Issuu on Google+

1


2


3


Glazunov 1865 yılında, St. Petersburg’da, hali vakti yerinde bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Dokuz yaşında piyano dersleri almaya başladı, on bir yaşına geldiğinde artık kendi eserlerini yazıyordu bile.

doğru evrildi. Beşli'nin sefalet içinde ölen üyesi Mussorgski'nin yerini genç Glazunov aldı (bence Rus Beşlisi'nin hepsinden, tek başına daha büyüktür Glazunov, tıpkı Çaykovski gibi, ama bu başka bir konu).

Henüz bir lise öğrencisiyken, Beşli’ den biri, Balakirev, onun emsalsiz istidadını fark etti ve Rimski-Korsakov ile de tanıştırdı genç Glazunov'u. Çok geçmeden Rimski-Korsakov'un öğrencisi oldu ve ondan özel dersler almaya başladı, bu esnada Rus Beşlisi'nin bütün mensuplarıyla da tanışmış, bu büyük bestecilerin takdirine mazhar olmuştu genç yaşta.

Yirmili yaşlarında şöhreti bütün Rusya'ya ve hatta Avrupa'ya yayıldı. Kırk yaşındayken Sankt Petersburg Konservatuarı’nın başına getirildi. Aynı zamanda kondüktörlük de yapıyordu. (Burada bir anekdot anlatayım haydi... Rahmaninov'un ilk senfonisinin prömiyerinde de maestro Glazunov'du, bu temsili yönetirken küfelikti; eh, doğal olarak dinleyiciler, eserden nefret etti. Bu durum, Rahmaninov'un üç yıl süren bir depresyonla boğuşarak müzikten uzak kalmasına neden oldu.)

Öyle ki, "Onun müzikal yeteneği günbegün değil, her saat daha da gelişiyor," diye yazacaktı hocası Rimski-Korsakov, Glazunov için. Bir süre sonra ilişkileri hoca-öğrenci statüsünü aşarak sarsılmaz bir dostluğa 4


Ekim Devrimi'nden sonra on yıl boyunca Rusya'da, görevinin başında kaldı; bu tutumu, sosyalist rejimin nazarında da ona karşı bir hürmet uyanmasına neden oldu. İsmi "Leningrad" Konservatuvarı olarak değiştirilen konservatuvarda yetiştirdiği en ünlü öğrenci, Dimitri Şostakoviç'tir. Öğrencilerinin her birini öz evlatlarıymış gibi seviyor, zor durumda olanların ihtiyaçlarını karşılıyordu elinden geldiğince. Buna rağmen Şostakoviç, Prokofyev ve şürekası tarafından "demode" olarak tanımlanmaktan kurtulamadı (üzülme, bu avangart züppeler senin bokunu yesinler Aleksandr Baba!). 1928 yılında yurtdışına çıktı, sağlık problemlerini bahane ederek geri dönemediğini bildiriyordu Sovyet idaresine, bu da onu Stravinski ve diğer bazı Rus besteciler gibi "anavatan" tarafından aforoz edilmekten kurtardı. Sonrasında Paris'e yerleşti ve orada öldü. Glazunov'un müziğinde Balakirev'in yerelliğini, Borodin'in kahramanca ihtişamını, Rimski-Korsakov'un virtüözitesini, Çaykovski'nin yürek titreten lirizmini ve Taneyev'in kontrpuan hünerlerini işitmek mümkündür, yani bütünüyle Rusya'yı. Eh, daha ne olsun?

5


DOSYA MÜZELER TARİH OLMASIN SU SERTDEMİR

Başta Y kuşağı şimdi de Milenyum kuşağı derken hafta sonu gezmelerimiz de değişti haliyle. İletişim hali değişti. İfade şeklimiz teknolojiye uyum sağlamaya başladı. Ailemizle, arkadaşlarımızla sohbetimiz hep elimizdeki aletlerle sonlanır oldu. Göndermelerimizi üzerinden kolayca yaptığımız, adını bu satırları okuduğunuzda şıp diye anımsayacağınız sosyal medya hesaplarına güvenir olduk. Durum böyle olunca da sanatın bir ifade şekli olduğunu unuttuk ya da uğraşmak, vakit harcamak istemiyoruz. Neden mi? Çünkü tek tuşla işlevini yerine getiren cihazlarla sanatı takip ettiğimiz yanılgısı içindeyiz. Yine adını vermekten kaçındığım; hepimizin ismimiz kadar iyi bildiği, muhteşem sanatsal fotoğrafların cirit attığı platformda sanatın takipçisi olduğumuzu düşünür hale geldik. Tek kalp

simgesiyle Y “sanatçısı”nın müptelası kullanıcılar arasında “en sıkı takipçisi” olabiliyoruz anında. Hepimizin sıklıkla yaşadığı bir durumu örnek verecek olursak: Bir pazar sabahı daha öncesinden planladığınız müzeye gitmek istiyorsunuz ama yatak sizi çekiyor, şehir trafiğine takılmak da istemiyorsunuz. Telefon ekranınız da oldukça büyük, o söz verdiğiniz arkadaşlarınız size gidecekleri müzeden fotoğraf atacaklar hatta çektikleri kareleri “edit”leyip sürrealist katalog gibi görünen sayfalarında paylaşacaklardır. Siz de müzeye gitme zahmetinden kurtulacak ve zaten en popüler parçaları sosyal medyanız aracılığıyla göreceksiniz. Başlık haline gelen ifadelerden biri “tek tık” la hayatınız bu kadar kolay artık. Müzeler, operalar,

6


konserler, tiyatrolar, sinemaya yeni düşen filmler tek tık uzağınızda. O da eğer iyi bir internet kullanıcısıysanız. Bu da toplumun %20 si demek oluyor. Yani bırakın müzeye gitmek istemeyi müzedeki eserlerin fotoğraflarını görmeyi istemek bile bir şey günümüzde. “Bir şey” ifadesini kullanıyorum çünkü o kadar kolay ki artık kafası ters yerleştirilmiş bir heykeli görmek, onunla ilgili yorum yapmak… Her sanat yapıtı “bir şey” haline geldi günümüz insanı için. Durum böyle olunca halkın tepkisini çekmek için köklü aileler, kurumlar toplanıp sanat galerileri, müzeler açmaya başladı. Borusan, Sabancı, Arkas, Zorlu, Koç adını en çok duyup gitmek için harekete geçtiğimiz kurumlardan sadece birkaçı…

şanları tatmin edecek ve insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuş ve tespit etmiştir. İşte Arkeoloji ve Antropoloji, o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu son ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Onun içindir ki, bizim tarih belgelerimizin her parçası klasik sayılan kültür eserlerinin de aynasıdır.” sözleriyle müzeciliğin toplum için geliştirici ve geleceği aydınlatıcı özellikler taşıdığını vurgulamıştır. Kültürümüzde müzecilik bu şekilde ilerlerken dünyanın geri kalanı da bu alanda yatırım yapmıştır. Müze köken olarak Yunancadan gelmektedir ve “bilimlerin tapınağı” anlamına gelir. Eski Yunan kültürünün getirdiği demokrasi, sanat, bilim ve felsefe ortamı müzeciliğin fitilini ateşlemiştir. Fakat resmi olarak ilk müze 17. yy ’da Floransa kentinde açılan Uffuzi Galerisi’dir. Bir yüzyıl öncesi Rönesans hareketleri müzeciliğin oluşmasına etki etmiştir.

Türkiye’nin müze tarihi bizi çok eskilere götürüyor. Konya Çatalhöyük’te temelleri atılan müzeciliği Dulkadiroğulları ve akabinde Fatih Sultan Mehmet devralıyor. Osmanlı’nın altın döneminde toplanan eserlerin biricikliği bugün Dolmabahçe’yi Yıldız Sarayı’nı ve nicelerini gezdiğimizde anlaşılıyor.

Dünya’nın bir diğer ucuna baktığımızda Amerika’da dinozorlarla dolup taşan ve Amerikan tarihine ışık tutan müzeler karşımıza çıkmaktadır. Dinozor gibi kazı çalışması gerektiren tarihi eserleri göz önüne aldığımızda arkeolojiden bahsetmemiz gerekir. Arkeoloji kelime anlamı olarak eskinin bilgisi demektir ve müzeciliğin gelişiminde bir hayli etkili olmuştur. Jeolojik dönemi düşündüğümüzde yerleşmelerin altında kalanlara ulaşmada arkeoloji bilimi kendini gösterir. Tarihten örnek verecek olursak Vezüv Dağı’nın patlaması sonucu bir kentin sonu gelmiştir. Yıllar sonra süren kazı çalışmaları ile kalıntılar bulunmuş ve o bölgeye bir hayli turist çeken sergiler şeklinde karşımıza

Müzeciliğin atılan temelleri üzerine adını konuşturan en önemli isim hiç şüphesiz Osman Hamdi Bey olmuştur. Hepimizin “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosuyla kendisini tanıdığımız Osman Hamdi Bey taş eserler kataloğu oluşturarak müzecilikte gelişen Türk kültürünü dünyaya yaymayı başarmıştır. Cumhuriyetle birlikte Atatürk: “Tabiatın esrar dolu sinesine her gün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için çalı-

7


çıkmıştır. Yukarıdaki satırlarda bahsettiğim Çatalhöyük’teki yaşamı bu kadar iyi bilmemizin en önemli nedenlerinden biri arkeolojidir. Eskilerin gün ışığına çıktığı çoğu noktada bu bilimden faydalanıldığını birçok örnekle görüyoruz. Müzecilikle hala turist çekmeyi başaran ve arkeolojiden zamanında çok iyi yararlanmış bir ülkeden bahsedebiliriz: Mısır büyük piramitlerin içinde kazılar sonucu çıkan eserlerle donatılmış odalarıyla yıl içinde diğer ülkelere kıyasla bir hayli turist çekmektedir. Antik Mısır dönemine ışık tutan kazı çalışmalarının akabinde üzerine senaryolar, kitaplar yazılmış bir sürü tarihi eser vardır. Hem iş alanı yaratan hem de bir kültüre kapı açan arkeoloji bu kültürü devam ettirmede en önemli anahtardır. Hele müzeciliğin tarihe karışmaya yaklaştığı bu dönemde...

sanat fikriyle yola koyulsa bile ölümünden sonra sanatseverlerin girişimiyle bu eserler halka açılıyor. Müzeciliği ve sanat galerilerini besleyen şey de toplumun zevk alacağı eserleri bir araya toplamakta yatıyor. Buradaki “zevk alacakları eserler” çok göreceli bir kavram olmasına rağmen geçmişe ışık tutan kalıntıların halkla buluşması toplumun köklerini tanımasına vesile oluyor.

“Müze insanların bir arada olduğu ve ortak kültürlerinin anlatıldığı yerdir.” tanımından hareket edersek bunca insanı ortak paydada buluşturan müzelerin toplumların ilerlemesi için etkili olduğunu söyleyebiliriz. Her birimizin ilkokul sıralarındayken sınıf öğretmenlerimizle gittiğimiz etnografya müzeleri kültürümüze daha sıkı tutunmamız için bir başlangıçtır. Eğitimle aşılanmaya çalışılan manevi değerlerin önemi gelecekte müze ve sanat galerilerine bakış açımızı da şekillendiriyor. Bunun sadece bir başlangıç olduğu ve kendi eğitimimize devam ederken gelecek nesillere de bu kültürü aşılamamız gerektiğiyse işin bir başka boyutu. Çünkü bu sorumluluk, geçmişin mirasını aktarma bilinci toplumları daha da ileriye taşıyor. Eğer biz dünyanın bir ucunda başlayan Pop Art’ı, Andy Warhol’u tanıyorsak; çalışmalarını sıkı bir şekilde takip etmeyi başarıyorsak bu kültürel arası etkileşimin getirdiği en güzel örnektir. Bir sanat akımının bir kıtadan bir kıtaya ulaşması günümüzde teknoloji ile o kadar kolayken Andy Warhol’un Picasso’nun kendi sanatlarını icra ettikleri dönem de bu durum neredeyse imkansızdı. Eserin adının duyulması ve sanatseverler tarafından yorumlanmasına kadar geçen süreçte bir başka sanat akımı da haliyle doğabilirdi. Bu kültürel etkileşimi hızlandıran en büyük

Küçük yaşta ailelerin ve okulların çocukları götürmekten keyif aldığı, eski dönemlere ait parçaların bulunduğu müzeler sayı olarak her geçen gün bu kıtada artmaktadır. Kübizm ve sonrasında gelişen Sürrealizm, Pop Art ile de sanat galerileri kendini göstermiştir. New York sanat galerileri konusunda Amerika’nın göz bebeğidir ve bu nedenle çokça turist çekmektedir. İsmini buraya sığdıramayacağım bir sürü sanatçıdan bahsediyorum; yeni sanat akımlarına anında adapte olan, üretmekten yılmayan ve bir noktada yaptıkları sanatı sanat için icra ettiklerini düşündüğümüz bu sanatçıların eserleri halkla buluşunca ortaya başka bir kültür çıkıyor. Bu sanatçılar belki de başta sanat için sanat düşüncesiyle yola koyulsalar da onlar öldükten ya da fikirlerini değiştirdikten sonra toplum için sanata dönüşüyor bu durum. Sanatçı sanat için 8


etken müze ve sanat galerilerinin açılmasıydı. Şu an toplu olarak turlar düzenlenen ve sanat aşkıyla tutuşan birinin konuşmasında sıkça belirttiği “Metropolitan Museum of Art, Museum of Modern Art” popüler sanata ev sahipliği yapmakta. Bundan ilham alınarak açılan bienaller sanatı odak noktası haline getirmektedir. “Yıl aşırı” anlamına gelen bienal sözcüğü sanat ve kültürel anlamda bütün senenin nabzını tutarak ülkedeki sanatçıların kendilerini ifade etmelerini sağlamaktadır. Yer olarak ülkenin en ulaşılabilir yerinde açılır ve kısa bir sürede halkla sanatçıları buluşturur.

zorlandığını en iyi şekilde açıklamaktadır. Özellikle 2. Dünya Savaşı zamanları sürrealizm ve kübizm sanat algısını değiştirmiş, halkın çevresinde gördüğü her şeyi sorgulatmaya yarayan eserlere dönüşmüştür.

Sabah kahvenizi içip yanında croissantı yiyip not defterinizle sergilerde boy göstererek toplum içinde farklı olma durumundan öte tarihsel süreç boyunca etkilendiklerimizi anlamaya gitmiyor muyuz müzelere? Tarihe ışık tutmayan bir müzeye gitmesek bile, ki her sanatçı yaşadığı dönemden etkilenerek bir akıma bağlanır, eserlerin hangi ruh haliyle yapıldığını anlamak kendimizi anlamamızı kolaylaştırır. Değerlendirme, karşılaştırma ve eskiden yeniyi ayırt etme süreci belirginleşir. Müze tarih şeridini düşünmekten çok daha fazlasını getirir bize. Ama bu rutin haline geldiğinde ancak bir kültüre dönüşür. Çünkü tıpkı spor yapmak gibi eserleri yorumlayabilir hale gelmek de zaman alır. Maalesef günümüz şartlarının getirdiği tembellikle bir kesimin gidip yer imini koyup birkaç fotoğraf çekip evet sergiye geldim ben, böyle de kültürlüyüm durumundan daha fazlasına ihtiyacımız yok mu? Çünkü arşivinde kaydettiği fotoğrafları selfie’si için silecek olan sadece o sergiye adı için gitmiş insanlarla sanatı yüceltmekten çok onu kirletiyoruz.

Lamartine: “Sanata iki göz yetmez” diyerek sanatçı dışında bir başka bakış açısının da sanata katkısından bahsetmektedir. Belki tabloyu, heykeli eleştirmede bir sanatçı bakış açısına sahip olmasa da halk yeni akımdan haberdar olacak Picasso’nun iç savaşı belirttiği tablosunu da hatırlarsak bir farkındalık yaratacaktır. Guernica tarih sayfalarına adını yazdırarak sanatın nasıl bir farkındalık yarattığını hepimize göstermiştir. Picasso’nun o tabloyla ilgili eleştirilere verdiği cevap da sanatçının dışarıda olanlardan bağımsız sanatını icra etmekte ne kadar 9


Müzeleri, sanat galerileri, bienalleri gezmeyi “normal” bulduğumuz zaman sanatı iyileştirmeyi ve yaymayı başarabiliriz. Müze gezilerimizi hafta sonu etkinliğinden “yeni açılan serginin bitiş tarihi neydi? Kimi oraya götürebilirim?’ e çevirdiğimizde tam olarak yaptığımız işin hakkını vereceğiz. Çünkü hafta sonuna iteklediğimiz bu aktivite bizden sonraki nesillere “boş saati doldurma” olarak yansıdığında bir adım ilerleyememiş oluruz. Yıllarca kitap okuma için aynı şeyi söyleyip durduk ve gördük ki romanların satılma oranında bir gram artış olmadı. Okuma bilinci asla topluma yerleşmedi. Neye önem verdiğimiz aileden başlayarak toplumun geneline yayılır ve ailede kazanılan bütün beceriler böylelikle bir ömür devam eder. Eğitimin bizi müzelere yönlendirmesinden öte aile ve devlet aynı imkanları bize sağlamalı. Bu konuda sorguladıkça, okudukça yeni açılan herhangi bir müzeye aynı şaşkınlıkla yaklaştıkça görürüz ki kültürel devamlılık ve müze, sergi gezme bilinci de toplumda oturmuş olacaktır.

10


MÜZENİN EN EĞLENCELİ HALİ HANDE SENA KANDEMİR Pek muhterem ve pek ünlü kimselerin müzeye dönüştürülen evleri: Müze-evler

Mistik şehir İstanbul ile başlayalım öyleyse: AŞİYAN MÜZESİ - TEVFİK FİKRET'İN EVİ:

Müze severlerin bileceği gibi alabildiğine değişik konseptte ve dizaynda müzeye rastlayabiliriz her ülkede. Şimdi tanım yapmaya başlayıp girizgahımın belini doğrultmaya çalışmayacağım. Hatta oldukça sade tutmaya uğraşacağım hem yazıyı hem de anlatmak istediğim müzeleri. Mesela Dolmabahçe görkeminde olmayacak müzelerim, ya da Louvre gibi sarhoş etmeyecek gezeni. Yalnız derin duygular uyandıracak okuyanda, gezende. Tamam, hemen sade tutmaya niyetlendiğim yazımın sadedine geliyorum; demem o ki, ben resimden, heykelden pek anlamam. Sanat müzelerinde saatlerce ruhumun doyduğunu hissedemem belki ama insan eli değmiş, yaşanmışlığı olan en ufak heykelden en büyük binaya kadar her şeyi büyük bir ilgiyle izlerim. İşte bu yüzdendir ki müze evler her zaman beni içine çeker ve başka diyarlara götürür.

Gören herkese "Aah ah, böyle bir evde oturulur da ondan bundan şikayet edilip İstanbul'u kötü betimleyen şiirler mi yazılır hiç!?" dedirttiren "Böyle evim olsun on milyon borcum olsun" diye bol keseden attıran "insanın ömrü uzar burada be"lik boğaza nazır yalımız, Tevfik Bey'in evi. Açıkçası müzeye gelir süsü verip hiç içeri girmeden "şöyle bi foto çekip çıkacaadık" dedirtecek bahçesi, manzarası adeta bir şeytan gibi aklımızı çelmiyor değil ama tabii o kadar Aşiyan yokuşu çıkmışız, e edebiyat hocamız da tam karşımızda dikilmiş, Tevfik amcamıza bir selam vermesek olmaz. Ünlü şair Tevfik Fikret'i biz, daha çok papaz olmaya karar veren oğlu Haluk'la tanıyoruz. Ya da bahsettiğim gibi İstanbul'u kötümser bir havayla ele alan alışılmışın dışında yazılmış "Sis" şiiri ile... Ama her büyük şairi ve yazarı besleyen birtakım büyük olayların varlığına inanarak incelediğim Tevfik Fikret'in yaşamında ağzımda buruk bir tatla inancımın doğruluğunu görüyorum. Mesela 12 yaşında öksüz kalıyor şairimiz. Babası da Arabistan'a sürgüne gönderildiği için ailenin başka fertlerinin elinde büyüyor kardeşiyle birlikte ve istibdat döneminin kollarında buluveriyor kendini. Halbuki hürriyet şarkısı söyleyen bir şair için pek de uygun bir ortam sayılmaz istibdat döneminin ortamı. İşte böyle buhranlı zamanlarında kendi çizdiğin evin yapımına da başlamış usta şair. Ölümünden sonra satılma tehlikesiyle de karşılaşan ev; dönemin Milli Eğitim Bakanı

- Kim bilir bu evde kaç kişi yaşandı. - Ne kadar mutlu oldular, ne kadar kederlendiler? - Şu merdivenin köşesinde kim oturdu da hayaller kurdu? Bu gibi daha nice soruyla birlikte kafamda onlarca hikaye canlandırırım gezerken. İşte şimdi bu sorulardan birkaçına yanıt bulabilmek adına, zamanında pek kıymetli insanların yaşadığı şimdi müzeleşmiş evlerin bazılarını aşağıdaki satırlara bırakıyorum. İşte tam şuraya!

11


Hasan Ali Yücel ve İstanbul Valisi ve Belediye Başkanını Lütfi Kırdar'ın Aşiyan’ı şehir adına satın alması ve bir Edebiyat-ı Cedide Müzesi haline getirme düşüncesiyle müze haline dönüştürülmüş bu yalı. Ne de iyi olmuş. Yoksa nasıl böyle güzel bir yerde, bir edebiyat müzesinde, pazar kahvaltı sonrası gezimizi gerçekleştirebilecektik ki? Bu arada buranın edebiyat müzesi unvanı almasının sebebi ise şair Nigar Hanım'dan Abdülhak Hamit Tarhan'a kadar bir çok edebiyatçının eşyalarını barındırmasıymış.

dan- hayran hayran iniyorum Aşiyan yokuşunu.

İçeri girildiğinde gözümüze çarpması gereken önemli eşyalardan bir tanesi zannediyorum ki "sis tablosu" olacaktır. Çok ilginçtir, ilk bakışta tablo kendini ortaya koymuyor işte bu yüzdendir ki bize evi gezdiren rehberimiz bizden birkaç dakika gözlerimizi ayırmadan tabloya bakmamızı istiyor. Ve biraz büyülenmiş bir şekilde tablonun ayrıntılarını ancak o andan sonra görebiliyoruz. Evin içindeki diğer ayrıntılar ise Tevfik Fikret'in hayatına dair ipuçları yakalamamızı sağlayan fotoğraflar. Karısının, çocuğunun ve kendisinin fotoğrafları. Üstelik sadece Fikret'in değil diğer şairlerin de resimleri var bu müzede. Mesela biraz çapkın bir şairimiz olan A. Hamit Tarhan'ın gönlünü kaptırdığı hoş mu hoş Lüsyen hanımın fotoğrafını hatta ve hatta saçının bir parçasını da bulmak mümkün. Küçük bir not: Lüsyen ve A.Hamit arasındaki aşk, Can Dündar tarafından "Lüsyen" adıyla kitaplaştırılmıştır. İlgilisine duyurulur!

Abdülhakhamit Tarkan ve Lüsyan

Sis Tablosu ve Tevfik Fikret

Müzeye giriş de ücretsiz olduğuna göre, ben gönül rahatlığıyla önerilenler listemin başına ekleyebilirim bu şahane müzeyi.

Siz de kendi gözlerinizle görün bu çarpıcı müzeyi diye fragman niteliğinde anlatımımı burada sonlandırıyor, dönemin Batı'ya dönük zevkini yansıtan bu can alıcı binanın içindeki diğer eserleri, eşyaları tekrar görmek, bu atmosferi tekrar yaşamak üzere ajandamda bir bahar akşamı seçip -müzenin kapanış saatlerini de gözden kaçırmaPencereden boğaza bakış

12


Evin tarihiyle ilgili ayrıntılı bilgi internet sitesinden okunabilir ama yapımı 1895-1900 olan bu köşkün bizi ilgilendiren esas tarihi, Barış Manço'nun eline geçtiği tarih olan 1984 yılı diyebiliriz. Evde birçok bölüm bulunuyor. Giriş katında, salonun içinde bizi Barış abimiz eserlerini yarattığı kuyruklu piyanosuyla karşılıyor. Yalnız ufak bir hatırlatma, eve girerken ayağınıza galoş geçirmeyi unutmayın zira ben unutup bir güzel evi gezmiş, en son çıkışta galoş çöpünü görünce duruma aymıştım ve görevlilere yakalanmamak için kendimi dışarı zor atmıştım! Bu detayı da paylaştığıma göre yemek odası ve kıyafet odasına geçebiliriz. Aslında her odayı ayrıntısıyla anlatıp kafa ütülemek değil derdim ama kıyafet odası pek bir alımlı geldiği için bahsetmekte fayda var. Ailenin yaşadığı dönemde yemek odasına servis vermek için kullanıldığı söylenen odanın- ki "yemek odası, yemek odasına servis odası, servis odasına oda..." kafamı bir hayli karıştırsa da- bugün Manço'nun kostümlerinin sergilendiği bir oda haline dönüşmesi oldukça güzel. İlgi çekici diğer bir oda ise "Adam Olacak Çocuk" odası olarak düzenlenen oda. Bu odanın içinde TRT'de yayınlanan programın gösterildiği bir ekran ve bizzat programın çekiminde kullanılmış kamera bulunuyor. Bu arada odalara serpiştirilmiş Barış Manço eşyalarının yanı sıra sanatçıyla özdeşleşen yüzükleri de sergileniyor. Bu katları gezdikten sonra beni en çok şaşırtan odaya geçmek istiyorum: ŞÖVALYE ODASI.

Yemek odası bölümü

BARIŞ MANÇO MÜZESİ- MODA: Kadıköylüler bilir, iftihar eder; Moda’nın güler yüzlü devinin evi, sevenlerine müze olarak hizmete açılarak Barış Manço'nun hayatını bizim erişimimize açmıştır. E bize de gezmek düşer haliyle. Müzeyi gezmek için saatlerimizi ayırmamıza gerek yok ama; Moda'yı şöyle bir turlamadan müzeye geçersek Barış abimiz çok kırılır. İşte tam da bu yüzden, aç ayı oynamaz mantığından da yola çıkarak Moda'da şirin bir kafede mütevazı bir kahvaltıyla başlayabiliriz gezimize. Ardından yediklerimizi eritme çabasıyla mahalle arasında ufak bir yürüyüş ve müze ile kapanış. Takip edilen levhaların ardından sergilenir gibi konulmuş olan eski arabaları gördüğümüzde kendimizi Aşiyan yalısından daha küçük ama bir o kadar da tatlı bir köşk görmeye hazırlamamız gerekir sanıyorum.

Barış Manço'nun evi

13


yaşımızın pek yetmediği bu kültürlü, sevecen adamı daha iyi tanıdığımız ve anladığımız için mutlu olarak gezimizi bitiriyoruz. Müzeye giriş öğrenci için 3; yetişkin için 5 Türk Lirası olarak gayet uygun belirlenmiş. Yolu Kadıköy'e, Moda'ya düşenlere duyurulur...

Haydaa, nerden çıktı şimdi şövalyelik! Derseniz, haklısınız! Belki sanatçımız hakkında bildiğimiz birçok şeyden biri olmaya bilir şövalye ilan edilmiş olması ama bilmemek değil öğrenmemek ayıpmış. Belçika Kraliyetinin verdiği şövalye unvanındaki armayı bu giriş katının altındaki hafif bohem odanın camlarına işletmiş Manço ve değişik kırbaç, topuz koleksiyonlarıyla burayı bir şövalye odasına çevirmiş. Hafif bir ürpertiyle burayı gezmeyi bitirip kendimizi dışarı attığımızda;

Barış Manço ve piyanosu

14


KADIN ERSAN ÇETİN Galata kulesinin dibinden Haliçe doğru bir rüzgar görülür Bir kadının kulaklarından boynuna dökülen Nefes gibi, Öyle sıcak ve tahrikkâr, Sokaklarında bir sarhoş bağırır Galatanın, Karşıda denizin betonlara döküldüğü yerde, Bir kadının dalgası başlar saçlarının, Köprücük kemiklerinden. Bu semtte her sokak kadının boynundan dolaşır Dudaklarına çıkar Ve en güzel yerinden dökülür kelimeler, Gecenin karanlığında, Serçeyle yüzük parmağı arasında kalkar, Bir şarap kadehi Kadının dudaklarıyla alev alır, Nazikçe kaldırır kadın, kadehi Hiç tanımadığı bir tene Ürkekçe yaklaşır gibi Eğer başını öne, Mum ışığı aydınlatır geceyi, Dudaklarından süzülür, Şarap tanesi Ve kadeh tekrar kalkar, Daha ateşli tutar bu kez parmaklar kadehi, Serin ferah bir koku kaplar etrafı, Hissederek içilen bir kadeh, Güzel bir kadınla birleşir, Bu kez bu semtten görülür Galata Kulesi Ve bu kez Galata kulesinin dibinden kadının köprücük kemiklerine dökülen rüzgar, Ve bu kez sokaklar hep boynuna çıkarır kadının, Ve bu kez rüzgar söndürür mumları, Kadının teni aydınlatır bu kez geceyi, Dudaklarında doğar yeni bir günün sabahı, Dudaklarında kalır kadının En güzel tadı şarabın...

15


BURSA BANA ‘YAZ’ DEDİ MEHMET GÜNESEN İstanbul arkamızda kalmaya başladı bile, adalar minik görünmeye…

Tüm kalabalığımı İstanbul’unkiyle bırakıp ‘nefes almaya’ gidiyorum.

Düzce gibi değil hiçbir şehir olamayacak da. Doğma, büyüme ve ölme belki de. İstanbul’daki ikinci yılımdayım şu an su yüzeyinde bindiğim araç beni korkuturken. Bu iki yılın öncesinde tam bir İstanbul aşığıydım. Fazla gezdirememiştim kendimi uzaklaşılan o şehirde. Kaybola kaybola öğrenilmiş sokakları yabancı değil artık. Boğazın güzelliği alışılmış bir durum ama asla görmeden yapamıyorum.

Kalkıyoruz. Açıkçası zorlanıyorum zira çok fazla sallanıyoruz deniz otobüsüyle. Yazmaya biraz ara verip Galata Kule ’sine doğru bakıyorum, göz göze geliyoruz. Sonra İstanbul’a doyduğumu ve burayı acayip sevdiğimi geçiriyorum aklımdan bir kez daha. Gazete okuyan bir amca gözüme ilişiyor iki ön koltukta. Böyle yaşlanmak istiyorum ben de. Seri ilanlara gelince kapattı gazetesini. Seyre daldı uzaklaşılan İstanbul’u. Korkmaya devam ediyorum (zorlanıyorum demiştim ya korkudandı o). Devam edeceğim gibi de görünüyor. Önce Mudanya oradan da karayoluyla Bursa. Bu rotanın sonu İstanbul ile yarışacak kadar sevdirdi bana kendini. Tarihini, kokusunu ve insanlarını… 3 sene oldu gitmeyeli, ki bunu düşündüm yazmadan. Deniz yoluyla ilk kez gidiyorum.

Bir şehre aşık olacaksanız memleketiniz baş köşede olacak her zaman. İlkinizdir çünkü, ilk aşklar unutulmaz. Hiçbir yerle kıyaslanamayacak çünkü orayı öyle bilip, tanımış ve sevmişsinizdir. Kafanızdaki ilk şehir kavramı kötü ve iyi ayırt etmeksizin odur. Sonra İstanbul. Uzaklaşınca her şeyi özleniyor (tahmin edersiniz ki şu an da durum bu). Allah belanı versin deyip uzaklaştıktan 16


sonra en fazla saatler alıyor. Kalabalıklarını, gürültüsünü, mendil satanını, lezzetsiz simidini bile.

‘Gün güneşten öncedir. Yüzün hepsinden önce. Soy değiştir al beni giyin ruhunun üzerine…’

Şimdi Marmara’nın ortasında üç beş geminin kısa süreli komşusu olan bir vapurun içindeyim. İstanbul tamamen arkada kalmış durumda. Tüm kalabalığımı İstanbul’unkiyle bırakıp ‘nefes almaya’ gidiyorum.

‘Bursa’dayım ben, ölmedim’ Bir sonraki günün sabahındayım. Yazacak gücü kendimde bulamıyorum. Yazmak zorunda hissediyorum. Bu iki cümle öncesinde yazdığım her şeyi yazarken İstanbul’da bir bomba patlamamıştı ve ondan kırk beş saniye sonra bir tane daha. Bunlardan ve can pazarına dönmeden Dolmabahçe, bir gün önce oradan geçtiğim aklıma geldi. Bir sürü telefona cevap verip ‘Bursa’dayım ben, ölmedim’ diyebildim. Alışılmış bir tekrar bu artık benim için, eğer bir gün telefonu açamazsam bu farklı olur, alışılmamış olur ve son.

Aynılıklar sıkıyor beni. Her gün aynı şeylerden farklı bir şeyler olmuyor. Sonsuz mavi beni kendime getirmeye başladı bile. Kulağımdaki şarkı bu an için yazılmış gibi: ‘Sanki hep başka şehirlerde hayat bizi bekliyor’… …

Dünya artık bilinmezi bile bilmeye çalışıyor. Biraz müziklendikten ve okuduktan sonra iki öndeki amca gazetesinin magazin ekini bile bitirdiğine göre anlatmalıyım diyorum anlatamadığımın anlatabildiğim kadarını. Tam da şu anda bir Yıldız Tilbe şarkısı kulağımdan kalbime doğru akıyor. Diyor ki ‘Hancıyım da yolcuyum da kendi dünyamda’. Benim işte diyorum, ben. Şahit ol Marmara bu anın güzelliğine ve kendimi bir yerde bulmanın zevkine. Şarkı doksan altı senesinden benden bir önce. Kim bilir ne güzel zamanlardır. Etrafımdaki insanlar telefonlarından başlarını kaldırmayarak hal diliyle beni onaylıyorlar. Amcanın gençliğini kıskanıyorum. Yaşlılığında yine bir muhafaza edilmişlik var, benimkine -o kadar yaşarsam eğer- zerresi kalmaz. Dünya artık bilinmezi bile bilmeye çalışıyor.

Sabah namazı için Emir Sultan’daydım. Bursa’nın özellikle Ulucami’sinde -en sevdiğim mabetlerin başında gelir- ve Emir Sultan Camisi’nde sabah namazında eğer biraz geç geldiyseniz yer bulmanız çok zordur. Öyle bir gündü yine, orada sabah namazı için böyle bir kültür var. Hissettirdikleri çok özel ve güzel. Yirmi dokuz şehidimize ve yüz atmış altı yaralıya (ilk açıklanan rakamlar böyleydi) dua etmeye mi gelmişim buralara? Bilmiyorum… Şimdi bir minibüsün içinde Cumalıkızık’a meşhur kahvaltısı yapmaya gidiyorum… Orayı hep merak etmiştim. Merakımı böyle bir günde giderecek olmam beni üzüyor, sonra yukarıdaki rakamlar aklıma geliyor, üzüldüğüm şeyin bu oluşu beni üzüyor…

Evet doksan altı yılı ve şarkının adı ‘İlan-ı Aşk’. Buna rağmen şarkıda bu iki kelime hiç geçmiyor. Düşünüyorum ve gözlerim parlıyor sözlerin anlamına hayran kalarak. Aşk bu işte. Söylemek istediğini söylemeden seni anlamasını beklemek. Devam ediyor

17


Ömrümde ilk defa böyle bir şeye şahit oluyorum. Bu anın huzurunu size anlatamam. Tüm karalardan uzaktayız. Doğu ve batı artık tamamen gece. Gökyüzündeki ay Marmaray’a vuruyor. Vurduğu noktanın dalga belirtisi dışında her şey karanlık dışarıda. Bir bizim gemimiz. İstanbul’un ışıkları bizi bekliyor mudur acaba? İstanbul bir saat uzaklıkta, Bursa da bir saat arkamızda artık. İki noktanın ortasındaki hiçbir yerdeyim. Düzce’yi hesaplayamıyorum bile. Bunu yazarken bir şarkı bitip öteki başlamıştı bile. Annem yine saate bakmıştır. Sağ salim varayım diye dualar ediyordur. İstanbul’da ölümün nereden geleceği belli değil, biliyorsa da hiç bilmediği bir denizin ortasında olmamdan iyidir. Öyle düşünür, bilirim. Bakın buraya yazıyorum, inince de arayacak ve kalabalık yerlerden uzak durmamı tembihleyecek. Ben içimden burada kalabalık olmayan yer mi var diye geçirip ona tamam diyeceğim. O da içi rahatlamış gibi yapacak ama rahatlamayacak. Olsun, dizinin dibi buradan çok uzakta. Orada olsaydım bakışarak bile anlar ve anlaşırdık. Şimdi ise kural birbirimize inanmak üzere işlemek zorunda. İki senedir olduğu gibi, iki sene diyorum ama bir seneyi geçtiği için.

Böyle işte. Gidiyoruz hem Marmara’nın ortasında hem de hayat yolunda. Dönüyorum. Marmara grili mavi, gökyüzü akşam kızılı. Mudanya iskelesinde sigara içen insan kalabalığına katılıyorum. Aynı heyecanla karşılıyoruz yaklaşan Budo’yu. Saat 7 olduğunda son biletini benim almış olduğum vapurun içine doluşuyoruz. Her şeyden uzaklaşmak için geldiğim Bursa’da, bir şeyler yine peşimi bırakmadı. Yazmaya başlamadan önce haberlere baktım biraz. Biraz olması tesadüf değil. Otuz sekiz can gitmiş, beşi çoktan toprağa verilmişti bile. Haberler ailelere nasıl ulaştırılmıştı, kaç çocuk babasız, kaç anne eşsiz kalmıştı hepsini öğrendim. Bütün bunların sebebi bombalı saldırılar gerçekleşeli henüz yirmi saat bile olmadı. Böyle işte. Gidiyoruz hem Marmara’nın ortasında hem de hayat yolunda. Müzik dinlemeyi bu düşünceler bir süre engelledi. Sonrasında onlarla savaşmayı müzikle denemeye karar verdim. Hala da kendimi öyle kandırıp yazıyorum. Oysa dün İstanbul’dan binerken son kez baktığım Dolmabahçe’den akşam ambulans seslerinin yükseleceğini nerden bilebilirdim. Mudanya’ya ayak basarken ve Bursa’nın her köşesinde, dönerken böyle hissedeceğimi, kaç çocuğun yetim kalacağını…

İnsanın kalabalık olduğu yerde her şey kalabalık oluyor, ışıklar da.

Doğu tarafımız tamamen gece gibi görünüyor, batıda ise kırmızı bulutlar henüz direniyor. Kaybedecek, fazla sürmez vazgeçer. Yazmalı mıyım arkamda bıraktığım Bursa’yı- tıpkı dün İstanbul’a yaptığım gibidiye düşünüyorum. Tüm uykusuzluğuma rağmen uyutmayan koltuk boyları bir şekilde yaz diyor, ben emin değilim.

Işık kalabalığı İstanbul’a yaklaştığımızı söylüyor. İnsanın kalabalık olduğu yerde her şey kalabalık oluyor, ışıklar da. Biraz daha dikkatli bakınca İstanbul günlerinde gözümüzün önünden gitmeyen büyük binalar ‘Hoş geldiniz. İstanbul. Nüfus ve rakım bilmem kaç’ tabelası gibi görünüyor denizden. Anadolu yakasının Maltepe, Kartal ve Kadıköy sahilleri tek çizgi durmuş denize ve öyle

… 18


de ışıklandırılmış. Cam kenarı koltuğunun bir yanında olduğum için dışarıya biraz ezile büzüle bakmam gerektiğinden arkamdaki çocuğun bana dakikalardır dikkatlice baktığını fark ediyorum. Yazıyorum ya bir de. Yazana ‘değişik’ gözüyle bakanlardan da olabilir. Umurumda olmadı. Biraz sonra zaten bir daha karşılaşmamak üzere-bir mucize olmazsa- bahsettiğim kalabalığın minicik bir parçası olacak. Ben bunları yazarken hala kulaklığı kulağında ve bıyıklıydı.

Ya biri eceliyle boğuşuyor ya da bir polis arabasının normal olay intikali. Bunlar çok normal şeylermiş gibi konuştuğuma bakmayın. Kötüyü bile sınıflandırmayı öğrendik biz bu şehirde. Acımız ve bir olayın unutulma hızı ona göre oluyor. İner inmez gürültülü demiştim ya, insanları bile görmezden gelmişim. Çoğunu Suriyeli Arapların ve Türklerin oluşturduğu bu kalabalık dünden habersiz gibi geçti yanımdan. Kimi boğaz köprüsüyle selfi çekme derdinde, kimi tramvaya veya otobüse yetişme derdinde olan insanlar. Kimileri ise bugünün en üzünülesi olayı o Eminönü’ndeki balıkçı teknelerinin çevre düzenlemesi için kaldırılması. Yürümeye devam etmeden önce bir Eminönü’ne bir de patlamanın olduğu yerin görebildiğim en yakın noktasına baktım. Uzaklığı hesapladım taş çatlasa bir buçuk iki kilometreydi. Sonra sorunun ben de değil de insanlarda olduğuna kanaat getirdim. Gökyüzünde Atatürk Hava Limanı’na inmek için sıraya giren uçakları saydım, altı taneydiler. Benim Eminönü’nde gördüğümü ve beni göremediklerine üzüldüm.

İşte birinci boğaz köprüsü (ismini ne olarak yazacağıma karar veremediğim için böyle yazıyorum) ve Kız Kulesi aynı anda görülebiliyor. Köprü kırmızı renkle aydınlatılmış ve insanlar çoktan ayaklanmış. Eminönü’nden buradaki hayatlarına yola çıkacaklar. Anı önceden yakalamak isteğindeler. İşte Beşiktaş, Dolmabahçe. Önü dün akşam kana boyanan plazada ışıklandırmayla yapılmış Türk bayrağı dalgalanıyor. Vapurların boğazdaki süzülüşleri bıraktığım gibi. Marmara2nın bilinmeyenlerinden habersizler. Haliç de Galata da Eminönü de gözümün önünde. Az önce bahsettiğim insanlardan biri olduğumu hatırlayıp hazırlanmaya başlayacağım şimdi.

Galata Köprüsünün altından geçerken iki genç bombaların doları artırmak için patlatıldığını konuşuyorlardı. Bunun önüne geçmek için de tuhaf bir yöntem saptadılar duyacak kadar yakındım. Gidip yüz dolar alıp sonra da bozduracaklar. Yine de içimden maşallah çektim onlara. Bunca ilgisiz insanın arasında en azından niteliği önemli olmaksızın bir şeyleri düşünüp konuşup sonuç ürettiler, helal olsun. ‘Çay var, salep var’cı abinin eşliğinde az önce bindiğim ve bu yolculuğuma dair son cümlelerimi yazdığım Üsküdar vapuru kalkıyor. Kalabalık değil aksine saat sekiz bile olmadı. Yorgunluğumu düşünüyorum. Bursa’yı bir de. Bir de sanırım düşünen insanlar evlerindeler…

Gökyüzünde Atatürk Hava Limanı’na inmek için sıraya giren uçakları saydım, altı taneydiler. Benim Eminönü’nde gördüğümü ve beni göremediklerine üzüldüm. Bir saat kırk beş dakika süren yolculuğumuz farklı yönlerden devam ediyor. Eminönü’nde ambulans ve polis sesleri var. Normal şeyler aslında ama dünden sonra bugün de değişiyor. Önemli bir şey yok gibi. 19


YENİ FERDİN SANATTA YANKISI OĞULCAN H. VARLI Şehrin insanı düzenli olarak meşgul tutan ritmi insanın durup kendine bakabileceği ve oturup kafa yorabileceği zamanı çoğunlukla elinden alıyor, kendimi İstanbul'dan uzaklaştırıp evimin sessizliğinde geçirebildiğim şu birkaç haftada bunun farkına vardım. Başta muhtemelen herkesin yapacağı gibi ben de bu görece durgun sürecin üzerine kafa yormadan ayak uydurmaya çalıştım. Ne de olsa tatil bir süreden sonra hep durağanlaşır, ben de böyle deyip geçtim. Fakat biraz düşününce gördüm ki aslında bu durgunluğun sebebi rutin değişikliğinden kaynaklanmıyor, sebep bizim değişmemiz. Çağ değişiyor, evet, ama biz değişmemişsek çağ nasıl değişiyor olabilir ki? Zaman değişiyor diye kestirip atamayız, biz de değişiyoruz elbette. Hatta nesil olarak bu farklılığı taşıyoruz. Yeni kuşak, çağ değişimini en net yansıtan grup denebilir, eskiyle kıyaslandığında ayrıldığı noktaları açıkça gösteriyor. Bu kuşak sosyal algısında ve dünyaya bakışında da bir değişim barındırıyor. Onca insanın içinde farkına varamadığımız bir değişim bu, idrak etmek için yalnız kalmak gerekiyor çünkü bu değişim de aslında bizim gitgide yalnızlaşmamızdan başka bir şey değil. Etrafımızda kalabalıklar olunca insanlarla sımsıkı bağlı olduğumuz, belirli gruplara ait olduğumuz yanılgısına düşüyoruz ancak yetiştirildiğimiz dönemden beri algımıza ekilen ve her durumda ön plana kendimizi koymamıza neden olan bakışın tohumları nedeniyle, bireysel davranmaktan kaçınamıyoruz. Durum böyle olunca da kendimizi nasıl görürsek görelim, bize ait oluşturduğumuz odacıklarımıza kavuşup ışıkları açtığımızda, biliyoruz ki günün sonunda yine biz sadece kendimizle varız. Kastettiğim "Nerede o eski komşuluklar?" seviyesinde bir sosyal ilişki kopukluğu değil, daha ziyade bu birlikte yetiştirildiğimiz benmerkezci anlayışın oluşturduğu bir savunma mekanizması. O odalara kimseyi sokmuyor, kendimizi birey olarak her şeyin üstünde tutmak adına yalnızlığımızı her koşulda koruyoruz. Çünkü toplumu, bizi çiğneyebilecek potansiyeli olan bir rakip olarak görüyoruz; çünkü bizi kendimiz kadar düşünmeyeceği için topluma bir yönelik bir korku güdüyoruz. 20


Peki zamanla toplumdan bireyler kitlesi hâline geldiğimiz kanısına nasıl vardım? Bir yıla yaklaşan bir süredir üzerinde kafa yorduğum bir konu bu. Kararlarımızı çevremize göre mi alıyoruz, yoksa her zaman önde tuttuğumuz kendi isteklerimiz mi? Bu saatten sonra başkalarını düşünerek bir şeyler yapacak olur muyuz, yoksa bu "kendimizi" çok geride bırakmak olacağı için yeltenmez miyiz? Nitekim kesin bir cevap bulamamıştım, ta ki geçtiğimiz günlerde bu bireysel bakışın sanatta da yer ettiğini fark edip, toplumdaki değişimin aslında tıpkı beklediğim gibi ne denli büyük bir yol kat ettiğini anlayana kadar. O da şöyle oldu: İki zevkine güvendiğim insanın pek methettiği yeni bir film vardı, "Never Let Me Go." Kazuo Ishiguro'nun romanının beyaz perde uyarlaması, onu izleme şansı buldum. (Hiç de kurgusal olmayan bir konuyu ele alan bir bilim kurgu, tavsiye edilir.) İzlerken de fark ettim ki biz yeni nesil artık kendimize bireyler olarak değer veriyoruz ve bunu değiştirmeden temelde her zaman yatan tekilliğimizi giderip yeniden toplumlaşmak olası değil. Denk gelmemiş olanlar vardır mutlaka, filmin konusu şu şekilde: İnsanlığa hizmet etmeleri amacıyla planlı olarak dünyaya getirilmiş bir grup çocuğun eğitildiği bir yatılı okuldan üç arkadaşın toplumun beklentileriyle kendi isteklerinin çatışmasını anlatıyor, bu çatışmayı da bilim kurgu tarzı el verdiğince vurgulayarak alışılmamış bir şekilde veriyor. İçinde bulundukları bağlam gereği dış beklentileri göz ardı ederek kişisel tercihleri doğrultusunda yol almaları beklenmeyen bu karakterlerin yine de kendilerini korumak amacıyla hayallerine tutunmaları işleniyor. Dediğim gibi bu meselenin aşırı vurgulanmış bir boyutu, ancak kişinin kendisini çevreden korunmak için her zaman göz önünde tutacağını da açıkça gösteren çarpıcı bir örnek. Sinemayla başladım, buradan devam edeyim. Bireysel amaçlarını gerçekleştiremeyen insanların mücadelesi: Yaygın örneklerden gidecek olursak Ölü Ozanlar Derneği'ni çağrıştırıyor. Babası tarafından isteklerine hiçbir zaman kulak verilmemiş Neil Perry ve de Mr. Keating tarafından kendi hayatlarını yaşamaları yönünde cesaretlendirilen arkadaşlarının, okuru da teşvik edici hikâyesi. "Carpe Diem!" tabii ki de herkesin hayali, insanda izlerken her şeyi geride bırakıp hayallerine yelken açma isteği uyandırıyor. Toplumun taleplerinden uzaklaşıp, kendi isteğimiz doğrultusunda yol alma özgürlüğünü aklımıza kazıyor. İşte bu özgürlük de başka bir açıdan şahsi amaç ve isteklerimizi dış çevrelere karşın her koşulda koruma ve sürdürme eğilimimizin temelini oluşturuyor. Bireysel sanat, insandaki bireyselleşmenin yansıması. Sanattaki birey odaklı yaklaşım son dönem insanındaki tekil algıdan önce başladı elbet, ama bu da onu körüklüyor şüphesiz. Bireyin amaçları ve başarısını odak alan günümüz anlayışı, kendini toplumdan soyutlamış klasik dönem sanatçılarının çeşitli disiplinlerde bireye ve onun şahsi dünyasına başlattığı yolculuğun günümüzde ulaştığı noktalardan bir tanesi. Eskinin sanatında kişinin de şahsına özgü nitelikleriyle ayrıca ele alınmasını savunan anlayış, artık bu kişiyi kendi başına yücelten ve sanata da şahsi ideallerin üstte tutulması olarak yansıyan bir konsepte evrilmiş durumda. Aslında sanat bir açıdan, hâlâ toplumu yansıtıyor. Toplumun dinamiğinin değişerek bireysellik yönünün öne çıkmasıyla sanat da bu "bireyler toplumundan" etki-

21


leniyor, bireye yaklaşıyor. Biz kendi alanlarımıza, odalarımıza kapandıkça sanatımız da bizi izliyor, bu alanlarımıza odaklanıyor. En sonunda hepsi bu noktaya bağlanıyor. Bireyler kendilerini kapatınca kitleler olarak tekilliğimize çekiliyoruz, topluluklar bireylere ayrılıyor ve sanata da bu bireyselliği aksettiriyor. Bugün hâlâ yaşanan bu sosyal değişmeyi yadırgayan ve insanı da sanatı da ferdiyetçilikle eleştirecekler pek tabii çıkar, ancak şu da var ki biz hepimiz bu dönüşümün aktörleri ve birer parçasıyız. Eleştirilen bu dönüşüm birincil önceliği kendimize veren, bizi birey olarak topluluktan -az ya da çok- her zaman ayrı tutan algımızın tetiklediği bir sonuç olduğu için bir anda istemli meydana getirilen veya aynı şekilde değiştirilebilecek bir hareket değil. Bu devinimden kaynaklanan doğal bir süreç ve işte bu nedenle kaçınılmaz. Bu yüzden kendi kendimizle kaldığımızda fark ediyoruz ki odacıklarımızdayken biz, yarattığımız sanatın fert olarak yükselen figürleri gibi özgür, ancak bunun yanında her zaman da bir ölçüde yalnız başımızayız.

22


KORKU SİMGE KUYUCU

Derin bir tedirginlik sızıyor gözlerinden. Teni soluk mu soluk… Kâh elleri ile kâh saatiyle oynuyor. Dudakları gergin bir ip gibi. Çok uğraşıyor saklayabilmek için ama çabalarının işe yaramadığı çok bariz. Zira elleri titriyor, onlarla bu kadar uğraşması ondan. Dışarıya derin derin düşündüğü izlenimini vermek için kendine açtığı savaş ise dikkat çekici. Oysa derin düşünceleri bırak, en basit işlevleri bire yerine getiremiyor. Tek bir şey yankılanıyor zihninin karanlık koridorlarında “ya bir şey olursa?”. Art arda karanlık komplo teorileri sızıyor zihninin gizli bir kapısından. Kendinin bile bilmediği bastırılmış duygular ve dürtüler… Gözbebekleri daha da büyüyor. Ellerini başına götürüp kaşıyor kendinden habersiz. Dişlerini sıkıyor, on yaşında yaptırdığı dolguyu hissedene kadar. Kulaklarında dişlerinin yaptığı ses büyüyor bir yankı gibi. Derin nefes alıyor. Hiç bırakmazcasına tutuyor onu bedeninde. Sonra bir balonun sönmesi gibi tüm gücüyle savuruyor hava taneciklerini. Tek düşündüğü şey “bir şey yapmak gerek.” Aslında zaten bir şeyler yapıyor. Beyni ilk sarsıntıyı atlatmış biraz daha kendinde. Olası çıkış yollarını düşünüyor, ölçüp biçiyor. Sonucu bulmak doğru soruyu bulmaktan geçiyor. O süre çok fazla değil belki ama zaman doluyor, akmıyor saniyeler. Bir umut var ama değil mi? Kalbinin atışını duyuyor. Sihirli sözcük umut anlaşılan. Evreka! Buldu, buldu içindeki sevinç yükseliyor dalga dalga. Zihni tamamen kurtuluyor felçten… Yüzü aydınlanıyor, güneş doğuyor onun için. Huzur geliyor gönül bahçesine. Sıktığı eli rahatlıyor, dalgalı bir denize benzeyen alnı duruluyor. Kafasını kaldırıyor, Göz temasından çekinmiyor artık. Daha özgür, umutlu ve en önemlisi güzel günler için mücadele vakti artık.

23


YAS MUHAMMET ALPEREN TEK

Birer birer siliniyor ömrümden günler Yapraklar düşüyor dallarından Ölüp gazel oluyorlar Bir eylül hazanında feryat figan eyliyor rüzgarlar Hava karanlık Şimdi ölüm ışıl ışıl süzülüyor yapraklardan Nefesini kesiyor yaprağın Rüzgar alma diyor onu benden Alma alırsan onsuz kiminle dans ederim diyor Lakin pek bir yaman çıkıyor ölüm Söküveriyor ta can damarından nefesini yaprağın Gazel gazel yazılıyor yaprak toprağa Ve hazan vakti ansızın gidiveriyor ana kucağı olan ağaçlardan Sonbahar geliyor ömrüme benim de Yapraklarım sancıyor Rüzgar oluyorum Feryat ediyorum sonbaharımda Lakin nafile 24


Kimin sırası geliyorsa birer birer gidiyor Çocuk yaşlı hasta demeden Gün oluyor tüm cihan yerle yeksan oluyor Günahsızın bedeni karaya vurunca Gün oluyor kahrediyor bizi Bomboş ve hayalsiz gözlerle bakan Çocuk yürekler Evet ölüm ayırıyor bizi birer birer bu sürgün hayatından Gazel olup düşüyoruz toprağa Işıl ışıl olan bahar ölüyor hazan ile Evet gönlümüz de tıpkı böyle eriyip gidiyor Ve her geçen saniye daha da gazelleşiyor. Ve biz sadece bakakalıyoruz yitip giden gazellere Kimi zaman yakmaya çalışıyoruz onları Kimi zamansa gönül toprağımıza gömmeye çalışıyoruz Ama yitip gidiyor gazeller bir gün... Ayrılık ciğerimizi dağlıyor Yollarda yıllarda ve yanımızda yoklar artık Birer birer düşüverdiler toprağa Ve birer birer siliniyorlar Evet ayrılık zor şey Ama daha acısı yok olmak Toprağa değil cehenneme düşmek Unutulmak ve sevilmemek... Ya dost dünya böyle işte Dün vardın bugün gazellerin soluyor Yarın ya meçhulsün ya da daha da solacak gazellerin Tükeniyorsun ve her geçen gün ölüm daha da yaklaşıyor ensenin dibinde Nefesini kesiyor hataların Rüzgar oluyorsun Çınlıyorsun kulaklarda Ama nafile ruhun sığmıyor kabına Bedenini toprak çekiyor Yüzünü ise gökyüzü. 25


Bir/birim/İZ MEHMET EMİN BOZKURT

"Birlikte yaşamak zorundasınız ve birlikte yaşamak için birlikleri bozmak zorundasınız."

Birbirimiz için, bir birim iz bırakıp ve sonucunda birbirimiz diyebileceğimiz o kadar çok şey varken; bıkmadan, usanmadan üzüntülerimizi diğerlerine aktarıp, mutsuzluklarımızdan yine onları sorumlu tutuyor olmamız, dünyanın bize "Birlikte yaşamak zorundasınız ve birlikte yaşamak için birlikleri bozmak zorundasınız." deme şeklidir. Yahu bu sevginin herhangi bir hali insanlığı yüceltebilecekken, nefretimizle neden küçültüyoruz zaten tek başına küçük olan insanları? Halbuki o insan belki yalnızlaşma sorunsalını çözdüğü gün, birlik olduğu insanlara aydınlık saçacak ve karanlık olan dünyamızı bir nebze de olsa aydınlatacak. Sustuğunda "Susuyor!”, konuştuğunda da "Konuşuyor!" diye yaftaladığımız insanların bir gün susmadan ya da konuşmadan önce üç bin altmış yedi kez düşünecek olmasının sebebi, bizlerin o güzelim kibri olacak. Halbuki sustuğunda ya da konuştuğunda yıldızlar daha parlak olacaktı ve insanlık yine bir basamak daha yükselecekti. Bu durum insanlıkla alakalı bir durumken, biz kin ve kapris tüm kılcal damarlarını sarmış, güzel insanları neden ilgilendirmesin ki? Sonuçta bu güruhun bir parçası olmalıyız. Herhangi bir şekilde özel bir gücümüz varsa, şayet eminim ki bunun bize veriliş amacı da bireysel kaprisimize level atlatmak değildi. Her ne şekilde olursa olsun iki kaşımızın altında, iki şahane gözümüz varsa ve bizler de ses tellerimizle hayvanların aksine güzel serzenişlerde bulunabiliyorsak, bu durum bizi muhakkak bu güruhun bir parçası yapacaktır. Ve artık birbirimiz için bir şeyler yapmaya başlamazsak: insan olarak, insanlığın kanseri olacağız. Üzücüdür ki, kanserin henüz bir ilacı yok, kapris ve kinin aksine. Dipnot: Sevgi ve türevleri birer kin aşısıdır. 26


GURUB VAKTİ KAMİL DAKESOĞLU Gün batıyor, vakit hüzün Zaman eriyor gözlerimde Bir gün daha geçti ve gelmedin Hayallerime kaç kaldı Sahi hayallerim vardı Bilmedim Hayal kurmak da yorarmış insanı Yüzümü döndüm ışıldayan yıldıza Sitemimi haykırdım dağlara Belki belki dağlar Hasretimi anlar Heyhat, sustu yankım bile Bir başıma kaldım hayallerim ile

27


öykü

MELANET BARAN CAN SAYIN

Dışarıda, ıstırap dolu feryatları ruha tesir eden rüzgar, kudurmuş bir aşık gibi titreyerek toprağın koynuna yığılıveriyordu. Nihayet akşam olmuş, ulvi karanlık, eşyayı örtmüştü. Solgun ay, çam yapraklarına sıcak bir buse halinde dökülmekte, semanın iskeletini şefkatli ateşiyle eritmekteydi. Her şey susmuştu; sadece otlara, ihtiyar taşlara işveyle sürtünerek akan çırılçıplak bir ziyanın tatlı, efsunkar fısıltısı işitiliyordu. Şuh Tymbris'in... Porsuk'un...

‘ Saatin şarkısı, çaresiz, sönmekteydi. Tuttuğu meşaleyi, karanlığı dağıtmak istercesine etrafta şöyle bir gezdirdi. Küf kokulu mahzenin gölgelerine, soğuktan değil de korkudan titreyen, boyunlarından zincirlenmiş, çıplak çocuklar sinmişti.

Odada mündemiç bir uğursuzluk kesafeti... Tıknaz, mayası şiddetten, sıhhatsiz bir gövde... Yorgun, ıslak, tuhaf gözlerle mücehhez gergin bir çehre... Tavandan sarkan on iki kollu bir Baccarat avizenin bütün kandilleri tutuşturulmuş, odayı ışığa boğmaktaydı. Soldaki duvara dayanmış, alçak, zarif, ceviz ağacından asırlık masanın üzerinde yeni, siyah bir melon

’ 28


şapka duruyordu. Bembeyaz tüllerle örtülmüş pirinç karyolanın tam karşısında aynalı bir tuvalet masası vardı. Kandilin ışıkları, aynanın teninde usul usul titremekteydi. Aynanın önüne boy boy şişeler dizilmişti. Azametle duran, 1808 tarihli bir Lubin şişesi, kakule, yasemin esansı dolu şişeler, kesmeleri ışığın altında parlayan Bohemya işi kristal kaseye doldurulmuş, parfum de Caron, Bellodgia... Akkavak yaprakları gibi buruşmuş duran, beyaz ipekten eldivenler... Tuvalet masasının yanında bulunan şöminenin üzerindeki çerçevede, İbrani yazısıyla "met", ölüm, yazılı bir hat asılıydı. Birkaç ay evvel mütekait olan Doktor Boronkay, şöminenin önündeki koltuğuna kurulmuş, piposunu tüttürüyordu. Mevsimin acımasız soğuğuna rağmen şömine henüz yakılmamıştı.

çoktandır dillerde dolaşıyordu; şehirdeki herkes, Boronkay Malikanesi'nin, korkunç bir servetin, çürümüş leşlerin ve nesebi bir lanetin üzerine bina edildiğine inanıyordu. Tarhlarda salınarak serpilen kıpkırmızı sümbüllerini insan kanıyla beslediğine, kemiklerden çatılmış bir yatakta uyuduğuna dair rivayetler, yeminler edilerek anlatılıyordu. Kuyruklu saatin tok, bezgin sesi, boş odaları doldurmaktaydı. Doktor, piposunu çalışma masasının üzerine bıraktı; tasalı ve bitkindi. Akşamdan beri hiç dinmeden yağan yağmur; uzaklarda çinko damları dövüyor, daracık sokaklardan şırıltılar eşliğinde akıyordu. Yaşlı adam, aralık pencerelerden eve sokularak yayılmakta olan hoş kokuları derin derin içine çekti. Ah, gecenin kanatlarının altında uykuya dalmış müphem hayaller, aydan damlayan ışıltılar, renkler... Tatlı bir his duydu, gözlerini yavaşça kapadı. Ölüm... İçini kavuran, boğazını tıkayan, kasıklarına saplanan o karanlık kıvılcım... Harını yitirmişti. Kalbini bir mengene gibi sıkan ezası kanlı tırnaklarını çekmişti. Gözleri şöminenin üzerindeki çerçeveye kaydı. Tav... "Ölüm"ün, "met"in ve "hakikat"in, "emet"in son harfi... Tanrı'nın, âdemoğlunun alnına kazıdığı mührü... Mem... Yazgısı karanlıkla örülmüş insanı, saklı irfanın kaynağına eriştiren büyü...

Boronkay, pek zengin bir sülalenin son ferdiydi. Uzun zaman önce, çok uzak topraklarda yaşayan bir Boronkay, geceleri Hristiyan çocukları kaçırıp kanlarını içtiği iddiasıyla, o toprakların idarecisi, Cseszneky Hanesi'nden Kont Karol tarafından kazığa geçirilmiş ve cesedi kasaba meydanında yakılmıştı. Bu Boronkay'ın genç oğlu ise babasının mirasından taşıyabildiği kadar altınla Türklerin diyarına kaçmıştı. Demiryolu bu Anadolu şehrine geldiğinde buraya yerleşmişler, kayalıkların üzerinde inşa ettikleri köşklerinde, şimdi Bademlik'te bir harabe halinde bulunan, ihtişamlı taşları otların altına gömülmüş köşklerinde yöre halkından uzak bir hayat sürmüşlerdi. Bir zamanlar, bir kabus haşyetiyle, kısık sesle zikredilen Boronkay adının zihne ektiği dehşet, artık insanların hafızasından silinip gitmişti; hısımlarının günahkar etleri arzın harcına karışalı çok oluyordu. Fakat yine de vazıh olmuştur ki bu küçük şehrin biricik eğlencesi, işte bu yalnız adamdı. Evinde sakladığı incilerin, yakutların, ışıl ışıl altınların söylencesi,

Cılız ellerini çerçeveye doğru uzattı, ruhuna dolan kudretin şiddeti yüzünden hummaya tutulmuş gibi titremekteyken yavaşça fısıldadı. Göğsünün üzerinden geçen bir ışıltı, apansızın gözden kayboldu. Yağmur dinmişti. İç geçirerek ihtiyarlara özgü tembel adımlarla merdivenleri inmeye başladı. Her adımında, ayakları altında ezilen ahşap döşeme, etrafa uçuşan hatıra kırıntıları, yeisle inliyor, kara kadifeden cüppesinin etekleri yere sürtünerek hı-

29


şırdıyordu. Mahzenin kapısını iterken dudaklarında huzurlu bir tebessüm vardı. Elleri, kuşağında bir şeyler arandı. Kapı gıcırdadı, kapı aralanırken bu gülüş, gitgide zalim bir hale bürünüyordu.

Ölümün üzerine çöken kösnüsünü, ihtirasını bir kez daha dindirmişti.

Saatin şarkısı, çaresiz, sönmekteydi. Tuttuğu meşaleyi, karanlığı dağıtmak istercesine etrafta şöyle bir gezdirdi. Küf kokulu mahzenin gölgelerine, soğuktan değil de korkudan titreyen, boyunlarından zincirlenmiş, çıplak çocuklar sinmişti. Tenlerine korkunun, nefretin ve günahın izleri bırakılmış, iğrenç, zavallı mahluklar... Fersiz gözleri, ürkü içerisinde, birdenbire ateşten kürelere dönüşmüştü. Boronkay, meşaleyi duvardaki kaideye oturttu. Boş mahzenin orta yerinde binlerce yıllık mermerden bir sunak yükselmekteydi. Mermerin üzerine Bafomet'in beş köşeli yıldızı, kadim ustaların maharetli ellerine has bir hünerle işlenmişti. Tam karşıya, ışığın güçlükle aydınlatabildiği duvara, yüzlerce yıl önce, karanlığa kurban edilmiş olan kim bilir hangi sefil ruh, kendi kanıyla çizilmiş olan esrarlı işaretleri bırakmıştı yalnızca geriye. "Ben, tanrıyım..." Parmaklarının arasında hınçla tuttuğu çıplak et, boğazına tıkanan, kasıklarına saplanan o karanlık alevi yeniden tutuşturmuştu. Et yığını, yürek paralayan bir çığlık kopardı. "Ben, tanrıyım," dedi Boronkay ona, teskin etmek istercesine, merhamet dolu bir sesle. Sakinleşmiş sunusunu nazikçe kavrayarak sunağın kıyısına dek götürdü ve orada diz çöktürdü. Bıçağını çekti ve tutkusundan, kendinden geçmiş bir halde, mırıltılar eşliğinde kurbanını adadı. Soğuk bir parıltıyla sarılmış çelik, deriyi ve eti şehvetle yardı. Korkunç bir öpüş gibi derinlere indi. Suratına püsküren taze, sıcacık kanı ab-ı hayatmış gibi kana kana içiyordu.

30


31


BİR KAPI MEHMET GÜNESEN

Olması gereken ve olmaması Hayatımın iki büyük tantanası Sıfırın altında kaç derecede Bozulmaz ömrümün mayası

Bu ruh bu vücuda sığmaz dedim

Bilirler mi

Dedim de duymadılar

Bilinmezlik daha kötüdür karanlıktan

Şaşarım ki hala ölemedim

Bilmezler Gece ve gündüz yoktur mezarda

Alır mısınız ömür sahnemden, lütfen Benim olmayanımı, olamadığımı

Severdim soru işaretlerimi

Bir kapı, sonra bir kapı, bir tane daha

Çakıldığı yerleri kendine kucak bellemiş

Hiçbiri ne karanlığa ne aydınlığa

Anlamaz olaydım anladığımı

Sadece sonuçsuzluk, kargaşa

İnsanı anlamak defnedermiş

Ve bir kapı daha Kapanacak şimdi, heyecansızım Hiç olmamış gibi, olmayacak Bu da benim alışılmışım

32


Çeviri

TO-EM-MEİ'NİN KIMILTISIZ BULUTU EZRA PAUND Türkçeleştiren: Baran Can Sayın

"Islak bir bahar," diyor To-em-mei "Islak bir bahar, bahçeye indi." I Birleşti bulutlar, birleşti, Yağdı, yağdı yağmur. Bir karanlık sokulmakta Arşın sekiz katına. Ve geniş ve bomboş patika, Uykulu, gerindi. Oturdum odamda, sükûn içinde, Uzandım iştahla şarap testime. Dostlarım göçtü, yittiler ya da, Bense başımı eğip oturdum yine. 33


II Yağmur, yağmur ve bulutlar birleşti, Karanlık, arşın sekiz katına sindi, Sel boğdu tenha toprakları. "Şarap, şarap, işte şarap!" İçiyorum, penceremin önünde, Düşünüyorum eski dostları, Ve hiç görmüyorum yolda, evime Yanaşan bir kayık yahut bir arabayı. III Doğudaki bahçemde duran ağaçların Gövdelerini yarmakta tomurcukları. Cılız tenlerinde bir şefkat arzusu. Diyorlar ki: "Güneş ve ay hep döner gökte, Çünkü, bulamamışlardır bir konak kendilerine." İşitiyorum kuşların hışırdayan kanatlarını. Diyorlar ki: "Bir sürü âdem var etrafta, Fakat bu adamdır bizim en sevdiğimiz, Daima onunla söyleşmeyi dileriz, Bizim derin hüznümüzü hiç anlamasa da." 34


ÇIĞLIK ATAN ÇORAP MERVE ERDOĞAN

‘ Doğduğum ilk dakika anneme: "canını çok acıttım mı?" diye sormuştum.

Tramvay durağına doğru giderken yoldaki gürültüler ayaklarımdan gelen çığlıkları bastırıyor. O an aklımdan geçen tek cümle: "artık empati yok." Bunu gerçekten istiyor muyum? Evet. Umduğum kadar 'umursamaz' geçiyor mu bu süreç? Hayır. Çekilen hiçbir acıyla zerre ilgilenmeyen bencil bir insan olmak istedim hep. Ama ben; her adımımda başkasını düşünmek zorunda hissettim kendimi. Tamı tamına 21 yıl hem de. Doğduğum ilk dakika anneme: "canını çok acıttım mı?" diye sormuştum. Artık, -tamı tamına 21 yıl sonra- sadece kendimi düşüneceğim. Ayakkabılarımdan gelen çığlıkları duymazlıktan geliyorum. Şimdi sadece 'ben' varım. Ayakkabılarımdan gelen çığlıklar azaldı mı, yoksa sokaktaki gürültünün seviyesi mi arttı? Umurumda değil. Çığlıklar yerini iniltiye mi bıraktı? Beni ilgilendirmiyor. Cüzdanımdan akbilimi çıkarıyorum; kesilen çığlık ve iniltileri düşünmemeye çalışarak. Tramvay geliyor hemen ve içerisi bomboş. En arkada sağ köşeye oturuyorum. Beğendiğim Spotify çalma listelerinden araklayarak oluşturduğum çalma listemi dinliyorum yol boyunca. Tramvaydan inerken ayağımda bulunan iki çorap cesedini düşünmemeye çalışıyorum. Hava çok güzel.

35


BAŞKALAŞIYORUM MERVE NURDAN TÜMKAYA

Çok fazla ışık, Çok fazla insanın olduğu döneme denk geldi yaşamım. Işıkları kıssak, insanları alsak, Mutluluğu bulurdum belki de. Ya da sorun sizde değildir. Belki de ben öyle körüm ki göremiyorum. Belki de hiç bilmediğim bir yaşama düştüm, Başka birinin hayatını yaşıyorum. Çok fazla aşık Çok fazla yalan ilişkinin olduğu döneme denk geldi yaşamım. Aşıkları sustursak, yalanları ortaya çıkarsak Mutluluğu bulurdum belki de. Ya da sorun onlarda değildir. Belki de ben öyle körüm ki bulamıyorum. Belki de hiç bilmediğim bir bedene düştüm. Başkalaşıyorum 36


FESTİVALLER, ÖDÜLLER VE DİĞERLERİ ESER ERGÜN

BU AY ÖZEL Yeni film sezonuna başlangıç yaptığımız, Oscar ödüllerini heyecanla beklerken bir yandan da kulisleri takip ettiğimiz ve İstanbul’da 2017’nin ilk festivaline merhaba diyeceğimiz şubat ayına girmiş bulunmaktayız. Geride bıraktığımız yılın son günlerinde genç yönetmen Damien Chazelle’in şimdiden kült olan, Emma Stone’un ve Ryan Gosling’in muhteşem oyunculuklarıyla çıtamızı bir hayli yukarıya taşıyan romantik müzikal filmi “La La Land” yeni sezonun bütün sinefiller için dolu dolu geçeceğinin habercisiydi. Üzerinde sıkça tartışılan ve eleştirmenler açısından ciddi kutuplaşmaların görüldüğü film, 2017’de de adından söz ettirmeye devam ediyor, öyle ki 26 Şubat’ta Los Angeles’ta düzenlenecek Oscar Ödülleri’nde rekor bir sayıyla 13 dalda 14 adaylık elde etti. (En iyi müzik dalında 2 adaylığa sahip.) Ayrıca, Moonlight, Arrival, Manchester By The Sea ve son dönem Almanya sinemasının en iyi işlerinden olan Toni Erdmann da bu yıl Oscarların öne çıkan filmlerinden. Gözümüzü, çok heyecanlı geçeceğinden emin olduğumuz Oscarlar için Dolby Tiyatrosu’na diktiğimiz şu günlerde, yanı başımızda da !F Film Festivali’nin içinde birbirinden ödüllü filmlerin bulunduğu programı açıklandı. Bu yıl 16-26 Şubat arası İstanbul’da “iyi şeyler” teması altında düzenlenecek festivalin kaçırılmaması gereken 10 filmini sinemaseverler için derledik, keyifli okumalar ve sinema salonlarını dolduracağımız bir ay geçirmemiz dileğiyle. (Not: İzleyici puanları gözetilmeden hazırlanan sübjektif bir listedir, filmler alfabetik sıraya göre düzenlenmiştir, film ve yönetmen alıntıları www.ifistanbul.com sitesine aittir.)

37


!F’TE ADINDAN SÖZ ETTİRECEK 10 FİLM Aquarius

Brezilya, Fransa - 145'- Portekizce

Ne diyor: "Benim için işin en zor kısmı, toplumu tüm karmaşıklığıyla resmedebilmek." Kleber Mendonça Filho (Yönetmen)

Neden izlemeli: Sônia Braga'nın ayakları yere basan muazzam performansı görülmeye değer. Aşk ve cinselliğe bir de 60’lı yaşlarındaki entelektüel ve başarılı Clara’nın hayatından bakıyoruz, aynı zaman da film güçlü bir karakter portresi çizmesinin ötesinde Brezilya’nın sosyal yapısını kavrama fırsatını veriyor. 38


Buster’s Mal Heart – Buster’ın Hasta Kalbi

ABD - 96' – İngilizce

Ne Diyor : "Bana güvenmek zorundasın, üçümüzü de ben koruyacağım." (Filmden)

Neden İzlemeli : Mr. Robot ile büyük hayran kitlesi kazanan Rami Malek'in ilk uzun metraj filmi. Filmde üç farklı karakteri canlandıran Emmy ödüllü oyuncunun ilk beyazperde deneyimini izleyecek olmak bile heyecan veriyor. Tek vücutta yaşayan farklı kişiliklerin çatışmasını ele alan konusuyla Dr. Jeykll ve Mr. Hyde hikayesinden metaforlar sunan film psikolojik bilim kurgu severlerin ufkunu açacak gibi görünüyor. 39


Christine

ABD, Birleşik Krallık - 123' – İngilizce

Ne Diyor: "Sanki her birimizin içinde 'gerçek biz' olmak için birbiriyle kapışan farklı hikâyeler var." (Filmden)

Neden İzlemeli: Bu yılın film seçkisinde kadın oyuncuların ön plana çıktığını söylesek yanılmış olmayız, işte Rebecca Hall da onlardan biri. 70’li yıllarda, yerel bir televizyon kanalında çalışan Christine sayesinde medya sektörünün etik değerlerini ve rating sisteminin acımasızlığını sorgulayabiliyoruz. Dönem filmi olmasının yanında, her karesinde günümüze ışık tutan ve profesyonel hayatı açıklayan gerçek bir uyarlama.

40


Corki Dancingu – Deniz Kızlarının Şarkısı

Polonya- 92'- Lehçe

Ne Diyor: “Biz insan değiliz. Biz burada tatildeyiz." (Filmden) Neden İzlemeli: La La Land’le yeniden başlayan müzikal film dalgasını özleyenler kesinlikle kaçırmamalı ama bu sefer göreceğimiz Hollywood’un romantik peri masallarından değil. Vampir denizkızları, gece kulüpleri, saykodelik müzikler ve sentetik uyuşturucular filmin post-modern fantastik atmosferini anlatmak için yeterli.

41


En Man Som Heter Ove - Hayata Röveşata Çeken Adam

İsveç- 116'-İsveççe, Farsça

Ne Diyor: “Birinin eve dönüp sevdiği insana sarıldığı hikâyeleri seviyorum. Çünkü bunu yapmak için çok geç kalmış olacağınız günü hiçbir zaman öngöremiyorsunuz." Hannes Holm (Yönetmen) Neden İzlemeli: Yazar Frederick Backman'ın çok satan romanından uyarlanan film, bu yıl akademi ödüllerinde Toni Erdmann’ın en büyük rakibi. İskandinav sinemasına özgü yalınlık, kaliteli bir senaryoyla desteklenince ortaya çıkan mizah sinema salonundan tebessümle ayrılmayı garanti ediyor.

42


Genco

Türkiye- 80’- Kürtçe

Ne Diyor: “Hiçbir zaman süper kahraman olamayacağım." (Filmden) Neden İzlemeli: Diyarbakırlı yönetmen Ali Kemal Çağlar’ın senaristliğini, yönetmenliğini ve oyunculuğunu yaptığı alegorik bir süper kahraman filmi. Festivalin, Türkiye sineması bölümünden çıkan en iyi yapımı. Süper güçlere sahip olan Genco’nun çevresinden aldığı gülünç tepkilerden dolayı güçlerini artık kullanamaması ve içsel bir krizin eşiğine gelmesi, Türkiye’de yaşanan sosyal problemlerin altını ustalıkla çiziyor. İster kara mizah, ister süper kahraman filmi diyelim, Genco, Türkiye’deki art house filmlerde sıklıkla göremediğimiz özgün bir senaryoya sahip.

43


Moonlight – Ay Işığı

ABD- 111'- İngilizce

Ne Diyor: "Ateşli bir rüya gibi bu film… Sizi hikâyemin içine sokmak istedim… Sizin de içinde büyüdüğüm saçmalığın içine dalmanızı istedim." Barry Jenkins (Yönetmen) Neden İzlemeli: Oscarların öne çıkan ikinci filmi, 8 adaylık kazandı. Siyahi Amerikalı bir gencin yaşadığı topluma adapte olma isteği ancak büyüdükçe her siyahi gibi toplumda kaybolmaya başlaması ve suça yönelimi özgün bir senaryo içinde anlatılıyor. Aynı zamanda, Florida gettolarındaki yaşamlar, uyuşturucu bağımlıları, gerçekleşmeyen hayaller ve toplumsal ayrımcılık çarpıcı bir ABD portresi çiziyor.

44


The Pass – Pas ve Gol

Birleşik Krallık- 88'- İngilizce

Ne Diyor: "Aklını mı kaçırdın? Tabii ki gey değilim, ben bir futbolcuyum!" (Filmden) Neden İzlemeli: Festivalin, gökkuşağı bölümünden çıkan, derdini en yalın şekilde anlatan ve bunu maskülenlikle özdeşleştirilen futbol aracılığıyla yapan LGBT temalı filmi. Eşcinselliğe bir de futbolcular üzerinden bakmayı sağlayan film, bakış açılarını değiştirmeye yardım ediyor.

45


T2: Trainspotting

Birleşik Krallık- 117'- İngilizce

Ne Diyor: "Devam filmleri orijinal filmin hemen ardından gelince pek işlemezler. Biz bu tür projeleri kabul etmeyecek kadar uyanık davrandık. Bu film farklı -çünkü aradan tam 20 yıl geçti ve film de zaten bununla ilgili; bir yeniden çevrim yapmaya kalkışmadık." Ewan McGregor (Oyuncu) Neden İzlemeli: Trainspotting yine bildiğimiz gibi; eğlenceli, aksiyonlu, bolca alkollü ve yüksek doz uyuşturucuyla örülü. 20 yıl sonra gelen devam filminde, yönetmeninden oyuncularına, senaristinden çaycısına bütün kadro aynı! Mark Renton’ın çetesiyle maceralarını yeniden izleyecek olmak hepimizi heyecanlandırıyor, öyle ki !F ekibi tarafından festivalin kapanış filmi seçildi bile.

46


Zoologiya - Hayvanoloji

Rusya, Fransa, Almanya - 87' - Rusça

Ne Diyor: "Kuyruk bir metafor. Hikâyede ortaya çıkış şekli ve ona verilen reaksiyon çok da önemli değil." Ivan I. Tverdovskiy (Yönetmen) Neden İzlemeli: Küçük bir sahil kasabasında, hala annesiyle yaşamaya devam eden orta yaşlı Natasha’nın sıradan yaşamına bir de kuyruk eklendiğini düşünün. Festivalin en alegorik filmi olan Zoologiya’da, kuyruk metaforuyla birlikte Natasha’nın hayatından uzaklaşan izleyiciler egzistansiyalist düşüncelerle boğuşurken imgelerle çevrili başarılı bir kara mizah izlemenin keyfini çıkarabilirler.

47


Masabaşı Kültür Dergisi / Sayı 2 / Şubat 2017