Issuu on Google+

NY

irelkillezÖ ev

günlüğü

eddaM

1


_ _NY Günlüğü_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ __ _ _ _ _ _Madde ve Özellikleri_ _ 2

3


Ağustos 09, 2011

BIG CONSUMING HAVE JUST STARTED NOW! UÇAĞA BİN – LONDRA’DA AKTAR – BÜYÜK ŞEHRİN DAHA BÜYÜK UÇAĞINA BİN – YEMEK YE– UYU – OKU - UÇAKTAN İN – HAVAALANI ; LONDRA DA  - NEW YORK DA AYNI – AYNI BİNAYI - AYNI BANKA REKLAMINI GÖR – HİÇ YOL KATETMEMİŞSİN GİBİ HİSSET – TRENE BİN – İN METRO(LAR)YA BİN – YORUL – TERLE – KAFANI KALDIR İNSANLAR – ARABALAR - KÖPRÜLER – BİNALAR NEW YORK… Uzun uçak yolculuğunun ardından sonunda New York’tayım, gezim başladı; yirmi gün. Yolculuğun kendisi bile başlı başına bir deneyimdi. —-TO BE A TRANSIT PASSENGER; THANKS TO GOD—Uçak Londra’da aktarma yapıyor .. ‘Havaalanı’ aynı; cam çelik konstrüksiyon, etraf alabildiğine düzlük, yeşillik, uzun asfalt yola giriyoruz, merdivenler, merdiven arabaları, konteynerlar, yolcu otobüsleri, Londra’ya geldiğimi  bilmesem yer değiştirmediğime inanabilirdim. Havalanı işte, her yerde aynı.‘DUTY FREE MACERASI’ yaşamak için üç saatim var, ideal zaman. Yüzlerce mağazanın alt kümeleri; binlerce markanın arasında kaybolmuş ’insan kümeleri’. Zamanımı kayıp kalabalığı izlemekle geçiriyorum. İnsanların bir ülkeden bir ülkeye uçarken hissettikleri özgürlük duygusu, ‘alışveriş özgürlüğü’ ne çevriliyor burada. Bu alanın toplamı ‘bilincimizin döviz bürosu’ gibi. Bedenler külçe gibi, oradan oraya koşturuyor; içki şişelerinin, parfüm şişelerinin, çikolataların… arasında gezinirken, küçülüp anlamsızlaşıyorlar, -şeyleşiyorlarİnsanın bu ara mekanda kafası karışıyor. Kararlar da arada kalıyor. Bu kadar markanın ışıkları arasında insan zihni aidiyet duygusunu kaybediyor, para birimleri birbirine giriyor, bildiğimiz tanımını yitiriyor, değeri farklılaşıyor. Dolarlar pounda poundlar euroya… kayıp gidiyor, eriyen zihinlerimizle birlikte… 4

Madde nedir? Madde, boşlukta yer kaplayan (hacim), kütlesi olan tanecikli yapılara denir. Madde, 5 duyu organımızla algılayabildiğimiz (hissedebildiğimiz) canlı ve cansız varlıklardır. Madde kütlesi olan tanecikli yapıdır. Madde boşlukta yer kaplar. Madde tutarsızdır. Eylemsizlik maddeler için ortak özelliktir. Madde duyu organlarımızla algıladığımız her şeydir. Her şeyin eriyip bittiği , birbirine karıştığı, Marks’ın ünlü deyişiyle ‘katı olan her şeyin buharlaştığı’ zamanlarda ‘madde’ katı-sıvı-gaz halinden uzak ele avuca sığmayan doğa-üstü varlık olarak her yerde durmaktadır.Tüm uçuculuğuyla birbirine ve her şeye karışan –şeylerhomojenliğiyle maddenin her halini yenmektedir. Madde şeyleşmiştir. Madde algıladığımız herşeydir. Algıladığımız her şey mümkündür. Madde mümkün olan herşeydir. Herşey mümkündür. Madde herşeydir. 5


Nasıl bir yer burası? Yer bile değil,Marc Auge’nin deyişiyle ‘non-places’,gerçekten öyle. Zamanımı harcamak için başka seçeneğim yok ki ; burada yapılabilecek tek şey satın almak. Uzun koridorlarda – insan yığınları karıncalaşıyor – kara lekeler ufalanıp havaya dağılıyor. Neresi burası ? Aktarma terminali; Beyinlerimizin aktığı, Bedenlerimizin sıkıştığı, Zorunlu durak, Yalancı durak, 7/24 işleyen durak, ‘Özgürleştirici’  durak.. Kaydırağa binmek gibi; en yukardan biniyorsunuz, kaydırak sizi güvenli bir şekilde en aşağı noktaya ulaştırıyor. Sizin bu yolculukta ki rolünüz sadece kaydırağa binmeye karar vermek, rotayı ise kaydırak belirliyor. Kaydırağın bazı noktaları iğnelerle dolu. Bu ‘transit noktalarında’ her bir ‘ürün’ başka bir iğne. Her iğne uyuşturucu dolu, bir yandan derinize batıp canınızı acıtırken, diğer yandan sizi uyuşturuyor, sarhoş ediyor, o yüzden hiç bir şey anlamıyorsunuz, aksine bu ‘transit noktaları’ bünyenizin en çok sevdiği yerler haline geliyor.. Hiç aç olmadığım halde ‘can sıkıntısından’ markete girip ‘su ve çikolata alıyorum’. 3.70 pound = 5.80 $ gibi birşey tutuyor. Bu değişim eğlendiriyor beni, parayla oyun oynuyorum… Everyone can feel free in this store!… DUTY FREE

6

7


Ağustos 11, 2011

TOYS are US

İçeri girer girmez fotoğraf makinalarını kuşanmış iki bekçi  kapıda sizi karşılıyor. Sizi değil aslında; Hedef çocuklar, bebek arabasında ki çocuğa ‘cheeeese’ dedirtiyorlar azimle , ‘Oyun başlasın’… Tam ortaya kocaman bir makina kurmuşlar, DÖNME DOLAP. Mağazanın kendisi de dönme dolap gibi, insanın başını döndürüp midesini bulandırıyor. 3 seçenek; aşağı in, yukarı çık, düz devam et? Aşağı iniyorum yanımdaki yürüyen merdivenle. Çok açım, beni çeken de ‘aşağıdaki yemek satış birimleri’ oluyor. Psikolojim aşağı inmeyi uygun buluyor. Çocukları aşağı çeken ise ‘Dönme Dolap’. Hepsi sırada bekliyor, ona binip arkadaşlarına hava atmak için ya da sadece birkaç metre yükseğe çıkarak -eğlenmek- istiyor. Çocuk bu, ne de olsa her şeyden eğlence çıkarabilir, ki bu farklı ve kendinden büyük makina çok fazla eğlence vaad ediyor, tıpkı hayal ettiği gibi… Aşağı inerken fark ediyorum, yürüyen merdiven; tek yöne iniyor. İniyorsunuz ve tekrar yukarı çıkmanız için alt katın tamamını dolanmanız gerekiyor ve sizi satın almaya zorlayan çocuklarınızı seçim yapması için ikna etmeniz. Ben nereye, neye bakacağımı şaşırırken tüm bu renklerin arasında, çocuk nasıl karar versin ne istediğine, hepsini istiyor! Aa ama belki ’Spider Man tişörtü’nü daha çok istiyor, çünkü birkaç dakika önce gökdelenin üzerinde kendinden 100 kat daha büyük olan reklamını gördü… Her gün televizyonda da görüyor zaten, Spider Man istiyooor, güç istiyor, hayallerini gerçekleştirmek istiyor. Babam hayallerini yapraklarla, böceklerle falan oynayarak gerçekleştirirmiş. .(Gelişmemiş Anadolu topraklarında doğmak bunu gerektiriyor herhalde) 8

9


Ama bu çocuk ‘madde’ ile gerçekleştirebiliyor. Başka şey görmüyor ki, göstermiyorlar. Kapitalizm çocuğu evlat ediniyor: Artık çocuk Kapitalizmin çocuğu. Bu gerçekliği zorlayan dünya düzeni de çocuklar için bulunmaz bir oyun bahçesi yaratıyor. Çocuk hayal ettiğini almak ister ve hep hayal eder pervasızca, kendini dizginlemeden. Despot kapitalizm önce ‘göz alıcı billboardlarla’ çocuğun sınırsız hayal gücünün hükümdarı oluyor, sonra kurdurttuğu hayalleri ona bahşediyor ‘huşu’ içerisinde. Şöyle bir kendime bakıyorum; biz de çocuklaşan yetişkinler miyiz bu dünya düzeninde? ‘Yetişkinlerin çocuklaşması; küçülmesi’, Benjamin Button karakterinin dünya insanını anlatmak için yaratıldığına dair saçma bir düşünce geçiyor aklımdan. Yok o filmin bu kadar derinliği olamaz. Neyse biz oyuncakçıya geri dönelim. Tam karşımda bir ‘Spider Man’. Yanında fotoğraf çektiren çocuklar, tam bunları yazarken kafamda kaçırılmayacak bir poz diye düşünüp, fotoğraf çekmek için davranıyorum ve güvenlik görevlisi kadın yanımda bitiyor! Bana bağırıyor ve beni engelliyor… Deklanşöre basmam için -kostüm giymiş Spider Man’i- satın almam gerektiğini söylüyor, 5$ ver, yoksa kapı şu tarafta! Komik geliyor bu durum. Ukala gülümsememe engel olmuyorum:) Sanırım ‘Spider Man’ karakteri kılığındaki kostüme hayran olduğumu düşünüyor, alışıldık insan davranışı bu ne de olsa. Oysa ben sadece durumu olumsuzlamak için kanıt arıyordum,yanlış anladınız beni Sayın Güvenlik Hanım… Ama tam da konunun üzerine cuk oturan böyle canlı bir örnek yaşattığınız için bana, teşekkür etmek lazım size. Çıkıyorum artık, azarı da yediğime göre. Hayatımda bu kadar rengi, cümbüşü ve çocuğu pek bir arada görmemiştim.Burası benim için fazla. 10

Madde ve algı “Maddeyi düşünceyi Marx

belirleyen belirleyen

düşünce değil maddedir.” Karl

“..şeylerin algılanan imgelerini bedenizmizin imgesi dışına fırlatırız; dolayısıyla algıyı şeylerin içine yeniden yerleştiririz. “ Bergson İnsan ve madde arasındaki ilişki İnsan algısına dayalıysa, yani ‘insanın algıladığı her şey, her imge maddedir’ argümanına dayanarak maddeyi tanımlarsak en başta ele aldığımız madde tanımlarından sıyrılan ‘maddenin insan algısı üzerinden tanımlanma durumu yani maddeyi ‘algılayabildiğimiz herşey’ olarak tanımlamak , madde varlığının algımızın sonsuzluğu ve sınırlılığında durmasını sağlar. “Katışıksız algı bizi gerçekten de maddenin içine ve gayet gerçek olarak da tinin içine dahil eder.” Bergson Madde artık diğer tanımların hiçbirine ihtiyaç duymaz. Varlığını koruyabilmesi için ihtiyacı olan şey insan algısıdır. Teknolojik gelişmeler , kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, bilginin 11


Ağustos 12, 2011

GUGGENHEIM MUSEUM Müze bileti alırken satın aldığınız hizmetler ; girişten fotoğraf çekme hakkı, sanatçının kıymetli eserlerini belirlenen sınırlar içinde gezme hakkı, en üst kattaki ‘gift store’a ulaşabilme hakkı. Müzeyi sevdim, rampadan çıkarken bir turist kabilesiyle çarpışmamız dışında her şey iyiydi. Sergi bayağı etkileyiciydi. Lakin müzenin işleyişinde beni rahatsız eden bir şeyler vardı; aslında bu Guggenheim için özel bir rahatsızlık değildi, neredeyse tüm müzelerde karşılaştığınız muameleyle alakalı bir durumdur; Sergiyi gezerken, sanat eserleriyle aramızdaki ilişki,ilişkisizlik. Hani insan ilişkilerinde koyulan sınırlar rahatsız edicidir ve sınırlar samimiyeti engeller ya: genelde sergileri gezerken hissettiğim de böyle bir şey , esere yaklaşmak yasak, istediğim açıdan bakmak yasak, dokunmak yasak, oysa o pamukla demirle kaplı yatağa dokunmayı çok istemiştim, ama hayır parmağının ucuyla bile dokunmanı engelleyen bekçiler beş metrede bir…Tabii bu gizli gizli dokunamayacağımı göstermiyor=) Fotoğraf çekmek de yasak olduğu için bahsettiğim ‘dokunulası sanat eserini’ burada paylaşamıyorum.Döne döne en üste ulaştığınızda ‘Gift Shop’ sizi bekliyor, burada ki her şeye istediğiniz kadar dokunabilir, fotoğraf çekebilirsiniz… Yeter ki bir şeyler satın almak isteyin, özgürleştiğiniz tek yer burası; enteresan değil mi? Özgürce davranabildiğim iki yer var, en alt katta giriş biletini satın aldığım yer ve en üst katta ki Gift Store. Para harcayabileceğim her alanda bana özgürlüğümü geri veriyorlar, özgürlükler ülkesinde özgür olduğunuz yerler cüzdanınızı cebinizden çıkartabildiğiniz yerler. serginin bir parçası gibi, hepsi satılık sanat 12

13


Ve Guggenheim Gift Store; içeride ki ürünler serginin bir parçası gibi, hepsi satılık sanat eserleri. Müzenin kendinden, mimarisinden, tarihinden prim yapmaya çalışıyor, her biri alınıp satılabilen metalar. ‘Hediye dükkanı’ adı altında  sanatın nasıl meta ürününe dönüştürüldüğü, binanın nasıl ‘maşa’ olarak kullanıldığı açıkça görülüyor. Müze binaları şehirlerin yüzü haline geliyor.‘Kentlerin tüketilmesi’nde önemli rol oynuyor, varlığıyla insan kalabalıklarının ilgisini çekip, bulunduğu kenti pazarlıyor. İçindeki satış birimleri ‘tüketen kentliler’i tetikliyor. Aynı zamanda ‘sanatın tüketilmesi’nde üstlendiği rol, hizmet ettiği hiçbir tüketim yöntemiyle boy ölçüşemez. Sanatın meta haline dönüşüp, alınıp satılabilmesine ortam hazırlıyor. Sanat eserinin kendisini satın almasanız bile, size onu görme hakkını satıyor. Sanat artık ne ‘sanat’ için, ne de ‘toplum’ için, sanat alınıp satılmak için, sanat ekonomik sisteme hizmet için yapılıyor. Ağustos 14, 2011

DOWNTOWN MANHATTAN; DONE Bugün NY’un dibini gördüm. Daha tanıdıktı. Soho’yu tanıdık yapan, turistlerin yoğunluğu, köşe başı sokak satıcıları, sokakların darlığı ve tanıdık markalar (En azından içine girmeye cesaret edilebilecek mağazalardı, dün yaşadığım 5th Avenue macerasından sonra kendimi evimde hissettim) Metrodan iner inmez ‘Moma Design Store’la burun buruna geldik. Girdim, tasarımları inceledim. ‘Tasarım’ üzerine derin düşüncelere daldım. Bu tasarımları yapanları düşündüm, bu insanlar kendilerine sanatçı diyorsa eğer, sanatlarını nasıl bu kadar pahalıya satabiliyorlar? 14

ve yerin ulaşılabilirliği ile ‘insan algısı’ altın çağını yaşamaktadır. Algılama ‘sonsuz’ olandır. Algının bir sınırı var idi ise bile ‘sınırsızlık’ sınırın kendisi olmuştur. Algı: ‘hakim bilmeyi’ gerektirmediği için bilmek eyleminden sıyrılır. Sadece duyumsamak da değildir. Algı duyum ve bilme arasında bir ara yüzdür. İnsanın maddeyi algılaması maddeyi var eden şeydir, yalnız sadece insan için, maddenin kendiliği hala mevcuttur.Ancak algımız olmasa madde bizim için var olamayacaktır. “Diyelim ki bir Balmumu parçası görüyorum. Peki balmumu tam olarak ne? Şurası kesin ki balmumu ne beyazımsı rengi ne belki yitirmediği çiçek kokusu,ne parmağımda duyduğum bu yumuşaklık, ne de elimden bırakınca çıkardığı kuru ses. Bunlardan hiçbiri balmumunu oluşturmuyor, balmumu bu niteliklerin hepsini yitirse bile var olmayı sürdürüyor çünkü.. Örneğin balmumunu eritsem,renksiz bir sıvıya dönüşse, kokusunu alamaz olsam ve dokusu parmağıma direncini yitirse…Buna karşın balmumu hala orada diyorum…niteliksiz bir madde parçası. “(Marleau-Ponty) Bu durumda madde içkin varlığını sürdürür, lakin algımız için niteliksizdir.

15


Bir kaşık neden 58$, sadece sözüm ona – tasarım- ürünü olduğu için mi? Bu kaşıkta benim göremediğim bir cevher mi var yoksa? Ya da çantalar; neden en ucuzu 300$, Derya Baykal Abla modunda; ben bunu eski kotlarımla da yaparım diye düşünüyorum. İnsanların neden bu sözüm ona tasarım nesnelerine sırf düşünmekten kaçtıkları için para verdiklerini düşünüyorum. Parayla ‘kafa yormama’ hakkını satın alıyorlar. Onlar için kafa yorup ‘kaşık tasarlamış’, tasarımcı denen kişinin eşsiz fikirlerini satın almak daha kolay görünüyor. Arz-talep meselesi. Mimarlığı düşünüyorum. Mimarlıkta tam böyle bir iş değil mi aslında, düşün, fikir üret, ve fikrini sat.‘Sanat gibi’ bir şey yapmış ol. Bu düşünceler kafamda dönerken çıkıyorum. Biraz sağ biraz sol, sokak satıcılarının olduğu bir sokaktayım artık, tişörtün üzerine baskı yapan bir genç tezgah kurmuş. Bir fotoğraf çekiyorum, yanıma geliyor. Çektiğim fotoğrafı silmemi kaba bir dille emrediyor. Kendi tasarladığı tişörtlerin fotoğrafını çekmem için bir şeyler satın almam gerektiğini söylüyor. Sokağın ortasında ateşli bir tartışmaya tutuluyoruz. ‘Asıl önemsediğin 10$ dolar değer biçtiğin fikrin mi, yoksa olay sadece para mı?’ diyorum. Sanat için sanat mı, toplum için sanat mı, para için sanat mı? ‘Peki’,diyor. Satın alacak mısın yani? Fotoğrafı sildiğimi ona gösterip asabiyetle uzaklaşıyorum. Sinirden gözlerim dolmuş bir halde köşedeki kaldırıma atıyorum kendimi. Her şey gözümde küçülürken bir çocuk oturuyor yanıma. Sohbet ediyoruz. Meksika’dan 15 yaşında buraya çalışmaya geldiğini anlatıyor. Profesyonel bir barmen, kokteyl tasarımcısı diyor kendine. Heh,işte bir ‘şey’in tasarımcı daha derken, bir kağıt çıkartıyor tariflerin olduğu ve ‘al bak’ diyor. 16

17


‘Hatta tarifler sen de kalsın, denersin.’ Sanatını benimle paylaşıp, içime umut serpiyor. Bir enerji ile kalkıp yoluma devam ediyorum. Kendimi ‘Little Italy’de buluyorum, bir sokak ötesinde ise Çin Mahallesi. Bir sokak geride turistler, önündeki mermer Roma heykelleriyle lüks vaat eden restoranlarda yemeklerini yiyip, şaraplarını içerken, bir sokak ötesi farklı bir dünya gibi geliyor. Sanki Çin’in bir sokağını alıp buraya kopyalamışlar. İnsanlar ‘Sugar’ diyince anlayacak kadar bile İngilizce bilmiyorlar. Çince bir radyo açık, tüm sokaktan duyuluyor. Bir dükkana giriyorum, anlaşmamız imkansız, istediğim şeyi alamadan çıkıyorum, her şey daha ucuz, ufak Pazar arabalarında, tezgahlarda satış yapan bir sürü insan var. Bu insanlar kendilerini uzayda gibi hissetmiyorlar mı bu kentte. Ait olmadıkları bir yerde var olmaya çalışıyorlar, aidiyetsizlikleri bu kadar aşikarken. Kurtçuk gibi bu kentten beslenmeye çalışıyorlar, ama nasıl çürük – kof bir elmaya dadandıklarının farkında değiller. Buranın ağızda bıraktığı tat, küf tadından başka bir şey olamaz bu insanlar için. Mutsuz suratlarından da bu okunuyor zaten. Çin’den ‘özgür sokaklar’a geri dönüyorum. Dükkanları talan eden turistlere karışıyorum. Her adımımda bu yabancı sokakları tüketiyorum, diğerleri gibi. Ağustos 15, 2011

MY MUSE,YOUR MUSE,THEIR MUSE;FAKE MUSES Museum of Modern Art : MOMA Sergiler ilham vericiydi. Ama ilhamımla aramıza giren ufak bazı detaylar vardı; insanlar! İnsanlar ne zaman bu kadar sanatsever oldu? 18

Ve maddenin algısal varoluşu için onu bilmemiz gerekmez lakin sadece duyumsamamızda yeterli değildir. “Dünyanın artık dolaysız algılanması imkansızdır.Nesneler sadece görüntüde varolan, varlıkları hissedilmeyen bir hale gelmektedir.” Jean Boudrillard Sanat; çağdaş madde. Sanatın maddeleşmesi Çağdaş madde, çağın en tutarsız madde halidir. Çağ kadar hızlı değişir. Gelip geçicidir. Tutarsız ‘çağdaş madde’ içerisinde yalnızca algıyı (sanat eserini) ve algılayanı(seyirciyi) barındırmaz. Tabii ki çağın her maddesinin her zerresinde rol alan , ‘seyirci’ çağdaş maddenin de oyun kurucusudur. ‘Sergilenme’ maddeler dünyasının her maddesinin tüketim maddesine dönüşmesi için şüphesiz olmazsa olmazdır.’Seyirci’ maddenin tüketim eylemini gerçekleştirendir. Bu yüzden vazgeçilmezdir. “Bu dünyada yaratıcı eylem bir yaratıcı eylem göstergesinden başka bir şeye benzememektedir.”(Maddeler üzerinden gerçekleşen her madde eylemi gibi) Jean Bouldrialrd

19


Moma’yı bu kadar popüler kılan, insanları özellikle turistleri çeken ne? Yoğunluğun üst katlarda artmasına bakılırsa; Dali’ nin, Picasso’nun… tabloları sonucuna vardım. Hayır herkes mi Dali hayranı? Bu fotoğrafta  Van Gogh’un tablosunun  yakınına gidebilmek için izdiham yaratan kalabalığı görüyoruz, emin olun tablonun kendisini ben de bu fotoĞraftan görebildim. Neden bu izdaham, müzeye giren herkesin mi hayatında ‘Stary Night’ tablosu bu kadar büyük bir manaya sahip? Acaba? Yok hayır, bu görüntü sizi kandırmasın.Bu insanlar burada tabloyu izlemiyorlar bu fotoğrafta gördüğümüz üzere, bir çoklarının –müzeye gelişinin yegane amacı Ünlü tablolarla fotoğraf çektirebilmek. ‘New York’a gelmişiz o kadar yol kat edip, Moma’ya girmişiz sırada bekleyip, aa bildiğim 3 ressamdan birinin tablosu buradaymış, fotoğraf çekinmemek olmaz; böylece evime döndüğümde birilerine anlatacak süper bir hikayem olur, bu fotoğrafı(mı) sanal dünyamda da paylaşırsam, herkes nerelere gelip , neleri gördüğümü bilir… Sonra? Sonrası soyut dünyamıza eklenmiş bir imaj daha… Sanata duyulan ilginin sebebi bu. ‘Sanat’ insanların sanal dünyalarında var olma – tanınma – çevresi tarafından saygı görme – merak uyandırma – rol yapma – yaşama - sahte kimlikler kazanma - çabasında böyle tepeden inme, sahte bir yer kaplıyor. Bu durum sanata maddi anlamda ciddi bir ‘değer’ kazandırıyor. Aynı anda bu sahnede sanatın kendi kalesine gol atmasını izliyoruz… Peki  bu insancıklardan kaç tanesi Dali’yi, Van Gogh’u, Picasso’ yu gerçekten anlama çabasında? Miro’nun tablosunun önü neden diğerlerine göre nispeten boş, daha yeteneksiz bir sanatçı olduğu için mi, yoksa  ismi diğerleri kadar ‘popüler’ olmayıp, ağızlara sakız olmadığı için mi? 20

21


Bu kızın bu mutlu pozu verirken, hiçbir şeyin farkında olmadığı aşikar. Fotoğrafların rengi yok, tablonun renklerinin orada kalmasını istedim, aklımda ve orada. O renklerdeki manayı gerçekten tam anlamıyla görebildiğim zaman, belki  onları belgeleme hakkını kendimde görebilirim, ve kesinlikle bu güzelliğe henüz yakın bile değilim. Ağustos 17, 2011

HUMPPY DUMPTY’S WALL ”Humpty Dumpty sat on a wall, Humpty Dumpty had a great fall. All the king’s horses and all the king’s men Couldn’t put Humpty together again” Duvar yıkılır ve düşeriz… Umarım çünkü duvar bize bahsedildiği kadar yüksekte değil; bayağı alçakta ve düşüşümüz özgürlüğümüz olurdu. Hepimiz birer yumurta olduğumuz için, atlayacak cesaret ise kimsede yok. Broadway’dan dümdüz aşağı vur yola, iki büyük dondurma kamyonunu ve önündeki sırayı gör, turist kalabalığından sola sap işte; dünyanın saatini ayarlayan yerdesin. Wall Street Kafamı kaldırıp baktım, işte burası, dünyanın asıl yönetildiği yerdeyim. Paranın yönetildiği, hayalileştiği, soyutlaştırılıp hayatlarımıza sızdırıldığı, musluğun ana kaynağı.. Sabah 9 akşam 6, sistemin çarklarının çalışmaya başladığı, start aldığı yer. Neden çalışma saatlerimiz böyle , hiç düşünmüş müydünüz? Hayali paraların piyasalarda yüzdürüldüğü zaman dilimi, işte iş hayatımızı – yani bütün 22

Çağdaş maddeyi diğer maddelerden ayıran özelliği ise ‘mekan’ dan besleniyor olmasıdır modern sonrası dönemde bir çok kavramın tanımında yaşanan dönüşümler gibi, . Mekan kavramının da tanımı sarsılmış ve yeniden tasarlanma sürecine maruz kalmıştır. Mekan olgusu önceden kafalarda daha somut sınırlı alanlara işaret ederken, artık homojenize olmuş ve insanla kurduğu ilişki boyut atlamıştır. ‘Mekan’ hep – zamanile ilişkilendirilerek tanımlanmıştır. Zaman mekanla kurduğu ilişkide, insanın mekana dahil olma sürecini - kültürel bir birikimi, yaşanmışlığı tanımlamaktadır. Mekan ve zaman uzamda vücut bulur. Mekan ve zaman hala birbiriyle sevişen iki kavramdır. Ancak –gelişim – zaman kavramını da değiştirmiştir. Zaman çok daha hızlı yaşanan , uçucu bir madde haline gelmiştir. ‘Hemenanında’ oluş maddeler dünyasındaki zaman kavrayışıdır. Maddeler dünyasında zamanın yavaşlaması gibi bir durum söz konusu olamaz. Zamanı yaşayışımızdaki bu temel değişim, mekanı da etkiler. Mekanlar -anında ulaştığımız yerler oluverirler - artık bir yaşanmışlığa ihtiyaç duymazlar. Mekanı anında elde edebiliriz. Her madde gibi kullanıp –atabiliriz. Mekanın çağdaş madde ile kurduğu ilişkiye dönersek; 23


hayatımızı – bütün günlerimizi düzenleyen kişiler- kurumlar  bu sokakta başlıyorlar güne. İnsanlar binaların önünde fotoğraf çektirirken, içerde neler olduğunu düşünüyorlar mı acaba? Saliseler içinde zengin olanın fakir, fakir olanın zengin olabileceğini, dengelerin değişmesinin, bir fotoğrafın deklanşöre basış anından bile daha kısa sürebileceğini düşünmüş müdür onlarda? Hayatlarımızı yöneten, bunu yaparken her şeyi özgür irademizle yapıyormuşuz hissini bize türlü şekillerle aşılayan, kandıran büyük şirketlerin, bu binaların içinde hakkımızda kararlar verdiklerini düşündüler mi hiç? Düşünmediyseniz düşünün, bir gün Wall Street’e yolunuz düşerde; Özgürlükler Ülkesinin ilk başkanının heykelinin, önünde özgürlük işareti yaparak fotoğraf çekinirseniz eğer o anda durun ve düşünün, ben nerdeyim ve ne kadar özgürüm diye.

sanatın anında tüketilebilirliği seyirciye sunulduğu mekanla birebir bağlantılıdır. Seyirci (denklemin sabit elemanı) , yaratıcısı dışında kimsenin anlayamadığı sanatı tüketebilmek için bir mekana ihtiyaç duyar. Denklemin en katı maddesi mekandır, sanatın sergilendiği ve tüketildiği mekan. Sanat fikri kavramsal sanatta minimal düzeye inmekte ve iş sanatsal olmayan yapıtların galeri olmayan mekanlarda sergilenmesi eylemine dönüşmektedir. Jean Baudrillard Hiçbir maddesel eylem, mekanı, çağdaş maddeye ulaşma eylemi kadar homojenleştiremez. Mekan artık sınırlı bir alanı anlatmaz, seyirci tarafından ziyaret edilmesi gereken, fiziksel hareket gerektiren eylemler üzerinden tanımlanır. Mekanın sınırları algımızın sınırları ile çizilir. ‘‘Yalın mekan yoktur,sadece farklı türden mekanlar, mekansal ilişkiler ve mekansallaşmalar vardır .’’John Urry Denkleme –mekan-ın katılmasıyla, çağdaş sanat ‘happening’e dönüşür, böylece kazançlı bir madde haline bürünür. Seyirci sanat maddesine,

24

25


Ağustos 18, 2011

THE SMURFS ON TIMES SQUARE Woww! Really? When did Papa Smurf start to eat sandvich and wear sun-glasses? When did Smurfette start to wear shiny shoes? Since 1991? Come on Smurfs,come and save your spirits from ‘Gargamel’ ! UPPS: I am not a Smurf fan, I m just a kind of person cares about losing spirits

haliyle sergilendiği mekana erişebilmek için yol kat etmeli ve tüketmelidir. ‘Çağdaş madde’ kapsamlı bir küme gibidir, madde her şey gibi makinalaşır ve kümeleşir ve birçok alt kümeye ayrılır.‘Kent’ mekanı kapsar, mekan; seyirci, sanatçı ve seyredilenin bütünüdür. Bazen sanatçıya ve esere ve ayrıca mekana gerek kalmadan seyredilen şey kentin kendisi olur. Bu durumda bu denklemin iki sabit elemanı vardır: Seyirci ve kent. Kent maddesi Kenti ‘maddeler dünyasında bir madde’ olarak kabul ettiğimiz durumda, artık kenti bilmemiz gerekmez, ama duyumsamamız da yeterli değildir. Algı, insan egosunun yarattığı kolay bir kaçıştır. Bilmekten kaçarız,çünkü zor ve yorucudur. Sadece duyumsamak ise her türlü canlının yapabileceği türden bir eylem olduğundan egomuzca küçümsenir. Bir şeyi duyumsadıktan sonra yeteri kadar az yorumlayarak düşünceyi var etmek; yaşamak ve kendimizi diğer canlılardan farklı kılmak için yeterlidir.

26

27


Ağustos 20, 2011

HARLEM 

Sanki Central park’ın kuzeyine bir çizgi çekmişler ve ötesi başka bir şehir. Ötesini keşfettim bugün. New York’un kalabalığından, tüm o  ışıkların göz alıcılığından sonra, ben ilk defa bu kente ait olabilirmişim gibi hissettim. Burası gerçek, yalancı göz boyayıcı hiç bir şey yok. Zor ve küfürlü, gerçek dünyaya hoş geldim. Bir kente seyahat ettiğimizde gözlerimizi kapatıyoruz aslında, daha doğrusu gösterileni görmeye gidiyoruz, hatta paket halinde satın alıyoruz birçok seyahatimizi; Madrid’de 5 gün 4 gece, git, belirlenen rotayı gez, Basklar, Katalanlar hakkında tek kelime bilmeden geri dön. Hepimiz tarihe ilgili olmak zorunda değiliz, ama gezdiğimiz yerleri aç gözlülükle tüketmek yerine, orada yaşayanların hayatlarını, bulundukları noktaya nasıl geldiklerini algılamaya çalışarak, gezerken  insanlara ve yerlere saygı göstersek, yabancılaştırmasak kendimizi. Biz gezelim  eğlenelim ve tüketelim diye orada değil o sokaklar, birileri yaşamış ve yaşıyorlar, paramızla satın aldığımız paket bir gezi bize hiç birşey anlamadan, bilmeden gezme hakkını vermez. Çoğu zaman gezerken sokakların bizi alıp götürmesine izin vermiyoruz, elimize’ info center’ da tutuşturulan mükemmel rotaları izliyoruz. Rotadan sapmak kimselerin işine gelmiyor ki bugün gezdiğim o sokaklarda bir tane bile turist görmedim..Oysa iki sokak ötede Central Park’ın kuzey girişinde güneşlenen , güneşin keyfini çıkaran  turistler vardı, neredeler ? Öteki yer; sanki sadece siyah beyaz ve grinin tonlarından oluşuyor. Burada binaların, sokakların, yaşantıların rengi de değişiyor insanlarla birlikte. 28

29


New York’un kuzey kutbunda gökyüzü  daha soğuk görünüyor.  Ama içindeki sadelik ve gerçeklik o kadar hoşuma gitti ki. Farkettim ki bu mahallelerde yürürken ilk defa beni rahatsız eden o şeyler  yok, yapmacıklık yok, tüketim çılgınlığı yok, ilk defa  daha olumlu pencereden baktım New York’a. Belki birçoklarına saçma gelecek ama bu mahallelerdeki  samimiyet ve varolma çabası çok daha anlamlı ve içi dolu göründü bana. Işıklardan, gökdelenlerden, sevindirik insanlardan arınmış. Nefes aldığımı hissettim bugün. Aşağı Manhattan’ın kirli havasından sonra, yukarılardan oksijene kavuştum. Sokaklar daha karanlık, arabalar daha eski,  insanlar daha öfkeli, daha birlikte, binalar daha alçak, parklar daha boş, dükkanlar daha seyrek, tüketim ihtiyaç kadar, her şey daha dolu.Her şey daha beyaz ve daha temiz! Ağustos 22, 2011

APPLE STORE Dünya üzerinde hala eline cep telefonu değmemiş çocuklar varken, bu çocuğun üst düzey nano teknolojileriyle üretilmiş bir i-padi kullanabiliyor olması ne ilerici bir durum değil mi? Nasıl olumlayabiliriz ki bu durumu?. Görmek istemediğimiz gerçeklik, ilerlemenin sistemin ürünü olduğunu düşünürken, bu duygu yine bizlere empoze edilirken, aslında teknolojik ilerlemenin hayatımızdaki diğer birçok şey gibi, kapitalizmin tutunduğu, kalınca bir daldan başka birşey olmadığını görebiliriz. Ne yani, süpermarketten alışveriş yapmasak,  son teknoloji binalarda kalmasak, bunlara arz-talep etmesek bilim yerinde mi sayacak; insanoğlu düşünmeyi mi bırakacak? 30

Bu durumda aslında ‘Bilme’ çağında değil, algılama çağında yaşamakta olduğumuzu söyleyebiliriz.Böylece algı eylemi insana kolayca ‘kentte yaşama’ şansını verir. Her madde deneyiminde olduğu gibi kenti algılamak için beynimizi ve ruhumuzu yormaya da gerek kalmaz. Kenti sadece algılamak yaşamak için yeterli olacaktır. Sonuçta kavrama eylemine geçemeden ‘kentte’ yaşamız oluruz. Kentin kendisi eyleme dönüşemez, biz onu eyleriz. Eyleme (algı) eylemin (kavramın) önüne geçtiğinden ‘kenti yaşayamayız’. Algıyı sadece kendi varlığımız üzerinden kurduğumuzdan, kent kendi varlığıyla bir değer taşımaz, taşıyamaz, biz algımızla buna izin vermeyiz. Bu durumda kent de bizler için madde olmanın ötesine geçemez. Her maddeye yaptığımız muameleye benzer muameleler ve müdahalelerle kenti de tüketiriz, harcarız. Önce binalarını, sokaklarını yaratır, sonra arsızca içlerine sızarız. İnsanlarını yaratırız. Kentin kendisini üretmesine izin vermeden yeniden ve yeniden üretir ve tüketiriz. Kent nesnel bilgiye dönüşemeden arafta varlığını sürdürür ve arafta ölür. 31


Bilimin asıl beslendiği şeyin, bilimin kendi tarihi olduğu aşikar, kapitalizm değil(kapitalizm olsa olsa bilime yapışmış kene olabilir). Şirketlerin piyasalara yeni ve farklı ürünler sürme ya da fabrikalarında ki makinaları geliştirme talepleri, sadece ilerlemeye suni bir baskı oluşturur ve şüphesiz bu durum teknolojinin gelişmesine zorunlu bir ivme kazandırır. Peki insan zihni bu noktaya geldikten sonra, neden böyle yapay bir ivmeye ihtiyaç duyar? Neden sadece merak ettiğimiz ve sonucunu görmek istediğimiz için üretmeyelim ki. Neden üretilenlerin sadece insan hayatına değil de, aynı zamanda dünyanın-doğanın  işleyiş şekline fayda sağlayıp sağlamadığına dikkat etmeyelim. Gerekliliğini sorgulayıp, yalnızca  faydalı kısımlarını hayatlarımıza sokmayalım? Sistem bilim ürünlerini alıp, meta haline getirip bizlere satıyor, daha çok satması için bizim daha çok talep etmemiz gerek. Ama kaçırılan nokta,  arz-talep ilişkisinin, bir kaşifin amacını etkilemediği. Bilim insanları ‘İnsanlık şunu talep ediyor, biz de bunu yapalım’’ diye düşünmüyorlar. Bu ancak gerçek bir ticaret adamının düşünce yöntemi olabilir. Ancak bilim üzerine kafa yoran insanın, bunu yapmasının tek sebebi saf merakıdır, bilimsel ilerlemeye duyduğu meraktır. Suya duyduğu merak, taşa duyduğu merak, insan vücuduna duyduğu merak, çiçeğe duyduğu merak, ışığa duyduğu merak, bilim  insanları çağlardan beri merak ediyor, sorular sorup, cevaplıyor. Tüm bu merakın sonucu, insanlığa fayda doğurur, doğurmuştur, ama amaç bu değildir özünde (Edison’un elektriği bulma amacı, dev reklam panolarını aydınlatmak değildi şüphesiz,  sadece insanları gerektiği kadar aydınlığa kavuşturmaktı). Olayın özünde ‘aşk’ vardır, zihinsel ilerlemeye duyulan aşk. 32

Algısızlık Algı maddeyi yarattığı gibi yok da edebilir mi? Algı ego tarafından esnetilebilir mi? Algılamak üzere olduğumuz veya çoktan algıladığımız maddeyi bir saniyede yorumlamaktan vazgeçip, duyumsama aşamasında öylece bırakırız ki o vakit madde varoluşunu kaybeder, zihin dünyamızdan silindiği an bizim için var olmaktan uzaklaşır. Bu zihnimizin şımarıklığından başka bir şey değildir. Algımızı maddenin tanrısı kabul ederek maddenin salt somut varoluşunu inkar etmiş oluruz. Böyle bir dünyada; madde sadece biz algıladığımız için var olduğu durumda, madde her şey olduğundan, her şey sadece bizler için şeyleşmiştir. Çelişki maddelerin zaten orada durduğunun kabulü ile başlar. Eğer madde (şey olan madde) zaten oradaysa (sadece biz algıladığımız için değil var olduğu için varsa) bu insan zihnini aşağılayan bir durum olur. Böyle bir gerçekliğin bir şekilde su yüzüne çıkışı, algımız üzerine kurduğumuz bir simülasyonun içinde yaşadığımızı kanıtlar. Ama algımızı tanrısallaştırmanın keyfi, insan egosunu şımartır ve her şeyin algımız olduğu fikrini vazgeçilmez ve 33


Tıpkı gerçek sanatçıların sanat eserlerini meta haline getirmedikleri gibi, gerçek bilim insanı da fikirlerini meta aracı olarak kullanmaz. Merak ; İnsanların merak etmelerini gerici sistemler bile engelleyememiştir (Bakınız ortaçağın sonunun nasıl geldiğine)  Soru sormak beynimiz için su içmek gibi. Ama sistem daha iyi işlesin diye, para kazanmak için soru sormaya başladığımız anda olay hepimizin üzerine çıkıyor. Yaşadığımız hayatlar da – ilerleme de bunun üzerine kurulu ve bence bu durum insanın düşünce gücünü değersizleştiriyor, bizleri insanlığımızdan her gün daha fazla uzaklaştırıyor. Kafalarımız daha çok çalışıyor diye, ‘üretim’i keşfettik diye bu kadar bencil olmak zorunda değiliz oysaki. Soru – cevap yeteneğimizi,  arz-talep ilişkisi  şekline sokmasak, uyumlu ilerlemeyi yakalayabiliriz. Herkes biraz daha merak etse talep etmek yerine, biraz daha düşünse ve kafa yorsa, sorgulasa; patronların üzerimizden para kazanmak için düşünmesinden çok, ya da biz daha çok nasıl para kazanırız diye düşünmeyi bırakıp, önce biz dünyayı bir adım daha nasıl ileri götürürüz diye düşünmeye başlasak. Böylece teknoloji de meta aracı olmaktan çıkabilir, sisteme faydalı kısımları değil, insana- doğaya faydalı kısımları ön plana çıkar. O gün ‘nano teknoloji’nin olduğunu, bilmeyen çocuk kalmaz: Hadi ama herkes eşit olamaz demeyin bana, nano teknolojiyi bulabiliyor insan beyni, anlayıp kullanabiliyoruz, o kadar zekiyiz yani, ışınlanmanın mümkün olup olamayacağını tartışabiliyoruz bugün; lütfen, eşitlik konusunda cevabımız bu kadar kolaycı olmamalı.Zekamızı bencilliğimizden sıyrılmak için kullansak, mümkün olmayan hiç bir şey yok. 34

35


Tabi insanlık fazlasıyla bencilleşip, sorgulamadan yaşayıp, içten içe çürürken, ne olacak da uyutulan beyinlerimiz soru sormaya başlayacak. Pek umutlu görünmüyor. Yapılacak tek şey soru sormak, kolaycılığı bırakıp kafa yormak. Kendi ilerlememizi kendimiz inşa edelim, her gün bir saat düşünsek mesela neden ve nasıl diye? Hadi buna ‘düşünme diyeti’ diyelim, evet anladığımız dilden konuşalım. Haftalık program çıkartıp her gün ne kadar beyin jimnastiği yapacağız onu konuşalım, hep birlikte ruhumuzu  ve beynimizi fazlalık yağlardan arındırıyoruz =) Ömür boyu diyet reçetemiz; DÜŞÜNMEK… Ağustos 24, 2011

MOMA PS1 Moma’nın Brooklyn şubesi, fazla popüler olmayanı. Popüler olmayan yalnız olmaya mahkum tabii, müze de çevresi de terk edilmiş gibiydi. MOMA’daki insan kalabalığından sonra. Gezerken müze sadece bana aitmiş gibi hissettim. Videoları izlerken önümdeki on beş kafanın eksikliği garip hissettirmedi değil =) Modern dünyada kadının metalaştırılıp cinsel obje haline getirilmesi ile ilgili bir sergi vardı. Modern dünya’da kadının üstlendiği – kadına yüklenen rolleri düşündüm, benim oynadığım rol hangisi onu sorgulattırdı bu sergi bana. Çamaşırlar çamaşır makinasında yıkandı, asıldı; 45 dk Ütü yapıldı; 1 saat Bulaşıklar yıkandı,kurulandı,yerleştirildi; 30 dk 36

sürekli kılar. Algısızlık da egomuzun en uç şımarıklığıdır. Böylece insan egosu ve insan ürünü maddeler dünyası arasında büyük bir paradoks kurulmuş olur. Bilmekten - Bilgi Maddesine Her şeyin herkes tarafından ulaşılabilir olduğu maddeler dünyasında, bilgi de herkes tarafından ulaşılabilir ancak herkes tarafından erişilemez. Ulaşılabilir olması herkesin bilgiyi ediniyor olması demek değildir. Aslında bilgi edinimiyle alakalı olarak iki tür ‘bilgi’ kavramından söz etmek mümkündür. Birinde bilgi yüzeyseldir, edinilmez kendini entegre eder, sürekli hareket halindedir ve her şeyin içine sızar (Her gün internette, televizyonda önümüze çıkan bilgiler; astroloji bilgisi, magazinsel bilgi, filmlerde edindiğimiz bilgiler, wikipedia bilgileri, haberler vs). Asıl bilginin edinimi ise çaba gerektirir. İnsan çaba sarf etmek zorunda olmadığı yüzeysel bilgiyi edinmeyi tercih eder. Yüzeysel bilgi, maddedir ve bilme eylemi bilginin maddesel bir eyleme dönüşmesidir. İnsan ve madde arasızdaki adaletsizlik insan ve bilgi arasında da vardır.

37


3 oda +1 salon ev süpürüldü; 40 dk Silindi; 35 dk Banyo ve alaturka tuvalet çamaşır suyuyla ovalandı ; 1.30 saat Balkon 5 kova su ile yıkandı; kovalar gitti geldi; 30 dk Bütün evin, bibloların, sandalyelerin,masaların,müzik setinin çamaşırlığın televizyonun tozu alındı ; 30dk Marketten yemeklik malzeme alındı; 50 dk Yemek hazırlandı; 2.30 saat İşte ‘modern dünyada’ bir kısım kadının bir günü böyle geçiyor. Modernizmin hayatımızda sağladığını iddaa ettiği kolaylıklar, aslında ataerkil toplum özelliğinin kadına biçtiği ‘yuvayı yapan kadın’ rolünün üzerine daha fazla sorumluluk yüklemekten, gerçek üretimi durdurmaktan başka bir işe yaramıyor. Kadın tüm bu işleri yaparak, vasat işçi rolünde çalışıyor, zamanını, ömrünü bu işleri yaparken tüketiyor. Bu kadının da bir hizmet sektörü var, adı; nesnelere hizmet. Bu kadın ille kendi evinin işini yapan, evin hanımı-annesi olmak zorunda değil, gündeliğe alınan (?) herhangi bir kadın da olabilir. Sonuçta her gün yüzlerce kadın bu işleri yapıyor, bunları yapmak zorunda, çünkü eşyalar hizmet bekliyor. Kullandığımız ürünlerin, kadınların hayatın da ki yansımaları bunlar, ters ve gerçek yansımaları… İş hayatında kadının da roller üstlenmeye başlamasıyla, kadının omuzlarında ki yük birkaç katına çıkıyor. Bu da modern hayatın getirdiği; eşitlik diye gözlerimizi kamaştırıyor.  Ne güzel erkeklerle aynı statüde çalışabiliyoruz… Oysa yukarda bahsettiğimiz sorumluluklar da hala kadının üzerinde, ‘çalışan’ kadın ya hem cinslerinden birine ‘para’ vererek, başka bir kadını kiralayarak bu işleri yaptırıyor 38

Adaletsizlik, yüzeysel bilginin dahi ulaşılabilir olmadığı durumlarda oluşur. Bazıları için bilgi fazlaca erişilebilirdir, bazıları ise ‘bilgi’nin varlığından dahi haberdar değildir. Her insanın beynindeki tüm bilgi kırıntılarını tek bir havuzda toplandığını ve tüm insanlığa eş zamanlı aktarıldığını düşünelim. İnsan algısının üst noktalara ulaştığını kavrama gücünün ve bilginin iktidar olduğu bir dünya hayal edelim. İnsanlık evrenle alakalı olan olmayan bütün gerçek bilgiyi bulur, kabul eder ve onu özümser. Böyle bir dünya nasıl bir dünya olurdu? Arada ki farkı anlamak önemli, ancak yüzeysel bilginin dahi kimileri için ulaşılamaz olduğu bir dünyada yaşarken, tüm insanlığı böyle bir kurmacayı aynı anda hayal etmesi dahi çok zordur. Tıpkı maddenin herkes tarafından ulaşılabilir olduğu durumda ‘madde’ tüm maddi dolayısıyla manevi değerini kaybedeceği gibi, belki de bilgi ve bilme eyleminin olağanlaştığı durumda, kimse varlığını bir bilgi üretimi savaşına bağlayamayacağı için yerinde sayan bir insanlık doğardı. Ya da insanlık bilmekten ölürdü. O kadar bilirdi ki, yok oluşunu (varoluşunu) büyük bir yücelikle kucaklayabilirdi.

39


(Emeğini, fiziksel güce çevirip satan kadın sırf diğer kadın kadar iyi bir eğitimden geçemediği için bu ağır işleri yüklenmek zorunda kalıyor) Peki çalışan kadın, okumuş kadın ne iş yapıyor; bankada çalışıyor; her gün gelen müşterilere bireysel bankacılığın faydalarını anlatıyor; bir firmanın finans departmanında çalışıyor; her gün bilgisayar sitemine girdi-çıktı giriyor, Excel dosyası formatında günün sonunda patronuna maille yolluyor; ya da bütün gün Autocad’te sıva çiziyor ; bunlar gibi milyonlarca iş ve hizmet sektörü var… Peki ortaya koyduğu bir ürün ya da fikir var mı? Tüm bu işleri yapan kadın aynı anda ne kadar düşünebilir, düşünce üretebilir? Bütün o ev işlerini yapınca da ortaya bir ürün çıkmıyor, bu işleri yapınca da ,ikisinde de beynini kitleyip verilen işi yapma durumu var, birinde fiziksel yorgunluk farkı var,bu fark da  ‘+1 üniversite fazla okumuşluğu’ndan kaynaklı.. Her ikisinde de kadın emeğini satıyor ortaya ürün koymayan emek. Amaç  yalnızca para kazanmak, iki şekilde de hizmet ediyoruz; birilerine. Ama hep birlikte Polyannacılık oynuyoruz, ne mutlu bize çalışıyoruz, ne mutlu bize evimize ekmek parası götürüyoruz. Ne mutsuz kadınlarımıza, vaktimizi ürünlere, sektörlere hizmet ederek harcıyoruz, tek bir fikir ortaya koymadan. Hayatlarımız  o kadar monotonlaşıyor ki ama  makine gibi yaşamak normal geliyor bizlere, kafamızı çalıştırmadan, kadınlar olarak sormuyoruz, sorgulamıyoruz; öylesine yaşayıp gidiyoruz. Tüm bunların yanında  bir sorumluluğu daha var tüm kadınların artık; her gün dergilerde, gazetelerde, televizyonda gördüğümüz her kadının ütopyası ; ‘ideal kadın’ gibi olabilmek. Bütün kadınlar için aynı derecede önem taşıyan bir sorumluluk. 40

Algılayandan bağımsız olarak algılananı irdelersek; ‘Bilginin’ kendi içinde negatif ve pozitif oluşumlar barındırdığını görürüz. Bu zıtlıktan iyi –kötü diye bahsedemeyiz. Bilgi, insan tarafından algılandığı hiçbir durumda saf kalamaz. Bilgi bilinçle algılanır, bilinç tarafından kabul edilir ve kullanılır. ‘Merkez bankasının şifresi’ bilgisini kullanan insan bilinci ile,‘izafiyet kuramı’ bilgisini kullanan insanın bilinci arasında hiçbir fark yoktur. İkisinin ve tüm insanlığın bilinci bir bütündür. Bu durumda bilginin kullanım amacı veya sonucu bireye atfedilemez. Kolektif bilinç tarafından yaratılan bilginin kötüye kullanım hali ancak kolektif bilinç tarafından yok edilebilir. Bugün, özellikle yüzeysel bilgi, kitle iletişim araçlarının geldiği noktayla birçokları için ulaşılabilir, tüketilebilir olmuştur. Ulaşılabilirlik kelimesinin etimolojik olarak olumlu bir tınısı olsa da, bir şeyin ulaşabilirliği insan zihninde tam anlamıyla bir kavrayış oluşturacak demek değildir. Gerçek bilgiyi kavrayamadığımız durumda, aslında hiç bir şey bilmiyoruzdur.

41


Erkekler kadınlardan ‘ideal vücut ölçülerine sahip, ideal anne, ideal eş standartlarına uyan’ kadınlar olmalarını bekliyor. Sadece erkekler mi? Kadın da kendisini ideal kadına ulaşmak zorunda gibi hissediyor. (google arama çubuğuna ideal ka…. yazınca ilk sırada ‘ideal kadın ölçüleri’ nin çıkıyor olması durumun vahamatinin kanıtı bence.) Ama  sadece fiziksel bir ütopya değil bu kadın, her yönüyle mükemmelleştirilmiş kadın, güzel (medyanın tanımladığı ölçüler güzelliği belirliyor burada) + uyumlu + başarılı + sosyal  ve  kendi ayakları üzerinde durabilen (Buna da metropol modası diyebiliriz) Mükemmel kadın ; o biir : WONDER WOMAN Medya araçları aracılığıyla bizlere gösterilen, objeleştirilen, kadınları meta haline getiren modellerin, şarkıcıların vücut ölçüleri;hedefimiz İdeal ev-bakım hizmeti vermek; görevimiz  İdeal  anne olmak; mecburiyetimiz İdeal eş, ideal sevgili, ideal kadın olabilmek; bizden beklenen ve bizim de hayalimiz… Yok böyle ideal hayatlar, kadınlar. Hepsi  gözlerimizi kamaştırarak, emeğimizi neye-nerelere hizmet için  harcadığımızı sorgulatmayıp, bizleri aynılaştırmaktan başka bir amaç gütmüyor. ‘Eşitiz - özgürüz’ propagandası yapılarak, üzerimize basılarak bir basamak daha çıkılıyor. Yaşanılır, keyifli hayatları olduğu iddaasında da bulunmasın kimse, sonuçta birçoğumuzun yolu adını koyamadığımız sebeplerden ötürü psikiyatristlerden geçmiştir; demek ki bir yerlerde bir çatlak var, Ben buna ‘Wonder Women Sendromu’ teşhisi koydum haddim olmayarak. 42

43


Sevgili Modern Kadın, Annem, ablam, iş arkadaşım, sıra arkadaşım, köydeki sütçü teyze … ve tabii Adriana Lima; Ben sadece kadın olmak istiyorum diyebilmeliyiz, gerçek bir kadın. İdeal kadınım ; ‘REAL WOMAN’ Bu şehrin  ışıklı tabelalarının, benim ‘gerçek kadın’ tanımımı engellememesi için uğraşmak zaman zaman zor olsa da ‘Wonder Women Sendromu’unun hepimizden uzak olduğu günler diliyorum… Ağustos 25, 2011

MACY’S Women – Juniors – Shoes – Furniture - Bed and Bath - Beaty and cosmetics – Dresses – Kitchen – Luggage – Handsbags –Jewelry – Men –Kıds – For the home – Dining…..  Ünlü ‘thinger’  Kesha’nın dediği gibi =) ; blah blah blah! 34st den girdim, çıktığım yeri bilmiyorum. Toplam dokuz kat, sayılamayacak kadar  çeşit, kendilerinin  bile bilemeyeceğini düşündüğüm kadar ürün. 1858 de ilk Macy New York’ta açılmış, şimdi Amerika’nın birçok şehrinde mevcut, Avrupa’ya el atmaları an mesele. Mağazanın içindeyim. Pencere yok, ama aydınlık, ışıklar sahnelerin üzerine yansıtılmış. Kapalı çarşı gibi, sımsıkı kapalı, ama onun mütavaziliğinden uzak; daha büyük, daha lüks ve her şey daha çok. Giriş; men clothing; calvin clein cüzdanı, parayı hayatımıza sokuyoruz, bir de onu zapt etmek için bu deri, garip maddeye ihtiyaç duyuyoruz, sonra ona uygun bir ayakkabı almamız gerekiyor, ayakkabıya uygun elbise, elbiseye uygun saç, saça uygun makyaj, hepsinin fark edilmesini sağlayacak 44

Bilgiyi tek bir seferde yutuyoruz. Elimizden kayıp gitmesine izin veriyoruz. Bugünün ‘kullan-at toplumu’ CocaCola kutusunu buruşturup yere attığı gibi bilgiyi kullanır, buruşturur, atar. Kullanıp atmanın sarhoşluğu hepimizi bilgi arsızı yapar. Böylece karşılaştığımız herhangi bir bilgi için özgün bir kavrayış geliştirebilecek derecede bilgili olmadığımızın farkına varacak kadar bile bilmeyiz. Sonuçta kesinlikle ‘bilgisiz’ ya da ‘maddesiz’ değiliz. Gerçek bilme eylemini bu derece önemsizleştirip, yüzeysel bilgiyle yetindiğimiz sürece bu arada kalmışlıkla yaşamaya mahkumuz. Mahkumiyeti kendi kendimize dayatırız. Nars’ın evlatları olarak bilgisizliğimizle bizzat yarattığımız mahkumiyete aşığız. Kararsız denge halindeki kitleler Kararsız denge hali : Denge durumundaki cismin küçük bir yer değiştirmesiyle bozulan dengeyi ifade eder. Toplum içinde kararsızlık gösteren maddeler ‘kitleler’dir. Kitleler gündelik hayatta sürekli kararsız denge halindedirler. Her an patlamaya hazır şeffaf bir balonla çevrilmiş cenin gibidirler.

45


takılar, bir de bu bütüne uygun ‘biz’,  işte satın almamız gerekenler. Beyinseli, yine aklım zıplamaya başladı. Parfümler; dünyada bu kadar koku mu varmış, sekiz belki on devasa masa, yuvarlak, en az 50 satıcı, binlerce çeşit koku. Koku; tek başınayken güzel ve anlaşılır, hepsi birbirine karışınca pislik kokuyor, bu kadar koku ancak midesini bulandırıyor insanın. Kaçıyorum satıcılardan, ben vanilya kokusu severim. Satmaya çalışmayın sevmediğim kokuları… Beş basamak yukarı, daha da büyük salon, ne çok ışık var, yüksek, avizeler tepeden sarkıyor, iki katım kadar hepsi, düşseler ölürüm muhtemelen. Işıkların altında makyaj masaları, ‘Do you want to make up?’ Türkçesi; biraz daha maskelenmek ister misiniz? Yo yo, parlak yapış yapış maskelerinizden istemiyorum, istemiyorum sizin tarafınızdan boyanmak, kendi rengimi kendim bulurum, teşekkürler. Kaçış. Rest Room nerede acaba? Yukarıda, yürümeme gerek yok, güzel, merdivenler yürüyor benim yerime, rest roomun önünde bırakır mısınız lütfen? Birinci kat; women clothing, bol boncuklu elbiseler, ne kadar boncuk o kadar pahalı, her boncuk daha çok fark edilmenizi sağlıyor, fark edilecek başka bir şeyiniz yoksa ya da bunun için uğraşmak istemiyorsanız, doğru kattasınız, bu elbiseler tam sizin bedeniniz ve ruhunuz için. Sıkıcı ve aynı.Üç  yeri dolanmam, yarım saat mi sürdü – ya da kırk dakika. Sekiz kat daha mı var! Sekiz  x bu kadar daha ürün. Gözlerim ve zihnim bu kadarını kaldırabilir mi bilemedim, başım döndü, midem bulanmaya başladı. Ben gideyim, zaten size uygun bir müşteri de değilim, satın almakla aram pek iyi sayılmaz.

46

47


Gerçek kaçış. Aa daha güneş batmamış, bugün New York ıslak, şimdi güneş suların  üzerine parlıyor, Macy’s, önümde ki su birikintisine gölgesi düşüyor. Su kirleniyor. Zihnim pislikle doldu. Bryant Park buralardaydı, insanları ve sincapları izlemem gerek, ‘hafta sonu doğa kaçışım’ erken geldi. Üzgünüm Grupfoni, cüzzi bir miktara teklif ettiğin ‘hafta sonu doğayla baş başa teklifini’ şimdiye çektim, gitmemi istediğin zaman aralığında gitmek istemiyorum, lütfen mail kutumu serbest bırak ve karar verme özgürlüğümü geri ver. Bu kadar, bugün bir ısırık daha aldım büyük elmadan, yine kurt çıktı. Ağustos 26, 2011

NY’s BASEMENT: BROOKLYN Brooklyn sokaklarında geçen birkaç gün; Row Houses, Historic Americans, Little Russia, Little Poland, Jews, Chinatown, Greek Americans, Scots-Irish Americans ,Arab Americans… Araba tamircileri, ikinci el eşya satan yerler, sahil boyunca dizilmiş depolar, ambarlar, tamir atölyeleri, tren rayı bakım atölyeleri, inşaat malzemesi üretim firmaları, enerji dönüşüm depolama firmaları… Kalabalık nüfus; boş sokaklar. Tüm bunların arasında fabrikanın üretim düğmesi burada bir yerlerde gizli, düğmeye basılıyor ve atak başlıyor. Burası New York’un arka atölyesi gibi, alım-satım- bakım- kurulum hepsinin yolu buradan geçiyor. NY’un kalabalık sokaklarından eser yok, sokaklar sakin hatta fazlaca ıssız. Size Manhattan’ı hatırlatan tek şey, denizin kıyısındaki ambarlardan görebildiğiniz kadarıyla Manhattan kulelerinin manzarası. 48

Cenini var eden hücre yığınlarının birbirini izleyerek tekrar tekrar var olup çoğalmaları gibi kitleler her maddeyi balonlarının içerisine kabul eder ve çoğalırlar. Her gün yüzlercesi bu süreci yaşarken farkında olmadıkları en önemli problem, bozuk kodlanmış genlerle çoğalıyor olmalarıdır. Çoğalma bozuk şekilde gerçekleştikçe, kitleler kararsız denge hallerini ve kararsız madde hallerini mütemadiyen korurlar. Kitlelerin, bu bozuk oluşumdan doğan yeni kültürleri vardır. İçerlerine aldıkları maddeler bu kültürün altyapısını oluşturur. Tüketim kültürünün komünler tarafından benimsenip, yaşayışlarına etki ve müdahale eden bu kültürün adı kitle kültürüdür. Kitle kültürü madde dünyası tarafından üretildiği için sürekli kendini yeniler. Hedeflenen şey tek boyutlu insan yaratmak ve kitleleri bu insanlarla kurgulamaktır. Bu şekilde insan maddesi, diğer her madde gibi kararlı duruşunu kaybeder ve kendi yarattığı düzenin nesnesi pozisyonuna düşer. Artık özne insan değildir, kitle değildir, toplum hiç değildir. Özne kitle kültürüdür. Kitle kültürü otonom hareket ettiği için, hareketi sekteye uğramaz. Bu durum onu her zaman başarılı kılar. İnsan nesneleştiği ve kitle kültürü eylemi yönettiği için insanlık bozuk kodlanmış kitleler halinde hiçliklerine doğru yol alır. 49


Yoksa Polonya’nın küçük bir mahallesinden geçiyormuş gibi hissedebilirsiniz ya da İngiltere’nin herhangi bir kasabasında sıra evlerle dolu bir sokaktan geçtiğinizi sanabilirsiniz. Sonuçta bu komşu semtte tüketimin şeklinin renk değiştirdiğini görebiliyorsunuz. Çünkü çevreyi dikkatlice inceleyince Brooklyn’in üretim odaklı işleyen bir fabrika niteliği taşıdığını görebilirsiniz. Belki fabrika yanlış bir tanım, belki birebir üretim yok burada, daha çok fabrikanın deposu burası. Banliyöler ve şehir merkezi arasında bir ara yüz - bir durak – her gün işe giderken durakladığınız benzin istasyonu. Tüketimin açtığı yaralar burada tedavi ediliyor; araba tamircileri burada (kişi başına en az bir araba düşen bir ülkede araba tamircilerine ne kadar ihtiyaç vardır, sayılarını siz tahmin edin. Şehir merkezinde ki büyük – küçük marketlere dağıtım yapan yiyecek ambarları burada. Tren raylarının bakımını, üretimini yapan atölyeler burada. Elektrik dağıtım ve denetimini yapan depolar burada. Burası kentin günlük tüketim ihtiyacını karşılayan atar damar gibi ya da şöyle demek daha doğru, NY’da hızlıca akan kan burada duruluyor, burası kentin YARA BANDI. Her adım başında, bir market, bir bar ya da ünlü bir markanın mağazası yok, müzeler yok, turistler yok, gökdelenler yok, iş merkezleri yok. Tıpkı, enerji – su depolarının, elektrik düğmelerinin,  eski eşyaların saklandığı  bodrum katı gibi; evinizi gelen misafire gezdirirken asla bu katı göstermezsiniz orası, pis, eski, havasız ve girilmeyen bir yerdir; ama evin bütün enerjisi – suyu oradan gelir, evin temeli oradadır, konserveler orada depolanır, tamir çantanız oradadır,  geçmiş oradaki kutularda bir yerlerdedir , aslında evi yaşatan bodrum katınızdır.

50

51


Ama misafirlere gösterilen genelde fiyakalı eşyalarla donatılmış, aydınlık ve ferah salonunuz olur. Bodrumların, Brooklynli’nin kaderi budur. Ben salonu gezdikten  sonra, bodruma da uğramak istedim. Örümcek ağı fobimi yenmek için iyi bir fırsat. Örümcek ağlarının arasında ikinci el eşyalar satan mağazalar keşfettim, her şey ucuz ama güzeldi. Manhattan’da da 2.el satan mağazalar yok değil ama eskilik değeri birçok şey gibi popüler kültür içerisine dahil olduğu ve bir takım kesim tarafından gösteriş malzemesi olarak kullanıldığı için oradaki mağazalar biraz ruhsuz gelmişti bana. Burada keşfettiklerim, google arama motorunda çıkmayan, popüler olmayan, 2.el eşya mantığına uygun fiyatlarda satış yapan, böylece malları tekrar piyasaya kazandıran, tüketim tamponları. Acaba Guccio Gucci, 1930 yılında binicilik temasından esinlenerek tasarlamış olduğu çantanın, İngilizlik veya asilzadelikle uzaktan yakından ilişkisi olmayan ikinci sınıf müşterilere, 10 dolara satıldığını görse sinir olur muydu? Ya da ‘Henry Ford’, eskiyen – modası geçen ‘Ford’ marka  arabalarının, Brooklyn’in her köşesinde karınıza çıkar araba mezarlıklarında, derme çatma atölyelerde parçalanıp, yeniden üretildiğini görse ne hissederdi? Her modelden bir parça içeren, toplama arabaların alıcılarının olması, tekrar tekrar tüketim serüvenine katılmaları, üretim bandına sokulmuş bir çomak gibi. Brooklyn’in sokakları çomaklarla doluydu. Ama aynı zamanda birçok küçük yardımcı dişli de vardı. Tamamı kenti dengeliyor, New York’un  moment noktası Brooklyn sokaklarında saklanmış. Karşı kuleden Wall Street’e el salladım. Oralar bana küsmesin. Aman malum dengeler bozulmasın, naparız sonra… 52

‘..kitle kültürü her şeyi birbirine bağlamaya çalışan örgütlü bir delilik hali,kamusal sırların toplamıdır.’ (T.W.Adorno) Yapısı bozulan kararsız maddelerin -kitlelerin- yaydıkları ışınlar çevresine de zarar vermeye başlar. Bu durumda en korkunç, ölümcül karar hali bile kararsızlıktan daha iyidir. ‘Kültür endüstrisi yöneltilmiş olduğu milyonların bilincini ve bilinçaltını yönlendiriyor olmasına rağmen, kitleler birincil değil, ikincil role düşerler ve hesaplanabilir nesneler, makinenin tali parçaları olurlar.’ (T.W.Adorno ) Maddeler bütünü ;Toplum Toplumu Saint Simon’a göre bir organizma gibi çalışır, insanlar ancak bir çıkar durumu ortaya çıktığında bir toplum haline gelir. Bu kabulle toplumun yapısını incelersek bu çıkar ilişkisinin ancak maddeler üzerinden kurulduğunu görürüz. Toplumsal bağ ‘maddelerin hakereti’ üzerine kuruludur, eğer kolektif bir vicdan varsa ‘maddelerin bolluğu’ ile var olabilir. Artık toplum tanımını bireyler üzerinden değil bireylerin maddelerle 53


Ağustos 27, 2011

Hurry-cane IRENE, please ‘Sevgili New Yorker’ dedi Irene.‘Geliyorum, hazır ol, beni bekle’ New Yorker ne yapar? Stok yaptı, sadece bir gün sürecek kasırga için aylık alışverişini yaptı. Duyan, duymayan buralar ‘hafif rüzgarlı’ olacak yarın, haberler ulaşmıştır oraya da. Irene Amerika kıyılarını ziyarete geliyor. Uçuşlar iptal. Ulaşım iptal. İnsanlar iptal olma hazırlıklarında. Öğlen dışarı çıktım, yarın için bir şeyler almaya, ekmek -süt-yumurta, alışverişe. Uyumayan şehir, uyku moduna geçmiş bile. Bütün dükkanlar kapalı, kepenkleri indirmiş, New York sokakları kapalı dükkanlarla pek anlamsız görünmekte. İnsanlar fareler gibi, herkes bir yerlere kaçışıyor. Zor bela açık bir market buldum, markete girmek için ayrı sıra, çıkmak için ayrı sıra vardı. Olay o kadar büyütüldü ki, insanlar gözü dönmüş bir şekilde şehirde açık olan üç- beş markete saldırdılar. 1 saate yakın sıra bekledikten sonra önümde iki kişinin 230 dolarlık yemek alışverişi yaptığına şahit oldum. ”Napıyorsun amca kıtlık mı olacak, altı üstü bir gün evden çıkamayacaksın, 5 kutu dondurma, 15 kutu kola , 23 paket çikolatayı bir günde mi tüketeceksin?” demek geldi içimden. Ya ben olayın ciddiyetini kavrayamadım, ya da olay çok abartılıyor. Bugün yarın belli olacak. Ben de tarihi bir olaya şahit olacakmışım gibi hissediyorum, hatta sanırım bu durumdan eğleniyorum. İnsanların IRENE karşısında ki acizliğini ve telaşını görmek beni eğlendiriyor, sanki -IRENE- bizimle dalga geçiyor.

54

kurdukları ilişki üzerinden ve bireylerin maddeleşmesi üzerinden yapabiliriz. Toplumu var eden maddelerdir, maddelerin bütünüdür.

toplum

Toplum bir kültür çevresinde birleşen bireylerden oluşur. Bahsedilen kültür her toplum için tektir. O da tüketim kültürüdür. Madde tüketim kültürünün ürettiği maddi, manevi, yerle ilişkili olan ya da olmayan, nesnel, öznel, objektif, subjektif her şeydir. Tüketim kültürünün ürettiği her şey toplumun temelini oluşturur. Bu durumda toplum, bireylerin maddelerle kurdukları ilişkilerle var olur. Toplumun öznesi maddelerdir. Maddelerin hareketleri toplumu daimi kılar. Maddeler eskidiklerinde yerine yenileri üretilir. Böylece tüketim toplumu her zaman yeni ve dinamik kalır. Yeni Toplum; maddelerin insanlarla, insanların maddelerle kurdukları çıkar ilişkileri üzerine kuruludur.

55


Ağustos 29, 2011

HURA-CAN

Boşluk

Irene3 Irene2 Irene1 ATEŞ En son kasırgada mahsur kalmıştık. NY’un bütünü bir kasırgaydı, en sonunda da altın vuruşunu yaptı. Korkuyu kaygıyı yaşattı ve beni uğurladı. Medyada yansıtılan gibi korkunç bir deneyim değildi Irene, tabii pencerelerini kapayıp evinde oturan için=) İki gün evden çıkamadım, son gün

‘Boşluk, atomlara kendi içinde hareket etme olanağı sağlayan mekan, yer olarak gerçektir. Bu gerçeklik boşluğun kendi başına gerçekliğidir. Boşluğun var olmak için atomlara ihtiyacı yoktur aksine atomların hareket ederek evreni oluşturmak için boşluğa ihtiyaçları vardır.’(Demokritos) Sadece boşluk maddeden arınmıştır. Boşluk hacimsel ifadesinden koparılarak mekan zaman arasına sıkışmış ‘şeysel bir yer’ olarak düşünüldüğünde, boşluğa kaçış çok zor görünmektedir. Boşluk maddeden arınmış tek alansa, içeriğinde madde bulundurmayan şey alınıp satılamaz. Alınıp satılamayan şey maddeler dünyasında yokluk olarak var olabilir. Maddesiz olan hiçbir şey maddelerin dinamizmi ile boy ölçüşemez. ‘Başlangıçta hiçlik (Wu/boşluk) vardı. Hiçliğin hiçbir adı yoktu. Hiçlik hiçbir biçim özelliği taşımazdı’ (Chang Tai) Boşluğun maddeler dünyasında parlayabilmesinin tek yolu, boşluk bilgisinin sır olarak kalmasıdır. Boşluk bilgisi, bilgi maddesine dönüşmemesi için sır olarak kalmak zorundadır.

56

57


Coney ısland’a gitme planım, evi –manzarayı – eşyaları, Roller Coaster gibi nasıl kullanırım sorusuna dönüşmek zorunda kaldı. Yirmi gün boyunca  her gün sokaklarda dolaştıktan sonra,  dedi ki ‘otur artık yerine’. Ben de yerime oturdum,  fotoğraf makinasını Empire State manzarama kitledim ve iki gün boyunca deklanşöre bastım. Binalar Irene’yi kucakladı. İnsanlar yerlerinden kıpırdayamadı. Tüketim-üretim  iki günlüğüne durdu. Ama hayat durmadı. Gözümün önünde canlıydı, akmaya esmeye son sürat devam etti. Büyük rüzgarların ve kötü ruhların tanrısı ; ‘HURACAN’ GELDİ – ESTİ – GİTTİ Gezimin - şehrin- şehirlerin – hayatların ve gerçeğin  özeti; GELDİK-ESTİK-GİTTİK GELDİM – ESTİM - GİTTİM Sonuçta ‘Huracan’ bana kazık atmadı, uçağı rötar yapan şanssız insanlardan değildim, başıma dal düşmedi, meraktan penceremi açıp elimi uzatmam dışında Irene’nin bana dokunduğu bir zaman olmadı. Tüm bu sebeplerden ötürü ‘Huracan’ın bana özel bir dille beni  NY’tan yol ettiği’, bu yolla bana ‘el salladığı’ gibi Romantik bir fikri benimsemek işime geliyor doğrusu =) Rüzgar gibi geçti. Ben de o rüzgarın kuyruğunu yakaladım ve geri döndüm. Yok, geri dönmedim. İleri gittim. İleri gidip burada indim. Dönüş yolu uzun ve yorucuydu. Hemen bitti. Henüz hiçbir şey hissetmiyorum. Ya da o kadar çok düşündüm ve hissettim ki hissizleştim. Üzgün değilim, mutlu değilim sadece ‘tok’um.   Yakın zamanda yine acıkacağımı bilerek tokluğun keyfini yaşıyorum.

58

Boşluğun zamandaki koordinatlarını kimse bilmemelidir, boşluk ancak bu şekilde boşluk olarak kalabilir.Ama bu durum içerinde mühim bir kısıtlılık barındırır. Boşluğu boşluk yapan ulaşılamaz olmasıdır. Ama ulaşılamazlık boşluğu yersizleştirir. Maddeler dünyasının limiti insan algısında saklıdır. Dünya her şeyin insan tarafından ulaşılabilir olduğu bir sistemler bütünüdür. Tüm sistem ulaşılabilirlik üzerine kuruludur. Bu durumda boşluğun yaşadığımız düzlemde yeri yoktur. Hareketsiz ve ulaşılamaz olanın manasız olduğu çevrede ‘boşluk’ var olamaz. Boşluk yoktur da diyemeyiz. Sonsuza giden limit henüz yaşadığımız düzlemde tasarlanamadığından boşluğun bilinen ama belirlenemez bir noktada durduğunu söyleyebiliriz. Boşluk sonsuzun limitinde bir yerlerdedir. Boşluk düşüncesi oluştuğu anda boşluk oluşur. Düşünce boşluğa yaklaşırken limiti düş dünyamız kadardır. Her yönden maddeler dünyasına yaklaşan düş dünyamızın kendisi ise artık limitlidir. Limit maddedir. Sonsuzluğun sınırında duran boşluğa ulaşmayı imkansız kılanda budur. Limitsizlik limitle yarışamaz… 59


T端keten Kentler Kentliler :

Elma ve Kurtlar


Ağustos 09, 2011

Tüketen Kentler ve Kentliler: Elma ve Kurtlar Bir yerlere gitme isteği grip virüsü gibidir. Zaman zaman ortaya çıkar; öldürmez ama acımasızdır. Herkeste biraz vardır. Bende de tabii. Önüme çıkan bir “gitme” fırsatıyla hiç kurmadığım bir hayali gerçekleştirdim. Tüketimin topluma ve mimarlığa etkilerine olan merakım beni Amerika’ya sürükledi. Tüketimin sebeplerini, toplum ve mimarlık üzerindeki etkilerinin saf halini arıyorsam gitmem gereken şehrin New York olduğunu düşündüm. Sorunun cevabı açıktı; ‘’Tüketen Kentlilerin Kenti: New York‘’.  Yeni Amsterdam’da kurulmuş yeni kent. Parlak ve ışıltılı. Ama şehrin üzerinden geçen yüz küsür senenin sisi de çökmüş sokaklara; reklam panolarında ki yaşanmışlığı da görüyorsunuz bir yandan. Sokakları itinayla kurulmuş, köşeleri birbiriyle çakıştırılmış, hepsi size dik, bahtına ne düşerse sıradan numarasını almış, içinde numaralı insanların oturduğu numaralı binalarını dizmiş üzerine. Bu sokaklarda insan elinden çıktığına inanamadığınız binalar karşınızda dikilirken, ya kendinizi ufacık görüyorsunuz, ya da parlak camlarda ki kocaman yansımanızı izlerken kendinizi onun kadar büyük görüyorsunuz.  Yaşadığım şehir Paul Auster’ın anlattıklarından çok farklıydı. Auster’ın karakterleri bir şekilde hep New York’ludur. Kentte yaşamaktan ziyade kenti yaşarlar. New York hüzünlüdür, bir nebze romantiktir, iç içe geçmiş hikayeleri olan insanlarla doludur. Kitabını okurken o karakter siz olursunuz ve kenti o karakterin gözünde düşlersiniz. Ama yaşarken algılarınız değişiyor. Okurken kentin sarmalları size gösterilenlerden ibaret; başkasının gözünden algıladığınız yer 62

63


Ağustos 09, 2011

ne kadar gerçek olabilir ki? Sokaklarında kaybolurken artık romanda ana karakter sizsiniz. Bir sokağı okumakla, bir sokağı yaşamak farklı, hele New York’ta çok daha farklı. Lost dizisindeki “kayıp ada” dedikleri Manhattan mıydı acaba?  Ne yirmi küsürüncü katta kanepenizde bilgisayarınız kucağınızda otururken, ne numaralı sokaklarda dolaşırken denizin kokusunu duyabiliyorsunuz. Bu adada denizin kokusu yok. İnsanlara suyla münasebeti fantastik bir biçimde kurduruyor bu kent: uzun adımlarınızla sabahın köründe işe yetişmeye çalışırken, çocuklarınızı okula bırakırken, akşam üstü arkadaşlarınızla 3 blok ötede barda buluşmaya giderken, bir saniyede, telaşlı ayak sesleri eşliğinde.  New York’ta yağmur bildiğimiz coğrafik ritüelleri izlemez, bulutlar doyma noktasına su ile ulaşamazlar burada. Sokaklarda oradan oraya savrulan çalışkan ve yorgun insanların, beyinlerinin suyu buharlaşıp, bulutları doyurduğu anda yağmur yağmaya başlar. Sizi iç çamaşırınıza kadar ıslatacak bir yağmur. Böyle zamanlarda ıslanmayı bilmeyen insanlar metrolara kaçışmaya çalışır. New York metroları da bahsetmeye değer; tarihi eser değeri var bence, Paris’teki gibi. Metro istasyonlarına adımınızı ilk attığınızda yüzünüzü sıcak, pis bir hava okşar. Daha doğrusu okşamaz, tokatlar. Metroları da fantastik bu kentin; böylesine sıcak bir karbondioksit duşunu size vaat edebilen başka yer var mıdır? Her neyse, adam koşar, metroya atmak için kendini, hızlı hızlı, yürümekten yıpranmış ayakkabıları zevkle suyu difüze ederken, sokak satıcılarından beş dolara aldığı şemsiyesi tepesindedir. Onu şehrin ıslaklığından korur. güya. Kentin içine işlemesine izin veremeyen bir sürü insan yaşar burada; New York’ta ıslanmak nedir bilmeden. 64

65


Ağustos 09, 2011

Bende o yağmurlardan birinden kaçıp metroya sığınmaya koşarken, fark ettim ki ıslanıyorum, feci. Dedim ki o zaman hakkını vereyim şu işin, “yağmurda koşmak” için koşayım, yağmurdan kaçmak için değil. Islandım, hakikaten. Kıyafetlerimden akıp giden sular, yerlere oradan kanalizasyona süzüldü. Bir de kıyafetlerime işleyenler oldu, onlar daha kıymetli tanelerdi. Demek ki üzerime işleyebilecek kadar büyüklerdi, bıraktım işlesinler. Bıraktım bu kentin insanlarının beyninin suyu üzerime işlesin kıyafetlerime, oradan derime. Koştum, Brooklyn karardı, ben de “karanlıkta yağmurda koştum”. Yolu bildiğimden falan değil, öylesine koştum: karanlıkta kaybolmuş bir biçimde yağmurda koştum. 3 blok sola, 2 blok ileri, 5 blok sağa, blok – blok – blok - koş – koş - koş…  Koşarken insan – mekan - zaman sıkıştı. Sokaklar tıpkı çözülemez bir yün yumağı gibi geldi. Başı ve sonu var biliyorsunuz bir yerlerde ama yok, beceriksiz insan ellerimizle çözmemiz imkansız bir yumak burası. Zaten birçokları da çözmeye çalışmaktan çok yumağın içine girebilmenin derdinde. Dantel örnekleri vardır annemin, ince ince işlenmiş, karmakarışık, herkesin elinde dolaşır bu örnek, becerip de örneği çıkarabilen olur, çıkaramayan olur. New York örnek dantel gibi.  Gelişen ve değişen her Dünya Kenti için bir prototip, modernite ile birlikte kurulmuş bu kent, postmodern zamanlara ulaştırılmaya çalışılan kentler için örnek; tabii örneği çıkarabilene. Sistemin en eski kurucu ortaklarından. Sisteme ayak uyduralım, New York olalım derken, kavramlarının, hayatlarının birbiri içine geçtiği bir çok kent var dünyada; İstanbul gibi. Kıyaslamadan duramıyor insan.  66

67


Ağustos 09, 2011

New York düzgün iri bir yumurta, amacına uygun süslü püslü bir paskalya yumurtası. İstanbul ise çok pişmiş, çatlamış bir yumurta, onu da süslemeye çalışmışlar, ama çocuğun biri kaş göz çizecem diye mahvetmiş, bozuk olmayan sağlam yumurtayı fazla pişirip. Boya kutusuna batırarak mahvetmişiz. Şöyle anlatmak daha iyi belki: New York sistemin bilincinde olarak pişmiş, büyümüş, renkli bir kent. Kapitalizmin gerekliliklerini özümsemiş. Zaten temelini bunun üzerine kurmuş. Bu bilinçli kentin hala tıkır tıkır işlemesini sağlıyor. Çok göç alıyor, çok turist var, çok çalışmak gerekiyor, çok pahalı vs. ama bir şekilde adım başı gördüğünüz endüstri ürünü çelik gökdelenlerin bütün bu insan ve iş yüklerini kardırabileceğine inanıyorsunuz. Yüzyıl önce, sonradan kentin siluetini oluşturacak çelik konstrüksiyonların çivilerini çakan işçilerin bileğinin gücü binaların kendisine geçmiş sanki. Uzun lafın kısası, kentte bir tepeden inmelik yok. Var ama kentin üzerine bindiği şey sistemler ve kavramlar, başka bir kent değil. İstanbul’da ise manzara farklı. Üst üste bindirilmeye çalışılan sadece kültür, sistem, kavram değil, bir de kent var. Hızlıca geçişin ve varolan yaşama biçimi kabullerini yok etmenin temel gereksinimi olduğu için bu durum böyle. Tepeden iniyor, sağdan çıkıyor, soldan bastırıyor. Sonuç: yok satan site içi yaşam tarzları, iki seneye bitirilmesi planlanan 216 alış-veriş merkezi projesi ve her gün yenilenen, parlatılan, daha çok ışıldayan İstanbul. Ne yapıp ne edip, kenti New York’a benzetmeye çalışıyor birileri ya da asıl benzeştirilmeye çalışılan kapitalist sistemin gereklilikleri demeliyiz. Ama benzetelim derken kent taşıyor, çatlıyor ve bu artık başka bir şey, kabul edelim. Bütün bu çirkin makyajın sebebi sistemi körüklemek adına yaşamların, 68

69


Ağustos 09, 2011

kentlerin nasıl yakılıp yıkıldığı. Başka bir şey değil. Hani ‘‘Levent yeni Manhattan mı?’’ deniyor ya. Bu kabule ek, gelişen tüm kentler yeni Manhattan olabilir. Dubai yeni Manhattan, Pekin yeni Manhattan, Tokyo yeni Manhattan denebilir mi? Yok ama artık bu kentler yeni Manhattan olmaz. Artık buralar başka yerlerdir; belki Post- Manhattan.  Dönelim gerçek Manhattan’a. New York kapitalizmle başlayıp kapitalizmle biten kısa bir öykü gibi. Yağmurları kadar kısa bir film: 10 dakika ve 10 gün izliyorsunuz; sonra bitiyor. Her günümüzü içinde geçirdiğimiz, her an olumsuzladığımız “bozuk ve adaletsiz sistem” hikayeleri anlatmak istemiyorum. Her an yazdıklarımızla, konuştuklarımızla sistemi insanın üzerine çıkartmaktan, onu yüceltmekten başka bir şey yapmıyoruz. Bırakacağım okuduklarım ve okuduklarımdan anlayabildiklerim bende kalsın. Onları da işi bilenler anlatsın.  Kısa New York gezimden elimden daha ziyade aklımda kalan hikayeler, daha doğrusu aklımın süzgecinden geçirip elediklerim ve hafızamda tutmaya değer bulduğum anların hepsi renkli insan ve mekan hikayelerinden ibaret. Islanan insanlarla tanıştım. Renkler, ışıklar, ıslak insanlar. Her renk bir insan ve her insan bir renk. Toplamı New York’un özeti: Çocuk Meksikalıydı, dertleştik. Yanıma geldiğinde canım sıkkın, neredeyse ağlıyorum. Ben derdimi anlatıyorum, O da 14 yaşında New York’a geldiğinde ne gibi zorluklar yaşadığını ve şimdi nasıl profesyonel bir barmen olduğunu. SAVAŞCI. Evlerinde kaldığım Hindistanlı karı koca, modern evlerinde üzerinde otantik bibloların olduğu yuvarlak yemek masasında. Garip baharat kokularının arasında konuşuyoruz. 70

71


Ağustos 09, 2011

Amerika’ya okumak için gelmişler ve şimdi kanser üzerine araştırma yapıyorlar. Rockefeller Üniversitesi’nde. ÇALIŞKANLAR. Kadın gittiği Hint dans kursunu anlatıyor. Yapmacık bir şekilde de olsa kültürlerini yaşamaya, yaşatmaya çalışmalarına saygı duyuyorum. Sistemin söküklerini böyle yamıyorlar. 21. katta bol baharatlı Hint yemeklerini yiyoruz, onlar son çıkan kanser ilaçları hakkında konuşurken, ben dinlerken. Yemekleri seviyorum. SICAKLAR. Harlem’de iki çocuk, bankta oturuyorlar. Beni durdurup soruyorlar: “Sen Fransız mısın?”. “Hayır” diyorum, sohbet etmeye çalışıyorum, “neden böyle düşündünüz?” “Öyle görünüyorsun. Peki bize birkaç dolar vermek ister misin?” Neden diyorum? “Öylesine; ver işte, ne olacak ki?” “Hayır, öylesine kim kime para verir ki”, diyip uzaklaşıyorum. TEMBEL. Evinde kaldığım Alman kız, Brezilya’ya bir geziye gidecek, ilk kez görüşmüşüz. Sohbetimiz 15 dakika sürüyor ya da sürmüyor. Evinin anahtarlarını bana teslim ediyor, valizlerini alıp gidiyor, evini 10 günlüğüne bana kiralıyor. RAHAT. Taco dükkanında ki Çinli kasiyer kız: İki kere gidiyorum dükkana. İkisinde de aynı ses tonu, aynı tavırla Taco mu nasıl istediğimi soruyor. Taco, Meksika Böreği değil miydi? Bu Çinli elemanlar ne alaka diye düşünürken, kızın suratında ki hayatından bezmiş ifadeye takılıyorum, mutsuzluğunu açıkça ortaya koyuyor, onu çirkinleştiriyor. O kasanın arkasında sıkışıp kalmış. Acı çekerek birinin onu kurtarmasını beklerken, “3 numara taco” diye çığırıyor arka fondaki aşçıya. Bir yandan da arkasında ki uydudan, Çin kanalında ki popüler bir programı 72

73


Ağustos 09, 2011

izliyor. Orada ki hiçliğini unutuyor, o gününü de uyutuyor. Bezgin. Bahtsız. Yok hayır KADERCİ.  Madison Square Park’da tanıştığım İngiliz adam. Marmaray projesinin Amerika ayağında çalıştığını öğreniyorum. Tesadüf, İstanbul’dan konuşuyoruz. KEYİFLİ. Sohbet ederken arkamızdaki amcadan azar işitiyoruz. “Konserdesiniz, susun” diye bağırıyor. HAKLI.  Çin mahallesindeki dil bilmeyen (vücut dili dahil) bütün Çinliler;hepsiyle yaşadığım bütün iletişimsizlikleri yazsam bitiremem. GARİP.  Turistler, her dakika metrekare başına 5-10 tane düşen, şehri kemirmekle meşgul insan kalabalığı. GEREKSİZ. Yok vazgeçtim “turist people”ın bende yarattığı duygu durumunu tek kelimeye sığdırmak imkansız, siz anlayıverin. Ve, “be the change you wish to see in the world”. Bir tasarım mağazasının önündeyim, bilmem kaç dolarlık sandalyenin vitrinine Gandhi’nin sözünü yazmışlar, büyücek puntolarla. Tam fotoğrafını çekerken, Amerikalı Gandhi yanıma geliyor. “Ne ironik değil mi? Bu sözün bu dükkanın vitrininde yer alması” diyor. Başlıyor anlatmaya, tüketim çılgınlığı, insanlar, bizim durduğumuz nokta vs sohbet ediyoruz. Amerikalı insanların “neden” diye sormaya başladıkları an; “Neden Starbucks’tan kahve içiyorum? Neden Gucci giyiyorum? Neden alışveriş yapıyorum?” diye kendilerine bu basit soruları sordukları saniye sistemin çökeceğini iddia ediyor. “En fazla bir ay” diyor. “Ne Amerika kalır ne kapitalizm”. Düşünmeden yaşayan Amerikalılar üzerine bir de hikaye anlatıyor: “Adamın biri kendini peygamber ilan etmiş, tarikat kurmuş, bin küsür kişi toplamış. Kendine körü körüne inanan. 74

75


Ağustos 09, 2011

Bir gün inanan herkesin katılmak zorunda olduğu, cenneti vaat eden toplu bir ayin düzenlemiş. Bitkilerden bir karışım hazırlatmış herkese, ibadetin parçası olarak. En sonunda içine az miktarda siyanür kattırmış ve rengi kolaya benzeyen bir sıvı çıkmış ortaya. Bunun ismi DECULA; hepimiz aynı anda bunu içeceğiz demiş. Yok kötü bir niyetle değil. Her şey inandıklarınız ve iyiliğiniz için. Sonra ne mi olmuş; orada bulunanların yüzde sekseni o karışımı içmiş ve ölmüş.’’  Gandhi’nin bu kısa masalından çıkardığımız ders nedir? Sanırım ben onu araştırmalarımın, gözlemlerimin ve gezimin bütününün çıkarımı olarak kabul ediyorum.   So the think is; ‘Don’t Drink Decula’

76

77


eaab_2012_book