Page 1

S A Y I

1 7

|

E Y L Ü L

-

A R A L I K

2 0 2 0

|

I S S N :

2 5 6 4 - 7 0 6 7


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Sayı: 17, Eylül - Aralık 2020 ISSN: 2564-7067

İÇİNDEKİLER

İMTİYAZ SAHİBİ Tahir Büyükakın (Marmara Belediyeler Birliği adına)

TARİHTE SALGIN HASTALIKLAR, TOPLUMLAR VE İSLAM DÜNYASI

GENEL YAYIN YÖNETMENİ M. Cemil Arslan

Cem Orhan.............................................................................................................7

EDİTÖR Ezgi Küçük Çalışkan

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK, KENTSEL YAŞAM KALİTESİ VE KAMU SAĞLIĞI

YARDIMCI EDİTÖRLER Samet Keskin Büşra Yılmaz

Handan Türkoğlu..................................................................................................27

YAYIN KURULU Alim Arlı Burcuhan Şener Hatice Çetinlerden Ülkü Arıkboğa DANIŞMA KURULU Ahmet İçduygu Ali Yaşar Sarıbay Aslı Ceylan Öner Beşir Ayvazoğlu Bilal Eryılmaz Feridun Emecan Hasan Taşçı Kemal Sayar Korkut Tuna Ruşen Keleş Selçuk Mülayim Suphi Saatçi Tarkan Oktay Yunus Uğur SORUMLU MÜDÜR Emrehan Furkan Düzgiden MİZANPAJ Sonntag.agency Esentepe Mah. Talatpaşa Cad. Harman Sok. No: 5 Şişli / İstanbul - E-posta: work@sonntag.agency Telefon: +90 (212) 924 24 10 KAPAK İLLÜSTRASYON Ezgi Küçük Çalışkan YAYIN ARALIĞI Şehir & Toplum dergisi, Marmara Belediyeler Birliği Şehir Politikaları Merkezi tarafından yılda üç defa yayımlanmaktadır.

KENT DOĞA İLİŞKİLERİNİN DÖNÜM NOKTASINDA KENTSEL SAĞLIĞI YENİDEN DÜŞÜNMEK Koray Velibeyoğlu...............................................................................................37

SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTSEL SU YÖNETİMİ ARACILIĞIYLA HALK SAĞLIĞINI VE REFAHINI SAĞLAMA Dzheylan Karaulan...............................................................................................47 GELECEĞİN SAĞLIKLI ŞEHİRLERİ Murat Ar..................................................................................................................57 TÜRKİYE'DE VE DÜNYADA HALK SAĞLIĞI Büşra Yılmaz, Samet Keskin.............................................................................63 AHMET SİNAN TÜRKYILMAZ İLE SÖYLEŞİ: NÜFUS, COVID-19 VE VERİ ÜZERİNE Ahmet Sinan Türkyılmaz, Röportaj: Alim Arlı, M. Cemil Arslan, Ezgi Küçük Çalışkan, Samet Keskin .............................................................73 BİR PANDEMİ (COVID-19) SÜRECİ TECRÜBESİ: KENTLERİN KIRILGANLIĞININ AZALTILMASINDA TEKNOLOJİNİN ROLÜ Nur Sinem Partigöç, Çiğdem Tarhan.............................................................89 COVID-19 SALGINININ AFET RİSKİ KAVRAMI ÇERÇEVESİNDEN İNCELEMESİ Emin Yahya Menteşe...........................................................................................99

İLETİŞİM Tel: +90 212 402 19 00 Faks: +90 212 402 19 55 Adres: Marmara Belediyeler Birliği Ragıp Gümüşpala Cad. No:10 Eminönü 34134 Fatih / İstanbul BASKI Özgün Basım

SORUNLARLA BAŞ ETME VE SÜRDÜRÜLEBİLİR DAYANIKLILIK YAKLAŞIMI Betül Ergün Konukcu..........................................................................................119 SALGIN HASTALIKLARIN SİNEMADAKİ TEMSİLLERİ Barış Saydam.........................................................................................................127

2


ŞEHİR & TOPLUM

3


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

EDİTÖRDEN Kentleşmenin en temel meselesi -ve çoğu kez sebeplerinden- olan ancak şehircilik çalışmalarında en az irdelenen konulardan biri olan kent sağlığı, COVID-19 pandemisi ile

konuşulan

diyebiliriz.

tek

konu

haline

Yaşanabilirlik

geldi

çalışmalarında

önemli gösterge alanlarından biri olarak yer alan kentsel sağlık, kentsel dayanıklılık alanının çeşitli

bir

parçası

afetlerle

aslında.

mücadelede,

Bugün kentlerde

dayanıklılığı ve özellikle kırılgan grupların durumunu yönetebilmek, yöneticiler ve uygulamacılar için en öncelikli iş olmalı. Kentleri ve toplumları etkileyen pek çok sağlık meselesinin yanında bugün içinde olduğumuz COVID-19 gibi pandemilerin, kentlerin birbirinden öğrenerek mücadele etmeleri gereken bir alan olduğu göz ardı edilmemeli. Yaşamın geri kalanına dair bir belirsizlik süreci yaratan bu pandemi ile hijyen ve yeme içme alışkanlıklarımızdan toplumsal ilişkilerimize, kentsel mekânı yeniden

kurgulamaktan

platformların sektöründeki

aktif

dijital

iletişim

kullanımına,

kapasitenin

sağlık yaşadığı

travmadan ulusal ve küresel ölçekte insan hareketliliğinin sınırlanmasına, çok çeşitli alanlarda kısıtlama, sorgulama, dengeleme, dönüşüm ve yeniden tanımlama tecrübesi edindik.

Bu

belirsizlikler,

sürecin küresel

devamına

dair

stratejilere,

ülke

politikalarına, kentlerdeki ve kurumlardaki uygulamalara

ve

kişisel

inisiyatiflere

rağmen, henüz virüse karşı kesin çözüm bulunmaması sebebiyle devam ediyor.

4

Yayına hazırlandığımız 2020 Ağustos ayı itibarıyla, Türkiye’de COVID-19’a yakalanmış toplam hasta sayısı 254 bine, dünyada genelinde ise 22 milyon 214 bine yaklaşmış durumda... Biz de Şehir & Toplum’un bu sayısını gündemi kayıt altına almak ve tartışma alanlarımızı genişletmek adına kentsel sağlık konusuna ayırdık. Hem kent sağlığı konusuna çerçeve bir bakış, hem de veba, grip, HIV/AIDS gibi pandemiler arasında yerini alan COVID-19 kapsamında değerlendirmeler sunuyoruz. “Kentsel Sağlık ve COVID-19 Pandemisi” dosya konulu 17. sayımıza Cem Orhan’ın kaleminden “Tarihte Salgın Hastalıklar, Toplumlar ve İslam Dünyası” başlıklı makale ile başlıyoruz. Orhan, dergimizin bu dosyası için, geçmiş medeniyetlere meydan okuyan veba vakası üzerinden, salgınlar, kentler ve karmaşık toplumların ilişkileri ekseninde bir çerçeve çiziyor. İstanbul Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Prof. Dr. Handan Türkoğlu’nun kentsel planlama ile yaşam kalitesini kamu sağlığı perspektifinden ele alan “Sürdürülebilirlik, Kentsel Yaşam Kalitesi ve Kamu Sağlığı” başlıklı makalesi ile devam ediyoruz. “Kent Doğa İlişkilerinin Dönüm Noktasında Kentsel Sağlığı Yeniden Düşünmek” başlıklı yazısında İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Doç. Dr. Koray Velibeyoğlu, kentte sağlık temasını kent ve doğa ilişkilerinin dönüşümü ve doğa esaslı yaşam ekseninde değerlendiriyor. Ardından “Sürdürülebilir Kentsel Su


ŞEHİR & TOPLUM

Yönetimi Aracılığıyla Halk Sağlığını ve Refahını Sağlama” başlıklı makalesi ile Dzheylan Karaulan, su odağında, kentsel ekosistem hizmetlerinin kentte halk sağlığına etkilerini irdeliyor. Sağlıklı Kentler Birliği Müdürü Murat Ar’ın yerel yönetimlerin pandemi sürecindeki rollerini ve sağlıklı kent yaklaşımlarını vurgulayan “Geleceğin Sağlıklı Şehirleri” isimli yazısı ile okumaya devam ediyoruz. MBB Şehir Politikaları Merkezi uzmanları Büşra Yılmaz ve Samet Keskin'in, “Türkiye’de ve Dünyada Halk Sağlığı” başlıklı yazıları ise halk sağlığı alanındaki kurumsal gelişmeleri içeren, zihinleri tazeleyecek özet bir kronoloji sunuyor. Söyleşi kısmında, COVID-19 pandemisinin ilk dalga olarak tabir edilen sürecinin tam ortasında, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsünden Prof. Dr. Ahmet Sinan Türkyılmaz sorularımızı cevaplıyor: Demografi ve sağlık verileri, değişen yerleşim örüntülerine bağlı olarak neler söylüyor? COVID-19 pandemisi nüfus akışlarını yeniden biçimlendirecek mi? Sağlık istatistikleri yerel yönetimlerin çalışmalarına nasıl entegre olabilir? “Bir Pandemi (COVID-19) Süreci Tecrübesi: Kentlerin Kırılganlığının azaltılmasında Teknolojinin Rolü” başlıklı makalelerinde Pamukkale Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden Doktor Öğretim Üyesi Nur Sinem Partigöç ve Dokuz Eylül Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümünden Doç. Dr. Çiğdem Tarhan,

CBS ve uzaktan algılama gibi teknolojiler başta olmak üzere, içinde bulunduğumuz pandemi gibi afetlerin yönetimi için örnek ve öneri yöntemler aktarıyor. İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdür Yardımcısı Emin Yahya Menteşe, “COVID-19 Salgınının Afet Riski Kavramı Çerçevesinden İncelenmesi” başlıklı makalesinde afet riski ve dayanıklılık konusunu, İstanbul’da COVID-19 tehlikesinin maruz kalma, hasar görebilirlik ve mücadele kapasitesini, çeşitli analziler ve değerlendirmeler ile ele alıyor. “Sorunlarla Baş Etme ve Sürdürülebilir Dayanıklılık Yaklaşımı” başlıklı yazısında Betül Ergün Konukçu, kentsel dayanıklılık kavramını küresel ölçekteki boyutlarıyla, COVID-19 başta olmak üzere afetler kapsamında değerlendirerek krizleri yönetebilmek için bir yöntem önerisi sunuyor. Son olarak Barış Saydam’ın salgınlardan ve salgınların yarattığı korku ve yeni gelecek vizyonlarından etkilenilerek yapılmış filmleri inceleyen “Salgın Hastalıkların Sinemadaki Temsilleri” başlıklı yazısı ile kent sağlığı meselesini sanat perspektifinden tartışma fırsatı buluyoruz. Sağlıkla okuyunuz… Ezgi Küçük Çalışkan Editör

5


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Günümüzdeki incelemelerle tarihi yeniden okuduğumuzda coğrafyanın mikrobiyoloji vasıtasıyla da okunan bir sayfa olduğunu görürüz… …Virüsler, aynen depremler, fırtınalar ve seller için geçerli olduğu gibi “felâket” makâmına erişebilmek için insanın, doğanın ve insan eliyle icat edilen çevrenin birbirleri arasındaki kırılgan ilişkilere ihtiyaç duyar. Bu ilişkilerin ağının darboğaz momentlerini ortaya çıkarmanın da geleceğe yönelik tahminler bakımından büyük faydaları bulunuyor. Salgınların tesirini ve salgına karşı toplum ve devletlerin nasıl çözümler üretmiş olduğunu idrâk edebilmek için ise miladî 1346 yılında başlayarak sadece Avrupa’da nüfusun neredeyse yarısının ortadan kalkmasına yol açan Kara Veba’yı incelemek, pek çok kör noktanın ve indirgemeci hattın bertaraf edilmesi adına önemli…

6


ŞEHİR & TOPLUM

TARİHTE SALGIN HASTALIKLAR, TOPLUMLAR VE İSLAM DÜNYASI

C e m

O r h a n *

Ç

evreci James Lovelock ve mikrobiyolog Lynn Margulis, üzerinde yaşadığımız yeşil küre olan dünyayı yekpare bir yaşam biçimi, bir “anne” olarak kuramsallaştırdıkları çalışmalarını 1970’li yıllarda yayımlamaya başladıklarında bilim dünyasında fırtına koparmışlardı. Buna göre insan bedeni nasıl ki sayılamayacak kadar çok bakterinin bir arada yaşadığı bir organizmaysa, yeşil küremiz de –içinde yaşayanların bile farkında olamadıklarıbüyük bir organizma olabilirdi. Dünya, bakterilerden organizmalara, bitkilerden memelilere kadar tüm yaşamın bir ağacın dalları gibi birbirlerine bağlandığı ve her bir ferdin anlamlı olduğu bir Gaia idi onlara

göre. Adını Yunan mitolojisindeki Tabiat Ana olan Gaia’dan alan bu fikre karşılık olarak biyolog Peter Ward ise Medea Hipotezi’ni yayımlamıştı; Gaia’nın aksine, mitolojide Medea, ölüme kadeh kaldırmak bir yana kendi çocuklarını dahi öldüren bir anneydi. Dünyadaki yaşam, eğer bir anne gibi esirgeyici ise fosil kayıtlarının %99,9’unun neden soyu tükenmiş olabilirdi? Peter Ward, yaşamın kırılganlığını ve öngörülemezliğini anlatırken şunları söylüyordu: “Yaşamın dünyayı kendisi için uygun hale getirmediğini anlamamız gerektiği gibi, hızla ölmekte olan bir gezegende yaşadığımızın da farkına varmamız gerekiyor (...) Nasıl bir Tabiat Ana bunu yapabilir? Böyle birinin ‘ana’ olarak adlandırılması doğru olabilir mi? Muhakkak ki onu iyi bir anne olarak vasıflandıramayız1.” Modern düşüncenin ve modern tıbbın sunduğu izzet ve konfor, mâziyi unutmamıza yol açtığı için insan yaşamının kırılganlığını, ancak uygarlığın normu olan salgınların yeniden ortaya çıkışıyla hatırlamaya başlıyoruz. Sağlık hizmetleri için her yıl, sadece ABD’de kişi başına 8 bin Amerikan dolarından fazlasının harcandığı2 karmaşık bir toplumda yaşamanın bedeli de mâzideki tehditlerin yeniden ortaya çıkmasıyla birlikte yaşadığımız psikolojik hazırlıksızlık hâli. Bizi hayvan krallığından ayıran temel niteliklerden biri de pek çok kez hayatta kalmanın değil, yok olmanın norm olduğunu unutmamız. Daniel Lieberman, biz farkında olmasak da her kış, bulunduğumuz mevkide sadece sincapların bile %30-%40 oranlarında yok olduklarını ve dünyadaki mevsimsel geçişlerin dahi bir çöküş anlamına gelebildiğini yazar3. Mürekkeple değil, genlerle yazılan ve her bir satırının eksiksiz

* Yazar, Çevirmen Ward, Peter (2009), The Medea Hypothesis, Princeton University Press, Princeton, s.xvi 2 Lieberman, Daniel (2013), The Story of the Human Body, Pantheon Books, New York, s.13 3 A.g.e. s.16 1

ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

7


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

biçimde hayatta kalmasının uzun vadede mümkün olamadığı bir kodlama sistemi bu. Ancak her ne kadar hayvan krallığı, iklim değişimlerine ve kıtlığa karşı kırılgan olsa da neolitik çağ sonrası gelişen büyük kentlerin ortaya çıkardığı salgın havuzu karşısında insan uygarlığının buhranlarını tecrübe etmekten de sıklıkla uzaklar. Tarihçi David Landes, salgın hastalıkların uygun iklim koşulları ile bir araya gelme şansı yakaladığı coğrafyalarda uygarlığın bile yeterince gelişme imkânı bulamadığını yazmaktadır: “Dünyayı ekvatordan çevreleyen birkaç bin mil genişliğinde bir kemeri işaretlerseniz bu bölgede hiçbir gelişmiş ülke olmadığını görürsünüz (...) Burada yaşam standartları düşüktür ve insan ömrü de kısadır4.” Yılın en soğuk ayında bile sıcaklığın 18°C olduğu bu coğrafya çizgisinde sıtma, Afrika uyku hastalığı, Leishmaniasis (Şark Çıbanı), şistozomiyaz, elefantiyazis (fil hastalığı), Onkoserkiyaz (nehir körlüğü), Chagas gibi tropikal hastalıkların yayılması kolaydır ve bu hastalıklar, uygarlığın ve yaşam standartlarının gelişimine en az sömürgecilik, iktisâdî az gelişmişlik veya diktatoryel rejimler kadar zararlıdır. Ancak bütün dezavantajlarına rağmen modernizmin, tıp ve gıda alanındaki başarılarıyla birlikte modernlik öncesindeki eğilime nazaran ciddi bir gelişmeye yol açtığı da inkâr edilemez. AIDS ve sıtmanın amansız hastalıklar zincirindeki sadece bir cüz olduğu Afrika kıtasında dâhi 2000 yılındaki ortalama yaşam beklentisinin, bir yüz yıl öncesiyle, yani 1900 yılı ile mukayese edildiğinde yirmi yıl daha uzun olduğu görülüyor5. Dünya sistemi, asla kusursuz makine gibi işleyen bir ütopya olamayacak olsa da “kusursuzluk” değil, mevcut imkanlar dahilinde varılabilecek en yüksek marj arandığında, tarihsel olarak rakipsiz bir ilerleme güzergâhında bulunduğumuz söylenebilir. Bir asır öncesine göre daha uzun ve sağlıklı yaşadığımız, rakamsal 4

8

olarak da gözlemlenebilir bir durum. Ancak bu gelişmişlik düzeyi de kentlerin infilak etmeye hazır birer patojen bombası oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Olumsallık ve öngörülemezlik içindeki uygarlık, ideal çözümlerin ve kusursuz eylemlerin mümkün olmadığı mücadele sahalarını her yeni nesle sunmada rakipsizdir. Günümüzdeki incelemelerle tarihi yeniden okuduğumuzda coğrafyanın mikrobiyoloji vasıtasıyla da okunan bir sayfa olduğunu görürüz. Afrika kıtası gibi pek çok bölgenin iklim, coğrafya ve hayvan çeşitliliğiyle birlikte birer salgın havuzu kaynağı olması, tarihteki istila hareketlerini dâhi önleyen bir set vazifesi görmelerine yol açmıştır. Hindistan coğrafyası bu salgın havuzları arasında en etkili olanlarından biridir. İndus ve Ganj nehirleri arasındaki bölge, patojen zenginliği sebebiyle büyük istila girişimlerinde bulunan Perslerin bile uzak durdukları bir saha olmuştur. Perslerden sonra Büyük İskender, M.Ö. 326 yılında bu coğrafi geçitten içeriye adım atmaya çalıştığında istila girişimi, Makedonyalı askerlerinin isyan etmesiyle sonuçlanmıştı6. Kalabalık oluşuyla bulaşıcı hastalıkları cezbeden herhangi bir ordunun Himalaya Dağları’nın ötesine geçmesi bu yüzden intihar anlamına geliyordu. Mikrobiyolojik ölçekteki saldırganlar, insan ordularından daha fazla cana kıyan bir hat oluşturabildikleri için bölgenin doğal bir savunma mekanizması mevcuttu. İstilacıların bölgedeki hastalıklara bağışıklıkları bulunmadığı için ziyaretçilerin en başta korkması gereken tehdit de henüz daha mikrobiyoloji gelişmediği için kökenleri gizemli kalan (kızamık ve çiçeğin dahi farklı hastalıklar olduğunu 16. yüzyılda anlamış olmamız unutulmamalı) patojenler oluyordu. Virüsler ve krallar, başka toprakların en başta gelen davetsiz misafirleri olmaları sebebiyle nüfus hareketliliğinde de başat katalizör rolünü oynuyorlardı. 20. yüzyılda

Landes, David (1998), The Wealth and Poverty of Nations, Norton & Company, New York, s.5 5 Morris, Ian (2010), Why the West Rules- For Now, Profile Books, London, s.538. 6 McNeill, William H. (1976), Plagues and Peoples, Anchor Press, New York, s.70


ŞEHİR & TOPLUM

patojenlerin etkisini daha iyi anlayabildiğimiz için tarihçiler, istila ve nüfus değişiminin hangi sâiklerle olduğunu ve nelere yol açtığını, dönem kayıtlarının bu kavramlar üzerinden yeniden okumasını yaparak daha iyi idrâk etme şansı yakalayabildiler. Uygarlığın salgın havuzlarına karşı yerel halkın dünyalarını açıklanabilir kılmak ve varoluşlarını savunmak için kültürel bir mühimmata sahip olmaları gerekiyordu. Bu yüzden Hindistan’da Budizmin, Avrupa’da ise Hıristiyanlığın, “yaşamdaki ızdırabı açıklanabilir kılarak” bir kültürel terapi rolü oynadığı söylenebilir. Duyarsız ümitsizlikten uzaklaşarak psikolojik savunma mevzileri geliştirmek, hayatta kalmak için temel ihtiyaçlardan birine dönüştüğü için bunun kültürel arz ve talep dünyasında bir karşılığı da bulunuyordu. Modern tıpta 20. yüzyılda yaşanan ilerlemelerin, bilhassa da antibiyotiklerin yardımıyla virüs ve bakterilere karşı süregelen savaşta yeni surlar edinmiş olmamıza karşın, salgınlarla mücadelenin (bakteri ve virüslerin çoğalma ve evrilme hızları hesaba katıldığında) zaten kaybedilmeye yatkın bir mücadele olduğunu unutmamak gerekiyor. Ortaçağ kroniklerinin yıllıklarına yazdıkları salgınların sıklığına bakılırsa her yıl çöküş ve yenilemenin yaşanabildiği bir hastalık dünyasında yaşıyoruz ve salgınların tezâhür edişinde, salgının kendisinden başka bir fâil aramak için herhangi bir gerekçe bulunmuyor. Salgınların insan unsuruyla icat edildiği fikri bu yüzden hiçbir ana akım bilim çevresinde –haklı olarak- kabul görme imkânı bulabilmiş değil. İnsan eliyle üretilme olasılığının bulunduğu salgınların dâhi insanlar üzerinde değil, hayvan krallığı üzerinde denenme ihtimali olan ve sonuçları da şüpheli deneyler oldukları söylenebilir. Bunlar arasında 1953’te Avustralya’da yayılan ve tavşan nüfusunun %99,8 oranında yok olmasına yol açan myxomatosis hastalığını 7

gösterilebiliriz. Avustralya kıtasına yabancı olan ve hem ekosisteme hem de tarıma zarar veren yaban tavşanı nüfusunu, insanlarda görülen çiçek hastalığına benzer bir biçimde yok eden bu hastalık, 1953 yılındaki yayılışıyla birlikte Avustralya’da yaban tavşanının soyunun tükenme olasılığını dâhi tartışmaya sokmuştu. Hastalığa yakalanan yaban tavşanlarının tamamına yakını, yaklaşık 14 gün süren hastalık dönemi sonrasında vücutlarında lekeler belirerek ölüyorlardı. Ancak ölümcül myxomatosis salgını karşısında bile tavşan nüfusu, üç yıl içerisinde geçmişteki nüfus oranlarına yeniden ulaşmayı başardı. Yaşamın kırılganlığına rağmen milyonlarca yıl içerisinde hayatta kalmayı başarabilen nesiller, yeni tehditler karşısında genetik mühimmatlarıyla gâlip çıkabildiler. Tavşan nüfusunun ortadan kaldırılması için insan faktörü vasıtasıyla bilinçli mi yayıldığı yoksa kendiliğinden mi ortaya çıktığı halen tartışılan myxomatosis hastalığının da sadece tabiatın bu olağan akışının bir parçası olduğunu söylemek mümkün. Hastalık üzerinde tarihsel bir soruşturma yapan Peter W. J. Bartrip, Myxomatosis eserinde şunları söylemektedir: “Hilda Kean, myxomatosis’in [İkinci Dünya Savaşı sırasında] bilim insanları tarafından yaban tavşanı nüfusunu ‘kontrol altına almak’ amacıyla geliştirildiğini belirtmektedir. Hatta parlamentonun 1951 yılında Britanya’da bu hastalığı yaymak için görüş aldığını ama ‘kamuoyunun tepkisinden korkarak bu seçeneği reddetmek zorunda kaldığını’ söyler. Bunların hiçbiri gerçeği yansıtmıyor. Hastalık ne savaş zamanında ne de başka bir dönemde bilim insanları tarafından geliştirildi. Bu hastalık, Avrupa yaban tavşanının karşısında hiçbir direncinin bulunmadığı, doğal yollarla meydana gelen bir virüstü. Hatta ilk olarak Guiseppe Sanarelli (1864–1940) tarafından tanımlanarak adına myxomatosis cuniculi adı verilmişti 7.”

Bartrip, Peter W.J. (2008) Myxomatosis: A History of Pest Control and the Rabbit, Tauris Academic Studies, New York, s.2

9


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Membaı, tabiatın hanesinde fazlasıyla mevcut olan bir virüsten tavşan topluluğunun yaklaşık üç yılda arınarak normal demografik seviyenin korunması, insanların hastalıklara karşı bağışıklık kazanma süreleri hakkında da bize takip edilebilir bir güzergâh sunuyor. Yaban tavşanları için asgarî 3 yılda erişilen bağışıklık, insan neslinin çoğalmak için daha uzun süreye ihtiyaç duyması dikkate alındığında, insan ölçeğine göre yaklaşık 150 yıla karşılık gelmekte8. Bu rakamlar da uygarlığın mâzisinde yer etmiş olan Antonine Vebası, Justinian Vebası, Kara Veba ve Kuzey Amerika çiçek salgını gibi nüfus üzerinde tesiri büyük olan hastalıklarda doğal bağışıklığın oluşması için ne kadar zamanın gerektiğini bize anlatan bir emsal. BİR ÖRNEKLEM: ANTONINE VEBASI Bütün modernite öncesi toplumlarda olduğu gibi, salgın havuzları karşısında geç Roma dönemi insanları da kırılgan bir zeminde hayat sürüyorlardı. Nüfus üzerinde dramatik etkisi olan salgınlar, bu toplumlarda pek çok kez ya çöküş öncesinde ya da çöküş sırasında ortaya çıktıkları için kentlerin, yerel ve merkezi otoritelerin el değiştirmesinde veya basitleşmesinde temel rol oynuyorlardı. Kara Veba’dan yüzyıllar önce gerçekleşen Antonine Vebası da vebanın tesirde bulunduğu Roma İmparatorluğu’nda kentlerin karmaşıklıklarını yitirerek kasabalaşmalarına, kıtlığa, vergi kaybına ve sınır bölgelerindeki askerî güçlerin zayıflamasına yol açmıştı. Karmaşık toplumların çöküşünü inceleyen otoritelerden Joseph Tainter, Roma İmparatorluğu'nun iki yüzyıl sonrasındaki çöküşünde büyük etkisi olan veba hakkında şunları söylemektedir: “Kırsalı tahrip etmekte olan hem yabancı hem de yerli kuvvetlerin, şaha geçen enflasyonun ve değişen yönetimin karşısında imparatorluk nüfusu, 165-166’dan 180 senesine kadar devam eden veba

9

10

salgınından geri toparlanamazdı. 235-284 yılları arasındaki çöküşler, düşüş eğilimindeki nüfusun üzerine bir yük olarak geldi ve nüfus, vebanın M.S. 250-270 yılları arasında geri dönmesiyle beraber daha da kötüye gitti. Galya gibi tarım nüfusunun temel olduğu bir eyalet çöküşe geçti; halkı ya ortadan kalktı ya da barbarlar tarafından esir edildi veya tarım arazilerini bırakarak haydut birliklerine katıldı. Kriz sırasında ve krizin öncesinde kasaba nüfusu, kırsal nüfus desteğinin azalmasından, iç savaşlardaki yağmalardan, barbarlardan ve vebadan dolayı azaldı (…) Basiretsiz politik girişimlerden kaçınabildikleri ölçüde zenginler için yaşam, genel olarak yolunda gitmeyi sürdürdü. Üçüncü yüzyılda büyük toprak sahipleri, imparatorluğun her bölgesinde ortaya çıkmaya devam ettiler. Fakat kasabalardaki orta sınıf, yurttaşlık görevlerini yerine getirme yükünün altında kaldı. İkinci yüzyılla beraber imparatorların büst sayısında artış yaşanırken gittikçe çok daha az sayıda yerel doküman kayıtları görülmeye başlandı. Kasaba insanları artık (kayda alabilecek kadar) maddi imkâna sahip değildiler. Köylerdeki küçük mal sahipleri ellerinde ne varsa yitirdiler ve büyük mal sahiplerine kiracı olabildiler. Kırsalın asayişten yoksun tabiatı yüzünden ticaret düşüşe geçti9.” 14. yüzyıldaki Kara Veba’nın mevcut yapılardaki kırılganlıkları test etmesi evvelindeki Antonine Vebası’nda hazırlıksız yakalanan bürokrasiyle, hatta Galenus gibi tıp otoritelerinin, vergi toplamakla ve vergi vermekle yükümlü fertlerin birer parçası oldukları bir karmaşık toplumla ve bu toplumun aşama halinde basitleşmesiyle karşılaşıyoruz. Büyümekten başka çâresi olmayan ve işleyebilmek için enerjiye ihtiyaç duyan birer makine olarak değerlendirilebilecek bu yapılar, enerji toplama imkânlarının azalmasıyla birlikte yeni çözümler üretmek zorunda kaldılar. Salgının deniz ticareti yoluyla

8 McNeill, William H. (1976), Plagues and Peoples, Anchor Press, New York, s.52 Tainter, Joseph (1988), The Collapse of Complex Societies, Cambridge, New York, s.140


ŞEHİR & TOPLUM

hızla yayılması, deniz yolculuklarını daha tehlikeli hale getirdiği için kara ticareti önem kazandı. Fakat dönem koşullarında kara ticareti, deniz ticaretine oranla 28 ile 56 kat daha masraflıydı10. Karmaşık bir sistemde var olabilmenin tek ölçütü, zamanla daha karmaşık hâle gelmek olduğu için bürokrasiyi ve imparatorluğu bu seviyede sürdürmek gittikçe daha masraflı olmaya başlamıştı. Ian Morris, M.S. 200 yılından sonra Akdeniz’de çok az sayıda ticaret gemisi kalıntısıyla karşılaşıldığını, bunun tek açıklamasının da deniz ticaretindeki düşüş olduğunu yazmaktadır11. Ticaretin azalması, elde edilen verginin azalmasına yol açtığı gibi yüksek enflasyona ve köylü sınıfı içerisinde yetersiz beslenmeye de yol açıyordu. Kamu binalarının korunması ve inşası, kentlerin temizliği ve kamu düzeninin sağlanması için gereken yıllık gelir kaynakları azalma eğiliminde olduğu için imparatorlar, olağanüstü önlem alma çabasına girdiler. Fakat buhran dönemlerinde alınan önlemlerin uzun vadede kırılganlıkları daha da arttırması genel bir eğilimdir. Modernite öncesinde sistematik olmayan bilim, ekonomi ve nüfusla orantılı bir biçimle ilerleme kaydetmediği için getirilen çözümler, yeni sorunların katalizörü olma tehlikesini de beraberinde getiriyorlardı. İmparator Diocletian’ın bir fiyat bildirisiyle enflasyonu önlemeye ve fiyatları sabitlemeye çalışması bu yüzden kırılganlıkları azaltmaya yaramadı. İmparatorluk nüfusu, tepeden belirlenen fiyatlara göre hareket etmediği gibi, fiyatların “fazla düşük olması, alacaklılar ve devlet lehine düzenlenmesi12” yüzünden ticaret de bazı bölgelerde sıfır noktasına kadar geriledi. Bu örneklemde de görülebileceği gibi salgınların nüfus ve ticarette çöküşe, bu çöküşün mevcut vergilerin daha da

arttırılmasına, vergi artışının da nüfus ve ticaretin daha da gerilemesine yol açması, buhran içindeki karmaşık toplumların içerisinde bulundukları bir kısır döngüdür. Veba dönemine dek vergiden muaf olan İtalyan Yarımadası’ndaki Roma yurttaşları, ilk kez diğer eyaletlerden hiç de az olmayan oranlarda vergi ödemekle mücbir oldular13. Hatta vergilerin şiddeti, geçim ekonomisi ölçeğinin öylesine üzerine çıktı ki bunun izlerini, günümüze ulaşan mezar taşlarında bile vergilerini ödemeyen yurttaşların resmedilmesinde görmek mümkündür14. Fakat azalan kaynakları artan vergiyle telafi etme çabalarına rağmen imparatorluğun krizini aşmaya kâfi gelecek bir gelir kaynağının bulunamadığını görüyoruz. Bunun sebepleri arasında, veba sonrasında köylü sınıfı üzerine bindirilen yeni vergilerin makul marj seviyesinin fazlasıyla üzerine çıkması gösterilebilir. Cyrill Parkinson’ın kendi adıyla meşhur olan Parkinson Kanunu’nun bir parçası olarak, modernlik öncesinde de vergilerin %20 oranının üzerinde alınması halinde sadece azalan bir verimlilik sağlanabilmektedir ve bu oranın üzerinde alınan vergilerin faydadan ziyade zarar getirme potansiyeli vardır15. İmparatorluk, bir Romalının kesesinden sikke alıp başka bir Romalının kesesine koyarken insanların fazla vergi ödememek için hangi çabalara başvurarak sistemin daha da yozlaşmasına yol açacaklarını hesap edememişti. Vergi ödemekten kaçamayanların ise yoksullaşarak tarım arazilerini terk etmekten başka çâreleri kalmıyordu. İnsanın toplumsal evrimi, her zaman daha fazla masrafa ihtiyaç duyacak bir çizgisellikte ilerlemeye yatkın olduğu için, en az gelişmiş bölgelerin hele ki yüksek vergiler neticesinde geçim ekonomisinin de altında bir seviyede yaşam sürmeye başlaması şaşırtan bir sonuç değil.

10 A.g.e. s.133 Morris, Ian (2010), Why the West Rules- For Now, Profile Books, London, s.309 12 Tainter, Joseph (1988), The Collapse of Complex Societies, Cambridge, New York, s.144 13 Alcock, Joan P. (2006), Food in the Ancient World, Greenwood Press, London, s.166 14 A.g.e. s.9 15 Parkinson, Cyrill Northcote (1960), The law and the profits, Houghton Mifflin, Boston, s.245 11

11


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

William McNeill, paradigma değişimine yol açan eseri Salgınlar ve Halklar’da bu ve benzeri durumları, mikro parazitler (virüs ve bakteriler) ile makro parazitler (vergi toplayan ve istilaya girişen devletler) arasındaki ilişki üzerinden değerlendirmektedir16. Salgın öncesinde halk üzerindeki makro parazit olan devletin müdahaleleri yüzünden insanlar zaten bir kronik kötü beslenme çizgisi içerisinde yaşamaktaydılar. Bu süreçte bu kez mikro parazitlerin ölümcül bir rol almalarıyla birlikte devlet, sınır bölgelerini koruyacak lejyon sistemini sürdürme imkânından bile yoksun kaldı. Kyle Harper, salgın döneminde ordunun insan ve maddi kaynaklar bakımından sıfır noktasına geldiğini ve Romalıların “köleleri, gladyatörleri” ve “eşkıyaları” kışlaya yerleştirecek kadar ümitsiz hâle düştüğünü kaydetmektedir17. Mikro parazitlerin şaşırtıcı rollerinden biri de budur; az nüfusa sahip köy komünleri gibi basit yapılar görece az zararla kurtulabilirken imparatorluk gibi karmaşık toplumlar çöküş evresine girebilirler. Makro parazitler ile mikro parazitler arasında sıkışan karmaşık toplumları boğan ise kendi yaratımları olan karmaşıklığın ta kendisidir. Basit avcı toplayıcı topluluklarında kilometrekareye sadece bir kişinin düştüğü ve en büyük grupların 100 ila 300 kişi arasında mütevazı bir demografide seyrettiği hesaba katılırsa18, enerji toplama imkânlarının azlığına rağmen bu ilkel toplulukların salgınlara karşı daha az kırılgan oldukları görülebilir. Benzer bir şekilde, küçük toplulukların yaşadıkları buhranla birlikte bir seviye daha basitleşmeleri mümkünken, karmaşık toplumlardaki kompleksite seviyesi, ritimlerindeki sadece bir kademe basitleşmeyle bile tüm bir semboller ağının

çöküşünü getirme riski taşır. Bu yüzden Roma İmparatorluğu'nun bütün o hantallığı, demografisi ve sistemi, daha küçük bir devlete dönüşebilmesini imkânsız kılıyordu. Merkezi devlet yapısının hem sorunu tanımlamada hem de çözüm üretmede tabiatı gereği muhafazakar davranması ise kayıpların daha da artmasıyla sonuçlandı. Vergiler ve kaynaklar yoluyla sağlanan artı ürünün önemli bir bölümünün devlet erki tarafından yine kendi varlığını koruyabilmek için baskı ve güvenlik mekanizmalarına harcandığı böylesi bir ilişkiler ağında toplanan enerjinin azalması da devlet yapısını mümkün kılan askeri gücün sönümlenmesine yol açtı. Devlet hazinesinin iflâsına götüren süreçleri tetiklemesiyle birlikte mikro parazitlerin imparatorluğu sadece iki asır içerisinde yıkılışa götüren etmenler arasındaki en başat unsur olduklarını söyleyebiliriz. Peki, mikro parazitlerin pençesinde çöküşe giden, yazılı kayıtların ve hatta okuma yazma oranlarının bile azalma eğiliminde olduğu bu buhran dönemi ve onu takip eden yüzyılda toplumun kültürel savunma mekanizmaları neyi üretmişti? Kurban edilen hayvanın karaciğerinin üzerine boyayla “zafer” yazarak bunu muharebe öncesinde askerlere gösteren ve böylece bunun bir zafer alâmeti olduğunu anlatan Antik Çağ kültürü19, zaferde değil buhran içinde olduğunda da benzer kaynaklardan beslenerek açıklamalar üretti. Antik dünyada tanrı Apollo, uzun zamandan beridir bulaşıcı hastalıklarla irtibatlandırılıyordu. Bu yüzden “veba okları fırlatan” tanrı Apollo’nun Seleucia bölgesindeki bir tapınağından “hastalık yayan bir buharın yayıldığına” inanıldı20. Romalıların tapınağa saygısızlık etmeleri,

McNeill, William H. (1976), Plagues and Peoples, Anchor Press, New York, s.40 Harper, Kyle (2017), The Fate of Rome, Princeton University Press, Princeton, s.112 18 Green, Stanton W., Perlman, Stephen M. (1985), (Ed.), “The Hunter-gatherer Group Size Curves and Open Systems”, The Archeology of Frontiers and Boundaries içinde, Academic Press Inc., Orlando, s.42 19 Taylor, Philip M. (2003) Munitions of the Mind: A History of Propaganda from the Ancient World to the Present Era, Manchester University Press, Manchester, s.29 20 Harper, Kyle (2017), The Fate of Rome, Princeton University Press, Princeton, s.100 16

17

12


ŞEHİR & TOPLUM

salgının yayılmasının başlangıç sebebi olmuştu. Tıp ile büyünün, fiziksel evren ile doğaüstü evrenin birbirinden ayrı tutulmadığı kitlesel kültürde bunun gibi inanışlara daha sonra 14. yüzyıldaki Kara Veba’da da rastlıyoruz. Salgınların kökenine dair Galenus’un bedendeki dört sıvıdan yola çıkarak açıklama üretmesini hemen hemen aynı ölçüde kabul etmekte olan Hıristiyan Avrupa ve İslam dünyasının benzer sonuçlara ulaşması bu bakımdan öngörülemez bir olgu değil. DOĞU VE BATI TOPLUMLARINI MUKAYESE İÇİN UYGUN BİR LABORATUVAR ORTAMI: KARA VEBANIN COĞRAFYASI Virüsler, aynen depremler, fırtınalar ve seller için geçerli olduğu gibi “felâket” makâmına erişebilmek için insanın, doğanın ve insan eliyle icat edilen çevrenin birbirleri arasındaki kırılgan ilişkilere ihtiyaç duyar. Bu ilişkilerin ağının darboğaz momentlerini ortaya çıkarmanın da geleceğe yönelik tahminler bakımından büyük faydaları bulunuyor. Salgınların tesirini ve salgına karşı toplum ve devletlerin nasıl çözümler üretmiş olduğunu idrâk edebilmek için ise miladî 1346 yılında başlayarak sadece Avrupa’da nüfusun neredeyse yarısının ortadan kalkmasına yol açan21 Kara Veba’yı incelemek, pek çok kör noktanın ve indirgemeci hattın bertaraf edilmesi adına önemli. 14. yüzyıldaki salgının nüfus üzerindeki etkisi, Avrupa’da arazileri işleyecek serflerin azalmasına ve nihayetinde İngiltere’de Wat Tyler köylü ayaklanmasına, köylülerin emeklerini ücret karşılığında satmaya başlayarak modern ticaret toplumunun oluşumunda temel uğraklardan biri olmalarına yol açmıştı. Salgın, Avrupa’da köklü değişimlere yol açtığı gibi vebanın dışında pek çok ayrı mikro-saldırganı barındırma olasılığı yüzünden de İslam dünyasından farklı bir örüntü sergiliyordu.

22

Örneğin, ticaret gemileriyle ulaşan sıçanların varlığına kuzeyde İzlanda gibi bölgelerde rastlanmamış olmasına karşın bu coğrafyada da benzer oranda ölümlerin olduğunu görmekteyiz22. Salgınların en tehlikeli olanı, karmaşık toplumların en kırılgan anlarında tezâhür edenleri olduğu için bunun bir başka kırılgan unsur olan yoğun hayvan besiciliği olduğuna dâir pek çok görüş bulunmaktadır. Avrupalılar, orman arazilerini ortadan kaldırırken kırmızı et kaynağı tabiata zarar verdikleri için bu ürünü elde edebilmek adına yoğun hayvancılık faaliyetine girişmişlerdi. Norman Cantor, İzlanda’da vebayı taşıyacak bir iz bulunmamasına rağmen ölüm oranlarına ve hastalık kayıtlarındaki uyumsuzlara bakarak İzlanda’da vebanın değil, eşzamanlı olarak tezâhür eden şarbon salgınının baş gösterdiğini söylemektedir23. Hem veba hem de şarbon, grip virüsüne benzeyen semptomlarla ortaya çıkarlar ama izledikleri seyir farklıdır. İzlanda’daki ölüm kayıtlarına bakılırsa vebadan daha kısa sürede öldüren bir mikro parazitin varlığı bahis konusu olabilir. Bu ölümlerde kasık ve koltuk altlarında lekeler oluşmadan can kaybı yaşandığı için büyükbaş hayvanlardan bulaşan şarbon hastalığının tesiri 24 tartışılmaktadır . Hangi mikro parazitin kırılganlığı açığa çıkardığından ayrı olarak, Avrupa’dakinin aksine İslam dünyasında salgının devrimsel bir dönüşüme yol açtığına dair herhangi bir ize rastlayamıyoruz. İslam toplumunun durağanlaşarak zayıflamasının intihardan mı yoksa cinayetten mi kaynaklandığı tartışmalarından bağımsız olarak bu büyük felâketin neden köklü değişimlere yol açmadığının gerekçelerini anlayabilmek için Avrupa’nın ve İslam dünyasının 14. yüzyıldaki çevresel, kültürel ve toplumsal açıdan ayırt edici örüntülerini ortaya çıkarmak gerekiyor. Salgın, Avrupa’daki ekonomik ve kültürel

21 Aberth, John (2005), The Black Death: The Great Mortality, Palgrave Macmillan, New York, s.1 Cantor, Norman B. (2001), In the Wake of the Plague: The Black Death and the World It Made, Simon & Schuster, New York, s.14 23 A.g.e. s.14 24 A.g.e. s.14

13


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

kurumları dönüşüme uğratmasına karşın benzer orandaki insan kaybına rağmen İslam dünyasında dönüşüme uğrayan değil, zayıflayan yapılarla karşılaşmamızın henüz müphem olsa da bu coğrafyaya has pek çok gerekçesi bulunuyor. İslam dünyasını özgün kılan niteliklerden biri, Avrupa’daki gibi at arabalarının aksine develerin yaygın olarak kullanılmasıdır. Günde 20 ile 25 mil yol kat edebilen bu hayvanların, mesafe kat edebilmek için yollara ihtiyaçları olmadığı gibi tek bir deve, 270 kiloya kadar ağırlık taşıyabilir ve bir yolcunun birden fazla deveyi tek başına denetiminde tutarak uzun mesafe yol kat etmesi hiç de zor değildir25. İslam dünyasında yolların azlığının ve tekerlekli taşımanın neredeyse bulunmamasının kent planlamasına, ticarete ve ekonomiye büyük etkileri bulunuyordu. Taşımanın tüm insanların birbirleriyle karşılaşabileceği kalabalık yollar üzerinden değil, kırsalda yapılması sebebiyle salgın hastalıkların yolculuk esnasında insanlara bulaşma olasılığı daha azdı. Ancak bu avantaja rağmen İslam dünyasındaki kentli nüfusunun Avrupa’ya nazaran çok daha yüksek olması, salgınlar karşısında bu avantajın işe yaramasını güçleştiriyordu. Sadece kızamık hastalığının bile kalıcı bir bulaşma ağı yakalayarak varlığına devam edebilmesi için 7.000 kişinin bir arada yaşamasına ihtiyaç duyduğu hesap edildiğinde26 Avrupa’dan çok daha fazla metropole sahip olan İslam dünyasının kentsel salgın havuzunun oluşumuna ne kadar yatkın olduğu görülebilir. İslam dünyasında ticaretin merkezi olan Mısır, Suriye’deki limanlar ve Basra bölgeleri, salgınların tezâhürü için en riskli bölgeleri teşkil ediyorlardı. 1346’da yayılmaya başlayan Kara Veba’nın öncesinde de

bilhassa Basra’daki bataklık bölgesinde yer alan tarım arazileri, süregelen bir patojen merkeziydiler. Afrikalı kölelerin zorlu yaşam koşulları, yetersiz beslenme ve ana-akım Abbasi düşüncesinden kopuşlarıyla beraber miladi 869-883 yılları arasında çıkan ve tarihin en büyük köle isyanlarından biri olan Zenc İsyanı’nda da Basra’nın bataklıklarından kaynaklanan salgın hastalıklar, orduların hareketini engelleyecek ve asker nüfusunu mukavemet gösteremeyecek kadar düşürecek eşiğe getirebiliyorlardı. Büyük köle isyanının tanıklarından tarihçi Taberi, Ebu Ahmet gibi etkili Abbasi komutanlarının dahi “illet ve hastalıkların askerleri ve yakınları arasında yayılmasından dolayı” hareket edemez hâle geldiğini yazmaktadır27. İslam dünyası bu dönemde ayrıca Doğu Roma’daki Justinianus döneminden kalan veba salgınıyla mücadele veriyordu fakat “taun” adıyla İslam’ın ilk yüzyıllarında hakkında pek çok risâle, anekdot ve bahis kaydedilen bu sürecin etkileri kentsel yaşamı tamamen altüst edecek ölçeğe ulaşmamıştı. Mısır’a miladî 1347’de ulaşan Kara Veba’nın etkisi ise sadece İskenderiye kentinde günde 700 kişinin ölmesi, pazarların ve kamu binalarının kapatılması, kentteki toplam can kaybının 60.000’e ulaşması olmuştu28. Orta Çağ kentlerinin demografi oranları dikkate alındığında 60.000 nüfus kaybı su kanallarının işlenmesini, tarım arazilerinin ekilmesini ve temel ihtiyaçların dağıtılmasını bile güç kılacak bir insan kaynakları krizi anlamına geliyordu. Kara Veba, salgın havuzlarından biri olan Orta Asya’da başlamıştı ve hızla Kırım bölgesine kadar yayılmıştı29. Kürklerin Mısır’da en çok talep gören ürünler olduğu hesap edildiğinde bu ürünün Kırım’dan Mısır’a, veba ikrâmında bulunan temel ürünlerden biri olduğu anlaşılmaktadır30. Aynı zamanda,

Lindsay, James (2005) Daily Life in the Medieval Islamic World, Greenwood Press, London, s.40 26 McNeill, William H. (1976), Plagues and Peoples, Anchor Press, New York, s.53 27 Tabari (1992) The History of al-Tabari: The Revolt of the Zanj, State University of New York Press, New York, s.4 28 Bosworth, Edmund C. (2007), Historic Cities of the Islamic World, Koninklijke Brill NV, Leiden , s.16 29 Aberth, John (2005), The Black Death: The Great Mortality, Palgrave Macmillan, New York, s.vii 30 Dols, Michael (1977), The Black Death in the Middle East, Princeton University Press, Princeton, s.57 25

14


ŞEHİR & TOPLUM

Kırım’dan Mısır’a oldukça yoğun bir köle ticaretinin bulunduğu da bilinmektedir. Bu ticaret ağının ne kadar ölümcül olduğunu anlamak için El-Makrizi’nin vermiş olduğu örnek oldukça çarpıcı: Anlatımına göre, yola çıktığında içinde otuz iki tacirin ve üç yüz kadar köle ile mürettebatın bulunduğu bir gemi İskenderiye’ye ulaşır. Fakat bu gemi limana demirlediğinde içinde sadece dört tacir, bir köle ve kırk mürettebat kalmıştır. Kente ulaşıncaya dek hayatta kalmayı başaran bu insanlar ise İskenderiye kıyısından dışarıya adımlarını atamadan vebanın pençesinde canlarını verirler31. Daha önceki Antonine Vebası’nda görüldüğü gibi Kara Veba da en başta kıyı kentlerini harap etmişti ve Mısır Memlükleri gibi sadece İslam dünyası ile değil, Hıristiyan Avrupa ile ticarette de öncü olan bir yönetimin can damarlarından biri zedelenmişti. Fakat asıl önemli olan, deniz ticaretinin çöküşüyle anlamını yitirmeye başlayan bilinçli tüketim (conspicuous consumption) değil, en asgarî ihtiyaç olan temel gıda ürünleriydi. Mısır’daki tarım arazilerinin işlenebilmesi için merkezi yönetime harfi harfine uyan bir köylü sınıfına ihtiyaç bulunuyordu ve bu kaynağın azalması, bizzat Memlüklerin arazi hasadı ile uğraşmak zorunda kalmalarına yol açmıştı. Mısır’da bilhassa kıyı bölgelerinden yayılmaya başlayan salgın, Nil Deltası’nın güney sahasına, Bilbeys kentine kadar kısa sürede ulaştı. Bu küçük kentteki insanlar, besledikleri koyun sürüleri ve hatta köpek ve kedilerine varıncaya kadar büyük kayıplar verdiler. Kent pazarı ıssız bir muhit hâline geldi, hatta ezan okuyarak camilere insanları çağıracak müezzinler bile hayatta kalamadı32. Temel hijyen ürünlerin tedarikçileri de insanlara ulaşamadıkları için kamu sağlığını sadece patojen yüzünden

değil, genel temizlik bakımından da etkileyen tehlikeler ortaya çıktı. Karmaşık toplumları ayakta tutan mekanizmalardan biri de karmaşık iş bölümü olduğundan insan kaynaklarının zarar görmesi ve çeşitliliğini yitirmeye başlaması, insan eliyle yapılan yapay habitatı da daha kırılgan hâle getiriyordu. Nil Nehri’nin taşmasına karşı önlem olarak kazılan hendekler Kara Veba salgını sırasında yetersiz emek gücü yüzünden ihmâl edildiği için yıllık tarım gelirlerinde büyük düşüşler yaşandığı gibi, toprağın uzun vadede verimini etkileyen sorunlar da ortaya çıktı33. Salgının ilk saldırısında Mısır’da nüfusun üçte birinin yaşamını yitirdiği tahmin edilmektedir34. Bahsedilen tarım gelirlerindeki büyük düşüşten, kıtlıktan ve temel hijyeni sağlayan ürünlerin çöküşünden dolayı yaşamını yitiren veya yaşam süresi azalan insanların ne kadar olduğunu anlamak -bunun için daha ince bir mercek gerektiği için- daha zordur. Toplumsal piramidin tüm katlarını etkileyen ve yapının ayakta durmasını tehdit etmeye başlayan bir saldırganla karşı karşıyaydı Mısırlılar. İslam dünyasında camilerde günde beş vakit namaza ve Cuma namazlarına katılım (müezzin ve cemaatin hep birlikte ortadan kalkmadığı bölgelerde) Kara Veba sürecinde de devam etti. Hatta İbn Tahrî Birdî, en son Cuma namazına gelenler ile bir önceki Cuma namazı katılımcılarını kıyasladığını ve böylece kaç kişinin vefat ettiğini anlamaya çalıştığını yazmaktadır 35. Mısır’daki bu büyük toplumsal buhran döneminde de camiler açıktı fakat salgının en çetin dönemlerinde sokakta sadece dilenciler ve cesetler kalmıştı. Camilere katılım da insanların cenazeyle ve hastalıkla uğraşmasından dolayı oldukça azalmıştı. Salgın bölgesinden kaçan sadece çok az kişinin olması,

A.g.e. s.60 A.g.e. s.161 33 Borsch, Stuart (2005), The Black Death in Egypt and in England: A Comparative Study, University of Texas Press, Austin, s.40 34 McNeill, William H. (1976), Plagues and Peoples, Anchor Press, New York, s.165 35 Dols, Michael (1977), The Black Death in the Middle East, Princeton University Press, Princeton, s.245 31

32

15


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

salgından kaçışı yasaklayan dinsel öğretinin Mısır’da buhran döneminde de etkili olduğunu göstermektedir. Bu açıdan dinsel aidiyetin ve salgınla gelen mukadderatı kabul etmenin İslam Dünyası’nda etkin olduğunu söyleyebiliriz. Fakat sosyal yaşamın camiler haricindeki vahaları aynı ayrıcalıklı konuma sahip değillerdi. Salgının en şiddetli olduğu İskenderiye ve Kahire’de her ne kadar camiler açıksa da hiçbir düğün veya akraba ziyareti örneğine rastlamıyoruz. Kara Veba döneminde verilen herhangi bir ziyâfete dâir en küçük bir kayıt bulunmadığı gibi, bu dönemde şarkıcılar üzerindeki vergi üçte bir oranında düşürülmüş olmasına rağmen kadın şarkıcıların da sanatlarını icra ettiklerine dâir hiçbir veri yoktur36. İnsanların salgınla mânevî mücadelesini mümkün kılabilmek için Memlükler, hadis kitaplarını ve Kur’an okumayı bilen görevlileri camilere göndererek insanlara salgınla ilgili Sahih-i Buhari’deki hadisleri sesli olarak okumalarını emretmişlerdi37. Zengin ve fakir ayırmayan pusulası kör ölümün nasıl mümkün olabildiğine ve hastalığın kökenine açıklık getiren din kaynakları, insanları bir arada tutmaya ve beklenmedik davranışlar sergilemelerini engellemeye yarıyordu. Bu açıdan kişi başına düşen güvenlik sayısının artışıyla sağlanan asayişten daha büyük bir başarı sağlıyordu din ilimleri. Yaron Ayalon, bu dönemde sadece Müslümanların değil, aynı zamanda Hıristiyan ve Yahudilerin de en az Müslümanlar kadar ibadethanelerine katılıma devam ettiklerini ifade etmektedir38. Suriye ve Filistin bölgesindeki limanların, Mısır’daki ticaret ağına denk bir ticarî çıktısı bulunmamasına rağmen, bu bölgelerin de vebadan etkilendiklerini görüyoruz. İslam dünyasındaki en büyük kıyılara sahip olan Mısır’dan sonra veba, Filistin ve Suriye’ye

1348’in yaz aylarında ulaşmıştı39. Ebu’l Fida, Dimeşk’teki Emevi Camii avlusuna günde yüz elliden fazla mevtânın getirildiğini ve ölenlerin cenaze namazlarını kılmanın bile artık müşkül bir iş olmaya başladığını yazmaktadır40. Yerel halkın yaşadıkları şokta hastalığın öngörülemezliği de büyük pay sahibiydi. Sokaktaki herhangi bir insan, gün içinde bütünüyle sağlıklı iken 24 saat içerisinde hastalanarak ve vücudunda siyah lekeler belirerek yaşamını yitirebiliyordu41. Hastalığın tek kaynağı, sıçanlarda barınan ve vebayı taşıyan pireler değildi; bulaşmaya başladıktan sonra hastalık, insandan insana öksürerek de geçebildiği için yayılım oldukça hızlıydı. Suriye ve Filistin’de de hastalığın bulaşmasıyla yaşamını yitirmekten kurtulanlar, bu kez kıtlıkla yüz yüzeydiler. Gazze gibi tarımsal çıktısı önemli olan bir bölgede dahi bu durumun değişmediğini görüyoruz. Michael Dols, vebanın bu havzadaki etkilerini aşağıdaki şekilde özetlemektedir: “Filistin’deki köylerde de Gazze’nin varoşlarında olduğu gibi toprağı işleme döneminde köylüler arasında yüksek ölüm oranları vardı. Bu yüzden pek çok kişi yaşamını yitirdi. Cenin’de salgından kaçan bir yaşlı kadın dışında hiçbir insan hayatta kalamadı. Hasat dönemi geldiğinde ise büyük ölçüde azalmış sayıda işçi arazide yerlerini alabildi. Emirler ve hizmetçileri daha fazla işçi bulmaya uğraştılar ve hatta onlara hasadın yarısını vaat ettiler. Ancak hasadı toplayabilecek kimseyi bulamadılar. Toprak sahipleri atları üzerinde bizzat yönlendirerek hizmetkârlarının hasadı toplaması için uğraştılar fakat tüm işin üstünden kalkmaları mümkün olamadı42.” Köylülerin azlığı, emirlerin askerlerini ve hizmetçilerini araziyi ekmek, işlemek ve

A.g.e. s.246 A.g.e. s.247 38 Ayalon, Yaron, “Religion and Ottoman Society’s Responses to Epidemics in the Seventeenth and Eighteenth Centuries”, ed. Nükhet Varlık, - Plague and Contagion in the Islamic Mediterranean (Arc Humanities Press, 2017), s184 39 Aberth, John (2005), The Black Death: The Great Mortality, Palgrave Macmillan, New York, s.vii 40 A.g.e., s.112 41 McNeill, William H. (1976), Plagues and Peoples, Anchor Press, New York, s.163 42 Dols, Michael (1977), The Black Death in the Middle East, Princeton University Press, Princeton, s.162 36

37

16


ŞEHİR & TOPLUM

hasadı toplamak için kullanmalarına yol açtı fakat çiftçilik mesleğinde pişmemiş olan bu insanlardan yeterli verim almak da imkânsızdı. Bu yüzden tüketilmeye uygun hasat, tarım arazilerinin sadece yarısından elde edilebildi43. İnsanlar ile mikro parazit xenopsylla cheopis arasındaki ortak nokta, tüketim için en çok tahılları tercih etmeleri olduğu için doğrudan gıda üzerinden yürütülen bir yarış vardı ve geleneksel beslenme biçimleri devam ettiğinden, karnını doyurmak isteyen her insan, parazitin muharebe kümesine dahil oluyordu. Memlük devleti, daha önce incelediğimiz Antonine Vebası’ndaki Roma İmparatorluğu’ndan farklı olarak çok daha küçük bir coğrafyaya hükmettiği için bu buhran sebebiyle ülkeden ayrılan bir bölgeye rastlamıyoruz. Memlük Devleti, kademeli basitleşmeye giderek çöküşünü engellemeye çalışmıştı. Suriye ve Mısır bölgelerinde büyük çaplı askerî girişimler ve savaşmaya hazır halde tutulan donanma artık güç bela sürdürülebiliyordu ve azalan insan kaynaklarını telafi etmek için köle ithal edilmesi de Kırım’ın hem salgın kaynağı olmasından hem de köle ithalinin maliyetinden dolayı zordu44. Memlük devletinin hâkim olduğu coğrafyadaki tarım ürünü çıktısı öylesine azalmıştı ki bu durum, yönetimin değiştiği daha sonraki yüzyıllarda ihmallerin de etkisiyle gerektiği ölçüde toparlanamadı ve Napoleon Bonaparte, 19. yüzyılda Mısır’ı ele geçirdiğinde Osmanlı İmparatorluğunun Mısır’daki tarım arazilerinin sadece %21’ini işleyebilir durumda olduğuna şâhit oldu45. 14. yüzyıldaki salgın krizine karşı Memlükler, devletçilik tarihi kadar eski ve bir o kadar tehlikeli bir çözüme başvurdular: Mısır, Filistin ve Suriye’deki halkın kaldırabileceğinden daha fazla vergi toplanmaya başlandı;

ortak kullanımda olan hemen hemen her ürüne yüksek vergiler getirildi ve bu ağır vergilerin başını da meyve, sebze ve tahıllar çekiyordu46. Daha önce bahsini açtığımız vergilerdeki verimlilik oranlarının aşılması sebebiyle bu vergilerin de hem halkın gelirleri ve davranışları hem de yöneticilerin güvenilirliği açısından negatif etkileri oldu. Yeterli enerji girdisi sağlayamayan toplum, aşamalı bir zayıflama eğilimine geçti. Ticaretin ve tarımın temel motor olduğu İslam dünyasında bu iki çerçeve de gücünü kaybettiği için uzun vadeli kurumsal harcamalar ve riskli askerî harekâtlar seçenek olmaktan çıkmıştı. Mısır, Suriye ve Filistin’deki salgını, bu bölgelerin doğrudan ticarette bulundukları Doğu Roma kıyıları ve İzmir (Smyrna) gibi Anadolu beyliklerinin ticaret merkezleri üzerinden okuyabiliriz. Salgının görgü tanıklarından tarihçi Nicephorus Gregoras, sadece Doğu Roma’nın başkenti Konstantinopolis’in değil, Ege kıyılarının da dahil olduğu havzanın resmini aşağıdaki şekilde çizmektedir: “İkinci yılda (1348) Ege Adaları istila altında kaldı. Daha sonra Rodoslular ve Kıbrıslılar ile birlikte diğer adalarda mukim bulunan insanlar etkilendi. Bu musibet, erkek ve kadınlara, zengin ve fakirlere, yaşlı ve gençlere saldırdı. Kısaca anlatmak gerekirse hiçbir yaş veya servet sahibi, bu saldırıdan emin olamadı. Tek bir gün veya iki gün içinde bazı evler, tüm hâne halklarından arındılar. Kimse bir başkasına yardım edemiyordu. Komşular, aileler ve akrabalar çâresiz kaldı. Felâket sadece insanlara da saldırmıyordu, insanların evcilleştirdiği diğer hayvanlar da yok oldular. Köpekler, atlar, her türden kuşlar ve hatta hânelerin içinde barınan sıçanlar bile bu felâketten kurtulamadılar47.”

A.g.e. s.162 Lapidus, Ira M. (1984), Muslim Cities in the Later Middle Ages, Cambridge University Press, New York, s.35 45 Borsch, Stuart (2005), The Black Death in Egypt and in England: A Comparative Study, University of Texas Press, Austin, s.85 46 Lapidus, Ira M. (1984), Muslim Cities in the Later Middle Ages, Cambridge University Press, New York, s.35 47 Aberth, John (2005), The Black Death: The Great Mortality, Palgrave Macmillan, New York, s.15-16 43

44

17


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Salgında İslam dünyası ile ticaret halindeki Ege’nin Yunan kolonilerinin dışında bu ticarete dâhil olan Türkmen beylikleri de etkilenmişti. Denizcilikte ve deniz ticaretinde başarılı olan Aydınoğulları Beyliği, İzmir (Smyrna) kentinde vebanın yayılması dolayısıyla büyük zarar gördü. Avrupa’ya İran ipeği, İzmir üzerinden taşınıyordu ve daha sonraki yüzyıllarda da devam eden bu ticaret, İzmir’in her zaman salgın hastalıklara açık olmasına yol açıyordu48. Salgın ile gelen Akdeniz havzasındaki ticarî çöküş, bu ticaret pastasında pay sahibi olan tüm aktörleri zor duruma düşürmüştü. Aslında salgının şaşırtan etkisi, ticarî ve askeri açıdan güçlü olan kentleri zayıflatması, bu kentlerle rekabet edemeyen yerleşimleri ise rakipleriyle denk hale getirmesindeydi. Avrupa ve İslam dünyası, benzer ağırlıkla yaşanan bir çöküşe ve Orta Çağ insanı için gerekçeleri muğlak bir felâkete mâruz kalmıştı. Avrupa ile İslam coğrafyasının ortak özellikleri, her ikisinde de kirli ve kalabalık kentlerin bulunması, her ikisinin de yetersiz gıda desteğine, hasat imkânlarının düşüşüne sahne olmalarıydı. Fakat bu felâketin sonuçlarının Hıristiyan ve Müslüman toplumları için farklı olması, dönem için temel sorunsallardan birini oluşturmaktadır. Yaron Ayalon’un ifade ettiği şekliyle Müslüman coğrafyası, “karşıtı Avrupa’dakinin aksine hiçbir dramatik dinsel kargaşa yaşamadı; entelektüel, sanatsal ve mimârî değişimler bu coğrafyada daha yavaş gelişti; fakirlik, yardımlaşma ve sağlık üzerine fikirler de Avrupa’da olduğu kadar köklü bir değişime uğramadı49.” Avrupa her ne kadar yönetim bakımından parçacıklı ise de dinî iktidar açısından tek bir otoriteye sahipti: Kilise. İslam dünyasında ise hâkim Sünnî ve Şiî inanışları bulunmasına rağmen sorumlu tutulabilir ve mutlak otorite sahibi –kilise 48

18

benzeri- bir dinsel iktidar bulunmuyordu. Hıristiyan Avrupa’da doğan bir insan, vaftiz olduğu andan ölümüne kadar kilisenin denetimine, çobanın ahlakî güdümüne dâhil bir birimdi. İslam dünyasında dine aidiyet temel olsa bile kimse varoluşunu bir kilisenin parçası olarak görmüyordu. İslam dünyasında vakıflar bulunmasına rağmen kilisenin sahip olduğu büyük arazi mülkiyetinin, bürokrasinin ve hatta vergi memurlarının, yönetim aparatının bu coğrafyada bir muâdili yoktu. Avrupa’daki hiyerarşik dinsel otoritenin karşısında İslam dünyasında sadece birbirine benzeyen ama parçacıklı olan dinsel otoriteler mevcuttu. Yaron Ayalon, Hıristiyan Avrupa’daki kilisenin toplumsal konumu hakkında kilit bir risk unsurunu ifade etmektedir: “Kontrol ne kadar sıkıysa beklentiler de o kadar yüksek olur. Dinsel önderlik, çekilen ızdırapları önlemede veya yatıştırmada başarısız olduğu için beklentiler boşa çıkınca dinsel örgütlenmelerin kamusal güvenilirliği de çöküşe gider50.” Avrupa’da kilisenin çalkantılı döneme girmesiyle beraber zaten güçlü olan yerel otoriteler daha da güçlendiler. Piskoposluk idaresindeki bölgelerden kentsel otoritelere geçiş, yoksullara yardım ve âfet kontrolü gibi modern pratiklerin oluşumuna yol açtı ancak İslam dünyasındaki merkeziyetçiliğin de sebebiyle yerel kentsel otoriteler bağımsız pratikler geliştirmeyi başaramadılar51. Avrupa ve İslam dünyası arasındaki temel kentsel farkın da burada yattığını söyleyebiliriz; David Landes’in ifadesiyle, Avrupa’yı özgün kılan unsur, “parçacıklı” (fragmente) oluşuydu52. Yani Avrupa’da aşılamaz bir merkezi otorite değil, hukuken ve yönetimsel olarak farklı adacıklar oluşmaya başlamıştı. Bir kişi eğer otoriteden baskı görürse farklı bir otorite bölgesine göç

Bosworth, Edmund C. (2007), Historic Cities of the Islamic World, Koninklijke Brill NV, Leiden, s.219 49 Ayalon, Yaron (2015), Natural Disasters in the Ottoman Empire: Plague, Famine, and Other Misfortunes, Cambridge University Press, New York, s.40 50 A.g.e. s.41 51 A.g.e. s.44 52 Landes, David (1998), The Wealth and Poverty of Nations, Norton & Company, New York, s.38


ŞEHİR & TOPLUM

edebiliyordu; ticarî sınıfın “jus mercatorum” adı verilen hukuku, “borough” adı verilen kentlerde işliyordu; şatolarda ise lordların hukuku vardı; kilisenin bunların hepsinden ayrı bir hukuku bulunuyordu. Bir bölgede dışlanan kişi, başka bir hukuk alanına girerek yaşamını sürdürebiliyordu. 17. yüzyıl filozoflarından Descartes ve Spinoza’nın sık yer değiştirmeleri bundan ileri gelmektedir. Avrupa’nın bağımsız ve “parçacıklı” yapısı, düşünsel ilerlemeyi engelleyen yapıları son kararı veren merci olmaktan uzaklaştırıyordu. Avrupa’da kentlerin görece özgürlük vahaları haline gelmesi de bu yapısal değişimin bir sonucudur. İslam dünyasında ise yerel yönetimler, müesses konvansiyonlara meydan okuyabilecek bağımsızlığa sahip olamadılar. Devletin fakirlik gibi meselelere müdahalesinin sınırlı olması dolayısıyla büyük bir âfet hâli durumunda yöneticiler, yüzyıllardan beridir süregelen düzeni ortadan kaldırmanın çok daha tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini düşünmüş olmalılar. Avrupa’da gelişen yoksulluk yardımı ve âfet kontrolü gibi modern mekanizmaların yerine İslam dünyasında devlet, bu vazifeyi devralan aktör olarak sahneden çekilmeye başlıyordu. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde zekat müessesesi, bir devlet sorumluluğu olmaktan çıkarak terk edildi ve sadece şahsî bir mesuliyet olarak varlığını sürdürdü53. Bir bakıma İslam dünyası ile Avrupa’nın temel düşünsel farkı, “ölüm” üzerine süregelen düşünce setinin, yeni kurumlarla beraber Avrupa’da önlenebilir veya hafifletilebilir bir kavrama evrilmesiyken İslam Dünyası’nda mevcut geleneğin dışına çıkılmamasıydı. Dünyanın değişerek ölümün kurumlarca geciktirilebileceği fikri, değişmezliğin en güvenilir patika olduğu Orta Çağ için devrimci bir anlayış sayılırdı. Eğer Kara Veba gibi paradigmaların iflâs ettiği bir felâkette bile düşünce setleri değişmiyorsa, bunu

53

yapabilecek –endüstri devrimine kadarherhangi bir çarpıcı hadise bulunması zordur. Üst üste iki iç savaştan çıktıktan sonra Kara Veba’nın yarattığı buhranı aşma çabasına giren Doğu Roma, insan gücünün neredeyse yarısını yitiren Avrupa ve ticari gelirlerinden olarak büyük nüfus kayıplarıyla yüz yüze kalan Mısır ve Suriye, İzmir gibi ticaret merkezlerinde konuşlanan Anadolu beylikleri ile beraber 14. yüzyıldaki bu büyük felâketten zayıflamış halde çıktılar. Karaman, Menteşe, Aydın, Saruhan ve Karesi beylikleri vebadan büyük ölçüde etkilendiler. Ancak Kara Veba’nın getirdiği kayıpları değerlendirdiğimizde Osmanlıları ilgilendiren bir istisnâ haliyle karşılaşıyoruz. Sürekli hareket halindeki tabiatının da olumlu etkisiyle Osmanlı Beyliği, çevresindeki bütün devlet ve beyliklere nazaran büyük felâketten çok daha az etkilenmişti54. Kara Veba’nın etkisiyle zayıflayan diğer Anadolu beylikleri, Doğu Roma İmparatorluğu, Memluk devleti ve Balkan devletleri yaklaşık iki asır içinde Osmanlı Devleti tarafından ele geçirildiler. Tarihsel hadiselerde keskin nedensellik ağları bulunmadığı gibi, sayısallaştırılması imkânsız karmaşık mekanizmalar içindeki bir hadisenin bir başkasına “sebep olduğunu” iddia etmek, indirgemeciliğe yol açacağı için sorunludur. Ancak Osmanlı Devleti’nin yükselişinde çevresindeki oluşumların zayıflamasının da önemli bir pay sahibi olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan erken dönem fetihlerinde Osmanlı’nın başarısında vebanın oynadığı rol, tarihsel kayıtların yeniden değerlendirilmesini faydalı kılacak kadar büyük olabilir. Ana ticaret limanlarında yaşayan halkın hastalıktan saklanmak ve cenazelerini kaldırmaktan başka uğraşlarının kalmadığı bu dönemde Osmanlı Beyliği, zaten zayıflamakta olan Doğu Roma’ya, birbirinden kopuk ve parçacıklı Anadolu beyliklerine ve Balkan

Ayalon, Yaron (2015), Natural Disasters in the Ottoman Empire: Plague, Famine, and Other Misfortunes, Cambridge University Press, New York, s.42 54 A.g.e. s.50

19


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

krallıklarına karşı askerî kapasitesi zarar görmeden çıkabiliyordu ve bu büyük ticaret limanlarını ele geçirdiği 15. ve 16. yüzyıllara kadar denizden gelen patojenlerden korkması için çok daha az gerekçesi vardı. Nüfusun en fazla zarar gördüğü 14. yüzyıl Kara Veba’sı sonrasında Akdeniz havzasına hâkim olmaya başlayan Osmanlı Devleti’nin ise vebanın ardılı salgınlara karşı en az önceki devlet ve imparatorluklar kadar kırılgan hale gelmiş olduğunu görüyoruz. Buna rağmen Osmanlı Devleti, bir imparatorluğa dönüşmesini tamamlanma evresinde olduğu için salgınla bizzat mücadeleye başladığında bu kez çevresinde güçlü devletler artık bulunmuyordu. Bu açıdan mikro parazitlerin, havzadaki pek çok makro paraziti ortadan kaldırarak hepsinden daha büyük bir sahaya yayılacak bir makro parazitin gelişini mümkün kılan etmenlerden biri oldukları söylenebilir. Kara Veba sonrası dönemde mikro parazitlerin tüm limanlara ve ağırlıklı olarak limanlar aracılığıyla karadaki kentlere yayılması sürekli devam etmiş olduğu için şiddetli kırılma anları yaşanmıştır. Bu yüzden 1453–1517, 1517– 1570 ve 1570–1600 salgın dönemleri içinde Osmanlı Devleti, büyümenin verdiği yeni yüklerle beraber salgınla da mücadele etmek zorunda kaldı ve mikro parazitler, ekonomik çalkantıların habercisi oldular. Kahire, İskenderiye, İstanbul, İzmir gibi salgına açık ticaret kentleri, Osmanlı Devleti’nin elinde 14. yüzyıldakine benzer travmalar yaşadılar. Osmanlı coğrafyasına ulaşan Avrupalı gezgin ve sefirler, imparatorluk kentlerindeki sıçan, pire ve bitlerden ne kadar rahatsız olduklarını kaydetmeyi ihmâl etmezler. Örneğin 16. yüzyılda Osmanlı topraklarını ziyaret eden Habsburg diplomatı Hans Dernschwam, taş binaların içindeki odalarda karşılaştığı haşerelerden yakınmış ve yaz aylarında uyumak, yemek yemek ve dinlenmek için yerel halkın da bu binaların dışında yaşamaya çalıştıklarını 55

20

yazmıştır55. Halk sadece barınaklarında kendileriyle beraber yaşayan veba taşıyıcılarından değil, kendilerine bedenleri kadar yakın taşıyıcılardan dolayı da zarar görüyordu. Avrupa’daki endüstri devrimi öncesinde kıyafetlerin pahalı oluşu ve sıkça el değiştirmesi yüzünden Osmanlı’daki en büyük pazarlardan biri de “bit pazarı” adı verilen ve ikinci el kıyafetlerin satıldığı pazarlar olmuştur. Kürklü kıyafetlerin hastalık taşımada başı çektiği bu ürünler bit pazarlarından ucuz fiyatlara alınabiliyordu ve hastalığın kökenlerine dâir yeterli bilginin olmayışı (ki 19. yüzyılın sonlarına dek dünyanın hiçbir bölgesinde patojen açıklaması yoktu), fakir halkı bu ürünleri satın alarak hastalık kapmaya daha açık hâle getiriyordu. Osmanlı coğrafyasında bulunarak gördüklerini kaydeden gezginlerden biri olan Brayer, vebadan ölen 150.000 kişinin kıyafetlerinin dâhi bit pazarlarında satılabildiğine şâhit olduğunu yazmaktadır56. Önceki salgınlarda da temel tema olarak bahsettiğimiz gibi, Osmanlı Devleti’ndeki önlemlerin sınırlı oluşu, patojen açıklamasının var olmamasından da kaynaklanıyordu. 14. yüzyıl sonrası dönemde salgının kökenlerine dâir mektepli bakışı ile halk inanışları arasında ince bir çizgide durduğu için Evliya Çelebi’nin salgın bahsinde genel kabulleri yansıttığı söylenebilir. Seyahatnâme’sinde pek çok kentin salgından korunmasını “tılsım” ile açıklayan Evliya Çelebi, vebadan korunmayı İsa’nın havarileriyle, dualarla açıklayabildiği gibi aynı vebanın varlığını gökbilimciliği çalışmaları ile de bağlantılandırmaktadır. Örneğin Çelebi, Tophane mevkisini tüm merkezî hâneleriyle birlikte anlatırken şunları yazar: “Müneccim Kapısı Mesiresi Samsunhâne yakınındadır. Burada Ali Kuşçu adında bir gök bilgini, yıldızları gözetlemek

Varlık, Nükhet (2005), Plague and Empire in the Early Modern Mediterranean World: The Ottoman Experience, 1347–1600, Cambridge University Press, New York, s.32 56 A.g.e. s.34


ŞEHİR & TOPLUM

için bir kuyu kazmıştır ki derinliği 105 kulaçtır. Sonra ulemâ, aralarında yaptıkları müzakere sonunda, ‘Bu rasadın yapıldığı memleketi veba istilâ eder’ diye pâdişâha bildirip, Ali Kuşçu’yu rasaddan vazgeçirdiler57.” Evliya Çelebi’deki hastalığın kaynağına dâir karmaşayı, halk kültüründeki karmaşanın dolaşımdaki ifadesi olarak ele alabiliriz. Sıçanların ve pirelerin, salgınların ortaya çıkışıyla bir bağları olduğu 16. yüzyıl sonlarında genel kabul gören görüş olmasına karşın bu unsurların salgınların kaynağı mı yoksa salgının ortaya çıkmasının sonucu mu oldukları tartışılmaktadır. Haşerenin sadece bir alâmet mi yoksa illetin kendisi mi olduğuna karar veremeyen insanlar, daha önceki dönemde Mısır’da gördüğümüz gibi salgın mahallinde yaşıyorlarsa bulundukları bölgeden ayrılmama talimatına uymaya çalıştılar. Bundan daha kapsamlı “karantina” yöntemi ise Evliya Çelebi gibi gezginlerin ancak Osmanlı ülkesi dışında görebildikleri bir metottu. Çelebi, yabancı bir komutandan duyduğu karantina uygulamasını ve bu uygulamaya rağmen gördüğü muameleyi ve ziyâfeti şöyle ifade etmektedir: “O gün bana bir Osmanlı atı verip dedi ki: ‘Lûtfeyleyip, bizi kale içine kondurmayıp, dışarı nazartaya kondurdular diye hatırınız kırılmasın. Kanunumuzdur. Bütün misafirleri ve tüccarlarımı o tarafa kondurup, kırk gün sonra halkımızın arasına karıştırırız. Çünkü belki tâunlu adamları vardır düşüncesiyle kırk gün bekletiriz. Ama sizi ertesi gün huzurumuza getirdik.’ Sonra âyin üzere bize ‘trepeze’ denilen yüksek iskemleler üzerinde beyaz çarşaflar üzerinde çeşitli kebaplar, maydanoz, nane ve kereviz kökleriyle pişmiş çeşitli sirkeli yemekler ve çeşitli helvalar yedirdiler. Yemekten sonra Osmanlı usulü üzere ellerimizi yıkayıp, her birimiz birer

bardak kokulu şarap ve şerbetler içip, oradan yine alayımızla dışarı konağımıza gidip, kale ve varoşunu nezâket üzere seyre başladık58…” Sultan 2. Mahmut dönemindeki modernleşme hareketlerine kadar Osmanlı coğrafyasında uygulanmayan karantinanın yerine buna benzeyen fıkıh kaynaklı “hareketsizlik” uygulaması bulunduğu için Evliya Çelebi’nin böyle bir salgın önleme tarzını fazla tuhaf karşılamamış olması olağandır. Ancak Osmanlı oldukça sıcak ve hayvan beslemeye elverişli bir coğrafyada bulunduğu için Avrupalı gezginler, parazitlerin fazlalığını daha çok yadırgamışlardır. Nükhet Varlık, Evliya Çelebi’nin çok bitli insanları ve az bitli insanları sıra dışı görmesi üzerinden bitli veya pireli olmanın Osmanlı coğrafyasında “norm” olduğu çıkarımını yapmaktadır59. Modernlik öncesinde dünya üzerindeki çoğu bölgede olduğu gibi salgına çâre olmaya yetecek kadar hijyen ve sağlık hizmetleri bulunmadığı için Osmanlı coğrafyasında insandan insana dolaşan bu canlılar, risk unsurlarından sadece biriydi. Sıçanlarda barınan pirenin insanlarda bulunan pireye vebayı bulaştırması için uzun zamana ihtiyaç olmuyordu ve pirelerden korunmada yaygın hamam hizmetlerinin bir faydası da yoktu. Sıçanların toplu avlarla öldürülmesi durumunda da canlı gıda depolarından mahrum kalan pireler, bu kez başka canlılara saldırarak salgının daha fazla yayılmasına yol açabiliyorlardı. Evliya Çelebi’nin bir asır öncesinde salgınların kökenini tartışan Ahmet Taşköprüzâde, kaçışan hayvanların ve göçmen kuşların, veba salgınını haber verdiklerini ifade etmektedir60. Ancak burada da daha önce bahsettiğimiz, hayvanların illetin kaynağı mı yoksa sadece bir alâmeti mi oldukları tartışmasına geri dönüyoruz. Ahmet Taşköprüzâde,

Evliya Çelebi (1978), Seyahatnâme, cilt:1-2, Üçdal Neşriyat, İstanbul, s.341 Evliya Çelebi (1978), Seyahatnâme, cilt:5, Üçdal Neşriyat, İstanbul, s.343 59 Varlık, Nükhet (2005), Plague and Empire in the Early Modern Mediterranean World: The Ottoman Experience, 1347–1600, Cambridge University Press, New York, s.34 60 A.g.e. s.37 57

58

21


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

göçmen kuşlar ve sıçanlar gibi hayvanların, hastalığı taşıyan değil hastalıktan kaçan canlılar olduklarını düşünüyordu. Vebanın kaynaklarına dâir belirsizliğin bir parçası olarak değerlendirebileceğimiz bu tartışmada hayvanların hareketlerini, “alâmetlerini” gözlemlemenin, salgının gelişini kontrol altına almaya dâir bir önlem olabileceği ümit ediliyordu. Göçmen kuşların da sıçanlar gibi veba taşıyıcısı olabilecekleri hâlen kabul görmüş bir fikir değildi. Bilimin evrenselleşerek 20. yüzyılda “dışarıda” hiçbir coğrafya bırakmadığı döneme varıncaya kadar sadece Osmanlı için değil, Avrupa coğrafyası için de gizemli kalan salgınlar bu şartlar dahilinde norm halini alabilmiştir. KARMAŞIK TOPLUMLARIN SALGIN HAVUZU ÜZERİNE SON NOTLAR Yukarıda incelediğimiz vebaların dolaşım hızı dikkate alındığında medikal tarihçi Roy Porter’ın tespiti yerindedir: “Ticaret, savaş ve imparatorluklar her zaman popülasyonlar arasındaki hastalık yayılımını hızlandırmışlardır61.” Karmaşık toplum olmak, bu toplumları hem daha dayanıklı ve bağışıklık kazanmaya müsait hem de –tehdit yüküne yanıt vermenin maddi ve mânevi yükü karşısında- kırılgan kılmıştır. Bunun haricinde kozmopolit toplumlar, yine Porter’ın da ifade ettiği gibi, birer “Darwinci deney” vazifesi görürler. Akdeniz’in tüm ticarî merkezleri ile bağı olan İspanya yarımadası halkı bunun zararını en fazla gören olduğu gibi, bağışıklığı da en fazla kazanan, “hiper-bağışıklık” seviyesine ulaşarak Amerikan coğrafyasına ulaştığında bu bölgedeki kırılgan toplumları patojenleri sayesinde yok eden bir toplum olmuştur62. Kaybedenin –eğer buna dayanabilirse ve inovasyonda bulunabilirse- uzun vadede kazançlı çıkacağı bu müsabakanın ucu belirsiz bir oyun olduğunu söyleyebiliriz. Her

61

22

yeni bağışıklık, hayatta kalma şansını arttırır ve her yeni inovasyon, mücadelede karmaşık toplumu daha dirençli kılar. Fakat oyundaki gerçek rakip olan mikro parazitlerin her zaman gelişen ve inovasyonun sınırlarını zorlayan bir mücadeleci olduğunu unutmamalıyız. Burada incelenmiş olan yüksek enerji girdisine ve coğrafi yayılmaya dayalı devlet ve imparatorluklar, Toynbee’nin tarifiyle bir “meydan okuma” ile karşılaşmışlar, fakat Galenus’tan beri basit şerhlerin ötesinde değişmeden gelen tıbbın sınırları yüzünden sorunu tanımlayamamışlardı. Bu karmaşık toplumların birer çözüm üretme mekanizması olmalarına rağmen öncelikle sorunun kaynağını tespit edememiş olmaları, kayıplar vererek küçülmelerine veya zayıflamalarına yol açtı. Modern karmaşık toplumun ise sorunları tanımlama konusunda bilimsel ilerlemeden ileri gelen bir başarısı bulunmasına rağmen sorunların sıklaşması ve ölçeği dolayısıyla zayıf noktaları bulunuyor. Tıp alanındaki ilerlemelere rağmen araştırma ve geliştirme departmanlarının ihtiyaç duydukları yüksek masraflar ve görece azalan çözümler, içinde bulunduğumuz karmaşık toplumları –tecrübe etmekte olduğumuz COVID-19 buhranı sadece bir emsal- sürdürülebilirlik bakımından zorluyor. Fizikçi Max Planck, bir asır öncesinde bilim sahasının maddi sınırlarını ifade etmişti: “Kesin konuşmak gerekirse, (bilimdeki) her ilerleme ile birlikte bu vazifenin zorluğu artar; araştırmacıların başarıları sonrasında daha büyük taleplerde bulunulur ve yerinde bir iş bölümü daha zor hale gelir63.” Bilimsel ilerlemelerde, bir sahada ilk başarıyı kaydedenler az maliyetle büyük sorunlara çözüm üretirken günümüzdeki karmaşıklığı sürdürebilmek için araştırma ve geliştirme departmanlarının uzun yıllar boyunca yüksek maliyetlerle çalışmaları gerekiyor. Ancak tabiat

Porter, Roy (1997), The Greatest Benefit to Mankind: A Medical History of Humanity from Antiquity to the Present, W. W. Norton & Company, New York, s.26 62 A.g.e. s.26


ŞEHİR & TOPLUM

içindeki mutasyon tecrübesi milyonlarca yılı bulan salgın havuzlarına karşı hep savunma hâlinde olduğumuz için, yeni bir salgında yanıt verme hızımız düşerken, ilaç geliştirme masrafları artış göstermekte. Yüz yıl önce, günümüzde en çok kullandığımız ilaçlardan penisilin için harcanan araştırma ve geliştirme maliyeti sadece 20.000 Amerikan dolarıydı. Günümüzde ise tek bir kişinin üstesinden gelebileceği bir ilaç patenti değil, büyük bir bilim heyetinin yıllar alan uğraşları neticesinde elde edilen –ve yeterliliği tartışılan- ilaç patentleri söz konusu. Bunun seyrini, 20. yüzyılın patent tarihinde de gözlemlemek mümkün. 1900 ile 1954 yılları arasında ABD’deki bilim insanı, mühendis ve teknisyen sayısı büyük artış gösterirken, bilim insanı nüfusuna oranla patent sayılarında düşüş gözlemlenmektedir. Ayrıca bu yıllar arasında bilim insanı başına düşen araştırma ve geliştirme maliyetleri her yıl %0,0047 oranında artarken patent sayıları yıllık %0,0283 oranında düşüş kaydetmektedir. Yıllar geçtikçe daha fazla bilim insanına ve daha fazla maliyete ihtiyaç duyarken bunun karşılığında daha az keşif yapabilmekteyiz ve bunun karmaşık toplumların yavaşlatılamazlığı karşısında büyük bir sorun olduğu açık. 14. yüzyılda nüfusun yarısını yok eden bir çöküşle karşılaşılması halinde, buna günümüzdeki daha karmaşık ve küresel anlamda bağımlı toplumun ne kadar dayanabileceğini bilmiyoruz. Bu yüzden içinde yaşadığımız karmaşık toplumun, genel anlamda insan türünü varoluşsal bakımdan ilgilendiren tehditlere karşı daha hazırlıklı olması, bir sonraki tehdide karşı yeni koordinasyon ağları oluşturması gerekiyor. Zira kümülatif ve sistematik bilim sayesinde geçmiş toplumların hastalıklara dâir bildiklerinden çok daha fazlasını öğrenmemize rağmen bu toplumlardaki “ölüm” fikrine, ölümün kaçınılmazlığı anlayışına sahip olmadığımız için artık mâzideki kayıplara tahammül edebilecek bir toplumda yaşamıyoruz. 63

KAYNAKÇA Aberth, John (2005), The Black Death: The Great Mortality, Palgrave Macmillan, New York. Alcock, Joan P. (2006), Food in the Ancient World, Greenwood Press, London. Ayalon, Yaron (2015), Natural Disasters in the Ottoman Empire: Plague, Famine, and Other Misfortunes, Cambridge University Press, New York. Ayalon, Yaron, “Religion and Ottoman Society’s Responses to Epidemics in the Seventeenth and Eighteenth Centuries”, ed. Nükhet Varlık, - Plague and Contagion in the Islamic Mediterranean (Arc Humanities Press, 2017). Bartrip, Peter W.J. (2008) Myxomatosis: A History of Pest Control and the Rabbit, Tauris Academic Studies, New York. Borsch, Stuart (2005), The Black Death in Egypt and in England: A Comparative Study, University of Texas Press, Austin. Bosworth, Edmund C. (2007), Historic Cities of the Islamic World, Koninklijke Brill NV, Leiden. Cantor, Norman B. (2001), In the Wake of the Plague: The Black Death and the World It Made, Simon & Schuster, New York. Dols, Michael (1977), The Black Death in the Middle East, Princeton University Press, Princeton. Evliya Çelebi (1978), Seyahatnâme, cilt:1-2, Üçdal Neşriyat, İstanbul. Evliya Çelebi (1978), Seyahatnâme, cilt:5, Üçdal Neşriyat, İstanbul. Green, Stanton W., Perlman, Stephen M. (1985), The Archeology of Frontiers and Boundaries, “The Hunter-gatherer Group Size Curves and Open Systems”, Academic Press Inc., Orlando.

Rescher, Nicholas (2006), Studies in Social Philosophy, Transaction Books, Piscataway, s.170

23


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Harper, Kyle (2017), The Fate of Rome, Princeton University Press, Princeton. Landes, David (1998), The Wealth and Poverty of Nations, Norton & Company, New York. Lapidus, Ira M. (1984), Muslim Cities in the Later Middle Ages, Cambridge University Press, New York. Lieberman, Daniel (2013), The Story of the Human Body, Pantheon Books, New York. Lindsay, James (2005) Daily Life in the Medieval Islamic World, Greenwood Press, London. McNeill, William H. (1976), Plagues and Peoples, Anchor Press, New York. Morris, Ian (2010), Why the West Rules- For Now, Profile Books, London. Parkinson, Cyrill Northcote (1960), The law and the profits, Houghton Mifflin, Boston. Porter, Roy (1997), The Greatest Benefit to Mankind: A Medical History of Humanity from Antiquity to the Present, W. W. Norton & Company, New York. Rescher, Nicholas (2006), Studies in Social Philosophy, Transaction Books, Piscataway. Tabari (1992) The History of al-Tabari: The Revolt of the Zanj, State University of New York Press, New York. Tainter, Joseph (1988), The Collapse of Complex Societies, Cambridge, New York. Taylor, Philip M. (2003) Munitions of the Mind: A History of Propaganda from the Ancient World to the Present Era, Manchester University Press, Manchester. Varlık, Nükhet (2005), Plague and Empire in the Early Modern Mediterranean World: The Ottoman Experience, 1347–1600, Cambridge University Press, New York. Ward, Peter (2009), The Medea Hypothesis, Princeton University Press, Princeton.

24


ŞEHİR & TOPLUM

Pieter Brueghel, Ölümün Zaferi (The Triumph of Death)

25


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…Sağlıklı bir yaşamın sürdürülmesi kişiye bağlı etmenlere bağlı olduğu gibi sağlıklı bir çevre ile birlikte mümkündür. Kişiye ait faktörler genetik yapı, yaş, ırk, beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı olarak kabul edilirler. Çevresel faktörler, bir başka deyişle sağlığın sosyal belirleyicileri ise fiziksel çevre koşulları, içme ve kullanma suyu, atıklar, konut sağlığı, iklim koşulları, hava kirliliği, giyecekler, kamuya açık yerlerin durumu, eksik sosyal donatı ve rekreasyon alanları kalitesiz yaya yolları, sosyal ilişkilerin zayıflığı gibi konuları kapsar...

26


ŞEHİR & TOPLUM

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK, KENTSEL YAŞAM KALİTESİ VE KAMU SAĞLIĞI

Ağı-Faz VII), kentsel sağlığın en önemli unsurunun yaşadığımız yerler olduğunu vurguluyor. Yaşadığımız, çalıştığımız yerler sağlığımıza ve esenliğimize katkıda bulunuyor. Aynı zamanda sağlıkta eşitlik kavramı da bu kapsamda değerlendiriliyor. Genellikle yoksulların oturduğu yerleşimler daha çok çevresel ve sağlık alanında risk altındalar. 1990’dan beri WHO sağlıklı kentler hareketi içinde kentsel tasarım ve kent planlama bu anlamda çalışılan bir konu olmuştur. Uluslararası ortamda, özellikle Avrupa’da, sağlıklı kentler politikaları sürdürülebilirlik politikalarının tam merkezinde yer almaktadır. Bu makalede, yaşadığımız çevrenin kalitesinin kamu sağlığıyla ne şekilde ilişkili olduğu, insanların yaşayacakları yerleri ne şekilde planlaması ve tasarlaması gerektiği, yaşam kalitesini yükselten ve sağlıkla ilgili çıktıları olan stratejilerin neler olduğu konuları tartışılacaktır. GİRİŞ

H a n d a n

Ş

T ü r k o ğ l u

*

ehir planlama ve kamu sağlığı literatürünün büyük bir kısmı yapılaşmış çevrenin kalitesi ile kamu sağlığı arasındaki yakın ilişkiden bahsetmektedir. Araştırmalar konut bölgelerindeki ulaşım, fiziksel çevre kalitesi, sağlık ve sosyal tesisler gibi koşulların kamu sağlığı üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Özetle, sağlık ve yaşam kalitesi kavramlarının, sağlıklı bir yaşam çevresinin yaratılmasında önemli bir rol oynadığı söylenebilir. WHO Healthy Cities Network of Phase VII (DSÖ Sağlıklı Şehirler

*

Sürdürülebilir gelişme tüm toplumun hâlihazırda ve gelecekte sağlık ve esenliğini amaçlar. Sürdürülebilir kent, sosyal, ekonomik ve fiziksel gelişmesini sürdürülebilen kenttir. Sürdürülebilir kent, aynı zamanda afetlere ve çevre kirliliğine karşı güvenli ve ekolojik değerlerini koruyan, yaşam kalitesi yüksek bir kenttir (UN, 2001). Son zamanlarda dünyadaki küresel iklim değişikliğinin sonucu olarak kentsel alanlarda dramatik sonuçlar yaratan afetler oluşmuş, COVID-19 gibi küresel ölçekte etkileri olan pandemi ile karşı karşıya kalınmıştır. Bu çerçevede kentlerin, bir yandan afetlerin etkilerine karşı dayanıklı olması diğer yandan içinde yer aldıkları çevrede ekolojik, ekonomik ve sosyal olarak sürdürülebilirliklerini sağlamaları önem kazanmaktadır. Bu kapsamda sağlıklı kentler,

Prof. Dr., İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

27


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

sürdürülebilir kentler, yaşanabilir kentler, kentsel yaşam kalitesi gibi kavramlar gündemimizdeki önemini korumuştur. Kentsel yaşam kalitesi pek çok araştırmacının ilgisini çeken bir konu olarak yerel, ulusal ve Avrupa Birliği’nin gündeminde yer almıştır (SELMA 2004). Konu şehir ve bölge planlama, kamu sağlığı, sosyal ve ekonomik araştırmalar ve sosyal ekonomik ve politik yaklaşımlarda çerçevesinde ele alınmaktadır. Yaşam kalitesi çalışmaları ile yerleşme ve alt bölgeleri için oluşturulan yerleşme profili, karar verme sürecinde yaşam kalitesi ve sürdürülebilirlik ilişkisi için önemli bilgiler içerir. Yaşam kalitesi verilerini de içeren iyi tasarlanmış bir veri tabanı sürdürülebilir bir gelişme için gereklidir. Bir başka deyişle sağlık ve kentsel yaşam kalitesine ilişkin verilerin toplanması, sağlıklı çevrelerin yaratılmasında ve yaşanmasında hayati rol oynamaktadır. KENT PLANLAMA, KENTSEL TASARIM VE KAMU SAĞLIĞI Hastalıklar ve yerleşmeler arasındaki ilişkinin önemi WHO Healthy Cities VII Faz’ın merkezinde yerini almasına neden oldu. 1990’dan beri WHO Sağlıklı Kentler Hareketi içinde kentsel tasarım ve kent planlama üzerinde durulan önemli bir konu olmuştur. Uluslararası ortamda, özellikle Avrupa'da, sağlıklı kentler politikaları sürdürülebilirlik politikalarının tam merkezinde yer almaktadır. Sağlıklı bir yaşamın sürdürülmesi kişiye bağlı etmenlere bağlı olduğu gibi sağlıklı bir çevre ile birlikte mümkündür. Kişiye ait faktörler genetik yapı, yaş, ırk, beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı olarak kabul edilirler. Çevresel faktörler, bir başka deyişle sağlığın sosyal belirleyicileri ise fiziksel çevre koşulları, içme ve kullanma suyu, atıklar, konut sağlığı, iklim koşulları, hava kirliliği, giyecekler, kamuya açık yerlerin durumu, eksik sosyal donatı ve rekreasyon alanları kalitesiz yaya yolları, sosyal ilişkilerin zayıflığı gibi konuları kapsar. Koşullarda bozulma hastalık için zemin

28

hazırlar. Örneğin trafiğin oluşturduğu hava kirliliği akciğer hastalıklarına neden olabilir. Rekreasyon alanları ve yürüyüş yollarının eksikliği de kalp sağlığını kötü yönde etkileyebilir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2006 yılında yayınlanan “Sağlıklı Çevre ile Hastalıkların Önlenmesi: Çevresel Hastalık Yükü Tahmini” raporunda, küresel hastalık yükünün %24’ünün, ölümlerin ise %23’ünün çevresel etkenler aracılığıyla meydana geldiği tahmin edilmiştir. Söz konusu raporda; • İshale bağlı hastalıklar nedeniyle meydana gelen 1,5 milyon ölümün su, sanitasyon ve hijyen gibi çevresel yetersizlikler nedeniyle gerçekleştiği, • Gelişmekte olan ülkelerde gerçekleşen alt solunum yolu enfeksiyonlarının en az %42’si ve üst solunum yolu enfeksiyonlarının %24’ünü oluşturan yıllık 1,5 milyondan fazla ölümün çevresel etkenlerce oluştuğu, • Her yıl dünyada meydana gelen kalp damar hastalıklarına bağlı 2,5 milyon ölümün hava kirliliği, bazı kimyasallar, çevresel sigara dumanı ve iş yeri kaynaklı stres gibi çevresel etkenlerle ilişkili olduğu, • Son yıllarda önemli sağlık sorunları arasında yer almaya başlayan astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi solunum sistemi hastalıklarının da çevresel etkenlerle ilişkili olduğu, KOAH’ın %42’sinin çevresel faktörlerce oluştuğu, • Toplum sağlığının önemli bir sorunu olan kazaların, sağlıklı kent ortamı oluşturmaya yönelik çalışmalarla kontrol altına alınabileceği, • Dünya nüfusunun yarısından fazlasının kalp hastalıkları, çeşitli kanserler ve şeker hastalığı gibi hastalıklardan korunma konusunda yeterli fiziksel aktiviteye katılma olanağına sahip olmadığı, kentlerin bu amaçla planlanmasının önemi vurgulanmaktadır.


ŞEHİR & TOPLUM

Sağlıklı kent ortamı oluşturmaya yönelik çalışmaların toplum sağlığı açısından önemi büyüktür. Sağlıklı kentler hareketi içinde sağlıklı çevrelerin yaratılması kapsamında şehir planlamanın önemi ilk kez 1980’lerde Barton ve arkadaşları tarafından gündeme getirilmiştir (Barton ve Tsourou, 2000) (Barton and Grant, 2006). Dünya Sağlık Örgütü tarafından sağlıklı kentler için belirlenen en gerekli konular aşağıda belirtilmektedir (WHO, Healthy Cities Project, 1997). Sağlıklı kentler için oluşturulan çerçevede; l

Sağlıklı bir yaşam

l Sosyal

birlik

l Konut

ve konut çevresinin kalitesi

l

İş olanakları

l

Erişilebilirlik

l

Beslenme

l

Güvenlik

l

Eşitlik

l

Hava ve su kalitesi

l

Verimli topraklarin korunması

l

İklim değişikliği ile mücadele

l

Güçlü bir kentsel ekonomi,

l

Biyolojik, tarihsel ve kültürel mirasın

korunmasında güçlü ilişkiler, l

Kentin özellikleri ile ilişkilendirilmiş bir kent

formu, l

Optimum seviyede kamu sağlığı, tedavi ve

sağlık sitemine erişim, l

Yüksek düzeyde sağlık ve düşük düzeyde

hastalık. Avrupa’da kentler, sağlıklı kent olma yolunda adım atmışlar ve uygulamalarla desteklemişlerdir. Kopenhag kent yönetimi, akıllı bisiklet sistemi geliştirmiştir. Bu sistemde gerçek zaman verileriyle kullanıcı ve yönetim arasında sensörler yardımıyla bilgi alışverişi sağlanarak hava kirliliği ve trafik sıkışıklığı izlenip yönetilmektedir. Sistem sağlık ve kent ekonomisi için önemli girdi sağlamaktadır (Şekil 1). Hammarby Sjostad, Stockholm’da yüksek düzeyde ekolojik performans gösteren bir bölge olarak tasarlanmıştır. Sürdürülebilirlik, yaşam kalitesi ve sağlık için önemli girdiler sağlamaktadır.

konularına vurgu yapılmakta ve sağlıklı bir kentin özellikleri belirtilmektedir. The World Health Organisation Report (1997)’a göre sağlıklı bir kentte bulunması gerekenler: l

Temiz, kaliteli ve güvenli fiziksel çevre,

l

Uzun dönemde sürdürülebilir bir

eko-sistem, l

Güçlü ve destekleyici toplum,

l

Yaşayanların kendilerini etkileyen konularda

alınacak kararları değiştirebilecek bir katılım düzeyi, l

Temel ihtiyaçların karşılandığı bir toplum

(yiyecek, su, barınma, gelir, güvenlik, iş), l

Deneyimlere ve kaynaklara erişim ve

kolay iletişim,

Şekil 1. Kopenhag.

29


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Şekil 2. Hammarby.

KENTSEL YAŞAM KALITESI Yaşam kalitesi kavramı, modern hayatın gelişimi ve toplumların çağdaşlaşmasıyla birlikte gündeme gelen ve gelişen bir kavramdır. Araştırmalar teknolojinin gelişmesi ve gelir seviyesinin yükselmesiyle birlikte, maddi zenginliğin yaşam kalitesinin tek başına bir gösterge olmadığını; mekansal, sosyal ve hatta politik faktörlerin de bireylerin yaşam kalitesinde etkili olduğunu göstermektedir (Paccione, 2003). Yaşam kalitesi kavramı, gerçekleştirilen birçok araştırma için esin kaynağı niteliğinde olan, yerel ve ulusal gündemlerde ve Avrupa Birliği ajandalarında önemli bir yer tutan bir kavramdır. Sosyal ve ekonomik politikalar üzerinde güçlü bir etkisi olan yaşam kalitesi kavramı, şehir ve bölge planlaması, sosyal ve ekonomik göstergelere ilişkin araştırmalar, zihinsel ve bedensel sağlık alanındaki araştırmalar gibi birçok farklı araştırma ve çalışma alanının kapsamına girmektedir. Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre ise yaşam kalitesi, bireylerin hayat içerisindeki durumlarını, ait oldukları kültürel yapı ve değerler sistemi bağlamında, algılama ve değerlendirme biçimidir. Söz konusu değerlendirme, bireylerin beklentileri, hedefleri, hayat standartları ve hayata ilişkin

30

kaygıları ile ilişkili olarak şekillenir. Dünya Sağlık Örgütüne göre yaşam kalitesi, bireyin fiziksel sağlığı, psikolojik durumu, özgürlük seviyesi, sosyal ilişkileri ve yaşadığı çevrenin özellikleri gibi çok sayıdaki etkenle ilişki içerisinde şekillenen, karmaşık ve geniş bir kavramdır. Yaşam kalitesinin, ekonomik ve sosyal refahla birebir ilişki içerisinde olduğu kabulüne bağlı olarak, yaşam kalitesine konu olan unsurlar, politik alanda her geçen gün önem kazanmaktadır. Yaşam kalitesinin politik alanda öneminin artmasının sebebi, insanların yaşamlarının yanlızca ekonomik ilişkilerden etkilenmediğinin anlaşılmış olmasıdır. Sosyal refah düzeyini etkileyen sosyo-kültürel ve çevresel faktörlerin öneminin ayrımına varılmış olması, gayrisafi milli hasıla gibi ekonomik göstergelerin yanı sıra, toplumun genel refah ve sağlık düzeylerini ortaya koyan diğer faktörleri de konu alan araştırmaların yoğunlaşmasına sebep olmuştur. Yaşam kalitesi alanında yoğunlaşan araştırmaların odak noktasını insanlar ve gündelik hayatın süregeldiği çevre arasındaki ilişki oluşturmaktadır. Yaşam kalitesinin izlenmesi, sosyal ve ekonomik trendlerin anlaşılması için önemlidir ve ulusal, bölgesel ve yerel kaynakların geliştirilmesinde, yaşanabilirlik (livability), çevresel kalite (environmental


ŞEHİR & TOPLUM

quality), yaşam kalitesi (quality of life), ve sürdürülebilirlik (sustainability) kavramları için bilgiye dayalı bir değerlendirmesinde olanak sağlar. Diğer yandan, yaşam kalitesinin önemi, sürdürülebilirlikle yakından ilişkisi ve sürdürülebilirliği konu alan araştırma ve uygulamaların öneminin giderek artmasına bağlı olarak da yükselmektedir. Yaşam kalitesi araştırmaları, özellikle planlama, dönüşüm ve konut alanlarının planlanması alanlarında, bilimsel veriye dayalı politikalara dayanan sürdürülebilir uygulamaların gerçekleştirilmesine yönelik iyi bir araç olmaktadır. Yaşam kalitesi araştırmalarının bu özelliği, politikalar ve uygulamalar arasındaki etkileşimi analiz edebilmesinden kaynaklanmaktadır. 1999’da İngiliz Hükümeti “The Quality of Life Counts Report (QoLC)” başlıklı bir rapor yayınlamıştır. Bu raporda, yaşam kalitesine ilişkin 6 konu başlığında tüm İngiltere için sürdürülebilir gelişme hedef alınarak 18 gösterge oluşturulmuştur. İngiltere’de 1999’dan beri QoLC bir model olarak yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası ortamlarda bir gösterge seti olarak ölçülmektedir. 2002’de oluşturulan London Sustainable Development Commission (LSDC) Londra için bir değerlendirme yapmış ve yaşam kalitesi göstergelerini 10 başlıkta toplanmıştır: İnsan, yaşam ve mekân, ulaşım ve erişim, ekonomik refah, eğitim ve hayat boyu öğrenme, kültür ve boş zamanları değerlendirme, toplumsal birliktelik, konut, güvenlik, çevre, sağlık ve sosyal refah. Öte yandan Avrupa Birliği’nde hem ülkeleri, hem de seçilmiş şehirleri karşılaştırabilmek amacıyla çeşitli göstergeler geliştirilmiştir. 2004’te 31 Avrupa ülkesinde ve seçilen şehirlerde tamamıyla algısal düzeyde “Urban Audit Perception Survey” gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada 8 başlıkta (istihdam, konut, güvenlik, temizlik, kamu ulaşımı, hava kirliliği, göç nüfusunun entegrasyonu) genel olarak

yaşam kalitesinden memnuniyet konularında, sorular yöneltilmiştir. Sürdürülebilirliği konu alan uygulamalarda, bilimsel ve ölçülebilir verilerin temel alınması ve kullanılması önem taşımaktadır. Birleşmiş Milletler Gündem 21 Raporu’nda, sürdürülebilir gelişimin sağlanabilmesi için, sağlık, eğitim, sosyal refah, çevre ve ekonomik durum gibi çeşitli yaşam kalitesi göstergelerinin ölçülmesi ve değerlendirmesine olanak tanıyan araçların geliştirilmesinin ülkeler için bir zorunluluk olduğu belirtilmiştir (UN Agenda 21 Report). Sürdürülebilir gelişimi sağlamaya yönelik araçların belirlenmesinden önce kentsel mekânın farklı bölgelerinin ve toplumun farklı kesimlerinin ne yönde ihtiyaç ve beklentiler içerisinde olduğu ve bu gereksinimlerin giderilebilmesine yönelik hangi araçların uygulamaya koyulması gerektiği belirlenmelidir. Sürdürülebilir gelişme politikaları bu yönden ele alındığında yaşam kalitesi araştırmalarının, sürdürülebilirliğin sağlanması sürecindeki kaçınılmazlığı daha net anlaşılmaktadır. Kentsel yaşam kalitesi bireyin hayatına ilişkin objektif değişkenlere ve bireyin kendi algılaması doğrultusunda şekillenen sübjektif değişkenlere bağlı olarak gelişen, çok boyutlu bir araştırma alanı olarak tanımlanmaktadır. Szalai (1980) objektif ve sübjektif değişkenlerin birlikte kullanılması gerektiğini ve objektif konuların yanısıra sübjektif değerlendirmelere de ihtiyaç olduğunu vurgulmaktadır. Yaşam kalitesi araştırmaları, söz konusu objektif ve sübjektif değişkenlerin, toplum refahı üzerindeki bütünleşik etkisini öne çıkarmaktadır (Marans and Cooper, 2000), (Marans 2003). Objektif göstergeler değişik ölçeklerde (semt, şehir ve ülke) yaşam standartları çerçevesinde değerlendirilir (Dissart & Deller, 2000). Subjektif göstergeler ise bireylerin ve toplumun algısına yöneliktir. Kentsel yaşam kalitesini belirleyen parametreler Şekil 3’te verilmektedir (Turkoglu, 2014).

31


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Erişebilirlik

Konut ve Konut Çevresi

Konut ve Konut Çevresinin Kalitesi

Fiziksel Çevre Özellikleri Algısal Değerlendirme Fiziksel Çevre Özellikleri Algısal Değerlendirme Sosyal Çevre Özellikleri Algısal Değerlendirme

Standartlar

Sağlık Eğitim

Semt ve Kentsel Çevre

Boş Zamanları Değerlendirme Alışveriş

Fiziksel Çevre Özellikleri Algısal Değerlendirme

Rekreasyon İstihdam Gelir ve Servet

Kentsel Ekonomi Algısal Değerlendirme

Emniyet ve Güvenlik

Fiziksel ve Sosyal Çevre Özellikleri Algısal Değerlendirme

Şekil 3. Kentsel yaşam kalitesini belirleyen parametreler.

SONUÇ Sürdürülebilirlik, kentsel yaşam kalitesi ve kamu sağlığı kavramlarını, yaşantımızın tam ortasına yer alan, bütünleşik ele alınması gereken kavramlar olarak kabul edebiliriz. Dolayısıyla

kentlerimizin

bu

kavramlar

çerçevesinde ele alınarak planlanması ve tasarlanması gerekmektedir. Bu yaklaşım, bir yandan sağlığımız korurken diğer yandan yaşam kalitemizi de yükseltecektir. Sürdürülebilirlik,

yaşam kalitesi ve kamu

sağlığına ilişkin olarak geliştirilmesi gereken stratejiler Tablo 1’de özetlenmektedir. Bu kapsamda ekolojik, ekonomik, ve toplumsal eşitliği

sağlayacak

önlemler

ile

kentsel

çevrenin sağlıklı organizasyonu ve bireyin hayat tarzına ilişkin düzenlemelerle ilgili stratejiler ele alınmış ve öneriler geliştirilmiştir.

32


ŞEHİR & TOPLUM Tablo 1. Sürdürülebilirlik, Kentsel Yaşam Kalitesi ve Kamu Sağlığına İlişkin Stratejiler. TEMALAR l Sürdürülebilir ekolojik

çevre,

l İklim değişikliği ile

mücadele,

l Biyolojik çeşitlilik

SAĞLIKLA İLİŞKİSİ l İklim değişikliğinin

insan sağlığına etkisi, l Doğal çevre tahribatının

uzun vadede insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi

İLGİLİSTRATEJİLER l Enerji etkin ulaşım sistemleri, l Ağaçlandırma, l Yenilenebilir enerji kullanımı, l Ayrıştırılmış su sistemleri

l Konut ve konut çevresinde l Konut çevresi l Hava ve su kalitesi, l Gürültü kontrolü, l Sosyal donatı ve yeşil

alan,

l Satın alınabilir konut

üretimi

l Güvenli kamu ulaşımı, l Sosyal hizmetlere ve

kamu ulaşımına erişim

l Güvensiz, konforsuz,

kalabalık otomobile bağımlı, yüksek bloklardan oluşan bir yaşam çevresinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri

l Katılım,

l Yeşil ve rekreasyon alanlarının

varlığı,

l Boş zaman aktivitelerinin

çeşitlendirilmesi,

l Akıllı kentler ve binalar, l Toplumsal ayrışmanın önlenmesi

l Güvenli, konforlu ve

ucuz bir kamu ulaşımı, yaya ve bisiklet ulaşımının fiziksel aktivitesi artırması ve bunun insan sağlığına olumlu etkisi

l Yaya ve bisiklet ulaşımı

sağlanması,

l Enerji etkin, erişilebilir ve ucuz

kamu ulaşımının sağlanması,

l Sosyal hizmetlere erişimin

sağlanması

l Güvenli yerleşimlerin

l Güvenli toplumsal çevre, l Sosyal ağlar,

yüksek yaşam kalitesinin sağlanması,

l Arkadaşlık komşuluk ve

olumlu sosyal ilişkilerin mental sağlığa olumlu etkisi

l Yere bağlılık

oluşturulması,

l Kent ve semt ölçeğinde yeşil

alanlar sağlanması,

l Dezavantajlı gruplar için sosyal

organizasyonların varlığı

l Geri dönüşüm ekonomileri ve

alternatif ekonomilerin devreye sokulması,

l Yerel ekonomilerinin desteklenmesi, l İş olanakları, l Gelir ve servet

l İstihdam, gelir ve servet

ve temel ihtiyaçların karşılanmasının sağlığa olumlu etkisi

Eğitime yatırım yapılması,

l Beslenme eğitimi uygulaması, l Yaşam ve iş ortamının kalitesinin

yükseltilmesi.

l Yaşanabilir kent merkezlerinin

oluşturulması,

l Başlangıç kredisi sağlanması l Fiziksel aktivite, diyet l Yaşam tarzı

ve sağlıklı beslenmenin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkisi

l Yürüme ve bisiklete binme, l Beslenme ve diyet, l Yeşil alan kullanımı,

33


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

KAYNAKÇA Barton, Hugh and Tsourou, Catrine, 2000, Healty Urban Planning, Published on behalf of the WHO Regional Office for Europe by Spon Press. Barton, H. and Grant, M. (2006) A health map for the local human habitat. The Journal for the Royal Society for the Promotion of Health, 126 (6).pp. 252- 253.ISSN 1466-4240 Available from: http://eprints.uwe.ac.uk/7863.

and Quality of Urban Life, Procedia Social and Behavioral Sciences, 04, 2014. United Nations (2001) - Sustainable Cities Programme 1990-2000 - A Decade of United Nations Support for Broad-based Participatory Management of Urban Development. United Nations Conference on Environment and Development (UNCED) (1993) Agenda

Dissart, J.C., Deller, S.C., (2000). Quality of Life in the Planning Literature. J.Plann Lit 15 (1) 135-162.

21: Programme for Action on Sustainable

Marans, R. W. and W. Rodgers (1975). Toward and Understanding of Community Satisfaction. In A Hawley & V. Rock (eds.), Metropolitan America in Contemporary Perspective. NY: Halstead Press.

Urban Audit Perception Survey (2004) Local

Marans, R.W., Cooper, M. (2000). Measuring the Quality of Community Life: A Program for Longitudinal and Comparative International Research. Paper presented to the Second International Conference on Quality of Life in Cities, Singapore. Marans. R. W. (2003). Understanding Environmental Quality through Quality of Life Studies: The 2001 DAS and its use of Subjective and Objective Indicators. Landscape and Urban Planning 65 (2003) 73-83. Pacione, M. (2003). Urban Environmental Quality and Human Wellbeing—a Social Geographical Perspective. Landscape and Urban Planning 65 (2003) 19–30. Spatial Deconcentration of Economic Land Use and Quality of Life in European Metropolitan Areas (SELMA) (2004). Deliverable D02 WP2 - Quality of Life Indicators. Szalai, A., (1980). The Meaning of Comparative Research on the Quality of Life. In Szalai, A., Andrews, F. (Eds) The quality of life. Sage Beverly Hills, CA, 7-24.

34

Turkoglu H, 2014 Sustainable Development

Development (New York, United Nations).

Perceptions of Quality of Life in 31 European Cities. Available on: http://www.urbanaudit.org/ World Health Organization, Regional Office for Europe (1997) - Twenty Steps for Developing a Healthy Cities project 3rd Edition. WHO.


ŞEHİR & TOPLUM

35


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…Kentsel kritik altyapı temelde toplumdaki kentsel sağlık, güvenlik ekonomik ve sosyal iyi olma hali gibi yaşamsal sosyal işlevlerin devamı ve tahrip olması veya yok olması durumunda ortaya çıkan etkinin büyüklüğü ile tanımlanmaktadır. Bu durum içinde bulunduğumuz pandemi süreci ile tekrar her bireyin gündelik yaşamında görünür ve çok önemli hale gelmiştir. Enerji, su, gıda temini, iletişim ve haberleşme gibi kritik kentsel altyapılar bu sürekliliğin sağlanmasında tartışmasız olarak ön plandadır. Ne var ki, yeşil ve mavi altyapıyı kentsel kritik altyapı olarak görmek çok yaygın bir düşünce değildir. Buna rağmen, pandemi nedeni ile oluşan açık kamusal alan talebi, kentsel sağlığa fiziksel ve mental katkıları, iklim değişikliği etkilerini azaltma ve uyum gibi açılardan kendini hatırlatmaktadır... 36


ŞEHİR & TOPLUM

KENT DOĞA İLİŞKİLERİNİN DÖNÜM NOKTASINDA KENTSEL SAĞLIĞI YENİDEN DÜŞÜNMEK

K o r a y

V e l i b e y o ğ l u *

A

rtık doğal ekosistemleri tahrip etmiyoruz. Aksine, insanların oluşturduğu sistemlere doğal ekosistemlerin eklendiği bir dönemi yaşıyoruz. Doğa ve kültür arasındaki uzun süredir var olan bariyerler kalktı. Biz artık doğaya karşı değiliz. Doğanın nasıl olduğuna ve olabileceğine karar vereniz.” (Crutzen 2002). Nobel ödüllü atmosferik kimyacı Paul Crutzen’in uyardığı gibi kent doğa ilişkilerinin radikal biçimde değiştiğini hissettiğimiz bir yüzyılın ilk dilimindeyiz. Bu periyotta dünya

*

nüfusunun %70’ine yakınının kentsel alanlarda yaşayacak olması gezegenimizi görülmedik ölçüde insan etkisi ile biçimlenen Antroposen çağına açmaktadır. Görülmemiş ölçülerdeki “gezegensel şehirleşme” (Brenner ve Schmid, 2012) iklim değişikliği etkilerinin de tetiklediği ortamda hava, su, gürültü kirliliğine maruz kalma, felaketler, fizik aktivite eksikliği, bozulan ekosistemler, biyoçeşitlilik kaybı gibi bir dizi kentsel stres alanının kronikleşmesine ve nihayetinde insan sağlığını ve bireysel/ toplumsal iyi olma halini kötüleşmesine neden olacaktır. 2050 yılında 9,8 milyara ulaşacağı tahmin edilen dünya nüfusunun (UN, 2017) %78’inin yetersiz altyapı ve kentleşme sorunları ile boğuşan yerlerde olacağını ve bu durumun kent ve halk sağlığı ilişkileri açısından ilk endüstri kentlerinde yaşanan durumu aratmayacağını unutmamak gerekir (Davis, 2006). Bu tablo bize kentsel sağlık ve kentsel yaşam kalitesinin planlama ve tasarım yaklaşımlarında yeniden kurucu öge olma gereğini hatırlatmaktadır. Bu duruma yaklaşabilmek için kent-doğa ilişkilerinin ele alınış biçimini yeniden sorgulama gereği de doğmuştur. Şehir planlama ve şehir tasarımı doğa-kültür veya doğa-kent denklemine şimdiye kadar diyalektik bir bakış açısı ile yaklaşmıştır. Oysa yukarıda özetlenen değişimler bu ikilinin yeniden farklı bir bakış açısı ile ele alınması gerekliliğini doğurmuştur. Bu çalışmada, pandeminin yarattığı gündemi de göz önünde tutarak kent-doğa ilişkilerinin planlama ve tasarım yaklaşımları içindeki yerini tartışan bir çerçeve oluşturulması amaçlanmaktadır. Bu amaçla kent doğa alanına dair arka planının günümüze kadar olan perspektif içinde izleri takip edilecektir.

Doç.Dr., İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

37


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır. Girişi takip eden bölümde kent-doğa ilişkilerinin dönüşümü ve planlama ve tasarım alanlarında kapladığı role dair tarihsel gelişimde ön plana çıkan örnekler ele alınmıştır. Sonuç bölümünde ise pandeminin de tetiklediği süreçte doğaesaslı gelişim ve dönüşümlerin nasıl bir “kritik altyapı” haline geldiği tartışılacak ve bu dönüşüme dair ipuçları sunulacaktır. KENT-DOĞA İLIŞKILERININ DÖNÜŞÜMÜ Caspar David Friedrich’in 1818 tarihli Wanderer Above a Sea of Fog (Sis Denizi Üstünde bir Gezgin) resmi doğayı tam olarak düşünmek ve hissetmek için yalnız ayakta duran ve bir kayalığın üzerinden uçsuz bucaksız bir manzaraya bakan bir adamı odağına almaktadır. Sislerin arasından yükselen dağların yansıttığı bu tablo doğa ile şiirsel bir diyaloğu çağrıştırır. Diğer taraftan, farklı bir okuma ile odaktaki adam tüm bu manzara deneyimine hakimdir ve doğanın önüne çıkardığı tüm engelleri aşarak zirvedeki yerini almıştır. İlk bakışta doğa ile uyumu anlatan bu karşılaşma endüstri devrimi sonrası doğanın insan eliyle dizginlendiği, kontrol altına alındığı bir deneyim ile yer değiştirmeye başlamıştır. Bu yeni kentleşme dalgası esas olarak kenti merkeze alan bir anlayışı öne çıkarırken kır algısı geri kalmışlık ve doğa ile (yapılaşmamış olan) eşdeğer tutulmaktaydı. 19. yy endüstriyel kapitalizminin önemli bir bölümü, ilerlemeyi, kentlerin doğa üzerindeki ekonomik ve siyasal zaferinde görmüşlerdir (Holton, 1999). Aydınlanmanın getirdiği rasyonalizmle birlikte insanın doğaya egemen olma çabası, onu denetleyerek ele geçirmenin yolu bilimsel ve teknolojik gelişmelerde görülmüştür. İnsan anatomisi üzerindeki keşifler, doğa bilimleri, matematik ve optik bilimlerdeki gelişmeler bu döneme yön vermiştir. William Harvey’in 1632’de kan dolaşımı ve solunum üzerine yazdıkları halk sağlığı hakkında yeni fikirler doğmasına yol açmıştır. 18. yy’da Aydınlanma Plancıları kenti akışkan atardamar ve

38

toplardamarlardan oluşan süreklilikler olarak görmeye başlamışlar, hareket ve dolaşımı artık bir sağlık işareti olarak kabul etmişlerdir. Bu tıp devrimi mutluluğun standardı olarak sağlığı merkeze koymuştur. Kentsel sağlık ise hareket ve dolaşım ile tanımlanmıştır. 18. yy’da sokaklar ve caddeler de bir sistem olarak tarif edilirken atardamar (arter) ve toplardamar (kollektör) ismini almaya başlamıştır. Aydınlanma plancıları ancak son derece organize, kapsamlı bir kent tasarımıyla sağlıklı bir ortam oluşturulabilecekleri inancını taşımıştır. Böylece, dolaşım ilkelerine göre işleyen şehir planları ve tasarımlar da ortaya çıkmaya başlamıştır (Sennett, 1996). Bilimsel devrime rağmen endüstri kentinin sorunlarına verilen şehircilik yanıtları ancak 19. yy sonlarında karşılık bulabilmiştir. Bu yanıtlar endüstrileşme ve yoğun kentleşme ile ortaya çıkan sağlıksız yaşam ortamlarına karşı bir tepkidir. Doğa-kent ilişkilerinin diyalektik olarak tanımlandığı bu dönemde başlıca iki yaklaşım hâkim rol oynamıştır. Birinci yaklaşım endüstri kentini karmaşık sorun yumağı ile baş başa bırakarak, doğa içinde onunla barışık, düşük yoğunluklu bir yeni yaşam biçimi kurmaya çalışan bahçe kent hareketidir. Bu hareket temellerini yaşayan organizma olarak kent düşüncesinde ve organik analojide bulmuştur. Bahçe kent hareketinin plancıları ve tasarımcıları canlı organizmaların özniteliklerini kente uyarlamışlardır. Örneğin kentin belirli bir büyüklüğü/boyutu aştığında artık kontrol edilemez olacağı ve patolojik hale geleceğini varsaymışlardır (Lynch, 1982). 19. yy kentsel tasarımcıları ise bu dönemin yeni kamusal alanlarından biri olan kent parklarını şehrin akciğerleri olarak tasarlamışlardır (Sennett, 1996). Biyolog ve sosyolog Patrick Geddes, sosyolog ve teorisyen Lewis Mumford, modern peyzaj mimarlığının kurucusu F. Law Olmsted ve sosyal reformcu Ebenezer Howard biyolojik analojinin kent planlaması ve tasarımına taşınmasına öncülük etmiştir. Bahçe kent akımında yürüme mesafesinde kendine yeter kentler, dumansız, kokusuz


ŞEHİR & TOPLUM

doğa içinde bir yaşam çevresi en belirleyici parametre olmuştur. Kalabalık ve dumanlı endüstri kentinden uzakta kırın ve kentin en iyi özelliklerinin birleştirildiği bu yerleşimler doğanın içinde çözülen düşük yoğunluklu küçük yeni yerleşimlerden oluşan bir bölgesel gelişim biçimi olarak düşünülmüştür. Bir başka deyişle “doğanın içinde kent” düşüncesi hakimdir. Burada doğa dumanlı endüstri kentinin getirdiği tüm olumsuzlukları dışarıda bırakan resimsi bir manzaradır. Doğa-kent karşıtlığını “uyum” ile çözmeye çalışan bahçe kent anlayışı dışında ikinci bir yaklaşımda 20. yy Avrupa modernizminde Le Corbusier’in tasarımlarında ifadesini bulan “kent içinde doğa” veya “park içinde şehir” (city in the park) düşüncesidir. Yatay büyümeyi destekleyen bahçe kent şemalarının aksine dikey büyüme ile zemini yeşil alandan maksimum faydalandıran, akışkan serbest bir yayılım ile ve tekil, nodal binalarla oluşmuş bu kurguda ışık-havayı geçiren bir kent düşüncesi ön plana çıkmıştır (Fishman, 1982). Bu şemada kentin içinde bir doğanın zeminde kesintisiz ve akışkan bir biçimde oluşturulması düşüncesi hakimdir. Her iki yaklaşım da endüstri kentinin hızlı kentleşmesine kent sağlığını ön plana alan ve doğayı kentin sorunlarını iyileştirici bir çerçevede ele alsa da İkinci Dünya Savaşı sonrası hızlı ekonomik büyüme, nüfus patlaması, artan refah ile birlikte kentleşme hızının giderek artması bu iyimserliği gölgelemiştir. Mobilitenin arttığı ve otomobilin dönüştürmeye başladığı kentlerde kent-doğa ilişkisi tamamen kopmuştur. Otomobilin şekillendirdiği büyük metropollerde Sennett’in (1996) deyimiyle modern mimarlar ve şehirciler tasarımlarında insan bedeniyle kurulan aktif bağı bir şekilde kaybetmişlerdir. Berman’ın (1994, sf.207) da ifade ettiği gibi “19. yy kentselliğinin ayırt edici işareti bulvardı, patlamaya açık maddi ve insani güçleri bir araya getiren bir araç. 20. yüzyıl kentselliğinin köşe taşı otoyol oldu… Garip bir diyalektik görüyoruz burada. Modernizmin bir

tarzı diğerini yok etmeye çalışarak harekete geçiyor ve kendini tüketiyor. Üstelik bunlar hep modernizm adına yapılıyor”. Bu alt kentleşme süreci kent-doğa ilişkilerinde tam karşıtlık üzerine kurulu ve kentin yayılması ile karakterize olan kentsel saçaklanma gibi çok büyük sorunlara yol açmıştır. Özellikle Los Angeles gibi postendüstriyel dönemde ortaya çıkan kentsel hizmetlerin büyük parçalar halinde kentin dışına çıkması (alışveriş merkezleri, kapalı konut siteleri, teknoloji bölgeleri, ofis parkları vs.) geleneksel anlamda sınırları belli olan ve kolaylıkla karakterize edilebilen kent algısını da değiştirmiştir. Kentin yayılmasının bir sınırı olup olmadığı bizi saçaklanma olgusunu daha yakından incelemeye ve keskin ayrımlara dayalı strateji ve önlemleri yeniden gözden geçirmeye teşvik etmektedir. Kentsel saçaklanma alanları doğal nitelikte alanlar üzerinde baskının en kritik olduğu yerlerdir. Bu tür alanlar; parselasyonu yapılmış gelişme alanları, inşaatlar, kentin parçalarının yol aksları boyunca çepere taşınması, tarım dışı arazi kullanımları (benzin istasyonu, depo vb.) kendini gösterir. Saçaklanma alanları alt-kentlere ve nihayetinde kentsel alana dönüşmeye adaydır (Bryant, 1982; Daniels, 1999). Kentin merkezinde olan pek çok kullanımın büyük parçalar halinde kırsal ve doğal alanlara sıçramasıyla oluşan parçalı ve yaygın kentsel gelişim biçimi doğa-kent ilişkilerini denetleme açısından üç tür yaklaşımı da beraberinde getirmiştir: • Birinci nesil yaklaşımlar: Temel olarak kentin yapılaşmış alanı etrafında geniş bir yeşil kuşak alanı oluşturarak kentin doğal alanlara kontrolsüz büyüme ve yayılmasını engellemeye çalışan kayıtlama veya konsolidasyon araçlarıdır. En bilinen örneği II. Dünya Savaşı sonrası Patrick Abercrombie tarafından hazırlanan Büyük Londra Planı’nda oluşturulan 8 km enkesitinde; içinde tarım alanları, rekreatif alanlar, göller gibi doğal

39


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

yapıların da barındığı bir yeşil kuşaktır. Abercrombie’nin sisteminde bahçeden parka, parktan parklar sistemi ve yeşil koridorlara kadar bir ekolojik süreklilik de tarif edilmişti. Dış kuşağın hemen etrafında ise kentin artan büyüme ihtiyacının küçük ve kendine yetebilen yeni yerleşimler dizisiyle çözülebileceği öngörülmüştü. Bu bölgesel ölçekteki en büyük girişim 1946-1970 yılları arasında denenmiş ve sonrasında yeni yerleşimlerin beklenen ekonomik büyüme ve nüfusu kendine çekememesi nedeniyle programdan vazgeçilmiştir (Hall, 1988). • İkinci nesil yaklaşımlar: İlk nesil “kayıtlama” anlayışından farklı olarak kentin yayılmasını “denetleme” üzerine kuruludur. Kentsel büyüme sınırları [Urban Growth Boundaries -UGBs] gibi plan araçları ile büyümenin daha bütünleşik, kompakt ve etkin bir biçimde olması denetlenir. Dolayısıyla, belirli sınırlar dışında kanalizasyon, su, elektrik, toplu taşıma gibi temel kentsel hizmetlerin yayılmasının önüne geçilmesi hedeflenir. Bu temel hizmetler üzerindeki ceza ve teşvik sistemleri ile de yumuşak bir denetim amaçlanmaktadır. • Üçüncü nesil yaklaşımlar: Bu gruptaki “akıllı büyüme” anlayışında temel amaç kentsel yayılmanın sınırlandırılması ve kayıtlanmasından ziyade karma arazi kullanımlı, yoğunlaştırılmış, ulaşım türleri arasındaki entegrasyonu ve çeşitliliği kurabilen, farklı konut sunum biçimleri sağlayabilen, doğayı ve kültürel mirasları koruyan kaliteli ve nitelikli bir kentsel gelişimin kurulmasıdır. Kısaca, “kontrol” anlayışından “kalite” diline geçişe odaklıdır ve daha yaşanabilir, yaşam kalitesi yüksek çevrelerin nasıl olabileceğini tarif etmeye çalışır. OECD (2010) tarafından önerilen yeşil büyüme (green growth) de benzeri bir anlayışı yansıtmaktadır: “…Ekonomik büyüme ve gelişimin çevresel bozulmayı, biyoçeşitlilik kaybını ve sürdürülebilir olmayan doğal kaynak kullanımını engelleyecek bir yol arayışıdır”.

40

Yukarıda ana hatları ile özetlenen birinci ve ikinci nesil yaklaşımlar kesin bir kentdoğa karşıtlığı üzerine kuruludur ve bunun denetimini fiziki ve yönetimsel planlama araçları ile kurmaya çalışmaktadır. Üçüncü nesil ise kent-doğa arasındaki “geçişliliği” temel almaya çalışan bazı farklı alt yaklaşımları da içinde barındırmaktadır. Bu yöndeki örnekler kentsel saçaklanmanın yoğun olduğu ve banliyö tipi gelişimlerin yaygın olduğu Kuzey Amerika şehirlerinde ortaya çıkmıştır. Amerikan Yeni Şehirciliği (New Urbanism) düşük yoğunluklu ve otomobil bağımlı banliyölerin yüksek altyapı maliyeti, kısıtlı kamusal yaşam seçenekleri ve değerli doğa ve tarım alanlarını yok etmesi nedeniyle banliyölerin yeniden yapılandırılması gerektiğini ortaya koymuştur (Katz, 1993). Toplu ulaşım odaklı büyüme [transit oriented development], tarımsal şehircilik [agrarian urbanism] gibi bir grup yaklaşım temelinde kentlerin ekolojik ayak izlerinin küçülmesi ve çevreye olan etkilerini azaltma yönünde başlıkları içermektedir. Toplu ulaşım odaklı büyüme; toplu taşım türlerinin entegrasyonu, karma arazi kullanımı ve yürüme mesafesinde örgütlenmiş kompakt kentsel dokuyu önerirken, tarımsal şehirleşme ise su, enerji, gıda ve atık konularında doğa-kent geçişliliği içinde çözümler aramaktadır. Çeşitli ölçek ve büyüklüklerdeki aktif tarımsal üretimin kentsel alana nasıl entegre olabileceğini araştırmaktadır. Kent ve doğa geçişliliğini esas alan ve bunu kademeli olarak kurmaya çalışan “Yeni Şehircilik” yaklaşımlarında kentdoğa geçişkenlik sınırlarının belirlenmesi (urban nature transect) ve buna göre bir plan kodlama sisteminin oluşturulması esası vardır. Bu yöntem, kesitsel olarak yoğun kentsel bölgelerden tamamen doğal alanlara kadar değişen homojen karakterdeki parçaları tarif eder. Alanın fiziksel karakterini göz önünde bulundurarak sürdürülebilir büyümeyi kontrol eden bir araçtır. Kent-doğa karşıtlığını, kentsel büyümeyi referans alarak ve bu duruma katı denetim,


ŞEHİR & TOPLUM

geçişlilik veya mekânsal nitelik yönleri ile çözüm getirmeye çalışan şehircilik ve tasarım anlayışları doğayı kentin karşısında “tekil” olarak görmeye çalışmaktadır. Bunun aksi yönde doğayı bir “çoğulluklar” bütünü içinde tartışmak bu karşıtlık üzerine kurulu diyalektik anlayışı aşmak için çözüm yollarından biri olabilir (Kaplan ve Velibeyoglu, 2020). Bu noktada kenti merkeze alan planlama yaklaşımlarından ziyade doğayı merkeze alan peyzaj mimarlığı alanındaki yeni ele alışlara kulak vermek iyi bir başlangıç olabilir. Hunt (2000) doğanın çoğulluğun üç halinden bahsetmektedir. “Birinci doğa” insan aktivitesi tarafından değiştirilmemiş ve bozulmamış olandır. Bu grup genel olarak yapılaşmamış veya koruma altında olan alanları kapsamaktadır. “İkinci doğa” ise toprağın insanın faydasına tarım gibi faaliyetlerde kullanıldığı yerlerdir. “Üçüncü doğa” ise tasarlanmış peyzajı, tasarımcının insanın rekreatif talebi ve estetiği için doğayı bahçe, park ve rekreasyon alanlarına dönüştürdüğü yerleri anlatmaktadır. Jackson (1984) ise Doğanın Politikası adlı çalışmasında bu üçlü kategoriyi güç ilişkileri açısından yorumlar. Birinci peyzaj dediği doğa ile uyumlu yöresel olanla, ikinci peyzaj dediği endüstriyel ve doğanın insan yararına sömürüldüğü büyük üretim çiftlikleri ve endüstriyel ormancılık alanlarını karşılaştırır. Jackson çözümü üçüncü peyzajda, yani yerel toplulukların ihtiyacı ve talebi üzerine şekillenmiş, ikinci peyzajın bozuma uğrattığı çevrelerin tamiri üzerine kurar, doğanın restorasyonunu önerir. Bir başka peyzaj mimarı Gilles Clement ise Jackson’ın insanın sömürü ve kontrolüne dayalı ikinci peyzajından farklı olarak üçüncü peyzajı kent içinde insan aktivitesinden korunmuş bir “biyolojik rezerv” olarak düşünmektedir. Dolayısıyla Clement’in getirdiği bu üçüncü peyzaj biyolojik çeşitliliğin kendi gelişimine izin veren kent içinde korunmuş doğa parçaları (nature pockets) oluşturmaya dayanmakta bunun da aslında gezegenin biyoçeşitliliğine de küçük

bir katkıda bulunduğunu anlatmaktadır. Clement’in bu korunmuş doğa parçaları kent içindeki atıl alanlardan dönüştürülebileceği gibi tasarladığı Fransa’nın Lille kentindeki Henri-Matisse Parkı içindeki Derborence Adası’nda cisimleşmiştir. Tamamen kentsel bir alan içinde ve bir kent parkının tam ortasında 7 metrelik beton duvarların üzerinde bir korunmuş doğa parçası sunan bu yaklaşımda doğanın zaman içinde kendini tamamlaması ve gelişmesi amaçlanmıştır (Gandy, 2012). Mimarlık tarihçisi ve yeryüzü sanatı (land art) çalışmaları ile de bilinen Charles Jencks, “sıfır doğa” kategorisini de eklemiştir. Jencks (2004) sıfır doğayı gezegensel seviyede görmektedir “…evren, onun kuralları ve oluşturan temel yasalar”. Carver (2016) ise tüm bu çerçeveyi geliştirerek bir dördüncü doğa anlayışını da eklemektedir. Bu döngüsel yaklaşımda dördüncü doğa, birinci doğaya dönüşe elverecek her türlü yeniden yabanileştirme (rewilding) eylemlerini kapsamaktadır. Dolayısıyla, dördüncü doğayı bu çoğulluk içinde daha çok gezegensel ve iyileştirici yönde kavrayışı ile ayırt etmek mümkündür. Diğer bir önemli konu ise bütünleşik ve döngüsellik içinde bir ekosistem olarak algılamaktır. Diğer bir yol ise artık büyümeyi -ki burada daha çok ekonomik büyüme ve nihayetinde kentsel alan kullanım miktarının yayılması sonucu çıkmaktadır- ana referans almayan yaklaşımlardır. Büyümeyi sınırlamak ve “sıfır büyüme” anlayışı 1970’lerde çevreci hareketlerin doğuşu ve hız kazanması ile ön plana gelmiştir. Bu anlamda, Paul Ehrlich’in The Population Bomb (Nüfus Bombası) çalışması, Roma Kulübü’nün (Club of Rome) Büyümenin Sınırları (The Limits to Growth) raporu hızlı nüfus artışının ekoloji üzerindeki negatif etkilerini ve sonlu dünya kaynaklarının bunu karşılamadaki yetersizliğini ifade etmiştir. Dünya petrol krizi sonrası durumu betimleyen ekonomist E.F. Schumacher’in 1973 tarihli Küçük Güzeldir (Small is Beautiful) adlı çalışması ise ekonomik büyümenin iyi bir

41


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

şey olduğu ve büyük olanın daha iyi olduğu algısını eleştirmiştir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler halen nüfusun dinamik, kentleşme hızının yüksek olduğu ülkeler olmasına rağmen bunun genellenebilir olduğunu söylemek zordur. Dünyanın çeşitli bölgelerinde nüfus kaybeden, gelişimi sıfır veya sınırlı olan yerleşimler vardır. Büzülen kentler (shrinking cities) olarak adlandırılan bu olgu genellikle nüfusu yaşlanan ve ekonomik temelini kaybeden kentler için geçerli olmaktadır. Bu çerçevede, farklı bir iz ise büyüme tercihini bilinçli olarak sınırlı ve yavaş tutmak isteyen yerleşimlerin varlığıdır. Yavaş Yemek Akımı (Slow Food Movement) ve Yavaş Şehir Ağı (Citta Slow Network) üzerinde belirginleşen bu hareketlerin temelinde kaliteli yaşam ve yerleşim seçeneklerinin giderek hızlanan ve küreselleşen dünyanın aynılaştırıcı ve tüketimi özendirici (Knox, 2005) sadece boyutları yönünden ayrışan “jenerik kent”ine (Koolhaas, 1995) karşı durmasıdır. Bu kültürel değişim önerisi özünde kadim tarım ve üretim yöntemlerinin yeniden keşfedilmesi, yerel bilgelik ve çözümlere duyarlılığı arttırmıştır. SONUÇ: DOĞA-ESASLI YAŞAMA DOĞRU Önceki bölümde özetlenen doğa-kent karşıtlığı veya doğa-kent geçişliliğini referans alan planlama ve tasarım yaklaşımlarının her ikisi de doğa ve kentin kendi iç bütünlüklerini koruması düşüncesi üzerinde şekillenmektedir. Peki, Crutzen’in bahsettiği Antroposen çağında veya doğa-sonrası dönemde (postnatural era) doğa insan etkisinden uzak olamayacak ise doğayı kentin kurucu ögesi ve dolayısıyla doğa-esaslı yaşamı merkeze almak nasıl mümkün olabilir? Bu bölümde pandeminin de tetiklediği süreçte doğa-esaslı gelişim ve dönüşümlerin nasıl bir kritik altyapı haline geldiği ve bu dönüşüme dair bazı ipuçları sunulacaktır. Doğa esaslı yaşamı merkeze almak ve kurucu öge haline getirmenin bir geçiş süreci gerektirdiği ve bütünleşik olarak yönetilmesi

42

açıktır. Bu yönde katkıda bulunabilecek uygulamaları gözden geçirmek bizi bu konuma daha fazla yaklaştıracaktır. Öncelikle, doğa-kent ilişkilerinde doğanın çoğulluğu, bütünleşik ve döngüsel olduğunu kavramak önem kazanmalıdır. Dolayısıyla, üretilen çözümlerde doğakent yani doğa-kültür ilişkilerini kadim prensiplerle bütünleşik algılayan örneklerin araştırılıp uyarlanarak yeniden hayata döndürülmesi gereklidir. Kentsel tasarımda ise mutenalaştırılmış peyzajlar yerine doğanın çoğulluğunu kutsayan “üretken” peyzajlara geçiş özendirilmelidir. Ayrıca, gezegenin biyoçeşitliliğinin bir parçası, doğa-esaslı yaşamın kadim bir bileşeni olarak kentsel peyzajların sadece yerelde değil Dünya için de önemli olduğu hatırlanmalıdır. Bu aşamada doğanın kontrolü ele almasına izin vermek, zamanı doğa esaslı yaşamın bir parametresi olarak görmek geçişi kolaylaştıracaktır. İkinci olarak, yeşil ve mavi altyapının günümüzde dünya kentlerinin yaşadığı kronik stres ve büyük şoklar/krizlerin karşısında bir “kentsel kritik altyapı” olarak görülmesi sağlanmalıdır. Kentsel kritik altyapı temelde toplumdaki kentsel sağlık, güvenlik ekonomik ve sosyal iyi olma hali gibi yaşamsal sosyal işlevlerin devamı ve tahrip olması veya yok olması durumunda ortaya çıkan etkinin büyüklüğü ile tanımlanmaktadır. Bu durum içinde bulunduğumuz pandemi süreci ile tekrar her bireyin gündelik yaşamında görünür ve çok önemli hale gelmiştir. Enerji, su, gıda temini, iletişim ve haberleşme gibi kritik kentsel altyapılar bu sürekliliğin sağlanmasında tartışmasız olarak ön plandadır. Ne var ki, yeşil ve mavi altyapıyı kentsel kritik altyapı olarak görmek çok yaygın bir düşünce değildir. Buna rağmen, pandemi nedeni ile oluşan açık kamusal alan talebi, kentsel sağlığa fiziksel ve mental katkıları, iklim değişikliği etkilerini azaltma ve uyum gibi açılardan kendini hatırlatmaktadır. Yeşil altyapı, geniş bir ekosistem içinde hem kırsal hem de kentsel ortamlarda biyoçeşitliliği


ŞEHİR & TOPLUM

sağlayan ve yöneten, doğanın temiz hava ve su gibi ekosistem ürün ve hizmetlerini sunma kabiliyetini geliştiren, aynı zamanda yüksek kaliteli doğal, yarı doğal ve kentsel alanlar arasında bağlantıyı stratejik olarak planlayan yaklaşımdır. Mavi altyapı ise su konusuna odaklanan (örneğin sel-taşkın riskini azaltma) özel bir türüdür. Dolayısıyla, yeşil ve mavi altyapıları kentsel kritik altyapı olarak kabul etmek ve kentsel hizmetlerin merkezine yerleştirmek doğa-esaslı yaşama geçişte en önemli sıçramayı oluşturacaktır. Kentsel tasarım boyutunda ise dirençlilik düşüncesi ile tasarlamak ve “doğa-esaslı çözümleri” (nature-based solutions) tasarımların temel bileşenlerinden biri olarak görmek önem kazanmalıdır. Son olarak, kentsel yaşam kalitesini dirençli ve sürdürülebilir doğa-esaslı yaşamın merkezi haline getirmelidir. Kentsel yaşam kalitesi tüm doğa-kent ilişkisinin temelinde ve tüketimodaklı değil, mental ve fiziksel iyi olma halini destekleyen “mutlu kent” kapsamında düşünülmelidir. Burada atlanmaması gereken kentsel yaşam kalitesinin sadece sayısal göstergelerle ölçülen ve kıyaslanan bir dizi performans endeksinden ibaret olmadığını kabul etmektir. Kentsel yaşam kalitesinin kapsayıcı bir şemsiye kavram olarak sadece bu yöndeki ihtiyaç ve taleplerden oluşmadığını, yapılabilirlikler ve haklar temelinde de sürekliliğini sağlamak gereklidir. Kentsel tasarım anlamında ise birlikte tasarım, birlikte üretim uygulama perspektiflerinin gelişmeye başlaması birey ve toplulukların kentin kullanıcısından sahiplenme pozisyonuna geçişi özendirilmelidir. Sağlıklı yaşam çevrelerinin yeniden inşasında kültür ve değerler üzerinden yeni imece-işbirliği formları daha etkili kullanılmalıdır. Yer oluşturma pratiklerinde “taktiksel şehirleşme” gibi hızlı, basit, düşük bütçeli, esnek ve geri dönüşlü yaklaşımlar geçiciden kalıcıya doğru yaygınlaştırılmalıdır. Kamusal alan tasarımında kentsel akupunktur (Lerner, 2016) ve küçük, çok sayıda kamusal alanın oluşturduğu

ağ kapitalinin oluşturabileceği pozitif etki önemsenmelidir. Doğa-kent ilişkilerinin doğa-esaslı yaşama doğru evrilmesinde takip edilebilecek yaklaşım ve çözüm yollarına yönelik yukarıda belirtilen ipuçlarının strateji, plan ve uygulama mekanizmaları ile daha ileriye taşınması gereklidir. Kentsel sağlığın bireyin alanına indirgendiği aşırı ihtisaslaşmadan kaynaklı tekil bakış açıları yerine çok disiplinli, birlikte tasarlama-üretme pratiği olan topluluklar ve tasarım/planlama eğitiminin doğa-esaslı yaşamı sorgulayacak biçimde yeniden ve köklü olarak değiştirilmesi iyi bir başlangıç olabilir. KAYNAKÇA Berman, M. (1994). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor: Modernite Deneyimi, İstanbul: İletişim yayınları. Brenner; N. ve Schmid, C. (2012). “Planetary urbanization” in Matthew Gandy ed., Urban Constellations. Berlin: Jovis. Bryant, C.R., Russwurm, L.H., McLellan, A.G. (1982). The City’s Countryside: Land and its management in the rural-urban fringe, London: Longman. Carver, S. (2016), ‘Rewilding… Conservation and Conflict’, ECOS 37(2): 3-9. Crutzen P.J. (2002), ‘Geology of Mankind’, Nature 415 (3): 23. Daniels, T. (1999). When City and Country Collide: Managing Growth in the Metropolitan Fringe, Island Press, USA. Davis, M. (2006). Planet of Slums, London: Verso [Türkçesi: Gecekondu Gezegeni, çev. G. Koca, İstanbul: Metis Yayıncılık 2007]. Fishman, R. (1982). Urban Utopias in the Twentieth Century: Ebenezer Howard, Frank Lloyd Wright, Le Corbusier, Cambridge MA:The MIT Press.

43


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Gandy, M. (2012). Entropy by design: Gilles Clément, Parc Henri Matisse and the Limits to Avant-garde Urbanism, International Journal of Urban and Regional Research, 37 (1): 2-20. Hall, P. (1988). Cities of Tomorrow: An Intellectual History of Urban Planning and Design in the Twentieth Century, Basil Blackwell; First Edition edition. Holton, R.J. (1999). Kentler Kapitalizm ve Uygarlık, İstanbul: İmge Kitabevi. Hunt, J.D. (2000), Greater Perfection: The Practice of Garden Theory (London, Thames & Hudson). Jackson, J.B. (1984) Discovering the Vernacular Landscape, New Heaven: Yale University Press. Jencks, C. (2004), ‘Nature with Nature’, Architectural 215: 66-71.

Talking Review

Kaplan, A., Velibeyoglu, K. (2020). “Teaching a regional landscape project studio in the interdisciplinary setting”, In Teaching Landscape The Studio Experience, London: Routledge. Katz, P. (1993). The New Urbanism : Toward an Architecture of Community, McGraw-Hill Professional Publishing. Knox, P., (2005). Creating ordinary places: Slow cities in a fast world, Journal of Urban Design, 10(1), 1–11. Koolhaas, R. (1995). S,M,L,XL, The Monacelli Press. Lerner, J. (2016). Urban Acupuncture: Celebrating Pinpricks of Change that enrich City Life, Island Press. Lynch, K. (1982). Good City Cambridge MA:The MIT Press.

44

Form,

Montgomery, C. (2013). Happy City: Transforming Our Lives Through Urban Design. OECD (2010). Interim Report of the Green Growth Strategy: Implementing our commitment for a sustainable future, Paris. Sennett, R. (1996). Flesh and Stone: The Body and the City in Western Civilization [Türkçesi: Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir, çev. T. Birkan, İstanbul: Metis Yayıncılık, 2011]. UN (2017). United Nations World Population Prospects, Department of Economic and Social Affairs/Population Division, The 2017 Revision, 53 p., New York. Velibeyoğlu, K. (2018). “Doğa Sonrası Dönemde Kır ve Kent Değişirken: İzmir'de Yerel Varlık-Odaklı ve Doğa Esaslı Çözümler”, ISUEP2018 Uluslararası Kentleşme ve Çevre Sorunları Sempozyumu: Değişim/ Dönüşüm/Özgünlük, 28-30 Haziran 2018, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi.


ŞEHİR & TOPLUM

45


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…"modern hayat tarzı" ve günümüz "kent peyzajları"na dayanan sürdürülebilir kentsel su yönetimi, sağlıklı kentsel ekosistemlerle sonuçlanan entegre mavi-yeşil sistemler bakışıyla gerçekleştirilebilecek olan sürdürülebilir, uzun vadeli ve acil çözümleri bünyesinde barındıran yüksek toplumsal güç ve dayanıklılıkla, kentsel gelişim ve yönetime bütüncül bir yaklaşım sunmaktadır...

46


ŞEHİR & TOPLUM

SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTSEL SU YÖNETİMİ ARACILIĞIYLA HALK SAĞLIĞINI VE REFAHINI SAĞLAMA

kaynaklı tehditlere karşı güvenliğe odaklanıldı. Şehirlerin sosyo-ekonomik itici gücü ve temel kaynağı olarak kabul edilen sular, şu anda insan sağlığının bozulmasının başlıca nedenleri arasında yer alıyor. İklim değişkenliklerinin görüldüğü zamanlarda büyük ekolojik etkilere yol açan bu durum, "gelişmiş" ve kompleks su altyapılarının geliştirilmesiyle birleştiğinde, su kaynaklarının kalitesini ve bulunabilirliğini daha da azaltarak sel ve kuraklık gibi sıra dışı olayların gerçekleşme ihtimalini artırıyor ve su kaynaklı hastalıkların yaygınlaşmasına yol açıyor. Görünüşe göre, kentsel suların yönetimi konusunda duyulan paradigma değişikliği ihtiyacı, kentsel alanlardaki yeşil ve mavi altyapıyla ekosistem sağlığını onararak, insan sağlığını ve refahını geliştiren sürdürülebilir kentsel suların yönetimine kademeli olarak geçilmesine yol açmıştır. KANALİZASYON SİSTEMİ VE ŞEHİRLER

D z h e y l a n

K a r a u l a n *

D

ünya değiştikçe şehirlerimiz de değişiyor. 21. yüzyılın küresel belirsizlikleri, insanlığı, giderek olumsuz yerleşme eğilimlerinin kaçınılmaz sonuçlarını itiraf ettirmeye ve bununla beraber, kentsel sistemlerde ihtiyaç duyulan sürdürülebilir alternatifleri artırmaya zorluyor. Özellikle son birkaç on yıl içerisinde, halk sağlığı ve refahı konusundaki endişelere ve su *

Şehirlerde su altyapısına neden ihtiyaç duyuldu? Aslında kanalizasyonlar, modern çağlara kadar şehirlerimizin gelişim modellerini yönlendirebilecek gerekli bir unsur olarak görülmemişti. Ancak, temel su sistemleri Antik Yunan ve Pers şehirlerinin büyük bir parçası oldu. Öyle ki, bugün bile dünyanın birkaç yerinde hala çalışır durumda olan Antik Roma kanalizasyon sistemlerine rastlamak mümkündür. Silveira'nın (2020) dediği gibi, septik tankları gömme uygulamasının yerini yer altı kanal sistemlerine bıraktığı ve durağan suların ve sel altında kalan alanların ortadan kaldırılmasına odaklanıldığı 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında, sıhhi tesisat sistemlerindeki köklü dönüşümler çoktan başlamıştı. İnsan ölüm oranlarıyla sanitasyon sistemleri arasındaki ilişki tespit edildikten sonra İtalya'da başlayan bu süreç, Avrupa şehirlerindeki kentsel su şebekelerinde halk

Mimar, Kentsel Tasarım Uzmanı, İBB Park Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanlığı ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

47


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Şekil 1: John Snow'un 1854 Broad Street salgınına ilişkin meşhur haritası, hastalık yoğunluğunu tek su kaynağı olan Broad Street kuyusu ve pompasıyla pozitif olarak ilişkilendirmeye çalışmıştır. Kaynak: Tom Kock, 2019.

sağlığı düzenlemelerinin ve standartlarının genel olarak benimsenmesine yol açmıştır (Poleto and Tassi, 2012). Dolayısıyla, kanalizasyon sistemlerinin sağlığa uygunluğunu ve hijyenini sürdürmek adına suları şehirlerden atma konusunda önemli bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Konfor arayışı sonucu ortaya çıktığı yönündeki yaygın düşüncelerin aksine, kentsel su altyapısına tıbbi bir koruyucu olarak tavsiye edilmesi üzerine geçilmiştir. Tabii ki mühendisler ve planlayıcılar bu altyapının kamu işlerinde kabul edilmesinde büyük bir rol oynamıştır. Fakat bu süreç kentsel planlamaya karşı tutumda muazzam değişikliğe yol açan ve 19. yüzyılda büyük şehirlerde görülen kolera salgınlarının yayılmasıyla yoğunluk kazanmıştır (Şekil 1). Dolayısıyla, feci sonuçları önlemek adına önemli Avrupa şehirleri, hem yağmur suları hem de kanalizasyon için tek bir geniş yeraltı sistemiyle donatılmıştır (Silveira, 2002). Bu çözümler, birçok kentsel yapıda hala yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Hausmann'ın III. Napolyon'un İkinci İmparatorluğu sırasında Paris'te yaptığı renovasyon, halkın rahatsızlığını ve nüfus üzerinde etkili olabilecek her türlü riskleri önlemek adına kanalizasyon sistemi ile suları hızlıca şehirden çıkarmayı

48

hedeflemiştir ve halk sağlığı güvencesi adına şehirlerimizde yapılanları betimleyen en sembolik örneklerden biridir. Sağlığa uygun hijyen kavramı, sonuçta oluşan akıntı etkilerini göz önünde bulundurmadan yerel olarak faaliyet gösterdiği ve sorunu başka bölgelere taşıdığı için günümüz şehirlerinde uzun vadeli, sürdürülebilir ve etkin bir çözüm değildir. Ancak kentsel alanların çevresel açıdan bozulmasıyla birleşen sağlık riskleri, yalnızca su kaynaklı hastalıkları ve potansiyel doğal tehditleri azaltmakla ilgilenmeyen, aynı zamanda toplumların genel anlamda fiziksel ve ruhsal sağlığını iyileştirmeyi ve şehirlerin genel çevresel özelliklerini daha iyi hale getirmeyi hedefleyen yeni su sistemi yaklaşımları arama konusunda insanlığı giderek daha fazla cesaretlendirmektedir. SU VE İNSAN SAĞLIĞI Su, günümüz şehirlerinin tüm sosyo-ekonomik faaliyetlerinde büyük bir rol oynamaktadır ve insan sağlığı ve refahıyla doğrudan ilgilidir. Halk sağlığı hizmetleri adına kentsel ve bölgesel planlama konusunda suya özellikle dikkat etmek gerekmektedir. BM İnsan Yerleşimleri Programı ve DSÖ (2020), bulaşıcı her on dört hastalıktan on ikisinin kentsel altyapıyla sağlanan suyun durumu ve kalitesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koymuştur (Tablo 1). Kentsel politikalar açık bir şekilde kentsel çevreyi etkilemekte; hava, yaşama ve çalışma alanları, su, gıda ve sağlık hizmetleri gibi temel barınma gerekliliklerinin kalitesini belirlemektedir. Dünyadaki kentsel nüfusun 2050 yılına kadar iki katına çıkması beklendiğinden, bu birincil taleplerin sağlanması şehirler için giderek daha zorlu bir görev halini alacak ve insanların konforunu ve güvenliğini sürdürmek adına kentleşmenin çok büyük bir değişimden geçmesine neden olacaktır. "Nüfuslar, ekonomik faaliyetler, sosyal ve kültürel etkileşimlerle çevresel ve insani etkiler, giderek şehirlerde yoğunlaşmaktadır ve bu durum konut, altyapı,


ŞEHİR & TOPLUM Tablo 1. Çevresel risklerden kaynaklanan hastalık yükünün küresel bir değerlendirmesi, sağlıkta yerleşik çevrenin rolünü göstermekte ve sağlık hizmetinde kentsel ve bölgesel planlamadan niçin yararlanmamız gerektiğinin altını çizmektedir. Kaynak: BM İnsan Yerleşimleri Programı ve Dünya Sağlık Örgütü, 2020. Sağlık hizmetlerinde kentsel ve bölgesel planlamadan niçin yararlanmalıyız? Bulaşıcı hastalıklar Hastalık

Başlıca kentsel ve bölgesel planlama önleme alanları

Solunum yolu hastalıkları ve enfeksiyonları

Ev ve ortam hava kirliliği, konut iyileştirmeleri, el yıkama

İshal hastalıkları

Su, sanitasyon, hijyen ve tarım uygulamaları

Bağırsak kurtları

Su, sanitasyon, hijyen ve atık su (veya sulama suyu) yönetimi

Sıtma

Vektör üreme alanlarını azaltmak, insanlarla ve hastalık vektörleriyle teması azaltmak amacıyla çevresel değişiklik ve manipülasyon yapmak, bağlamsal açıdan sivrisineklere karşı dayanıklı içme suyu depolamak

Trahom

Kullanma suyu şebekelerine erişim, tuvaletler

Şistozomiyaz

Dışkı yönetimi, güvenilir su tedariki

Chagas hastalığı

Ev çevresindeki alanların yönetimi ve konut iyileştirmeleri

Fil hastalığı

Kanalizasyon ve atık su göletlerinin değiştirilmesi, tatlı su toplama ve sulama şemaları

Onkoserkiyazis

Su kaynağı yönetim projeleri (özellikle barajlar)

Layşmanyaz

Konut, ev çevresindeki ortamın temizliği

Dang

Evin etrafındaki su kütlelerinin yönetimi, durağan suyun kaldırılması, yeterli atık yönetimi

Japon ensefaliti

Tarım uygulamaları

Verem

Meslek gruplarının hava ile birlikte taşınan parçalara maruziyeti; kirletici ev yakıt dumanına muhtemel maruziyet; yayılmayı azaltmak adına evi havalandırma

Hepatit A ve E

Güvenilir su şebekeleri, uygun sanitasyon ve gıda hijyeni

temel hizmetler, gıda güvenliği, sağlık, eğitim, düzgün işler, emniyet ve diğerleri arasında doğal kaynaklar açısından çok büyük sürdürülebilirlik zorlukları oluşturmaktadır." (BM, 2017). Aslında kentsel ve bölgesel planlamanın kentsel çevreler üzerindeki etkisi, insan sağlığı ile oldukça sıkı bir şekilde bağlantılıdır. 2012 yılında gerçekleşen dünyadaki toplam ölümlerin yaklaşık 4'te 1'i kötü yaşam veya çalışma ortamlarından kaynaklanmıştır. Ayrıca hava, su ve toprak kirliliği, kimyasal maruziyetler, iklim değişikliği ve artan ısı dalgaları, dünya çapında yüzlerce hastalık veya ölümcül sonuca yol açmaktadır (Pruss-Ustun ve diğerleri, 2016). Bunlar çoğunlukla gelişen

bölgelerdeki kötü planlanan ve yönetilen kentsel çevrelerle ilgili olsa da, kentsel yaşam tarzına dayanan kardiyovasküler hastalıkların ve kanserlerin yükü -daha sağlıklı şehirler için yenilikçi ve uzun vadeli sürdürülebilir geçişler gerektiğinden- gelişmiş ülkelerde daha fazladır. Ayrıca su, sanitasyon ve hijyen kalitesinin düşük olması 2016 yılında dünya çapındaki ev içi 829.000 ölümden sorumludur ve adolesan astım sorunlarının %15'i kapalı alanlardaki düşük hava kalitesinden kaynaklanmaktadır (DSÖ, 2018b). Sürdürülebilir kentsel planlama, sağlık mercekleri sayesinde tasarım süreçlerini giderek daha fazla benimsemektedir ve tüm düzeylerde gelişimi ve çıktıyı belirleyen karar vericilerin sorumluluğunu vurgulamaktadır.

49


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Kentsel nüfus, kötüleşen inşa edilmiş ve doğal çevreler nedeniyle ortaya çıkan ve hepsi de geçen yüzyılın sürdürülemez kentleşme eğilimleriyle alakalı olan hava ve su kirliliği gibi tehditlere her zamankinden daha fazla maruz kalmaktadır (BM İnsan Yerleşimleri Programı, 2017). Gariptir ki, şehirlerde bulaşıcı hastalıkların ve sağlık eşitsizliklerinin yayılması hala düzgün su ve sanitasyon altyapısının eksikliğiyle alakalıdır ve bu duruma, özellikle sınıflar arasında sosyal kutuplaşmanın oldukça fazla görüldüğü büyük şehirlerde rastlanmaktadır. Kentleşme, bulaşıcı hastalıkların yanı sıra bulaşıcı olmayan salgınlar için de büyük bir etkendir ve günümüzün kentsel alanlarında görülen kentsel dayanıklılık ve sürdürülebilirlik üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Sıkça halk sağlığı politikalarına tabi tutulan bu salgınlar, şehirlerin yaşam tarzlarıyla ilgilidir ve fiziksel hareketsizlik ve sağlıksız beslenmeyi, alkol ve tütün tüketimini kapsamaktadır. Kentsel yaşamla bağlantılı bulaşıcı hastalıklar ile tüketim ve çalışma tarzları dünyadaki yıllık ölümlerin %70'inden sorumludur (DSÖ ve UNDP, 2016) ve gelişmiş ülkelerin ekonomisi üzerinde sürekli artan sağlık bakımı masrafları ve etkileriyle sonuçlanmaktadır. "Bulaşıcı olmayan hastalıklar şu anda dünyadaki ölümlerin ve hastalıkların en büyük sebebidir ve sayılar artış göstermektedir. Gittikçe daha fazla insan tedaviye ihtiyaç duymakta ve sağlık bakımı masrafları artmaktadır. Sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevre sağlamak, hastalıkları önlemenin ve uygulanabilir sağlık bakımını mümkün kılmanın vazgeçilmez bir parçasıdır." (DSÖ, 2017). Grant'ın (2017) belirttiği gibi sorun, esas olarak kentsel toplumlarda daha sağlıklı hayatlar sürdürmeye yönelik seçeneklerin kısıtlı olmasından kaynaklanmaktadır. Şehirlerdeki en büyük sorunlardan birisi de halka açık alanlara veya yeşil alanlara erişimin kısıtlı olması, bu alanların düşük kalitede olması veya bu tarz alanların hiç bulunmaması ve kentsel mahallelerin doğal peyzajlardaki

50

ve ekolojik hizmetlerdeki azalmadan dolayı çevresel açıdan kötüleşmesidir. Bütün bunlar şehirlerin inşa edilme şekline yeniden yön vermekte ve dayanıklılığı artırmak ve kentsel ekolojik değerleri onarmak yoluyla insan sağlığının ve refahının iyileştirilmesini gerektirmektedir (BM, 2017). BM İnsan Yerleşimleri Programı ve DSÖ'ye göre (2020), sağlık planlamasına yönelik başlıca önlem su ve sanitasyon standartları uygulayarak sağlık risklerini önleyen, kimyasalların ve tehlikeli diğer maddelerin yeterli yönetimini kapsayan ve kirli su kütlelerinden veya sel havzalarından kaynaklı durağan su risklerini ve tehditlerini önleyen mevzuat standartlarıyla ilgilidir. 2016 yılında Üçüncü Birleşmiş Milletler Konut ve Sürdürülebilir Kentsel Gelişme Konferansı tarafından sunulan Yeni Kentsel Ajanda, kentsel sağlık ve refah üzerinde durmakta ve sürdürülebilirlik ve sağlık planlaması yaparken yerel makamlarca göz önünde bulundurulması gereken dokuz hedefe öncelik vermektedir. Bunlar taşıma ve hareketlilik, toprak kullanımı planlaması ve peyzaj tasarımı, gıda temini, enerji, konut, temiz su temini, atık yönetimi, uygulanabilir iş yerleri, gecekondu iyileştirme ve kentsel çevrelerde daha fazla doğal yeşil alanın benimsenmesidir (DSÖ, 2016b). Neyse ki şehirler, toplumlara sağlık ve refah getirebilecek çekici alanlar sunmaktadır. Cadde ve yollar, şehir meydanları ve açık alanlar, yerel parklar, bölgesel doğa koridorları ve doğal peyzajlar, besin yetiştirilebilecek kalitedeki topraklar, bölgesel ve yerel su kütleleri, ağaç koridorları ve kamu binaları gibi kentsel altyapılar bunlar arasındadır. Bu anlamda, sürdürülebilirlik hedefi kategorik olarak yalnızca sağlıklı kentsel ekoloji mercekleri aracılığıyla gerçekleştirilebilir. HALK SAĞLIĞI GÜVENLİĞİNİ VE REFAHI SAĞLAMAK ADINA KENTSEL EKOSİSTEM HİZMETLERİNİ ONARMAK Sağlıklı su-şehir bağlantısını yeniden kurmak, günümüz şehirlerinde kentsel dayanıklılık elde


ŞEHİR & TOPLUM

etmede benimsenen temel yaklaşımdır. Ancak sürdürülebilirlik, karmaşık kentsel alanlarda hastalık ve tehditleri azaltma konusunda başarı elde etmede önemli bir kriter haline gelmiştir. Kentleşme eğilimlerinden kaynaklanan su kirliliği, su ekosistemlerini bozarak kaynaklardaki su arz ve talebinde dengesizlik yaratmıştır. Su çevresinin kötüleşmesi, tedarik edilen suyun kalitesini büyük ölçüde etkilemekte ve şehirlerdeki doğal alanın, ekonominin ve toplumun sürdürülebilir olarak gelişmesini engellemektedir (Han ve diğerleri, 2019). Bu durum ise su kaynaklı tehditlerin riskini daha da artırmaktadır. İnsanlığın varlığını sürdürebilmek adına su, gıda ve hava gibi temel kaynaklar sağlayan doğal sistemleri onarıp korumak ve toplumların sağlıklı ekosistem hizmetlerini ve sosyo-ekonomik gelişimlerini sürdürmek oldukça önemlidir (Ma ve diğerleri, 2001). Toprak kullanım kararları ve doğal peyzajlarda yapılan değişiklikler, su kalitesinin kötüleşmesinin ve artan su sıkıntısının başlıca sebepleridir. Dolayısıyla, sürdürülebilir kentsel su yönetimine yapılan geçişler kentsel su ekosisteminin onarımı için ön koşulları sağlamakta ve kamu güvenliği ve refahı getirmeyi ve şehirlerdeki genel yaşam ortamını iyileştirmeyi hedefleyen sel suyu yönetimi, sel kontrolü ve kanalizasyon uygulamalarını kapsamaktadır. Bu bakımdan, bütüncül yeşil-mavi sistem aracılığıyla yerel ekosistem hizmetlerinin kurtarılması çevresel rehabilitasyon üzerinde birçok faydası bulunan ve çeşitli düzeylerde refaha katkı sağlayan temel bir hedeftir (Şekil 2). Sürdürülebilir kentsel su yönetimi, gri altyapıya dayanan ve kentsel suların rehabilitasyonu ve şehirlerdeki doğal hidrolojik süreçlerin kurtarılması açısından doğal çözümlerin önemini vurgulayan geleneksel kentsel su sistemine karşı geliştirilen alternatiflerden oluşmaktadır. Kavram, çeşitli teoriler ve uygulamalar altında gittikçe gelişmekte ve son on yıldır dünyanın farklı coğrafyalarında uygulanmaktadır. Sürdürülebilir kentsel sulara

yönelik model, suyu kentsel alanlar için yaşam hattı olarak benimsemeye dayanmaktadır ve daha sürdürülebilir ve "yeşil" şehirler geliştirmenin ön koşullarından biridir (Novotny ve Brown, 2007). Bu yöntem ABD'deki düşük etki gelişimi (LID), Birleşik Krallık'taki Sürdürülebilir Kentsel Kanalizasyon Sistemi (SUDS), Avustralya'daki Suya Duyarlı Kentsel Tasarım (WSUD), Singapur'daki Aktif Güzel Temiz Sular Programı (ABCWP) ve Çin'deki Sünger Şehir Girişimi (SCI) gibi birçok yaklaşımda uygulanmıştır. Birincil uygulama hedefleri arasında farklılıklar olsa da, tüm bu yaklaşımlar su kalitesini artırmayı ve şehir sakinleri için çekici ve daha sağlıklı kentsel alanlar meydana getirmeyi hedefleyen entegre mavi-yeşil sistemlerin kentsel dokuda benimsenmesine yönelik genel ilkeleri savunmaktadır. Ekosistem hizmetlerinin değişmez bir parçası olarak yeşil altyapının uygulanması, kentsel ekolojiyi ve su ekolojisini yeniden oluşturmayı amaçlayan teknikleri bünyesinde barındıran sürdürülebilir kentsel su sistemlerinde kullanılan birincil yöntemlerdendir. Nehir, akarsu, gölet ve göller gibi mevcut su kütlelerinin kıyısına yeşil unsurlar eklemek ve kıyıların doğal peyzajını onarmak su sisteminin toplam kalitesini geliştiren bütüncül mavi-yeşil sistemlere katkı sağlamaktadır. Mavi-yeşil yaklaşım sel suyu yönetimini kapsayarak sellere karşı korumakta, iklim değişikliğinin aşırı sıcaklık ve kuraklık gibi etkileriyle başa çıkmakta, biyoçeşitliliği, hava, toprak ve su kalitesini artırmakta, kentsel çevrelerde sürdürülebilir enerji ve gıda üretimi sağlamaktadır. Mavi-yeşil altyapı ayrıca doğal eğlence alanlarıyla hayat kalitesini artırmakta ve bütüncül ekolojik çerçeveyle sosyal, ekonomik ve çevresel sağlığı desteklemektedir. Kentsel ormanlar, sulak alanlar, yağmur bahçeleri, biyolojik yağmur hendekleri ve ağaç koridorları gibi entegre yeşil unsurlar ekosistem sağlığındaki iyileştirmelerle ilişkilidir ve fiziksel, psikolojik, sosyal ve toplumsal sağlığı kapsamaktadır

51


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

(Tzoulas ve diğerleri, 2007). Yakın zamanda yapılan çalışmalar, kentsel ortamlarda yeşillik alanların

bulunmasının

ve

bu

alanların

kullanılabilirliğinin kişisel refahla doğrudan bir bağlantısı olduğunu gözler önüne sermektedir. Bununla beraber epidemiyolojik çalışmalar, insanların uzun ömürlü olmasıyla yeşil alanlar arasında pozitif bir ilişki bulunduğunu ortaya koymuştur (Takano ve diğerleri, 2002). Bunun nedeni yeşil alanların hava kirliliğini ve kentsel ısı etkilerini azaltması, iklim değişikliği sırasında kentsel konforu artırması ve fiziksel aktiviteyi ve mahalle yürüyüşlerini desteklemesidir (Tzoulas ve diğerleri, 2007). Yüzyılımızdaki insan sağlığı sorunlarıyla ilişkili

EKOSİSTEM HİZMETLERİ

GÜVENLİK Kişisel emniyet Güvenli kaynak Erişimi Felaketlere karşı güvenlilik

Yakıt

DÜZENLEME

Toprak oluşumu

İklim düzenleme Sel düzenleme Hastalık düzenleme

Birincil üretim

REFAH UNSURLARI

Gıda Tatlı su

Beslenme döngüsü

Mavi-yeşil altyapı, su miktarının ve kalitesinin yönetilmesine yardım ederek ve biyoçeşitlilik ve kentsel ekolojik hizmetleri geliştirerek Lyme hastalığının (Patz ve Norris, 2004) ve Batı Nil virüsünün (Zielinski- Gutierrez ve Hayden, 2006) yayılmasını etkileyebilecek kentsel ekolojik değişimlerle başa çıkmaktadır. Bunun yanı sıra, doğal çevrelerin pasif olarak

TEDARİK

Ahşap ve lif

DESTEKLEME

faktörlerden biri olarak gösterilen modern toplumun yerleşik yaşam tarzı, insan bedeni üzerinde doğrudan önleyici ve iyileştirici etkileri olduğu bilinen ve yüksek kaliteli yeşil alanlarla desteklenebilecek olan egzersiz yapma alışkanlığı ile doğrudan bağlantılıdır (Sağlık Departmanı, 2004).

Su arıtma

İYİ BİR YAŞAM İÇİN TEMEL MATERYALLER Yeterli geçim Yeterli besleyici gıda Barınma Mallara erişim SAĞLIK

KÜLTÜREL Estetik Manevi Eğitsel

Güç İyi hissetme Temiz hava ve suya erişim

TERCİH VE EYLEM ÖZGÜRLÜĞÜ Bir bireyin yapmaya ve olmaya değer verdiği şeyleri başarabilme fırsatı

Eğlence İYİ SOSYAL İLİŞKİLER Sosyal uyum Karşılıklı saygı Başkalarına yardım edebilme DÜNYADA YAŞAM - BİYOÇEŞİTLİLİK

OKUN RENGI Sosyoekonomik faktörlere göre potansiyel etki

OKUN AĞIRLIĞI Ekosistem hizmetleri ve insan refahı arasındaki bağlantıların yoğunluğu

DÜŞÜK ORTA YÜKSEK

52

Şekil 2. Ekosistem hizmetleri kamu güvenliğine ve refahına katkı sağlar (Kaynak: BM İnsan Yerleşimleri Programı ve DSÖ, 2020).


ŞEHİR & TOPLUM

görülmesi bile dikkat yorgunluğu (Kaplan ve Kaplan, 1989) veya psikofizyolojik stres (Ulrich, 1984) üzerinde olumlu sonuçlar doğurabilmektedir. Çalışmalar her gün doğadaki ağaçları, bitkileri ve suyu görmenin kan basıncını, kas gerilimini ve cilt iletkenliğini düşürdüğünü kanıtlamaktadır (Ultrich ve diğerleri, 1991). Aslında açık yeşil alanlara fiziksel olarak erişebilme veya bu alanlarla görsel bir bağlantı kurabilme, nüfusun ruhsal kaygılardan daha fazla etkilendiği ve insan sağlığı bozukluklarının arkasındaki asıl sorumlunun gerçek risk faktörlerinden ziyade stres olduğu salgın ve küresel belirsizlikler sırasında oldukça önemli bir rol oynamaktadır. Örneğin, sürdürülebilir kentsel su yönetiminde temel bir yaklaşım olarak apartman binalarının yakınlarına ağaçlar ve yeşil unsurlar yerleştirildiğinde, kentsel yüzeylerin emiciliğinin artmasına ek olarak bölge sakinlerinin büyük hayat sorunları ile daha etkili bir şekilde yüzleşmesine ve ruhsal yorgunluğu azaltarak aile içi şiddetin azalmasına katkıda bulunulduğu görülmüştür (Kuo, 2001). Son zamanlarda, gittikçe daha fazla sayıda çalışma şehirdeki yeşil unsurlarla psikolojik değişkenler arasındaki ilişkiyi ortaya koymakta ve doğayla kurulan temasın psikolojik sağlık ve kişisel tatmin açısından önemini vurgulamaktadır. SONUÇ OLARAK Açıkça görüldüğü gibi su, insanların hayatta kalması açısından çok büyük bir rol oynamaktadır ve kentsel su altyapısının durumu, şehirlerdeki halk sağlığı ve hayat kalitesiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak, kentsel gelişim tarihsel olarak geçmişte gelişimin ve ekonomik büyümenin hakim olduğu, ekosisteme ve çevrenin korunmasına daha az dikkat edildiği ve dolayısıyla suyun bozulmasına yol açan politik bir kültür içerisinde şekillenmiştir. Kentsel alanları, su ekosisteminin bozulması ve kentsel yüzeysel akışa dayandırılabilecek sel felaketleri için merkez noktası haline getiren hızlı kentleşme ve gelişme eğilimleri, kentsel toplumlar

üzerindeki su kaynaklı tehditleri ve riskleri artırmakta ve kentsel su yönetiminde acil bir değişim gerektirmektedir. Bu bakımdan "modern hayat tarzı" ve günümüz "kent peyzajları"na dayanan sürdürülebilir kentsel su yönetimi, sağlıklı kentsel ekosistemlerle sonuçlanan entegre mavi-yeşil sistemler bakışıyla gerçekleştirilebilecek olan sürdürülebilir, uzun vadeli ve acil çözümleri bünyesinde barındıran yüksek toplumsal güç ve dayanıklılıkla kentsel gelişim ve yönetime bütüncül bir yaklaşım sunmaktadır. Yeşil altyapı, kentsel sakinlerin sağlığını iyileştirme konusunda önemli bir potansiyele sahip olabilir. Bu açıklama, fizyolojik, duygusal ve bilişsel süreçlerdeki çevresel kaynaklı değişimlerin refah ve sağlıkta değişimlere yol açtığı veya bu değişimleri etkilediği hipotezine dayanmaktadır. Her ne kadar öznel etkiler baskın olsa ve yeşil sistemlerin faydalarını nesnel olarak ölçmek için daha fazla çalışma gerekse de, özellikle gelişmiş ülkelerdeki şehirler, insanların refahını ve sosyo-ekonomik gelişimi mümkün kılmak ve gelecek için sürdürülebilir gelişim ve sağlıklı kentsel toplumlar oluşturmak adına giderek daha fazla yeşil önlemler ve stratejiler benimsemektedir. KAYNAKÇA Grant M, Brown C, Caiaffa WT, Capon A, Corburn J, Coutts C et al (2017). Cities and health: an evolving global conversation. Cities & Health. 1(1):1–9. Han, H., Li, H., and Zhang K. (2019). Urban Water Ecosystem Health Evaluation Based on the Improved Fuzzy Matter-Element Extension Assessment Model: Case Study from Zhengzhou City, China. Hindawi Mathematical Problems in Engineering Volume 2019. Kaplan, R., Kaplan, S., 1989. The Experience of Nature: A Psychological Perspective. Cambridge University Press,

53


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Kuo, F.E., 2001. Coping with poverty: Impacts of environment and attention in the inner city. Environ. Behav. 33, 5–34.

Ulrich, R.S., 1984. Viewthrough a windowmay influence recovery from surgery. Science 224, 420–421.

Ma. K.M., H.M.Kong, W.B.Guan and B.J.Fu, “Ecosystem health assessment: methods and directions,” Acta Ecologica Sinica, vol. 21, no. 12, pp. 2106–2116, 2001.

Ulrich, R.S., Simons, R.F., Losito, B.D., Fiorito, E., Miles, M.A., Zelson, M.,1991. Stress recovery during exposure to natural and urban environments. J. Environ. Psychol. 11, 201–230.

Novotny, V. and P. Brown (2007) Cities of the Future: Towards Integrated Sustainable Water And Landscape Management (V. Novotny and P. Brown, eds.), IWA Publishing, London, UK, Proc. of the 2006 Wingspread Conference

United Nations (2017). New Urban Agenda: Quito declaration on sustainable cities and human settlements for all. Habitat III, Quito, Ecuador.

(15) (PDF) Sustainable Urban Water Management. Available from: https://www.researchgate.net/ publication/271586464_Sustainable_Urban_ Water_Management [accessed May 26 2020]. Patz, J.A., Norris, D.E., 2004. Land use change and human health. Ecosyst. Land Use Change 153, 159–167. Poleto, C. and Tassi, R. (2012). Sustainable urban drainage systems. Intech Open. Prüss-Ustün A, Wolf J, Corvalán C, Bos R, Neira M (2016). Preventing disease through healthy environments: a global assessment of the burden of disease from environmental risks. Geneva: World Health Organization. Silveira, L. André Luiz. (2002). Problems of modern urban drainage in developing countries. Water science and technology : a journal of the International Association on Water Pollution Research. Takano, T., Nakamura, K., Watanabe, M., 2002. Urban residential environments and senior citizens’ longevity in mega-city areas: the importance of walkable green space. J. Epidemiol. Commun. Health 56 (12), 913–916. Tzoulas, K., Korpela, K., Venn, S., Yli-Pelkovan, V. (2007). Promoting ecosystem and human health in urban areas using Green Infrastructure: A literature review. Landscape and Urban Planning 81 (2007) 167–178

54

UN-Habitat (2017). Implementing the International Guidelines on Urban and Territorial Planning 2015–2017. Nairobi: UN-Habitat (https:// unhabitat.org/international-guidelines-onurban-and-territorial-planning, accessed 25 May 2020). UN-Habitat and World Health Organization (WHO). (2020). Integrating health in urban and territorial planning: a sourcebook. ISBN 978-924-000317-0 (electronic version) WHO (2016b). Health as the pulse of the New Urban Agenda. United Nations Conference on Housing and Sustainable Urban Development, Quito, October 2016. Geneva: World Health Organization. WHO & UNDP (2016). Noncommunicable diseases: what municipal authorities, local governments and ministries responsible for urban planning need to know. World Health Organization and United Nations Development Programme. WHO (2017). Preventing noncommunicable diseases (NCDs) by reducing environmental risk factors. Geneva: World Health Organization. WHO (2018b). Burden of disease from the joint effects of household and ambient air pollution for 2016. Summary of results. Geneva: World Health Organization Zielinski-Gutierrez, E.C., Hayden, M.H., 2006. A model for defining West Nile Virus risk perception based on ecology and proximity. EcoHealth 3, 28–34.


ŞEHİR & TOPLUM

55


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…Dünya Sağlık Örgütünün 30 yıllık deneyime sahip Sağlıklı Kentler Ağı, dünyada 1400 şehrin/belediyenin içinde bulunduğu her geçen yıl artan ilgiyle güçlenen bir oluşumdur. Bu ağda ülkemizi Sağlıklı Kentler Birliği temsil etmektedir. Bu ağın kurulmasının temel amacı yerel yönetimlerin karar vericilerin gündeminde sağlığı en üst politika olarak anlatmaktır; yapılan her işin sağlık boyutunun değerlendirilmesini önermektir...

56


ŞEHİR & TOPLUM

yıkıcı etkiler sebebiyle uluslararası hukuk sorunlarına yol açan COVID-19 virüsü tüm dünyada 400.000’e yakın insanın (6 Haziran 2020 tarihli veri) ölümüne sebep oldu.

GELECEĞİN SAĞLIKLI ŞEHİRLERİ

M u r a t

A r *

“A

rtık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” sözünü son zamanlarda sıklıkla duymaya başladık. Bilenen bir virüsün, bilinmeyen bir türünün etkisinin bu kadar şiddetli olacağını kimse beklemiyordu. Tüm dünya bilmediği bir salgına karşı hazırlık yapamadan, daha doğrusu tam olarak ne yapacağını bilemez bir halde yakalandı. 2019 yılı Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde tespit edilen ve COVID-19 olarak adlandırılan virüsün tüm dünyada hızla yayılmasına ve yıkıcı etkilerine engel olunamadı. COVID-19 salgını 11 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edildi. Yarattığı

*

COVID-19 virüsünün beklenmedik hızda yayılması ve etkilerinin, şiddetinin tahmin edilememesi ülkelerde panik ve baskıyı beraberinde getirdi. Uluslararası uçuşlara ve sınır geçişlerine getirilen yasaklar salgının yayılmasını bir süreliğine de olsa geciktirdi, ama engelleyemedi. Şehirlerde, insanların toplu olarak bir arada bulundukları okulların, kapalı çarşıların, alışveriş merkezlerinin, lokantaların, kapalı spor alanlarının kapatılması, spor müsabakalarının iptal edilmesi gibi salgın ile mücadelede alınan ilk önlemler hayati önemdeydi. Yüksek istihdam sağlayan büyük iş yerleri, fabrikalar üretimlerine ara vererek kapattılar. Bazı ülkeler market ve eczane gibi acil ihtiyaçlar dışında kalan tüm iş yerlerinin kapatılmasını öngördü. Salgının etkisine göre toplu ulaşım seferlerinin tamamen kaldırılması veya sefer sayılarının azaltılması gündeme geldi. Yaptığı iş evden çalışmaya uygun olanlar bu seçeneği kullandılar. Maske kullanımı, hijyen ve sosyal mesafe kuralları yaygın şekilde konuşulmaya ve uygulanmaya başlandı. Sokağa çıkma yasakları ve kısıtlamalarla birlikte hayatımızdaki değişimin belirtilerini fazlasıyla hissettiğimiz bir döneme girdik. SALGINLA MÜCADELEDE YEREL YÖNETIMLERIN ROLÜ Bu süreçte yerel yönetimlerin de çalışma şekillerinde ani ve önemli değişimler yaşandı. Salgının başlamasıyla beraber esnek çalışma saatleri, evde çalışma imkânları, ofislerdeki oturma düzenleri, sahada çalışan personelin alması gereken önlemleri içeren yayınlanan genelgelere hızlı bir şekilde uyum

Şehir Plancısı, İstanbul Teknik Üniversitesi, Sağlıklı Kentler Birliği Müdürü ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

57


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

sağlanmaya çalışıldı. COVID-19 Acil Eylem Planı ve sonrasında Normalleşme Eylem Planı hazırlıklarını yapan belediyeler oldu. Salgınla mücadelede belediyelerin önemi net bir şekilde anlaşıldı. Toplumun ilk başvurduğu, destek istediği, önerilerini ilettiği en yakın merci olarak belediyeleri görmesi salgın sürecinde fazlasıyla kendini gösterdi. Danışma hatlarının güçlendirilmesi, çözüm merkezleri ve kriz merkezlerinin oluşturulması, evde kalmak zorunda olan kesime verilen destekler, evde bakım hizmetleri, psikolojik destek hizmetleri, pazar yerleri ile ilgili düzenlemeler belediyelerin yine hızlı çözüm ürettikleri konular oldu. Bu süreçte oluşan maske ihtiyacına çözüm üretebilen belediyeler oldu. 3D maske üretimi gibi yenilikçi girişimlerden haberdar olduk. Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan uyulması gereken hijyen ve sosyal mesafe kurallarında belediyeler vatandaşlara rehberlik etti. Sokakların temizlenmesi ve ardından yapılan dezenfeksiyon çalışmaları salgınla mücadelenin sürekliliği açısından önemliydi. Kullanılan maske ve eldivenlerin bertarafı için ayrı atık kutuları konuldu. Bu süreçle birlikte yerel yönetimlerde yeni yapılanma ile ilgili konular da tartışılmaya başlandı. İl ve ilçe sağlık müdürlükleri tarafından oluşturulan pandemi kurullarının yanında belediyeler ilgili birimlerin katılımlarıyla kendi pandemi kurularını oluşturmaya başladılar. Bu kurullarda yapılan stratejik planlar, birimlerin faaliyetleri ve kilit roller pandemi göz önünde tutularak yeni yaklaşımlarla tartışıldı, aciliyetler belirlendi, görev dağılımları yapıldı. PANDEMIDE KILIT GÖREVLER Pandemi sürecinde belediyeler büyük bir özveriyle çalıştılar. Çalışmaların çoğu gelişerek devam ediyor. Bazı görevlerin pandemi sürecinde önemi daha fazla anlaşıldı. Bu süreç, belediyelerde bazı birimlerin daha güçlendirilmesi gerektiğini de gösterdi. Kültür, sanat, eğitim ve spor faaliyetleri ertelendi veya internet üzerinden

58

yapılmaya başlandı. Danışma merkezleri, kriz masaları, psikolojik destek birimleri, temizlik işleri, gıda desteği sağlayanlar, evde bakım hizmetlerini sürdürenler, mezarlık ve defin işleri gerçekleştirenler, sahipsiz sokak hayvanlarına bakım sağlayanların zaten çok önemli olan işleri bu süreçte hayati önem kazandı. Belediyeler meclis toplantılarını yapamadılar, yapılması gereken toplantılar için internet üzerinden yapılan görüşmelerle çözüm ürettiler. Salgının en hızlı yayılma şeklinin insanların birbiri ile temasından kaynaklanması bir araya gelinmesi gereken faaliyetleri engelledi. Bu görevlerin dışında belediyelerin yeni çözümler ürettikleri çalışmaları oldu. İl ve ilçelerindeki pandemi hastanelerinde çalışan sağlık çalışanlarına konaklama, gıda ve ulaşım desteği sağladılar. Kırsal alanlarda tarımsal üretime destek verdiler, bazı belediyeler tarımsal üretime yöneldi. Maske ve eldivenlerin bertarafı için ortak çözümler üretildi. Temassız yaya butonu, temassız ortak kullanılan tuvaletler uygulamaya alındı. Parklarda oturma düzenlerinde yeni düzenlemeye gidildi, el yıkama yerleri çoğaltıldı. Büyükşehirlerde metrobüs istasyonlarında termal kameralı denetimler başladı. Bu süreçte kent konseyleriyle ve muhtarlarla iletişimin önemi arttı. Kent konseyleri aktif çalışan belediyeler alt çalışma gruplarından önemli geri bildirimler aldılar. Belediyelerinde mahalle meclislerini kuran belediyeler muhtarlarla yaptıkları işbirliği ile yardıma muhtaç kesimlere daha doğru ve hızlı şekilde ulaştılar. Coğrafi Bilgi Sistemi kullanan belediyeler bu erişimi daha kolay sağladılar. NORMALLEŞME SÜRECI Haziran ayı başında ülkemizde kısıtlamaların ve yasakların esnetildiği normalleşme sürecine geçilmiş olmasına rağmen salgının yayılma hızı ve tekrarlama riski alınan önlemleri devam ettirme gerekliliğini getirdi. Belediyelerin cadde, sokak ve parklarında sosyal mesafeyi


ŞEHİR & TOPLUM

sağlamaya yönelik aldığı önlemler, lokanta ve restoranların oturma düzenleri, toplu ulaşımı kullanma şeklimiz, yeni ulaşım tercihleri salgınla nasıl bir arada yaşamamız gerektiğini gösteren uygulamalar oldu. BISIKLET YENI ULAŞIM TERCIHI MI OLACAK? Salgın sürecinde özellikle büyükşehirlerde şehir içi ulaşımda sosyal mesafe kaygısı ve virüsün daha kolay bulaşma olasılığı sebebiyle toplu ulaşım tercihlerinde azalma, özel araç kullanımında artış gözlendi. Bu artış günümüz büyükşehirlerinde çok da tercih edilmeyen bir durumu, var olan trafik yoğunluğunun ve hava kirliliğinin artmasına sebep oldu. Ülkemizde ve dünyada birçok şehirde yıllardır ulaşım stratejileri toplu ulaşım ve özel araç kullanımı üzerine kurgulanmaktadır. Sayısı çok fazla olmamakla beraber bazı şehirler uzun zamandır ulaşım master planlarını yürünebilen ve bisiklet kullanılabilen şehirler olarak tasarladılar ve uyguladılar. Pandemi süreci yeni ulaşım tercihlerinin tartışılmaya başlandığı bir süreç oldu. Sokağa çıkma kısıtlamalarının veya yasaklarının olduğu dönemlerde bazı şehirlerde araçların şeritleri daraltılarak yeni bisiklet yolları belirlendi. Şehir içi ulaşımında insanlar özel araç ve toplu ulaşım tercihleri yerine “sosyal mesafe için toplu ulaşım yerine bisiklet kullanın” sloganıyla bisiklet kullanımına teşvik edildi. TEKNOLOJİNİN DAHA FAZLA KULLANILACAĞI YEREL YÖNETİMLER Uzun zamandır hayatımızda olan yazılımlar ve uygulamalar sayesinde teknolojiyle iç içe olduğumuz bir dönemdeyiz. Her geçen yıl geliştirilen akıllı telefon uygulamaları iletişim ve erişim imkânlarımızı çok seçenekli hale getirdi. Yerel yönetimler akıllı şehircilik olarak tanımlanan yazılımları kullanmanın avantajlarını pandemi sürecinde yaşadılar. Kullanılan Coğrafi Bilgi Sistemleri belediyeler için sadece altyapı ve üstyapı işleri için değil kişi özelinde girilen veriler sayesinde yardıma ihtiyacı olanlara erişilebilirliği artırdı.

Bahsedilen uygulamalar belediyelerin yeni yapılanmaya başlayacağını işaret eden örneklerdi. Bir başka gündeme gelen önemli konu, bundan sonraki süreçte yapılan her işin sağlık boyutunun tartışılması gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Bazı projelerde zorunlu tutulan ÇED (Çevre Etki Değerlendirmesi) raporları gibi SED (Sağlık Etki Değerlendirmesi) raporlarının da projeler tasarım aşamasındayken tartışılması gerekiyor. Bu raporlar ile yapılan uygulamaların sağlığa olan etkilerini de değerlendirme imkânı olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütünün Sağlıklı Şehirler Ağı uzun bir süredir yerel yönetimlerin bu değerlendirmeyi yapmasını önermektedir. “SAĞLIKLI KENT” YAKLAŞIMLARI Dünya Sağlık Örgütünün 30 yıllık deneyime sahip Sağlıklı Kentler Ağı, dünyada 1400 şehrin/belediyenin içinde bulunduğu her geçen yıl artan ilgiyle güçlenen bir oluşumdur. Bu ağda ülkemizi Sağlıklı Kentler Birliği temsil etmektedir. Bu ağın kurulmasının temel amacı yerel yönetimlerin karar vericilerin gündeminde sağlığı en üst politika olarak anlatmaktır; yapılan her işin sağlık boyutunun değerlendirilmesini önermektir. DSÖ yaklaşımına göre “sağlıklı kent” bir sonuç değil bir süreçtir. Bir kentin sağlıklı olması, en iyi sağlık düzeyine erişmiş olması olarak algılanmamalıdır. “Sağlıklı” olma bilincine sahip olmuş herhangi bir kent o anki koşulları ne olursa olsun “sağlıklı kent” olarak nitelendirilebilir. Gereken yalnızca bu konuda kararlı olmak ve yapılandırma ile süreci başarmaya çalışmaktır. DSÖ Sağlıklı Kentler Ağı, sağlık ve sağlığın belirleyicileri ile ilgili olarak 4 ana kategoride 32 gösterge kullanmaktadır. DSÖ tarafından kullanılan sağlık ve sağlığın belirleyicileri ile ilgili bu göstergeler Tablo 1’de sunulmuştur. DSÖ Avrupa Sağlıklı Kentler Ağı tarafından kullanılan temel göstergeler (Tablo 1) dışında ülkemizde kurumlar tarafından yayınlanan (TÜİK, SGK, Sağlık Bakanlığı vb.) diğer sağlık

59


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ Tablo 1. DSÖ Sağlık ve Sağlığın Belirleyicileri ile İlgili Göstergeler. Sağlık göstergeleri A-1 Ölüm, Tüm Sebepler A-2 Ölüm Sebebi A-3 Düşük Doğum Ağırlığı Sağlık Hizmetleri Göstergeleri B-1 Kent Sağlık Eğitim Programı B-2 Tam Aşılı Çocukların Oranı B-3 Temel Sağlık Hizmetlerinde Çalışan Pratisyen Hekim Başına Düşen Kişi Sayısı B-4 Hemşire Başına Düşen Nüfus B-5 Sağlık Sigortası Kapsamındaki Nüfus Oranı B-6 Yabancı Dilde Temel Sağlık Hizmeti Veren Kurumlar B-7 Her Yıl Kent Konseyi Tarafından Ele Alınan Sağlıkla İlgili Konular Çevre Göstergeleri C-1 Hava Kirliliği C-2 Su Kalitesi C-3 Su Kirleticilerinin Toplam Atık Sudan Arındırılması Yüzdesi C-4 Evsel Atık Toplama Kalitesi C-5 Evsel Atık Arıtım Kalite İndeksi C-6 Kentte Bulunan Yeşil Alanların Rölatif Düzeyi C-7 Yeşil Alanlara Halkın Ulaşımı C-8 Metruk sanayi yerleşimleri C-9 Spor ve Boş Zamanları Değerlendirme C-10 Yaya Yolları C-11 Bisiklet Yolları C-12 Toplu Taşıma C-13 Toplu Taşıma Ağının Kapsamı C-14 Yaşama Alanı Sosyo-Ekonomik Göstergeler D-1 Düşük Standartlı Konut Koşullarında Yaşayan Nüfus Yüzdesi D-2 Evsizlerin Sayısı D-3 İşsizlik Hızı D-4 Ortalama Gelirin Altında Kazanan İnsanların Yüzdesi D-5 Okul Öncesi Çocuklar İçin Kreş-Anaokulu Yüzdesi D-6 20’den Küçük, 20-34 ve 35+ Yaşlarındaki Annelerin Canlı Doğum Yüzdesi D-7 Toplam Canlı Doğum Sayısına Göre Düşük Hızı D-8 Özürlülerden Çalışanların Sayısı

60


ŞEHİR & TOPLUM

ve sosyo-ekonomik göstergelerden de yararlanılmaktadır. Sağlıklı Kentler Birliği, yerel yönetimleri bu göstergelerini araştırmaları ve değerlendirmeleri için teşvik ve rehberlik etmektedir. Bu rehberlik yapılırken her ilin, ilçenin farklı coğrafi, demografik yapılarının olduğu, farklı sorunlarla uğraştığı göz önünde tutulur ve buna göre çalışmalar şekillendirilir.

sorunlar, üretilen çözüm önerileri, deneyimler,

Şehir sağlık profili olarak tanımlanan bu çalışma, şehirle ilgili sağlık bilgilerini özetlemeli; şehrin sağlık sorunlarını ve şehirdeki sağlığı etkileyen etmenleri tanımlamalı; sağlığın geliştirilmesi için önerilen çalışma alanlarını belirlemeli; sektörler arası çalışmalar için başlatıcı rol olmalı; halka, politikacılara, karar vericilere rehberlik etmelidir. Şehir sağlık profili hazırlanması kente katkı sağlar. Belediyelerin de stratejik planlarını hazırlarken bu çalışmadan faydalanması gerekir. Böylelikle karar vericiler ve halk şehirlerinde nelerin iyiye gittiğini nelerin kötüye gittiğini görebilir. Bir başka deyişle şehir sağlık profili, bir şehrin beklenmedik ve öngörülemeyen durumlara hazırlık yapması için kullanılabilecek bir rehberdir.

araya geldikleri belediye birlikleri ve ağlar bu

Bu deneyim ve hazırlıklara rağmen, bilinmeyenleri çok olan bir salgın karşısında güçlü altyapı yatırımları olan ülke ve şehirlerde dahi etkisini çok güçlü hissettirdi. Dünyadaki birçok şehrin idarecileri ve karar vericileri bu süreçte oldukça zorlandılar ve kayıpların önüne geçemediler. Bilinen bir tedavisi ve aşısının olmaması alınan önlemlerin uzun bir süre daha devam edeceğini gösteriyor. Kentlerdeki yaşam, alınması gereken önlemler doğrultusunda devam edecektir. Salgından en az kayıpla kurtulmak herkesin ortak temennisi. Bu süreç belediyelere sunulan sağlıklı kent yaklaşımlarının tekrar gözden geçirilmesi gerekliliğini ortaya çıkardı. Salgın sürecinde yerel yönetimlerin yeni yapılanmalara giderek çözümler üretmesi gibi sağlıklı şehir yaklaşımının da yeniden gözden geçirilmesi yeni stratejilerin belirlenmesi gerekecektir. Bu stratejiler pandemi sürecinde yaşanan

alınan

dersler,

karşılaşılan

zorluklar

değerlendirildikten sonra geleceğin sağlıklı şehirleri yaklaşımı ortaya çıkacaktır. Dünya Sağlık Örgütü gibi uluslararası kurumların yanında, kurumlar arası işbirliklerini artıran, yerel yönetimlerin deneyim paylaşımı ve ortak çalışma kültürünün geliştirilmesi için bir mücadelede önemli rol oynayacaklardır. SONUÇ Tüm temenniler kayıp oranlarının azalması ve risk boyutunun kaybolması üzerine. Ancak bugün gördüğümüz, COVID-19 salgını dünyanın salgınla mücadelede ortak hareket etmesi gerekliliğidir. Aslında sadece salgınla mücadelede değil, yıllardır küresel ısınma, iklim değişikliği, küresel yoksulluk, küresel açlık, soyları tükenmekte olan canlılar gibi konularda ortak mücadele etmesi gereken dünyaya güçlü bir hatırlatma yaptı. Dünyanın bir araya gelerek sorunlara ortak çözüm üretmek Dünya

dışında Sağlık

bir

seçeneği

Örgütü

gibi

kalmadı.

uluslararası

örgütlerin rehberliğinde bu çözümlerin vakit kaybetmeden hızla üretilmesi hayati önem taşıyor. Çünkü yazının başında da belirtildiği gibi “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”. KAYNAKÇA http://www.euro.who.int/en/health-topics/ environment-and-health/urban-health/whoeuropean-healthy-cities-network www.skb.gov.tr

61


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

...halk sağlığı, bir hastalığa yakalanmadan sonraki tedavi sürecini değil, hastalığa yakalanmayı engelleyici, zararlı etkenlerden koruyucu, çeşitli sağlık risklerini tespit edici ve bunlardan sakınmak için önlem alıcı faaliyet ve çalışmaları içermektedir...

62


ŞEHİR & TOPLUM

konunun üzerine düşünmeye, hatalarımızla yüzleşmeye, çözüm üretmeye ve üretilen çözümleri uygulamaya dökmeye zorlamaktadır. Temizlik ve el yıkama alışkanlıklarımızın, gıda ve tüketim tercihlerimizin değişmesi, insanlarla olan temas ve mesafemizin en aza indirgenmesi, çalışma araç ve rutinlerimizin farklılaşması bu dönüşümün sadece çok ufak bir kısmını oluşturmaktadır.

TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA HALK SAĞLIĞI

B ü ş r a S a m e t

Bütün bunlar bir yana, pandemi, sağlık başlığı altında değerlendirilebilecek kentsel sağlık ve halk sağlığı gibi çeşitli konuların da üzerinde düşünmemiz için bize kaçırılmaz –ve hatta kaçınılmaz- bir fırsat sunmaktadır. Kentlerin bir cazibe merkezi ve ürün ve hizmetlerin toplanma noktası olması şüphesiz sağlıkla ilgili hizmetlerin sunulması ve erişimine dair konular için de geçerlidir. Şehirler sağlık servislerine erişim, düzenli ve yeterli gıdaya erişim, sanitasyon, nitelikli konut, gelişmiş ulaşım ağı, yüksek refah gibi sakinleri için büyük fırsatlar sunmaktadır. Bu fırsatların maliyetleri ise kirli havayı soluma, çeşitli atıklara maruz kalma, trafik, stres gibi ödenmesi gereken bedelleri oluşturmaktadır.

Y ı l m a z * K e s k i n * *

Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi. Kanuni Sultan Süleyman

E

limizdekinin değerini onu kaybettiğimizde fark etmekteyiz. Muhibbi mahlasıyla şiirler de kaleme alan Kanuni Sultan Süleyman’ın da ünlü beyitinde bahsettiği gibi, dünyada sağlıktan daha değerli ve büyük devlet (güç) bulunmadığını COVID-19 pandemisiyle geçirdiğimiz bu süre zarfında giderek daha fazla anlamaktayız. Başımıza gelen bir musibet, iyi zamanlarda üzerinde dahi düşünmediğimiz bin nasihatten daha değerli olmakta ve bizi

Bulaşıcı hastalıkların nüfus-yoğun yerlerde daha hızlı yayılması ve yıkıcılığının yüksek olması da bu kentleşme ve belli bir alanda yoğunlaşmanın handikaplarından yalnızca biridir. İlk tarım toplulukları dahi avcı-toplayıcı olarak sürdürdükleri hareketli yaşamı terk ederek yerleşik hayata geçtikten sonra atıklarının birikimi, yüksek nüfusları ve evcilleştirilmeleri sonucu hayvanlarla daha yakın temas halinde olmaları nedeniyle parazitler için bulunmaz bir konak ve taşıyıcı gelmiştir1. Bu durum göçler, doğal nüfus artışı ve kırsal bölgelerin de giderek kentleşmesi neticesinde büyüyen insan-doğa ve insan-insan etkileşimleri sonucu hem daha fazla kişiyi etkilemiş, hem de giderek

Marmara Belediyeler Birliği Şehir Politikaları Uzmanı Marmara Belediyeler Birliği Şehir Politikaları Uzmanı 1 Dorothy H. Crawford, Ölümcül Yakınlıklar, s.66, Metis Yayınları *

**

ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

63


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

kentleşen doğada farklı yaşam alanları ile yüzleşilmesi sonucu farklı mikroorganizmalarla karşılaşılmıştır. Veba, kanamalı ateş, tifüs, çiçek ve kolera salgınları bu farklı organizmaların neden olduğu ölümcül hastalıkların yalnızca birkaçıdır. Ezcümle hem tehdit unsurları, hem tehdit edilen nüfus, hem de etkileşimlerin artması sebebiyle hastalıkların yayılımı giderek genişlemiş ve hızlanmıştır. Günümüzde ise küreselleşen dünya, ulaşım imkânlarının gelişmesi ve geniş coğrafyalara hızlı bir şekilde erişimin kolaylaşması sadece insanların yer değiştirmesini değil aynı zamanda bir hastalığın da geniş coğrafyalarda farklı uluslara yayılarak pandemiye dönüşmesini mümkün hale getirmiştir. Şüphesiz ki bilimsel atılımlar ve teknolojik gelişmeler sayesinde vaktiyle ölümcül olan birçok hastalığın tedavisi günümüzde hızlı, kolay ve ucuz bir şekilde gerçekleştirilebilmektedir. Dün ismi zikredildiğinde bir heyula gibi insanların üstüne çöken hastalıkların ismini bugün birçoğumuz duymadı bile. Ancak yeni bir hastalık ya da zararlı etmenle karşılaşıldığında bu sorunu çözecek ve tedavi edecek süre geçene kadar durum bir çığ gibi büyüyebilmektedir. Örneğin, bu makaleyi okumaya başlamanızdan bu yana geçen süre zarfında 186 kişinin COVID-19 ile enfekte olması bu durumu gözler önüne sermektedir. Kentler diğer konularda olduğu gibi sağlık alanında da çözümlerini ve problemlerini aynı anda içinde barındırmaktadır. Ve yine diğer konularda olduğu gibi COVID-19 özelinde de çözümün ve ilacın yine bilgi, kaynak ve emek birikiminin yoğun olduğu kentlerde -en azından şimdilik- üretileceği de aşikârdır. HALK SAĞLIĞI Ayağımızın yere sağlam basması için konuya bir tanımla başlamak gerekirse “halk sağlığı” hızla artan dünya nüfusu, hızlı kentleşme ve 2

64

endüstrileşme, kaynakların kontrolsüz bir şekilde kullanılması ve tüm bu süreçler sonucunda ortaya çıkan zararlı etkenlerin belirlenmesi, tüm canlıların sağlığını kontrol etmek ve bu zararlı bileşiklerin en aza indirilmesi amacıyla gerekli önlemlerin alınmasını hedefleyen uygulamaları kapsamaktadır2. Basitçe tekrar özetleyecek olursak halk sağlığı, bir hastalığa yakalanmadan sonraki tedavi sürecini değil, hastalığa yakalanmayı engelleyici, zararlı etkenlerden koruyucu, çeşitli sağlık risklerini tespit edici ve bunlardan sakınmak için önlem alıcı faaliyet ve çalışmaları içermektedir. Bu bakımdan önleyici aşı çalışmaları, sporu ve iyi beslenme alışkanlıklarını teşvik eden bilgilendirici etkinlikler, tütün ve alkolün zararlı etkilerine ve bırakılmasına dair yürütülen çalışmalar, kadın-çocuk-aile sağlığına dair gerçekleştirilen faaliyetler vb. çalışmaların tamamı ve daha fazlası halk sağlığı kapsamında değerlendirilebilir. Bir sorunun en iyi çözümü o sorunla hiç karşı karşıya kalmamaktır. Benzer bir şekilde halk sağlığı perspektifinde de çözümün, sağlıklı olmama durumuna neden olan bir etkenin başa geldikten sonra def edilmesi değil, bu etkenle karşılaşılmaması için mücadele etme ve bundan sakınmada olduğu görülmektedir. Çeşitli salgın hastalıklar vesilesiyle halk sağlığı konusu farklı boyutları ile tartışılsa da COVID-19 pandemisi ile birlikte daha çok kişi tarafından daha sık ve kapsamlı bir şekilde gündeme gelmeye başlamıştır. Şüphesiz ki bunun en büyük nedeni damlacık ve temas yoluyla insanlar arasında hızla yayılan bu hastalığın önüne geçilebilmesi için halk sağlığı çalışmalarının oldukça büyük bir öneme sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Halen kesin olarak bir tedavisi ya da aşısı bulunamaması, hastalığın ölümle sonuçlanma oranının yüksek olması, iyileşenlerde dahi birtakım kalıcı hasarlar bırakması ve bulaş oranının oldukça yüksek olması halk sağlığı kavramının tekrar –ve belki de en güçlü ve

Eray Yurtseven, auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/kok/halksagligi.pdf s.I


ŞEHİR & TOPLUM

yaygın şekilde- gündeme gelmesine neden olmuştur. Neden olduğu sağlık sorunlarının yanı sıra etkisi uzun sürecek ve başka sorunlara da yol açabilecek sosyal, psikolojik ve ekonomik kriz ve problemlere de neden olması nedeniyle hastalıktan koruyucu önlemlerin alınması ve bu alanda çalışmalar yapılması gerekliliği halk sağlığı konusunu COVID-19 ile ve sağlıklı olmak adına verilen diğer tüm savaşlarda en önemli ve öncelikli cephe haline getirmiştir. HALK SAĞLIĞININ TARİHSEL GELİŞİMİ Halk sağlığı öteden beri var olagelen bir kavram olmayıp önemi zaman içinde anlaşılan ve giderek üzerine daha fazla eğilinen bir kavram olmuştur. Çağdaş halk sağlının gelişimi, bulgusal hekimlik dönemi, laboratuvar hekimlik dönemi, klinik hekimlik dönemi, sosyal hekimlik dönemi ve en son çağdaş halk sağlığı dönemi olmak üzere beş aşamada gerçekleşmiştir3. Temel ve bir başlangıç fazı olarak değerlendirilebilecek bulgusal hekimlik döneminde şaman, büyücü, sihirbaz ve şifacı olarak adlandırılan kişiler tarafından hastanın gösterdiği her bir semptom için ayrı tedaviler uygulanmıştır. Aydınlanma çağı ile birlikte çeşitli bilimsel ve teknolojik ilerlemesi neticesinde mikroskobun da keşfi sonucu 1880 yılında Louis Pasteur tarafından ünlü Jerm Teorisi ispatlanarak hastalıklara mikroorganizmaların neden olduğu keşfedilmiş ve laboratuvar hekimlik dönemi başlamıştır. Ancak aynı mikroorganizmaların farklı kişiler üzerinde farklı derecede etkileri olduğu gözlemlenmesi nedeniyle bu dönem fazla uzun sürmemiş ve hekimler hastaların bireysel farklılıklarına da eğilerek değerlendirme ve çıkarımlarını klinik hekimlik döneminde gerçekleştirmişlerdir. Takip eden süreçte ise bir hastalığın nedeninin sadece biyolojik etmenler olmadığı, hastalığın nedenleri arasında sosyal, çevresel ve ekonomik

nedenler de olduğu, bu sebeple hastalığın ve hastanın toplumsal açıdan da daha bütüncül bir şekilde değerlendirildiği sosyal hekimlik dönemi gelmiştir4. Halk Sağlığı Dönemi Dünya genelinde yaşanan gelişmeler ve giderek artan kentleşme eğilimleri ekseninde sağlık hizmetlerinin sunulması konusunda ihtiyaç, yürütülen araştırma ve çalışmalarla da çeşitlenmiştir. Bu sebeple çeşitli zamanlarda sağlık alanında politika ve vizyon oluşturucu uluslararası sağlık bildirgeleri yayınlanmıştır. Uluslararası sağlık örgütlerinin ortak çözüm üretmek adına bir araya gelerek yaptıkları toplantı ve çalışmalar sonucu ortaya çıkan bu bildirgeler arasında Alma-Ata Bildirgesi (1978), Lizbon Bildirgesi (1981), Ottowa Şartı (1986), Adelaide Tavsiyeleri (1988), Kopenhag Bildirgesi (1994), Amsterdam Bildirgesi (1995), Bali Bildirgesi (1995), Ljubljana Bildirgesi(1996), Jakarta Bildirgesi (1997), Halkların Sağlık Bildirgesi (2000), Dubrovnik Sözleşmesi (2001), Bangkok Konferansı (2005), Tallinn Şartı (2008) ve Malta Belgesi (2012) bulunmaktadır5. Bu minvalde 1978 yılında, 134 ülkenin katılımıyla Alma-Ata, Kazakistan’da gerçekleştirilen Temel Sağlık Hizmetleri Uluslararası Konferansı ve toplantı sonucu ilk uluslararası sağlık bildirgesinin deklare edilmesi halk sağlığı çalışmaları için oldukça önemli bir kilometre taşını temsil etmektedir. Temel Sağlık Hizmetleri kapsamında hükümetlerin sorumluluklarının ve yapabileceklerinin tartışıldığı bu konferans ve bildirgede, tüm ülkeler temel sağlık hizmetlerini başlatmak ve yürütmek adına ulusal vizyon, politika, strateji ve çalışmalarını oluşturmaya davet edilmiş; bunu takip eden süreçte de bildirgeye taraf ülkelerin sağlık düzeylerinde ciddi iyileşme ve gelişmeler kaydedildiği görülmüştür6.

Eray Yurtseven, auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/kok/halksagligi.pdf s.4 Eray Yurtseven, auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/kok/halksagligi.pdf s.4 5 www.journalagent.com/shyd/pdfs/SHYD_2_3_162_166.pdf, sayfa 163-164, Erişim Tarihi: 21.08.2020 6 www.journalagent.com/shyd/pdfs/SHYD_2_3_162_166.pdf, sayfa 163, Erişim Tarihi: 21.08.2020 3

4

65


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

İlgili belge, bildirge ve politikalar ile zaman içerisinde şekillenen halk sağlığı görüşü kapsamında bilinmesi ve uyulması gereken ilkeler tanımlanmıştır. Bu ilkeler kısaca zikredilecek olursa; • Sağlık hizmetinin herhangi bir ayrım gözetmeksizin herkese ihtiyacı olan şekliyle, adil ve hakkaniyetli bir şekilde dağıtılması, • Kişinin biyolojik, fiziksel ve sosyal çevresi ile bir bütün olarak ele alınması, • Sağlık hizmeti alan kişinin yaşamının bir bütün halinde ele alınarak geçmiş ve geleceğinin birlikte değerlendirilmesi, • Aslında korumanın tedaviden öncelikli olduğu, ancak bütün koruyucu önlemlere rağmen hastalanılması durumunda tedavi ve rehabilitenin gerçekleştirilmesi ve entegre bir yaklaşımın belirlenmesi, • Toplumun sağlık düzeyinin iyileştirilmesi için toplumda en çok karşılaşılan ve sakat bırakan/ öldüren “önemli hastalık”lara öncelik verilerek sağlık ile ilgili planlamaların buna göre yapılması, • Kişinin hastalığı ailesini de ilgilendirdiği ve etkilediği için kişinin tedavisinde ailenin tamamının ele alınması, • Kişinin sağlığından öncelikle kendisinin mesul olduğu bilincinin oluşturulması, • Sağlık hizmetinin bir ekip işi olduğu ve buna göre tüm sağlık personelince bir ekip halinde hareket edilmesi, • Sağlık hizmetinin sadece sağlık sektörü tarafından değil, eğitim, ulaşım, sanayi, finans, yerel yönetim vb. birçok sektör ve alanla entegre ve iç içe düşünülmesi, • Sağlık hizmetlerinin planlanması ve sunulması sürecinde sadece görevli personellerin değil; hizmet alanların da sürece dâhil edilmesi, ilkelerini kapsamaktadır7. 7

66

TÜRKİYE’DE HALK SAĞLIĞI Tüm sağlık hizmetlerinin halk tarafından erişilebilir olması, sağlıklı ve üretken bireylerin korunması, toplumsal gelişimin sağlanabilmesi bakımından büyük önem arz etmektedir. En değerli sağlık hizmeti, bireylerin sağlıklarını kaybetmemesi için sunulan hizmetlerdir. Nitekim sağlığın geri kazanımı için harcanan emek genellikle daha maliyetli ve zahmetlidir. Türkiye, halk sağlığı kapsamında koruyucu hekimlik çalışmaları, toplum bilincini artırıcı eğitimler ve hayat standardını yükseltici faaliyetler yürütülmektedir. Sağlık hizmetleri, 1923-1982 yılları arasında devletin sunması gereken bir hizmet olarak kabul görmüştür. Sonrasında gerçekleştirilen reformlar neticesinde yalnız devletin sorumluluğunda bulunmaktan çıkarılmış, 1990’larda kurulmaya başlanan özel sağlık kuruluşları ile sağlık sektörü genişlemeye başlamıştır. 2000’li yılların başında sosyal güvenlik kurumlarının özel sektörden sağlık hizmeti almaya başlamasıyla sağlık sektörü en hızlı büyümesine imkân tanıyan dönüşümünü yaşamıştır8. Sağlık hizmetleri bakımından irdelendiğinde, Türkiye’de süreç içinde devamlı bir iyileşme olduğu ve daha erişilebilir halaldığı görülmektedir. Sağlık sektörünün sağladığı hizmetlerdeki iyileşme, sağlık hizmetlerine erişimde sunulan imkânlar ve toplum sağlığını koruyucu bilinçlendirme çalışmaları bu iyileşmenin en temel yapı taşlarını oluşturmaktadır. Günlük ortama 1 milyon kişi aile hekimleri tarafından tedavi edilmektedir. TÜİK istatistiklerine göre daimi artan Türkiye nüfusuna rağmen hekim başına düşen hasta sayısı devamlı olarak azalmıştır. 1928 yılında 12.841 kişi olan hekim başına düşen hasta sayısı, 2018 yılına geldiğimizde 536 olarak değişmiştir9. Geçen 90 sene içerisinde, hekim başına düşen hasta sayısında 24 katlık bir iyileşme olduğu görülmektedir.

www.halksagligi.hacettepe.edu.tr/hakkinda/kavram.php, Erişim Tarihi 21.08.2020 8 HASUDER, Türkiye Sağlık Raporu, 2014 9 TÜİK, Sağlık ve Sosyal Koruma-Hekim Sayısı, 2019


ŞEHİR & TOPLUM Tablo 1. TÜİK, 1928 ve 2019 yıllarında Türkiye'de Sağlık Personeline Düşen Kişi Sayısı.

Yıl

Toplam Türkiye Nüfusu

Hekim Başına Düşen Hasta Sayısı

Hemşire Başına Düşen Hasta Sayısı

Ebe Başına Düşen Hasta Sayısı

Eczacı Başına Düşen Hasta Sayısı

1928

13.648.270

12.841

106.485

36.719

108.148

2018

82.003.882

536

430

1.455

2.560

Şekil 1. TÜİK, 1928-2018 yılları arasında Türkiye'de hekim başına düşen hasta sayısındaki gelişim.

Bu 90 yıllık halk sağlığı çalışmaları nezdinde bakıldığında, Türkiye’de bin hastaya düşen hekim sayısı 1,9’a erişmesi olumlu bir gelişme olsa da gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında halen gelişime açık noktalardan biri olduğu söylenebilir. Örneğin, sağlık alanında en iyi imkâna sahip olan ülkelerden Avusturya’da, bin hastaya 5,2 hekim düşmektedir10. Hekim başına düşen hasta sayısı azaldıkça hekimlerin hastalara ayırabilecekleri zaman ve ilgi artacağından tedavi verimliliğin yükselmesi muhtemeldir. Dolayısıyla halk sağlığında yaşanan ilerlemelere karşın, hekim başına düşen hasta sayısında dünya ülkeleri arasında Türkiye’nin henüz 36. sırada ve bu alanda en önde gelen ülke ile arasında 2,5 katlık bir fark olması, iyileştirilmesi ve kat edilmesi gereken yol hakkında bir ipucu sunmaktadır.

tutulmamaktadır. Belirlenen halk sağlığı standartlarının yakalanabilmesi adına aile hekimlerine erişim kolaylığı sağlanmaktadır. Yerleşim yerlerine ve gerekli durumlarda hastaların evlerine ziyaret gerçekleştiren sağlık çalışanları, toplum sağlığının korunması adına özverili bir çaba sergilemektedir.

Sağlık konusunda birçok alanda gelişim gösteren Türkiye’de sağlık hizmetleri yalnızca sağlık tesisleri ve sağlık personeli ile sınırlı

Sağlık sektörü için kullanılan finansal kaynaklar, hizmetlerin iyileştirilmesinde büyük rol oynamaktadır. Yapısal veya dönemsel

10

Türkiye’de sağlık kurumu sayısında 2000 yılında büyük bir kırılım gerçekleşmiş ve ülkedeki sağlık kurumu sayısı 10 katına çıkmıştır. Kırılmanın ana sebebi, 2000 yılından itibaren özel sağlık kuruluşlarının ve yataksız sağlık kurumlarının sektörde kendilerine yer edinmiş olması olarak görülmektedir. Yataksız sağlık kuruluşları kırılımda büyük yer tutsa da sürekli olarak artış gösteren sağlık kurumu sayısı, kişi başına düşen yatak sayısını da olumlu yönde artırmıştır11.

https://data.oecd.org/healthres/doctors.htm#indicator-chart Erişim Tarihi: 27.08.2020 11 TÜİK, Sağlık ve Sosyal Koruma – Sağlık Kurumu Sayısı, 2019

67


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Şekil 2. OECD, Dünya ülkelerinde bin hasta başına düşen hekim sayısı.

faktörler, sağlık harcamalarını belirleyen temel etkenlerdir. Sürekli olarak artan nüfus ve dünya standartlarının yakalanması adına sağlık sektörünün finansal ihtiyaçları da daimi olarak artmaktadır. Sağlık harcamalarının GSYH içindeki yüzdelik payının belirlenmesinde farklı parametrelerin etkisi olsa dahi sağlık sektörünün finansal ihtiyaçlarının azalması pek mümkün değildir. Türkiye ve OECD Ülkelerinde 20022018 dönemi gerçekleşen sağlık harcamalarının GSYH içindeki payı Şekil 4’te gösterildiği gibi farklı oranlarda olsa da senkronize olarak

iniş çıkışlara sahiptir. Ancak Türkiye’de sağlık hizmetlerinde birçok gelişme sağlansa da GSYH içindeki harcama pay yüzdesinde bir düşüş olduğu gözlenmektedir. 3-9 Eylül haftası, Türkiye’de Sağlık Bakanlığı tarafından ilan edilmiş “Halk Sağlığı Haftası” olarak kutlanmaktadır. Halk sağlığı ve koruyucu sağlık hizmetleri üzerine farkındalık sağlanmaya çalışılan bu haftada, yürütülen çalışmalar hakkında detaylı bilgiler de sunulmaktadır. Sağlık alanında kaliteli bir

Şekil 3. TÜİK, 1967-2018 Yıllarında Türkiye'deki sağlık kurumu sayısındaki değişim.

68


ŞEHİR & TOPLUM

Şekil 4. TÜİK, OECD Health Data, 2002-2018 yıllarında sağlık harcamalarının GSYH içindeki payı %.

hizmetin sunulabilmesi için sağlık sisteminin doğru kullanımının sağlanması gerekmektedir. Bu nedenle Halk Sağlığı Haftasında, toplumun sistem üzerine bilinç kazanması için de ekstra çalışmalar yürütülmektedir. Aile hekimleri, bireylerin sağlık sistemine adaptasyonunda en önemli rolü üstlenmektedirler. Sağlık sisteminde aile hekimliklerinin oluşturulması sağlık hizmetlerinin kullanımında büyük kolaylık ve doğru yönlendirmelere imkân sunmuştur. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA AMAÇLARI (SKA) 3/17: “SAĞLIKLI VE KALİTELİ YAŞAM” Gelecek nesiller için yaşamı sürdürülebilir biçimde iyileştirmek maksadıyla 2016 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı’nda belirlenen amaçların 2030 yılına kadar tamamlanmış olmasına dair çalışmalar yürütülmesi için uluslararası kararlar alınmıştır. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) kapsamında 17 ana amaç belirlenmiş olup bunlardan 3. amacın “Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam“ olması kararlaştırılmıştır. SKA 3/17 kapsamında anne ve bebek ölümleri, bulaşıcı ve salgın hastalıklar, erken ölümler, madde bağımlılığı, trafik kazaları, cinsel sağlık, sağlık hizmetlerine erişim ve kirliliğe bağlı hastalıklar bu amaç kapsamında iyileştirilmesi planlanan hedeflerdir. Belirlenen hedefler

üzerine 10 yıllık çalışma planları düzenlenmiştir. Ancak 2019 yılının son çeyreğinde başlayan ve çeşitli tartışmalara rağmen bitimine dair net bir öngörü bulunmayan COVID-19 pandemisi, sağlık alanında yürütülen birçok çalışmanın birincil odağı olmuştur. Bu kapsamda geliştirilmesi beklenen aşı ve toplum sağlığını korumak için yürütülmesi gereken yönetimsel kararlar dünya gündeminin odağı haline gelmiştir. Ülkeler, SKA kapsamında iyileştirilmesi beklenen meseleleri kendi çalışma planları ve stratejileri ile bütünleştirmeye çalışmaktadır. Birçok kurum ve kuruluşta yürütülen çalışmalar ile örtüşen SKA hedefleri belirlenmekte ve erişilen noktalar paylaşıma sunulmaktadır. Böylelikle 2030 yılında küresel amaçların hangilerine ne oranda erişilebildiği gözlemlenebilecek ve bu süreçte üzerine çalışılması gereken meseleler daha kolay belirlenebilecektir. SKA 3/17 kapsamında olan ve dünyada üzerinde birçok çalışmanın yürütüldüğü kadın ve çocuk sağlığı, Türkiye Halk Sağlığı Kurumunun çalışmalarında da önceliklendirdiği başlıklardandır. Doğurganlık çağındaki kadınların ihtiyaç duyduğu doğum öncesi ve sonrası sağlık hizmetleri, bebek ve çocuklara yönelik sağlık hizmetleri toplumların geleceğini belirleyici etkiye sahip olduğundan sağlık çalışmaları kapsamında merkeze alınmaktadır.

69


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Yaşam tarzı bireylerin sağlığını önemli derece etkilemektedir. Bireylerin yalnızca kendi sağlıklarını etkileyebilecek olan yaşam tercihleri için dahi iyileştirmeler sunulmaya çalışılmaktadır. Keza çığ gibi büyüyen bireysel tercihlerin, toplumun çoğunun tercihi haline geldiği takdirde pasif olarak etki altında kalan kesimle birlikte tüm toplumun sağlığının olumsuz yönde etkilediğini söylemek işten bile değildir. Örneğin sigara, alkol veya uyuşturucu bireysel tercihler olarak görülmemelidir. Bu bağımlılık maddeleri kullanıcıların sağlıklarını derinden sarssa da çevrelerine verdikleri zararlar da küçümsenemeyecek boyuttadır. SKA 3/17 kapsamında belirlenen hedeflerden biri de trafik kazası kaynaklı ölümlerinin azaltılmasıdır. T.C. İçişleri Bakanlığı istatistiki verilerine göre alkollü sürücü ve yolcu hatalarının sebep olduğu ölümler, toplam trafik kazası ölümleri kaza sayısında önemli bir yere sahiptir12.

sistemli ve işbirliği halinde olmak önem arz etmektedir. Neticede halk sağlığı, tıp hekimleri, biyologlar, diğer sağlık hizmetleri çalışanları, çevre temizliği alanındaki uzmanlar, kimyagerler ve kenti planlayanlar ve yönetenler gibi çeşitli uzmanlık alanlarının yanı sıra kentte yaşayan tüm bireylerin ortak meselesidir.

SKA arasında yer alan Yoksulluğa Son, Açlığa Son, Sağlık ve Kaliteli Yaşam, Temiz Su ve Sanitasyon, Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar, İklim Eylemi gibi amaçlardan birçoğu, toplumların sağlığını etkileyici faktörlerin iyileştirilmesi için çalışmalar yürütülmesini hedeflemektedir. Dolayısıyla bir bütün halinde başarıya ulaşmış olan amaçlar neticesinde farklı birçok sorun zincirleme şeklinde çözüme ulaşacaktır.

https://www.winally.com/2020/07/turkiyesaglik-harcamalari/ Erişim Tarihi: 25.08.2020.

Sağlık her daim hayatın temel yapı taşı. Ancak tecrübe etmekte olduğumuz pandemi sürecinde “her işin başı sağlıktır” atasözünün ehemmiyeti iliklere kadar hissedilmiştir. Nitekim sağlığı kaybetme riski başta olmak üzere bireysel hayatların ve toplumsal yaşamın tüm alanlarına ket vurmuştur. Pandemi sürecinde bireysel, toplumsal, ulusal ve uluslararası birçok çalışma ortak yürütülmüştür. Küresel bir problem olan pandemiye karşı, küresel mücadeleyi yerel ölçekte geliştirmedikçe kentlerde halkın sağlıklı yaşam hakkını sağlamak daha da güçleşecektir. Bu alanda küresel, ulusal ya da yerel dokümanlar ve uygulamaların yönlendiriciliğinin yanı sıra 12

70

KAYNAKÇA Dorothy h. Crawford, 2019, Ölümcül Yakınlıklar, Metis Yayınları. Hacettepe Üniversitesi, Halk Sağlığı Kavramı, www.halksagligi.hacettepe.edu.tr/hakkinda/ kavram.php, Erişim Tarihi 21.08.2020. HASUDER, Türkiye Sağlık Raporu, 2014, Erişim Tarihi 23.08.2020. h t t p s : // h a s u d e r. o r g . t r/ h s g / ? p = 3 4 2 0 Erişim Tarihi: 26.08.2020.

Madenoğlu Kıvanç Meral, 2015, , Evrensel Sağlık Bildirgeleri ve Türkiye’de Sağlık Reformları, Sağlık ve Hemşirelik Yönetimi Dergisi www.journalagent.com/shyd/pdfs/ SHYD_2_3_162_166.pdf, Erişim Tarihi: 21.08.2020. OECD, 2019, Health Data https://data.oecd.org/ healthres/doctors.htm#indicator-chart Erişim Tarihi: 25.08.2020. OECD, 2019, Health Data https://stats.oecd. org/Index.aspx?ThemeTreeId=9 Erişim Tarihi: 26.08.2020. T.C.Sağlık Bakanlığı, 2015, Halk Sağlığı Haftası Basın Açıklaması, https://www.saglik.gov.tr/ TR,1548/halk-sagligi-haftasi-kutlandi.html Erişim Tarihi: 23.08.2020. TÜİK, Sağlık ve Sosyal Koruma – Sağlık Kurumu Sayısı, http://www.tuik.gov.tr/UstMenu. do?metod=temelist Erişim Tarihi: 27.08.2020.

T.C. İçişleri Bakanlığı, Trafik Kaza ve Denetim İstatistikleri, 2019, sf. 72-73


ŞEHİR & TOPLUM

TÜİK, Sağlık ve Sosyal Koruma- Hekim Sayısı,http://www.tuik.gov.tr/UstMenu. do?metod=temelist Erişim Tarihi: 25.08.2020. Yaprak Şenol & Kabulut Ayşe Merve, 2019, Trafik Kaza ve Denetim İstatistikleri, İç İşleri Bakanlığı, http://www.pa.edu.tr/Upload/editor/files/ Trafik_Kaza_ve_Denetim_%C4%B0statistikleri. pdf Erişim Tarihi: 26.08.2020. Yurtseven Eray, 2015, Halk Sağlığı, İstanbul Üniversitesi,

auzefkitap.istanbul.edu.tr/kitap/

kok/halksagligi.pdf Erişim Tarihi: 21.08.2020.

71


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…kentleşmeden ve İstanbul’un büyüklüğünden yola çıkalım. İstanbul, Türkiye’nin %17-18’i. COVID-19 vakalarının %60’ı İstanbul’daydı ilk açıklanan rakamlara göre. Bu, bir hastalığın, bir enfeksiyonun yayılması ve onun etkilerinin bir çarpan olarak büyümesini karşımıza getiriyor. Tersten bakacak olursak, daha büyük mekânların ve yerleşim yerlerinin kente ve mekâna özel regülasyonlarının veya önlemlerinin alınmasını gerektiriyor… …Ben bu sürecin birçok noktada çok etkili olacağını düşünüyorum: Sosyal ilişkilerde, iletişimde, ders yapılma modellerinde, şehirde… Ama ne olursa olsun bunun, biraz önce de söylemeye çalıştığım gibi, kentsel plan ve önlem silsilesini karşımıza getireceği muhakkak...

72


ŞEHİR & TOPLUM

AHMET SİNAN TÜRKYILMAZ İLE SÖYLEŞİ: NÜFUS, COVID-19 VE VERİ ÜZERİNE Ahmet Sinan Türkyılmaz* Röportaj: Alim

Arlı

M.

Cemil

Arslan

Ezgi

Küçük

Çalışkan

Samet

Keskin

C

OVID-19 pandemisi sürecinde, evlerde karantinada olduğumuz 2020’nin Nisan ayı sonunda, çevrim içi olarak bir araya geldiğimiz Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Sosyal Araştırma Yöntemleri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Sinan Türkyılmaz’a, kent sağlığı kapsamında yeni nüfus dinamikleri ve COVID-19’un etkileri üzerine görüştük. Pandeminin ilk etkilerini ve kentlerin geleceğini nüfusbilim üzerinden ele aldığımız söyleşide kentsel stratejilerin belirlenmesinde veri yönetiminin önemi de bir kez daha vurgulandı. Alim Arlı: Hocam, sizden öncelikle Türkiye’nin demografik yapısı ile alakalı bir bilgi almak isteriz. Sosyal bilimciler ağırlıkla toplumsal ve siyasal meselelerle ilgili fikir beyan

ediyorlar ama Türkiye’deki okuyucu, kamu yöneticileri ve ilgilileri demografi alanından çok da haberdar değil. Aslında demografi sık sık başvurulması gereken, analizlerinin bir şekilde kamusallaşması gereken de bir bilim dalı. Sizin çalışmalarınız ulusal ve uluslararası bakımdan önemli ve alanın uzmanlarınca da biliniyor. Şöyle başlamak isterim: Türkiye’deki demografik geçiş hakkında ne söylemek istersiniz? Bu geçişin halen içerisindeyiz ve önümüzdeki 15-20 yıl boyunca bu geçiş süreci devem edecek. Demografide bir “fırsat penceresi” perspektifi Türkiye’de 90’lardan beri tartışılıyor. Demograflar da bunun üzerine çeşitli uyarılarda bulunuyor zaman zaman. Hem genel yaşlanma trendlerimize hem demografik geçiş sürecimize, biraz da başka ülkeler ile mukayeseli olarak bakarsak, neler söylemek istersiniz? Ahmet Sinan Türkyılmaz: Teşekkür ederim. Aslında sizin de söylediğiniz gibi demografinin de temel teorilerinden biri transition yani “geçiş”. Çok basit olarak ifade etmek gerekirse, toplumlar bu teoriye göre öncelikle çok yüksek ölümlülük ve doğurganlık deneyimliyorlar. Hem çok fazla çoğalıyorlar, hem de ölümlülükte yüksek oranlar görüyoruz. Sonra ölümlülükte bir iyileşme başlıyor ama çoğalma hızlı, dolayısıyla nüfus artıyor. Sonrasında ise doğurganlıkta da bir azalma görüyoruz ve nüfus belli kapsamlarda kendi iç yapısını değiştiriyor. Bu değişimler içerisinde, geçmiş yüksek doğurganlık olaylarından dolayı hem bizim 15 yaş altı dediğimiz erken dönem yaş (çocuk) nüfusu artıyor, hem de ölümlülük daha önceki dönemlerden beri iyileştiği için de yaşlı nüfus oranı azalıyor

* Yukarıdan aşağıya: Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü Sosyal Araştırma Yöntemleri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr., İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr., Marmara Belediyeler Birliği Genel Sekreteri Marmara Belediyeler Birliği Şehir Planlama Koordinatörü ve Şehir Politikaları Merkezi Direktörü Marmara Belediyeler Birliği Şehir Politikaları Uzmanı

ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

73


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

ve genç nüfus dediğimiz bir nüfusa sahip oluyoruz. Ama bu geçişin sonunda, bu dönemler içerisinde öyle bir dönem var ki buna “fırsat penceresi” deniyor. 15 yaş altı nüfus toplam nüfusun %30’unu veya daha azını içerdiğinde, 65 yaş üstü nüfus da %15’ten azını oluşturduğunda fırsat penceresi açılmış oluyor. Genellikle zaten erken yaştan bu fırsat penceresine gidiyoruz. Doğurganlık sonradan düşmeye başladığında bu fırsat penceresi açılmış oluyor. Kabaca biz 15-64 yaş aralığını üretken çağ olarak tanımlıyorsak 55 kişiye 45 kişi düşüyor ama bu değişik oranlarda da olabilir. Fırsat penceresi tanımını tekrar ediyorum, 15 yaş altı nüfus %30’dan küçük olacak, 65 yaş üstü de %15’i geçmeyecek. Cumhuriyetin ilk dönemlerine gittiğimizde 15 yaş altı nüfusumuz %40 seviyesinde. Çok yüksek doğurganlıklar yaşıyoruz 1965’teki kanun değişikliklerine kadar. Doğurganlığı teşvik edici bir dönem yaşıyoruz. Pronatalism olarak tanımlıyoruz biz bunu teknik olarak. Kanunlar savaş geçirmiş genç bir devlette daha fazla çocuk yapalım diyor. Bunu da biz ortalamalarda 6,5; hatta bazı tahminlerde kadın başına 7’ye dayanan doğum sayıları ile deneyimliyoruz. Dolayısıyla erken yaştaki nüfus oranlarımız %30’un çok üzerinde. Yaşlı nüfus da çok düşük, %4’lerde. Tabii zaman içerisinde doğurganlığımızdaki ortalamalar 1970’lerde 5’lerden, 1980’lerde 3’lere düşüyor. 2000’lere geldiğimizde 2,5’lara geliyor ve 2000’in başından sonra 2,2-2,3 civarlarında seyrediyor. Günümüzde ise 2,1 civarında durağanlaşıyor. Yani biz son 20-25 yıldır, 2’nin biraz üzerinde ortalama ile çocuk sahibi oluyoruz. Bu aslında bir başka demografik göstergenin de hemen üstü; bu da “yenilenme seviyesi” dediğimiz bir gösterge. Yenilenme seviyesi dediğimiz gösterge de nüfusların kendi büyüklüklerini koruması için sahip olması gereken çocuk sayısını dolaylı olarak ifade eden bir gösterge. Bir kadın ve bir erkek bir araya geldiklerinde geride kabaca iki çocuk bırakırlarsa aslında yerlerine iki kişi bırakıp nüfusu korumuş oluyorlar. Tabii bir nokta da

74

ölümlükle alakalı bir durum. Ve doğumda kadın ile erkeğin eşit oranda doğmaması da bir faktör. Ama tabii bu “Biz 2,1 olduk, bir anda nüfusumuz hep aynı kalacak.” diye bir şey yok. Bizler hep çok kardeşli anne-babaların çocuklarıyız. Belki bizler şimdi ortalama 2 çocuk yapıyoruz. Dolayısıyla 2000’li yıllara geldiğimizde karşılaştığımız tablo hem demografik fırsat penceresinin ilk şartı olan 15 yaş altı nüfusun %30’ları bulduğu, hem de doğurganlığın yenilenme seviyesi üzerinde durağanlaşmaya başladığı bir tabloyu karşımıza getiriyor. Bir anlamda 2000’lerin başında ya da 1990’ların sonunda o pencere açılmış oluyor. Bu pencere ne zaman kapanacak? Aslında çocuk nüfusumuz %30’un altına düştü; şu anda %23-24 seviyelerinde. Ama yaşlı nüfusumuz %4’te kalmadı. Zaman içerisinde arttı ve günümüzde %9’un biraz üzerine ulaştı. Her 100 kişiden yaklaşık 9’u 65 yaş ve üstü. Tahminlere göre de bunun %15’i geçmesi 2040 yılını bulacak. Demek ki biz, sizin de belirttiğiniz gibi, 35-40 yıl kadar sürdüğü öngörülen bu döneme 2000’li yıllarda girdik, 2040 yılında da bu dönemden çıkacağız. Yani ortasını biraz geçtik. Tabii bunun adına neden fırsat penceresi demişler? Bu aslında tersten baktığınızda üretken çağdaki nüfusa işaret ediyor. Onların oranı yarıdan fazla, arkadan da destekleniyorlar ve yaşlıları da o kadar fazla değil. Eğer bu potansiyel verimli olarak kullanılırsa ve nitelikli olarak özellikleri artırılabilirse o zaman fırsat olmuş oluyor. Ama eğer bu yaşanmazsa da gerçekten büyük bir yük oluyor. Bunun ters örnekleri var. Avrupa bu pencereyi çoktan kapattı. Çok sert iki savaş geçirdi. Ama özellikle Uzakdoğu ülkelerinde bu pencereyi kapatmak üzereyken bu dönemi iyi deneyimlemiş, ekonomik olarak iyi değerlendirmiş, bu dönemden faydalanmış ülkeleri –Asya Kaplanlarını sayabilirizgörüyoruz. Tabii aslında Türkçe’ye çevirmek zor ama demographic dividend var. Bunun temettü, kazanım, birikim olarak tercüme ediyorum ama tam bir Türkçe karşılığı yok.


ŞEHİR & TOPLUM

Aslında bu kavram daha karmaşık; bizim üretken çağ dediğimiz nüfus üretime ne kadar katkı sağlıyor veya ne kadar üretkenlik yapabiliyor, işgücünde ne kadar yer alabiliyor onu ölçen bir başka gösterge. Bu iki kavramı eşleştirdiğimizde bizim bu kazanımları sağlayabildiğimizi ama bunu çok üst düzeyde başaramadığımızı gösteriyor. Şimdi bir nicel büyüklük var; dünyanın şu anda 17. büyük ülkesiyiz. Aslında bakarsanız, biraz zorlasak belki değişecek. Rakamlarla konuşuyoruz ama bazen resmi tanım ve rakamlar bizleri farklı noktalara da götürebiliyor. Yani biz şu anda nüfusumuzu Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) ile ölçüyoruz. Ocak ayı sonunda bildirilene göre, yanlış hatırlamıyorsam, 31 Aralık 2019 itibarı ile 83,2 milyona yakın bir nüfus açıklandı Türkiye’de. Ama bu nüfusun içerisinde iki ana grup var: Birincisi T.C. vatandaşı olup Türkiye’de yaşayanlar, ikincisi de uzun süreli yasal ikamet izni olanlar. Yasal yabancılar dediğimiz oturma izni bulunan bu grup rakamı 1,5 milyona yakın ve bu grupta son bir senede 350 bin civarında hızlı bir artış oldu. Yani Türkiye nüfusu 83 milyon diyoruz ama eklemediğimiz iki ana kitle daha var. Bunlardan biri 3,7 milyon olarak kayıtlara geçen, resmi olarak göçmen ya da mülteci diyemediğimiz geçici koruma altındaki Suriyeli nüfus. Diğeri 400 ile 600 bin arasında olduğu söylenen ya transit olan ya da Türkiye’de kalmayı hedefleyen düzensiz göçmen dediğimiz grup. Bu grubu eklediğimizde 4,5 milyon kişi daha var diyebiliriz. Bu durumda Türkiye’de yaşayan nüfusun 88 milyon civarında olduğunu söyleyebiliriz. Bizim hemen üzerimizde Kongo ve İran var sanırım, hemen altımızda ise Almanya var. Önemli bir büyüklüğe sahibiz. Nicel büyüklük çok önemli ama bu yaşın ne kadar hakkını veriyoruz, ne kadar kullanıyoruz onu tartışmamız ve ölçmemiz lazım. Kullanmıyoruz ya da kullanıyoruz demiyorum; sadece bunun paydasını tespit etmek ve pencereyi tanımlamak için bunu söyledim. Biz pencereyi arayalı 25 sene

kadar oldu. Bir 16-17 senemiz daha var. Halen kullanabileceğimiz, halen "genç nüfus" olarak tarif edebileceğimiz bir genç nüfusumuz var. Çünkü biz "yaşlı nüfus"u çok kaba bir tabirle, yaşlı nüfusu tüm nüfusuna oranı %10’dan çok olan ülkeler için kullanıyoruz. Ama bu da bize çok uzak değil. Yani cumhuriyetimizin 100. yılında yaşlı nüfusumuz %10’u geçecek. Halen genç nüfus ve üretken çağ dediğimiz 15-64 yaş aralığındaki nüfus da gerçekten dünyada önemli bir noktada. Hem doğurganlık hem ölümlülük anlamında önemli bir noktada duruyoruz. Tabii göçü unutmamak lazım. Dünyanın en fazla mülteci barındıran ülkesiyiz resmi rakamlara göre. Ki resmi olmayan rakamları da düşünürsek bunu garantisiyle söyleyebilirim. Hem Asya hem de Avrupa’da köklüyüz. Bu, bizi demografik olarak da bir köprü olarak ortaya çıkarıyor. Bize bir fayda mı sağlıyor, yoksa bu bize bir yük mü, entegrasyon problemleri yaşıyor muyuz? Bunları tartışabiliriz. Ama sizi daha çok ilgilendiren noktası ile bu nüfuslar daha çok nerede yoğunlaşıyor? Bu nüfusların niteliği ne? Tabii belki sabaha kadar konuşabileceğimiz onlarca konu var. Alim Arlı: Fırsat penceresi döneminde ekonomik yapı ile demografik yapı arasındaki hassas dengeyi vurgulamanız çok önemli oldu. Bir de mevcut trend içerisinde yeni doğan bebek ve çocuk ölüm oranları, artan hastalık tipleri açısından da nüfus yapımızı etkileyen çeşitli süreçlerden bahsedebiliriz. Biraz halk sağlığı konularını da işin içine katmak için bunu zikrediyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz bize? Ahmet Sinan Türkyılmaz: Bu konuda söyleyeceğim çok şey var. Çünkü bu Türkiye’nin önemli veri üreticilerinden bir tanesiyiz. 1968 yılından bu yana her beş yılda bir yaptığımız nüfus araştırmaları var. Bunlar 1993 yılından beri Nüfus ve Sağlık Araştırmaları, “Demographic and Health Surveys” uluslararası araştırmalarının bir parçası oldu. Ve 2018 yılında da bunların sonuncusunu yaptık. Dolayısıyla bizim o hani

75


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

pronatilistten antinataliste (teşvik edenden önleyici bir yöne) evrildiği 1965 yılını takip eden bir dönemde, tam da nüfus sayımlarına denk düşecek yıllarda -sonu 3 ve 8 ile biten yıllar- yaptığımız araştırmalarda çok temel demografik göstergelerin hem anlık hem de dönemsel fotoğraflarını çekme şansımız oldu. Doğurganlık hızı anlamında 7’lerden 2,1’lere indiğimizi de söylemiştim zaten. Bir kadının üretken yılları boyunca doğurduğu çocuk sayısı ortalamasından bahsediyorum. Ama tabii bir de bunun ölümlülük ayağı var ve farklı yaş gruplarının farklı ölümlülük örüntüleri var. Hem dünyanın global olarak gelişmesi hem de Türkiye’deki sağlık servislerinin gelişmesi ve sağlık hizmetlerinden faydalanmanın artması, doğumun gerçekleştiği yere, doğuma yardımcı olan kişilere ve doğum öncesisonrası bakım oranlarına erişime baktığımızda son çalışmalar gösteriyor ki neredeyse nüfusun tamamına yaklaşmış durumda. Yüzde 97-98’leri görebiliyoruz. Mesela yanlış hatırlamıyorsam ‘93-‘98 araştırmasında doğu bölgesi %70’lerdeyken şimdi orası da %96’larda. Bunlar yaygınlaştıkça bunların bir sonucu olarak biz bebek ölümlülüğünde çok dramatik iyileşmeler gördük. O yüksek doğurganlığın olduğu dönemlerde her 1000 bebekten -yani 1 yaş altı çocuktan- 300’e yakını ölürken, 1993’te sayının 50’lere indiğini gördük. Günümüzde artık Sağlık Bakanlığı ile binde 10 mu yoksa binde 10’un altı mı, sizin rakamınız mı doğru bizim rakamımız mı, bunu tartışıyoruz. Bu çok önemli bir gösterge. Ülkenin gelişmişliği ile ilgili de önemli bir gösterge. Sadece bu gösterge değil, diğer göstergelerle birlikte bu göstergenin de bir yan ürünü olan doğumda beklenen yaşam süresinde de ilerlemeler var. TÜİK bunun son tahminlere göre erkeklerde 76, kadınlarda ise 80 olduğunu söylüyor. Burada da çok dramatik bir şekilde 20 yılda 1015 yıllık artışları görüyoruz. Velhasılıkelam ölümlülükte de anlamlı iyileşmeler var. Bu araştırmaların yanı sıra 2013 yılında Washington Ünivesitesinin geliştirdiği ve

76

çok önemli bir çalışma olan Hastalık Yükü Sistemi (Global Burden of Disease) var. Aslında 2002’ydi yanlış hatırlamıyorsam, yine Türkiye’de bir çalışma yapılmıştı. 2014-2015 döneminde bizim araştırmacı olarak Türkiye’deki güncel verileri onlara sağladığımız ve onların tüm dünya için çalıştırdıkları sistemde hastalık yüklerini de gördük. Hastalık yükü ne demek? Aslında sistem insanların bu özürlülük, engellilik veya hastanede geçen süre ilgili zamanları hesaplıyor ve dolaylı olarak da ölüm nedenlerini ve bu hastalıkların yükünü hesaplıyor. Burada da bulaşıcı hastalıkların, aşıyla önlenebilir hastalıkların azaldığını, daha çok solunum yolu ve diyabet gibi son dönemde dengesiz beslenme veya daha ileri yaşların göreceği hastalıkların daha fazla arttığını görüyor idik. Tabii şimdi COVID-19 dünyasında bütün bu söylediklerim anlamsız. Çünkü COVID-19’un doğrudan bir ölüm nedeni olmadığını iddia eden Amerikalı bir doktor grubu da var. O komplo teorilerini bir kenara bırakıyorum ama tüm dünyanın hastalık ve hastalık yükü örüntüsünü, hikâyesini gözlemliyorlar. Doğrudan veya dolaylı olarak etkenlere bakıyorlar çünkü ölümlük böyle hesaplanıyor. Bazen ölümün tek nedeni olmuyor, tetikleyicisi olabiliyor. Çünkü günümüzde son ölümlerde zatürre diye yazılan birçok şeyin COVID-19 olup olmadığı tartışmasını yapıyoruz ölüm sayıları anlamında. Ama bunu şunun için söylüyorum, COVID-19 olana kadar gördüğümüz örüntü artık hastalık tiplerinin örüntülerinin değiştiğini; eğer ders alacaksak, yaşlılık ile ilgili çalışma yapacaksak bu yükleri, bu değerleri dikkate alarak planlama yapmamız gerektiğini söylüyor. Yapılmadığını söylemiyorum, zaten biz bu araştırmaları Sağlık Bakanlığı ile ve T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji Bütçe Başkanlığı -eski adı ile Kalkınma Bakanlığı (Devlet Planlama Teşkilatıyla)- ile beraber işbirliği içerisinde yapıyoruz. 2005’te yaptığımız anne ölümleri çalışması da aslında bir başka çok önemli gelişmişlik göstergesinin ifadesiydi. Nüfus Sağlık Araştırmaları bir anket; hastalık yükü onların geliştirdikleri bir


ŞEHİR & TOPLUM

metrik ölçüm sistemi. Bir de anne ölümleri çalışması var. Bu anketlerle ölçülebilecek bir şey değil. Çünkü 100 binde 18-22 olarak ifade edilen bir oran. 2005’te de Anne Ölümleri Kayıt Sistemi’ni geliştirdik. Önce nüfusun %60-70’inin yaşadığı 27 ille başladık. Sonrasında Sağlık Bakanlığı bunu surveillance kayıt sistemine dönüştürdü. Orada da anne ölümlerinde çok önemli iyileşmeler olduğunu gördük 2005 rakamlarında. Günümüzde artık Sağlık Bakanlığı bunu her il için topluyor ve yanılmıyorsam 100 binde 16’lara indik. Çok yüksek rakamlar geçmişti farklı tahminlerde. Bütün bunlar nüfusun değiştiğini, nüfusun aslında daha fazla yaşadığını, daha uzun ömürlü olduğunu, dolayısıyla yaşlı sayımızın daha da arttığını ama öte yandan da farklı hastalıklarla farklı ölümlerle yüz yüze kaldığımızı da söylüyor. Tabii çok teknik nedenler yok. Burada kentsel yaşamın daha fazla artmasının, beslenme alışkanlıklarının değişmesinin, beslenmede kullandığımız gıdaların nasıl üretildiğinin, yetiştirildiğinin de sorgulanması ve planlanması gerekli belki de. Ama genel olarak dünya ile beraber biz de çok büyük bir dönüşümün içerisindeyiz. Alim Arlı: Bu demografik değişim sürecinde aynı zamanda yerleşme örüntümüz de önemli ölçüde değişti. 1927’yi referans alırsak kırkent oranları neredeyse tam tersine dönmüş durumda. Bu değişen yerleşim örüntüsüne de bağlı olarak tespit ettiğiniz durumların kentsel, kırsal, yarı kentsel, kazalar, ilçeler mertebesinde yaptığınız araştırmalara etkisi konusunda vurgulamak istediğiniz hususlar var mıdır bu açıdan? Ahmet Sinan Türkyılmaz: O konuda biraz dertliyim. Çünkü kent-kır biz araştırmacıların yaş ve cinsiyetten sonra kullandıkları en önemli değişkendir. Türkiye’de kullandığımız tanım da aslında sosyolojik olmanın veya bu şekilde ölçülmesinin ötesinde daha çok matematikseldir. Biz eskiden 10 bini kullanırdık. Yerleşim yeri nüfusu 10 binin altındaysa kır derdik, üstündeyse kent derdik. TÜİK de 20 bin derdi veya idari bölünüşü kullanırdı.

Bunun böyle olmadığını sizler benden daha iyi biliyorsunuz aslında. Kır ve kentin sosyolojik olarak birçok değişkenle ölçülmesi gerekiyor. Bununla ilgili yaklaşım ve tanımlamalar da var. Pergel Yasası ve Büyükşehir Yasası ile beraber Türkiye’de kır oranı tanımdan kaynaklı olarak %7’lere düştü. Dolayısıyla biz araştırmaları tanımlarken TÜİK ve Ulusal Adres Veri Tabanı verilerini kullandığımız için artık kır-kenti kullanamıyoruz. Resmi tanımda Urfa’nın hiç kırı yok mesela. Belki Ankara’nın orman köyü var. Böyle bir şey olmadığını biliyoruz. Urfa’nın müthiş bir nüfusu var. Çok doğurgan bir yer. Ama en azından bunu ben 2018 araştırmasında başka metodoloji kullanarak çözdüm. Bunu bir tasarım değişkeni olarak koyamadım çünkü tasarım değişkeni bilinen bir bilgidir. Kümeleri seçtikten, gidilecek hanelerin yerlerini belirledikten sonra yerlerin durumlarını önceki tanımlara göre yapsaydım tanımları ne olurdu diye düşünerek buna göre yerine koyup dolaylı olarak buldum. Ama yine de kent ve kır ayrımında biz bütün tablo ve analizlerimizde, örneklem tasarımlarımızda buna dikkat ederek tahminler veririz. Şimdi aslında bu teknik bir yakarıştı. Keşke eski tanım da kalsa ve daha da önemlisi daha sofistike daha kompozit bir tanım geliştirilebilse… Çünkü birçok şeyin kaynağının ve açıklayıcılığının bu yerleşim yeri tipi olduğunu görüyoruz. Ayrıca Türkiye’nin göç örüntüsüne baktığımızda hem yurt içi hem de yurt dışı göç anlamında, büyük bir miktarda köyden kente göç olduğunu görüyoruz. Bu oranların Cumhuriyet’in ilk yıllarında tam tersine döndüğünü görüyoruz. En son tanım eğer değiştirilmesiydi %78’e %22 olacaktı diye biliyorum. Neredeyse nüfusun her 10 kişiden 2,2-2,3’ünün kırlarda yaşadığını söyleyebiliriz. Böyle bir dönüşüm de yaşadık biz. Bir yandan daha uzun yaşamaya başladık, bir yandan daha hızlı doğurmaya başladık; daha farklı yemeye başladık ama yaşadığımız yerler de değişti. Bu COVID-19 belki amiyane olacak ama kutsal bir şey mi diye de düşündüğüm çok zaman oluyor. Bunu niye söylüyorum? Tüm emlak fiyatları yılbaşından

77


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Tüm emlak fiyatları yılbaşından bu yana %6-7 artarken, daha geniş ve ferah olarak tanımlanabilecek yerleşim yerlerinde daha büyük bir artış olmuş. Hâlbuki COVID-19 olmasa böyle bir şey gözlemlemeyecektik diye düşünüyorum. Biz bir de İstanbul projeksiyonu yapmıştık Sosyal Bilimler Üniversitesinden Sutay Yavuz ile beraber. O projeksiyon yakın bir dönem olduğu için tuttu ama bizim rakamlar çok büyüdü. Yani kentleşme de müthiş bir dönüşüme gidiyor ve deprem mevzusunu düşünürsek gerçekten toplum olarak mekan anlamında, yaşadığımız yer anlamında belki de kendimizi sorgulamamız gerekecek. Çünkü, yine kentleşmeden ve İstanbul’un büyüklüğünden yola çıkalım. İstanbul, Türkiye’nin %17-18’i. COVID-19 vakalarının %60’ı İstanbul’daydı ilk açıklanan rakamlara göre. Bu, bir hastalığın, bir enfeksiyonun yayılması ve onun etkilerinin bir çarpan olarak büyümesini karşımıza getiriyor. Tersten bakacak olursak, daha büyük mekânların ve yerleşim yerlerinin kente ve mekâna özel regülasyonlarının veya önlemlerinin alınmasını gerektiriyor. Yine ODTÜ Sosyoloji Bölümünden Sibel Kalaycıoğlu ile yaptığımız çalışma var. İstanbul’un depreme hazırlığını ölçen bir çalışma. Bunlar deprem haritaları ile de birleştirildi. Direkt sonuçları ile ilgili çok bir şey söylemeyeceğim, ben tasarım aşamasında yer aldım. Orada da gördüğümüz aslında o kadar da hazırlıklı olmadığımız ve/ veya belediyelerin deprem alanlarının bile plandaki gibi olmadığı ya da başka maksatlı kullanan belediyeler olduğu gibi sonuçlar çıkmıştı. Kötüdür demiyorum sadece resim çekmeye devam ediyorum rakamsal olarak. Ama bu büyüme ve mekânsal kentleşmeye doğru dönüşüm de dikkat etmemiz gereken bir şey; tabii COVID-19 bize bambaşka bir örüntü yaratmazsa. M. Cemil Arslan: Aklıma iki şey geldi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bebek patlaması dediğimiz özel bir durum sebebiyle yaşanan bir nüfus patlaması var. İkincisi

78

de benim pratikte yaşadığım bir durum: 1999 Depremi’nde İstanbul Büyükşehir Belediyesinde çalışıyordum. Depremden önce geçimini sağlayamayan insanların Anadolu’ya dönüşlerinin gerçeklemesi için romantik bir teşvik programı yönetiyorduk, bir şekilde olmadı. Fakat 1999 Depremi’ndeki trajedi on binlerce insanın, daha önce köyüne dönmek istemelerine rağmen utandıkları için dönemeyen insanların dönmelerine yol açtı. Öyle ki, belediye bu talebi karşılamak için Esenler Otogarı’nda özel bir zabıta birimi oluşturdu. Onlar kamyonlar ayarladılar ve yıllarca çalıştılar. Tabii ki İstanbul’un nüfusunu dramatik bir şekilde etkileyecek bir şey olmadı ama böyle bir sonuca yol açtı. Şimdi Marmara Bölgesi’nde de İstanbul başta olmak üzere şehirlerin artık bu nüfus yoğunluğunu taşıyamayacağını düşünüyoruz. Siz biraz önce bahsettiniz. Daha az katlı ya da kırsal yerlerdeki emlak fiyatlarının artışı benim de bilimsel bir şekilde olmasa da kendim gözlemlediğim bir şey. Telefonla görüştüğüm emlakçılar şehir merkezlerindeki apartman fiyatlarının düşeceğini söylüyor önümüzdeki 3-4 ayda. Kendi öngörüleri bu yönde. Diğer taraftan salgın hastalıklarla kentlerin biçimlendiği dair -mesela Londra özelinde- ciddi makaleler yayımlanmaya başladı. COVID-19 sürecinin bu mekânsal yer değiştirmeler, nüfusun akışkanlığının biçimlenmesi konusunda ciddi etkisi olacağını düşünüyor musunuz hocam Marmara Bölgesi’ni göz önünde bulundurursanız? Böyle bir tahmininiz var mı? Bu konuda ne söylemek istersiniz? Ahmet Sinan Türkyılmaz: Düşünceden öteye gidemiyor tabii. Ben çok veri olmadan ve spekülatif konuşmayı beceremeyen biriyim. Veriyi de bizzat kendim üreten kişiyim ama bizzat da bu yüzden ondalık sayılar veya güven aralıklarını görmedikçe şu şöyledir, bu böyledir diyemem. Bir doktora dersim var, yapısal eşitlik modeliyle daha verimli nicel veri analiz etmeye çalışıyoruz. Keskin konuşmayı sevmiyorum. Bir başka noktada COVID-19 ile ilgili ben dünyanın henüz


ŞEHİR & TOPLUM

çok az şey bildiğini düşünüyorum. Bunu COVID-19 ile ilgili verileri giren, tahminler, modeller yapan, diğer modellere bakan birisi olarak söylüyorum. Hiçbir zaman bir yayına dönüştürmedim bunları. Kendime ve COVID19’a güvenmediğim için. Çünkü onların da ne kadar değiştiğini gözlemliyoruz. Ben bu sürecin birçok noktada çok etkili olacağını düşünüyorum: Sosyal ilişkilerde, iletişimde, ders yapılma modellerinde, şehirde… Mesela bugün konuşulmuş, altı Amerikan üniversitesi yüz yüze eğitime 2021’de başlayacak. En azından sonbahar döneminde yüz yüze eğitime devam etmiyorlar. Bir bildikleri mi var, COVID-19’un ikinci dalgası gelecek de o riski hiç mi almayalım diyorlar, bilmiyorum. Yani insanların çok büyük bir kısmı da bir yandan işsiz kaldı. Köye gittiklerinde de bir şey yapabilecekler mi acaba? Çiftçiliği bilmedikleri için orada yaşayabilecekler mi? Ama ne olursa olsun bunun, biraz önce de söylemeye çalıştığım gibi, kentsel plan ve önlem silsilesini karşımıza getireceği muhakkak. Bugün İstanbul çok daha fena, pazar görüntülerini gördük, insanların rehavete kapıldığını gördük. Ankara’da bir marketin tüm çalışanlarında COVID-19 çıktı mesela. İnsanlar aynı yerde yemek yemişler, oraya gelenler sıraya dikkat etmemişler. Daha az gelişmiş mahallelerde bunun daha hızlı yayıldığını, daha kontamine olduğunu, kuralların daha az uygulandığını görebiliyoruz. Bütün bunlar bir değişimi getirecek. Ama hani ne olacak veya şu olur deyip öngörecek bilgim ve yetkim yok. Ezgi Küçük Çalışkan: Peki sağlık alanındaki istatistiki verileri kentsel çalışmalara nasıl entegre edebiliriz? İmar planları, nazım planlar, bölge planları gibi farklı katmanlarda ve hiyerarşik düzende bir planlama sistemi mevcut. Diğer yandan proje bazında çalışmalar var. Örneğin hastane yapımlarıyla ilgili çalışmalar oluyor. Sağlıkla ilgili Cemil Bey’in bahsettiği Londra örneğinde olduğu gibi, geçmiş dönemlerden bu yana dikkate alınan kurallar var. Ancak, içinde olduğumuz bu süreç ve sonrası için de aslında nüfustaki

artış, çevre kirliliği, iklim değişikliğinin getirdiği olumsuz sonuçlarla sağlık konusunu daha çok planlamanın içine almak gerekecek. Yerel yönetimlere ve yaptıkları planlama çalışmalarına ya da merkezi yönetimin yaptığı planlara sağlık verilerini, istatistiklerini nasıl katabiliriz? Ve tabii ki halk sağlığı çalışmalarına ne gibi bir katkısı olabilir yerel yönetimlerin? Karşılıklı bir etkileşim olabilir mi? Bu noktadaki fikirlerinizi de almak isterim. Ahmet Sinan Türkyılmaz: İki şey söyleyeceğim. Konuşurken sürekli eğer COVID-19 olmasaydı biz şu an neleri konuşuyor olurduk ve neler söylerdik diye geçiyor içimden. COVID-19 her şeye bir anlamda engel oluyor ve bir anlamda da farklı düşünmemizi sağlıyor. İkinci olarak da yöntem gereği bölge düzeyinde tahmin ürettiğimiz, küçük alanlarla ilgili çok tahmin üretemediğimiz için -özellikle de bu örnekleme konusunda uzman olduğumdan dolayıbana en çok sorulan sorular “Bizim ilimiz, bizim ilçemiz ne olacak?” şeklindeki sorular oluyor. Bunu sizin sorunuzla birleştirmeye çalışacağım. Bizim makro düzeyde –ülke, bölge gibi- bilgiye ihtiyacımız var. Bunun yanı sıra yerel, lokal, küçük alan anlamında da çok fazla bilgiye ihtiyacımız var. Şu anki bilgi sistemimiz, örneklem araştırmalarımız zaten o alana özel yapılmadıysa, Türkiye genelinde yapıldıysa en fazla bölge düzeyinde bilgi verir. TÜİK’in büyük araştırmaları maksimum 26 bölge düzeyinde bilgi verir, daha da ileri gitmez. Dolayısıyla bizim bilgi sistemlerimizin daha çok kayıt sistemleri ve/veya küçük alana bilgi üretecek yerel sistemlerle entegre olabilmesi lazım. Son dönemde bu anlamda da büyük gelişmeler sağlıyoruz. Kayıt sistemleri daha güvenilir hale geliyor; kapsayıcılık ve genelleştirilebilirlik anlamında iyileşiyor ama ben hem araştırmacıların hem de yerelin bu bilgilere ulaşma ve ulaşsa bile bu bilgileri doğru kullanma, doğru analiz etme konusunda çok büyük eksikleri olduğunu düşünüyorum. 2007 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam, TÜİK’ten bir uzmanın yardımcısı Doğu Karakaya ile kendisinin

79


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

yüksek lisans tezi kapsamında ilk defa il bazında nüfus projeksiyonları yaptık. Onun öncesinde yerel yönetimler kendi başlarına veya TÜİK’in çok basit bir şekilde üstel artış ile yaptığı projeksiyonlarla çalışıyorlardı. Tabii ki ADNKS çok yeniydi, 2007-2008 verilerini kullandık. Çok da ses getirdi. Bu da ihtiyaç fazlasıyla devam ediyor. Bu da iki şekilde çözülebilir. Bir, yerel yönetimlerde bu analizleri yapacak kapasitede kişiler bir şekilde çalıştırılabilir ve onlar daha lokal çalışmalar yapabilir. Ve/veya bu istatistiklerin hem daha alt düzeye indirgenmesi hem de onları kullanabilecekleri hale getirilmesi ile ilgili yöntemler geliştirilebilir. Çünkü biz -biz derken akademisyen olarak değil Bakanlık gibi kurumlardan bahsediyorum- Ankara’dan konuşurken o lokalin ne sorunlarını bilebiliyoruz, ne de oradaki dinamikleri bilebiliyoruz. Çünkü belki küçük bir ilçedeki çok yayılmayan bir salgın oradaki tüm dinamikleri, oradaki önlemleri değiştirebilir. Ama şu an COVID-19’un bu kadar makro düzeyde olması ve özellikle İstanbul gibi yüksek nüfuslu bir yerde gözükmesi gerçekten de bu istatistiklerin sağlıklı olarak paylaşılması ve kullanılmasını gerektiriyor. Demek ki hem yerel yönetimler bir anlamda böyle birimler oluşturacaklar veya onları geliştirecekler, hem de veri üretenler bunların daha alt birimlere ulaşabilmesi için teknikleri ve kayıt sistemlerini yenileyecekler. Bunlar tabii ki dolaylı veya doğrudan halk sağlığını ve sağlık konularını da ilgilendiriyor. Yine tartışmasını yaptığımız konulardan biri İstanbul Büyükşehir Belediyesinin mezarlık kayıtları üzerinde değil mi? Acaba İstanbul’da gerçekten ölüm sayıları arttı mı, artmadı mı? Bakın ben bunu Ankara’da yapamadım. Ama araştırmacılar da bu lokal veriye ulaşmada sıkıntı yaşıyor. Sistemler de veri ham geldiği, onları işlemeleri gerektiği için zamanında ve hızlı şekilde onları paylaşamıyorlar. Ama Ankara Büyükşehir Belediyesi sadece büyük mezarlıklar için bu rakamları verebiliyorken İstanbul Büyükşehir Belediyesi tüm ilde mezarlıklar için bu bilgiyi verebiliyordu yanlış hatırlamıyorsam. Onun

80

üzerine yürüyüp ben dahil bazı analizler yapıp tahminlerde bulundu insanlar. Ama şu an 2019 ölümlerini veya 2020 ölümlerini kim biliyor lokal anlamda? Belki İstanbul kendi kayıtlarından biliyor ama bilmeyen iller de vardır diye düşünüyorum. Bu anlamda sistemlere ulaşma, sistemlerin şeffaflığı ve sistemleri kullanacak kişilerin kapasitesi çok önemli. Çok vahim şeyler görüyorum. Bölme, toplama, çıkarma bilmeyen ve ne yazık ki akademisyen olan insanlar da var. Rakam bulsa dahi bunu konuşmayı bilmeyen spekülatif ve panik yaratıcı, proveke edici şekilde kullanan o kadar çok kişi var ki… Onlarla da karşılaşıyorum ama hani lokal düzeyde veri gerçekten en büyük ihtiyaç ve bu verinin lokal düzeyde toplanması da gerekiyor, onu da söyleyeyim. Ve harmanlanması da gerekiyor. Bu kapasitenin lokal düzeyde de olması gerekiyor. Belki de TÜİK’in merkezde olan kapasitesinin bölgelerde daha da iyi olması veya en az merkezdeki kadar olması gerekiyor. Yani projeksiyon yapan kişinin sadece merkezde olmaması gerekiyor. Bölgelerde de bunu anlık veya daha yerel şekilde yapacak kişiler olması gerekiyor. Belki aynı şey sağlık istatistikleri için de geçerli. Bir başka noktada da aynı istatistikler farklı farklı ajanslar tarafından toplanabiliyor ya da farklı zamanlarla farklı yöntemlerle toplanabiliyor. Bu da kafa karıştıran başka nokta. Örneğin, TÜİK’in sayfasında gördüğümüz ölümler aslında başka başka. Hepsi ölüm gibi geliyor ama ölüm üç boyutlu. Yani bir ölümün gerçekleştiği yerle, ölümü gerçekleşen kişinin ikametinin olduğu yer ve ölünün defnedildiği yer üç farklı yer olabilir. Ama ölüm istatistikleri diye baktığımız rakamlar kişinin en son kayıtlı olduğu yerin adı. Nerede öldüğü ya da nereye defnedildiği değil. Onu söylemiyor. İstanbul’daki tartışma da biraz buradan çıktı ve hala karışık şekilde devam ediyor. Aslında bütün açıklamalar benim kafamı daha da karıştırdı bu arada, çok da aydınlanmadım yani. Bunu Anne Ölümleri Kayıt Sistemi’ni tasarlayan üç kişiden


ŞEHİR & TOPLUM

biri olarak, ölüm formlarını bilen biri olarak söylüyorum. Bunların oturması lazım. Sizlerin plan yapabilmesi için, geleceği görmesi ve günü çözebilmesi için bunların oturması lazım. Alim Arlı: Bölge ölçeğinde bahsettiğimiz örneklemlerden hareketle yapılan araştırmalar için söylüyorum, bu anlamda iyi bilgi toplanıyor çeşitli kurumlar vasıtası ile. Siz bu işin uzmanı olduğunuz için soracağım. İlçeler veya kentler ölçeğinde, belediyelerin periyodik veya tekil olabilir, yapmak istedikleri araştırmalara iyi örneklem katkısı verebilecek bir altyapımız var mı Türkiye’de? Sizin enstitünüze başvurulduğu zaman cevap veriliyor mu, yoksa illa TÜİK’e mi gitmek gerekiyor? Bizim yerel ölçeklerde iyi araştırma yapmamıza olanak sağlayacak bir örneklem üretme altyapımız mevcut mu? Ahmet Sinan Türkyılmaz: Değil. Aslında örneklemin birçok boyutu var. Bir, o örneklemi tasarlayacak, yapacak kişi; iki, o kişinin örneklem seçiminde sampling frame dediğimiz en temsil edici, rassal ve yansız seçeceği temel veri kaynağını, çerçeveyi ve bu rakamları analiz edecek, bu bilgiyi toplayacak ekip; sonrasında da analiz edecek ekip. Eğer bunların herhangi birinde eksik varsa, dünyanın en iyi örneklemecisini de getirseniz size İstanbul’daki telefonlar veya e-postalar üzerinden bir örnekleme seçse çok yanlı olacak. Veya tersi, TÜİK size bütün çerçeveyi verse, oradan hareketle “Türkiye’de 15 bine gitmişler, o zaman İzmir’de %10’u 1500’e gideriz yeter,” derseniz olmaz. İnanın bunu yapan, örneklemin temel kuramlarını bilmeyen profesörler var. Ekip de çok önemli. Tenzih ederek söylüyorum ama birçok araştırma şirketi kârı önemsediği için çok deneyimli görüşmecileri kullanıp çok az eğitim verip çok az ücret karşılığı, çok hızlı şekilde bilgi toplamaya çalışıyor. En iyi örneklemi de alsanız bu bilgiler yanlış üretilebiliyor. Dolayısıyla bütün bu bileşenlerin doğru şekilde olması lazım. Şöyle bir sıkıntı var; bölgesel bir çalışma yapılsa bizim en güvenilir adres çerçevemiz Ulusal Adres Veri Tabanı ve o sadece TÜİK’in elinde. TÜİK ile işbirliği yapmamız lazım. Bu

da iyi bir şey ama TÜİK’te bununla uğraşan sınırlı sayıda insan var. Ve araştırmaların doğası o kadar önemlidir ki bir nüfus ve sağlık araştırması ile bir yaşlılık araştırması veya bir göç araştırması ile ilgili çok farklı hesaplar, tasarımlar yapmanız lazım. Dolayısıyla her geldiğinizde konuyu tam bilmeyen bir kişinin dünyanın en zekisi de olsa da size aynı performansla destek olması mümkün değil. Dolayısıyla TÜİK’in bunu destekleyebilmesi ve örneklem büyüklüğü gibi hesaplamaların yapılabilmesi için hem yerel yönetimlerin ne istediğini bilmesi lazım, hem de onu çalışacak araştırmacının buna vakıf olması lazım. Yine tenzih ederim, yoktur demiyorum ama çok vahim örnekleri, yanlış kullanımları görüyoruz. Ben kişi olarak elimden geldiğince, vaktim olduğunca en azından fikir vermeye çalışıyorum. Tabii tek bileşenli değil, dört-beş bileşenli bir şey. Hani veri toplayıcı araç, onu tasarlayacak kişi, onun TÜİK ile iletişimi ve kurumun da ne istediğini biliyor olması önemli. Dürüst olayım aslında her şeyin veri toplama ya da araştırma tasarımında kullanacağı kişi veya kuruma bırakılmaması lazım. Ama eğer amaç iyi anlatılabilirse karşı taraf da konuya vakıfsa bunun yapabileceğini düşünüyorum. Ezgi Küçük Çalışkan: Biraz önce yanlış analiz edilen rakamlardan bahsettiniz. Özellikle COVID-19 sürecinde aktarılan verilerin yorumlanma hatalarına ve yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için yapılabilecek bir şey var mı? Sıcağı sıcağına yaşadığımız bir tecrübeyi şimdiden analiz edebilir miyiz, yoksa bunun için vakanın üzerinden bir sürenin geçmesi mi gerekir? Ahmet Sinan Türkyılmaz: Rakamlarla yalan söyleyebilirsiniz ama yalan söyleyen rakamlar değil, sizsinizdir. Dolayısıyla bilinçli ya da bilinçsiz bu rakamların kullanımı ile ilgili ne yaparsak yapalım bunun önüne geçemeyeceğiz. Çünkü merakla bakıyoruz. Ben de merak ediyorum, Worldometer ya da Oxford’un müthiş urban data sayfasını neredeyse yarım saatte bir güncelleyip takip ediyorum. Kendim de veri

81


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

giriyorum, bakıyorum. Çok fazla epidemiyolojik modellere girmedim, hem alanım değil hem de bazıları nasıl yapıldıkları konusunda tartışılır aslında. Neticede bunun nasıl önüne geçeriz ya da bunu nasıl kontrol edebiliriz, bilmiyorum. Çünkü bu bir anlamda fikir özgürlüğü. Medya bunu kendine göre kullanabiliyor. Yine dönüp istatistik sistemine ve onu kullanacakların ve hesaplayacakların kapasitesine geliyor konu. Ama tabii ki herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Görüyorum. Veri mühendisliği, veri bilimi yapanlar. Modellemeler yapıyorlar. Bir sürü modelleme mümkün. Bu normal dağılır mı, deyip ilerlemek mümkün. İşte SIR diye kısaltması olan epidemik model bu şekilde çalışıyor: Vaka sayılarını giriyorsunuz, model vakaların eğimine göre size normal bir çan eğrisi çiziyor. Kötü demiyorum buna. Bugün hastalık yükü çalışmasını yapan IHME’nin yanıltan rakamları söyleyen Chris Murrie’nin rakamları da öyleydi. Ama benim kendi yaptığım hep emin olmak, tedbirli olmak ve spekülatif olmamaktı. Öte yandan da bunu yapmayacak mıyız? Gerçekten de bizim vaka sayılarımız çok benzerken diğer ülkelerinkine ölüm sayılarımız neden bu kadar düşük –ki bu büyük bir mutluluk ve gurur kaynağı, bir yandan da bir kişinin ölmesi bile çok üzücü bir şey– diye sormak, orada şüpheci olmak da bir bilim insanının, herkesin, her vatandaşın yaşam şekli olması lazım. Sıkıntı, bu şüpheciliği yalapşap veya spekülatif olarak yaymakta diye düşünüyorum. Bir de hep şunu yapıyoruz; büyük bir başarıyı bazen o kadar olağanüstü ya da dünyanın en iyisi gibi anlatmaya çalışıyoruz ki, zaten büyük bir şeyi şüpheli hale getiriyoruz. Çünkü bizim ölümlerimiz iki katında dahi olsa, hala birçok ülkeden oransal olarak sürecin çok iyi yönetildiğini, yoğun bakım kullanım oranlarımızın çok daha iyi yönetildiğini görüyorum ben. COVID-19’un tanımlanması sonradan değişti. Hala net değil. Çünkü zaten iki sistem var ve bir de bilemiyorsunuz. Testte çok büyük bir hata oranı var. Testler %30 yalancı negatif

82

çıkarıyor mesela. Çünkü PCR testlerinde boğazın içinden o örneği almak için çok büyük bir yetenek gerekiyor. O yüzden diş hekimleri şimdi sahadalar. Antikor testlerinin %80’i hatalı olan versiyonları var. 30-40 firma çıkarmış durumda. Bu kadar emin olamadığımız bir veri varken benim bir anda çıkıp “Türkiye’de ölümler saklanıyor, yazıklar olsun.” ya da “Türkiye dünyanın en iyi ülkesi.” demem doğru olmaz. Ama analizler de yaptım. Benim öngörüm, aslında bu ölümlerin dolaylı veya doğrudan anlamda tüm ölümlüğü etkilediği yönünde. Ama şu anda ben 2019 rakamlarını bilmediğim için – TÜİK’te 2018 var şu an- bunun ispatlamasını geçmiş dönemlerin ancak ortalamalarını, oranlarını, eğimlerini alarak söyleyebiliyorum. Zaten 3 bini geçti sanırım ölüm oranlarımız. COVID-19 nedeniyle bu 120 günlük dönemde bir üç binlik fazlamız var yılbaşından bu yana. Ancak testi pozitif çıkmış kişilerin ölüm nedenine COVID-19 yazıyoruz ve COVID-19 öyle bir şey ki birçok farklı hastalığı tetikliyor. Siz diyabetten vefat edecekseniz altı ay sonra ya da iki sene sonra olacak bir ölümü hemen yaşayabiliyorsunuz. KOAH iseniz durum çok daha vahim. Ne yazık ki son çalışmalar da çocukların farklı mekanizmalarını bozduğunu gösterdi. Bizim de bu sayılarımızı temkinli kullanmamız lazım ama kullanabilmemiz için de diğer temel sayıların da kullanıcıya daha şeffaf ve daha erken paylaşılması lazım. Çünkü 2019 ölüm rakamları normal bülten takvimine göre haziranda yayınlanacak. Yayınlansa bile oradan İstanbul ayrıntısını görmemiz mümkün olmayacak. Daha önemlisi, o ölümler ikamete göre dağıtılacağı için karşılaştırma imkanımız olmayacak. İstanbul’da ikameti gözüken birisi Kırşehirli ise “Hayır, ben babamın yanına defnedileceğim,” diye vasiyet ettiyse kanun da buna izin verdiyse belki onu göremeyeceğiz. İtalya’da, İspanya’da, Hollanda’da, New York’ta oranlar çok daha yüksek. Dolaylı ya da doğrudan COVID-19 sebepli ölümlerin, toplam ölümlerin örüntüsünü nasıl değiştirdiğine dair makaleler var. Bu da bunlardan bir tanesi. Ama ne oluyor; buradan bir makale


ŞEHİR & TOPLUM

alınıp başka birinin ucuna ekleniyor ve Türkiye’nin aleyhine çok spekülatif bir şekilde kullanılıyor. Dürüst olayım, biz de biraz fazla erken övünüyormuşuz gibime geliyor. Benim de endişem o yönde. Çünkü son dönemde insanların son rakamlardaki iyileşmeleri görüp rehavete kapılalarak sokaklarda dikkatsizce hareket ettiklerini de görüyorum. Alim Arlı: Hocam siz sayılarla şu an fiilen çalıştığınız için merak ettim. Bazı ülkelerde ölüm oranları çok yüksek. İspanya, İtalya ve Amerika’da New York gibi. Öte yandan bu ülkelerin demografik yapılarına baktığımızda yaşlı oranlarının yüksek olduğunu da görüyoruz özellikle Güney Avrupa’da. Ama Almanya’da yaşlı nüfus oranı çok düşük değil. Fakat oradaki örüntüler daha farklı. Buna bir salgın hastalık yayılımı olarak bakıp bunun aynı zamanda ölümlere etkisi açısından incelediğimiz zaman farklı nüfus yapılarını farklı şekillerde etkileyen krizin içerisindeyiz. Belki ileride önümüzdeki yıllarda veriler iyice ayıklanıp temizlendikten sonra bu konuda güzel araştırmalar okuyabileceğiz. Şu anda sizin bu konu ile ilgili gözlem seviyesinde zikretmek istediğiniz şeyler var mı? Nüfus yapıları ile mukayese ettiğiniz zaman salgının yayılım ve ölümle sonuçlanma durumu açısından bakarsak? Ahmet Sinan Türkyılmaz: Kesinlikle var, bunu herkes söylüyor. Bilinmeyen bir şey söyleyecek değilim. Siz zaten söylediniz. Bu hastalık, zaten bir başka hastalık taşıyan kişilerde daha büyük hasara yol açıyor ve sonunda da ölüm gerçekleşiyor. Bunlar daha çok yaşlılarda var. Biraz önce söyledim; bizde her 100 kişiden 9’u yaşlıyken, İtalya’da bu 2224 civarında. Almanya’da 24 diye biliyorum. Yani her dört kişiden biri yaşlı oralarda. Dolayısıyla bu özellikle İtalya ve İspanya’da yeterli önlem alınmadığı ve çok hızlı bulaş olduğu için ölümlerin çok yoğun olduğunu gördük. Türkiye bu anlamda belki insanları çok yoran ama önemli olan bir önlem de aldı. Öncelikle yaşlıları, sonrasında da 20 yaş altını sokağa çıkarmadı. Bence 20 yaş altını

sokağa çıkarmamak 65 yaş üstünü sokağa çıkarmamaktan daha etkili oldu; çünkü orada önemli bir rehavet var: “Ben aslan gibiyim bana bir şey olmaz,” noktasında genç nüfus. Birçok araştırma, genç nüfusun asemptom yani belirti göstermeyen ya da hafif atlatan ama süper taşıyıcı olan grup olduklarını söylüyor. Yani siz istediğiniz kadar anne, baba, dedenizi evde tutun, çocuk sokaktan, okuldan ya da pazardan bunu getirdiğinde bulaş sağlanmış oluyor. Şu da var; biz yaşlı nüfus az diyoruz ama aile geleneği ve kültürel yapıdan dolayı yaşlıların çoğu kendi çocukları ile beraber kalıyorlar. Siz onları dışarı çıkarmasanız bile dışarıdan onlara gelme olasılığı yüksek. Bizim hastalarımızın yaş yapısı da doğal olarak diğer ülkelerden farklı. Bizde gençlerin oranı çok daha yüksek. Onların hastalıktan ölme riski daha az olduğu için daha hafif geçiriyorlar. Bu faktörlerden bir tanesi. Diğeri bence sağlık sistemi ve yatak sayısı ile alakalı. Bu övünülecek bir şey gerçekten de. Çok daha iyi şartlara sahibiz. Ama ondan da önemlisi müthiş bir sağlık personeli kapasitesine sahibiz. Çok şikayet ediliyordu normalde hastane koşulları için, ya bu sıra gelir mi diye vs. Benim de karşılaştığım bir tablo. Ama bu neyi getirdi? İnanılmaz bir şekilde çabuk karar veren, pratik, daha önce çok fazla vaka ile karşılaşmış, inanılmaz deneyimli ve çözüm üretici bir personelle bizi karşılaştırdı. Ben bunun da çok önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum. Almanya neden sivrildi? Yanlış bilmiyorsam Almanya 2012 yılında bunun planını yapmış. Zaten Türkiye ile beraber yatak sayısı ve doktor sayısı anlamında en hazırlıklı ülke. Ama onun da ötesinde bilinç de çok önemli. Türkiye’de öyle bir durum var ki, mesela rakamlarımız düştü diye öyle bir tablo çiziyoruz ki… Yine yanlış bilmiyorsam 115 binleri bulduk şu anda, dünyada 7. sıradayız. Rusya peşimizden koşarak geldiği için 2-3 güne bizi geçecek. Ama bu 115-120 bin vaka rakamı resmi olarak test yapıp onayladığımız rakam. Hatta birçok bilim adamı diyor ki

83


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

“Gerçek sayı için bunu 5 ile çarpmamız lazım, çok daha fazla vaka var.” Bunu niye söylüyorum? Onlarda dışarı çıkmayın denildiğinde tepki verme süresi ve sokağa çıkmama davranışı bizle aynı değil. “Bize bir şey olmaz canım”cılık bizde daha yaygın. Ama bütün bunlara rağmen biz de hiç önlem almadık değil, çok iyi önlemler aldık. Nerede sorun yaşadık? Umreden ve yurt dışından gelenlerin bir kısmına olan tepkide geç kaldık. Onları da doğru yapsaydık belki vaka sayımız daha düşük olacaktı. Şu tartışma var, “Nasıl olsa yayılacak ve bir anlamda belli bir hızda yayılması iyi mi?” Çok fazla konuşuyorum tıp doktoru ve halk sağlıkçıları ile. Bir iddia %60’ına yayılma eşiğiydi. Çok güvendiğim bir hoca söyledi, “Bunu biri söyledi sonra da kaldı, bunu kanıtlayacak bir şey de yok.” dedi. Ben öyle bir hesap yaptığımda toplumun %60’ına bulaştığında %5’i ciddi olur, onun da yarısının yoğun bakıma gitmesi gerekirse inanılmaz kayıplar olacağını gördüm. Kimsenin kaldıramayacağı vahim sayılar tahmin ediyorum. Böyle bir durum da yok. Bilinmezlikler de devam ediyor. Ama sorunuzun cevabı kesinlikle net. Evet, yaş yapısı çok fark ettiriyor. Rakamlarımızın düşük olmasında önemi var ama tek faktör o değil. Alınan önlemler, kültürel olarak toplumların tepkisi, vakaların ne zaman başladığı, aldığımız dersler ve en önemlisi de sağlık kapasitemiz ile bir numarada sayacağım sağlık personelimiz. M. Cemil Arslan: Belki hocamızdan bir tavsiye isteyebiliriz. Siz tabii özel bir alanın uzmanısınız ama bu pandemi dediğiniz gibi gerçekten birçok şeyi değiştirdi. Ben de uzun bir süredir ilk defa bilim kurulunun, bilim insanlarının politik karar süreçlerine bu kadar dahil edildiği ve ciddiye alındığı bir şey hatırlıyorum son zamanlarda. Biz de bir süre önce belediye başkanları artık belediyelerin kurumlarını efsanelerle değil verilerle yönetseler diye kendi aramızda konuşuyorduk. Siz bize ne tavsiye edersiniz? Biz nasıl bir sistem kurmalıyız? Nasıl bir çalışma yapmalıyız

84

ki bu bilimsel çalışmaları uygulamacılarla buluşturalım ve bunları analiz edecek bir sistem kuralım. Tabii ki çeşitli sorularda verdiğiniz cevaplarla bazı öneriler yaptınız. TÜİK ile işbirliği, üniversitelerin araştırma merkezleri ile çalışmalar vs. Ama başka tavsiyeniz de olur mu? Marmara Belediyeler Birliği bünyesinde nasıl bir yapılanma sizce şehirlerin ve bölgenin ihtiyacını karşılayabilir ya da bu yolda iyi bir adım olabilir? Alim Arlı: Ben burada küçük bir katkı yapmak istiyorum bu soruya istinaden. İl, ilçe belediyelerinin, büyükşehir belediyelerinin yürüttükleri işlere dair verilerin derlenmesi ve bunların standartlaştırılması için bir metodoloji çalışması ya da rehber geliştirilebilir mi? Bunu bilgi sistemleri ile destekleyecek bir model düşünülebilir. Çünkü bütün belediyelerimiz için çok faydalı olabilecek bir şey bu. Bunun imkanları nelerdir uygulama açısından? Ahmet Sinan Türkyılmaz: Dürüst olayım, bir kitapçıkla ya da kısa dönemli bir eğitimle ancak farkındalıkların sağlanabileceğine inanıyorum. Kapasitelerin geliştirilmesi için biraz daha fazla emek ve zaman vermemiz gerekiyor. Özellikle belediye çalışanlarının işe başladıktan sonra işlerini yapmalarının yanı sıra öğrenmeye devam etmelerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Biz bunu TÜİK, Kalkınma Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve şimdi Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile çalışmalarımızda çok verimli olarak gördük. Ne zaman ki onların uzmanları gelip bizde yüksek lisans ve doktora yapmaya başladılar, o zaman aynı dili konuşmaya başladık. Artık sıfırdan bir şey sormak yerine yaptıkları şeyin “şurasını nasıl yapalım, nasıl geliştirelim” diye sormaya başladılar ve artık ben onlardan öğrenmeye başladım. O zaman bu kurum içi kapasitelerin ve öğrenmelerin daha da arttığını görmeye başladık. Sonuçta iş yapmak için bu kapasiteyi öncelikle eğitim ve danışmanlık alma ile dönüştürmek gerekir diye düşünüyorum. Bunlar da kolay değil tabii, biraz zaman harcamak gerekiyor. Özellikle aile kurduktan sonra çalışanların kendi işlerinin


ŞEHİR & TOPLUM

üzerine yüksek lisans ve doktora yapması öyle kolay değil. Ama eğer bunu başarabiliyorlarsa bu şekilde yapabilirler. Aksi halde biraz önce biraz söylediğimi de bir anlamda geri alayım; orta dönemli eğitim ve seminer setleriyle veya bu kişileri buralara göndererek bu kapasitelerin geliştirilmesi gerekir diye düşünüyorum ilk etapta. Aklıma ilk gelen cevaplar böyle. Çünkü gerçekten de veri olmadan bir şey olmuyor. Baktığınızda bir veri var, evet ama -ilk konumuza geri dönüyoruz- hangi veri ve bu veriyi kim analiz edecek? Veri de çok tehlikeli bir şey. Burada tenzih ederim, veri yalan söyler demiyorum ama yalan söylemek, bilerek ya da bilmeyerek yanlış yerlere götürmek için de çok müsait. Şimdi ben bakıyorum aylık veriler yok, konuşmuyorum. Ne bileyim, yaptığım modeldeki rakam 4679’dan bir günde 3917’ye inince benim tahminime göre sonlanacak tarih 12 gün birden öne geldi. Ben bir gün önce televizyonda bir şey söyleseydim ve bir gün sonra tekrar televizyona çıksaydım insanları yanıltmış olmayacak mıydım? Bakan’a bir rapor verseydim okulları açma konusunda, bir rehavet yaratmayacak mıydım? Tekrar sizin ana noktanıza geldiğimizde her şeyden önce bir kalifiye ve liyakatle işe alım her konu için geçerli. Sonrasında o kişinin ihtiyaca göre kapasitesini şekillendirmek için ek eğitim ve/ veya danışmanlık desteği gerekir diyeyim. Bunla ilgili araştırmalar yapılıyor, geliyor. Şu anda yüz yüze görüşme yapamayacağımız için – ki yapan varsa onu da ayrıca tebrik etmek gerekiyor – ne yapıyorlar, telefon görüşmeleri yapıyorlar. Ama şunu söyleyeyim, CATI dediğimiz Computer Assisted Telephone Interview çok önemli bir altyapı. Önemli yazılımlar gerektiren bir şey ve çok büyük bir telefon yaygınlığı gerekiyor. Türkiye’de artık evlerde landline dediğimiz normal telefonların oranı %32, cep telefonu oranı da müthiş fazla. Ama bu da çok iyi bir şey değil. Benim dört numaram varsa “ben hangisini kullanayım, hangisini seçme şansı vereceksiniz, genelleyebilecek misiniz” sorusunu getiriyor. Ama onlar ne yapıyorlar? Ya belli

yerlerden aldıkları telefonlara gidiyorlar, ya da kurumlar sadece kendilerindeki limitli telefonları arıyorlar. Bu da toplumu gerçekte hiç yansıtmayan, çok yanlı, çok taraflı bir tahmin üretilmesine sebep olabiliyor. Ya da random digit dialing dediğimiz rassal olarak olası rakam kümelerinden bilgisayarın ürettiği değerler ile aranıyor; ama bunlarda da geçerli bir telefon numarası olma olasılığı bile %20. Sonrası da cevaplaması ve konunun hassasiyetine göre samimi bir cevap almanız ve onun güvenilirliği metodolojik olarak tartıştığımız noktalar. Bunları da göze aldığımızda telefon örneklemesi yapmak hala zor. Bunu bir tek TÜİK yapabiliyor, adrese dayalı olarak telefonlara ulaşma hakkına sahipler veya bunu kanunen -özellikle işletme sorularında yani hane halkı değil de diğer tip anketlerinde- toplama yoluna gidiyorlar, telefonlar var. Zaten resmi olarak aradıkları için cevaplanma oranları da yüksek. Ama bunun dışındaki telefon örneklemeleri ile yapılanların ben gerçekten hangi çerçevede yapıldığının ve genelleme konularının sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Ama bu yolda da gideceğiz. Şimdi biz insanların hanesine girip 1,5 saat anket yapan bir kurumuz. Adet dönemini, çocuk sayısını ve şiddet görüp görmediğini soran hassas sorularımız var. Bunlar zaten telefon görüşmesinde de sorulamayacak sorular belki ama metodolojik olarak, kamunun da bizden taleplerine uygun olarak bunlara bir ara çözüm geliştirme veya başka yolları deneme, en azından şu dönemi atlatmak için rağbet etmesek de geçiş döneminde kullanmanın yollarını aramamız lazım diye düşünüyorum. Alim Arlı: Aşılama ve yaygın sağlık çalışmaları ile bu pandemi ya da salgınların yaklaşık 70-80 yıldır hayatımızdan önemli bir ölçüde çıktığı devri de yaşadık. Şimdi tabii bu çok kuvvetli bir şey. Ben bazı SARS ve MERS gibi hastalıklara baktım. 2003-04’te bundan etkilenen ülkeler epey bir protokol geliştirmişler bu işle nasıl baş edeceklerine dair. Amerika’da özellikle Kaliforniya’daki üniversiteler bu konuyu çok

85


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

araştırmışlar o zaman. Şimdi biz tekrar bu sürece girdiğimiz için bu veri toplayan nüfus araştırmaları açısından toplanacak veri kentsel araştırmacılar, yerel yöneticiler, para politikası yapan insanlar için de çok yararlı olacaktır. Bu pandemi ile ilgili veri toplama teknikleri de herhalde biraz gözden geçirilecek ya da bununla ilgili yeni inovasyonlara ihtiyaç olacak. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz? Kamu sağlığı ile ilgili çok veri toplanıyordu. Daha doğrusu sağlık verisi çok toplanıyor ama bu pandemi ve etkileri, yayılımı veya öldürücülük seviyesi çok başka bir konu. Bununla ilgili sizin söyleme istediğiniz şeyler var mı? Ahmet Sinan Türkyılmaz: Mesela Kore’nin başarısını buna bağlıyorlar. Zaten protokollerinin hazır olduğu gibi kültürel olarak da çok hazırlar. Yapma dersen, çıkma dersen yapmayan, çıkmayan bir toplum. Sistemsel olarak da hem örneklemi kullandılar hem yaygınlığını önceden ölçtüler. Hem de bugün filyasyon olayının başka bir yolunu uygulayarak ve şanslarına vakalar belli bir alanda yoğunlaştığı için hızlıca çözdüler. Buradan sizin sorunuza şöyle bir çıkarsama yapabilirim; bizim de hem nüfus dağılımına hem de kendi yapımıza göre bu protokollere planlara sahip olduğumuzu duymuştum aslında. Yoktur diye ahkam kesmeyeyim ama revize etmemiz gerekiyor. Belki bir bilinmezle karşılaşıldığında - COVID-19’un da başta “Ne var canım, hafif bir grip,” diye düşünüldüğünü ve küçümsenen bir şey olduğunu ele alırsak- bu planların olması lazım. Sağlık Bakanlığının bir 10 binlik örneklem ile gidip salgının yaygınlığını ölçmesi önemli. Yani COVID-19 sırasında ve COVID-19 sonrasındaki çalışmalarla COVID-19 gibi pandemileri ölçmek için bir ölçme sistemi geliştirilmesi kesin gerekli. Ama bunun dışında da buna karşı yapılacakların da bir sistematiğinin geliştirilmesi de kesin gerekli. Bunun ötesinde bunların modellenmesi için de buradan alınacak verilerle yürümemiz lazım. Yani yanlış bilmiyorsam bizim aktüeryadan bir hocamız SIR modelleri ile ilgili bir model geliştirdi ama

86

onun sadece vaka sayısını dikkate aldığını, bulaş hızını veya gününü dikkate almadığını ve ona göre revize ettiğini söyledi bir yayında. Bunun gibi modifikasyonların, ülkeye ve/ veya hastalığa özel modifikasyonların yapılması şart. Çünkü bu virüs olayı bizim peşimizi bırakmayacak gibi duruyor. İnsanların beslenmesi, hayvanlarla olan ilişki, doğa tahribatı, COVID-19 olmazsa da hani, Allah vermesin ama, COVID-20/21’lerin ortaya çıkma olasılığını; hatta COVID-19’un kendi içinde pozitif veya negatif anlamda mutasyona uğrayabileceğini söylüyor. Hazırlıklı olmak şart. Hazırlıklı olmadığımızda veya önemsenmediğinde neler olduğunu görüyoruz. Vaka listesi, bugun dünyanın ekonomi sıralaması gibi: Rakamlara baktığımızda en büyük 5-6 devlet vaka sayısında üste çıktılar. Çıkmayanları da çok merak ediyorum. Çin hadi belli bir alanda tuttu ve salgını kontrol etti ama Hindistan, Nijerya, Endonezya, Bangladeş gibi nüfus olarak çok büyük ülkeler var hala verilerini tam göremediğimiz. Oralarda ne olup bitiyor, niye oralarda vaka gözükmüyor bilmiyorum. Hindistan’da sokağa çıkma yasağı var ama öyle fotoğraflar görüyoruz ki yasağa rağmen işe giden, günlük yer değiştiren insanlarının neredeyse İstanbul’un ilçe nüfusu kadar olduğu fotoğraflar. Müthiş bir yer değiştirme ve nüfus var. Kesinlikle bu sistemlerin geliştirilmesi ve bu bilgilerin sistematik olarak anında ve sonrasında toplanması elzem diye düşünüyorum.


ŞEHİR & TOPLUM

87


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…İlk zamanlarda kent dokuları ve kentsel alanların bütünü için kullanılmakta olan Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama araçları günümüzde farklı çalışma alanlarında da tercih edilmektedir. COVID-19 nedeniyle yaşanan pandemi sürecinde hem Türkiye’de hem de dünya genelinde salgın kaynaklı vaka sayısını, vakaların mekânsal dağılımını ve yayılım alanını gösteren pek çok haritalama çalışması gerçekleştirilmiştir. Hatta günümüzde sadece hastalık tanısı konulan kişilerin mevcuttaki konumları değil, aynı zamanda geçmişe yönelik olarak cep telefonu sinyal takibi ile hastalığın kuluçka sürecindeki bulunduğu konumların takibi mümkün olabilmektedir...

88


ŞEHİR & TOPLUM

BİR PANDEMİ (COVID-19) SÜRECİ TECRÜBESİ: KENTLERİN KIRILGANLIĞININ AZALTILMASINDA TEKNOLOJİNİN ROLÜ

N u r

S i n e m

Ç i ğ d e m

P a r t i g ö ç * T a r h a n * *

B

ugüne kadar doğal ve beşeri afetler karşısında kentlerin hazırlıksızlığı üzerine pek çok tartışma yürütülmüştür; ancak, yakın zamana kadar pandemi, kentlerin ve kentleşme dinamiklerinin gündeminde ilk sıralarda ele alınan konulardan biri değildi. 21. yüzyıla kadar farklı coğrafyalarda farklı etki düzeylerinde gözlenen pek çok salgın vakası tecrübe edilmesine rağmen COVID-19 pandemi sürecindeki gibi, fiziksel mekâna eli değen disiplinlerin çalışma alanına bu denli temas eden bir durum daha önce *

yaşanmamıştır. Avrupa Birliği İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) gibi uluslararası kuruluşlar tarafından kentlerin kırılganlığının azaltılması için geliştirilen “Uyarlanabilirlik (Resilience)” kavramına yakından bakıldığında, yalnızca fiziksel mekanda değil, aynı zamanda ekonomi, toplum ve yönetim/ yönetişim boyutları bakımından da bugün kentlerin, kentlilerin ve yönetimlerin olası afet durumları için hazırlıklı olmadığı ortaya konulmuştur (Erkip, 2020). Yalnızca akademik yazında ve geleceğe yönelik yapılan projeksiyonlarda yerini alan sürdürülebilirlik kavramının ekonomik, toplumsal ve şehir planlama disiplininde “Yeni Normal Dönemi” koşullarında karşılığının olmadığı açıkça ortadadır. Ekonomik düzenin değişip evrildiği, insan öğesinin ön plana çıktığı ve kentsel sistemler içerisinde yeni denge arayışlarına girilen bu yeni dönemin odağında insan olan pek çok disiplini yakından ilgilendiren/ilgilendirecek değişimlere neden olacaktır. Tıpkı insan faaliyetlerinin görüldüğü ve sonuçlarının toplum yaşantısını ilk kademeden etkilediği tüm alanda olduğu gibi, şehir planlama süreçleri de geçmişten günümüze kadar yaşanan farklı ölçeklerdeki krizlerden etkilenmiştir. 19. yüzyılda gözlenen kolera salgınları, Sanayi Devrimi sürecinde endüstriyel üretim faaliyetleri sonucu oluşan halk sağlığı sorunları, kent yaşantısına dahil olan yeni ulaşım modellerinin toplum sağlığı üzerindeki etkileri gibi örnekler, şehir planlama disiplininin tanık olduğu krizlere örnek verilebilir (URL1, 2020). Bu krizlerin aşılabilmesi adına, özellikle kalabalık nüfusun yaşadığı büyük kentlerde, salgın durumlarında kentsel hijyen sistemlerinin geliştirilmesi, endüstriyel faaliyetlerin başlangıç noktası

Dr. Öğr. Üyesi, Pamukkale Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü ** Doç. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

89


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

olan Avrupa kentlerinde gözlenen halk sağlığı sorunlarının giderilmesi için konut alanlarında yeni düzenlemelerin yapılması, ulaşım alanında teknolojik gelişimler gözlenmesi, ulaşım araçlarının çeşitlenmesi ve kentin hinterlandının genişlemesi gibi süreçler yaşanmıştır. Bu bağlamda, 2019 yılı sonlarında Wuhan (Çin) kentinde başlayan ve 2020 yılının ilk yarısı tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 adlı Yeni Koronavirüs Hastalığı süreciyle tecrübe edilen “Yeni Normal Dönemi” koşullarında “sağlıklı kent” kavramının tüm boyutları ile yeniden tartışılması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu gereklilik ışığında, bu çalışmada geniş kitleleri etkileyen ve beşeri afet niteliği taşıyan salgın hastalıkların kent yaşamındaki etkileri ve bunların olası olumsuz sonuçlarının minimize edilmesi sürecinde yönetimsel hamlelerin neler olabileceği tartışılacaktır. Merkezi ve yerel ölçekte geliştirilen müdahale süreçlerinin kentsel sistemlerin kurulması sürecinde sıklıkla başvurulan Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) ile ilişkisi üzerinde değerlendirmeler yapılması çalışmanın kapsamında yer almaktadır. Ayrıca, çalışmada salgın sürecini tecrübe eden kent yaşamında yeni dinamikler ve arayışların geliştirilmesi sürecinde şehir planlama disiplininin rolü üzerinde tartışmalar yapılacaktır. PANDEMİ SÜRECİNE KENTLERİMİZ NE KADAR HAZIRDI? Türkiye genelinde nüfusun yaklaşık %93’ünün kentsel nitelik taşıyan alanlarda yaşadığı 2019 yılı TÜİK verileriyle ortaya konmuştur. Bu orana bakıldığında, göç yoluyla kentlere gelen nüfus, bu yerleşim yerlerinde nüfus yoğunluğunun ve dolaylı olarak yapı yoğunluğunun artmasına neden olmaktadır. Hem kentlerde km2 başına düşen insan sayısının fazla olması hem de günümüzde özellikle büyükşehirlere erişim imkanlarının ulusal ve uluslararası ölçekte daha kolay olması 2020 yılının Mart ayından bugüne yaşanan pandemi sürecinde halk sağlığı konusunda

90

olası risklerin önemli ölçüde artmasına yol açmış ve COVID-19 hastalığının yayılım hızını arttırmıştır. Kentlerin çok boyutlu ve karmaşık sistemler olduğu bilinmektedir. Özellikle büyükşehirlerde kentsel sistemlerin (teknik altyapı, ulaşım, sağlık vb.) salgınla mücadele döneminde yeterliliğinin tartışılması hem kent yaşamına yönelik eleştiriler hem de şehir planlama meslek disiplininin çalışma konularından biri olan kentsel kırılganlığın azaltılması adına yeni eğilimlerin ortaya konulması bakımından oldukça önemlidir. “Denetim toplumuna geçiş süreci” olarak adlandırılan ve bir halk sağlığı sorunu olarak tarif edilen pandemi sürecinde dünya genelinde uygulanan sağlık politikalarıyla karşılaştırıldığında, ülkemizde hem ülke genelinde gözlenen vaka sayısı hem de yaşanan can kayıpları bakımından diğer kalabalık ülkelere göre süreci daha iyi yöneten, kontrollü biçimde salgının yayılmasının önüne geçen, merkezi ve yerel yönetimin işbirliğinde kentsel yaşamın doğurduğu risklerin ortadan kaldırılması için başarılı bir süreç yönetilmiştir. Şehir hastanelerinin inşa edilmesi, mevcut sağlık kurum ve kuruluşlarının kapasitelerinin arttırılması, hane ve iş yeri bazında hijyen koşullarının sağlanabilmesi adına su tüketimi ve kişisel hijyen malzemelerinin dağıtımı konusunda vatandaşı gözeten, salgına karşı bireysel muhafazayı tavsiye edip hizmetin vatandaşa (engelli, yaşlı, geçim imkanları kısıtlı bireyler vb.) götürülmesi gibi yerel ölçekte başarılı uygulamalara imza atılmıştır. Pandemi sürecinde halihazırda kronik hastalıkları ciddi biçimde tetikleyen ve kentsel faaliyetler sonucunda açığa çıkan halk sağlığı sorunları (kentsel hava kirliliği, atık sorunu, temiz içme suyuna erişimin zorlaşması, fosil yakıt kullanımı sonucu oluşan çevre kirliliği vb.), yaş faktöründen bağımsız biçimde, toplumsal ve küresel ölçekte kentlerde yaşayan nüfusu önemli ölçüde etkilemiştir. Bu sürecin tecrübelerinden biri olarak, kentsel alanların aksine, yapılaşmanın ve nüfus yoğunluğunun daha az olması, yapılaşma


ŞEHİR & TOPLUM

dokusunun daha seyrek ve dağınık olması, doğal nitelikli alanların görece daha fazla ve nitelikli olması, her tip çevre kirliliğinin daha az halk sağlığı sorununa yol açmış olması gibi nedenlere bağlı olarak kırsal alanlarda salgının yıkıcı etkileri daha az hissedilmiştir (Doburka, 2020). Süregelen kentleşme politikaları sonucunda, artan nüfusun konut talebine cevap vermek üzere yapılaşmış alanın arttırılması amaçlanmakta olup, “yatayda yapılaşma” eğilimiyle kentsel gelişim lekesinin doğal nitelikli alanları talan ederek ilerlediği bir süreç gözlemlenmektedir. Bu tespitin yanı sıra, günümüzde kentsel ve mimari tasarım örnekleri incelendiğinde, mevcut kentsel kullanımların halk sağlığı konusundaki hassasiyetlerin geri planda bırakılarak yapıldığı da ortadadır. Her ne kadar 20. yüzyılın başında yaşanan İspanyol gribi salgınında bu hassasiyet gündeme getirilmiş olsa da, 21. yüzyılın başlarında tanık olunan süreçte genel anlamda kentleşmede bu konuda eksikliklerin ve ihmallerin devam ettiğini söylemek mümkündür (Candan, 2020; Paköz, 2020). Bu bakımdan kentsel yaşamın bizzat kendisi, kullanıcıları için riski arttıran başlıca faktörler arasındadır. Yalnızca kent genelinde gözlenen sorunlar değil, aynı zamanda semt ölçeğinde gözlenen kentsel açık ve yeşil alanlara ilişkin niteliksel ve niceliksel yetersizlikler de salgın döneminde tecrübe edilen ve yeni normal döneminde yerel yönetimler tarafından halkın ihtiyaçlarının karşılanması adına gündeme alınması gereken önemli konulardan biridir. Kişi başına düşen 10 m2 yeşil alan büyüklüğünü öngören İmar Mevzuatı’nın olağanüstü koşulların gözlendiği bu dönemde, kent yaşamında halkın talebini karşılamakta ne kadar yetersiz kaldığı anlaşılmış olup bu durum “asgarileşen planlama dinamiklerinin” yeniden irdelenmesi gerektiği sonucunu doğurmuştur. Ayrıca, kentsel açık ve yeşil alanlara ilişkin mevcut

yetersizlikler yerleşme tercihlerinin kırsal alana yönelmesine zemin hazırlamıştır (Candan, 2020; Baysal, 2020). Semt ölçeğinde gözlenen bu fiziksel aksaklıkların yanı sıra, bireysel olarak salgından korunmanın temel öğelerinden biri olan konut ve yakın çevresi kavramının pandemi sürecinde kentsel alanda yaşayan bireylerin günlük olarak fiziksel mekanı deneyimlemesini yeniden şekillendirdiği gözlemlenmiştir. Buna göre, salgın riskinin azaltılması adına kamusal alan kullanımının azami ölçüde sınırlandırıldığı pandemi döneminde bireylerin ihtiyaçlarını (alışveriş, sağlık hizmetleri, açık alan faaliyetleri, vb.) karşılayabilmeleri için karma kullanımların mahalle ölçeğinde yaygınlaştırılması ve bu kullanımların yürüme mesafesinde (500 metre) konumlanması gerekliliği de gündeme gelmiştir (Paköz, 2020). Kamusal hizmete yönelik binaların ve hizmete yönelik kullanımların kent merkezlerinde yer seçmesi, sağlık kurum ve kuruluşlarının halkın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde konumlanması gibi fiziksel planlamaya yönelik stratejilerin, halk sağlığı konusundaki hassasiyetlerin artması nedeniyle hızlı ve belirgin biçimde değişime uğrayacağı öngörülmektedir (Paköz, 2020; Çıdamlı, 2020). Desantralizasyon olarak adlandırılan ve özellikle büyükşehirlerde yoğun nüfusun yaşaması nedeniyle olası risklerin azaltılması için planlamaya yönelik uygulamalarda ölçek değişiminin mutlaka yaşanacağı ve semt/ mahalle ölçeğinde yerleşke planlamasının öne çıkan konulardan biri olacağı günümüzün güncel tartışma konularından biridir (Erkip, 2020). Çalışmanın başında vurgu yapılan “Uyarlanabilirlik (Resilience)” kavramının yalnızca kentleşme dinamikleri ve fiziksel çevreye yönelik eksiklikler bağlamında değil, aynı zamanda yönetim süreçlerinde gözlemlenen eksiklikler zemininden incelenmesi de kentlerin doğal ve beşeri afetlere hazırlanması bakımından atılan önemli

91


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

fiziksel mekânda etkilerinin kısa zamanda gözlendiği kriz durumları için akıllı kent uygulamalarında Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) ve Uzaktan Algılama yöntemlerine sıklıkla başvurulmuştur.

Şekil 1. Londra-Soho kolera haritası (Kaynak: URL 2, Erişim Tarihi: 09.06.2020).

bir adım olacaktır. Siyasi farklılıkların bazı durumlarda yönetimsel yetersizliklere neden olduğu ve önceliğin toplum sağlığının tahsis edilmesi olması gerekirken özellikle yerel yönetimlerin iç denetim mekanizmalarında gözlenen sorunların pandemi sürecinin yönetilmesi noktasında ön plana çıkması gibi problemler ülkemizde gözlenmiştir. Kente bütüncül olarak bakmayı başarabilmek ve tüm farklılıklara rağmen imkanlarını olası kayıpları azaltmak ve toplum yaşamını normalleştirmek için kullanan yönetim anlayışına ihtiyaç duyulduğu gerçeği pandemi döneminin tecrübelerinden biri olmuştur. NASIL DAHA HAZIRLIKLI HALE GELEBİLİRİZ? KENTLER İÇİN YENİ DİNAMİKLER VE ARAYIŞLAR 19. yüzyıldan günümüze kadar gözlenen salgın hastalıklar sonucu edinilen tecrübeler göstermiştir ki; kentleşme ve yapılaşma süreçlerinde “akıllı kent” kavramı ve ilişkili teknolojik olanaklar zaman içerisinde gittikçe daha da önemli hale gelmiştir. Ayrıca, bu süreçte kentlerde yaşanan doğal ve beşeri afet durumlarında “akıllı kent” kavramına ilişkin tartışmalar yapılmış ve dönemin teknolojik olanakları kullanılarak yeni uygulamalar geliştirilmiştir. Özellikle

92

Kentlerde yaşayanların yaşam kalitesini, kentsel hizmetlerin verimliliğini ve rekabet gücünü artırmak için bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanan kentler olarak tanımlanan akıllı kentlerde yapılan ilk uygulama, 1854 yılında Dr. John Snow'un hazırladığı Londra’nın Soho bölgesinde kolera hastalığı yüzünden ölenlerin adreslerini harita üzerinde çizmeye başlaması olarak tarihte yerini almıştır. Bu uygulamada Dr. Snow, kolera hastalığı nedeni ile yaşamını kaybeden kişilerin yaşadığı yerlerin adreslerini her ölüm için bir siyah çizgi olacak şekilde harita üzerine işlemiş ve bu sayede kolera vakalarının içme suyu yoluyla Londra kentinde nasıl yayıldığını haritalama imkanı bulmuştur. Çalışmanın sonucunda ise, içme suyu olanaklarına en rahat erişimin olduğu bölgelerde ölüm oranının çok yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Şekil 1’de Dr. John Snow tarafından 1854 yılında hazırlanan Londra-Soho kolera haritası sunulmuştur. İlk zamanlarda kent dokuları ve kentsel alanların bütünü için kullanılmakta olan Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama araçları günümüzde farklı çalışma alanlarında da tercih edilmektedir. COVID-19 nedeniyle yaşanan pandemi sürecinde hem Türkiye’de hem de dünya genelinde salgın kaynaklı vaka sayısını, vakaların mekânsal dağılımını ve yayılım alanını gösteren pek çok haritalama çalışması gerçekleştirilmiştir. Hatta günümüzde sadece hastalık tanısı konulan kişilerin mevcuttaki konumları değil, aynı zamanda geçmişe yönelik olarak cep telefonu sinyal takibi ile hastalığın kuluçka sürecindeki bulunduğu konumların takibi mümkün olabilmektedir. Şekil 2’de Dünya Sağlık Örgütü tarafından hazırlanan ve COVID-19 salgınının dünya genelinde hangi bölgelerde yayılım gösterdiğine ilişkin örnek harita sunulmuştur.


ŞEHİR & TOPLUM

Şekil 2. COVID-19 tematik haritası (Kaynak: URL 5, Erişim Tarihi: 09.06.2020).

Teknolojik olanaklardan yalnızca halk sağlığına yönelik çalışmalarda değil, aynı zamanda kent ve kentlilerin toplumsal yaşantısını yakından ilgilendiren alanlarda da yararlanıldığını görmekteyiz. Eğitim faaliyetleri (uzaktan eğitim ve öğretim), evden çalışma (home– office) çalışma modelleri, bilimsel faaliyetler ve organizasyonlar, sağlık hizmetleri ve yönetimsel faaliyetler bu alanlara örnek verilebilir. Yakın dönemde Çin’de yetkililerin COVID-19 nedeniyle yaşanan salgının yayılımını takip etmek için teknoloji tabanlı çalışmalar yapan Alibaba ve Tencent gibi teknoloji firmalarının yardımını aldığı ve salgının ilerleyen dönemde dünya genelinde

Şekil 3. Kent yaşamına dahil edilebilecek teknolojik uygulama örneği (Kaynak: URL 4, Erişim Tarihi: 09.06.2020)

hangi bölgelerde yayılabileceğini tahmin edebilmek amacıyla “büyük veri analizi” yöntemini kullandığı bilinmektedir. Başka bir uygulamaya göre Guangdong Eyaleti’nin Shenzhen şehrinde yüksek hızlı tren istasyonu platformunu kullanan bir polis güvenlik robotu tasarlanmıştır. Bu uygulama sayesinde halka açık yerlerde insanları maske takmaları konusunda uyarabilecek ve insanların vücut ısısını kontrol edebilecektir (URL 3, 2020). Şekil 3’te COVID-19 sonrası kent yaşamına dahil edilebilecek teknolojik uygulamalardan birine ilişkin örnek sunulmuştur. Tıpkı dünya genelinde kent yaşamına uyarlanabilecek tekonloji temelli çözümlerin arayışına girildiği gibi, ülkemizde de hem merkezi yönetimin hem de yerel yönetimlerin akıllı kent uygulanmalarından yararlanması konusunda önemli adımlar atılmaktadır. Bu süreçte öne çıkan ve toplumun COVID-19 salgını sonrası vaka sayılarını günlük olarak takip edebilmesini sağlayan istatistiki bilgi aktarım süreci işletilmiştir. "Türkiye Günlük Koronavirüs Tablosu” olarak adlandırılan, Sağlık Bakanlığı tarafından günlük olarak dijital platformlardan güncellenen ve halkı bilgilendirmek amacıyla kurumun web sitesi

93


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Şekil 4. Türkiye Günlük Koronovirüs Tablosu (Kaynak: URL 6, Erişim Tarihi: 09.06.2020)

üzerinden yayınlanan tablo, merkezi ve yerel yönetim tarafından geliştirilen halk sağlığı politikalarının ne ölçüde başarılı olduğunu, sürecin ne yönde ilerleme gösterdiğini ve şeffaf bir anlayışla halkın süreçten haberdar olmasını sağlayan bir yeni uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. Şekil 4’te belirtilen tabloya ilişkin görsel sunulmaktadır. Bu uygulamanın yanı sıra, Sağlık Bakanlığı tarafından COVID-19 konusunda toplumu bilgilendirmek ve olası kayıpların zaman içerisinde azaltılabilmesi amacıyla bir mobil uygulama geliştirilmiştir. “Hayat Eve Sığar” adlı bu uygulama, hem kişilerin hastalığa dair sorularının yanıtlanması ve gerekli önlemleri almasını, hem de salgının yoğun görüldüğü bölgelerin (riskli bölgeler) tespit ve takip edilmesini sağlayan bir nitelik taşımaktadır. Bu tip uygulamalar sonucunda karar mekanizmalarının toplumsal yaşamda YILLARA GÖRE YAKALANAN DÜZENSİZ GÖÇMENLERİN UYRUK DAĞILIMI

Şekil 5. “Hayat Eve Sığar” Mobil Tabanlı Uygulaması (Kaynak: URL 7, Erişim Tarihi: 09.06.2020)

94

“Kontrollü Sosyal Hayat”a geçişi sağlamaya çalıştıkları görülmektedir. Şekil 5’te “Hayat Eve Sığar” mobil tabanlı uygulamasına ilişkin örnek ara yüzler sunulmuştur. SONUÇ & DEĞERLENDİRME Küresel ölçekte hem fiziksel mekanda hem de toplum yaşantısında kritik ve kalıcı etkileri olan COVID-19 salgını sonrasında çok boyutlu ve karmaşık sistemlerden oluşan kentlerde uzun vadede önemli değişimler gözlenmesi beklenmektedir. Halk sağlığı ve toplumsal süreçler konularında alanında uzman kişilerin vurguladığı üzere, pandemi sürecinde yaşanan aksaklıklar ve gözlenen eksikliklerden ders çıkartmak oldukça hayati bir öneme sahiptir. Bu aşamada toplumsal değişimin lokomotifi olan genç bireylerin, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının ön plana çıkması ve yol gösterici çalışmalara imza atması beklenmektedir. Peki, Türkiye’de ve dünya genelinde salgın sonrasında hangi alanlar öncelikli müdahale alanlarını oluşturmaktadır? Olası risklerin ve kayıpların azaltılması için değişimin baş rolünde hangi konular yer almalıdır? Yapılı çevreden ulaşım sistemi politikalarına kadar pek çok alanda doğru zamanlama, teknik yeterliliği sağlayan ekip çalışması ve stratejik yaklaşımla çözüm üreten uygulamalar geliştirilebilir. Bu uygulamalar yerel


ŞEHİR & TOPLUM

yönetimden merkezi yönetime, sivil toplum kuruluşlarından üniversitelere, özel sektörde hizmet sunan firmalardan kamu kurum ve kuruluşlarına kadar geniş ölçekte etki ve sorumluluk alanında hayata geçirilebilir. Salgının etkilerini birincil dereceden gözlemlediğimiz kent yaşantısında geliştirilebilecek strateji ve uygulamalar incelendiğinde; yapı ve nüfus yoğunluğunun büyükşehirlerde yığılmış olmasının karantina süreçlerini yönetimsel açıdan zora soktuğu tespit edilmiştir. Kendine yeten, kollektif yaşamı ön plana çıkaran bir planlama anlayışı ile bu zorluk ve salgın sürecinde yaşanabilecek olası riskler azaltılabilir (Baysal, 2020; Candan, 2020). Bu süreçte kentsel tarımın önemi daha çok anlaşılmıştır. Kent bahçeleri, orman çiftlikleri, hobi bahçeleri gibi gıda üretimine ilişkin yeni bakış açılarının geliştirilmesi gerekmektedir. Ayrıca, insan dışında tüm canlıların birlikte yaşayabileceği, ekoloji temelli kaygıların ön plana çıktığı yeni tarımsal üretim süreçleri üzerinde politikalar geliştirilmelidir. İnsanın doğanın üstünde olmadığının anlayış olarak kabul edilmesi gerektiği ortadadır. Tarım, sağlık, hukuk, yönetim/yönetişim, teknoloji ve çevre gibi disiplinlerde birlikte çalışabilirliğin ve ortak çalışmalar üretilmesinin fiziki mekana yansıtılması çok önemli bir hale gelmiştir. Kent yaşamında etkileri küresel ölçekte gözlenen bir diğer konu ise doğal alanların yanlış kentleşme politikaları sebebi ile yapılaşmaya açılması, yapı yoğunluklarının/ kat sayılarının fazla olması gibi sebepler salgın riskini artıran önemli faktörlerdir. Mevcut durumda olumsuz etkilerinin görüldüğü ve kentleri zorlayan yayılmacı kentleşme politikalarının yeniden sorgulanması gerekliliği ortadadır (Paköz, 2020). Yapılı çevrede meydana gelen değişimler incelendiğinde, bu süreçte kamusal alanlara gelen yasaklar sebebiyle bireyler kendilerine ait açık alan ve/veya bahçe ihtiyacına yönelmişlerdir. Özellikle balkonlar, doğal havalandırma ve ışıklandırmadan yeterince yararlanılamayan

yapılar insanların artık tercih ettiği kullanımlar olmayacaktır. Yalnızca bireylerin açık veya yeşil alan kullanımlarına yönelmesi değil, aynı zaman halkın kullanımına hizmet eden kentsel açık ve yeşil alanların nitelik ve niceliği üzerine düşünmek ve gözlenen eksikliklerin giderilmesi için politikalar üretilmesi gerekmektedir. Pandemi sürecinde özellikle büyükşehirlerde mevcut kentsel açık ve yeşil alanların nitelik ve nicelik olarak yetersiz olduğu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, vatandaşların yerleşme tercihleri kırsal nitelikli alanlara yönelmiştir. Bu tercihin doğal sonucu olarak kırsal yaşamın kentsel yaşama göre ağırlık kazanmasının, kentsel arsa ve arazi değerlerini de önemli ölçüde etkileyeceği orta ve uzun vadede yapılan tahminler arasında yer almaktadır. Fiziksel mekanda uygulanabilecek stratejiler arasında mevcut kentsel kullanımların kriz anında dönüştürülebilmesi de yer alabilir. Bu dönüşüm kısa vadede kriz yönetimi bakımından oldukça önemli bir avantaj sağlayacaktır. Konferans merkezlerinin ve havalimanlarının kullanımlarının yataklı hastaneye dönüştürülmesi bu dönüşüme örnek olarak verilebilir. Kentsel açık ve yeşil alanların yanı sıra, kent yaşantısında önemli yeri olan kamusal alanların kullanımları üzerine yeniden düşünmek gerekliliği yine bu dönemin tecrübelerinden biri olmuştur. Her ne kadar afetler ve şoklar karşısında kamusal mekandan ziyade bireysel yaşam alanları tercih ediliyor olsa da kamusal mekanlar kent yaşamında varlıklarını güçlü bir şekilde sürdürmeye devam edeceklerdir. Ancak bu alanların tasarımına ilişkin yeni kararlar/politikalar geliştirilebilir. Buna ek olarak, Avrupa’da pandemi sonrasında hem kamusal hem de özel alan kullanım değişiklikleri meydana gelmiştir. Restoranlar, çocuk oyun alanları ve parklar gibi sosyalleşme alanlarında fiziksel/sosyal mesafeyi baz alan yeni uygulamalar hayata geçirilmektedir. Yerel yönetimler, özellikle kamusal alanlar için yeni çözümler üretmeye çalışmaktadır. Malzeme seçimi, sosyal mesafeye göre konumlanma

95


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

gibi çözümler araştırılmaktadır. Tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve bireysel ölçekte üretime yönelme söz konusu olmuştur. Yakın bir gelecekte, kendine yeten mimari çözümler, bahçeli müstakil konutlar, avlulusofalı geleneksel mimari örneklerinin uyarlamaları planlı kentleşme sürecinde kentsel yoğunluğun seyreltildiği yeni bir süreç yaşanması beklenmektedir. Yoğun nüfusun yaşadığı kentlerde pandemi sürecinde vaka sayısının artmasına ve salgının hızla yayılması neden olan ulaşım faaliyetleri de olası risklerin ve kentsel kırılganlığın azaltılması adına mutlaka revize edilmesi gereken stratejiler arasında yer almaktadır. Büyükşehirlerde toplu ulaşım imkanlarının salgının yayılmasını ciddi oranda etkilediği, özellikle trafik sıkışıklığının fazla olduğu saatlerde bu riskin daha çok arttığı tespit edilmiştir. Ayrıca yeni normal dönemde çalışma modellerinin değişmesiyle evden çalışan (home-office) kesimin ciddi oranda arttığı ve mevcut toplu ulaşım imkanlarının önceki dönemlerdeki kadar yoğun kullanılmadığı gözlemlenmiştir. Toplu taşıma imkanlarının salgın dönemlerinde pek güvenli bir alternatif olmadığından kent yaşamında bisiklet kullanımının yaygınlaştırılması önemli bir strateji olacaktır. Buna bağlı olarak, havalimanı, köprü, şehir hastaneleri gibi büyük ölçekli yatırımların günün ihtiyaçlarına göre önceliklendirilmesi konusunda daha dikkatli olunması gerektiği ortaya çıkmıştır. Örneğin, ulaşım sektörüne yapılan yatırımlar bu dönemde işlevsel olmazken, sağlık alanında yapılan yatırımlar salgının yayılma riskini ve tedavi sürecindeki olası aksaklıkların önüne geçmiştir. Salgınla mücadele döneminde hem bireysel hem de toplumsal ölçekte ekonomik koşulların yön değiştirdiğine ve yeni çözümler gerektiren öncelikli bir alana dönüştüğüne tanıklık edilmiştir. Pandemi sürecinde tek sektörlü ekonomik yapıların veya yalnızca yerelden beslenen sektörlerin dayanıklı olmadığı ve ayakta kalmadığı gözlemlenmiştir.

96

Özellikle turizm sektörü buna iyi bir örnektir. Yeni normal dönemde hem kendi kendine yetebilen hem ulusal ve uluslararası ölçekte etkileşime girip rekabetçilik becerisini artıran bir yaklaşım tercih edilmesi sektörel kırılganlığın azaltılması bakımından gereklidir. Ayrıca, sanayi alanlarının kent içinde desentralizasyonu, tarım alanlarının imara açılması, turizm temelli kullanımlar için konuttan hizmet ve konaklamaya dönüştürülen uygulamaların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir (Candan, 2020). Pandemi sürecinin önemli tecrübelerinden bir diğeri de tasarımcıların ve fiziki mekana eli değen teknik kişilerin mutlaka halk sağlığı uzmanlarıyla çalışması ve birlikte hareket etmesi gerekliliğidir (Candan, 2020). Halk sağlığı konusunun yalnızca afet veya salgın dönemlerinde değil, aynı zamanda nüfusun büyük çoğunluğunun kentlerde yaşadığı günümüzde toplumsal yaşantının önemli bir parçası olduğu açıkça ortadadır. Kentlerin olası kriz durumları için hazırlıklı olabilmesi adına teknolojik imkanlardan daha fazla yararlanılması ve bu gereklilik zemininde teknik altyapı, ulaşım, sağlık gibi kent hayatının önemli öğelerine ilişkin güncel veritabanlarının oluşturulması oldukça önemli uygulamalar arasında yer almaktadır. Merkezi ve yerel ölçekte kentsel sistemlerin sorunsuz biçimde yönetilmesi sürecinde özellikle fiziksel mekâna referans veren çalışmalarda sıklıkla başvurulan Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) ve Uzaktan Algılama (UA) yöntemlerinin kullanımının yaygınlaştırılması geliştirilebilecek politikalar arasında yerini almaktadır. Sonuç olarak, bireylerin, toplumların ve yönetimlerin bakış açılarını ve süregelen uygulamaların temelinden sarsan ve değişime zorlayan bir pandemi süreci yaşanmaktadır. Kent planlamadan sosyolojiye, kamu yönetiminde bilişim teknolojilerine kadar pek çok alanda uzman kişiler tarafından yeni normal koşullarına kısa zamanda dönülebilmesi adına yoğun


ŞEHİR & TOPLUM

bir emek harcandığını görmekteyiz. Nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı kentlerin olası afet ve/veya kriz durumları karşısında ne kadar kırılgan olduğu ve mevcut imkanlarıyla yeni durumlara uyarlanabilme kapasitesinin ne kadar düşük olduğu pandemi sürecinin en önemli tecrübelerinden biridir. Kent planlama disiplini bağlamında kırılganlığın azaltılabilmesi ve uyarlanabilme kapasitesinin arttırılabilmesi için geliştirilecek ve ortak çalışmalar üretilebilecek pek çok strateji ve politika vardır. İşbirliği ve eşgüdümle farklı disiplinlerin ortak paydada buluşması sağlanarak, kentsel yaşamın “bireyleri hasta eden alanlar” olmaktan çıkartılması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, her kriz bizlere yeni bir şeyler öğretir (Bilgili, 2020). KAYNAKÇA Baysal, C.U. (2020). Pandemi Sonrası Kentler,https:// www.youtube.com/watch?v=70iwfkZT6aU, Erişim Tarihi: 3 Haziran, 2020. Çıdamlı, Ç. (2020). Pandemi Sonrası Kentler,https:// www.youtube.com/watch?v=70iwfkZT6aU, Erişim Tarihi: 3 Haziran, 2020.

URL 1 - https://thecityfixturkiye.com/kovid-19 sehir-planlamasini-nasil-etkileyecek/, Erişim Tarihi: 9 Haziran, 2020. URL2-www.arcgis.comapps/MapJournal/ indexhtml?appid=ab9e15ba92284e 0f814eeabbbf6b9d9a,Erişim Tarihi: 9 Haziran, 2020. URL3-wrisehirler.org/haberler/kentlerin-E2%80% 9Cak%C4%Bllanmas%C4%B1%E2%80%9Dnapandemi-etkisi, Erişim Tarihi: 9 Haziran, 2020. URL4-http://www.kadikoyakademi.org/ ko ro n av i r u s - s o n ra s i - ke n t l e r - c ov i d -1 9 kentsel-hayati-radikal-bir-sekilde-nasildegistirebilir/, Erişim Tarihi: 9 Haziran, 2020. URL5-https://covid19.who.int, Erişim Tarihi: 9 Haziran, 2020. URL6-https://covid19.saglik.gov.tr/, Erişim Tarihi: 9 Haziran, 2020. URL7-https://play.google.com/store/apps/ details?id=tr.gov.saglik.hayatevesigar&hl=tr, ErişimTarihi: 9 Haziran, 2020.

Dodurka, T. (2020). Korona Virüs Sonrası Bizi Neler Bekliyor?, https://www.youtube.com/ watch?v=LXJIlAZByEc, Erişim Tarihi: 3 Haziran, 2020. Erkip, F. (2020). Salgın Sonrası Kentler Nasıl Değişmeli?, Ankara Gündemi. https://www. youtube.com/results?searchquery=Salg%C4% B1n+Sonras%C4% B1nda+Kentler, Erişim Tarihi: 3 Haziran, 2020. Köksal, G. (2020). Pandemi Sonrası Kentler,https:// www.youtube.com/watch?v=70iwfkZT6aU, Erişim Tarihi: 3 Haziran, 2020. Paköz, M. Z. (2020). Azman Kentlerin Sonu Mu? Salgın Sonrasında Kentsel Planlama, Toplumsal Yapı Araştırma Programı, https:// tyap.net/aks, Erişim Tarihi: 3 Haziran, 2020.

97


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…gerek COVID-19 hastalığı gerekse başka bir tehlike kaynağı olsun, bu tip durumlarla baş edebilmenin en temel yolu multidisipliner ve multisektörel bir yaklaşımın uyum içinde benimsenmesi ve uygulanmasıdır. Afetlerle mücadelenin iyileştirilmesi fiziki, sosyal, idari ve ekonomik yönleriyle değerlendirilmeli, tüm bu yönlerin farklı paydaşların eşgüdümü içinde ele alınması gerektiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla afetle mücadele kapasitesi nicel ve nitel bileşenlerin bir arada değerlendirmesiyle anlaşılabilir...

98


ŞEHİR & TOPLUM

COVID-19 SALGINININ AFET RİSKİ KAVRAMI ÇERÇEVESİNDEN İNCELEMESİ

garsonun üstüne konar. Kadınların aksine garson sakin ve kendinden emin bir şekilde durur, böceğin hareketlerini gözlemler ve panik yapmaz. Uygun anı bekleyerek usulca böceği yakalar ve restorandan dışarı atar.

E m i n

Nitekim afet literatüründe, “afet riski” kavramı hikâyede yer alan dört farklı durumun birer değişken olarak ele alınmasıyla tariflenir.

G

Y a h y a

M e n t e ş e *

oogle CEO’su Sundar Pichai’ye atfedilen “hamam böceği teorisi”nde bir hikâye anlatılır1. Bu hikayede bir restorandaki kadın misafirlerden birinin üstüne hamam böceği konar. Kadın bu durumdan dolayı büyük bir panik yaşayarak ayağa sıçrar ve büyük bir telaş içinde bir sağa bir sola ani hareketlerle üzerindeki böcekten kurtulmaya çalışır. Bu paniğe kadının masasındaki arkadaşları da ortak olur ve restoranda ciddi bir kaos yaşanır. Bu esnada kadın hamam böceğinden kurtulur ama bu sefer de hamam böceği diğer kadının üstüne konar ve o da aynı panik ile böcekten kurtulmaya çalışır. Tam da olay daha dramatik hale gelecekken, restoranda çalışan bir garson yardımcı olmak için yaklaşır ve o esnada hamam böceği 1

Bu hikaye bana toplumların maruz kaldıkları deprem, sel, heyelan, iklim değişimi veya terör gibi tehlikeler karşısındaki tutumlarını anımsattı. Örneğin bu hikâyedeki hamam böceğini “deprem” olarak, kadınların ve garsonun davranışlarını da iki farklı toplumun deprem karşısındaki davranış biçimleri olarak ele alalım. Her iki toplum da deprem tehlikesine maruz kalmış olmalarına rağmen, birinci gruptakiler depremle nasıl başa çıkacağını bilmediği ve tehlikeye hazırlıksız olduğu için çok büyük bir kargaşa yaşarken, ikinci gruptakiler depremin nasıl sonuçlar doğurabileceğini bildiği ve kendini buna göre hazırladığı için depremle etkin bir şekilde mücadele edip riski bertaraf etmiştir.

Afet Riski =

Tehlike X Maruziyet X Hasar Görebilirlik Mücadele Kapasitesi

Bu denklemi hikayemize uyarlayacak olursak: Afet riski = Hamam böceğinin insana zarar verme potansiyeli, Tehlike = Hamam böceğinin nitelikleri, Maruz Kalma = Hamam böceği ile karşılaşma olasılığı, Hasar görebilirlik = Maruz kalan kişilerin niteliklerinin oluşturduğu zarar görme potansiyeli,

* Dr., İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdür Yardımcısı https://www.linkedin.com/pulse/cockroach-theory-beautiful-speech-sundar-pichai-brahmbhatt-cswe-/

ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

99


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Mücadele Kapasitesi = Kişilerin ortaya çıkan durum ile mücadele etme yetkinliği olarak tanımlanabilir. Restoranda yaşanan bu tatsız durum ile hayatımızda olsa olsa bir iki kere (bazı kişiler için hiçbir zaman) başımıza gelebilecek deprem gibi doğal bir tehlike arasında ilişki kurmamın nedeni, esasen her iki olayın da yarattığı etkinin aynı kriterlerle çok basit bir şekilde tanımlanabiliyor olmasıdır. Spektrumu biraz daha genişletecek olursak, günlük hayatımızda karşılaştığımız bütün sorunlar ve bu sorunların doğurduğu sonuçlar aynı şekilde tanımlanabilir. Var olan bir soruna maruz kalma ihtimalimiz, kişisel niteliklerimiz ve sorunla baş edebilme potansiyelimiz sorunun ne şekilde sonuçlar üreteceği üzerinde belirleyicidir. Tek fark ölçektir: Bir böcek ile olan imtihanımız sorunların belki de en küçüğü ve yalnızca bizi etkiliyor iken, deprem ile olan imtihanımız toplumsal ve hatta küresel ölçekte sonuçları olabilen bir afet olarak tezahür edebilmektedir. Uluslararası literatürde “resilience” olarak tanımlanan Türkçe’de ise “esneklik”, “dirençlilik”, “dayanıklılık” veya “rezilyans” gibi kelimeler ile karşılanmaya çalışılan kavram da tam olarak bu süreci tanımlayan bir kelime olarak ortaya çıkmıştır. Psikoloji ve sosyoloji alanlarında daha çok “esneklik” olarak kullanılan bu kavram son yıllarda afet literatüründe çok daha sıklıkla kullanılmaya başlanmış ve kabul görmüştür. Birleşmiş Milletler Afet Riskini Azaltma Ofisi (UNDRR) “resilience” kavramını, bir sistem, topluluk veya toplumun maruz kaldığı tehlikelere etkin bir şekilde direnç gösterme, karşı koyma, adapte olma, dönüşme ve iyileşme kabiliyeti olarak tanımlamaktadır2. Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere afet risk yönetim sürecindeki tüm adımlar tek bir kelimede (resilience) bütünleştirilmiş gözükmektedir3. 3

100

COVID-19’un ilk ortaya çıkışı ve aradan geçen yaklaşık 9 aylık süreç dikkate alındığında, insanlığın bu salgın ile olan mücadelesini de bu çerçevede değerlendirmek gayet mümkün gözükmektedir. Afet riski denklemi ile ilişkilendirecek olunursa, virüsün varlığı “tehlike” parametresine karşılık gelmektedir. “Maruz bulunma” toplumların virüse maruz kalma potansiyelini, “hasar görebilirlik” virüsten dolayı zarar görme seviyesini, “mücadele kapasitesi” ise virüsün etkisinin azaltılmasına yönelik alınan önlemlerin ve yürütülen uygulamaların yetkinliğini ifade etmektedir. COVID-19 salgınını afet riski ve dayanıklılık kavramları çerçevesinde irdeleyebilmek için bu parametreler temel alınarak değerlendirme yapmakta fayda vardır. Bu sayede hem riskin boyutu, hem de insanlık olarak dayanıklılık seviyemiz hakkında daha net bir fikre sahip olabiliriz. COVID-19 TEHLİKESİ COVID-19 her ne kadar “yeni koronavirüs” olarak tanımlansa da türediği köken olan koronavirüs ailesinin bilim insanları tarafından büyük ölçüde bilinen bir virüs grubu olduğu belirtilmektedir (Menachery ve diğ., 2015). Bu bağlamda, koronavirüslerin karakteristikleri, COVID-19’un anlaşılmasına ışık tutmuştur. Mevcut bilgiler ışığında koronavirüslerin yarasalardan insanlara dolaylı veya dolaysız olarak geçebildiği kabul edilmekte, bu durumun virüsün patlak verdiği Çin’in Wuhan bölgesi ve çevresinde çok olası olduğu bilinmektedir. Buna ek olarak diğer koronavirüs türleri gibi, COVID-19’un insandan insana öksürme, hapşırma veya konuşma vasıtasıyla ve damlacık yoluyla bulaştığı tespit edilmiştir. Virüsün yüzeylerde de yaşamını belli bir süre (3-5 saat) devam ettirdiği, bu yüzeylerde gerçekleşen temas sonucunda da insandan insana dolaylı olarak bulaşabildiği belirtilmektedir. COVID-19’un kuluçka süresinin 5-15 gün aralığında değiştiği

2 https://www.undrr.org/terminology/resilience Bu yazıda “resilience” kelimesinin karşılığı olarak (tam olarak karşılamadığı bilinmekle birlikte) “dayanıklılık” kelimesi tercih edilmiştir.


ŞEHİR & TOPLUM

tespit edilmiştir (Petersen ve Gökengin, 2020). Bu bilgilerle beraber, COVID19’un tehlike potansiyelini belirleyebilmek deprem veya sel gibi doğal tehlikelerle kıyaslandığında pek kolay gözükmemektedir. Örneğin depremin belli bir zaman aralığında olma olasılığı ve büyüklüğü üzerine analitik çözümlemeler yapılabilmektedir. Ancak aynı şeyi bu virüs için veya herhangi bir salgın için söylemek pek mümkün değildir. Geliştirilebilecek bir yaklaşım virüsün sıçramış olduğu ülkelerle olan temas yoğunluğunu dikkate almak olabilir. Örneğin Çin’in Wuhan bölgesiyle ticari, endüstriyel vb. ilişki içinde olan herhangi bir şehrin de tehlikeden etkilenme ihtimali daha yüksektir denilebilir. COVID-19’A MARUZ KALMA Virüsün nitelikleri dikkate alındığında özellikle nüfusun ve insan aktivitesinin yoğun olduğu bölgelerde insanların virüse daha fazla maruz kaldığı bilinmektedir. Özellikle toplu taşıma, hastane, ofis, kültür-sanat (konser, tiyatro, sinema vb.) aktiviteleri gibi insanlar arası etkileşimin yüksek seviyede olduğu ortamlarda bulaşma olasılığının arttığı ifade edilmektedir. Dolayısıyla bu ortamlarda bulunan insanların virüse daha fazla maruz kalma ihtimalinin olduğu bilinmektedir. Yine daha yoğun yerleşim birimlerinde (birim alan başına düşen kişi sayısının yüksek olduğu yerlerde) virüse maruz kalma olasılığının daha yüksek olduğu kabul edilmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, maruz kalma seviyesinin anlaşılabilmesinde kişiler arası temas yoğunluğunun bilinmesi büyük önem taşımaktadır. Nitekim Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülmekte olan ve ilk olarak özellikle Güney Kore’de etkin bir şekilde uygulandığı belirtilen filyasyon çalışmaları da bu yaklaşımla yürütülmekte, hastaların temas ettiği tüm kişilerin tespit edilmesi hedeflenmektedir. Dolayısıyla belirli bir alanda/şehirde/ülkede maruz kalma seviyesinin tespiti, tehlikeyi (virüsü) taşıma 4

potansiyeli olan kişileri ile temas etme olasılığı bulunan kişilerin belirlenmesine dayanmaktadır. COVID-19 KARŞISINDA HASAR GÖREBİLİRLİK COVID-19’un özellikle belli kesimlerde çok daha yıkıcı etkisi olduğu istatistiklerle de kanıtlanmıştır. Virüsün bulaşma potansiyelinin herhangi bir nitelikten bağımsız olarak maruz kalan herkes için eşit olduğu kabul edilmekle birlikte, spesifik olarak 60 yaş üstü, kalp veya akciğer ile ilgili kronik rahatsızlıkları bulunan ve sosyo-ekonomik statüsü görece düşük olan kişilerin diğer kişilere nazaran virüsten daha fazla etkilendikleri tespit edilmiştir. Virüsün akciğer fonksiyonlarını bozması ve sonuç olarak da zatürreye neden olarak etkisini sürdürmesi sebebiyle 60 yaş üstü ile kalp veya akciğer ile ilgili kronik rahatsızlıkları bulunan kişilerin virüsten daha fazla etkilenmeleri biyolojik/fiziksel olarak normal karşılanmaktadır. Buna karşın özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde sosyoekonomik statüsü düşük olan kesimlerde hayatını kaybetme oranlarının yüksek olması sağlık hizmetlerine erişimden yoksun olma durumu ile açıklanmaktadır. Dolayısıyla virüs karşısındaki hasar görebilirliğin anlaşılmasında hem biyo-fiziksel, hem de sosyo-ekonomik kriterlerin belirleyici olduğu görülmektedir. COVID-19’LA MÜCADELE KAPASİTESİ Virüsün 31 Aralık’ta Çin’in Wuhan kentinde varlığının kabulünden itibaren, aşamalı olarak virüs ile mücadele yöntemleri geliştirilmiştir. Virüsün niteliklerinin ve yayılma trendinin anlaşılması ve mücadele stratejisinin belirlenmesinde kritik eşik olarak DSÖ’nün pandemi ilanı kabul edilebilir. Ancak 31 Aralık ile DSÖ’nün küresel salgın ilanı arasında 70 günden fazla zaman aralığı bulunmaktadır. Bu zaman aralığının bu kadar uzun olmasının, virüs ile baş etmede önemli bir handikap oluşturduğuna dair eleştiriler bulunmaktadır4.

https://www.emerald.com/insight/content/doi/10.1108/OXAN-DB251288/full/html

101


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Bununla birlikte son 9 aylık süreçte, virüsün etkisini azaltacak yöntemler kesinleşmiş gibi gözükmektedir. Bireysel açıdan bakıldığında; sosyal mesafenin korunması, maske ve koruyucu ekipman kullanımı ile el hijyeninin sağlanması en temel kriterler olarak ön plana çıkmaktadır. Bireysel olarak alınabilecek bu önlemlere ek olarak, kurumsal yaklaşımlar da büyük önem taşımaktadır. Devletler tarafından yürürlüğe konulan sokağa çıkma kısıtlamaları, okulların kapatılması, sportif ve kültürel faaliyetlerin sonlandırılması, ulusal-uluslararası yolculukların yasaklanması ve ofis hayatının eve taşınması gibi uygulamalar mücadele kapasitesini artıran etkenler olarak tespit edilmektedir. Mücadele kapasitesinin en belirleyici etmenleri arasında değinilmesi gereken bir diğer madde de sağlık hizmetleri sistemidir. Proaktif bir yaklaşım benimseyen, fiziki altyapısı ve yetişmiş insan gücü bulunan ülkelerde sağlık hizmetlerinin daha verimli yürüdüğü ve hasta iyileşme oranlarının daha yüksek olduğu görülmektedir. Bu hizmetlerin sağlanmasında “sosyal devlet” anlayışının hâkim olduğu ülkelerin daha başarılı olduğu da ifade edilebilir. İSTANBUL VE COVID-19 SALGINI Türkiye özelinde bakıldığında İstanbul’un, beklendiği şekilde en çok vakanın meydana geldiği kent olması itibarıyla; salgının şehir genelindeki etkisinin analiz edilmesi gelecekteki olası salgınların veya benzeri durumların anlaşılması için büyük önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, bu bölümde COVID-19 salgınının İstanbul genelindeki seyri, tehlikenin boyutu, maruz kalma seviyesi, hasar görebilirlik durumu ve mücadele kapasitesi kavramları temel alınarak irdelenmektedir. Yapılan incelemedeki temel hedef COVID-19 salgınının belirli bileşenler doğrultusunda analiz edilebilmesini sağlayacak bir yaklaşım ve metodolojinin geliştirilmesidir. Değerlendirmelerde salgının

102

İstanbul’daki yayılımı sürecinde ortaya çıkan bulgular ve mevcut bilgilerden yola çıkarak hareket edilmiştir. Dolayısıyla gerçekleştirilen değerlendirmelerde belirsizlik olduğu dikkate alınmalıdır. İstanbul’da COVID-19 Tehlike Değerlendirmesi COVID-19 hastalığının yurt dışı kaynaklı olması nedeniyle, İstanbul’un tehlike analizinin yapılabilmesi ancak yurt dışı ilişkisi ile açıklanabilir. Nitekim Türkiye’de meydana gelen ilk ölümlü vakanın 17 Mart’ta yine Çin kaynaklı bir temastan kaynaklandığı Sağlık Bakanı tarafından ifade edilmiştir. Bu doğrultuda Türkiye’nin başta Çin ve diğer ülkelerle olan temasına bakılacak olursa; 3 Şubat’ta Çin ile olan tüm uçuşların durdurulmasını takiben yurt dışı uçuşlar diğer ülkeler ile de kademeli olarak iptal edilmeye başlanmış ve nihayetinde 27 Mart itibarıyla tüm yurt dışı uçuşlar iptal edilmiştir. Yine bu süreçte tüm sınır kapıları da kademeli olarak kapatılarak yurt dışı ile karayolu ve denizyolu ulaşımı da tamamen durdurulmuştur. Özetlenecek olursa, 31 Aralık 2019 tarihinde Çin’de virüsün bulunduğunun ilk duyurulmasından 3 ay sonra, Türkiye yurt dışı ile olan tüm ulaşım bağını kesmiştir. Dolayısıyla Türkiye genelindeki ve İstanbul’daki COVID-19 tehlikesini analiz edebilmek için bu üç aylık dönemde Türkiye’ye yurt dışından giriş yapmış kişilerin yoğunluğuna bakmak anlamlı olacaktır. Ocak-Mart 2020 döneminde Kültür ve Turizm Bakanlığının 2020 Ocak-Mart turizm istatistik verilerine göre toplam 5.452.000 yurt dışı kaynaklı ziyaretçi Türkiye’ye giriş yapmıştır. Ziyaretçilerin %70’i hava yolunu kullanmış ve %55,52’si de (toplam 2.353.286 kişi) İstanbul’a giriş yapmıştır. Bu istatistikler COVID-19 pandemisinin Türkiye’deki merkezinin İstanbul olmasını da açıklamaktadır. İstanbul Türkiye’nin geri kalanının toplamından daha yüksek seviyede potansiyel tehlikeye ev


ŞEHİR & TOPLUM

sahipliği yapmıştır. Yurt dışı ziyaretçilerin bu dönemdeki ülkeye girişlerinin, azalan bir eğilimle devam ettiği görülmektedir. Ocak ayında herhangi bir önlem alınmadığı, ancak Şubat ayı ve özellikle de devam eden Mart ayında, girişlerin önemli oranda azaldığı görülmektedir. Bir önceki seneye kıyaslandığında, Ocak ve Şubat aylarında girişlerin sırasıyla %14,37 ve %3,9 arttığı, Mart ayında ise %64,73 oranında azaldığı görülmektedir. Bu durum, önlem amaçlı gerçekleştirilen yurt dışı giriş çıkış yasakları ile doğrudan ilişkilidir.

belirlenebilmesi için filyasyon çalışmalarında benimsenen prensibe paralel biçimde, hastalık potansiyeli olan kişiler ile temas etmiş kişilerin sayısal büyüklüğünün anlaşılması gerekir. Ülkemizde yurt dışından giriş yapan kişilerin önlem amacıyla 14 günlük karantinada tutulmaları

da

bu

yaklaşımı

destekler

niteliktedir. Dolayısıyla, İstanbul için COVID-19 maruz kalma seviyesinin belirlenebilmesi, Ocak-Mart 2020 döneminde yurt dışından gelen kişilerin yaşadıkları yerlerin dağılımı, aile büyüklükleri, iş yeri konumları, temas

YURT DIŞI ZİYARETÇİ

2019'a Göre Değişim Oranı (%)

kurdukları kişilerin sayısı ve konumu, gün içindeki hareketlilik seviyesi gibi detayların bilinmesine bağlıdır. Ancak bu veriyi ortaya çıkarmak ve bir araya getirmek içerdiği detaylar ve kapsamı dolayısıyla mevcut durumda mümkün gözükmemektedir. Bununla

birlikte

COVID-19’un

salgına

dönüşme süreci incelendiğinde, maruz kalma Şekil 1. Ocak-Mart 2020 döneminde İstanbul’a yurtdışı kaynaklı girişler.

Virüsün kaynağının Çin olması sebebiyle, bu dönemde ülkemize giriş yapan Çinli ziyaretçi sayısının bilinmesi de ayrıca önem taşımaktadır. Bu çalışma kapsamında böyle bir veriye ulaşılamamış olmakla birlikte 2019 yılında 426 bin 344 Çinli turistin Türkiye’yi ziyaret ettiği bilinmektedir5. Bu sayının normal şartlar altında bu yıl da aynı seviyede seyretmesi ve her ay eşit sayıda ziyaretçinin geldiği kabul edilirse, Ocak ayı itibariyle Çin’den Türkiye’ye yaklaşık 36.000 turistin gelmiş olduğu öngörülebilir ve bu durumun da tehlike potansiyelini artırdığı söylenebilir. 3 Şubat 2020 tarihinde Çin-Türkiye uçuşlarının yasaklanması dolayısıyla Şubat ve Mart ayları dikkate alınmamalıdır.

potansiyelini artıran en önemli faktörlerden birinin nüfus açısından yoğun olan yerleşim birimlerinde yaşamak olduğu bilinmektedir. Mevcut veriler nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu yerlerde, virüsün daha hızlı yayıldığı ve daha fazla kişiyi etkilediğini göstermektedir. “Sosyal mesafe” uygulamasının hastalıktan korunmada en etkin yöntemlerden biri olduğunun ifade edilmesi de bu durumu geçerliğini kanıtlamaktadır. İstanbul

geneline

bakıldığında

nüfus

yoğunluğu ile ilgili analiz yapmanın mümkün olduğu görülmektedir. Nitekim hâlihazırda, İstanbul’un tüm mahalle ve ilçeleri için nüfus ve mekânsal kullanım türlerine (kentsel, tarım, sanayi, ticaret vb.) ilişkin detaylı bilgiler kolaylıkla erişilebilir durumdadır.

İstanbul’da COVID-19’a Maruz Kalma Değerlendirmesi

Bu çalışmada da söz konusu verilerin açık

İstanbul’da COVID-19 maruz kalma seviyesinin

İstanbul için ilçe bazlı nüfus yoğunluğu

5

olarak sunulduğu kaynaklardan yararlanılarak

https://tr.euronews.com/2020/02/01/havayollar-n-n-cin-seferleri-durma-noktas-na-geldi-turkiye-ne-kadar-cinli-turisti-ag-rl-yo

103


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

KENTSEL ALAN (km 2 )

Şekil 2. İstanbul’da ilçe bazlı kentsel alan kullanımı (Kaynak: Corine Arazi Örtüsü, 2018).

hesaplanmıştır. Birçok çalışmada nüfus yoğunluğu hesaplanırken genellikle verili bir alanda (şehir/ilçe/mahalle) yaşayan kişi sayısının toplam alana bölünmesi ile hesaplanmaktadır. Ancak bu hesaplamada, insan nüfusunun yer almadığı ve yerleşim alanlarının dışında bulunan tarım arazileri, sulak alanlar, göl-göletler, ormanlar gibi doğal fonksiyonlar içeren alanlar da hesaba katıldığı için nüfusun tam olarak ne kadar yoğun bir yerleşimde yaşadığı anlaşılamamaktadır. Dolayısıyla bu çalışma kapsamında yürütülen analizde, yalnızca yerleşim birimlerinin yer aldığı kentsel kullanım fonksiyonları temel alınmıştır.

Copernicus Programı kapsamında üretilen

Nüfus yoğunluğu analizinde girdi olarak kullanılan nüfus bilgisi 2019 yılı için yayınlanmış olan TÜİK Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) veri tabanından temin edilmiştir. Kullanılan bir diğer veri seti ise Avrupa Birliği

Bu iki veri setinden yola çıkarak yapılan

Corine Arazi Örtüsü (Corine Land Cover) olmuştur. Corine Arazi Örtüsü verisi İstanbul geneli için derlenerek her bir ilçenin arazi kullanım dağılımı yapılmıştır. Kentsel alan genişlikleri incelendiğinde görece olarak yeni gelişmeye başlayan Arnavutköy ilçesinin en yüksek kentsel alan kullanımına sahip olduğu görülmektedir. Nüfus açısından bakıldığında ise Esenyurt, Küçükçekmece ve Bağcılar gibi ilçelerin çok büyük nüfus sayılarına sahip olduğu görülmektedir.

nüfus yoğunluğu analizleri sonucunda ise en yüksek nüfus yoğunluğunun Gaziosmanpaşa, Güngören ve Esenler ilçeleri olduğu tespit edilmiştir.

NÜFUS

Şekil 3. İstanbul’da ilçe bazlı nüfus sayıları (Kaynak: TÜİK).

104


ŞEHİR & TOPLUM

Nüfus Yoğunluğu (nüfus/alan)

Şekil 4. İstanbul’da kentsel nüfus yoğunluğu.

Bu veri olası bir tehlikeyle karşılaşma durumunda (tehlikenin o ilçe sınırlarına uğraması durumunda) maruz kalma olasılığı en yüksek olan ilçeleri vermektedir. Unutulmamalıdır

ki

COVID-19’a

maruz

kalma potansiyelini daha detaylı ve gerçeğe yakın

hesaplayabilmek

de

belirtildiği

ele

alınan

gibi

için

daha

filyasyon

kriterlerin

önce

sürecinde

dikkate

alınması

büyük öneme sahiptir. Ancak bu analizler çerçevesinde

ihtiyaç

duyulan

verilerin

hâlihazırda var olmaması, yalnızca nüfus yoğunluğu verisinin dikkate alınabilmesini zorunlu

kılmıştır.

İlerleyen

dönemde

ortaya çıkacak muhtemel veriler sayesinde bu

tip

analizlerin

derinleştirilebileceği

COVID-19 açısından bakıldığında, bu durum özellikle belli kişiler için modellenebilir. Virüsün ilk ortaya çıktığı günden bu yana, belirli özelliklere sahip kişilerin virüsten daha fazla etkilendikleri tespit edilmiştir. Bu gruplar sırasıyla kronik hastalıkları olanlar, 60 yaş üstü kişiler ve sosyo-ekonomik statüsü düşük olan kesimlerdir. Mevcut istatistik ve veriler, COVID-19’un özellikle yaşlılar üzerindeki ölümcüllüğünün çok daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmalarda özellikle 80 yaş üstü kişilerde vaka ölüm oranlarının dünya genelindeki ortalamanın 5 katı ve üzerinde olduğu belirtilmektedir6. Buna ek olarak, bu mevcut istatistikler bu oranın özellikle 60 yaş üstü kişilerden başlayarak artmaya

öngörülmektedir. İstanbul’da COVID-19 Hasar Görebilirlik Değerlendirmesi Hasar görebilirlik afet literatüründe bir yapının/kişinin/toplumun

tehlikeye

maruz

kaldığında olumsuz sonuçların (kayıpların) ortaya

çıkmasına

neden

olan

özellikler

olarak ele alınmaktadır. Örneğin bir deprem bölgesindeki bina yapım standartlarına uygun olmayan bir yapının, deprem karşısındaki hasar görebilirlik seviyesi, standartlara uygun bir yapıdan daha yüksektir.

6

Şekil 5. 30 yaş üstü nüfus ve vaka ölüm oranları (Kaynak: DSÖ).

Dünya Sağlık Örgütü, Covid19 strategy update - 14 April 2020

105


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

başladığını göstermekte7 (Şekil 5) ve yine DSÖ tarafından belirlenen kriterlerde de 60 yaş üstü kesimlerde hastalığın daha ağır geçtiği belirtilmektedir7. Hastalığın cinsiyet açısından bakıldığında da farklılık gösterdiği yine Tablo 1’de yer alan bilgiler ışığında vurgulanabilir. Aynı yaş gruplarındaki erkeklerin, kadınlara oranla daha yüksek ölüm oranlarına sahip oldukları bilinmektedir. Bu durum hasar görebilirlik analizlerinde, 60 yaş üstü erkeklerin kadınlara göre daha kırılgan olarak kabul edilmelerini gerektirmektedir. Bu bakış açısıyla İstanbul genelindeki 60 yaş üstü kişilerin dağılımları incelendiğinde İstanbul genelinde toplam 1.651.974 kişinin 60 yaş üstünde olduğu, bu kişilerin 743.025’inin erkek, 908.949’unun da kadın olduğu görülmektedir (TÜİK). İlçe kırılımına bakıldığında, 60 yaş üstü kişilerin en yoğun olarak yaşadığı ilçelerin sırasıyla Kadıköy, Üsküdar, Küçükçekmece ve Maltepe olduğu görülmektedir. Dört ilçede de 70.000 üstünde 60 yaş üstü nüfus bulunmaktadır. 60 yaş üstü nüfusun ilçelerdeki toplam nüfus oranlarına baktığımızda ise Adalar’ın %27,

Kadıköy’ün %25, Şile’nin %24 ile en yüksek oranlı üç ilçe olduğu görülmektedir. Adalar ve Şile’nin nüfus büyüklükleri görece çok az olduğu için İstanbul geneli ile kıyaslandığında bu oranlar çok önemli gözükmemektedir. Ancak Kadıköy ilçesi, hem 60 yaş üstü nüfusun çok olduğu, hem de toplam nüfus içinde büyük bir yer tuttuğu bir ilçe olması itibarıyla kritik bir yere sahiptir. Daha önce de belirtildiği üzere COVID-19 pandemisindeki belirleyici bir diğer unsur kronik hastalık durumudur. DSÖ’nün açıkladığı kronik hastalık listesi incelendiğinde kardiyovasküler rahatsızlıkları olanlar (hipertansiyon, kalp krizi geçirmiş olanlar veya geçirme riski olanlar), kronik solunum yetmezliği olanlar, diyabet hastaları ve kanser hastalarının bu kategoride değerlendirilmeleri gerektiği belirtilmektedir 8 . DSÖ’nün belirlediği bu kritik hastalıklara ek olarak sigara kullananlar ile böbrek yetmezliği ve kronik karaciğer rahatsızlığı olanların da bu kategoride değerlendirilmesi gerektiğini belirten farklı değerlendirme kriterleri geliştirilmiştir 9-10.

Şekil 6. İstanbul’da 60 yaş üstü kadın ve erkek nüfusu ile toplam nüfusa oran. https://www.epicentro.iss.it/coronavirus/bollettino/Bollettino-sorveglianza-integrata-COVID-19_26-marzo%202020.pdf https://www.who.int/who-documents-detail/covid-19-and-ncds 9 https://www.cdc.gov/coronavirus/2019-ncov/need-extra-precautions/groups-at-higher-risk.html 10 https://www.gov.uk/government/publications/covid-19-guidance-on-social-distancing-and-for-vulnerable-people/ guidance-on-social-distancing-for-everyone-in-the-uk-and-protecting-older-people-and-vulnerable-adults 7

8

106


ŞEHİR & TOPLUM Tablo 1. Türkiye’deki Kronik Rahatsızlıkların Nüfus İçindeki Oranları 11, 12 KRONIK RAHATSIZLIKLAR

NÜFUS İÇINDEKI ORAN

Kalp ve damar sorunları11 Hipertansiyon10 KOAH10 Astım

%12,7 %23,8 %5,0 %4,5 %27,6 %41,10 (erkek) %14,10 (kadın) %19,60 %24,40 (erkek) %15,10 (kadın)

Sigara kullanımı12

Obezite10

%12,13 %0,01 %0,35

Diyabet10 Tüberküloz10 Kanser10

Gerek Türkiye’de gerekse İstanbul’da bu alanda

yapılmış

mekânsal

ve

dağılımını

kronik

hastalıkların

anlayabilmemizi

sağlayabilecek, ilgili kuruluşlar tarafından gerçekleştirilmiş detaylı bir veri kaynağı bulunmamaktadır. Türkiye genelini yansıtan birtakım verilerin İstanbul geneli ile ilgili fikir oluşturabileceği düşüncesiyle Tablo 1’de yer alan veriler derlenmiştir. Bu konu başlığında değerlendirilen bir diğer veri kaynağı ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Deprem ve Zemin İnceleme Müdürlüğü

tarafından gerçekleştirilmiş olan “İstanbul İli Genelinde Afetler Karşısında Sosyal Hasar Görebilirlik Araştırması”dır13. Bu araştırma kapsamında İstanbul ili genelinde olası bir deprem durumu karşısında toplumun hazırlık seviyesi, risk algısı, sosyo-ekonomik statüsü gibi kriterler hane bazlı saha araştırmasına dayalı olarak mahalle ölçeğinde incelenmiştir. Bu kapsamda ele alınan kriterlerden biri de kronik rahatsızlık yaşayan kişilerin hanelerdeki varlığının tespit edilmesi olmuştur. Bu sayede afet durumunda daha da kırılgan olacağı öngörülen kesimlerin mekânsal dağılımlarının

Şekil 7. İlçe bazlı olarak hanelerdeki kronik sağlık sorunu oranı. 11

https://www.tkd.org.tr/TKDData/Uploads/files/Turkiye-kalp-ve-damar-hastaliklari-onleme-ve-kontrol-programi.pdf 12 https://ourworldindata.org/coronavirus-data?country=TUR~OWID_WRL#risk-factors-and-comorbidites 13 https://depremzemin.ibb.istanbul/calismalarimiz/tamamlanmis-calismalar/istanbul-ili-genelindeafetler-karsisinda-sosyal-hasar-gorebilirlik-arastirmasi/

107


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

SOSYO-EKONOMİK STATÜ SEVİYESİ

Şekil 8. İlçe bazlı sosyo-ekonomik statü seviyesi dağılımı.

belirlenebilmesi hedeflenmiştir. Söz konusu çalışma kapsamında elde edilen oranlar Şekil 7’de verilmektedir. Bu veriler değerlendirilirken yürütülen çalışmanın deprem odaklı olarak tasarlandığı, örneklem belirlenmesi sürecinin de bu doğrultuda şekillenmiş olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Dolayısıyla gerçek vaka oranlarından farklılık göstermesi olasıdır. COVID-19 pandemisi sürecinde karşılaşılan bir diğer durum da sosyo-ekonomik açıdan düşük seviyede olan kişilerin salgından daha çok etkilendikleri yönünde olmuştur. Afet literatüründe bu durum özellikle yoksulların afetlere daha çok maruz kaldığı ve daha çok kayba uğradıkları yönündeki temel bulgularla örtüşmektedir. Dünya Bankasının değerlendirmelerine göre, yoksul kesimler kamu hizmetlerinden daha yoksun noktalarda ve kötü koşullarda yaşamakta, iş güvenceleri daha az olmakta, sağlık ve eğitimde tamamen kamu hizmetine bağlı yaşamakta ve birikim seviyeleri çok düşük seviyelerde bulunmaktadır14. Dolayısıyla COVID-19 gibi bir salgın karşısında işini ilk kaybeden, eğitim hizmetinden yoksun kalan, hasta olması durumunda da yalnızca kamu hizmetinden faydalanabilen yoksul kesimler sosyoekonomik olarak daha yüksek seviyedeki kişilerden daha fazla zorluk yaşamaktadır. 14

108

İstanbul’un sosyo-ekonomik durumu bu çerçeveden incelendiğinde çok değişken gelir seviyesine sahip kesimlerin bir arada yaşadığı söylenebilir. Bu durum İstanbul’un ekonomik çeşitliliği ile örtüşmektedir. Bu çalışma kapsamında hasar görebilirliğin anlaşılabilmesi için ihtiyaç duyulan sosyo-ekonomik statü (SES) verileri az önce de değinilen “İstanbul İli Genelinde Afetler Karşısında Sosyal Hasar Görebilirlik Araştırması” çıktılarından yararlanılarak ilçe bazlı olarak derlenmiştir (Şekil 8). Söz konusu çalışmada SES analizi “eğitim düzeyi”, “gelir seviyesi”, “mülkiyet” ve “diğer sahip olunan varlıklar” parametreleri dikkate alınarak, hane görüşmelerinde temin edilen beyanlar esas alınarak hesaplanmıştır. Yine belirtmek gerekir ki söz konusu çalışmada SES analizi temel olarak sosyal hasar görebilirlik analizine altlık olarak kullanmak üzere geliştirilmiştir ve İstanbul genelindeki SES dokusunu birebir sağlaması mümkün olmayabilir. Diğer taraftan verinin yaygınlığı, güncelliği ve ölçeklenebilir olması dolayısıyla bu çalışmada altlık olarak tercih edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre İstanbul’un SES seviyesi en yüksek ilçesi Beşiktaş iken, en düşük ilçe Sancaktepe’dir.

https://blogs.worldbank.org/voices/covid-19-will-hit-poor-hardest-heres-what-we-can-do-about-it


ŞEHİR & TOPLUM

İstanbul için COVID-19 Maruz Kalma & Hasar Görebilirliğinin Bütünleşik Analizi Bu çalışma kapsamında, İstanbul için COVID19’a maruz kalma seviyesi ve hasar görebilirlik analizleri bütünleştirilmiş ve ilçe bazlı olarak mekânsallaştırılmıştır. Gerçekleştirilen analizin COVID-19 risk analizlerinin öncül adımı olduğu değerlendirilmekte ve kritik iki risk bileşeninin bütünleştirilmesi açısından önem taşıdığı değerlendirilmektedir. Önceki iki bölümde bahsedildiği üzere mekânsal kullanım yoğunluğu ve hasar görebilirliği yüksek kesimlerin kent içindeki dağılımlarının bütünleşik analizi; COVID-19 karşısındaki kırılganlığın mekânsal olarak nasıl bir değişim gösterdiğinin anlaşılmasında önemli bir rol oynayabilir. Birbirinden farklı nitelik ve nicelikteki değişkenleri bir araya getirerek entegre bir analiz yapılması için, kullanılan parametrelerin normalize edilmeleri gerekmektedir. Bu doğrultuda yukarıdaki iki bölümde ele alınan “mekânsal yoğunluk”, “kronik hastalık”,

“60 yaş üstü nüfus yoğunluğu” ve “SES durumu” temel alınmış, ilçe bazlı değişken değerleri normalize edilmiştir. Normalizasyon işlemi en düşük skor 0, en yüksek skor 1 olacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Buradaki kırılganlık analizinde yalnızca SES değeri kırılganlık ile ters orantılı olduğu için normalizasyon işlemi 0 ile -1 arasında yapılmıştır. Normalizasyon

işlemine

ek

olarak,

değişkenlerin toplam kırılganlık durumuna olan katkıları da birbirinden farklıdır. Örneğin 60 yaş üstü erkeklerin 60 yaş üstü kadınlara kıyasla COVID-19'dan daha fazla etkilenmekte olduğu

bilinmektedir.

Dolayısıyla

risk

analizinde daha yüksek bir ağırlık almaları gerekmektedir.

Bu

noktadan

hareketle

kullanılan değişkenlere 0-10 arasında ağırlık katsayıları atanmış ve COVID-19 kırılganlık endeksi

oluşturulmuştur

(Tablo

2).

Bu

katsayılar belirlenirken göstergenin sonuca etkisi subjektif olarak değerlendirilmiştir. İLÇELER

COVID-19 KIRILGANLIK SKORU

KADIKÖY BAHÇELİEVLER GAZİOSMANPAŞA FATİH MALTEPE ÜSKÜDAR PENDİK KARTAL BAĞCILAR GÜNGÖREN KÜÇÜKÇEKMECE ŞİŞLİ ÜMRANİYE ESENYURT BAYRAMPAŞA SULTANGAZİ ESENLER KAĞITHANE BAKIRKÖY BEYOĞLU AVCILAR ZEYTİNBURNU EYÜP ATAŞEHİR SARIYER BEŞİKTAŞ BAŞAKŞEHİR

23.20 19.70 18.17 17.95 17.68 17.15 16.65 15.85 15.74 15.39 14.97 14.82 13.95 13.07 13.04 12.99 12.86 12.45 12.21 11.61 10.59 10.34 10.29 10.09 10.00 9.09 8.34

BEYKOZ TUZLA BEYLİKDÜZÜ ARNAVUTKÖY SULTANBEYLİ ŞİLE BÜYÜKÇEKMECE SANCAKTEPE ÇATALCA SİLİVRİ ÇEKMEKÖY ADALAR

8.32 7.58 6.97 6.95 6.66 5.70 5.64 4.43 3.42 2.90 1.97 1.46

Şekil 9. İstanbul ili ilçe bazlı COVID-19 kırılganlık haritası.

109


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ Tablo 2. İlçe Bazlı COVID-19 Kırılganlık Değerleri. AĞIRLIK KATSAYILARI 7

6

10

8

3

İLÇELER

KRONİK SAĞLIK SKORU

SOSYAL YOĞUNLUK SKORU

60 YAŞ ÜSTÜ ERKEK SKORU

60 YAŞ ÜSTÜ KADIN SKORU

SOSYO EKONOMİK STATÜ SKORU

KADIKÖY BAHÇELİEVLER GAZİOSMANPAŞA FATİH MALTEPE ÜSKÜDAR PENDİK KARTAL BAĞCILAR GÜNGÖREN KÜÇÜKÇEKMECE ŞİŞLİ ÜMRANİYE ESENYURT BAYRAMPAŞA SULTANGAZİ ESENLER KAĞITHANE BAKIRKÖY BEYOĞLU AVCILAR ZEYTİNBURNU EYÜP ATAŞEHİR SARIYER BEŞİKTAŞ BAŞAKŞEHİR BEYKOZ TUZLA BEYLİKDÜZÜ ARNAVUTKÖY SULTANBEYLİ ŞİLE BÜYÜKÇEKMECE SANCAKTEPE ÇATALCA SİLİVRİ ÇEKMEKÖY ADALAR

0,47 0,82 0,92 0,83 0,83 0,63 1,00 0,79 0,69 0,92 0,34 0,77 0,48 0,57 0,88 0,80 0,72 0,58 0,71 0,77 0,42 0,55 0,66 0,32 0,52 0,36 0,63 0,61 0,79 0,10 0,94 0,65 0,94 0,27 0,31 0,55 0,10 0,00 0,25

0,45 0,86 1,00 0,74 0,34 0,34 0,26 0,37 0,78 0,96 0,55 0,70 0,40 0,53 0,66 0,76 0,87 0,73 0,16 0,67 0,46 0,66 0,21 0,38 0,14 0,23 0,19 0,10 0,09 0,26 0,04 0,36 0,00 0,10 0,31 0,04 0,05 0,14 0,06

1,00 0,60 0,45 0,58 0,64 0,71 0,59 0,54 0,50 0,29 0,67 0,34 0,59 0,50 0,29 0,30 0,28 0,34 0,39 0,23 0,41 0,25 0,37 0,44 0,41 0,29 0,25 0,30 0,17 0,33 0,15 0,15 0,05 0,28 0,21 0,10 0,22 0,16 0,00

1,00 0,48 0,36 0,49 0,55 0,59 0,46 0,43 0,39 0,24 0,54 0,32 0,45 0,37 0,22 0,24 0,23 0,28 0,35 0,18 0,32 0,19 0,29 0,35 0,32 0,29 0,18 0,23 0,13 0,26 0,11 0,11 0,04 0,21 0,17 0,06 0,15 0,12 0,00

-0,25 -0,36 -0,60 -0,67 -0,34 -0,38 -0,34 -0,28 -0,60 -0,56 -0,57 -0,24 -0,47 -0,68 -0,60 -0,71 -0,66 -0,54 -0,12 -0,53 -0,62 -0,49 -0,54 -0,54 -0,38 -0,00 -0,36 -0,46 -0,42 -0,21 -0,75 -0,82 -0,58 -0,44 -1,00 -0,72 -0,49 -0,48 -0,21

23,2024 19,6967 18,1680 17,9533 17,6838 17,1517 16,6479 15,8488 15,7397 15,3882 14,9655 14,8220 13,9520 13,0705 13,0426 12,9949 12,8620 12,4517 12,2065 11,6096 10,5876 10,3379 10,2908 10,0940 10,0024 9,0914 8,3405 8,3224 7,5788 6,9741 6,9492 6,6582 5,6958 5,6423 4,4337 3,4205 2,8997 1,9747 1,4582

Bu analiz ve sonucunda ortaya çıkan haritaya

için aynı alanlarda tehlike analizleri ve

bakılırken, İstanbul genelinde gerçekleşmiş

mücadele kapasitesi analizlerinin de aynı

vaka sayılarının en yüksek bu ilçelerde

standartta gerçekleştirilmiş olması gerekir.

olduğu gibi bir anlam çıkarılmamalıdır.

Dolayısıyla verili bir alanın kırılgan olması, o

Yapılan analiz COVID-19 salgını karşısındaki

alanda daha çok kayıp yaşanabileceği anlamına

kırılganlık seviyesini ortaya koymaktadır.

gelmez. İşbu çalışmada yeterli veri olmaması

Vaka/ölüm

itibariyle bu analizler gerçekleştirilememiştir.

sayıları

ise

riskin

kendisine

karşılık gelmektedir. Riskin anlaşılabilmesi

110

COVID-19 KIRILGANLIK SKORU

Ancak

üretilen

haritanın,

olası

bir


ŞEHİR & TOPLUM

COVID-19 salgınında hangi ilçelere odaklanılması gerektiği ve bu ilçelerde virüse karşı verilecek mücadelede hangi konu başlıklarının ön plana çıktığı gibi konularda karar vericilere yol gösterici olduğu düşünülmektedir. İstanbul’da COVID-19’la Mücadele Kapasitesi Afetlerle etkin bir şekilde mücadele ancak kamu, özel sektör ve akademinin STK’lar ile işbirliği içinde ve toplumun ihtiyaçlarını göz ardı etmeden, eşgüdüm halinde hareket etmesi ile gerçekleşebilir. Tematik olarak bakılacak olursa da afetlerle mücadele edebilmenin fiziki, sosyal, ekonomik ve idari bileşenleri bulunmaktadır. Dolayısıyla afetlerle mücadele edebilmek hem multisektörel, hem de multidisipliner bir süreçtir. Bu çerçevede, mevcut tecrübe ve bilgiler ışığında İstanbul geneli için COVID-19’la mücadele kapasitesinin değerlendirilmesine yönelik bir yaklaşım geliştirilmesi için temel göstergelerin tanımlanması hedeflenmiştir. Fiziksel açıdan bakıldığında COVID-19 salgını ile mücadelede en temel koşul sağlık sistemi altyapısının yaygın, ulaşılabilir ve etkin olmasıdır. Bunun için hastanelerin varlıkları ile beraber; yeterli ekipmanla donatılmış olması ve kalifiye personelin de istihdam edilmiş olması gerekmektedir. Bu kapasitenin yetkinliği, riskin seviyesinin düşürülebilmesinde büyük

bir etkendir. Nitekim Türkiye ve İstanbul örnekleri incelendiğinde hastane kapasiteleri tüm süreç boyunca sürdürülebilir seviyede kalmıştır. Bu noktada Türk hekimlerinin etkin müdahale yöntemlerinin ön plana çıktığı ve buna olanak sağlayacak medikal ilaç/malzeme imkanlarının bulunması da fiziksel kapasitenin yeterli seviyede seyretmesinde olumlu rol oynamıştır. Bununla birlikte fiziki kapasitenin etkin kullanımı, bu hizmetlere erişimin de vatandaşlar için mümkün olmasına bağlıdır. Türkiye’deki sağlık sisteminin sosyal devlet anlayışı çerçevesinde şekillenmiş olması ve sağlık hizmetlerine erişim potansiyelinin çok yüksek olması kapasitenin etkin kullanımını da getirmektedir. Analitik bir değerlendirme yapabilmek için İstanbul’daki fiziksel kapasiteyi en hızlı ve etkin şekilde tanımlayacak göstergenin hastanelerin yatak kapasitesi olduğu düşünülebilir. Çünkü yatak kapasitesi hastanenin tedavi kapasitesi, doktor, sağlık çalışanı ve ünite sayısı ile doğru orantılıdır. Buna göre İstanbul’daki ilçelerin yatak kapasitesi ve 10.000 kişiye düşen yatak sayısı oranı Şekil 10’da verilmektedir. Bu istatistiğe göre, özellikle Fatih ilçesinin hastane kapasitesi olarak şehrin geri kalanının çok ilerisinde olduğu söylenebilir. Bunda üniversite hastanelerinin Fatih’te yer almasının

Şekil 10. İstanbul ili ilçe bazlı yatak kapasitesi (Kaynak: data.ibb.gov.tr).

111


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

payı büyüktür. Yine bu hastanelerin COVID-19 ile tedavi süresince de büyük rol oynadığı bilinmektedir. Fiziksel altyapı ne kadar iyi olursa olsun; toplumun önleyici kurallara riayet etmemesi durumunda kapasitenin aşılması kaçınılmazdır. Bu çerçevede İstanbul’da hastalığın en kritik dönemlerinde toplumun dayanışma ile topyekûn hareket etme iradesi göstermesinin vaka sayılarının yönetilebilir seviyelerde kalmasında etkili olduğu söylenebilir. Zorunda kalınmadıkça evden çıkılmaması ve sosyal etkileşimden uzak bir hayat sürülmesi; Türkiye’deki gibi sosyal bağları kuvvetli bir toplumda hayata geçirilmesi gerçekten zor uygulamalardır. Bu durumun COVID-19 ile mücadele kapasitesini belirgin bir biçimde artırdığı değerlendirilmektedir. Bu noktada başta 65 yaş üstü kesim olmak üzere çeşitli nedenlerle evden çıkamayan kesimlere STK’ların sağladığı yardımlar, afet zamanlarında en çok ihtiyaç duyulan sosyal ahengin korunmasındaki rollerinin anlaşılması açısından da çok değerli bir anlam taşımaktadır. Ancak toplumun bu kritik uygulamaları hayata geçirmesinin ardındaki en temel unsurların başında idari kapasite gelmektedir. Başta kamu kurumları olmak üzere imkânı olan tüm özel sektör kuruluşlarının uzaktan çalışma prensibini benimsemelerinin, sosyal izolasyonu güçlendirici ve toplumun sürece uyum sağlamasını kolaylaştırıcı bir etkisi olduğu açıktır. İdari kararların toplum ihtiyaç ve önceliklerine uygun şekilde alınması durumunda, toplumun genelinin buna olumlu tepki verdiği tespit edilmiştir. Bununla birlikte COVID-19 salgını ile mücadele sürecinin devlet ayağı yönetsel açıdan incelendiğinde koordinasyon eksikliği ön plana çıkmaktadır. Bunların başında tüm sürecin Sağlık Bakanlığı tarafından koordine edilmesi durumu göze çarpmaktadır. Konunun doğrudan toplum sağlığı ile ilgili olması itibariyle Sağlık Bakanlığının birincil

112

rol alması kaçınılmaz olmakla birlikte; hastanelerin yönetimi, tedarik zincirinin aksamaması, tedavi süreçlerinin devamlılığı ve rutin sağlık faaliyetlerinin de optimum seviyede devam ettirilmesi gibi zorlu görevleri üstlenen bakanlık; bunlara ek olarak kendini aynı zamanda sürecin toplumsal boyutunun koordinasyonu, sokağa çıkma yasaklarının yönlendirilmesi ve maske dağıtımı gibi uygulamaların da düzenleyicisi konumunda bulmuştur. Bu durum devlette afet yönetimi konusunun yalnızca doğal tehlikelerle kısıtlı bir çerçevede yönetiliyor oluşu ile açıklanabilir. Deprem, sel, heyelan ve çığ gibi doğa olaylarında yaşanan kayıpların yönetilmesinde aktif rol alan Afet ve Acil Durum Başkanlığının (AFAD) COVID-19 pandemisinin yönetiminde neredeyse hiç rol almamış olması dikkate değerdir. Halbuki 5902 sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'a göre acil durum “toplumun tamamının veya belli kesimlerinin normal hayat ve faaliyetlerini durduran veya kesintiye uğratan ve acil müdahaleyi gerektiren olayları ve bu olayların oluşturduğu kriz hali”; afet ise “toplumun tamamı veya belli kesimleri için fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplar doğuran, normal hayatı ve insan faaliyetlerini durduran veya kesintiye uğratan doğal, teknolojik veya insan kaynaklı olaylar” olarak tanımlanmakta (Madde 2) ve AFAD Başkanı’nın görevleri arasında “afet ve acil durum hallerinde müdahaleyi koordine etmek ve üst makamları bilgilendirmek” (Madde 7) bulunmaktadır. Görülmektedir ki AFAD kendi yetki ve sorumluluklarını tanımlayan kanun maddelerine ters düşecek şekilde salgın süresince yeterince rol almamış, alamamıştır. Bu yetersizliğin temelinde kurumun yetki ve sorumluluklarının çok geniş bir çerçevede ve afetin tüm boyutlarıyla (risk azaltma, planlama, zarar azaltma, kriz yönetimi vb.) ele alınması yatmaktadır. Bunun yerine AFAD’ın yalnızca kriz ve afet yönetimi sürecine odaklı bir yapılanmaya sahip olması atılacak en temel adımların başında gelmektedir. Bu sayede AFAD, hangi afet/acil durum türü olursa olsun


ŞEHİR & TOPLUM

daha odaklanmış ve koordinasyonu elinde tutan bir yapıya kavuşturulabilir. Yaşanan koordinasyon eksikliğinin İstanbul’da da etkili olduğu görülmüştür. Sağlık personeline kalacak yer tahsis edilmesi, yardım toplanması, sahra hastanelerinin lokasyonları ve benzeri konular üzerine yaşanan tartışmaların hepsinin temelinde koordinasyon eksikliği ve COVID-19 salgınının bir afet olarak ele alınmaması olmuştur. Afetlerle mücadelede en baskın faktör ise ekonomik kapasitedir. Ekonomik güç, diğer tüm alanlarda daha etkin ve daha sürdürülebilir önlemler alınmasında büyük rol sahibidir. Dolayısıyla dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ortaya çıkan iş gücü kaybı ve üretim noksanlığını minimuma indirmek için çeşitli ekonomik önlemler alınmıştır. Vergi ertelemeleri, uygun kredi imkanları, kamu garantisinin artırılması ve daha pek çok çeşitli alanda toplam 252 milyarı bulduğu ifade edilen ekonomik yardım paketi uygulanmıştır. Bu paketin Türkiye GSYH’sına oranı yaklaşık %5,6 civarındadır. Avrupa’daki bazı ülkelere bakıldığında Almanya’nın 750 milyar € (GSYH: 3.650 milyar €), Fransa’nın 350 milyar € (GSYH: 2.777 milyar €), İtalya’nın 20 milyar € (GSYH:1.765 milyar €), İsviçre’nin 43 milyar € (GSYH: 742 milyar €), Birleşik Krallık’ın ise 81 milyar $ (GSYH:2.800 milyar $) tutarında ekonomik yardım paketleri açıkladığı görülmüştür15. Her ülkenin ekonomik ve kalkınma koşullarının kendine has yapı göstermesi itibarıyla bu değerler arasında doğrudan kıyaslama yapmak pek mümkün gözükmemektedir. Ayrıca henüz salgının etkilerinin tam geçmediği normalleşme sürecinin henüz başladığı göz önüne alınırsa, salgının ekonomik etkilerinin ve ekonomik paketlerin faydalarının tam olarak anlaşılması zaman alacaktır. Bununla beraber, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki İstanbul İstatistik Ofisi tarafından 15

SGK ve TÜİK verileri derlenerek oluşturulan iş gücü piyasası raporuna göre 2020 yılı Nisan ayında İstanbul'da İŞKUR aracılığı ile işe yerleşenlerin sayısı bir önceki yılın aynı ayına göre %89, bir önceki aya göre ise %70,7 azalarak 4.051 olarak gerçekleşmiştir. Aynı raporda, İstanbul'da 2020 Mart ayında işsizlik ödeneğine başvuranların sayısının bir önceki yılın aynı ayına göre %40 arttığı görülmektedir16. Dolayısıyla ekonomik paketin en mikro ölçekte işsizlik sorununa doğrudan çare üretemediği söylenebilir. Bu noktada belirtilmesi gereken bir diğer husus da özel sektörün olası kriz zamanlarındaki birincil çözümünün işten çıkarma üzerine kurulu olmasıdır. Bu durum özel sektörün afet riskinin sorumluluğunu yeterince paylaşmadığına işaret olabilir. Zarar etmeme uğruna atılan bu adımın toplumsal boyutta yarattığı toplam etki göz önünde bulundurulursa, bu tip kriz durumlarında özel sektörün de fedakarlık yapmasını beklemek haksızlık olmaz. Ekonomik daralma durumu hemen hemen tüm afetler için geçerlidir. Yaşanan afetin boyutları önceden kestirilemediği ve gerekli yatırımlar yapılmadığı için ülkeler genel itibarıyla geçici çözümler üretmektedir. Ancak bu çözümler genellikle ekonomik olarak verimli ve sürdürülebilir olmaktan uzak kalmaktadırlar. Bu tip durumlarda ülkelerin ekonomik olarak daha güçlü olmalarını sağlayacak bütüncül sigorta mekanizmalarının halihazırda mevcut bulunması büyük fayda sağlamaktadır. DASK örneğindeki gibi, konutların görebileceği olası hasarı sigortalayan uygulamalar, bazı ülkelerde kamu kurum ve kuruluşlarının afet müdahale süreçlerinde kullanabilmeleri için tasarlanmıştır. Afet bonosu gibi enstrümanlar sayesinde afet dolayısıyla yaşanan kayıpların mali yükleri hafifletilebilmektedir. Bu sayede ülkenin toplam ekonomik üretiminin kritik

https://www.dw.com/tr/koronavir%C3%BCse-kar%C5%9F%C4%B1-hangi-%C3%BClke-hangi-ekonomik%C3%B6nlemi-ald%C4%B1/a-52969655 16 https://istatistik.istanbul/bulten.html?id=26

113


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

seviyelerde düşmesi önlenmekte; işsizlik, ekonomik daralma gibi olumsuz etkilerin önüne geçilmektedir. İstanbul özelinde bakıldığında, il genelindeki en etkin ve büyük bütçeli kurum olan İBB, bir yandan ağır gelir kayıplarıyla mücadele etmek zorunda kalmış, bir yandan da COVID-19 salgını dolayısıyla ortaya çıkan özel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik kaynak ayırmak zorunda kalmıştır. Her ne kadar ekonomik paket kapsamında yerel yönetimlere birtakım geçici avantajlar sağlanmış olsa da (belediyelerin aylık vergi payı ödemelerinde borçlarına karşılık yapılan 3 milyar TL’lik 3 aylık (Nisan-Mayıs- Haziran) kesinti yapılmaması) İstanbul ölçeğinde düşünüldüğünde, iş ve gelir kayıplarının kompanse edilebilmesi için sigorta ve bono gibi proaktif araçlara ihtiyaç olduğu ifade edilebilir. Özetlemek gerekirse, gerek COVID-19 hastalığı gerekse başka bir tehlike kaynağı olsun, bu tip durumlarla baş edebilmenin en temel yolu multidisipliner ve multisektörel bir yaklaşımın uyum içinde benimsenmesi ve uygulanmasıdır. Afetlerle mücadelenin iyileştirilmesi fiziki, sosyal, idari ve ekonomik yönleriyle değerlendirilmeli; tüm bu yönlerin farklı paydaşların eşgüdümü içinde ele alınması gerektiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla afetle mücadele kapasitesi nicel ve nitel bileşenlerin bir arada değerlendirmesiyle anlaşılabilir. Buna yönelik öncül bir taslak olarak aşağıda yer alan şema geliştirilmiştir (Şekil 11). SONUÇ Afet riskinin anlaşılması, riskin azaltılabilmesinin ilk koşuludur. Dolayısıyla bu çalışma ile ortaya konan yaklaşım, önümüzdeki dönemde hayatımızın bir parçası olacak olan COVID-19 ile mücadele etmemizde, sürece uyum sağlamamızda ihtiyaç duyulan temel bilgilerin üretilmesi amacına hizmet etmektedir. Çalışmada afet literatüründen faydalanılarak COVID-19 salgını, bir afet olarak değerlendirilmiş ve “afet riski” tanımı esas alınıp irdelenerek, İstanbul için

114

özelleştirilmiş analizler yapılmıştır. Analizler yapılırken Türkiye ve İstanbul’da edinilen tecrübelerden ve salgın hakkında elde edilen bilgilerden/verilerden mümkün olduğunca yararlanılmıştır. Gerçekleştirilen analizler sayesinde COVID-19 salgınının daha bütüncül bir şekilde, belirli kriter ve göstergelere dayalı olarak analitik bir düzlemde anlaşılması hedeflenmiştir. Çalışma göstermiştir ki bütüncül bir COVID-19 risk analizi yapmak için kısmen yeterli veri ve bulguya erişmek mümkündür. Ancak bu veri ve bulguların daha detaylı biçimde üretiliyor ve paylaşılıyor olması gerekmektedir. Bu sayede daha yüksek çözünürlüklü analizlerin yapılabilmesi, riskin mekansal ilişkisinin kurulabilmesi sağlanabilecek ve bu ve benzeri çalışmaların gerçeğe daha yakın sonuçlar üretmesi temin edilebilecektir. Bu araştırma kapsamında elde edilen bulgular ve uygulanan yöntemlerin COVID-19 riskinin anlaşılması, riskin azaltılmasına yönelik faaliyetlerin şekillenmesi ve salgınla mücadele kapasitesinin artırılmasında fayda sağlayabileceği öngörülmektedir. Bu çalışmada mevcut veri yeterliği dolayısıyla yalnızca kırılganlık boyutuyla nicel bir analiz yapılmıştır. Diğer başlıklarda ise nitel değerlendirmeler gerçekleştirilmiştir. Veri kaynaklarının ilerleyen zamanda zenginleşmesi ve yaygınlaşması ile daha bütüncül COVID-19 risk analizleri üretilmesi mümkün gözükmektedir. COVID-19 salgınının her geçen gün daha detaylı incelenmesi ve anlaşılmasıyla, salgın sonrası dönemin standart ve kriterleri de netleşmektedir. Yine afet çerçevesi üzerinden değerlendirecek olursak, bu salgın, insanlığın deprem, sel, tsunami, heyelan, çığ vb. doğal tehlikeleri dikkate alarak imar ettiği şehirlerin ve idame ettiği hayatın farklı türde bir tehlike karşısında ne kadar kırılgan olabileceğini ortaya koymuştur. Şehirlerin büyüklükleri ve kapladıkları alan gitgide büyüdükçe, doğal alanlar daralmakta, ekosistem bozulmaktadır ve bu da doğanın içinde yer alan belirsizliklere


ŞEHİR & TOPLUM

maruz kalmamıza neden olmaktadır. İklim değişikliğini yavaşlatmak için önerilen kompakt ve yüksek yoğunluklu şehirler COVID-19 gibi salgınların yayılması için uygun bir ortam sunmaktadır. Durum gelişmekte olan ülkeler için daha da vahimdir. Bu ülkelerde şehirleşme ve nüfus artış hızları dünyanın geri kalanına göre çok daha hızlıdır. Buna karşın mühendislik ve mimari altyapıları henüz bu gelişmeyi karşılayacak düzeyde değildir ve kentli nüfusa yeni eklenen kitlelerin sanitasyon, ulaşım, eğitim, sağlık gibi temel hizmetlerden yoksun bir şekilde yaşama zorunluluğu vardır. COVID-19 ve benzeri salgınların hâlihazırda günlük hayatlarını bile insani koşullarda sürdüremeyen toplumlar üzerindeki etkisi yıkıcı olabilmektedir. Son dönemde Brezilya ve Hindistan’da COVID-19 vakalarının hızla artması bunu kanıtlar niteliktedir.

Dolayısıyla COVID-19 sonrası yeni dönemde, alışageldiğimizhayatşartlarımızıgözdengeçirerek kendimizden başlayarak çoklu tehlikelerle başa çıkacak şekilde dönüşmemiz gerekmektedir. Daha

dayanıklı

bir

yandan

bir

toplum

depreme

olmak

için,

hazırlanırken,

diğer yandan iklim değişikliğine adapte olmaya çalışmalı ve üstüne pandemi olaylarının tekrar gerçekleşmemesi veya pandemiyi en az hasarla atlatabilmek için hayat standartlarımızı revize etmeliyiz. Bunu yaparken tamamen seferberlik ruhu içinde, tüm paydaşların eşgüdüm içinde hareket etmek zorunda olduğu bir yaşam alanı oluşturmaya çalışmalı ve eski konforumuzdan feragat etmeye hazır olmalıyız. Aynen restorandaki garson gibi, sorunu çok iyi analiz etmeli, onunla nasıl baş edeceğimizi çok iyi bilmeli ve eylemlerimizi buna göre şekillendirmeliyiz.

AD AK

'L AR

STK'LAR

LU M

İ

Risk algısı ve tutumlar

Dayanışma

TO P

EM

VE

ST K

Farkındalık

Sosyal kapasite Hane gelir seviyesi

Hastane kapasitesi

Doktor nitelik ve niceliği Fiziksel kapasite

COVID-19 Mücadele Kapasitesi

Ulusal Ekonomik kapasite Ekonomik kapasite

Doktor nitelik ve niceliği

Borçluluk

Malzeme stoğu

Birikim

İdari kapasite

Kurumlar arası eşgüdüm

Mevzuat

ÖZ E

Ü ÖR KT

SE

LS

U

M KA

EK TÖ R

Ornanizasyon yapısı

ULUSLARARASI AKTÖRLER

Şekil 11. Covid-19 Mücadele kapasitesi bileşenleri.

115


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

KAYNAKÇA Dünya Sağlık Örgütü, COVID‑19 strategy update - 14 April 2020. Eskild PETERSEN, Deniz GÖKENGİN; SARSCoV-2 epidemiology and control, different scenarios for Turkey, Turk J Med Sci, (2020) 50: 509-514, doi:10.3906/sag-2003-260. Vineet D. Menachery, Boyd L. Yount Jr, Kari Debbink, Sudhakar Agnihothram, Lisa E. Gralinski, Jessica A. Plante, Rachel L. Graham, Trevor Scobey, Xing-Yi Ge, Eric F. Donaldson, Scott H. Randell, Antonio Lanzavecchia, Wayne A. Marasco, Zhengli-Li Shi, and Ralph S. Baric; SARS-like cluster of circulating bat coronavirus pose threat for human emergenceNat Med. 2015 December ; 21(12): 1508–1513. doi:10.1038/nm.3985. https://www.linkedin.com/pulse/cockroachtheory-beautiful-speech-sundar-pichaibrahmbhatt-cswe-/ https://www.undrr.org/terminology/resilience https://www.emerald.com/insight/content/ doi/10.1108/OXAN-DB251288/full/html https://tr.euronews.com/2020/02/01/ havayollar-n-n-cin-seferleri-durma-noktasna-geldi-turkiye-ne-kadar-cinli-turisti-agrl-yo https://www.epicentro.iss.it/coronavirus/ bollettino/Bollettino-sorveglianza-integrataCOVID-19_26-marzo%202020.pdf https://www.who.int/who-documents-detail/ covid-19-and-ncds https://www.cdc.gov/coronavirus/2019-ncov/ need-extra-precautions/groups-at-higher-risk. html https://www.gov.uk/government/publications/ covid-19-guidance-on-social-distancing-andfor-vulnerable-people/guidance-on-socialdistancing-for-everyone-in-the-uk-andprotecting-older-people-and-vulnerable-adults

116

https://www.tkd.org.tr/TKDData/Uploads/files/ Turkiye-kalp-ve-damar-hastaliklari-onleme-vekontrol-programi.pdf https://ourworldindata.org/coronavirusdata?country=TUR~OWID_WRL#risk-factorsand-comorbidites https://depremzemin.ibb.istanbul/calismalarimiz/ tamamlanmis-calismalar/istanbul-ili-genelindeafetler-karsisinda-sosyal-hasar-gorebilirlikarastirmasi/ https://blogs.worldbank.org/voices/covid-19-willhit-poor-hardest-heres-what-we-can-do-about-it https://www.dw.com/tr/koronavir%C3%BCsekar%C5%9F%C4%B1-hangi-%C3%BClkehangi-ekonomik-%C3%B6nlemiald%C4%B1/a-52969655 https://istatistik.istanbul/bulten.html?id=26


ŞEHİR & TOPLUM

117


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…Kentin bir sorun ile baş edebilmesi için kentlisini, kentsel sistemlerini (gıda, enerji, su vb. doğal kaynakları ve sermaye bilgisi), kentsel sistem yapı ve fonksiyonlarını (kentsel altyapı, ekosistem servisleri, gıda dağıtımı, kentsel servisler, endüstriyel süreçler, kentsel planlama, kentsel yönetişim ve yaşam kalitesi), kentsel sistem çıktılarını (endüstriyel üretim ve servisleri, bilgi, atık ve diğer emisyonlar), bu sorun karşısında dayanıklı hale getirmesi ve belirlediği kentsel sistem performans kriterleriyle belli süreçlerde dayanıklılığını ölçmesi, izlemesi ve sonuçlarına göre stratejisini geliştirmesi veya değiştirmesi gerekir...

118


ŞEHİR & TOPLUM

SORUNLARLA BAŞ ETME VE SÜRDÜRÜLEBİLİR DAYANIKLILIK YAKLAŞIMI

B e t ü l

E r g ü n

K o n u k c u *

Y

aşam alanlarımızı tercihlerimiz doğrultusunda değiştiriyoruz. Kentlerde yaşamayı çeşitli ekonomik fırsatlar, daha iyi eğitim ve sağlık hizmetleri gibi sebeplerden dolayı tercih ediyor ve kentsel alanlarımızı giderek büyütüyoruz. 100 yıl önce dünya nüfusunun sadece %10’u kentlerde yaşarken günümüzde bu oranın %55 seviyelerine ulaşması, 30 yıl sonra %75’lere çıkmasının beklenmesi, günümüz ve geleceğin gerçekliği olan kentlere göçün çarpıcı bir göstergesidir. Kentlere devam eden göç, kentsel alanlarda nüfus yoğunluğunun

*

giderek artmasına sebep olmaktadır. Artan nüfus yoğunluğu, dünya kara alanının sadece %3’ünü kaplayan, sınırlı kaynak ve kapasiteye sahip kentlere çok ciddi baskı uygulamaktadır. Günümüzde dünyada nüfusu 10 milyonu geçen ve megakent olarak adlandırılan, içinde İstanbul’un da olduğu 33 kent bulunmaktadır. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi verilerine göre 2030 yılında megakent sayısının 46’ya ulaşması beklenmektedir. Ne yazık ki megakentlerin birçoğu jeofiziksel, meteorolojik, hidrolojik, iklimsel vb. tehlikelerin etkisi altındadır. Kentlerin mevcut durumları yüzünden bu doğa olayları afet riski taşımaktadır. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre 1998–2017 yılları arasında dünyada sel, fırtına, deprem, aşırı sıcaklık, heyelan, kuraklık, yangın, volkanik aktivite ve kütle hareketlerinin sebep olduğu toplam 7.255 afet yaşanmıştır. Bu afetler 4,5 milyar insanı etkilemiş, 1,5 milyon insanın hayatını kaybetmesine neden olmuş ve ekonomik olarak yaklaşık 2.900 milyar $ kayıp oluşturmuştur. Afet riski taşıyan kentler kentleşme, kalkınma ve çevresel sorunlarla mücadele ederken, aynı zamanda iklim değişikliği/krizi etkileri ile de baş etmeye çalışmaktadır. Dünya genelindeki kentsel alanlar, doğal kaynakların tüketilmesinin %75’inden, enerji kullanımının %80’inden ve karbon emisyonun %75’inden sorumludur. Bundan dolayı günümüzden başlayarak geleceği de kapsayacak şekilde enerji, su, gıda ve kirlilik (hava, su, toprak, ışık, gürültü) konuları, kentleşme sorunlarından çözüm bulunması gerekenlerden bazılarıdır. Kentler, kalkınma trendleri ve tercihleri sonucunda da bazı sorunlarla karşı karşıya gelebilir. Akıllı kentler yaratmak hedefinde, siber saldırılar karşısında siber güvenlik

Dr., Deprem ve Zemin İnceleme Müdürlüğü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

119


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

sağlamak kentsel sistemlerin devamlılığı açısından çok önemlidir. İnsanoğlu, kentsel alanlarda kendine yaşam alanları açmaya çalışırken, aldığı yanlış kararlar ile zaman zaman çevresine ve doğaya zarar vermektedir. Çevresel degradasyon, toprak kayıpları, orman alanlarının ve biyoçeşitliliğin azalması, doğal kaynakların yok edilmesi bu zararların sadece bazılarıdır. İklim değişikliği ya da iklim krizi de küresel olarak tüm kentler üzerinde negatif etkilerini hissettirmektedir. Bu durumun sebep olduğu kuraklık, deniz seviyesinin yükselmesi, su sıkıntısı vb. problemlerden dolayı kentler çok ciddi risk altındadır. Yani son zamanlarda dünya kentleri, değişen, güçlenen, çeşitlenen ve farklılaşan sorunlar ile baş etmeye çalışmaktadır (Şekil 1).

Şekil 1. Kentsel sorunlar.

“Akut şok” ve “kronik stres” olarak adlandırılan bu sorunlar kentleri geleceğe taşımanın önünde büyük bir tehdittir. Kenti tehdit eden, tam zamanı belli olmayan ve aniden gelişen sorunlar, akut şok; kentin dokusunu zayıflatan ve süreçte hala çözüm bulunamayan sorunlar ise kronik stres olarak adlandırılır. Deprem, salgın hastalık, siber saldırı vb. krizler akut şoklara; trafik, beyin göçü, işsizlik, kıtlık, su sıkıntısı gibi problemler ise kentlerin karşı karşıya olduğu kronik streslere örnektir. Kent sorunlarının çeşitlenerek artması, ekonomik, sosyal ve mekânsal hasar görebilme olasılığının giderek yükselmesi, doğal kaynakların hızla tükenmesi; kaynakların doğru yönetilememesi; ekolojik

120

dengenin bozulması, çevre degredasyonu vb. kentsel sorunlar “urban resilience” (kentsel dayanıklılık ve baş edebilme gücü) kavramını, “buzzword” (moda terim) haline getirmiştir. “Resilience” (dayanıklılık ve baş edebilme gücü) kavramı 1960 ve öncelerinde hukuk, sosyoloji, psikoloji, antropoloji, mühendislik gibi farklı disiplinlerde kullanılmış, günümüze gelene kadar da ekoloji, afet risk yönetimi, sürdürülebilir bilimler, iklim değişikliği konularında kendine yer bulmuştur. “Kentsel dayanıklılık ve baş edebilme gücü (urban resilience)” ise 2010’lardan sonra kent bütününün (kentsel sistemler ve elemanlar, kentli, kent paydaşları) sürdürülebilir gelişimi için kullanılmaya başlanmıştır. Kentsel dayanıklılık ve sorunlar ile baş edebilmek için kentsel sistemlerin ve kentlinin akut şok ve kronik stresler ile baş edebilmesi, sorun ile karşılaştığında dayanıklı ve dirençli davranması, sorunun etki sürecinde ise gelişerek normal zamanına geri dönebilmesi gerekmektedir. Bu da, kentle ilgili elemanların ve kent sakinlerinin kazanması gereken bazı özellikler ile mümkündür. Geçmiş tecrübeleri göz önünde bulundurma, hatırlama ve değerlendirme, yaşanması muhtemel kentsel problemler hakkında ipucu verirken, yapılması gerekenler hakkında da belirleyici olabilir. Kenti tehdit eden akut şok ve kronik stresler karşısında, kentsel sistemlerin devamlılığı için yedek kapasitenin varlığı ve güçlü, iyi planlanmış ve yönetilebilir sistemlerin oluşturulması, mücadele kapasitesinin arttırılması çok önemlidir. Giderek kentleşen ve daha çok insana ev sahipliği yapan dünyamızda, sınırlı kaynakların doğru yönetilmesi ve yenilenebilir kaynakların oluşturulması adına alternatif stratejilerin geliştirilmesi, sürdürülebilir gelişimin temellerinden biridir. Mevcut ve olası sorunların çözümü için geniş istişareye önem verilmesi, bütüncül, çok disiplinli, birlikte çalışma beceresinin geliştirilmesi ve kentsel sistemler arasında koordinasyonun sağlanması mutlaka gereklidir. Kentler,


ŞEHİR & TOPLUM

Şekil 2. Kent ve kentlinin sahip olması gereken özellikler.

kentsel sorunların etkilerini absorbe etme,

ve

sebep olduğu değişimlere adapte olma,

gelişim ve kentlerin farkındalığı için gereklidir.

gerektirdiğinde ise dönüşebilme gücünü

“Resilience” kavramı, 2015 ve 2016 yıllarında

geliştirmek zorundadır (Şekil 2).

küresel ajandalarda kendisine önemli bir yer

Kentsel dayanıklılık için kente özel geliştirilmesi

yapılacak

uygulamalar,

sürdürülebilir

bulmuştur (Şekil 3).

gereken özelliklerin yanında, küresel olarak

2015 sonrası küresel ajandalar, afet, ekonomi,

oluşturulacak stratejiler, alınacak kararlar

kalkınma, iklim krizi, insanlık ve kentleşme ana

Şekil 3. 2015-2016 yılları arasındaki önemli küresel ajandalar ve resilience kavramı.

121


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

başlıklarında toplanabilir. Sendai Çerçevesi, daha dayanıklı ve sorunlarla baş edebilir yaşam alanları için afet risklerinin azaltılması ve gerekli yatırımların yapılmasından bahsederken, hemen arkasından gelen Addis Ababa, gelişim için gerekli finansman kaynaklarının nasıl canlandırılacağına ve karşılıklı işbirliklerinin nasıl oluşturulacağına odaklanmıştır. Gelişim ve kalkınma için elbette üstesinden gelinmesi gereken durumlar ve standartlara erişim için amaçlanan hedefler bulunmaktadır. Bu kapsamda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları altında, farklı başlıklarda 17 amaç belirlenmiştir. Bu amaçlardan biri, kapsayıcı, dayanıklı ve sürdürülebilir kentler oluşturmaktır. Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarından bir diğeri de yaşam alanları üzerinde farklı sorunlar yaratan önemli küresel kronik streslerden olan iklim değişikliği ve iklim krizi için yapılması gereken “iklim eylemi”dir. Bu etki kimi zaman şiddetli yağış, kuraklık, su sıkıntısı, buzulların erimesi; kimi zaman da deniz suyu seviyesinin yükselmesi olarak kendini göstermekte ve kentleri tehdit etmektedir. İklim değişikliği ve iklim krizinin yaşam alanları üzerindeki

etkisini azaltmak adına 2015 Aralık ayında 195 ülke tarafından Paris İklim Antlaşması imzalanmış, ancak 2016 yılında New York’ta, sadece 186 ülke tarafından onaylanmıştır. Antlaşma maddeleri, iklim ile alakalı sorunlar karşısında yaşamı ve yaşam alanlarını daha dayanıklı hale getirmek içindir. Hemen arkasından Mayıs 2016 gerçekleştirilen Dünya İnsanlık Zirvesi’nde, “resilience” düşünme ve inşa etme temelini atmaya yönelik çıktılar oluşturulmuştur. 2016 Ekim ayında gerçekleşen Habitat III’te kentsel sistemlerde dayanıklılık paradigması planlanması, kentsel gelişimin kontrol edilebilmesi adına yasal ve yönetsel çerçevelerin oluşturulması, kentsel alanların risk analizlerinin yapılması hedefleri üzerinde durulmuştur. Bu 6 küresel ajandada güvenli, yaşanabilir ve sürdürülebilir yaşam ve yaşam alanları yaratmak adına değerli stratejileri ayrı ayrı ortaya konmuştur. Ancak mevcut ve olası sorunlar ile baş edebilme ve akut şok ve kronik stresler karşısında kent ve kentlinin dayanıklılığının artırılması adına sorunların ve ilgili çözümlerinin ayrı ayrı değil, bütüncül olarak değerlendirilmesi ve holistik bir bakış açısı geliştirilmesi önemlidir.

Şekil 4. Sorunlarla baş etme ve sürdürülebilir dayanıklılık yaklaşımı.

122


ŞEHİR & TOPLUM

Şekil 5. WEF2020’ye göre küresel riskler.

“Sorunlarla baş etme ve sürdürülebilir dayanıklılık yaklaşımı” tam da bu yüzden kentlerin geleceğe gelişerek taşınmasında önemli bir rol oynayacaktır (Şekil 4). Sorunlarla baş etme ve sürdürülebilir dayanıklılık yaklaşımı için doğal yaşama ve insani değerlere saygılı olmak öncelikli yaklaşımımız olmalıdır. Küresel ve yerel sorunlar karşısında afet risk azaltımı hedeflenmeli, hedefimize uygun yatırım programları bir an önce hayata geçirilmeli, yapılması gerekenler uygulamaya geçilebilmesi için programlanmalı ve bir an önce başlatılmalıdır. Kentleşme bakış açımız güvenli, yaşanabilir, doğaya saygılı ve insana değer veren vizyonlar çevresinde şekillenmelidir. Kentsel sistem sorunlarının etkilerini absorbe edebilecek, olası değişimlere adapte olabilecek ya da tamamen alternatif stratejiler ile dönüşebilecek yeteneklere sahip olması; sürdürülebilir gelişimin olmazsa olmaz yetenekleridir. Dünya kentleri için tehdit oluşturan küresel risklerin ortaya konması ve gerekli tedbirlerin alınması, sürdürülebilir gelişim için çok önemlidir. WEF2020 (World Economic Forum) verilerine göre, dünya için küresel olası risk

sıralamasında 2007 yılında teknoloji, sosyal ve ekonomik riskler küresel tehdit olarak algılanırken, 2020 yılında olası risk sıralaması, aşırı hava olayları, iklim eylemlerinde başarısızlık, doğal afetler, biyoçeşitliliğin azalması, insan kaynaklı çevresel afetler olarak sıralanmıştır (Şekil 5). Öngörülen bu küresel riskler, elbette ki bulunduğumuz yılda bir tehdit unsuru olarak can ve mal kayıplarına, ekonomik zararlara neden olmakta ve doğayı tahrip etmeye devam etmektedir. Ancak 2020 yılının en büyük küresel sorunu, şüphesiz Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi ilan ettiği bir salgın hastalık olan “Yeni Koronavirüs Hastalığı (COVID-19)”dır. COVID-19, küresel olarak 2020 yılının en büyük akut şokudur. Tüm dünyayı olumsuz etkisi altında bırakan bu hastalık, kentlerin yaşam düzenleri ve insanların yaşam alışkanlıkları üzerinde şok etkisi yaratmış ve değişime zorlamıştır. COVID-19 etkisini dünya kentleri üzerinde hala göstermeye devam etmektedir. İşin uzmanları bir süre daha bu salgın hastalık ve etkileri ile mücadele edeceğimizi söylemekteler.

123


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Salgın hastalık, deprem, siber saldırı veya göç; burada önemli olan, kentlerin mevcut ve olası sorunlarını ortaya koyması ve sorunlarla ilgili tüm riskleri yönetmesidir. Salgın hastalıkların ne yazık ki ne zamanı ne de etkisi net olarak önceden kestirilememektedir. Ancak tarihsel arşivlere baktığımızda hem dünyada hem de ülkemizde salgın hastalıkların insanlığın maruz kaldığı en korkutucu akut şoklardan biri olduğu söylenebilir. Veba ve kolera salgınları, İspanyol gribi, HIV/AIDS, Ebola, SARS bu salgın hastalıklardan bazılarıdır. Geçmiş tecrübeleri göz önünde bulunduğumuzda, ortaya çıkan bir salgın hastalığın önce kent içine, sonra diğer kentler ve ülkelere yayılması, bu denli hareketliğe sahip dünyamızda çok olasıdır. Çin’in Wuhan kentinde çıkan ve dünyaya yayılan COVID-19 da bunun son örneği olarak karşımıza çıkmıştır. Salgın hastalık karşısında kentsel dayanıklılık geliştirmenin ilk adımı, salgın hastalıkları kent için bir sorun olarak kabul etmekle başlamaktadır. Öngördüğünüz bu sorun ile alakalı tüm risklerin ortaya konması ve

çözüm sürecinde yer alacak paydaşların sorumluluklarının tanımlanması, hemen arkasından birlikte çalışma becerisinin kazanılması ve dayanıklılık yaklaşımının tüm bu paydaşlar tarafından benimsenmesi çok önemlidir. Bir sonraki önemli adım, salgın hastalık karşısında hayatta kalmaktır. Hayatta kalmak, kişisel tedbirler, yönetimlerin kent için alınacağı önlemler ve etkin bir sağlık sistemi ile mümkün kılınabilir. Salgın hastalık ve etkilerinin absorbe edilmesi, günlük yaşantımızda hijyen kurallarına uymak, maske kullanmak, sosyal mesafeyi korumak, toplu ulaşımda kuralları değiştirmek gibi. tedbirler alarak sağlanabilir. Elbette devam eden salgın hastalık sürecinde bulaş riskine karşı, yaşam alışkanlıklarımızın değişmesi önlenemez bir durumdur. Değişen durumlara adapte olmak tam da bu durumda sürdürülebilirliğin sağlanması için önemli bir özelliktir. Eğitim sisteminde hastalığın bulaşma riskine karşı yüz yüze eğitimlerin online olarak devam etmesi, çocuklarımızın ve gençlerimizin bu uygulamaya adapte olması güzel bir örnek

ÖNGÖREN

DAYANIKLILIK YAKLAŞIMINI BENİMSEYEN

DÖNÜŞEBİLEN

SORUNLARLA

(AKUT ŞOK & KRONİK STRES)

BAŞ ETME

GETİRDİĞİ DEĞİŞİMLERE HEMEN ADAPTE OLAN

HAYATTA KALAN

ETKİLERİNİ ABSORBE EDEN

Şekil 6. Sorunlar ile baş etme.

124


ŞEHİR & TOPLUM

olarak gösterilebilir. Yaşam alışkanlarımız tamamen değişebilir. Bu yüzden adaptif kapasitemizi ne kadar yükseltirsek o derece başarılı olup yolumuza devem edebiliriz. Bazen süreç bizi değişime zorlayabilir; o zaman dönüşmek, geleceğe taşınmak için tek çaredir. Salgın hastalık karşısında var olan yapımızla mücadele edemiyorsak alternatif stratejilerle olması gerekene dönüştüğümüzde varlığımızı geliştirerek korumuş oluruz (Şekil 6). Kentin bir sorun ile baş edebilmesi için kentlisini, kentsel sistemlerini (gıda, enerji, su vb. doğal kaynakları ve sermaye bilgisi), kentsel sistem yapı ve fonksiyonlarını (kentsel altyapı, ekosistem servisleri, gıda dağıtımı, kentsel servisler, endüstriyel süreçler, kentsel planlama, kentsel yönetişim ve yaşam kalitesi), kentsel sistem çıktılarını (endüstriyel üretim ve servisleri, bilgi, atık ve diğer emisyonlar), bu sorun karşısında dayanıklı hale getirmesi ve belirlediği kentsel sistem performans kriterleriyle belli süreçlerde dayanıklılığını ölçmesi, izlemesi ve sonuçlarına göre stratejisini geliştirmesi veya değiştirmesi gerekir.

İstanbul tarihsel süreci boyunca depremlere, salgın hastalıklara, yangınlara, sellere, kıtlıklara, ekonomik krizlere maruz kalmış ve etkileri ile mücadele etmiştir. 16 milyonu geçen nüfusu ile küresel trendlerden gelen baskıları da kendi yapısı içinde hisseden İstanbul, çeşitli konu başlıklarındaki farklı ölçeklerdeki sorunlarını, holistik bir yaklaşım ile çözebilir. Bu da ancak İstanbul için sorumlulukları olan paydaşları bir araya getirerek, birlikte çözüm üreterek gerçekleştirilebilir Birlikte çözüm üretmek disiplinler üstü çalışma ortamının yaratılması ile sağlanabilir. Bunun en doğru yolu İstanbul için kurgulanacak ve oluşturulacak “Kentsel Dayanıklılık Ofis”’idir (Şekil 7). İstanbul’un gelecekte ne ile ne zaman karşılaşacağını bilmek imkânsızdır. Ancak olası ve mevcut sorunlar karşısında daha güvenilir ve güçlü bir İstanbul oluşturmak şu an alacağımız kararlar, yaptıklarımız ve uygulamalarımız ile mümkün olacaktır. Akut şoklar ve kronik stresler karşısında daha güçlü, iyi korunan ve çabuk toparlanan bir İstanbul; güvenli, yaşanabilir ve sürdürülebilir İstanbul için bir yatırımdır.

..

Şekil 7. Kentsel Dayanıklılık Ofisi Çalışma Kurgusu.

125


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

…Salgınların sinemadaki en dikkat çekici yansımaları ise bilinçdışına taşan korkuları anlatan filmlerden ziyade salgın sonrasında yeni yaşama pratiklerinin izdüşümlerini bulabileceğimiz alegorilerdir… Bu filmler insanoğlunun kurduğu medeniyetin, bilim ve rasyonalite temelli düşünce sisteminin ve teknolojik gelişmelerin kırılgan doğasını hatırlatır. Pandemi halini alan bir salgınla birlikte insanoğlu yeniden ilkel yaşama geri döner ve güçlü olanın ayakta kaldığı; yasanın, otoritenin, hukuk kurallarının, ahlâk ve etiğin işlemediği bir dünya ile karşı karşıya kalır....

126


ŞEHİR & TOPLUM

SALGIN HASTALIKLARIN SİNEMADAKİ TEMSİLLERİ

B a r ı ş

7

S a y d a m *

00 yılında Avrupa’da, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen 25 milyon kişi varken, 1250 yılına gelindiğinde Avrupa’daki nüfus 75 milyona çıkar (Nikiforuk, 1991: 69). Nüfus üç katına çıkarken kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen nüfus da giderek ihtiyaçlarını karşılayabilmekten yoksun bir hâle gelir. Ortaçağ’da nüfusun hızla artması ve insanların aç kalması beraberinde yeni sorunları da getirir. Nüfusu doyuracak tarım ürünlerini elde edebilmek için yeni tarım alanlarına ihtiyaç vardır. Bu doğrultuda

ormanlık alanlardaki ağaçlar kesilir, bataklıklar kurutulur, dik yamaçlarda tarım yapılmaya çalışılır. Tahıl ekebilmek için hayvanların otladığı alanlar tarım alanlarına çevrilir. Bugün olduğu gibi Ortaçağ’da da kentlerde yaşayanlar tarlalardan toplanan tarım ürünlerinin en büyük tüketicileri olduğundan, ekonomi de daha çok tarım ürünlerine ve bunların ticaretine dayalıdır. Nüfus artışıyla birlikte insanlar doğayı hızla tahrip ederken, öte yandan “Küçük Buzul Çağı” denilen dönemde hava sıcakları hızla düşmekte ve tarım ürünleri bundan zarar görmektedir. Bütün bunların üst üste gelmesi insanların daha fazla alana yayılarak hayvanların yaşam alanlarına müdahaleleriyle sonuçlanır. Ortaçağ’da, özellikle XIV. yüzyılda, Avrupa’daki nüfusun büyük oranda ölümüyle sonuçlanan büyük veba salgınında önemli bir etkisi olan bu gelişmelere bakıldığında, günümüzde de benzer problemlerin benzer sonuçlara yol açtığını görürüz. 2004-2007 yılları arasında yayılan kuş gribi, 2009'daki domuz gribi, 2010'lardaki SARS virüsü salgını ve Ebola virüsü derken, 2019 yılının Aralık ayında Çin’in Vuhan kentinden başlayarak bir pandemiye dönüşen koronovirüs salgınında, insanın doğayı kendi çıkarları için dönüştürmeye çalışması ve yabani hayvanların alanlarına olan ölçüsüz müdahalesi yatar. Bu virüslerin hepsi hayvanlarda çeşitli mutasyonlara uğrayan virüslerin onların yaşama alanlarına giren insanlara bulaşması sonrasında bir salgına dönüşür. Bu virüslerin hikâyesini takip ettiğimizde vebadan beri salgın hastalıkların yayılma ve insanlara zarar verme biçimlerinin değişmediğini görürüz.

*

Sinema Yazarı, SİYAD Genel Sekreteri

ISSN: 2564-7067 - SAYI : 17 | EYLÜL - ARALIK 2020

127


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Ticaret yollarını takip eden gemilerle birlikte liman kentleri üzerinden şehirlere giriş yapan vebaya benzer şekilde modern yaşamı tehdit eden virüs salgınları da ulaşım ağları üzerinden hızla küreselleşerek kent yaşamı üzerinde büyük bir tehdide dönüşür. Bu yüzden de Ortaçağ’da vebayla mücadele sırasında alınan çeşitli önlemler, ilerleyen yıllarda modern şehir yaşamında da devam etmiş ve kent sağlığını gündeme getirmiştir. Veba, Ortaçağ’da insanların ve toplumların gündelik yaşam pratiklerinden kentlerin yönetilme şekillerine kadar pek çok konuda radikal değişimlerin de yaşanmasına sebep olur. Hijyen kurallarının yaygınlaşması, mimariden faydalanılarak karantina uygulamalarına göre mekânların yeniden dizayn edilmesi, kent içindeki pazar yerlerinin yerel yetkililer tarafından kontrol edilerek düzenli bir şekilde temizlenmesi, insanların yaşam alanları ile çöplerin atıldığı alanların ayrıştırılması, kanalizasyon sisteminin kurulması, liman kentlerinde ticaret gemilerinin kırk günlük karantinada tutulması (Atabek, 1977: 68) gibi vebaya yönelik alınan bir dizi önlem bugün de belediye ve yerel yönetimlerin dikkate aldığı hususlar arasındadır. Dolayısıyla pandemiye dönüşen salgınlar, diğer yanıyla insanların mevcut yaşama biçimlerinin değişmesi gerektiğini göstererek halk sağlığını ve kent sağlığını da tekrar hatırlatır. Modern şehir planlama biçimleri, insanların çevreyle sağlıklı bir iletişim kuracakları altyapı hizmetlerini ve şehir yaşamının devamını sağlayacak hijyen şartlarını oluşturmak üzerine kurulur. SALGINLA BİRLİKTE SANATIN ÖLÜMÜ KEŞFETMESİ Ortaçağ’da “kara ölüm” olarak kulaktan kulağa yayılan veba salgını, beraberinde kültürü de derinden etkilemiştir. Giovanni Boccaccio, Decameron isimli eserinde vebanın etkilediği insanları ve dönemin atmosferini çarpıcı şekilde gözler önüne serer. Boccaccio’nun Ortaçağ’da salgından

128

en çok etkilenen şehirlerden biri olan Floransa’daki gözlemlerini aktardığı eserinde, on gün boyunca anlatılan toplam yüz öykü yer alır. Vebadan kaçmak için toplanan yedi kadın ve üç erkek arasında anlatılan öyküler dönemin atmosferini betimler. Avrupa’nın pek çok kentinde olduğu gibi Floransa’da da kent içerisinde yaşayan herkes sessizce ve sinik bir biçimde ölümü beklemektedir. Ölümün hayatın tek gerçeği haline gelmesiyle birlikte insanların değer yargıları da büyük bir erozyona uğrar. Floransa’da özellikle üst sınıflar hedonist isteklerinin peşine takılır. Becchini ismi verilen alt sınıflardan oluşan erkeklerin bir araya gelmesiyle kurulan gruplar ise yağma, tecavüz ve cinayet gibi olaylarla ölümün kol gezdiği kentte kaos ve kargaşa ortamını arttırmaktadır. Decameron’daki hikâyeler günümüzde “abartılı hikâyeler” gibi düşünülmesine rağmen dönemin Floransa’sı için salgının yol açtığı bir delilik durumunu da işaretlemektedir. Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikâyeleri’nde de vebayla ilgili pek çok konu görmek mümkündür. Kitapta, bir hastalığın kent yaşamını ve insan hayatını nasıl köklü bir şekilde dönüştürdüğü gösterilir. Eser, Londra’ya yakın bir yerden Canterbury’deki katedralde bulunan Saint Thomas Becket Mabedi’ne doğru kutsal haç yolculuğuna çıkanların yol boyunca vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları hikâyelerden oluşur. Hikâyelerin ilham kaynağı ise Chaucer’in İtalya’ya yaptığı yolculuktur. Dolayısıyla Canterbury Hikâyeleri de Decameron’un geçtiği dünyaya aittir. Veba, yazarların eserlerinde çoğu zaman insanoğlunun faniliğini anlatmak için metafora dönüşür. Vebayla birlikte oluşan merkezi otorite boşluğu ekonomik, toplumsal ve ahlâki anlamda pek çok çöküşü de beraberinde getirir. Kentlerde yaşayan insanların sessizce ölümü beklemesi, ölümün hayatın merkezine geçmesine neden olur. O yüzden de ölüm imajı, sanatsal olarak altın bir


ŞEHİR & TOPLUM

taç giymiş ve alaycı tavrıyla sırıtan bir iskelet figürü ile kişileştirilir. Ölüm Dansı (Dance Macabre) ise bu dönemde yaygın bir tema olarak pek çok sanat eserinde karşılık bulur. Ressamların resimlerinde vebadan dolayı yatağında ölümü bekleyen hasta ve onun etrafındaki yakınlarının bulunduğu resimler dikkat çeker. Bu resimlerde hasta yakınlarının dışında odada bulunan çeşitli aziz ve ölüm figürleri de bulunur. Vatikan’daki Giovanni del Biondo’nun Kıyametin Bakiresi Azizler ve Melekler tablosunda ölümün veba salgınıyla birlikte sanatın da merkezine taşınmasını görmek mümkündür. Veba salgınından bir yıl önce Bartolomeo da Camogli’nin Madonna tasviri bütün görkemiyle öne çıkarken, veba salgınıyla birlikte Madonna tasvirinin altındaki mezarda çürüyen iskelet görüntüsü dönemin yeni gerçekliği olarak resimde karşımıza çıkar. Ölüm, böylece sanatın ve kompozisyonun da temel ölçütlerinden biri haline gelir. Sinemada da Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür (Det Sjunde Inseglet, 1957) isimli filmi, Ortaçağ’da vebanın yaşandığı dönem üzerinden bir alegori sunarak Ortaçağ’da çizilen ölümü ve ölüm dansını beyaz perdeye taşır. Bergman’ın tasvirleri, Lutheryan bir papaz olan babasının görev yaptığı kilisede, çocukluğunda gördüğü çizimleri taklit eder. Kara ölüm, Bergman’ın filminde de Ortaçağ’daki edebiyat eserleri ve resimler gibi bir metaforu gözle görülür hâle getirir. Ölüm, dünyadaki tek gerçektir ve insanoğlu fanidir. Filmde hayatın anlamını sorgulayan şövalye Antonius Block, ölümle karşı karşıya geldiğinde onunla bir satranç oyunu oynayarak ölümünü uzatmaya çalışır. Bu şekilde geçen sürede hayatın anlamını öğrenmeye çalışacaktır. Ortaçağ’da vebayla mücadele etmek için dine sığınanlar, kendi kendilerini kırbaçlayan Haç Kardeşliği üyeleri, cadı diye yakılan kadınlar, sefalet, yoksulluk ve delilik manzaraları Bergman’ın filminin arka planında bir tür Decameron anlatısına dönüşür.

SİNEMADA SALGIN Sinemada salgınların ve ölümün temsili ise Bergman’ın filmiyle sınırlı değildir. Virüs salgınları sinemada sık sık korku ve bilimkurgu gibi türlerde karşılık bulur. Bu anlamda sinemada belki de virüs salgınını konu alan filmleri; gerçek hikâyelerin uyarlamaları, salgını bir korku filmi unsuru olarak kullanan tür filmleri ve salgından ziyade salgın sonrasını anlatan alegorik distopya anlatıları şeklinde üç ana kategori içerisinde değerlendirebiliriz. Karantina Altında (Quarantined, 1970), The Missing are Deadly (1975), Virus (1980), Veba (Carriers, 1998), Yesterday, Today, Tomorrow (1970), Tehdit (Outbreak, 1995), İspanyol Gribi (Spanish Flu: The Forgotten Fallen, 2009), Salgın (Contagion, 2011), Körfez (The Bay, 2012), Grip (Gamgi, 2013), El Limpiador (2013), 93 Days (2016) ve Virus (2019) gibi filmlerde doğrudan bir virüs salgınının başlangıcını ve sonrasında insanların salgını kontrol edebilmek için verdikleri mücadeleyi izleriz. Bu filmlerin önemli bir kısmı televizyon yapımı ve B tipi olarak adlandırılabilecek düşük bütçeli, standart konulara sahip ve geniş bir dağıtım ağıyla birlikte çok fazla seyirciye ulaşmayan yapımlardan oluşur. Virüs salgını bu anlamda, özellikle Soğuk Savaş Dönemi sırasında sıkça bilimkurgu türünde bir alegori olarak kullanılan uzaylı istilası filmlerine göre sinemada çok fazla öne çıkmaz. Belki bu doğrultuda Kenji Fukasaku’nun Sakyo Komatsu’nun romanından uyarladığı Virus filmini ayrı bir yerde tutabiliriz. Filmde virüs korkusunun o dönemde yaşanan nükleer felaket korkusuna benzer şekilde toplumsal bilinçdışına yansıyan bir semptom olarak ele alındığını görürüz. Ordu tarafından üretilen bir virüs, uçak kazası sonrasında dünyadaki bütün hayatı sona erdirir. Antartika’daki bir grup bilim insanı dışında canlı yaşamı yok olmuştur. Bu anlatı çerçevesi o dönemde arka arkaya çekilen uzaylı istilası ve zombi filmlerinde de sık sık karşılaştığımız bir

129


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

manzaradır. Bu nedenle dönemin iki süper gücü arasındaki güç mücadelesinin toplumsal ölçekte insanlarda yarattığı bilinçdışı korku ve kaygıları da hikâye üzerinden okuyabiliriz. Virüs filmleri genelde hayvanlardan insanlara geçerek kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan bir hastalık üzerinden merkezi otoritenin olmadığı bir kaos ortamını anlatır. Wolfgang Petersen’in Tehdit, Steven Soderbergh’in Salgın ve Barry Levinson’ın Körfez filmleri bu anlamda bu alt türün en klasik örnekleridir. Her birinde bilimsel anlamda bir virüsün ortaya çıktıktan sonra insanlara nasıl bulaştığı, nasıl yayıldığı ve nasıl kontrol altına alınabileceğine dair bir bakış açısı yaratılır. Koronavirüs salgınından sonra tüm dünyada en çok izlenen film olan Salgın, Uzakdoğu’daki SARS virüsü nedeniyle ortaya çıkan salgından esinlenir. Hong Kong’da 2002 yılında başlayarak kısa süre sonra Çin, Tayvan, Singapur, Amerika ve Kanada gibi ülkeleri de etkisi altına alan salgında Dünya Sağlık Örgütü, Hastalık Kontrol Merkezi ve etkilenen ülkelerin işbirliği söz konusudur. O dönemde Çin hükümetine SARS konusunda danışmanlık yapan Columbia Üniversitesi Enfeksiyon ve Bağışıklık Merkezi Başkanlığı’nda çalışan virolog Prof. Dr. Ian Lipkin, aynı zamanda Salgın filminin de danışmanlarından biridir. Bu yüzden de Salgın filminde gördüğümüz olay örgüsünün önemli bir bölümü SARS virüsünün yayılımı sırasında yaşananlara dayanır. Film, Amerika’daki uluslararası şirkette çalışan bir kadının Hong Kong’a bir iş ziyaretine gitmesiyle başlar. Hong Kong’da iş görüşmesinden sonra restoranda yemek yiyen, kumarhaneye giden ve oradan da hava alanına geçen karakterin virüsle enfekte olarak virüsü tüm dünyaya bulaştırması sonrasında Dünya Sağlık Örgütü harekete geçer. Salgın filmi aynı zamanda olay örgüsü ile birlikte bize tüm dünyada salgın sırasında

130

yaşanan protokolleri de gerçekçi bir biçimde özetler. Virüs üzerinde çalışan bilim insanları ilk olarak virüsün yayılma hızını, yayılma biçimini ve bu hızla ne kadar insanı etkileyeceğine dair bir projeksiyon çizerler. Sonrasında vakaların yaşandığı bölgeler karantinaya alınır. Temasın engellenmesi, maske ve koruyucu giysilerle yapılan filyasyon süreci ve kentlere giriş çıkışların engellenmesiyle birlikte karantina kuralları uygulamaya koyulur. Sonrasında da günümüzdekine benzer şekilde aşı çalışmalarına ağırlık verilerek hayatın normale dönmesi sağlanır. Prof. Dr. Lipkin’in danışmanlığında seyirciye salgın sürecini adım adım özetleyen film, belgeselden ayrışmak için ise salgın etrafında yaşanan kaos ve kargaşa görüntüleri üzerine dramaturjisini kurar. Şu an içinde bulunduğumuz şartlarda koronavirüsün öldürücülük oranı filmdeki virüse oranla çok daha düşük olduğu için filmdeki sahneler gerçek hayatta yaşanmamış olsa da, film aslında en olumsuz manzarayı canlandırır. Filmde, marketlerin yağmalandığı, insanların birbirlerini ezdiği, karantina bölgelerindeki önlemlerin yetersiz kaldığı bir tür kıyamet anlatılır. Aynı aile içerisinde hasta olan baba ile kız arasındaki tecritten dolayı kurulamayan ilişki, olayı incelemekle görevli yetkililerin hastalanarak hayatlarını kaybetmesi, doktorların ölümü ve uluslararası şirketlerin krizden kâr elde etmeye çalışmaları gibi pek çok dramaturji unsuru da filmdeki kıyamet manzarasına eşlik eder. Özellikle filmin çevresinde kurulan, ulaşım ağıyla birlikte neredeyse tüm dünyanın bir arada yaşadığı küresel ve kapitalist kent deneyimi David Harvey’nin kenti tanımlama biçimiyle de paralellik gösterir. Harvey, dünya piyasasındaki değiş tokuşa yönelik kapitalist üretim metabolizmasından beslenen kentin, kendi sınırları içerisinde örgütlenen son derece gelişkin üretim ve dağıtım sistemi tarafından desteklendiğini belirtir. Ona göre şehir, insanlığın en yüksek başarısıdır; güç


ŞEHİR & TOPLUM

ve görkemi fiziksel bir peyzajda birleştirir. Ancak aynı zamanda en rezil insani yozlaşma mekânı, en şiddetli hoşnutsuzlukların paratoneri, sosyal ve politik çatışmanın da arenasıdır (Harvey, 2017: 317). Neoliberal politikalar çerçevesinde örgütlenen, uluslarüstü şirketlerin kârlılık oranları ölçüsünde ilerleyen, insan hayatından çok kâr/zarar hesaplarının ve ekonomik göstergelerin standartları belirlediği modern yaşamın çıkmazları bu yanıyla filmdeki krizi büyüten unsurlar olarak öne çıkar. Salgının çıkması, salgının adının konması ve salgına karşı alınacak tedbirlerin belirlenmesine rağmen diğer taraftan Harvey’nin sözünü ettiği “kapitalist üretim metabolizması” yapılması gerekenlerin yapılmasını engeller. Günümüzde Trump’ın başkanlığında Amerika’nın politikalarına baktığımızda, Salgın filminin öngörüsünün küreselleşen dünya ve kent yaşamının dinamikleri açısından önemli bir projeksiyon çizdiği de söylenebilir. Bilim insanlarının uyarıları ile yöneticilerin ticari kaygıları arasında sıkışan ulusların çıkmazı da bu anlamda filmin arka planında salgının ötesine geçerek günümüzdeki sistemin sıkışan noktalarına işaret eder. Salgın, hastalığın yayılımı anlamında gerçekçi bir tasvir çizerken, seyirciyi de bastırdığı ve yüzleşmekten kaçındığı korkularıyla baş başa bırakır. Filmdeki esas gerilim, filmde yaşanan sahnelerin daha önce yaşanmış olması ve yine tekrar edecek olmasını bilmemizden kaynaklanır. Koronavirüs sonrasında Financial Times gazetesine görüş bildiren Prof. Dr. Lipkin, bu dönemde yeniden filmin popüler olmasının şaşırtıcı olmadığını, SARS salgını ile günümüzdeki koronovirüs salgını arasında pek çok benzerliğin bulunduğuna işaret eder. Ancak Lipkin’in esas uyarısı, bugün yaşanan salgının benzerlerinin gelecekte de yeniden yaşanacağına ve bu salgının son salgın olmayacağına işaret etmesidir (Manson, 2020). Salgın filmi de bu anlamda süreci beyaz perdeye aktarırken,

finaliyle de mutasyona uğrayarak aşının yetersiz kalacağı yeni bir virüs salgınına göz kırparak hikâyesini sonlandırır. BİLİNÇDIŞI KAYGILARIN YANSIMASI Paul Wells, korku filmlerinin tarihinin aslında XX. yüzyıldaki kaygıların da tarihi olduğundan söz eder (Wells, 2000: 3). Korku öyküleri genellikle insanların ekonomik, toplumsal, ahlâki ya da kültürel kaygılarından beslenir ve bir anlamda bunları çeşitli semptomlar olarak dışa vurur. Sinemadaki korku türü, güvensizlik ve özgüven yokluğundan kaynaklanan yaygın ruh haliyle ilintilidir. Gizli güçler, kurt adamlar, vampirler ve yaşayan ölülerle ilgili temalar kültürel kaygıya, aileye, politik liderliğe ve cinselliğe ilişkin artan kaygılara da işaret eder (Ryan ve Kellner, 2010: 263-264). Bu yüzden de korku sinemasındaki örnekleri incelerken filmlerin çekildiği dönemin konjonktürel özelliklerini de akılda tutmak gerekir. Örneğin Godzilla (Gojira, 1954) İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’daki atom bombası korkusunu, Teksas Katliamı (The Texas Chainsaw Massacre, 1974) 1970’lerde kırsal kesimde işsiz kalan işçi sınıfının bastırılmış öfkesini, Hastanede Dehşet (The Brood, 1979) 1970’lerdeki yükselen boşanma oranları ve çekirdek ailenin parçalanma kaygısını ve Cinnet (The Shining, 1980) aile içi şiddeti betimler (Cherry, 2014: 167-168). Virüs, korku filmlerinde daha çok insanları “yaşayan ölüler” haline dönüştüren, enfekte olan kişinin fiziksel özelliklerini dönüştürdüğü gibi onlarda bilinçsiz bir şekilde öldürme dürtüsü uyandıran bir tetikleyici olarak kullanılır. Nükleer felaketin, insan eliyle doğaya müdahalenin ve ülkelerin kitlesel silahlar üretmek için bilimi kullanma korkusunun ön ayak olduğu virüs kökenli korku filmlerinin en bilinen örneği George Romero’nun yönettiği zombi üçlemesidir (Night of the Living Dead, 1968; Dawn of the Dead, 1978; Day of the Dead, 1985). Zombi, Haiti’de yaygın olan “voodoo” kültürünün bir

131


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

yansımasıdır. Voodoo kültüründe öldükten sonra dirilen kişi aynı zamanda bir cadının kontrolü altına girmektedir. Bu inanış, popüler kültürde, özellikle B sınıfı korku filmlerinde, yaşayan ölü yani zombi olarak nitelik değiştirir (Şimşek, 2013: 30). Ölülerin geri dönüşü simgeselleştirme sürecindeki bir bozukluğun da alametidir. Zizek, Lacan’a referans vererek ölülerin bazı ödenmemiş simgesel borçları ödetmek üzere geri döndüklerini belirtir. Zombilerin dönüşü fiziksel yok oluştan sonra bile kalan belli bir “simgesel borcu” temsil eder (Zizek, 2013: 40). Bu alt tür içerisinde sayılabilecek 28 Gün Sonra (28 Days Later…, 2002), Ölümcül Deney (Resident Evil, 2002), 28 Hafta Sonra (28 Weeks Later, 2007), Doomsday (2008) ve Zombi Ekspresi (Train to Busan, 2016) filmlerinde virüs kaynaklı zombiye dönüşen insanların yarattığı kaos ortamı vardır. Bu filmleri okurken, bir yandan dönemin korku ve kaygılarını da dikkate almak gerekir. 28 Gün Sonra filmi Londra'daki bir araştırma merkezindeki denek maymunlarının bir grup aktivist tarafından serbest bırakılması ile çevreye ölümcül bir virüsün yayılmasını konu edinir. Virüsten etkilenen kişiler on beş saniye sonra insani özelliklerinden çıkarak saldırgan yaratıklara dönüşmektedir. Maymunlardan insanlara bulaşan virüs hızla tüm popülasyonu etkileyerek Londra’nın terk edilmiş bir kent haline gelmesine neden olur. Korku filmlerinin tipik unsurlarına yaslanan filmde, virüsün etkisi diğer tarafıyla Londra’da kent yaşamında devam eden mevcut sınıfsal farklılıkları, gelir eşitsizliğini, milliyetçi ve cinsiyetçi bakışları yeniden üretir. Beaufort Dükü’nün Manchester’ın kuzeydoğusundaki Badminton evi, Binbaşı West komutasındaki bir askeri birliğe ev sahipliği yapar. West’in komutasındakiler hastalık kapan siyahi bir askeri zincirleyerek zombilerin ne kadar sürede açlıktan öleceğini anlamaya çalışır. Herkesin birbirini öldürdüğü bir ortamda askerleri ve silahlarıyla birlikte güce sahip

132

olan West, zombiye dönüşen siyahi askere işkence yapmanın yanı sıra Jamaika asıllı Selena isimli kadını da kendisine seks kölesi olmaya zorlar. İngiltere’deki “deli dana” ve “şap” gibi hastalıklardan duyulan korkunun etkisiyle çekilen 28 Gün Sonra, virüs merkezli bir korku sineması örneği olmasına rağmen dolaylı bir şekilde sömürgecilikten kalan stereotipleri yeniden üretir. Londra gibi bir metropolde modern kent yaşamı deneyimi coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçen bir bütünleşme gösterir. Kozmopolit, modern ve medeni bir kent yaşamı deneyimi vaadinin altında ise parçalanmışlık ve bölünmüşlükle karşılaşırız. Marshall Berman’ın Marx’a referans vererek ifade ettiği gibi “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir evrende paradoksal bir biçimde kozmopolit görünümlerin ve vaatlerin arkasında parçalanma, mücadele, çelişki ve belirsizliklerin oluşturduğu girdaplar da yer alır (Berman, 2017: 27). Filmde gördüğümüz virüs salgınıyla birlikte saldırganlaşan insanların ters yüz ettiği medeniyet görünümleri de bize hem vaatkâr modern metropol yaşamından manzaralar sunar hem de o deneyimin kırılgan ve çelişik doğasına dikkat çeker. Bununla birlikte filmdeki neden-sonuç zincirine ve filmin oturduğu zemine dikkat edildiğinde, filmdeki virüs salgının nedeni aktivistlerin sözde korunaklı bir laboratuvara gerçekleştirdikleri vandalca saldırıdır. Bu saldırıyla birlikte Londra ve Britanya büyük bir krizle karşı karşıya kalır. Bu tür anlatılarda genel olarak saldırının gerçekleştiği ülkeler (çoğunlukla Amerika), saldırı karşısında masum, çaresiz ve neredeyse acınası bir biçimde resmedilir. Bu bakış, yukarıda bahsettiğimiz sömürgeci stereotipleri ve mevcut eşitsizlikleri eleştirmeden yeniden üretmeye neden olurken, diğer tarafıyla da hayatta kalanların (ve de devletlerin) film içerisinde yaptıkları her türlü zorbalığı, şiddeti ve bencilce davranışı da seyirci


ŞEHİR & TOPLUM

olarak onaylamamızı kolaylaştırır. Ella Shohat ve Robert Stam, bu tür filmlerde iki temel sömürgecilik anlatısının yeniden inşa edildiğine dikkat çeker. İlki Batılı ve beyaz karakterlerin belli bir amaca yönelik seyahat eden kişiler olarak seyahatleri esnasında düşman topraklarından geçmek için yolda karşılaştıkları kişilerin ayrıcalıklarını, haklarını ve ihtiyaçlarını yok sayma eğilimidir. Diğeri de medeniyetin çöktüğü uç noktalarda çeşitli mekânlara yapılan saldırı eylemleriyle birlikte yerli halkın kendi toprağında işgalci gibi görünmesinin sağlanmasıdır (Shohat ve Stam, 1994: 119). 28 Gün Sonra, Ölümcül Deney ve Doomsday filmleri bu anlamda basit birer korku sineması örneği gibi gözükmelerine karşın, diğer taraftan dolaylı bir biçimde anlatı içerisinde milliyetçi, cinsiyetçi ve sömürgeci dikotomileri yeniden üretirler. Bu filmlerde hem medeniyetin yok olması hem de bunun nedenleri verilir. Çöküş, modern, kozmopolit ve liberal politikalar nedeniyle yaşanmıştır. Basit bir düzlemde

neden-sonuç zinciri, iyiler ve kötülerin net ayrımlarıyla gerçekleşir. Bu tür filmlerde Salgın örneğinde olduğu gibi küreselleşen dünyayı, ekonomik yapıyı ve yönetim biçimlerinin salgındaki rolünü tartışmak ve arka plan yaratmak yerine radikal bir muhafakazâr bakış açısı üzerinden net düşmanlar ve ötekiler yaratılır. Bu alt tür içerisindeki filmlerin tümünde Ortaçağ’daki veba salgınından beri anlatılagelen insan manzaralarına ve dehşet sahnelerine tanıklık ederiz. Boccaccio’nun Decameron’da bahsettiği ya da Cantenbury Hikâyeleri’ni kuşatan korku ve dehşet anları, virüsten etkilenerek zombiye dönüşen insanların yer aldığı filmlerde de tekrar eder. Kaos ve kargaşa, medeniyeti tehdit eder. Ortaçağ’da vebanın kaynağı olarak görülen ve katledilen Yahudiler gibi bu filmlerde de zombilere yönelik kitlesel katliamlar ve bilinçdışına bastırılan şiddet ve öfkenin dışa vurumu vardır. Bütün imajlar veba Salgın (Contagion, 2011)

Son Umut (Children of Men, 2006)

133


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Körlük (Blindness, 2009)

yeni yaşama pratiklerinin izdüşümlerini bulabileceğimiz alegorilerdir. Son Umut (Children of Men, 2006), Ben Efsaneyim (I am Legend, 2007), Körlük (Blindness, 2008), Yol (The Road, 2009), Yeryüzündeki Son Aşk (Perfect Sense, 2011) ve Bird Box (2018) gibi filmlerde distopya hikâyeleri üzerinden bir virüs salgını sonrasında bilinen yaşamın sona ermesiyle birlikte karamsar ve karanlık yeni bir çağda yaşananlar anlatılır. Bu filmler insanoğlunun kurduğu medeniyetin, bilim ve rasyonalite temelli düşünce sisteminin ve teknolojik gelişmelerin kırılgan doğasını hatırlatır. Pandemi halini alan bir salgınla birlikte insanoğlu yeniden ilkel yaşama geri döner ve güçlü olanın ayakta kaldığı; yasanın, otoritenin, hukuk kurallarının, ahlâk ve etiğin işlemediği bir dünya ile karşı karşıya kalır. Jose Saramago’nun aynı isimli romanından uyarlanan Körlük filmi bu anlamda bahsettiğimiz anlatıları da özetlemektedir. Körlük bilinmeyen bir ülkede, bilinmeyen bir şehirde, yeşil ışığın yanmasını bekleyen bir kişide görülür ve çok hızlı bir şekilde yayılır. Nedeni bilinmemektedir. Nasıl bulaştığı da bir muammadır. Ancak karantina uygulamaları yetersiz kalır ve kısa sürede bütün dünya kör olmuştur. Hikâye, nedensiz bir hastalıkla birlikte medeniyetin çöküşünü anlatır. Devletin ve iktidar aygıtının işleyişi, bastırılan insan doğasının bir krizle birlikte ortaya çıkması ve liberal toplumların ikiyüzlülüğü hikâyeyi çevreleyen unsurlar olarak dikkat çeker.

salgınından beri süregelen ölüm, hastalık ve korkunun kullanılan tanıdık ve aşina imajlarıdır. Bu anlamıyla da güncel ve modern virüs filmleri eski ve bastırılan korkuları yeniden üretir. BİR ALEGORİ OLARAK SALGIN Salgınların sinemadaki en dikkat çekici yansımaları ise bilinçdışına taşan korkuları anlatan filmlerden ziyade salgın sonrasında

134

Medeniyetin insanı kuşatıcı örtüsü kalktığında insanın kendi kendisiyle yüzleşmesi, doğrudan doğruya bir virüs ya da salgınla ilgili olmasa da Son Umut filminin de temel meselelerinden biridir. 2027 yılında geçen filmde, insanlar nedeni bilinmeyen bir şekilde kısır olmuştur. O yüzden de on sekiz senedir kimse çocuk sahibi olamaz. Ekolojik felaketler, salgın hastalıklar, savaşlar ve kıtlık gibi önlenemez sorunlar nedeniyle dünya sistemi çökmüştür; dünyada yaşayan insanların büyük bir kısmı bu yüzden göçmen olarak Britanya’ya gitmeye çalışır. Filmde, göçmenler arasında Afro-Amerikalı


ŞEHİR & TOPLUM

bir kadının çocuk doğurarak insanlığa yeniden bir umut olması konu edilir. Film, Saramago’nun körlük meselesini ele alışı gibi kısırlığı dünya sisteminin ve insanlığın aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermek için kullanılır. Buradaki kısırlık ve kısırlaşma esasında sisteme gönderme yapar. Sistem sıkışmış ve kısırlaşmıştır, ilerleyemez. Auschwitz’e gönderme yapan mültecilerin toplandığı kamplar, dikenli teller, kafesler ve ayrımcı politikalar geçmişte yaşananın gelecekte de yaşanacağına dair uğursuz bir sembol olmaktan öteye geçer. Avrupa’nın göçmenlerle ve terörle ilgili yaşadığı korkular ve sistemin çökeceğine dair endişelerle beraber sınıfsal eşitsizlik, ayrımcılık ve sömürgeleştirme söylemlerinin yeniden üretilmesine de zemin hazırlar. Ülkeler arası sınırlar, sınıfları birbirinden ayıran bariyerler ve her türlü hizmetin ayrıcalıklı insanlara uygulanması, içinde yaşadığımız toplum düzenini de sorgulatmaktadır. Filmin arka planında Lewis Mumford’ın sözünü ettiği biçimde kent yaşamıyla birlikte başlayan yeni bir tek tipliliğin beraberinde herkesi aynılaştırdığı ve çeşitliliklerin yok edildiği bir düzenle birlikte ortaya çıkan standartlaşmanın iktidar tarafından “hizaya sokulmanın” karşılığını da görürüz (Mumford, 2007: 408). Film, buna ek olarak standartlaşan yaşama biçimleri içerisinde bile gizli kalmış hiyerarşileri, yaratılan kriz ortamıyla birlikte ortaya çıkarır. İnsanoğlunun geleceğine yönelik tek umut bilim insanlarındandır ancak dünya felaket sonrasında dağılmış, kendi içinde bölünmüştür. Bu yüzden de akıl ve rasyonalite temelinde birlikte çalışmaktan çok herkes bireysel bir kurtuluşun peşinde koşar. Gelecek olmasa da sınıflar kendi korunaklı duvarlarını örerek, ötekileştirilen alt sınıflardan ve göçmenlerden kendilerini ayrıştırmanın yollarını ararlar. Körlük ve Son Umut gibi çok karakteristik distopya filmleri içinde yaşadığımız medeniyeti açık bir biçimde tartışmaya açar. Devlet, din, bilim ve teknoloji gibi unsurlarla çevrelenen

bir medeniyetin kırılgan doğasına dikkat çeker ve insanoğlunun içkin problemlerini görünür kılar. Bu anlamda da salgın hastalıklar güncel bir tehdit olarak kurgusal anlatılarda da geniş yer kaplar. Saramago’nun eserinde olduğu gibi biyolojik olarak sahip olduğumuz bir çift gözü kaybetmemiz öte yandan diğer duyu organlarımızın önemini kavramamızı sağlar. Gözlerini kaybederek karanlığa terk edilen insanlar kendi içlerine bakma fırsatı bulur. Michel Foucault’nun bahsettiği gibi içerisinde yaşadığımız toplumdaki devinim aileden okula, okuldan askeri kışlaya, kışladan fabrikaya ya da ofise, hasta olduğumuzda hastaneye, kurallara uymadığımızda hapishaneye şeklinde bir dizi şematik ilerleme çizgisine sahiptir. Medeniyeti oluşturan kurumlar birbirlerini taklit ederek tekrarlar (Foucault, 2001: 255). İnsan yaşamı belirli kural ve kaidelere muhtaçtır, bunlar da yaşamı bir tür hapishaneye dönüştürür. Jim Jarmusch’un Ölüler Ölmez (The Dead Don't Die, 2019) isimli filminde öldükten sonra zombiye dönüşerek yeniden yaşama geri dönen insanların yaşadıkları, tam da Foucault’nun benzetmesini haklı çıkarır. Romero’nun zombi üçlemesine bir saygı duruşu niteliğinde olan filmde, öldükten sonra dirilen zombiler yaşarken yaptıkları alışkanlıklarına geri döner. Kimisi mesleki alışkanlıklarını devam ettirir, kimisi gece yarısı yol kenarındaki bir restorana girerek koyu bir kahve içmeye çalışır. Kimisi ise cep telefonunda ücretsiz kullanabileceği bir wifi bağlantısı arar. Film, gerçek hayatın bir alegorisini sunmak yerine doğrudan gerçek yaşamdaki insanlarla aynı şeyleri arzulayan ve aynı davranışlarda bulunan zombileri birbirine paralel bir şekilde kurgular. Bu yüzden de film distopyadan ziyade gerçekçi bir modern yaşam panoramasına dönüşür. İçerisinde yaşadığımız kapitalist sistem içerisinde hayatlarımızı yönlendiren temel duygu tüketme arzusudur. Tüketmeye dayalı bir ekonomik sistem içerisinde herkes tükettiği kadar var olur. Bu arzu o kadar güçlüdür ki,

135


KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ

Jarmusch’un filminde olduğu gibi yaşamdan sonra da devam eder. İnsan yaşamı ve deneyimi belirli sınırlar içerisine çerçevelenmiş, şematik ve tekdüze bir hâle gelmiştir. Foucault’ya referansla söylersek, dört duvarla çevrili, merkezinde panoptikon benzeri bir aygıtla herkesin gözetlendiği fiziksel hapishaneler, günümüzde yerini herkesin kendisini bir biçimde kapadığı görünmez hapishanelere bırakır. Alegorik salgın filmleri bu yanıyla, içerisinde yaşadığımız toplum düzenine ve kent yaşamının şematik davranma biçimlerine karşı da sorgulayıcı bir bakış açısı kazandırır. KAYNAKÇA Atabek, E. (1977). Ortaçağ Tababeti. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayınları. Berman, M. (2017). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. İstanbul: İletişim Yayınları. Cherry, B. (2014). Korku. İstanbul: Kolektif Kitap. Foucault, M. (2001). Hapishanenin Doğuşu. Ankara: İmge Kitabevi. Harvey, D. (2017). Kent Deneyimi. İstanbul: Sel Yayıncılık. Nikiforuk, A. (1991). Fourth Horseman: A Short History of Epidemics, Plagues, Famine and Other Sources. Kanada: Penguin Group. Manson, K. “Virologist Behind ‘Contagion’ Film Criticises Leaders’ Slow Responses”, Financial Times, 18 April 2020. https://www. ft.com/content/6e9b4fe7-b26e-45b9-acbd2b24d182e914 (Erişim: 7 Mayıs 2020). Mumford L. (2007). Tarih Boyunca Kent. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Ryan, M. & Kellner, D. (2010). Politik Kamera: Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

136

Shohat, E. & Stam, R. (1994). Unthinking Eurocentrism: Multiculturalism and the Media. London and New York: Routledge. Şimşek, G. (2013). “Küreselleşme Yerelleşme Ekseninde

Bir

Örnek:

Ada:

Zombilerin

Düğünü”. TOJDAC. Vol. 3, Issue 2. s. 29-37. Wells, P. (2000). The Horror Genre: From Beelzebub to Blair Witch. Londra: Wallflower. Zizek, S. (2013). Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş. İstanbul: Metis Yayınları.


ŞEHİR & TOPLUM

DOSYA: KENTSEL SAĞLIK VE COVID-19 PANDEMİSİ TARİHTE SALGIN HASTALIKLAR, TOPLUMLAR VE İSLAM DÜNYASI Cem Orhan SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK, KENTSEL YAŞAM KALİTESİ VE KAMU SAĞLIĞI Handan Türkoğlu KENT DOĞA İLİŞKİLERİNİN DÖNÜM NOKTASINDA KENTSEL SAĞLIĞI YENİDEN DÜŞÜNMEK Koray Velibeyoğlu SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTSEL SU YÖNETİMİ ARACILIĞIYLA HALK SAĞLIĞINI VE REFAHINI SAĞLAMA Dzheylan Karaulan GELECEĞİN SAĞLIKLI ŞEHİRLERİ Murat Ar TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA HALK SAĞLIĞI Büşra Yılmaz, Samet Keskin AHMET SİNAN TÜRKYILMAZ İLE SÖYLEŞİ: NÜFUS, COVID-19 VE VERİ ÜZERİNE Ahmet Sinan Türkyılmaz, Röportaj: Alim Arlı, M. Cemil Arslan, Ezgi Küçük Çalışkan, Samet Keskin BİR PANDEMİ (COVID-19) SÜRECİ TECRÜBESİ: KENTLERİN KIRILGANLIĞININ AZALTILMASINDA TEKNOLOJİNİN ROLÜ Nur Sinem Partigöç, Çiğdem Tarhan COVID-19 SALGINININ AFET RİSKİ KAVRAMI ÇERÇEVESİNDEN İNCELEMESİ Emin Yahya Menteşe SORUNLARLA BAŞ ETME VE SÜRDÜRÜLEBİLİR DAYANIKLILIK YAKLAŞIMI Betül Ergün Konukcu SALGIN HASTALIKLARIN SİNEMADAKİ TEMSİLLERİ Barış Saydam

20

137

Profile for Marmara Belediyeler Birliği

Şehir & Toplum 17. Sayı  

Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded