına ve yönetilenlerin de haklarının anayasal olarak güvence altına alınmasına dayandığını söyleyebiliriz. Yukarıda iktidarın sınırlandırılması fikrine modern anlamda anayasaların ortaya çıkış süreçleriyle ilişkisi üzerinden değinilse de, bu fikri ve pratiklerini daha gerilere, bir nevi ilkel anayasalar olarak bahsedebileceğimiz sözleşmelere kadar götürmek mümkün. Bunun tarihsel olarak ilk önemli örneğini Magna Carta Libertatum oluşturuyor. Büyük Özgürlükler Sözleşmesi olarak çevrilen ve 1215 yılında imzalanan bu sözleşme ile Kral John’un yetkileri sınırlandırdı ve feodal beylerin krala karşı bazı haklar ve özgürlükler elde etmesinin sağladı. Böylece Kral, kanunların kendi isteklerinden daha üstün olduğunu


8

Mart 2013

Mart 2013

kabul etmiş oldu ve sözleşme, Kral’ın keyfi yönetimi karşısında önemli bir güvence olarak ortaya çıkmış oldu. Magna Carta Libertatum, onu önceleyen siyasi mücadelelerin bir sonucu olarak egemenliğin o günkü güçler arasında dağıtılmasını sağladı ve Kral’ın yetkilerine sınırlar getirilmesi açısından anayasacılık hareketinin öncüsü haline geldi. Aristokratların bu ayrıcalıklı haklar halkası, sonra burjuvaları ve daha sonra da işçileri içerecek biçimde toplumsal savaşımlarla genişletildi (Şenel, 1991). Türkiye açısından bakarsak, yeni anayasa sürecinin iktidarın sınırlandırılması fikriyle ilgisi olmadığı ortada, aksine Tayyip Erdoğan’ın talepleri iktidarının genişletilmesi, güçlendirilmesi yönünde. Türkiye’deki kuvvetler ayrılığı sisteminin, Fransız İhtilali’ni de içeren dönemde sınıfsal ve tarihsel bir karşılığı olan kuvvetler ayrılığı ilkesi ile aynı olmadığını biliyoruz. Buna rağmen, sınıflar arası bir iktidar paylaşımı söz konusu olmasa da, Başbakan kuvvetler ayrılığından ne kadar rahatsız olduğunu, sistemin bu haliyle bile kendisini ne kadar yavaşlattığını her fırsatta dile getiriyor ve kuvvetler ayrılığına, hatta hukuk devletine saldırmaktan geri durmuyor. Bugün Türkiye’deki kuvvetler ayrılığının demokrasi namına savunulacak yanı olmadığı açık, zira “demokrasi”nin teminatının kuvvetler ayrılığı ilkesinin olmadığını da sosyalizm deneyimlerinden görmüş bulunmaktayız. Sosyalist demokrasilerde kuvvetler ayrılığı önemini kaybeder çünkü birbirini denetleyen ve dengeleyen kuvvetler yerine, halkın kuvvetleri denetlediği daha dinamik bir süreç söz konusudur. Bunlara rağmen, bugün zaten bu üç kuvvet arasındaki sınırlar ve birbirlerini denetlemelerini sağlayacak olan işleyiş belirsizleşmişken, yargı bağımsızlığından bahsetmek anlamsızlaşırken ve dahası, AKP bugün sadece iktidar değil devletin kendisi haline gelmişken, bu kadarıyla yetinmiyor ve elini kolunu bağladığını, onu yavaşlattığını söylediği her şeyi ortadan kaldırmakta kararlı duruyor ve acele ediyor. Halihazırda iktidarın insiyatifinde girilen bir yeni anayasa süreci de iktidarın kısıtlanmasının söz konusu olmadığının sinyallerini veriyor. Anayasaların, onları önceleyen toplumsal, siyasal süreçlerin sonucu olarak ortaya çıktığına değinmiştik. Bu açıdan, anayasaların bazı sorunları çözmek yönünde bir işlevi de olabileceği gibi –AKP’nin pratikte büyük oranda çözdüğü ancak sadece kağıt üstünde bile olsa kalmasına tahammül edemediği maddeleri, kuvvetler ayrılığı gibi, bu kapsamda değerlendirebiliriz- asıl olarak yazıldığı koşulların güvence altına alınmasını içerdiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle, Tayyip Erdoğan’ın yeni anayasadaki ısrarını İkinci Cumhuriyet’i anayasal olarak da güvence altına alma isteğinin ve kendisini, meclise sormaksızın kanun çıkarmak, meclisi feshedebilmek, HSYK üyelerininin yarısını kendisi seçerek yargıyı tamamen kontrolüne almak gibi padişaha yaraşır yetkilerle donatma arzusunun tezahürü olarak görmek yerinde olur. Bu şartlar altında görünen o ki yeni anayasa Magna Carta’dan bile daha geride bir metin olacak ve “Kral John olsa Tayyip’e imrenirdi” dedirtecek.

Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, (Ankara: V Yayınları, 1991), 372. Ayhan Erdoğan, (9 Şubat 2013), “Hoş Geldin Kanuni Esasi”. Sol, s. 15. Murat Sevinç, “Anayasa”, Siyaset Bilimi: Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler, der. Gökhan Atılgan ve E. Attila Aytekin (İstanbul: Yordam, 2012), 188.

9

Yeni

Bir

DÜZEN

Kurmak İsmail Berkay AVŞAR - SBKY

A

nayasa tartışmaları ülkenin gündemine bir kez daha oturmuş bulunmakta. Her ne kadar taze bir tartışma olmasa da hararetlendiği an itibariyle dikkate alınması gereken bir süreç. Özellikle tartışmaların ekseninin 12 Eylül Referandumunda olduğu gibi saçma yerlere kaymaması açısından önem arz ediyor konu. Referandumla getirilen yasaları kabul etmeyen veya gözü kapalı “evet” e basan toplamı bir kenara bırakırsak, ortada akıl tutulması yaşayan önemli büyüklükte bir kesim vardı. Bir anayasa yazılırken bunun yazan kişinin kıyafetinin rengi tarafından belirleneceğini sanacak ölçüde bir akli yoksunlaşmadan bahsediyoruz burada, önemlidir bu nedenle. Bu yazı çok kapsamlı bir anayasa ve anayasa yazma süreci tahlili olma iddiasından uzaktır. Ama bir ölçüde denenecek olan, anayasa denen şeyin bir devlet açısından ne anlama geldiği ile birlikte bugün bir anayasanın AKP için ve Türkiye için ne anlama geldiği olacaktır. Henüz ortada tek kelimesi bulunmayan bir anayasa hakkında tartışmanın anlamsız veya salt spekülasyon olacağını düşünenler için ise, yazıdan önce yapmak üzere

birkaç okuma önermekten başka çaremiz bulunmamaktadır. Temelden başlayalım, Marksizmin anayasaya dair bir ezberi vardır. Anayasa, sınıf savaşımlarının o anki durumunun bir fotoğrafının kağıt üzerine geçirilmesidir en kaba hâliyle verecek olursak. Bu bağlamda anayasa, diğer pek çok şey gibi sınıf savaşımlarının bir ürünüdür ve sınıfsal bir karaktere nesnel olarak sahiptir. Bu bizi bir anayasa değerlendirmesi yaparken bunu kimin yazdığından, kâtibin asker üniforması giyip giymediğinden, içinde hangi kelimelerin kullanıldığından bağımsız hareket etmeye iter. Anayasa, salt hukuksal bir metin değildir. Anayasayı belirleyen ve etkileyen pek çok farklı etken vardır, nihayetinde anayasa, toplumsal formasyonun üstyapısında bulunur. Anayasanın, herhangi bir şekilde ana belirleyen olmadığı gerçeğine dair yukarıda söylediklerimizden sonra şunu da eklemek lazımdır, anayasa devletin sınıfsal karakterinin en net yansımasıdır aynı zamanda. Burada devlet aygıtının tanımı, sınıf mücadeleleri içinde el değiştirebilen, dönüşebilen ve kendi bağımsız

kimliğine sahip olmayan, bu anlamda belirlenimle oluşan bir yapı olarak kabul edilecektir. Peki, bu bağlamda bir anayasanın varlığı, devlet açısından ne anlama gelir? Anayasa kaba hâlleriyle devletin rejimine ve bu rejimin farklı yönlerdeki eğilimlerine yer verir, bunları tanımlar ve herhangi bir yönde gidebileceği yolun sınırlarını çizer. Buradan hareketle anayasanın varlığının, herhangi bir devletin düzeninin artık oturma sürecini tamamlamış olduğunu ve oturan bu yeni düzenin ayaklarının sağlamlaştırılması adına çok da büyük sıkıntılar kalmadığını gösterdiğini söyleyebiliriz. Burada oturmuş düzen derken, dikensiz gül bahçelerinden söz etmiyorum. Sınıflı toplumlar her zaman çelişkiler ve bu çelişkilerden kaynaklı sürtünmelerle var olur. Bu anlamda anayasanın varlığını öyle kendisine çok yüklenilen bir “toplum sözleşmesi” kavramsallaştırmasında aramamak lazım. Zira bu kavramsallaştırmaya çok yaslanmak, akla bir anayasa için gereken minimal uzlaşmadan çok daha fazlasını getirebilmektedir. Yanlış anlaşılma olmasın, kavramın doğru olmadığını değil, yanlış anlaşılmaya açık olduğunu iddia

ediyorum yalnızca. Zira soyut tartışmalarda doğruluğu su götürmez olsa dahi “toplum sözleşmesi” kavramı birazdan gireceğimiz somut mevzularda ortada bulunmayan bir sözleşmenin varlığından söz ettiğimiz izlenimini yaratabilir. Düzen ve anayasa üzerine oldukça yüzeysel bu girişten sonra biraz günümüze gelelim. Yazı başında dediğimiz gibi bugünlerde hararetlenen bir anayasa tartışması ülke gündemini sarmış durumda. Birkaç paragraf önce sorduğum bir soruyu kelimeleri değiştirerek yeniden soruyorum: Bir anayasanın yazılması AKP için ne anlama gelir? Bu sorunun cevabı için kısa bir dönem incelemesi iş görecektir diye düşünüyorum. Burada tahlil ve tanımların yer kısıtlaması dolayısıyla son derece yüzeysel kalacağı yönündeki uyarıyı tekrar yapalım. Öncelikle belirtilmesi gereken nokta AKP’nin Türkiye tarihinde kendinden önceki iktidarlardan farklı bir noktaya oturduğu gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi, kurulduğundan bu yana üç kere zorlanmıştır. Birincisi Adnan Menderes dönemidir. Ülkenin iktisadi yapısının kaldıramayacağı açılımlarla, maddi zemini olmayan de-


10

Mart 2013

ğişimlere girişen Demokrat Parti iktidarı, hepimizin bildiği üzere bir asker müdahalesi sonucu ortadan kaybolmuştur. Henüz arzu edilen boyutta bir değişimin maddi temelleri yoktur ve gerçekleştirilmesi imkânsızdır. İkinci değişim denemesi 1983 ile beraber gelen Anavatan Partisi iktidarıyla olmuştur. İlkine göre daha temelli, daha yapılabilir bir proje ortadadır ve Özal, bu projede aslında hayli yol almıştır. Ama yine de karşısında 1980 öncesinden arta kalan bir işçi sınıfı ve çözümünü bulamadığı krizler vardır. Elinde patlaması ihtimali yüksek olan bu siyasi çıkmazdan, kendini 1989’ da köşke atarak kurtulmuştur Özal. Üçüncüsü ve hepimizin yakından bildiği ise 2002’ de iktidara gelen AKP ile olmuştur. AKP’nin iktidara geldiği dönem, iki öncülüne göre resmi ideolojinin temellerinin sarsılmasına daha elverişlidir. Elinde 1990’ların krizlerle dolu Türkiye’sine öfkeli bir halk ve aynı yıllar boyunca acımasızca her gösterdiği yerde başı ezilen bir işçi sınıfı, bir sol vardır. Halk krizden çıkış adına atılan adımları sonuçlarını pek önemsemeksizin ya kabul etmiş ya görmezden gelmiştir, solun ise sesi çıkamayacak kadar düşük kalmıştır bu dönemin başlarında. Uluslar arası sermayeye daha yukarıda bir noktadan eklemlenme çabasında en büyük engellerden biri olan resmi ideolojinin çözülmesi ve yeniden oluşturulması süreci bir kez daha başladı 2002 sonuyla beraber. Bu süreçte AKP, resmi ideolojinin yansıması olarak var olan, ülkenin uluslar arası sermayeye entegrasyonu konusunda sıkıntı çıkaran hemen her yapıyı ve organı budamak konusunda her adımı atmaktan geri durmamıştır. Bu anlamda AKP için 2002-2011 dönemi, devleti çözme dönemidir. 1960 bir yana, 1923’ e kadar giden kazanımlar bile entegrasyon yolunda taş olarak görüldüğü ölçüde ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Sosyal devlet yapısının 1983’ ten başlayarak yavaş yavaş tasfiyesi artık kanıksanır bir hâl almıştı ki, AKP bununla da yetinmedi. Önce bu yoldaki hızı artırdı, daha sonra nispe-

Mart 2013 ten büyük taşlarla uğraşmaya girişti. Bağımsızlıkçılık, halkçılık, aydınlanmacılık vs. engel olarak görüldüğü ölçüde ortadan kaldırılmaya çalışıldı ve ne yazık ki, artık bunların varlığından pek de söz edemiyoruz. 2011 seçimleriyle birlikte bu dönüşüm yeni bir evreye girdi. AKP artık ana dayanaklarını ortadan kaldırdığı cumhuriyetin yerine “İkincisini” kurma çalışmalarına başladı. Burada önemli olan nokta bu yeni kuruluş sürecinin siyasal aktörleridir. AKP’de şekillenen yeni sermaye sınıfı, “birinci” cumhuriyet kalıntısı Kemalistler, Kürtler ve sol hareket. Bunlardan Kemalist kesim, henüz 2003’ te başladığı “Merak etmeyiniz, nasılsa ordu var.” söyleminin cezasını 2007 ile birlikte vekâletini verdiği ordunun ülke sermayesinin bir temsilcisi olma iddiasını kaybetmesi sonucu, ağır olarak ödedi. Bu bağlamda kuruluş sürecinde Kemalistlerden, ayrı bir siyasal özne olarak bahsetmek güçtür. O zaman geriye AKP, Kürt halkı ve sosyalist sol kalmaktadır. Bu tablo aynı zamanda AKP’nin yeni düzenini kurma çabasında ikna etmesi gereken aktörlerin listesidir. Son on yılın en büyük sıkıntısı ise burada ortaya çıktı. Bu zamana kadar Türkiye sermaye sınıfının çözemediği pek çok başlıkta kâh dışa bağımlılığı artırma pahasına aldığı yardımlarla, kâh sermaye sınıfının iç düzenine dair giriştiği yeniden düzenlemelerle AKP, krizleri en azından önemsizleştirmeyi başarmıştır. 2011 yılı ise AKP’nin ertelediği kimi kriz başlıklarının siyasal krizler olarak elinde patladığı bir dönemin başlangıcı olmuştur. Cin olmadan adam çarpmaya girdiği Ortadoğu’ da önce geç kalması, sonra ise çapının yetmemesi gibi sonuçları olmuştur örneğin on yıldır yatırım yapılan dış politikanın. AKP burada bir noktayı görmüş ve ülke içinde boş bıraktığı düzenlemenin artık yapılması gerektiğine karar vermiştir. Aslında alttan alttan sürekli yürütülen yeni anayasa tartışmalarının bu kadar hararetli bir şekilde yürümesinin nedeni de, AKP’nin ace-

lesidir. Yeni anayasa, AKP için yeni düzenin oturduğunun ve işlediğinin ilânı olacaktır. Ahmet Türk’ ün “Kürt sorununu çözen bir Türkiye, bölgesel güç olur.” cümlesini hatırlatmakta fayda var burada. Zira bugün de görüldüğü üzere bir anayasa yazılacaksa, bu AKP ile Kürt siyasi hareketinin ittifakına bakmaktadır. AKP için anayasanın anlamı budur. Uluslararası sermayeye entegrasyonda kaçırmak istemedikleri trene atlamak için zamanları kalmamıştır ve bu nedenle hızlı hareket esastır. Tüm yazı boyunca tespitle yetindik, bitirmeden önce biraz yorum katmak faydalı olacaktır. Öncelikli soru, ortaya bir anayasanın çıkıp çıkamayacağı olacaktır. Yani AKP ile Kürt hareketi anlaşabilir mi? İlkesellikten yoksun, pragmatik bir hareketle kendi misyonu adına hiçbir adımı atmaktan çekinmemiş bir siyasi öznenin uzlaşması hiç de zor bir iş değildir. Özellikle iki hafta önce sızdırılan İmralı görüşme tutanakları göz önünde bulundurulduğunda, Kürt hareketinin de bu uzlaşmaya son derece alttan açılan bir pazarlıkla hazır olduğunu göstermektedir. Ama böyle bir anayasa yazılabilse bile, bir geçerliliği olmayacaktır. Bu iddiaya dayanağım ise anayasa tanımında yatıyor. İki sınıfın minimal düzeyde uzlaşması sonucu ortaya çıkan bir normalleşme döneminin metni olan anayasa, tek bir sınıf tarafından kaleme alınıp da dayatılamaz. Bu süreçte gerçekleşmesi muhtemel olan, Kürt hareketinin önderliği tarafından bölgedeki yoksul halkın ve Kürt işçi sınıfının siyasal alandan nispeten dışlanması ve bölgede AKP’nin işini kolaylaştırmak adına adımlar atılması, AKP tarafından ise Türkiye’ nin tamamında halk düşmanı politikaları son derece büyük bir hız ve gazla gerçekleştirmek adına halkı baskı altına alma yoluna gitmesi ve gerekiyorsa girme konusunda son derece isteklilik gösterdiği bölgesel bir savaşı halka zorla dayatması olacaktır. Bu noktada biraz iddialı bir laf olacak olsa

11

NoCalcıo Il Moderno!* *İtalyanca, ‘Endüstriyel futbola hayır’ anlamına gelir. Futbolun endüstrileşmesine karşı temelleri İtalya’da atılan taraftar oluşumudur. İtalya’da taraftar gruplarının endüstriyel futbola karşı beraber mücadele edeceklerini bildirdikleri ortak manifestoyla başlamıştır.

bile, kimse kusura bakmasın ama o pabuç bu ayağa olmaz. Türkiye’ de halkın dışlandığı, aydınlanmacılığın ve laikliğin ayaklar altına alındığı, anti-emperyalizmin bir ilke olmaktan çıkması bir yana emperyalizmle işbirliğinin temel alındığı bir anayasa, ancak ve ancak bir kağıt parçası olarak kalır, kalacaktır. Bu anlamda AKP bir anayasa metni ortaya koymaya kadirdir, fakat o anayasa AKP’nin beklediği normalleşmeyi getirmeyecektir. AKP’nin yeni bir düzen kurma yeteneği, kalıcı olarak ortadan kaybolmuştur. Hiçbir şey yoksa, son 5 yılın toplumsal muhalefet pratiği bunu göstermektedir. Daha kendi ülkesindeki bir üniversiteye karşısında binlerce öğrenciyi görmeden giremeyen bir başbakan, normalleşmeden veya düzen oturtmaktan bahsedemez, gülünç duruma düşer. Yukarıda bahsi geçen tespit ve yorumlar ışığında, söylenebilir ki bu ülke 1923’ten daha geri bir anayasayı kabul edecek durumda değildir. Bir ülkede düzeni sağa çekmenin sınırları vardır ve AKP artık bu sınırları zorlamaktadır. Ülkenin önümüzdeki birkaç yılını dikkatle izlemekte fayda var. Zira o sınırların geri tepmesi büyüktür.

Çağan Coşkuner - SBKY & Ömer Safa Gerdan - İktisat

R

eklamlardan renkleri zor seçilen formalar, doksan dakika top koşturması için bol sıfırlı sözleşmelere imza atan futbolcular ve kulüplerinin kurumsallaşmasıyla övünen yöneticiler… Günümüzde futbol her bileşeniyle sermayenin kucağında! Peki, İngiltere’de doğan, tüm dünyaya hızla yayılan ve toplumların sosyal hayatında fazlasıyla yer tutan futbol nasıl ekonomik gerçeklerin ön plana çıktığı pazar haline geldi? Bir başka deyişle, bu güzel oyun masumiyetini nasıl kaybetti? Arsadan borsaya Futbol ortaya çıktığından bu yana halk arasında ilgi çekmiş, oynamak için maddi külfet gerektirmemiş; sokak aralarında, evde, kumsalda oynanabilen insanlığın ortak kültürü haline gelmiş bir oyundur. Fakat kapitalizmin gelişmesiyle birlikte futbol farklı bir boyut kazanmıştır. Özellikle ekonomik dinamiklerin hızla değişmesiyle; düzenli gelir elde etmek amacıyla inşa edilen yeni statların ve 1980lerde

futbolda kendine yer bulan pazarlama, sponsorluk, reklam gelirlerinin ve 1990larda yayıncı kuruluşlar tarafından sağlanan yayın gelirlerinin ardından endüstriyelleşmeye başlayan futbol takımları, sportif kuruluş misyonunu kaybederek kar amacı güden birer ekonomik örgüt olarak organize oldu. Bu bağlamda takımını desteklemek için maça giden taraftarlar, sahada ter döken futbolcular ve kulüp yönetimi futbolun bir endüstri haline gelmesiyle yeniden şekillenmeye başladı. Bu yeniden şekillenmenin geldiği son noktada ise hem saha içinde hem saha dışında yükselen şiddetten, saha içinde rakip olmanın yanı sıra birbirinin ayağını borsada da kaydırmaya çalışan kulüplerden ve bitmek tükenmek bilmeyen gerilimlerden bahsedebiliriz. Arsadan borsaya geçiş çok da kolay bir süreç olmadı tabi ki, özellikle fanatik taraftar grupları (Ultras) bu süreçte yönetimlere ciddi direnç gösterdi.

Taraftar değil Müşteri! Şüphesiz ki ortaya çıktığı ilk andan itibaren insanların ilgisini hiç kaybetmeyen büyülü bir oyundur futbol. Atmosferi, heyecanı, estetiği, atletizmi insanları futbola çeken etkenlerdir. Bizce en önemli etkense oyunun parçası olmamızın gerçekten çok kolay olması. Tribünde tezahürat yaparak veya kartonları zamanında kaldırarak bile oyunun parçası olabiliyoruz. Deplasman yasakları, pankart yasakları, polisin taraftara karşı olan tutumu bir yana günümüzde tribünlerin başını ağrıtan asıl konu tabi ki sermayenin taraftarı müşteriye dönüştürme çabasıdır. Birçok taraftarın hissettiği aidiyet duygusu futbolun endüstrileşmesiyle beraber vahşice sömürülmektedir. Futbolun kâr edebilme yönüyle müşteri anlayışının yerleşmesinin birbiriyle yakından alakalı olması futbol patronlarının sürekli tüketen insanlar istemesinin asıl nedenidir. Kısaca endüstriyel futbol; pahalı bilet satın alan, ‘store’lardan çılgınca alışveriş yapan ve takımının

maçlarını izlemek için ‘decoder’ satın alan bir taraftar kitlesi istemektedir. Bu nedenle ‘tribün kültürü’ ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak endüstriyel futbolun tam karşısında durmaktadır. İtalya’dan tüm dünyaya yayılan ‘Ultras’ manifestosunda da renk gözetmeksizin tüm taraftarlara endüstriyel futbola karşı mücadele çağrısı yapılır. Her aksiyonları spor medyası tarafından aşırı uçlara çekilerek, holiganizmle suçlanan bu kötü çocuklar aslına bakarsak basının yansıttığı kadar da kötü değildir. Duruşlarının kendi içinde tutarlılığı vardır ve mücadeleleri büyük ölçüde ideolojiktir. İçinde aktifliği barındıran taraftarlığın aksine seyircilerde muhalif tavır gözlenmez. Sistemin işler durumda olması için kesinlikle tüketen seyircilere ihtiyaç vardır, futbolun önemli renklerinden olan tribünlere, taraftarlara değil.


12

Mart 2013

Mart 2013

Bir emekçi ailesinin çocuğu olarak, geçim sıkıntıları nedeniyle futbola yönelen Metin Kurt, sırasıyla Beyoğlu Yeni Çarşı, Alibeyköy Adalet, Altay, PTT, Galatasaray ve Kayserispor’da futbol oynadı. 27’si A Milli Takım düzeyinde olmak üzere, ümit ve genç toplam 37 kez milli formayı giydi. Henüz daha PTT’de oynarken “adaletsizliğe tahammülü olmayan” bir kimlik sergilemeye başlayan Metin Kurt, Galatasaray’da oynadığı 1970-1976 yılları arasında daha önceki kuşakların el yordamıyla başlattığı futbolcuların ve sporcuların örgütlenme girişimlerini daha üst seviyeye taşımak üzere harekete geçti. Sendikal örgütlenme girişimi ve mücadelesi nedeniyle Galatasaray’dan uzaklaştırıldı. Bir milli maç sonrası kendisinden ayakkabı bağını isteyen futbolseverin çıplak ayaklarını gördüğünde futbolun egemen sınıflar için neye yaradığını kavradığını anlatıyordu Metin Kurt... Futbol Emekçileri ya da Çağımızın Gladyatörleri Real Madrid 96/97 sezonundaki toplam geliri 85 milyon avro iken Deloitte’nin yaptığı son analize göre yıllık gelirini altıya katlamış durumda. Hal böyleyken futbolcular da artan gelirlerden nasipleniyor ve birer ikon haline geliyor. Uyguladıkları insanüstü antrenman programlarıyla birer makine haline gelen bu sporcular; forma satışlarıyla, sponsorluk anlaşmalarıyla kulüplerin önemli birer gelir kalemi haline geliyorlar. Kazandıkları ve kazandırdıkları meblağlar bir yana futbolun tüm değerlerinin ayaklar altına alınmasına göz yumuyorlar ve çokça da karakterlerinden taviz veriyorlar. Taçsız Kral Metinlerden, Lefterlerden, üzerinde Beşiktaş forması varken yalan söyleyemeyen Vedat Kaptanlardan; saha içinde kestikleri rollerle Oscarlık performans gösteren, hakemle didişen, anti-kahramanlara keskin bir geçiş yaşadık. Endüstriyel futbolun oyunun ne kadar içinde olduğunu yaratılan anti-kahramanlarla daha iyi anlıyoruz. Oyundan zevk alan ve oyundan zevk aldığı için bu oyunu iyi oynayan futbolun güzel abileri yüzlerce yıl geride kalmış gibi sanki. Aynı formaları giyen farklı jenerasyonlardan vereceğimiz örneklerle günümüzdeki futbolcuların endüstriyel futbolla beraber nasıl farklılaştığını rahatlıkla görebi-

Kârlı bir yatırım alanı olarak ‘Futbol’ Sahadaki futbolcusundan, taraftarına, medyasına bütün bileşenleriyle sermayenin küresel saldırısı altında olan futbolda oyunun değişen kurallarıyla birlikte yönetim anlayışının da değişmesi kaçınılmazdı. Kulüp yönetimlerini derinlemesine incelemeden, kabaca transfer

Bir Film Tanıtımı

Çoğu profesyonel futbolcunun tercih ettiği ün ve parasal olanaklara tamah etmeyip işçi sınıfının eşitlik, özgürlük, kardeşlik mücadelesinde bir nefer olmayı tercih eden Metin Kurt, ilk ezberlediği şiir olarak şu dizeleri paylaşmıştı: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine / bu davet bizim!” Sporda ter dökenlerin temsiliyetini üstlenen ve hakları için mücadele eden Metin Kurt, spor emekçilerinin örgütlenmesinde başat rol oynadı. 1980 öncesinde Amatör Sporcular Derneği örgütlenmesiyle spor alanında önemli bir adım atarak bu alanda sendikal örgütlenmenin arayışı içinde oldu. Son olarak 2010 yılında Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nın kurucu başkanlığını yapan Metin Kurt, 2011 Genel Seçimleri’nde Türkiye Komünist Partisi’nden milletvekili adayı olmuştu.

Tolgahan AKDAN- Uluslararası İlişkiler/ Araştırma Görevlisi

H

liriz. Mesela aynı Brezilya formasını giyen saha dışında çocukları ücretsiz tedavi eden Dr. Socrates’i düşünelim bir de Neymar’ı veya tribünlere daha yakın olmak için sürekli çizgide oynamak isteyen Çizgi Metin’i (Metin Kurt) düşünelim bir de Burak Yılmaz’ı. Sizce de futbolculardaki bu değişim korkutucu boyutlarda değil mi? Oynadığı dönemde İnter’de ve Arjantin milli takımında önemli bir orta saha oyuncusu olan Matias Almeyda’nın şu sözleri mevcut sistemi ve bu sistemin futbolcuya bakış açısını açıkça ifade ediyor: «Biz futbolun sahte dünyasının içindeyiz. bu tamamen düzmece bir dünya. bize basit bir oyun oynamamız için milyonlarca dolar ödeniyor. Ama biz sadece sistemin devam etmesi için kendini satan köleleriz. Ben sadece futbolcu Almeyda değilim. Bir insanım, bir babayım ve bir çiftçiyim. İşte bu benim ve futbolun içinde kaldığım her gün gerçek Almeyda’dan uzaklaşıp, kişiliğimi yitiriyorum»

13

politikalarına göz atmanın pek çok şeyi bize göstereceğini düşünüyoruz. 2012-2013 sezon öncesi yapılan astronomik maliyetlerle yapılan transferleri hepimiz takip ettik. Futbolda para ve prestij kazanma potansiyelini fırsata çevirmek isteyen Rus, Arap, Amerikan, Çinli milyarderleri iş başındaydı ve Avrupa’nın tekelleşmiş kulüplerinin ve bu kulüplere eklemlenen milyarderlerin satın aldığı kulüpler oldukça dikkat çekti bu süreçte. Akraba milyarderler PSG’nin sahibi Nasser AlKhelaifi ile Malaga’nın sahibi Al Thani’nin ve Gasprom’lu Zenit’in transfer döneminde harcadıkları milyon dolarları/ avroları biliyoruz. Kulüp bazında en fazla transfer harcaması yapan üç kulüp beklendiği gibi PSG, Zenit ve Chelsea. Sadece

üçünün yaptığı transferlerin toplam bonservis maliyeti 340 milyon avro. Deloitte’dan aldığımız verilere göre, yalnızca Avrupa’da futbol pazarı 16.9 milyon Euro’ya ulaştı. Bu değerlerden hareketle yatırımcıların gözünde futbolun altın yumurtlayan tavuk olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda futbolun ruhunu muhafaza etmesi gereken, futbolu mümkün olduğunca piyasacı anlayıştan uzak tutması gereken FIFA tam aksine futbolu ultra milyarderlerin rahat yatırım alanları haline getiriyor.

erhangi bir günde herhangi bir sinemada seyrettiğim özel bir filmle başlayalım yine: ‘Deli Deli Olma’. Film sona erdiğinde çekeceğim nefesi düşünerek sigara paketimi yokluyordum. Çektiğim ilk nefesle burada paylaşacaklarımdan çok daha fazlası bulanık bir şekilde belirmeye başlamıştı zihnimde. Beyazperdenin misafir olduğu mekân Kars’ın küçük bir köyü ve alışkanlıklarıyla önyargılarıyla ve coğrafyanın şekillenmesinde belirleyici olduğu şivesiyle köyün sakinlerinin yaşam alanları, gösterişsiz ve doğal. İki usta oyuncu, Tarık Akan ve Şerif Sezer ve diğer oyuncular performanslarıyla, senariste ve yönetmene rağmen filmi zoraki sahnelerden ve mesaj kaygısından sıyırabilmişlerdir. Seyircinin gözlerinin içene sokulan sahnelerin dışında aslında filmin konu aldığı insanlar ve parçası oldukları coğrafyasöyleyeceğini arka planda seyirciyi huylandırmadan yapıyor. Beni çokça düşündürten kısmen de duygulandıran bir filmdi. Bundan dolayı, bir hayli bulanık bir kafayla yazılan bu metin, okuyucu için okunması zor bir hal alabilir. Dramatik insan manzaralarıyla bezenmişti perde. Aynı dili konuşan, aynı yemekleri seven ve bunların da ötesinde kendilerini aynı coğrafyaya ait hisseden insanların ötekileştirildiği, göç etmek zorunda kalan insanların dramı vardı. Ve yaşanan bu toplumsal ilişkiler içerisinde nefretle bulanmış aşkı damarı çatlatan kanda, sert iklimin bembeyaz karının üstünde gördüm. Hissedilen gözleri yaşartan değil yüreği yerinden söküp atabilen sevgiydi. Sert iklimin sert çocuklarıydı

onlar, siyahla beyaza mahkûm edilen çocuklar. Bunun yanında köye köylüye olan bakış açılarını gördüm. Koşullar zorlanınca köylünün de her şeyi yapabileceği, aynı yetkinliğe sahip olduğu, köy hayatının tertemiz, sıcacık hayatı serildi gözler önüne. Oysa ortaya çıkabilen herhangi bir olumsuz olayda bu romantik bakış açısı bir kenara bırakılır ve kaba- saba, eğitimsiz, kültürsüz, ilkel köylüler konu edilerek, beylik sözler sarf edilir, zaman zaman da modernitenin çarpıklıklarına değinilir, fakat sorumluluk yine de eylemi yapana yüklenir son tahlilde. Bunların da ötesinde toplumsal yapı ve barındırdığı ilişkilerde cumhuriyeti gördüm, yarattığı illüzyonla, sebep olduğu heyecanla, önyargılarla, korkularla. O heyecanla demir ağlar örmeye başladık, idealist insanlar, öğretmenler yetiştirdik ve gönderdik yurdun dört bir yanına, kalkınmak istiyorduk, yüzyıllardır üzerimize sinen ne varsa atmanın peşindeydik. Modernleşmeliydik, bunu da yapabilirdik. Tarih dediğin lineer şekilde işlemez mi ki zaten! Yapmamız gereken o heyecanı yaratmak ve çok çalışmaktı. Ve tabi ki yüzyıllardır şeyhlere, şıhlara mahkûm edilmiş halkımızı, coğrafyamızın insanını içinde bulundukları toplumsal yapısal- ilişkilerden kurtarmaktı. Bunun için tepeden inmeci bir yol izledik, geçmişle bütün bağlarımızı koparmanın peşindeydikAvrupa’nın aydınlanmacı felsefesinin ışığında. Yalnız kaçırdığımız noktalar vardı sanki. Toplumsal çekişmeleri, çelişkileri çok mu göz ardı etmiştik ne! Avrupa’da yıllarca yapılan savaşları, çatışmaları ve arkasında bıraktığı

ölüleri görememiştik. Aydınlanmaya götüren toplumsal ilişkileri ve sebep olduğu çatışmaları değil, ürünü olan aydınlanma felsefesine yoğunlaştık ve uygulamaya giriştik. Devrimlerimiz vardı, mahkemelerimizde, sert iklimin sert çocukları iş başındaydı. Peki, bütün bu uğraşlar nelere yol açtı, toplumsala ait ilişkilerde. Cumhuriyet halkına yabancı kendi seçkinlerini yarattı mı? Cumhuriyet kendi zenginini yarattı mı? Cumhuriyet kendisine yabancı, ötekileştirilen, köksüz yurttaşlar yarattı mı? Suçlu aramanın peşinde değilim, herhangi bir suçlunun da bulunabileceği kanaatinde değilim. Bir başka deyişle, mesele cumhuriyetle hesaplaşmak, onu sanık sandalyesine oturtmak değil, zaten bugünlerde cumhuriyeti suçlu ilan etmek kolay ve ucuz hale gelmiş durumda ve bu duruma geldiği ölçüde de yeni bir hegemonik söylemin kendisini “mağdur” göstererek dayatması surecine de işaret etmekte. Lakin 21. yüzyılın Türkiye’sinde kafamızı çokça karıştıran, anlam veremediğimiz yaşananlara birde yukarıdaki sorulara, Türkiye modernleşmesinin yeniden tahlilini yaparak vereceğimiz cevaplar üzerinden tekrar düşünmeyi denememiz yerinde olacaktır. Herhangi bir günde herhangi bir sinemada seyrettiğim, ‘Deli Deli olma’ içilecek sigaranın illüzyonunda her türlü önyargı ve korkuya rağmen kendi türüne merhamet edebilen insanı görmemi sağladı, yoksa bu doğanın dayattığı bir zorunluluk mu?


14

Mart 2013

Mart 2013 Kasım 2012

‘Tanrı’ Odtü’deydi

O

DTÜ Şubat ayında değerli bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. ODTÜ Felsefe Topluluğu’ nun da düzenleyicileri arasında bulunduğu 1. Teoloji Sempozyumu 15-16-17 Şubat tarihlerinde ODTÜ Kültür Kongre Merkezi’ nde gerçekleştirildi. Sempozyum hedeflediği amaçlara ulaşmış mıdır, yapmak istediğini yapabilmiş midir bilemiyorum. Üstelik bu yazının konusu da bu değil, ama sempozyum süresince gerçekleştirilen ilginç protestolar bu yazının konusu olmaktan çok çok daha uzak olacak.

lerek gerçekleştirilmesi, artık ateist olduğunu söylemenin bile siyasi bir hamle olduğu bir ortamın oluşmasına neden oldu bir yandan da. Bu etkinliğin değeri ise işte burada yatmakta. Evrim tartışmalarının bile “Allah insan oluşumunu evrimle yapmak istedi, oldu.” minvalinde yapıldığı ortamlarda, “Tanrı” olgusunun ne olduğu ve nasıl ortaya çıktığına yönelik bir tartışma, her açıdan değerlidir. Ama böyle bir etkinliğin değerli olduğu yönündeki görüşüm kesinlikle bu etkinliğe tamamen destek verdiğim veya bu içerikle bir etkinliğin tamamen sahiplenicisi olacağım anlamına gelmiyor. Düşünen bir aklın göstergesi olarak eleştireceğim, kendi durduğum yerden bu etkinliği, içeriğini tartışacağım. Yazının başında da dediğim gibi, değerini teslim ederek tabi ki…

alanınızı işgaliyle son bulmak zorunda kalır ve boğulur. Bu bağlamda, bu tartışmanın toplumsal alanla bağının kurulması elzemdir ve bu bağ öylesine kurulmuş zayıf bir bağ değil, hayatı buna bağlıymışçasına kurulmuş bir bağ olmalıdır.

Bu yönde bir çabanın ilerici bir müdahale olması gerekliliğinden bahsettikten sonra özelliklerine gelmek lazım. Dediğim gibi ilerici bir çaba, eğer ki toplumsal formasyonda değişikliği gözetiyorsa bütünlüklü bir çaba olmak durumundadır. Bu anlamda toplumun tamamına ve temeline ilişkin değerlendirmeleri ve müdahaleleri de içermelidir. Sanıyorum ki ideolojik boyuta dair herhangi bir değerlendirODTÜ Felsefe Topluluğu’ nun çabameye yer vermeksizin yalnızca son on larıyla gerçekleşen bu etkinlik büyılda Türkiye’de liberal cenahın topyük önem arz ediyordu aslında. Zira lumsal gericileşme sürecine verdikleri bugünlerde değil ateist olduğunu çekingen desteği işaret ederek Libesöylemek, farklı bir inanca mensup Öncelikle birkaç varsayımda ralizmin ideolojik bağlamda böyle bir olmak; İslamın farklı mezheplerine bulunacağım. Bunların birincisi mücadelenin temeli olamayacağını mensup olmak bile bir dışlanma ve toplumsal formasyonda ilerici atılım- söyleyebilirim. Bu anlamda bir ideohedef gösterilme nedeni oldu. AKP larda bulunmak adına verilen bir si- lojik temel, artık genel geçer bir ezhükümeti eliyle palazlandırılan geri- yasal mücadelenin omurgalı ve ilkeli ber olduğu üzere, Marksizm olmak cilik, ilköğretim sıralarında dahi zor- bir duruş gerektirdiğidir. Bir diğeri ise durumundadır. Tüm bütünlüğü ve la Siyer öğretme, Kur’an dersi verme toplumsal gericiliğe karşı verilen kav- ilerici birikimiyle tarihin çarklarını ilegibi atraksiyonlara girerken bunun ganın ister istemez ilerici bir konuma ri doğru çevirmek temelinde kurulu toplumsal alandaki çıktısı ramazan düşeceği ve bu noktada yapmak iste- olan bir ideolojik temelden ötesi, bu ayında oruç tutmayan vatandaşla- diği değişimleri yapabilmek için ilerici mücadelenin temeli olamaz. rın ölümüne dövülebileceği algısının bir mücadele hattını en azından muBu etkinlik üzerinden kısa bir değeroturması oldu. Ortalama bir hesaba hafaza etmesi gerektiğidir. lendirme yapmaya çalıştım. Bir yangöre her 30-40 vatandaşa bir caminin düştüğü ülkemizde hâlâ cami in- Şimdi bu varsayımlardan hareketle dan yazının ana amacı etkinliği eleşşaatlarının, köy yardımlaşma derneği diyebilirim ki eğer bu çaba toplumsal tirmek ve ona yer vermekti, alan kısıtı vb. yapıların ana gündemi olması ise, yapıdaki gericileşmeye bir tepki ise tartışmanın olgunlaşamamasına yine benzer bir durumun çıktısıdır. olarak ortaya çıktıysa, yukarıdaki neden oldu. Bu konunun ilerleyen zaBu gericileştirmenin hükümet eliyle şartları bir noktada sağlamak manlarda gündeme geleceğini düşüyapılması ise, hâlihazırda son derece zorundadır amacına ulaşabilmek için. nüyorum, bu yazı da ilerdeki tartışmasiyasal bir hamle olan toplumsal ge- Örneğin din konusunu toplumdan lara temel olsun diyerek kapatalım. ricileştirmenin tam anlamıyla siyasal tamamen soyutlayarak çok ayrıksı Tüm eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen bir olay olarak algılanmasında rol oy- bir zeminde tartışmak, son derece iyi niyetli bir çaba olduğunu düşünkişisel bir çaba olarak kalır. Bu kişisel düğüm bu etkinlik için ise, ODTÜ Felnamıştır. çaba ise giderek büyüyen toplumsal sefe Topluluğu’ na teşekkürler. Toplumsal gericileşmenin siyasi ikti- gericileşme alanının en son kişisel dar tarafından bu derece sahipleni-

15

MATERYAL EKİBİ OLARAK ÜNİVERSİTELERİMİZDEKİ ARAŞTIRMA GÖREVLİLERİNİ VERDİKLERİ MÜCADELEDE SONUNA KADAR DESTEKLİYORUZ. ODTÜ ARAŞTIRMA GÖREVLİLERİNİN ORTAK SORUNLARININ ÇÖZÜMÜ İÇİN

ÜNİVERSİTE YÖNETİMİNE ÇAĞRIDIR. ODTÜ Araştırma Görevlileri olarak bizler burslu öğrenci statüsünde iş güvencesinden yoksun, “normal süre”, “azami süre” kısıtlamalarıyla, senet baskısı altında eğitim-öğretim faaliyetlerinin asli değil, geçici unsuru olarak üniversitemizde çalıştırılmaktayız. Araştırma görevlilerinin iş güvencesi ilkesi ile çalışma koşulları ve süresi, görev tanımı, yurt dışında akademik çalışmaların yürütülmesi, ÖYP, kadrosuz çalıştırılan öğrenciler, mobbing, öğretim üyeliğine atanma ve üniversite yönetimine katılım gibi ortak sorunlarına çözüm mücadelelerini desteklemenizi istiyoruz. ODTÜ araştırma görevlilerinin YÖK’ün dahi önerdiği koşullardan daha olumsuz koşullarda çalıştırılmasını kabullenmiyor ve araştırma görevlilerinin hak mücadelesine desteğinizi bekliyoruz. ODTÜ Araştırma Görevlileri olarak üniversite yönetimini, dile getirilen sorunlara birlikte çözüm bulmaya davet ediyoruz.


ÜNİVERSİTELİLER KONGRE TOPLUYOR Tayyip Erdoğan’ın ODTÜ’ye gelmesini takip eden olaylarla birlikte üniversiteli gençlik yakın zamanda ülke gündeminde önemli bir yer tuttu, duruşu ile toplumun önemli bir kesimine umut oldu. Neler yaşandığını, kimin ne dediğini tekrar tekrar anlatmaya gerek duymuyoruz. Bugün önem taşıyan başka bir yönü vurgulamak istiyoruz. Gençliğin yanlışları protesto etmesinin yanında kendi doğrularını ifade edebilmesine, bunların ışığında üretim yapabilmesine değinmenin öneminin gelinen noktada daha da arttığını düşünüyoruz. Üniversite gençliğini yıkıcı, sadece tüketen insanlar olarak ilan edenler doğruyu söylemiyor. Gençlik çokça iddia edilenin aksine her alanda üretimini sürdürüyor. Yaşadığı ülkeye ve topluma dair sözünü söylüyor, kültürel ve sanatsal birikime katkıda bulunuyor, bilimsel gelişmelerde önemli bir bileşen olarak yerini alıyor. Ülkenin gidişatı ise gençliğin sahip olduğu bu konumun önemini artırıyor. Bilimin dini referanslarla tartışılır hale gelmesi… Aklın yerine inançların merkeze alınması… Tiyatroların kapatılıp kitapların yasaklanması… Savaş kışkırtıcılığının ve dışa bağımlılığın normalleşmesi… Üniversitelerin YÖK yasası ile hizaya sokulmaya çalışılması… Ve tek adam yönetiminin anayasal bir zemine oturtulmak istenmesi… Bütün bunlar oluyorken, üniversiteliler sahip olduğunu korumakla yetinemez. Yetinmemeli. Biliyoruz ki üniversite gençliğinin üretim potansiyeli gelişmeye açık ve bugün buna daha fazla ihtiyaç duyulmakta. Gençliğin ülkesine dair sözü yaygınlaşmalı, sorumluluğu pekişmeli. Kültür-sanat alanında üretimi güçlenmeli, bilimsel duruşu ciddi bir toplumsal konuma ve öneme erişmeli. Daha da önemlisi, bu saydıklarımızın arasında bir bütünlük sağlanmalı.

GENÇLİK SÖZÜNÜ SÖYLEYECEK Üniversiteliler olarak her zaman daha iyisini yapabileceğimizin ve belki de yapmak zorunda olduğumuzun farkındayız. Bu farkındalığın hakkını vermek için bir üniversite kongresi topluyoruz. Aşağıda imzası bulunan kulüpler ve topluluklar olarak tüm üniversitelileri kongremizi birlikte örmeye, ülkemize ve üniversitemize ilişkin ortaya güçlü bir iddia koymaya davet ediyoruz. Türkiye’nin hemen her üniversitesinde, her kampsünde, her kantininde kongre tartışmalarını olgunlaştırıp seçtiğimiz delegelerle; ODTÜ direnişinin merkezi olarak yeniden anlam kazanan

Necdet Bulut Amfisi’nde 15 Mart’ta buluşuyoruz.

13 MART ÇARŞAMBA 17:45 Necdet Bulut Amfisi (U3) (ODTÜ Kongre Tartışma ve Delege Seçme Toplantısı)

Mart 2013 Tarihli Materyal Dergisi  

Materyal Dergisinin üçüncü sayısı.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you