Page 1

ed.

M. Mahfuz SÖYLEMEZ

uLÜHİYET ANLAYIŞI CAHİLİYE ARAPLARININ


7

➔ --?-o Cahiliye Araplarının Ulühiyet Anlayışı

Editör M. Mahfuz SÖYLEMEZ

Editör Yardımcıları Şevket KOTAN-Hüseyin SARIKAYA

Ankara Okulu Yayınları Ankara 2015


i

1

i 1

1

1

1'

ı,

i I

.


-

.-

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ ....................................................................................... 7

Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri .................. ,...................... 9 Adem APAK İslam Öncesi Arapların Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri .... 53 Korkut DİNDİ

İslam Öncesi Arapların Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yeli.................................................................. 79

,,i

i

M. Hanefi PALABMK

İslam Öncesi Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı ........ 97 /

,l

Adnan DEMİRCAN

Haniflik ve Hanifler Üzerine Bazı Düşünceler .......................... 149 Şevket KITTAN Kur'an'da Cahiliye Araplarının Allah İnancı............................. 167 DİZİN...................................................................................... 183

l

\

I l

I.


8

Cahiliye Araplannın tnühiyet Anlayışı

Bu vesileyle gerek çalıştayın yapılması için maddi kaynak sağlayan dostlara, gerekse bilgi ve birikimleriyle itmamını sağlayan değerli bilim insanlarına müteşekkirim. Keza çalış­ tayı birlikte organize ettiğimiz kıymetli dostum Şevket KOTAN beye ve yükünü çeken asistanlarımıza özellikle de sevgili Hü­ seyin SARIKAYA'ya teşekkür eder, çalışmanın hayırlara vesile olmasını temenni ederim. 2014 İstanbul Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ


CAHİLİYE ARAP İNANCINDA PUTLARIN YERİ

Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ"

t.

Kur'an'ın ifadesiyle insanoğlu aslında müteal olan bir ve tek Allah'ı kabul etmesi, onu yegane yaratıcı olarak benim­ semesi ve sadece ona ibadet etmesi amacıyla yaratılmış ol­ masına rağmen, 1 çoğunlukla bu amaca uygun hareket etme­ miş ve çeşitli gerekçelerle değişik varlıklara ibadet etmiştir. İnsanlık Allah'ın çerçevesini çizdiği istikametten uzaklaştık­ ça yüce yaratıcı onları yeniden hidayete avdet ettirmek için peygamberler görevlendirmiştir. Her gönderilen peygamber, kavminin sürüklendiği esjelu's-safilin çukurundan onu çekip alarak yaratıldığı ahsenu't-takvim hedefıne uygun bir düzeye yükseltmiştir. İnsanın hubiı.t ve urilc serüveni, dibe vurduğu bir esnada Hz. Muhammed'in gönderilişi ile yeniden yüzünü yükselişe doğru çevirmiştir. Hz. Muhammed'in getirdiği mesa­ jın bihakkın anlaşılabilmesi, aslında ilk muhataplarının dini anlayışlarının, özellikle de Allah ile ilişkilerinin bilinmesiyle ancak mümkün olacaktır. İşte elinizdeki makale bu konuyu ele almakta olup iki bölümden oluşmaktadır. Makalenin ilk bölümü Cahiliye Araplarının putlar hususundaki düşüncesi­ ni irdelerken, ikinci bölümü ise Hicaz Yarımadasındaki belli başlı putları incelemektedir. İslam öncesi Arap tarihine baktığımızda Arapların yeknesak bir inanç sistemine sahip olmadıkları, birbirinden farklı gele­ nekleri benimsedikleri anlaşılmaktadır. Arapların büyük bir kısmı putperest olmakla birlikte içlerinde Yahudi, Hıristiyan, Mecusi hatta Maniheistlerin bulunduğu da bilinmektedir. Da­ hası aralarında, özellikle Yemen kökenli Himyer kabilesi gibi

Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. Bkz. Zariyat 51/56.


10

Cahiliye Araplarının Uliıhiyet Anlayışı

gök cisimlerine ibadet edenler de vardı.2 Biz bu sistemlerden sadece paganizme yoğunlaşacağımızı ifade etmek isteriz. Hicaz Yarımadasının özü itibariyle Tevhidi düşüncenin merkezi olduğu ve Hz. İbrahim ile İsmail döneminde başlayan bu �ini anlayışın uzun süre varlığını koruduğu bilinmekte­ dir. Paganizmin bu bölgede ne zaman başladığı hususu ise tartışmalıdır. Kimi kaynaklarımıza göre Huzaa kabilesinin li­ deri Amr b. Luhayy ile başlamıştır. Hatta bu rivayetlere göre Kabe'nin yöneticileri olan Cürhüm kabilesinin Mekke'de taş­ kınlık yapmaya başlaması üzerine3 Huzaa kabilesinin lideri Amr b. Luhayy, İsmailoğullarının da desteğini alarak onları Mekke'den çıkarmıştır. 4 Daha sonra ağır bir hastalığa yaka­ lanınca Suriye'nin Belka bölgesinde bulunan bir kaplıcaya tedavi olmak üzere gitmiştir. Kaplıcada şifa bulunca yörede­ ki insanlara dikkat etmiş ve onların putlara taptıklarını fark etmiştir. Niçin bu varlıklara ibadet ettiklerini sorunca "Biz bunlar aracılığıyla yağmura ulaşıyor ve düşmana karşı da onlardan yardım talep ediyoruz." cevabını almıştır. Bu cevap­ tan etkilenen Amr b. Luhayy, oradaki putları getirip Hicaz Yarımadasının muhtelif yerlerine yerleştirmiş ve halkı bunla­ ra ibadet etmeye çağırmıştır. 5 Hatta kimi rivayetlere göre Hz. 2 3

4 5

Bkz. Muhammed Şükri el-Aıusi, Bulıığu'l-ereb fi ma'rifeti ahvdli'l-Arab (neşr: Muhammed Behcet el-Eseri), l-III, Beyıut ?, il, 237, 240. Kaynakların ifadesine göre Cürhümiler Mekke'nin liderliğini üstlendikleri ilk dönemlerde bu kutlu beldeye büyük hizmetlerde bulunmuş olmaları­ na rağmen zamanla bu misyonlarını terk etmişler ve Mekke ile Kabe'ye hiç yakışmayan şeyler yapmaya başlamışlardır. Hz. İbrahim'in dinini ha­ fife almışlar, hatta zamanla tebdil etmişler, haramı helalleştirmişlerdi. Hacca gelenlere büyük zulümlerde bulunmuşlar, onları buraya gelmek­ ten soğutmuşlardı. Kabe'ye tehdiye edilen mallan haksız yere zimmetle­ rine geçirmişlerdi. Hatta onlardan iki kişi (İsaf ve Naile) Kabe'nin içinde gayri meşru ilişkiye girmeye dahi cürret edebilmişlerdi. Bu ve benzeri hadiseler nedeniyle Mekke ve Kabe'nin imajı ciddi yara almıştır. Geniş bilgi için bkz. Ezraki, Ahbaru Mekke, Mekke 1965; !, 88-92. Ezraki, !, 96. Geniş bilgi için bkz. İbn el-Kelbi (ö. 204/819). Putlar Kitabı (tere: Beyza Düşüngen), Ankara 1969, 27-28; Kurtubi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebubekir b. Ferah el-Ensari (ö. 671/1272). el-Cami' li Ahka­ mi'l-Kur'an, 1-XX (thk. Ahmed el-Berduni ve İbrahim İtflş). Kahire 1964, VI, 338; Alusi, il, 200 vd. Bu hadise İbn Hişam (ö. 218/833) ve diğer bazı kaynaklarda da yer almaktadır. Ancak onlar Amr'ın hastalığından bahsetmez, onun bazı işleri için o bölgeye gittiğini söylerler. Bkz. Sire­ tu İbn Hişam, 1-11 (thk. Mustafa Saka-İbrahim Ebyari-Abdulhafız Şelebi).


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

11

Nuh'un kavminin taptığı putlar da onun tarafından keşfedilip yarımadanın muhtelif yerlerine yerleştirtlmiştir. 6 Kaynaklarımız, Hicaz Yarımadası paganizmini bu şekilde başlatmaktadır. Ancak hadiseye biraz yakından bakıldığında olayın bu kadar basit olmadığı anlaşılmaktadır. Zira kanaati­ mize göre Amr b. Luhayy, İsmailoğullarının da desteğini ala­ rak Mekke'nin yönetimine geçtikten sonra, Cürhüm kabilesi döneminde Kabe ve Mekke'nin sarsılan imajını düzeltmeye karar vermiştir. Onun meşhur hastalığı da bu döneme denk gelmiş olmalıdır. Dolayısıyla Amr b. Luhayy Suriye bölgesine giderken yol güzergahı üzerinde görüştüğü kabilelerin put­ perest olduklarını ve kendi tanrılarının dışında, diğer putla­ ra pek itibar etmediklerini gördüğü anlaşılmaktadır. Kabe ve Mekke'nin itibarının da sarsıldığını dikkate alarak bu kabi­ lelerin putlarını da kutsal beyte koymayı önermiştir. Böylece Amr b. Luhayy onların tanrılarına bir meşruiyet kazandırır­ ken, Kabe ve Mekke'ye de saygın bir konum sağlamıştır. 7

6

7

Beyrut 1955, I, 77; Ebu'l-Kasırn Abdurrahman b. Abdullah es-Suheyli (ö. 581/1185), er-Revdu'l-unf .fi şerhi's-sireti'n-Nebeviyye li İbn Hişam, 1-VII (thk. Ömer Abdusselam), Beyrut 2000, I, 208 vd; Süleyman b. Musa b. Salim el-Kilai (ö. 634/1236), el-İktifa .fi meğazi Resulillah ve seleıse­ ti hulefa', 1-11, Beyrut 1420, I, 64; Himyeıi, Ebu Abdullah Muhammed (900/1494), Revdu'l-mi'taf.fi haberi aktar, Beyrut 1980, 517. Rivayetlere göre Hz. Nuh'un kavmi tufanda yok olunca putları da selin altında kalmış ve Cidde dolaylarına kadar sürüklenmiştir. Amr b. Luhayy döneminde bu putların bazısı ortaya çıkmıştır. Amr, Cidde dolaylarına gelerek putların tamamını kumların altından çıkarmak suretiyleyanma­ danın muhtelif yerlerine yerleştirmiş ve halkı bunlara ibadete çağırmıştır. [bkz. Yakut el-Hamevi, Şihabuddin Ebu Abdullah (ö. 626/1228), Mu'ce­ mu'l-bulddn, 1 -VII, Beyrut 1997, III, 276; Muhanırned b. Yusuf es-Salihi eş-Şami (ö. 942/1535), Subu1u'1-huda ve'r-reşdd.fi sireti hayıi'l-ibdd ve zücıi fedailihi ve a'lami nubuvetihi ve efalihi ve ahvdlihifı.'l-mebdei ve'l-me­ ad, 1-XII (thk. Adil Ahmed Abdulmevcud-Ali Muhanırned Muavvad), Bey­ rut 1993, il, 177]. Hatta bu mitolojik anlatıyı aktaran kimi kaynaklar Amr b. Lııhayy'ın, Hz. Nuh'un kavminin Tufan'da yok olan putlarına nasıl ulaştığını kendilerince mantıklı bir kaynağa bağlamış ve hadiseyi Amr'ın var olduğu iddia edilen ve kendisini yönlendirdiği ifade edilen cinine bağ­ lamışlardır. [Bzk. Bureyk b. Muhammed Bureyk el-Umeıi, es-Sereya ve'l­ buüs en-Nebeviyye Havle el-Medine ve Mekke, Daru İbn el-Cevzi,? 1996, 292.] Öyle anlaşılıyor ki bu kaynaklar da bir tek adamın Hicaz Yarıma­ dasının tamamını putperest hale getirmesini mantıklı bulınamış ve işi cinlere havale etmişlerdir. Bir tek bu iddia bile söz konusu kurgunun gerçek dışı olduğunu ortaya koymak için kafi delildir. Cevad Ali'nln de dikkat çektiği gibi Mekkeliler kendi kutsallarına saygı duymak koşuluyla sair kabilelerin tanrılarını kutsamışlardır. Dolaysıyla


12

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

Kuşkusuz Amr b. Luhayy'ın bu gınşirninin arkasında Mek­ ke'nin ticari bir merkez olmasının da etkisi vardır. Tevrat'ta da yer aldığı üzere, Mekke kadim dönemlerden beri bir ticaret merkez, idi. Mekkelilere ait kervanlar sadece yarımadada de­ ğil, buranın dışına da ticari emtia taşıyorlardı. Bu kervanla­ rın emniyet içerisinde söz konusu bölgelere gidebilmesi için, yörede meskun bulunan kabilelerin onayının veya desteğinin alınması kaçınılmazdı. Bunun yolu da onların tanrılarına saygı göstermekten geçiyordu. Amr b. Luhayy da ticari yol­ ları açık tutmak amacıyla çevredeki kabilelere ait putları bir şekilde Mekke'ye getirerek Kabe'nin içerisine yerleştirmiştir. Bu putların 360 kadar oldukları rivayet edilmektedir. 8 Dola­ yısıyla Kabe'nin içerisinde var olan putların her biii aslında Mekke'nin çevresinde yaşayanlarla ticari güzergah üzerin­ de meskun bulunan kabileleri temsil etmektedir. Kuşkusuz Mekke, ataları Hz. İbrahim'in yurdu ve Kabe "Allah'ın evi" ol­ ması hasebiyle, yarımadada ikamet eden Arap kabilelerinin her biii için özel öneme sahipti. Ancak kendi putlarının top­ landığı bir merkez haline gelince daha da değer kazanacaktı. Amr b. Luhayy tarafından geliştirilen bu yeni sistem Arap Ya­ rımadasında paganizm bağlamında bir kırılma oluşturmuş­ tur. Zira o, Hicaz Yarımadasında var olan bütün putlara bir meşruiyet kazandırmakla kalmamış, kabilelerin birbirlerinin putlarına saygı duymalarını, değer verip ibadet etmelerini de sağlamıştır. Kabileler arasında din bağlamında bir hoşgörü­ nün gelişmesini, hatta tanrılar bağlamında bir çatışmazlık halinin kurulmasını da başarmıştır. Şayet bu olmamış olsay­ dı her kabile kendi tanrısını gerçek ilah kabul edec�k; diğer putların bir anlam ifade etmediğini söylemekle kalmayacak bunlara tapan insanları kendi putlarına ram etmek için de bir mücadele başlatacaktı. Amr b. Luhayy'ın geliştirdiği bu yeni sistemle her kabilenin tanrısı, diğer kabilenin rabbi kadar de­ ğer kazanmış; her kabile kendi tanrısına ibadet etmekle bir-

8

Diğer putların Mekke'ye taşınmasının arkasında bu putlara sahip olan ka­ bileleıin Mekke"yi kabul etmeleıinin sağlanmasının yattığı aşikardır. Bkz. e lM - ufassal: Tarihu'l-Arab kabl el-İslam, I-XX, Bağdat 2001, XI, 81-82. Bkz. Celalettın es-Suyuti, Abdurrahman b. Ebubekir (ö. 911/1505), Ha­ saisu'l-kübra, 1-II, Beyrut ?, II, 307; Cevad Ali, XII, 12.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

13

tikte diğerinin kutsalını da mukaddes kabul ederek sistemin içerisine dahil etmiştir. Hz. Peygamber İslam dinini tebliğ et­ meye başladığı zaman Ebu Cehil başkanlığındaki Mekkelile­ rin gelerek "Ey Muhammed, gel bir gün sen bizim ilahlarımıza ibadet et, bir gün de biz senin. Şayet senin tanrın yüceyse biz faydalanmış oluruz. Bizimkiler ulu ise sen nimetlenmiş olur­ sun." diyerek onu davet ettikleri şey aslında Mekke'de hakim olan ve ileri gelenler tarafından benimsenen bu anlayıştan başka bir şey değildir. Muhtemelen bu davet sadece Hz. Pey­ gamber'e de yapılmamıştır. Daha önce farklı söylemlere sahip ve kitleleri etkileyen herkese de yapılmış olmalıdır. Aynı şey Hıristiyanlar için de geçerlidir. Nitekim Hz. Peygamber tara­ fından Mekke fethedildiğinde Kabe'nin içerisinde Hz. İsa ve Meryem tasvirlerJıe rastlanmıştı. Bu tasvirlerin Mekkelilerce buraya konmasının da bunun dışında mantıklı bir izahı yok­ tur. 9 Şayet Hz. Peygamber Ebu Cehil ve yanındakiler tarafından sunulan bu öneriyi kabul etmiş olsaydı bu yeni din Mekke'de kurulu olan söz konusu sistemin bir parçasına dönüşecek ve içi boşaltılmak suretiyle tamamen yok edilecekti. Oysa ki Hz. Peygamber "Allah'tan başka ilah yoktur." diyerek İslam'ın var olan bu sistemlere entegre olmayacağını, müstakil ve tek bir ilah olan Allah'ın egemenliğine dayandığını, bu egemenliğin bir başka egemenliği tanımadığını, Allah'ın var olan ilahlar­ dan bir ilah olmayıp, yegane ve mutlak ilah olduğunu, onun dışında tanrı olarak iddia edilen varlıkların uydurma ve kabul edilebilir olmadıklarını söyleyerek bu öneriyi reddetti. Ancak bu reddedişin bir sonucu olarak Hz. Peygamber ile Müslü­ manların yaşadıkları baskılar ise bilinmekte olup bu makale­ nin konusunun da dışındadır. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi bölgede tapınılan bütün putların her birine yaygın bir meşruiyet kazandıran bu sistemin kurucusu Amr b. Luhayy'dır. Bu buluş onu Arap­ lar arasında neredeyse kutsal bir mesabeye yükseltmiştir. Bu hadiseden sonra Amr b. Luhayy'ın, yarımada içerisinde hatı9

Bkz. Ezraki, I, 165.


14

Cahiliye Araplannın Ulü.hiyet Anlayışı

rası hep diri tutulmuş, dahası ölüm tarihi, takvim başı olarak kullanılmıştır. Kuşkusuz Amr b. Luhayy'ı bu denli önemli kı­ lan, onun sadece bütün Arap kabilelerinin, birbirlerinin kut­ sallarını kendi kutsalları olarak da kabul etme sistemini ih­ das etmesi değil; aynı zamanda bu anlayışı bir ticari kazanca da çevirmeyi başarmış olmasıdır. Nitekim bu durum kabileler arasında ticaretin gelişmesine ve özellikle Mekke'nin bir tica­ ret merkezi olarak önem kazanmasına da katkı sağlamıştır. Öyleyse bu yeni din anlayışının ticari bir yapı kurulmasını sağladığını da söyleyebiliriz. 10 Kureyş kervanlarının hiçbir ka­ bilenin saldırısına maruz kalmadan yarımadanın tamamında özgür bir şekilde dolaşmalarının arkasında da bu anlayışın önemli etkisi olduğunda hiç kuşku yoktur. Kabe'yi yarımada Arapları için bir panteon merkezine çe­ viren Amr b. Luhayy'ın bu tutumu, onun Arap paganizmi­ ni başlatan şahıs olarak anılmasına neden olmuştur. Yoksa kaynakların bir kısmına göre Hübel adlı put, Huzeyl b. Müd­ rike tarafından getirilip Mekke'ye yerleştirilmiş, hatta bundan dolayı da Huzey'il putu olarak da anılmıştır. Dolayısıyla bu bilgileri esas aldığımızda putperestliğin Hicaz Yarımadasın­ da daha önce var olduğu anlaşılmaktadır. 11 Kaldı ki böyle­ si önemli bir kırılmanın tek öznesi olarak Amr b. Luhayy'ı zikretmek çok da mantıklı olmayacaktır. Zira kabileciliğin bu denli baskın olduğu bir coğrafyada bir kabile reisinin diğer kabilelere paganizm gibi tevhide münafı, yabancı bir anlayışı dayatması çok zor bir ihtimaldir. Hatta kendisine karşı hiçbir tepki olmadan bunu başarma imkanı da zayıftır. Dolayısıyla Amr b. Luhayy'ın bölgede var olan putperestliği ticari amaç­ larla yeniden biçimlendirdiği varsayımı gerçeğe daha yakın gibi görünmektedir. Amr b. Luhayy'ın geliştirdiği bu yeni sistemde her kabile öncelikli olarak kendi tanrısını ulularken; diğer tanrılara da 10 Konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. Cevad Ali, VII, 126; Ahmed İbrahim eş-Şertf, Mekke ve Medinefi Cahiliyye ve ahdi Resulillah (sav}, Daru'l-Fikr el-Arabi,?, 103 vd. 11 Bkz. Abdullah Abdulcebbar-Muhammed Abdulmünirn Hafaci, Kıssa­ tu'l-edebfi'l-Hicdz, Mısır?, 206.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

15

sistem içerisinde bir yer tanımaktadır. Bu durum Mekkeliler için de geçerlidir. Mekkelilerin birinci putu Hübel'dir. Onla­ rın nazarında Hübel'den daha büyük bir put yoktur. 12 Uzza bile hiyerarşi içinde ondan sonra gelir. Bununla birlikte yarı­ madanın diğer putlarının tamamına da hürmet gösterirlerdi. Aynı şey diğer kabilelerin tamamı için de geçerlidir. Kuşkusuz Amr b. Luhayy tarafından geliştirilen bu inanç yapılanması Allah'ı sistemin tamamen dışında tutan bir anla­ yış değildir. Aksine Allah'ı var, bir ve yegane yaratıcı olarak da kabul ediyordu. Nitekim bununla alakalı olarak Kur'an şöyle demektedir: De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir?" Allah'ındır." diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt al­ maz mısınız?" de. De ki: "Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş'ın Rabbi kimdir?". "Allah'tır!" diyecekler. "Öyle ise ona karşı gelmek­ ten sakınmaz mısınız?" de. De k!: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamayan kimdir?" "Allah'tır!" diyecekler. "Öyle ise nasıl al­ danıyorsunuz?" de. " 13

Dahası Cahiliye Arapları sadece Allah'a değil, aynı zaman­ da ahirete de inanıyorlardı. Onların dini anlayışlarına göre bir şahıs ölünce yıkanır, kefenlenir; kabre konduktan sonra, bineği de getirilip mezarının başına, ayaklan ve başı birbirine bağlanmış şekilde terk edilirdi. el-Beliyye olarak tesmiye edi­ len bu hayvancağıza su veya yiyecek verilmez, ölünceye kadar orada tutulurdu. Ölen şahsın dirilişinden sonra bu hayva­ na bineceği iddia edilirdi. Şayet mezarının başına bineği bu şekilde bağlanmazsa, kıyamet günü dirildiğinde yaya olarak haşr olacağına inanılırdı. 14 İbn Habib tarafından aktarılan bu rivayetten açıkça anlaşıldığı gibi Cahiliye dönemi insanları ahirete inandıkları gibi, kıyamete ve hatta haşre de iman edi-

12 Bkz. Muhammed b. İshak (İbn İshak} (ö. 150/767), Siretu İbn İshak (thk. Süheyl Zekkar}. Beyrut 1978, 32; Muhammed b. Cerir et-Taberi (ö. 310/922), Tarihu'l-umem ue'l-mulük, I-Xl, Beyrut 1387, II, 240.

13 Mü'minun Suresi 23/84-89.

14 Bkz. Ebu Ca'fer Muhammed b. Habib (ö. 245), Kitabu'l-muhabber (thk. ilse Lichtenstadter), Beyrut Daru'l-Daru'l-Afak el-Cedid, ?, 319.


16

Cahiliye Araplannm ı.nuhiyet Anlayışı

yorlardı.15 Hatta onlar Allah'ı "ilah" veya "rab" olarak kabul ettikleri tüm tanrıların İlahı veya Rabbi, yani "İlahların İlahı" veya "Rablerin Rabbi" olarak görüyorlardı.16 Onların ahirete inandıklarını gösteren verilerden bir başkası ise şudur: Ye­ menliler, özellikle Himyerliler ölülülerini girişinde putların di­ kildiği veya putlar tarafından korunan mağaralara gömüyor­ lardı.17 Ölümlerinden sonra tanrılarının kendilerine rehberlik yapması, gidecekleri yere emniyet içerisinde gitmeleri ve hiç­ bir şeyin onlara zarar vermemesi için böyle yapıyorlardı. Bu da onların ölümden sonra bir yaşama inandıklarının; bir baş­ ka ifadeyle öte dünyaya yani ahirete iman ettiklerinin delildir. Putlara İbadet Etmenin Nedenleri

Allah'ı var ve bir olarak kabul eden, kıyamete ve hatta haş­ ra inanan Cahiliye Arabının putlara neden ibadet ettiğine ge­ lince; kuşkusuz bunun birden fazla nedeni bulunmaktadır. Şimdi bu nedenlere özetle bakalım: 1. Cahiliye Arabı yüce Allah'ı erişilmez kabul ettiği için ona ulaşabilmek amacıyla şefaatçilere ihtiyaç duyuyordu. Kuşku­ suz putlara ibadetin en önemli nedeni de işte bu şefaat algısı olmuştur. Put bir tar.?Han kendisini mabut olarak gören bi­ reyle Allah arasındaki halkayı oluştururken, diğer taraüan da kendisine ibadet eden şahsın Allah nezdindeki koruyucusu olarak tebellür etmektedir. Kur'an'ın Allah katında kendi izni olmaksızın hiç kimsenin şefaat edemeyeceğine dair ayetleri­ nin tamamı bu anlayışın yanlışlığını anlatmaktadır.18 15 Aslında Cahiliye Araplan için Allah ile kendilert arasında tek aracı putlar değildir. Cinler de Allah ile kullar arasında aracı varlıklar olarak kabul edilmektedir. Nitekim Cahiliye Araplarının Hz. Peygamber'! eleştirdiklert zaman "mecnun" olarak tavsif etmelert de bu bakış açısının bir sonu­ cudur. "Mecnun" derken bizim anladığımız manada "delilik hastalığını" kastetmiyorlardı. Aksine onlar peygambertn son derece anlamlı, etkileyici cümlelertni işittiklertnde bu sözlertn b!rtlert tarafından kendisine öğretil­ diğini ve bunların da ancak cinler olabileceğini iddia ediyorlardı. Keza on­ lar cin ve meleğin -tabir caizse- Allah'la aynı kumaştan dokunduklarına inanıyorlardı. 16 Bkz. Muhammed İbrahim el-Feyyumi, Tarihu'l-fikr ed-dini el-Cahili, Da­ ru'l-Fikr el-Arabi, Beyrut 1994, 468. 17 Bkz. İbn Hişam et-Ticanfi. mulukiHimyer, Yemen 1347, 218. 18 Bkz. Bakara 2/255.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

17

2. Cahiliye Arabının anlayışına göre Putlar Allah nezdinde çok değerlidir. Onları memnun etmek Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak anlamına gelecektir. Dolayısıyla Alusi'nin ifadesi ile söyleyecek olursak, putlara taparak aslındaAllah'a ibadet ettiklerine inanıyorlardı. 19 Kur'an'da da ifadesini bulduğu gibi "Biz onlara sadece ve sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz. "20 derken de kastettikleri bundan başka bir şey değildir. 3. CahiliyeAraplarına göre her ne kadarAllah erişilmez bir noktada olsa da onun adına yeryüzünde putlar tasarrufta bu­ lunuyordu. Her biri ayrı bir misyon yüklenen bu putlar aslında Allah'ın yeryüzündeki eli mahiyetindeydi. Dolayısıyla Allah'ın bu varlıklar aracılığıyla hayata müdahale ettiğine inanılıyor­ du. Şöyle ki, her putun önünde fal oklarının bulunduğu tor­ balar mevcuttu. Birbirinden farklı olan bu torbaların her biri değişik durumlar içindi. Örneğin sefere çıkanlar, içinde "evet" ve "hayır" oklan bulunan torba kullanırken; diğer durumlar için içinde "yap", "yapma", "evet", "hayır", "hayırlı", "şerli", "ya­ vaş", "hızlı" veya üzerinde hiçbir şey yazılı olmayan okların yer aldığı torbalar mevcuttu. O dönemin en önemli konularından biri olan nesebe iltihak için üzerinde "mulsak" veya "serih" ya­ zılı iki ok bulunan torba ayarlanmıştı. Üzerinde "ma" yani "su" yazılı okun bulunduğu torbanın su arayanlar için kullanıldığı rivayet edilmektedir. Put aracılığıylaAllah'ın emrini öğrenmek isteyen kişi, önce "sa.din" olarak isimlendirilen mabet görevli­ sine gelir ve ona derdini anlatırdı. Daha sonra sa.din elindeki fal oklarının bulunduğu çantayla putun huzuruna gelir ve "Ey Rabbimiz [falanca şu ihtiyacı için sana başvurmaya geldi] han­ gisi kendisine hayırlı ise onun çıkmasını sağla!" der ve çanta­ daki oklara başvururdu. 21 Çıkan okAllah'ın emrini ifade eder19 Bkz. Alusi, II, 197. 20 Zümer 39/3. 21 Konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. İbn İshak, 32; İbn Habib, Muhabber, 332; Ezraki, Ebu'l-Velid Muhammed b. Abdullah b. Ahmed (ö. 250/864), Ahbaru Mekke ve ma cae .fiha mine'!-dsdr, I-Il (thk. Ruştl es-Salih). Bey­ rut ?, I, 117 vd; Taberi, Tarih, II, 240; Muhammed b. Cerir et-Taberi, Camiu'l-beydn.fi Te'vili'l-Kur'an, 1-XXIV (thk. Ahmed Muhammed Şakir), Beyrut 2000, IX, 514.


18

Cahiliye Araplannın Uluhiyet Anlayışı

di. Dolayısıyla oku çekenin eğer puta tam bir bağlılığı varsa, bu kararı hiç tartışmadan "Rabbim bana bunu emretti." veya "Rabbim bana bunu yasakladı." der işine veya evine giderdi.22 Mesela "serili" çıkmışsa aileye iltihak edilmesi düşünülen zat ailenin bir parçası haline gelirken; "mulsak" çıkmışsa aileden tamamen uzaklaştırılırdı. "Evet" anlamındaki ok çekilmişse yolculuğa çıkılır, "hayır" oku çekilmişse bu yolculuk ertelenir­ di. Hatta aralarında çözemedikleri bir mesele olduğunda bile putlarına başvurmak suretiyle hallederlerdi.23

Cahiliye Arabı fal oklarını o kadar çok içselleştirmişti ki rivayetlere göre bu okların Hz. İbrahim ve Hz. İsmail döne­ minden kaldığına inanıyordu. Nitekim Kabe'nin içerisinde bu iki kutlu zatı ellerinde fal okları bulunarak resmetmişlerdi. Hz. Peygamber Mekke'nin fethi esnasında Kabe'nin içerisine girerken gördüğü bu resmi "Allah onları kahretsin, İbrahim ve İsmail'in bu oklarla taksim etmediklerini biliyorlar." diye­ rek eleştirmiştir. 24 Kuşkusuz putların bu denli hayatın içe­ risinde olması, Cahiliye döneminde bir yargıçlar sınıfının ve aynı zamanda bir hukuk sisteminin oluşmasına da mani ol­ muştur. Hatta insanlar arasındaki sorunları çözen bir fıkhın inkişafına duyulan ihtiyacı da ortadan kaldırmıştır. Bununla birlikte Cahiliye Arabının çelişkiler yaşadığı da görülmekte­ dir. Nitekim putuna bu denli bağlı olmasına rağmen, çıkan kararı beğenmemişse kendi bildiğini yapabildiği gibi putuna hakaretler de edebilirdi.25 22 Bkz. Bedreddin el-Ayni (ö. 855/1451), Umdetu'l-kari şerh Sahih el-Buhari, 1-XV, Beyrut ?, XVIII, 209. 23 Bkz. İbn Hacer el-Askalani, Fethu'l-Bari şerh sahih el-Buhari, 1-XIII, Bey­ rut 1379, VIII, 277. 24 Bkz. İbn Kesir, Ebu'l-Fida İsmail b. Ömer (ö. 774/1372), Tefsiru İbn Kesir, 1-VIII (thk. Sami b. Muhammed Sellame), Daru't-Tayyibe, ? 1999, III, 24; Hüseyin b. Muhammed b. el-Hasan ed-Diyarbekri (ö. 966/1558), Tari­ hu'l-hamisfi ahvali enjesi'n-nefis, 1-II, Beyrut ?, il, 86. 25 Esedoğullan tarafından babası öldürülen İmriu'l-Kays b. Hucr, babasının öcünü almaya niyetlenir ve Zülhalasa'nın onayını almak için huzuruna gelir. Sa.dininin yardımıyla önünde bulunan fal oklan aracılığıyla ne yap­ ması gerektiğini sorar. Üç kez çekilen fal okunda hep "Esedoğullarına saldırmasının kendisi için hayırlı olamayacağı anlamına gelen" "hayır" oku çıkar. Öç almaya kilitlenmiş olan İmru'u'l-Kays onun bu kararını be­ ğenmez: "Fal oklarını kırarak tanrısı olan Zülhalasa'nın yüzüne atmakla kalmaz, aynı zamanda ona "Babamın organım ısırasm. Senin baban öldü-


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

19

4. Putlara, sadece onların kararını öğrenmek veya ken­ di yararına karar vermelerini sağlamak için ibadet edilmez, aynı zamanda onların vereceği zarardan beri olmak için de tapılırdı. 26 Bir başka ifadeyle putlara ya Allah ile kul arasın­ da aracı veya Allah'ın akrabalan olan melek ve cinler ya da kavi şeytanı bulunan varlıklar olarak bakılırdı. Şayet Allah ile kul arasında aracı olarak görülmüşse ibadet edilirken müteal olan Allah'a yakınlaşma hedeflenirdi. Onlara Allah'ın akrabalan olarak bakılmışsa kendilerine sığınılarak hoşnut­ luklan murat edilmiş olurdu. Şeytanı kavi olarak düşünül­ müşse kendilerinden yardım talep edilerek de şerlerinden uzak olunmak istenirdi. 27 Şeytan ve melek pagan Araplann düşünce dünyasında çok önemli bir yer tutardı. Her putun bir de şeytanı olduğuna inanılırdı. 28 Ona sığınılarak şeyta­ nından emin olunmak istenirdi. Hz. Peygamber risalet gö­ revine başladığı zaman "Bu nasıl peygamber, onunla birlikte bir melek indirilmeli değil mi idi ki, artık onunla beraber bir korkutucu olsa idı?"29 demeleri onların bu inancının bir yan­ sımasıdır. Putlara İbadet Şekilleri

Putlara ibadet şekillerine gelince; kuşkusuz Cahiliye Arabı putlarına değişik şekilde tapardı. Şimdi kısaca bu ibadet şe­ killerine bakalım. 1. Hediye Takdimi: Yukanda da ifade ettiğimiz gibi Ca­ hiliye Arabına göre put, Allah ile kullar arasında bir aracıydı. Dolayısıyla putun memnun edilmesi gerekiyordu. Bu mem­ nuniyetin en önemli aracı ise hediye takdimi idi. 30 Hediye, değişik şekillerde ve zamanlar da takdim edilirdi. Öncelikle hediye takdim etmeyi düşünen zat, bir derdi veya kederi var-

26 27 28 29 30

rülmüş olsaydı beni engellemeye çalışmazdın • diyerek bir de hakaret eder. Bkz. İbn el-Kelbi, 46. Bkz. Taberi, Tefsir, III, 313. Bkz. Alusi, il, 197-198. Bkz. Şemsettin Ebü Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Osman b. Kay­ maz e-Zehebi (ö. 748/1347), el-Muntelca min minhdci'l-i'tiddlfi. nakdi lceld­ mi ehli'r-refdi ve'l-i'tizdl (talık:, Muhyiddin el-Hatib},?, 524. Furkan Suresi, 25/7. Bkz. İbn Hişam, Sire, I, 82; İbn Habib, Muhabber, 319.


20

Cahiliye Araplannuı Ulilhiyet Anlayışı

sa putuna gelir, sa.dine hediyesini takdim eder ve onun ara­ cılığıyla putundan talepte bulunurdu. Şayet çekilen fal okla­ rından istediği karar çıkmamışsa bu kararın değişmesi için ertesi gün veya makul bir zaman sonra, daha güzel ve daha göz alıcı başka bir hediye ile yeniden gelir, tanrısının kararını sorardı. Kararı değişinceye kadar bunu tekrar ederdi. Putla­ ra takdim edilen ikinci tür hediye ise teşekkür kabilindendir. Putundan talep ettiği şeyin gerçekleştiğine inanmışsa huzu­ runa gelir, şükür anlamına gelen hediyesini takdim ederdi. Kuşkusuz bu hediyelerin tamamı putun sa.dine, yani onun koruyucusu ile kabilesine kaldığı için en çok onları memnun ederdi. 2. Tavaf: Putlar için yapılan ibadetlerden bir başkası ise tavaftır. 31 Cahiliye dönemi ibadetlerinin en önemlisi olan ta­ vaf, putların yanı sıra Kabe'nin, hatta Kabe'yi temsilen, tavaf amacıyla ortaya konan taşın etrafında da yapılırdı. Kabe'yi haftada bir kez tavaf etmeyi bir vecibe olarak kabul eden dö­ nemin Arabı, tavaf esnasında Haceru'l-Esved'i de mesh etme geleneğine sahipti. 32 Mekke'nin dışına çıktığı zaman da haf­ talık tavaf ibadetini mutlaka yerine getirirdi. Bunu gerçek­ leştirmek için ya Harem'den aldığı taşın etrafında döner veya bu kutsal mekanı çağrıştıran putunu ortaya koyar ve onun çevresini tavaf ederdi. 33 Şayet beraberlerinde Harem'den bir taş getirmemişse çevresinde gördüğü en güzel dört taşı seçer, üçünü· ocak taşı olarak kullanırken dördüncüsünü Kabe'yi temsilen koyar, onun etrafında dönerek ibadetini yerine ge­ tirirdi. Bu taşa en-nusub denilirken, 34 tavaf etmek için yere koyduğu şey bir put ise ona sanem veya vesen denilirdi. Bu­ nun etrafında yapılan tavaf ise ed-Davviir diye tesmiye edilir­ di. 35 Tavaf esnasında veya tavafını tamamlayınca aynen Ha31 32 33 34

Bkz. İbn Hişam, Sire, I, 82; Cevad Ali, XI, 230. Bkz. İbn Habib, Muhabber, 311. Bkz. İbnu'l-Kelbi, 26; Süheyli, I, 210; Alusi, il, 200. Bkz. İbn el-Kelbi, 39; el-Merii, el-Muhelleb b. Ahmed b. Ebi Sufra (ö. 435/ 1043). el-Muhtasaru'l-nasihfi tezhibi kttabi'l-camii's-sahih, 1-IV (thk. Ahmed b. Faris es-Selüm), Riyad 2009, iV, 258; Bedreddin el-Ayni, Umde VIII, 186. 35 Bkz. İbn el-Kelbi, 39.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

21

ceru'l-Esved'e yaptığı gibi etrafını döndüğü putu ya da taşı mesh ederdi. Ancak bu taşa bir kutsiyet atfetmez, tavafı bitin­ ce bir kenara atarak yoluna devam edebilirdi. Kuşkusuz bu haftalık tavafın dışında bir de şükür tavafı yapılırdı. Ancak bunun belli bir zamanı yoktu. Bir zat dileği ne zaman yerine gelmiş veya ne zaman seferden sağ salim geri dönmüşse o zaman Kabe veya Lat gibi metaf alanı bulunan mekanlara gider, tavafını yapar, daha sonra evine dönerdi. 36 3. Kurban: Putlara yapılan bir diğer ibadet şekli ise kur­ ban takdim etmekti. 37 Putların önemli bir kısmının önünde sunakları bulunurdu. Uzza putunun önündeki sunağa ğab­ ğab denilirdi. 38 Dışarıdan gelen şahıslar, yedeklerinde getir­ dikleri kurbanlarını bu sunaklarda tanrıları adına keserler, çoğu zaman akan kanını putlarının üzerine sürerlerdi. 39 Şa­ yet kurbanını putunun yanında değil de tavaf için ortaya koyduğu ve etrafında döndüğü taşın üzerinde kesmişse bu kurbana el-atdir, kurban kesilen sunağa veya kurban taşına ise el-itr denilirdi. 4° Kurban etleri ise orada bulunan fakirler arasında üleştirilirdi. 4. Hac: Özellikle meskun mahallin dışında kalan putlara yılın belli dönemlerinde hacca gidilirdi.41 Mekkeliler, özellik­ le de Haşimoğulları tarafından Buvane putuna yapılan hacı buna örnek olarak zikredebiliriz. Kaynaklara göre Haşimoğul­ ları, reisleri Ebıl Talib'in liderliğinde, çoluk çocuk hep birlikte yılın belli mevsiminde Buvane bölgesindeki aynı isimle anılan putu ziyarete giderlerdi. Hz. Peygamber gitmek istemediği için de eleştirilir, hatta ondan dolayı başlarına bir bela geleceğin­ den korktuklarını söylerlerdi. Puta gittiklerinde ona kurbanlar

36 37 38 39

Bkz. Cevad Ali, XI, 227. Bkz. İbn Hişam, Sire, I, 82; Alusi, il, 197. Bkz. İbn Hişam, Sire, I, 84; Cevad Ali, XI, 423. Bkz. Ahmed b. Ali b. Abdulkadlr, Takiyuddin el-Makrizi (ö. 845/1441), İmtau'l-esma' bima li'n-nebi mine'l-ahvô.l ve'l-emvdl ve'l-hafede ve'l-meta', 1-XV (thk. Muhammed Abdulhamid en-Nemisi), Beyrut 199, I, 351. 40 Bkz. İbn el-Kelbi, 39-40. 41 Bkz. Alusi, II, 197.


22

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

takdim eder, yanında birkaç gün de kalırlardı.42 Benzer şeyleri Lalını, Cüzam ve Gatafün kabileleri Ukayşir putuna yapıyor­ lardı. Hatta onlar adı geçen bu putun yanına gelirler, yapılması gereken ritüelleri yerine getirdikten sonra saçlarını tıraş eder, kestikleri bir avuç saça mukabil bir avuç da unu yere döker­ lerdi. Fakirlerin bu unları dökülmeden elde etmeye çabaladığı, hatta saça bulanmış unları toplayarak ekmek haline getirip yedikleri rivayet edilmektedir. 43 Cahiliye öneminde yeni doğan çocukların kesilen saçlarına mukabil verilen sadakaların da şükür sadakası şeklinde görünmektedir. Hacca gidilen dini mekanların bir başkası ise Fedek idi. Burada da değişik put­ ların bulunduğu ve onlara ibadet edildiği kaydedilmektedir. 44 Bunun yanı sıra Hac mevsiminin bitiminde başta Evs ve Hazrec halkı olmak üzere bazı Araplar, kendi kabilelerinin putlarına gidip onları ziyaret eder, kurbanlarını kesip, saç­ larını da orada tıraş ederek ihramdan çıkarlardı. Böyle yap­ mamaları durumunda haclarının kabul olmayacağına inanır­ lardı. 5. Zekat: Putlar için yapılan ibadetlerden bir diğeri ise esasen zekata benzer bir sadakadır. Kaynakların ifadesine göre Cahiliye dönemi Arabı hasat mevsimi gelip hurmasını veya tahılını hasat ettiğinde Allah ile ona ulaşmak için aracı ittihaz ettiği putunun hakkını ayırır, onu önce ikiye taksim eder, ½'sini putu adına ½'sini ise Allah adına ayırırdı. Allah'ın hakkının az olmasına çok önem vermez, ancak putun hak­ kının az olmamasına özel önem atfederdi. Hatta Allah için ayırdığından puta aktardığı da olurdu. Böyle yaparak putunu memnun etmek ve onun Allah'ı memnun etmesini sağlamak isterdi. 45 Bu ayırdığı malı da uygun gördüğü yere dağıtırdı. 6. Metaf Alanına Temizlenmeden Girmeme: Putlar tan­ rısal değere sahip olarak kabul edildiği için hayızlı veya nifaslı kadınların onlara dokunması caiz olarak kabul edilmezdi. Bu 42 43 44 45

Bkz. Bkz. Bkz. Bkz.

İbn Sa"d. İbn el-Kelbi, 46. Cevad Ali, XII, 22. İbn Habib, Muhabber, 331-332.

,,


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

23

duıumda olan kadınlar şayet putların bulunduğu mekana gelmişlerse belli bir uzaklıkta durmak zorunda idiler. Aynı şey metaf alanı için de geçerliydi. Bu kabil kadınların metaf alanına girmelerine de caiz olarak bakılmazdı. 46 Cahiliye dö­ neminde cünüplük de hayız ve nifas gibi bir kirlilik hali ola­ rak görülmüş ve bu nedenle metaf alanına cünüp olarak giril­ mesinin de caiz olmadığına inandıkları tahmin edilmektedir. 7. Adak: Putlara aynı zamanda adak da adanırdı.47 Mekke­ li bir şahsın Hübel putunun önünde duıup, "Ey Hübel! Eğer sen bana bir çocuk verirsen, ben onu sana bağışlayacağım!" demesi bir taraftan bu geleneğin varlığına işaret ederken; di­ ğer taraftan Mekkeli ailelerin kendi çocuklarını Hübel'e hiz­ mete adamaları onun etrafında bir müessesenin oluştuğunu da akla getirmektedir. 8. Telbiye: Putlara yapılan ibadetlerden bir başkası ise telbiyedir. Her kabile kendi putunun hareminde onun etra­ fında tavaf yaparken putu için geliştirilen telbiyeyi okurdu. Kabe'de de bu putların önünden geçerlerken aynı telbiyeyi tekrar ederlerdi. Örneğin Lat, Menat ve Uzza için "Lat hakkı için, Uzza hakkı için, onlar yüksek turnalardır. Onların şefa­ atlerine ümit bağlanabilir. Üçüncüleri olan Menat hakkı için!" şeklinde telbiye getirirlerdi. 48 Cahiliye Arabı adı geçen bu üç putu garanik yani turnalar ya da kuğu kuşu olarak kabul etmekteydiler. 49 Kur'an onların ibadetleri hakkında "Salatlan el çırpıp ıslık çalmaktan ibarettir." dediğine göre bunlar put­ larının metaf alanlarında onları taklit amacıyla kuş sesleri çıkarıp kanat çırpıyor olmalıdırlar. 50

İsaf ve Naile putları için geliştirdikleri telbiye ise şu şekil­ de idi: "Çağrına cevap vererek sana geldik ey Allah, çağrına cevap vererek sana geldik. Senin ortağın yoktur. Bir tek orta46 47 48 49

Bkz. İbn el-Kelbi, 38; Yakut el-Harnevi, V, 203. Bkz. Cevad Ali, XI, 423. Bkz. İbn el-Kelbi, 32. Bkz. Ali et-Tantavi (ö. 1290/1873). Nihô.yetu'l-iccızfi sireti sakini Hiccız, Kahire 1419, 114. 50 Bkz. Enfal Suresi 8/35.


Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

24

ğın vardır. Ona da sen egemensin o sana egemen değildir."51 derlerdi. Bu telbiye cümlesinden de Cahiliye Arabının putla­ ra, Allah'ın hakimiyet alanı içerisinde, onun emrinde hareket eden ortakları şeklinde baktıklar:ı anlaşılmaktadır. 9. Yemin Etmek: Cahiliye döneminde Araplar putlar adına yemin ederlerdi. Kabe adına yemin ettiklerinde ise Kabe'nin içerisinde putların konduğu yer olan Hicr el-Hatim'e ant içmeyi tercih ederlerdi. 52 10. Kutsanmak Amacıyla Dokunmak: Putlara ibadet şe­ killerinden bir başkası ise onlara dokunarak kutsanmaktı. İbn Hişam'ın verdiği bilgilere göre her şahsın evinde mutlaka bir put bulunurdu. Evinden çıkacağı zaman son yaptığı şey ile evine girdiği zaman ilk yaptığı şey putuna dokunarak kutsan­ mak olurdu. 53 Her evde var olan putlara gelince; her kabile mensubunun kendi kabile putunu evine yerleştirdiği tahmin edilmekle birlikte diğer putlardan da istifade ettiği söylenebilir. 1 1 - Cahiliye döneminde insanlar kabile putlarından her­ hangi birinin adını "onun kulu şeklinde" çocuklarına isim olarak veriyorlardı. Nitekim kaynaklarımızda Abdulyağus, Abduluzza, Abdulmenaf, Abdulmenat, Zeydulmenat, Abduş­ şaruk gibi erkek isimlerinin yanında Emmetu Uzza gibi kadın isimlerine de rastlanmaktadır. Bireylerin tanrılarının isimle­ rini çocuklarına vermelerinin arkasında onlara duydukları aşın ihtiramın yanı sıra onları yüce, ulu; kendilerini ise hakir, zelil ve kul olarak görme düşüncelerinin yattığı aşikardır.54 Putların Şekilleri Putların şekillerine gelince, kuşkusuz Cahiliye döneminde tek tip put biçiminden bahsedilemez. Birbirinden değişik olan putları şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

1. İnsan şeklinde olan Putlar. Cahiliye döneminde put­

ların önemli bir kısmı insan şeklinde idi. Bunların başın51 52 53 54

Bkz. Bkz. Bkz. Bkz.

İbn Habib, Muhabber, 311. İbn Hacer el-Askalani, Fethu'l-Bari, VII, 159. İbn Hişam, Sire, I, 82. Cevad Ali, XI, 164; XI, 170.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

25

da da Kureyş kabilesinin putu olan Hübel gelmektedir. Bir başkası ise Muntabık putudur. İbn Habib'in verdiği bilgiye göre bakırdan yapılmış olan Muntabık'a dokunulduğunda içinden garip sesler geliyordu. Hz. Peygamber'in emriyle yı­ kıldığı zaman bu garip seslerin sım ortaya çıkmış oldu. Zira bu putu yapan uyanık zat, akustiği sağlamak için içine bir kılıç koymuştu. Dokunulduğu zaman kılıç hareket edince doğal olarak birtakım sesler duyuluyordu.. Bu sesler put tarafından çıkarılan tanrısal nağmeler olarak anlaşılmış Muntabık'ın yarımada içerisinde bir üne kavuşması sağlan­ mıştır.. 55 Hele Uzza putu için tasarlanan hile bundan daha etkileyicidir. Nitekim insan heykeli şeklinde olan Uzza, Halid b. Velid tarafından yıkılınca içinden saçları dağınık bir ka­ dın çıkmış, hatta bu kadın putun yıkılmaması için Halid b. Velid ile mücadele etmiş ve onun tarafından da öldürülmüş­ tür. Kaynaklarımız bu kadının bir cin olduğunu söyleseler de öyle anlaşılıyor ki Uzza'yı en büyük tanrı haline getirmeye karar verenler, içerisine bir kadının girebileceği gizli bir kapı koymuşlardı. Kadın putun içerisine girdikten sonra zaman zaman gelen ziyaretçilerle konuşarak Uzza'nın var olan şöh­ retine şöhret katmıştır. İnsan biçiminde olan putlardan bir diğeri ise Vedd'dir. Erkeklerden uzun boylu bir adam şeklinde olan Vedd'e üst üste iki elbise giydirilirdi. Bu elbiselerden birisi izar, diğeri ise rida olurdu. Kılıç kuşandmlır, omzunda yayı da bulunurdu. Önünde bayraklı bir kargı ile içinde oklann bulwıduğu ok ter­ mesi yani torbası da vardı.56 2. Kaya ve taş şeklinde olan Putlar: Putların kimisi ise sa­ dece kaya şeklinde idi. Sa'd putu ile Ukayşir putunu buna ör­ nek olarak verebiliriz. Kaya şeklinde olan bu iki puta Kabe'ye benzer muamele edilir, hatta aynen onun gibi örtülürdü. 57 Bu putların yanı sıra, yukarıda tavaf bağlamında verdiğimiz bil­ gilerden de tebellür ettiği üzere, yolculuk esnasında tavaf za55 Geniş bilgi için bkz. el-Muhabber, 318. 56 Bkz. İbn el-Kelbi, 50. 57 Konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. İbn el-Kelbi, 41.


26

Cahiliye Arapl.anrım Ulfıhiyet Anlayışı

marn geldiğinde, Cahiliye Arabı herhangi bir taşı seçer onun etrafında dönerek tavafını yapardı. Bu taşa tavaf bitinceye kadar tanrısal bir varlık olarak muamele ederdi. Tavafın biti­ minde ise taşı bir kenara atıverirdi. 3. Yatır şeklinde olan Putlar. Llt putunu buna örnek ola­ rak verebiliriz. Bilindiği gibi Llt, hacılara un ile kuru üzümü karıştırarak yemek yapan bir adam olup ölünce kabri daha sonra tapılan bir tanrıya dönüştürülmüştür. 58 4. Kabe şeklinde olanlar. Tevhidi düşüncenin merkezi olan Kabe, aynı zamanda Arap Yarımadasında putperestliğin şe­ killenmesi üzerinde de etkili olmuştur. Zira Kabe, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Arabın vazgeçmediği en önemli ibadet olan tavafın döngü merkezi idi. Dolayısıyla Araplar Mekke dı­ şına çıktıklarında bu ibadetlerini yerine getirirlerken Kabe'nin misyonunu üstlenecek bir merkeze ihtiyaç duymuşlardır. Bu merkez zaman zaman bir taş, bazen de bir put olmuştur. Kabe'ye duyulan ihtiyaç bu varlıklarla giderilmeye çalışılırken onların kutsanmasını da intaç etmiştir. Kabe'ye benzer ibadet mekanlarının ihdası için duyulan ihtiyacın bir kısmı dinsel olsa da önemli bir kısmının ticari kaygılar taşıdığı da anlaşılmaktadır. Zira Kabe'nin bir taraftan dini bir düşüncenin merkezi, öte taraftan da ticari bir odak olduğunu yukarıda dile getirmiştik. Cüheyne kabilesinden Abduddar b. Hudayb'in kendi kabilesine "Gelin biz de Kabe gibi bir mekan edinelim ve ona saygı gösterelim. Böylelikle biz de birçok Arabı kendimize çekeriz." demiş olması Kabe'ye benzer mekanların ihdas edilmesinin arkasındaki mantığı or­ taya koymaktadır. 59 Bu mekanların en çapıcısı Necranlıların Kabesi ile Yemenlilerin Kabesi olarak tesmiye edilen Zülhala­ sa putudur. Hatta Necranlıların Kabesi'nde Haceru'l-Esved'e benzeyen ve onunla aynı işlevi gören bir taş dahi vardı. 60 Bi58 Bkz. Beğavi, IV, 308; Carullah ez-Zamahşeıi, Ebu'l-Kasım Mahmud b. Amr b. Ahmed (ö. 538/ 1143), el-Keşşaf an hakaiki cevamidi't-tenzil, 1-IV, Beyrut 1407, IV, 422. İlertki sayfalarda bu put hakkında geniş bilgi veri­ lecektir. 59 Bkz. İbn el-Kelbi, 45. 60 AynnWı bilgi için bkz. Cevad Ali, XII, 13.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

27

raz sonra daha ayrıntılı bilgi aktaracağımız Zülhalasa ise yapı olarak da Kabe'nin neredeyse aynısıydı. 5. Melek Şeklinde Olanlar. Meleklerin varlığına inanan Araplar, bunların "Allah'ın kızları" olduğunu iddia ediyorlar­ dı. Bundan dolayı bazı putlarını melek şeklinde tasvir etmiş­ lerdi. 61 Mekke'nin fethi esnasında Kabe'nin içinde melek şek­ linde çizili olan tasvirlerin bu putlar olması uzak bir ihtimal değildir. 62 Lli.t, Menat ve Uzza'yı "Allah'ın kızları" olarak kabul ettikleri bilindiğine göre bu putları da melek olarak tasavvur etmiş olmaları uzak bir ihtimal değildir. 6. Hayvan şeklinde olanlar. Paganizmin ortaya çıkışında sevgi kadar korkunun da etken olduğu bilinmektedir. Dola­ yısıyla insanoğlu bir taraftan sevgiyi abartarak bazı varlıklara taparken, öte taraftan da korkusunu abartarak kimi varlıklara tapmıştır. Özellikle doğada yılan, kartal, timsah gibi güçlü ve yırtıcı olan birçok hayvana insanoğlu tarafından ibadet edil­ mesinin arkasında bu korkunun önemli bir etkisi olmuştur. Bundan dolayı Kur'an sevginin de korkunun da abartılmama­ sını; aşın sevgi ve aşın korkunun bir tek yüce Allah'a yönlendi­ rilmesini, zira yegane mabudun o olduğunu söylerken Cahiliye Arabının bu batıl anlayışını düzeltmeye çalışmaktadır. İnsan, melek veya hayvan biçiminde olan bu putlar, bir taraftan altın, gümüş ve değerli taşlardan imal edilirken, di­ ğer taraftan ahşaptan da yapılmıştır. Eğer bir put tahta, altın veya gümüşten insan şeklinde oyularak yapılmışsa Arap ona sanem derdi. Ancak eğer taş olursa onu vasen diye tesmiye ederdi. 63 7. Putlarla ilgili dikkat çeken noktalardan bir başkası ise bunların tamamının etrafında dönemin büyük pazar veya pa­ nayırlarının kurulmuş olduğu gerçeğidir. Hatta öyle anlaşılı­ yor ki panayırlar, putların bulunduğu bölgelere yapılan hac tarihlerinde kuruluyordu. 64 61 Bkz. İbn Kesir, Tefsir, VII, l; Alusi, il, 197. 62 Bkz. İbn Hişam, IV, 55. 63 İbn el-Kelbf, 49.

64 Bkz. Cevad Ali, XIV, 71.

ı_


28

Cahiliye Araplannın ıllühiyet Anlayışı

Burada üzeıinde durulması gereken hususlardan bir di­ ğeri ise her putun etrafında, adına harem denilen, bir kutsal alanın ihdas edildiği gerçeğidir. Bu hareme giren, ister in­ san ister hayvan olsun, güvende olur ve kendisine ilişilmez­ di. Putların hareminde savaş olmaz, hatta buradaki bitkilere bile dokunulmazdı. Bazı putlar adına, bulundukları mekanın dışında belli mabetler inşa edilmişti. Örneğin Uzza'nın asıl mekanı Nahle'de olmasına rağmen, Mekke'nin bir vadisinde -Uraz- kendi adına bir mabet inşa edilmiştir. Dolayısıyla özel­ de mabedin içerisinde genelde ise vadide ağaçların kesilme­ si ve avlanılması haram olarak kabul edilmiştir. 65 Lat'ın asıl mekanı ise Taif olmasına rağmen onun adına Arap Yarıma­ dasının muhtelif bölgeleıinde mabetler inşa edilmişti. Bu ma­ betleıin tamamına putların bizzat kendileıine gösterilen saygı ve ihtiram gösterilir, onlara yapılan ibadetleıin aynısı burada da icra edilirdi. 66 Putlar ile Kabilesi Arasındaki İlişki

Burada üzertnde durulması gereken konulardan bir baş­ kası ise putlar ile ona ibadet eden kabileler arasındaki ilişki­ dir. Bu ilişki son derece ilginçtir, zira yakından bakıldığında kabilelere ait olan putların orıların adeta özlerini, hatta ne­ redeyse ruhlarını yansıttıkları görülecektir. Kabileler aidiyet duydukları putla birlikte anılmakla kalmaz, 67 o putların ço­ cukları olarak kendilerini takdim ederlerdi. 68 Savaşa çıktıkla­ rında birbirleıine karşı putları ile meydan okudukları gibi za­ fer durumunda putlarının güçlülüğüne; yenilgi durumunda ise güçsüzlüğüne hükmederlerdi. Örneğin Uhud Savaşı'nda Müslüman birlikler dağılıp dağa sığındıklarında, Ebu Süfyan meydan okumak için, dağın eteğine kadar gelmiş ve "Yaşasın Hübel, yaşasın Hübel!"69 deyip Hubel'in adeta gücünü haykır­ mıştır. Buna karşın Hz. Peygamber "Allah daha yücedir. Ve 65 Bkz. İbn el-Kelbi, 33. 66 Bkz. Cevad Ali, XI, 227. 67 Buna Zu Murahhaboğullannı örnek olarak verebiliıiz. Bu kabile sahip oldukları Murahhab putuyla anılmıştır. Bkz. İbn Habib, Muhabber, 318. 68 Bemı Sa'd yani Sa'doğulları isimleıini tanrıları olan Sa'd'dan almışlardır. Bkz. Cevad Ali, VII, 316. 69 Bkz. İbn el-Kelbi, 36; Ezraki, I, 117.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

29

yüce olmaya daha layıktır!" buyurmuştur. 7° Kuşkusuz, gerek bu hadisede ve gerekse benzeri birçok olayda tebellür etti­ ği gibi Araplar, aynı zamanda kendi putunu rakip kabilenin düşmanı olarak da görürdü. Bununla birlikte savaşa götü­ rülen putların kendilerine tapanları korumaları gerekirken, onların bu putları muhafaza etmek için verdikleri mücadele ise ironik bir durum olarak karşımızda durmaktadır. Eğer bir savaş kaybedilmişse, kabilenin tartışma konusu, putlarının kendilerini neden terk ettiği veya neden ihmal et­ tiği üzerinde yoğunlaşırdı. Genellikle de savaştaki mağlubi­ yetlerinin temelinde putlarının himayesini kaybetmelerinin yer aldığını ve bu duruma da kendilerinin putlarına gereken saygıyı gösteremediklerinin sebep olduğuna inanılırdı. Kabileler tapınageldikleri tanrılarını savaş esnasında veya dışında da yegane hamileri olarak kabul ederlerdi. 71 Dolayı­ sıyla memleketlerinin dışına çıktıklarında bu hamilerini veya onları temsil eden bir şeyi yanlarında taşırlardı. Şayet tüccar ise ve ticari bir sefere çıktıysa, putunu tüketebileceği bir mal­ zemeden imal eder: acıktığı zaman da ayaklarından başlamak suretiyle yerdi. 72 Eğer putunu yiyip bitirmişse himayesi için başka bir aracı tayin ederdi. Dolayısıyla Araba göre put kut­ salı temsil eder ve bu nedenle de kutsaldır. Yoksa cisminin bizzat kendisinin bir kutsiyeti yoktur. Onu yiyebildiği gibi putunun kırılması durumunda atıp yerine kolaylıkla yenisini koyabilirdi. Kırılan putuna yönelik defın gibi özel bir merasim icra etmesi de gerekmezdi.

.

Putlann Sıfattan

Putların sıfatlarına gelince; kuşkusuz Cahiliye Arabına göre putlar, yaratma sıfatı dışında bir tanrıda bulunması ge­ reken özelliklerin tamamına haiz idi. Bunları şöyle sıralaya­ biliriz. 70 Bkz. Ezraki, 1, 117. 71 Ukayşlr örneği için bkz. İbn Kelbi, 42. 72 Temim kabilesinden bir şair Hanifeoğullannın bir açlık ve fakirlik esna­ sında Tanrılarının cezalandırmasından ve hesaba çekmelerinden kork­ madan onları yediğini -ironi ile- aktarmaktadır. Bkz. Hüseyin Atay, 88.

·,


30

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

Put haydır. Cahiliye Arabı putların canlı ve hayatta oldu­ ğuna inanırdı. Onlara göre putlar, yaşadıkları dünyanın can­ lı birer parçasıydı. Dolayısıyla bu dünyada tasarrufları de­ vam ediyordu. Bundan dolayı onlara yemek ikram edenler, süt içirenler dahi bulunurdu. 73 Örneğin Zülhalasa'ya arpa ve buğday ikram edilir, üzerine süt dökülür, yemesi için yiyecek asılırdı. 74 Hatta Cahiliye Arabı putlarını süsler, 75 boyunlarına gerdanlıklar takarak göz alıcı hale getirirlerdi. 76 Dahası Vedd putunda olduğu gibi giydirilen, kılıcı kuşanan, boynunda oku ve yayı boyunlar bile olurdu. 77 Canlı oldukları için içlerin­ de evlenenler, çocukları olanlar bile vardı. Muharik putunu buna örnek olarak zikredebilir, Rebia kabilesi onun çocukla­ rının olduğuna inanır; bu çocuklardan Bele b. el-Muharrik'e bu kabilenin bir kolu olan Arıze; Amr b. el-Muharrik'e ise di­ ğer kolları Umeye ile Ğufeyle ibadet ederlerdi. 78 Cahiliye Araplarına göre putlar, razı olur, kızar, nefret eder, merhamet sahibidir, şejkatlidir, esenlik bağışlar, du­ yar, görür, hikmet sahibidir, ebedidir, hilm sahibidir, iilimdir... Kısacası yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Allah'ın sıfatlarının tamamını taşırlar. 79 Tek bir farkla, hiilik yani yaratıcı değildir­ ler. Zaten Kur'an'ın ifade ettiği gibi Cahiliye Arabı halik olarak bir tek Allah'a iman ederlerdi. Sadin'in Görevleri

Yukarıda bir vesileyle ifade ettiğimiz gibi her putun bir sa.­ dini olurdu. Sa.dinlerin görevlerini şu şekilde özetleyebiliriz: Sa.din yani "sidane" görevini üstlenen şahıs bir din ada­ mı olup toplum içerisinde saygın bir yere sahiptir. Bunlardan bazılarının kehanet görevini üstlendikleri de bilinmektedir. 80 73 İbn el-Kelbi, 49. 74 Bkz. Feyyumi, 226 vd. 75 Bkz. el-Mesudi, Ebu'l-Hasan Ali b. Hasan (ö. 346/), Ahbaru'z-zaman, Beyrut 1996, 79. 76 Bkz. Bedreddin el-Ayni, Umdetu'l-kari, XIV, 269. 77 Bkz. İbn el-Kelbi, 50. 78 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 317. 79 Geniş bilgi için bkz. Cevad Ali, XI, 164. 80 Bkz. İbn Hacer el-Askalani, Fethu'l-baıi, vm. 277.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

31

Dolayısıyla bunlara sıradan put bekçisi olarak bakmamak gerekir. Cahiliye Arabına göre bunlar, putların ve dolayısıyla tanrının kararlarını kendileıi aracılığıyla diğer insanlara ak­ tardığı şahıslardır. Bu kararlar kuşkusuz fal okları bile bildi­ ıilirdi. Sidane görevini üstlenen şahısların öncelikle bakmakla yükümlü oldukları putlarının güvenliği, bakımı, onarımı, te­ mizliği, şayet üzeıinde örtüsü varsa örtüsü ile ilgilenir; put­ lara takdim edilen tediyeleri muhafaza eder, onların gerekli yerlere dağıtılmasına nezaret ederdi. Takdim edilen kurban etleıinin dağıtımı ile ilgilendiği de olurdu. Putun nezdinde dini kurallara muhalefet edilmemesini sağlar, fal oklarının muhafazası, bakımı ile ilgilenir, ihtiyaç esnasında onları eline alarak putun yanına gelip, önceden dinlediği şahsın sorununu puta bizzat kendisi aktarır ve fal okları çekerek putun kararını ilgili bireye bildiıirdi. Uzza gibi içine biıile­ ıin girdiği ve put adına konuştuğu şahısların belirlenmesi ve görevlendiıilmesi de bu şahıslar tarafından yapıldığını da tahmin etmekteyiz81 Put sidaneliği görevi belli kabileleıin elinde olur ve çoğun­ lukla o kabileleıin verdiği kararlarla birinden bir diğertne kaydı hayat şartı ile geçerdi. Zaten Cahiliye döneminde bir adam üstlendiği görevi ölünceye kadar sürdürürdü. Görev­ den alınma geleneği yoktu. Kuşkusuz putlar gerek kabileleıi ve gerekse sadinlert için önemli bir gelir kalemi oluştururlar­ dı. Sakif kabilesine mensup şahıslar Hz. Peygamber'e gelip "Ey Muhammed Müslüman olalım. Ama müsaade et bir yıl daha Lat'tan faydalanalım." deıniş olmaları bu durumu açık­ ça ortaya koymaktadır. Sadinleıin bazısı fal oklarını çektiklert zaman buna karşılık ücret alırlardı. Beğavi bunların fal oku çekmek için yaklaşık 100 dirhem ücret aldıklarını kaydet­ mektedir ki82 o günün şartlarında bu ciddi bir rakamdır. 81 Put s!danellği ile ilgili geniş bilgi için bkz. Cevad Ali. XI, 425 vd. 82 Bkz. Ebü Muhammed el-Hüseyin b. Mesud b. Muhammed b. el-Ferra el-Beğavi (ö. 510/1116 ), Mealimu't-tenzilfi tefsiri'l-Kur'an, I-V (thk. Ab­ durrezak Mehdi}, Beyrut 1420, il, 11.


32

Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

Cahiliye Döneminde Arapların Sahip Oldukları Meşhur Putlar

Arap Yarımadasında yüzlerce putun bulunduğu bilinmek­ tedir. Hz. Peygamber'in Mekke'yi fethettiği esnada bu putlar­ dan 360 tanesinin Kabe'nin içinde bulunuyor olması sayının ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Arıcak biz burada bu putların tamamını inceleyecek durumda değiliz. Sadece en meşhurlarını özet bir şekilde tanıtarak konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak istiyoruz. Bunlarla ilgili teferruatlı bilgiyi ise Allah izin verirse yakın bir zamanda neşretmeyi dü­ şündüğümüz esere bırakacağız. 1. Lat: Hicaz'ın en etkili putlardan biri kuşkusuz Llt'tır. Kavram olarak "Allah" kelimesiyle aynı kökten türetilmiş olan Llt, dişil bir nitelikte olup "Allah'ın kızı" olarak kabul edilir­ di. Her ne kadar Tedmurlular (MÖ 1. yy /MS 634) dönemine kadar uzanan bir geçmişe sahip olsa da83 rivayetler onu Taife yerleştirmiş, kült merkezinin burası olduğunu iddia etmiştir. Taif dışındaki diğer Llt mabetleri hakkında yeterli bilgi olma­ sa da burasının bir yatır olduğu anlaşılmaktadır. Bu yatır, Mekke'ye Taif üzerinden hacca gelenlere şehrin bir kenarında oturarak kendi el değirmeniyle öğüttüğü unu kuru üzümle pişirip ikram eden şahsa ait idi. "İnsanlar ikramın kuludur." cümlesinde ifadesini bulduğu gibi, burada karınlarını doyu­ ran şahıslar bahis mevzuu zatı unutmamışlar, vefat edince daha önce hizmet verdiği mekana gömmüşler ve bunun Llt denilen tanrı olduğunu iddia etmişlerdir.84 Üzerine beyaz bir mermer konduğu için de beyaz bir taş olduğu iddia edilen Lat, özelde Taif ve Sakif kabilesi, genelde ise bütün Araplar tarafından tanrı olarak kabul edilmiştir. Kuşkusuz İslam öncesi dönemde Taif, neredeyse Mekke'ye eş değer bir öneme sahipti. Taifin bu gücünden istifade et­ mek isteyen.Amr b. Luhayy, paganizmi yeniden şekillendirir­ ken burayı da unutmamıştır. "Allah'ın yazın Taifte yaşadığını ve Taife Lafın vücuduna hulii.l ettiğini; kışın ise Havran Böl83 Bkz. Cevad Ali, V, 130. 84 Beğavi, IV, 308; Zemahşeri, IV, 422.


- - - -

Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

33

gesinde ise Uzza'ya hulul ettiğini söyleyerek" hem Kureyş'in hem de Sakifin tanrılarını yüceltmek suretiyle her iki kabile­ ye ayrıcalık tanımıştır. 85 Kuşkusuz bu durum Kureyş kabilesi ile Sakifi denk hale getirdiği gibi Lafı neredeyse Kabe'ye eşit bir hale yükseltmiştir. Buraya da diğer bölgelerden hacca ge­ lenler olduğu gibi Kabe için var olan müesseselerin tamamı Llit için de oluşturulmuştur. Nitekim kare biçiminde işlen­ miş bir taş olan Lafın üstüne bir de ev inşa edilmiş, üstü örtülmüştür. Aynen Kabe gibi sidanesi ve hicabesi de bulu­ nan Lafın sidaneliğini Sakif kabilesinin Benu Muattiboğulları yapmaktaydı. 86 Hatta örtüsü bile Kabe gibi yılda bir kez ve büyük bir ihtimalle de törenle değiştirilirdi. 87 Etrafında bir de metaf alanı olan Lafın çevresinde tavaf da yapılırdı. Haremi de bulunan Lat, yağmur tanrısı olarak kabul edilmekteydi. Cahiliye döneminde yarımadanın sair bölgeleri sıcaktan kav­ rulup su bulunmazken buranın serin ve suyunun bol olması, hatta sürekli yağmur alması Lafa istinat edilirdi. Bu durum Lafın ününe ün katmış olmalıdır. İnsanlar Lafa çok değer verdikleri için çocuklarına Lafın kulları anlamında Zeydullat ve Teymullat isimleri vermektey­ diler. Bu put Hz. Peygamber tarafından gönderilen Ebu Süf­ yan b. Harb ile Muğire b. Şu'be tarafından yıkılmıştır. 88 Lat mabedinin Taifin neresinde olduğuna gelince; putlar­ la ilgili geniş tetebbuata sahip olan İbn Kelbi, Taifin Müs­ lümanların hakimiyetine geçmesinden sorıra buranın camiye dönüştürüldüğünü, hatta caminin minaresinin Lafa ait olan taşın bulunduğu mekanda yer aldığını söylemektedir. 89 Şayet bu bilgi doğru ise Müslümanların, karşı oldukları bir inanca ait olsa bile her zaman mabetlere saygı göstermiş, onu yine bir mabet olarak kullanmış olduklarını da göstermektedir. Dahası bununla da kendilerinden sorıra gelenlere 'bir mesaj vermiş olmalılar. 85 Bkz. eş-Şami, VI, 196. 86 Bkz. İbn Hişam, Sire, 1, 85; İbn Hazın (ö. 456/1063), Cemheretu ensdbi'l-Arab (thk. Komisyon). Beyrut 1983, 491. 87 Bkz. Cevad Ali, XI. 227. 88 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 315. Aynca bkz. İbn el-Kelbi, 30-31; Feyyurni, 414. 89 Bkz. İbn el-Kelbi, 31.

Q


34

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

2. Menat: Köken itibartyle Semudluların Menvat putu­ na dayandığı sanılan Menat90 ile Kenanilerin kader tanrısı Mena'nın aynı put olduğu tahmin edilmektedir. 91 Kadim bir tarihe sahip olmakla birlikte İslam tarihi kaynakları tarafın­ dan Mekke ile Medine arasında yer alan el-Muşellel bölge­ sindeki Kudeyd'e yerleştirilmiş ve buranın Menat'ın merkezi olduğu iddia edilmiştir. 92 Ancak Kudeyd'deki Menat'ın Hicaz paganizmi hususunda önemli değişikliklere imza atan Amr b. Luhayy'a dayandırılmış olması onun nispeten geç döneme ait olduğunu göstermektedir. Bu da Kudeyd'in Menat'ın asıl merkezi olmadığını, bir Menat mabedi olduğunu akla getir­ mektedir. Menat kelimesinin nereden geldiği hakkında da tartış­ ma bulunmaktadır. Cevad Ali bu kavram ile "mina" sözcüğü arasında bir bağ kurarken İz b. Abdusselam, üzerinde çokça kurban kesildiği için bu ismi aldığı kanaatindedir. 93 Birbiri­ ne münafi olmayan bu iki iddianın ikisi de kavramın kökeni hususunda kesin bir bilgi vermekten uzaktır. Kader tanrısı olarak tebellür etmiş olan Menat temelde Ezd kabilesinin tan­ rısı olup daha çok bu kabilenin iki kolu olan Evs ve Hazrec halkı tarafından ilah olarak kabul edilmiştir. 94 Hatta onlar Mekke'ye hacca gidince herkesle birlikte vakfeye durur, an­ cak saçlarını tıraş edip ihramdan çıkmazlardı. Tavaf bittik­ ten sonra Kudeyd'e Menat'ın huzuruna gelirler, onun katında saçlarını tıraş ederek vakfeye durur ve ihramdan çıkarlardı. Böyle yapmamaları durumunda haclarının tamamlanmış ol­ mayacağına inanırlardı. Kureyş de dahil olmak üzere Arap­ ların neredeyse tamamı tarafından tanrı olarak kabul edilen Menat'ın sidaneliğini ise Ezd kabilesinin kollarından Ğutari­ doğulları yapmaktaydı. 95 90 Bkz. Feyyumi, 490. 91 Bkz. Cevad Ali, XI, 157. 92 Bkz. İbn Hişam, Sire, I, 85; İbn Habib, Muhabber, 316; Ebü Muhammed İzzuddin Abdulaziz b. Abdusselam (ö. 660), Tefsiru'l-Kur'an, I-III, Beynıt 1996, III, 247. 93 Bkz. İbn Hişam, Sire, I, 85; İbn Habib, Muhabber, 316; İz b. Abdusselam, III, 247. 94 Bkz. İbn Hişam, Sire, I, 85. 95 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 3 16; İbn Hazın, 492.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

35

Hediyeler takdim edilen, kurbanlar sunulan Menat, çok değerli olarak kabul edildiği için birçok Arap "Menat'ın kulu" anlamına gelen Abdumenat veya Zeydumenat ismini çocukla­ rına vermekteydi. 96 Hicri sekizinci yıla kadar Arapların ibadet ettikleri Menat, bu tarihte Hz. Peygamber tarafından gönderi­ len Hz. Ali tarafından ortadan kaldırılmış, birçok da ganimet elde edilmiştir. Hatta Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye bağışladığı kılıcın da bu ganimetlerden olduğu rivayet edilmektedir. 97 3. Uzzıi: Araplar tarafından ibadet edilen meşhur putlar­ dan bir diğeri ise Uzza'dır. Bu ismin hangi kavramdan tü­ rediği tartışılsa da Beğavi, Allah'a ait olan el-Aziz sıfatından türetildiği kanaatindedir. 98 Cahiliye döneminde ona yükle­ nen misyon bu iddianın yabana atılamayacağını göstermek­ tedir. Uzza'nın şekil itibariyle sadece üç ağaçtaı:ı- müteşekkil ol­ duğu kaynaklarda yer almışsa da gerçekte bir heykel idi. Ni­ tekim İbn Habib ve İbn Hazın da durumun böyle olduğunu açıkça ifade etmektedirler. Öyle anlaşılıyor ki putun haremin­ de bulunan ağaçların cesameti ve dönemin geleneğine uygun bir tarzda dilek ağacı olarak kullanılmaları putu gölgede bı­ rakmış ve Uzza'nın üç ağaçtan oluştuğunun iddia edilmesine neden olmuştur. 99 Üstelik üzerinde bir binanın inşa edildiği anlaşılmaktadır ki Beğavi bu binaya Beytu'n-Nahle denildi­ ğini söylemektedir. 100 Suriye'nin Nahle bölgesinin kuzeyinde, el-Ğumayr'ın karşısında, Mekke'den Irak'a giderken sağda bir vadide bulunan Uzza, içinden ses işitildiği ifade edilen putlar­ dan biridir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi putun içerisine bir kadın girebiliyor ve gerektiğinde de konuşabiliyordu. Bu du­ rum onun tanrısal bir varlık olduğunun ve konuşabildiğinin iddia edilmesine neden olmuştur. 96 Bkz. İbn el-Kelbi, 29; Ebü Şame, Ebu'l-Kasırn Şihabuddin Abdurrahman b. İsmail b. İbrahim (ö. 665/ 1266), İbrdzu'l-miini min birzi'l-emdni.fi kıra­ ati's-sab'a, Beyrut ?, 692. 97 Geniş bilgi için Bkz. İbn el-Kelbi, 30. 98 Bkz. Beğavi, N, 308. 99 İbn Habib, Muhabber, 315; İbn Hazın, 491. 100 Bkz. Beğavi, N, 308.


36

Cahiliye Araplannın Ulilhiyet Anlayışı

Arapların çoğunluğu tarafından kutsal kabul edilen Uzza, birçok şahıs tarafından çocuklarına Uzza'nın kulu veya kö­ lesi şeklinde isim olarak da vertlmekteydi. Bu isimlerden birt olan Abduluzza en eski Arap isimlertnden birt olarak kabul edilmektedir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in amcası Ebü Le­ heb'in asıl adı Abduluzza idi. 101 Kureyş kabilesinin en büyük putu olan Uzza, onların telbiyelertnde de yelini almıştır. Nite­ kim onlar Kabe'yi tavaf ederlerken "Lat hakkı için, Uzza hak­ kı için, onlar yüksek turnalardır. Onların şefaatlertne ümit bağlanabilir. Üçüncülert olan Menat hakkı için." şeklinde tel­ biye getirirlerdi. Kureyş kabilesi qe birlikte onu kutsal kabul eden Araplar Uzza'nın Lat ve Menat ile birlikte Allah'ın kızları olduğuna inanıyorlardı. 102 Bu duruma dikkat çeken Kur'an kızlara değer vermeyip erkeklert önemsemelertne göndermede bulunarak "Kızlar bana oğlanlar size mi? Bu ne insafsız bir taksim." diyerek eleştirmektedir. 103 Kureyş kabilesi, Mekke'nin vadilertnden birt olan Huraz vadisinde, Sukam adındaki bir dağ yarığını Uzza'nın mabedi haline getirmiş ve buraya Kabe kadar değer vermiştir. Yanın­ da adına Ğabğab denilen bir de sunağı olan Uzza'ya gelen kurbanlar burada kesilir ve hazır bulunan zevat arasında pay edilirdi. Ğabğab, üzertnde yemin edilebilecek kadar kutsal kabul edilirdi. 104 Amr b. Luhayy'ın geliştirdiği sisteme göre Allah kışın burada ikamet eder ve Uzza'ya hulul ederdi.105 Etrafında bir de haremi bulunan Uzza'nın üzertnde bir bina mevcut olup çevresinde üç hurma ağacı da vardır. 106 Hicaz Yarımadası Araplarının neredeyse tamamı tarafın­ dan kutsal olarak kabul edilen Uzza, en çok da Kureyş kabile­ sinin tarırısı olarak bilinmektedir. Buraya değişik dönemlerde hac amacıyla ziyaretler düzenleyen Kureyşlilertn yanı sıra Ga101 İsim olarak Emmetu Uzza yani Uzza"nın cartyesı şeklinde isimler de kullanılmaktaydı. Bkz. Cevad Ali, XI, 164. 102 Bkz. İbn el-Kelbi, 32. 103 Bu ayet ve tefsiri ile ilgili geniş bilgi için bkz. Taberi, Tefsir, XXIl, 525. 104 Bkz. İbn el-Kelbi, 33; İbn Hişam, Sire, I. 84. 105 Bkz. eş-Şami, VI, 196. 106 Bkz. Ömer Rıza Kehhfile, mu'cemu kebdilu'l-Arab, I-V, Beyrut 1982, III, 888-889.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

37

taffuı kabilesi ile 107 Bahile kabilesi de Uzza'ya ibadet ediyordu. İbn Habib'e göre bu putun sidfuıeliğini Sırma b. Murreoğulla­ n yaparken, 108 İbn Kelbi'ye göre ise Benü Suleym kabilesinin bir kolu olan Benu Şeyban b. Cabir yapmaktaydı. 109 Metaf alanı olan ve tavaf edilen Uzza'nın yanında "Çağrına cevap ve­ rerek sana geldik Ey Rabbimiz, sana geldik, esenlikler olsun sana. Senden daha fazla sevdiğimiz bir şey yoktur." şekline telbiye getirilirdi.110 Hz. Peygamber tarafından gönderilen Halid b. Velid, Uz­ za'nın heykelini kırmış ve hareminde bulunan ağaçlan kes­ miştir.111 Putun içerisinden saçı başı dağınık bir kadının çıktığı ve Halid b. Velid ile mücadele ettiği ancak onun tara­ fından öldürüldüğü kaydedilmektedir. 112 4. Hübel (Ha Ba'l): Bazı oryantalistlere göre güneş tanrısı­ nın temsilcisi olarak görülen Hübel, 113 asılında Ba'l putudur. Başında bulunan "ha" takısı İbranicedeki harf-i ta'riftir. An­ cak kaynaklarımızda Hübel şeklinde meşhur olduğu için biz de öyle zikretmeyi tercih edeceğiz. Tedmurlular tarafından da tapılmakta olup onlarca Bel diye anılıyordu. 114 Hübel, Kureyş kabilesinin ululadığı en önemli putlardan biri olarak kabul edilmektedir. Kabe'nin içerisinde yer alan Hübel, kırmızı akikten yapılmış olup, insan şeklinde idi. Sağ kolu kırık olarak Mekke'ye getirilen Hübel'e Kureyş tarafın­ dan altından bir kol yaptınlmıştı. İlk kez Huzeyme b. Müdrike tarafından getirildiği için Huzeyme'nin putu olarak da tesmi­ ye edilen Hübel'in önünde fal oklan bulunurdu.115 Bu oklara Kureyş kabilesi adına Safvfuı b. Ümeyye nezaret ediyordu. Bir başka ifade ile sadinliğini yapmaktaydı.116 Dolayısıyla Kureyş107 108 109 110 111 112 113 114 115 116

Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz.

Kehhfile, III, 888-889. İbn Habib, Muhabber, 315. İbn el-Kelbi, 34; İbn Hişam, Sire, I, 84. İbn Habib, Muhabber, 311. İbn Habib, Muhabber, 315. Zemahşeıi, IV, 422. Cevad Ali, XI, 252. Cevad Ali, V, 130. İbn Sa'd. İbn Abdi!berr, İstiab, III, 721.


38

Cahiliye Araplannın Ulülıiyet Anlayışı

iller nezdinde Allah'ın muradı, Hübel ve onun önündeki fal ok­ lan ile tebellür ediyordu. Kureyş kararlarının tamamını onun önünde çekilen bu fal oklan ile belirlerdi. Dolayısıyla Kureyş kabilesi için göğün yeryüzüne açılan kapısı nazarıyla bakılan Hübel'in oklarla verdiği 1,rararlara muhalefet edilmezdi. Abdul­ muttalib'in oğlu Abdullah'ı kurban etmeye burada karar verdi­ ği, keza bu kararından ancak burada çekilen oklarla vazgeçmiş olduğu düşünüldüğünde ne demek istediğim anlaşılacaktır. 117 Hübel Mekkellierin yaşamında o kadar önemli bir yerde duru­ yordu ki onlardan biri çıktığı seferden döndüğü zaman Kabe'de yaptığı tavafa onunla başlar, tavafı bittikten sonra saçlarını da yine onun huzurunda tıraş ederdi. 118 Kinane kabilesinin Bekroğullan ile Mfilikoğullan başta ol­ mak üzere bütün boyları tarafından tanrı olarak kabul edil­ mekte olan Hübel, Mekke'ye gelen hacıların tamamı tarafın­ dan kutsal olarak görülürdü.119 5. Buvane: Mekkelilere ait putlardan biri olan Buvane, İbn Sa'd'ın verdiği bilgilere göre Buvane adındaki bölgede yer alıyordu. Kureyş kabilesi senede bir kez kendisini ululamak amacıyla düzenli olarak katına gelir, kurbanlar keser, yanın­ da tıraş olur ve bir gün akşama kadar orada i'tikafa girerdi. Haşimoğullarının en çok önem verdiği tanrılardan biri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Ebu Talib, kabilenin liderliğini üst­ lendikten sonra boyun tamamını toplar ve buraya götürmeye çalışırdı. Putlara karşı mesafeli duran Hz. Peygamber buraya gitmek istemediği için onun tarafından azarlandığı, hatta tan­ rıların hışmını üzerilerine çekeceğinden dolayı da suçlandığı rivayet edilmektedir. Ebu Talib'in bu tavrının peygamberin halaları üzerinde de etkili olduğu, onların da çocuk yaştaki peygambere kızdıkları ifade edilmektedir. Baskılara dayana­ mayan Hz. Peygamber'in birinde gitmeye karar verdiği, ancak 1

117 Bkz. İbn el-Kelbi, 36; Taberi, Tefsir, IX, 514; Ahmed b. Muhammed b. İbrahim es-Sa'lebi (ö. 427/ 1035), el-Keefve'l-beydn an tefsiri'l-Kur'an, I-X (thk. İmam Ebu Muhammed b. Aşur). Beyrut 2002, IV, 15; aynca bkz. Feyyumi, 419 vd.; 439 vd. ııs Bkz. el-Ezraki, I, 117. 119 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 318.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

39

tanımlayamadığı bazı seslerin ikazı ile korkarak oradan kaç­ tığı aktarılmaktadır. 120 6.7. İsaf ve Naile: Kureyş'in putlarından ikisidir. Riva­ yetlere göre bu iki put, Kabe'nin içinde gayri meşru ilişkide bulundukları için Allah tarafından taş haline getirilmişlerdir. Daha sonra, insanlar bu şeni' ameliyeyi zihinlerinde tutup ona bulaşmamaları için her ikisini Safa ve Merve tepelerine yerleş­ tirmişlerdir. Zamanla asıl neden unutulmuş ve bunlar tanrısal varlıklar olarak kabul edilerek kendilerine ibadet edilmiştir. 121 Kureyş kabilesinin İsaf ve Naile'nin yanında bir de telbiyele­ ri vardı. Telbiyelerinde "Çağrına cevap vererek sana geldik ey Rabbimiz, çağrına cevap vererek sana geldik. Senin ortağın yoktur. Bir tek ortağın vardır. Ona da sen egemensin o sana egemen değildir." diyorlardı. 122 Kureyş kabilesine mensup din­ dar zevat kurbanlarını bu putların yanında keserler, kanlarını da üzerlerine sürerlerdi. 123 Amr b. Luhayy'ın bunlara bereket duası yapılmasını emrettiği rivayetini esas aldığımızda İsaf ve Naile'nin bereket tanrı ve tanrıçası olduğu anlaşılmaktadır. 124 İsaf ve Naile'nin biri Safa, diğeri ise Merve tepesinde duruyor­ du. İslam dirıi nazil olduğunda Müslümanlar bunlardan dolayı sa'y yapmamayı düşünmüşler. Ancak Yüce Mevla onların bu düşüncelerinin yanlışlığını "Safa ve Merve Allah'ın şiarlann­ dandır. Hacca ve Umreye gidenlerin onlan tavaf etmesinde ken­ dileri için bir günah yoktur." ayetini nazil kılarak dile getirmiş ve kendilerini bu kararlarından vazgeçirmiştir. 125 8. Menaf: Hz. Peygamber'in dedesine adını veren bu pu­ tun Kureyş kabilesinin ululadığı tanrılardan biri olduğu bilin­ mektedir. Ancak İbnu'l-Kelbi onun nerede olduğunu ve kimin 120 Bkz. İbn Sa'd, 121 Bkz. İbn Kelbi, 28; İbn Hişam, Sire, I, 82-83; İbn Habib, Muhabber, 311; Bkz. Alusi, il, 201. 122 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 311. 123 Bkz. İbn el-Kelbi, 37. 124 Bkz. Hüseyin Atay, "İslam'dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı", Anlcara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi., 1-IV: 1957, Anka­ ra 1959, s. 88. 125 Bkz. Taberi, Tefsir, III, 233; İbn Ebi Hatem er-Razi, Ebü Muhammed Ab­ durrahman b. Muhammed b. İdris b. Münzir et-Temimi (ö. 327/938), Tef siru'l-Kur'ani'l-azim (thk. Es'ad Muhammed et-Tayyib). Riyad 1419, 267.


40

Cahlliye Araplanmn Ulühiyet Anlayışı

tarafından oraya dikildiğini bilmediğini söylemektedir. 126 Ta­ beri ile Maverdı ise onun Mekke'nin en büyük putlarından biri olduğu kanaatindedir. 127 Ancak Havran bölgesinde keşfedilen kitabelerde Menaf adına rastlanmış olması bunun kadim tan­ rılardan biri olduğunu göstermektedir. Bir başka kitabede ise Menafi.us adına denk gelmiş olması bu tanrının Yunan köken­ li putlardan biri olabileceğini akla getirIİlektedir. 128 9. Ruda': Ruda', Rebia b. Ka'boğullarına ait bir mabet

olup, Hz. Peygamber'in emriyle Müstevğir b. Rabia b. Ka'b tarafından yıkılmıştır. 129 10. Sa'd: Sa'd, Kinane kabilesinin putudur. Rivayetlere göre bu kabileye mensup bir zat onun yanında kurban etmek üzere devesini yedekleyerek getirmiş. Putu gören deve ondan korkup kaçınca adam puta taş atarak "Allah senin ilahlığını kaldırsın develerimi ürküttün!" demiştir. 130 Bu hadise aslında Cahiliye Arabının düşünce dünyasında putların yerini göster­ mesi açısından önem arz etmektedir. Zira dikkat edilirse "Allah senin ilahlığını kaldırsın!" demekte gerçek hakimiyetin Allah'ta olduğuna itiraf etmekte; kendisi için adına kurban kesilecek kadar önemli olmasına rağmen, gerektiğinde putunu terk ede­ bilmekte, sadece Allah'ı yegane güç sahibi olarak kabul ede­ bilmektedir. Yanı sıra putların ilahlığının da Allah tarafından verildiğine inanmaktadır. Hatta bahis mevzuu adamın bu ha­ diseden sonra şöyle bir şiir inşat ettiği rivayet edilmektedir: Biz Sa'd'a bizi birleştirsin diye geldik. Oysaki Sa'd bizi darmada­ ğın etti. Öyleyse biz Sa'd'dan değiliz. Sa'd artık çöldeki kayadan başka bir şey değildir. Ona ne eğri ne de doğru için dua edilir. 131

Vebreoğullan dışında Kudaa kabilesinin tamamı ile Huzeyl kabileleri de Sa'd putuna ibadet ediyorlardı. 132 ,,

126 Bkz. İbn el-Kelbi, 38. 127 Bkz. Taberi, Tarih, II. 254; Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed b. Muhammed el-Maverdi (ö. 450/1058), A'lamu'n-Nubuvve, Beyrut 1409, 192; aynca bkz. Yakut el-Hamevi, V, 203. 128 Bkz. Feyyumi, 226. 129 Bkz. İbn Hişam, Sire, 1, 87. 130 Bkz. İbn el-Kelbi, 41. 131 Bkz. İbn el-Kelbi, 41. 132 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 316.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

41

11. Zülhalasa: Zülhalasa'nın üzerinde bir çeşit taç işlen­ miş ak bir kaya olduğu, Mekke ile Yemen arasındaki Tabi­ la'da, Mekke'ye yedi gecelik uzaklıkta bulunduğu rivayet edilmektedir. Sidaneliğini Bahila kabilesinden Umameoğulla­ rının yaptığı Zülhalasa, özelde Ezdu Surat, 133 Hevazin, Becile, Devs ve Has'am kabilelerinin tanrısı iken, genelde ise özellikle Yemenli bütün Araplar tarafından kabul görmüştü. 134 Zülhalasa İslam öncesi dönemde özellikle Has'am kabilesi gibi Yemen kökenli bazı kabiller tarafından Kabe'nin alterna­ tifi olarak kabul edilmekteydi. Hatta bundan dolayı buraya Yemenlilerin Kabesi de deniliyordu. 135 Bu kabileler Kabe'nin kutsiyetinden ziyade Zülhalasa'nın mukaddesliğine inanıyor­ lardı ve ona ibadet ediyorlardı. Hatta bu nedenden dolayı bu kabileler Fil Hadisesi esnasında Ebrehe'nin ordusuna destek vermekle kalmamış, ordunun rehberliğini de yapmışlardı. 136 Kabe ile aynı biçimde olan Zülhalasa'nın da bir panteon oldu­ ğu ve içerisinde aynen Kabe'de olduğu gibi çeşitli putların yer aldığı rivayet edilmektedir. Büyük bir ihtimalle bu putlar da Yemenli kabilelerin putlarıydı. 137 Becile, Has'am, el-Haris b. Ka'b, Cerem, Zübeyd, el-Ğavs b. Murr b. Udd, Bern1 Hilal b. Amir kabilelerinin de ibadet et­ tikleri Zülhalasa'nın sidaneliğini ise Benü Hilal b. Amir yürüt­ mekteydi. Her ne kadar İbn Habib, Zülhalasa'nın Mekke'ye yaklaşık olarak dört merhale • mesafede, burayla Yemen ara­ sında bulunan el-Abla'da olduğunu ve hicri ikinci asra kadar varlığını koruduğunu o dönemlerde çamaşırhane olarak kul­ lanıldığını söylüyorsa da, 138 İbnu'l-Kelbi, Zülhalasa putunun 133 Bkz. İbnu"l-Kelbi, Putlar, 40; Yakut el-Hamevi, II, 383; Kehhfile, 1, 18. 134 Bkz. İbnu'l-Kelbi, Putlar, 40-41; İbn Hişam, Sire, 1, 86 vd; Bedreddin el-Ayni, Umdetu'l-kari, XIV, 269; Zülhalasa ile ilgili geniş bilgi için bkz. Feyyumi, 226 vd. 135 İbnu'l-Kelbi, Putlar, 40; Nevevi, Ebü Zekeriyya Muhyiddin Yahya (ö. 676/1277), el-Minhiıc .fi şerh sahih Müslim b. el-Hacceı.c, 1-XVIII, Beyrut 1392, XVI, 35; Kehhfile, I, 332. Ancak İbn Hişam onun Araplardan bir şahıs olduğunu söylemektedir. Bkz. İbn Hişam, Sire, I, 86. 136 Bkz. M. J. Kister, "Some Reports Concerning Mecca From Cahiliyye to İslam", JESHO, Brill, Leiden 1972, 69. 137 Bkz. Nevevi, Minheı.c, XVI, 35. 138 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 317.


42

Cahiliye Araplannın Vlühiyet Anlayışı

olduğu yerde daha sonra Taballa camisinin inşa edildiğini söylemektedir.1�9 Lat putunun bulunduğu mekanın camiye dönüştürüldüğünü düşündüğümüzde İbn Kelbi'nin söyledik­ lerinin daha doğru olabileceği akla gelmektedir. 12. Saide: Ezd kabilesinin tanrılarından biri olan Saide putu, 140 Uhud bölgesinde yer almakta olup sidaneliğini Beni Aclan kabilesi yürütüyordu.141 13. Nesr: Yemen kabilelerinden Himyer'e ait putlardan biridir. İslam öncesi dönemde farklı dinlere bağlı olan Him­ yerlilerin çoğunluğu putperest olup Nesr'e ibadet ediyorlar­ dı.142 İbn Habib'e göre, Yemen hükümdarlarına ait Ğumdan kasrında bulunuyor iken,143 İbn el-Kelbi'ye göre ise Belha'da yer alıyordu.144 İbn Abbas Nesr'in de Yeuk ve Yeğus ile birlikte Hz. Nuh'un kavminin putlarından biri olduğunu söylemekte­ ,. dir.145 'Tevrat'ın kendisinden Arap putlarından Neşr" şeklinde 146 bahsettiği kaydedilmektedir. 14. Celsed: Cahiliye döneminde Kinde kabilesinin çoğun­ luğu putperest olup Hadremevt'te bulunan el-Celsed putuna tapınaktaydı.147 15. Ukayşir: Anavatanları Şeher, Necran ve Hicaz'ın bir bölümü olan Kudaa kabilesinin putperest olanları el-Ukayşir putuna tapmaktaydı.148 Gatafan kabilesi de bu puta inanı­ yordu.149 Keza Ukayşir aynı zamanda Lalını, Cüzam ve Amile kabilelerinin de tanrısı idi. Kaya şeklinde olan Ukayş'in aynen Kabe'de olduğu gibi örtüldüğü de rivayet edilmektedir.150 Bu kabileler Ukayşir'e hac amacıyla gelirler, yanında saçlarını 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150

Bkz. İbnu'l-Kelbi, Putlar, 41. Bkz. İbm.ı'l-Kelbi, Putlar, 40; İbn Hazın, 493; Kehhfile, I, 18. Bkz. İbn Habib, Muhabber, 316-7; İbn Hazın, 493. İbnu'l-Kelbi, Putlar, 29. Bkz. İbn Habib, Muhabber, 317. Bkz. İİm el-Kelbi, 29. Bkz. Taberi, Tefsir, XXIII, 640. Bkz. Cevad Ali, el-Mufassal: Tarihu' lArab kabl el-İslam, I-XX, Bağdat 2001, II, 303. Bkz. Kehhfile, 1000. Kehhfile, III, 957. Bkz. Kehhfile, III, 888-889. Bkz. İbn el-Kelbi, 41.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

43

tıraş ederler, kestikleri bir avuç saç için bir avuç unu yere serperlerdi. 151 16. Yeğiis: Mezhic kabilesi, müttefikleri ile birlikte Yeğus putuna tapınaktaydı. 152 Dönemin önemli tanrılarından biri olan Yeğus, önceleri En'am bölgesinde iken Muradoğullan­ nın Beni Ğuteyf kolu tarafından çalınarak memleketleri olan Yemen'in Necran bölgesine götürülmüştür. Muradoğullannın tamamı tarafından tanrı olarak kabul edilmekte olan Yeğus, bu hadiseden dolayı "kendisine sahip olmak için savaşılan tanrılardan biri" olarak tarihe geçmiştir. 153 Cüreyşlilerin de ibadet ettikleri Yeğus, 154 Hz. Nuh'un kavminden kalan putlar­ dan biri olarak bilinmektedir. 155 17. Yeuk: Hemedan ile Havlan'ın tanrısı olan Yeuk İbn

Habib'e göre Erhab bölgesinde bulunuyor iken; 156 İbn Kelbi'ye göre ise San'a'nın Mekke tarafında şehre iki gecelik mesa­ fedeki Hayvan'da yer almaktaydı. 157 Yemenliler, özellikle de Hemdan kabilesinin tanrılarından biri olan Yeuk'un da aynen Yeğus gibi, 158 Hz. Nuh döneminden kalan putlardan biri oldu­ ğu rivayet edilmektedir. 159 18. Fils: Fils, Tay kabilesine ait putlardan biridir. Bilin­

diği gibi bu kabilenin önemli bir kısmı İslam öncesi dönem­ de Hıristiyandı. Liderleri Adiyy b. Hatem et-Tai, boynundaki haçla birlikte Medine'ye gelip İslam dinini kabul etmiştir. 160 Tay kabilesinin putperest olan kısmı ise bu puta yani Fils'e tapıyordu. 161 Resulullah (sav) 9/630 yılda Fils'i yıkmak için Ali b. Ebi Talib komutasında elli kişilik bir kuvvet göndermiş, Hz. Ali bahis mevzuu putu yıkarak bir miktar ganimetle bir151 Bkz. İbn e!-Kelbi, 46. 152 İbnu'l-Kelbi, Putlar, 28; İbn Hazın, 492. 153 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 317. 154 Bkz. İbn el-Kelbi, 28; Süheyli, !, 351. 155 Bkz. İbn Hişam, Sire, !, 78. 156 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 317; İbn Hazın, 492. 157 Bkz. İbn el-Kelbi, 28. 158 Kehhfile, III, 1225. 159 Bkz. İbn Hişam, Sire, !, 78; eş-Şami, il, 178. 160 Bkz. Ebü Ubeyd, 47. 161 Bkz. İbn Hişam. Sire, !, 87.


44

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

likte Medine'ye dönmüştü. 162 Necd bölgesinde bulunan Fils'in sidfuıeliğini Bülfuıoğulları yapmaktaydı. 163 Fils'in etrafında da bir mabed vardı. 164 İnsan şeklinde olan Fils'in kırmızı burun­ lu olduğu ve Tay kabilesinin ona hediyeler takdim edip kur­ banlar sunduğu rivayet edilmektedir. 165 19. Nuhb: Medine ile Vadiu'l-Kura arasında ikamet et­ mekte olan Müzeyne kabilesinin putudur. 166 20. Bussa': Kabe'ye benzeyen yapılardan biri olan Bussa', Gataffuı kabilesine ait olup etrafında bir metaf alanının bu­ lunduğu kaydedilmektedir. 167 21. Zülkaabat: Anavatanları Yemame, Bahreyn ve Irak Sevad'ı olan ünlü Bekr b. Vail kabilesinin önemli bir kısmı­ nın İslam öncesi dönemde Hıristiyan olduğu bilinmektedir. Ancak bununla birlikte kabilenin içerisinde putperest olanlar da vardı ve bu putperestler Zülkaabat ile Muharik adındaki putlara ibadet ediyordu. 168 Bu puta Bekr b. Vail ile birlikte İyad ve Tağlib kabilesi µe tapıyordu. 169 22. el-Lebba: Abdulkays kabilesine ait olan bu put Mu­ şakkar'da yer alıyordu. 170 23. Cihaz: Ukkaz bölgesinde Ahtal Dağı'nın eteklerinde bulunup bu put, Hevazın ile Muhariboğullarına ait idi. Sida­ neliğini ise Avfoğulları yapmaktaydı. 171 24. Suva': Nu'man bölgesinde olup Kinfuıe, Hüzeyl, Mü­ zeyne ve Amr b. Kays b. Aylan kabilelerinin tanrısıdır. Sida162 Geniş bilgi için bkz. İbn Hişam, Sire, I, 87; İbn Abdilberr, 11,559; İb­ nu'l-Esir, İzzuddin Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed (ö. 630/1232) Us­ du'l-ğdbefi ma'rifeti's-sahdbe, 1-V, Tahran 1286, il, 301. 163 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 316. 164 Bkz. İbn el-Kelbi, 30. 165 Bkz. İbn el-Kelbi, 50; geniş bilgi için bkz. Cevad Ali, XI, 279 vd. 166 Bkz. Kehhale, III, 1083-1084. 167 Bkz. Kehhale, III, 888-889. 168 Bkz. Kehhale, !, 98. 169 Bkz. İbn Hişam, Sire, !, 88. 170 Bkz. Kehhale, 11, 726-727. Aynca bkz. Cevad Ali, XI, 284. İbn Hazın Zu Lebba şeklinde kaydetmektedir. Bkz. İbn Hazın, 493. 171 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 315.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeli

45

neliğini Hüzeyl kabilesinden Sahineoğullan yapmaktaydı.172 İbn el-Kelbi'ye göre Yanbu' bölgesinin Ruhat yöresinde yer alı­ yordu. Sidaneliğini ise Lihyanoğullan yapmaktaydı.173 Cevad Ali, Hemedanlıların da onu tanrı olarak kabul ettiklerini söy­ lemektedir.174 25. Şumes: Temim kabilesinin putuydu. Ud kabilesinin bütün kollan da ona ibadet ediyordu. Sideneliği ise Evs b. Muhaşen tarafından yürütülüyordu. Hz. Peygamber'in emriy­ le ashaptan Hind b. Hale ile Safvan b. Esid tarafından orta­ dan kaldırılmıştır.175 26. Vedd: Vebreoğullarının tanrısıdır. Dummetu'l-Cendel tarafında bulunuyordu. Sidaneliğini Kelb kabilesinden Fera­ fisa b. el-Ahvesoğullan yürütüyordu.176 Vedd aynı zamanda Kelb kabilesinin de tanrısıydı. 177 İnsan şeklinde olan Vedd, erkeklerden uzun boylu bir adamın heykeli idi. Üst üste iki elbise giydirilirdi. Bu elbiselerden birisi izar, diğeri ise rida olurdu. Kılıç kuşandırılır, omzunda yayı da olurdu. Önün­ de bayraklı bir kargı ile içinde okların bulunduğu ok termesi yani torbası yer alırdı.178 Vedd'in Hz. Nuh'un kavminin taptığı putlarından biri olduğu rivayet edilmektedir.179 Kadim tanrı­ lardan biri olduğu bilinen Vedd Mainliler'in (mö: 1400-650) de tanrısıydı. 180 27. Zülebba: Muşakkar bölgesinde olup Abdulkaysoğulla­ rının tanrısıdır. Sidaneliğini onlardan Benıl Amir yürütmek­ teydi.ısı 172 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 316; İbn Hazın, 492; Yakut el-Hamevi, III, 276; Kehhale, III, 1225. 173 Bkz. İbn el-Kelbi, 28. 174 Bkz. Cevad Ali, XI, 258. 175 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 316. Aynca bkz. İbn Hazın, 493. 176 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 316; İbn Hazın, 492; Süheyli, I, 352. 177 Bkz. İbn el-Kelbi, 28. 178 Bkz. İbn el-Kelbi, 50. 179 Bkz. ez-Zeccac, Ebü İshak İbrahim b. es-Sırri b. es-Sehl (ö. 311/923 }, Meani'l-Kur'an ve i'rabuhu, 1-V (talık:, Abdulcelil Abduh Şelebi}, Beyrut 1988, V, 230. 180 Bkz. Cevad Ali, VIII, 180. 181 Bkz. İbn Habib, Muhabber, 317.


Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

46

28. Muharrik: Bekr b. Vail kabilesinin tanrılarından bi­ ıidir.182 Bekr b. Vail ile Rebia kabilesinin diğer boylan tara­ fından ibadet edilen el-Muharrik, Selman bölgesinde yer alı­ yordu. Rebia kabilelerine göre Muharıik'in çocukları vardı. Bundan dolayı her bir boy bu çocuklardan birine ibadet edi­ yordu. Arıze, Bele b. el-Muharıik'e; Ümeye ile Ğufeyle ise Amr b. el-Muharıik'e tapıyordu. Muharıik'in sidaneliğini ise Benü Aclunoğullanndan Benu Esved tarafından yapılmaktaydı.183 29. Zübeyh: Kinde kabilesinin tanrısı olup Hadramevt bölgesindeki Nuceyr'de yer alıyordu.184 30. Murahhab: Hadramevt bölgesinde yer almakta olup sidaneliği Zu Murahhaboğullan tarafından yapılıyordu. Ka­ bile bu adı söz konusu puttan dolayı almıştı. 185 Ona ziyarete gelenler telbiyeleıinde "lebbeyk lebbeyk, biz senin huzurun­ dayız. Lebbeyk senin için geldik!" diyorlardı.186 31. el-Muntabik: Sülf, Akk ve Eş'ar kabilelerine ait olup ba­ kırdan yapılmıştı. Kamından farklı seslerin geldiği ve bu sesle­ rin hiçbir sedaya benzemediği iddia edilmektedir. Hz. Peygam­ ber'in emıiyle yıkıldığında içinden bir kılıç çıkarılmıştır. Putu yapan kişinin akustiği sağlamak için böyle bir düzenek kur­ duğu anlaşılmaktadır. el-Muntabık'ın karnından çıkarılan bu kılıç, safıyy hakkı olarak Hz. Peygamber'e tehdiye edilmiştir.187 32. Zülkeffeyn: Huzaa ve Devs kabilesinin tanrısıdır. 188 Hz. Peygamber'in emriyle et-Tufayl b. Amr ed-Davsi tarafın­ dan yıkılmıştır.189 33. Züşşara: Ezd kabilesinden el-Haris b. Yeşkuroğullan­ na ait bir puttur.190 182 183 184 185 186 187 188

Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. 283. 189 Bkz. 190 Bkz.

İbn Hazın, 493; Kehhfile, I, 98. İbn Habib, Muhabber, 317. İbn Habib, Muhabber, 318. İbn Habib, Muhabber, 318; İbn Hazın, 493; Cevad Ali, XI, 285. Feyyuıni, 431. İbn Habib, Muhabber, 318. İbn Habib, Muhabber, 318; ayrıca bkz. İbn Hazın, 494; Cevad Ali, XI, İbn el-Kelbi, 41. İbn el-Kelbi, 41.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

47

34. Riam: Himyerlilere ait bir mabed olup San'a'da yer alı­ yordu. Himyerliler kendisine ihtiram eder ve yanında kurban­ lar keserlerdi. İçinden seslerin geldiği rivayet edilmektedir. Bu mabedin Medineli iki hahamın isteği üzerine Tuba' tarafından yıkıldığı mervidir. 191 Ezd kabilesi de Riam'a ibadet ediyordu. 192 35. Nuhm: Müzeyne kabilesinin putu olan Nuhm'un si­ daneliğini bu kabilenin alt kollarından biri olan 'Abdaoğulları yapmaktaydı. İnsanlar çocuklarına Nuhm'un kulları anla­ mında Abdunuhm adını vermekteydiler. 193 36. .Aim: Ezd kabilesinin büyük boyu Ezdu Surat'a ait olan bir puttur. 194 37. Suayr: Anze kabilesinin putudur. Bir metaf alanına sahipti. Anze kabilesi, onu tavaf eder ve yanında kurbanlarını keserlerdi. 195 38. Umyanis: Havlan bölgesinde olup o yörede bulunan halkın tanrısı idi. Rivayetlere göre Havlanlılar, hayvanları ile ekinlerinden bir kısmını Allah ile onun arasında üleştirirlerdi. Sonra Allah'ın payından alarak, onun payına ilavelerde bulu­ nurlardı. Enam suresi 136. ayetinin onun hakkında nazil ol­ duğu rivayet edilmektedir. 196 "Allah'm yarattığı ekinlerle Allah'a pay ayırıp zanlarınca, bu Allah'a bu da ortaklarımıza (putlarımı­ za) dediler. Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar." 39. al-Ya'kub: Tay kabilesinden Cedileoğullarının putu­ dur. Esedoğulları onların bu putlarını ellerinden alınca onlar da kendilerine el-Ya'büb adında bir put edinmişlerdir. 197 40. el-Bacar: Ezd, Tay ve Kudaa kabileleri tarafından ta­ pılan bir puttur. 198 191 Bkz. İbn el-Kelbi, 29; Ayrıca bkz. İbn Hişam, Sire, I, 87; Cevad Ali, XII, 22. 192 Bkz. Feyyurni, 431. 193 Bkz. İbn el-Kelbi, 42. 194 İbn el-Kelbi, 43. 195 İbn el-Kelbi, 43. 196 İbn el-Kelbi, 44. 197 İbn el-Kelbi, 53. Ayrıca bkz. Cevad Ali, XI, 279. 198 Bkz. İbn el-Kelbi, 53; Cevad Ali, VIII, 33; Cevad Ali, XI, 286.


Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

48

41. Kuayb: Cahiliye dönemi putlarından biridir. 199 42. Teym: Temim kabilesinin putlarından biridir. Bu ka­ bileden birçok şahıs onun adını Abduteym (Teymin kulu) şek­ linde çocuklarına vermekteydi. 200 43. Medan: Hicaz Araplarının putlarından biridir. 201 44. Necrinlılann Kabesi: Haris b. Ka'boğullarına ait olan bu mekanının Kabe'ye öykünülerek inşa edildiği anlaşılmak­ tadır. Keza İyadoğullarına ait -daha sonra Kufe ile Basra'nın kurulacağı bölgelerin arasında Sindad denilen bir kıblegfilıın olduğu rivayet edilmektedir. 202 Sonuç itibariyle yukarıda saydığımız bu putların yanında Araplar tarafından tapılan Teym, el-Ashwn, el-Eşhel, Evvaı. el-Becce, Cureyş, Cihar, eş-Şaruk, Sumud<i, Ab'ab, Avd, Kays, Fezeh gibi daha pek çok put bulunmaktaydı. 203 Cahiliye Arabı bu putları tanrının egemenlik alanı içerisinde, onun tanıdığı yetkiyi kullanan varlıklar olarak görüyordu. Yeryüzünde Al­ lah'ı temsil eden, adeta onun adına tasarrufta bulunan put­ lar, onun neredeyse bu görüngü aleminde eli mesabesinde idiler. Onların memnun edilmesiyle Allah'ın ancak memnun edilebileceğine inanan Cahiliye Arabı, onlara hediyeler takdim eder, kurbanlar keser, etrafında tavafta bulunur, adak adar, adına yemin eder, cünüp ve hayızlı iken huzuruna çıkmaz, ihtiramda kusur etmez, hatta bulundukları mekana hacca da giderdi. Yaratıcı olarak kabul edilmemekle beraber tanrının tüm sıfatlarına sahip olan putların bir kısmı ise Allah'ın kız­ ları olarak görülürlerdi. Ticaret ile putperestliğin iç içe girdiği Cahiliye döneminde putların tamamının birer örneği Kabe'ye konulmuş ve bu kutsal mekan bir panteona dönüştürülmüş­ tür. Bu durum Mekke'yi dönemin en önemli ticaret merkezi haline de getirmiştir.

199 200 201 202 203

Bkz. Ezraki, I, 140; Himyeri, 468. Bkz. Cevad Ali, XI, 282. Cevad Ali, XI, 285. Bkz. İbn el-Kelbi, 45. Bkz. Cevad Ali, XI, 282; Feyyumi, 430 vd.


Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

49

Kaynaklar Abdullah Abdulcebbar-Muhammed Abdulmünim Hafaci, Kıssatu'l-e­ debfi'l-Hiceız, Mısır ?. Ahmed İbrahim eş-Şerif, Mekke ve Medinefi Cahiliyye ve ahdi Resu­ lillah (sav), Daru'l-Fikr el-Arabi,?. Ali e�-Tantavi (ö. 1290/1873). Nihdyetu'l-iceız fi sireti sakini Hiceız, Kahire 1419 Alı1si, Muhammed Şükri, Buluğu'l-erebfi ma'rifeti ahvdli'l-Arab (neşr: Muhammed Behcet el-Eseri). I-III, Beyrut ?. Ayni, Bedreddin (ö. 855/1451). Umdetu'l-kari şerh Sahih el-Buhaıi, 1-XV, Beyrut ? Beğavi, Ebü Muhammed el-Hüseyin b. Mesud b. Muhammed b. el-Feml (ö. 510/1116). Mealimu't-tenzil fi tejsiri'l-Kur'an, 1-V (thk. Abdurrezak Mehdi), Beyrut 1420. Bureyk b. Muhammed Bureyk el-Umeri, es-Sereya ve'l-buüs en-Ne­ beviyye Havle el-Medine ve Mekke, Daru İbn el-Cevzi,? 1996. Celalettin es-Suyuti, Abdurrahman b. Ebubekir (ö. 911/1505), Ha­ saisu'l-kübra, l-11, Beyrut ?. Cevad Ali, el-Mufassal: Tarilıu'l-Arab kabl el-İslam, 1-XX, Bağdat 2001. Diyarbekri, Hüseyin b. Muhammed b. el-Hasan (ö. 966/1558), Tari­ hu'l-haınisfi ahvdli enjesi'n-nefis, 1-II, Beyrut ?. Ebü Şame, Ebu'l-Kasım Şihabuddin Abdurrahman b. İsmail b. İb­ rahim (ö. 665/1266). İbreızu'l-mdni min birzi'l-emdnifi kıraa­ ti's-sab'a, Beyrut ?. Ezraki, Ebu'l-Velid Muhammed b. Abdullah b. Ahmed (ö. 250/864), Ahbaru Mekke ve ma cae fi.ha mine'l-dsdr, 1-11 (thk. Ruşti es-Salih), Beyrut ?. Himyeri, Ebü Abdullah Muhammed (900/1494), Revdu'l-mi'taffi ha­ beri aktar, Beyrut 1980. Hüseyin Atay, "İslam'dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı", Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, I-IV: 1957, Arıkara 1959. İbnu'l-Esir, İzzuddin Ebu'l-Hasan Ali b. Muhammed (ö. 630/1232) Usdu'l-ğdbefi ma'rifeti's-sahdbe, 1-V, Tahran 1286. İbn İshak, Muhammed b. İshak (ö. 150/767), Siretu İbn İshak (thk. Süheyl Zekkar), Beyrut 1978. İbn Habib, Muhammed b. Habib, Ebü Ca'fer (ö. 245/859), Kita­ bu'l-muhabber (thk. İlse Lichtenstadter), Beyrut Daru'l-Da­ ru'l-Afak el-Cedid,?. İbn Hacer el-Askalani, Fethu'l-Baıi şerh sahih el-Buhaıi, 1-XIII, Bey­ rut 1379. İbn Hazın (ö. 456/1063), Cemheretu ensdbi'l-Arab (thk. Komisyon), Beyrut 1983.


50

Cahiliye Araplannın UlOhiyet Anlayışı

İbn Hişam (ö. 218/833), Siretu.İbnHişam, 1-II (thk. Mustafa Saka-İbrahim Ebyari-Abdulhafız Şelebi). Beyrut 1955. İbn Hişam (ö. 218/833), et-Ticdnfi mulukiHimyer, Yemen 1347. İbn el-Kelbi (ö. 204/819). Putlar Kitabı (tere: Beyza Düşüngen), An­ kara 1969. İbn Kesir, Ebu'l-Fida İsmail b. Ömer (ö. 774/1372), Tefsiru İbn Kesır, I-VIII (thk. Sami b. Muhammed Sellfune). Daru't-Tayyibe, ? 1999. İz b. Abdusselam, Ebu Muhammed İzzuddin (ö. 660/1261), Tefsi­ ru'l-Kur'an, I-III, Beyrut 1996. Kilfil, Süleyman b. Musa b. Salim (ö. 634/1236). el-İktifa.fi meğazi Resulillah ve seldseti hulefa', 1-II, Beyrut 1420. Kurtubi, Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Ebubekir b. Ferah el-Ensari (ö. 671/1272), el-Cdmi' li Ahkami'l-Kur'an, I-XX (thk. Ahmed el-Berduni ve İbrahim İtfış). Kahire 1964. Makrizi, Ahmed b. Ali b. Abdulkadir, Takiyuddin (ö. 845/1441), İm­ tau'l-esma' bima li'n-nebı mine'l-ahvdl ve'l-emvdl ve'l-hafede ve'l-meta', I-XV (thk. Muhammed Abdulhamid en-Nemisi).

Beyrut 199. Maverdi, Ebu'l-HasanAli b. Muhammed b. Muhammed (ö. 450/1058), A'lamu'n-Nubuvve, Beyrut 1409. Merii, el-Muhelleb b. Ahmed b. Ebi Sufra (ö. 435/1043), el-Muhtasa­ ru'l-nasıhfi tezhibi lcitabi'l-camii's-sahıh, I-IV (thk. Ahmed b. Faris es-Selüm), Riyad 2009. Mesudi, Ebu'l-Hasan Ali b. Hasan (ö. 346/), Ahbaru'z-Zaman, Beyrut 1996. Muhammed İbrahim el-Feyyumi, Tarihu'l:fikr ed-dinı el-Cahfü, Da­ ru'l-Fikr el-Arabi, Beyrut 1994. M. J. Kister, "Some Reports Concerning Mecca From Cahiliyye to İslam", JESHO, Brill, Leiden 1972. Nevevi, Ebu Zekeriyya Muhyiddin Yahya (ö. 676/1277). el-Minhdcfi şerh sahih Müslim b. el-Haccac, I-XVIII, Beyrut 1392. Ömer Rıza Kehhale, mu'cemu kebdilu'l-Arab, I-V, Beyrut 1982 Razi, İbn Ebi Hatem Ebü Muhammed Abdurrahman b. Muhammed b. İdris b. Münzir et-Temimi (ö. 327/938), Tefsiru'l-Kur'a­ ni'l-azim (thk. Es'ad Muhammed et-Tayyib). Riyad 1419. Sa'lebi, Ahmed b. Muhammed b. İbrahim (ö. 427/1035). el-Keş[ ve'l­ beydn an tefsiri'l-Kur'an, I-X (thk. İmam Ebü Muhammed b. Aşür), Beyrut 2002. Suheyli, Ebu'l-Kasım Abdurrahman b. Abdullah (ö. 581/1185), er­ Revdu'l-unjfi şerhi's-sireti'n-Nebeviyye li İbnHişam, I-VII (thk. Ömer Abdusselfun), Beyrut 2000. Şami, Muhammed b. Yusuf es-Salihi (ö. 942/1535), Subulu'l-huda ve'r-reşdd fi sireti hayıi'l-ibdd ve zikri Jedailihi ve a'lami nu-


1'

KONYA

Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri

İL HALI< l<ÜTÜPHANESI MÜDÜRLÜĞÜ 51

buvetihi ve efalihi ve ahvdlihifi'l-mebdei ve'l-mead, 1-Xll (thk. Adil Ahmed Abdulmevcud-Ali Muhammed Muavvad), Beyrut 1993. Taberi, Muhammed b. Cerir (ö. 310/922). Tarihu'l-umem ve'l-mulilk, 1-XI, Beyrut 1387. Taberi, Muhammed b. Cerir, Camiu'l-beydnfi Te'vili'l-Kur'an, 1-XXIV (thk. Ahmed Muhammed Şakir). Beyrut 2000. Yakut el-Hamevi, Şihabuddin Ebu Abdullah (ö. 626/1228), Mu'ce­ mu'l-bulddn, 1-VII, Beyrut 1997. Zamahşeri, Carullah Ebu'l-Kasım Mahmud b. Amr b. Ahmed (ö. 538/1143). el-Keşşaf an hakaiki cevamidi't-tenzil, I-IV, Beyrut 1407. Zeccac, Ebu İshak İbrahim b. es-Sırri b. es-Sehl (ö. 311/923). Me­ ani'l-Kur'an ve i'rabuhu, 1-V (talık:, Abdulcelil Abduh Şelebi). Beyrut 1988. Zehebi, Şemsettin Ebu Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Osman b. Kaymaz (ö. 748/1347). el-Munteka min minhdci'l-i'tiddl fi nakdi keldmi ehli'r-refdi ve'l-i'tizdl (talık:, Muhyiddin el-Hatib). ?.


İSLAM ÖNCESİ ARAPLARIN ULÔHİYET ANLAYIŞINDA KAHİNLERİN YERİ

Adem APAK"

Giriş

İnsanoğlu, tarihin başlangıcından itibaren görünmeyeni ve bilinmeyeni merak etmiş, geçmişteki bilinmezleri öğrenme­ nin yanı sıra, belki daha fazla olarak geleceği bilme arzusu içinde olmuştur. Bu bilme arzusu sebebiyle insanlar, İlahi vahiy ve bilimsel tahminler dışında, gelecekten haber vermek ve bilinmeyeni anlamak için, ya bazı yetenekler vasıtasıyla ve birtakım varlıklarla irtibat kurma yoluyla veya bir kısım eşya ve davranışların yorumlanmasıyla bilgi edinmeye çalışmışlar­ dır. Kehanet bu yollardan birisi olup, kısaca bazı görünmez varlıklar yardımıyla ya da kişiye özgü yeteneklerle yapılan ge­ leceğe ait tahminde veya yorumda bulunmak şeklinde açıkla­ nabilir. Öyle ki, kahin çeşitli riyazet ve meditasyon yollarıyla kendinden geçip trans haline gelmekte, onun bu esnada gözle görünmeyen varlıklarla irtibat kurup onlardan bilgi aldığı ka­ bul edilmektedir. Kehanetin farklı şekilleri arasında bu tür vecd halinde gaipten verilen haberlerle (orade) birlikte, rüya tabirleri de önemli yer tutar. Bu esnada kahin tarafından dile getirilenlerin, gerçekte bizzat kendisinden değil, dua edilen ulühiyetten kaynaklandığına inanılmaktadır. İslam'ın doğuşundan önceki dönemlere ait inanç esasları­ nın büyük kısmı, evrenin ruhlar ile dolu olduğuna inanmanın bir sonucudur. Animizmin dini merhalesinin ürünü olan bu inanca göre, kainatta gözlemlenen her hadise, netice olarak iyi veya kötü ruhların etkisinin bir tezahürüdür. Başka bir ifadeyle meydana gelen hadiselerden iyi olanlar iyi ruhlar; kötü olanlar da kötü ruhlar tarafından gerçekleştirilmekte-

Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.


54

Cahiliye Araplannın Uliihiyet Anlayışı

dir. 1 Bu sebeple iyi ruhlarla irtibatı bulunan insanlar vasıta­ sıyla hem geçmişteki hem de gelecekteki hadiseleri anlamak ve ona göre tedbirler almak mümkündür. İşte bu genel inanış karşımıza İslam öncesi Araplarında çok yaygın olarak bilinen kehaneti çıkarır. 2 A. Kehanetin Mahiyeti

Kehanet, sezgi veya bir tür ilhamla, ya da bazı işaretlerin yorumuyla ileride meydana gelecek olayları önceden görme ya da haber verme, gizli veya esrarengiz bilgiyi ortaya çıkar­ ma faaliyeti, netice itibariyle gaybı bilme iddiasında bulunma; kahin de ise bütün bu faaliyetleri gerçekleştiren kişiye verilen isimdir.3 Bu yönüyle kahinlerin gerek birtakım ruhlarla, gerek manevi varlıklarla, gerekse bizzat Hahlarla irtibata geçmek su­ retiyle diğer insanlara fayda ve zarar verebilme kudretine sahip oldukları kabul edilir. 4 Batı dillerinde divination olarak tabir edilen kahinlik faaliyetini gerçekleştirenler arasında ruhlara tahakküm etme imkanına sahip olup, olağanüstü yetenekleri sayesinde bu ruhlara istediğini yaptırabilme derecesine ula­ şanlara ise sahir adı verilir. Onların yaptıkları da sihir olarak isimlendirilmektedir ki, sihrin Batı literatüründe karşılığı ise magic ve sorceıy'dir. 5 Tağüt tabiri de zaman zaman kahin keli­ mesiyle aynı anlamda kullanılır. Buna delil olarak Bakara su­ resinde geçen "Kim Allah'ı inkô.r edip de tcığüta iman ederse" ayeti delil olarak gösterilir.6 Tağütların esas itibariyle şeytan ile irtibatları olduğu, şeytanların onlara gelip birtakım bilgiler aktardıkları kabul edilir. 7 Bir kısım lügat uleması ise, tağüt'un insan kılığına girmiş şeytan olduğunu, onların bu suretle in­ sanlar arasında hüküm verdiklerini iddia ederler. Kur'an-ı Kel 2 3 4 5 6 7

Cevad Ali, el-Mufassafi Tarihi'-Arab Kable'l-İslô.m. I-X, Beyrut 1993, VI, 705-706, 709. Günaltay, Şemseddin, İslô.m Öncesi Araplar ve Dinleri (sad. M. Mahfuz Söylemez-Mustafa Hizmetli), Ankara 1997, s. 125-126. İbn Manzur, Lisô.nü'l-Arab, I-XV, Beyrut ts. (Darus-Sadır), XIII, 362-363; Zebidi, Zebidi, Tô.cü'l-Arüs, I-X, Beyrut ts. (Daru Sadır). IX, 326-327; Har­ man, Ömer Faruk, "Kahin", DİA, XXIV, 170. Mes'üdi, Müriıcü'z-Zeheb, 1-IV (thk. Muhammed Muhyiddin Abdulhamid), Mısır 1964, II, 172-173; Cevad Ali, VI, 755-756. Cevad Ali, VI, 756. Bakara, 2/256. Taberi, Cô.mi'u'l-Beyô.n an Te'viliAyi'l-Kur'cin,I-XXX, Mısır 1968, III, 18-19.


İslam Öncesi Araplarının Uluhiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

55

rim'de tağütla benzer anlam taşıyan cibt kelimesine de tesadüf edilir ki8 , müfessirler bu tabirin Habeş dilinde sfilıir, kahin ve tağüt anlamında kullanıldığını ileri sürerler. 9 Araplar, gaybdan haber verdiklerine inandıkları kahinlere hazzı ve hazza adını da verirlerdi. 10 Hazzı ve hazza tabirleri as­ len Keldanca olup bakıcı anlamına gelmektedir. Keldaniler bu kavramları daha çok filozof ve peygamberler için kullanmış­ lardır. Kavranın bilhassa peygamber için kullanılması, ulü­ hiyetle doğrudan alakasının bulunduğuna işaret eder. İkinci olarak bu kelimenin Keldancadan gelmiş olması, Araplar ara­ sında kehanetin gelişmesinde Keldani Sabiilerinin etkisinin olduğunu akla getirir. 11 Kaynaklarda zaman zaman kehanet kelimesiyle hemen aynı anlamda kullanılan arrafet tabirine de rastlanılır. Arap lügat alimlerinin geneline göre arraf, kahinin eş anlamlısıdır. Bu sebepledir ki, arrafları da kahin kategorisinde değerlen­ dirmek mümkündür. Arap dilcilerinin bir kısmı ise bu iki kavram arasında farklılık olduğunu ileri sürerler. Buna göre kahin gelecek zamanda meydana gelecek hadiseler hakkın­ da haberler verip, kendisinin sırlarla ilgili bilgisi olduğunu iddia ederken 12 ; arraf ise çalınmış, yahut kaybolmuş bir eş­ yanın yerini söyleyen, ayrıca hadiseleri gözlemleyip sebeple­ rinden, canlıları gözleyip dış görünümlerinden yola çıkarak, gelecekle ilgili tahmin nevinden bilgiler veren kişidir. 13 Ragıb el-İsfahanı bu iki kelime arasında nüansa işaret ederek gele­ ceğe ait olaylardan haber verene "arraf', geçmişte meydana gelip gizli kalan haberleri ortaya çıkaranlara da kahin den­ diğini belirtir. 14 Başka lügat alimleri ise ister geçmiş, ister8 9 10 11 12 13 14

"Kendileıine kitap veıilrniş olanların, puta ve şeytana kanıp, inkar eden­ lere: "Bunlar, inananlardan daha doğru yoldadırlar" dediklerini görmedin mı? (Nisa, IV, 51). Taberi, Cdmiu'l-Beydn, V, 131-132. Cevad Ali, VI, 258. Günaltay, s. 126, 141. Zebidi, Tô.cü'l-Arus, IX, 327. İbn Manzur, Lisdnü'l-Arab, XIII, 362-363; Zebidi, Tô.cü'l-Arus, IX, 327; Cevad Ali, VI, 756. Rağıb el-İsfahani, el-Müfredat, I-II (nşr. Mektebetü Nizar Mustafa Baz). I, 570).


56

Cahiliye Araplannın UlCıhiyet Anlayışı

se gelecekle ilgili olsun gayb haberleri verenleri mutlak an­ lamda amil tabiriyle isimlendirmişlerdir. 15 Mes'üdi, meşhur amiflar örnek olarak Eblak el-Ezdi, Ecla' ed-Dehri, Urve b. Zeyd el-Ezdi ve Yemameli Rebah b. Acle'nin ismini zikreder. 16 Tarihçilerin aktardıklarından yola çıkarak kahin ile amil arasında genel anlamda şu şekilde bir aynın yapmak müm­ kündür: Kahin, bir tabi (ister cin, ister şeytan olsun aracı) vasıtasıyla gaybi bilgiler aktarırken, amil ise şahsi tecrübe ve kabiliyetine istinaden olayları ve eşyayı incelemesi netice­ sinde gaybla ilgili görüşler ileri sürer.17 Cahiliye Araplarının çocuklarını göstermek suretiyle onların gelecekleri hakkına bilgi talep etmek için arraflara müracaatını buna örnek ola­ rak göstermek mümkündür. Nitekim özellikle Ukaz panayı­ rında arraflar, kendilerine getirilen çocukların yüzlerini ve di­ ğer uzuvlarını incelemek suretiyle onların gelecekleriyle ilgili kehanette bulunurlardı. 18 Bu durumda arrafın faaliyetlerinin kahinlerin faaliyetlerinden güç ve tesir açısında daha düşük düzeyde kaldığı anlaşılır. 19 Aynca arrafların özel· merkezleri, ibadet mekanları yoktu ve onların putlarla da herhangi bir irtibatı bulunmuyordu. Onlar, tabi veya sahip adı verilen cin ve şeytanlardan da bilgi almıyorlar, sadece kendi kabiliyetleri, zeka ve akıl yürütmeleriyle, eşya ve hadiselerin benzer veya farklı yönlerinden yola çıkarak gelecekle ilgili şahsi tahmin­ lerde bulunuyorlardı.20 Dolayısıyla Arap toplumunda kehanet daha ziyade ulühiyet yönü öne çıkan, yani manevi boyutları olan dini nitelikli bir faaliyet iken, arrafet ise dünyevi nitelik­ li bir bilgi aktarımı ameliyesi olarak görülebilir. Her ne ka­ dar burada iki grup arasında bazı nüanslara işaret edilmiş olmakla birlikte, kaynaklarda ve İslam öncesi Arap toplumu günlük kullanımında kehanet ile arrafetin genelde müteradif kavramlar olarak kabul edildiklerini yeniden ifade etmemiz gerekir.21 15 16 17 18 19 20 21

Zebidi, Tacü'l-Arıis, IX, 326. Mes'üdi, II, 174. İbn Manzur, Lisanü'l-Arab, XIII, 363. Halebi, İnsanuıl-UyCm, l-111, Mısır 1964, I, 156. Mes'üdi, il, 174. Cevad Ali, VI, 772. Bu konuda bk. Kılavuz, Ahmet Saim, "Arraf', DİA, III, 393-394.


İslam Öncesi Araplarının Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

57

Kahin kelimesi ayrıca Batı Sfunilerinde bir cemaat adına kurpan takdimi, ulühiyet nezdinde bu cemaati temsil, ayrı­ ca ulühiyetin em,irlerinin açıklanması ve arzularının önceden bilinmesi gibi görevler üstlenen kişiyi ifade eder.22 Dolayısıyla kahin kurban takdimi, mabedin hizmet ve muhafazası görevi­ nin yanı sıra, esas olarak cemaatin ulühiyetle irtibatını temin etme, ulühiyetin planlarını anlama ve arzularını önceden bil­ me hususiyetlerini kendinde toplamış kabul edilir. Muhtelif dillerde bu kavram din adamları için kullanılırken, Arapçada genel anlamıyla "gelecekten haber veren" olarak anlaşılmak­ tadır.23 Günümüzde her kültür seviyesinde kehanetin çeşitli türle­ ri (astroloji, billur küre ile fal bakma, el falı, kağıt falı vb.) belli ölçüde yaşatılan kehanet çok eski dönemlerden beri dünya­ 'nm her tarafında yaygın olarak bilinmektedir. İbranilerin te­ mas kurdukları eski Mısır, Çin, Babil ve Kalde'nin putperest kavimlerinde kehanet oldukça yaygındı.24 Kehanetle ilgili çeşitli teknikler bilhassa Mezopotamya kaynaklı olup, özellikle Akadlar döneminde daha da yaygın­ laşmıştır. Benzer şekilde Hititlerde de gerek tanrıların istekle­ rini öğrenip onları memnun etmek, gerekse savaş kazanmak için çeşitli kehanet türlerine sıkça başvurulmuştur. Eski Yu­ nan'da mantis adı verilen kahinlerin yanında kehanet tanrı­ sı Apollon'un Delfı'deki tapınağında da kahinler bulunurdu. Aynı şekilde Eski Roma, Çin, Hindistan ve Japonya'da, İslam öncesi Türklerde kehanetin birçok türü mevcuttu. 25 Kehanet, putperestlikle çok yakından bağlantılı olduğu için Yahudilikte yasaklanmış ve kahinlerin öldürülmeleri em­ redilmiştir.26 Zira şeriata göre kahin sahtekardır, ona uyanlar da büyük günah işlemiştir. Peygamber Yeremya sahte pey­ gamberler, falcılar, düşçüler, müneccimler ve efsuncuların 22 23 24 25 26

Fahd, T., "Kahin", The Encylopaedia oJislam, New Edition, iV, 421. Cevad, Ali, VI, 740. Tesniye, 18/9-12; İşaya, 19/3;Daniel, 2/2; Resullerin İşleri, 16/16. Hannan, Ömer Faruk, "Kahin", DİA, XXIV, 170. Levililer, 19/26, 31; 20/6, 27;Tesniye, 18/9-12.


58

Cahiliye Araplarının Ulühiyet Anlayışı

dinlenmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. 27 Kitab-ı Mukad­ des sonrası Yahudiliğinde de kehanete iyi gözle bakılmamış, ancak bununla birlikte bilhassa halk Yahudiliğinde kehane­ tin bazı türleri etkinliğini sürdürmüştür. Hıristiyanlıkta da kehanet tasvip edilmemiş, gerek Yeni Ahid'de gerekse Yeni Ahid sonrası dönemde kilise kehanete karşı savaş açmıştır. 28 B. Cahiliye Döneminde Kehanet ve Kahinlik

Bütün ilkel kavimler gibi Cahiliye Arapları da kehanete son derece düşkündüler. Onlar, genelde kahinlerin cin ve şeytan­ larla irtibatlı olduklarına inanırlardı.29 Araplara göre kahin­ ler bütün hadiselerin gerçek sebebi olan ruhlarla da ilişkileri bulunan insanlardı. Bu sebeple onlar, irtibatlı bulundukları ruhlar yardımıyla gaipten haber vermek, geçmişin ve geleceğin sırlarını keşfedebilmek, aynı zamanda yine ruhlardan yardım almak suretiyle hastalara şifa vermek gücüne sahiptiler. 30 Cahiliye döneminde kahinlerin gerek fert, gerekse toplum hayatında da önemli bir yeri vardı. Onlar hem şahıslar, hem de kabileler arasındaki ihtilafları çözer, rüyaları tabir eder, kayıpları bulur, zina olaylarını belirler, hırsızlık ve adam öl­ dürme gibi cürümleri aydınlatır, hastalıklara şifa bulurlardı. Ayrıca bir kabileye savaş ilan edileceği zaman kahinlere da­ nışılır, toplumsal ihtilaflarda ve ailevi anlaşmazlıklarda onla­ rın hakemliklerine başvurulur, nihayet onlardan ferdin veya kabilenin başına gelebilecek her türlü felaketi önceden haber vermeleri istenirdi. 31 Kaynaklarda kahinlerin kabile savaşla­ rına bizzat katılmak suretiyle kabile mensuplarını düşmana karşı teşvik ettikleri de zikredilir. Öyle ki, onlardan bir kıs­ mı savaşçılıklarıyla şöhret bulmuşlardır. Züyehr b. Cenab, Cüzeyme el-Absi, Kahin Kultuf ile Mezhic kabilesinin kahini Me'mur savaş kahramanı kahinlere örnek olarak verilebilir. Bazen kahinler, kehanet faaliyetinin yanı sıra mensup olduk27 28 29 30 31

Yeremya, 27 /9. Harman, Ömer Faruk, "Kahin", DİA, XXIV, 171. Cevad Ali, VI, 705-706. Cevad Ali, VI, 757; Günaltay, s. 126-127. Cevad Ali, VI, 263-264.


İslam Öncesi Araplarının Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

59

lan kabilelerine reislik de yapmışlardır. Nitekim Züyehr b. Cenab Kelb kabilesinin hem kahini hem de reisi olarak görev yürütmüştür. 32 Kahinler kabile yönetiminde de önemli rol üstlenmişlerdir. Kabile reisleri gerek savaş, gerek barış şartlarında sürekli ola­ rak onlara müracaat ederlerdi. Bu sebeple Arap hükümdarlar ile kabile reisleri mutlaka kendilerine danışma olarak gördük­ leri kahin ve kahineler istihdam etmişlerdir. Öyle ki kabilelerin birer şairi, hatibi olduğu gibi yetkili kahini de bulunurdu. On­ ların verdikleri kararlar ise neredeyse tereddütsüz kabul edilir, hiç kimse tarafından herhangi bir itirazla karşılamazdı. 33 Kahinler kehanetleri esnasında seçili ve kafiyeli ifadeler­ le kısa ve ahenkli cümleler kullanır, bu esnada yer, gök, ay, güneş, gece, gündüz üzerine yemin ederek kehanete başlar­ lardı. Onlar, kullandıkları kelimeleri özellikle muğlak ve fark­ lı anlamlara gelebilecek şekilde seçerlerdi. Hatta çoğunlukla birbirine zıt anlam taşıyan kelimeleri de kullanırlardı. Bunun sebebi ise kehanetleri doğru çıkmadığı takdirde sözlerini tevil edebilme, daha sonra kehanet esnasında söylediğinin aksini de ifade edebilme imkanı bulabilmekti. 34 Kahinlerin gerek insanlar arasındaki problemleri çözme­ de, gerekse gelecekle ilgili kehanette bulunmada cin, şeytan gibi varlıklarla temas halinde olduklarına, onlardan aldıkla­ rı bilgiler yardımıyla konuştuklarına inanılırdı. Kaynaklarda kahinlerin irtibat halinde olduğu insanüstü varlıklar tabi, sahih, mevla, veli, rai olarak tabir edilirdi. Bu varlıklar aynı zamanda Araplar arasında "kahin şeytanı" olarak da isimlen­ dirilir. Zira inanışa göre bu şeytanlar, kahinlere ne söyleme­ leri gerektiğini bildirmişlerdir. Araplar benzer şekilde şairlere de şiir öğreten şeytanların olduğunu kabul edip buna da "şair şeytanı" adını vermişlerdir. 35 32 İsfahani, Kitabü'l-Eğdni (thk. İbrahim el-Ebyaıi), l-XXXI, Kahire 1970, XXI, 7241-7262; Cevad Ali, VI, 764. 33 Fischer, A., "Kahin", İA, VI, 72. 34 Cevad Ali, VI, 259, 262-263. 35 Cevad Ali, VI, 257-258; Çelebi, İlyas, "Kahin", DİA, XXIV, 171.


60

Cahiliye Araplannın Ulılhiyet Anlayışı

İslam öncesi Arap tarthinde birçok ünlü erkek ve kadın kahin arasında en eskilerinden. olan tek eli, tek gözü ve tek ayağının bulunduğu ve yanın insan şeklinde olduğu söylenen Şıkk, bir diğeri ise kafatası dışında vücudunda kemik bulun­ madığına ve kumaş gibi dürülebildiğine inanılan ve Suriye'de yaşayan Satih'ti. Diğer meşhur kahinler arasında Semelka, Zevbea, Sedif b. Hevmas, Turayfe, İmran, Cüheyneli Hari­ se'nin ismi zikredilir. 36 Arap tarihçilerinin rivayetine göre Cahiliye döneminde ka­ hirıe müracaat eden kişiler öncelikle onun kehanetinin güve­ nilirliğini test etmek amacıyla onları imtihana tabi tutarlardı. Bu konuda en fazla yapılan uygulama ise, gelenlerin gizledik­ leri bir şeyin yerinin kahin tarafından söylenmesini istemeleri idi. Şayet kahin bu soruyu doğru cevaplandırabilirse gelen kişi onun kehanetine itibar eder, ardından kahine asıl geliş gayesini bildirirdi. Kahinlere müracaatın mutlaka maddi bir karşılığı olurdu. İnanışa göre kehanet, ancak ücret takdimi ile sahih olurdu. Zira kahine gelen tabi (cin veya şeytan) vere­ ceği bilginin tadını (halavet, ücret) almadan kahine herhangi bir bilgi vermezdi. Dolayısıyla bu ücret kahinin değil, ona bil­ gi veren cin veya şeytanın (er-rai) hizmet bedeliydi. Kahinin kehaneti karşılığı aldığı ücrete hulvan veya hulvanü'l-kahin adı verilirdi. Bu ücret standart olmayıp taraflar arasında kar­ şılaştırılırdı. Esasında ücreti belirleyen de kahin değil, keha-· net faaliyetini asıl gerçekleştiren onun irtibatlı olduğu ciniydi. Kahinin buradaki rolü sadece onun ücret talebini ve ücret karşılığında öğrendiği bilgiyi muhataplarına aktarmaktan ibaretti. 37 Cahiliye dönemi Arap toplumunda kehanetin gücü ve şöh­ reti, kahinin zekası ve kabiliyet kudreti ile de doğrudan ilgi­ liydi. Ayrıca kahinlik, puthane gözetimi vazifesi gibi babadan oğula miras yoluyla geçmeyip, kişinin kendi çabalan netice­ sinde elde ettiği bir statüydü. Buna göre kabileden herhangi 36 Mes'üdi, II, 174, 179; Cevad Ali, VI, 260, VI, 765-771. 37 İbn Manzur, Lisdnü'l-Arab, XIV, 194; XVIII, 211; Zebidi, Tdcü'l-Arüs, IX, 327; Cevad Ali, VI, 261-62.


İslam Öncesi Araplarının Ulühiyet Anlayışında Kahinlertn Yeri

61

bir kişi, şahsında geçmişten haber verme, gelecekle ilgili bilgi­ ler aktarma kabiliyeti görürse kendini kahin olarak isimlendi­ rip rabler. adına konuşmaya, gaybdan, sırlardan bahsetmeye başlardı. Şayet kehaneti insanlar arasında itibar görürse, o kahin zamanla kabile sınırlarını aşan bir kahin mertebesine gelirdi. 38 İslam öncesi dönemde kahinlerin en önemli vazifelerinden biri de gerek şahıslar, gerekse kabileler arasında sık sık gün­ deme gelen ve münafere adı verilen üstünlük davalarını kara­ ra bağlamaktı. Bu tür problemler, genelde kendilerine hakim denilen kişiler tarafından gerçekleştirilirdi. Hukkfun daha zi­ yade toplumda saygınlık kazanan tecrübeli ve akil adamlar olarak nitelendirilebilecek kişiler olurdu. Bu durumda hakim, daha ziyade hukukı bilgisi ve tecrübesiyle problemleri çözen ve bağımsız kaza faaliyetini gerçekleştiren arabulucudur. Ka­ hin ise kendisinde ilahi birtakım güçler de bulunduğuna ina­ nılan ve insan üstü bazı özellikleri yardımıyla hakemlik vazi­ fesini de yerine getiren kişi olarak kabul edilebilir. Dolayısıyla kahinler hakemlik de yapabilirken, hakimlerin tamamı kahin sıfatı kazanmamıştır. Bununla birlikte hakimlerin pek çoğu­ nun aynı zamanda kahinlik görevini de ifa ettikleri vakidir. 39 Biz konumuz gereği, bu tebliğde, İslam öncesi dönemdeki an­ laşmazlıkların çözümünde etkin olan hakimlerden ziyade, ha­ kimlikleri yanı sıra bilhassa kehanetleriyle de temayüz eden kahinlerin faaliyetlerine işaret edilecektir. İslam öncesi dönemde kahin vasfını da taşıyan hakimin kararına müracaat edilerek sonuca bağlanan münaferet da­ valarının en meşhuru, Mekke idaresinde kimin daha ehil ve hak sahibi olduğu konusunda Kureyşli Kusay b. Kilab ile Huzaa reisleri arasındaki siyasi çekişmedir. Kaynaklarda mü­ nafere hadisesi şu şekilde zikredilir: Mekke'yi Huzaa idaresinden kurtaran ve dağınık halde ya­ şayan Kureyş kabilesini bir araya getiren kişi Hz. Peygam­ ber'in (sav) büyük dedesi Kusay b. Kilab'dı. Kusay, Huzaalı38 Cevad Ali, VI, 262. 39 Cevad Ali, IV, 635-636, VI, 764.


62

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

ların lideri Hüleyl'in kızı Hubba ile evlendi. Hüleyl hastalanıp vazifelerini yapamaz duruma gelince, Kabe'nin anahtarını kızı Hubba'ya teslim etti. Bu görevi yürütme imkanı olmayan Hubba da emaneti eşi Kusay'a devredeceğini açıkladı. Kabe anahtarının ellerinden çıkmasının, Mekke idaresininin de kaybedilmesi anlamına geleceğini fark eden Ruza.alılar, Hu­ leyl'in bu tasarrufuna karşı çıkarak anahtarı kız kardeşleri Hubba'dan aldılar. 40 Hem kayınpederinin vasiyetini yerine ge­ tirmek, hem de Huzaalıları Mekke idaresinden uzaklaştırmak isteyen Kusay, derhal destek arayışına girdi. Önce kabilesi Kureyşliler'le görüşmeler yaptı. Beni Kinane'den ittifak sözü aldıktan sonra Kuzey Arabistan'daki büyük Kuda'a kabile, sinin başkanı olan Uzreoğulları'ndan ana bir kardeşi Rizah b. Rabia'ya haber gönderdi. Sonuçta her iki taraf arasında şiddetli savaş baş gösterdi. Durumun vahametini gören diğer Arap kabileleri harekete geçerek savaşın sona erdirilmesini sağladılar. Neticede her iki taraf, meselenin halli için bir ha­ keme gitmeye ikna edildi. Aynı zamanda bir kahin de olan Ya'mur b. Avf b. Ka'b, huzuruna gelenlere karşı birtakım ka­ palı ve secili sözler sıraladıktan sonra Kusay'ın Kabe'yi yö­ netmeye Huzaalılardan daha fazla hak sahibi olduğuna karar verdi. Bunun neticesi olarak Mekke idaresi Kusay'a bırakılır­ ken, Ruza.alılar şehirden uzaklaştırıldı. 41 Kureyş içinde bir kahinin hakemliğiyle neticelenen diğer bir üstünlük rekabeti de Hz. Peygamber'in (sav) büyük de­ desi olan Haşim ile onun yeğeni Ümeyye arasında meydana gelmiştir: Ümeyye b. Abdüşşems, zenginliği sebebiyle Kureyş'in önde gelenlerinden biri sayılıyor, bu nedenle Kureyş'in riyaseti ko­ nusunda kendisini amcası Haşim'e denk ve rakip kabul edi­ yordu. Ümeyye nihayet bu düşüncesini dillendirerek, kimin

..

40 Ezraki, Ahbô.r'uMekke (thk. Rüşdi Salih Melhas), I-11 Mekke-i Mükerreme 1965, I, 105; İbn Sa'd, et-Tabakô.tü"l-Kübrô., I�VIII, Beyrut ts. (Danı Sadır). I, 68. 41 İbn Hişam, es-Siretü'n-Nebeviyye (thk. Mustafa es-Sakka-İbrahim el-E­ byari-Abdülhafız Şelebi}, 1-IV, Beyrut ts., !, 130-131; Ezraki, 1, 107; İbn Sa'd, !, 69.


İslam Öncesi Araplarının Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

63

daha üstün olduğunun belirlenmesi için bir kahine müraca­

at edilmesi teklifinde bulundu. Haşim yaşını ve mevkiini göz önüne alarak bu meydan okumayı başlangıçta kabul etme­ mekle birlikte, Kureyşlilerin aşın ısrarları neticesinde kaybe­ denin elli deve vermesi ve on yıl Mekke'den sürgün edilmesi şartıyla kahine gitmeye razı oldu. Kendisine müracaat edilen Kahinü'l-Huzai, kullandığı birtakım secili sözlerin ardından üstünlük konusunda Ümeyye'nin Haşim ile yarışamayacağı

hükmünü vertnce Ümeyye on yıl sürgün olarak Şam'a gitmek

zorunda kaldı. 42 Bu hadisenin İslam tarihinin daha sonraki dönemlerinde gerçekleşen Emevi:-Haşimı rekabeti sebebiyle Emevi:leri kötülemek amacıyla uydurulduğu düşüncesi akla gelse de, kahinlerin İslam öncesi toplum hayatında ve birta­ kım ihtilafların çözüme kavuşturulmasında oynadıkları rolün tespitinde önemli bir örnektir. İslam öncesi dönemde kahine müracaata sebep olan diğer bir çekişme ise Hz. Peygamber'in (sav) dedesi Abdulmuttalib b. Haşim ile Mekke reisleri arasında Zemzem kuyusunun ye­ niden faaliyete geçirilmesi konusundaki anlaşmazlıktır. Mek­ ke'den çekilmeleri esnasında Cürhümlüler tarafından kapatı­ lan Zemzem kuyusunu tekrar açmak isteyen Abdulmuttalib b. Haşim ile kutsal suda kendilerinin de hakkı olduğunu söyleyerek kendisine engel olan diğer Kureyşliler arasındaki problemin halli için taraflar Şam bölgesinde yaşayan Sa'dü Hüzeym kabilesinin kahinine gitmeye karar verdiler. Mekke­ liler bu amaçla gerçekleştirdikleri yolculuk esnasında karşı karşıya kaldıkları susuzluk tehlikesinden Abdulmuttalib'in gayretleriyle kurtulunca yaptıklarına pişman oldular, kahine gitmekten vazgeçip Zemzem'i yeniden ortaya çıkarması husu­ sunda kendisine engel olmayacaklarını bildirdiler. 43 42 İbn Sa"d, I. 61, 76; İbn Habib, Münammakfi Ahbdri Kureyş (thk. Hur­ şid Ahmed Faruk). Beyrut 1985, s. 97-100; Belazüri, Ensdbü'l-Eşrdf. I (thk. Muhammed Hamidullah). Jerusalem, 1963, I, 61; Makrizi, en·Nizd ve't-Tehdsüm Fımd Beyne Beni Ümeyye ve Beni Hdşim (thk. Hüseyin Mu­ nis), Kahire 1988, s.40-41. Bu konuda detaylı bilgi için bk. Cevad Ali, IV, 64-75; Sançam, İbrahim, Emevi·Hdşimiİlişkileri,Ankara 1997, s. 88-94. 43 İbn Hişam. I. 150-155; İbn Sa'd, I, 81-88; İbn Habib, s. 333-335; Belii­ züri, I, 67-68, 83-84.


64

Cahiliye Araplannın Ulülıiyet Anlayışı

Zemzem'i yeniden faaliyete geçirmeye niyetlenmesi es­ nasında Mekkelilerin engellemeleıiyle karşı karşıya kalan Abdulmuttalib, kendisini koruyacak kimsesi olmadığı için muhataplarının böyle davrandıklarını düşünerek, Allah'a kendisine on adet erkek çocuk nasip etmesi için dua etmiş, şayet dileği gerçekleşirse çocuklarından birini şükür ama­ cıyla kurban edeceğini adamıştı. Gerçekten de onun on oğlu dünyaya geldi. 44 Abdulmuttalib'in, Allah'a verdiği sözü yerine getirmek için çekilen kura en küçük oğlu Abdullah'a isabet etti. Abdullah'ın kurban edilmesine Kureyşliler şiddetle karşı çıktılar. Zira böyle bir davranışın topluma kötü örnek olaca­ ğından endişe duyuyorlardı. Bunun için bir kahine müraca­ at edilmesini tavsiye ettiler. Sonuçta Hayber'de bulunan ve cin taifesiyle irtibatı bulunan Sücah isimli ka.hineye gidilme­ si kararlaştırıldı. Abdulmuttalib, önce Medine'ye, oradan da Hayber'e giderek durumu kfilıineye arzetti. Kadın kendisine gelenleıi dinledikten sonra bir süre beklemeleıi gerektiğini, zira kendisinin irtibat halinde olduğu tabisine durumu arz edeceğini, ancak ondan aldığı işaret ile bir çözüm yolu bula­ bileceğini bildirdi. Kısa süre sonra da aldığı bilgi ile huzuruna gelenlere çıkış yolunu gösterdi: O dönemde yaygın olan di­ yet bedelinin on deve olduğunu öğrendikten sonra develerle Abdullah arasında her seferinde 10 deve artırılmak suretiyle kura çekilmesi tavsiyesinde bulundu. Onun dediği şekilde kura çekildi. Dokuz defa Abdullah'a isabet eden kura, ancak onuncu teşebbüste develerin adına çıkınca Abdullah kurban edilmekten kurtuldu. 45 C. Kehanet-Nübüvvet İlişkisi

İslam öncesi Arap anlayışında kehanet olgusunun gerek cin, gerek şeytanla olan irtibatı ve bununla bağlantılı olan "in­ sanın cinle ilişki kurabilmesinin mümkün olduğu" şeklindeki inanç, dini nitelikli vahiy ve peygamberlik anlayışının da te­ melini teşkil eder. İslam öncesi Arap kültürünün bu düşünce44 İbn Hişam, I, 113. 45 İbn İshak, Siretü İbn İshak (thk. Muhammed Hamidullah), Konya, 1981, s. 13-18; İbn Hişam, I, 160-164; İbn Sa'd, I, 81-193; Belazüri, I. 79.


İslam Öncesi Araplarının Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

65

lere sahip olmadığını düşünürsek, vahiy fenomenini kültürel açıdan algılamamız imkansız hale gelir. Bu düşüncenin akli ve fikri oluşumunda insan-cin ilişkisine dair söz konusu ka­ naatin kökleri bulunmadığı taktirde, bir Arabın kendisi gibi bir insana gökten melek indiğini kabul etmesi nasıl mümkün olabilir? İşte bütün bunlar, vahiy fenomeninin olgudan kopuk, olguyu hiçe sayan ve onu aşan bir fenomen değil, aksine kül­ türel telakkilerin bir parçası olduğunu ve bu kültürün mevcut kanaatlerinden doğduğunu teyit eder. Cinin şaire hitapta bu­ lunup ona şiirini ilham ettiğine, falcı ve kahinlerin de bilgilerini cinlerden aldıklarına inanan bir Arap, bir insana gökten vahiy getiren meleği tasdik etmeyi anlamsız bulmaz. Bu sebepledir ki, Kur'an'ın çağdaşı olan Araplardan vahyin bizzat kendisine yönelik bir itiraz söz konusu olmaz. Onların itirazları, daha zi­ yade ya vahyin muhtevasına veya kendisine vahiy gelen şahsa, yani Hz. Muhammed'e (sav) yönelik olmuştur. 46

, Arap kültüründe yaygın olan ve köklerini İslam öncesi te­ lakkilerinde bulduğumuz insan-cin ilişkisi anlayışında varlık, bitki olsun, hayvan olsun, insan olsun birbirinden ayrı alem­ lerden oluşmaz. Tam aksine alemler arasında yukarıdan aşa­ ğıya veya aşağıdan yukarıya doğru sürekli bir hareket ilişkisi söz konusudur ki, bu ilişkinin gerçekleştiği alan, alemlerin en sonuncusu ve en mükemmeli olan insana, farklı alemlerin bir kısmıyla bağlantı kurma imkanı veren beşeri faaliyet alanıdır. Bu noktada şekil olarak nebi ile kahin arasında herhangi bir fark yoktur. Nebi'nin aşkın alemle olan ilişkisi ile kahin ara­ sındaki fark şudur ki, Peygamber'in ilişkisi temeli ilahi ter­ cih olan bir çeşit fıtrat ve yaratma üzerinde gerçekleşir. Buna karşın kahin, maddi alemin engellerinden kısmen sıyrılmak ve onun ötesindeki alemlerle irtibat kurmak için, kendisine destek olacak birtakım yardımcı araçlara ihtiyaç duyar.47 Peygamberler, göz açıp kapayacak kadar bir sürede fiilen melek olmak için, bedensel ve ruhsal olarak tüm insani özelliklerinden sıyrılarak aşkın aleme geçebilme fıtratına sahiptirler. Bu esnada 46 Nasr Hamid Ebu Zeyd, İlahi Hitabın Tabiatı (çev. Mehmet Emin Maşalı), Ankara 2001, s: 56-57. 47 Ebu Zeyd, s. 60.


66

Cahiliye Araplarının UW.hiyet Anlayışı

o, aşkın alemin varlıklarını kendi mertebeleıinde görme, ilahi hi­ tabı ve kelam-ı nefsaniyi işitme imkanı bulur. İşte bunlar nebi­ lerdir. Allah onlar için bir anda beşer tabiatından sıynlmayı -ki bu vahiy halidir- yaratılıştan gelen özellik kılmış; iç dünyalarına istikamet üzere ve dosdoğru olma eğilimini yerleştirmek suretiyle onları, beşeriyet halinde iken sahip oldukları bedenlerinin engel ve manileıinden ayırmıştır.48

Kahinler ise bunun aksine, beşeri uğraşılara dayanırlar ve maddi engelleri aşabilmek için kendilerine destek olacak şey­ lerin yardımına başvururlar. Onların yardımcı vasıtaları ise seci (kafiyeli) söz, hayvan kemiği gibi şeyler olmasından ötü­ rü, diğer alemlerle bağlantıları yetersiz ve elde ettikleri bilgiler de doğru veya yanlış olmaya müsaittir. Daha doğru bir ifadey­ le, bu bilgilerle doğru-yanlış birbirine karışmış vaziyettedir. 49 Halbuki peygamberleıin diğer alemlerle iletişim kurmaları hiçbir çaba sarf etmeksizin, zihinsel tasavvurları ve söz ya da hareket türünden herhangi bir bedensel yardım vasıtası olmaksızın ger­ çekleşir... Buna karşılık kahinin ilhamı şeytandan geldiği için, o akli olan şeyleri anlama hususunda kemal derecesine ulaşamaz. Kahinler sınıfının en yüksek hal ve özellikleri, maddi şeylerle meşgul olmalarına engel olması ve eksik olan bu ittisal (başka alemlerle irtibat kurma) konusunda kendilerine destek olması için vezinli ve kafiyeli sözlerin yardımına baş vurmasıdır. Bunun bir sonucu olarak onların kalpleıine bir şeyler doğar. Kahin ya­ bancı vasıtaların yardımıyla diline geleni söyler. Çünkü o, kendi idraki dışında ve ondan bağımsız olan yabancı vasıtalarla eksik­ liğini gidermiştir. Bundan dolayıdır ki, verdiği haberler yaliın da olur, doğru da. 50

Kehanet ile nübüvvet arasındaki ilişki, -Arapların tasavvu­ runda her ikisi de vahiy kabul edilir- insanın farklı varlık mer­ tebesinde ait başka bir varlıkla iletişim kurmasıdır. Bu il�ti­ şim, insanın peygamber olması halinde melekle, kahin olması halinde ise şeytanla gerçekleşmektedir. Bu iletişimde özel bir şifre kanalıyla iletilen bir mesaj söz konusu olup, bu şifreyi üçüncü şahsın, en azından iletişim esnasında anlama imkanı yoktur. Nebi daha sonra bu mesajı insanlara "tebliğ" eder, ka48 İbn Haldun, Mukaddime, Danı İhyart-türasi'l-arabi, Beyrut ts. s. 95-96. 49 Ebü Zeyd, s. 60.. 50 İbn Haldun, s. 100.


İslam Öncesi Araplarının Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yert

67

hin ise şeytandan aldığı şeyin muhtevasını "bildirir". Bundan dolayıdır ki, vahiy İslam öncesi kültürünün yabancı olmadığı ve kültüre dışandan empoze edilmemiş bir fenomendir. 51 Gaybdan haber verdiğine inanılması sebebiyle kahin ile peygamber arasında görünüşte bir benzerlik kurmak müm­ kündür. Hatta gaybdan bilgi alırken kahinin kendini kaybe­ dip trans haline geçmesi, 52 hadislerde geçen Hz. Peygamber'in (sav) vahyin gelmesi esnasında ağırlaşan durumu da pekala benzetilerek aralarında somut anlamda bir benzerlik de ku­ rulabilir.53 Ancak bununla birlikte toplum içindeki görüntü ve durumlarından hareket etmekle, yani onların görünen taraf­ larını ve getirdikleri haberin veya bilginin içeriğini incelemek suretiyle peygamber ile kahinin aralarındaki temel ayrımı şu şekilde ortaya koymak mümkündür. 1. Peygamber, Kur'an'da insanlan kötülüklere karşı uya­ ran (nezir) ve iyilik yapmalarının karşılığında mükafat­ landırılacağını müjdeleyen (beşir) bir kimse olarak tak­ dim edilir. Başka bir ifadeyle bu dünyanın son hayat alanı olmadığını, yapılan her işin değerlendirileceği bir günün (kıyamet) ve sonucunda bir karşılığın (mükafat veya ceza) verileceği başka bir alemin (ahiret) bulundu­ ğunu hatırlatan peygamber, bu gerçeğe göre davranma­ larını insanlara öğütlemektedir. Nitekim "Ey Muhammed sen hatırlat. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne lciihinsin ve ne de mecnilnI''54 mealindeki ayet, peygamberin in­ sanlara gerçek ve doğruyu hatırlatması ve öğütte bu-· lunması özelliğine vurgu yapılmakta ve bu · özelliği ile kahinden ayrıldığı belirtilmektedir. Buna karşılık Arap kültüründe bu dünya vurgusu daha ağır basmakta ve ahiret alemi fikri neredeyse bulunmamaktadır. Putlara karşı yaptıkları tapınma ve saygının amacı, sağlık ve afi­ yet içinde olmak, servet elde etmek ve zafere ulaşmak gibi dünyevi menfaatlerdir. Bu durum şu ayette açık bir 51

Ebu Zeyd, s. 62.

52 Harman, Ömer Faruk, "Kahin". DİA, XXIV, 170. 53 Buhaıi, Bedü'l-vahy, 2; ljtitô.h, 37. 54 Tür, 52/29.


68

Cahiliye Araplarının Ulü.hiyet Anlayışı

şekilde ifade edilir: "Dediler ki, hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi zamandan baş­ kası helak etm�yor."55 Bundan dolayı yapıp-ettiklerinin tekrar önlerine geleceği fikri neredeyse bulunmamakta­ dır. Bu kültüıün baş aktörleri kahinler olduğuna göre bu bilgi ve anlayışın onlardan gelmiş olması kuvvetle muhtemeldir. 2. Mesleğini bir geçim kaynağı olarak gören kahin, getirdi­ ği haber ve bilgi karşılığında bir ücret beklentisi içinde iken, peygamber yaptığı iş bir meslek olmadığından hiç­ bir beklendi içerisinde oJmaksızın insanlara sürekli bilgi getirmekte, öğüt vermekte ve yol göstermektedir. Yasın süresinde Allah'ın gönderdiği elçileri kabul etmeyen ve onları uğursuz olmakla suçlayan kavme şehrin uzak bir bölgesinden gelen bir adamın "Ey kavmim elçilere uyun, Sizden bir ücret talep etmeyen bu insanlara tabi olun, onlar doğru yoldadırI" dediği hatırlatılmaktadır. 56 Buna karşılık kahinler yaptıkları iş karşılığında insanlardan hulvan adı verilen ücret alırlardı. 3. Toplum içindeki konum ve duruşları sebebiyle peygam­ ber ile kahin arasında farklılık söz konusudur. Kendi­ sirıden yüz kızartıcı ve şahsiyeti zedeleyici bir davranışın sadır olmaması, yani masumiyeti, özellikle emin (güvenilir) lakabı ile anılması, söylediği ile yaşantısının çelişkisiz oluşu peygamberi kahinden ayırır. Burada zikredilenlerden peygamber ile kahin arasında dünya hayatı itibariyle temel noktalarda farklılıklarının bu­ lunduğu ortaya çıkmaktadır. Bu bilgilerden hareketle gayb­ dan haber alma noktasında da onların farklı oldukları so­ nucuna kolaylıkla ulaşılabilir. Her ne kadar yeni dini kabule yanaşmasalar da Kureyş'in ileri gelenleri de kahin ile pey­ gamber arasındaki farkı görmüşlerdir. Nitekim Hz. Peygam­ ber'i (sav) toplum içinde küçük düşürmek ve onurunu zede­ lemek gündemiyle gerçekleştirilen toplantılara katılan Nadr 55 Casiye, 45/24. 56 Yasin, 36/20-21.


İslam Öncesi Araplarının Ulılhiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

69

b. Haris, yanındakilere şu konuşmayı yapmıştır: "Ey Kureyş topluluğu, Allah'a yenim olsun ki, henüz çaresini bulamadığı­ mız bir iş başınıza geldi. Muhammed sizin hoşnut olduğunuz yeni yetme bir çocuktu. En doğru sözlünüz ve emanete en çok riayet edeninizdi. Şakaklarında kırıklar belirdiğinde ve size bir şey getirdiğinde siz ona sihirbaz dediniz. Kesinlikle sihir­ baz değildir, zjra biz .sihirbazların üflemeleıini ve düğümlerini biliriz. Kahin dediniz. O kesinlikle kahin de değildir. Çünkü biz onların hallerini gördük ve secilerini dinledik. "57 D. Delailü'n-Nübüvvede Kahinlerin Rolü

Müslümanlar genel anlamda nübüvvetin gelmesiyle birlik­ te kehanetin ortadan kalktığını kabul ederlerken, İbn Haldun nübüvvetin kehaneti ortadan kaldırmadığını ileri sürer. Bu görüşünü de kehanet ve falcılığın nübüvvetin ispatı için bir kriter, diğer yönüyle de beklenen yeni peygamberi haber vere­ cek bir vasıta olarak kabul edilmiş olmasıyla temellendirir. 58 İslam, gerçekleşen yoğun fetih hareketlerinin bir netice­ si olarak hicri 1. asırda çeşitli din ve inanç sahibi milletlere hakim olunca, Müslümanlar bu milletlerin kendi inançların­ da bulunan peygamber. ve azizler hakkında birçok mucize­ vi menkıbeler anlattıklarına şahit olmuşlardı. Anlatılan bu hikayelerde başrolü oynayanlar da kahinler olduğu için, Müslümanlar Hz. Muhammed'in (sav) dünyaya gelişini mu­ cizelerden yoksun olarak anlatmanın bir eksiklik olduğunu görmüşler, bunun sonucunda Arapların zihninde kahin hatı­ rasının en önemli figürleri olan Şıkk ve Satih'in, Hz. Peygam­ ber'in (sav) gelişini müjdelediklerine dair menkıbeler anlat­ mışlardır. Bu menkıbelere mucizevi bir mahiyet katmak için de Lahmiler kralı Rebia b. Nasr ile İran kralı Husrev Nuşire­ van'a birer rüya isnat edip, bu rüyaları adı geçen kahinlere yorumlatmışlar, sonuçta kahinler de birbirini destekler şe­ kilde Hz. Muhammed'in (sav) geleceğini ve onların mülkünü ele geçireceğini bildirmişlerdir. 59 Bu bilgi en önemli siyer kay57 İbn İshak, s. 181-182. Bu konuda bk. Karadaş, Cağfer, "Büyü ve Din", Usü!I, 2004, s. 122-127. 58 İbn Haldun, s. 101, 108. 59 Cevad Ali, VI, 765-766.


70

Cahiliye Araplanmn Ulühiyet Anlayışı

naklarından İbn Hişam'da da kendisine yer bulmuştur. İbn Hişam'a göre Satih Hz. Peygamber (sav) hakkında: "Tertemiz soylu o Nebi'ye vahiy Yüceler Yücesi'nden gelir." demiş; Şıkk ise "Gönderilmiş bir resul ile Yemen melikinin mülkü kesilir. Hak ve adalet ile din ve fazl ehlinden gelir. Kıyamete kadar mülk olun kavminde olur." demiştir. İbn Hişam'a göre onların söyledikleri bu haber, Yemen idarecisi Bazan'ın Müslüman olmasıyla gerçekleşmiştir. 60 Delail türünden benzer mahiyette yine İbn Hişam'da İbn İs­ hak'a atfedilen bir rivayette Yahudilerin din adamları olan Ah­ barın, Hristiyanların din adamları Ruhbanların ve Araplardan kahinlerin Hz. Peygamber'in (sav) geleceğini o gönderilmeden önce konuştukları; ilk iki gruptaki din adamlarının ellerindeki kitaplardan onun geleceğini ve sıfatlarını bulduklarını bildir­ mişlerdir. Arap kahinler ise onların irtibat halinde oldukları cinlerden Hz. Peygamber'in (sav) geleceği ve sıfatlarıyla ilgi­ li olarak birtakım bilgiler almışlar, sonrada bu bilgileri halka açıklamışlardır. İbn İshak'a göre ancak Araplar bu çağrılara hiç kulak asmadılar. Ne zamanki Allah, Hz. Peygamber'i (sav) gönderince kahinlerin haberlerinin doğru olduğu anlaşıldı.61 Kahinlerin şahitliğinden faydalanarak Hz. Peygamber'in (sav) risaleti için delil gösterme anlayışı onun çocukluğu es­ nasında başına geldiği ileri sürülen hadiselerle de kendini gösterir. Buna göre Hz. Peygamber (sav), süt annesiyle birlik­ te Beni Sa'd yurdunda iken Halime onu Ukaz çarşısına götü­ ıüp Hüzeyl kabilesinden bir Arrafa (kahin) gösterdi. Zira diğer insanlar da çocuklarını bu şahsa gösterip onların gelecekleri hakkında bilgi sahibi olmaya çalışıyorlardı. ArrafHz. Muham­ med'i (sav) gördüğünde yüksek sesle insanlara "Bu çocuğu öldürün!" diye ''seslendi. Ardından da "İlahlara yemin olsun ki, gördüğüm çocuk sizin dininizin önderlerini öldürecek, putla­ rınızı kıracak ve sizin idarenizi eline geçirecek." dedi. Bunun üzerine çarşıda bulunanlar kahine hangi çocuğu kastettiği­ ni sormaya başladılar. Ancak bu durumdan endişelenen süt 60 İbn Hişam. ı. 70. 61 İbn Hişam, I, 217.


İslam Öncesi Araplarının Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

71

anne onu sakladığı için insanlar bir şey göremediler. Halime de onu evine götürdü ve bir daha ne bir arrafa, ne de kahine gösterdi.62 Başka bir rivayette ise her yıl Ebu Talib'e ziyare­ te gelen bir kahin Hz. Peygamber'i (sav) henüz 5 yaşında bir çocuk iken görmüş ve Kureyşlilere bµ çocuğu öldürmelerini söylemiş, onun Kureyş'i öldüreceğini ve onları birbirine düşü­ receğini ifa.de etmiştir. Bunun üzerine Ebu Talib, aynen Hali­ me'nin yaptığı gibi yeğenini kahinin yanından kaçırmıştır.63 Delailü'n-nübüvve olarak kahinlerin görüşlerinden istifa­ de uygulaması Hz. Peygamber'in (sav) risaletinden sonra da kendini göstermiştir. Rivayete göre, Beni Neccar kabilesinden Fatıma bint. Nu'man isimli kadın vardı ki, bunun bir cinle ir­ tibatı bulunuyordu. Bu cin Hz. Muhammed'in (sav) Medine'ye hicretinden sonra kadının yanına geldi ve ona zinayı ve içkiyi yasaklayan nebinin geldiğini haber verdi.64 Aynı şekilde Beni Esed kabilesinden olup bir cinle bağlantısı bulunan başka bir kfilıineye de cini gelip Hz. Peygamber'in (sav) risaletini haber vermiştir.65 Hz. Peygamber (sav) döneminde de kahinler faaliyet gös­ termişlerdir. Mesela Ebu Berze el-Eslemi Medineli meşhur kahinlerden kabul ediliyordu. Bilhassa Beni Kureyza ve Beni Nadir Yahudileri aralarındaki dini ihtilaflarında kendisine müracaat ediyorlardı.66 Aynı şekilde Devs kabilesinin Sevad b. Karib isimli kahini vardı. Bu şahıs Elçiler yılında kabilesiy­ le birlikte Hz. Peygamber'in (sav) huzurunda Müslüman ol­ du.67 Yemen bölgesi kahinlerinden Hunafır b. Tev'em el-Him­ yeri de bölge idarecisi Muaz b. Cebel'in telkinleri neticesinde kahinliği terk edip Müslüman olmuştur.68 62 63 64 65 66 67

İbn Sa'd, I, 151-152. İbn Sa'd, I, 166-167. İbn Sa'd, I, 167. İbn Sa'd, I, 167. Taberi, Ciimiu'l-Beyiin, V, 153-154; Cevad Ali, VI, 768. İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Ğabe (thk. Muhammed İbrahim-Muhammed Ahmed Aşür), 1-VII,? 1970 (Kitabü'ş-Şi'b), il, 484-485; İbn Hacer, el-İsabefiTem­ yizi's-Sahiibe, I-IV, Mısır 1328, 11, 96-97. 68 İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Ğiibe, il, 146; İbn Hacer, el-İsiibe, 1, 464; Cevad Ali, VI, 768-769.


72

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

E. Kur'an ve Hadislerde Kehanet ve Kahinlik

Kur'an'da kahin kelimesi tebliğin başlangıcı aşamasında Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber'i (sav) kahinlikle, getirdi­ ği vahyi de kehanetle itham etmelerine cevap niteliğinde nazil olan ayetler vesilesiyle iki yerde geçer: Bunların birincisinde Hz. Peygamber'in (sav) kahin veya cinlerin etkisinde kalmadı­ ğı ifade edilmiştir: "Öğüt ver; Rabbinin nimetiyle sen, ne kahin­ sin ne de delisin. "69 Hakka suresinde ise Ktir'an'ın herhangi bir kahinin sözü olmadığı bildirilir: "Kur'an kahin sözü de değildir; ne az düşü­ nüyorsunuzI"70 Zikredilen her iki ayette de Rasıll-i Ekrem (sav) kahinlik­ ten tenzih edilmektedir. Çünkü risaletini açıkladığında Mek­ ke müşrikleri onu kahinlikle itham etmişlerdi:

.

Aralanndan bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar: "Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tannlan tek bir tann mı yaptı? Doğnısu bu tuhaf bir şeydir." demişlerdi. 71 Kıyamet saaü yaklaşır, ay yanlır; onlar bir delil görünce hala yüz çevirirler ve 'Süregelen bir sihir' derler.72

Mekke Müşrikleri Hz. Peygamber'e (sav) kahinlik iftirasını attıkları gibi, ayrıca ona mecnun73 deli74 veya şair75 de dediler. Müşriklerin ileri gelenlerinden Velid b. Muğire bir gün Ku­ reyşlileri etrafında toplamış ve onlardan Hz. Peygamber'i (sav) Mekke'ye hac niyetiyle gelen insanlardan nasıl uzak tutacak­ ları konusunda görüş belirtmelerini istemişti. Oradakiler Hz. Peygamber (sav) hakkında kahin, mecnun, şair demek sure­ tiyle menfi propaganda yapılması gerektiğini söylemişlerdir. Toplantı neticesinde müşrikler, Rasıllüllah (sav) için kişi ile kabileyi, karı ile kocayı, baba ile oğlunu, kardeş ile kardeşi birbirinden ayıran sahir (sihirbaz) sıfatını kullanmaya karar 69 70 71 72 73 74 75

Tür, 52/29. Hakka, 69/42. Sa'd, 38/4-5. Kamer, 54/2. Duhan, 44/14; Tür, 52/29; Kalem, 68/2. Mü'minün, 23/68-70; Sebe', 34/7-8; Kalem, 68/51-52. Enbiya 21/ 5; Hakka, 69/41-43.


İslam Öncesi Araplanrun Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

73

vermişler, oradan ayrıldıktan sonra da insanların toplantı yerlerine giderek bu planı uygulamaya, onun bir sihirbaz ol­ duğu iftirasını yaymaya başlamışlardır. 76 Mekke müşrikleri Allah Rasülü (sav) için en sonunda ka­ hinlikle benzer özellikler taşıyan sihirbaz deme konusunda anlaşmışlarsa da, bu hususta onların birbirlerini dahi ikna edemedikleri anlaşılmaktadır. Nitekim müşrik liderlerden Utbe b. Rebia, arkadaşlarına onun ne bir şair, ne sa.bir ne de kahin olduğunu, zira onun söz ve davranışlarının bun­ lardan hiç birinin söz ve davranışlarına benzemediğini açık­ ça ifade etmiştir. 77 Ancak bütün bunlara rağmen müşrikler Rasülüllah'ın (sav) tebliğ faaliyetlerini engelleme adına taktik olarak ona iftira atmaktan hiç geri durmamışlar ve tebliğ etti­ ği Kur'an'ın bir büyü78 veya eskilerin masalı79 olduğu iftirasını seslendirmeye devam etmişlerdir. O kadar ki, onun sihirbaz ve kahin olmadığını açıkça dile getiren müşrik önderlerinden Nadr b. Haris dahi, Mekke'den Hire'ye kadar gidip orada Fars krallarının hikayelerini öğrenip geri dönmüş, Allah Rasülü (sav) bir topluluğa ilahi emirleri duyurduğunu fark edince onun ardından giderek Hz. Peygamber'in (sav) söyledikleri­ nin "eskilerin masalı" olduğunu iddia etmiş, daha sonra da öğrendiği hikayeleri anlatıp "Allah'ın indirdiği ayetler gibi ben de indirebilirim. Muhammed'in sözleri niçin benim sözlerim­ den güzel olsun." demek suretiyle onun dinleyenler üzerinde­ ki etkisini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. 80 Nadr'dan cesaret alan diğer müşrikler de onun kahin olduğunu ima edercesine Kur'an'ın ifadesiyle "Bu Kur'an, Muhammed'in uydurmasıdır, Ona başka bir topluluk yardım etmiştir. "81 "Kur'an öncekilerin masallarıdır, başkalarına yazdınp sabah akşam okumakta­ dır. "82 iftiralarını dillendirmeye başlamışlardı. Bunun üzerine 76 İbn Hişam, I, 288-289; Belazüıi, Enseıb, I, 133, 150. 77 İbn Hişam, I, 313-314. 78 En'am, 6/7; Ahkaf, 46/11. Peygamberlerin ve büyücülerle farkı hakkında değerlendirmeler için bk. Karadaş, Cağfer, "Büyü ve Din", Usul, c. 1, sy. 1, İstanbul 2004, s. 111-135. 79 Furkan, 25/5. 80 İbn Hişam, I, 321, 383-384; Belazüıi, Enseıb, I, 139-140. 81 Furkan, 25/4. Aynca bk. Enfal, 8/31; En'am, 6/25, Nah!, 16/24. 82 Furkan, 25/5.


74

Cahiliye Araplarının Uliıhiyet Anlayışı

Kur'an şu ayetlerde Nadr ve benzeri müşriklere açıkça mey­ dan okumuştur: Onu /cendi uydurdu diyorlar, öyle mi?. Hayır, inanmıyorlar. Eğer iddialannda samimi iseler Kur'an'ın benzeri bir söz meydana ge­ tirsinler.83 Yolcsa Kur'an'ı kendisi mi uydurdu diyor müşrikler. O halde şöyle de: Eğer iddianızda samimi iseniz, Allah'tan baş/ca çağırabilece/c­ lerinizi çağırın, onun surelerine benzer uydurulmuş on sure getirin! Size cevap vermezlerse bilin lci, o, ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan baş/ca ilah yo/ctur. Felci şimdi Müslüman oldunuz mu?84 Eğer kulumuza (Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an) ha/c/cında şüp­ hede iseniz, haydin onun benzeri bir süre getirin ve eğer doğru söy­ leyenler iseniz, Allah'tan baş/ca şahitlerinizi çağınn (ve bunu ispat edin). Eğer, yapamazsanız -lci hiçbir zaman yapamayaca/csınız- o halde yalcıtı insanlarla taşlar olan ateşten salcının. O ateş lcafirler için hazırlanmıştır.85

Kur'an'da aynca kahinlerin faaliyetlerinde en büyük yar­ dımcıları olan şeytan ve cinlerden bazılarının önceleri gök alemine nüfuz etmeye çalışarak meleklerin konuşmalarına kulak verdikleri, ancak daha sonra buna fırsat verilmediği de ifade edilir: Falcat lcula/c hırsızlığı yapan olursa, parlak bir ateş onu /covalar.86 Onu, inatçı her türlü şeytandan /corudulc. Onlar yüce alemi asla dinleyemezler. Her yönden lcovularalc atılırlar. Onlara süre/eli bir azap vardır. Hele bir tele söz lcapan olsun; delici bir alev onun pe­ şine düşüverir.87 "Doğrusu biz göğü yo/cladı/c; onu sert bekçiler ve /cayan ateşlerle (ışınlarla) doldurulmuş bulduk." "Doğrusu biz, göğün dinleyebilece­ ğimiz bir yerinde otururduk; ama şimdi /cim dinleyecek olsa, kendi­ sini gözleyen bir ateş (ışın) buluyor. "88

Kur'an'da insan ve cin şeytanlarının birbirine yaldızlı ve aldatıcı sözler fısıldayıp taraftarlarına telkinde bulundukla83 Tılr, 52/33-34. 84 Hud, 11/13-14. 85 Bakara, 2/23-24. 86 Hicr. 15/ 18. 87 Saffat37/7-10. 88 Cin 72/8-9.


İslam Öncesi Araplarının Ulühiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

75

n ifade edilir. Burada zikredilen insan şeytanlarından kasıt, şüphesiz cin ve şeytanlarla da yakın irtibat halinde bulunan kahinlerden başkası değildir. Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fısıldayan cin ve insan şey­

tanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahirete inanmayanlann kalplerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut ol­ ması ve kendilerinin işledilcleri suçlan işlemeleri için böyle yapar­ lar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onlan iftiralan ile baş başa bıralc. 69

Üzerine Allah'ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanlan yemeyin, bunu yapmak Allah'ın yolundan çılcmaktır. Doğrusu şeytanlar si­ zinle tartışmalan için dostlannafisıldarlar, eğer onlara itaat eder­ seniz şüphesiz siz müşrilc olursunuz.90

Kur'an ayetlerinde olduğu gibi Hz. Peygamber'in (sav) ha­ dislerinde de kahinler ve onların faaliyetlerine açık işaretler bulunmaktadır. Melekler "anan" adı verilen bulutun içine inerler de gökte kaza ve hükmolunan emrt (istikbale füt bazı şeyleri kendi aralarında) zikrederler. Bu sırad� şeytanlar kulak hırsızlığı yaparak bunla­ rı işitirler. İşittiklerini de kahinlere gizlice ulaştırırlar. Kahinler, şeytanlardan işittikleri kelimelerle beraber yüz yalan da kendi nefislerinden uydurarak anlatırlar. 91

Hz. Peygamber (sav) kendisine kahinlerin gaipten haber verme iddiasında bulundukları söylendiğinde ancak bu tür bilgilerin bir değerinin olmadığını bildirmiş, söylediklerinin bazen doğru çıktığı kendisine ifade edilince de, bunların cin­ lerin kulak hırsızlığına dayandmlıp bir doğruya yüz yalanın karıştmlmasıyla ortaya çıktığını belirtmiştir. 92 Kahinlerin faaliyetleri hakkında Hz. Aişe'den gelen bir ri­ vayete göre, Müminlerin annesi Allah Rasülü'ne (sav) kahin­ lerin bazı sözlerinde hakikatin olduğunu söylemesi üzerine, 89 En·arn, 6/112-113. 90 En'arn, 6, 121. 91 Buhfui, Bed'ü'l-halk, 6. Melek ve şeytanların kulak hırsızlığı yapıp gök yüzünden bilgi çalmalarıyla ilgili bk. Çelebi, İlyas, "İstirakı Sem'", DİA, XXIII, 371-373. 92 Buhfui, Tıb, 46.


76

Cahiliye Araplannın ınühiyet Anlayışı

Hz. Peygamber (sav) kendisine şu cevabı vermiştir: "Bu doğ­ ru olan sözdür, onu cini kapar da velisinin (kahin) kulağı­ na atar; ona yüz tane de yalan katar."93 Başka bir rivayette ise Hz. Peygamber (sav) kahinlerin söyledikleri için "Bu söz cinlerdendir. Cini onu kapar da velisinin kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu suretle ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırırlar." buyurmuştur.94 Tevhid ilkesine aykırılığı ve nübüvvete alternatif olma teh­ likesi sebebiyle İslam dininde kehanet şiddetle yasaklanmış­ tır. Zira Kur'an'da gayb bilgisinin sadece Allah'a ait olduğu açıkça ifade edilmiştir: "Rabbinden ona (Muhammed'e) bir mucize indirilse ne olur!" der­ ler. Onlara de ki: "Gaybı bilmek Allah'a mahsustur; bekleyin, doğ­ rusu ben de sizinle birlikte beklemekteyim "95 De ki: "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur." Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.96

Yine Kur'an'da cinlerin de gaybı bilmelerinin mümkün olmadığına işaret edilmiştir: Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman,· ancak değneğini yiyen kurt onun ölümünü cinlere fark ettirdi. O, ölü olarak yere düşünce, ortaya çıktı ki, şayet cinler görülmeyeni bilmiş olsalardı alçak düşüren bir azap içinde kalmazlardı.97

Ayrıca cinlerin gerçeği bildirmelerinin mümkün olmayaca­ ğı, onların ancak yaldızlı sözlerle birbirlerini aldattıkları ha­ ber verilmiştir: Aldatmak için birbirlerine cazip sözler .fisıldayan cin ve insan şey­ tanlarını her peygambere düşman yaptık. Bu şeytanlar ahirete inanmayanlann kalplerinin o sözlere yönelmesi, ondan hoşnut ol­ ması ve kendilerinin işledikleri suçlan işlemeleri için böyle yapar­lar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı, sen onlan iftiralan ile baş başa bırak.98 93 94 95 96 97 98

Müslim, Selam 122. Müslim, Selam 123. Yünus 10/20. Nemi, 27/65. Sebe' 34/14. En'arn, 6/112-1,13.


İslam Öncesi Araplannın Uluhiyet Anlayışında Kahinlerin Yeri

77

Gerek ayet, gerekse Hz. Peygamber'in (sav) sözlerinden yola çıkarak kahinlerin bilgi kaynaklarının güvenilir olma­ dığı, bilgilerinin de gerçekle irtibatının bulunmadığı açıkça ortaya konulmuştur. Aynca hadislerde de kehanet kesinlikle yasaklanmış, bilgi için kahinlere başvuranın Hz. Peygamber'e indirilen vahiyleri inkar etmiş olacağı ifade edilmiştir: "Kim (gaipten haber almak gayesiyle) bir kahine giderse ve onun söylediği tasdik ederse o kimse Allah'ın Muhammed'e indir­ diği dinin dairesinden dışarı çıkmıştır."99 "Bir kimse bir kahi­ ne işlerini havale etmek için müracaat ederse, Muhammed'e (sav) indirilen dini inkar etmiş olur." 100 Sonuç

İslamiyetin vahdaniyet telakkisi, vahyin Hz. Peygamber (sav) ile sona ermiş olduğu nazariyesi ile kahinlik anlayışı ve uygulamasını tasfiye etmiştir. İslam inancının ortadan kal­ dırdığı Cahiliye dönemi inanç ve hurafeleri arasında bulunan kehanet ve amifetin değeri düşmüş olduğu için, Medenileş­ miş bulunan Araplar arasında artık isimlerini tarihe kayde­ decek· derecede ünlü ve etkin kahin ve arraflar yetişmemiştir. Şu bir gerçektir ki, Kitap ve Sünnette kehanetin her çeşi­ di batıl görülerek reddedilmiştir. Buna rağmen İslam dünya­ sında kahinlik tamamen ortadan kaldırılamamış, bu Cahili­ ye geleneği zaman zaman toplumun değişik kesimlerinde ilgi görmeyi sürdürmüştür. Günümüzde kahirılere başvuranların sadece halkla sınırlı kalmayıp bir kısım seçkin insanların bile kahinlerle ilgilenmesi ve bunlara itibar etmesi, aynca çağdaş dünyada kehanetin bazen dini bir görünüm altında sunul­ ması, konunun ciddiyetini gösterdiği gibi, dinin asli hüviyeti­ ni hurafe ve yanlışlardan koruma yükümlülüğünü de arttır­ maktadır.

99 Ebu Davud, Tib, 21. 100 Tirmizi Taha.ret 102; İbn Mace, Taharet 122; Darimi, Taharet 107.


1. 1


İSLAM ÖNCESİ ARAPLARIN DÜŞÜNCE DÜNYASINDA CİN VE ŞEYTANIN YERİ

Korkut DİNDİ'

Giriş

Bu çalışma,·· İslam öncesi Arapların düşünce dünyasında cin ve şeytanın yerini belirlemeyi ve Arap toplumunun cin ve şeytan tasavvurunu genel hatları ile ortaya koymayı hedef­ lemektedir. Hiç şüphesiz Cahiliye toplumunun inançları, örf ve adetleri, yaşayış tarzı hakkında bilgi sahibi olmak Kur'an'ı anlama konusunda bize yardımcı olacaktır. Kur'an'da ve İslami literatürde şeytanın cinlerden sayıl­ ması, ekseriya onların bir sınıfı olarak takdim edilmesi I ve özellikle de İslam öncesi Araplara nispet edilen cin ve şeytan inancını tasvir eden rivayetlerde bu iki ismin sürekli birbiri­ nin yerine kullanılıyor olması dolayısıyla çalışmamız boyunca bu kavramların kullanımında herhangi bir ayrıma gitmediği­ mizi belirtmeliyiz. Cin ve Şeytan Kelimelerinin Anlamı

"Cenene" kökünden cins isim olan cin lafzı, "cenne, ye­ cünnü" (aktif form) olarak "bir şeyi duyulardan gizlemek" anlamında kullanılmaktadır. Gece karanlığının gelip her şeyi görünmez kılması,2 bu anlamdadır. "Cenne, yecirınü" (pasif form) olarak kullanıldığında ise "örtülmek ve kaplanmak" an-

••

2

Arş. Gör, Ağn İbrahim Çeçen Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü, Ağn, Türkiye (e-mail: korkutdindi@hotmail. com). Bu çalışmada Arapça eserlere ait dipnotlar, e[-Mektebetü'ş-Şamile 3.23 esas alınarak verilmiştir. Kehf,18/50; Taberi, Tarihu'l-Ümem ve'[-Mühlk, 1/56-61; Zemahşeri, e[­ Keşşdf. IV /23; Razi, Tefsinı'[-Kebir, 1/494-495, X/219; İbnü"l-Eslı", e[-Ka­ milfi't-Tarih, 1/7-8; İbn Kesir, el-Biddye ve'n-Nihaye, 1/59-80. En'am,6/72.


80

Cahiliye Araplannm Uluhiyet Anlayışı

lamına gelmektedir. Her iki anlamıyla da cin, görünmeyen ve bize yabancı olan varlıkların genel cins ismi olarak kullanıl­ maktadır.3 Bütün klasik dilbilimciler, cin teriminin "yoğun veya şaşır­ tıcı karanlığı" ve daha genel anlamda, "insanın duygularına kapalı olan şeyler", yani normal olarak insanın kavrayamaya­ cağı, ama yine de kendilerine ait, somut ya da soyut objektif bir gerçekliği bulunan şeyleri, varlıkları veya güçleri gösterdi­ ğine işaret ederler.4

Kur'an'daki kullanımı ile cin tertmi çok çeşitli anlamlara sahiptir. En çok karşılaşılan anlam, bedensel bir varlığı ol­ madığından bizim bedensel duyularımızın kavrayış alanının dışında kalan ruhsal güçler veya varlıklardır. Bu, hem şey­ tanları ve şeytani güçleri hem de melekleri ve meleki güçleri ihtiva eden bir anlamdır, çünkü onların tümü duyularımıza kapalı olan varlık veya güçlerdir. 5 Bununla birlikte cenene füli ve türevlerinin Arap dili ve Kur'an'da somut, nesnel gerçekliği olan varlıkların ismi veya sıfatı olarak kullanıldığını da görmekteyiz. Kur'an'da pek çok yerde geçen can (yılan},6 cünne (kalkan),7 cennet (bahçe, bos­ tan),8 cenin (anne karnındaki çocuk}, 9 cünün (delilik, hayal ve vehirtı} 1° gibi kelimeler de aynı kökten türemiştir. 11 Şeytan terimi ise, "uzaklaştı ya da uzak oldu" anlamına gelen "şetane" kökünden gelir. İkinci görüşe göre ise, "öfkeyle 3

İsfahani, Rağıb, Müjreddtü Eljdzi'l-Kur'an, talık. Safvan Adnan Davüdi, Daıu'l-Kalem, Dimeşk 1997, s. 203; Şaban Ali Düzgün, "Dinsel ve Mito­ lojik Yönleriyle Cin ve Şeytan Algımız", Kelam Araştırmalan Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 2, 2012, ss. 11-30, s. 11. Ferahidi, Kitdbu'l A - yn, Vl/20-21; Cevheri, es-Sıhdhfi'l-Luğa, 1/104-105; 4 İbn Manzur, Lisdnu'l-Arab, XIIl/92; F"ıruzabadi, el-Kdmiısu'l-Muhid, s. 1532; Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, çev. Cah!t Koytak-Ahmet Ertürk, İşaret Yay., İstanbul 1999, s. 1335. 5 İsfahani, s. 204; Esed, s. 1335. 6 Neml,27/10. 7 Mücadele,58/16; Münafıkün,63/2 vb. 8 Kehf,18/39; Sebe',34/15-16 vb. 9 Necm,53/32. 10 Zar:iyat,51/39; Duhan,44/14 vb. 11 Ferahidi, VI/20-21; İsfahani, s. 203-205.


... Arapların Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yeri

81

yanıp tutuştu" anlamına gelen "şata-yeşitu" kullanımından gelir. Her iki anlamıyla da şeytan, cinlerden, insanlardan ve hayvanlardan kötü huylu ve azgın olanların genel cins ismi olarak kullanılmaktadır. 12 Cin şeytanı denildiği gibi insan şeytanı, hayvan şeytanı da denilir. Nitekim Araplar bazı yılan ve bitki türlerini "ruüsu'ş-şeyatin/şeytanların başları" olarak tavsif etmişlerdir. 13 İslam Öncesi Arap Toplumunun Cin Telakkisi

Cin ve şeytan konusu Hz. Peygamber (s) asrında yaşayan Arapların inançlarında ve düşünce dünyalarında önemli bir yere sahipti. Bu yüzden de değişik münasebetlerle Kur'an'da çokça yer verilmiştir. 14 Cinleri ateşten varlıklar 15 olarak algılayan Araplar gizli ve görünmeyen her şeyi, cin ve hin 16 olarak iki kısma ayırmış, "hin"in cin ile insan arasında bir varlık, Hz. Adem'den önce yaşamış bir millet, cinlerin soyundan gelen bir kabile, cinlerin zayıfları veya köpekleri olduğunu söylemişlerdir. 17 12 İsfahani, s. 454-455; İbn Manzur, XIII/137. 13 İbn Manzur, XIII/137. 14 Kur'an'da cin ve şeytanın dağılımları şöyledir: Cinn 22, cann 7, cinnet 10, mecnun 11, ifrit 1, iblis 11, şeytan 70, şeyatin 18 kez geçmektedir. M. Fuad Abdülbaki, Mu'cemu'l-Müfehres li Elfdzi'l-Kur'ani'l Kerim, Da­ ru'l-Marife, Beyrut 1994; M. İzzet Derveze, Kur'an'a Göre Hz. Muham­ med'in Hayatı I-III, çev. Mehmet Yolcu, Ekin Yay., İstanbul 1998, I/343; Ali Akpınar, Kur'an Coğrafyası, Fecr Yay., Ankara 2002, s. 62-63. 15 İbn al-Kalbi, Hişam b. Muhammed b. Saib b. Bişr, Putlar Kitabı-Kitdb al-Asndm, çev. Beyza (Düşüngen) Bilgin, Pınar Yay., İstanbul 2003, Dip­ not 248, s. 113 (Beyza Bilgin, Putlar Kitabı'nı (Kitab al-Asnam) giriş ve notlar ile zenginleştirerek Almancaya çeviren R. Klinke-Rosenberger'in çevirisini esas alarak Türkçeye çevirmiştir. Dolayısıyla dipnot gösteri­ minde bu duruma dikkat edilmiştir.); Taberi, Tdrih, I/58; Mes'üdi, Murü­ cu'z-Zeheb, I/232; İbnü'l-Esir, I/7; İbn Kesir, el-Biddye, 1/58. 16 Cinler eski Araplarda bazen hin kelimesiyle ifade edilmiştir. M. Süreyya Şahin, "Cin", DİA, İstanbul 1993, VIIl/7. 17., Ferahidi, III/29; Ebu'l-Ferec İsfahani, el-Eğdni, XXIV/252; Sefilibi, Fık ­ hu'l-Luğa., s. 526; Mes'üdi, I/255; İbn Manzur, XIIl/128; İbn Kesir, el-Bi­ ddye, I/59; İbn Haldün, Tdrihu İbn Haldun, il/4-5; Cevad Ali, el-Mufassal fi Tdrihi'l-ArabKable'l-İsldm, XII/282-283; Hüseyin Çelik, "İslam Öncesi Mekkeıde Ruh ve Cin İnancı", Kur'an'ınAnlaşılmasınaKatkısıAçısından Kur'an Öncesi Mekke Toplumu Sempozyumu 1-3 Temmuz 2011, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı-Kültür Mü­ dürlüğü, İstanbul 2011, ss. 315-332, s. 320.


82

Cahiliye 11.raplarmın Lnühiyet Anlayışı

İslam öncesi Araplar tabiatta birtakım ruhların, gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı. Ruhlar iyi/hayırsever ve kötü/fenalık eden olmak üzere iki gruba ayrılıyordu; görül­ mez, gizli, latif ve saklı varlıklardı. Onların görünmesi hayalet şeklinde olur veya bazı bedenlerde tecessüm eder. Ruhların iyi ve faydalı olanlarını meleklerle cinlerin bir kısmı, kötü ve zararlı olanlarını da şeytanlar ve cinlerin diğer kısmı teşkil ediyordu.18 Cinler, hayır ve şer işler yapmaya da muktedir sa­ yılırlardı. Bu sebeple onların teveccühünü kazanmak, onlara saygı göstermek ve ibadet etmek icabederdi.19 Her cinin belirli bir yeri olduğu, kayaları, ağaçları ve putla­ rın içini mesken yaptıkları kabul edilirdi. Esasen yalnız Arap­ lar değil, bütün Sami uluslar, bu düşüncelerle ulu ağaçların, mağaraların, pınar başlarının ve büyük kaya parçalarının, ruhlarla, cinlerle meskun olduğuna inanıyordu.20 Bedevi muhayyilesi cin yahut şeytan adını verdiği yırtıcı ve vahşi canlılarla çölü doldurmuştur.21 İnsan ayağının ulaştığı bölgeler tanrılara, bilinmeyen ve insan ayağı değmemiş vahşi, ıssız kısımlar ise cinlere ait görülmüştür.22 Bir diğer ifadeyle İslam'dan evvelki Arabistan'da cinler, çölün satyr/kır tannla­ n ve nymph/perileri idi; tabiat hayatının insanların hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını temsil ediyorlar­ ·dı.23 Arap şairleri çöl tasvirlerinde çölün kalkan sırtı misali kurak, bitki ve canlılardan yoksun olduğunu, cinlerden baş­ ka sakini olmadığını söylemektedir.24 18 İbn Haldun, I/36; Cevad Ali, XIl/282; Şemsettin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, çev. M. Mahfuz Söylemez-Mustafa Hizmetli, Ankara Okulu Yay., Ankara 1997, s. 66; Şahin, VIII/8; Emst Zbinden, İslam'da ve Eski Ortadoğuda Cin ve Ruh İnançlan, çev. Ekrem Sarıkçıoğlu, Yeni Ufuklar Neşriyat, yy., tsz., s. 100. 19 Neşet Çağatay, İslamdan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, AÜİF Yay., Ankara 1957, s. 91. 20 Cevad Ali, XII/282; Çağatay, s. 91. 21 Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, çev. Salih Tuğ, İFAV Yay., İstanbul 2011, s. 146; Emst Zbinden, s. 94. 22 Cevad Ali, I/341; Hitti, s. 146. 23 D. B. Macdonald, "Cin", İA, MEB Yay., İstanbul 1993, III/192. 24 Nevzat H. Yanık, Arap Şiirinde Tasvir, Fenomen Yay., Erzurum 2010, s. 32-33.


... Arapların Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yeri

83

Araplara göre cinler, beniadem/insanoğlu gibi özel bir nevi teşkil eder, insanlar gibi yeryüzünde ikamet ederdi. 25 Hatta insanlar ile cinler aynı yerleşim yerlerini müşterek olarak kullanmaktadır. 26 İnsanlarla aynı mekanı paylaşan cinlere "amir", çocuklara musallat olup zarar verenlere "ervah", in­ sana musallat olan habis cinlere "şeytan", bunların kötülü­ ğü fazla olanlarına "marid", aşırı derecede şerir olanlarına ise "ifrit" diyorlardı. Her türlü kötülüklerden arınmış, saf ve te­ mizlenmiş hayırlı cinlere ise "melek" adını veriyorlardı. 27 Onlar, cinlerin Beni Malik, Beni Şeysaban ve Beni Gazvan28 gibi kabileler ve gruplar halinde yaşadıklarına, Arap Yarıma­ dasındaki diğer kabileler gibi onlar arasında da akrabalık bağı, hükümet ve idare sistemi, kabile şefliği gibi hususların olduğuna ve zaman zaman savaştıklarına, rüzgar ve fırtına gibi bazı tabii olayların, şiddetli kum fırtınaların cinlerin işi ve birbirleriyle savaşı olduğuna inanıyorlardı. 29 Ayrıca cinlerin, bölge olarak da hiçbir insanın gitmediği "vebar", "yebrin", "abkar". "huş" "dehna çölü" gibi yörelerde yaşadıklarını düşünüyorlardı. 30 Eğer bir insan hataen veya kasıtlı olarak, ağaçları, suları, hurmaları, güzel ve hoş mey­ veleri, yabani develeri bol olan "vebar" bölgesine girerse, cin­ ler hemen onun gözüne toprak saçar; eğer dönmek istemezse onu delirtir veya öldürürlerdi. Artık o kişiden bir daha haber alınmazdı. 31 25 Çağatay, s. 91; Ali Osman Ateş, Kur'an ve Hadislere Göre Cinler ve Büyü, Beyan Yay., İstanbul 2011, s. 44. 26 İmam Şibli, Cinlerin Esreırı, çev. Muhammed Ferşad, Ferşad Yay., İstan­ bul 1974, s. 62-84; Ali Osman Ateş, Cinler ve Büyü, s. 44. 27 Sealibi, s. 530; Cevad Ali, XII/285; Çelik:, s. 321. 28 Cevheri, 1/155; Razi, XVI/73; İbn Manzur, I/495; Zebidi, Teıcu'l-Arus min Ceveıhiri'l-Keımiıs, s. 622-623, 3385; Cevad Ali, XIl/210, 287. 29 İbn Habib, el-Munammalcufi Ahbeıri Kureyş, s. 111; Bekri, Mu'cem meı İsta'cem, III/872-873; Yakut el-Hamevi, Mu'cemu'l-Buldeın, III/460-461; İbn Manzur, XV/52; Cevad Ali, XIl/287; Şahin, VIII/8. 30 Ferahidi, III/261, VIII/286; Mes'üdi, 1/226; Zemahşeri, el-Cibiil ve'l-Em­ kine ve'l-Miyah, s. 19; Yakut el-Hamevi, fV/79, 319, V/356-358; Kazvini, Asaru'l-Bileıd, s. 23; İbn Manzür, Vl/290; Himyeri, er-Ravdu'l-Mi'teırfi Ha­ beri'l-Aktar. s. 206, 407; Cevad Ali, XII/294. 31 Yaküt el-Hamevi, V/356-358; Kaz�ini, s. 23; Himyeıi, s. 206; Cevad Ali, XII/.294.


84

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

Cahiliye hayatındaki düzen ve yaşam biçimi neyse cinle­ rinki de öyle telakki edilirdi. Araplarda olduğu gibi cin kabile­ lerine de asabiyet ve intikam duygusu hakimdi. Bunların yanı sıra cinler komşuluk ilişkilerini gözetir, akit ve antlaşmalara bağlı kalır, hem kendi aralarında hem de Arap kabileleriyle dokunulmazlık antlaşması yaparlardı. 32 Buna göre tam bir görünmeyen Cahiliye hayatı söz konusuydu. 33 Cahiliye folklorunda muhtemelen mesh inancının bir uzantısı olarak gül veya cinlerle ilgili bazı garip hikayeler de bulunmaktadır. Cahiliye Arapları özellikle geceleri ve yalnız kaldıkları zamanlarda göründüklerine, ıssız yerlerde bulun­ duklarına inandıkları, değişik şekil ve suretlerde görünerek insanları yoldan saptırıp öldürdüklerini kabul ettikleri, cin yahut yılan ve şeytanlardan bir cins olarak bilinen hayali varlıklara gül derlerdi. Bunların bir yolcuya görünmesi uğur­ suzluk olarak kabul edilir ve ona rastlanınca bir darbede öl­ dürülmesi gerektiğine inanılırdı. 34 Aynı şekil değiştirme kud­ retine sahip olan ve bundan dolayı cinler arasında büyücü kadın (sahira) adı verilen "si'lat" ile gül bir itibar olunurdu. Erkek güla da "kutrub" ismi verilirdi. 35 Gül, ifrit, si'lat, gaylan gibi cin türleri, Cahiliye çağında çölün insanlara düşman pe­ rileri ve cinleriydiler. 36 32 Cevad Ali, XIl/287. Arap kabileleriyle cinler arasında yapılmış anlaş­ malara delil gösterilen rivayetler için bkz. İbn Hişam, es-Siretü'n-Nebe­ viyye, 1/422; Taberi, Tarih, 1/556; İbn Asakir, Tdrihu Medıneti Dimeşk, LXVIl/167; Süheyli, Ravdu'l-Unuf, 11/236; İbnü'l-Esir, 1/272; İbn Kesir, el-Bidô.ye, III/ 170; Doğuşundan Günümüze Şüyük İslam Tarih� ed. Hakkı Dursun Yıldız, Çağ Yay., İstanbul 1986, 1/224. -33 Cevad Ali, XIl/287; Çelik, s. 326-327. 34 Ebu'l-Ferec İsfahani, X/145; Mes'üdi, I/230-232; Cevad Ali, XIl/304305; Kürşat Demirci, "Hayvan", DİA, İstanbul 1998, XVIl/84; Adem Apak, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Kültürü, Ensar Yay., İstanbul 2012, s. 160; İlyas Çelebi, "Gül'', DİA, İstanbul 1996, XIV/177; Cemal Anadol, Tarihten Günümüze Doğu ve Batı Kültürlerinde Halk İnanışları., Bilge Karınca Yay., İstanbul 2006, s. 73; Ernst Zbinden, s. 95. 35 Cevheri, 11/84; Süheyli, 1/107; İbn Manzur, 1/670, 683; Firüzabadi, s. 162; Cevad Ali, XII/304-305; Anadol, s. 73. Rivayetlerde Kutrub erkek cin ismi olarak kullanıldığı gibi, küçük köpek cinslerini, fare, tüysüz kurt ve yırtıcı kuşlar gibi çölün vahşi ve yabani hayvanlarını tarif ve tavsif etmek için de kullanılmaktadır. Cevheri, 11/84; İbn Manzür, 1/670, 683; Firüzabadi, s. 162. 36 İbn al-Kalbi, Dipnot 248, s. 113; Mes'üdi, 1/232; Cevad Ali, XII/305.


... Arapların Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yeri

85

Aynı şekilde cinlerin başta yılan37 ve deve olmak üzere çeşitli hayvanların suretine girdiklerine, 38 insanların kalp­ lerine kuruntu, şüphe, vesvese verdiklerine, taun/veba ve cünun vesair sinir hastalıklarının cinlerin eseri/dokunma­ sı olduğuna ve sara hastalığına yakalanmanın. şeytanların çarpmasından kaynaklandığına inanıyorlardı. 39 Muhteme­ len bu anlayıştan ötürü risaletin ilk yıllarında Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Peygamber'e (s) bir cinin musallat olduğunu iddia etmiş ve bu sebeple de onun tedavi olması gerektiğini söylemişlerdir. 40 Cahiliye Arapları, cinlerin insanları kaçırıp esir ettikleri­ 42 ni,41 öldürdüklerini, bazı cinlerin ise insanlara yardım ettik37 Şüphesiz engerek ve diğer yılan türleıi, çoğrafı şartlar gereği Arap halk muhayyilesinde delin izler bırakmıştır. Bu sebeple de uçan yılan hikaye­ leli Arap edebiyatında büyük bir yekun tutmaktadır. Cevad Ali, 1/205; Emst Zbinden, s. 82. Aynca Kitab-ı Mukaddes'te de yılan, kötülük karak­ teıinl sembolize eden şeytanla özdeşleştirilmiştir. Tekvin,3/1-24; Mat­ ta,23/33; Vahiy,12/1-18; il. Koıintliler, 11/3; Yuhanna,8/44. Aynca bkz. Mustafa Erdem, Hz. Adem İlk İnsan, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 2005, s. 97-98. 38 Taberi, Tdrih, 1/73; el-Antaki, Muhammed Kambur, Melek ve Cin Risalesi, çev. Durmuş Özbek, NEÜİF Dergisi, Sayı: 8, Konya 1998, ss. 87-110, s. 96. Arapların zararlı hayvanları cin ve şeytanla ilişkilendirmeleıi adetle­ ıindendi. Hadislerde de birtakım hayvanların şeytan olarak nitelendirildi­ ğini görmekteyiz. Bu tür hadisleıin genel bir değerlendirmesini yapan Ali Osman Ateş'e göre bu ıivayetlerde ya mecazi bir anlam kasdedilmekte ya da bu hayvanların zararlı oluşlarına işaret edilmektedir. Hz. Peygamber (s) hayvancılık ve tarıma bağlı olan o dönemin toplumuna, kültür ya­ pılarına uygun misaller getirerek birtakım meseleleıi mecazen öğretmek istemiştir. Ali Osman Ateş, Kur'an ve Hadislere Göre Şeytan, Beyan Yay., İstanbul 1996, s. 359-377. 39 İbn Kuteybe, Uyünu'l-Ahbdr, s. 182; İbn Kayyım el-Cevziyye, Zddu'l-Medd, IV/34; Derveze, 1/349; Cevad Ali, XVI/44; Günaltay, s. 127; Emst Zbin­ den, s. 96. İncil'de de cinler genellikle sara, felç, akıl/ruh hastalığı gibi çeşitli hastalıklarla ilintilidir. İncil'e göre Hz. İsa (as) peygamberliği gereği mucizevi bir şeklide bu tür hastalıkları tedavi etmiş, hastaların içindeki cinleıi çıkarmıştır. Aynı olay örgüsü içinde hastalardan çıkan cinleıin, domuzların içine girdiği şeklinde birtakım haberler de yer almaktadır. Matta,9/33, 17/18; Markos,7/26; Luka,8/32-33 vb. 40 İbn İshak, Siretü'n-Nebeviyye, s. 68; Süheyli, 11/40, 46; İbn Kesir, el-Bidd­ ye, III/66; İbn Haldün, I/92. 41 Taberi, Tdrih, 1/363; Ebu'l-Ferec İsfahani, XIII/6, XV/304; Mes'üdi, 1/205; İbnü'l-Esir, I/116; İbn Kesir, el-Biddye, VI/53; Cevad Ali, V/ 179. 42 İbn Sa'd, et-Tabakdtu'l-Kübrd, III/617, VII/390; Ebu'l-Ferec İsfahani, VI/357-358, XXIV/65; İbn Abdilberr, el-İstidb, s. 180, 246; Süheyli, I/132, 197; Safedi, el-Vd.fibi'l-Vefaydt, V/336; Nevevi, Tehzibü'l-Esmd, s. 365; Zebidi, s. 3958.


86

Cahiliye Araplannın Uliıhiyet Anlayışı

lerini, cinlere aşık olup onlarla evlenen insanların olduğunu kabul ediyorlardı. 43 Cinlerin insanlar gibi doğan, yiyip içen, evlenip çoğalan, ölen ve hatta insanlarla ilişki kurabilen var­ lıklar olduğu alimlerin çoğunluğu tarafından da kabul edil­ mektedir. 44 İslam öncesinde Araplar, şiir ve kehaneti, görülen maddi alemin ötesindeki başka bir aleme ait asıllara sahip iki feno­ men olarak algılamaktaydılar. 45 Şairler ve kahinler meslekle­ rini icra ederlerken cinlerden yardım aldıklarını söylerlerdi. Şairlerin, kendilerine şiir melekesi verdiklerine ve ilham et­ tiklerine inandıkları cinleri, şeytanları olurdu. Şairin, cinle­ rin ilhamlarına mazhar olduğuna inanıldığından kendisinden korkulur, hürmette kusur edilmezdi. Şairin cini bir fert ola­ rak kabul edilir ve ona bir isim verilirdi. 46 Şair, genellikle kendi cinine "halil/samiıni dost" derdi. Me­ sela el-Hutay'a'nın böyle cinden bir sahibi/arkadaşı vardı. Ferazdak da gerektiği zaman cini ile tela.kide bulunuyordu. Kuseyyir adlı şair, bir yolculuğunda yanına gelen ve kendi­ sinin karini olduğunu söyleyen bir cin vasıtasıyla şiir söy­ lemeye başladığını ifade etmektedir. 47 İslam öncesi dönemde Araplar kendisinde zeka ve soyluluk görülen insanlarda Ab-

43 Ebu"l-Ferec İsfahfuıi, XIII/314-315; Cevad Ali, XIl/290-291; Şahin, VIIl/8; Çelik, s. 325-326; Emst Zbinden, s. 97. Hz. Süleyman (as) ile çağ­ daş olan Sebe Melikesi Belkıs'ın da böyle bir evlilikten dünyaya geldiği, annesinin veya babasının cinlerden olduğu nakledilmektedir. İbnü'l-Esir, 1/76; Cevad Ali, XIl/291. 44 Ahmet Saim Kılavuz, "Cin", DİA, İstanbul 1993, VIII/9. Aynca bkz. Cevad Ali, XIl/301; Emst Zbinden, s. 97; Ali Osman Ateş, Cinler ve Büyü, s. 4446. 45 Nasr Hamid Ebü Zeyd, İlahi Hitabın Tabiatı, çev. Mehmet Emin Maşalı, Kitabiyat Yay., Ankara 2001, s. 56. 46 Nasr Hamid Ebü Zeyd, s. 57; Nihad M. Çetin, Eski Arap Şiiri, Kapı Yay., İstanbul 2011, s. 11, 63; Ali Yılmaz, "Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cin­ li) Şairler", CÜİF Dergisi VI/II, Sivas 2002, ss. 261-268, s. 263; Faruk Çiftçi, "Arap Geleneğinde Şair-Cin İlişkisi", EKEVAkademi Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 13 (Güz- 2002). ss. 315-324, s. 317; Derveze, 1/348; YediAskıArap Edebiyatının Harikaları, çev. Nurettin Ceviz ve dğr., Ankara Okulu Yay., Ankara 2004, s. 10. 47 Çetin, s. 11; Çiftçi, s. 318; Ali Yılmaz, s. 263-264.


... Arapların Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yeri

87

kar vadisinde48 ikamet eden cinlerin dokunuşunun etkisinin olduğu inancını taşırlardı. 49 Aynı şekilde kahinlerin de özel cinleri bulunduğuna ve on­ ların gökten haber çaldıklarına inanırlardı. 50 İnsanların veya özellikle kahin ve şairin cini, eski Arap putçuluğunda sık sık raiy/reiyyu/tabia diye adlandırılırdı. 51 Kaynaklarda Amr b. Luhayy'ın cininin Sümarrıe, İmru'u'l-Kays'ın Lafız b. Lahız, A'şa'nın Mishal, Ferazdak'ın Amr, Beşşar'ın Şenaknak, Ha­ san b. Sabit'in cininin adının da Beni Şeysaban olduğu belir­ tilmektedir. 52 Araplara göre putların içinde cinler bulunur, bu cinler ka­ hinlerle konuşur ve kahinlere gökte neler olup biterse haber verirlerdi. Cahiliye Arapları putların içinde bulunduklarını kabul ettikleri bu cine ise "hatif' derlerdi. 53 Ne var ki, İslami literatürde yer alan rivayetlerde cinlerin sadece kahin ve şair­ le iletişim kurması, onlara gaybdan haber getirmesi söz konu­ su değildir. Cinler aynı zamanda Mekke halkına/veya bütün insanlara da gizlice yapılan bazı faaliyetleri haber vermiştir. Rivayetlere göre, Hz. Peygamber'in (s) Medinelilerle yaptığı Akabe görüşmesini54 ve Hicret esnasında Ümmü Ma'bed'in çadırında konaklamasını55 da Mina halkına ve Mekkelilere bir cin/şeytan ihbar etmiştir. 48 Araplar, cinleri özel bir bölgede yaşayan kabileler olarak tasavvur etmiş ve cinlerin yaşadığı vadiye de "Abgar Vadisi' adını vermişlerdir. Ferahidi, II/298; İbn Manzur, IV/534; Nasr Hamid Ebü Zeyd, s. 56. 49 Ali Yılmaz, 265. 50 Derveze, I/348-349; Nasr Hamid Ebü Zeyd, s. 57; Mustafa Öztürk, Kur'ô.n-ıKerimMeô.li, Düşün Yay., İstanbul 2011, s. 785; Çiftçi, s. 317. 51 İbn al-Kalbi, Dipnot 392, s. 129; Ebu'l-Ferec İsfahani, XV/39; Cevad Ali, XI/79, XII/313; Derveze, I/348-349; Emst Zbinden, s. 98. 52 İbn al-Kalbi, s. 71; İbn Habib, s. 327; Cevad Ali, XII/210; Nasr Hamid Ebü Zeyd, s. 57; Çiftçi, s. 318; Ali Yılmaz, s. 263-264. Arap şairleri ve cinlerinin isimleri hakkında geniş bilgi için bkz. Cevad Ali, XVII/ 119-120. 53 Süheyli, I/364; Cevad Ali, XII/292, 312-313; Çağatay, s. 131; Günaltay, s. 127. 54 İbn Hişam, I/447; Süheyli, II/272; Halebi, es-Siretü'l-Halebiyye, Il/178; İbn Kayyım el-Cevziyye, III/38; İbn Kesir, el-Bidô.ye, III/200; Mübarek­ filıi, er-Rahiku'l-Mahtüm. I/120. 55 İbn Hişam, I/487; Mes'üdi, I/233; Süheyli, II/320; İbnü'l-Esir, I/277; İbn Seyyidinnas, Uyünu'l-Eser, I/249; İbn Kesir, el-Bidô.ye, III/236; İbn Kayyım el-Cevziyye, III/50.


88

Cahiliye Araplannın UlıJJıiyet Anlayışı

Tapınma Objesi Olarak Cinler

İslami literatürde cinlerin tazim ve teşıif edildiği de haber veriliyor. Cahiliye Araplarının inancına göre cinler sıradan ya­ ratıklar olmayıp çok defa Tanrı yerine koyarak taptıkları ve Tanrı'ya ait yetkilerle donatılmış sanıp sığındıkları üstün var­ lıklardır. 56 Ancak eski Arap putperestliğinde en çok ilahlara ve cinlere saygı ile birlikte yıldızlara, kahramanlara, genel bir taşa veya ağaca tapma göze çarpmaktadır. 57 Cahiliye Araplarının korku ve sığınma psikolojisi içerisin­ de (cinlerin, insanlara düşman olan ve kötülük eden, vadide yaşayan periler olduklarına inandıkları için) cinlere tapın­ maya başladıkl�dan söz edilmektedir. 58 Buna göre İslam öncesi Araplardan bir kısmı cinlere ibadet etmişler ve putlar gibi onları da Allah'ın ortakları olarak görmüşlerdir. Onlar Al­ lah ile cinler arasında bir neseb/soy bağının bulunduğunu söyler, cinlere adaklar nezreder, kurbanlar keser ve onlardan yardım dilerlerdi.59 İbn Kelbi'de geçen bir rivayete göre Huza'a'dan Mulayho­ ğulları cinlere taparlardı. 60 Arapları cinlere tapınmaya ilk da­ vet eden kişinin ise Huzaa'nın lideri Amr b. Luhayy olduğu söylenmektedir. 61 Cahiliye Arapları cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak kabul ediyor, meydana gelen pek çok olayı onların yaptığına inanıyorlardı. 62 56 57 58 59

Işık, VIII/10; Emst Zbinden, s. 98. İbn al-Kalbi, s. 24. Derveze, 1/346; Çelikkol, s. 181. İbn Mutahhar, s. 50; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübrd, IX/314 (h. no: 19136); Ali Osman Ateş, İslam'a Göre Cahiliye ve Ehl- iKitap Örf ve Adetleri, Beyan Yay., İstanbul 1996, s. 215; Macdonald; IIl/192; Emst Zbinden, s. 9899; Derveze, 1/345; Adem Apak, Ana Hatlanyla İslam Tarihi, Ensar Yay., İstanbul 2009, 1/105; Mustafa Öztürk, Kıssalann Dili, Ankara Okulu Yay., Ankara 2010, s. 115; Şahin, VIII/8; Ateş, IV/430-433. İslam önce­ si Arapların bu kültleriyle ilişkilendirilen ayetler için bkz. En'aın,6/100; Sebe',34/41; Saffat,37/158. 60 İbn al-Kalbi, s. 58; Cevad Ali, XIl/286.. 61 İbn al-Kalbi, s. 71; İbn Habib, s. 327; Fakihi, V/161; Cevad Ali, XI/78-79. 62 Şahin, VIII/8.


... Arapların Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yert

89

Kaynaklarda Arapların cinlere tapınmanın yanında melek­ lere taptığı da güçlü bir şekilde dile getirilmektedir. İslam öncesi müşrik Araplar melekleri kainatın idareci­ leri63 ve benatullah/Allah'ın kızları64 olarak görüyor, onlara kutsiyet atfediyorlardı. 65 Aynı zamanda Arapların/Kureyş'in dişi telakki ettikleri meleklere taptıklarını ve onların Allah katında kendilerine şefaatçi66 olacaklarına inandıklarını gör­ mekteyiz. 67 Kur'an'da da Necm suresinde müşrik Arapların Allah'ın üç kızı olarak telakki ettikleri Lat, Menat, Uzza gibi tanrıçalara taptıkları gerçeğine açıkça işaret edilmekte, meş­ hur üç putun ismi de Kur'an'da dişi sığasıyla geçmekte ve üçünden de ilahe/tanrıça olarak bahsedilmektedir. 68 Araplar, bu putların, meleklerin sembolleri olduklarına inanmaktay­ dılar.69 Öyle ki, Cahiliye Arapları yolculuk esnasında ıssız bir va­ diye ulaşınca, burada gecelemek istediklerinde, (bulunabile­ ceğine inandıkları cinlerin, şeytan ve diğer ruhani varlıkların zarar vermelerinden korunmak için) "Buradaki gece cinleri­ nin şerrinden bu vadinin azizine sığınmm." derlerdi. 70 Onlara göre, vadinin azizi, melekler idi. Bu nedenle cinlerden korktukları için meleklere sığınırlardı. 71 63 Nadim Macit, Şirk ve Müşrik Toplum, Damla Yay., Konya 1992, s. 91; Çelikkol, s. 180. Kur'an'a göre ise melekler Allah'ın varlığı yaratması ve kainattaki düzeni sürdürmesinde görev yapan memur varlıklardır. Ömer Özsoy-İlhami Güler, Konulanna Göre Kur'an, Fecr Yay., Ankara 2003, s. 47-48; el-Antaki, s. 93. 64 Nahl,16/57; İsra,17/40; Kehf,18/4; Enbiya,21/26; Meryem,19/87-92; Saffüt,37/149-151; Zuhruf,43/16 vb. Ayrıca bkz. İbn Mutahhar, s. 50; Cevad Ali, XI/120. 65 Cevad Ali, XI/44-45; Çelikkol, s. 180;.Apak, İslam Tarih� l/105. 66 İsra,17/57; Enbiya,21/26-28; Necm,53/19-27; Zuhruf,43/81-86. 67 İbn İshak, s. 69; İbn Hişam, 1/296, 322; İbn Mutahhar, s. 284; İbn Kesir, el-Biddye, 1/85; Cevad Ali, XI/123-125; Mevdfıdi, Ebu'l A'la, Tejhimu'l Kur'an, çev. Muhammed Han Kayani ve dğr., İnsan Yay., İstanbul 1995, VI/24-25; Cevad Ali, XIl/286. 68 Çelikkol, s. 180. 69 Mes'fıdi, 1/219, 261-262; Hitti, s. 146-148; Tevfik Fehd, "Menat", DİA, Ankara 2004, XXIX/121; Mevdfıdi, VI/24-25. 70 İbn İshak, s. 34; İbn Hişam, 1/206; İbn Sa'd, VII/139; Süheyli, 1/357; İbn Seyyidinnas, 1/80; Apak, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Kültürü, s. 167-168. 71 Çelikkol, s. '180.


90

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

Konumuzla alakalı olarak şunu da belirtelim ki Cahiliye döneminde her ne kadar cinlere perestiş edildiği söylense de putperest Arapların ilah anlamında envai çeşit heykellerin­ den ve mabutlarından cinlerin sembolü ve adını taşıyan bir­ şey edindiklerini gösteren ne Kur'anı ne de tarihi bir işaret söz konusudur.72 Hz. Peygamber'in (s) bi'seti esnasında cinler müphem ve gayr-i müşahhas ilahlar arasına girmekteydi.73 Cin-Gök Münasebeti

Araplar, cinlerin/şeytanların kahin ve şairlere ilham ver­ diğine, gökte oturma ve dinleme yerlerinin olduğuna, cinle­ rin de burada meleklerden kaptıkları bilgileri yeryüzündeki dostları şair ve kahinlere aktardıklarına, gökten haber çalıp onlara ilettiklerine inanırlardı. Bu sebeple de "cinlerin kulak hırsızlığı yapmak veya haber çalmak için göğe (atmosfere/ bulutlara) çıktıkları; fakat üzerlerine yakıcı, delici, parlak bir alev/ışın gönderilmesi suretiyle kovalandıkları ve meleklerin konuşmalarını dinlemekten men olundukları" şeklindeki an­ latıları pek çok kaynakta görmek mümkündür.74 Şeytanların kulak kabartarak meleklerden aldıkları ha­ berleri kahinlere ve sihirbazlara sızdırdıklarıyla ilgili rivayet­ ler farklı varyantlarla kaynaklarda şöyle yer almaktadır: "Allah gökte bir emrin yerine getirilmesine hükmettiği za­ man melekler, Allah'ın emirlerine boyun eğdiklerini göstere­ rek düz kayalar üzerinde hareket eden zincirlerin çıkardığı ses gibi kanatlarını çırparlar. Meleklerin kalbinden korku gidince melekler, mertebeleri daha yüce olan diğer melekle­ re derler ki: "Rabbiniz ne emretti?" Onlar da cevaben derler ki: "Hakkı emretti. O, yücedir, büyüktür." Bu sırada kulak hırsızı şeytanlar, yerden göğe kadar birbirlerinin üstünde zincirleme dizilmiş bir halde kulak hırsızlığına hazırlanmış 72 Geniş bilgi için bkz. Cevad Ali, XIl/286; Derveze, 1/346-34 7; İslamoğlu, s. 543. 73 Macdonald, III/192. 74 İbn Hişam, I/204-207; İbn Sa'd, I/167-168; İbn Mutahhar, s. 70; Sü­ heyli, 1/354; İbn Seyyidinnas, 1/117; İbn Kesir, el-Biddye, III/25-26; İbn Haldun, 1/121; Ateş, IV/410-411; Ali Osman Ateş, Cinler ve Büyü, s. s. 48-49; Tuncer, s. 89-96.


... Arapların Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yeri

91

bulunurlar. Melekler arasındaki konuşmalan en üst sırada bulunan şeytan işitir. Şeytanlar bu vaziyette iken bazı kere, meleklerin konuşmasını işiten en üstteki şeytana bir ateş parçası yetişip, altındaki şeytana o haberi ulaştıramadan o şeytanı yakar. Bazı kere de ateş o şeytanı yakalamadan, ha­ beri bir sonraki şeytana ulaştırır, o da altındakine ulaştırır. Böylece haber yeryüzüne ulaşır, sihirbazların ve kahinlerin ağzına düşer. Onlar da bu haberin yanına yüz yalan katarak insanlara söylerler. Nihayet o ilahi emir yeryüzünde meyda­ na gelir ve böylece de sihirbaz veya kahinin söylediği doğru çıkmış olur. Onlardan bu haberi işiten taraftarlan da derler ki: "Nasıl, bunlar vaktiyle şöyle şöyle olacak diye bize haber vermemişler miydi? Gördünüz ya, kahinin, sihirbazın, gökten işitildiğini söylediği sözün gerçek olduğu ortaya çıktı. "75 Cinlerin semanın/Allah'ın sırlarına nasıl vakıf olduklarını gösteren başka bir rivayet ise şöyledir: "Bir gece Rasulullah ile birlikte bir grup sahabe oturuyordu. O sırada bir yıldız kaydı ve ışığı göründü. Rasulullah: "Cahiliye döneminde şu akan yıldızı (ağma, şahap) gördüğünüz zaman ne diyordu­ nuz?" diye sordu. Sahabe: "Ya büyük bir şahsiyet/bir alim doğuyor, ya da büyük bir şahsiyet ölüyor, ya da birisi kral oluyor." diye cevaplayınca Rasulullah: "Öyle değil. Yıldızlar, kimsenin ölümü veya doğumu üzerine akıtılmaz. Allah Tea­ la bir şeyin olmasına hükmettiği zaman, hameletü'l-arş/arşı sırtında taşıyan melekler onu tesbih ve tenzih ederler. Sonra onların altında bulunan gök sakinleri tesbihe başlarlar. Son­ ra, onlardan daha aşağıda bulunan varlıklar da tesbih eder­ ler. Bu böyle devam eder. Tesbih etme işi nihayet en yakın sema/dünya semasında bulunanlara kadar ulaşır. Dünya se­ masında/altıncı semada bulunan melekler kendilerinden ön­ ceki/yedinci semada bulunan meleklere "Rabbimiz ne dedi/ hükmetti?" diye sorarlar. Yedinci semada bulunanlar onlara 75 Buhari, Tefsir Hicr (h. no: 4332]; Buhari, Tefsir Sebe' (h. no: 4426); Müs­ liın, Selam 34 (h. no: 4134, 4135]; İbn-i Mace, Mukaddime (h. no: 190). Aynca bkz. Fesevi, el-Ma'rife ve't-Tôıih, IIl/385; İbn Kesir, el-Bidô.ye, 1/72, III/25-26. Bazı hadislerde meleklerin bulutlara indiği, olayın bulut­ larda cereyan ettiği rivayet edilir. Buhari, Bed'u'l-Halk 6 (h. no: 2971].


92

Cahiliye Araplannın Uliıhiyet Anlayışı

rablerinin ne dediğini haber verirler. _Ondan sonra her sema­ dakiler bir üstte bulunandan haber alır. Böylece o haber dün­ ya semasındakilere kadar ulaşmış olur. Şeytanlar da kulak hırsızlığı yaparak bu haberlerden bir kısmını kaparlar. Böyle öğrendiklerini insanlar arasındaki dostlarına ulaştırırlar. O getirdikleri haber aslında doğrudur. Fakat dostları o haberi değiştirir ve ona başka şeyler katarlar. Halka anlatılanların bir kısmı doğru bir kısmı yalandır. Bu iş böyle devam eder­ ken, cinler bu meteorlarla taşlanırlar. 76

I

' I'

Cahiliyede cinler, yukarıdaki rivayetlerde bahsedilen yol ve yöntemle semanın haberlerine muttali oluyorlardı. Yaygın anlayışa göre o zamana kadar şeytanların göklere çıkıp bil­ gi hırsızlığı yapmaları engellenmemişti. Hz. Muhammed (s), peygamber olarak gönderilince, sema muhafaza altına alın­ dı ve şeytanlar/cinler gözetilmeye başlandı. İslam'dan önce göklerden haber alabildiğine ve şairlere, kahinlere bilgi kay­ naklığı yaptığına inanılan cinlerin, İslam'dan sonra göklere yaklaşamadıkları, böyle bir teşebbüs durumunda bir alev topu (şihab) tarafından uzaklaştırıldıkları ve yakıldıkları, Hz. Peygamber'in (s) tebliğ işine müdahale etmek ve söyledikleri konusunda insanları şüpheye düşürmekten engellendiği söy­ lenmektedir. 77 Hz. Süleyman'ın Emrinde Çalışan Cinler

Hiç şüphesiz bazı kıssalar Arap coğrafyasında çok iyi bilin­ mekteydi. Bu türe, Arap şiirine de konu olmuş, Ad, Semfıd ve cinler ile Hz. Süleyman'ın (as) kıssaları örnek gösterilebilir.78 Arap şiirinde ve özellikle de Nabiğa'nın şiirinde Hz. Süleyman (as) kıssasında cinlere ait tablolara ve cinlerin tabiatüstü 76 Tirmlzi, Tefsir Sebe' (h. no: 3148); Müslim, Selam 34 (h. no: 4136); Müs­ nedü Ahmed b. Hanbel, I/218 (h. no: 1883). Aynca bkz. İbn İshak, s. 35; İbn Hişam, 1/207; Süheyli, 1/358; İbn Seyyidinnas, 1/81. 77 İbn İshak, s. 34-35; İbn Hişam, 1/204-207; İbn Sa'd, 1/167-168; Süheyli, 1/354; İbn Seyyidinnas, 1/79-80; İbn Kesir, el-Biddye, III/25-26; Haleful­ lah, s. 92; Düzgün, s. 13-14; Ali Osman Ateş, Cinler ve Büyü, s. 50-52, 64-69. Nitekim yıldızların sadece "dünya semasını/en yakın göğü süsle­ mek, şeytanları kovmak ve insanlara yol göstermek" için yaratıldığı söy­ lenmektedir. Taberi, Tefsir, XXIIl/508; Zemahşeri, VIl/153. 78 Halefullah, s. 266.


... Araplann Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yeri

93

güçleri olduğu hakkındaki tasavvurlara rastlamaktayız.79 Bu cümleden olarak: Araplar, cinlerin Süleyman'ın emrine girişinden ve ona yaptıkları büyük işlerden, olağanüstü güçlerden habersiz değildi. Bundan, ağızdan gelen rivayetler vasıtasıyla haber­ dar olmaları ve bu rivayetlerin gerçek olduğuna inanmaları, zihinlerinde iyice yerleşmiş olması muhtemeldir. Dolayısıyla Süleyman'ın cinlerinin Tedml.ir (Palmyra)'un büyük binaları­ nı yaptıkları, İstahar ve Kudüs gibi şehirleri inşa ettikleri şek­ linde anlayışı içeren birtakım cahili şiirler rivayet edilmiştir.80 Şiirlerin sağlıklı olup olmadığı bir tarafa; önemli olan Arapla­ rın cinler hakkındaki, onların büyük binalar yapabilecek ola­ ğanüstü güçlere sahip olduğu şeklindeki inançlarıdır.81 İslam tarihinin temel kaynağı Kur'an'da da Hz. Süley­ man'ın (as) risaletinden ve tevhit mücadelesinden, karıncalar­ la, kuşlarla, Hüdhüd'le konuştuğundan, cinlerin/ şeytanların ve rüzgarlı gemilerin onun emrine verildiğinden bahsedilmek­ tedir.82 Yaygın inanışa göre her peygamberin mucizesi olduğu gibi hiç şüphesiz bunlar -da Hz. Süleyman'a verilmiş birer muci­ zeydi. Allah Teala mucize olarak bazı şeytanları ve cinleri Hz. Süleyman'ın (as) emrine verdiği gibi, onları nerede ve nasıl istihdam edeceği bilgisini de ona vermişti. Hz. Süleyman (as) onları dalgıçlık (denizden çeşitli cevherlerin çıkarılmasında kullanmak maksadıyla), inşaatçılık, heykeltıraşlık, bakırcılık vb. alanlarda istihdam etmiştir.83 Bu da cinlerin zeka, maha79 Halefullah, s. 304; Emst Zbinden, s. 103. 80 Sa'lebi, Ebü İshak Ahmed b. Muhammed en-Nisabüıi, Kasasu'l-Enbiyd el-Müsemma Ardisu'l-Mecdlis, Daru'l-Kütübi'l-İlmiye, Beynıt 1994, s. 302; İbn Kesir, Kasasu'l-Enbiyd, s. 526, 539; Cevad Ali, V/78-79; Hale­ fullah, s. 82, 90; Esed, s. 660-661. 81 Derveze, l/349. 82 Sad,38/30-40; Neml,27/ 15-44; Sebe,34/10-14; Enbiyii,21/78-82; Baka­ ra,2/102. 83 Kur'an Yolu, Hayrettin Karaman ve dğr., DİB Yay., Ankara 2003, III/588. Ayrıca bkz. Taberi, Tdrih, I/295; İbn Mutahhar, s'. 157; Sa'lebi, s. 304; İbnü'l-Esir, I/75-79; İbn Kesir, el-Biddye, Il/23, Kasasu'l-Enbiyd, s. 539540; Osman Karadeniz, İlim ve Din Açısından Mucize, Marifet Yay., İstan­ bul 1999, s. 213.


94

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

ret ve kuvvete ihtiyaç duyulan bazı zor ve meşakkatli işleri gerçekleştirdiklerini göstermektedir. 84 Burada Hz. Süleyman (as) kıssasıyla ilintili olarak cinlerin gaybı bilip bilmemesiyle ilgili haberlere de değirımek durumun­ dayız. Bu mesele daha çok Hz. Süleyman'ın (as) ölümüyle ilgili anlatılar içerisinde yer almaktadır. Bu anlatılara göre Hz. Sü­ leyman, sarayında asasına dayanmış bir şekilde öldü ve bir süre hiç kimse öldqğünün farkına varmadı. Onun için çalış­ makla görevlendirilmiş olan cinler de kendilerine yüklenmiş olan ağır görevleri yapmaya devam etti. Fakat sonra bir kurt Hz. Süleyman'ın asasını kemirmeye başladı ve desteksiz kalan vücudu yere yığıldı. Durum böyle olunca insanlar da anladılar ki, gayb hususunda cinler yalan söylüyor. Eğer gaybı/ gelece­ ği bilselerdi, Süleyman'ın (as) ölümünü de bilirlerdi ve bir yıl boyunca ağır ve zahmetli işlerde çalışmazlardı. 85 Böylece daha önceden Hz. Süleyman'ın (as): "Allahım, cinlerin gaybı bilme­ diklerini insanlar öğrensinler diye benim ölümümü cinlerden gizle!" şeklindeki duası da kabul edilmiş oldu. 86 Cinler insana özgü niteliklere ve fıziksel yapıya sahip olma­ dıklarından, yer ile gökyüzünü birbirinden ayıran sınırları geç­ me, dolayısıyla da gaybdan haber verme ve gizli olanı bilme gü­ cüne sahiptile�. Cinin gökten kulak hırsızlığı ile elde edebildiği bu özel bilgiye, birtakım özel kişiler, cinle bağlantı kurmak su­ retiyle sahip olabiliyorlardı. 87 Dolayısıyla Kur'an, Hz. Süleyman (as) ile ilgili hadiseleri anlatırken, aslında Hz. Muhammed'in peygamberlik döneminde, Arap Yarımadasında yaygın olan "cinlerin semadaki haberleri bildikleri, gayba muttali oldukları ve bu bilgileri falcılar ile kahinlere ilka ettikleri" biçiminde Ca­ hiliye düşüncesi ile savaşmayı amaçlamış, onların asla gaybı bil(e)meyeceğini açık bir şekilde haber vermiştir. 88 84 Tuncer, s. 65; Kılavuz, VIII/8. 85 Sebe',34/14; Taberi, Tarih, 1/295-296, Tefsir, XX/372-373; Sa'lebi, 326328; İbnü'l-Esir, 1/79-80; İbn Kesir, el-Bidaye, II/37-38, Kasasu'l-En­ biyd, s. 545-546; Esed, s. 873-874. 86 Taberi, Tarih, 1/296, Tefsfr, XX/372; Sa'lebi, s. 327; İbnü'l-Esir, 1/79; İbn Kesir, el-Biddye, II/37, Kasasu'l-Enbiyd, s. 545-546. 87 Nasr Hamid Ebü Zeyd, s. 56-63. 88 Halefullah, s. 87, 91.


... Arapların Düşünce Dünyasında Cin ve Şeytanın Yeri

95

Şeytan/Cin Çarpması

Araplar arasında cinlerle ilgili nice kıssalar, hikayeler ve tuhaf hadiseler anlatılmaktadır. Cahiliye döneminde insana cin isabet edip insanın aklının karıştığı inancı da bu yaygın anlatılar içerisinde yer alıyordu. Onlar şeytanın insanı çarpıp yere yıkacağını sanıyorlardı. Cahiliye Araplarının bu inanç­ larının Kur'an'daki tezahürü olarak ise Bakara,2/275. ayeti gösterilmektedir. Bu telakkiye göre, söz konusu ayetteki "ye­ tehabbetuhu'ş-şeytanu mine'l-mess" ifadesi Arapların hurafe­ ye dayalı inançları üzerine varid olmuştur. Ayetteki "tahab­ beta" fiili rastgele, düzensiz vurmak ve yere yıkmak anlamına geliyor. "Mess" ise "cin dokunması" demektir. Araplar cinlen­ ıniş adama "melmüs/memsüs/masüs"; 89 cinler tarafından üzerinde hakimiyet kurulmuş, cin çarpmasının en üst dere­ cesine sahip bir insana da "mecnun" derlerdi. 90 Değerlendirme ve Sonuç

İslam düşüncesinde cinlerin ontolojik mahiyetlerinden, var olup olmadıklarından çok, nitelikleri ve insanlarla ilişkisi daima tartışma konusu olmuştur. Bu çalışmada cinlere ilişkin, İslaıni literatürde İslam ön­ cesi Araplara nispet edilen inanç ve tasavvurları resmetme­ ye çalıştık. Lakin bu anlatıların gerçeği ifade etmediğini veya yanlış anlc:ı.şıldığını düşünmekteyiz. Cinler, genellikle mümin-kafir kategorisi içerisinde insa­ na benzeyen varlıklar olarak telakki edilmiş olup çeşitli şekil ve surete girmeye ve zor işleri yapmaya muktedir yaratıklar olarak görülmüşlerdir. Ancak Kur'an'ın cinlerle ilgili anlatım­ larının, farklı coğrafyalarda yaygın folklorik efsanelerle karış89 Zemahşeri, I/244; İbn Manzur, VI/217; Zebidi, s. 4137, 4811; Haleful­ lah, s. 90; Fethi Ahmet Polat, İslam Tefsir Geleneğinde Akılcı Söyleme Yöneltilen Eleştiriler, İz Yay.. İstanbul 2007, s. 429; Derveze, 1/349. Bu hususta cinlerin ins'anlara herhangi bir yaptmm gücünün olmadığını sa­ vunan Zemahşeri, Arap ileri gelenleıinden bazılannın cin ya da gulyabani çarpması şeklindeki inançları.na atıfta bulunarak bunların aslında hayal mahsulü şeyler olduğunu söyler. Zemahşeri, II/ 135; Polat, s. 428. 90 Sealibi. s. 529; Bitti. s. 146.


96

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

tmlarak mitolojik bir anlatıma dönüştürüldüğünü müşahede etmekteyiz. Cin taifesinin Kur'an dinleme işi, maalesef sonraki süreçte ruhsal varlıklarla ilgili bir inanca dönüşmüş, ardından da yü­ celtmeci bir peygamber tasavvurunun etkisiyle Hz. Peygam­ ber'in (s) insanların ve cinlerin peygamberi olduğu düşüncesi­ ni beslemiştir. Oysa beşer bir peygamberin, ruhani varlıklara vahyi tebliğ ettiği yönündeki inancın Kur'ani temellerini bul­ mak mümkün görünmemektedir. ' Kanaatimize göre cin terimi, Kur'an'da ve nüzul dönemin­ de totemi/kabile sembolü can/cin diye bilinen ve tanınan halkları göstermek için kullanılmaktadır. Siyer ve tarih kay­ naklarında cinlerin isim ve kabilelerine, oturdukları mekana, fiziksel ve sosyal yapılarına ilişkin bütün ifade ve değerlendir­ meler, aslında Taif şehri (Kays Aylan-Hevazin-Sakif) ve Ahlaf , kabileleriyle Mekke ile Necid arasında yer alan geniş sahada ve güneyde Yemen'e kadar uzanan bölgelerde yayılmış bir şe­ kilde varlıklarını sürdüren aynı soydan gelen bazı kabile ve üyelerini tasvir ve tavsif etmektedir. Nitekim biz, söz konusu cinlerin ruhani varlıklar olup ol­ madıkları meselesini "Cinlere İlişkin Anlatımların Kur'an-Si­ yer Münasebeti Bağlamında Değerlendirilmesi" adlı yayıma hazır çalışmamızda değişik açılardan geniş bir şekilde ele alıp incelemekteyiz. Aynı çalışmada İslam öncesi Arapların/ putperestlerin cin anlayışları ile Kur'an'ın cin tasavvuru ara­ sında bir ilişkinin var olup olmadığını tartışmakta, cinlerin Hz. Süleyman'ın (as) buyruğu altında çalışması, Hz. Peygam­ ber'den (s) Kur'an dinlemeleri gibi hususlara ilişkin anlatıla­ rın Kur'an-Siyer münasebeti açısından kritiğini yapmaktayız.


İSLAM ÖNCESİ ARAP DÜŞÜNCESİNDE DİN VE DİN ADAMI ALGISI

M. Hanefi PALABMK'

Böylesine önemli bir konuyu gündeme getirdikleri için, il­ gililere, bilhassa Mahfuz Bey'e ve diğer emeği geçenlere teşek­ kür ederim. Aynca davet edilmemden dolayı da... Öncelikle başlığımdaki meselenin yani Araplardaki din adamlığının, iki açıdan toplantının gündemine getirilmiş ol­ ması gerektiğini düşünmekteyim: Birincisi Kur'an-ı Kerim'de ilgili konularda çok sayıda ayetin yer alması; ı ikincisi de İs­ lam öncesi dönemde Araplarda "din adamı" veya "din adamlı­ ğı kurumu"nun olup olmadığının aydınlatılması. Konumun ikinci kısmı olan İslam öncesi dönem Arapların­ daki din adamlığını, onların dinleri yani putperestlik geleneği içinde takip etmeye çalışacağım. Putperestlik, kahinlik, ha­ kemlik ile sosyal, siyasal ve iktisadi yapının gerektirdiği olu­ şumlar da, "din adamı"nın ve "din adamlığı" kurumunun or­ taya çıkışında etkili olmalıdırlar. Böyle şahıs ve kurumlar ile sosyal hayatın yapı ve mahiyetini, ilgili görev ve kavramlar açı­ sından ele almaya gayret edeceğim. Fakat meselenin sondan başa doğru gelinerek ele alınması, yani Kur'an'ın meseleyi ele alışından, gerekçelerinden ve asıl önemlisi bu ele alışların mü­ minler topluluklarına verdikleri mesajlar, emirler. ve yüklediği sorumluluklar açısından irdelenmesi mümkün olduğu gibi, • 1

1

\ 1

Prof. Dr., Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Tarihi ve Sanat­ lan Bölümü, İslam Tarihi ABD. 25240, Erzurum, Türkiye (e-mail: hane­ fim@atauni.edu.tr, hanefim@yahoo.com). Kur"an'da mezkur konuda ayetlerin bulunduğu malumdur. Bu konuda yani Kur·an ayetlerinde yer alan din adamlarına atıflar konusunda önem­ li ve çok geçmiş kalmış bir çalışmadan bahsetmek borcumuzdur. İbra­ him H. Karslı'nın Kutsal Kitaplara Göre Din Adamı (Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara 2010) başlıklı bu eseri, tefsir alanında yazılmış olup, mez­ kur konularda klasik ve çağdaş tefsirleri değerlendirmektedir. Bu eser, tebliğimizde de ilgili konular için bolca kullanılınıştır.


98

Cahiliye Araplarının Ulılhiyet Anlayışı

doğrudan Mekke ve Medine'nin putperest halkı ve Ehl-i Kitap sosyal olgularından yola çıkılarak incelenmesinin de mümkün olduğunu düşünmekteyim. Kur'an'ın bu meseleye el atmasın­ dan dolayı, birinci yolu seçmeyi doğru görmekle beraber; ben­ den beklenen ve özetle vermem gereken cihet ikinci yol olduğu için, bunu tercih etmek durumunda olduğumu söylemeliyim. Burada maksadım Arapların dinleri hakkında bilgi vermek değildir. Ancak sadece din adamlarının varlığı ve fonksiyon­ larını açığa çıkardıkları oranda, onların dinleriyle ilgili konu­ lara -ilgili yerlerde tekrara düşmeyi de göze alarak- mecburen temas edeceğimi ifade etmek istiyorum. Ayrıca bu bağlamda çalışmanın, Cevad Ali'nin eserinin ilgili kısımları üzerine bina edildiğini de belirtmek istiyorum. Giriş

Öncelikle konumuzu ilgilendiren kavramlara ve bizi ilgi­ lendiren cihetleriyle oluşum, süreç ve sonuçlarına kısmen bakınak istiyorum. Dinlerin tümünde, din adamlığı hususunda ortak olan cihetin, farklı bakımlardan olsa da, "aracılık" olgusu olduğu görülmektedir. Kur'an'ın bu "aracılık" rolüne, "aracı", "kurta­ rıcı", "şefaatçi", "baba", "oğul" vb. kavramlar açısından dahil hiçbir türlü yer ve onay vermediği bir gerçektir. Kur'an'ın bu vurgusu ve çeşitli din mensupları üzerinden sunduğu örnek­ lemelerin sebebi bence, bu tür eğilim ve sapmaların, diğer kültürlerde olduğu gibi, İslam toplumlarında da her zaman görülebilme ihtimalidir. Çünkü kültürel, psikolojik ve sosyo­ lojik şartların, geçmiş geleneklerde meydana getirdiği değiş­ me ve gelişmelerin benzerlerini, İslam toplumunun yaşama­ yacağını, toplumsal değişim2 ilkesi açısından hiç kimsenin garanti edemeyeceği açıktır. 3 2

3

Toplumsal değişme, ekonomi, siyaset, eğitim, aile, kültür ve inançlar gibi toplum yapısının temel alanlarında var olan ilişkilerde ortaya çıkan fark­ lılıklar olarak tanımlarımaktadır. Hatice Yeşildal, "Toplumsal Değişme", Sosyoloji-[, Ed. F. Ayşın Koçak Turhanoğlu, Anadolu Üniv. Yay, Eskişehir 2012, s. 35. Ayrıca toplumsal değişmeyi etkileyen faktörler ve toplumsal değişme kuramları için bkz. s. 35-45. Bkz. Karslı, s. 12, 36.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

99

Din adamı, "Mesleği dinle ilgili işler olan kimse", 4 veya "mensup olduğu dinin emirlerini doğru anlayıp anlatacak ölçüde kültürlü, amel sahibi din alimi", 5 veya "herhangi bir organize dinde, çeşitli dini görevleri yerine getiren kişi veya dini ayinlerin yönetilmesi işlerini vazife edinmiş ve bu konuda bilgili kişi"6 olarak tarif edilmektedir. Klasik ve çağdaş resmi ve sivil ilahiyat literatüründe kullanılmayan böyle bir tabir, muhtemelen Batı dillerindeki kullanımının karşılığı olarak günümüzde popüler ortamlarda, bilhassa başta cami-mescit görevlilerini kastederek imam ve müezzin olmak üzere müftü ve vaizler için ve nadiren de ilahiyatçılar için kullanılmak­ tadır. Tüm bu görevliler, gerçekten dini faaliyetleri yürüten görevlilerdir, ancak bunlardan hiçbirinin ilk başlarda resmi ve kurumsal bir içerik taşıdığını söyleyemeyiz. Karslı, din adamlığıyla (priesthood) ilgili değişik tariflerin ortak birtakım özelliklere sahip olsalar da, kimi zaman farklı . unsurları da içerdiğini özetle şöyle anlatır: 1. Kadim dini geleneklerde din adamı; tapınak ve Tanrı buyruğu gibi kutsal kabul edilen fenomenlerdendir. Bu kabul, varlığın; kutsal (sacred) ve din dışı (profan) şek­ lindeki ikili ayırıma tabi tutulmasından kaynaklanmak­ tadır. Buna göre, tabiatüstü dünya ile gündelik hayatın birbirine girdiği şahıslar, yerler ve objeler, kutsal olarak nitelendirilmesi nedeniyle din adamı sınıfı kutsal olgu­ lardan sayılmaktadır. 2. Din adamı, fizik dünya ile metafizik dünya arasında, sınırda duran aracı konumundadır. Dini ayinleri yö­ netir ve tanrılarla iletişim kurar ve birtakım tabiatüstü kuvvetlerden de istifade etmeye çalışır. İnsanın önünde kutsal güçleri; kutsal güçlerin önünde de insanı temsil eder. Tanrı'nın hizmetçisi olarak, dini ayinleri yönetme, kutsal geleneği muhafaza etme fonksiyonlarını yerine 4 5 6

Hasan Eren vdd., Türkçe Sözlük, TDK Yay., Ankara 1988, s. I. 378. Nevin Kardaş vdd., Örnekleriyle 1ürkçe Sözlük, MEB Yay., İstanbul 2000, s. I, 667. http://tr.wikipedia.org/wiki/Din_adam%C4%Bl (20.02.2013).


100

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

getirir. İnsanın hizmetçisi olarak da, onların tapınmala­ rı, yakanşlan ve takdimeleıini tanrılara sunar. Böylece o, insanlar için bu dünya ile öte dünya arasında aracı olarak devreye girer ve ruhlarla iletişimi sağlar. 3. Din adamında temel olan şey, ayin usullerine disiplinli bir şekilde riayet etmektir. Bunun için aldığı eğitimin rolü, ayinin icra edilmesi için aranan özellik ve kabili­ yetieri geliştirmektir. Zira ancak bu şekilde, asli görevi olan ayin yöneticiliğini yerine getirebilecektir. 4. Antik dünyada dini yapılanmanın yerel özellikler taşı­ ması, hem geleneğin korunması hem de bu yerelliklerin kuşaktan kuşağa iletilmesinde etkili olan "sözlü akta­ nm"ın muhafazası, din adamı sınıfının yaygınlaşması ve gelişmesinde etkili olmuştur. 5. Din adamlarının diğer bir özelliği de, mistik eğilimlere sahip olmalarıdır. Burada insanın yalnız ruhuyla değer kazandığına, bedenin geçici, ruhun kalıcı ve ölümsüz olduğuna inanılmaktadır. 6. Din adamının bir diğer özelliği, sıradan insanlardan farklı olarak, olağanüstü, esrarlı bir güce sahip olduğu­ na inanılmasıdır. İlkel zamanlarda bu güç, ona, kutsal işler yapma imkanı veriyordu. 7. Din adamının bir başka özelliği de, kurban takdimesin­ de bulunmasıdır. Dinler tarihinde bu fül daima onunla anılmıştır. Hatta bazı dinsel geleneklerde onsuz kurban takdimesinde bulunmak, ölümü gerektirecek bir günah olarak kabul edilmiştir. 8. Din adamı, bazen kehanet sanatını icra eder. Fakat bu, onun asli ve belirleyici görevi değildir. 9. Din adamı, kutsal metinleri ve ilahi iradeyi yorumlayan kimsedir. 7 Karslı'nın genel tariflerinden benim konuma uyanın, daha çok ilk maddelerde kendisini gösterdiğini düşünmekteyim. Bu durumu aşağıdaki rivayetlerde de göstermeye çalışacağım. 7

Bkz. Karslı, s. 28-29, 41.


�ONYA

... Arap Düşüncesinde Din ve Din Ad.iki-�{ i<ÜiÜPHANESI MÜDÜRLÜĞÜ

101

İlkel bir putperestlik olan Arapların dininin yapı ve özel­ likleri incelenince, ileride de ifade edileceği üzere, bünyesin­ de animistik ve naturalistik unsurların, bazen tekil ve bazen de birlikte yer aldığı görülecektir. Buna göre animizmin8 cali olduğu toplumlarda insanlar, aşağıda Cahiliye toplumunda­ ki örneklerde de görüleceği gibi, "kahinler"in, "büyücüler"in veya "şamanlar"ın "iyi" ve "kötü" ruhlarla temasa geçtiğini, "iyi ruh"lardan gelen hayrı çekebilecek, "kötü ruh"lardan kay­ naklanan şerli de etkisiz hale getirebilecek üstün bir yaratı­ lışa sahip olduklarını kabul ediyorlardı. Onlar, bu yetenek­ lerini, ata ve akraba ruhlarından miras almışlardır. Çünkü ölen kahin, büyücü ve şamanların ruhları, kendi yakınlarına yardım etmekte ve böylece canlılar aleminde tasarrufa devam etmektedir. 9 Naturalist 10 dinlerde görülen aracılık fıkıinin yanında, in­ sanın metafızik alem karşısında kendini konumlandırma tar­ zı da, din adamlığı kurumunu doğurmuştur. Çünkü herkesin metafizik alemle iletişim kurma konusunda aynı yetenek ve yeterlilikte olmadığı, aksine bazılarının yaratılış itibarıyla bu 8

Animizm, ruhun, hem iç yaşayışın ve nemde biyolojik hayatın ana ilkesi olduğunu kabul eden görüştür. Buna göre ruh, bedenin serpilip gelişme­ sinde her şeye can veren bir hayat ilkesidir. Animizm görüşünde doğanın ve doğa güçlerinin birer ruha sahip olduğuna inanılır. Bu ruh, hareket ettiren ve yaşatan bir güç olarak, insan ve hayvanların olduğu kadar, ev­ rendeki tüm nesnelerin de davranış ve hareketlerini belirler. Düşüncenin ve biyolojik hayatın ilkesinin bir ve aynı ruhtan geldiğini savunan teoriye de animizm adı verilir. Tabiattaki her şeyin insanınkine benzer ruhlara sahip olduğuna ve onların insan iradesine benzer ruhlar tarafından yö­ netildiğine inanan İlkel toplulukların inancı için de bu terim kullanılır. 9 Bkz. Ömer Rıza Doğrul, Yer Yüzündeki Dinler Talihi, 2. baskı, byy. 1958, s. 24; Günay Tümer-Abdurrahman Küçük, Dinler Talihi, 2. baskı, Anka­ ra 1993, s. 50; Saadettin Buluç, "Şaman", İA, İstanbul 1970, s. XI, 310; Şinasi Gündüz, Din ve İnanç Sözlüğü, Vadi Yay., Ankara 1998, s. 351; Mircea Elieda, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Talihi HII, çev. Ali Berktay, Kabalcı Yay., İstanbul 2003, s. III, 19-23; Karslı, s. 31. 10 Natüralizm, tabiatı tek gerçekiik, bilgi ve değer kaynağı olarak kabul eden ve insan zihnini doğal kavramlarla izah eden sistemlerin genel adıdır. Başka bir ifadeyle Natüralizm, felsefe, ilim, ahlak ve sanattaki her çeşit yorumu tabiat ve tabiat ilkelerine göre yapan, bütün fizik ve metafizik gerçekleri tabiata ve maddeye indirgemeye çalışan bir doktrindir. Bunlara göre, gerek hayatta, gerek hayatın ötesinde olup ta tabiata indirgeneme­ yen hiçbir şey yoktur. Tabiatın dışında, varlığı ve eşyayı açıklamak için kullanılabilecek aşkın (müteal, transcendant) bir ilke de mevcut değildir.


102

Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

anlamda üstün bir kapasiteye ve ruhsal bir donanıma sahip oldukları kabul ediliyordu. Bu bağlamda ilkel inançlarda kar­ şılaşılan "mana" (üstün yetenek) sahibi kimselerin (kahin, büyücü ve şaman) de, ruhi dünyanın kendisine yansıdığı şa­ hıslar olduğuna inanılmaktadır. Bunlar, insanlarla tanrılar arasında aracılar ve kendi halkları adına tanrısal nizamın ko­ ruyucuları olup toplumsal faaliyetlerde önemli bir etkinliğe sahiptirler. Hangi sebeplerle oluşursa oluşsun din adamlığını kabul edilebileceğimiz şahıslar (kahin, büyücü ve şaman), yaşa­ yan-yaşamayan, ilahi-beşeri kökenli birçok kutsal geleneğin önemli bir unsurunu oluşturmaktadır. Bu açıdan din adam­ ları, Tanrı veya tanrıların hizmetine giren, insanlarla onlar arasında aracılar olarak hareket eden kimselerdir. Mısır, Ba­ bil ve Çin medeniyetlerinde dini lider olarak kabul edilen kral­ lar, kahinler, büyücüler, şamanlar, kamlar ve brahmanların da benzer özelliklere sahip oldukları anlaşılmaktadır. 11 Cahiliye Devrinde Ehl-i Kitap Din Adamlığı

Müşriklerin Hz. Peygamber'le yaptıkları bazı pazarlıklar­ dan ve Kur'an'ın ilgili bahislerinden çok açık bir şekilde an­ laşılmaktadır ki, Ehl-i Kitap din adamlarının, zahidlerinin ve dini geleneklerinin Araplara fazlaca tesiri olmuştur. Bu bağ­ lamda Karslı, Arapların Ehl-i Kitabla olan ilişkisi hakkında şu hususlara temas etmektedir: Dinlerin tarihi seyri ve kaderi, din adamlarının konum ve fonksi­ yonlarıyla oldukça yakın bir ilişki içerisindedir. Çünkü onlar dini geleneğin oluşmasının öncüleridirler. Başka bir anlatımla teoloji, metafizik, ahlak ve diğer alanlarda dini tefekkürün inşa edicile­ ridirler. Aynı zamanda eğitim ve öğretim yoluyla, dini entelektüel birikimin sonraki kuşaklara taşıyıcılarıdırlar. Kutsal metirılerin bulunduğu her yerde bu durum söz konusudur. Onların yorum­ larıması, içerik ve manalarının öğretilmesi, uygulatmalarının ger­ çekleştirilmesi, din bilginlerinin temel sorumlulukları arasında yer almaktadır.12 11 Bkz. Karslı, s. 34-35. 12 Karslı, s. 16-17.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

103

Mekke'de Ehl-i Kitabın çoğunluğunu Hıristiyanlar oluş­ turmakla beraber, Arap Yarımadasının dört bir köşesirıde ferden veya küçük gruplar hal.inde ve birbiriyle dayanışma içerisirıde yaşayan.Yahudiler de vardı. Bu irısanları, "Mek­ ke'de her yıl kurulan panayırlarda, bilhassa 'Ukaz'da sadece ticari mallar satarken değil, aynı zamanda saklanmış veya kaybolmuş şeylerin nerede olduklarını keşfedip bilen yahut istikbali okuyan kahini.er, bol para kazanan irısanlar olarak da görmek mümkün oluyordu. Onlar Ehl-i Kitap bir ulus ola­ rak, okuma-yazmadan nasibini alamamış, gönlü saf bedeviler üzerinde özel bir nüfuz ve itibar kazanmış durumdaydılar." 13 Mekke'de yaşayan söz konusu kimselerin, en azından bir kıs­ mının, kültür ve dirısel bilgide, yine manevi ve ruhi gerçekleri algılamada, üstün bir yere sahip oldukları anlaşılmaktadır. "Onlar, Kur'an'ın Allah'tan olup olmadığı vb. konularda, da­ nışmaya ehliyetli ve şahit olarak gösterilebilecek konumda bulunuyorlardı. Bunlar Mekke ortamında yalnız kalan kim­ seler değildi. Aksirıe, Arapların ya da Mekke ehlinin güven ve itimadını kazanmış; dirıi ve dünyevi hususlarda soru sorula­ cak konumda kimselerdi." "Yirıe onların ilahi bir kitaba sahip olmalarından, peygamberlerle, daha önce yaşamış uluslarla ilişkilerinden kaynaklanan dirıi ve bilimsel konumları, kendi­ lerine, çevrede bir saygınlık kazandırmış ve ileri düzeyde bir etkinlik sağlamıştır." 14 Ben Kur'an'ın, onların irıkarcı ve şüp­ heci tutumlarına, düşmanlıklarına ve dost tutulmamalarına yaptığı vurgulu tenkitleriyle, aynı zamanda onların bu nüfuz ve itibarlarını kırmak istediğini de düşünmekteyim. "Kur'an'ın Yahudi dirı adamlarıyla ilgili olarak kullandığı kavramlar, genel olarak değerlendirildiğirıde, bunların "pey­ gamberler tarihi ve Tevrat'ın bilgisirıde derinleşmek" ortak paydasında buluştukları görülecektir. Bu açıdan bakıldığın­ da, "İsrailoğulları bilgirıleri" ve "zikir ehli" tabirlerinirı, şahit­ liklerine başvurulan yetkili kimseleri ifade etmek üzere, Mek­ ki sürelerde olumlu bir muhteva ve çağrışımla yer almaları 13 Karslı, s. 89-90. 14 Karslı, s. 91-94.


Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

104

dikkat çekmektedir. "Rabbani" ve "ahbar" kelimeleri ise, Ya­ hudilerle ilişkilerin iyice gerginleştiği Medine döneminde nazil olan sürelerde, dolayısıyla ağır eleştirilerin kendilerine yönel­ tildiği siyak-sibaklarda yer almaktadır (Aı-i 'İmran, 3/44, 79; Maide, 5/63; et-Tevbe, 9/31). Bu açıdan söz konusu kelime­ lerin Kur'an'da, olumsuz çağnşımlarla yüklü bir muhtevada kullanıldıklarını söylemek mümkündür." 15 Kur'an'ın işaretlerinden, İslam'ın geldiği dönemlerde Mekke'de Hı­ ristiyanların bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak onların büyük bir kitle oluşturacak rakaınlara ulaştığını, geniş bir etki alanına sahip olduklarını ve Yahudilerin Medirıe'deki durumlarına benzer bir ko­ numa geldiklerini söylemek mümkün değildir. Hz. Peygamber'irı Medirıe dönemirıde karşılaştığı Hıristiyanlar, birbirinden tamamen farklı kesimlerden oluşuyordu. İçlerinde bedeviler ve medeniler ol­ duğu gibi, dünyadan el etek çeken, ilahi hakikat ve nihai mutlu­ luğu arzulayan zahitler, kendini Tarın sevgisirıe adayan rahipler de vardı. Bunların. yanında, belli bir otoritesi, makamı ve ileriye dönük hesaplan bulunan liderler, başkanlar da yok değildi. Onlar çoğunlukla maddi menfaatlere ve dünya malına boyun eğen kim­ selerdi. Öte yandan, Hıristiyanlar arasında bunlara tabi olan ve körü körüne bağlılık gösteren zayıf iradeli halk kitleleri de vardı. 16

İlim, tıp, mantık vb. konularda maharetli olmalarından dolayı, dinlerini yaymaya çalışan rahiplerin, bazı Arap kabile reislerinirı Hıristiyanlığı benimsemelerinde, hastalığa maruz kalan bazı kimselerin tedavi edilmesinde, bazı kısır kadınla­ nn şifa bulup çocuk doğurmalarında etkili olduklan belirtilir. Bölgedeki manastırlar, tüccar Arapların ve bedevilerin Hıris­ tiyanlıkla tanışmalarında da önemli rol oynamıştır. Tacirler buralara uğruyor, istirahat ediyor ve çeşitli ihtiyaçlarını kar­ şılıyorlardı. Bu sayede onlar, rahiplerin hal ve hareketlerin­ den, keza ibadet hayatlarından Hıristiyanlık hakkında birta­ kım konulan öğrenme fırsatı buluyorlardı. 17 Cahiliye Araplarında Din ve Din Adamı

Cahiliye dönemi Araplarının dinlerinirı süreç ve yapı ola­ rak özelliklerini, daha sonra örnekleriyle açmak üzere, ön15 Karslı, s. 113. 16 Karslı, s. 215-216. 17 Bkz. Karslı, s. 217.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

105

celikle Günaltay'ın tespitleriyle özetlemek ve böylece sizleri konuya hazırlamak istiyorum. İslam öncesi Araplarının, Güneyli ve Kuzeyli veya Adnani ve Kahtani olmak üzere iki toplumsal gurup oluşları, din hususunda da göze çarpmaktadır. Cahiliye döneminin dini hakkındaki rivayetler, tüm ilkel toplumlarda olduğu gibi to­ temizm, animizm ve fetişizm gibi aşamaları geçmek suretiyle putperestliğe ulaşmalarının derin izlerini korumaktadır. Arap nesep bilginlerinin nispeten geç dönemlerde var olan birer fert ve kahraman haline dönüştürdükleri kabile isim­ lerinden birçoğu, ilk toplumsal yapının "anaerkil" oluşunun ve "totemizm"in izlerini taşımaktadır. İlkel insanların ilk kü­ mesi olan "klari"ın iki ayırt edici özelliği vardır, ki bunlar eski Arap kabilelerinde de görülmektedir. İlkin her klanda o klanı oluşturan bireyler kendilerini akrabalık bağı ile birbirlerine bağlı hissederler. Bu yakınlık onların aynı ismi taşımaların­ dan kaynaklanır. Klan mensupları kendilerini akraba bildik­ leri için, birbirlerine karşı yardımlaşma, .dayanışma, öç alma, matem tutma gibi görevleri yerine getirmeye mecbur s,ayarlar (asabiye). İkinci olarak her klanın kendine özgü bir totemi vardır. Cahiliye döneminde yaşayan Arap kabile ve boylarının taşıdığı totem damgası, sahip oldukları isimlerdir. Bir klanın taşıdığı isim olarak totem, çoğunlukla hayvan ve bitki köken­ li veya çok azınınki de bunların dışındaki şeylerin ismidir. Kabile isimlerini araştırdığımızda bunlardan Beni: Esed kabi­ lesinin toteminin aslan; Beni Nemr kabilesinin kaplan; Beni: Kelb kabilesinin köpek; Kureyş kabilesinin köpek balığı; Beni: Zıbhe kabilesinin dişi keler; Beni: Dail kabilesinin çakal; Beni: Beldel kabilesinin sırtlan yavrusu; Beni Sa'lebe kabilesinin dişi tilki; Beni Vebre kabilesinin ada tavşanı; Beni Sa'saa ka­ bilesinin müshil otu; Beni Hanzala kabilesinin ebu cehil kar­ puzu; Beni Fihr kabilesinin küçük bir taş; Sakif kabilesiı:iin keskin sirke olduğu görülmektedir. Totemizm, başlangıçta klanın toplanması ve yapılanması ile ilgilenmektedir. Bu bakımdan hem sosyal hem de dini bir niteliği vardır. Esasen ilkel toplumlarda sosyal ve dini mesele-


106

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

ler birbirleri ile sıkı sıkıya bağlıdır. Fakat zamanla Araplarda sosyal hayat geliştikçe totemist yapı da bozulmuş, totemist ayinler yok olmuş, yerlerini ölüm sonrasının izlerini taşıyan yeni ayinlere bırakmıştır. Bu ikinci dini aşamanın adı "ani­ mizm"dir (ruhçuluk). İlkel insanlar, dini gelişimin bu döne­ minde her olayı dayandırdıkları ruhlar için birtakım ayinler uydurmuş, zamanla kevni bir nitelik kazanan ruhlara karşı, bir saygı ve itaat duygusu beslemek zorunda kalmışlardır. Çünkü yaşamak için ihtiyaç duydukları şeylere can veren ve onlarda farklı değişikliklere yol açan faktörlerin ruhlar oldu­ ğuna inanılıyordu. Animizmin gelişimi, "naturalizm" ile so­ nuçlanmıştır. Cahiliye dönemine ait bize ulaşan bilgilere göre kabile, fa­ sile ve boy isimleriyle totemizm izlerini taşıyan Araplar, ölen bir kimsenin ruhunun cesedinden ayrılarak kabirden çıktı­ ğına inanırlardı. Hatta eğer bu kişi katledilmiş ve katilinden intikamı alınmamışsa kuş şekline giren ruhunun, mezarının başında sürekli "beni sulayın" diye bağırdığına inanılırdı. Ru­ hun dönüştüğü bu kuşa "hame" derlerdi. Cahiliye Arapları arasında ruhların bir kısmının iyi, bir kısmının kötü olduğu hakkında bir inanış vardı. Bu dönemde oldukça ağırlığı ol­ duğu anlaşılan "kahinlik" kurumu, işte bu inanışın bir dışa vurumu olduğu gibi, şairlere atfedilen olağanüstülükler de, bu inanışla ilgilidir. Araplara göre uçsuz bucaksız çölleri dol­ duran ruhlar mahalli birer ilah olup, her biri özel bir vadide ikamet ederdi. Bu yüzden Araplar seyahatleri sırasında bir­ takım felaketlere uğramamak için o yerlerin özel ruhlarına sığınırlardı. Cahiliye Araplarının totemist ve animist dinlerinin ölüm fetişizm tortuları da görülmek­ sonrası kalıntıları arasında, • tedir. Afrika vahşileri arasında görülen bu dini form, taş ve kum gibi maddi şeylere tapınmaktan ibarettir. Tapınılan taş­ lara "fetiş" denildiğinden bu dini tarza da "fetişizm" ·adı ve­ rilmiştir. Ruhlara belirli yerler ayırma konusundaki kanaat, zamanla bunlara birer yerleşme yeri (yurt) kabulüyle sonuç­ lanmış, böylece fetişizm ortaya çıkmıştır; yani fetişizm, ani-


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

107

mizmden doğmuştur. Gerçekte fetiş, kendiliğinden tapınıla­ cak bir mahiyete sahip değildir. Fetişe kutsallık atfedilmesi, onun ruhlardan birine yurt olması inanışından kaynaklan­ mıştır. Demek ki, fetişin kendisinde tanrılık özelliği yoktur. Daha çok ilahi gücün yani ruhların yurdudur. Fetişin aynı zamanda sihri bir mahiyeti de vardır. Bunun örneğine ilerde de göreceğimiz gibi, Araplarda bolca rastlamak mümkündür: Anlatıldığına göre, Araplar, bir taşa secde eder, ondan daha güzel bir taş bulduğunda öncekini bırakarak yeni bulduğu taşa tapardı. Hatta Cahiliye Araplarında her evin kendine özgü bir veya birden çok fetişi vardı. İçlerinden biri yolculuğa çıkacak olursa fetişe dokunur, dönüşünde de, her şeyden ve herkesten önce ilk işi yine fetişe dokunmak olurdu. Kuzey Araplarının dini seviyesi, Suriye, Irak ve Güney Arapları ile girdikleri ilişkileri sonucunda zamanla, "fetişe ta­ pıcılık"tan "puta tapıcılık"a yükselmiştir. Tanrıyı insan şek­ linde tahayyül etme, ilkel kavimler için büyük bir gelişim aşa­ masıdır. Rivayetler Arapların bu aşamaya dış tesirler altında yani Huzaa'nın başkanları olan Amr b. Luhayy'ın Şam böl­ gesine yaptığı seyahatten sonra geldiklerini göstermektedir.

Amr b. Luhayy, dönüşünde Hübel'i Mekke'ye getirip Kabe'ye yakın bir yere yerleştirerek herkesi buna ibadet etmeye teş­ vik etmiştir. Kureyş'in Hübel'den başka İsaf ve Naile adlı iki putları daha vardı. Bunlardan isaf erkek, Naile de kadın şeklinde idi. Hüzeyl kabilesinin Kur'an'da da adı geçen Suva isimli putları da kadın şeklinde idi. Mekke putları/tanrıları arasında bunlardan başka Zülkeffeyn ve Züşşara adlı iki tan­ n, Yesrib'deki Evs ve Hazrec kabilelerinin Menat; Abduleşhe­ loğullarının Eşhel; Kelboğullarının Vecid isimli tanrılarının/ putlarının bulunduğu tarihi olarak bilinmektedir. Cahiliye Araplarının birçok putu arasında eski totemlerin heykelleri­ nin de bulunduğunu görüyoruz. Kur'an'da adı geçen Yeğüs, Ye'ük ve Nesr putları böyle idi. Bir totem hatırası olan bu put­ lardan Yeğüs, arslan şeklinde olup Tay kabilesinin tanrısı idi. Ye'ük at şeklindeydi, buna da Hemdan kabilesi tapınıyordu. Kartal şeklindeki Nesr ise, Zü'l-Kila' kabilesinin tanrısı idi.


108

Cahiliye Araplarının Ulühiyet Anlayışı

Araplar arasında gerek eski totemcilikten ve gerek çöl ha­ yatının gereklerinden olarak kabilecilik yerleşmiş olduğun­ dan, her kabilenin taptığı tanrısı/putu ayrıydı. Bir put hangi kabilenin tanrısı ise, ancak o kabile mensuplarının hamisi olarak kabul edilirdi. Putlar birer özel ilah oldukları içindir ki, Mekke'nin fethinde, yalnız Kabe içerisinde çeşitli kabilelere ait 360 putun mevcudiyetinden söz edilmektedir. Cahiliye döneminin özel ilahlarından/putlarından başka, bir de o putların korunduğu mukaddes evler vardı ki bun­ lara "tağüt" adı veriliyordu. Her kabilenin mensupları kendi tağfıtlarına mukaddes bir yer tayin eder, çevresini saygıyla tavaf ederlerdi. Tağfıtların muhafız ve hacibleri vardı. Bunlar tağfıtları bekler, gelen hediyeleri alır, adanan kurbanları ke­ serlerdi. Tağfıtlar mukaddes oldukları için, çevresinde savaş ve kavga yapılmazdı. Eski yazarların Cahiliye tağfıtlarının sayısını beş yüze kadar çıkardıklarını görüyoruz. Bunların en önemlilerinden biri, Kureyş ile Kinaneoğullarının Mekke dışında "Batn-ı Nah­ le" denilen yerde, içindeki puta nispetle adlandırılan "'Uzza" tağütudur. Taifte oturan Sakifoğulları kabilesinin tağütunda "Lat" isminde bir put vardı ki, bunun bir meteor kayası ol­ duğu anlaşılmaktadır. Bu iki meşhur tağfıt kadar önemli ol­ mayan Rebiaoğullarının "Rıda", Yemen Araplarının "Rüsam", Bekr ve Tağlib ile İyad kabilelelerinin "Zülkaabat" adlı tağüt­ ları Araplar arasında şöhret kazanmıştı. 18 Mısırlılar, Asurlular, Babilliler, Yunanlılar ve Romalılarda veya kilisede olduğu gibi, din adamları için özel ve büyük bir sınıf tasavvur etmek, çoğunlukla Araplar arasında hüküm süren kabile nizamından dolayı mümkün görünmemekte­ dir. Hadari topluluklar küçüktür, putları ise mahalli putlar­ dır, kabile putlarıdır. Bu yüzden onlara tapanlar, kabilelerin tapınanları veya o puta tapan kabilelerdir. Sosyal çevrenin dar olması din adamlarına mahsus geniş nüfuzlu bir sınıfın 18 Bkz. Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Haz. M. Mah­ fuz Söylemez-Mustafa Hizmetli, Ankara Okulu Yay., Ankara 1997, s. 6373.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

109

zuhunına imkan vermemiştir. Din adamının nüfuzu, ancak yaşadığı çevre içinde geçerlidir. Bedevi hayatı kompleks olma­ yan basit bir hayat olduğu için, çölün çocuklarının karmaşık dini hayatlarını tasavvur etmek zordur. Onlarda bulunabile­ ceklerin tamamı kendi çevreleri ve basit yaşamlarıyla alakalı olanlardır. Mesela hay atlarının problemlerini ç�zmek ve mut­ lu olmak için bir bedevinin ihtiyaç duyacağı kadarıyla sidane ve kehane bu kabildendir. 19 Cahiliye metinlerinde ve haberlerinde, Cahiliye dönemi din adamlarının insanlara dinin asıllarını telkin ve talimleri veya dini metinleri onlara açıkladıklarına dair herhangi bir şey bulamıyoruz. Ancak Arap helalı haram kılmaz, haramı da helal kılmaz. Onlar putlara tapıyorlar, onların huzurun­ da muhakeme oluyorlardı. Kur'an'daki bazı ayetler20 de buna ışık tutmaktadır. Diğer bazı ayetler ve kelimeler de, Cahiliye nezdinde yasamanın ve meşruiyetin varlığına yani din adam­ larının onlara, helalleri ,' haramları ve putların emirlerini tel­ kin ettiğine ve tıpkı ayette gördüğümüz gibi, onlar için teşride bulunduklarına ve ayrıca insanlar için ilahlarının adına bir­ takım hWcüml�r koyduklarına delalet etmektedir. 2 1 İbadetlerle ilgili ayinler, onları çekip çevirecek, hedeflerini, felsefelerini ve gidişatlarını anlayacak insanlara ihtiyaç du­ yarlar. Halk bu insanlara yönelir ve bunlar da onları irşad eder. Mekke dışında yarımadanın hiçbir yerinde görülmeyen sidane, hicabe, icaze ve ifada gibi vazifeler dinle ilgilidir, an­ cak bu tür din işlerini bilmek ve o konuda mütebahhir olmak, bu işleri icra edenler için şart değildir. Fakat tarihi açıdan ga­ rip olan, Mekke ve İslam'ın başlangıcı ile ilgili haberlerde de, 19 Bkz. Cevad Ali, el-MufassalfiTarihi'l-ArabKable'l-İslô.mI-X, 2. baskı, Bağ­ dad 1993, s. VI, 220. 20 Nisa, 4/60. En'am, 6/ 136: Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Al­

lah'a pay ayınp zanlannca, bu Allah'a, bu da ortalclanmıza (putlanmıza)

dediler. Orta/elan için ayrılan Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah için aynlan ortalclanna ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar? 137: Bunun gibi orta/elan,

21

müşriklerden çoğuna çoculclanm (lcızlanm) öldürmeyi hoş gösterdi lci, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini kanştınp bozsunlar( Allah dile­ seydi bunu yapamazlardı. Öyle ise anlan uydurdu/elan ile baş başa bırak!

Cevad Ali, s. VI, 220-221.


110

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

mutlak din adamı için her hangi bir şeye rastlanmamasıdır. Peygambere karşı direnenlerin de din adamı olduklarına dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak aşağıda görüleceği gibi, gerek liderler ve gerekse diğer sözü geçenlerin, aynı zamanda din adamlığını da üstlendiklerini düşünmemek için herhangi bir sebep de bulamamaktayız. Ayrıca sınıf olarak değilse de, "din adamlığı" işini yürüten veya geçimini tevarüsen devraldı­ ğı din adamlığından sağlayan kişilerin22 varlığına da, aşağıda

görüleceği gibi, şahit olmaktayız. Cahiliye dönemi Araplarının çok defa birbiriyle sürtüşen kabileler halinde yaşadıkları, aralarında siyasi ve fıkıi birlik bulunmadığı için, tamamen ortak bir akideye sahip oldukla­ rını düşünmek mümkün değildir. Bu dönemin başlıca ibadet şekilleri, put evleri kurarak buralarda dua, secde ve tavaf et­ mek, adaklar adamak, kurbanlar kesmek, tanrıların hoşnut­ luğunu kazanmak için sadaka vermek gibi faaliyetlerdir. Bu nevi ibadetlerin başlıca gayeleri ise, sağlık, afiyet, servet ka­ zanmak, savaşlarda zafere ulaşmak, erkek evlat sahibi olmak gibi imkanlara ulaşabilmeleri için putların ilgi, yardım veya şefaatine nail olmaktı. "23 Bu dini yapının Mekke siyasi yapısı içerisindeki yeri ve özelliğinden de kısaca bahsetmenin yerinde olacağını dü­ şünmekteyim: Malum olduğu üzere bir şehir devleti olarak Mekke, Cahiliye olarak adlandırılan dönemdeki yapılandırıl­ masını, temel olarak Kusay döneminde kazanmış ve bu yapı İslamiyet'ten sonra da kısmen devam etmiştir. Dini görevleri de içerdiğini gördüğümüz bu yapı, yukarıdaki anlamda "din adamlığı" özelliğini ve fonksiyonunu göstermemekle beraber, en azından Cahiliye dönemi Araplarında din adamlığı olup olmadığını anlamak için bu siyasi yapının gözler önüne seril­ mesine ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. 22 İlahlara sihir ve ayinlerle yaklaşıiabileceğine inanıldığı için, eski Mısır'da bu işleri bilen ve düzenleyen bir sınıfın varlığı zaruriydi. Bu işi yürümesi demek olan rahiplik, babadan oğula geçerdi. Bkz. Afetinan, Eski Mısır Tarih ve Medeniyeti, 3. baskı, TIK Yay., Ankara 1992, s. 230. 23 Bkz. Mustafa Çağncı, "Arap-İslam'dan Önce Araplarda Din", DİA, s. III, 320.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

111

Kusay, uzun mücadelelerden sonra, Mekke civarında ya­ şayan Kureyş boylarının siyasi birliklerini sağlayarak onları Mekk.e'ye yerleştirmiş ve onların hayatlarını Kabe'ye ve ilaveten tarım ve hayvancılığa uygun olmayan Mekke'nin geçimini de ticarete bağlamıştı. Kusay Kabe'nin kutsallığını artırmak üzere öteden beri var olan menasike yeni bazı merasimler eklemiş, aynı zamanda bu menasik ve merasimin, gerek Kureyş gerekse diğer kabileler üzerinde ruhani veya cismani bir otorite kurma­ ya müsait olanlarının başkanlığını da kendisine veya çocukla­ rına ayırmıştı. Hem eskiden beri mevcut olan ve hem de Kusay tarafından ihdas edilen bu görevleri, Çelikkol'un yaptığı gibi, 24 guruplar halinde tasnif etmek de mümkündür. Bu gruplan­ dırmaların izafi olduğunu söylemek zait olacaktır, çünkü bu tasnife bakıldığında bile, mali ve adli olan bazı görevlerin, dini olduğu; aslında dini olanların bile siyasi olduğu anlaşılacaktır. Konumuzu ilgilendiren bazılarını kısaca açıklayarak, şe­ hir devleti yapılanmasını oluşturan Kabe merkezli görevleri maddeler halinde sıralamak istiyorum. Fakat bunlardan dini olanlarının, siyasetin ve ekonominin içindeki konumunu çağ­ rıştırması için de, bazı kısımların tekrar olmasına engel ola­ madığımı itiraf etmek durumundayım: A. Siyasi Görevler

1. Liderlik (Riyaset) 2. Mekk.e'yi Yöneten Seçkinler (Mele') 3. Mekke'yi Yöneten Meclis (Daru'n-Nedve) 4. Mekke'yi Yöneten İstişare Kurulu (Meşveret) 5. Kabile Kollan Meclisi (Nadiler: Mahalle Meclisleri) 6. Dış İlişkiler ve Elçilik (Sifare) B. Askeri Görevler

1. Ordu Komutanlığı ve Kervanların Yönetimi (Kıyade) 2. Piyade Ordusu ve Sancağın Muhafazası ('Ukab) 24 Bkz. Yaşar Çelikkol, İslam Öncesi Mekke, Ankara Okulu Yay., Ankara 2003, s. 223-245.


112

Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

3. Süvari Ordusu ve Putun Taşınması (Kubbe ve Eirıne) 4. Sancaktarlık (Liva) C. Mali Görevler

1. Hacılann Beslenmesi (Rifade): Hac mevsiminde hacı­ ların evlerine dönünceye kadar yemek ihtiyaçlarını karşılama görevidir. Kusay, her yıl Mekke zenginlerinden ve dışarıdan gelen diğer zenginlerden yardım toplatarak fakirlerin doyurul­ masına harcardı. Kusay kavmine bu konuda şöyle seslenmiş­ ti: "Ey Kureyş halkı, sizler Allah'ın Evinin komşuları ve Evin halkısınız; hacılar ise, Allah'ın misafırleri ve Evinin ziyaretçi­ leridir. İkrama en layık olan ziyaretçiler onlardır. Bunun için hac günleri boyunca onlara yiyecek ve içecek hazırlayınız." Onlar da bunu yerine getirdiler, mallarından bir miktar çı­ kartıp verdiler ve Mina günlerinde yemek yaptılar. Kusay her ne kadar hayatta iken bu görevi Abduddaroğullarına vermiş idiyse de, Abdumenafoğulları bu görevi onlardan almışlardı. 2. Hacılann Su İhtiyaçlannın Karşılanması (Sikaye):

Mekke'ye gelen hacılara içecek tatlı su sağlama görevi idi. Sikaye görevini üstlenen kişiler Zemzem kuyusu bulunup kazılmadan önce, uzak yerlerden içme suyu getirip, hurma ve kuru üzüm gibi şeylerle karıştırarak hacılara şerbet gibi sunarlardı. Kusay hayatta iken hacıların su ihtiyacını karşı­ lamak için Mekke'de birkaç kuyu açmıştı. Kendisi bu görevi oğlu Abduddar'a bıraktıysa da, Abdumenafoğulları ile arala­ rında geçen sürtüşmeden sonra, yapılan barış antlaşmasın­ da Sikaye görevi Abdumenafoğullarına verildi. Abdulmuttalip Zemzem kuyusunu açtıktan sonra hacıların su ihtiyacını ora­ dan karşılamaya başladı. 3. Kabe'ye Sunulan Hediyelerin Korunması (Emva­ lu'l-Muhacere): İbrahim (a}, Kabe'yi bina ettiğinde, girişte

sağda içerisine derin bir kuyu kazdı. Derinliği üç zira idi. Oraya altın, gümüş, vb. gibi değerli mallar konulacaktı. Daha soma Daru'n-Nedve yanında Danı Şeybe b. Osman yapıldı­ ğında Hazineler onun evine taşındı.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

113

Dini tütsülerin ibadet ve erkanın masrafları yerli ve ya­ bancıların dini takdimleriyle karşılanırdı. Veraset yoluyla iş başına gelen ve takdimleri muhafaza eden görevli vardı. Benü Sehm'den en son el-Haris b. Kays görevli idi. D. Adli Görevler

1. Tediye Edilecek Zarar ve Ziyanın Edası (Eşnak): Bu geı:.:ev, diyet ve cezalarla ilgilidir. Bu görevi yapanlar, ceza ve diyet hamledilen kişilerden haklarını almak isteyenlere yar­ dım ederlerdi. Onlar istenenleri toplamak için mağdurun sa­ hibi ile birlikte ayağa kalkarlardı. Bu görevi Teymoğulların­ dan Ebu Bekir Sıddık yapardı. Ona başvurulur, tasdik edince uygulanırdı. 2. Hakem ve Kahinlerin Yürüttüğü Yargı Hizmetleri (Hükfune): Arapların umumi bir hükümetleri olmadığı gibi,

teşri ve kaza mercileri de yoktu. Anlaşmazlık halinde kabi­ le başkanları hakem ve kahine başvururlardı. Onlar da örf ve adetlere göre hüküm verirlerdi. Genelde Sehm Kabilesi bu görevi yaptığı için, ona "Ashabu Hüküme" denirdi. Mekke'de yargı işi, bu kişilere başvurularak halledilirdi. Daru'n-Ned­ ve'den bağımsızdı. Kişiler isterse yargıya giderdi, müdahale eden olmazdı. Bir nevi yargı işleri bağımsızdı. E. Dini Görevler

1. Kiibe'nin Korunması (Sidiine): Mabedin korunması ve hac ziyaretinin yürütülmesi görevi olup, en büyük şerefti. Bu görevi önceleri Abduddar yürütürdü, sonraları Beni Şeybe b. Abdiddar üstlendi. 2. Kiibe'de Kapıcılık (Hiciibe): "Kabe'nin kapısındaki ge­ rekli işleri yapmak" olan Hicabe, kapıyı açıp kapama göre­ vidir. Kapıyı sadece Kabe'deki görevli açardı. Ondan izinsiz kimse Kabe'ye giremezdi. Kusay, hicabeyi oğlu Abduddar'a teslim et,ti. Mekke'nin fethi esnasında bu görev, Talha b. Os­ man b. Talha b. Abdduddar'da idi. 3. Fal Oklarının Çekilmesi (Ezliim ve Eysiir): Hübel pu­ tunun yanında fal oklarıyla fal bakma görevi idi. Mekkeliler,


114

Cahiliye Araplannın Ulılhiyet Anlayışı

putlara taparlar ve yapacakları işlerde onların düşüncelerini almak gerektiğine inanırlardı. Putların düşüncelerini de fal oklarıyla alırlardı. İşlemler Hübel putu önünde yapılırdı. Put Kabe'nin içinde bulunuyordu ve önünde yedi tane fal oku vardı. Birisinde "sarih" yazılıydı, öbüründe "mülsak" (saf de­ ğil, iğreti). Bir dbğumdan şüphelendiklerinde ona bir hediye sunarlar, sonra fal oklarını çekerlerdi. Eğer "sarih" çıkarsa çocuğu kabul ederler, "mulsak" çıkarsa kabul etmezlerdi. Ok­ lardan birinin üzerinde de, bir işin yapılabileceğini bildiren "ne'am" (evet) sözcüğü yaz�lıydı. Araplar bir işe girişecekle­ rinde bu oklardan birini çekerlerdi. Üzerinde "ne'am" yazı­ lı ok çıkarsa o işi yaparlardı. Başka bir okun üzerinde de, bir işin yapılmamasını gösteren "la" (hayır) sözcüğü yazılıydı. Araplar, bir işi yapmamayı istediklerinde yine ok çekerlerdi. Üzerinde "hayır" sözcüğü yazılı olan çıkarsa, o işi yapmazlar­ dı. Diğer okların üzerinde de birisinde "mirıkum" (sizdendir), diğerinde "min gayrikum" (sizden değildir) yazılı idi. Yedinci okla da "miyah" (sular) sözcüğü yazılıydı. Bir kuyu kazmak is­ tediklerinde de ok çekerlerdi. "Sular" yazılı olan çıkarsa kuyu­ yu kazarlar, çıkmazsa kazmazlardı. Bir meselede anlaşmazlık olduğunda, bir yola veya ticarete niyetlendiklerinde, gelirler, onun önünde fal oklan çekerlerdi. Ne çıkarsa ona göre hare­ ket ederler, karar verirlerdi. Fal çektirmek isteyen, buradaki görevliye yüz dirhem ve bir deve verirdi. Verasetle gelen görevli bunların istişaresinin yaptmlması mukabilinde bu parayı alırdı. Görevi, Beni Cu­ mah'dan Safvan b. Ümeyye üstlenmişti. 25 4. Takvim Hizmetleri (Nesi'): Nesi', takvimde ayarlama yaparak haram aylar denilen Recep, Zilkade, Zilhicce ve Mu­ harrem'in zamanlarını belirleme yetkisi idi. Nesi' yapan kişi­ ye "Na.si" denirdi. Nesi', şu şekilde yapılıyordu. Na.si Kabe'nin kapısında durarak duyuruyu yapar, yardımcısı da Hatim'de durup söylenenleri tekrar ederdi: "Ben hiçbir zaman sözüne 25 Bkz. Ömer Faruk Harman, "Hübel, DİA, s. XVIII, 444-445; Mustafa Öz, "Ezlam", DİA, s. XII, 67; Çelikkol, s. 172-173; Murat Sarıcık, İslam Öncesi Dönem Cahiliye Kültürü, Fakülte Kitabevi, Isparta 2002, s. 99-132.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

115

tecavüz edilmeyen değil miyim? Önümüzdeki sene nesi' ola­ cak, Muharrem ayı Zilhicceden sonra değil, bir ay sonra ge­ lecek." Eğer nesi' olmayacaksa, "nesi' yok" derdi. Nesi' görevi, Kinane'den Huzafe b. Fukaym b. Kinane'ye, sonra çocuğuna,· sonra Ebu Sümame'ye kaldı. Bu işi yapan kişi Cahiliye döne­ minde bir rütbe olan "kallemes" unvanını alırdı. Takvim uy­ gulaması İslam'ın gelişiyle kalkmıştır. 5. Hac Hizmetlerinin Yürütülmesi a. Arafat'ta Yürütülen Hizmetler (İcaze): Hacılara Ara­ fat'tan hareketle cemre (şeytan taşlama)ye başlayabilmek için izin verme hakkıdır. Kusay'dan önce ve çok eski.zamanlardan beri var olan icaze, dini mahiyeti haiz olmakla beraber ka­ bileler üzerinde bir tür siyasi otorite sağlıyordu. Mekke'den Arafat'a giden hacılar vakfeden sonra hareket iznini alamaz­ larsa kızgın güneş altında yanıp durur, bir adım atamazlardı. Yürümek için her halükarda özel bir törenle izin/icaze almak mecburiyetinde idiler. Kusay'dan önce icaze verme hakkı, "Beni Sufe'ye" aitti. Gavs b. Murr b. Udd soyundan gelenlere "Sufe" denirdi. Hacılar kızgın güneş altında vakfede iken Beni Sufe'den biri kalkar "Ey Beni Sufe, müsaade ediniz!" diye ba­ ğırır, onun arkasından başka biri kalkarak "Ey Beni Handef ruhsat veriniz!" derdi. Bunun üzerine Beni Sufe lideri hareket emri verir, başta kendisi olmak üzere kabilesi ile beraber yü­ rür, peşinden Beni Handef, bunların ardından da diğer hacı­ lar hareket ederlerdi. Beni Sufe lideri bu merasimle hareket izni vermediği takdirde hac tamam olmaz, birçok zorluk ve sıkıntıya katlanarak Mekke'ye gelmiş olan ziyaretçiler, boşu­ na yorulmuş olurlardı. b. Müzdelife'de Yürütülen Hizmetler (İfada): Kurban­ ların kesildiği günün sabahı hacıları Müzdelife'den Mina'ya götürme yükümlülüğüdür. Bu görevin ifa edildiği yere top­ lanma yeri anlamında Müzdelife denildi. Hacıları Müzdeli­ fe'den indirme görevi Advarı'da idi. Görev Advan b. Amir'dan en son Ebu Seyyare lakaplı Umeyle b. el-Azel'e kaldı. Ebu Seyyare, Müzdelife'den inme işini merkep üzerinde kırk sene idare etti. İslam gelince bu görev de sona erdi. Yukarıda an-


116

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

!atılan nesi', icaze ve ifada görevlerini önce Kusay aldıysa da, daha sonra eski görevlilere verme inceliğini gösterdi. Ancak kendi kontrolünde devam ettirdi. O, bu görevleri din olarak görüyordu. 26 "Sidane/Sadin" ve "Hicabe/Hacib"

Araplarda dini hizmetler ve onları görenler için kullanı­ lan iki önemli tabirin olduğunu görmekteyiz: Biri "sidane/ sa.din" ve diğeri ise "hicabe/hacib"dir. "Sa.din"; "hizmetçi", "Kabe hizmetçisi" veya "put evlerinin hizmetçisi" demektir. "Sidanetü'l-Kabe, Kabe'ye hizmet eden, onun işlerini üstle­ nen, kapısını açıp kapayan" anlamındadır. Sözlükte "örtmek, birinin bir yere girmesine engel olmak" anlamına gelen hi­ cabe kelimesi, terim .olarak başta "Kabe'nin bakımı, kapısı­ nın ve anahtarlarının muhafazası ve kapısının belli zaman­ larda ziyaretçilere açılması olmak üzere Makam-ı İbrahim'in, hediye edilen kıymetli eşya ile iç ve dış örtülerin korunması ve bakımı" gibi önemli hizmetleri ifade eder. Hicabe kaynak­ larda "Kabe'ye hizmet etmek" anlamındaki sidane ile birlikte de kullanılmıştır. Sidanenin Kabe ile ilgili bütün hizmetleri, hicabenin ise yalnız kapısıyla ilgili hizmetleri ifade ettiği de ileri sürülmektedir. 27 Sa.dinle hacib arasındaki fark, hacibin, sadece bir muhafız olarak kendi dışındakilere oraya girebil­ me iznini verebilmesine mukabil; sa.dinin oranın korunmasını üstlenmesi ve oraya girebilmeye bizzat yetkisi olmasıdır; yani sa.din, hacibden üstündür. 26 Bkz. İbn Habib, Ebu Ca"fer Muhammed, Kitdbu'l-Muhabber, thk. Ilse Li­ chtenstadter, Darü'l-Afak.i'l-Cedide, Beyrut, ty., s. 164-165; İbnu'l-Esir, İzzeddin Ebü'l-Hasen Ali eş-Şeybani, el-Kdmll.fi.'t-Tdrih I-XIII, Nşr. C. Jo­ hanes Tomberg, Beyrut 1965, s. II, 12; Mevlana Şibli, Asr-ı Saadet I-V, çev. Ö. Rıza Doğrul, Eser Yay., İstanbul 1977-1978, s. I, 158; M. Hüseyin Heykel, Hz. Muhammed'in Hayatı HI, çev. Vahdettin İnce, Yöneliş Yay., İstanbul 2000, s. I, 148-152; Muhammed Hamidullah, İsldm Peygambe­ ri /Hayatı ve Faaliyeti) HI, çev. Salih Tuğ, İrfan Yay., 5. baskı, İstanbul 1990, s. II, 119; İsldm Tarihine Giri.ş (çev. Ruhi özcan), İstanbul, 1994, 39; Günaltay, s. 55-58; Neşet Çağatay, İslamdan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye ÇağI; Ank. Üniv. İlahiyat Fak. Yay., Ankara 1957, s. 105-111; Osman Şimşek, Kabe Tarihi {Başlmıgıçtan Abbasi Devleti'nin Sonuna Ka­ dar), Dicle Üniv. Sosyal Bilimler Enst. (Yayımlarımamış Yük. Lis. Tezi), Diyarbakır 2003, s. 58-68. 27 Bkz. İbrahim Sançam, "Hicabe", DİA. s. XVII/431-432.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

117

Sa.dinler, Cahiliye ilahlarının sayısınca olurdu. Mesela Lafın sa.dini Beni Mutab es-Sekafi'dendir. Beni Şeyban, 'Uz­ za'nın sa.dini; Beni Lihyan, Suva'ın sa.dini; Beni İmame, Zül­ halasa'nın sa.dini; Beni Amir, Vedd'in sa.dini; Huzaa b. Abdi Nuhum, Nuhum'un sa.dinidir. Kabe'nin sidanesi ise Beni Ab­ di'd-Dar'dadır. Çoğunlukla sa.dinler, haremde oturanların dışındaki aşi­ retlerden olurdu. Haremde oturanlardan olursa, genelde onun aşiretlerin en eskilerinden olduğu görülmektedir. Ek­ seriyetle bir sidane belli bir aileye mahsustur. Ondan bu işin alınması, tıpkı Kusay'ın Kabe'nin sa.dinini Huzaa'dan alması gibi, ya zorla veya tehditle olurdu. 28 Cahiliyenin din adamları olarak kabul ettiğimiz sa.din ve hacibler, rütbe ve itibar açısından Arap toplumu tabakala­ rının başında yer almaktadır. Onlar birtakım ayrıcalıklara sahiptir, çünkü ilahlar adına emir ve nehiy edenler olarak ilahların yeryüzünde konuşan dilleridirler. Onlar insanları ilahlara yaklaştırırlar, helal ve haram kılarlardı. Güney Arabistan'ı yönetenlerin başında, mal ve mülkleri olan 'mükerrebün' yani 'din adamları' bulunmaktadır. Hükü­ metin halktan yetki alması gibi, onların da, insanların üzerin­ de, onlardan aldıkları birtakım yetkileri vardır. Onlar devletle mabet arasında vuku bulanı çözerler. 'Mükerreb'in yönetici­ lerden uzak durmasına, yöneticinin hakkını sadece yöneti­ me hasretmesine ve din adamlarının sadece mabedin idaresi hakkını kullanmasına rağmen, din adamları, yöneticilerin yararlarıyla beraber kendi yararlarını da gözeten kuvvet ve saltanat sahibi büyük bir sınıf olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, mülkün yararının din adamlarının yararıyla benzeşme­ sinden ve birbirlerine muhtaçlıklarından dolayıdır. Cevad Ali'ye göre, bazı kitaplarda okuduğumuz, "falan ki­ şinin, belli ilahlara kurban göndermesi veya mabet inşa et28 Bkz. Salih Ahmet el-Ali, Muhaı:1.arat.fi Tdrihi'l-Arab I, Matbaatü'l-Maarif. Bağdat 1955, s. I, 206-207.


118

Cahiliye Araplarının Uluhiyet Anlayışı

mesi veya binayı dikmesi veya belli ilahlara takdime sunması" manalarında kullanılan "şev"' veya "reşv" kelimeleri de, "ka­ hin ve sa.din" anlamlarına gelir, yani merkezde rahatça yer tutmuş bu dini makam, güney Arabistan'da kahinlik derece­ lerinin en üstünüdür. 29 Putlar ve Sa.dinler/Hacibler

Katbani, Lihyani ve Akad dillerinde "putların işlerini gör­ me, onlara hizmet etme" anlamında kullanılan birtakım keli­ meler, aralarında biraz fark olmakla beraber Hicaz bölgesin­ de "sidane", "hicabe" ve "kehane" anlamında kullanıldığı için, "putlarla ilgilenme ve onların işlerini yürütme" mesleğini ifade etmektedir. Biz Hicaz'da bunun, Kabe hizmetlerini ifa eden­ ler için kullanıldığını görmekteyiz. 30 Sidane babadan büyük oğula irsiyetle intikal ederdi. Belli bir aileye mahsus olup, ai­ lenin hakkı ve nasibidir. Bu hususta kuvvetle galebe çalmak hariç, çekişme söz konusu olamaz. Bu işten sorumlu olan ailenin bağlı olduğu aşiretin görevlerinden biri, bu işi yürüt­ me şerefıni kimseye kaptırmamaktır. Bu yüzden putların ve putların bulunduğu mekanların31 sorumluluğunu üstlenen belli aileler (kaynaklarımızda bu aile isimlerinde farklılıklar gözükmektedir) vardır: Kabe'nin sidanesi Beni Abdiddar'da, Dumetül Cendel'deki Vedd'in hicabesi Beni Amir el-Ecdari ve Kelb kabilesinden Beni'l-Ferafisa b. el-Ehvas'ta, 32 'Uzza'nın sidanesi Beni Sarme b. Mürre'de, 33 Ukaz'da Athal dağının eteğindeki Cihar'ın sidanesi Beni Nasr'dan Aı-i Avfda, 34

29 30 31 32

Cevad Ali, s. IV, 545-546. Cevad Ali, s. VI, 212-213. Bkz. Çağncı, s. III, 319. Bkz. İbnu'l-Kelbi, Putlar Kitabı, çev. Beyza Düşüngen, Ankara Üniv. İla­ hiyat Fak. Yay. Ankara 1969, s. 28; İbn Habib, s. 316; Ya'kübi, Ahmed b. Ebi Ya'kub b. Ca'fer b. Vadıh el-Katip, Tô.rihu'l-Ya'kubi l-II, Daru Sadır, Beyrut tsz., s. I, 255. 33 Bkz. İbn Habib, s. 315. 34 Bkz. İbn Habib, s. 315.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

119

Suva"ın sidanesi Huzeyl'den Beni Sahile'de,35 Beytürrabbe veya Beytüşşems'in sidanesi Beni Evs b. Muhaşin b. Muaviye b. Şertf b. Cerve b. Üseyyid b. Amr b. Temim'de, Necid'deki Fils'in sidanesi Beni Bülan'da,36 Seyfü'l-Bahr'daki Ğataıifde,37

Menat'ın

sidanesi

el-Ezd'den

el­

Uhud'daki es-Se'ide'nin sidanesi Beni 'Aclan'da,38 Zülhalasa'nın sidanesi Beni Hilal b. Amir'de,39 Zü'l-Liba'nın sidanesi Beni Amir'de, Muhrik'in sidanesi Ali Esved el-Uceyliyyun'da, Merhab'ın sidanesi Zü Mahreb'de, Lafın sidanesi Mes'ud es-Sekafi'de idi. Lat putunun üzeli­ ne Kabe'ye benzer bir ev yapmışlardı. Onun sidanesi, mu­ hafızlığını ve hizmetini yapan hizmetçileıi ile örtüsü vardı. İnsanlar tekarrub için bu 'beytullat'a gider ve iyilikleıin­ den dolayı ona şükrederlerdi. 40 Huzaa, Kureyş, Beni Kinane ve Mudar'ın putu olan 'Uzza için de aynı durum söz konusu olup, ona da bir ev yapılmış, adak ve hediyeler sunulmaktaydı. 'Uzza'nın hizmetçilert olup, onun hareminde saygısızlık yapılamaz, ağacı bile kesilemez­ di. Hatta hacılar hac görevini ifa edince 'Uzza'yı da ziyaret ve tavaf etmeden ihramdan çıkamazlardı. Kabe'yi tavaf ederken de, 'Uzza'yı öven sözler söylerlerdi. 4 ı 35 Bkz. İbn Habib, s. 316; Ahisi, Mahmud Şükıi, Bulüğu'l-Ereb .fi Ma'rife­ ti'l-Ahvdli'l-'Arab I-III, thk. M. Behce el-Eseri, Daru'l-Kütübi'l-'İlmiyye, Beyrut, s. II, 201. 36 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 51-52; İbn Habib, s. 316. 37 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 29-30; İbn Habib, s. 316; A!ılsi, II, 202. 38 Bkz. İbn Habib, s. 316-317. 39 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 40-41; İbn Habib, s. 317; Ezraki, Ebu'l-Velid Mu­ hammed b. Abdillah b. Ahmed, Ahbdru Mekke ve Md Cde.fihd mine'l-Asdr HI, Tahkik: Rüşdi Salih Melhas, 10. baskı, Mektebetü's-Sekafe, Mekke 2002, s. I, 373; Yakübi, s. I, 255. 40 İbnu'l-Kelbi, s. 30-31; İbn Habib, s. 315; Alüsi, s. il, 203; Cevad Ali, s. VI, 213-214, 227-228. Aynca bkz. Tevfik Fehd, "Lat, DİA, s. XXVII, 107-108. 41 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 31-35; İbn Habib, s. 315; Ezraki, s. I, 126-127; Yakü� bi, s. I, 255; Alüsi, s. II, 203-204; Cevad Ali, s. VI, 240-241.


120

CalıUiye Araplannın Uliılıiyet Anlayışı

Gassan, Ezd, Evs ve Hazrec, putları olan Menat önünde yeminleşir, fal oklarını çeker, kurbanlarını keser, hediyeler sunar, sa.dini de bunları muhafaza ederdi. Evs ve Hazrec ka­ bileleri ile Yesrib ve diğer yerler Araplarından onların dini­ ne uyanlar, Kabe'yi haccederler, vakfelerde herkesle birlikte dururlar, fakat başlarını tıraş etmezlerdi. Tavafı bitirdikten sonra Menat'a gelirler, başlarını bu putun yanında tıraş eder­ ler ve orada dururlardı. Bu son hareket olmaksızın hacları­ nı tamam saymazlardı. 4z Bunlar hac ibadetlerini bitirirıceye kadar hiçbir evin gölgesinde gölgelenmez, ihramlıyken kendi evlerine de giremezler, evlerine girmek ihtiyacı duyarlarsa da, arka tarafından girerlerdi. 43 Kabe'de bulunan Hübel ise, Kureyş'in putu olup, onlar da hayır ve bereket ihsan etmesi ve kazayı, belayı defetmesi için ona sığınır, saygı duyar ve onu vesile kılarlardı. O, Kabe'nin içinde bulunuyordu ve önünde yedi tane fal oku vardı. Biri­ sinde "sarih" (saf), öbüründe "mulsak" (iğreti) yazılıydı. Bir doğumdan şüphelendiklerinde ona bir hediye sunarlar, son­ ra fal oklarını çekerlerdi. Eğer "sarih" çıkarsa çocuğu kabul ederler, "mulsak" çıkarsa kabul etmezlerdi. Ölüm üstüne bir ok, nikah üstüne de bir ok vardı. Bir meselede anlaşmazlık olduğunda, bir yola veya ticarete niyetlendiklerinde, gelirler, onun önünde fal oklan çekerlerdi. Ne çıkarsa ona göre karar verir, hareket ederlerdi. Fakat bu danışmanın öncesinde pu­ tun hacibine 100 dirhem ve bir kurbanlık deve sunarlardı. 44 Arapların, bazısı bir beyte sahip olan, gerdanlık taktıkları, önünde kurbanlar kestikleri, adaklar sundukları ve fal okları­ nı çektikleri çok sayıda putları vardı. Onların meşhurları şun­ lardır: Nuh (a)'ın kavminin putları olan Vedd, Suva', Yeğüs, 42 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 29-30; İbn Habib, s. 316; Ezraki, s. I, 125; Yakübi, s. I, 255; Aıüsi, s. II, 202; Cevad Ali, s. VI, 248-249. Aynca bkz. Tevfık Fehd, "Menat, DİA, s. XXIX, 121-122. 43 Bkz. Ezraki, s. I, 125. Bu uygulamayı anlamsız gören ve nehiy eden ayet inmiştir (Bakara, 2/189). 44 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 36-37; İbn Habib, s. 318, 332-335; Ezraki, s. I, 116118, 192-193; Yakübi, s. I, 259-261; Aıüsi, s. II, 205; Cevad Ali, s. VI, 252. Ayrıca bkz. Harman, "Hübel, s. XVIII, 445; Öz, s. XII, 67.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

121

Ye'fık ve Nesr.45 'Umyanis, 46 İsaf ve Nfille, 47 Rada, 48 Menaf, 49 Zülhalasa, 50 Se'd, Zülkeffeyn, 51 Züşşara, Züıih, 52 Ukaysır, Nurun, 'Aim, Su'ayr, Muhnk, 53 Şems54 ve daha birçoklan.55 Bunlardan Tayy kabilesinin Fils isimli putu, "Aca" diye anı­ lan dağların ortasında, kırmızı bir burundu. Bu, insan heyke­ li gibiydi. Ona taparlar, hediyeler sunarlar, önünde kurbanlar keserlerdi. Uygunsuz bir hareketinden dolayı' hayatı tehlikede olan bir kimse, onun yanında emniyette olur; çaldığı sürü ile birlikte ona sığınan bir soyguncuya, sürü öylece bırakılır ve böylece kutlu bölge çiğnenmemiş olurdu. Sa.dini, Beni Bev­ lan'dan idi. Bevlan ona ibadete başlayan ilk kişiydi. Onun so­ yundan gelen son sa.din, Sayfı adında biriydi. Rivayete göre, bu adam, 'Uleymoğullarından asil Malik b. Külsüm eş-Şeme­ ci'nin himayesinde yaşayan, Kelbli bir kadının yeni yavrula­ mış bir devesini çalarak, onu Fils'in avlusuna götürmüştü. Kadın Malik'e giderek, Sayfi'nin devesini alıp kaçtığını haber verdi. Malik aceleyle çıplak bir ata binerek mızrağını aldı ve kadının peşine düştü. Fils'in yanma geldiğinde, Sayfi'nin de devenin de Fils'in yanında olduğunu gördü. Ona, "Komşu­ mun devesini bırak!" dedi. O da, "O artık rabbinindir." dedi. Malik, "Çöz deveyi!" dedi tekrar. Adam, "İlahına hakaret mi ediyorsun?" dedi. Malik mızrağını ona çevirince Sayfı deveyi çözdü ve Malik de deveyi alıp uzaklaştı. Sa.din sonra Fils'in önüne geldi, Malik'e doğru baktı, elini kaldırdı, onu işaret ederek şunları söyledi: "Ey Rab! Bak, Malik b. Külsüm se45 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 28; İbn Habib, s. 316-317; Yakübi, s. I, 255; Aıüsi, s. II, 201; Cevad Ali, s. VI, 254-264. 46 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 44; Alüsi, s. II, 211; Cevad Ali, s. VI, 265. 47 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 28, 37; İbn Habib, s. 318; Ezraki, s. I, 119-120; Yakübi, s. I, 254; Alüsi, s. II, 201; Cevad Ali, s. VI, 266-268. 48 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 268-269. . 49 Bkz. Alüsi, s. II, 206; Cevad Ali, s. VI, 269-270. 50 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 40-41; İbn Habib, s. 317; Ezraki, s. !, 124, 372-380; Yakübi, s. I, 255; Alüsi, s. II, 208-209; Cevad Ali, s. VI, 270-273. 51 Bkz. İbn Habib, s. 318; Yakübi, s. I, 255; Alüsi, s. II, 209. 52 Bkz. İbn Habib, s. 318; Alüsi, s. II, 210. 53 Bkz. İbn Habib, s. 317; Alüsi, s. il, 210. 54 Bkz. İbn Habib, s. 316; Yakübi, s. I, 255. 55 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 41-44, 46; Aıusi, s. il, 210-212; Cevad Ali, s. VI, 273289.


122

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

nin bölgene yaşlı, kaba bir deveyle hakaret etti. Bugüne ka­ dar sana böyle cebri davranılmamıştı!" Böyle söyleyerek onu, onun aleyhine kışkırtıyordu. 'Adiy b. Hatim o esnada orada kurban kesiyordu, bir kaç kişi de oturmuşlar, olan biten hakkında konuşuyorlardı. 'Adiy b. Hatim telaşlanmış, şöyle söylüyordu: "Bakın görün, onun başına daha neler gelecek." Fakat günler geçti, Malik'in başına hiçbir şey gelmedi. Bunun üzerine 'Adiy, Fils'e ve putların hepsine tapmaktan vazgeçti, Hııistiyan oldu. Allah İslam'ı gönderinceye kadar Hııistiyan yaşadı, sonra Müslüman oldu. Malik, Fils'in itibarın kıranla­ rın ilki oldu. Ondan sonra artık sa.din ne zaman deve çalsa, kendisinden geri alındı. Fakat Fils'e ibadet, Hz. Peygamber'in (s) görevlendirilişine kadar sürdü, Hz. Peygamber, 'Ali b. Ebi Talib'i gönderip onu yıktırdı. 56 Ezraki, Suva putunu 'Amr b. el-As'ın yıkmaya gittiğinden ve Putun yıkılmasıntan sonra hiza.nesinin (?= sa.dinin evi/ putun hazine kasası) de yıkıldığından ve orada bir şey bulun­ madığından bahseder. Putların çaresiz ve ilgisizliği üzerine sa.dini de Müslüman olur. 57 Cahiliye zamanında kendilerine sidane verilen bu şerefli ailelerin, kavimleri içinde büyük itibar ve nüfuzları vardı. On­ lar Kabe'nin hatim'ine58 ve putların evlerine sunulan kurban ve adaklardan kendi hak ve paylarınca istifade ederlerdi. 59 Si­ dane hakkının, kabileden bir ailenin olması veya sanemin/ sanemin evinin bulunduğu yerdeki bir ailenin olması, gerekli ve şart değildir. Putların sa.dininin çoğu, puti.ın evini, yeri­ ne ilk kuran kimseyle bağlantısı olan kabileye aittir. Mese­ la sidane Cüreş'teki Beni En'am'a, Kadid'deki Beni'l-Gatrife, Nahle'deki Beni Şeyban'a, Tebfile'da Aı-i Emame'ye vs. aitti. Bu kabilelerin, bu hakları geçıniş zamandan tevarüs ettikleri açıktır. Onlar ya o saneıni devralmışlardır veya o saneıni bu 56 57 58 59

Bkz. İbnı.fl-Kelbi, s. 51-52; İbn Habib, s. 316; Yakübi, s. I, 255. Bkz. Ezraki, s. I, 131-132. Bkz. Ezraki, s. I, 120. Mesela Ukaz'da hakemlik yapan hakemler Beni Muhaşin b. Muaviye b. Şerifb. Cerve b. Üseyyid b. Amr b. Temim'den çıkmaktaydı. Bkz. İbn Ha­ bib, s. 134; Cevad Ali, s. VI, 214.


123

... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

yere onlar yerleştirmişlerdir veyahut da o putlar, bu beldeler­ de meskündurlar. Sonra herhangi bir sebeple kabileler ora­ dan uzaklaşmışlar, fakat sidfuıe, putların ve beytin bulundu­ ğu yerde kalanların olmaya devam etmiştir. Bu durum, aynen İbraniler için de söz konusudur. 60

,

Her kabile kendine bir put edinmişti ve Allah'a yaklaştır­ maları için ona dua ederlerdi/namaz kılarlardı. 6 ı Mekkeli her ev sahibinin de bir putu vardı ve evlerinde ona taparlardı. Bi­ risi bir yolculuğa niyetlendiğinde, evinde yaptığı son iş, eliyle ona dokunmak olurdu; yoldan döndüğünde de, evine girer girmez yaptığı ilk iş, aynı şekilde, eliyle ona dokunmaktı. 62 Allah Peygamberini (s) gönderdiği, o da onlara Allah'ın bir­ liğini bildirip, yalnız Ona ibadet etmelerini, ortak koşmamala­ rını söylediği zaman, "... 'O (sadece) bir büyücü, bir yalancıdır! O, bütün ilahlan (reddedip) bir (tek) ilah olduğunu mu iddia ediyor? Doğrusu, bu çok tuhaf bir şeydirI'" (Sad, 38/4-5) de­ mişlerdi. Çünkü Araplar putlara tapmayı çok basitleştirmiş­ lerdi: Bazıları bir tapınak, bazıları da bir put edinmişlerdi. Bir puta veya bir tapınağa gücü yetmeyen, Kabe'nin veya diğer tapınaklardan birinin önüne hoşuna giden bir taşı diker, son­ ra tapınağı tavaf eder gibi onu tavaf ederdi. Bu taşlara "nus­ b/ensab" derlerdi. Bunlar heykel şeklinde olursa, yani belli birer şekilleri olursa, bunlara "sanem/esnam" veya "vesen/ evsfuı" derler, 63 onları tavaf etmeye de "devar" derlerdi. Onlar taşlarının ve putlarının yanında kurbanlar keserler, kestikleri koyunlara '"eta'ir" (boğazlanmış/ sunulmuş); kurban kestik­ leri yere de '"itr" (sunak) derlerdi. "64 Birisi bir yolculuk sırasında konakladığında, dört tane taş alır, içlerinden en güzelini seçerek onu ilah edinir, diğer üçü­ nü de tenceresine pişirme taşı yapar, ayrılırken de onu orada bırakırdı. Başka konaklayışında da aynı şeyi yapardı. Arap60 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 214-215. 61 Bkz. Yakılbi, s. I, 255. 62 Bkz. Ezraki, s. I, 122-123; Alılsi, s. II, 206. 63 Tüm putlar hakkında aynca bkz. Ahmet XXXIV/364-365. 64 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 39-40.

Güç,

"Put",

DİA, s.


124

Cahiliye Araplannm Uliı.hiyet Anlayışı

lar bütün bu taşlara kurban keserler, hayvan boğazlarlardı, böylece tanrıya yaklaştıklarına inanırlardı, bununla birlikte Kabe'nin hepsine üstünlüğünü tanırlar, hac ve umre için ona giderlerdi. Yolculukları sırasındaki davranışları da, sııf Kabe'deki hareketlerini hatırlamaktı; ona olan derin eğilimle­ rinden ötürü böyle yapıyorlardı. Kabe'ye duydukları bu saygıları yanında bir de, "tağüt" de­ dikleri birtakım evler edinmişlerdir ki, bu evler Kabe'yi tak­ liden yapılmış olup, içlerinde ya putlar, ya da tapınılan taş veya ağaçlar bulunmaktaydı. Nasıl ki Kabe'nin içine putlar konmuşsa, bu mekanlarda bulunan ve kutsal kabul edilen putların da üzeri örtülmüş ve Kabe benzeri evler yapmışlar­ dı. Kabe'nin olduğu gibi buraların da sa.dinleri (hizmetkar) ve hacibleri (muhafız) vardı. Buralar da Kabe gibi tavaf edilir, ih­ ramdan çıkmak için buralara uğranır, Kabe'nin yanında ke­ silen kurban gibi buralarda da kurbanlar kesilir; Kabe'de fal okları çekilmesi, yeminleşilmesi gibi, buralarda da fal okları çekilir ve yeminleşilirdi. 65 Bunlarla birlikte Kabe'nin Hz. İbra­ him'den (a) kaldığı kabul edildiği için tüm diğerlerine üstün tutulurdu. 66 Nesi'/Nasi

Arap toplumu, İbrahim ve İsmail peygamberlerden (a) beri on iki aydan dört ayı (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep) haram kabul ediyor, bu aylarda çapulculuk, savaş ve kıtal yapmıyorlardı. İbadetle meşgul olmak bu ayların simgesi gi­ biydi. Onlar bu aylara o kadar saygı gösterirlerdi ki, bu aylar içerisinde bir kimse yolda babasını öldürene rastlasa ona el kaldırmazdı. Ancak bu dört aydan üçü yani Zilkade, Zilhicce ve Muharrem peş peşe geldiği için geçimleri yalnız savaşa da­ yalı olan kabilelere, üç ay savaşsız kalmak güç gelmeye baş­ lamıştı. Bu yüzden aylardan birini geri bırakıp ayların sırasını değiştirmişler ve böylece on iki ayda dört ayı kısaltmak ve 65 Bkz. Çağrıcı, s. III, 319. 66 Bkz. Ezraki, s. I, 376; Alı:isi, s. II, 206-207, 212-215; Sadettin Ünal, "Kabe", DİA, s. XXIV,19-20.


-----... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

125

haccı dört mevsimden işlerine gelen bir mevsimde yapmak için altı haftada birer haftadan yirmi dört ayda bir ay art­ tırıp genişletmişler ve bu durumda bir yıl on iki buçuk ay itibar edilmesi gerekirken, dört haftayı ikinci yıl sonuna bir ay olarak toplayıp, bu yılı on üç ay yapmışlar, ancak bu on üçüncü ay yılın sonu olan Zilhicce'yi takip ettiğinden gerçekte Muharrem olması gerekirken, araya sokulmuş başka bir ay itibar edilerek Muharrem, Safer'e tehir olunup, gelen yıl bir ay geriye atılmış ve bundan dolayı da artık aya "Safer-\ ahir" denilmiştir. Bu geri bırakma işine "nesi"' terimi kullanılır ol­ muştur.67 "Nesi' /takvim ayarlama" işini de din adamlarının icraatla­ rı arasına katmak gerekmektedir. Na.si takvimi ayarlar, hac mevsimini tayin eder ve bunu insanlara, o kavmin fakihine, alimine ve müftüsüne bildirir.68 Nasi'nin en önemli görevi ay­ ların tayin ve tespitidir. Cahiliyede haram aylara hünnet edi­ lip, özel bir konumda tutulmasının diğer bir sebebi de, onla­ rın putlarla ve tapınmayla da bir ilgisinin olmasıydı. Zu'l-Elet ve Rahnu Zi'l-Elet gibi ilahlara tahsis edilmiş aylar vardı. Ayın isminden o ayda hangi ilaha ibadet edeceği anlaşılır ve o ay bu ilaha ibadet ve yakınlık ayı olarak kabul edilirdi. Mesela Zu Anım ayı; Anım, Katbanu'r-Ratis'in ilahıdır. Bu ay o ila­ ha ayrılan özel bir ay, ona mahsus bir gün veya bir bayram adıdır. O zamanda ona ismiyle dua edilirdi. Yine mesela Zu Hucceten yani Zilhicce ayı. Bu, hacca mahsus bir aydır.69 Nesi' işini en son yapan kişi Beni Fukayme'den Ebu Sümame'dir. Hz. Ömer devrinde insanlar Haceru'l-Esved'in önünde izdiham yapınca, Ebu Sümame, "Ey insanlar, ben Haceru'l-Esved'in komşusuyum, geri durun!" diye bağırmış­ tı. Bunun üzerine Hz. Ömer kırbacını şaklatarak, "Ey kaba adam! Allah senirı üstünlüğünü İslam'la giderdi; bunlar artık Cahiliyede kaldı." demiştir.70 Bkz. Mustafa Fayda, "Nesi", DİA, s. XXXIX,578-579; Hamdi Dödüren, "Nesi'" maddesi, Şamil İslam Ansiklopedisi. 68 Bkz. İbn Habib, s. 157. 69 Bkz. Ezraki, s. I, 182-192; Ahisi, s. III, 70 vd.; Cevad Ali, s. VI, 215. 70 Bkz. Ezraki, s. I, 183. 67


126

Cahiliye Araplarının Ulilhiyet Anlayışı

İcaze/Mfi.ciz' ve İfada/Mufid

Dini ilgilendiren işlerden biri de, hac ve menasikinin şe­ airinden olan Arafat'tır. Arafat için izin verme veya hacıları Arafat vakfesinden gidecekleri yere yönlendirme görevi, icaze veya ifada olarak adlandırılmaktadır. 'Mılciz'/'Müfid', Müzde­ life'den Mina'ya gidecek insanlara izin veren din adamların­ dan kabul edilebilir. Hacdaki özel konumundan dolayı, onun, kavmi içinde saygın ve özel bir yeri vardır. "İfada" görevini, Sılfe lakaplı Ahzem b. As b. Amr b. Mazin b. Esed yürütmek­ tedir. Kabenin hacibliğini üstlenen Habeşiye b. Selıll b. Ka'b 'Amr b. Rebi'a b. Harise el-Huza'i, hac zamanında hacıları saf saf tanzim eder, onları menasik ve mevakıfa sevk ve idare ederdi. Habeşiye, Sılfe'den insanları dağıtmasını ister, "Sufi" de onların dağılmasına izin verirdi.71 Hz. Peygamber'in hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ebıl Be­ kir'i hac emiri tayin ederek hacla ilgili hususları öğretip gön­ dermesi ve onun da aldığı talimat gereği haccı yaptırması gibi, müşriklerin haccını da, Ebü Seyyare el-Udvani yaptırmaktay­ dı. 72 "Kehane/Kahin" veya "İrafe/Arraf"

"Kahin", gizli ilimleri bildiğini ve gaipten haber verdiğini ileri süren kişi olarak tarif edilmektedir. "Kehanet" ise, "sezgi veya bir tür ilhamla yahut bazı işaretlerin yorumuyla ileride meydana gelecek olaylan önceden görme ya da haber verme, gizli veya esrarengiz bilgiyi ortaya çıkarma işi yahut sanatı­ dır."73 Kehanetin fal, irafe, remil, ilm-i nücılm vb. gaipten ha­ ber verme çeşitlerini içine alan umuıni bir terim olduğu da söylenir. "Bazı nefislerin özelliğinden dolayı tabii olduğu veya cinlerle irtibat kurma, yıldızlarla temasa geçme şeklinde kes­ bi olduğu söylenen kehanet, beşeri ruhların cin ve şeytan gibi soyut varlıklarla ilişkiye girerek onlardan meydana gelecek olaylar hakkında bilgi edinmesi" şeklinde tarif edilir. Cahiliye 71 Bkz. Ezraki, s. I, 186-187; Cevad Ali, s. VI. 216. 72 Bkz. Ezraki, s. I, 185. 73 Bkz. Ömer Faruk Harman, "Kahin··, DİA, s. XXIV/ 170-171.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

127

döneminde kahinlerin fert ve toplum hayatında da önemli bir yeri vardı. İnanışa göre onlar ihtilafları çözer, rüyaları tabir eder, kayıpları bulur, zina olaylarını belirler, hırsızlık ve adam öldürme gibi cürümleri aydınlatır, hastalıklara şifa bulurlar­ dı. Ayrıca bir kabileye savaş ilan edileceği zaman kahinlere danışılır, toplumsal ihtilaflarda ve aile anlaşmazlıklarında hakemliklerine başvurulur, gelebilecek her türlü felaketi ön­ ceden haber vermeleri- istenirdi. Bu sebeple kabilelerin özel şair ve hatipleri yanında kahinleri de bulu1!ur ve işleri kar­ şılığında "hulvan" denilen bir ücret alırlardı. Kahinler seçili ve kafiyeli ifadelerle kısa ve ahenkli cümleler kullanır: yer, gök, ay, güneş, gece, gündüz üzerine yemin ederek kehanete başlarlardı. Birçok ünlü erkek ve kadın kahin arasında en es­ kilerinden biri tek eli, tek gözü ve tek ayağının bulunduğu ve yarım insan şeklinde olduğu söylenen Şıkk b. Enmar, bir baş­ kası ise kafatası dışında vücudunda kemik bulunmadığına ve kumaş gibi dürülebildiğine inanılan Satih b. Mazin'di. Diğer meşhurlar arasında Hanaiır b. et-Tev'em el-Himyeri, Sevad b. Karib ed-Devsi, Yemen kadın kahinleri Tureyfe, Sevda bt. Zühre ve Zera bt. Zuhayr sayılabilir. 74 Cahiliye döneminde kehanet yaygın olup kahinlerin cin ve şeytanlarla irtibatlı oldukları kabul edilirdi. Cahiliye Arap­ larına göre dünyanın idaresinde ruhlar Tanrı'nın ortak ve yardımcıları konumunda olup, saadete ulaşma veya felaket­ lerden korunma onların sayesinde mümkündü. Şairler gibi kahinlerin de göğe çıkıp meleklerin konuşmalarını dinleyen cinlerinin bulunduğuna inanılırdı. Arraf, olaylar arasındaki benzerlik ve ilişkileri tespit ede­ rek, geçmiş ve daha çok gelecek hakkında tahminde bulu­ nan kişiler hakkında kullanılan bir tabirdir. "Bir şeyi bildir­ mek" anlamındaki "ıı-f' veya "urf' kökünden türeyen "arraf', kaynaklarda biri mezkur ıstılahı manada, diğeri de "kahin" manasında olmak üzere iki türlü kullanılmıştır. Arraf hak­ kında verilen bilgiler, onun kahinden farklı olduğunu ortaya 74 Bkz. Aıüsı, s. III, 269-292; İlyas Çelebi, "füihin-Kelam", DİA, s. XXIV/ 171172.


Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

128

koymaktadır. Buna göre arraf, olaylar arasındaki herkesin fark edemeyeceği şekilde gizli ve karmaşık olan benzerlik ve münasebetleri, doğuştan sahip olduğu bir kabiliyetle hisse­ debileceği gibi, kazandığı tecrübelerle de istikbale dair bazı olaylar hakkında önceden tahminlerde bulunabilir. Sıradan insanlardan farklı bir zeka ve idrak üstünlüğüne sahip oldu­ ğu kabul edilen arraf, bu gücünü yöneldiği konuya teksif eder ve olaylar arasındaki bağlantıyı, mevcut olayların gelecekte doğuracağı sonuçları, aynı sebebe bağlı olmakla beraber fark edilemeyecek derecede karmaşık bir mahiyet arz eden benzer hadiseleri bulmaya çalışır. Arrafın gerek yaratılıştan sahip ol­ duğu kabiliyet, gerekse tecrübe birikimi sayesinde geleceğe dair verdiği haberler zaman zaman doğru çıkmakla birlikte her söylediğinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Çünkü bu haberler kesin bilgi vasıtalarının değil, bazı zan ve tahminle­ rin ürünüdür. Geçmişe ait olmak üzere verdiği haberler ise daha çok bu konuda soru soranın fizyolojik ve psikolojik du­ rumundan elde ettiği bazı ipuçlarına dayanır. Arrafın muha­ tabının vücut hareketlerine, tutum ve davranışlarına, ilk söy­ lediği kelimelere dikkat ederek kaybolan eşyayı, yitik develeri bulduğu, hırsızları ve katilleri teşhis ettiği rivayet edilir. Ca­ hiliye döneminde Araplar yeni doğan çocuklarının gelecekleri hakkında bilgi almak üzere arraflara götürürlerdi. Daha çok panayırlarda mesleklerini icra eden arraflar çocukların vücut yapılarına, özellikle fızyonomilerine bakarak istikballeriyle il­ gili bazı tahminler yürütürlerdi. 75

..

Dini Önderlik

"Sükra" kelimesi, Arapların imamlarını (eimme) göster­ mekte olup, bu kişiler, panayırların organizesini ve 'Ukaz'daki adli işleri üstlenmektedirler. Onlar Kureyş'ten olup, dini ko­ nularda "ifta"ya (fetva verme) yetkilidirler. Onlar Beni Malik b. Kinane'den idiler. 76 Ayda bir erteleme vuku bulunca (nesi'), o, "Ayların nesli Kalamise'den olan Kinane'dendir; onlar Arap75 Bkz. Alı1si, s. III, 296-307. Aynca bkz. Ahmet Güç, "Arraf', DİA, s. III/393394. 76 Bkz. İbn Habib, s. 181-182.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

129

ların fakihleri ve dinde müftüleridir." derdi.77 Araplar fakih kelimesini, bilhassa şeriat için kullanırlardı. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de geçen "fıkh" kelimesi de, 78 Cahiliyedekiyle aynı an­ lamda olup, "bir şeyi bilen, anlayan ve kavrayan" manasında­ dır. Cahiliyede de bu kelime, ilim ve dinle bağlantılı kullanıl­ maktadır. Kur'an'da geçen ilim, ulema, teallüm, din, dinin fehmi, şe­ riat ve ahkarri gibi bazı kavramların varlığı da, bunların Ca­ hiliyede olduğu anlamına gelir. Bu, onların alimleri olmayan, din adamları bulunmayan, dini ahkamdan habersiz bir ka­ vim/toplum olmadıklarının da delilidir.79 Yine ayette geçen ve "bir meseleyi cevaplamak" anlamına gelen "İfta" kelimesi de, 80 Arapların dini durumları hakkın­ daki bir diğer delildir. Cahiliye Arapları fakihlerinden fetva istiyorlardı ve fetva ehli de dini konularda onların müşkilleri­ ni çözüyorlardı. Onlar rey ve içtihatla edindikleri görüşleriyle fetva veriyorlardı. 81 Reis veya benzerinden olan imam, kavmin önderidir. Ken­ dilerine uyulan imamlar, ya bir din üzeredir ya da müşrik­ tirler. Kur'an'da yedi yerde tekil ve beş yerde de çoğul olarak geçmektedir.82 Bu kullanımların Cahiliyedekilerle aynı olması da, din önderleri hakkındaki Cahiliye geleneğinin kanıtıdır. 77 Bkz. İbn Habib, s. 156. 78 Tevbe, 9/122: Müminlerin hepsinin toptan sefere çtkmalan doğru değildir. Onlann her kesiminden bir gurup dinde geniş bilgi elde etmek (tefakkuh) ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onlan ikaz etmek için geride kalma­ lıdır. Umulur ki sakınırlar. 79 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 216. 80 Nisa, 4/127: Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar (yesteftüneke). De ki, onlara alt hükmü size Allah açıklıyor (yuftikum): Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (mirası) vermeyip nikahlamak istediğiniz yetim kadınlar, ça­ resiz çocuklar ve yetimlere karşı adil davrarımaruz hakkında size okunan ayetler (Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan ne ya­ parsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir. Aynca bkz: Nisa, 4/176; Yusuf, 12/41, 43, 46; Nemi, 27/32; Kehf, 18/22; Saffat, 3711, 149. 81 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 216-217. 82 Tevbe, 9/12: Eğer antlaşmalanndan sonra yeminlerini bozarlar ve dini­ nize saldırırlarsa, küfrün önderlerine (eimme) karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan adamlardır. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler. Aynca bkz. Bakara, 2/124; Furkan, 25/74; İsra, 17/71; En­ biya, 21/73; Kasas, 28/5, 41; Secde, 32/24.


130

Cahiliye Araplannın Ulilhiyet Anlayışı

Hükfune/Hakem

Bir uyuşmazlığı çözmek için taraflarca tayin edilen kimse olan hakem, sözlükte "hüküm vermek, menetmek" gibi ma­ nalara gelen "hükm" kökünden türemiş bir isim olup, örfte ve hukuk dilinde, "aralarındaki uyuşmazlığı çözmesi için ta­ rafların kendi ihtiyarlarıyla başvurdukları şahıs veya merci"i ifade eder. Bir ihtilafı bu şekilde hakeme götürmeye "tahkim" denildiği gibi, hakem/hükkam daha teknik bir terim olarak "muhakkem" adını da almaktadır. İslam'dan önce Hicaz-Arap toplumunda merkezi bir otorite mevcut olmayıp kabile ve aile birliğine dayalı ve genelde göçe­ be bir hayat tarzı hakim olduğundan, hukuki uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesinde gelenekler, kabile büyükleri ve özellikle de hakemler önemli bir rol üstlenmekteydi. Hakem­ ler kabile ve bölgede ileri görüşlülüğüyle, feraset ve adaletiyle tanınmış, tecrübe birikimi ve saygınlığı bulunan kimselerdi. Şahıslar hatta kabileler arası ihtilaflar ortaya çıktığında, kaba kuvvete dayalı çözüm, şahsi intikam ve savaş her zaman çı­ kar yol olmadığı için, taraflar çok defa barışçı yolla uzlaşmaya mecbur kalır, bu da genelde hakeme başvurmaları ile sonuç­ lanırdı. Hakem usulü, uyuşmazlık içinde olan tarafların ortak iradesiyle açılabilecek özel bir yargı ve çözüm imkanı gibi gö­ rünse de, gerek tarafların ön mutabakatı gerekse hakemlerin toplumdaki saygınlığı ve mevcut gelenekler, hakem kararlarına uyulmasını adeta zorunlu hale getirdiğinden toplumda husu­ met ve ihtilafların önemli bir kısmı bu yolla çözüme kavuş­ maktaydı. Kaynaklarda İslam öncesi dönemde her kabilenin meşhur hakemlerinden, arıların menkıbelerinden ve verdikleri karar örneklerinden, hatta Temim kabilesi hakemlerinin, uzun bir süre Ukaz çarşısında kabileler arasında genel kabul gör­ müş bir yargı yetkisi kullandığından söz edilir. Bu dönemin meşhur hakemleri arasında Temim kabilesinden Eksem b. Sifi, Hacib b. Zürare, el-Akra' b. Habis, Rebia b. Muhaşin, Damre b. Damre; Kays kabilesinden Amir b. Zarb; Sakif kabilesinden Gaylan b. Seleme; Esed'den Rebia b. Hızar; Cumalı kabilesin­ den Safvan b. Ümeyye; Kureyş'ten Haşim b. Abdimenaf, Ab-


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

131

dulmuttalib b. Haşim, Ebü Talib b. Haşim, As b. Vail, Ebü Süfyan, Ömer b. Hattab ve Ala b. Harise gibi kişiler, hatta Sahr bt. Lukman, Hind bt. el-Hus, Cum'a bt. Habis, Hadile bt. Amir, Hizam bt. er-Reyyan gibi meşhur kadın hakemler sayılır. 83

Ahkamın İnfazı Dini ahkamın infazı mecburiyet arz etmez, ancak taat ve onay gerektirirdi. Araplar kanunlarına bağlanabilecekleri tek bir şeriat üzere değillerdi. Dinlerinin hükümlerinin icrasını fertler yerine getirirlerdi. 84 Din adamlarının verdikleri hü­ kümlere bağlılık, onların pozisyonlarına, saygınlıklarına ve kavimleri arasındaki nüfuzlarına göre değişirdi. İstekleri yerine gelmeyince isyan eden, hatta ilahlarına hiddetlenen insanların varlığını da görmekteyiz. Bu kimseler putu vesile ederek sıkıntı anında yardım almak için ona sığın­ dıklarında, o put, onların isteklerine olumlu cevap vermezse, ondan uzaklaşmakla ve onun ziyaretini bırakmakla ve ondan vazgeçmekle onu tehdit eder ve korkuturdu. İmru'u'l-Kays, fal oklarını çektikten sonra, oku onun yüzüne atmış, ona söv­ müş ve kaba davranmıştı. 85 Çünkü hastalıktan iyileşme arzu­ suna istediği şekilde bir cevap alamamıştı. 86 Hangi kavimden olursa olsun birtakım insanların haram ve helale önem vermedikleri de bilinmektedir. Onlar zulmü helal sayarlar, haramları işlerler, haram ayları çiğnerlerdi. Pazarlarına geldiklerinde, başkalarının mallarına el koymayı kendilerine mubah görürlerdi. Bunlara "el-Muhillün" denirdi. Örnek olarak, Esed, Tay, Beni Bekr b. Abdimina b. Kinane kabileleri ile Beni Amir b. Sa'saa'dan bir kavmi verebiliriz. 87 Onlar helal ve haram bilmezlerdi. Onların yanında ayların günleri eşitti, hiçbir ayın hürmeti yoktu, hatta haram aylarda bile diledikleriyle savaşırlardı. Yine Arapların içinde bu tür 83 84 85 86 87

Bkz. Aıüsi, s. !, 308-344; Cevad Ali, V,635-654. Aynca bkz. Ahmet Ak.gündüz, "Hakem", DİA, s. XV/171-172. Bkz. Yakubi, s. !, 227. Bkz. Ezraki, s. !, 378. Bkz. Cevad Ali, s. VI, 222-223. Bkz. Azraki, s. !, 184.


132

Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

fülleri reddeden, nefsini mazluma yardıma adayan, kan dök­ meye mani olan ve günah işlemekten kaçınanlar da vardı. Bu kişilere de "el-MuhairemCm" denirdi.88 Bunlar Beni Amr b. Temim, Beni Hanzala b. Zeydimenat, Hüzeyl'den bir ka­ vim, Beni Seyban'dan bir kavim ve Beni Kelb b. Vebre'den bir kavimdir. Bunlar, insanları haramlardan uzak tutmak için silah kuşanırlardı. Bunların arasındaki tüm Araplar haram aylarda silahlarını bırakırlardı.89 Cahiliyede yenilen yiyeceklere ait ibahat, haram ve helal ahkamı, kabile örfüne bağlı olmuştur. İslam'ın ölü hayvan eti yememe emri gelince, Kureyş buna duyduğu şaşkınlığı şöyle diyerek delil getirmiştir: "Bu nasıl bir tapınmadır ki, öldürül­ müş olandan yemiyor da, öldürmüş olduklarımızdan yiyor­ sunuz?" Kendiliğinden ölenle, kestiklerini eşit sayıyorlardı. Müşriklerden bazıları Resulullah'a gelip şöyle dediler: "Her­ hangi bir ölümle ölen koyunun durumunu bize haber ver.•: O da: "Onu Allah öldürmüştür." deyince, ona şöyle dediler: "Sen, senin ve arkadaşlarının öldürdüğünün helal, Allah'ın öldürdüğünün ise haram olduğunu iddia ediyorsun!" Zikro­ lunur ki, bir Farslı Kureyş müşriklerinden olan dostlarına "Muhammed'e düşmanlıklarını" ifade edince, onlar da şöyle demişlerdir: "Kestiğin şey helal, Allah'ın altın kılıçla kestiği haram." Bu durum Müslümanlardan bazısının da dikkatini çekmiştir. Cahiliyede Araplar, leş, toslanmaktan dolayı ölmüş hayvanı, boğulmuş hayvanı, taşlanıp ölmüş hayvanı, vahşi • hayvanları, vahşi hayvanların yediklerini ve kendi avladıkla­ rını ve putlara adanmış her türlü hayvanı mübah sayıp yiyor­ lardı.90 Leş yemeyenlerden de söz edilmektedir.91 Araplar koyunu boğazından kesiyor, ölünceye kadar öyle­ ce bırakıyorlar ve öldüğü zaman, "onu biz kestik" diyorlardı. Bunu onun zekatı olarak yapıyorlardı. Koyun . için koşulan şart, onun kesilmesi; devede aranan şart ise, kulaklarının ya88 89 90 91

Bkz. Yakub!, s. I, 240. Bkz. Cevad Ali, s. VI, 223. Bkz. Cevad Ali, s. VI, 223-224. Bkz. İbn Habib, s. 329.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

133

nlmış olmasıydı. Bunlar da göstermektedir ki, onlar hayvan kesimi hususunda da birtakım ahkamı gözetiyorlardı. 92 Din adanılan ve kabilenin ilert gelenlert kendilertnde bir rahatsızlık hissettiklertnde veya başlarına gelen bir sıkıntı ve zarardan dolayı, birtakım şeylert kendilertne haram kılarlar­ dı. Bazı Cahiliye adanılan, nezaketen ve nefıslertni korumak için içki içmeyi kendilertne haram kılmışlardır. Amir b. ez­ Zarb el-Udvani, Kays b. Asım, Safvan b. Ümeyye b. Muhlis el-Kinani, Aııf b. Ma'dikertb, Süveyd b. Adiy b. Amr b. Seleme et-Tfil ve diğerlert gibi. Onlar içkiyi bedenlertne ve akıllarına bir zarar ve mallarına da bir ziyan verdiğinden haram kılmış­ lardı. Bazı kaynaklarda, Cahiliye de içkiyi ilk haram sayanın, el-Velid b. el-Muğire veya Kays b. Asım olduğu söylenir. 93 Cahiliye de kuman ilk haramı sayan el-Akra' b. fü(bis et­ Temimi'dir. Zinada recmi ilk uygulayan Rebi'a b. Haddan'dır. "Çocuk yatağa aittir." sözüyle ilk hüküm veren "Arabın Haki­ mi" lakablı Eksem b. Sifi'dir. Hırsızlıkta ilk el kesen el-Velid b. el-Mugıre'dir. Diyeti deveden 100 adet olarak ilk başlatan, Hz. Peygamber'in dedesi Abdulmuttalib'dir. Müzdelife'de ilk ateş yakan Kusay b. Kilab'dır. Mekke'de tevhid'i ilk ortaya koyan Kays b. Sa'ide el-İyadi'dir. 94 Arap Örfü ve Din

Biz Arapları, örl ve adetlertne şiddetle bağlı buluruz. Onla­ rın nezdinde örl, nefıslertnde karar kılan ve zihinlertnde sabit olan şeydir, hatta onlara göre, din hükmündedir. Hiç kimse onun dışında olamaz, onun hükmünü bozamaz. Kabilenin örlü yani din olan şey, haram ve helali, mübah ve muharremi tayin eder. Reisler, liderler ve hakimlertn hükümlert, teşrt'in kaynağı ile kabilelertn haklan ve din konularındaki fetvala­ rıdır. Kabilelertn tabiatlarına uyan, akıllarına uygun gelen ve çevrelertnden kaynaklanan şeyler, kabilelertn itaat ettik­ leli dinlertdir. Ona muhalefette aşın bir zarar olduğundan, 92 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 224. 93 Bkz. Alı:isi, s. II, 294-297; Cevad Ali, s. VI, 224. 94 Bkz. Alüsi, s. II, 293-294; Cevad Ali, s. VI, 225.


134

Cahiliye Araplannın UlQJıiyet Anlayışı

toplum ona müştereken uyarlar. Bu yüzden onlann nezdinde şer'i ahkam, derecelidir. 95 Araplar şeraitlertni içeren, başvuracakları bir dinleri olma­ dığı için, nefretleşme, miras, su ve kan davalannda hakem­ lerin kararlanna başvururlar, onlann hükümlerine boyun eğerlerdi. Hakimlerde aranan özellikler şunlardı: Şerefli, doğ­ ru sözlü, emanet ehli, reisliğe yetenekli, yaşlı, cömert ve gün görmüş tecrübe geçirmiş olması. 96 Öıf sayılan şeyler, her bir kimse için sarınılması gereken şeydir ve uyulması gerekli ahkam hükmündedir. Ahd ve ant­ laşmaları ve haram aylan gözetmek gibi üzerinde ittifak edilen hususlara saygı göstermek gereklidir. Kanı gerektiren bir ci­ nayet olsa da, o aylarda savaşmak hiç kimse için caiz değildir. Mescid-i Haram gibi kutsal mekanlara saygı duymak da öıf­ tendir. Oraya sığınan bir canlıya veya katil de olsa bir insana saldırmak uygun görülmezdi. İnsanlann sözlerine, iddialarına ve yeminlerine yapışması da aynı şekilde örften sayılmaktadır. Araplar, misafire ikram ederler, suçluları cezalandırırlar, kötü­ lükleri, eşkıyalığı ve zulmetmeyi doğru bulmazlardı. 97 Cevad Ali, Araplarda cari olan "bekar kalıp evlenmeyi terk etmek" anlamındaki "sanlra" geleneğinin, rahiplerin fıillerin­ den olup Araplar nezdinde de bilinen bir uygulama olduğunu söylemekte ve bu anlama uygun örnekler vermektedir. Ancak sanlra kelimesini "bir şeyi bağlamak" anlamına alınca, Ez­ raki'nin bu kelimeye verdiği anlamı ve bununla ilgili örneğini daha isabetli bulmaktayım. Çünkü o, 'sanlra'yı "Beytullah'ı Mekke dışından ilk defa ziyarete gelen, dolayısıyla elbiseleri­ ni veya kendini Ahmesilerin şartlanna bağlayan" anlamında almaktadır. Bu yüzden de, dışarıdan gelenlerin yani Ahmes dışındakilerin tavaf yapmak için Ahmesten elbise almaları yoksa çıplak tavaf yapmaları örneğini vermektedir. 98 95 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 225. 96 Bkz. Yakübi, s. I, 258. 97 Bkz. Yakübi, s. I, 254; İbn Habib, s. 329; Cevad Ali, s. VI, 225. 98 Bkz. Ezraki, s. I, 177-178.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

135

Cahiliyede adam öldürmek, birini tokatlamak ve dövmek suretiyle bir olaya sebebiyet veren bir adam, Mekke ağacı­ nın kabuklarından kolye takarak "Ben sarılrayım (kendimi Kabe'ye bağladım/adadım)." derdi. Sarılra olmayı kabullen­ mek suretiyle dokunulmazlık kazanır ve insanlar da onun için, "Sarılrayı cehaletiyle kendi haline bırakın." derler, o kişi pisliğin içine batsa da, kimse ona dokunmazdı. 99 Bir suç işle­ yen kişi de Kabe'ye sığınır ve hayatından endişelenmezdi. Kan sahibi (veliyyud dem) haremde ona rastlayınca, onun 'sarure' olduğu söylenir ve o da, beyte taziminden ve saygısından do­ layı ona dokunmazdı. 100 Araplar hac için evlerinden çıktıkları zaman, semer ağacın­ dan bir kolye edinirlerdi; evlerine dönmek istedikleri zaman da, kıldan bir kolye edinirler, böylece kendilerine bir kötülük erişmediğine inanırlardı. Yine bir adam haremin ağaçların­ dan birinden bir kolye edinir, sonra dilediği yere gider, böy­ lece emniyet içinde olduğunu hissederdi. Mekke halkı bunu ticaretlerinde de yaparlardı. Kolyeleri kendi boyunlarına ve hayvanlarının boyunlarına takarlar, böylece kendilerini her türlü zarardan koruduklarını düşünürlerdi. ıoı Hayızlı kadınlar putlara yaklaşamaz, onlara dokunamaz ve belli bir uzaklıkta dururlardı. 102 Araplar hırsızın sağ elini keserler, yol kesenleri ise asarlardı. 103 Diğer milletlere değil de, sadece Araplara mahsus olan şu on şeyden beşi insanın kafasıyla alakalıdır: Mazmaza, istinşak, misvak kullanma, saç ayırma ve bıyık kesme. Şu beş şey de bedenle alakalıdır: Sünnet olma, koltuk tıraşı olma, koltukaltı tıraşı olma, tırnak kesme, istinca. 104 Bir adam, iki kız kardeşi, bir kadını annesiyle, teyzesiyle ve halasıyla bir arada nikahlayabilirdi. 105 Bir adam öldüğün99 Bkz. Ezraki, s. I, 192. 100 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 217. 101 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 226. 102 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 38; Ahisi, s. II, 206. 103 Bkz. İbn Habib, s. 327. 104 Bkz. İbn Habib, s. 329. 105 Bkz. İbn Habib, s. 325, 327.


136

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

de, büyük oğlu kalkar elbisesini babasının karısı yani üvey annesinin üzerine atar ve onu böylece miras yoluyla nikahına almış olurdu. Eğer buna ihtiyaç duymazsa, yeni bir mihirle annesinin kız kardeşlerinden biriyle evlenirdi. 106 Kızlar, kadınlar ve çocuklar asla mirastan pay alamazlar­ dı. Ancak atın üzerinde savaşan ve ganimetten hisse alan mi­ rasçı olabilirdi. 107 Araplar, cünüplükten guslederler, ölülerini yıkarlar, ke­ fenlerler, üzerlerine salat ederlerdi. Salatları ise, ölüyü bir divan üzerine taşımak, sonra kalkıp onun tüm iyiliklerinden söz etmek ve onu övmekten ibaretti. Sonra da, "Allah sana rahmet etsin." diyerek onu defnederlerdi. 108 Çünkü Arapların çoğu öldükten sonra dirilmeye (ba's) ve hesaba inanırlardı. 109 Bir adam ölünce devamlı bindiği devesi kabrine getirilir ve başı sarılı, kafası ayaklarının arasına bağlanmış bir halde yemlenmeksizin ve sulanmaksızın kabrinin üzerinde bekle­ tilir ve öylece ölüme terk edilirdi. Böylece o kişinin, kıyamet günü kabrinden kalkınca o deveye bineceğine inanılırdı. Yok eğer bunu yapmazsa, Kıyamet günü ayakları üzerine dirilir, binecek biniti olmazdı. Bu deveye de "beliyye" derlerdi. 110 Araplarda bazı hayvanlarla ilgili birtakım uygulamalar vardı: Bahire, Vesile, Sfübe, Hamiye adı verilen bazı hayvan­ lar, kutsal kabul edilir ve onlara dokunulmazdı. 111 Cahiliyede Zühd

Cahiliye dönemiyle ilgili bize ulaşan bazı haberlerden, toplum, yaratıcı ve hayat hakkında birtakım görüşleri olan din adamlarının varlığını anlıyoruz. Onlar kendi görüşleriyle, imanlarına ve inançlarının sıhhatine kanaat getirmektedirler.· Bazısı görüşlerini söyler ve yayarken, bazısı da insanlardan 106 107 108 109 110

Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. DİA, 111 Bkz.

İbn Habib, s. 325-326. İbn Habib, s. 324. İbn Habib, s. 319-321. İbn Habib, s. 322. İbn Habib, s. 323; Ahisi, s. II, 307-309; Ahmet Güç, "Putperestlik", s. XXXIV,367; Sarıcık, s. 301-304. İbn Habib, s. 330-332; Sarıcık, s. 237-252.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

137

uzaklaşıp yalnızlığı tercih etmekte, her türlü güzellik ve et ye­ mek gibi lezzetlerden uzaklaşıp zühd hayatı yaşamaktadırlar. Mesela asil ve şair biri olan Abdullah b. Abdilmelik b. Abdillah el-Gifari, et yemekten uzak durduğu için "Ebu'l-lahm" veya "Aba'l-lahm" diye bilinirdi. Yine Osman b. Maz'un zühdüyle bilinirdi. O hanımından bile uzaklaşmıştı. Eğer Hz. Peygam­ ber engellemeseydi, neredeyse hadım olacaktı. O, su.fi meş­ repli olup Cahiliye döneminde de, dünyadan uzaklaşıp zühde sarılmak görüşündeydi. Nasrani olup ruhbanlığın izindeydi ve bu durumu Nasrani zahidlerinden almıştı. Cahiliyede Os­ man b. Maz'un gibi teemmül ve tefekkür eden ve insanlardan uzak yaşayan ruhbanlar vardı. İslamiyet böyle bir ruhbanlığa savaş açmıştır, yasaklamıştır. Zikredilir ki, sahabeden on kişi Osman b. Maz'un'un evinde toplanarak, gündüz sfüm, gece kaim olmaya, yataklarda yatmamaya, et ve yağ yememeye, yumuşak giymemeye karar verip, anlaştılar. Resulullah bun­ ları duydu ve onları bu işlerden menetti.U 2 Yine "Ebu Kays" diye bilinen Sarme de Cahiliyede ruhban­ lığı seçmişti. Cünüplükten gusül almış, Nasraniliğe yönelmiş ve ona sarılmıştı. Hep hakkı söyler, cünüp ve hayızlı olanı Beyt'e sokmazdı ve İslam gelince Müslüman oldu. Bu açıdan bakınca cünüplükten gusül almak ve hayızlıdan uzaklaşmak, Cahiliyedeki dindarların ve Yahudilikten etkilenen muvahhit­ lerin riayet ettikleri bir ibadetti. Fakat onlar ne Yahudi ne Hıristiyan olmuşlar, sadece dindarlığa sarılmışlardır. Onlar, Vahid ve Ehad olana çağırmış ve bu din üzere ölmüşlerdir. Mesela Veki' b. Seleme el-İyadi'nin Mekke'nin merkezinde bir köşkü vardı. O, kahin ve din adamı olup, sıddıklardan bir "sa­ dik" olduğu kabul edilirdi. Onun merdivenle çıkılan bir köşk edindiği ve rabbiyle burada gizlice konuştuğu iddia edilirdi.113 İnsanlara dinine sarılmaları ve putlardan uzak durmaları hu­ susunda Hanifler gibi vaaz verir, nasihat ederdi. O aslında iç­ lerinde bir taneydi ve saygınlığı da buradan geliyordu. Çünkü 112 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 217-218. Aynca bkz. Buharı, Nikah l; Müslim, Ni­ kah l; Ebü Davud, Salatu't-Tatavvu, 26, 1342, 27 (1369).; Nesfü, Nikah 4; Dfuimi, Nikah 3, Savın 17. i 13 Bkz. İbn Habib, s. 136.


138

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

ona nispet edilen şeyler aynen Haniflere de nispet edilmekte­ dir. 114 Cahiliye döneminde yaşamış olan bazılarına, birtakım fetvaları ve kavimleri arasında adet olarak bulunan bazı hü­ kümleri nispet ederler ki bu hükümlerden bir kısmı İslam'ın da kabul ettiği hükümlerdir.U 5 Hünsa hakkındaki hüküm, mirasla ilgili olarak erkek için iki kadının payı olması gibi fetvalar, Cahiliye dini hayatına delil olan şeylerdendir. Bu fetvaları, Cahiliye döneminde din, mürüvvet, akıl ve ilim ehli adamlar vermekteydiler. Bunlardan, Arapların müfti veya dini önderlere sahip oldukları anlaşılmaktadır. 116 Din adamlarının, zühhadın ve münzevilerin en önemli gö­ revleri arasında, mabedleıi himaye etmek, oranın mallarını korumak, putlara hizmet etmek, hükümleri infaz etmek, in­ sanların taleplerine putların huzurunda aracılık ederek in­ sanların zorluk ve sıkıntılı günlerinde yardım etmek ve sıkın­ tıyı onlardan kaldırmak suretiyle cevap vermek vardı. Aynı şekilde putların aracılığına başvurmak suretiyle kafileleri ko­ rumak ve kıtlık yıllarında yağmur yağdırmak onların görevle­ rindendir. Yağmur duasında putlara seslenmek de bu cüm­ ledendir. Zikrolunur ki onlar, Cahiliye döneminde kuraklık zamanında_ yağmuru yağdırmak istedikleri zaman, yağmur duası için toplanırlar ve yeterince sığır toplarlardı. Sonra sı­ ğırların kuyrukları ve kirişleri arasına sel' ve 'aşr ağaçlarını bağlarlar ve onları engebeli dağa salarak orada bu ağaçları tutuştururlar, daha sonra da dua ve yalvarmaya başlarlardı. Bunu su akıtmanın sebeplerinden biri olarak görüyorlardı. 117 Kabe

Yukarıda ifade ettiğim gibi, Araplar eskiden bert hac iba­ detine sadakat gösterir, menasikleıini ifa ederlerdi. 118 Kureyş de, Kusay b. Kilab zamanından bert Harem'e gelen hacılara 114 115 116 117 118

Bkz. Bkz. Bkz. Bkz. Bkz.

Cevad Ali, s, VI, 218-219. İbn Habib, s. 236. Cevad Ali, s, VI, 219-220. Cevad Ali. S, VI. 221-222, Yakübi. s, I, 254.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

139

yemek yedirme görevini (rifü.de) ifa etmekteydi. O, "Ey Kureyş, biz Allah'ın komşulan ve harem ehliyiz. Hacılar ise Allah'ın misafırleri ve beytinin ziyaretçileridir. Onlar ikrama layıktır­ lar, onlara hac zamanlarında yedirip içirelim!" teklifinde bu­ lunmuş ve bu teklif uygulamaya konularak İslam'ın zuhu­ rundan sonra da devam etmiştir. 119 Diğer bir Kabe hizmeti de, Mekke'de zemzemle ve hacıla­ rın su işleriyle ilgili olan sikaye görevidir. "Hz. İbrahim'den (a) beri Kabe'yi ziyaret için Mekke'ye gelenler Allah'ın mi­ safiri kabul edilmiştir. Önceleri şehrin ve Kabe'yi ziyaret edenlerin su ihtiyacı halktan toplanan yardımlarla karşıla­ nıyordu. Daha sonra sikaye görevini bunu bir itibar ve şeref vesilesi olarak gören zenginlerle Mekke ve Kabe'nin yöne­ timinde etkin olan kabile reisleri üstlenmiş, bu görevi Hz. Peygamber'in dördüncü kuşaktan dedesi Kusay b. Kilab kurumsallaştırmıştır. Kusay, Mekke'de oturanlan "Allah'ın komşulan", hac için gelenleri "Allah'ın misafirleri" ve "evinin ziyaretçileri" diye tanımlamış, onlar için hac günleri yiyecek ve içecek hazırlanmasını teklif etmiştir. Mekkeliler onun bu teklifini kabul edince, bu iş için her yıl para ve mal toplana­ rak bir bütçe oluşturulması gelenek olmuştur. Bu bütçenin bir kısmı sikaye için harcanırken önemli bir kısmı rifü.de hiz­ metine tahsis edilmiştir." Daha sonra zemzem kuyusunun açılmasıyla su temin işi kolaylaşmış ve bu hizmet İslami­ yet'ten sonra da devam etmiştir. 120 Kabe'nin içinde, kapısından girince hemen sağ taraftcı bu­ lunan kuyu, Hz. İbrahim (a) ve oğlu İsmail (a) zamanından kalmıştı. Kabe'ye hediye edilen altın, gümüş, ziynet eşyalan, güzel koku vs. oraya konmaktaydı. Ne olursa olsun, buraya hediye edilen hiçbir şeye dokunulamaz, orada ,öylece kalırdı. Hatta burada birikenlere, ne Hz. Peygamber_ ve ne de sonra­ ki halifeler dokunmayı düşünmemişlerdir. Buradaki mala el 119 Bkz. Ezraki. s. I, 194-195; Ahisi, s. II, 290-292. Ayrıca bkz. M. Sabıi Kü­ çükaşçı, "Rifa.de", DİA, s. XXXV,97-98. 120 Bkz. M. Sabrt Küçükaşçı, "Sikaye", DİA, s. XXXVII, 177-178; Ünal, s. XXIV, 14-21.


140

Calıiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

uzatan, hırsızlık yapan veya yapmaya yeltenenin mutlaka bir zarara veya belaya uğrayacağına inanılırdı. Bununla ilgili çe­ şitli efsane ve rivayetler anlatılmaktadır.121 Bu anlatılanların bir kısmı oradakileri çalmak isteyen Kabe haciblerinin başına gelen felaketler hakkındadır. Tamah ve hırs örneği olarak an­ latılan bu rivayetler, bu haciblerin payının halkın kendilerine getirdiklerinden ibaret olduğu ve ayrıca Beyt'in kuyusundan bir şey alma hakkına sahip olmadıkları anlamındadır. Veya hacibler bu tür hikayeler uydurarak, halkı bu kuyudan uzak tutup, orayı sadece kendilerine hasretmiş olmaları da müm­ kündür.122 Arapların Kabe ile ilgili uygulamaları da çoktur. Kabe'nin kapısı haftanın iki günü açılır, kapının yanında duran ha­ cibler, içeri girmesini istemedikleri kişileri, merdivenden iter düşürürlerdi. Kabe'ye ayakkabı cinsinden bir giysiyle değil, çıplak ayakla girmek adetti. Kureyş ve Kureyş'in müttefıki olan kabilelere "Ahmesi" denirdi. Ahmesiler dışındaki herkes Kabe'yi tavaf etmek için ya satın alma veya emanet yoluyla buradan bir elbise alarak tavaflarını onunla yaparlardı. Eğer bunu yapamazsa tavafını çıplak olarak yapmak zorunda ka­ lırdı. Çünkü Ahmesiler, günaha bulaştıkları günlük elbiseyle tavaf yapılamayacağına inandıklarından, bunu dışarıdan ge­ lenlere yani "Ehli Hill"e de kabul ettirmişlerdi. Çıplak olarak tavafını yapan kadın veya erkek, yedi kez tavafını tamamla­ dıktan sonra, elbiseleri "Mescidi Haram"da bıraktığı gibi bu­ lur ve giyerdi. Eğer Hillden olan kişi üzerindeki elbiseyle tavaf yapacak olursa, o takdirde o elbiseyi tavaftan sonra çıkarmak ve mescidin kapısında bırakmak zorundaydı. Bu elbise gü­ neş, yağmur, rüzgar ve ayakaltında çürüyüp gidinceye kadar kimse de ona dokunamazdı. Bu uygulamaya "lak" derlerdi. O kişi ya satın almak veya ödünç almak suretiyle veyahut kendi getirdiği yedek bir elbise giymek suretiyle oradan ayrılırdı. 121 Bkz. Ezra.ki, s. 1, 242-246. 122 Eski Mısır'da rahipler, kesilen kurbanlar ve sunulan hediyelerle çok zen­ ginleşmişlerdir. Onlar vergiden muaf, angarya ve askerlik hizmetinden uzaktılar. İstisna bir sınıf oluşturdukları için otoriteleri vardı. Bkz. Afeti­ nan, s. 230.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

141

Fil Olayından sonra, Araplar arasında Kabe ve Kureyş'in itibarı artmış, tüm Araplar onlara saygı gösterir olmuştu. Bu yüzen onlar kendilerini Allah'ın ehli, Hz. İbrahim'in (a) ço­ cukları, Beytullah'ın idarecileri görürler, kendilerini diğer ka­ bilelerden üstün sayarlardı. Bu saygınlıklarını icraata koy­ mak için de, Hac ibadetindeki bazı uygulamaları değiştirerek, kendilerini diğer insanlardan farklı saydırmayı başardılar. Mesela vakfe için Arafat'a çıkmayarak, vakfeyi Müzdelife'de yapıp dönmek gibi. Ayrıca ihramlı iken kendilerine birtakım perhizler koydular; deri mamulü dışında hiçbir tür ev ve ça­ dırda kalıp gölgelenmemeye başladılar; dışarıdan gelenlerin, yanlarında getirdikleri yiyeceklerden yemelerini yasakladılar. Ahmesi kadınlan ihrama girdikleri zaman dokuma işleri yap­ maz, yün eğirmez ve yağ eritmezlerdi. Erkekleri ise, keş ye­ meği yapmazlar, sütü yaymazlar, kaymak yemezler, kıl eğirip dokumazlar, kıldan yapılmış elbise giymezler, kıldan yapıl­ mış çadırlara girip altlarında gölgelenmezler, sadece deriden mamul çadırlarda kalıp gölgelenirler, Haremin bitkilerini ko­ parmazlar, haram aylara riayet ederler, bu aylarda ahdlerine sadakat gösterir, zulüm yapmaz ve üzerlerindeki günlük elbi­ seleriyle tavaf etmezlerdi. Ahmesi yerleşik veya köyde yaşayan biriyse, ihramlı iken kapı eşiğinden geçmek haram sayıldığı için, evine kapısından değil de, tavanından veya arka tarafın­ dan açtığı bir delikten girer ve çıkardı. Hac zamanlarında Ha­ rem dışına çıkmamak, Harem dışı şeylere, harem içindekiler gibi saygılı davranmamak suretiyle, insanların da kendilerini taklid etmelerini ve kendilerine sq.ygı göstermelerini sağlama gayreti içine girdiler. Arafat'ta vakfeyi kendileri için gereksiz görüp kaldırmalarının sebebi de, oranın harem dışında bu­ lunmasıydı. Onlar Harem sınırlan içindeki Nemre'yi kendile­ rine vakfe yeri tayin ederek, arefe günü akşamı burada vakfe yaparlar, erak ağacının altında gölgelenirler, oradan da Müz­ delife'ye giderlerdi. Sabahleyin güneş yükselince de, buradan dağılıp giderlerdi. 123

123 Bkz. Ezraki, s. 1, 174-182; Yakübi, s. 1, 256-257.


Cahiliye Araplannın Ulılhiyet Anlayışı

142

Cahiliye devri Arapları, arefe gününde ve sonrasında Mi­ na'da kaldıkları sürece asla alışveriş yapmazlar, ihtiyaçlarını görmek için ticarete girişmezlerdi.124 Yine Kureyş, haram aylarında umre yapmayı, başkalarına tecavüz ve savaşmak gibi çok büyük bir günah kabul eder­ di.12s Din Adamlarıyla Teberrük/Bereketlenme

Tarihi haberlerden anlaşılan odur ki, Cahiliyedeki din adanılan kendine uyanları bereketlendirir ve onları kutsar­ lardı. Onlardan biri, bereket ve şifa vermek için veya isabet eden hastalıktan onu kurtarmak ve böylece ilahlara yakınlık kurmaları için elini hastaların başına koyar veya alnına do­ kunurdu. Bereket getirmesi, sağlıklı olması, hastalıktan şifa bulması veya büyüdüğünde alim olması için çocukların ağzı­ na tükürürlerdi.

,.

Kur'an'dan ve hadislerden anlaşılan odur ki; Cahiliyede Araplar, Ehl-i Kitap din adamlarına yakınlaşmaya ve onlarla bereketlenmeye çabalarlardı. Hatta onlar, Ehl-i Kitap velileri­ nin, rahiplerinin, münzevilerinin ve din adamlarının elbisele­ rinden, teberrük olsun diye bir parça elde etmek için yanşa girerlerdi.126 Din Adamlarının Kıyafetleri

"Arapların hadarileri ve göçebeleri elbiselerinde çok çe­ şitlidirler:, farklı farklı giyinirlerdi. Kahinler boyanmış elbise giymezler; arraflar gömleklerinin eteğini uzatmaz ve ridalarını yerde sürüklemezler; hakemler de postu bırakmazlardı. Şair­ ler hicvetmek istediklerinde başının şakaklarından birini yağ­ larlar, izarlannı indirirler ve sadece nalın giyerlerdi. Kadınla­ rın ipekleri şekillidir, sahip olunan her şey şekillidir, bayrak sahipleri şekillidir." 127 124 125 126 127

Bkz. Ezraki, s. !, 187. Bkz. Ezraki, s. I, 192. Bkz. Cevad Ali, s. VI, 222. Bkz. Alüsi, s. III, 406-407.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

143

Bunlardan şu anlaşılır: Din adanılan veya bazılarının elbi­ seleıinin şekilli olması, eskiden beri cari ve malumdur. Böyle­ ce kendilerini diğer insanlardan ayırt ediyorlardı. Bu durum­ da, din adamlarının, Cahiliye putperestleıinin yanında özel giysileri olduğunu söyleyebiliriz. Ehl-i Kitabın din adanılan da, başkalarından ayırt edilebilecek özel elbiselere sahipti­ ler. ı2s Efsane görünümlü olmakla birlikte, Arapların putların koruyucusu oldukları inandıkları cin veya yüce ruhlar hak­ kındaki bir rivayet de, put sahiplerinin giysisi hakkında bilgi vermektedir: Rivayete göre, "Halid b. el-Velid 'Uzza'yı, H. 8. yılda, Ramazan ayının yirmi beşinde ortadan kaldırmıştır. Sa.­ dini, Benü Süleym'den Eflah b. en-Nasr eş-Şeybani idi. Halid, Hz. Peygamber'in emri uyarınca üçüncü defa olarak onu yok etmek üzere ·geldiğinde, kılıcını sıyırdı, fakat kendini, uçuşan saçlarıyla çıplak, siyah bir kadının önünde buldu. Halid o es­ nada, "omuzlarında bir ürperme hissettiğini" söyler. Tam bu esnada putun sa.dini de bağırıp çağırmaya başlar: "Ey 'Uzza, saldır, ümidini kırma!/Ey 'Uzza örtünü at ve kendini kom!" "Ey 'Uzza, eğer sen şimdi Halid denen herifi öldürmezsen,/Yakırı bir felakete uğrayacaksın!/Şu halde başının çaresine bak!"

O zaman Halid şöyle söyleyerek kılıcıyla ilerledi: "Sana hakaret yaraşır, övgü değil!/Görüyorum ki Allah sana alçak­ lık nasip etmiş!" Kılıcıyla bir vuruş vurdu ve onu iki parçaya ayırdı. Sonra Hz. Peygamber'in (s) huzuruna döndü ve ona olanları anlattı. Buyurdular ki: "Evet, işte 'Uzza; ona artık bir daha tapılmayacak." Halid şöyle karşılık verdi: "Ey Allah'ın elçisi, Allah'a hamdolsun, sayende bizi malwolmaktan kur­ tardı." Bunun tam tersi beklenti içerisinde olan müşriklerin tavrı hususunda ise, şu rivayet dikkat çekicidir: Ebu Leheb, ölüm döşeğinde olan Ebü Uhayha'nın ziyaretine gitti ve "Niçin böy­ le kederlisin?" diye sorduğunda, "Korkuyorum ki, benim ölü128 Bkz. Cevad Ali, s. VI, 226.


144

Cahiliye Araplannın Ulü.hiyet Anlayışı

mümden sonra 'Uzza yok olacak." cevabını aldı. Ebü Leheb de, "Üzülme, senin ölümünden sonra onu ben kollayacağını." dedi. Ebü Leheb şöyle derdi: "Eğer 'Uzza üstün gelirse, onu kolladığım için, zaten onun teveccühünü kazanmış durumda­ yım; fakat Muhammed üstün gelirse, -ki hiç ummuyorum- o da nihayet benim kardeşimin oğludur." Bunun üzerine Allah, 111./Tebbet suresini indirdi: "Ebü Leheb'in eli kurusun." Ebü Leheb'in bunu 'Uzza için değil Lat için söylediği de zikre­ dilmiştir.129 Ezra.ki, bu anlatının aynısını 'Uzza hakkında130 ve bir benzerini de Naile putu hakkında anlatmaktadır.131 Araplarda Dinler ve Putperestlik

İbrahim'den (a) sonra insanlardan bazısı, güneşe, 132 ba­ zısı aya133 taparlar, bazısı yaşayıp öleceklerine, zamanın her şeyi yok ettiğine inanırlardı. 134 Yıldızlara tapanları, 135 zındık­ ları (nur-zulmet dualistleri), 136 meleklere tapanları, 137 cinlere tapanları138 ve ateşe tapanları139 vardı. Araplardan da güne­ şe tapan, 140 yıldızlara tapan, 141 Yahudiliği142 ve Hıristiyanlığı benimseyen143 ve müstakil bir din üzere olduğu bilinen belli sayıda insanlar144 vardı.145 Hz. Peygamber'den (s) gelen bir rivayet, Araplarda putpe­ restliğin başlangıcı hakkında bilgi vermektedir: "Cehennem bana yaklaştırıldı da, 'Amr b. Luhayy'ı kısa boylu, açık tenli, mavi gözlü, bağırsaklarını ateşte sürüyen biri olarak gördüm. 129 Bkz. Aıüsi, s. II, 204-205; R. Klinge, Putlar Kitabı, İbnu'l-Kelbi, Notlar kısmı, s. 74. 130 Bkz. Ezraki, s. I, 127-129. 131 Bkz. Ezraki, s. I, 122. 132 Bkz. Aıüsi, s. II, 215-216. 133 Bkz. Aıüsi, s. II, 216-220. 134 Bkz. Aıüsi, s. II, 220-223. 135 Bkz. Aıüsi, s. II, 223-228. 136 Bkz. Aıüsi, s. II, 228-231. 137 Bkz. Aıüsi, s. II, 232. 138 Bkz. Aıüsi, s. II, 232-233. 139 Bkz. Aıüsi, s. II, 233-237. 140 Bkz. Aıüsi, s. II, 237-238. 141 Bkz. Aıüsi, s. II, 239-240. 142 Bkz. Aıüsi, s. II, 240-241. 143 Bkz. Aıüsi, s. II, 241-244. 144 Bkz. Aıüsi, s. II, 244-286. 145 Bkz. Yakübi, s. I, 257.

'\ I


... Arap Düşüncesinde • Din ve Din Adamı Algısı

145

. "Bu kimdir?" diye sorduğumda, dendi ki: "Bu 'Amr b. Lu­ hayy'dır; ı45 Bahire'yi, Vesile'yi, Sfübeyi, Hamiye'yi ilk getiren, İbrahim Peygamber'in dinini değiştiren ve Arapları putçuluğ� götüren adamdır."ı47 Bu rivayetten, Amr b. Luhayy'ın, aynı zamanda dini bir lider olduğu veya liderlerin, dini konularda da önderlik yaptıkları anlaşılmaktadır. Çünkü o, putları Mek­ ke'ye getirdiği zaman, onları uygun yerlere yerleştirerek, in­ sanların onlara tapınmalarını emretmiş ve benimsetmiştir.ı48 Bundan onun, sözlerine uyulması ve karşı çıkılmaması ge­ reken bir din adamı olarak telaki edildiği anlaşılmaktadır.149

Ayrıca Amr b. Luhayy'ın İbrahim (al zamanında getirilen telbiyeyi de ilk bozan kişi olduğu söylenmektedir. Daha sonra Araplar çok çeşitli şekillerde telbiye getirmişlerdir; ancak Al­ lah Resulu bunları düzeltmiştir.ı5o Sonuç

Buraya kadar söylediklerimizden çıkarılan sonuçlan mad­ deler halinde sıralamak istiyoruz: -

Arapların dinleri, naturalist, animist ve totemist özellik­ ler içermektedir.

-

Arapların dinleri, ilahi bir din geleneğinin izlerini taşı­ yan putperestliktir.

-

Araplar dini geleneklerinde bazı konularda tamamen bazen de kısmen, Ehl-i Kitabın tesiri altındadırlar.

- Tüm ilkel topluluklarda olduğu gibi Cahiliye Arapların­ da da, sihir, büyü ve cin ile ilgili inançlar mevcuttur. -

Bu inançlar, dini inançlarla birleşince karşımıza, ciddi seviyede bir "kahinlik" kurumu ve kahin/arraf toplulu­ ğu çıkmaktadır ki, Araplarda "din adamı" olarak görüle­ bilecek temel sınıflardan biri bunlardır.

146 Amr b. Luhayy hakkında bkz. Abdülkeıirn Özaydın, "Amr b. Luhayy", DİA, s. III, 87-88. 147 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 51; Ezraki, s. I, 115, 116. 148 Bkz. İbnu'l-Kelbi, s. 27-28; Ezraki, s. I, 116, 119. 149 Bkz. Ezraki, s. I, 192; Afüsi, s. II, 200-201. 150 Bkz. Ezraki, s. I, 193-194; Yakübi, s. I, 255-256.


146

Cahiliye Araplannın Ulithiyet Anlayışı

-

Diğer ve asıl din adamları olarak görülmesi gereken sınıf ise, sa.dinler ve hacibler"dir.

-

Sa.dinler ve hacibler, bilhassa putlar/tanrılar, mabetler, puthaneler ve tağü.tlarla ilgili hususlarda kendini göster­ mektedir.

-

Sa.dinlik ve haciblik, tevarüsen alındığı gibi, bu görevleri üstlenen aileler, şeref ve itibar sahibi kabul edilmektey­ di. Bu yüzden, böyle bir görevi olan her aile veya kabile, bu görevi başkasına devretmemek için, onu korumak ve kollamak durumundaydı.

-

Bu görevlerin her zaman ve her dönemde olduğu gibi, yukarıda söylediğimiz sosyal itibarına ilaveten, belki de ondan daha fazla getirisi, siyasal ve ekonomik alanda olmuştur.

-

Hz. Peygamber'e (s) müşriklerin ileri gelenlerinin karşı gelişlerindeki aşırılık ve sertliklerinin altında, bu getiriyi kaybetme korkularının yattığı açık olmakla beraber, bu şahısların bizzat ve doğrudan "din adamlığı" görevlerini üstlendikleri açık değildir.

-

Cahiliye toplumunda din ile gelenek iç içe ve çok karma­ şık olduğu için, aslında bu toplumdaki dini inanç ve ya­ şamı, gelenek veya örf olarak adlandırmak doğru olduğu gibi, bu durumda vazife alanları, "din adamı" saymanın da mümkün olabileceğini kabul etmekteyiz. Bu bağlamda zikredilmesi gereken diğer görev ve görev­ liler ise, nesi'/na.si, ifta/müfü, ifada/müfıd, icaze/mü.­ ciz olarak karşımıza çıkmaktadır.

-

Bilhassa adli vakalar ve her türlü anlaşmazlık ve huzur­ suzlukların çözümünde başvurulan kurum ve şahıs ise, "hükü.me/hakim"dir.

-

Bilhassa Kabe'nin varlığı ve onunla ilgili görevler, hem dini, hem siyasi ve hem de ekonomik olduğu için, din adamlığının, bu toplumda, bu kurumlar vasıtasıyla doğ­ rudan sosyal, siyasal ve ekonomik gücü de elinde bulun­ durduğunu söylemek mümkündür.


... Arap Düşüncesinde Din ve Din Adamı Algısı

147

-

Din adamları olarak kabul ettiğimiz sadin, hacib, kahin (ve diğerleri), toplum içerisinde ayırt edilecek bir kıyafet içerisinde olmalıdırlar. Çünkü bu durum onlar için bir ayrıcalık arz etmekteydi.

-

Cahiliye toplumunun asırlardır edindiği dini gelenekler, başta Kabe ve kurban olmak üzere, putların etrafında şekillenmiş, Kabe'ye yapılanlar ve gösterilen saygılar, Kabe'den dolayı aynen putlara ve put evlerine de göste­ rilir olmuştur. Dolayısıyla Kabe için yapılan merasim ve korumalar, diğerleri için de cari olmuştur.

-

Bazı aileler bazında yürütülen dini ritüeller, İslam'ın gelişinden sonra da kabul edilerek devam ettirilmiştir. Buna en iyi örnek, haccın yaptırılması için bir kişinin görevlendirilmesidir.

-

Asırlardır devam eden dini ve şer'i uygulamalar, bu top­ lumun da dini hassasiyete sahip olduğunu göstermek-, tedir. Bu durumu, kurbanlar ve ölüler hakkındaki ritü­ ellerde müşahede etmekteyiz.

-

Dinin ve dini faaliyetlerin olduğu yerde, şüphesiz bunla­ rın yürütücüsü veya sorumlusu da olacaktır. Ancak Ca­ hiliye Araplarında bu sorumluluk, toplumun sosyal ve siyasi yapısı gereği çok açık olarak bir sınıf ve hiyerarşi oluşturamamıştır.


HANİFLİK VE HANİFLER ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

Adnan DEMİRCAN' İbrahim'in, Musa'nın, İsa'nm ve Muhammed'in Rabbini birleyenlere...

Giriş

Hanif kavramı ve Hanifler hakkında farklı birçok görüşün varlığı bilinmektedir. Bu tebliğde, bugüne kadar haniflik ve hanifler hakkında gerek Müslüman araştırmacıların, 1 gerek­ se oryantalistlerin2 söyledikleıini ortaya koyup bu çerçevede kavramı incelemeyi hedeflemiyonız. Amacımız, birçok çağdaş araştırmacı tarafından, İslam'ın doğuşu sırasında Mekke'de bir tevhid inancı ya da din olarak varlığı kabul edilen hanif­ likle ilgili bazı problemler üzerinde durmak ve bize ulaşan malumatı farklı bir açıdan değerlendirmeye çalışmaktır. Bazı değerlendirmelerin, kaynaklarımızda yer alan rivayetlere da­ yanan kimi görüş ve yorumlara aykırılığının farkında olmakla * 1

2

Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi. Ülkemizde Hanifler hakkında yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: Şaban Kuzgun, İslam Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, Se-Da Yayınlan, Ankara 1985; Hasan Küçükçopur, İslam Tarihinde Hanifler [Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Danışman: Yrd. Doç. Dr. İbrahim Ceylan, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya 1988; İb­ rahim Ethem Polat, "Harıif Şairlerin Şllrlerinde Monoteist Yapı", Nüsha: Şarkiyat Araştırmaları Dergis� cilt: I, sayı: 1, 2001; Elif Arslan, "Oryan­ talistlerin Kur'an'da Geçen Harıif/Hunefa Kavramı Hakkındaki Bazı Dü­ şünceleri", Diyanet İlm{ Derg� cilt: 48, sayı: 2, 2012; Ziyad Alrawasdeh, "Delfiletü Mefhümi "Hanif' fi Mu'cemi'l-Kur'ani", İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, sayı: 26, 2012. Oryantalistler tarafından Haniflik ve Hanifler hakkında yapılan çalışma­ lardan bazıları şunlardır: Charles J. Lyall, The Words 'Harıif and 'Mus­ lim'", Joumal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and l�eland (JRAS}, vol. 35 1903; D. S. Margoliouth, "On the Origin and Import of the Names Muslim and Harıif", Joumal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and lreland (JRAS}, vol. 35, Jul. 1903; Andrew Rippln, "Rhınn and Harıifs", The Qur'an and its lnteıpretative Tradition (editör- Andrew Rip­ pin). Aldershot 2001; Franço!s De Blols, "Nasrani and Hanif", Bul letin of School of Oriental and African Studies (SOAS}, 2002.


150

Cahiliye Araplannın Uliıhiyet Anlayışı

birlikte, olguların bu şekilde okunmasının daha isabetli oldu­ ğunu düşünüyoruz. Yaygın kabule göre Hz. Muhammed'in (s) peygamberlik gö­ revini açıkladığı sırada Mekkeli AraplarJ1 tamamına yakını müşrik olmakla birlikte orada yaşayan ve kendilerine "hanif' denen, Hz. İbrahim'in dininin kalıntılarını içinde barındıran bir inanca sahip olan, Allah'ı birleyen, putlar adına kesilenleri yemeyen, Allah'a ibadet etmenin şuurunda olmakla birlikte nasıl ibadet edileceğini bilemeyen insanlar vardı. 3 Bunlardan bazılarına nispet edilen söz ve şiirler, İslam akidesine paralel görüşler ihtiva etmektedir.

Haniflik Kavramı, Kaynağı ve Anlamı Konuya, haniflik kavramına yüklenen anlam üzerinde bi­ raz durarak başlamanın uygun olacağını düşünüyoruz. Hanif kelimesi, Sami dillerde bulunan, hem olumlu hem de olumsuz anlamlara sahip bir kelimedir. Müsteşrikler, kavram üzerinde çeşitli çalışmalar yapmışlar; kelimenin İbranice, Süryanice, Arapça veya Habeşçe kaynaklı olduğuna dair farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. 4 Hanif kelimesi, bazı küçük telaffuz farklılıklarıyla Sami dillerde değişik anlamlarda kullanılmaktadır: Kelime; a) Kenancada "kötülüğe meyilli ve sapkın olmak, iftira et­ mek", b) İbranice Kitab-ı Mukaddes'te "mülhid, dinsiz, murdar, kirlenmiş, doğru yoldan uzaltlaşan, dine karşı kayıtsız kalan", c) Yeni İbranice ve -Mişna'da kullanılan- Yahudi-Aramı (Judeo-Aramaic) dilinde "ikiyüzlü", d) Süryanicede "putperest"5 anlamlarında kullanılmıştır. Oryantalistler arasında görüş farklılığı olmakla birlikte, genellikle Arapçadaki hanif kelimesinin Doğu Aramicesinden 3 4 5

Bk. Cevad Ali, el-Mufassal fi Tarihi'l-Amb Kable'l-İsliim, 2. Basın1, 1413/ 1993, VI, 449-451. Cevad Ali, VI, 453; Şaban Kuzgun, "Hanif", DİA, İstanbul 1997, XVI, 33. Bk. Kuzgun, "Hanif', DİA, XVI, 33.


KONYA

..

lb HAU� l<ÜTÜPH ANES/

Haniflik ve Hanifler Uzerine Bazı DüşünceMOoüRLÜĞÜ

151

(Süryanice) alındığına kanidirler. Bu dilde "hnp" kökü, diğer Sami dillerde olduğu gibi "putperestlik, dini konularda ka­ rarsızlık, farklı inançların bir araya getirilmesi" manalarına gelir. 6 Lisdnü'l-Arab'da hanif ve hanifiyye kavramlarıyla ilgili dil­ cilerin görüş ve açıklamaları şu şekilde özetlenmiştir: Ebü Ubeyde: Araplara göre İbrahim'in dini üzere olan ha­ niftir. Cahiliye döneminde puta tapanlar, "Biz İbrahim'in dini üzere olan hanifleriz." derlerdi. İslam gelince Müslüman'a ha­ nif dediler. el-Ahfeş: Hanif Müslümandır. Cahiliye döneminde sün­ net olup Kabe'yi ziyaret edene hanif denirdi. Çünkü Araplar, Cahiliye döneminde Hz. İbrahim'in dininden sünnet ve Kabe'yi ziyaret dışında bir şeye tutunmamışlardır. İslam ge­ lince Hanifiyye devam etti; böylece hanif, Müslüman oldu. ez-Zeccac: Hanifiyye Arapçada "meyletmek" anlamındadır. � �IA a. J. Ji ayetindeki anlamı, İbrahim'in Allah'ın dini­ ne ve İslam'a meylettiğidir. Hanef kelimesi, "ayağı eğri adam (recül ahnef), eğri ayak (riclün hanfü)" sözünden alınmıştır. Böyle bir kişinin bir ayağının parmakları diğerine dönüktür. el-Ferra: Hanif, sünnet olmayı adet haline getiren kişidir. el-Ezheri, ed-Dahhak'ın " "-! 0:?..r-4 .r."' ..ıı .. l.,i_:_,.." ayetinde ge­ çen "hunefü" kelimesine "huccac (hacılar)" anlamı verdiğini rivayet etmiştir. es-Süddi: Bir kişi bir şeye yöneldiğinde " ..�ı Jl 0')li �" denir. İbn Arefe: "� �l_r.l a. J." ayeti hakkında hanef, "istika­ met" anlamına gelir. Ayağı meyilli olana "istikamet" anlamını çıkarmak kastıyla ahnef denir. Ebü Mansür: İslam'da hanifiyyenin anlamı, İslam'a meyil ve o akit üzere olmaktır. Hanif, İslam'a doğru bir şekilde mey­ ledip onun üzerinde durandır. 6

Kuzgun, "'Hanif', DİA, XVI, 33.


152

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

el-Cevheri: Hanif, Müslüman demektir. Kargaya "a'ver (j�İ [tek gözlü])" dendiği gibi İslam'a yönelene bu isim verilmiştir. 7 Cevad Ali, hanif kavramının Sabiı, yani "bir kavmin di­ ninden ayrılan" anlamına geldiğini söyler. Bu görüşünü de dil bilginlerine dayandırır. Onlar hanif kelimesinin "bir şey­ den meyleden ya da onu terk eden" anlamına geldiğini söy­ lerler. Kelime, bu anlamda Güney Araplarına ait metinlerde geçmektedir. Aynı şekilde kelime, Aramilerin dilinde "mülhid, münafık ve kafır" anlamına gelir. Cevad Ali'nin dayanakları arasında Mes'üdi ve İbnü'l-İbri'nin kelimeyi Sahiller için kul­ lanmaları ve Mes'üdi'nin kelimenin Süryaniceden Arapçaya geçtiğini ve "kavminin dininden ayrılanlar" anlamına geldi­ ğini söylemeleri bulunmaktadır. Aynı şekilde Mekkeliler, Hz. Peygamber'e ve ona tabi olanlara Sabü demişlerdir. Böylece kelime, kavminin dininden çıkıp putlara tapmayanlar için kullanılmaya başlanmıştır.8 Hanif kelimesinin Araplar arasında bilinen bazı anlamla­ rından hareketle, diğer dillerdeki kullanımını ve anlamlarını göz ardı etmek, bizce doğru değildir. Zira Mekke Araplarının diğer -Yahudi ve Hıristiyan olan ile başka dinlere mensup­ Samilerle, ilişkileri dikkate alınırsa, bu isimlendirmenin han­ gi amaçla yapıldığı ve kavrama hangi anlamın yüklendiği daha iyi anlaşılır. Hz. Peygamber'den önce yaşayan ve birkaçının adı bilinen muvahhitlerin kendilerini "hanif' olarak nitelendirmedikleri ifade edilmekte, İslam'dan önce Arap şairlerinin hanif kelime­ sini müşrik ve putperest anlamında kullandıkları, bunun da Hıristiyanların kullanımına uygun olup Süryaniceden alındı­ ğı ileri sürülmektedir. 9 Hanifler hakkında makale yayımlayan çağdaş araştır­ macılardan İsmail Cerrahoğlu, "Hz. İbrahim'in dinine niçin haniflik denildiğini vazıh bir şekilde tamamıyla bilemiyoruz. 7 8 9

İbn Manzür, Lisdnü'l-Arab, 3. Basım, Darü Sadır, Beynıt 1414, IX, 57. Cevad Ali, VI, 454. Montgomeıy Watt, Kur'dn'a Giıi.ş, çev. Süleyman Kalkan, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 1998, s. 23.


Haniflik ve Hanifler Üzerine Bazı Düşünceler

153

Kelimenin mündemiç bulunduğu "inhiraf, meyil" manası nazan dikkate alınırsa, "putperestlikten vazgeçmek" olur. İbranice ve Süıyanicedeki manalan ise "kafir veya müna­ fıktır." Öyle zannediyorum ki, putperestler, kendilerine tabi olmayan bu muvahhit kimseleri ayıplamak ve istihfaf etmek için, anlan hanif sıfatıyla tavsif etmişler, sanemlere, kötü ah­ lak ve adetlere karşı mücadele eden bu kimseler de, bu sıfatı benimsemişlerdir. "10 demektedir.

Kur'an'da Hanif Kavramı Hanif kelimesi Kur'an'da, on yerde11 tekil (hanif) ve iki yerde çoğul (hunefa) olmak üzere on iki yerde geçmektedir. Kelimenin daha çok Medeni surelerde geçmesi ilginçtir. Hanif kelimesini ihtiva eden surelerin dört tanesi muahhar Mekki, beş tanesi de Medeni'dir. (Mekki olanlar En'am, Yunus, Nahl ve Rum sureleri; Medeni olanlar Bakara, Aı-i İmran, Nisa, Hac ve Beyyine sureleri). 12 · Kur'an'da 12 defa geçen bu kelime, sekiz defa müşrikliğe mukabil İbrahim dini için, 13 bir defa mutlak olarak, 14 üç yerde de tevhid ve ihlas ile dinde salah ve doğruluk 15 manasında kullanılmıştır. 16 Dikkat çeken bir başka husus, hanif kelimesinin birçok yerde Hz. İbrahim'den bahsedilirken kullanılmasıdır. Bazı müelliflerin, hanifliği Hz. İbrahim'in dinin adı olarak kabul etmelerinin en önemli nedenlerinden birinin Kur'an'daki kul­ lanımı olduğunu düşünüyoruz. Eğer Haniflik Hz. İbrahim'in dinin adı idiyse, Mekkelilerin bunu sahiplenmeleri daha ger­ çekçi olurdu. Zira Mekkeli müşrikler, Hz. İbrahim'in mirasına sahip çıktıklarını iddia ediyorlarfü. 10 İsmail Cerrahoğlu, "Kur'an-ı Kerim ve Hanifler", Ankara Üniversitesi İlahi­ yat Fakültesi Dergisi, sayı: 11, Ankara 1963, s. 84. 11 Bakara2/135; Al-iİmrdn3/67, 95; Nisd4/125; En'dm6/79, 161; Yunus 10/105; Nahl 16/120, 123; Hac 22/31. 12 Cerrahoğlu, s, 88. 13 Bakara, 135; Al-i İmran, 67, 95; Nisa.,125; En'am 79,161; Nah!, 120,123. 14 Hac 31. 15 Yunus, 105; Rüm, 30; Beyyine, 5. 16 Cerrahoğlu, s. 88.


154

Cahiliye Araplannzn Ulühiyet Anlayışı

Hanif kelimesinin Kur'an'daki kullanımı üzerine yapı­ lan yorumları önemsemekle birlikte, Kur'an'daki kullanı­ mın İslam öncesi Araplarının bu kelimeyi hangi amaçla ve ne anlamda kullandıklarını anlamak için tek başına yeterli olmadığı kanaatini taşıyoruz. Zira Kur'an'ın kelimeye yükledi­ ği anlam, olumlama içeriklidir. Muhtemelen Kur'an-ı Kerim, müşriklerin kendi dinlerinden olmayanlara karşı olumsuz anlamda kullandıkları kelimeyi benzer bir anlamda, fakat olumlayarak kullanmıştır. Bir başka ifadeyle söylemek gere­ kirse müşrikler, hanif kelimesini, dinlerinden çıkmış, dinsiz manasında yerme amacıyla kullanıyorlardı. Halbuki Kur'an aynı kelimeyi müşriklerin dininden olmayan, tevhide yönelen, muvahhid anlamında kullanmış olmalıdır. Kur'an-ı Kerim'de hanif kelimesinin geçtiği ayetler şunlar­ dır: 1. "(Yahudiler) "Yahudi olun!" ve (Hıristiyanlar da) "Hıristiyan olun

lci doğru yolu bulasınız!" dediler. De lci: "Hayır, halclca yönelen İbrahim'in dinine uyarız. O, Allah'a ortalc /coşanlardan değildi." 17

, f iı :� �lS t..-J l:;_ , ·ı il., ı.r.'ı: ı.rı; İ-J-,',�:\ ,S_;, � J·i i�Y'' ıy:y .< ıyıt_;J., �

: <r-""' :, .u::;-

2. "İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Falcat o, hanif (Allah'ı bir tanıyan, halcka yönelen) bir Müslümandı. Allah'a ortak ko· şanlardan da değildi." 18

o o ,, ,, "/ " ,, ,,. , � ,, ,, ı:: ,, ,, ,•1:,L5t.. ,, �f., :<:r-""' ''11:� 0LS'L..'Jw....:.;Ll..:..;.0LS':<ı-L; •' ı_r"J .,ı,··�-L,� f"2-' J .,.*- , V u::;' , 3. "De ki: "Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hakka yönelen

İbrahim'in dinine uyun. O, Allah'a ortalc /coşanlardan değildi." 19

: <r-""' '11\:� 0LS'L..'Ll..:.,;. ''l;u_.l '·ı..;:ı,ııı 0".i..o ı.rı, u::;' J ., 1,;....,,, • 'f., , Y--: 4. "Kimin dini, iyilik yaparalc lcendiniAllah'a teslim eden ve halclca o

o

.,

.,

'I

., ::,

:;; ,,

,l.

,,.

"J

yönelen İbrahim'in dinine tabi olan kimsenin dininden daha gü· zeldir?Allah İbrahim'i dost edindi. "20

il. ,

� . ' Y'J,, - ' , Jı �J ' , . , r:j'.,\ � : • L� ! , • j : ,, �I , � , '·ı -� ı , � J ., �f.- , (::'J ., � �J 17 18 19 20

Bakara 2/ 135. Aı-i İmran 3/67. Aı-i İmran 3/95. Nisa 4/ 125.

�y;. �J.\�I


155

Haniflik ve Hanifler Üzerine Bazı Düşünceler

5.

"Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. BenAllah'a ortak /coşanlardan değilim. "21

'·•"iı-u s••ıı -i.i .Jı _ ·- '.••- � ı \< �,iı,✓ '�it.r..,-b 1 r-' l?, '�..,�..,el,, c.r.;'.r-' -, ı..r'.J .., '.r--' 6. "De lci: Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine,

halclca yönelen İbrahim'in dinine iletti. O, Allah'a ortak /coşan­ lardan değildi." 22

;_r (Jl5 \..j Ll.:+ �J.\ � \.4 ½; r,y . s �I� ,,

,.

ı;

.,r;;

-

I'

C.

J\ -i._; ._;.,..J:ı,, ..f.t J:' l

r;;

oJ

:Ari

7. "Yine bana şöyle emredildi: "Halclca yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. SalcınAllah'a ortak koşanlardan olma."23 � • <'" ':;' Ll,_;_;. · llJ 'I ': ' '·ı .:ıı' ' < "1 1 ✓ı...rY" ' c.r.;'.r-' .., ., 0, -�..,� j o

o

,.

,. ...

,.

i

,,. o ,.

.,

,,,

8. "Şüphesiz İbrahim, Allah'a itaat eden, halclca yönelen bir önder idi. Allah'a ortak lcdşanlardan değildi.''24

'/

Zr.-?rl ;_r � �j Ll.:+ � �ı..; ;;,;ı (Jl5 �J.\ 0\ o

o

,.

J

'I

.l,

,.

,, ,.

J ,,

,,

"

9. "Sonra da sana, "Halclca yönelen İbrahim'in dinine uy. O, Allah'a ortak /coşanlardan değildi. " diye vahyettilc."25

' �I 0' 1 .i.l:Ji ' < r-' � 'İ\ ✓ •'\ il,.'c-: ' 0lS \..'.., L.i,_;;. c.r.;'. -, -�..r.- ' G..- ..,'\ r"',� 10. "Allah'a yönelen, ona ortak /coşmayan kimseler (olun). Kim Allah'a ortak /coşarsa, sanlci gölcten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgô._r onu uzak bir yere sürüklüyor gibidir." 26

,,

ı:;

,....

,. '

,... ., .,

..r

o

,,

.lı

;-

' ' · L..;ı.s:.; '.uıL. !.l.r-, " ,:/'.J : , , ,.c.r.;'. "-' ' <r-° '' J--" -� .uı .� ,,t.q � '.\L!JI ✓? ..,·ı r.-' ' ' � �� � b-rl � l?� o

...

.lı

o

11. "Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah'ın insanlan üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah'ın ya­ ratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanlann çoğu bilmezler."27

:iıı '-1.' 1 ı...ı.:; '] ;,,i; ...

21 22 23 24 25 26

�c..,j..,.

En'am 6/79. En'fun 6/161. Yunus 10/105. Nah! 16/120. Nah! 16/123. Hac 22/31.

27 Rum 30/30.

'\;JI ,r-r...s;--',. ,L.i -İı .iıı -=..,-L L,i,_;;.. ,ı '� j r-,;jl,; · ......il]--� � M, � 0..,.0� '1 cr,81 )s'i �j �1-er.+11 JlJ�

�ıJ"'


156

Cahiliye Araplan.nın lflillıiyet Anlayışı

12. "Halbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleıi., namazı kılmalan ve zekatı venneleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir. "28

;.<�il ı •-ıı 1�.J '.,. �tI;..'._r-llı Al.:..! iiıı I.J J.!:.J T\ t.r·.J .r .J' 1y!:,.; Y-.J .r-' �'� . •• -lı• ı.Jr, �\ &.f ct)1j

Hanif Olarak Zikredilenler

Hanifleıin kim oldukları ve sayılan konusunda ihtilaf­ lar vardır.29 Putperest olmayıp bir din üzere olan Arapların isimleri şöyle zikredilmiştir: Kus b. Saide [İyad], Zeyd b. Amr b. Nüfeyl [Adi], Ümeyye b. Ebi's-Salt [Sakil], Erbab b. Riab [Abdülkays], Süveyd b. .Amir el-Mustalıki [Mustalık], Es'ad Ebu Kerb el-Himyeri [Himyer], Veki b. Seleme b. Züheyr el­ İbadi, Umeyr b. Cündeb el-Cüheni [Cüheyne], Adi b. Zeyd el­ İbadi [İmruülkays b.·Zeyd Menat b. Temim], Ebu Kays Sırme b. Ebi Enes [Neccar], Seyf b. Zi Yezen, Varaka b. Nevfel el­ Kureşi [Esed], .Amir b. ez-Zarb el-Udvani, Allaf b. Şihab et­ Temimi [Temim], el-Mültemis b. Ümeyye el-Kinani [Kinane], Züheyr b. Ebi Sülma, Halid b. Sinan b. Gays el-Absi, Abdullah el-Kuda'i, Ubeyd b. el-Abras el-Esedi, Ka'b b. Lüey b. Galib, Kusay, Haşim, Abdulmuttalib. 30 Hanif olduğu söylenen isimleıin sayısı hakkında ihtilaf ol­ ması kaçınılmazdır. Zira İslam tarihinde hanif olmak, önem­ li bir övgü nedenidir. Muhtemelen Hz. Peygamber'in dedesi Abdulmuttalib gibi Hz. Peygamber'e akraba bazı kişilerin haniflerden sayılması ve atalarını övmek isteyenleıin anlan hanif olarak zikretmeleri sayının artmasında etkili olmuştur. Nitekim -Aıusi'nin dediği gibi- birçok alim, Hz. Peygamber'in bütün babalarının ve annelerinin itikatlarında mümin olduk­ larını, dirilişe, hesap gününe ve Hanifiyye'nin getirdiği bunla­ rın dışındaki hükümlere inandıklarını söylemişlerdir.31 28 Beyyine 98/5. 29 Farklı isimler için bk. İbn Kuteybe, Kitıibü'-Ma'drif. thk. Servet Ukkaşe, 4. Basım, Dfuü'l-Ma'fuif, Kahire 1981, s. 58-62; Cevad Ali, VI, 457, 462; Cerrahoğlu, s. 87. 30 Aıusi, Mahmud Şükri, Bülüğu'l-Erebfi Ma'rifeti Ahveıli'l-Arab, Dfuü'l-Kü­ tübl'l-İlrn!yye, Beyrut (ts.), il, 244-286. 31 Aıüsi, il, 282.


- ~Haniflik ve Hanifler Üzerine Bazı Düşünceler

157

Bununla birlikte kaynakların, özellikle zikrettikleri bazı kişiler de vardır. Ümeyye b. Ebi's-Salt, Kus b. Saide, Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Osman b. el-Huveyris ve Zeyd b. Amr, isimleri en çok bilinen haniflerdir. Mekkeli olan son dört kişi Hz. İbrahim'in dinini bulmak amacıyla çeşitli yerlere seyahat etmişler; bunlardan Varaka, Ubeydullah ve Osman Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. 32 1. Varaka b. Nevfel: 33 Hz. Peygamber'in hanımı Hz. Hatice'nin akrabasıdır. Hz. Peygamber'in ilk vahiy tec­ rübesinden haberdar oldu ve Hz. Peygamber'le görüştü; ancak açık tebliğ dönemine yetişemeden vefat etti. 34 2. Ubeydullah b. Cahş: 35 Önce Hıristiyan, daha sonra Müslüman oldu. Eşi Ümmü Habibe ile birlikte Habe­ şistan'a hicret etti; ancak orada irtidat ederek tekrar Hıristiyanlığa girdi ve Hıristiyan olarak öldü. 36 3. Osman b. el-Huveyris: 37 Hıristiyanlığı benimseyip Bizans hükümdarının yanına gitti. 38 4. Zeyd b. Amr: 39 Herhangi bir dine girmedi. Ancak puta tapmaktan, ölü hayvan eti, kan ve putlar adına kesilen· hayvanların etinden yemekten kaçındı; kız çocuklarının gömülerek öldürülmesinden sakındırdı ve kavmini put­ lara taptıkları için eleştirdi. 40 Zeyd, hak dini aramak için yaptığı bir yolculuktan dönerken uğradığı saldın sonu­ cu hayatını kaybetti.4 ı 32 ibn Hişam, es-Siretü'n-Nebevtyye, thk. Ömer Abdüsselam Tedmüri, Daru'l-kitabi'l A - rabi, 3. Basım, Beyrut 1410/ 1990, I, 252. 33 Varaka b. Nevfel b. Esed b. Abdüluzza b. Kusay b. Kilab b. Mürre b. Ka'b b. Lüey. 34 Bk. İbn Kuteybe, s. 59; Ahisi, II, 269-275. 35 Ubeydullah b. Cahş b. Riab b. Ya'mur b. Sabra b. Mürre b. Kebir b. Ğanm b. Düdan b. Esed b. Huzeyme, Hz. Peygamber'in halası Ümeyme'nln oğ­ ludur. 36 İbn Hişam, ı. 252. 37 Osman b. el-Huveyrts b. Esed b. Abduluzza b. Kusay. 38 İbn Hişam, I, 252. 39 Zeyd b. Amr b. Nufeyl b. Abdüluzza b. Abdullah b. Kurt b. Riyalı b. Rezah b. Adi b. Ka'b b. Lüey, Hz. Ömer'in amcasıdır. 40 İbn Hişam, I, 252-253. 41 İbn Hişam, ı. 261.


158

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

Putlara karşı çıkan bu dört kişiden üçü HıristiyanlJğı se­ ı;;.erken sadece biri İbrahim dinini aramak için uğraş vermiş­ tir. Bunlardan sadece biri Hz. Peygamber"in yeni dini tebliğin­ den sonra Müslüman olmuş; Habeşistan'a hicretinden sonra eski dini olan Hıristiyanlığa dönmüştür. 42 5. Ümeyye b. Ebi's-Salt, Sakif kabilesinden olup kabilenin şairiydi. Tevhit inancını araştırmış; ancak Yahudiliğe ya da Hıristiyanlığa da girmemiştir. Izutsu, Ümeyye'nin içinde yaşadığı ruhi atmosferin hemen tamamen Hıristiyan ve Yahudi, özellikle de Yahudi atmosferi oldu­ ğunu, onun benimsediği Hıristiyan ve Yahudi unsurla­ rının menşeinin Yemen olduğunu söyler.43 Yahudiliği ve Süryaniliği iyi incelediği, o zaman Kitab-ı Mukaddes'in İbranice ve Süryanice dillerinde bulunan parçaları­ nı okuduğu ifade edilir. Şiirlerinde birçok İbranice ve Süıyanice kelimenin bulunması da anlatılanları destek­ ler.44 Ümeyye'nin peygamberlik beklentisi içinde olduğu, Hz. Muhammed'in peygamberliğine kızdJğı, 1\/lekkelileri ona karşı kışkırttığı ve Müslüman olmadığı nakledilir.45 6. Haniflerden biri olarak zikredilen Kus b. Saide'nin men­ sup olduğu İyad kabilesi, Hire kökenli olup Hıristiyanlığı kabul etmiş bir kabiledir. Kus, 180, 350 ya da 700 yıl yaşadığı rivayet edilen efsanevi bir kişiliktir. 46 Hanif olarak zikredilen insanların hemen hepsi, Hz. Peygamber'in yaşadığı yıllarda yaşayan, bir kısmı nübüvvetten önce vefat eden, bir kısmı ise İslam davetine yetişen kimselerdir. Bu durum, sözlü kültüre sahip olan Arapların, İslam öncesi ta-42 Yaşar Çelikkol, Cahiliye Döneminde Meleke (M. 400-600 Yılları Arası Melc­ ke'nin Fiziki, Etnik, Dini ve İdari Yapısı) (Yayımlanmamış Doktora Tezi). Ankara 2002, s. 169. 43 Toshihiko Izutsu, Kur'dn'da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınlan, Ankara 1975, s. 106. 44 Izutsu, s. 107. 45 Bk. Izutsu. s. 107. 46 Bk. Mehmet Ali Kapar, "Kus b. Saide". DİA, İstanbul 2002, , XXVI, 460; Mehmet Malınız Söylemez, "Fil Hadisesinin Arap Yarımadasındaki Etkile­ ıi Üzerine Bir İnceleme: Ahmesilik ve Haniflik". İslami İlimler Dergi.si, 1/2, 2006, s. 124.


Haniflik ve Hanifler Üzertne Bazı Düşünceler

159

rihleri hakkında uzak geçmişi muhafaza ve nakleden bir anlayış ve birikime sahip olmamalarından kaynaklanmış olmalıdır. Muhtemeldir ki, yukarıda zikredilenlerin dışında isimleri bize ulaşmamış olup, putlara tapmayan Hz. Peygamber'den önce ya da aynı dönemde yaşamış başka kimseler de vardı. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız malumata göre, a) Hanif olarak zikredilenler tek bir kabileye mensup olma­ yıp çeşitli kabilelere bağlıydı. b) Bunların nesilden nesile aktarılan ortak bir inanç kaynağı olmadığı için inanç ve uygulamaları arasında önemli farklar olması gerekir. c) Puta tapmayan insanların inanç ve tavırlarının oluşu­ munda farklı etkenler ve koşullar söz konusudur.

Hanifliğin Din Olarak Kabul Edilmesi Haniflik hakkında bazı makaleler ve kitaplar yazan araş­ tırmacılar, hanifliğin bir inanç mı, bir din mi olduğu mese­ lesini açıklamaya çalışmışlardır. Dinin genel tanımı açısın­ dan meseleye yaklaştığımızda hanifliği bir din olarak değer­ lendirmek mümkündür. Ancak kurumsallaşmış bir dinden söz edeceksek -hanif olarak zikredilen insanların inanç ve tutumlarından hareketle- hanifliği din olarak tanımlamak zordur. Müslüman yazarlardan bazıları, kelimenin Kur'an-ı Kerim'deki kullanımını dikkate alarak, kültüre de paralel bir şekilde hanif kelimesi ile Hz. İbrahim'in dini arasında bir bağ­ lantı kurmaya çalışmakta, neticede hanifliğin [Hanifıyye] Hz. İbrahim'in dinine tabi olanlara verilen bir isim olduğunu ifade etmektedirler.47 Ancak rivayetlerden, a) Hanif olarak zikredilen insanların, klasik tanıma uygun, bir dinde bulunması beklenen ibadat ve muamelata dair kurallara sahip olmadıkları, 47 Kuzgun, "Hanif�, DİA, XVI, 33. "Haniflik müşıiklik olmadığı gibi Yahudi­ lik ve Hıristiyanlık da değildir: Allah'ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insanın tabiatına en uygun olan tevhit dinidir." (Bk. Kuzgun. "Hanif'. DİA, XVI. 35).


160

Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

b) Kendine has özelliklere sahip bir dinin bağlıları oldukla­ rına dair ortak bir duygu taşımadıkları, c) Bir cemaatlerinin olmadığı, d) Dinlerine ait bir kutsal metne sahip olmadıkları anlaşıl­ maktadır. Hz. Muhammed'in ortaya çıktığı dönemde var olduğu söy­ lenen haniflik bir din olsaydı, tarihsel menşeinin olması ge­ rekirdi. Bazı araştırmacılar, kaynaklara dayanarak hanilliği Hz. İbrahim'e kadar götürmekteyse de bunun gerçekliği tar­ tışmalıdır. a) Hz. İbrahim ile Hz. Muhammed'in yaşadığı dönem ara­ sında yaklaşık 2500 yıla yakın bir zaman geçmiştir. Bu arada Yahudilerin ve Hıristiyanların daha kısa sürede dinlerini sistemli hale getirdiklerini ve dinin kurumsal­ laşmasını tamamladığını göz önüne alırsak Hz. İbrahim döneminden kalan dinin de sistematik bir yapıya ka­ vuşması gerekirdi. Halbuki Mekke toplumunun dini yapısına baktığımızda ne müşrik olarak tanımladığımız insanların, ne de diğerlerinin sistemli bir inanca sahip oldukları söylenebilir. Gerçi Kuzeyli Araplarda, hem dini, hem de kavmi açıdan kendilerini Hz. İbrahim'le ilişkilendirme çabası vardı; ancak bu kültürel bağlılık, bir din olarak tezahür etmiş değildi. b) İbrahim Peygamber'in (a) getirdiği dinden çok daha genç dinler olmalarına rağmen Yahudiliğin ve Hııistiyanlığın orijinlerini muhafaza edemedikleri dikkate alınırsa Hz. İbrahim'in dininin çok daha fazla tahribata maruz kal­ mış olabileceğini kabul etmek gerekir. c) Haniflerin sahip oldukları inancın Hz. İbrahim'in dini­ nin devamı olduğunu söylemek güçtür. Zira elimizdeki verilerden hareketle onları tarihi olarak Hz. İbrahim ile ilişkilendirmek mümkün değildir.


---

Haniflik ve Hanifler Üzerine Bazı Düşünceler

161

Müşrikler Arasında Farklı Din Anlayışlarının Yaşaması Zaman zaman putları reddeden insanların ortaya çıkışı, ya da tek ilah inancına sahip insanların görünmesi, müşrik­ lerin inançlarına olan bağlılıklarının aynı düzeyde olmadığını göstermektedir. Hicazlı müşriklerin kurumsallaşmasını tamamlayan bir dine sahip olmadıkları ve hac ibadeti dışında kayda değer düzenli bir ibadetlerinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yazılı kaynağı olmayan ve meşruiyetini daha çok atalarının uygu­ lamalarından alan bir dinden tatıru,n olmayan, arayış içinde olan, farklı inanç ve eğilimlere yönelen bazı insanların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Hıristiyanlık ve Yahudilik hakkında öğrendiklerinin, bazı müşriklerin dinlerine karşı lakayt bir tutum takınmalarına sebebiyet verdiğini düşünmek gerekir. Bunların arasında bazılarının Allah'a olan inançlarını daha çok vurgulamış olmalarını da doğal karşılamak gerekir. Hz. Peygamber döneminde yaşayan müşrikler arasında inanca bağlılık ve inanç değerleri açısından farklılıklar oldu­ ğunu söyleyebiliriz. Nitekim müşriklerin çoğunda ahiret inan­ cı olmadığı halde bazı müşriklerin ahirete inandıkları, kimi­ lerinin ise inançlarına bağlılıklarının oldukça zayıf olduğunu görüyoruz. Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber'in getirdiği yeni dine karşı takındıkları tutumu, onun getirdiği dinin ku­ rulu düzeni sarsıcı etkilerine gösterilen bir tepki olarak de­ ğerlendirmek mümkündür. Zira atalarından tevarüs ettikleri her inancı korumak üzere benzer bir tepkiyi gösterdiklerini söylemek mümkün değildir. Kaynaklarımızda müşriklerin bazılarının kendi inançlarına karşı laubali tutumlarından, bazılarının zaman zaman putla­ ra saygısızlık yaptıklarından söz edilir. Bunlar da gösteriyor ki, Araplar arasında putperestlik aynı seviyede değer gören bir inanç değildi. Bazıları daha dindar iken, bir kısmı dirıle­ rine karşı lakayt idiler. Bu durum bedevi ve hadari Araplar arasında da farklılık göstermektedir. Şehirlerde yaşayanlar, dinleri hususunda daha tutucu idiler. Özellikle Mekkeliler,

·----


162

Calılliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

Kabe'nin Mekke'de bulunması sebebiyle inançları ile gündelik hayatları arasında daha yoğun bir ilişki kuruyorlardı. Onların dini ve ticari hayatları arasında da önemli bir ilişki vardı. Bu sebeple Mekkelilerde dini değerlere sahip çıkma tutumu daha yoğundu. Arap Yarımadasında yaşayan Arapların, Sami kavimler arasında diğer milletlerin etkisine en az giren kavim olduk­ ları söylenebilir. Bununla birlikte Mekkeliler, gerek hacca ge­ len kabileler, gerekse ticaretle uğraşmaları sebebiyle kültürel açıdan çeşitli kabilevi ve kavmi etkilere maruz kalıyorlardı. Putperestliğin Amr b. Luhayy tarafından Surtye'den Mekke'ye getirildiğine dair rivayetler48 meseleyi bütün yönleriyle tasvir etmese de harici etkinin güzel örneklerindendir. Hicaz'da yaşayan Yahudiler, -iyi ilişkiler kurulan- Yemen, Suriye ve Irak bölgelerindeki Hıristiyanlar, hatta Mecusiler, Mekkelilerin ilişki içinde oldukları farklı dini gruplardır. Öte yandan yaygın olan şirkin diğer dinlerle Sıkı bir ilişkisi vardı. Her ne kadar Hicazların uygulamalarıyla şirk, yerel bir renk kazanmışsa da benzerlikler de devam etmiştir. Hiciz'da Tevhid İnancı ve Hz. İbrahim'in Diniyle İlişkisi Hz. İbrahim'in, Arapların hepsini kapsayacak bir tebliğ faaliyeti yürütmediği, -başta Kur'an olmak üzere- mevcut kaynaklara göre Mekke ve civarında yaşayan Araplarla kısmi ve az süreli bir ilişkisi olduğu düşünülürse Araplar arasında İbrahim'in dinine bağlılığın yaygınlaşmadığı söylenebilir. Hz. İbrahim'in Mekke'de yaşayan oğlu Hz. İsmail ile birlik­ te temellerini yükselttikleri Beyt, yakın çevreden başlayarak Araplar arasında saygı gördü. Hz. İsmail'in dininin Hicaz'da yaşayan Araplar arasında daha çok yayılmakla birlikte farklı putperest inançlarıyla birlikte yaşadığı, putperest Arapların Hz. İsmail'in tebliğ ettiği dini zamanla tahrif ettikleri, ancak bu dine ait bazı ritüellerin de kabul edildiği anlaşılmaktadır. 48 Amr b. Luhayy"ın putperestliği Arabistan sokan şahıs olmaktan ziyade, putperestliği Arabistan'da meşruiyet kazanmasına yardım eden kişiler­ den biri olduğu söylenebilir.


Haniflik ve Hanifler Üzerine Bazı Düşünceler

163

Hz. İbrahim ve oğlu İsmail'in Mekke ve civarında bulunan tabileriyle birlikte yaşayan ve hakim kültüre sahip olan müş­ rikler, Beytullah'a tazimde bulunurken kendi putlarını da buraya yerleştirmeye muvaffak olmuşlardır. Bu sırada otan­ tik özelliklerini tamamen yitiren İbrahim ve İsmail dininin bir süre sonra organik olarak tabilerinin kalmadığı söylenebilir. Zira bu dinin tabileri, kendi inançlarını gelecek nesillere ak­ tarma imkanını zaman içinde kaybetmişlerdi. Burada bir din değiştirmeden değil, sahip olunan dinin yaygın din anlayışı­ nın etkisiyle farklı bir şekil almasından söz ediyoruz. Hz. İbrahim döneminden kalan hac ibadetinin varlığını de­ vam ettirmesi, hem bu ibadetin canlı bir şekilde yaşaması, hem de zamanla müşrikler için de değer haline gelmesiyle ilgili ol­ malıdır. Kendi inançlarına ait sembolleri oraya yerleştirdikten sonra Kabe ziyareti, putperest Araplar açısından sorun olınak­ tan çıkmıştır. Kuşkusuz bu dönüşüm, bir anda değil, uzun yıl­ ları hatta asırları alan bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Hz. İbrahim'in dinini muhafaza eden kabilelerin ya da grupların zamanla kayboluşu, Hz. Muhammed'in peygam­ berliği sırasında var olduğu rivayet edilen az sayıdaki hanifın geçmişle nasıl ilişkilendirileceği sorusunu önemli kılmakta­ dır. Aradan geçen binlerce yıldan sonra Hz. İbrahim'in ge­ tirdiği dinin akidesinin muhafaza edildiği söylenirse, bunun mümkün olmadığı ortadadır. Zira hanif oldukları söylenen in­ sanlar aynı aileden gelmedikleri gibi aynı dini kaynaktan bes­ lenmemişler ve müşrik aileler içinde büyüyüp yetişmişlerdir. Arapların dini, kabile kimliğinin parçası olarak görmeleri, esasen bu kişilerin kabile kimliğinin hilafına bir tutum içinde olduklarını göstermektedir. Hanif olarak zikredilen kişilerin inanç tercihlerinin bireysel olması, bunu ailelerinden tevarüs ettiklerini söylememize imkan vermemektedir. O halde hanif­ lik inancı onlara nasıl ulaşmış olabilir? Hanif Olarak Zikredilen Şahıslann İnançlanmn Kaynağı Hanif olarak zikredilen insanların sayısının az olınası, özellikle Mekke'de yaşayan birkaç muvahhidin diğer dinlerle


164

Cahiliye Araplannın Ul.ühiyet Anlayışı

ilişki kurma çabalan, onların inançlarının kaynağını incele­ meyi gerektirmektedir. Hanif olarak zikredilen kişiler, artık İbrahim'in dininden bazı değerleri kültürel olarak muhafaza eden, bu arada kitabi dinlerin de etkisi altında bulunan müşrik bir toplumda yaşı­ yorlardı. Araplarda kendilerini Hz. İbrahim'le ilişkilendirme ve atalan kabul etme anlayışı vardı. Bu duygu haniflerde de kuvvetliydi. Bununla birlikte Hz. İbrahim'e duyulan hürmet ve ilgi, hanif olduğu söylenen insanların inancının yegane kaynağı olarak zikredilemez. Zira tarihi anlamda bu bağı kur­ maları mümkün görünmemektedir. O halde başka bir kay­ nak aramak gerekir. Bu kaynak da bölgede etkileri bilinen Yahudilik ve Hıristiyanlıktır. Hanif oldukları söylenen insanların, İbrahim'in varisi olarak arz-ı endam eden Yahudilerle ve Hıristiyanlarla ilişki içinde ve onların etkisiyle tevhidi inanca yöneldikleri söylene­ bilir. Yahudi etkisi, Medine ve kuzeyinde bulunan Yahudiler ile Arap Yarımadasına yayılmış olan Yahudi tüccarlar üze­ rinden gerçekleşiyordu. Hıristiyan etkisi ise Arabistan'ın gü­ neyinde yaşayan Hıristiyanların yanı sıra Suriye ve Irak böl­ gesindeki Hıristiyanlar ve Arabistan'ın her tarafına yayılmış olan Hıristiyan misyonerler üzerinden gerçekleşmekteydi. Öte yandan birçok Arap kabilesinde Hıristiyanlığı kabul eden bir­ çok insan vardı. Hıristiyan ve Yahudi inancının Mekke'de tanınmasını sağ­ layan önemli etkenlerden biri ticaretti. Mekkeliler, hem ticaret amacıyla gittikleri Yemen, Suriye ve Irak'ta; hem de Hicaz'da kurulan panayırlara gelen tacirlerden, ayrıca din adamlarının tebliğ faaliyetlerinden Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında kıs­ men bilgi sahibi olmuşlardır. Kitabi dinlerin etkisiyle bazı in­ sanların dinlerine olan bağlılıktan kurtularak yeni bir arayışa girmeleri her zaman karşılaşılabilecek bir durumdur. Haniflerin sahip oldukları inanç ile Hz. İbrahim'in tebliğ ettiği din arasında benzerlikler olması, sonraki inançların tamamen Hz. İbrahim'in dininin kalıntıları olduğu anlamına


Haniflik ve Hanifler Üzerine Bazı Düşünceler

165

gelmez. Kuşkusuz müşriklerin de inançlarında Hz. İbrahim ve İsmail'in dinlerinden bazı motifler yaşıyordu. Haniflerin müşriklerden farklı inançları savunmaları, onların inançla­ rının Hz. İbrahim'in dini olduğunu söylemek için yeterli de­ ğildir. Müşrikler arasındaki güçlü İbrahim motifi, Yahudi ve Hıristiyan inançlarının Hz. İbrahim'in getirdiği dinle aynı kay­ naktan gelmiş olması, bazı benzerliklerin olmasını kaçınılmaz kılmıştır. Sonuç

Yukarıdaki değerlendirmeler çerçevesinde tebliğimizin so­ nunda şunları söylemek mümkündür: a) "Haniflik" kavramı Sami dillerde mevcut bir kavram olup bu kavramın hem aynı dilde, hem de farklı dillerde benzer ve çelişkili anlamlara sahip olduğu anlaşılmak­ tadır. b) Kelimenin Arapçaya diğer dillerden geçtiğine ve anlam kırılmasına uğradığına ilişkin görüşleri temellendirmek zordur. Bununla birlikte Araplarla diğer Sami topluluk­ lar arasında sosyal, siyasi, dini, ticari ve kültürel ilişki­ lerin devam ettiği de bir gerçektir. c) Arapça ile diğer Sami diller, aynı kökenden geldiklerine göre hanif kelimesinin zamanla farklı kültürel çevreler­ de anlam farklılaşmasına uğramış olması mümkündür. d) Kur'an-ı Kerim'de geçen hanif kelimesinin doğrudan bir din adı olarak anlaşılması yerine "hakka yönelme" anla­ mında bir tutum olarak düşünülmesi tarihsel realiteye daha uygun düşmektedir. e) Hanif oldukları söylenen insanların isimleri ve sayıla­ n hususunda farklılıklar olmakla birlikte meşhur olan birkaç kişi Hz. Peygamber dönemine yakın zamanda ya­ şamışlardır. Söz konusu muvahhidlerin Allah Resulü'ne yakın zamanda yaşayan insanlar olmaları, Arapların geçmişle ilgili malumatı sözlü kültür çerçevesinde nak­ letmeleri sebebiyle uzak geçmiş hakkında yeterli bilgiye sahip olmamalarından kaynaklanmaktadır. Daha eski-


166

Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

lere ait bilgilere sahip olmamamız, muvahhid insanların daha önce de yaşamadıkları anlamına gelmez. f) Tek ilah inancına sahip insanlar olarak zikredilenlerin görüşleri ve pratikleri arasında farklılık olması, bu kişi­ lerin kişisel çabalarla ve farklı ilişkilerle tek ilah inan­ cına ulaşmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Ancak tek ilah inancına sahip olmaları, onlar tarafından da yeterli görülmediği için birçoğu din arayışına girmiş ve bazıları Hıristiyanlığı benimsemiştir. g) Hz. Peygamber dönemine yakın zamanda yaşamış olan insanlara hanif denmesi, bu kişilerin müşriklerin inanç­ larından sapmalarıyla ilişkili olmalıdır. Müşriklerin yer­ gi anlamında kullandıkları bu niteleme, Kur'an'ın bunu olumlu bir tutum olarak zikretmesiyle olumlu anlamda kullanılmış olmalıdır. Cahiliye döneminde muvvahidler için kullanılsa bile müşriklerin hanifliği eleştiri konu­ su yapmaları kaçınılmazdır. Zira "tevhid" anlamında da kullanılsa "haniflik", onların inançlarından sapmadır. h) Mevcut örneklerden hareketle hanifliği, kurumsallaşmış bir din olarak zikretmek doğru olmasa gerektir. Farklı renklere swıip bir inançtan söz edilse de bu inancın bir cemaatinin olmadığı, hanif oldukları söylenen insanla­ rın inançlarını yaşayabilecekleri ibadetlerinin bulunma­ dığı, daha çok ahlaki tutumlarından söz edildiği ve bir kitaba sahip olmadıkları da bilinmektedir. Ancak dinin genel tanımı açısından "inanç" anlamında, hanifliğe "din" demek mümkündür. i) Müşrikler arasında tek ilaha inanan insanların bu dü­ şünceye kişisel çabalarıyla ulaşmış olmaları mümkün ise de özellikle Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın etkisinin Hz. İbrahim'in dininden kal� kalıntılarla örtüştürül­ mesi suretiyle tevhid inancına ulaşıldığını söylemek ge­ rekir.


------·

KUR'AN'DA CAHİLİYE ARAPLARININ ALLAH İNANCI

Şevket KOTAN.

Bilindiği gibi İslamiyetin yaklaşık olarak bin dört yüz kü­ sür yıllık bir tarihi vardır. Bu tarih, ilk Müslümanların bugün­ kü Müslümanlardan bin dört yüz yıl evvel o günün tarihsel koşullarında, dolayısıyla algı koşullarında yaşadıklarını ifade ediyor. Bu kadar uzun bir tarihsel süreç tabiatıyla günümüze gelinceye dek o döneme ilişkin çok büyük algı sorunları do­ ğurmuştur. Nitekim bilinen bu algı sorunlarını aşabilmenin ne kadar çetin olduğu, o dönem insanlarının inanç ve an­ layışlarına ilişkin bir araştırma esnasında bütün ağırlığıyla hemen ortaya çıkıyor. Eğer İslam'ın risalet dönemini araştırı­ yor, anlamaya çalışıyorsak bilmemiz gerekiyor ki, her şeyd�n önce özel bir eğitimden geçirilerek ortaya çıkarılan homojen bir insan toplumu yerine ancak her açıdan karmaşık bir top­ lumdan söz edebiliriz. Nitekim incelendiğinde, genelde Arap Yarımadası içerisinde özelde ise Mekke çevresinde inanç ve dini yaşayış bakımından çok farklı insan gruplarının yaşadığı görülmektedir. Farklı din mensupları, farklı sosyal gruplara mensup insanlar, farklı putlara mensup insanlar, farklı men­ faat gruplarına mensup insanlar vs. Bu farklı insan grupla­ gibi cahil olanları, aklı ereni gibi rının, bilgi sahibi olanları _ ermeyeni, temiz bir fıtrata sahip olanlarının yanında bozuk fıtratlı olanları da vardır. Halbuki bu dönemin tarihine iliş­ kin bize çeşitli yollarla nakledilen rivayetler bu farklı insan gruplarının hepsine ilişkindir. Bu rivayetler sanki her bakım­ dan homojen •bir toplumun haberleriymiş gibi nakledilmiştir. Bu nedenle araştırmacı, tabir yerindeyse bir enkazın, adeta bir torbaya doldurularak getirilmiş bu rivayetlerin arasından sağlam bilgiler bulmaya çalışmak, buradan sağlıklı bilgiler derlemek durumundadır. Başka bir ifadeyle, herhangi bir ko-

Yrd. Doç., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.

----


168

Cahiliye Araplannın ınü.hiyet Anlayışı

nuyu araştıran tarihçinin önünde hazır duran bütün zorluk­ lar burada da benzer şekilde durmaktadır. Tabi her konunun olduğu gibi bu konunun da kendine özgü zorlukları vardır. Mesela Müslümanların bu uzun ta­ rihsel süreç içerisinde şekillenmiş bulunan Kur'an anlayışı burada söz konusu edilebilir. Görünen o ki, Müslümanların zaman içerisinde çeşitli aşamalardan geçerek oluşan Kur'an anlayışı, İslam tarih yazımını, hatta onların tarih ufkunu adeta bloke etmiştir. Nitekim daha başta İslam tarih yazımı da Kur'an'ın anlaşılmasını bloke etmiştir. Çünkü bu durum standart algıların ortaya çıkmasını sağlamış, öyle zannediyo­ rum ki bunların anlaşılmasının önünde engel olmuştur. İslam tarihçilerine ve özellikle rivayet tefsiri yazan mü-. fessirlere bakıldığında, Cahiliye Araplarının dini inançları hususunda her yerde tekrarlanan artık tartışılmaz duruma getirilmiş bazı şeylerin bulunduğu görülmektedir. Buna göre Cahiliye Arapları, -ki bu ifade zaten kendi içerisinde çok bü­ yük bir sorunu barındırıyor- önceleri Hz. İbrahim'in dinine mensup muvahhit_ insanlardı, daha sonra zaman içerisinde saptılar, şirk koşmaya başladılar, dinden uzaklaştılar, kötü bir duruma düştüler. Çok kötü bir duruma düştüklerinden ki, -bu tabir bana aittir- Cenab-ı Allah anlan, dolayısıyla da o gün Allah indinde çok kötü bir konumda olan insanlığı bu durumdan kurtarmak için bir peygamberini görevlendirdi. Burada önce şu soruyu sormak gerekiyor: "Kimdir bu Ca­ hiliye Arapları ve bu kavram tam olarak neyi ifade ediyor?" Tabi bu soruyu tarihçiler gibi tefsircilerin de sorması gereki­ yor. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in inzal metodundan kaynaklanan bir durum olarak, tefsirciler için de vahyin tarihsel ortamı ve hitabın tarihsel bağlamı bilinmeksizin Kur'an'ı, anlayabilme imkanı yoktur. Kur'an-ı Kerim'in, ilahi bir kelam olarak belli bir tarihin içerisinde olaylar üzerine, insanlar üzerine, insan­ ların sorularına ve sorunlarına cevap teşkil edecek şekilde nazil olduğu bilinmektedir. Böyle olunca, ayetin ya da sure­ nin indiği bağlam ile yani bağlamı teşkil eden tarihsel veri ile Kur'an ifadelerinin anlamlan arasında göz ardı edilemeyecek


Kur'an'da Cahiliye Araplarının Allah İnancı

169

bir ilişki vardır. Ne var ki söz konusu bu verilere ulaşmak ve ulaşılan verilerden bu anlamda yararlanmak konusunda çok ciddi sorunlar vardır. Sorunlardan bir tanesi şudur: Cahiliye Araplarının dini durumlarını açık şekilde ortaya koyan yazılı metinleri yoktur. Yazılı metinlerinin olmaması, onlar hakkında rivayet edilen her şeyin bütün Cahiliye Araplarının dini inancı imiş gibi al­ gılanmasına neden oluyor, dolayısıyla bizim algımızı yanlış yönlendiriyor. Mesela gelişigüzel aktarılan tarihsel verilere bakılarak, Mekke'nin eşrafı yanında bedeviler de eşit şekil­ de Cahiliye Arapları olarak işlem görüyor. Dolayısıyla mesela badiyede yaşayan bedevi Araplarının inançlarına ilişkin bir tarihsel veri, bütün Cahiliye Araplarının dini inancına ilişkin bir veri muamelesi. görüyor. Bu ise tarihsel verilerden yola çıkarak onlar hakkında doğru sonuçlara ulaşabilmeyi zorlaş­ tırıyor.

'I

Bu mülahazadan sonra bizim burada asıl açıklığa kavuş­ turmak istediğimiz konuya geçebiliriz. Bu da Kur'an mer­ kezli bir araştırma yoluyla, Cahiliye Araplarının Allah inan­ cı konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşmaktır. Doğru yerlere oturtulmak kaydıyla tarihsel verilerle birlikte. Kur'an'ın onlar hakkında kullandığı dilin incelenmesinden ortaya çıkacak tabloyu görebilmek gerekir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki konuyu bu şekilde araştırmaya başlayınca, büyük sorunlar­ la karşı karşıya geliyoruz. Çünkü hemen ilk adımda Cahiliye Araplarının gerçek manada Allah hakkında nasıl bir inanca sahip oldukları hususunun, oldukça karmaşık olduğu görül­ mektedir. Bu müşkilatın temelinde ise biraz önce de değinildiği gibi daha çok İslam tarih yazımının etkilerini görüyoruz. Yeri gel­ mişken burada tarih yazımımıza ciddi bir eleştiri getirmek gerekiyor. Sorun şudur: Müslümanların icat ettikleri ve yaz­ dıkları tarihte de, ötekileştirmenin bariz izleri vardır. Hatta son kertede İslam tarihine de bir ötekileştirme tarihi denilebi­ lir. Bunu kabul ederek yol almak gerekiyor. Tabi burada her konuda adil olması gereken ve tarihte eşsiz adalet örnekleri


170

Cahiliye Araplarının Ulühiyet Anlayışı

sergileyen Müslümanların neden ötekileştirtci bir tarih inşa ettikleri haklı olarak sorulabilir. Bu soruya belki çok tatmin­ kar bir cevap verilmeyebilir ama bunun çok doğal bir nede­ ne dayandığı söylenebilir. O da şudur: Müslümanlar, müşrik Cahiliye Araplarını tevhid dinine davet eden bir dinin men­ supları olarak, yani Hz. Peygamber'in ümmeti olarak, araya giren düşmanlık sebebiyle onları sevmemiş ve onları öteki olarak görmüşlerdir. Bu bakımdan Cahiliye Arapları, gerçek manasıyla bu ümmetin tarihsel ötekileri olmuşlardır. Kur'an'ı Kerim'in de, bunların adeta ölümüne inat ederek kendi da­ vası ve elçisiyle savaşanlarına nihayetinde neces, yani pislik demesi örneğinde olduğu gibi şiddetle kınaması ve bu kına­ manın da umuma şamil gibi okunması, bu perspektifi güç­ lendirmiştir. Sonuçta bunlar Müslümanların gözüyle Allah'ın peygamberine karşı çıkan, ona eziyet eden, onunla savaşan ve onu yurdundan ayrılmak zorunda bırakan bir topluluktur. Bunlarla Müslümanların arasına kan girmiştir. Dolayısıyla görebildiğimiz kadarıyla bizim Arap müşriklerine ilişkin tarih yazımımız, bizimle aralarına kan girmiş olan, bizim düşman­ larımız hakkındaki bir tarih yazımıdır ve önemli ölçüde bizim yargılarımızı ifade etmektedir. Bu nedenle Cahiliye Arapla­ rının gerçekte nasıl bir Allah tasavvuruna sahip olduklarını anlamak zorlaşmıştır. Konuyla alakalı olarak Kur'an'a yönelindiğinde, burada da çok büyük bir zorlukla karşılaşılmaktadır. Çünkü biraz önce değinildiği gibi, Kur'an-ı Kerim'in belli bir tarih içerisinde bir söz, bir hitap olarak çoğunlukla olaylar üzerine inmiş olması, her şeyden önce onun kendine özgü bir dil kullanmasına ne­ den olmuştur. Bu dilin tarihsel olarak teşekkül etmiş olması­ nın, hesabın baş köşesine konulması geliyor. Mesela bu dilin· gereği olarak Kur'an, muhatabına bir şey söylerken genelleme yapmış, genel konuşmuş olabilir. Ama bu Kur'an'ın bütün Araplara yönelik bir ifadesi anlamına gelmez her zaman. As­ lında burada o bütün Araplar hakkında konuşmamıştır. Bir ferdi ile konuşmuş olabilir, bir grubu ile konuşmuş olabilir, bir sorun üzerine ya da bir soruya cevap olarak konuşmuş


Kur'an'da Cahiliye Araplarının Allah İnancı

171

olabilir, hanif olan bir kişiden söz ediyor olabilir ya da zındık olarak bilinen Ebu Süfyan taifesi hakkında konuşmuş olabi­ lir. Dahası dinsel davranmayan ve bu kavganın içerisinde yer almamış birilerinden de söz etmiş olabilir. Kur'an bu farklı kesimlerin her birinden söz ederken çoğu zaman genel ifade­ ler kullanıyor, fakat bu genel ifadelerin, araştırıldığında Ca­ hiliye Araplarının hepsini ifade edecek şekilde genel ifadeler olmadığı açıktır. Bu durum, gerek tefsircilerin ve gerekse de İslam tarihçile­ rinin bu konunun üzerine ciddiyetle eğilmelerini gerektiriyor. Kur'an'ın kendilerinden söz ettiği söz konusu muhatapların hakikaten kimler olduklarının, dolayısıyla genel Cahiliye top­ lumu içerisinde inanç bakımından nereye oturtulmaları ge­ rektiğinin ortaya çıkarılması lazım. İşte ancak bundan sonra şu şahsın ya da şu kesimin Allah hakkındaki tasavvunınun şöyle, buna mukabil şu taifenin de Allah hakkındaki tasavvu­ runun şöyle değil de şöyle olduğu söylenebilsin. Aksi takdir­ de mesela Kur'an'ın genelleme yaparak, 'onlar Allah'a inan­ mazlar, onlar ahiret gününe inanmazlar.. .' şeklirıde ifadeler kullanmasını çok kolay bir biçimde, Cahiliye Araplarının neredeyse hiç bir şekilde Allah'a ve ahiret gününe inanma­ dıklarına yorabilmekteyiz. Karşımızda kendilerini bize karşı savunacak yaşayan bir insan topluluğu da olmadığı için 'Ca­ hiliye Arapları şöyledir, Cahiliye Arapları böyledir.. .' diye her bakımdan ve her türlü defterlerini dürmüş oluyoruz. Halbuki Kur'an ayetleri, elde edilecek tarihi veriler kul­ lanılarak ilgili tarihsel vakıanın -Qzerine oturtulacak olursa, bir bakıma hem o gün yaşayanların tecrübesine yaklaşılmış olur, hem de bu ayetlerdeki mesaj daha iyi anlaşılabilir. Böy­ lece Kur'an'ın sonraki muhataplarına da ne söylediği daha iyi anlaşılmış olur. Birçok yerde eğer ayetin bilinen bir bağlamı veya onunla ilgili bir vakıa bilinmiyorsa o zaman demek ki vakıayla ayetin arasındaki irtibatı sağlayacak olan, araştıra­ rak ulaşmamız gereken bilgiler vardır. Nitekim mesela bazı ayetlerde Cahiliye Araplarının ahirete inandıklarına ilişkin kuvvetli ipuçları vardır. Bu ipuçlarından hareket ederek bazı


172

Cahiliye Araplannın Ulılhiyet Anlayışı

sonuçlara ulaşılacağı kanaatindeyiz. Fakat bunların demin geçtiği gibi tarihsel verilerle birlikte vakıaya uygun bir şekilde araştırılarak ortaya çıkarılması gerekiyor. İslam tarih yazımına yönelik bu eleştirilerden sonra mese­ la şöyle bir kurgu bizim işimizi kolaylaştırabilir. Bu kurgunun bizi ne kadar doğru sonuçlara götüreceği konusu tartışılabilir ama en azından böyle bir kurgunun faydalı olacağı söylene­ bilir. Burada şu soruları bilimsel bir cevap arayarak sormak çok faydalı olabilir. Eğer genel olarak konuşulacak olunursa, Cahiliye Arapları, beşeri, sosyal, ekonomik, kültürel, siyasi ve özellikle de dini bakımdan nasıl bir topluluktu? Onların da resmi bir ideolojisi var mıydı, varsa bu ideolojiyi kimler temsil ediyordu, kimler bunun dışında kalıyordu? Söz konusu resmi ideoloji içerisinde yer alan dini anlayış olsun bunun dışında kalan anlayışlar olsun Kur'an'a nasıl yansımıştır? Ayrıca bu resmi ideolojiye dahil edilebilecek olan kesim dini inanç ve buna bağlı olarak dini yaşayış bakımından homojen bir yapı olarak görülebilir mi? İslam tarih yazımına bakıldığında, biraz önce geçtiği gibi, burada Cahiliye Araplarının, dinle ciddi bir ilişkileri olmayan, putlara bağlı ve onları hayatlarının merkezine yerleştiren, Allah'ı çok fazla hayatlarının içerisine karıştırmayan, dolayı­ sıyla dalalet, sapıklık, başıboşluk içerisinde olan bir toplum olarak resmedildiği görülmektedir. Mesela Cahiliye Arapları hakikaten böyle de tasavvur edilebilir ve böyle bir varsayım üzerinden hareket edilerek onlara ilişkin bilimsel çalışmalar yapılabilir. Biraz ajitatif bir betimleme olsa da hakim bakış açısı böyledir ve nitekim bugün İslam tarih yazımı bu tasav­ vur üzerinden gitmeye devam etmektedir. _Bir de onlar hakkında şöyle bir soru sorulabJlir: "Haki­ katen Cahiliye Arapları böyle dinsiz imansız insanlar mıydı, bunların Allahla ilişkilerinin seviyesi yukarıda resmedildiği gibi miydi? Yoksa aksine bunlar, bir risaleti ciddiye alacak, kabul ettikleri takdirde bunun için her türlü fedakarlıkta bu­ lunacak kadar dini duyguları güçlü ve risaleti taşıyabilecek


Kur'an'da Cahiliye Araplarının Allah İnancı

173

kadar bir alt yapıya sahip bir topluluk muydu?" Eğer bu in­ sanlar dinsiz, dinle ilişkileri zayıf, hatta din vakasını ve Allah'ı reddeden, dolayısıyla Allah'tan uzak bir hayat yaşayan insan­ larsa, o zaman gerek tarihi bilgilerimiz gerekse Kur'an ayet­ leri farklı şekilde anlaşılacaktır. Yok eğer bunlar aksine şirk durumlarına rağmen dindar ve Allah'ı önemseyen insanlarsa, Allah inancı onların düşüncelerinin ve hayatının merkezinde yer alıyorsa o zaman demek ki bizim çoğu Kur'an ayetlerinin anlamı ve İslam tarihi içerisinde yer alan verilerin yorumu hakkındaki düşüncelerimiz değişecektir. Halbuki İslam öncesi Arap tarihine bakıldığında durumun çok da bilindiği, ya da genel kabul gördüğü gibi olmadığı an­ laşılmaktadır. Mesela konuyla ilgili olarak Arap tarihi içeri­ sinde, daha önceki bir araştırmamızda dikkat çekmeye ve boyutlarını ortaya ·koymaya çalıştığımız bir Hums (Ahmesilik) gerçeği vardır. Bir bakıma özellikle merkezi konumdaki Arap­ ların resmi ideolojisine dair önemli ip uçları veren bu Hums meselesi her nedense bidayetinden itibaren bizim tarihçileri­ miz tarafından görülmemiş bir gerçek olarak orta yerde duruyor. Halbuki kaynaklarımızda Ahmesiler hakkında bizi aydın­ latabilecek, derli toplu bir fikir oluşturabilecek kadar tarihsel veri mevcuttur. Aynca tarihsel verilerin yanı sıra Ahmesilerin tarihsel gerçekliğine ilişkin Kur'an'ı Kerim'de de birçok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerin tarihsel duruma tekabül ettik­ leri açıktır. Yakından bakıldığında Ahmesilik gerçeğinin, ge­ nelde İslam tarihinin, daha özelde ise Kur'an tarihinin sağlıklı bir yorumu açısından asla göz ardı edilemeyecek çok önemli bir gerçeklik olarak önümüzde durduğu görülmektedir. Peki nedir bu Hums olayı ya da Ahmesilik? Ahmesilik özet olarak bu şöyle ifade edilebilir: Hz. Pey­ gamber'den önceki dönemde, Cahiliye Arapları iki sınıf olarak ayrışmışlardı. Bunlardan birisi temel olarak Kureyş kabile­ sinin teşkil ettiği Mekkeliler ve Mekke çevresinde olmasına rağmen daha önce Mekke'de ikamet etmiş bulunan ve bu se­ beple Hums statüsüne sahip olan Huzaa kabilesi örneğinde


174

Cahlliye Araplannm Ulülıiyet Anlayışı

olduğu gibi, bir şekilde Mekkelilik vasfını haiz olan ve seçkin olarak kabul edilen Ahmesi Arapları yani Humus Arapları, diğeri ise bunun dışında kalan Arapların tamamını teşkil eden Hill Arapları. Hums Araplarıyla Hill Arapları arasındaki temel fark, Hums Araplarının kendilerini harem bölgesinin sakinleri olarak Allah'ın yakınlan ve Allah'ın milleti (ehlullah) görerek diğer Araplardan daha üstün olduklarını iddia etme­ leri ve süreç içerisinde bu iddialarını diğer Araplara da kabul ettirmeleridir. Bunlar dinin temsilcileridir ve dini konularda Allah'ın yakınlan olarak dini ve idari konularda söz söyleme ve Allah adına tasarrufta bulunma hakkına sahiptirler. Zaten Hums'un manası da teşeccü' ve teşeddüd kelimeleriyle ifade edilmekteydi. Bu da din hususunda samimi bir bağlılık ve Allah yolunda canını verecek kadar da şecaat sahibi olmak anlamına gelmekteydi. Mekkeli olmak dışında bir ferdin, ailenin ya da kabilenin Ahmesi statüsüne kabul edilebilmesinin tek yolu, Yahudiler­ de olduğu gibi bu ferdin, ailenin ya da kabilenin Ahmesi bir hanımın soyundan gelmesiydi. Ahmesi hanımlarla evlenmiş Hill Araplarından olan kişilerden türemiş nesiller de. Ahmesi kabul edilmekteydi. Ahmesilerin bazı bariz özellikleri şunlardır: Birinci olarak bunlar kendilerini Arapça ibaresiyle Allah'ın sevdiği millet ma­ nasında ehlullah olarak kabul ediyorlar, ikinci olarak Cahiliye şiirine bakıldığında görüldüğü gibi kendilerini Allah'ın seçilmiş milleti olarak görüyorlar, üçüncü olarak kendilerini Allah'ın komşuları olarak görüyorlar, dördüncü olarak kendilerini Al­ lah'ın evinin (beytullah) muhafızları olarak görüyorlar ve son olarak onlar harem ehlidirler. İşte sahip oldukları bu özellikleri nedeniyle Allah adına konuşma ve Allah'a göre neyin eğri neyin doğru olduğunu açıklama yetkisi de onlara aittir. Nitekim hac ibadeti esnasında Ahmesilerin Hill Araplarının aksine saygı­ sızlık olur diye arafata gitmemeleri ve Hill Araplarının tavafı ancak Ahmesilerden temin ettiği bir ihramla yapabilmesi, aksi takdirde çıplak olarak tavaf yapmak zorunda olmaları gibi dini uygulamalar Ahmesilerin Allah adına icat ettikleri bidatlerdir.


Kur'an'da Cahiliye Araplarının Allah İnancı

175

Ahmesilerin Hill Araplarından din bakımından ve Allah'a yakınlık bakımından üstünlük iddialan, Hill Arapları tara­ fından da kabul edilmiştir. Tarihi verilere bakılacak olursa zaman zaman bazı kabileler aynı imtiyaza onlar da sahip ol­ sunlar diye alternatif Kabeler inşa etmelerinin gösterdiği gibi bunu çok fazla içlerine sindirmemelerine rağmen kabul et­ mişlerdir. Çünkü Fil vakıası gibi olaylar Hums Araplarının bu iddialarını desteklemiştir. Ahmesilere adeta şunu deme fırsatı sunmuştur: "Bakın görüyorsunuz Allah bizi destekledi çünkü biz Allah'ın milletiyiz." Ahmesi Araplarına bakıldığında bunların dinde aşırı gi­ den ve dinde aşırı gitmeleri sebebiyle dinde Allah hakkında bidatler uyduran bir taife olduğu görülmektedir. Nitekim bu durum Kur'an'a da yansımıştır. Mesela diyorlar ki "Hac mev­ siminde, hac ibadeti esnasında biz Ahmesilere harem bölge­ sinin dışına çıkmak yakışmaz. Çünkü biz harem bölgesine saygı göstermezsek diğer Araplar hiç göstermez." Dolayısıyla hac mevsiminde Arafat'a gitmemek gibi bir bidat uyduruyor­ lar. Bunun üzerine Kur'an, Müslümanlardan eda edilmesi ye­ rine haccın tamamlanmasını isteyerek aynı zamanda bunun Ahmesilerin ihdas ettikleri bir bidat olduğunu ortaya koymuş oluyor. Yine Hill Arapları için hac esnasında ancak Ahmesı­ lerden aldµtlan elbiselerle tavaf yapabilmeleri kuralı da aynı şekilde uydurulmuş bir bidattır. Bazı tefsirlerde farklı şekilde geçse de, öyle anlaşılıyor ki hac esnasında evlere arkadan gir­ menin iyilik olduğu hususu da Ahmesilerin ihdas ettikleri bir bidattir. Çünkü Ahmesiler hac mevsiminde, evlerin normal kapısından girmiyorlar ama ihtiyaçları olduğunda da evlere arkasından giriyorlar ve bunu bir iyilik olarak sayıyorlar. Gerçek şu ki Hz. Muhammed'in birinci derecede muhatap olduğu Ahmesi Arap düşüncesinin merkezinde kesin olarak, şüphe götürmeyecek şekilde Allah vardır. Hatta Cahiliye put­ perestliğinin, kısmen Allah'a aşırı ta'zimden, bu ta'zim dü­ şüncesinin zaman içerisinde ifsad olmasından kaynaklandığı sonucunu çıkarmak mümkündür. Mesela fal oklan uygula-


176

Cahiliye Araplarının ınuhiyet Anlayışı

masun böyle de anlayabiliriz. Çünkü fal oklan uygulaması, çok rahat bir şekilde bir Ahmesinin önemli bir iş yapacağı zaman bunu Allah'a danışarak yapması için icat edilmiş bir uygulama şeklinde de okunabilir. Kanaatimce bu denli bir dindarlık sergileyen Hums Arap­ lan ile ilişkili olarak şunu söylemek mümkündür: Belki de yüce Allah bizim genel telakkilerimizin aksine olarak vahyini, çok bozulmuş artık kendi dinamikleriyle iflah olmayacak bir kavme değil, aksine bu vahyi ve bunu getiren elçiyi ciddiye alıp bunu tartışacak ve kabul ettiklerinde de bu davanın yü­ künü taşıyacak bir kavme göndermiştir. Gerçek şu ki, tarihsel veriler mümkün olabildiği kadarıyla objektif bir nazarla incelendiğinde Cahiliye çağı diye tesmiye olunan bir çağda yaşamalarına rağmen Ahmesılerin, din me­ selesini ve buna bağlı olarak Allah inancrm ciddiye alan bir millet olduğu görülmektedir. Bu konulara ilişkin meselelere ilgi gösteriyor ve ciddiyetle ele alarak ilgileniyor ve tartışıyor­ lar. Nitekim bu karakterleri Kur'an'a da hatırı sayılır bir mik­ tarda konu oluyor. Mesela Kur'an'da geçen bir ayette "Ken­ dilerine Kur'an ayetleri gelince, bir peygamber gönderilince taaccüp ediyorlar, bu da nereden çıktı diyorlar. Sonra da vah­ yi Hz. Peygamber'e yakıştırmadıklarından dönüp bu gerçek peygamber değildir olsa olsa kendisi uyduran bir sahtekar ya da bir sihirbazdır." diye Hz. Peygamber'e karşı çıkıyorlar; yok­ sa peygamber olduğunu bilerek onu inkar etmiyorlar. Çünkü bunlar kendilerinin hak yolda olduklarına inanıyorlar, Allah inançlarının doğru olduğuna inanıyorlar. Buna mukabil Hz. Peygamber'in yaymakta olduğu Allah düşüncesinin yanlış olduğunu ve dolayısıyla Müslümanların da doğru yolda ol­ madıklarrm savunuyorlar. Hz. Peygamber'e karşı çıkarlarken kendilerinin cennete gideceğinden kuşkulan yoktur. Nitekim Kur'an'da geçen bir ayet bu durumu çok açık ortaya koyu­ yor. Burada arafta duran bir kişiden söz edilerek bu kişinin Müslümanları göstererek "Hani siz 'Bunlar Allah'ın rahmetine ulaşmayacak.' diyordunuz ya bakın işte gördüğünüz gibi ak­ sine bunlar Allah'ın rahmetine kavuştular." diyecek. Bu ayet


Kur'an'da Cahiliye Araplarının Allah İnancı

177

bize şunu anlatıyor, dünya hayatında Mekke müşrikleri Hz. Peygamber'e karşı çıkarken "Bunlar Allah'ın rahmetinden uzaktır, bunlara Allah rahmetini yaymayacaktır, Allah bize rahmet edecektir." iddiasını ileri sürmektedirler ve Müslü­ manlarla bu tür tartışmalara girmektedirler. 1 Bu noktada bir çeşit dindarlık özelliğine sahip olan Cahi­ liye Araplarının dolayısıyla da Ahmesileıin putperest olmala­ rı bir soru olarak akla takılabilir. Eğer Ahmesiler Allah'a ve ahiret gününe inanıyor ve bilinen birçok ibadeti de yapıyor idiyseler nasıl oluyor da putperestlikleriyle anılır hale gelecek kadar putperest oldular ve Allah tarafından kınanarak ahiret­ te cehennemle uyarıldılar? Burada yeri gelmişken söylemek gerekir ki Izutsu'nun Allah'ın Cahiliye Arabının düşünce ha­ yatında merkezi bir konuma sahip olmadığını ima edecek şe­ kilde, İslam düşüncesinde Arap düşüncesinin aksine olarak Allah kavramının düşünce dünyasında, merkezi konumuna Kur'an tarafından getirildiğini ileri sürmesi izaha muhtaçtır. Allah kavramının Kur'an'ın en merkezinde yer alan kavram olduğunda kuşku yoktur. Fakat biraz farklı bir şekilde Cahi­ liye Araplarında, özellikle de Ahmesilerde de böyledir. İslam öncesi dönemde de Allah Cahiliye Arabının düşüncesinde en merkezi, en yüce, en hürmet görülen yerdedir. Hatta Allah'ı o kadar yüceltmişler ki her sıradan insanın ona ulaşamaya­ cağını düşündüklerinden, ona ulaşabilme mertebesine-sahip aracılar ihdas etmişlerdir. Doğrusu Allah'a aşın tazim etme­ nin çeşitli putperestlik türleri ortaya çıkarması beklenebile­ cek bir durumdur. Dolayısıyla Cahiliye Araplarının Kur'anı Keıim'de ifade edilen hepimizin bildiği ayetteki "Biz bunlara bizi sırfAUah'a yak:laştırsınlar diye ibadet ediyoruz." demeleri şaşırtıcı değildir. 2 Buna mukabil genel olarak tarihçiler, Cahiliye Arapları­ • .: .1'.• • nın tek bir dine mensup oldukları fikrine eğilim göstermek-

'.

1

2

.,.

Bkz. Şevket Kotan, Cahiliye '• Dönemi . Mekke Dini: Ahmesilik (Kur'.an'ırı Anlaşılmasına Katkısı Açısından Kur'an Öncesi Mekke Toplumu Sempoz­ yumu içertsinde). İBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Müdürlüğü, 2011, İs­ tanbul. Cevad Ali. el Mufassal.fi Tarihi'ü-Arap Kable'l-İslam, 6/34


CahUiye Araplannm Uluhiyet Anlayışı

178

tedirler. 6nlara göre, biraz önce geçtiği gibi daha önce Hz. İbrahim'in tevhit dinine mensup olan Araplar sonralan diğer milletler gibi hak yoldan saparak putlara tapmaya başladılar. Şeytan da onların gönlüne put sevgisini yerleştirdi. Araplar­ dan Amr b. Luhayy putçuluğu icat eden ve Araplar arasında yayan kişidir. Nitekim İslam tarih kurgusu asırlardır bu fıkir üzerine bina edilmiştir. Ne var ki bazı tarihsel araştırmalar ise, bu görüşün ak­ sine olarak Arapların da diğer milletler gibi din bakımından homojen bir yapıya sahip olmadıklarını ileri sürmektedirler. Bunlar da farklı mezhep ve dinlere mensupturlar. Nitekim Arapların bir kısmı tevhit düşüncesine sahip olarak Allah'a inanırlarken bir kısmı ise Allah'a iman etmekle birlikte kendi­ lerini Allah'a yaklaştıracaklarını zannederek Allah ile birlikte putlara da tapar olmuşlardır. Nitekim Kur'an'ı Kerim onların çoğunun böyle olduğunu zikrediyor. "Onların çoğu, Allah'a ancak ortak koşarak inanırlar. "3 Bazıları ise daha ileri gide­ rek, putların zarar verme ve fayda temin etme gücüne sahip olduklarına inanarak onlara tapmışlardır. Bunun yanında Araplardan bazıları da Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi olmuş­ lardır. Hatta bunlar arasında hiç bir şeye inanmayanlar da olmuştur. Bazılarının zındıklığa intisap ettiği söylenmiş, di­ ğer bazıları da ilahların sadece bu dünyada insanlar üzerinde tahakküm etme gücüne sahip olduklarını fakat buna karşılık olarak ölümden sonra hesap mizan, yeniden dirilme gibi İs­ lamiyetin kıyamet günü hakkında haber verdiği şeyleri inkar etmişlerdir. 4 Doğrusu Araplar söz konusu olduğunda, sonuç olarak onların homojen dinsel bir anlayışa sahip olmadıkları kabul edilmeye daha yakındır. Çünkü hem tarihsel verilerin ortaya koyduğu gibi birbiriyle telifi imkansız olan dini anlayışların aynı insanlarda ya da din birliği olan toplumlarda bir arada olması imkansızdır, hem de Kur'an'da konuyla alakalı ayet­ ler dinsel çeşitlilik fıkrini desteklemeye daha yakındır. Mesela 3

4

12 Yusuf, 106.

Cevad Ali, 6/34


Kur'an'da Cahiliye Araplarının Allah İnancı

179

tarihçileıin Hicaz'ın yüksek bölgelertnde ve Güney Arabistan kaynaklarına dayalı olarak yaptıkları araştırmalar, Araplarda "Rahman" kelimesinin şüphe götürmeyecek şekilde bilindiği­ ni ve muhtemelen bu kelimeyi Allah kelimesinin yeline kul­ landıklarını göstermektedir. Bu kaynaklar arasında Yahudi kaynakları ve Ebrehe'ye atfedilen yazılar da vardır. Nitekim Cahiliye şiirlertnde bunu açıkça gösteren ifadeler vardır ki bu durum Cahiliye Araplarından en az bir kabilenin Rahman'a ibadet ettiğini göstermektedir. Amir b. Atvare isimli bir şahsın kendi oğluna Abdurrahman ismini vemiş olduğunun bilinme­ si de bu mülahazayı desteklemektedir. İçerisinde Rahman is­ minin geçtiği şiirlerden biri de Tay kabilesinin reisi meşhur Hatemi Tai'ye nispet edilmektedir. 5 Fakat bazı ehli ahbar, "De ki ister Allah'a ister Rahman'a dua edin, nasıl dua ederseniz edin, bütün güzel isimler onun­ dur." İsra suresi 110. ayeti gelmeden önce Cahiliye Arapla­ rının Rahman'ı bilmediklerini ileri sürmektedirler. Nitekim Ra'd suresinin 30. ayeti de onların Rahmanı inkar ettikle­ rtni söz konusu ederek bu görüşü desteklemektedir. Fakat tarihsel veriler aslında meselenin Allah'ın ismi olarak Rah­ man olmadığını göstermektedir. Çünkü Yahudi ve Hıristi­ yanların kitaplarında geçen ve onlar tarafından bilinen bu kelimenin Allah'ın isimlerinden biri olarak Cahiliye Arapları tarafından kullanıldığına ilişkin de tarihi veriler vardır. Do­ , layısıyla bunların Rahman kelimesine itirazlarının nedeni olarak rivayet edilen şeyler izaha muhtaçtır. Bu bakımdan burada asıl mesele, ya onların Ehl-i Kitabın aksine Rahman yerine Rahim kelimesini kullanmalarıyla alakalı, ya hakika­ ten Rahman'a bir put olarak tapan bir taifenin bulunmasıy­ la alakalı, ya da onlar arasında Hz. Peygamber'in, söylediği şeyleri ismi Rahman olan Yemameli bir şahıstan öğrendiği söylentisiyle alakalıdır. Bu nedenle onlar biz asla Rahman'a inanmayacağız diyorlardı. Bunun sadece bir polemik olma ihtimali de vardır. 6 5 6

Cevad Ali, 6/38-39. Cevad Ali, 6/39.


180

Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

Öyle anlaşılıyor ki, şu iki ayet ve İsfahani'nin getirdiği _ açıklama konuyu önemli ölçüde vuzuha kavuşturmaktadır, Bu ayetlerden birisi, "Onlar, Allah dışında kendilerine ne za­ rar ne de fayda verecek ilahlara tapıyorlar ve bunlar bizim Allah indindeki şefaatçilerimizdir diyorlar. "7 ile "Şunu bilin ki halis din yalnızca Allah'ın dinidir. Onun dışında veliler edinen­ ler ve biz onlara sadece bizi Allah'a yaklaştırmalan için ibadet ediyoruz, diyenlere gelince, Allah ihtilafa düştükleri konularda onlar arasında hükmünü verecektir. 8 İsfahani'nin açıklaması­ na bakılırsa onlar Hz. Peygamber'le tartışmaya girerek ve bu velilerin onlar için Allah indinde şefaatçiler olduklarını söy­ leyerek putlar yoluyla Allah'a yaklaşma fikrinin meşruiyetini savunuyorlardı. Onlara göre bunlar kendileriyle Allah arasın­ da sadece vasıtalardı ve bunları veli edinmenin onlara ibadet etmekle bir alakası yoktu. Bunu yapmakla yaratan Allah'a şirk koşuyor olmazlardı. 9 Bu ayetlere ilaveten İsfahani'nin yaptığı açıklama onların temelde tartışmasız olarak Yüce Allah'a iman ettiklerini gös­ termektedir. Allah'a bu manada ortak koşmadıklarını çünkü • maksatlarının sadece takarrüb olduğunu ileri sürüyorlardL Doğrusu Kur'an'ın onların şirk içerisinde olduğunu ifade eden ayetleri, onların durumuna Yüce Allah'ın bakışını açık­ lıyor '. Buna karşılık bazı ayetler ise bu durum karşısındaki tepkilerini de ortaya koyuyor. En'am suresi 23. ayette onla­ rın hesaba çekildikleri bir sahnede tepkileri şu şekilde dile getiriliyor: "Vallahi rabbimiz biz şirk koşanlardan değildik." Bu ayetten anlaşıldığı gibi onlar yaptıklarının şirk olduğunun bilincinde değillerdir. Aksine onlar her adımda kendilerini doğru yolda olduklarına kuşku duymadıkları atalarına nispet ederek kendilerinin de doğru yolda olduklarına inanıyorlar. Nitekim Araf suresi 30. ayette geçtiği gibi onlar kendilerinin hidayet ehli olduklarını sanıyorlar: "Onlar şeytanlanAllah'tan •' başka veliler edindikleri halde kendilerinin hidayet ehli olduk­ ' larına inanıyorlar."

.

7

8 9

10 Yunus, 18.

39 Zümer, 3. Cevad Ali, 6/39 vd.


Kur'an'da Cahiliye Araplarının Allah İnancı

181

Aksine onlara göre doğru yolda olmayanlar yeni ortaya çıkmış olan Müslümanlardır ve Hz. Peygamber de bir yalan­ cı sihirbazdır. Sad suresi 4. ayet şöyledir: "Onlardwı kendile­ rine bir uyarıcı gelmesine şaşırarak o kafirler, bu yalancı bir sihirbazdır dediler." Çünkü onlar hem bir açıdan kendi du­ rumlarından güven içerisinde olarak peygambere ihtiyaç duy­ muyorlar, hem de başka açıdan eğer bir peygamber gönderi­ lecekse bunun Kureyş'in ulularından biri olması gerektiğine inanıyorlar. Bu nedenle de Hz. Peygamber'e "Sen peygamber değilsinr diye itirazda bulunarak davetini reddediyorlardı. ıo Onlara göre kendileri değil bu Müslümanlar sapmışlardır ve Allah onlara rahmet etmeyecektir. Bu durum Araf suresi 49. ayette şöyle geçiyor: Arajta bulunwı ve her iki grubu da simalarındwı tanıyan adam­ lar tmwı edenleri göstererek şirk koşanlara, dünyada iken Allah'ın kendilerini rahmetine ulaştırmayacağına dair yemin ettikleriniz bunlar mı diye sesleneceklerdir.

Cahiliye Araplarının Allah'a inandıkları, Kur'an'da birçok yerde açık bir şekilde geçmektedir. Mesela şu ayet bu konu­ da hayli açıklayıcıdır: "Andolsun onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye soracak olurswı mutlaka, onları mutlak güç sa­ hibi, hakkıyla bilen (Allah) yarattı diyeceklerdir." 11 Dolayısıyla Hz. Peygamber'le onların arasındaki mücadele Allah'a neden inanmadıkları konusunda değil, Allah'a nasıl inandıkları ko­ nusundadır. Onlar Allah'a inanıyorlar fakat kendilerine göre şirk olmayan, fakat Allah'ın bunu şirk olarak tavsif ettiği bir şirk hali içerisindedirler. Nitekim Kur'an bu konuya da şöyle temas ediyor: "Onların çoğu Allah'a şirk koşmadwı inanmaz­ lar. "12 Onların İslam davetine karşı bir tepkileri de kendilerinin bunları uydurmadıkları bu şirk koştuklarının ve haram kıl­ dıklarının Allah'ın rızasıyla olduğunu söylemeleridir. Bu du­ rum Nahl suresi 35. ayette şöyle ifade ediliyor: "Allah'a ortak · 10 13 Ra'd, 43. 11 43 Zuhruf, 9. 12 12 Yusuf, 106.


182

Cahiliye Araplannın ıRühiyet Anlayışı

koşanlar, eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalanmız onun

dışında bir şeye ibadet ederdik ve onun emri olmadan bir şeyi haram kılardık demektedirler." Taberi bu ayetin tefsirinde, onların, putlarına ibadetlerinin ve haram kıldıkları şeyleri haram kılmalarının Allah'ın rızasıyla ve Allah'ın haram kılın­ malarını kendilerinden ve atalarından istemesiyle olduğuna inandıklarını söylemektedir. 13 Sonuç olarak, Cahiliye Araplarının dehriyyun gibi farklı inançlara sahip olanları ve polemik kabilinden Hz. Peygam­ ber'le tartışmaları bir tarafa bırakılacak olursa genel olarak onlar, mülkünde ortağı olmayan bir Allah'a inanmakta ve ona ibadet etmektedirler. Fakat zaman içerisinde gerek diğer bazı din ve inançlardan etkilenmiş olmaları, gerek siyasi ve ikti­ sadi etkenler ve gerekse de dinde aşırı giderek bazı bidatler uydurmaları sonucu dini inançlarıµın ve amellerinin içeri­ sine şirk karışmıştır. Fakat Cahiliye şirki, genelde ya siyasi sembollerin tazimi, ya dinsel şahsiyetlerin ululanması ya da çeşitli gök cisimleri, ağaç ve kayalıklar gibi tabiat varlıklarına günümüzde olduğu gibi güç vehmederek ya da dinsel-gizemli anlamlar yükleyerek bir nevi ibadet edilmesi şeklinde olmuş­ tur. Fakat anlaşılan odur ki bu inanç ve amellerine rağmen tazim edilen hiç bir şeyi Allah seviyesinde bir ilah olarak gör­ memişlerdir. Çeşitli yorum ve kabul şekilleriyle Allah inançla­ rı içerisinde bir alan açarak putlarını oraya yerleştirmişlerdir.

13 Taberi, 14/216.


DİZİN

A A'şa87 Ab'ab48 Abduddar b. Hudayb26 Abdullah 38 Abdullah b. Abdilmelik b. Abdillah el-Gifari137 Abdullah el-Kuda'i156 Abdulmenaf24 Abdulmenat24,35 Abdulmuttalib38, 64,156 Abdulmuttalib b. Haşim63 Abduluzza24, 36 Abdulyağus 24 Abdunuhm47 Abdurrahman179 Abduşşaruk24 Abduteym48 Abkar86 adak23, 48, 88,110, 119, 120 Hz. Adem81 Adi b. Zeyd el-İbadi 156 Adiyy b. Hatem et-Tai 43 Adnani 105 ahbar 70, 104 el-Ahfeş151 ahiret15,16 Ahmesi140, 141 Ahmesiler134, 174,176,177 ahnef151 ahsenu't-takvim9 .Aim47,121 Hz. Aişe75 Akabe87 Akadlar57 el-Akra' b. Habis et-Temimi133 akrabalık bağı105 Hz. Ali35,43 filim30

,

'

Allafb. Şihab et-Temimi156 Allah16 Allah'ın evi12 Allah'ın kızı32 Allah'ın kızları 27,48, 89 Alusi17 amir83 Amir b. ez-Zarb el-Udvani156 Amr87 Amr b. el-Muharrik30 Amr b. Luhayy 10, 11, 12, 13, 14,15,32,36,39,87,88, 107,144,145,162,178 animist106, 145 animistik1 O1 Anze30 Apollon57 aracı19 aracılık98 Arafat126, 141 Arap Yarımadası28, 103 arraf55, 56; 70, 71, 127, 128, 142,145 arrafet55,77 el-Asham48 aslan105 Asurlular108 el-atair21 ateşe tapanlar144 Atike64 Avd48 el-Aziz35

B Ba'l37 ba's136 Babil57, 102 Babilliler108 el-Bacar 47


184 Bahile 37 Bahire136 Basra48 el-Becce 48 Becile41 Beğavi31,35 Bekr b. Vail44 Bekr b. Vail kabilesi44,46 Bekroğulları38 Bele b. el-Muharrik30 beliyye15,136 Belka10 Beni Dail105 Beni Esed105 Beni Haşim63 Beni Kelb105 Beni Kureyza71 Beni Nadir71 Beni Nemr105 Beni Sa'lebe105 Beni Şeysaban87 Beni Ümeyye63 Beni Zıbhe105 Benu Suleym37 bereket142 Berre64 beşir67 Beşşar87 Beytu'n-Nahle 35 beytullah 134,141,174 Bussa' 44 Buvane 21,38 büyü73,145 büyücü 101,102 büyücüler101 C

can80 el-Celsed putu42 cenene 80 cenirı 80 cennet80 Cevad Ali 34,45,117, 134,152

Cahiliye Araplannın Uliıhiyet Anlayışı

el-Cevheri152 cibt55 Cihar48 Cihaz44 cin 58, 60, 64, 65, 71, 76, 79, 80,81,82,84,145 cin çarpması95 cin dokunması95 cin kabileleri84 cin şeytanları74,81 cinler83,87,88,93,95 cinlere tapınma89,144 Cureyş48 Cüheyne26 Cüheyneli Harise60 cürme80 Cürhüm10,11 Cürhümlüler63 Cüzam22,42 çakal105 Çin57,102 D

Daru'n-Nedve 111,112 ed-Davvar20 dehriyyun182 Delfillü'n-nübüvve 71 Devs41 din adamları 97, 99, 108, 117, 131, 137,142,145 din adamlığı110, 146 dini ayin99 dini lider 102 dinsiz 150 dişi keler 105 dişi tilki105 E

Eblak el-Ezdi56 Ebrehe 41,179 Ebu Berze el-Eslemi71 Ebu Cehil13 Ebu Kays137


185

DlZln

Ebu Kays Sırrne b. Ehi Enes156 Ebu Mansur151 Ebu Süfyan28, 171 Ebu Süfyan b. Harb33 Ebu Talib 21, 38, 71 Ebu Ubeyde 151 Ecla' ed-Dehıi 56 efen 136 efsuncular57 Ehl-i Kitap98, 103, 145 Ehl-i Kitap din adamları 102, 142 ehlullah174 Eksem b. Sifi 133 Emevi-Haşimi rekabeti63 Emeviler 63 Emmetu Uzza24 Emvalu'l-Muhacere112 ensab123 Erbab b. Riab156 Erva64 ervah83 Es'ad Ebu Kerh el-Himyeri156 esfelu's-safilin9 Eski Roma57 Eski Yunan57 eskilerin masalı 73 esnam123 Eşhel48, 107 Eşnak113 Evs22, 34 Evs ve Hazrec107, 120 Evval48 Ezd34 Ezdu Surat 41 el-Ezberi151 Ezlam ve Eysar113 Ezraki 122, 134

F fal bakma113 fal oklan 17, 18, 31 falcılar57, 94

falcılık69 Fars73 Fatıma bint. Nu'man71 Fedek22 Ferazdak86, 87 el-Ferra151 fetiş106, 107 fetişizm106 Fezeh48 fıkh129 Fil Hadisesi41, 141 Fils43, 44, 121, 122 G garanik23 Gatafan 22, 36, 42, 44 gayb61, 94 gaybdan haber verme54, 55, 56, 67, 68, 76, 87, 94 gaybi bilgiler56 gelenek 146 gul84 güneşe tapma 144 Ğabğab36 Ğufeyle30 Ğutaridoğullan 34 H Habeş dili55 Habeşistan158 hac22, 42, 124, 126 Haceru'l-Esved20, 26, 125 hacib117, 124, 147 hacibler146 Hadremevt42 Halid b. Sinan b. Gays el-Absi 156 Halid b. Velid25, 37 halik 30 Halime71 hame106 hameletü'l-arş91 Hamiye 136


186

Cahiliye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

hanif 149, 152, 153, 154, 159, 163, 171 hanifler149,152 haniflik 149,165 haram aylar142 harem28 Has'am41 Hasan b. Sabit87 Haşim62,156 Haşimoğulları21,38 haşr15,16 Hatemi Tai179 hatif 87 Havran40 hay30 Hayber64 hayır18 Hazrec 22,34 hazza55 hazzı 55 hediye19,48 Hemedan43 Hevazin41 Hıristiyan9,178 Hıristiyanlar 13,103, 179 Hıristiyanlık58,104,161,164 hicabe109,113,116 Hicaz 9, 10, 11, 14, 32, 34, 36, 162,164 Hicr el-Hatim24 Hicret87 Hill Arapları140,174,175 hilm 30 Himyer9,42 Himyerliler16,47 Hire73 Hititler57 Hubba.62 hubılt9 Hukkam61 hulıll 32, 33, 36

hulvfuı 60,68, 127 hulvanü'l-kahin60 Hums173

.,

Hums Arapları174,175, 176 Huna.fır b. Tev'em el-Himyeri71 Huraz 36 el-Hutay'a86 Huzaa10,61,117 Ruza.alılar63 Huzeyl b. Müdrike14 Huzeyme b. Müdrike 3-7 Hübel14,15,23,25,28,37,38, 107,114,120 hükılme İ30,146

ı-i Irak35 Izutsu177 i'tikaf38 İbn Abbas42 İbn Arefe151 İbn el-Kelbi45 İbnHabib15,35, 42 İbnHaldun69 İbnHazm35 ibnHişam70 İbn İshak70 İbnKelbi 33,37,39,41,43, 88 İbnü'l-İbri 152 Hz. İbrahim 12, 18, 59, 124, 144, 145, 150, 151, 153, 157, 159, 160, 162, 163, 164,168 İbranice150,153

j

I

I

İbraniler 57

icaze109, 115,146 içki133 ifada109,115,126,146 ifrit83 ifta/müfti 146 ihram22 ikiyüzlü150 ilah ı6 54, 90, 126

ilham

imran 60

j

r" . '

----._/"


Dizin

İmru'u'l-Kays87,131 insan şekli24 insan şeytanları74,81 insan-cin ilişkisi65 Hz. İsa13 İsaf ve Naile23,39,107,121 İsfahani180 İsmail124 Hz. İsmail18,162 İsmailoğulları10,11 İsrailoğulları bilginleri103 iyi ruhlar53,54,101 İz b. Abdusselam34 J

Japonya57 K Ka'b b. Lüey b. Galib156 Kabe 10, 11, 12, 13, 18, 20, 21, 24,25,26,27,33,36,38, 39, 41, 48, 62, 108, 111, 118, 120, 124, 140, 146, 147 Kabe hacibleri140 kabile putları 108 kabilecilik108 kader tanrısı34 kafir153 kahin53,54,55,56: 57,59,60, 61,62,65,66,68,69,71, 72, 73, 90, 91, 101, 102, 126,127,137,147 kahin şeytanı 59 kahine59 kahinler 58, 61, 68, 69, 70, 75, 86,87,92,101,103,142 kahinlik 60, 77, 97, 106, 118, 145 Kahinü'l-Huzai63 Kahtani 105 Kalde 57 kallemes 1 15

187 kaplan105 kartal27 Kays48 Kays b. Asım 133 Kays b. Sa'ide el-İyadi133 kefen15 kehane109 kehanet 53, 54, 55, 56, 57, 58, 60, 64, 66, 69, 86, 100, 126,127 Kelb kabilesi59 Keldanca55 Keldani 55 Keldaniler55 Kenanca150 Kenaniler34 kır tanrıları82 Kıya.de111 kıyamet günü15 kilise58 kirlilik hali23 Kitab-ı Mukaddes58,150,158 köpek105 kötü ruhlar53,101 Kuayb48 Kubbe ve Einne112 Kudaa40 Kudaa kabilesi42 Kudeyd34 Kufe48 kumar133 Kur'an73,74 kurban 21, 22, 38, 48, 57, 88, 100,110,115,123,147 Kureyş 14, 25, 33, 34, 36, 37, 38,39,62,85,105,120 Kureyş kabilesi 38 Kureyşliler36,37,63,64 Kus b. Saide156,157,158 Kusay b. Kilab61,133,138,156 kutrub84 kutsal99,100,102 kutsanmak24

il l


1

1

188 L

Lafız b. La.hız 87 Lahm22,42 Lat89, 108, 117 el-Lebba44 Liva112 M

jl I

Mfilikoğullan 38 mana102 Maniheist 9 mantis57 marid83 Maverdi40 mecnun95 Mecusi9,178 Medan48 Medine34,43,44, 98 Mekke10,11,12,14, 18,26,28, 34,40,41,61,63,72,73, 98,115,162,167 Mekke idaresi62 Mekkeliler21,63 Mele' 111 melek19,27,66, 83 meleki güçler 80 melekler80 meleklere tapınma 89,144 melmıls/memsıls/masıls95 Mena34 Menaf39, 40, 121 Menafıus40 Menat23,27,34,35,36,107 Menat34,89,120 Menat'ın kulu35 Menvat34 merhamet30 Merve39 Mes'ıldi 56, 152 Mescid-i Haram134 Mess 95 Meşveret 111 metaf23,37, 44

CahUiye Araplannın Ulühiyet Anlayışı

mevla59 Mezopotamya57 Mısır57,102 Mısırhlar108 Mina142 mina34 Mishal87 mitolojik96 Muaz b. Cebel 71 Muğire b. Şu'be33 Hz. Muhammed150,160,163 Muharik30, 44 Muharrem124,125 Muharrik46 el-Muhillıln131 Muhnk121 mulsak17 Muntabık25,46 Murahhab46 el-Muşellel34 mükerrebıln117 mülhid150 el-Mültemis b. Ümeyye el-Kinani 156 müneccimler57 Müzdelife115,141 N

Nadiler111 Nadr b. Haris73 Nahle28,35 naturalist101,145 naturalistik101 naturalizm106 nebi65 Necd bölge44 Necran43 Necranhların Kabesi26, 48 nesi114,115,125,128,146 Nesr42, 107,121 nezir67 Hz. Nuh11, 42, 43,120 Nuhb44


189

Dizin

Nuhm47, 121 en-nusub20 nübüvvet66, 69 0-Ö

Osman b. el-Huveyris157 Osman b. Maz'un137 ölü yıkama136 Hz. Ömer125 örf133 özel giysi143 p pagan Araplar19 paganizm10, 11, 27, 32, 34 panteon48 periler82, 84 peygamber68 Hz. Peygamber 13, 21, 25, 32, 35, 37, 38, 39, 67, 71, 102, 158, 181 R rab16 Rabbani104 Ragıb el-İsfahani55 rai59, 60 Re::ıah b. Acle 56 Rebi'a b. Haddim 133 Rebia b. Ka'boğulları40 • Recep124 recm133 Rıda108 Riam47 rida25 rifüde112, 139 Riyaset111 Romalılar108 Ruda' 40 ruhbanlar70, 137 ruhçuluk106 ruhlar53

ruhsal varlıklar96 Rüsam108 S -Ş

Sa'd putu25, 40 Sa'dü Hüzeym63 sa'y39 Sabii152 Sahiller55 sadaka22 sa.din 17, 20, 30, 37, 116, 117, 118, 124, 147 sa.dinler117, 118, 146 Safa39 Safer125 Safiye64 Safvan b. Ümeyye37 sahip56, 59 sahir54, 55, 72, 73 Saibe136 Saide putu42 Sakif31, 32, 33 salat136 Sami150, 151, 162, 165 Samiler57, 152 San'a43, 47 sanem27 sapkın 150 sara hastalığı85 sarı1ra134 Satih60, 69, 70, 127 Se'd121 Sedif b. Hevmas60 Semelka60 Semud34 serih 17 Sevad b. Karib71 Seyf b. ZiYezen156 sezgi54, 126 si'lat84 sidane 30, 31, 33, 37, 41, 109, 113, 116, 122 Sidanetü'l-Kabe116


•. j !

190

Cahiliye Araplannm Ulühiyet Anlayışı

Sifare111 sihir54,145 sihirbaz91 sihirbazlar90 sikaye112,139 Surnuda48 Suriye10,11,35,60,162 Suva44,107,117,120,122 Sücah64 es-Süddi151 Hz, Süleyman93,96 Hz. Süleyman (as) kıssası92,94 Süleyman'ın cirıleri93 Sümame87 Süryanice150,151,152,153 Süveyd·b. Amir el-Mustalıki156 şair73 şair şeytanı59 şaider86,90,92 Şam63,107 şaman 101,102 şamanlar1 O1 eş-Şaruk48 şefaatçi98 şefkatli30 Şems121 Şenaknak87 şetane80 şeytan19,54,58,66,67,79,80, 81,82,83 şeytani güçler80 şeytanların çarpması85,95 Şıkk60,69,70,127 şifa vermek142 şiir86

T Taberi40 tabi56,59,60 tağüt54,55,108,124,146 Taif28, 32,33 takvim114,115,125 tavaf20,25,26,37,48

Tay kabilesi44 Tedmurlular37 telbiye23,24,37,39,46,145 Temim kabilesi 45,48 Tevrat12,42,103 Teym48 Teymullat33 ticaret merkezi48 timsah27 totem96,105 totemcilik108 totemist106,145 totemizm105 Turayfe60 Türkler57

u-ü Ubeyd b. el-Abras el-Esedi156 Ubeydullah b. Cahş157 Uhud42 Uhud Savaşı28 Ukab111 Ukayşir22,25,42,121 Ukaz44,56,103,128,130 Umeye30 Umeyme64 Umeyr b. Cündeb el-Cüheni156 umre124,142 Umyanis47,121 urüc9 Urve b. Zeyd el-Ezdi56 Utbe b. Rebia73 Uzza 15, 21, 23, 25, 27, 28, 31,

35,36,89.108,117.119

Uzza'nın kulu36 üç ağaç35 Ümeyye62 Ümeyye b. Abdüşşems62 Ümeyye b. Ebi's-Salt 156, 157, 158 Ümmü Hakim Beyza64 Ümmü Ma'bed87

Mahfuz Söylemez - Cahiliye Araplarının Uluhiyet Anlayışı  

Ankara Okulu Yayınları - 2015

Mahfuz Söylemez - Cahiliye Araplarının Uluhiyet Anlayışı  

Ankara Okulu Yayınları - 2015

Advertisement