Page 1


magrib kültür.sanat.coğrafya

viyana

5-6

Eylül-Ekim / Kasım-Aralık

Ekim 2006 Viyana


magrib İki Aylık Edebiyat-Düşünce Dergisi Yazı İşleri Müdürü Ali Işık Editörler Ali Işık Muhammet Sağlam Serdar Kacır Düzelti Serdar Kacır Yönetim Yeri Mollardgasse 48A 1/8 1060 Wien Yayın Türü Yerel Süreli Dağıtım Aydın Aydemirli Erkam Mehmed Zeybek Baskı Düzey Matbaacılık Görsel Tasarım Simurg Design simurg.design@gmail.com Kapak Fikri Talha Akın Telefon 0043 676 8877 9581 Yazışma Adresi Mollardgasse 48A 1/8 1060 Wien e-posta: magrib.kiler@gmail.com İnternet Adresi: www.magrib.net Gelen yazılar yayınlansa da yayınlanmasa da geri verilmez. Yayınlanan eserlerden yazarları sorumludur. İlkelerimize uymayan ilanlar alınmaz.

Katkılarından dolayı 'RAMSEY'e teşekkür ederiz.


magrib

Sunuş

İÇİNDEKİLER

4

Edebiyat Ali Işık Serdar Kacır Muhammet Sağlam Hayrullah Arslantekin Ayşenur Sağlam Yusuf Kocamaz Cahit Zarifoğlu Abdullah Kuşlu Kab Bin Züheyr Cevdet Karal Yusuf Dursun Beyza Kıvanç

Virgülden Önce, Beni Çağıran Sesin/Çirkin Olmayan Kuş Bir Elif Miktarı Çizgi Dilhun Ahmet Cevdet Paşa Dün Orda Olmayan: Kadın Ve Dört Kadın Daha Daralan Vakitler Mesnevi’de Dünya Hayatına Dair Metaforlar Kaside-i Bürde Beni Cankulağıyla Dinle ‘Yaşamak’ Peyami Safa-Orhan Pamuk Karşılaştırması

6 16/17 18 33 34 36 40 43 63 68 77 78

Özel Bölüm:

Bosna Hatice Sunucu Murat Özkaya Ömer Behmen Serdar Kacır

Srebrenica Don’t Forget Srebrenica Saraybosna Merkez Cezaevi’ndeki Dehşet İçimize Doğru Bir Yolculuk: Saraybosna

92 96 98 102

Düşünce Ali Işık Mevlüt Bulut Veysel Kurt Saliha Şanlıer Hasan Kocabıyık Etienne Barbara

Bitmeyen Gafletimiz Ortadoğu Araştırmaları Küreselleşme Yeni Dünya Düzeni ... Simulasyon Çağı ve Kaybolan Gerçeklik II Bologna Süreci ve AB Clausewitz Sonrası Dönüşüm

110 115 118 127 134 136

Kültür-Sanat Canan Çap Abdullah Kuşlu Fethi Gemuhluoğlu Beyza Kıvanç Sümeyye Dursun Erkam Mehmed Zeybek Nihat Gümeli Selim Candamar

Ebruzen Hikmet Barutçugil Mevlana Celaleddin-i Rumi Mektup Modernleşme-Kent ve İnsan II. Dünya Savaşı Filmleri Bir Macaristan Seyahati Üç Ayrı Dilde Arayış Serüveni Pablo Picasso

139 141 153 156 164 169 177 187


magrib Sunuş Merhaba Bir önceki sayımızın yayınladığı tarihten itibaren bugüne kadar pek çok yeni olay yaşandı dünyada. Savaş ve acı sürüp gitti. Yine masum insanlar, müslümanlar kendilerine sürekli ihanet eden bir dünyanın varolduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldılar. Kendilerini, hiç istemeseler ve hesaplamasalar da, kirli ilişkilerin tam merkezinde buldular. Ve ‘Ne oluyor?’ sorusunu karşı tarafa sormadan önce, kendilerine sormak zorunda oldukları hakikati acıdan bir sütun olarak tekrar önlerine dikildi. ‘Top yekün’ bir savaştan sözedebiliriz. Her alanda yaşanan bir savaştan... Tam bu süreçte, hayatın içinde asli bir damar olarak yer tutması gereken edebiyatın, sanatın varlığı ise insanla alakalı bir durumdur. İnsanın edebiyat ve sanat adına ortaya koyduğu verimlerin kendi özüyle ne kadar barışık olduğu sorusu, bugünkü edebiyatın ve sanatın vasıflarını tesbit etmemizde önemli bir mihenk taşı olsa gerek. Edebiyatçı ya da sanatçı dünyada yaşanan olaylara ‘eyvallah’ deyip geçiyorsa ve kendini tanık olmaktan öte bir tavra sürükleyemiyorsa, bırakın yaşadığı topluma olumlu bir katkı yapmasını kendini dahi kurtaramayacak ve bu kaosun içinde yitip gidecektir. Çağrımız ve muhabbetimiz varlığına metafizik bir anlam yükleyen eşşiz dostlaradır. Onlar, bu puslu havanın pek tekin olmadığını bilerek adımlarını dikkatli atmaları gerektiğini biliyorlar. Bu tavır eksikliğine bir tavır olarak, Magrib 5. ve 6. sayısının kapağını Pablo Picasso’nun İspanya iç savaşını ve temelde tüm savaşların acı yüzünü resmeden ‘Guernica’ isimli tablosuna bıraktı. ... 5. ve 6. sayımızı birleştirerek yayınlamayı uygun bulduk. Yoğun bir içerik ve birbirinden güzel eserlerle sizleri buluşturmaktan sevinç duyuyoruz. Bosna’da yaşanan katliamı özel bölüm olarak dikkatinize sunup ‘Dont Forget Srebsenica’ diyoruz. Yine sayfalarımızın arasında yeni yeni isimlere rastlayacaksınız ve öyle tahmin ediyoruz ki her yeni sayı da bu böyle devam edecek. Magrib, kendine çizdiği yolu her halükarda yürümenin gayretinde olacak Allah’ın izniyle... Ramazanınız ve bayramınız kutlu olsun.

4


Mustafa Uรงar


magrib

edebiyat

Ali Işık

Öykü

VİRGÜLDEN ÖNCE, Gösterişsiz bir odanın tam ortasında, yerde upuzun yatan bir ihtiyar ve hemen yanıbaşında bir şeyleri bekleyen oğulları vardı. Benim neden orda olduğumun da hiç bir açıklanır tarafı yoktu. Kazara düştüğüm bir kuyunun dibindeydim sanki. Girip bir köşeye oturuvermiştim. Oda alışık olmadığım bir sadelikteydi. Bir dolap bir kaç minder ortada da düz soluk bir halı vardı. Bir köşede küçük bir ayna yakınında da eski bir sehpa. Duvarda çerçevelenmiş bir fotoğraf vardı. Yatanın babasının olduğunu tahmin ettiğim resme, dikkatlice baktım. Yüzlerinde birbirini andıran benzerlikler vardı. Babası ihtiyardan çok daha genç gözüküyordu. Renksiz eski bir resimdi. Karşısındaki pencereye bakıyordu. Duvardaki gencecik fotoğrafın dibinde ihtiyar oğlu yatıyordu. Bakışlarımı yer döşeğinde yatan ihtiyarın hareketsiz bedeninin üzerinde dolaştırırken o bir hayale dalmış gibi, derin derin düşünüyordu. Odada dikkatimi çeken başka bir şey olmadığından dalıp gitmiştim. Bakışlarımın ucundaki kıpırtıyla kendime geldim. Kıpırtı ışığın etrafında dönen minik bir kelebeğin gölgesiydi. Minik kelebek gelip, yatanın sağ kaşının üzerine kondu. Minicik gözleriyle kendinden büyük bir gözün, içine içine bakıyordu. Kıpırdandı biraz. İhtiyarın yanakları zoraki oynadı. Bu, sessiz bir tebessümün işaretiydi. Kelebek usulca uçup gitti. İki adam irkildi birden.. İkiside aynı yere dikdiler bakışlarını. Yüzlerine korkunun gölgesi oturmuştu. Biri yorganın ucundan tutuyordu. Tuttuğu yeri var gücüyle sıkmaya başladı. Adamın kahverengi gözbebekleri üst kaşına asılı kaldı. Alt taraftaki beyazlık deriden fırlarcasına kendini belli ediyordu. Elindeki kalem yere düştü. Kağıdı bırakmadı. Nasıl olmuştu? Bu kadar rahat mı? Hiç kıpırdamadan, bekliyormuş gibi, usulca... böyle ölünür mü? Birinin burnunu çekmesiyle sessiz sessiz ağladıklarını farkettim. Yatak, birkaç dakika içerisinde upuzun bir mezar olmuştu. Hayat dudaklarının arasından çıkıverince, ihtiyarla aramızda, kocaman bir duvar yükselmeye başlamıştı sanki. Artık aynı odada onun olmadığı yerde biz, bizim olmadığımız yerde de o vardı. Ben elindeki kağıda bakarken yatanın göz kapaklarını indirdi biri. Öbürü kumaşı çene altından kafasının üzerine bağladı. Elindeki kağıdı alırken elim eline değdi. Daha soğumamıştı. Biraz tuttum. Bazen koridorda karşılaşırdık uzun uzun konuşacakmış gibi bakardı. Selamlaştıktan sonra ben her defasında kaçardım. Adama konuşmaya fırsat vermemekte ustalaşmıştım. Kağıda bakıyordum. Cümleler silik silikti. Zar zor okuyabiliyordum. ‘Namludan fırlayan kurşunun karşısında gibiyim. Ölmem için herşey hazır. Hayatı derleyip toparlayıp kapının eşiğine bıraktım. Yaşanabilecek herşeyden vazgeçtim. Yolumun kısaldığını hatta bitme noktasında olduğunu farkediyorum. Ayaklarımın so

6


edebiyat

magrib

ğumaya başlamasını bekliyorum. Kalbimi gelebilecek olası düşüncelerden korumak için var gücümle ona hitap etmeye gayret sarfediyorum...’ Üzerine beyaz bir örtü örttüler. Kağıdı katlayıp cebime koydum. Biri dışarı çıktı. Onun açtığı yoldan bende çıktım. Nereye gideceğime karar veremediğimden, kapının eşiğinde, ayakta hareketsiz bir şekilde kalakaldım. Bir çukura kendimi atar gibi alt kata giden merdivenlere yöneldim. Bahçe kapısını arkamda bıraktığımda derin bir nefes aldım. Durmadan arkama bakıyordum. Beni kovalayan birinin, ardımdan hızlı adımlarla, bana yaklaştığını düşünerek, koşmaya başladım. Bacaklarım beni taşıyamaz hale gelince durup bir direğe yaslandım. Direğin dibinde oturup biraz dinlendim. Kalkıp tekrar yürümeye başladım. Yürüdükçe içimden bir şeyler kopuyor, parça parça dökülüyordu. Bütün duygularım birbirine karışırken canımı acıtıyorladı. Zihnimde usul usul ‘ölüm’ diye bir kavram büyüyordu. Ayaklarım beni oturduğumuz binanın giriş kapısına kadar getirmişti. Merdivenlerden sesiz sedasız bir kaçak gibi çıktım. Kapının kilidini çevirirken bir çocuğu uykusundan uyandırmamaya gayret eder gibi dikkatli davranıyordum. Kendimi koltuğa fırlattım. ‘Neydi bugün bu başıma gelen.’ Oturduğum yere iyice gömüldüm. Vücudum iple sıkıca bağlanmış gibiydi. Gevşeyemiyordum. Bağlanan yerlerim çok acıyordu. Kaskatı kesilmiştim. Kıpırdasam kemiklerim etime batıyordu. Eklemlerimdeki tüm sıvılar çekildi sanki. Beton gibiydim. Öldü. Kıpırdamıyordu. Adamın ölümüyle benim evine girişimin bir bağlantısı olabilir miydi? Yok, yok zaten yatıyordu. Kendimi bir suç mahallinde sirenlerin tam ortasında gibi hissetmeye başlamıştım ki kapı çaldı. Üzerine düşündüğüm sorunun cevabımıydı bu? Adamı elbette ben öldürmemiştim. Bunu kim garanti edebilir ki? Kapıyı çekinerek açmaya niyetlenirken kapının ardında acaba beni de bekleyen bir ölüm mü vardı? Kapıyı zor bela açabildim. Adamın oğullarından biri karşımdaydı. Nerdeyse ‘Ben yapmadım’ diyecektim. ‘Beyim babamı yarın öğle namazından sonra toprağa vereceğiz. Komşulara haber veriyorum da.’dedi. Kafamı salladım. Odadakilerden biri buydu. Dört kişiydik. Alt kattaki dairede, şu üzerine bastığım yerin hemen altında olmuştu. Kapıyı açık bulunca dalıp girmiş, bir daha da çıkamamıştım. Birinin canı tenininden çıkmıştı usulca. Yüzündeki büzülme aynen kalmıştı. Ellerindeki kıllar da. Dudaklarının renginde ani bir değişiklik olmamıştı. Diğer iki adamın ise gırtlagına ölüm takılıp kalmıştı. Adamın ağzına bakmıştım oğullarının kulaklarına, oğulların dudaklarına yatanın ellerine. Bu bağlantılar sonsuza değin kesilmişti. Öylece ölüvermişti.

7


magrib

edebiyat

Ali Işık

Öykü Toprak kelimesi uğulduyordu beynimde. Neden toprak, bu hayat neden bitiyor? Sorular kuyruklarında başka sorularla geliyor, beni daraltıyordu. Oltaya yakalanmış balık gibi kıvranıyordum. Boğazımdan yakalayan oltanın beni bırakacağı yoktu. Bu adam neden öldü? Daha sabah koridorda karşılaşmıştık. ‘Öğrettiklerine dikkat et beyefendi’ demişti arkamdan. Onunla konuşmak beni eksiltecek zandediyordum. Evden uzaklaşırken ilk kez pişman olmuş geriye de dönememiştim. Hergün gibi, her hareketin aynı şekilde devam ettiği bir gündü işte. Okul, çocuklar ve çıkış zili. Eve döndüğümde onunla karşılaşmak için merdivenleri yavaş yavaş çıkmıştım. Evinin kapısı açıktı. Can sıkıntısından patlama noktasına gelmiştim. Tekrar ayağa kalktım. Yapacak bir şeyler bulmalı, kafamı dağıtmalıydım. Çalışma odama geçtim. Ellerimi kitapların üzerinde biraz gezdirdim. Hangi kitap bana derman olabilir ki! Birini çekip aldım. Arasından rastgele bir yerini okumaya başlarken yavaşça sandalyeye oturdum.

‘... ‘Bugün yaptıklarımın ve yarın yapacaklarımın sonunda ne olacak? Hayatımın tamamının sonucunda ne olacak?‘ Farklı bir yoldan söyleyecek olursak soru şöyleydi: ‘Niçin yaşayayım, niçin herhangi bir şeye karşı bir istek duyayım, niçin herhangi bir şey yapayım?’ Soru şu şekilde de ifade edilebilir: ‘Hayatımın, beni bekleyen, kaçınılmaz olan ölümün yok edemeyeceği bir anlamı var mı?’

Ne olursun sen yapma. Bana soru sorma.

Okuduklarım duvarda gezinmeye başlamıştı. Tül perde kıpırdıyordu. Pencereden ölümün beni seyrettiğini düşündüğümde tir tir titriyordum.. Boynumdaki damar hiç böyle atmamıştı. Telefon çaldı. Tekrar tekrar çaldı. Sesin kulağıma değmesiyle kendimi tekrar suçlamaya başlamam birbirini takip etti. Kaldırsam ahizeden bir el çıkıp boğazıma yapışacak beni boğacaktı. Eşyalar üstüme üstüme yürümenin telaşındaydı. Bir kaç gün önce kendi köşelerinde hürmetkâr bir misafirken şimdi neden bana ters ters bakıyorlar. Bu ev de ne oluyor, herşey bana hesap sorar gibi bakmaya başlamıştı.

Kapıdan birinin girdiğini farkedince aniden telaşlandım.

‘Teslime sen misin?’ ‘Evet’ ‘Ödümü kopardın.’

8


edebiyat

Kadın şaşkın şaşkın bana bakıyordu.

‘Hayrola bir şey mi oldu?’ ‘Komşumuz öldü.’ ‘Şu ihtiyar mı?’ ‘Evet’

magrib

Ceketini asarken, umursamadan ‘Ölsün boşver’ dedi. Bu umursamaz tavrıyla askıya ceketini değil, beni asmıştı sanki. Geçip karşıma oturdu. ‘Ölmüşse ölmüş. Ne olmuş ki. İhtiyarlar ölür zaten.’ dedi. Bana ihtiyar olmayı hatırlattığının farkında değildi. Genç genç konuşuyordu, Oysa kendi de kırkını devirmişti. ‘Bu çok farklıydı’ dedim. ‘Gözlerimin önünde oldu. Birde o rahatlığı. O teslim olmuş hali. Beni koskoca bir ölümün anlaşılmaz girdabına soktu. Ölümden hemen kaçabilirdim. Kurtarabilirdim kendimi. O ihtiyar telaşlansa, korksa, çığlık atsa bu kadar içime oturmazdı. Bir insan ölümü nasıl bu kadar rahat karşılayabilir?’ Cebimdeki kağıdı çıkartıp ihtiyarın son cümlelerini sesli sesli okumaya başladım.

‘Namludan fırlayan kurşunun karşısında gibiyim. Ölmem için herşey hazır. Hayatı derleyip toparlayıp kapının eşiğine bıraktım. Yaşanabilecek herşeyden vazgeçtim. Yolumun kısaldığını hatta bitme noktasında olduğunu farkediyorum. Ayaklarımın soğumaya başlamasını bekliyorum. Kalbimi gelebilecek olası düşüncelerden korumak için var gücümle ona hitap etmeye gayret sarfediyorum. Organlarımla kısa kısa vedalaşıyorum. Beni eksiksiz temsil ettiler. Bana ellerinden geldiğince hizmet ettiler. Hiç bir uzvuma kırgın değilim. Gözlerimi göremiyorum. Kulaklarımı, saçlarımı, sırtımı, göremiyorum. Ellerimi saçlarımda dolaştırdım. Zannediyorumki vedalaştığımın farkına varmadılar. ‘

Ellerim zangır zangır titriyordu. Bir bend görevini yerine getiremeye gayret eden göz kapaklarım; yorulmuş, sırılsıklam olmuş, kasılmıştı iyice. Yanaklarımda oluşan dere yataklarını bozup, gözlerimi de elimin tersiyle sildim. Kelimelerde de ihtiyarın rahatlığı yatıyordu.

‘Yumuşacık ipek gibi saçlarım. Doğduğumdan bu yana onlarla beraberim, beni hiç terketmediler. Şu an ayaklarıma dokunabilmem olanaksız. Onun için kıpırdamam hatta biraz eğilmem gerekecek. Onlara damarlarımdan selam gönderip vedalaştım. Bana yetecek kadar bir ömür sürdüm. Şunu da yapsaydım diyebileceğim bir şey nerdeyse kalmadı. Bana verilen kadarıyla yetinmek huzurlu olmamı sağladı.

Etrafımdakilere bakmamaya dikkat etsemde şu adam gözünü gözümden ayırmıyor. Hiç ölen adam görmedi heralde.’

9


magrib

edebiyat

İhtiyarla gözgöze geldik.

‘Babam benim kollarımda canını teslim ettiğinde ben otuzunda mıydım? Galiba... Ayaklarım...’

Kağıdı buruşturup attım. Yüzleşmek istemiyordum artık. Teslime ise karşımda beni ciddiye almamak için çırpınıyordu. Ve başardı. ‘Aman sende! Hayatın cilvesi bunlar. Yaşamaya bakmak lazım! Kaç kez geleceğiz dünyaya! Takma kafana bunları. Geçer geçer. ’ Gece ilerlemişti. Pencereyi açıp dışarıya baktım. İnsanların çoğu uyuyorlar şuan. Rahat rahat. Düşünmeden. Kendilerini uykularına nasıl teslim ediyorlar. Hiç uyanamayacaklarını düşünmüyorlar mı acaba? Karanlık, bir kumaş gibi örtülmüştü şehrin üzerine. İnsanlar bu örtünün içinde mışıl mışıl uyuyorladı. Benimse içimde sürekli tabutlar gelip geçiyordu. Ya yarını olmasa bu şehrin… İnsanlar sabah uyanamasa. Kimse yattığı yataktan gözlerine tekrar açamasa... Kıpırdayamasa kimse. Nasıl bu kadar rahat olabiyoruz. Nasıl düşünmeden yaşayabiliyoruz. Oysa bu şehirde, hergün birilerinin canını acıtıyor ölüm. Odadan odaya, sabaha kadar dolaşıp durdum. Yatağa girip girip çıktım. Uyumayı göze alamıyordum. Ya bir daha hiç uyanamazsam... Hayat, ölüm ve sonrası... Bunları tekrar ederek sabahı etmiştim. Karanlık şehirden yavaş yavaş sıyrılırken ben balkondan önce sararan sonra yavaş yavaş kızıllaşan bir noktaya doğru bakıyordum. Güneş, karanlık örtüyü usul usul kovuyordu. Her yer aydınlanmıştı. Yeni bir gün, yeni heyacanlar, yeni koşuşturmacalar... İnsanların hayata dalıp girmesine, akşama kadar koşturmaya başlamasına dakikalar kalmıştı. Sonra saatler durmayacak öğle olacak, ikindi olacak, akşam olacak tekrar, belkide yarın bu dakikalarda sabah olacak. Bu olup bitenin görünmeyen perdesiyle, insanların üzerine örttüğü sır neydi? Sokağa çıktım. Asfaltın yüzünde gezinen bakışlarım, bayılıverecekmiş gibiydi. Bedenim demirden kemikler taşıyan, kalınca bir soru işaretiydi adeta. Dalıp dalıp gidiyordum. İçimde çoğalan, ağzımdan taşıverecekmiş gibi olan bu duyguyu ya da korkuyu birileriyle konuşarak bu yogunluktan kurtulabilmeyi düşünüyordum. Karşımdan gelen ilk adamın önüne dikildim. Ölümle ilgili ne düşündüğünü sordum. Adam önce şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Belli ki dudaklarının arasında sakladığı bir cevabı yoktu. Uzun süre söylemeye çalıştığı şeyleri toparlayamadı. Sonra dimdik karşımda durdu. İleriye baktı. Binaların arasındaki minareyi göstererek: ‘O işlere, oradakiler bakıyor. Oraya git, teferruatıyla anlatsınlar sana.’ dedi. Sonra benden kaçarcasına uzaklaşıp gitti. Konuşmak istiyordum insanlarla. Bana inanabileceğim bir şeyler söylemelerini istiyordum. Başka birini daha durdurdum. Topladım biraz kendimi. “Bu dünyadaki varoluşumuza, bu varoluşun sürüp gitmesine hiç şaşmıyor musun? Dedim. ‘Abi Allah’ını seversen sabah sabah

10


edebiyat

magrib

bana bulaşma. Çok işim var.’ Dedi. Hayata bir anlam yükleyebilme girişimlerim cevapsız kalıyordu. Sürekli yürüyor adımlarım adedince de kurtulamadığım soruları bir papağan gibi tekrar ediyordum. Yaşamak anlamsız değil mi? Ne olduğumuzu bilmiyoruz? Niçin varolduk? Durmadan, dinlenmeden bu anlamsızlığı yaşayalım diye mi?”... Karşıma bir çay bahçesi çıkınca serinledim. Gidip tenha bir köşeye yığıldım. Garson boşları toplamış dönerken birden durdu ve ‘İyi görünmüyorsunuz’ dedi. ‘Sen demlice bir çay getir’ dedim. Dün o talihsiz olaydan beri ölüm askısında sallanıp duruyorum. Biri de gelip beni buradan indirmiyor. Çıldırıyorum. Bunun başka bir cevabı yok. Komşumun o buruşuk yüzü gözlerime silgeç oldu. Açıp kapatmalarımda belirip kayboluyor ölümü unutmama asla izin vermiyordu. Çıldırmama dakikalar kaldığını düşünüyordum saatlerdir. Bir enkazın altında kalmış gibiyim. Beynime hücum eden sorular, ellerinde kılıçlarla beni sürekli hırpalıyordu. İhtiyar suratıma müthiş bir tokat atıp gitmişti. Şuan ne yapıyor acaba? Belki de gittiği yerde sabah olmuştur. Annesi onu erkenden uyandırmıştır. Yattığı yataktan doğrulurken gördüğü rüyasını düşünüyordur belkide. Bizde rüyasının figürleri miydik? O adam, o odada hiç olmamış mıydı? Şuan annesiyle kahvaltıya mı oturmuştu? Ona rüyasını mı anlatıyordu. Beni neresinde anlatacaktı? O oda, o bina adamın rüyasının bir parçası mıydı? Bu rüyada benim ne işim vardı? Oğlanları oraya kim getirmişti? Oğulların rüyaları ihtiyarınkiyle çakışmış mıydı? Hiç tanımadığım bu adamların kesişen rüyalarında benim ne işim vardı? Bir dekor muydum? Bu hangi oyunun, hangi sahnesiydi? Kimdi bunlar? Benim rüyamda ne işleri vardı? Ben ne zaman uyanacaktım? ... Uyudun mu uyandın mı bilmiyorum ama ihtiyar, son andaki rahatlığını gözlerime asıp gittin. Dünya, kapağı açılıp insanların atıldığı bir kazan sanki diye düşünürken gözlerimi sokağa sabitledim. İnsanlar telaşla kaldırımlarda yürüyorlardı. Korna sesleri sokağın telaşını arttırıyordu. Herşey hareket halindeydi. Sadece yavaş yavaş adım atan ihtiyarlarla, hızlı hızlı yürüyen gençlerin hareketleri bile bakışlarımı karıştırmaya yetiyordu. Bir zamanlar bu sokaktan bu insanların dedeleri yürümüştü. Onlardan önce onların dedeleri… Gelecekte de bu insanların torunları yürüyecek. Sokak bir nehir gibi durmadan akacak. Peki, ben kimim ve bu tarihte burda ne işim var? Sonra ne olacak? Sonra, daha sonra ve ondan sonra... Bu sonsuzluk düşüncesi beni çaresiz bırakıyor, söylenebilecek herşey bitiyordu. Çaresizdim. İçimde kıpırdayıp duran ölümün anlamını tutup yakalayamıyordum. Gözlerim hayatın tadını ekşiten bir gözlüğe çatmıştı. Çıkartıp atamıyordum. Ölümden camlarıyla bu gözlük, esir almiştı beni. Nereye baksam, baktığım yer ölüyordu. Konuşacak olsam kelimeler dişlerimin arasına sıkışıp kalıyordu. Diş etlerim cümlelere mezar olmuştu. Dudaklarım bir kabrin giriş kapısıydı adeta. Bir elim kazma diğeri kürek tuttuğum yeri çukurlaştırıyordum. Gördüğüm herkesi bu kuyulara

11


magrib

edebiyat

atıyordum. Herşey benden ötelere kaçıyordu. Bacaklarım toprağa gömülmüş, dizlerime ölülerin kemikleri batıyordu. Burnum ceset kokularıyla tıkanmıştı. İçimde usul usul kazdığım mezarın dibine doğru düşüyordum. Sahipsizdim. Kalabalığın ortasında kimsesiz biri olarak eriyordum saatlerdir. Şu oturduğum çay bahçesinde dahi, kimsenin farkına varmadığı bir mezar taşı olmuştum. Garson arada bir, kabire su döken birisi gibi, önüme çay bırakıp gidiyordu. Tek ziyaretçim oydu. Yanımda dertleşecek bir mezar taşı bile yoktu. Kimsesiz, ziyaretçisiz bir kabir gibi kös kös oturuyordum. Yapayalnız kalışımın tek tanığı ise ihtiyarın o durgun gözleriydi. Zihnimde ötesine geçemediğim, ruhumun bütün kıvrımlarını bir uçtan diğer uca savuran tek bir kelime vardı artık: Ölüm. Sokakta yürüyen biri yıllar öncesinden kalma bir çehreyi hatırlattı bana. Şakacı Feridun öğretmene ne kadar da benziyordu. Evet, evet tıpkısı…. Zihnim Feridun öğretmene takılıp kaldı. İlkokul üçteydik. Şakalarıyla bizi sürekli güldürürdü. Bir gün tahtaya bir ağacın resmini çiziyordu. Arkası bize dönüktü. Nolduysa bir şeyler oldu. Tahtaya yapıştı ilkin. Sonra sallanmaya başladı. Hepimizi aldı bir gülmek. O sallandıkça biz kahkaha atıyorduk. Herkes tahtadaki sirkin tadını çıkartıyordu. Feridun öğretmen kaydı ve yere upuzun uzandı. Gülüşmeler her hareketten sonra artıyordu. Yerde de biraz kıpırdandı. Sonra hareketsizce zil sesine kadar orda, öylece yattı. Kahkahayla dışarı çıktık. Feridun öğretmen bir daha hiç dersimize gelmedi. Bir daha O’nu hiç görmedim. Nasıl bir şey bu, sonsuza kadar hiç yaşamamak… Soluk alıp vermemek… Çevrendekileri kalabalığın arasında yapayalnız bırakmak… Herkesin yaşamaya devam ettiği bir dünyada, insan öldüğü andan itibaren hiç olmuyor. Ona ait herşey; cansız, çaresiz, sahipsiz, kimseye ait olmadan öylece kalıveriyor. Ölen ölmeyenlerin zihninden, yaşadıklarına dair hiçbir şeyi götüremiyor. Yaşananlar son noktası konulamamış anlar gibi havada öylece askıda kalakalıyor. Ölen şu ihtiyar ve oğulları vede seneler önce ölmüş babası onunda babası... ‘Hiç bir uzvuma kırgın değilim. Gözlerimi göremiyorum. Kulaklarımı, saçlarımı, sırtımı, göremiyorum.’ İhtiyarın son cümleleri, damarlarımı yol yapmış, bir otomobil gibi dolanıp duruyordu. Gözlerim, ellerim ve bütün uzuvlarım beni korkutuyorlardı. Ya çalışmaz hale gelirlerse. Ben bu kadar işlerin arasında cansız bir eli nasıl taşıyabilirdim. Gözlerim bozulsa, göremesem, duyamasam, dudaklarımı oynatamasam, konuşamasam... Başımı iki elimin arasına aldım. Parmak uçlarımla gözlerime dokunurken onların olmadığı bir durumu düşünüyordum. Ellerimi gözlerime getiremesem, kulaklarım yerinde hiç olmasa, kekeme olsam, kelimeleri çok zorlanarak teleffuz etsem. Hiç edemesem. Şu oturduğum sandalyeden hiç kalkamadan yaşayan biri olsaydım. Bacaklarım yanlış bir iğneden dolayı kesilmiş olsa ya da hiç olmasaydı. Başım sırtımda, ayaklarım belimde olsaydı. Gözlerim ayak parmaklarımın ucunda olsaydı. Ben hiç doğmamış ol-

12


edebiyat

magrib

saydım. Doğup çocukken ölmüş olsaydım, gençken ya da otuz beşimde... Tüm bunlar nasıl açıklanabilir? Doğdum, boş bir kitabın üzerinde soldan sağa doğru yürümeye başladım. Attığım her adım ardımda kalan sayfalara bazen bir kelimeyi, bazen bir harfi karalayıp bıraktı,. Önümdeki boş sayfaları ne kadar kaldı kitabın? İhtiyar dün, yazdığı kitabın farkındaymış gibi son naktasını koyarken ne kadar rahattı. Bütün insanların farklı farklı yazdıkları bu kitaplar nolacak? Soruların bedenimde açtığı yaralar sürekli büyüyor, içimden bir şeyler, kopup kopup düşüyordu. Yapayalnız kalmışlığım, gördüğüm, yaşadığım bana ait olduğunu düşündüğüm herşeyden sıyırıp almıştı beni. Şuracıkta ölsem kimsenin ruhu bile duymaz. Gözlerim masaların arasında garsonu ararken aklıma Teslime geldi. Ölsem O ne yapar ki? Şuracıkta ölsem, onu bensiz ölü gibi yaşamakla, cezalandırsam ne olur ki? ‘Nerdesin Teslime? Ben ölüp ölüp dirilirken sen benim yanımda bile değilsin. Hani biz tek bir kişiydik. Aynı dudaktan soluk alıp veriyor, aynı yöne doğru yürüyorduk. Hani tek bedende bütünleşmiş, yarımız yarımızı bulmuştu. Ben şuan yapayalnız, yarım bile değilim.’ Bana ait olduğunu düşündüğüm herşeyle arama uçurumlar giriyordu. Yaşadığım hayatın bile bana ait olduğundan şüphelenir olmuştum. ... Cenaze törenine biraz geç kalmıştım. Kalabalığın önünde tek başına yatıyordu. Mahallelinin mimiklerine durgun bir hüzün inmişti. Avludakilerin çoğu üzülmeye zorluyorlardı kendilerini. Beceremeyenler kenarlara kaçıyordu. Kimileri de, metin olma girişimleriyle üzgün olmadıklarını saklayabiliyorlardı. Olup biten bana o kadar yabancı geliyorduki. Yürümeye başladığımızda yine en önde o vardı. Nereye götürüyorduk onu? O hala burada mıydı? Burada kalan kısmı mıydı o? Burda olmayan kısmı mı? Neyi gitmişti? Biz neyini taşıyorduk şu an? Bembeyaz ölüyü bembeyaz kefenle toprağa bıraktılar. Kalabalığın bacakları arasından gördüğüm bu görüntü beynimi kaynar kazana dönüştürdü. Atıverdiler. Çocukları. Fırlatıverdiler. İlk toprağı büyük oğlu serpti. Yaklaşmak için kendimi çukura doğru ittim. Kalabalık beni bir anda çukurun yanıbaşına kadar iteledi. ‘Nereye gidiyorsun?’ dedim. Yanımdakiler yan gözle bana bakıyorlardı. ‘Senin gitmene bizim kalmamıza kim karar veriyor?’ Orada bulunanlarda öyle sıradan hareket ediyorlardı ki sanki komşumla beraber ölümü de taprağa gömüyorlardı. Çukurun kenarında birden ayağım kaydı. Herkes aniden kıpırdadı. Korktular. Canlı birinin ölüm kuyusuna düşmesinden korktular. Düşecek olmam baygın baygın bakanları uyandırdı. Kimi ulaşamayacağı yerden dahi ellerini uzattı. Kimi aniden kendini geri çekti. Sürüp giden önemsiz bir olayın

13


magrib

edebiyat

içinde önemli bir olay olmuştu kayışım. Merasim kesildiği yerden aynı tonla devam etti. Ayaklarım beni daha fazla kaldıramadı. Çöktüm. Herkes yavaş yavaş dağılıyordu. Oğullarından biri başında diğeri ayakucunda ellerini hafifçe yaş, taze toprağa daldırmışlar öylece bakıyorlardı. Yüzlerinde mahzun ancak vakur bir ifade vardı. Mırıl mırıl bir şeyler konuşuyorlardı. ‘Hadi gidelim’ dedi ayakucunda oturan. ‘Misafirleri uğurlayalım.’ Biri önde diğeri arkada kapıya doğru yürüdüler. İhtiyarla aramızda bu kez sadece toprak vardı artık. O, toprağın altındaydı bense üstünde kalmıştım. Hangimizin daha şanslı olduğunu kim bilebilirdi ki? Hayatın tüm sıkıntılarından kurtuldu belkide. Toprağı avuçlayarak: ‘Ben sana “nasıl ölünür?” diye sorayım, sende bana “kafanı kemiren sorularla hayata devam etmeye mecbur olmak nasıl?” diye sor, dedim. Cevap vermedi. Mezarlıkta tek başıma kaldığımı tekrar farkedince korkmaya başlamıştım. Selvilerin sallanarak çıkardığı ses korkumu arttırıyordu. Şimdi burdan, nasıl yaşanacağını bilmediğim bu hayata doğru çıkıp gidecektim. Yarım yamalak, dökülürek, boğula boğula, çığlıklarımı tenime gömerek... ‘Ölümü anlamak zordur.’ … Şok oldum. Bir anda sırtıma çarpıp, kulaklarımı eriterek içime giren cümle vücudumu esir almıştı. Kıpırdayamıyordum. Kalbim göğsümden fırlayacaktı sanki. Kanım durdu. Gözlerim kararıyordu. Güç bela arkama dönebildim. ‘Ölümden korkanlar, ölüdür zaten.’ dedi. Donuk donuk gözlerine bakıyordum. ‘Ölümün anlamını yakalamak istiyorsan, arayacaksın. Kimsenin onu yok saymaya gücü yetmedi daha. Onu sadece farkında olarak yaşamayı deneyenler anlayabilirler. Onu arayacaksın, bulamazsan anlayanı arayacaksın. Kaçmak yeteri kadar iyi değildir.’ dedi. Ağzımı dahi açamamıştım. Tüm düşündüklerimi anlatma hissine de kapılmışken konuşmaya zorlamalıydım kendimi. Ama söyledikleri, boğazımda düğümlenip kalan düşüncelerimin üzerini basıyordu. Eziliyordum. Ayağa kalktı ‘Kolay gelsin.’ dedi ve uzaklaştı. Arkasından kapıdan çıkana kadar bakışlarımı ayıramadım. Sanki bir yanımı alıp kendisiyle götürmüş beni de arkasından çağırmıştı. Onu avluda da görmüştüm. Buraya gelirken kalabalığın arasında sürekli yere bakıyor ve düşünüp duruyordu. Demek gitmemiş. Ardımdaymış. Bunca zaman beni mi takip etmiş acaba? Yaş toprağa baktıkça, ihtiyar zihnimden uzaklaşıyor, içimi şu konuşan adam kaplıyordu. Arkasından gitmeliydim. Patika yoldan mezar taşlarına sürtünerek yürümeye başladım. Biri paçalarımdan yakalayıverecekmiş gibi geliyordu. ‘Nereye gidiyorsun’ diye soracaklarından korkarak hızlandım. Ölülere ‘yaşamaya gidiyorum’ desem ne kadar ciddiye alırlardı beni.

14


Pablo Picasso ‘Casegemas´ın Ölümü’ 1901


magrib

edebiyat

Serdar Kacır

Şiir

BENİ ÇAĞIRAN SESİN kar manzarasıdır yaralanan bir sükunun narince kırılışı gibi izler paralanıyor geçitler yok oluyor aramızdan beni çağıran sesin görününce kapıda bir çocuğun yakarışı gibi hayatı yoran küller dökülüyor ağzından benimse alnımda kar izleri birikiyor görenler beni sana akıyor bir ah çoğalıyor zamana dilimden eyvah. semiz atlar düşüyor düşümden bir serimi andırıyor gidişleri ve seni görenler hiçbir şeye bakmıyormuş gibi binip ölü atlara savaşıyorlar işte bir uyanış böyle başladı çocuklar incir ağacında bir kadın incinirken babaları ‘hayat’ diyordu ölüme gebedir buruk göçler geçiyor ve kalbimin yarısı elemden aşk yaşlı bir çağrı gibi vurup duruyor nicedir inceden bir damar inleyip duruyor bir ah çöküyor zamana dilimden eyvah.

16


edebiyat

Çİrkİn Olmayan Kuş çiliyor sesiyle su kuşu arz kanatlarının üstünde yol alan bir gemidir her kuş biraz bunun için hafiftir. ki yoktur kuşların gölgesi ve yoktur taş. olmayacaktır. boğsa da içimde bir köpeğin havlamaları bir kuşu ki yoktur içimin gölgesi ve yoktur köpek. olmayacaktır.

17

magrib


magrib

edebiyat

Muhammet Sağlam

Deneme

BİR ELİF MİKTARI ÇİZGİ ‘İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir. Göz ise ancak dostu görene denir’. Mevlana

Onunla ilk defa göğe bakarken karşılaştık.

Cemrenin göğe yani havaya düştüğü günün akşamı…

Bir bahar günü, güneş, ateşin ilk kavislerini çizerken içimde şehirden uzak köyden yakın bir yerde, şehrin üzerinden ufka bakarken, başımı sorulardan alıp göğe baktığım bir sırada karşılaştık. Bir şey sormadım bir şey söylemedi. Bir elif miktarı gözlerimizi ufka çevirdik, yalnız ufuk vardı karşımızda ona bir şey söylemek gerekiyordu o başladı ben devam ettim:

- Ufukta ne görüyorsun? - Bir çizgi - İyi bak. Başka bir şey yok mu? - Bir çizgi!?.. - Peki, çizginin bir ucu sende; gördün, diğer ucu, nerede peki?.. - Nerede…

Selam cevapların anahtarıdır...

Büyüklerden bana kalan sorularla onu tanımak istedim ben sordukça onu tanıyanlar bir hayatı anlatıyordu acıya ve sevince şahit olmuş gözlerin hayatını… Bu hayat, bir ucu balkanlara bir ucu horasana, oralardaki erenlerin dost meclislerinde, birbirlerine toprağı ve havayı ve suyu ve güneşi hatırlattıkları gibi hatırlanıyordu, ulu çınarın gölgesinde söz’ün „dillendiği“ o gün… İlk öğrendiğim, kimi zaman şehirde kimi zaman köyde yaşayan, bir usta olduğuydu.

Bir Çizgi Ustası...

Peki çizgi ne demek?..

18


edebiyat

magrib

Bir zamanlar kuş uçar kervan göçer bir hanın yanında kurulmuş Aslantepecik. Adını şimdi yeller esen o hanla, az aşağıda, kral mezarı olduğu rivayet edilen Üvecik tepesinden almış. Köyün sakinleri bindokuzyüzellibeşin bunaltıcı bir Cumartesi gününde cenaze namazı kılıyorlar. Caminin en küçüğü yeşil gözleriyle hatırlanan üç yaşındaki çocuk... Müteakip Pazartesi gününde bu kez cemaatin önünde yeşil gözlü çocuğun tabutu duruyor. Harbi umumi yıllarında yapılan camiinin önünde iki gün arayla iki güvercin kanatlanırken, hüzün yaşayanların gözkapaklarını yuva yapıyor.

Anne iğde kokularının ortalığı sardığı o gün „oğlumun ruhunu incitirim“ diye ağlamıyor. Baba uzayıp giden kumru sesleri eşliğinde gizli gizli ağlıyor. Allah yaz sonu bir oğulla yüzlerini güldürdüğünde, „onun ismini verirseniz bu da ölür „ diyenler oluyor. Anne söylenenlere bir inanıyor bir inanmıyor. Baba kararlı: oğlunun adıyla doğduğunu söylüyor, kucağına alıyor, ensesini kokluyor, kıbleye yönelip ezan okuyor. Annesi, onun da gözlerinin yeşil olduğunu fark ettiğinde ölenle, doğanın kaderlerinin benzeşmesinden korktuğunu, bu yüzden tarifi imkansız duygular yaşadığını ama belli etmediğini söyleyecektir yıllar sonra. Yıllar geçiyor. Yaşıtı çocuklar yürüyor ama o yürüyemiyor. Annesinin korkuları artıyor şehirdeki doktorlar hiç yürüyemeyeceğini söylüyor; vakit kaybetmeden bacakların kesilmesi gerekiyor, kesilmezse ölür diyorlar. İstanbul doktorlarına gidiliyor, durum değişmiyor. Doktorlara verilecek paraları da yok. Şehirde yaşayan dedesi öfkeyle inliyor: „Kasap mı bunlar? Bırakın ömrü kadar yaşasın!“ sonuca rıza gösteriyorlar. Bacaklarda yaralar uç verdikçe ruhlarına pırıl pırıl bir acz akıyor. Yıllarca, onun muhtemel ölümüyle yeşil gözlü çocuğun ölümü konuşuluyor. Ölümün kokusu küçük evlerinin yoksul duvarlarına kadar siniyor. Gül yüzü iğde çekirdekleri gibi sararıyor anneyin, kumruların sesleriyle vuruluyor sanki „ guguklar o gün hiç susmadılar!“ diyor. Ve bir kez daha başlıyor yeşil gözlü çocuğun ölümünü anlatmaya. İhtiyar bir komşu kadın anneye sabır telkin ederken çocuğa da sayısız masallar anlatıyor. Elinde öreke, sürekli yün eğiren ve nefesi çok güzel kokan bir başka ihtiyar kadın da cenneti anlatıyor. Arada ilahiler söylüyor. Anlatılanlarda melekler var, peygamberler var, Hızır var, Ömer var, Ali, Hasan, Hüseyin var, mübarek, şerefli, kutsal, aydınlık, keremli şehirler, Hoca Nasreddinler, Keloğlanlar var. Anne, komşu çocukları arka bahçeye topluyor ara sıra, onları seyretmesi için oğlunu dut ağacının gölgesine oturtuyor. Önce çocuklar gidiyor, sonra ağacın gölgesi dönüyor. Bu hep böyle oluyor.

19


magrib

edebiyat

Gökyüzüne bakmaktan gözleri kamaşıyor; grupları izliyor, ışıktan atlara binip ufukların ötesine geçiyor. Yıldızların altında geç saatlere kadar unutuluyor bazen, seslerin kırbacına hükmetmeye çalışıyor. „Bunlar herkese sorulacak suallerdir“ diyor babası; hemen her akşam sofrada cevabını isteyeceği sorular soruyor. Kısmetse bir gün şehirden arsa alacağını, bir ev yapacağını insanları seyretmesi için pencerenin önüne iskemle koyup onu oturtacağını söylüyor.

- Üff!.. Şehir insanla dolu, diyor. Büyük bir hafız cemiyeti yapacağını söylüyor.

… Çizginin bir ucu ilk insana uzatılmış diğer ucu şimdiki zamanda, kalabalıkta ve tenhada yaşayan bizlerin arasından geçip gidiyordu son insana doğru… Çizgi, zaman zaman kavisler, duraklamalar, çemberler, düğümler, ferahlamalar, kıvrılmalar, düzlükler yaşıyordu insanoğlu ile birlikte. Çizgi, bazen sokakta yalnız kaldığı için ağlayan küçük bir çocuğun yanağına dokunuyor, bazen mutfakta yemeğe tuz katan bir annenin parmaklarına, bazen berberde sıra bekleyen bir memurun saatine... Ama hep içimize... sı...

Çizgi, fark’ın kaleme gelişi... Çizgi, Nebi’nin oğul mezarındaki tümseğin giderilmesi... Çizgi, Yunus’un eğri olmayan’ı bulmak için ayaklarının kan ter içinde kalmaÇizgi, Sinan’a „varlık ağrısı“nı taşıyabilmek için kubbeler yaptıran dert... Çizgi, doğru’dan parçalar taşıyan sır…

… Askerliğini süvari çavuş olarak yapan babasından geriye kalan „adamlık“ zabit elbisesi ve bindokuzyüzaltmışların günlüğünde yazılı tedirginliğin bir rüzgara bindiği ve ülkenin dört yanında estiği başvekilin asılıp asılmayacağı ve zabitlerin ne yapacağı sorusu ve babasının, o günlerde kendi ayaklarında düşlediği, kocaman dövenci pabuçlarını giyip şehre götürülmesi.

Ve bunca telaş arasında zabit elbisesinin insan olmayan, ama başka bir şey

20


edebiyat

magrib

olan, ne olduğunu bilmediği hırsızlar tarafından çalınması. Babasının köy ahalisi üzerinde bıraktığı, tuttuğunu bırakmayan, „mert insan“ gölgesi onun gün geçtikçe büyüyen gözlerinde, hayat karşısında alınması gereken duruş için bir talimgah olmuş. Dedesi medrese eğitimi almış. Köyden, zaman zaman, çocukları geleneğe uyup eğittiği için jandarmalar tarafından Bigadiç`e götürülüyor ama o çocukları okutmaktan uzunca bir vakit vazgeçmiyor. Ve an geliyor „herkes başının çaresine baksın“ deyip köyden bir pınar gibi çekilip şehre gidiyor. Şehir hayatında da kendini koruyabilmiş bir derviş dede... Kendisini kitaplar ve levhalar ve sedirin bulunduğu bir odada, zamanının çoğunu köyde nasıl öğrenmeye ve tesbih etmeye gönül rahatlığı içinde harcamışsa orada da harcıyor. Çocukları onun

birikimine ve hayat tecrübesine tevarüs etmemişlerdi. Üniversite tahsili yapanlar olmasına rağmen kitaplarını okuyacak kimsesi yoktu, zaman zaman iç çekip „ben mezara, kitaplar mezata“ diyordu. Ölüm meleği emaneti almaya geldiğinde, o aksam namazını oturarak kilmiş, başında kahverengi sarığı, onu bekliyordu. Bir ara gözlerini araladı:

‘Şarap içenler cennete girebilecekler ama Kevser şarabından içemeyecekler’ dedi. Davudi sesi yerini bir fısıltıya bırakmıştı artık. Son yıllarında torunlarından ikisinin alkollü içkiler kullandığını duymuş ve besbelli buna üzülmüştü. Aynı fısıltı üç kez duyuldu. Yatsı ezanları dalga dalga şehirde yayılırken o artık orada değildi. …

Ne gördün

Ellerine baktın mı hiç?..

Çizgilerin arasında uzayıp giden bir soru tutmadı mı seni? Tamda her şeyden ümidini kesmişken hani, kimilerinin dünyaya ait korkuları kendilerinden uzaklaştırmak için ellerini havaya kaldırıp avuç içlerini -ki çizgi yuvasıdır orası- karşıya tuttukları anda sen şefkatin, aczin ve istemenin yuvası avuç içlerini çevirip, ellerine „baktın“ mı?

Peki ne gördün?..

21


magrib

edebiyat

Dedesinin şehre taşındığı o yıl önemli bir şey daha oluyor. Çıkagelen ihtiyar

kadın, hazırlayacağı ilaçlar sayesinde çocuğun biiznillah iyileşeceğini söylüyor.

İhtiyar kadın Aslantepecik’teki akrabaların düğününe geliyor. Yeşil çocuk da düğünevinin avlusunda. Çalı demetlerinin üzerinde annesi ve teyzeleriyle oturmuş „kadın ahengi“ni izliyor. Sol yanında bu ihtiyar kadın :“ A, bu koca adam ne arıyor kadın ahenginde“ diye takılıyor. Büyük teyzesi: bizim oğlumuz yürüyemiyor diye açıklamada bulunuyor. İhtiyar kadın, siyah feracesi, sarı üstlüğü ile sempatik mi sempatik. Annesi, teyzeleri ve ihtiyar kadın ahengi unutup uzun uzun konuşuyor. Annesinin yüzünde gölgelerle güneşlerin seyri... Nicedir ilk kez cennet gibi gülümsediğini görüyor onun. Tevekkül ve tebşir dolu bir sesle kulağına fısıldıyor:

- Bu nine bacağına ilaç koysun mu oğlum?

Eve dönülüyor.

Baba fındık fıstık almak üzre şehre yollanıyor. İhtiyar kadın ilacın ilk gece çok acı vereceğini çocuğu avutmanın zor olacağını söylüyor. Özel bir salıncak yapıp tavana asılıyor. Kadın abdest tazeleyip, iki rekât namaz kıldıktan sonra uzun uzun dua ediyor. Meraklı bakışların arasında iki kibrit çöpünü sivriltip çocuğun yüzükoyun yatırılmasını ve üç kişi tarafından sıkıca tutulmasını istiyor. Sağ diz kapağının arkasına gelen yarayı sivrilttiği çöplerle bir süre karıştırıyor. Tahammülü zor bir acı duyuyor çocuk; kibrit çöplerinin uçlarını beyninde hissediyor. Kadının talimatlarıyla sıkıca tutuyorlar onu. İlacı koyuyor ve kat kat sarıyor, sonra, sabaha kadar sallamalarını tembihleyerek, başucuna kuru yemişler konulmuş salıncağa yatırmalarını istiyor. Çocuk gece boyunca ağlıyor. Annesi naçar, annesi pişman, annesi umutlu… Onu ağlayışında yalnız bırakmıyor. Seher vakti ezan, cümle evlerin kapılarında yankılanırken, annesiyle babası solgun yüzünü uykunun gölgelediği çocuğu seyrediyor. Bir daha salıncağa ihtiyaç kalmıyor. İhtiyar kadın, bir yıl süresince yaraya yaptığı ilk ameliyeyi sabah, akşam tekrarlıyor. Önce hayretle, sonra kanıksayarak yaraların bir bir kapandığını görüyorlar. Rumeli’nden Edirne`ye, Edirne’den Balıkesir’in bir köyüne, oradan da ahir ömründe Aslantepecik`e kadar gelip, yaralarına ilaç hazırlayan kadıncağız, o yılın sonlarına doğru hastalanıyor. Bırakacağı ilacın bitinceye kadar onun usulüne göre uygun şekilde kullanılmasını tembihleyerek köyüne dönüp, kısa bir süre sonra Allah’ın rahmetine kavuşuyor.

22


edebiyat

magrib

İlaç bitinceye kadar annesi uygulamayı sürdürüyor ve çocuk o yıl kendisinden üç yaş büyük teyze oğlunun sırtında okula gidip gelmeye başlıyor.

Bir okul dönüşü, sığırların toplandığı meydanda çocukların grup grup oyunlar oynadığını gören teyze oğlu, sıkça yaptığı bir şeyi tekrarlıyor: onu çantanın üstüne oturtup oyuna dalıyor. O eve gitmek istediğini söyledikçe “ dur gülüm, azıcık oynayayım” diyor. Ama oyun bir türlü bitmiyor. Oyun’un karşı konulmaz gücü pırıltı olup gözlerine, yalvarış olup sesine yansıyor. Uslu durduğu takdirde kazanacağı kınalı aşıkları da, elinde büyük bir hünerle evirip çevirdiği kurşunlu humayı da ona vereceğini söylüyor.” Öf len öf” diyor: “Gülüm ne yakışıklı oldu be!”. Çocuk onu dinlemiyor bile, gitmekte ısrar edip ağlıyor. Teyzeolu “sus len, bir daha okula götürmem bak” diyor tehditkâr bir edayla. Bir grup çocuk da yakar top oynuyor. Bazı çocuklar at yelesi kırpıntılarını biraz kum ve kille karıştırarak kil top yapmasını biliyorlar. Yakar topu onula oynuyorlar. Kil top, evlerinin bulunduğu çıkmaz sokağa kaçıyor. Meydan çocuklarla dalgalanıyor; meydana sığmıyor çocuklar, oynarlarken. Çocuğun sesi onların bağrışlarında boğuluyor. Dayanamıyor, külahı çıkarttığı gibi fırlatıyor. O güne kadar hiç yapmadığı bir şeyi yapmak arzusu doğuyor içine; korkuyor ama arzusunu da bastıramıyor. Duvara tutunarak kalamaya çabalıyor. Kalkıyor da. Bu kadar kolay olabileceğini beklemediği için şaşırıyor, şaşkın şaşkın ayaklarına bakıyor. Ellerini duvardan birazcık uzaklaştırıyor, düşmüyor, bacakları da ağrımıyor. O sevinçle ağrısalar da duyacak durumda değil iyileştim mi ne? diyor içinden. Ayaklarına doğru karınca yürüyüşüyle bir şeylerin indiğini hissedebiliyor.” Can yürüyor ayaklarıma can geliyor’” diyor. Dudaklarında tuzlu bir lezzet, teriyle teriyle karışan gözyaşlarını önlüğün kollarıyla siliyor… Babası bu sevinç endişe ve heyecanın arasında çıkageliyor. Şaşırıyor. Fırında teyzesiyle ekmek yapan annesine sesleniyor:

Gel buraya gel! Gel de oğlunu gör bakalım!

Annesiyle teyzesi koşup geliyorlar. Onu avlunun ortasında ayakta gören annesi yere çömüp kalıyor, konuşamıyor, gözyaşları çenesinden damlarken gülümsüyor, sadece gülümsüyor. Çocuk, sığır önünden kendisinin geldiğini tekrarlayıp duruyor annesine, kollarını açıp ona doğru ayaklarını sürürken:

23


magrib

edebiyat

-Te , böyle yürüdüm!.. Te, böyle yürüdüm, diyor.

Babası kasketini yere çarpıyor.

… Her şeyin bir siniri var. Her şeyin bir çizgisi... Atmosferin içinde havanın ağırlığına kim ya da ney uzun zaman bozulmadan durabilir ki. Bir konserve kutusunu düşün, bir odunu, bir kağıdı… Düşün, hangisi sonsuz? Hangisi ilk kez yaratıldığı gibi durabiliyor? Ama bozulsalar da bozulmasalar da hepsinin bir sekli var dimi?

Hepsini bir çizgi koruyor, başkasından.

Oksijenin yakamadığı bir şey, çizgi…

... Çocukluğunu geçirdiği o güzel köye ve köy insanına dair anlatılan hikayelerin anlattıkları arasında ayrı bir yeri vardı. Köy odalarında gecen akşamların bayram günlerinin, birliklerin, beraberliklerin, dirliklerin anlatıldıkça çoğalan bir tarafı olmuş hep. Anlatılan bir aşk hikayesini aşığın söylemek istediklerini ve söyleyiş biçimini dinlediğinizde, kaybettiklerinize bir kez daha üzülüyor, aşığın yüzündeki kızarıklığı düşündükçe hafif bir tebessüm içinizde dalgalanıyordu. Amcası eskilerden anlatmayı seviyor. Beraber oldukları zamanlarda onunla kendinden önceki zamanlara ait burukluğun tadı hep yanı başlarında…

Amcası; çıkmaz sokağı ve etrafını kastederek:

Ta hayvan pazarına kadar buralar tarlalıktı. Tek tük bağ kulübelerinden başka bir şey yoktu. Hayvan pazarının orada bir iki han vardı sadece diyor.

Amcasının anlattıklarından en yürek burkanı ise söyle:

Hiç unutmam, altı yaşındaydım. Kıt kanaat geçindiğimiz yıllardan söz ediyorum. Kendi çiftlerimizi bitirdikten sonra öküzlerimizi alıp buralara çift sürmeye gelmiştik. Hayvan pazarı Hamidiye Camisisinin orada derenin boyundaydı .(sonra kamyon garajı yaptılar şimdide köy minibüsleri için durak yapmışlar )biz orada handa kalıyorduk. Geceleri birtakım insanlar geliyorlar, çuvallar ve bohçalar içinde getirdikleri kitapları

24


edebiyat

magrib

hayvan pazarına atıp hızla uzaklaşıyorlardı. Küçük bir dağ gibi yığıldığını gördüm kitapların. Başına jandarmalar nöbet tutuyorlardı. Gündüzleri kitap çalmak için çocuklar geliyordu. Kitaplara yaklaşanlara söyle bir görünüyordu jandarmalar, çalmayı başaran çocukların arkasından: - Tutun sunu, yakalayın, diye bağırıp gülüşüyorlardı. Bir gün bende kitap çalmıştım. Pat-pat ayaklarını yere vuran bir jandarma bağırdı arkamdan: - Tutun sunu bire! Hepsi birden gülüştüler sonra soluğu handa almıştım. Kitabın bazı yapraklarına muska biçiminde katlanmış yaldızlı kağıtlardan nisanlar takılmıştı. Nişanlı yapraklarda birini açtım, kelebek kanadı gibi bir şey düştü yere. Eğilip aldım; erimiş dümdüz olmuş, kuru bir gül yaprağıydı. Bir yanından bakınca öbür yani görünüyordu. Sayfalarda izi kalmıştı. Kokladım; kokmadı, rengi de belli olmuyordu. Yerine koydum. Sonra kitabı pekire sarıp heybemizin gözüne sakladım. Koşup babamı çağırdım. Kitabı görünce yüzü sarardı, bir tuhaf oldu. Diz çökerek üç kere öptüm onu.

- Mushaf mi? Mushaf mi? diye sordum. - Haydi seni git köftecinin oğlu ile oyna, dedi. Ağlıyordu.

Ertesi gün, çifte gitmek için handan erken ayrıldık. Uykuya doymamıştım, gözlerimi açamıyordum. Babam ekmek torbasını boynuma çapraz asıp beni sırtına aldı. Torbayı dirseğimle sıkıştırdım, ekmekten başka bir şey daha vardı içinde. Elime yokladım; evet kitaptı. Ekmeğimizin yanında kitabi da koymuştu babam. Gözlerimi oğuşturarak babamın omuz üstünden hayvan pazarına baktım. Sabahın alacasında kitap yığını daha da büyümüş görünüyordu. Hemen önüne yanlamış, sigaralarını tüttüren jandarmaların sesi geliyordu. Biri diğerine besmelesiz bir şey yapmayan kadının hikayesini anlatıyordu. Damda inek sağarken arkadaşlık ettiğim aksamlarda rahmetli ninemden kim bilir kaç kez dinlemiştim onu. O gün tarlada isimiz biraz uzadı. Akşama doğru kuyruk bir yer kalmıştı sürülmedik. Uzadı da uzadı. Babam sabaha bırakmak istemiyordu. - Kuyruk çeker, diyordu. Hana dönerken: - Bugün çok yoruldun, gel bakayım kucağıma, dedi. Babamın kucağına uyuyup kalmışım. Ertesi gün kuşlukta handan ayrılırken kitabi yine torbaya koymuştuk. Babam: - Yürür müsün? Dedi

25


magrib

edebiyat

- Yürürüm dedim. Torbayı kendi omzuna astı. Hayvan pazarına baktım, bomboştu. Ne jandarmalar vardı ne de kitaplar. Etrafa yoğun bir yanık kokusu sinmişti. Dereye doğru koştum. Sonra jandarmaların saatlerce küt oynadıkları yere gittim. Küt taşları orada duruyordu. Birde bir sürü izmarit. Kahve çöplüğündeki kadar izmarit vardı neredeyse. Ve sabah esintisinin küllerini etrafa savurduğu yanmış kitap artıklarından bir yığın... Taşları poturumun cebine doldurdum. Derenin boyundan tın tın bir köpek geldi, yarısı yanmış deri bir cilt kapağının yanında durup kokladı. - Hoşt! Dedim, üstüne yürüdüm. Dereye koşup ürüzlerin arkasında kayboldu. Kitap kapağını yerden aldım; kahverengi miydi neydi. Altın yaldızlı süslemelerinin ve yazısının bir kısmı yanmış, el kadar bir şey kalmıştı. Küllerini temizledim. Öküzlerle uzaklaşan babama yetişip elinden tuttum. Yanmış kapağı ona uzattım. Aldı, baktı, öpüp alnına götürdü, sonra ekmek torbasına koydu. Yürüdük. ...

‘sen bana bir ufuk açıyorsun/dimdik karşı dağlara bakıyorum/ ben sana bir dağ çeliyorum/dimdik karşı ufka bakıyorsun’ C.Zarifoğlu Nice sonra, onunla şehirde bir cay evinde karsılaştık selam verip „merhaba“ya yer açtım. Benim yalınız sokaklarda gezerken aradığım bir ses vardı onda ve sesinde bir şey. Yüzünde merhabanın bu kadar zarif yankılandığı bir insanin hangi ateşlerden hangi sulardan arınarak karşıma çıktığı hep bir cengel olarak beni zamana astı. Çay evinde birkaç kelam ettikten sonra kalktık. Kalanları selamlayıp yola koyulduk. Yürürken yanımda olan artık benim için yabancı birisi değildi. Hakkında öğrendiğim onca şeyin ötesinde söylenmeyen bir şeylerin aramızdaki ünsiyete sebep olduğunu hissediyordum. Bu, yola koyulmuş iki yolcunun karşılaşmasıydı. Birisi gidiyordu, gidilmesi gereken yere, diğeri o yerden dönüyordu. Birisinin heybesi dolu, diğerinin boştu. Bu sefer ben başladım sormaya, o bana dönüp, yüzünü çevirdikten sonra ilk sorumu cevapladı;

26


edebiyat

Çizgi nasıl geliyor?

Biz neyi arıyoruz?..

magrib

Bazen, başlarını eğmiş dönüp giden kalabalıkların izlerinde buluyorum, bazen dünyanın uzak bir kösesinden yürek kıpırtılarıyla geliyor. Bazen, hiç ortalarda gözükmeyen rüzgarın önce hafif hafif, sonra güçlenerek ve toz, toprak, yaprak ne varsa topyarak hortuma dönüşmesi gibi meydana geliyor. Bazen gelip kapıyı çalıyor sanki ve içeri alıncaya kadar bir hayal gibi orada bekliyor. Dahası, nasıl oluyor ben pek bilmiyorum. Mevlana aşk kadehtir der. İçilen başka şeydir, ama kadehsiz içilmez. Çizgi benim dilim onun aracılığıyla konuşuyorum. Hatta onun aracılığıyla kendimle konuşuyorum.

Cennet insanin temel tutkusudur. Anayurdu orasıdır. Temelde insan oraya dönmeme kaygısını yasar. Fakat bu temel kaygının bulaşıcı, bağlayıcı ve intikal edici kaygılarla örtüldüğünü, bir define gibi derinlerde kaldığını düşünüyorum. Biz insanız ve bizim için serüvenlerin en ilginci insanoğlunun serüvenidir. Bu serüvene hepimiz kendimiz olarak bakarız ve kendimiz olarak katılırız. Serüven cennette başlıyor. Ayrılıkla, kavuşmayla…, kargaşayla, çoğalmayla, acıyla, ölümle, korkuyla, umutla yüklü, akıllara durgunluk veren bir serüven. Bu serüvenin çığlıkları hangi kuytulara çekilmiştir, gözyaşları hangi görünmez okyanuslara akmıştır, umutları göğün hangi katinin akkanatlı kuşlarıdır?

Niçin sınırlar var?

Sözlüklerde, dillerde, alanlarda ve anlamlarda sınırlar var ve bunlar insani ilgilendiriyor, niçin? Çünkü insanin siniri var. Allah bilinmek için insani yaratıyor. İnsan kendini bildiği oranda Allah’ı bilecektir. Bu yüzden insanin sınırları çok önemli… İnsanın sınırları kendinden gizlenmiştir. Yaşadıkça alanını keşfedecek ve ömrünün sonunda sınırlarına ulaşacaktır, insan. Ben kendi sınırlarımın peşindeyim.

Ölüm?

Ölüm bir “mesele” değildir. Yürümeye başladığımda sekiz yaşındaydım. Bu süre içinde çevremdekiler ölümümü beklediler ve bana bakıp ağladılar. Yanımda hep ölümden konuştular. İki ihtiyar komşu kadın vardı( Allah mekanlarını cennet etsin) , hemen her gün uğrarlardı. Biri bana başka hiçbir çocuğun duymadığı hayatin içinden masallar anlatırdı; diğeri ahreti, melekleri ve cenneti... Cenneti, görünenlerin çok ötesinde ama çok yakın bir yerde düşlerdim. Orada bir bahçemiz vardı ve oraya ilk ben gidecektim. Yine bu süre içinde bulunduğum yerden gökyüzünü, güneşi, bulutları, günbatımlarını,

27


magrib

edebiyat

ağaçları kuşları insanları... Her şeyi izledim. Sesleri dinledim. Her defasında son kez bakan, son kez dinleyen insanlar gibi baktım ve dinledim. Sonra Allah nasip etti yürüdüm. Yıllar geçti... “son kez” hissi o günlerden bir alışkanlık olarak kaldı bende. Bu his çok önemli… Yaşama ciddiyet katıyor. Çeki düzen veriyor. Yani, ölüm hayati anlamdırıyor, kıymetlendiriyor, yaratılmışlığımızın en basit kanıtı oluyor. Madolyunun bir yüzü yasam bir yüzü ölü?” olmalıdır. İnna lillah ve inna ileyhi raciun/ Allah`tan geldik, O`na dönüyoruz.

Tamda zihnimde bu sözler yankılanırken bir soru da o sordu:

Sen ölüm rabıtası nedir bilir misin? Hayır…

İnsanın bir köseye çekilip ölümü, dahası kendi ölümünü temsili olarak yaşamasıdır.Bir derviş ölümü temsilen her gün yasar.Yaşadığı günün etkisiyle her gün değişen bir temsildir bu.inanlar ölümle buluştukları her yerde ve her şekilde temsili olarak ölümü yasayabilirler.İnsanların genellikle , doğdukları yerde öldükleri zamanlar geride kaldı.Bir Çemişgezekli Ren nehrinde boğularak ölebilir .bir New Yorklu Gelenbe yakınında bir trafik kazasında gidebilir..evet bunlar oluyor artık.Bilmem kaç feet yukarıda , yada bilmem kaç feet aşağıda ölebiliyor insanlar.Tıpkı bir hastane koğuşunda ya da evlerinde, kendi yataklarında ölebildikleri gibi...

Gökyüzünde ne var?

Benim gökyüzüm? Benim gökyüzümde uydu yok, uzay araçları yok, gemiler, mekikler... Ivır zıvırlar yok. Benim gökyüzüm ne kadar sarışın ve muhteşemse senin içinde o kadar sarışın ve muhteşem. Ben ona bakıyorum ve hafifliyorum. Şapkalarını çıkarsa insanlar, ona baksalar, kuşların yollarını izleseler, kamaşan gözlerinin önünde uçuşan şeffaf karaltıları o sarışın derinliklerde yarıştırsalar, ruhlarına uçsuz bucaksız iklimlerde seyr-ü sefer ettirseler; insan olmanın o doyumsuz tadına ermezler mi, ne dersin... Ha birde, ben kendimi tarih karşısında, gökyüzünün altında gibi hissederim. Yani şimdiki zaman benim için ayağımı bastığım yeryüzü gibi ise; geçmiş zaman ya da tarih de üstümdeki gökyüzü gibidir. Onu görmek, onunla göz göze gelmek için -seninle ilk karşılaşmamızda olduğu gibi- başımı kaldırmam bile gerekmez. Neden çizdiniz peki?

28


edebiyat

magrib

(Sokaktaki insanlar, alışveriş yapanlar, ders alanlar ders verenler, alıcılar satıcılar, pazarlık yapanlar, savaşanlar, barışanlar, çiftçiler... Bütün bu olan biten şeylerle yaşayan, onunla ayni sokakları adımlayan bizler, bir kenarda dururken onun elinde kalem olmasının ve o kalemin çizmesinin bir nedeni olmalıydı... Evet, neden çizmişti? Ayni yolda karşılaştığı bir sairin “İçimde kıvrılan bir lisandır” derken kaldırım taşlarının o kesin çizgilerini alıp gözlerimizin önüne koymasının bir nedeni olmalıydı. Acaba bir acıdan mı söz ediyordu yoksa bir merhemden mi? Resimlerine bakıp hayran olduğum ressamlar yoktu karşımda. Ya da bir adim daha atmak hissi uyandıran şiirleriyle şairler. Sesin evreni dolaşıp içlerinde yer ettiği bestekârlar da... Yoktu. Ama o buradaydı. Ona bunu sormak için kaz zamandır, çizgilerinin arasında elimde mercek dolaşıyorum.

peki neden?..)

Bunu öğrenmeyi çok istiyorsun anlaşılan, peki.. Başlangıçta belli bir hedefim yoktu. Daha evvel üç yılı asan bunalımlı bir dönemim olmuştu. Bu dönemim sonunda –ki çiziyordum artık- insanin anlamıyla ilgili sorular sıkıştırmaya başlamıştı beni. Kendimi tanımak istiyordum açıkçası. Evrenin içinde, enine boyuna zaman içinde, ömrümün içinde anlamım neydi? Sinirliyim. Sınırlarıma kadar yayılacağım ve bu benim yaşamım olacak. Şöyle düşünüyorum: bir bardak su var, belirli bir yükseklikten belirli bir zemine dökmeden önce, ölçüp biçip yayılacağı alanı hesaplasam ve sınırlarını çizsem sonra döksem, her halde yayıldığı alan çizdiğim alandan farklı olacaktır. Yani o suyun sınırları kendi içindedir. Çizgi, bir bardak su gibi geliyor, sonra sınırlarına doğru yayılıyor. Tabi nereye yöneldiği, suyun nereye döküldüğü kadar önemli…

Ayak izleri vardı bir parantezin içinde...

Evet, şimdiki zaman, geçmiş zamanla gelecek zamanın insanda buluşup ayrıldığı an. İnsan, yaratılmışlar içinde bir yaratılmış. Hem de eşref-i mahlûkat. Âlemler içinde âlem. İçinde âlemler var dışında âlemler var. Âlemler görülmesi bilinmesi gerekenler. Ve hepsi, her insanin Ömrü içinde gereği kadar kavrayabileceği biçimde… Önemli olan insanin ulaşacağı sonuç… Zaten o sonuç için burada ve bu zamanda bulunuyor.

İçi olan bir şeyin dışı da vardır. Parantezin içi dediğimizde, onu da kuşatan başka parantezlerden söz etmiş oluyoruz. Bizi şimdiki zaman itibariyle ilgilendiren parantezin içindeki mekan, elbette ki dünya. Zaman da dünya zamanı... İzler parantezin içinde. İnanlar gelmişler ve geçmişler... geliyorlar ve gidiyorlar... Gelecekler ve gidecekler... Kıyamete kadar... Yolculuk parantezin dışından parantezin dışına... Çizgi şöyleydi;

29


magrib

edebiyat

nokta nokta, parantez, ayak izleri, parantez, nokta nokta...”inna lillah ve inna ileyhi raciun”.

‘Ya ben öleyim mi söylemeyimde’ Yunus Emre Bir zar var sanki sözlerinde, bir sırrın perdesi...

Önce görmek vardır, göz görür. Sonra şahitlik vardır: Gönül müşahede eder (gönül görür). Sonra söylemek gelir; dil söyler ya da el çizer, yazar. Yalnız gönülde söylenmedikçe dilde de söylenmez. Dil ile söylenen de gönül ile söylenenin yankısıdır sadece. Ben sanatkarın taşmakla eksilmeyen, ama dolmadıkça taşmayan bir sır havuzu olduğunu düşünüyorum. Görülüp gözlemlenen her olay ona girer ve onun muhteviyatından olur. Eser; taşan kısımdır, havuzdan bir cüzdür, tabiri caizse sırrın cüzüdür ve ifşa edilmiş halidir.

Aslolan havuzu taşırmamaktır. Ama insan acizdir, buna güç yetiremez ya da her zaman güç yetiremez...

Yolun sonuna geldiğimizde bir dua istedim ondan O da etti. Âmin dedik. Ve ayrıldık. Ama yoldaydık...

Bu kutlu Nebi`nin duasıdır unutmayasın: “Allah`im bize eşyanın hakikatini (şeylerin sırrını) apaçık göster.” ...

Onunla ilk defa göğe bakarken karsılaştık.

Cemrenin göğe yani havaya düştüğü günün akşamı…

Bir bahar günü, güneş, ateşin ilk kavislerini çizerken içimde şehirden uzak köyden yakın bir yerde, şehrin üzerinden ufka bakarken, başımı sorulardan alıp göğe baktığım bir sırada karşılaştık. Bir şey sormadım bir şey söylemedi. Bir elif miktarı gözlerimizi ufka çevirdik, yalnız ufuk vardı karşımızda ona bir şey söylemek gerekiyordu o başladı ben devam ettim:

- Ufukta ne görüyorsun? - Bir çizgi

30


edebiyat

- İyi bak... Başka bir şey yok mu? - Bir çizgi!?.. - Peki, çizginin bir ucu sende; gördün, diğer ucu, nerede peki?.. - Nerede…

Bu soru cevapsızdı bende.

Peki, bu soruların sahibi kimdi?

- İsminiz nedir?

- Hasan Aycın

- Merhaba

- Merhaba

magrib

“dost yüzünü ben gördüm sır haberini sordum dedi gizli bilmezim söyledim de faş oldu” Yunus Emre

Not: İtalikle yazılmış bölümler Hasan AYCIN’ın ‘Müşahedat’ adlı kitabından alınmıştır.

31


Pablo Picasso ‘Horoz’ 1938


edebiyat

magrib Hayrullah Arslantekin

Şiir

DİLHUN

1. leyla bir taarruz yıldızları düşüren bir bir karanlık bir boğum gök altından

2. iç koparan yangın yeri dudaklar sarmalanmış dağlardan eteklere yuvarlanan alazlanmış ateş topu.

dağıt beni ey dilhun al kav sal köküme döneyim, döneyim kor hafi içimde

dudaklarından çalmalı kıvılcımı savaşlar kazanan dudakların çağlar ötesinden yetiyor buse’n nasıl hırsız olmasın kays?

vur beni ey dilhun çağına çağır gözlerimi dağılmış kanıma gir ıslanayım dudaklarında

3. leyla bir hücum yıldız değilim ben ateşin şavkında seçilir yüzüm yaralama beni ey!

33


magrib

edebiyat

Ayşenur Sağlam

Portre

AHMET CEVDET PAŞA

19.ASIRDA BİR MÜNEVVER: AHMET CEVDET PAŞA (1822-1895)

On dokuzuncu yüzyıl Türkiye’sinin en mühim ilim ve devlet adamlarından biri olan Ahmet Cevdet Paşa , 1822 yılında bugün Bulgaristan’da kalan Lofça’da dünyaya gelmiştir. Asıl adı Ahmet olup, Cevdet mahlasını İstanbul’a geldikten sonra şiirle uğraştığı yıllarda almıştır. Lofça eşrafından ve meclis âzâsından Hacı İsmail Ağa’nın oğludur. Annesi aynı kasabada tanınmış bir aileden olan Ayşe Sünbül Hanım’dır. Küçük yaşta Lofça müftüsünden aldığı derslerle öğrenim hayatına başlayan Ahmet, 1839 yılında öğrenimini daha ileri seviyeye taşımak için büyükbabası tarafından İstanbul’a gönderilmiş, burada kısa sürede ilmi muhitlerde kendini göstermiştir. Bir taraftan medreseye devam etmiş, diğer taraftan devrin meşhur âlimlerinden dersler almıştır. Cevdet Paşa’nın İstanbul’daki 8 senelik öğrenim hayatı onun ne yüksek bir zeka ve istidat sahibi olduğunu göstermiştir. Bu sıralarda ilmi ve edebi cemiyetlere girmiş, ders vermek üzere bazı hocalardan icazet almıştır. 1844 yılında kadılık mesleğine giren Cevdet Paşa, tanzimattan sonra Mustafa Reşid Paşa’ya tavsiye edilmiş ve ölümüne dek ondan hiç ayrılmamıştır. Reşid Paşa’nın yanında geçirdiği bu 15 sene onun için çok daha mühim bir yetişme devresi olmuştur. Cevdet Paşa idare ve siyaset hayatına atılmış, Meclis-i Maârif-i Umûmiyye üyeliği, Öğretmen Okulu müdürlüğü, Encümen-i Dâniş üyeliği, Vak’anüvislik, Meclis-i Âli-i Tanzîmât üyeliği, Meclis-i Valâ üyeliği, Halep valiliği, Divân-ı Ahkâm-ı Adliye başkanlığı, Şûrâ-yı Devlet üyeliği, Maraş valiliği, Evkaf ve Maârif Nazırlıkları, Dahiliyye Nazırlığı, Ticaret ve Ziraat Nazırlığı ve Adliye Nazırlığı gibi sayısız önemli görevde bulunmuştur. Doğu kültürüyle yetişmiş olmasına rağmen , Batı medeniyetinden faydalanmanın gerekliliğine inanmış ve bunu eserlerine yansıtmıştır. Kendisine has bir tarih anlayışı olan Cevdet Paşa’nın bu konudaki görüşleri şu şekilde özetlenebilir: Medeniyetler birbirlerinin mirasına konarak gelişirler ve bütün medeniyetler ölür. Avrupa ve Osmanlı devleti arasında tarihi farklar vardır: Avrupa’da iktidar bölünmüştür. Ruhani ve cismani iktidar ayrı ellerdedir. Osmanlı devletinde ise her iki iktidar tek elde (Halife-Padişah) birleşmiştir. İslamiyette sınıflar yoktur, Avrupa’da ise sosya-

34


edebiyat

magrib

lizm, nihilizm gibi parçalayıcı sınıflar, zengin ile fakir arasında uçurumlar vardır. Avrupa bir ihtilaller vatanıdır. Avrupa devletleri feodalite merhalesinden geçmiştir, Osmanlı devleti ise böyle bir merhaleyi tanımaz. Fransız ihtilali sonrası kavmiyet fikri bütün Avrupa’ya yayılmış, Avrupa devletlerini birbirine düşürmüştür, oysaki Osmanlı devletinde birliği sağlayan kavmiyet değil, dindir. Osmanlı devleti bir ümmetler topluluğudur. Gayrimüslim teba da adil bir devletin gölgesinde hayatını devam ettirir. Osmanlı devletinin Avrupa’yı taklidi bir hatadır, çünkü Osmanlı devleti, cemiyet yapısı, kanunlar ve idare şekli bakımından üstün bir devlettir. Tarih, hukuk, dil ve edebiyat sahasında çok değerli eserler veren Ahmet Cevdet Paşa’nın eserlerinin başında 12 ciltlik Tarih-i Cevdet gelir. Osmanlı devletinin 1774 Kaynarca Antlaşması’ndan 1826 Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadarki tarihini ihtiva eden bu eser 30 senelik devamlı bir çalışmanın mahsulüdür. Cevdet Paşa’nın vak’anüvisliği sırasında önemli hadiselere dair tuttuğu notlardan müteşekkil bir hatırâtı vardır ki bu notları kendisinden sonra vak’anüvis olan Ahmet Lütfi Efendi’ye tezkireler halinde yolladığı için esere Tezâkir-i Cevdet adını vermiştir. Bu tezkirelerde bilhassa o zamanki İstanbul’un manevi çehresi resmedilmiş, dönemin siyasi olayları, menfaat ve post kavgaları fevkalede sade ve samimi bir dille anlatılmıştır. Eserde maarif tarihimiz için çok önemli kayıtlar mevcuttur. Ma’rûzat, Cevdet Paşa’nın Sultan II.Abdulhamid’in emriyle kaleme aldığı tarihi ve siyasi arîzasının ismidir. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ hayatının son yıllarında yazdığı ilmi nitelikteki eserleridir. Bu eserlerinde kullandığı açık Türkçe, halk edebiyatı için temiz ve kuvvetli nesre bugün dahi örnek tutulabilir. Eserin şöhreti ülkemiz hudutlarını aşarak Kazan Türkçesine çevrilmiştir. Cevdet Paşa’nın bundan başka Kırım ve Kafkas Tarihçesi ile İnkılap müze ve kütüphanesinde pekçok tarihi evrakı bulunmaktadır. Kurduğu mahkemeler ve yazmış olduğu kanunlarla Osmanlı hukukunu yeni bir yapıya kavuşturan Tanzimat döneminin dahi hukuk adamı Cevdet Paşa’nın bu sahadaki en önemli eseri tanzimatın bir abidesi olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’dir. Yakın zamanlara kadar medeni kanunumuza ve hukuk anlayışımıza hakim olan Mecelle’nin düsturlarının çoğu bugün dahi atasözleri gibi hatırımızda kalmıştır. Cevdet Paşa’nın filoloji alanında yazmış olduğu Kavâid-i Osmaniye ve Belâgat-i Osmaniye’si ayrı bakımlardan ehemmiyetlidir. Kavâid-i Osmaniye osmanlıcanın üç dilden oluştuğu fikrini ortaya atan ve buna uygun bir şekilde yazılmış olan ilk türkçe gramer kitabıdır. Eser H.Kellgran tarafından almancaya çevrilmiştir. (Grammatik der Osmanischen Sprache,Hel singfors,1855) Belâgat-i Osmaniye ise klasik islam belagat anlayışına göre düzenlenmiş edebiyat kuralları ve misallerini ihtiva eden ilk Türkçe eserdir. Mi’yâr-ı Sedat oğlu Ali Sedat için yazdığı mantığa dair bir eser olup zamanına göre sade bir dille yazılmış ilk Türkçe mantık kitabıdır. Ahmet Cevdet Paşa’nın saydığımız bu eserleri dışında İbni Haldun mukaddemesinin tercümesi ve çoğu medrese talebeliği sırasındaki çalışmalarının mahsülü olan Takvim-ül Edvar, Adab-ı Sedat fi-İlm-il-Adab, Hülasatül Beyan fi-Te’lifi’l -Kur’an, Asar-ı Ahd-i Hamidi, Hilye-i Seadet, Ma’lumat-ı Nafia gibi müteferrik eserleri de bulunmaktadır. Cevdet Paşa’nın hayatı hakkında en geniş bilgi Tezâkir-i Cevdet (bilhassa 40.tezkire) ve Mârûzât isimli eserlerinde bulunabilir. Kızı Fatma Aliye Hanım’ın kaleme aldığı Ahmet Cevdet Paşa ve zamanı (İst.,1332) da istifade edilecek kaynaklar arasındadır.

35


magrib

edebiyat

Yusuf Kocamaz

Öykü

DÜN ORDA OLMAYAN

Kadın ve dört kadın daha

Kadın ve dört kadın daha, kap kara bir fırtınanın ortasında, kasabaya bir gölge gibi yaklaşıyorlardı. Yağmur suları sıyrılıyordu, uzun ve ıslak örtülerinin ucundan. Yol, kesinliğini kaybetmiş, yumuşamış, kararsızlaşmış ve hiç güven vermez olmuştu. Nerdeyse tüm kasaba sahildeydi o akşam. İliklerine işleyen soğuğa aldırmadan ellerindeki fenerleri diri tutmaya çalışarak denizi gözlüyorlardı. Elbiseleri dönüp duran rüzgarın içerisinde sağa sola savuluyor, tenlerine yapışıyor, onları ürpertiyor ve yeni bir akımla tenlerinden ayrılıp hedefsiz çırpınışına devam ediyordu. Git gide karararak kasabanın üzerine çöken bulutlar her birinin yüreğini titretiyordu. Bir kaçı yüksek kayaların üzerindeydi. Bir kaçı katlana katlana gelen dalgaların ulaştığı en son noktada duruyordu. Bir kaçı daha da ilerde... Bir kaçı daha geride... Bir kaçı ise takati kesilmiş, ıslak ve şırıltılı çakıl taşlarının üzerine çöküvermiş ihtiyar kadının başında duruyordu. Kadınlar, en geride, dizlerine sarılan çocuklarını unutmuş gibi... Dalgındılar. Kıyı boyunca bir kaç delikanlı hala koyun bir o ucuna bir bu ucuna koşup duruyordu. Her birinin yüzüne yağmur vuruyordu. Kirpirpikleri birbirlerine yapışarak göz kapaklarına yakıcı, yıldırıcı bir acı salgılıyordu. Yaşlılar çakıllara saplı uzun küreklere dayanmış sandalların altında ikişer üçer oturmuş bir şeyler mırıldanıyorlardı. Bıyıkları yeni terleyen toy bir balıkçı tüm cesaretiyle körpe adelelerini kanla doldurarak ıslak, kaygan ve sarp kayalara tırmanmış, görülebilecek en uzak noktayı izliyordu sessizce. Sarsıcı rüzgar ve yıldırımlarla kırbaçlanan dalgalar cevval ve iri omurgalı bir hayvan gibiydi. Köpürerek ve kabardıkça kabararak gelip, önlerinde gürültüyle patlıyorlardı. Sığınak bulamamış bir kaç martı ara ara yüseklerden savrularak geçiyor, bir bulut parçasının ya da sivri uçlu bir kayanın ardında yitiyordu. Rüzgar uğultu ve ıslıktı. Dalgalar kıyıya vurup çekilirken uzun ve git gide zayıflayan ama sona ermeden tazelenen „ŞŞŞŞŞşşşşŞ“... Ya da kayaların altını ve kıyı mağaralarını doldurup boşaltırken ki çatırdamalar... Ve korkuyu körükleyen gök gürültüleri... Tüm bunların arasında, yalnız, cılız bir ses, çakılların üzerine sırılsıklam yığılmış ihtiyar kadının dudaklarından sızan: „Yiğidim suda...“ Buraya kadar... Tükendim... Alımlı gençliğimi, güzel bedenimi, yeryüzü havasının ciğerlerimi doldurarak bana kattığı neşeyi, gözlerimin ferini, tutunmaya olan hevesimi, su üstünde tutmaya çalıştığım diri zihnimi, sevgimi ve öfkemi, ayaklarımın altında bana emniyet veren toprağı, tahayyülden örülü urganlarla geleceğe taktığım çelik kancalarımı, sesimi soluğumu aldın... Haydi vur bir daha! Haydi vur! Etlerimi geçirdiğim bu kayadan beni koparman an meselesidir. Haydi vur. Bütün öfkenle ört üzerimi, gözlerimi karart, soluğumu kes, inancımı biraz daha al elimden. Bir daha vur. Göğsümü ez kayaların üzerinde. Derimi yüz ve serin tuzlarla doldur açılan yaralarımı. Sonra yükselt tekrar, koparmaya çalış beni buradan. İçine çek. Kalan takatimi yokla. Bir kez daha ört

36


edebiyat

magrib

üzerimi. Ağzımı doldur ıslak tuzla. Midemi doldur. Ciğerlerime sızmaya çalış. Az kaldı. Sesimi kimseye duyuramam artık. Baskın ve kudretli bir ağızdan çıkmış gibidir senin sesin. Bir kaç darbe daha... sonra her yer kararır. Parmaklarım gevşer, hırsla gerilmiş tüm kaslarım çözülür. Çekip koparırsın beni bu kara parçasından, derinlerine çekersin. Salgın ve ölümcül bir hastalık gibi tüm vücuduma dolarsın. Bir yudum... Bir yudum daha... Damarlarım çatlar. Tüm kalelerim senin olur. Obur balıklar dadanır lime lime olmuş derime. Bir zaman gelir sakinleşirsin. Üzerinde yüzen şişmiş bedenim değersiz bir artık olarak gün doğmadan denize açılmış balıkçılar tarafından, belki bir dostum, yahut düşmanım tarafından karaya çıkartılır. Ya da sen pislik yiyen bir yosunmuşum gibi vurursun beni kıyıya. Sanırım böyle ya da buna çok yakın bir halde olur benim sonum. Kadın, yolun bir kaç kıvrımdan sonra kendilerini selamete çıkaracağını hissetti içinde. İnsan sesi miydi duyduğu? Yoksa bu ürpertici fırtına akşamının ona oynadığı başka bir oyun muydu? Çocuk cıvıltısı mıydı? Kulaklarına çarpan yağmur damlaları mıydı? Diğer kadınlardan biri bir şeyler mi mırıldanıyordu? Böyle bir akşamda, duyulduğu sanılan sese güven olur muydu? Arkadaşlarını yokladı. Sessizdiler. Bakışları görünmüyordu. Hatta yüzleri de görünmüyordu. Var mıydılar? İnsan mıydılar? Uzun elbiseler içinde kap kara bir çamurun üstünde akıyorlar mıydı? Korkuyorlar mıydı? Aynı sesleri onlar da duyuyorlar mıydı? Hala güzel miydiler? Ne düşünüyorlardı? Yolun yöneldiğini tahmin ettiği tarafa doğru baktı. Böyle bir akşamda... Akşam mıydı? Böyle bir gecede tek güvenilecek varlık bir tutam ışık olabilirdi. Işık... Sarı evet... Kıpır kıpır... Yüreklendirici... Arkadaşlarına gördüğü ışığı gösterdi. Yağmur damlalarının, güçlü ve sık yaprakların arasından sıyrılıp gelen o ufacık ışık ısıttı onları. Kadın birden değiştirdi düşüncelerini. Hiç düşünülmemişler gibi kaybolup gittiler. Zihninde cümleler kurmaya başladı. İnsan yüzleri canlandı zihninde ve konuşmaya başladılar. Sonra bundan da vaz geçti. Ağaçların seyreldiği, denizin boy verdiği yere gelince durdu. Aşağıya baktı. Üzerinde durduğu yamaçtan kopmuç olabileceği muhtemel bir kaç iri kaya vardı denizin içerisinde. Birine sımsıkı sarılmış bir adam mıydı? Dalgalar üzerini mi örtüyordu? Derinlere doğru salınan bacakları mıydı? Sırtından uzayıp giden yırtık bir gömlek miydi? Kadın ve dört kadın daha bir yol bulup ya da bir izi yol sanıp korkusuzca indiler denize. Elbiselerini çıkardılar. İçlerinden biri kıyıya oturup ayaklarını taşlara gömerek örtüsünün ucunu diğerine verdi. Diğerleri de elbiseleriyle birbirlerine tutunarak karanlık sulara girdiler. Kadın kayaya ulaşmak üzereydi ki yüreğine bir korku çöktü. Ucundan tutunduğu ince kumaş elinden kayar gibi oldu. Arkasındaki kadınla arasına bir dalga girdi. Sımsıkı sarıldı elbiseye. Bacaklarındaki gücü diriltti yeniden. Geri çekilen dalgalardan birinin sırtına bindi. Batıp çıkan kayaya kadar taşıdı dalga onu. Adamın ellerini tuttu. Parmaklarını zorladı. Derisinin üzerinden kıvrılarak akan bu kara su kan mıydı? Sert ve yumusak yosunların arasından fırlayan keskin midyelerle doluydu kaya. Kadın adamın parmaklarını zorladıkça nerdeyse kemiklerine kadar dayanmış midyelerin üzerinden kapkara sular akıyordu. İnce tenini kayadan koruyabilmek için adamın üzerine çıktı önce. Üstlerini örten dalgalara karşı direndi. Tutunduğu elbiseyi bileğine bağladı. Teker teker açtı parmaklarını adamın. Sıkı sıkı kavradı bedenini. Karanlığa daldı. Birer birer kıyıya vardılar. Çekip çıkardılar adamı sudan.

37


magrib

edebiyat

Solgun ışıklı fenerler kasabanın sokaklarına dağılıp teker teker yittiler. Bir kaçı kaldı kıyıda. Yaşlı kadının yanı başında... Ne yaptılarsa ikna edemediler kadını evine dönmeye. Üzerine bir sandal diktiler. Bir kadın ve birkaç delikanlı bıraktılar başında. Herkes gidince delikanlılar sigara çıkarıp yaktı. Yaşlı kadın denizden ayırmadı gözlerini. Sessizce sallanıp durdu. Bu kapkara su kütlesi sonsuz bir kabir miydi? Yoksa birazdan, dalgaların içinden yürüyüp gelecek miydi? Annesinin koluna girip onu eve götürecek miydi? Yaşlı kadın git gide kararan ümidinin içene kapandı. Elleri titremez oldu. İlerde oturan delikanlıların da anneleri var mıydı? Şimdi uyuyorlar mıydı? O da uyusa ne olurdu? Sakın uyutma diye tembihlemişlerdi yanındaki kadına. Uyuyacak gibi olursa evine götürün. Üstünü değiştirip yatağına yatırın. Kalınca örtün ve en az bir kişi kalsın yanında. Rüyasında oğlunu görürdü belki. Uyusa mıydı? Belki de kalkıp denize girmeliydi. Belki oğlu onu bulurdu. Köy kasabanın denize açılan ağzıydı o gece. Sarp yamacın üstündeki harabeden aşağı bakan herhangi biri böyle düşünebilirdi. Öteki ucu iri ve gelişimini tamamlamış bir burun. Kayaların biraz içeri kıvrılarak durdukları yerse dudak. Kıyı boyunca dizilmiş sandallarsa pek ala dişler olabilir. Belkide sonsuz ve sivri dişleri olan bir deniz canlısıdır bu kasaba. Karanlıkta... Yüzyıllardır hazır durduğu bu yatay pusuda, ağzını açmış beklemektedir, açıklarda belirecek etine dolgun ve doyurucu bir yemi. Halbu ki hep denizin saldırgan ve kayıtsız olduğu söylene gelmişti. Tasmasından kurtulmaya çalışan bir köpek gibiydi dalgalar. Görünmeyen zincirlerle okyanus diplerine sıkı sıkı bağlı gibiydiler. Belki de denizin içinde taşıdığı uğultu bu zincirlerin şakırtılarıydı. Peki şu ölü sessizliğinde uyuyan kasabaya ne demeli? Kendinden öylesine emin. Işıl ışıl bir rüya gördüğü bile düşünülebilir. Ama kıyıya yaklaştıkça sinir bozucu bir yöneliş denize doğru... Sessiz bir akarsu gibi berrak akan ve denize varmadan cakıltaşları arasında usulca kaybolan… Dalgalara karşı ayaklanmış sandallarsa kendilerinden habersiz, yağmurun altında, sırtını göğe çevirmiş, gölge tenli askerler... Deniz ve kasaba arasındakı sınır mücadelesi tüm şiddetiyle sürmektedir. Harabeden aşağıyı seyredenler iki taraftan birinin, yani kasabanın, daha olgun ve mertçe davrandığını düşünebilir. Halbu ki her evin içinde bir ateş. Tüm kapalı kapılar ve perdeler arkasında endişeli fısıldaşmalar. Büyük kayıp... Büyük kayıp... Kadın ve dört kadın daha, adamın git gide ağırlaşan bedenini kasabanın girişine kadar taşıdılar. Bir insan görebilmek için durdular ilkin. Etrafa bakındılar. Kulak kabartıp kendilerine ulaşan her sesi dikkatle incelediler. Seslenme isteği canlandı içlerinde, neden sonra vazgeçip kasabanın içine kadar girmeye karar verdiler. Sahil yolu çalılar ve kıyı taşları arasında kıvrılan bir karaltıydı. Sandalların altında yanan fenerleri farkettiler. Kadın ayrıldı yanlarından delikanlılar kendini farkedene kadar yürüdü. Önce hayal gördüğünü sandı gençlerden biri. Sonra yanındakini dürttü. Ayağa fırladılar. Gözlerini kısıp yağmuru engelleyerek dağınık ve ıslak kumaşlar içerisindeki kadını tanımaya çalıştılar. Ürkek adımlarla yaklaştılar. Yaşlı kadın biraz doğrulup onlara baktı. “Birini mi aramıştınız?” dedi titrek ve meraklı bir sesle gençlerden biri. “Birini buldum.” Dedi kadın. Eliyle gelmelerini söyledi. Korktular.

38


edebiyat

magrib

sAdam yattığı yerden, evin duvarlarında dolaşarak gelen bir isim duydu. Uyanır gibi oldu, biraz inledi. Bir şeyler sayıklamış da olabilir. Ama kendinin farkında değildi. Mettu Şelah mı dediler? Ya da ona benzer bir şey… Çok eskilere ait hikayeler canlandı gözünde. Kapı açıldı. Karanlığın içine düşen güçsüz ışıkta yaşlı kadın belirdi. Dili dönseydi korkuyorum diyecekti. Mettu Şelah… Yanılmış da olabilir. Belki çok derinden uyuduğu sırada okunan bir ezandı. Yaşlı kadın kapının arkasında bekleyen birine “uyuyor” dedi. “Uyumuyorum” dedi adam. Yaşlı kadın irkildi biraz. Adamın yanına kadar süzüldü. İyi misin? Bekletme kimseyi kapıda. Gelen gelsin. Yok önemli değil, sonra da gelirler. Şimdi gelsinler. Sesi zayıf ve çatallıydı. Yaşlı kadın kapıya yöneldi. Arkadakileri içeri buyur etti. Kadın ve yakın arkadaşı ağır ve dikkatli adımlarla yatağa yaklaştılar. Gülümsüyorlardı. Geçmiş olsun. Adam bir şey demedi. Aslında demek isterdi. Belki başka zaman olsa derdi de. Ama o an hiç bir şey dememesi gerektiğini düşündü. Kalın sargılar içindeki elleri sızladı. Oğlum bunlar misafir. Seni kıyıda bulanlar da bunlar. Kusura bakmayın, kendinde değil, bizi duymuyor bile olabilir. Duyuyorum anne. Ama cevap vermek istemiyorum. Duymadığımı sanmanı istiyorum. Çünkü çok ender yaşanabilecek birşeyi şu anda mahvediyorsun. Duyuyorum anne, hem sadece sesini de değil. Adamın sesi çıkmadı. Hafif aralanmış göz kapaklarının içinden kadına baktı sadece. Fazla rahatsız etmeyelim biz. Şöyle bir ayaklansın hele, değil mi? Hayırlısı inşallah. Yamacın üzerinden bakan biri bu kasaba için “Ne kadar da unutkan” diyebilirdi. Belki “dikkatsiz” demesi daha doğru olurdu. Ama bu ikisinden herhangi birini söylediğinde yanılmış olmazdı. Çünkü uğursuz bir gecede karanlığın içinden çıkıp gelen kadın ve arkadaşları getirdikleri hediyeyle sorgusuz sualsiz alındılar kasabaya. Sıcak banyolarda yıkandılar. Temiz ve sıcak örtülerle örtüldüler. Karınları doyuruldu. Sonra kendi hallerine bırakıldılar. Geçici süreliğine kendileriyle daha fazla ilgilenilemeyecekti. Çünkü öncelikle genç adamın sıhhati kesin olarak temin edilmeliydi. Bunun için gerekirse tüm kasaba seferber olmalıydı. Eğer yamacın üzerinden bakan birinin bakışları keskin ise teraslı ve geniş verandalı evlerin yosun bağlamış yanlarında yeni yeni uç veren endişeler olduğunu farkedecektir. Biraz daha dikkatli bakıldığında –özellikle vakit geceyse daha belirgindir- bu eflatun endişe kökünün, dal dal olup evlerin kapısından girdiği ve bir kaç dala ayrılarak pencerelerden çıktığı görülebilecektir. Bu endişe salınımları, içinden geçtiği her evde az ya da çok dönüşüme uğramaktadır. Tutku, öfke, çalınmışlık, yalan, kölelik, aşk, ihanet, şehvet, hırs, güzellik, sıcaklık, intikam, merhamet, mutlu anneler, mutsuz çocuklar, aptal kadınlar, gerçek haz, af… Yıldızlı gecenın altında kasaba, yamacın üzerinden gören gözlerle bakan herhangi biri için, ışık hüzmelerinin renkten renge girerek sarmaladığı bir ergen bedeniydi. Ve kasabalılar karşılaştırarak çoğalttıkları sevinçlerinin içinden geçen bu göğüs daraltıcı hissin nerden geldiğini anlayamadılar.

39


magrib

edebiyat

Cahit Zarifoğlu

Şiir

DARALAN VAKİTLER*

Yanakları, saçları, gözleri yanmış, Zehirli gaz bombaları Yılan gibi sokmuş, yalamış gövdelerini Ağızları, küçücük dilleri yanmış Bütün Beyrut sapsarı kalmış Sanki ağlamak imkansız Başları Paletlerle ezilmiş babaları, Yahudi doğramış analarını, Binlerce çocuk topların, betonların altında.

Beyrut’un gözyaşları şimdi, Kudüs’ün yanıbaşında, Müslümanlarsa uzakta, Sanki başka, Gelinmez bir dünyada.

Acın, bir vadi, Zehirli çiçekler, bir ova gibi karşımda.

Gözüm baksın sadece, Ayrıntıları, Kıvrılıp kırılmış bilekleri, Kemikten yakılmış etleri, Kuma serilmiş cesetleri, Büyük ajansların yaydığı resimleri, Bir seyirci gibi görsün dursun, Bir kadın gibi ağlasın..

Beyrut yengeç kıskacında, Çoğu Müslüman kafir yanında, Yaslanmış yastıklara sonunu beklerler filmin.

Sen Filistin, hokkaları doldur kanla, Şairler eğer ahın varken Uzanırlarsa tomurcuklara güllere Herbiri kanlı bir ateş gibi korku Bir azar, bir şamar olsun.

Filistin, sen işine bak, kar toprağını, Yoğur gazabını Yaradanın.

40


edebiyat

Bir mezarlık kadar ölüye şahit her evin Her soluğun yeni bir can veriş Eğer kalmamışsa kalplerde Allah sevdası Ey filistin kar kar toprağını Yoğur gazabını Yaradanın

Bu ateş bulutu hangi kavmin üzerinde? Çam ormanlarının salınışında, Kuşların cıvıldayışında, Otların serin tenlerinde. Eğer varsan bakıp görmeye Şeffaf perdenin az ötesini, Bir ateş bulutu var en bildik yerde, En emin yerde.

Ve bak, asıl ölen yaylalar, villalar, tok karınlar Hissiz dudaklar, gayretsiz kalpler, Asla değil kavruk çölde yatan kadavralar.

Farzet körsün, olabilir, Elele tut, Taş al ve at, Kafiri bulur.

Hani ceylanların, Hani cihat marşın?

Bir yumruk harbinden nasıl kaçtın? En arka safta bile kalmadın, Cengi attın, dünyaya daldın, Tezeğe konan sinekler gibi.

Dönüyor burgaç, Dünya üstten, yanlardan daralıyor. Ovalardan, Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi, Bir gün ister istemez, Karşısında olacaksın kaçtıklarının.

Dua et, O gün henüz mahşer olmasın...

*Cahit Zarifoğlu, Şiirler, Beyan Yayınları S.383

41

magrib


Pablo Picasso ‘Sahildeki Fakirler’ 1903


edebiyat

magrib Abdullah Kuşlu

MESNEVİ’DE DÜNYA HAYATINA DAİR METAFORLAR

I. DÜNYA HAYATINA GENEL BİR BAKIŞ

Cenâb-ı Hak, kâinatı ve Hz. Âdem’i yarattıktan sonra, Âdem’e eşyanın isimlerini, yâni eşyanın özünü ve sırrını öğretmiştir. (1) Hz. Allah eşyanın isimlerini öğretmekle, insanın kâinat ve eşyayla olan ilişkisini de düzenlemiş olmaktadır. Artık insan toprağın, suyun, ateşin, havanın ve diğer eşyanın özünü bilmektedir ve fakat bu bilgisinden dolayı imtihanla da baş başadır. Kâinat ve eşyayla olan ilişkisini Hakk’ın buyruğuna göre düzenlemekle sorumludur. Bundan böyle Hak Teâlâ, Hz. Âdem’den bu yana sürekli insanoğlunun kâinatla, dünyayla olan ilişkisinin nasıl olacağını gösterecek peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bütün ilâhî kitaplarda dünya hayatının insan için ne ifâde ettiği bildirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de de dünya ve dünya hayatıyla ilgili bir çok âyet-i kerime bulunmaktadır. Bu âyetlerden birkaçını zikretmemiz gerekirse: “İnsanlara; kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar ve ekinler kabilinden şehvet sevgileri ziynetli gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatidir. Halbuki Allah var ya! İşte âkıbet güzelliği O’nun yanındadır.”(2) “Bilmiş olun ki, bu dünya hayatı bir oyun ve bir eğlence, bir süs ve aranızda bir övünme, mal ve evlatta üreme yarışından ibarettir. Bir yağmur gibi ki, onun bitirdiği nebat çiftçilerin hoşuna gider, sonra kurur. Onu sararmış görürsün, sonra da çerçöp olur. Ahirette ise, şiddetli bir azap ve Allah’tan bir mağfiret, bir rıza vardır. Dünya hayatı ancak bir aldanış metâından başka bir şey değildir.”(3) “O halde sen, bizim zikrimizden (Kur’an’dan) yüz çevirip yalnızca dünya hayatını isteyen kimselerden yüz çevir.”(4) Yine bir çok âyet-i kerimede dünya zevkinin geçiciliğinden(5) ,dünya hayatının aldatıcılığından(6), dünyanın insanları kandırmaması gerektiğinden(7), dünya hayatının âhiret hayatına tercih edilmemesi gerektiğinden(8) bahsedilmiştir. Hz. Peygamber de birçok hadisinde dünya hayatından bahseder: “Dünyada ya garip bir insan gibi ol, ya da bir yolcu gibi ol.”(9) “Dünya ile benim ne alâkam var. Ben bir ağacın altında gölgeleyen sonra da orayı terk edip giden biri gibiyim.”(10) “Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.”(11)

43

Makale


magrib

edebiyat

Yine sahabeden biri Hz. Peygamber’e: “Yâ Rasûlullah! Bana öyle bir amel göster ki, onu işlediğim zaman beni hem Hak, hem de halk sevsin.”diye sorduğunda Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Dünyaya karşı zâhid ol ki, Allah tarafından sevilesin. İnsanların ellerindekilere karşı zâhid ol ki onlar tarafından sevilesin.”(12) Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde genellikle dünya hayatı yerilirken, âhiret hayatı ise övülmüştür. Oysa bütün bu âyetlerden ve hadislerden dünyanın tümüyle kötülüklerden ibâret olduğu anlamı çıkmaz. İslâm dini dünyayı ve âhireti birlikte mütâlaa eder. Ancak insan fıtratı gereği dünyaya meyletmeye ve âhiret hayatını ihmal etmeye çok müsaittir. Bu meyletme ihtimalinin şiddeti oranında dünya hayatı yerilmiş, âhiret hayatı ise övülmüştür. Böylece Cenâb-ı Hakk insanın dünyaya meylini azaltmayı ve yönünü âhirete çevirmesini irâde etmiştir. Ayrıca ayetleri ve hadisleri insanın bu dünyaya hangi âlemden kopup geldiği sorusuyla birlikte düşünmeliyiz. İnsan bu dünyaya ait değildir ve bunun için hep hasretle yanıp tutuşmaktadır. Bu durumda elest sözleşmesini unutmayan ruhlar, yani nereye ait olduğunu bilenler için yeryüzü hep zindan ve gurbet yeridir, acı doludur. Cenâb-ı Hakk bu insanlardan hep çile içinde yaşamalarını, hep acı çekmelerini istememiştir. Fakat bahse konu olanlar zaten dünya hayatının en güzel zamanlarında bile bir burukluk içindedirler. Çünkü akıllarının bir ucunda daima asıl ait oldukları yere dönecekleri ve dostlarıyla hasret giderecekleri o muhteşem zaman dilimi yer almaktadır. Hz. Peygamberden sonra fetihlerin çoğalmasıyla Müslümanların mal ve mülkleri çoğalmış, dünyayla olan bağları artmıştı. Bu durum üzerine Müslümanların bir kısmı bu dünyaya ve dünya malına karşı diğer Müslümanları uyarma ihtiyacı hissetmişti. Bu aynı zamanda tasavvufî hayatın başlangıcı anlamına da geliyordu. O zamandan bu yana dünya hayatını kötüleyen, dünya hayatına mesafeli olunması gerektiğini hatırlatan sufiler bu tavırlarıyla tarih boyunca dikkat çekmişlerdir. Sufilerin dünya hakkındaki görüşleri Kur’an ve sünnetle birebir örtüşmektedir. Klasik tasavvuf kaynaklarında sufilerin dünyayla ilgili görüşlerine daha çok zühd bölümünde rastlarız. Konumuzun daha iyi anlaşılması için bazı sufilerin görüşlerine de değinmemiz gerekir: Büyük sufilerden Şiblî’ye zühdden sorulunca şöyle demiştir: “Yazıklar olsun size! Dünyada bir sineğin kanadından değerli ne var da, onda (dünyada) zühd konusu olsun!” (Şiblî bu sözüyle Hz. Peygamber’in dünyanın Allah katında bir sineğin kanadı kadar bile bir değeri olmadığını bildiren hadisini ifade etmiştir. Böylece zaten bir değeri olmadığı için dünya hakkında zühd diye bir konudan da bahsetmenin yersiz ve gereksiz olacağını vurgulamıştır.)(13)

44


edebiyat

magrib

Bir müridin dünya malı ile olan alâkasını açıklamak ve müridin dünya malına olan sevgisinin tehlikeli olduğunu vurgulamak için; Bir mürit dünya ile alâkasını koparmak için, öncelikli olarak dünya malıyla alâkasını kesmelidir. Çünkü müridin Hakk’a meyletmesini engelleyen şey budur. Mürit dünya ile alâkasını sürdürdükçe, bu durum onu tekrar çıktığı şeye (dünya ile ilgili heveslere) sürükler.”denilmiştir.(14) Bazen insanın dünyayı övmesi kadar yermesi de dünyayla meşgul olmaktan kendini alamadığını gösterir. Dünyaya ne olumlu ne olumsuz takılmamamız gerektiğini, asıl olanın yönümüzü Allah’a çevirmek olduğunu vurgulayarak, Yahya b. Muaz şöyle demiştir: “Dünya bir gelin gibidir. Onu talep eden kimse ona tarakçılık yapar. Zahit dünyanın yüzünü karartır saçını (başını) yolar, elbisesini delik deşik eder. (Ârife gelince) Ârif ise Allah ile meşgul olur ve dünyaya hiç iltifat etmez.”(15) Bütün kötülüklerin dünya sevgisinden kaynaklandığına ve kişinin dünyaya meyletmesiyle Allah’tan uzaklaşacağına değinerek Fudayl b. Iyaz şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ kötülüklerin hepsini bir evin içinde topladı ve o evin anahtarını dünya sevgisi kıldı. Yine iyiliklerin de hepsini bir evin içinde topladı ve o evin anahtarını da zâhid olarak yaşamakta kıldı.” (16) Bir kimse mal biriktirmek için Süfyân-ı Sevrî’den izin istedi. (Bu hususta onun onayını almayı istedi.) Süfyân-ı Sevrî de şöyle cevap verdi: “Mal biriktiren kişi beş şeye mübtelâ olur:

1-Tûl-i emel 2-Çok hırslı olmak 3-Çok cimri olmak 4-Âhireti unutmak 5-Verâ ve takvâda noksanlık”(17)

İlk dönemlerde, sufilerin dünya ve içindekiler konusunda hırslı olmayı, çok fazla mal sahibi olmayı hoş karşılamadıklarını görmekle birlikte; zamanla bu anlayışın değişikliğe uğradığına şahit oluyoruz. Buna göre kişi, dünyanın içinde belki de en merkezinde bile olabilir. Yani kişi mal ve mülke, makam ve mevkiye, kısaca Allah’ın ona verdiği bütün dünya nimetlerine sahip olabilir. Nitekim bir kişinin dünya nimetlerine sahip olması, onun dünyaya meylettiği anlamına gelmediği gibi, bir kişinin dünya nimetlerinden yoksun olması da onun zâhid olduğunu göstermez. Önemli olan, kişinin dünya malına ve hırsına sahip olmamasıdır. Bazen mal ve mülk sahibi olmamak, kişinin hırsını ve meylini arttırabileceği gibi, bazen de çok mal ve mülke sahip olmak, kişinin dünyaya meylini azaltmasına, dünya hırsının sönmesine sebep olabilir.

45


magrib

edebiyat

Ayrıca her kişinin dünyası farklıdır. Kiminin dünyası mal, kiminin evlat, kiminin makam ve mevki, vs. olabilir. Yani, kişiyi Allah’tan alıkoyan şey ne ise, işte dünya odur. Bu durumda, birisi için mal ve mülk dünya olabildiği gibi, diğeri için bu böyle olmayabilir. Allah’a olan bağımızı zayıflatan her şey dünyadır. Kişi Hakk’a giden yolda neye karşı en çok zaaf gösterirse, onun dünyası odur. Bu sebeple kişinin zaaf gösterip nefsine, hırsına engel olamadığı her nesne onun dünyasıdır. Kısaca Bağdat sufilerinin önemli simalarından İbn-i Atâ’nın tarifiyle de: “ Kulu âhiretten alıkoyan şey dünyadır. O nedenle kiminin dünyası arazi, kiminin ticaret, kiminin iktidar, kiminin Salih amel ve onunla övünme, kimininse nefsi ve şehvetidir. Yani herkes dünyaya bir şekilde bağlıdır.”(18)

II. MESNEVÎ’DE DÜNYA HAYATINA DAİR METAFORLAR

Mesnevî’de, dünya ve dünya hayatıyla ilgili birbirinden bağımsız ve çok çeşitli tanımlamalar mevcuttur. Mevlânâ, bu tanımlamaların her birisinde, dünya hayatının farklı farklı hilelerine ve aldatmacalarına işaret eder. Zaten dünya, insan için çok yönlü ve her açıdan değişik imtihanlarla dolu bir meydan yeridir. Bu sebeple “dünya hayatı ve insan” çok yönlü ele alınması gereken, çok iyi irdelenmesi gereken bir konu durumundadır. Mesnevî’de de bu konunun bahsettiğimiz şekilde ele alındığına şahit oluyoruz.

A. Dünya Allah’tan Gafil Olmaktır

Cenâb-ı Hak, dünyayı ve dünya nimetlerini yarattıktan sonra bütün bu nimetleri, insanın hizmetine sunmuştur. İnsana mal bağışlamış, evlat bağışlamış, makam ve mevki bağışlamıştır. İnsanların bir kısmı, bu nimetler vesilesiyle Rabbini her an hatırlar, O’nu zikreder, O’na şükreder. Onlar nimetleri değil de nimeti vereni gördüklerinden Rabbiyle olan sözleşmelerini hep taze tutarlar. Diğer bir açıdan da, onların gönüllerinde ve düşüncelerinde Hak vardır. Yani; gönüllerinde dünya nimetlerinin sevgisi yer etmediği için Onların dünya nimetlerine sahip olmaları, onları Hak’tan uzaklaştırmamış aksine Hakk’a yaklaştırmıştır. Ancak kimi insanları ise sahip oldukları nimetler Allah’tan alıkoyar, o kimseler benliklerini/kendilerini görürler de Allah’ı görmezler. İşte bütün nimetler artık onlar için dünyadır. Anlaşılan o ki, her şey insanın kendisinde başlar ve insanın kendisinde son bulur. İnsanın gönlüne Hak sevgisi yerleşmişse onun sahip oldukları onun dünyası değildir. İnsanın gönlüne dünya sevgisi yerleşmişse, onun için sahip olduğu her şey dünyadır. Çünkü onu Allah’tan alıkoyar. Mevlânâ bunu şöyle anlatır:

“Dünya nedir? Dünya Allah’ı bilmemek, Allah’tan gafil olmaktır. Yoksa kumaş, para, kadın ve evlat değildir. Mala din için sahip olanlar hakkında, Peygamber Efendimiz: ‘Bu ne güzel, ne hayırlı mal.’ Diye buyurdu.

46


edebiyat

magrib

Geminin içindeki su, gemiyi batırır. Geminin altındaki su ise gemiyi kaldırır, sırtında taşır. Mal, mülk sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için Süleyman (a.s.) kendisine fakir dedi. Ağzı kapalı desti, uçsuz bucaksız denizin üstünde, hava dolu bir gönülle yüzer durur. Gönlünde dervişlik havası, aşk havası bulunan kimse de dünya denizinin üs tünde batmadan durabilir. Gerçi bu cihan bütünüyle onun mülkü ise de, cihan mülkü onun gözünde bir hiçten ibarettir. Şu halde gönlü, ‘minledün’ ilmiyle yani ilâhî aşk havasıyla doldur da, onun ağ zını bağla ve mühürle.”(19)

Mevlânâ bu tanımıyla dünyayı el-etek çekilecek, sırt dönülecek, ısrarla kaçınılması gereken bir mekan olarak görmediğini vurgulamaktadır. Bir kimsenin mal-mülk edinmesi, makam ve mevki kazanması gibi durumlar başta olmak üzere dünya nimetlerine sahip olmak Allah’tan alıkoymadıkça yerilecek, kınanacak bir durum teşkil etmez. Bir diğer açıdan bir kimsenin kibirlenmesine yol açan bir sadaka veya kendini beğenmesine sebep olan ibadetler o kimse için “dünya” olmaktadır. Bu durumda her şey insanın kalbine/niyetine, insanın eşyayı nasıl algıladığına bağlıdır.

B. Zindan Metaforu

İnsan, bu madde âlemine, bu süflî âleme gelmekle kendini zindana hapsetmiştir. Çünkü insan ötelerden, arştan, efendisinin yanından bu kirli âleme gelmiştir. Rabbinden ayrıldığı için acı çekmektedir, ayrılığın ateşiyle kavrulmaktadır. Ruhumuz dâima asıl ait olduğu o kutlu mekânı hatırlamakta ve fakat kavuşamamanın da etkisiyle ızdırap içindedir:

“Ey pâdişahım! Ben, senin zindanında kalmış bir Yusufum; beni kadınların elinden kurtar! Ben ötelerde arş tarafında idim. Anamın şehveti, ‘İnin’ emri ile beni aşağılara, bu kirli dünyaya çekti, düşürdü! O tam yücelikten, o yüksek mevkiden bir kadının hilesi ile rahim zindanına takıldım! Ruhumu yükseklerden, arştan bu sufli yere, bu dünyaya getirdi. Gerçekten de kadınların hilesi pek büyük!”(20)

Dünyanın bir zindan olduğunu eserinin bir çok yerinde vurgulayan Mevlânâ, şu örnekle konuyu biraz daha açıklığa kavuşturur:

47


magrib

edebiyat

“Su havuz içinde mahpus gibidir. Fakat, rüzgâr onu emer, yukarı çeker, alır. Çünkü su da, rüzgâr gibi dört unsurdan biridir. Rüzgâr, o suyu azar azar alır, ta madenine kadar götürür. Onu hapisten kurtarır, sen bu hali, bu gidişi, tükenişi göremezsin. Bizim alıp verdiğimiz bu nefesler de, bizim canlarımızı, tıpkı onun gibi azar azar dünya hapishanesinden çalar götürür.”(21)

İnsan için her ne kadar bu âlem zindan ise de insanoğlu bu hâli hakkıyla idrâk edemez. Gurbette olduğunu unutur, her şeyiyle dünyayı kazanmaya yönelir ve hırsa kapılır. Öyle hırslanır ki yıldızları keşfeder de, kendini keşfedemez:

“Her ne kadar bu dünya, senin nazarında çok büyük ve nihayetsiz ise de, bilakis o, ilâhî kudret karşısında o bir zerre bile değildir. Gerçekten de bu cihan, sizin canlılarınızın hapishanesidir. Siz, asıl kendi yurdunuzun bulunduğu yere doğru gidiniz. İçinde bulunduğunuz bu cihan sınırlıdır, mahduttur; halbuki öteki hudutsuzdur. Bu cihanda görülen nakışlar, şekiller, sûretler, mana âleminin önünde perdedir, engeldir. Firavun’un yüzbinlerce mızraklık ordusunu, Hz. Musa’nın bir tek asası kırdı, geçirdi. Calinus’un yüzbinlerce ilâcı ve doktorluk hüneri, Hz. İsa’nın ve onun hayat bağışlayan nefesi karşısında faydasız kaldı. Câhiliye devri şairlerinin yüzbinlerce şiirleri vardı. Bütün bu şiirler, Hakk’ın ümmî bir peygamberine vahy edilen Kur’an karşısında utanç vesilesi oldular. Bu kadar üstün ve kudret sahibi Allah’ın huzurunda, bir kimse, değer bilmeyen âdi bir insan değilse, nasıl olur da can vermez? Anlayışlı olmakla, herkesin akıl erdiremediği şeyleri anlamakla insan Hakk’a varamaz. Allah’ın fazlı, keremi ancak kırık kalpleri, yıkık gönülleri arar.”(22)

Mevlânâ’nın tabiriyle, insan halife olduğunu unutmakla, ‘su ve balçığa’ yönelmiş olur. Kendi eliyle kendi mahpusluğunu katmerleştirir, sefaletini çoğaltır. Hak ile arasına dünya perdesini çekmiş olur:

“Rûh, seni çok yukarlara, göklerin ötelerine götürürken sen, su ve balçık tarafına yönelerek, esfel-i sâfiline, aşağıların aşağısına düşmüşsün. Bu düşüşle sen kendini, akılların bile kıskandıkları çok üstün bir halden, süfliliğe, aşağının aşağılığı haline düşürmüşsün. Şimdi senin bu değişmeni, bu masalda geçen Zühre yıldızına çevrilen kadının değişmesiyle bir mukayese et de gör ki, kendini çok değersiz bir şeyle değiştirmişsin.

48


edebiyat

magrib

Hırs atını yıldızlara doğru sürmüşsün. Onlara dâir bilgiler elde ediyor, mesafeler ölçüyor, yeni yeni yıldızlar keşfediyorsun da, kendini keşfedemiyorsun. Meleklerin secde ettikleri Âdem’i tanımıyorsun.

Ey hayırsız evlad, sen, Âdem’in torunu olduğun halde, ne zamana kadar, bu alçaklığı bir yücelik, bu soysuzluğu bir şeref sayacaksın? Ne zamana kadar, bütün dünyayı zapt edeceğim, bütün dünyayı kendimle dol duracağım, diye avunup duracaksın?”(23)

C. Bu Âlem Suretler Âlemidir

Mevlânâ, bu âlemin suretlerden, hayallerden ve gölgelerden ibâret olduğunu, bu âlemin mana âleminden geldiğini vurgular. Mana âlemi, fikir ve düşünce gibidir. Nasıl ki bir kişinin, fikir ve düşüncesini göremezsek, mana âlemini de göremeyiz. Ancak bir kimse önce fikreder ve düşünür; sonra beynindekini kelimelere dönüştürür; işte o kimsenin, düşüncelerine kelimelerle varlık giydirmesi, bu suretler âlemi, görünen âlem gibidir. Fakat aslolan şey, kelimeleri var kılan o düşüncedir. Bu suretler âlemi de, vücuda gelmeden önce Hakk’ın bilgisindeydi. Hz. Allah, ilminde gizli olan bu âlemi suretlere büründürdü. Ancak O’nun ilmi, insanların bildiği gibi sonradan, yani yaratılmış değildir. Bu gölgeler âlemi, ezelden beri O’nun ilminde mevcuttur:

“Hiç şüphesiz, bizim gözlerimiz O’nu idrâk edemez, kavrayamaz. Fakat O bizi görüp idrâk eder. Sen bunun sırrını Hz. Musa ile Tur Dağı vakıasından anla. Mana âleminden gelen bu suret âlemini, ormandan çıkıp gelen bir aslan say. Mana âlemi fikir ve düşünce gibidir. Sen suret âlemini, düşünceden meydana gelen söz ve ses bil. Bu söz ve ses düşünceden doğdu. Fakat sen düşünce denizinin nerede olduğunu bilmezsin. Fakat hoşuna giden bir söz seni heyecanlandırdığı, sana manevî bir zevk verdiği zaman, işittiğin söz dalgasının güzelliğini hissedersin de, onun kopup geldiği, mana denizinin çok yüce, çok hoş bir deniz olduğunu anlarsın. İlâhî bilgi, düşünce dalgaları halinde belirdi. Önce ses ve söz haline geldi. Bu ses ve söz de kelimeler, cümleler şekline girip suret bağladı. Böylece sözden bir şekil, bir suret meydana geldi. Söz dalgası önce kulağımıza çarptı, etkisini yaptı, sonra döndü, ölüp gitti. Kendini yine geldiği denize götürdü, görünmez oldu. Şu görünen suret âlemi, suretsizlikten, yani mana âleminden geldi, sonra yine oraya döndü. ‘Gerçekten de Biz, yine O’na dönenlerdeniz.’âyeti bu hakikati belirtmektedir.”(24)

49


magrib

edebiyat

Bu âlem, suretler âlemi olsa da insan bu dünya hayatına alışır, bu dünyaya bağlanır. Mevlânâ’nın deyimiyle “resime bağlanır da ressamı unutur. Bedenlere suretlere aldanır da bedenleri ve suretleri halk edene yönelmez.” Bütün bunlara rağmen, kurulmuş düzenini bırakmayı istemez. Mevlânâ, bu durumu insanın alışkanlığı ve gafleti olarak bildirir ve insanın bu halini yadsıyarak şöyle der:

“Bir geçit yeri olan dünyadan ayrılmak insana zor gelir. İnsanın temelli olarak kalacağı asıl yurdundan ayrılmanın bundan daha zor olacağını bil! Şekilden, suretten, resimden ayrılmak sana zor gelir. Ya o resmi yapandan, güzel suretler, bedenler halk edenden ayrı düşmek ne kadar zor olacaktır?

Şu mihnetlerle, dertlerle dolu olan aşağılık dünyanın ayrılığına sabredemeyen dost! Allah’ın ayrılığına karşı nasıl dayanabiliyorsun? Sabredebiliyorsun? Şu kara suyu, yani dünyayı bile terk etmeye sabredemiyorsun. Âb-ı hayat olan ilâhî feyz çeşmesine nasıl sabredebiliyorsun? Şu kara suyu içmedikçe pek rahat edemiyorsun. İyi kişilerden ve onların içtikleri kaynak suyundan ayrılınca hâlin ne olur?”(25)

D. Büyücü Kadın Metaforu

Büyü, insanın gözünü gönlünü bağlayan bir hiledir. Büyülenen insan, olayları olduğundan farklı görür. Güzeli çirkin; çirkini güzel görür. Olayları, olduğu haliyle doğru bir biçimde algılayamaz. Mevlânâ, dünyayı kendini insanlara güzel ve hoş gösteren, ama gerçekte çirkin ve ihtiyar bir kadına benzetir. Bu durumda dünya, insanı sıkıntılara, acılara, dertlere sürükler ve fakat insan dünyanın büyüsüne kapıldığı için bu sıkıntıları sevinç, neşe gibi algılar. Ömrünü boş yere ve faydasız geçirir. Mevlânâ konuyu bir hikaye ile şöyle açıklar:

“Bir padişahın yiğit bir oğlu vardı. Onun iç yüzü de, dış yüzü de hünerlerle süslenmişti. Padişah rüyasında oğlunun öldüğünü görür. Âlemin temizliği, duruluğu gözlerine bulanık görünmeye başladı. İçine düşen evlat sevgisi ateşi onu yaktı, yandırdı. Ateşin kızgınlığından göz yaşları bile kurudu. Padişah gamla dertle öyle doldu ki, âh etmeye bile gücü kalmadı. O kadar üzgündü, kalbi o kadar acılarla dolmuştu ki, ölümü diler oldu. Bedeni işten güçten kaldı. Çalışamaz hale geldi. Fakat daha yaşayacak zamanı olduğu için uykudan uyandı. Allah acıyanların en acıyanı olduğu için, çok acı duyan kullarının yardımına yetişir. Padişah uyanıp da aklı başına gelince öyle sevindi ki, ömründe hiç

50


edebiyat

magrib

böyle sevinç hissetmemişti. Kederden ölecek hale gelen, ölümü isteyen padişah, bu defa da sevinçten ölecekti…”(26) “Rüyada oğlunun öldüğünü gören padişah düşünceye daldı da, ‘Bu gam geldi geçti, ama ruhum bu çeşit şeylerden mahzun oldu, kötü zanna düştü.’dedi.”(27)

Hikâyeye göre, padişah gördüğü bu rüya üzerine oğlunu evlendirmeyi murad eder. Böylece hem oğlunun mürüvvetini görecek, hem de soyunu sopunu devam ettirecektir. Ancak, padişah ile karısı arasında, şehzâdenin evliliği konusunda tartışma yaşanır. Padişah, oğluna ‘iyi huylu, terbiyeli, mayası güzel, temiz soydan gelen bir kız’ almayı isterken; karısı mal mülk sahibi birinin kızını almayı istemektedir. Nihayetinde, padişahın dediği olur ve şehzâdeye hem ahlâklı hem de güzel bir kız bulunur. Mevlânâ hikayeye şöyle devam eder:

“Nihayet temiz kişinin soyundan gelmiş o kızla, şehzadenin nikâhı kıyıldı. Kader bu ya akıl ermez. O civarda büyücü bir kadın vardı. O da güzel şehzadeye gönül vermişti. O Kâbil’li ihtiyar kadın şehzadeye öyle bir büyü yaptı ki, o büyüye Bâbil büyücüleri bile haset ettiler. Şehzade o çirkin koca karının âşığı oldu. Güzel gelinden de vazgeçti, düğünden de. Doksan yaşındaki o kokmuş kadının ayakkabılarını öptü, durdu. İhtiyar kadın şehzadenin ne aklını bıraktı ne de fikrini. Şehzade tam bir yıl ona esir oldu. Tam bir yıl kokmuş o ihtiyar kadınla yaşayış, şehzadeyi tüketti, onu ekin gibi biçerek zayıflattı, âdeta yarı canlı bir hale getirdi. Başkaları onun eriyip gitmesinden ızdırap içindeydiler. O ise büyünün verdiği sarhoşluktan ötürü kendinden bile haberi yoktu. Dünya padişaha zindan olmuştu. Şehzade ise hısım ve akrabalarının ağlamalarına gülüyordu. Padişah bu işte bir ilâhî sır olduğunu, bundan sonra yalvarıp yakarmaktan başka bir çare bulunmadığını iyice anladı. Secdeler etmekte; ‘Ya Rabbi! Ferman senindir. Hakk’ın mülkünde, Hakk’tan başka kim ferman sahibi olabilir? diye yalvarmaya başladı.”(28)

Padişahın yalvarmaları sonucunda başka bir büyücü o ihtiyar kadının büyüsünü bozdu. Büyünün bozulmasıyla padişah rahata kavuştu. Allah’a binlerce kez şükretti. Şehzâdeye kırk gün kırk gece düğün yaptı. Şehzâde büyülendiği günleri hatırladıkça o haline üzülmekteydi. Kendisini büyüden kurtardığı için padişaha minnet duyuyordu.

51


magrib

edebiyat

Mevlânâ, bu dünyayı ‘büyücü kadına’; mü’minleri ise ‘şehzadeye’ benzeterek şöyle devam eder:

“İşte bir mümin de ilâhî nur tarafına yol bulup, gaflet karanlığından kurtulunca, aynen şehzade gibi olur. Ey Hak yolu yolcusu! Ey kardeş! Bil ki, hikâyede geçen şehzade sensin. Bu köhne dünyada yeniden doğmuşsun. Kâbil’li büyücü ise, bu dünyanın sembolüdür. O nice erleri renge ve kokuya esir etmiştir. Dünya seni bulanık şehvet nehrine düşürünce ‘Kul eûzü…’ surelerini oku üfle. Üfle de bu dünya büyüsünden, onun verdiği ızdıraptan kurtul; sabahı yaratan Allah’a sığın. Bu yüzdendir ki, Cenâb-ı Peygamber dünyaya ‘büyücü’ dedi. Çünkü dünya efsûnlarla âdeta halkı büyüler, kuyuya atar. Ey Hak yolcusu! Dikkat et, dünya denilen kokuşmuş ihtiyar kadının kuvvetli büyüsü vardır. Onunla padişahları bile esir etmiştir. İçte, gönülde de onun üfürüp büyü yapan büyücüleri vardır. Büyü düğümlerini düğümleyen, üfleyen, bizi dünyaya ve dünya nimetlerine bağlayan odur. Gerçekten de bir büyücü kadın olan dünya, pek bilgili kadındır. Onun büyüsünü çözmek herkesin harcı değildir. Eğer akıllar onun düğümünü çözebilseydi, yani insanlar akılları ile dünyanın hilelerinden kurtulabilselerdi, Allah peygamberleri gönderir mi idi?”(29) “Altmış yıldır o oltanın zahmetini, acısını çekiyorsun; ne hoş bir halin var, ne de sünnete uygun bir yaşayışın var. Kötü işler işlemedesin, kötü bahtlısın. Çünkü ne dünyada hoş, iç rahatlığı ile yaşayabiliyorsun, ne de günahlardan kurtulabilmişsin. Dünyanın üfürmesi, büyü düğümlerini pekiştirdi, artık eşsiz olan tek yaratıcının üfürmesini bekle.

Onun üfürmesini iste de, o eşsiz yaratıcı sana ‘Ruhumdan ona üfürdüm.’ Desin de, dünyanın büyüsünden seni kurtarsın. Sana ‘Yücel’ diye buyursun. Hakk’ın nefhasından başka bir şey dünya büyüsünün üfürüğünü yakamaz. Çünkü büyü üfürüğü kahır üfürüğüdür. Öteki sevgi lütûf üfürüğüdür. Allah’ın rahmeti kahrından üstündür, ileridir. İleriye ulaşmak istiyorsan yürü. İlerlemiş ilâhî rahmete kavuşmuş birini ara. Böylece mânen tertemiz insan ol da, hûrilerle evlendirilmiş kişilerin mertebesine eriş. Ey kendisine büyü yapılmış padişah! Senin için kurtuluş yolu budur. Dünya koca karısı senin yanında oldukça ve sen onun işvelerine kapılıp kaldıkça, ne onun ağı, tuzağı çözülür, ne büyü düğümleri…”(30)

52


edebiyat

magrib

Mevlânâ’ya göre insanların akıllarını ve mantıklarını kullanarak dünyanın büyüsünden kurtulmaları mümkün değildir. Çünkü dünya son derece usta bir büyücüdür. Dünyanın büyüsünü ancak peygamberler bozabilir. Çünkü onlar dünyanın büyüsünü bozmak için gönderilmişlerdir. Bu sebeple insanlar dünyada huzurlu olmak için peygamberleri izlemelidirler.

E. Ağzını Açmış Timsah Metaforu

Çok çeşitli nimetleri olan dünya hayatının bir o kadar da tuzakları bulunur. İnsanoğlu hayatı boyunca mal için, rızık için, mevki için didinir ve çabalar durur. Bu telaş, bu yoğunluk içinde bazen neyin peşinde olduğunu bile unutur. Denizin en ortasına, en derin yerine, dalıp giden acemi bir dalgıç gibi dünyaya dalar gider ve kendini kaybeder. Aslında insanın rızkını kazanması, son derece meşru bir haktır. Bu açıdan bakıldığında, zaten bütün insanlar hep meşru buldukları hedefler için yola çıkarlar, fakat yol alırken gaflete düşmek insanoğlunda tahribâta yol açar. Bu durumda yola çıkmak bazen insan için yoldan çıkmak anlamındadır. Mevlânâ, ‘Dünya ağzını açmış timsah gibidir.’ diyerek; insanı karnını doyurmak için timsahın dişlerinin arasındaki kurtçukları almaya çalışan kuşlara benzetir:

“Timsah ağzını açar; dişlerinin arasında uzun uzun kurtlar vardır! Onun yediğinin artıkları, dişlerinin arasında kalır, kurtlanır! Dişlerinin arasında küçük kurtlar kaynaşır. Küçük kuşlar; timsahın dişleri arasındaki kurtları görürler, onları yiyerek karınlarını doyurmak için oraya girerler. Ağzı kuşlarla dolunca, birdenbire ağzını kapatır, onları yutuverir. Sen; ekmekle, yiyecek hoş şeylerle dolu olan dünyayı da bir timsahın ağzı bil! Ey yiyecek peşinde koşan, yiyecek için çırpınıp duran kişi; lokma peşinde koşarken zaman timsahından emin olma!”(31)

F. Dünya Çocukların Oyun Yeri Gibidir

İnsanların bu dünyadaki hali, kiralık bir evde oturmakta olan kiracının hali gibidir. Bir kimse, kiraladığı evde yeni baştan düzen kurar, baştan sona tâdilat yapar ve orada bir müddet kaldıktan sonra orayı sessizce terk eder. Oraya yaptığı masrafı, harcadığı emeği, ödediği bedeli düşünmeye bile fırsat bulamaz. O mekanda iyi ve kötü günleri olmuştur. Ama şimdi bütün bunlar bir oyun gibi gelip geçmiştir. Bu dünya da bir oyun ve oyalanmacadır. Her gelen gider. Geride yalnız hatıralar kalır ve bu hatıralar, bir oyun gibi diğer insanların dilinde dolaşır durur. Mevlânâ, dünya halini bütünüyle çocukların oyun ve oynaşmasına benzeterek, bu durumu şu şekilde izah eder:

53


magrib

edebiyat

“Gece olunca yalandan dükkan açan çocuk, eve aç olarak döner. Öbür çocuklar giderler, o tek başına kalakalır. Bu dünya da o çocukların oyun yeri gibidir. Gece de ölümü göstermektedir…”(32) “İnsanların birbiri ile savaşmaları da çocukların savaşına benzer. Tamamıyla özsüzdür, temelsizdir, manasızdır. Hepsi de tahta kılıçlarla savaşırlar. Hepsi de faydasız bir şeyle uğraşır, dururlar.”

Madem bütün insanlar bir oyun oynamaktadır; o halde herkes oyunu kurallarına göre oynamalı, hiç kimse gereksiz tartışmalar, boş kavgalarla oyalanmamalıdır. Herkes oyun arkadaşlarına iyi ve hoş davranmalı, oyun boyunca faydalı olmalıdır. Çünkü her oyunun bir süresi vardır ve o süre dolmadan oyunun hakkını teslim etmek gerekir. Bunun için, Mevlânâ şöyle demektedir:

“…Ey bu yalan dünyada ‘Ticaret yapıyorum, helâl-haram gözetmeksizin kazanıyorum.’ diyen gâfil! Sen de o çocuk gibi hayırlı işler, faydalı eserler ortaya koymadan; elin boş, kesen boş, kendin ise yorgun bitkin bir halde mezara girersin.”(33)

G. Rüya Metaforu

Hz. Allah, rızkımızı kazanalım diye gündüzü; dinlenelim ve yorgunluğumuzu atıp, bir sonraki güne hazır olalım diye geceyi yaratmıştır.(34) İnsanoğlu, uyku ile vücut dengesini muhafaza eder. Aynı zamanda rızkı için çalışıp-çabalamaya da güç depolamış ve hayatının sürekliliğini sağlamış olur. Rüya ise, uykuya ayırdığımız zamanın içinde bir zamandır. Rüya, çok kısa bir zaman içinde (saniyelerle ifade edilen bir zaman içinde) görülür. Uyku asıl, rüya ise fürûdur. Çünkü insanın uyumaktaki asıl hedefi, rüya görmek değil dinlenmektir. Uykuya nazaran rüya fürû olduğuna göre, âhiret hayatına nazaran dünya hayatı da fürûdur. Asıl olan ahirettir, bu dünya ise bir rüya gibidir. Dünya; bir rüya kadar kısa, bir rüya kadar geçici, bir rüya gibi gerçeğin dışında yanılsamadır. Bu durumda hüzünlerimiz de sevinçlerimiz de birer yanılgı, birer yalandır:

“Aslında bu dünya bir rüya gibidir. Ey Hak yolcusu! Rüyada görülen hayalleri gerçek sanıp zanna kapılma; rüyada bir el kesilse bu korkulacak bir şey değildir! Rüyada bıçak senin başını keserse ne çıkar? Hem başın yerindedir, hem de ömrün uzun olacaktır! Rüyada bedenini ikiye biçilmiş görsen de bedenin kesilmemiştir,

54


edebiyat

magrib

sapasağlamdır; uyanıp kalkınca hasta bile olmadığını anlarsın. Hülasa, rüyada bedenin bir parçasının kesilmesinden, hatta iki yüz parça edilmesinden korkulmaz. Maddesiyle, şekli ve suretiyle var gibi görünen bu dünya için Hz. Peygamber: ‘Uyuyan bir kişinin gördüğü rüyadır.’ diye buyurdu Bu dünya hayatının bir rüya olduğunu anlar da, gönül gözünü açarak etrafına bakarsan, her an işte, her an yaratmakta olan Allah, senin beden testini kırarsa üzülme, çünkü onu istediği zaman yine yaratır!”(35)

İnsanların birçoğu, dünyanın hakikat olmadığını bilmekle birlikte, bu bilgi ile amel edemezler. Çoğu kez dünyanın hile ve tuzaklarından kendilerini arındıramazlar. Kendilerini arındırmaya güç yetirebilenler ise, ancak âriflerdir. Çünkü onların bu dünya hakkındaki bilgileri ilme’l yakîn derecesinde değil, hakka’l yakîn derecesindedir. Nitekim Mevlânâ şöyle der:

“Dünyanın bir rüya olduğunu sen bir bilgi olarak duydun, taklitle kabul ettin de, papağan gibi hiç heyecan duymadan; ‘Dünya bir rüyadır.’diyorsun. Halbuki ârifler; peygamberin haber verdiği bu hakikati kendileri gördüler, ona göre bu habere uyarak yaşadılar.”(36)

H. Dünya Bir Tih Sahrası Gibidir.

Tih Sahrası: İsrâiloğulları’nın Mısır’dan çıkınca kırk yıl kaldıkları çöldür. Burada kendilerine bir bulut gölgelik etmiş, gökten pişmiş kuş eti, kudret helvası yağmıştı.(37) İsrâilliler Allah’ın lütuflarına karşılık kanaat edecekleri yerde, Hz. Musa’dan sarımsak, mercimek, soğan gibi şeyler istediler ve bir çeşit yemekten bıktıklarını söylediler. Bunun üzerine yoksulluğa düştüler ve vebâ hastalığı ile cezalandırıldılar.”(38) Bu dünyayı Tih Sahrasına benzeterek Mevlânâ şöyle der:

“Bu dünya bir Tih Sahrası gibidir. Ey Hakk yolunun yolcusu! Sen de Hz. Musa’ya benzersin. Biz ise günahlarımız yüzünden bu sahrada belalara uğramış İsrâiloğulları gibiyiz. Bu sahrada yıllardır yol yürüyoruz. Sonunda yine ilk menzilde, adım attığımız yerde esiriz. Musa’nın kavmi bir hayli yol aldıkları halde, yine kendilerini ilk adım attıkları yerde buldular. Eğer Hz. Musa’nın gönlü bizden razı olsaydı, sahrada bir yol belirir, bir yol görünürdü. Fakat o gönül bizden tamamıyla soğumuş ve kırılmış olsaydı, bize gök sofrası iner mi idi?

55


magrib

edebiyat

Gökten hiç yiyeceğimiz gelir mi idi? Bir taş parçasından kaynaklar coşar mı idi, sahrada canımızı kurtarabilir mi idik?”(39)

Mevlânâ’ya göre insanlar Tih Sahrası gibi olan bu dünyada, Allah’ın verdiklerine kanaat etmeyip, günahlara dalarak, nefislerine uydukları için belaya maruz kalırlar. Pek çok insan işlemiş olduğu salih amellerin yanında günahlara da devam ettiğinden Hak Teâla o kullarını manevî bir çıkıştan mahrum bırakır. Bununla birlikte Cenâb-ı Allah hiçbir zaman kullarını terk etmiş ve onlardan rahmetini kesmiş değildir. Şayet öyle olsaydı, gökten inen rızıklar kesilir ve insanlarla birlikte bütün mahlûkat perişan olurdu.

İ. Çok Isınmış Hamam Metaforu

Mevlânâ, bu dünyayı çok ısınmış bir hamama benzetir. Her ne kadar, hamam, insanın temizlenip kirlerden arınarak, rahatlamak için uğradığı bir mekân ise de; çok ısınmış bir hamam, insanı bunaltır da insanın rahatını kaçırır. İnsanın, öyle bir hamamda keyif yapmak şöyle dursun, canı daha da sıkılır ve daralır. İnsan, bir an önce oradan uzaklaşmanın çaresini arar. Orada şifa değil dert bulur. O tür bir hamam, onun için bir hizmet değil hezimet olur.

“Bu dünya çok ısınmış, çok kızmış bir hamama benzer, orada nefes alamaz olursun, bunalırsın; ruhun da pek sıkılır. Halbuki hamam enlidir, boyludur. Fakat sıcaklığı yüzünden, sana dar gelir, canın sıkılır ve usanırsın. Dışarı çıkmadıkça gönlün ferahlamaz. O halde hamamın genişliğinden sana ne fayda olur.”(40)

J. Dünyada İnsanın Hali Geniş Bir Ovada Dar Ayakkabı Giymek Gibidir

Mevlânâ’ya göre, insanın dünyadaki hali “geniş bir ovada dar ayakkabı giymeye benzer.” Ova ne kadar geniş olursa olsun; ayakkabı dar olduğu için, ovanın genişliğinin önemi yoktur. İnsan, bu durumda hem yorgun düşer, hem de adım attıkça acısı ve sıkıntısı çoğalır:

“Yahut ey yolunu şaşırmış kişi, dar bir ayakkabı giyersin de geniş bir ovada yürümeye çalışırsın. O ovanın genişliği sana dar gelir, o ova sana zindan olur. Fakat seni uzaktan gören kişi; ‘O bu ovada lâle gibi açılmış, yani neşeli bir halde bulunuyor.’ der. O kişi bilmez ki; sen zalimler gibi görünüşte gül bahçesindesin ama, ruhun

56


edebiyat

sıkıntıdan feryat edip duruyor.”(41)

K. Şehr-i Sebzvar Metaforu

magrib

Mevlânâ burada dünyayı Sebzvar şehri olarak takdim eder ve konuyu bir hikâyeyle anlatır. Bu hikâyeye göre, Sebzvar şehrinin tüm ahalisi ehl-i sünnete aykırı, aşırı görüşlere mensup Râfizîlerden oluşmaktadır. Sultan Harzemşah bu şehri fetheder ve onlara kendisine Ebu Bekir adında birini getirmelerini emreder. Şayet bu şartını yerine getirmezlerse (Ebu Bekir adında birini bulmazlarsa), hepsini öldüreceğini ilan eder. Üç gün sonra yolu Sebzvar’a düşen hasta, zayıf birisini bulurlar. Mevlânâ konuya şöyle devam eder:

“Buldukları kişi yolcu imiş, Sebzvar yolu üstünde olduğu için uğramış ve hastalanıp bir harâbe köşesinde bitkin, perişan bir hale gelmişti. O yakın bir köşede uyuya kalmıştı. Onu görür, görmez; ‘Aman çabuk ol! Kalk padişah seni istiyor. Şehrimiz senin yüzünden kılıçtan kurtulacak dediler.’ Adam; ‘Gücüm olsaydı, yürüye bilseydim, gitmem gereken yere giderdim, böyle kalmazdım. Ben bu düşman şehrinde kalır mıydım? Yürür dostların şehrine giderdim’ dedi. Bir tabut getirdiler, Ebu Bekir’i kaldırıp üstüne yatırdılar. Hamallar onu yüklenip Ebubekir adında birisinin bulunduğunu görsün diye, Harzemşah’ın huzuruna getirdiler.”(42)

L. Yalancı Bir Terzi Metaforu

“Aslında bu dünya bir Sebzvar şehridir. Allah adamı burada kaybolmuştur. Akılsız, fikirsiz sayılmıştır. Harzemşah da Cenâb-ı Hakk’ı temsil etmektedir ki, o büyük Rab, rezil insanlardan saf ve halis bir gönül ister, doğru özlülük ister.”(43)

Mevlânâ dünyanın yalancı bir terzi olduğunu bir hikâye ile dile getirir. Hikâyeye göre şehrin birinde bir terzi vardır. Bu terzi müşterilerine tatlı dille muamele etmekte, onlara birbirinden güzel masallar anlatmaktadır. Müşteriler terzinin masallarını can kulağıyla dinlerken, terzi de kumaşlardan çalmakta ve onları hile ile aldatmaktadır. Terzinin bu huyunu öğrenen bir Türk arkadaşıyla iddialaşır ve terziye asla aldanmayacağını ifade eder. Ancak terzi çok ustadır ve tatlı dili, güler yüzü ile Türk’ü de oyalar ve onun kumaşından da çalar. Mevlânâ dünyayı hikâyede anlatıldığı gibi yalancı bir terziye benzeterek şöyle devam eder:

57


magrib

edebiyat

“Ey şüphenin, bilgisizliğin kabrine baş aşağı düşen kişi, ne zamana kadar masal dinleyip duracaksın? Ne zamana kadar şu dünyanın işvesini tadacaksın? Ne başında aklın var, ne de ruhunda bir huzur var! Fena, zalim bir arkadaş olan şu dünyanın masalları, oyunları, senin gibi yüz binlerce kişinin şerefini, haysiyetini çaldı, aldı, götürdü. Âlemin terzisi olan bu felek, hayat yolunda yürüyen binlerce kişinin ten elbiselerini, şaşkın, akılsız çocuklar gibi hem yırtar, hem diker. Feleğin hoşa giden, oyalayan halleri, bağları, bahçeleri, meyvelerle süslerse de, kış gelince bütün güzelliklerin yerinde yeller eser. İhtiyar çocuklar ise onun önüne oturmuşlar, kutluluğu, kutsuzluğu ile alay eder gibi ondan bir şey elde etmeye uğraşıyorlar.”(44)

M. Dünya Zıtların Savaş Yeridir

Mevlânâ’ya göre dünya her ne kadar durgun görünse de aslında öyle değildir. Aslında dünya zıtların birbiriyle savaştığı bir yerdir ve varlığını bu savaşla sürdürmektedir. İmanlının imansızla; imansızın da imanlıyla savaşıp durduğu gibi zerre zerreyle savaşmakta ve bu böyle sürüp gitmektedir. Mevlânâ bu konuyu şöyle anlatır:

“Dikkatle bakarsan görürsün ki, bu dünya, baştan başa savaştan ibarettir. Zerre zerre ile adeta dinin imanın, imansızlıkla savaştığı gibi savaşır durur. O sola doğru uçmaktadır. Öbür zerre sağa doğru gidip bir şeyler aramaktadır. Bir zerre yukarıya çıkmada, öbürü aşağıya düşmekte; durur gibi görünürler ama, onların savaşını, bu durgunluk âleminde gör. Onların görünen savaşları, gizli savaşlarından meydana gelmektedir. Bu aykırılığı gör de, o aykırılığı anla.”(45)

N. Dünya Türlü Nimetlerle Dolu Bir Bağdır

Mevlânâ dünyayı türlü türlü nimetlerle dolu olan bir bağa benzetmektedir. Her çeşit insanın faydalandığı bu bağda kimilerinin kısmeti toprak, kimilerinin ise manevî sayfalardır. Mevlânâ bu hususu şöyle dile getirir:

“Dünya, türlü türlü nimetlerle dolu bir bağdır. Fare ile yılan ve bunlar gibi olanların, bunların tabiatında bulunanların kısmeti yine topraktır. Yani bunlar manevî sofradan nasiplerini alamazlar. İster kış olsun, ister yaz; onların yiyecekleri topraktan gelen gıdalardır. Fakat sen ey insan, kâinatın amirisin. En üstün bir varlıksın. Öyle olduğu halde neden yılan gibi topraktan gelen gıdaları yiyorsun da, ruhanî olan gök sofrası

58


edebiyat

magrib

aramıyorsun? Tahtanın içindeki küçük kurt, tahtayı yer de; ‘Kimin böyle lezzetli helvası var?’ diye mırıldanır.

Pislik böceği de, pislikler içinde iken, dünyada ondan başka gıda aramaz.”(46)

O. Dünya Mahşer Günü İçin Ekin Tarlasıdır

Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”(47) buyurmuştur. Âyet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere bu dünya insanoğlunun kulluk etmesi, yani Hakk’ın emrettiklerini yerine getirmesi, nehyettiklerinden de sakınması için yaratılmıştır. Bu açıdan dünya bir ekin tarlasıdır ve insanoğlu bu dünyada –iyilik veya kötülük- ne ettiyse mahşerde onu devşirecektir. Mevlânâ bunu vurgulayarak şöyle der:

“Kim sonu daha iyi görürse, o daha mesuttur, daha mutludur. Kim işe daha sıkı sarılır, daha fazla ekin ekerse, daha çok mahsul elde eder. Kim bu dünyanın mahşer günü için bir ekin tarlası olduğunu bilirse, burada çok eker, orada çok mahsul kaldırır.”(48)

Bunların dışında Mesnevî’de geçen dünya tanımlamaları kısaca şöyledir: “Kargalar şehridir.”(49), “Yas konağıdır.”, “Daracık deve yatağıdır.”(50), “Mihnet ve ızdıraplarla insanı yakan ateş mahallidir.”(51), “Bir iş için uğranılan ahır gibidir.”(52), “Daracık bir duraktır.”(53), “Dünya bir ağaç gibidir.”(54), “Vefasızdır.”(55), “Altı köşeli bir kuyudur.”(56), “Puthanedir.”(57), “Külhan gibidir.”(58), “Küp gibidir.”(59), “Dünya denizdir.”(60), “Hasta ve fânidir.”(61), “Karanlıklar ve gayb âlemidir.”(62), “Aldanma yurdudur.”(63), “Dünya bir kurt, dünyaya meyleden insan da koyun gibidir.”(64) Ayrıca bir beyitte de kuş insanın sembolü olarak dünya ve dünya malı da “yem, tuzak” olarak sembolize edilmiştir.(65)

59


magrib

edebiyat

Dipnotlar 1 Bakara, 2/31. 2 Âl-i İmrân, 3/14. 3 Hadid, 57/20. 4 Necm, 53/29. 5 Nisa, 4/77. 6 En’am, 6/70. 7 Lokman, 31/33. 8 Nâziât, 79/38. 9 Buhârî, “Rikak”, 3; Tirmizî, “Zühd”, 25. 10 Tirmzî, “Zühd”, 44; İbn-i Mâce, “Zühd”, 3; Ahmed b. Hanbel, I, 301. 11 Müslim, “Zühd”, 1. 12 Buharî, “Cihad”, 70; “Rikak”, 10; İbn-i Mâce, “Zühd” 8. 13 Gülabâdî, Ebu Bekr Muhammed b. İshâk, et-Taarruf li-mezhebi ehli’t-tasavvuf, tah. Ahmed Şemseddîn, Beyrut-1422/2001, s. 109. 14 Kuşeyrî, Abdülkerîm b. Hevâzin, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, tah. Abdülhalîm MahmûdMahmûd b. Eş-Şerîf, Dimaşk-2000, s. 575. 15 Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, İhyâu ulûmi’d-dîn, tah. Irakî, Kahire-1387/1967, c. IV, s. 301. 16 A.y. 17 Şa’rânî, Abdülvehhab b. Ahmed, Tenbîhü’l-muğterrîn, Dimaşk, ts., s. 135. 18 Bolat, Ali, “İbn Atâ’nın Tasavvufi Yaklaşımları”, Tasavvuf İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara-2004, sayı XIII, s. 307. 19 Mesnevî, c. I-II, s. 83, by. 983-990. 20 Mesnevî, c. V-VI, s. 538, by. 2795-2798. 21 Mesnevî, c. I-II, s. 48-49, by. 879-881. 22 Mesnevî, c. I-II, s. 57, by. 524-531. 23 Mesnevî, c. I-II, s. 57-58, by. 532-534, 540-543. 24 Mesnevî, c. I-II, s. 90-91, by. 1135-1141. 25 Mesnevî, c. III-IV, s. 612, by. 3210-3214. 26 Mesnevî, c. III-IV, s. 603-604, by. 3085-3091. 27 Mesnevî, c. III-IV, s. 605, by. 3100. 28 Mesnevî, c. III-IV, s. 607-608, by. 3144-3152, 3156-3157. 29 Mesnevî, c. III-IV, s. 610, by. 3188-3297. 30 Mesnevî, c. III-IV, s. 611, by. 3200-3207. 31 Mesnevî, c. V-VI, s. 636, by. 4082-4087. 32 Mesnevî, c. I-II, s. 453, by. 2599-2600. 33 Mesnevî, c. I-II, s. 453, by. 2600.

60


edebiyat

magrib

34 Kasas, 28/73. 35 Mesnevî, c. III-IV, s. 150-151. 36 Mesnevî, c. III-IV, s. 151, by. 1734. 37 Bakara, 2/57. 38 Can, a. g. e., c. I-II, s. 445, n. 547. 39 Mesnevî, c. I-II, s. 445-446, by. 2484-2489. 40 Mesnevî, c. III-IV, s. 280, by. 3545-3547. 41 A.y. by. 3548-3551. 42 Mesnevî, c. V-VI, s. 79, by. 860-866. 43 Mesnevî, c. V-VI, s. 80, by. 867-868. 44 Mesnevî, c. V-VI, s. 464, by. 1710-1716. 45 Mesnevî, c. V-VI, s. 340, by. 36-39. 46 Mesnevî, c. V-VI, s. 39, by. 301-304. 47 Zâriyat, 51/56. 48 Mesnevî, c. III-IV, s. 597, by. 2988-2989. 49 Mesnevî, c. V-VI, s. 82, by. 896. 50 Mesnevî, c. V-VI, s. 146, by. 1768. 51 A. y., aynı beyit. 52 Mesnevî, c. V-VI, s. 213, by. 2549. 53 Mesnevî, c. V-VI, s.279, by. 3532. 54 Mesnevî, c. III-IV, s. 93, by. 1293. 55 Mesnevî, c. III-IV, s. 505, by. 1650. 56 Mesnevî, c. V-VI, s. 657, by. 4570. 57 Mesnevî, c. III-IV, s. 444, by. 818. 58 Mesnevî, c. III-IV, s. 395, by. 238. Külhan kelimesinin anlamı için bk. Doğan, a. g. e., s. 702. 59 Mesnevî, c. III-IV, s. 443, by. 811. 60 Mesnevî, c. I-II, s. 493, by. 3140. 61 Mesnevî, c. I-II, s. 94, by. 1295. 62 Mesnevî, c. V-VI, s. 260, by. 3220. 63 Mesnevî, c. V-VI, s. 614, by. 3606. 64 Mesnevî, c. I-II, s. 94, by. 1293. 65 Mesnevî, c. III-IV, s. 431, by. 648.

61


Pablo Picasso ‘Körün ekmeği’ 1903


edebiyat

magrib Kab Bin Züheyr

Şiir

KASİDE-İ BÜRDE*

Çev.: Sezai Karakoç

Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi Suat’ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki! Gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin. Tan vakti Suat göçtü buralardan. O ne mağrur bakışlardı Rabbim ve ne müstağni. Suat ki boyu altın ölçüde; önden bakılınca zarif nahif, incecik belli, tombul görünüşlü arkadansa, arka çizgileri bile belli. Gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı , Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki. Vâdi açık. Kuşluktur. Çakıllarda kuş sesli serin sular. Kuzey yelleriyle serin sular gibi saf ve ışıklı Suat’ın ağzındaki. Süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl geceleri yağmur tepeleri Ağzındaki su o yağmur suyu Suat’ın. Dişleri o beyaz kum tepeleri. Soylulukta en soylu, cömertlikte bir eşi yok bir sevgili iken Suat, Ne kendi sözünde durdu, ne de dinledi beni. Suat bu, işi gücü bana oyun, naz, vefasızlık, söz verip dönmek. Benim kaderim böyle, Onun aşk felsefesi. Bulut bir zavallıdır Onun yanında biçimden biçime girmekte, Renkten renge girmekte yaya kalır bukalemun, gulyabani. Sen ne aptalsın ki yahu sandın Suat durur sözünde. Kalburda su durursa, Suat da durur sözünde tabii. Suat’tan söz aldım diye böbürlenip durmak ha! Hayaller kurdun, umutlandın! Ama umutlar uçucu, aldatıcıdır rüyalar gibi. Suat’ın vuslat. sözleri geçse yeridir atlatışlar tarihine. Bir söz istedin mi kendinden, hemen kesilir meşhur yalancı Urkub’un teki. Böyle arkandan atıp tutuyorum ya Suat, elbet ayrılık acısından. Onun için affet beni, sen yine de sev beni. Suat şimdi mutlaka öyle bir yerdedir ki, vakit de akşam; Saf kan ve yörük dişi develerdir ancak develerin oraya götüreni. Evet, ta ötelerde konaklıyan Suat oymağını tutmak için Yüreğe korku veren. Dağ gibi rüzgâr tempolu hecin develer gerekli. Öyle deve gerek ki, terlerse ırmak aksın kulağının ardından,

63


magrib

edebiyat

Uçsuz bucaksız çöl yollarını seve seve tepmeli... Bir deve ki. bakışı iki hançer ufuklara saplanan. Eşi gitmiş; yabani bir aksığın gibi öyle uçsun ki, o dursun, altından kaysın ateş çölü ve ateş tepeleri. Gerdanı sağlam. Ayakları yer sarsan vücudu kıvrım kıvrım ve ölçülü biçili. Soy sopça en arık damızlık develerden haydi haydi ileri. Böğrü enli, boynu uzun ve kalın; çehresi geniş. Bir erkek deveyi andırmalı tıpkı; Suat’ı tutar o zaman belki. Derisi daha parlak olmalı kabuğundan deniz kaplumbağasının. Ve ondan daha sağlam. Kızgın güneş altında aç azgın keneler bile onu örseleyememeli. İlk bakışta dağ gibi korku vermeli görünüşü bakana: Boyu yüksek mi yüksek, çevik mi çevik ayakları, tertemiz şeceresi. Gürbüz, etine dolgun. bakımdan öyle semizlemiş .olmalı ki, Oyluklarından tırmanan salkım salkım keneler derinin cilâsından kayıp kayıp düşmeli. Yürürken baldırından, et fırlasın etinden, iki ön bacağı ok gibi Çıksın dolgun göğsünden. serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir yaban merkebi örneği. gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri. Sert ve katı olmalı bileği taşı gibi. Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden. Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli. Kapkara iki mızrak bacakları, rüzgâr gibi uçmalı Şüpheye düşmelisin ayakları yere değdi mi, değmedi mi. Yumru burnundan, kulağından, beyzi çehresinden bu türlü develeri. Tanır derhal deveden anlayan yekta bir bilirkişi. Ayakları demirdenmişcesine çakılları fırlatır iki yana. Deri mahfaza bile takmaksızın aşar kayalıkları bu eşsiz develer ki. Çalışkan bir işçi gibi terler coştukça, terledikçe coşar... Aşar kuşlar gibi serap derelerini, sahra tepelerini, ateş çöllerini... Kertenkelenin güneşte yanan sırtı sıcaktan külde pişmiş ekmeğe Döndüğü günler bile kimse durduramaz koşmaktan şu bizim deveyi. Bir sıcaklık ki, a yolcular dinlenin! der kervan sahibi -Ve taş altına gizlenir siyah çekirgeler, o sabır ateşleri. Ama bizim meşhur devemiz gün ortasında koşusunu bitirmez, Başlamıştır yolculuğa sanki daha yeni. Sıcak artar, değişir yürüyüşü; sıcak arttıkça değişir. Ve ön

64


edebiyat

magrib

ayaklarının Çırpınışlı hızlanışı andırır ölmüş çocuğuna göğüs döven bir anneyi ve ona bakıp (anıp kendi ölmüş yavrularını da) hıçkıran yırtınan öbür anneleri. Evet o yürüyüş, o ayak çırpınışları göğsünü paralayan yaşlı bir annenin çırpınışları. Akla elveda diyen bir annenin, alır almaz ilk yavrusunun kara haberini. Göğsü kan içinde kalan. üstü başı yırtılmış, Saçları darma dağın çılgın bir annenin haberini. Söz taşıyıp öç alan iki yüzlü şiir ve kabile düşmanlarım : “Ey Ebi Sülma’nın oğlu sen mahvoldun.” dediler. Suat’ın derdi bana yetmezmiş gibi. “Ey Ebi Sülma’nın oğlu sen kendini ölmüş bil.” Ben de koştum güvendiğim dostlara : Kime başvurdumsa ama: “Biz yokuz bu işte, var git kendin bak başının çaresine” demezler mi? Ben de onlara dedim : “Gidin gidin beni yalnız bırakın, Neye hükmetmişse o olur, hükmeden o Allah ki. Yaşamak dediğiniz nedir bin yıl yaşasa bile Eninde sonunda insanoğlu o kanbur tahta kutuya girmiyecek. Binmiyecek mi? Heber geldi: “Peygamber, seni öyle bir cezaya çarpacak ki!” Siz bilirsiniz. hey zavallılar! İşte onun kapısındayım, yüreğimde sonsuz bağışlanma ümidi. Ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim; Çünkü O sırrını bilendir, kabul edicisidir mazeretlerin. O affedenlerin en affedicisi. İçi hidayet öğütü en yüce gerçekler dolu Kur’anı Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti. Bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların. Senin hükmün onlara değil, hakka ayarlı ve ben de bir parça suçluyum belki. Ama senin makamındayım şimdi. Fillerin bile titrediği makamda. Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse. işitse işittiklerimi Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır: Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi. Beni ancak o kurtarabilir burda. Yalnız O. Şimdi söz yalnız Onun.

65


magrib

edebiyat

Ama O “Sen suçlusun, cezanı çekeceksin” dese önünde eğik bulur boynumu adaletin heybeti. En heybetli manzara bu olur benim için. Çünkü Asserde, İç içe açılan sonsuz aslan yataklarının en içindeki Muhteşem yurdunda hüküm süren aslanlar başbuğudur O. Bir arslan ki. erkenden ava çıkar, yavrularının besini insanoğlu, insan eti. Bir arslan ki, savaş alanında kendi düşmanı dengi Bırakmadan çarpışmayı, haram sayar kendine savaşı terketmeyi. Heybetinden kısılır sesleri yırtıcı çöl arslanlarının , Arslanlar arasında bile o dağıtır adaleti. Parçalandı silâhları ve elbiseleri, kurda kuşa yem oldu Bu vâdide kendi gücüne bileğine güvenen nice kişi. Şüphe yok ki, Peygamber, en keskin bir kılıçtır kılıçlarından Allahın. Sonsuz bir kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi. Ve arkadaşları O’nun, Mekke vâdisinde İslâmı kabul eden Kureyşin en ileri gelenleri... Cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin yok dengi. İlk gûnler, göçmek gerekliydi, hemen göçtüler, Zerre tereddüt etmeden. Bırakarak yurtlarını, tüten ocaklarını, mal ve mülklerini. Yerlerinde kalanlar çarpışamıyacak güçte olanlardı. Onlar da, müdafaasız ve silâhsız, çepçevre küfürle çevrili, bugünü hazırlamış beklemişlerdi. Evet, bunlar, başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit, Davuda mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri. Zırhları pırıl pırıl ve upuzun. Çelikten büklümleri öyle ki, Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi. Mızrakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler, Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri! Ak soy develer gibidir gidişleri. korunmaları da saldırış. Vurulunca göğüslerinden vurulurlar. Onlar ürkmez, onlardan ürker dev dalgalı ölüm denizi.  *Karakoç, Sezai. İslamın Şiir Anıtlarından, Diriliş Yay., İstanbul

66


Pablo Picasso ‘Sigara saran biri’ 1907


magrib

edebiyat

Cevdet Karal

BENİ CAN KULAĞI İLE DİNLE Çoğunuz beni tanımıyorsunuz. “Arkadaşlarımız buraya çağırmışsa, dinlemeye değer biri olmalı.” İçinizden geçen bu. Beni tanımanızın anlamı nedir? Hakkımda size en esaslı bilgiyi verecek şeyi biliyor olmak. Bu bilgi ne olabilir? Bana sorarsanız şu: Kırk yaşın eşiğine gelmiş biri olarak, şiirle 15 yaşımda hayatımın en değerli şeyi hassasiyetiyle nasıl ilgileniyorsam, bugün de aynı şekilde ilgileniyor olmam. Bilgi bu. Şimdi beni dinlemeye değer bulabilir ya da bulmayabilirsiniz. Burada, huzurunda konuşacağım kişileri, yani sizleri, bir ikiniz dışında tanımıyorum. Ama bu gerçek, aranızdan birini bile olsa benim için “hiç kimse” yapmıyor. İşte söze gireceğim nokta burası… Konuşmam buradan başlayabilir.

“Hiç kimse” dedim.

Bu “hiç kimse” dediğimiz kişi kimdir? Şöyle düşünün: Bir arkadaşınızla yolda yürüyorsunuz. Biriyle karşılaştınız. Size bir şeyler sordu, siz de ona bir şeyler söylediniz. Konuşma orada bitti. Arkadaşınız size sorar: “Kimdi o?” “Hiç...” dersiniz, “Hiç kimse.” Yani az önce yaptınız o konuşmanın hakikatte bir karşılığı yoktur. Öyle bir konuşma olmasa da olurdu. Buradan şunu çıkarabilir miyiz? “Hiç kimse”, tanışıyor olsak bile, konuşur görünsek de gerçekte konuşmadığımız kimsedir. Bazı deneyimler, bunu bize çok iyi öğretir. Diyelim, konuşmaya, içinizi dökmeye ihtiyacınız var. Kime konuşacaksınız? Sizi kim dinleyecek? İşte o zaman kendinizi tam bir içtenlikle açabileceğiniz, sizi içtenlikle dinleyecek biri yoksa; o anda, orada kimseniz yok demektir. O anda, orada, herkes sizin için “hiç kimse” mesabesindedir. Konuşacağınız konu, başa çıkmakta zorlandığınız bir sorunsa ve diyelim onu çözebileceğini düşündüğünüz en yetkili kişiye bunu anlatmanın bir yolu bulunamıyorsa, o da hiç kimsedir. Konuşmanın bir yolu bulunmuş, fakat muhatabınız sizi sadece dinler görünüyorsa, bu, içtenliğinizin hak ettiği yankıyı bulamadığı anlamına gelir. Bunu hissettiğinizde ne kadar direnirseniz direnin, hakikati, kalbinizden çıkıp damarlarınızda dolaşmaya başlayan bir bıçak gibi hissedersiniz: “Kimse yok! Hiç kimse yok...”

Konuşmama başlarken, “Konuşma nedir?” sorusuna kısaca da olsa bir ce-

68


edebiyat

magrib

vap aramak istedim. Vardığımız sonuç şu: Karşımızda biri varsa ve bu kişi bizim için “gerçek”se konuşabiliyoruz. Ama bu cevap bize yetmiyor. Gerçek konuşma nasıl bir şeydir? Gerçek konuşma neye benzer? Onu nasıl tanıyacağız? Nedir bu konuşma? Konuşma bizde, “Beni can kulağı ile dinle.” duygusu uyandırıyorsa, işte bu, ancak bu, gerçek bir konuşmadır. Bunu çoğu kere bu kelimelere başvurmadan söyleriz. Bunu ses tonumuz söyler. Ciğerden kopup gelen kelimenin tınısı söyler: “Beni can kulağı ile dinle.” Eğer can kulağımızla dinliyorsak konuşma gerçekleşir. Eğer can kulağı ile dinliyorsak, tek bir kelime etmesek de o bir “konuşma” olur. Oysa konuşma işdeş bir fiil. Konuşmanın hayatımızdaki önemli anlarını hatırlayalım. Hepsini değil, bir ikisini. Çocuğun konuşmasını örneğin... Ağzından bir anlamı olan ilk kelime çıktığında ne deriz? “Konuştu.” “Konuşmaya başladı.” Bunu “konuşma” yapan nedir? Bizim onu can kulağı ile dinliyor olmamız. Ya da komada, bilinci yerinde olmayan bir hastayı düşünelim. Umutsuzluk bizi duvar gibi kuşatmış, gece başında bekliyoruz. Belki yorgunluktan bitap durumdayız. Bir an bir kelime duyarız. Hasta bizim için normal şartlarda hiçbir anlama gelmeyecek bir şey de söyleyebilir. Bir kelime ya da cümlenin o anda içimizdeki yankısı nedir? “Konuştu.” Oysa o, bizim hiçbir cümlemize cevap verebilecek durumda değildir. Peki, bilinçsiz olan bu konuşmayı konuşma yapan nedir? Burada akla iki şey geliyor. Biri yaşamla ilgili olanı. Umut. O kişinin hayatına devam edebileceği konusunda bizde uyanan umut. İkincisi onu can kulağı ile dinliyor oluşumuz. Demek ki, konuşmakla hayat ve umut arasında bir bağ var. Derin bir bağ. Demek ki umutla can kulağı arasında bir bağ var. Umut yoksa konuşma yoktur. Çevrenize bakın: Derin bir sessizliğin içine gömülmüş insanlar aynı derinlikte bir umutsuzluğun içindedir. Çaresiz olmayabilirler, ama umutsuzdurlar. Çaresizcesine umutsuz… Acaba neden? Ya kendi iç seslerini duyacak can kulağını tıkamışlardır ki çoğunlukla böyledir, ya da konuşmalarını anlamlı kılacak bir dinleyici, bir can kulağı yoktur. Sorularımızın birçoğu şu ünlü “Nedir?” sorusu. “Bu nedir?” Felsefe soruyu böyle sorar. Şimdi, içinde “nedir” olan sorulara benzer bir soru daha soralım: “Can kulağı ne-

69


magrib

edebiyat

dir?” “Beni can kulağı ile dinle.” dediğimiz zaman aslında ne demek isteriz? Neden “can kulağın” demeyiz de, “can kulağı” deriz? Çünkü burada şunu vurgulamak isteriz: “Şimdi beni ruhunla dinle. Ruhunu söyleyeceğim bu sözlere aç. Aç ki, bu konuşmam konuşma olsun. Kelimelerim boşlukta kaybolup gitmesin.” Demek ki konuşma konusu ruha gelip dayandı. Asıl konuşma, ruhların konuşmasıymış. İşte burada şunu hatırlıyoruz. Bezm-i elesti. Cenab-ı Hak, ruhları yarattığında ne sordu? “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” Soru bu. Ruhlar ne cevap verdi? “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” Cevap da bu. Biz burada, bu “Evet” cevabını veren ve bunu unutmayanlar olarak bulunuyoruz. Aramızda konuşmanın bir anlamı varsa, bu anlam asıl buradan geliyor. Biliyoruz ki biz birbirimizi can kulağı ile dinleyebiliriz. Çünkü biz, can verme’nin, onu, bizi kendine muhatap kılan Allah’a teslim etmek olduğunu bilenlerdeniz. Kelimesi kelimesine söylersek, biz iman edenlerdeniz. Bu yüzden biz kendimizi, can verirken onu kime verdiğini bilmeyenlerle aynı kefeye koyamayız. Onun, yani ruhun, bize verilmiş bir emanet olduğuna, sahibine döneceğine inanıyoruz. O, bu bedenlerimizle ölüp gitmeyecek. Ebediyet bize bu şekilde bağışlanıyor. Şimdi konu ölüme geliyor. Ama hemen buna geçmeyelim. Ruhtan söz ediyoruz. Konuşmaktan ve can kulağından... Ruhumuza dokunuşunu hissettiğimiz söz nedir? Hangi sözler, onun muhatabının ruhumuz olduğu hissini bizde uyandırır? Duyarız, görürüz ve deriz ki “Bu benim ruhuma hitap ediyor.” “Bu benim ruhumu sızlatıyor.” “Bu benim ruhumda dinmez bir hasreti uyandırıyor.” Az dikkatle fark ederiz ki, bu salt aklımıza hitap eden bir söz değildir. Bunda bir aşkınlık var. Akıl burada, bu sözle başlayan yolculukta bizimle sonuna kadar ilerleyemez. Varlığımızın birçok yönünü bertaraf ederek bizimle konuşan, can kulağımızla eğildikçe konuşmasını derinleştiren bu söz nedir?

Bu söz şiirdir. Bu sözü söyleyebilene de şair denir.

Demek ki şiir söyleniyor, ruhun konuşması olabildiğinde ise ona şiir adını veriyoruz. Söylenenin şiir olabilmesi için, onun can kulağı ile dinlemeye elverişli olması, diğer bir ifadeyle bunu zorunlu kılması gerekiyor. Okuyan bu konuşmaya bir karşılık vermiyor, ama söz bir karşılık buluyor. Bu karşılığı başka bir yerde değil, ruhta buluyor. Peki, inkâr edenin, yani hakikatin üstünü örtmeye çalışanın elinde şiirin durumu nedir? Öyle ya, onun konuşması her şeyin başlangıcına giden, en azından bu niyeti

70


edebiyat

magrib

taşıyan bir konuşma olmayacaktır. Fakat az önce aklı aşan bir şeyden söz etmiştik. Şiiri söyleyen, bezm-i elestte verdiği cevabı unutmak istese ve dirense de, o cevap, kendini ona durmadan hatırlatmaya devam eder. Bu direniş ne kadar güçlü ise, şiir de o ölçüde ruhtan ruha bir konuşma olur. Ne demek istiyorum: Sanat, maneviyattan tümüyle koptuğunda sanat olmaktan çıkar. Bir sanat eseri, eğer gerçekten bir sanat eseri ise, onda maneviyattan bir damar buluruz. Bu, nihilizmin en kesif karanlığında bile karşımıza çıkabilir. Genel kavramdan, yani sanattan, tekrar şiire dönelim. Şiirin, ruhumuza yapılmış bir konuşma olduğunu düşünüyoruz. O bizde bazı şeylerin uyanmasına yol açıyor. Bu kadar mı? Hayır. Siz bir şeyi can kulağı ile dinlediğinizde, o an, sizin bir bedeniniz olduğunu bile düşünemeyeceğiniz andır. Şöyle düşünün: Biri size en derin duygularını açtığında; gözlerinizin ne denli güzel, parmaklarınızın ne kadar zarif olduğu ya da omuz yapınız aklınıza gelir mi? Geliyorsa zaten kendinizi gerçekte o sözlerin muhatabı kabul etmiyorsunuz demektir. En çok, hoşunuza gidecek birkaç cümle dinlemiş olursunuz. O bile zor. Bize fizik varlığımızı, bir parçası olduğumuz maddi dünyayı unutturan bir şey var bu konuşma dediğimiz şeyde. Ruhumuzla gerçekleşen bu temas, demek ki, varlığın bazı yüklerini üzerimizden alıyor. Bizi hafifletiyor. Yani şiir, “kendimiz” dediğimiz varlığı, onun aslına ait olmayan şeylerden ayıklıyor. Bizi yıkarak yeniden inşa ediyor. Demek ki burada bir şiddet var. Bizim uğramaktan memnuniyet duyduğumuz bir şiddet. Biliyoruz ki, yaşadığımız o sarsılış, özümüzle yeniden ilişki kurmamıza yol açacak. Şiirden bizi etkilemesini, sarsmasını bu yüzden istiyoruz. İşte burada şairin kim olduğu sorusuna tekrar cevap aramalıyız. Kimdir şair? Şiir söyleyen birini hangi kuvvet şair yapar? Bu sorunun cevabı çok açık: Konuşması, yani söylediği şiir bizde bir sarsıntıya ve yıkıma yol açacak, bu bizim ruhen ihtiyaç duyduğumuz bir sarsıntı ve yıkım olacak; fakat bununla da kalmayacak. Bizi yeniden inşa edecek. Yani, o yıkıntı içinden ruhumuzun yükselişini hissedeceğiz. Yani ruh, en yalın mimarisiyle ortaya çıkacak. En kendi olduğu şekliyle… Son zamanlarda çocukluğumdan söz etmeyi seviyor, buna ihtiyaç istiyorum. Sözün bu noktasında, düşüncemi size iletmemi kolaylaştıracağını umarak, çocukluğumun yardımına başvuracağım. Anlatacağım olay, tarih itibariyle çok eski. Ama zihnimde şu an buradaki konuşmamız gibi diri…

71


magrib

edebiyat

Benim şiir yazışım ve bunların yayınlanıyor oluşu endişe verici bulunuyordu. Bazı temayüzlerin kendiliğinden çizdiği bir yol var ki, o yolda ilerlemen beklenir. O yol sanattan geçmeyeceği gibi, ilgilenilmeye değer şeyler arasında, hele şiir hiç yoktur. Bu yüzden çocukluğum, bir parçasıyla, şiir uğruna mücadele vererek geçti. Hikâye şöyle. Dedem eve gelen kitaplardan, dergilerden rahatsız değil. Ama bu şiir işinden hoşlanmıyor. Bana verdiği örnek: Atatürk, öğrenciyken şiir yazıyormuş. Komutanları bunu fark ettiğinde şiirle meşgul olmaması, hatta yazmaması için onu ikna etmişler. Yani, şiir insanı hayat karşısında “zayıf” kılar, demek istiyor. Böyle bir mücadele var. Bu mücadelede kader garip bir tesadüfle bana yardım etti. Dedem bir akşam eve biraz değişmiş olarak geldi. O gün Trabzon’a gitmişti. Şehrin Meydan denilen yerindeki parkta, yaz sıcağından bunalmış dinlenirken, masasına ilginç bir adam gelmiş oturmuş. Böyle şeylerden hiç hazzedecek adam değil. Bir Osmanlı kadınının elinde yetim büyümüş bir aristokrat. Kimsin demiş adama, selamsız sabahsız geldin masama oturdun. Adam ne dese beğenirsiniz.”Ben ‘68 gazilerinden falanca.” Dedem de düşünmüş, 68’de bir savaşımız olmadığına göre, bunun tahtalarında noksanlık var. Madem akıllısın, idare edeceksin. Sonradan benim de tanıyacağım bu adam, dedeme, zihnine çivi gibi çakılan bir cümle söylemiş. Eve o cümle ile geldi. Laf olsun diye sağdan soldan konu açılırken, adam da kendinden bahsetmiş. Belediyede çalışan bir mimar... ’68 olaylarına katılan öğrencilerdenmiş. Türk karasularında dolaşan Amerikan 6. filosunu protesto edenlerden... “Gazilik” oradan geliyor. Hadisede beyninden bir darbe almış. Bu bilgi, dedemi bir parça aydınlatmış. Hasar devam ediyor, diye düşünmüş. Bu adam, dedeme bir de şiirini okumuş. Şiiri beğenmiş ama onun asıl mimarlığına önem vermiş dedem. Adam şairse, hasar ne kadar ağır olursa olsun, sezer. Durmuş, dedeme şöyle bir bakıp, şu cümleyi söylemiş: “Şairler, demiş, beyefendi, insan ruhunun mimarlarıdır.” Eve geldiğinde dedem, işte bu cümleyle geldi. O güne ilişkin bana anlattığı hikâye de böyle. “68 Gazisi” ile bir iki yıl sonra biz de tanıştık. Kendisini teşhisim, tahmin edileceği gibi, “Şairler insan ruhunun mimarlarıdır.” sözüyle oldu. Anlaşılan o söz sebepli sebepsiz tekrarlanıyordu.

Trabzon’da bir kitapevinin şiir raflarını dikkatle tararken, elimi kapağı sarı

72


edebiyat

magrib

renkte, incecik bir kitaba atmış onu alıyordum. Duyduğum bir sesle, bir an çarpılmış gibi oldum. Birkaç aydır, şairini bilmediğim, bir mektupta okuduğumdan beri beni büyüleyen mısralar birinin dilinden, bir vecd haliyle dökülüyordu: “bakanlar bana / gövdemi görürler // ben başka yerdeyim // gömenler beni / gövdemi gömerler // ben başka yerdeyim// aç cübbeni cüneyd // ne görüyorsun // görünmeyeni // cüneyd nerede / cüneyd ne oldu // sana bana olan / ona da oldu // kendi cübbesi altında / cüneyd yok oldu” Elimde kitap, dönüp arkama baktığımda bir sır zaten çözülmüştü. Peşine düştüğüm ses, bu sesti. Bu şiirin yazılı olduğu ve ardı arkası kesilen mektubu cebimde taşımaya artık gerek yoktu. Fakat bu kırmızı yanaklı, şiir okurken gövdesi heyecandan titreyen adam da kimdi? Uzun Sokak’taki kitapçıdan, birkaç saat oturacağımız parka yürüdük. Meydan denilen yerdeki parka... Kırmızı yanaklı adam, daha parka ilerlerken, Asaf Halet Çelebi’den Sezai Karakoç’a geçmiş, benim o zamanlar da çok sevdiğim Köpük şiirini okumaya başlamıştı. Oturduk. Ben, bu adam o adam mı diye düşünürken, ağzından işte o cümle çıkıverdi: “Şairler insan ruhunun mimarlarıdır.” Bir özdeyişi andıran bu söz, belki fazla gösterişli ama basite alınacak cinsten değil. Aklın fazla bir öneminin kalmadığı bir eşikte söylenmiş. Bir hasarın, bir darbenin insanı getirip ölümün eşiğinde bıraktığı ve ruhen daima orada tuttuğu bir zihin söylüyor bunu. Uğradığı travma karşısında belki de sahip olduğu tek şey var: Şiir. Söz bir başkasına ait ve benimsenmiş de olsa, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Bu, artık bu adamın sözüdür. Bu çok eski hikâyeyi anlatma gereğini neden duydum? Şiir bizim ruhumuzda nasıl bir etki uyandırıyor sorusu üzerinde düşünüyorduk. Şiirin; bizim dünyevi tarafımızı yıkan, fakat ruhumuzu ayağa kaldıran, onu yücelten işlevinden söz ediyorduk. Şiir ruhumuzu, onu ağırlıklarından kurtararak yeniden inşa ediyor. Bizi aslımıza yakınlaştırıyor. Başlangıçta ne isek, sanki yeni baştan o oluyoruz. Sanki saf ruh haline dönüyoruz. Şiirin bizde uyandırdığı duygu kederlerin en derini bile olsa, bundan tarifi güç bir zevk duyuyoruz. Sonsuz bir yaşama, sonsuzluğu yaşama duygusuyla dolup taşıyoruz.

73


magrib

edebiyat

Kederlerin en derini nedir? Bir ruhun bir diğer ruhu kaybı, bir ruhun bir diğer ruha artık konuşamayışı... Bu imkândan mahrum bulunuş… Kederlerin en derinini bizde uyandıranlardan bir diğeri ise, ölümdür. Ölümü gerçekten hissettiğimizde, biri’miz bu dünyadan koparak gittiğinde, kendimizi buranın yerlisi saydığımız halde, bizde neden sonsuz bir gurbet hissi uyanır? Ait olduğumuz yeri hatırlarız. İçimizi yakan, gerçekte, ruhumuzun özlemidir. Bizi saran korku, ebediyet önünde ne olduğumuz sorusunun korkusudur. “Orada beni ne bekliyor?” “Bana sorulan o soruya “Evet. Sen benim Rabbimsin.” demiştim.” “O soruyu, ruhumun derinliklerinde sanki tekrar duyar gibiyim.” “O ne dehşetli soruydu? Şimdi o soru karşısında ne kadar da acizim.” Şimdi, belki en başında yapmamız gereken bir şey vardı. Konuşma hakkında, ruha dokunan, teması ruhumuzla olan söz hakkında konuşmak yerine, doğrudan ona başvurmak. Yani şiir okumak... Fakat bunu tercih etmedik. Çünkü bu, gerçek anlamıyla, insanın ancak tek başınayken yapabileceği bir şey... Yine de, konuşmada asıl payeyi şiire verdiğimiz için, onun ve sizlerin onuruna bunu deneyelim. Okuyacağım şiir, Ahmet Kutsi Tecer’in bir şiiri: NERDESİN Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar: -Nerdesin? Arıyorum yıllar var ki ben onu, Aşıkıyım beni çağıran bu sesin. Gün olur sürüyüp beni derbeder, Bu ses rüzgârlara karışır gider. Gün olur peşimden yürür beraber, Ansızın haykırır bana: -Nerdesin? Bütün sevgileri atıp içimden, Varlığımı yalnız ona verdim ben, Elverir ki bir gün bana derinden, Ta derinden bir gün bana “Gel” desin. İzninizle, sözlerimi şu şekilde tamamlamak istiyorum: Doğrudan ruhunuza konuşan bir tek cümle bile söylediysem, bu konuşmam, evet, gerçekten bir konuşma olmuştur.

74


edebiyat

magrib

Birbirimizi kastettiğimiz anlamda dinleyebiliyorsak, demek ki, bu dünyanın hiçleştirdiği kimselerden değiliz. Dilerim, her konuşmanız, sesinizin, ruhunuza elçi olduğu bir konuşma olsun. Dilerim, içinizin en umut dolu olduğu anda, sizi yürekten dinleyeceğine inandığınız kimse, karşınıza “hiç kimse” olarak çıkmasın. Dilerim ki, yaşadığımız bu toplum, sizi bir gün can kulağı ile dinler. Ve dilerim ki, bu topluma, ancak can kulağı ile dinlenecek şeyler söylersiniz. Yaşadığımız yüzyılın bir sese ihtiyacı var. İnsanlığın vicdanı adına konuşacak bir sese. Kelimesinde kanın atışı, aklın kimyası olacak bir ses. Çağın ruhuna, elest bezmindeki sözleşmeyi hatırlatacak bir ses. Ama bu ses, Müslüman bir ses olmayacaksa, yine bir çığlık olmaya mahkûmdur. Dilerim ki, bu ses sizlerden birinin sesi olsun. Bizim sesimiz olsun. “Çocuk uykusunda gülüyor Yılların acı çığlığından habersiz Elleriyle oynuyor karanlıklar Sessiz sessiz Ah bebem Rüzgâr saçlı bebem Bilsen insanların halini bir Bu kara yalnızlıkta körelen Işık benimdir” Sözümüz burada bitti. Konuşmamız eğer bir şiir değilse, o muhakkak eksik, yetersiz kalacaktır. Sözlerimi, eksikleriyle, böyle kabul edin. Dinleyenleriniz çok olsun.

* Bu metin, bir konuşmanın küçük düzeltmelerle gözden geçirilmiş şeklidir. Konuşma, 5 Eylül 2006 tarihinde, öğrenimlerini Viyana’da sürdüren bir grup öğrencinin İstanbul’da düzenlediği programda yapılmıştır.

75


Pablo Picasso ‘Celestina’ 1904


edebiyat

magrib Yusuf Dursun

Şiir

‘YAŞAMAK’

kalsan biraz..yaşlansak.. birbirine geçse gölgesi soluğumuzun düşünsem seni anne..seni çocuk... bir gözü var zamanın.. kessskin! ansızın başlarsın saymaya aklaşan saçlarını haritalardan şehirler işaretlersin bakarsın akmaz olur sabahları nehirler. bana inan! ki gümüş kulplu bir kaptır ihtiyarlık içinden gençlik akar… kalsan biraz.. su versen.. yaşlansak…

77


magrib

edebiyat

Beyza Kıvanç

inceleme

PEYAMİ SAFA - ORHAN PAMUK KARŞILAŞTIRMASI Bu çalışmada Türkiye Cumhuriyeti tarihinin iki farklı döneminde yaşayan iki romancımızın, Peyami Safa ve Orhan Pamuk’un, romanlarında Türk milliyetçiliğini ve batı ile olan ilişkileri ne şekilde işledikleri, buna bağlı olarak da romanlarında toplumun yönelişlerini nasıl yorumladıkları incelenecektir. Ancak iki farklı döneme ait iki farklı romancının eserleri söz konusu olduğundan, yapılacak karşılaştırmanın yazarların temsil ettikleri dönemi nihai olarak belirlemediğini de belirtmek gerekmektedir. Ayrıca yazarların tarz ve üsluplarının farklı oluşu da karşılaştırma yapmayı zorlaştıran bir diğer unsur olarak önümüze çıkmaktadır. Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki Peyami Safa genelde eserlerinde vermek istediği düşünceyi apaçık bir şekilde gözler önüne seren bir tarz benimsemişken, Orhan Pamuk mesajın okur tarafından çıkarılmasını sağlayan ve bu nedenle düşüncenin eserin tamamına yayılmasını öngören bir tarzda yazmaktadır. Buna ek olarak Peyami safa özellikle Biz İnsanlar’da anlattığı dönemde öne çıkan bütün düşüncelerin bir temsili ile toplumu ve ideolojiler arasındaki çatışmayı olduğu gibi yansıtmaya çalışırken, Orhan Pamuk romanlarında genel alamda bir ideolojik/fikri tartışma yapmak yerine, bu düşünce yapılarının insanların hayatlarını nasıl etkilediğini yansıtmaya çalışmaktadır. Bu anlamda sosyolojik olarak bakıldığında Peyami safa makro düzeyde entelektüel bir tartışma yapmaya çalışırken, Orhan pamuk bu makro ideolojilerin mikro düzeydeki yansımalarına da bakarak toplumsal gerçekliği yakalama peşindedir sanki. Bu noktada anlayışlarından kaynaklanan farklılık da romanların kurgusuna yansımaktadır elbette. Sonuç olarak karşımıza zamana ideolojiye göre farklı anlayışların ortaya çıkmasının ötesinde bir de toplumu anlama çabalarındaki farklılık yazarların romanlarını karşılaştırmayı zorlaştırıcı etkenler olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat her ne kadar birbirinden çok farklı yapıda iki roman söz konusu olsa da, bu çalışma, zamana ve kişilere bağlı olarak Türkiye’de Milliyetçilik anlayışı ve doğu-batı anlayışlarının dönüşümü konusunda elde edilecek ipuçları bakımından önem arz etmektedir. Bu çalışmada önce Peyami Safa’nın Biz İnsanlar’ı ele alınacak, ardından Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları eseri incelenecek ve son olarak da iki yazarın eserleri üzerinden karşılaştırması yapılacaktır. ***

78


edebiyat

magrib

“-Tahsin sana niçin taş attı? (...) insan insana sebepsiz bir şey yapmaz dedi, mutlaka bir sebebi vardır. Kavga mı ettiniz?

Çocuk hep eli yüzünün üstünde: — Hayır! Dedi. — Sen ona bir şey mi söyledin? Çocuk gene cevap vermedi. Orhan ısrar ediyordu: — Bir şey söylemedin mi? (...) — Fakat o da bana teneffüshanenin önünde koşarken dirsek vurdu. — Peki, sen ne yaptın? (...) — Ben de... Ona... Eşek Türk dedim” Romanda milliyetçilik, vatan sevgisi ya da uluslar hakkında olan her konu neredeyse yukarıdaki ifadelerin geçtiği olayla bağlantılıdır, bağlanmıştır. Romandan alınmış bu diyalog, bir öğretmen olan Orhan ile öğrencisi arasında geçmektedir. Ancak bu diyalogun incelenmesinden önce, romandaki bazı önemli karakterlerin da tanınması gerekmektedir. Orhan, bir devlet okulunda edebiyat öğretmenidir ve bir gün bahçede çocuklara göz kulak olurken, bir anlık boşluğunda öğrencilerinden Tahsin isimli bir çocuk, bir diğer öğrencisine, Cemil’e taş atar. Olayların gelişmesi de bu şekilde başlar. Diğer karakterler de yine bu olayla ortaya çıkmaya başlarlar. Tahsin, babası hapiste yatmakta olan biraz mahcup ve içe kapalı bir çocuktur. Cemil ise Tahsin’in babasının çalıştığı konağın küçük oğludur. Roman, iki çocuğun yaşadığı olaylar silsilesinden ziyade bu iki çocuğun temsil ettikleri düşünce yapısı ve yaşam tarzlarının romanda ortaya çıkan her ikilemde Orhan’ın zihninde farklı açılardan bir kıyaslaması şeklinde gelişmektedir. Cemil’in annesi, Samiye Hanım, Batı hayranı ve yaşantısıyla da onlar gibi olmaya çalışan, bunun da ötesinde kendi milletine yabancılaşmış ve onu her haliyle küçük gören bir kadındır. Orhan ile ilk karşılaşmaları Cemil vesilesi ile olur ve Samiye Hanım da burada batıcı düşünceyi temsil eder. Ancak dikkati çeken, yazarın Samiye hanım ağzından bir takım ifadeleri yazarken, batıcı düşüncelerin kendi milletlerine ne kadar da yabancılaştıklarını ve giderek çarpık bir zihniyete büründüklerini ifade edişidir: “

Eşek Türk! Eşek Türk ya! Eşek olmasa bunu yapar mı? Doğru söylemiş! Elbet. Bu sözü de benden öğrendi. Eşek Türk! Bu rezalet çocuğumun başına Türk mektebinde geldi.” “Likör içti diye Vedia’yı karakollarda süründürecekti. Gel de “vahşi barbar” diye bar bar bağırma. Nasıl diyordu Vedia ‘likor’ diyordu değil mi? Likor! Daha ismini söy-

79


magrib

edebiyat

lemesini bilmiyor, sonra da... Bakın gene sinirleniyorum. Biz neden battık? Avrupa sivilizasyonuna uysaydık bu zırhlılar buraya gelir miydi?” Vedia ise Samiye Hanım’ın vefat etmiş eşinin yeğenidir. Ve karakter olarak Doğu ile Batı, yozlaşmışlık ile ahlakilik arasında sıkışmışlığı temsil eder. Onun kararsızlığı ülkenin ve toplumun sorgulanmasında da aynı şeye karşılık gelmektedir Orhan’ın düşüncelerinde. Bahri, Orhan’ın Vedia sayesinde tanıştığı isimlerden biridir. Aslında Orhan’ı Vedia’nın düşünceleri ve kararsızlığı hakkında uyaran kişidir de:

“Mesela Vedia’ya vatan fikrini sorun, tıpkı sizin gibi düşünür; fakat ecnebilere karşı Samiye Hanım’dan farksızdır. (...) Rüştü’nün aleyhindeki fikirlerinizin hiç birini değiştirmeye çalışmayacaktır. Adeta size hak veriyor sanırsınız, Fakat onu Rüştü’den ayıramazsınız” Bahri Osmanlı askerini temsil etmektedir. Onurlu bir gençtir ve gönlü Ankara’dan yana olmakla birlikte İstanbul’da kalmıştır. Bu durumdan ise sürekli bir sıkıntı, vicdan azabı duymaktadır:

“- Felakete bakınız, dedi. Ben orduyum orduyu temsil ediyorum. Sonra yüzünü soluk ay ışığına kaldırarak: -Hangi ordu? Dedi, ordu Ankara’da. Benim işim ne burada?” Bu isimlerin dışında o dönemde tartışılan fikri akımlar da Orhan’ın tanıştığı kişilerde karşılaştırılmaktadır, bu anlamda arkadaşı Necati milliyetçi - idealist, daha sonralarda tanıştığı Süleyman ise Marksist – Materyalist düşünceleri savunacaklardır. Romanın başkarakteri Orhan ise sürekli bir kimlik arayışı içerisindedir. Dönemin kafa karışıklığı sanki yazar tarafından Orhan’da kişileştirilmiştir. Temelde maddeci olduğunu düşünen Orhan, kitabın ilerleyen bölümlerinde bu düşünce ile ciddi sorunlar yaşar. Zaten maddeciliği de babasının baskıcı İslamcı tutumuna karşı takındığı bir isyandır sanki. Sonlara doğru ise Süleyman’ın sunduğu Marksist aktivizme yakınlaşmaya başlar. Ancak bu noktada arkadaşı Necati ile yaptığı tartışmalar sanki Orhan’ı bu konuda dengede tutmaktadır. Peyami Safa’nın bu romanında hemen her şey ve herkes döneme ait bir düşünceyi, fikri, görüşü sembolize etmektedir. Genel bir bakış açısıyla değerlendirmek gerekirse sanki yazar romanında dönemin kafa karışıklığını, kimlik bunalımını ve ne yapacağını bilemezliğini anlatmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken de üçüncü tekil şahsın ağzından yazarak, objektifliği sağlamaya çalışmıştır. Ancak yine de yazarın Orhan’ın bakış açısından baktığını, ona düşündürttüklerini ve Orhan’a başkaları hakkında yaptırdığı gözlemleri, yorumları aslında kendisinin içselleştirdiğini söylemek

80


edebiyat

magrib

mümkün gözükmektedir. Bunun yanında yazarın romanındaki karakterleri sergileyiş biçimi de, yine onların sembolize ettiği düşünceler hakkındaki fikirlerinin bir yansıması olarak addedilebilir. Olaylar, Tahsin’in Cemil’e attığı bir taşla başlar. Tetikleyici olan şey ise Cemil’in Tahsin’e “eşek Türk” demesidir. Orhan’ın yaşadığı toplumu ve düşünce yapısını sorgulamaya başlaması da bu olayla başlamaktadır:

“... Yolda kendisi itiraf etti: arkadaşına eşek Türk demiş. Bununla taş atan çocuğun mazur olması icap etmez. Fakat ben bir Türk Çocuğunun ağzında böyle bir söze hayret etmekten kendimi alamadım. Mutlaka bir yerden öğrenmiştir” “eşek Türk sözü yalnız bir çocuğa değil, etrafındaki bütün çocuklara, bütün bir idare ve tedris bünyesine, bütün bir cemiyete, -müdür bey- size ve çocuğunuza, büyük babanızın mezarına ve bütün tarihimize tevcih edilmiş bir hakarettir. Çocuğun evinde bu sözler her gün tekrarlanıyor ve belki her gün, sabah, akşam duvarlara, tavanlara vuruyor. Müdür bey! Burası bir Türk mektebi değil midir?” “...hakareti yapan Cemil’dir. Düşününüz ki Tahsin hem şahsına, hem milliyetine kendisinin de hepimizin milliyetine...” Orhan’ın bu ifadelerinin yanında çevresinden edindiği bazı bilgiler de onun Samiye Hanım ve düşünceleri hakkındaki yargılarını doğrulamaktadır:

“... O zaman sağmış Cemil’in babası. Anlıyorsun değil mi? Bu Halim bey de zaten alafranga mizaç bir herifmiş. Evine ecnebileri dolarmış. (...) Fakat karı daha fazla ecnebi meftunu. Bak namusu için bir şey söylemiyorum ha. Vebali boynuna... Kadın yalnız, adeta Türklere düşman. İngilizler, Fransızlar buraya gelince, Halim Bey de vefat etmiş, kadın yakıya doldurur ecnebileri... Dahası var bak nereden nereye, yalıya Fransız bayrağı çeker. (...) kahpenin zoruna bak... Tövbe estağfurullah...” Dolayısıyla Safa’nın görüşüne göre Batılı düşünceleri kabullenmiş olmak ahlaki bir problemdir. Aynı zamanda batıcı Samiye hanımın ahlaki konumu üzerinde şüphe duyulması biraz da bu noktayı vurgulamaktadır. Bunun yanında yukarıda bahsedilen “eşek Türk” ifadesinin bir çocuğun şahsından çok bir millete yapılmış hakaret olarak sunulması, yazarın bu dönemde bir millet bilinci geliştiği inancını göstermektedir. Toplumsal olarak böyle bir bilincin varlığı konusunda çok kesin ifadeler kullanmasa da, Orhan bu olay karşısında milliyetçi bir çizgi sunmaktadır. Burada milliyet klasik Osmanlı düşüncesinde olduğu gibi “aynı dine mensup olanlar” anlamında dini cemaatleri değil, aynı “ırka” mensup olanlar anlamında ulusu karşılamaktadır. Cemil ve Tahsin arasında geçen tartışma ve tartışma sonrasında iki çocuğa yüklenen anlamlar ve kavga sonrasında ortaya çıkan olaylar ise ayrıca bir tahlil konusudur Orhan için. Zira olaylar çerçevesinde Cemil’i İstanbul, Tahsin’i ise Anadolu ile özdeşleştirir. İstanbul zengindir, ayrıca Batılıdır buna bağlı olarak gücü de elinde tutan taraftır – haklılığını güçlülüğünde arayandır-, esaretinin farkında olmamanın yanında, Batı’ya

81


magrib

edebiyat

da boyun eğmektedir. Anadolu ise haklıdır ancak “garip”tir, zayıftır. Yine de kendisini savunmaktadır. Ve köylü de halkı temsil etmektedir Orhan’a göre. Şu durumda köylünün Tahsin’e destek vermesi de aslında halkın kurtuluş için mücadele etmekte olan Ankara’ya taraf olduğunu ifade eder gözükmektedir.

“... Bu hakaretin muhatabı yalnız Tahsin olmadığı gibi faili de yalnız Cemil değildir. Cemil anasına tercüman oluyor; muhataplara gelince bunlar hepimiziz: her Türk! Siz bu hakaretten yalnız Türk olmadığınızı ilan ederek kurtulabilirsiniz. (...) bu vak’a münferit değildir. İstanbul’da baş şehbenderin karısı gibi düşünenler bir iki kişiden ibaret olmadıkları gibi halis Türk’e eşeklik izafe edip kafasına taş yiyenler de yalnız Cemiller değildir. Cemilleri çoğaltınız bir İstanbul olur; Tahsinleri çoğaltacağız, bir Anadolu olur. Köy çok hassas. Fransız Bayrağı çeken yalının camlarını taşlamışlardır. Sıra mektebe gelebilir. Yalnız millet hissiniz değil, dirayetiniz de imtihan geçiriyor. (...) Tahsin’e gelince bütün köy onu müdafaa ediyor. Bütün köy, yani bütün halk... Çünkü İstanbul dememse bu İstanbul halkı değil, İstanbul hükümeti demektir. Halkın milli dava ile ne kadar beraber olduğunu biliyorsunuz ve siz de bu halkın mektebisiniz. (...) Tahsin’i kovmak, milli asabiyetin pek ziyade gergin olduğu bugünlerde size talebenizin yüzde seksenini kaybettirebilir.” “Anadolu’da kadınlara varıncaya kadar ahali düşmanla boğuşurken, bir Türk evi yabancıların bayrağını asıyor. Hem de vatandaşlara hakaret ediyor, arkadaşınızın babasını hapse attırıyor. (...)Arkadaşınızı size emanet ediyorum. Hepiniz ona kardeşlik edeceksiniz. Çünkü onun babası milliyetini müdafaa ettiği için hapse girdi. Yani sizi, beni, hepimizi müdafaa ettiği için...” Yazar, olayda Orhan’ın düşüncelerini paylaştığını ve Tahsin’in davranışına taraf olduğunu da anlatım içinde sezdirmektedir: “Garip bir şey oldu; Orhan’ın isti-

fasını öğrenen ve bu istifanın Tahsin vak’asiyle alakasını sezen bütün talebeler ayağa kalktılar. Şiddetli ve sürekli bir alkış koptu”

Bu “münferit” olay, aslında Orhan’ın yaşadığı dönemi ve o dönemin insanını sorgulamasına neden olacak bir takım olayları da beraberinde getirecektir kitabın ilerleyen sayfalarında. Tahsin’in Cemil’e taş atmasının ardından Cemil’i evine götürdüğünde Orhan, Vedia ile tanışır. Kısa bir karşılaşma anıdır bu aslında, ancak tesadüfî olarak gerçekleşen bir olay neticesinde arkadaşlık ile başlayan ilişkileri pek de ilan edilmemiş bir aşka dönüşür. Arkadaşı Necati ile bir pastanede otururken Vedia yanında bir bayanla aynı pastaneye girerek likör içmek isterler. Bu esnada sivil bir polis gelerek Vedia’yı karakola götürmek ister: sebep ise “Müslüman kadınların dini ve ahlaki kuralların dışına çıkmalarına dair” yasaktır. Polisin tartaklamaya varan kabalığı karşında Necati ve Orhan vediayı savunurlar ancak kendileri karakola düşerler. Kara-

82


edebiyat

magrib

kolda neredeyse işkenceye maruz kalacakken işgal devletlerinin karakolundan gelen bir telefon sayesinde kurtulurlar. Telefonu ise Vedia’nın yanındaki bayan açmıştır. Gerçekleşen bu tek olayda öncelikle dikkati çeken üç husus bulunmaktadır. Bunlar Vedia’nın giysisi, konuşmaları ve davranışlarında tezahür eden yabancılaşmışlık, Türk polisinin olay ve kişiler karşısında takındığı tavır ve Necati ile Orhan’ın karakoldan çıkışlarına sebep olan telefon konusunda sonradan düşündükleri, hissettikleri. İlk olarak Vedia o gün bir “Gayr-ı Müslim” gibi giyinmiş, başını Ruslar gibi bağlamıştır. Öyle ki Necati pastaneye girerken Vedia’yı Rus zannetmiştir. Bir diğer husus da Vedia’nın Müslüman-Türk bir bayan olarak pastane gibi halka açık bir yerde likör içebilecek rahatlıkta oluşudur. Vedia bu haliyle tamamen Batılı bir görünüm sergiler. Ayrıca polisle yaşanan olayda aklına ilk önce işgal güçlerinin karakolunu aramak fikrinin gelmesi de kendi mili kimliğine duyduğu güvensizliğin ötesinde biraz da Batı karşısında hissettiği hayranlık ve ezikliği ifade etmektedir. Bu düşünce bir anlamda da Vedia’nın milli hisler gibi ideallerden ne kadar yoksun olduğunu da vurgulamaktadır.

“- Kim bu Rus kızı? —Rus kızı değil o, Türk kızı. Halim Beylerin yalısındaki sana bahsettiğim kız. (...) Vedia. —Rus’a ne kadar benziyor! Başını tıpkı Rus kadınları gibi yapmış. —Şimdi bazı Türk kadınları öyle yapıyorlar. Git gide moda olmaya başladı.” “Orhan Vedia’ya doğru yürüdü: — Hanımefendi; dedi, Türk polisini şikâyet için ecnebilere müracaat etmek kat’iyyen doğru değil. En doğrusu sizin buradan çıkmanızdır.” Size çok teşekkür ederim. (...) yalıya gelmenizi rica ederim, benim bu Cuma günü aniverserim var. Saat beşte sizi de beklerim, geliniz mutlaka.” Romanda Vedia, Rahmi, Rüştü karakterleriyle sembolize edilen durum ve fikirler ile Orhan’ın ilişkisi de yine gelişen olaylar çerçevesinde yazarın döneme bakış açısını bir nebze de olsa yansıtmaktadır. Orhan, Vedia’nın daveti üzerine yalıya gittikten sonra, Vedia haricinde daha çok Rahmi ile ilişki kurmakta, Rüştü’den ise pek de haz etmemektedir. Rüştü tam anlamıyla bir Batı taklitçisi zihniyeti temsil eder. Yaşam ve giyim tarzı olarak batılılaşmış, ancak manevi ve fikri yönden boş bir karakter olarak çizilmiştir. Bu anlamda Orhan’la tam anlamıyla zıt bir görünüm sergilerler. Zira Orhan dışarıdan doğulu bir görünüm arz etmekle birlikte düşünce bazında Batı felsefesini iyi bilmekte ve tahlillerini böyle bir alt yapıyla yapmakta, mantığını ve aklını kullanmaktadır. Aslında Orhan’ın fikri anlamda Batılı olarak sunulması, yazarın bir

83


magrib

edebiyat

anlamda Osmanlı’nın düşünce alanından ziyade görüntüye önem veren Batılılaşma düşüncesine de ince bir eleştiri olarak alınabilir. Rüştü’nün aksine Orhan, kendisine yeni olarak sunulan ne varsa kabullenmeden önce bir sorgulamaya tabi tutmaktadır. Rüştü ne kadar Batı’yı temsil etmekteyse, Orhan o kadar doğu ile Batı arasında bir deyim yerindeyse, “sentez” durumu olarak sunulmaktadır. Bunun ötesinde tavırları ve yaşam tarzıyla “işgalci Batı” insanı gibi olmak isteyen Rüştü ve temsil ettiği düşünce yapısı ayrıca vurgulanmaktadır yazar tarafından:

“Rüştü Vedia’nın ta karşısında oturuyor, içerlek fakat berrak bir sesle yanındaki Fransız’a kumar hakkında neşeli bir hikâye anlatıyordu. (...) Samiye Hanım seslendi: — Rüştü bize de anlat da hepimiz gülelim. Arkasından bütün masaya Fransızca söyledi: —Eminiz ki pokerden bahsediyor.” Vedia ise daha önce de belirtildiği gibi tam bir kafa karışıklığını temsil etmektedir. Doğu ve Batı arasında sıkışmışlığı Rüştü ve Orhan arasındaki mütereddit tavrında ortaya çıkmaktadır. Vedia’nın veremediği karar, düşünen ve fakat doğulu bir zihin ile hayatta ciddi hiç bir uğraşısı olmayan boş ancak şık, zarif ve çekici görünen aldatıcı bir zihin hakkındadır:

“Bir muallim! (Orhan’dan bahsediyorum.) nihayet bir muallim. Sıkıntı çeken bir adam olduğu besbelli. Namzetler listesine nasıl girebildi? Hem hepsinden fazla ona ümit verdim. Onu da mı felakete sürükleyeceğim. Hiç iyi “distinguée” bir familya çocuğuna benzemiyor. İmam efendi gibi iki dizini birbirine yapıştırarak ve ayaklarını açarak bir oturuşu var. Dasdaracık bir pantolon altından koca ayaklar çıkıyor. Hiç ağzını açmadan böyle yirmi dakika otursa ondan nefret ederim. Konuşurken bambaşka. O zaman hiç bir erkekte görmediğim bir ruh aristokrasisi meydana çıkıyor. Kibar bir kafa...” Her ne kadar çok fazla yer işgal etmese de Rahmi karakteri de ayrıca bir öneme sahiptir romanda. Daha önce de belirtildiği gibi Bahri eski bir Osmanlı subayıdır. İstanbul’da kalmakla birlikte gönlü Ankara’dadır. Orhan ile yakınlaşma nedenlerinden biri de ikisinin Ankara hakkındaki olumlu ve tarafgir düşünceleridir. Bahri sürekli olarak Anadolu hareketini takip etmekte ve Ankara’da gerçekleşen bu harekete katılmak istediğini belirtmektedir Orhan’a. :

“Harekât durgun, dedi, fakat bu vaziyette zaman düşman’ın aleyhindedir. Anadolu’da tutunamaz. İspanya’da Napolyon orduları bile barınamadı.” “... Bahri hep Anadolu harekâtından bahsediyordu: — Gideceğim oraya, gitmeliyim, dedi. — Şimdiye kadar niçin gitmediniz?

84


edebiyat

magrib

Bahri alt dudağını kemiriyordu. Büyük bir cevap sıkıntısı geçirdikten sonra itiraf etti: — En büyük hatamdır, dedi. Fakat gene de gidebilirim...” Bahri’nin sıkıntılarını Orhan’a anlatıp intihar etmesi de sembolik bir anlam taşımaktadır bir bakıma. Zira Bahri intiharından bir gece önce birçok sebebin yanında kendisini en çok inciten ve ruhunu en çok daraltan şeyin işgal’den ziyade, toplumda yaşanan Batı hayranlığı, kendi kimliğinden kopuş ve yozlaşma olduğunu anlatmıştır. Ve kendisi tam anlamıyla “benlik kaybı” olarak nitelediği bu durum karşısında tam bir ümitsizlik içindedir. *** Orhan pamuk ise Cevdet Bey ve oğullarına romanın sonuna kadar hakim olacak gündelik yaşam kaygılarıyla dolu bir girişle başlar. Orhan pamuk romanında Cevdet Bey, Oğlu Refik ve Torunu Ahmet şahsında Türk insanının millet ve Batı olguları karşısındaki üç döneme göre algılayışını yansıtmaya çalışmaktadır. Cevdet Bey II. Abdülhamit döneminde gençlik yıllarını yaşayan ve Avrupa’ya da biraz hayranlık duyan, döneminin nadir Müslüman tüccarlarından biridir. Cevdet Bey’in batı karşısındaki hayranlığı onun aile anlayışında ortaya çıkar:

“köprünün orta yerinde koca şapkalı iri yapılı bir adamla, yüzünü saklamayan bir kadın denize bakıyor, denizci elbiseleri giymiş çocuklarının da iki yandan ellerini tutuyorlardı. ‘böyle bir aile diye!’ diye düşündü…” Cevdet Bey ve oğullarında göze çarpan şey etnik çeşitlilik olmasına rağmen milliyet bazında bir düşmanlık anlayışının bulunmamasıdır. Cevdet Bey’in bir “Jöntürk” olan abisi Ermeni bir kadınla yaşamaktadır ve Cevdet Bey de bunu çok fazla itiraf etmese de bu kadına hayran olmaktadır. Cevdet bey’in abisinin kardeşi hakkındaki eleştirisi de ayrıca dikkate şayandır: “seni beğeniyor. Sana hayran oldu bile! Diye-

rek Mari’ye gülümsedi. Çünkü seni Avrupai buluyordur. Benim kardeşim Avrupa’dan gelen her şeye hayrandır!” Ancak yine de yazar Cevdet Bey şahsında dönemin önyargılarını da ortaya koymaktadır. Zira Cevdet Bey her ne kadar bu ermeni kadına içten içe hayran olsa da bu kadını evlenilecek, aile kurulacak insan namzedi olarak görmez. Bir Türk olan kendi nişanlısı Nigan hanımı ahlaken ve statü olarak bu ermeni kadının çok çok üstünde görür.

Cevdet Bey’in şahsında dönemin henüz ulus anlamına kaymamış dini aidiyet’e dayanan milliyet duygusuyla, gelişmiş ve hayran olunan Batı arasında kalmışlığı görülmektedir. Zira Cevdet Bey hem Avrupai tarzda bir yaşamı arzulamakta ve fakat aynı zamanda bir Müslüman kızıyla evlenmeyi tercih ettiğini gizlememekte, bunun

85


magrib

edebiyat

yanında kültürel alanda da Avrupa’ya ait olan onu sıkmaktadır: “… Varyete tiyatrosu-

nun ilanlarına baktı. Burada bir kere Avrupa’dan gelen bir operet trupunun temsilini seyretmiş, ölesiye sıkılmıştı”.

Bu noktada Cevdet Bey’in Avrupalılığı, ya da Avrupa’ya hayranlığı, görüntüde benzemeye yönelik bir alanda sıkışıp kalmaktadır. Cevdet Bey şahsında “ulus” kavramını karşılayan bir milliyetçilik, benlik kaygısının yaşanmadığı da ilk planda göze çarpmaktadır. Pamuk, Cevdet Bey dönemini yansıtırken daha çok Abdülhamit dönemi Osmanlı toplumunun doğu ve batıyı zihninde ne şekilde canlandırdığı sorununu işlemeye çalışmaktadır. Ve Cevdet beyin şahsında ortalama bir Osmanlı’nın batı hakkındaki fikri anlayışını şu şekilde ifade eder: “…hayat neymiş? Nereden öğreniyor

böyle şeyleri? Kitaplardan, Avrupa’dan, kim bilir hangi komplonun peşindeki hangi insanlardan!” genel anlamda Cevdet Beyin batı ve batıdan gelen yaşam tarzına olan hayranlığı dikkate alındığında aklın eleştirel biçimde kullanılmasına yönelik bir “modern” batı düşüncesi karşısında oldukça şüpheli bir tutum takındığı kolaylıkla görülebilmektedir. Bu noktada Pamuk, biraz da bu gündelik sorgulamalardan yola çıkarak Osmanlı son dönemlerinde halkın doğu ve batı arasında sıkışmışlığının çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıktığını, gündelik hayatın içinde sıkça ortaya çıkan bir huzursuzluk kaynağı olarak varlığını devam ettirdiğini sergilemektedir.

İkinci nesle gelindiğinde Cumhuriyet ilan edilmiş “ulus” temelli milliyet anlayışı oturmaya başlamıştır. Elbette 1930’lu yılların inkılâpları neticesinde, pamuk’a göre, batı ile olan düşünsel bağlar daha bir yakınlaşmıştır. Cevdet Bey’in batıya karşı düşünce alanındaki şüphelerinin yerini, küçük oğlu Refik ve arkadaşları Ömer ile Muhittin’in şahsında bir imrenme, özenç ve hayranlıkla karışık gelişmemişlik/geri kalmışlık psikolojisi almıştır. Bu durum o dönemde söz konusun edilen tüm karakterlerde göze çarpmaktadır:

“ Ömer’e döndü (milletvekili): ‘bizi nasıl görüyorlar orada?’ ‘kimi?’ ‘aa, daha siz Türkiye’yi benimseyememişsiniz! Bizi, Türkiye’yi, bizleri kastediyorum.’ ‘bizi daha fesli, haremli, çarşaflı bir memleket olarak görüyorlar’ ‘yaa, yazık, yazık! Oysa ne kadar çok şey yapıldı!’ diye söylendi milletvekili. Bir haksızlığa uğramış gibiydi. ‘önem vermiyoruz, ama çok önemli bu. Biz iyileştik. Şimdi iyileştiğimizi bütün dünyaya duyurmamız gerekiyor’” Bir milletvekili tarafından dillendirilen bu ifadelerde geçmişten dolayı gelen bir utanç ve buna ek olarak bir önceki toplumsal hayatın küçümsenmesi söz konusu olmaktadır. Bunun yanında fikri anlamda da “batı” bir ideal model olarak ortaya çıkmaktadır. Yalnız refik ve neslinin temsil ettiği dönemde yine pamuk’a göre kendi sahip oldukları millet’e dair ayrıca bir usanmışlık, bezginlik ve utanç da görülmek-

86


edebiyat

magrib

tedir. Zira refik ve arkadaşları tarafından sıkça dilendirilen “uyuşuk bir Türk olmak istemiyorum” ifadesi bu anlayışı en belirgin şekliyle ifade etmektedir. Pamuk’un gözüyle sunulan Refik ve arkadaşlarının düşüncelerinde ön plana çıkan anlayış “Avrupai yaşam tarzının, hayatın Avrupai bir gözle yaşanmasının ve yine Avrupa tarzı bir kültürün özentiyle birlikte tamamen kabullenilişi ortaya çıkmaktadır. Bunun en bariz örneği ise Refik’in kendi düzenli ve sıradan gündelik yaşantısından bunalıp sürekli “neden Avrupalılar öyle gelişmiş de biz Türkler böyle geri kalmışız” türünden sorgulamalarında ortaya çıkmaktadır. Ayrıca yine Refik’in annesi Nigan Hanım’ın şahsında beliren “iyi ve güzel namına ne varsa Avrupa’dan Avrupalı olmaktan kaynaklanıyor” düşüncesi de bu dönemin belirgin özellikleri olarak sunulmaktadır: “ ‘kibar adam’ diye düşündü. ‘ne de olsa bir Avrupalı’…” Refik’in gençlik yıllarını yaşadığı seneler 1930’lu yılların sonlarına denk düşmektedir. Atatürk devrimlerinin süreklilik arz ettiği yıllar… Refik’in vatana faydalı olacak bir şeyler yapma arzusuyla birlikte batılı anlamda da bir millet bilincinin artık toplumda oturmaya başlamasının ipuçları verilmektedir. Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışı da yine bu dönemler sonuna rastlamaktadır. Pamuk, bu imayı romanda “Ötüken dergisi”ne vurgu yaparak gerçekleştirmektedir. Pamuk’un oldukça dolaylı anlatımından anlaşılan o ki, Orhan pamuk Türkiye tarihinde milliyetçilik olgusunun en fazla kabul gördüğü dönem olarak 1930’lu yılların sonlarıyla başlayıp, 1970lere kadar olan süreci görmektedir: “…şiirlerinizi okudum. Şiirlerinizi okuyup, orada ki-

tapçıda gördüğüm yüzünüzü hatırlayınca mutsuz biri olduğunuzu anladım. Yetenekli ve mutsuz bir şair… İyi şiir yazmak için ilk bakışta gerekli her şey var gibi sizde, ama bir şey eksik! O da bir ülkü! Hayatınızda ülkü yok! (…) Siz hiç, bir Türk olduğunuzu düşündünüz mü?”. “siz kim oluyorsunuz da Türk milliyetçiliğini doğru bulmadığınızı söylüyorsunuz? Bu cesareti nereden buldunuz? Şu içkiden, çürüyen ruhunuzdan, hiçbir yere, hiçbir şeye kök salmadan kayıp giden şu mutsuz hayatınızdan mı? Rica ederim kendinize gelin!” Dönemin Turancılık anlayışına vurgu yapan milliyetçilik olgusu Refik’in arkadaşı Muhittin şahsında inanılması gereken bir ideal olarak sunulsa da Pamuk’un ifadelerinden ve en nihayetinde Muhittin’in bu hareketten ayrılış serüveninden modernleşmiş, bir kere aydınlanma felsefesine maruz kalmış bir bireyin, inanç temelli bir düşünce yapısıyla kolay kolay barışık olamayacağı dolaylı yoldan anlatılmaktadır.

Pamuk’un romanında toplumsal yapıyla ilgili ayrışmalar konusunda da ilginç ipuçları göze çarpmaktadır. Roman’da, millet kavramının algısında değişen zamana göre farklılaşma ilginç bir şekilde ifade edilmektedir. Cevdet Bey zamanında bu farklılaşma dini inançlar üzerinden olurken, Refik’in yaşamının ön planda olduğu ikinci nesilde bu ayrım artık etnisite üzerinden yapılmaktadır. Aşağıda birincisi Cevdet

87


magrib

edebiyat

beyin, ikincisi refik’in hayatlarına ait dönemlerden alınan parçalar bu durumu açıkça göstermektedir:

“… Bir yandan da Sirkeci’nin öteki tüccarlarını, tanıdık yüzleri selamlıyordu. Onu gören tüccarlar aralarına giren bu Müslümanı şaşkınlık ve ilgiyle izlediklerini gösteren bakışlarla gülümsüyorlardı. Bu bakışlar Cevdet bey’e ‘bakalım bu fesli tüccar aramıza girecek mi? Senin cesaretinize kararlılığını beğeniyoruz’ diyordu.” “… Bir gün Cevdet Bey heybeli adada bir ev satın aldığını açıklamış, Nigan hanımın aklının büyük adada olduğunu bildiği için de gevezeliğe başlamıştı: ‘kınalı Ermenilerin, Burgaz Rumların, Büyükada da Yahudilerin olduğuna göre, Türk tüccarlarına yalnızca heybeli ada kalıyordu. İsmet Paşa da zaten Türk tüccarlarının ve askerlerinin dostu olduğu için Türk tüccarların ve askeri okulun yerleştiği heybeli adada bir ev almıştı” (bu paragrafta ilgili kişi Cevdet bey olsa da romanda olayın geçtiği tarih 1930’lu yıllar, yani ikinci neslin anlatıldığı dönemdir.)

Yine ikinci döneme ait olaylardan biri de Türk olan Nigan hanımın ailesi temelinde etnik ayrımcılığa dair ifadeler yer almaktadır: “… Nigan hanım böyle zaman-

larda tüccar ailelerinden, azınlıklardan nefret ettiğini düşünür, rahmetli kocasının azınlıklarla çok iş yapan bir tüccar olmasına rağmen, başka bir soydan olduğuna karar verirdi. Cevdet Bey başka bir soydandı: bahçesinde hanımelleri açan bir Müslüman ailesinden geliyordu ve bir paşa kızıyla evlenmişti (…) Nigan hanım gözlerini yolcuların üzerinden çekip karşısında oturan oğluyla gelininin üzerinde dolaştırdı ve onları da beğendi. Yan yana oturuyor, uslu çocuklar gibi alçak sesle birbirleriyle konuşuyor, arada bir pencereden dışarı bakıyorlardı” Orhan pamuk’un bu romanında temelde uluslar hakkında yapılan genellemelerle de karşılaşılmaktadır: “… Refik derilerinin renginden ve gururlu dimdik yürü-

yüşlerinden çıkanların bazılarının Alman olduğunu anladı.”

Son nesle, Cevdet Bey’in torunu Ahmet’e, gelindiğinde ise 1970 yılına ulaşılmıştır. Pamuk, bu dönem hakkında pek fazla ipucu vermemekle birlikte, yine de “Türk” insanının doğu-batı anlayışı hakkında da yine dolaylı imalarda bulunmaktadır. Pamuk’un anlatımından çıkarılabilense, yine çok net olmasa da romanın kahramanlarından Ahmet’in şahsında ve genel yaşayışı ile düşüncelerinde beliren ifadelerde bulunmaktadır. Pamuk son nesli resmederken sanki Türk milliyetçiliği 1930larda kalmış ve 70lerin yeni trendi solculukmuş gibi bir ifade takınmıştır. Bu bir taraftan doğru sayılabilmekle birlikte, dönemin ideolojik tartışmalarına girmemiştir yazar. ***

88


edebiyat

magrib

Son olarak iki yazarın genelde anlatmak istediklerine ve işledikleri temaya bakarak aşağıda belirtilen ifadeleri sarf etmek mümkün gözükmektedir. Peyami Safa biz İnsanlar adlı bu romanında dönem aydınının, askerinin, halkın ve elitlerin devletin/milletin içinde bulunduğu durumu yorumlayışını ve bunun yanında bilinç düzeyinde de Doğu ve Batı arasında kalmışlığı, sıkışmışlığı, işlemiştir. Öyle ki Safa’ya göre halkın tam anlamıyla milli bir kimlik ve bağımsızlık bilinci içinde olduğunu ve bunu eylemleriyle de ifade ettiğini, Osmanlı askerinin ve alt düzey resmi kurumlarının böyle bir bilince sahip olmakla birlikte elinden bu anlamda pek de bir şey gelmediğini, aydın kesiminin Anadolu’daki hareketi haklı bulup desteklemekle birlikte doğu ve batı arasındaki zihin karışıklığından bir türlü sıyrılamadığını (Orhan, Necati ve Vedia örneklerinde olduğu gibi) ve elit kesimin ise tamamen bir taklitçi Batı zihniyetiyle hareket ederek (ki romanda Samiye Hanım ile kişileştirilmiştir. – aslında bu anlamda yalıyı bir bütün olarak alırsak, zorlama da olsa bunu saray ve sarayın politikalarıyla özdeşleştirebiliriz-) işgalin ne anlama geldiğini düşünmek şöyle dursun, daha kurtuluşu bu işgalci güçlerde gördüklerini söylemek mümkün gözükmektedir. Olayların anlatımında kat’i bir ideoloji propagandası bulunmasa da yazarın dil ve üslubundan, olayları anlatış ve şekillendirişinden, farklı düşünceleri temsil eden karakterleri çizişinden ortalama bir milliyetçi tutumu benimser gözüktüğünü söyleyebiliriz. Hatta kitabın bazı bölümlerinde aşağıdaki alıntıda açıkça görülebildiği tarzdan ulusal üstünlük inancı üzerinde yoğunlaştığını da görmek mümkündür. Karakolda yaşadıkları olayın ardından tramvay durağına giden Necati ve Orhan’ın burada şahit oldukları durum ilginç bir örnektir bu konuda. Tramvay durağında bir İngiliz polisi “düzeni” sağlamaktadır. Yazar şu şekilde tasvir eder durumu: “... Bir İngiliz polisi

elindeki kamış bastonun ucunu Orhan’ın göğsüne değdirerek ikisini de tekrar kaldırımın üstüne çıkmaya davet etti; sonra tramvaya binmek için kaldırımın kenarında biriken kalabalığın önünden geçerek, havaya kaldırdığı bastonun tehdide benzer hareketleriyle, İngilizce bir şeyle söyledi. Bütün İngilizlere benzeyen bir İngiliz’di ve yüzünün ciddi iskeleti içinde mavi gözleri yeni cilalanmış bir muşamba soğukluğuyla parlıyordu. (...) Orhan’la Necati bir müddet konuşmadılar. Arkalarında iki kişi İngilizlerden bahsediyordu. Bir tanesi: — Londra’da da böyledir, diyordu. Öteki sordu: — Halka bastonla vururlar mı? — İktiza ederse vururlar. Fakat orada da halk bilir vazifesini. Kimse kimsenin sırasını almaz. Bu sözleri söyleyenin şivesinden ve ‘iktiza’ kelimesini kullanışından Ermeni olduğu anlaşılıyordu”

89


magrib

edebiyat

Yukarıdaki alıntıda yazarın iki yaklaşımı göze çarpmaktadır. Birincisi güçlü olan İngiliz’in tasviridir. İngiliz polis, bütün bir İngiliz “ırkıyla” özdeşleştirilmiş ve sahip olduğu güç soğukluk, insana değer vermeme gibi negatif özellikleri vurgulanarak aslında göründüğü kadar özenilesi bir konumda olmadığı ifade edilmeye çalışılmıştır. Diğer yaklaşım ise Ermeni tiplemesinde ortaya çıkmaktadır. Şivesi ve kullandığı kelimeden “Ermeni” olduğu anlaşılan kişinin ise statüsünden ziyade düşünceleri negatif yönde sunularak aslında Ermenilerin ne kadar Batı yanlısı/hayranı olduğu vurgulanmaktadır yazar tarafından. Ki kitabın başında Batıcı fikirlere sahip olmak Samiye hanım’ın şahsında ahlaki anlamda bir problem olarak tasavvur edilmişti. Sonuç olarak Safa’nın Kurtuluş Savaşı’na bunu belirgin bir şekilde ifade etmese de, kendi zihin karmaşasına ve düşüncelerinin oturmamışlığına rağmen, resmi ideolojinin tarih anlayışı çerçevesinde baktığını söylemek mümkün gözükmektedir. Orhan pamuk ise çalışmanın başında da ifade edildiği gibi Osmanlı’nın son döneminden 1970’e kadar Türkiye’de yaşanan kimliksel ve fikri alandaki dönüşümü gündelik yaşam pratikleri açısından ele almakta ve aslında bir yandan da makro ideolojilerin sıradan insanın hayatına ne şekilde nüfuz ettiğini yansıtmaya çalışmaktadır. Peyami Safa’ya oranla üslubunda daha tarafsız ve sadece izleyen konumunda kalan bir tavır seçmişse de, pamuk’un da belirli noktalarda safa ile ortak yanlarının olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin her ikisi de farkında olarak ya da olmayarak uluslara dair genel geçer ifadeler kullanarak milletleri homojen yapılar olarak tasavvur etmektedirler. Bunun yanında, toplumun kimlik, fikir yapısı ve yaşam temelindeki dönüşümünü anlamada Orhan Pamuk’un tavrının çok daha dışarıdan, objektif ve etkili olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bu noktada Peyami Safa’nın Türk toplumunun bilinçaltını etkilemesi ve dönüşümündeki milat noktalarından biri olan kurtuluş savaşı dönemini ele alması da O’nun bir artı yönünü ortaya koymaktadır. Pamuk’unda özellikle toplumsal anlayışlardaki dönüşümü farklı dönemlerde incelediği dikkate alınırsa, kurtuluş savaşı yıllarına denk gelen süreci es geçmesi bu dönüşümün kavranması noktasında bir eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır.

90


Pablo Picasso ‘Mektup Okuyucuları’ 1904


magrib

düşünce

Hatice Sunucu

inceleme

SREBRENİCA 11 temmuz 2006, tarihin şahitliğini yaptığı en büyük soykırımlardan birisi olan Srebrenica’nın 11. yıl dönümü. Bir kaç gün içinde her yaştan Srebrenicalı erkeklerin katledilişinin ardından geriye daha izi bulunamamış kayıplar, açılmamış toplu mezarlar ve DNA testinden geçmemiş torbalarda bekletilen kemikler kaldı. Katiller ise hala serbest ve Srebrenicalı kadınlar gözleri yaşlı hem yakınlarını hem de adaletin gerçekleştirmesini bekliyorlar. Bu yıl, öldürülenlerden 505 kişinin kimliği tesbit edildi ve kılınan toplu cenaze namazı ile tek tek şehitler, varsa ailelerinin elleriyle toprağa verildiler. Aile fertleri olmayan şehitler ise görevliler ve orada bulunan müslümanlar tarafından defnedildiler. Ardından adaletin yerini bulması ve suçluların cezalandırılması için çagrılar yapıldı.

Katlıamın iç yüzü

İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da yaşanılacak en büyük katliam aslında yavaş yavaş olaylarla kendini gösteriyordu. Srebrenica ve bölgesi AB koruması altında olduğu halde sırplar her taraftan saldırıyorlardı. Çevre il ve köylerdeki insanlar yavaş yavaş Srebrenica’ya doğru göç ediyorlardı. Şehri sırplar abluka altına almışlar bu yüzden çok ciddi ilaç, gıda, su ve elektrik sıkıntısı yaşanıyordu. Katliamdan önce ise Amerikan istihbaratı bu bölgede büyük bir saldırıya hazırlanıldığını bildirmişti. AB ve Holanda kaynaklarına göre olay şu şekilde gelişti. 8 Temmuzda sırplar bütün şehri barış gücü birliklerinin olduğu yerler dahil olmak üzere bombardımana tuttu. Bunun üzerine AB uçakları hava harekatı yaptı ve sırpların geri adım atmasıyla hava harekatı durduruldu. Ertesi gün sırplar tekrar harekete geçtilar fakat AB tarafından hiç bir karşılık verilmedi. Bunun üzerine sırplar 30 Hollanda askerini rehin aldılar. Sırp komutan Ratko Mladic rehineleri öldürmekle tehdit ederek Boşnakların silahlarıyla birlikte teslim olmalarını istedi. 11 Temmuz’da yaşları 9-70 arası değişen bütün erkekler ve bazı bayanlar sorgulanmak üzere alıkonuldular. Kalan kadınları ve çocukları otobüslerle Tuzla şehrine naklettiler. 13 Temmuz’da sırplar Hollanda askerlerini serbest bıraktılar. Yaklaşık 10 bine yakın alıkonulan Boşnak etnik

92


düşünce

magrib

katliamın kurbanı oldu. Sonradan çıkan video kasetlerinde ise Srebrenica katliamından sonra Hollanda tabur komutanı General Tom Karremans ve Hollandalı General Kees Nicolai’in Sırp komutan Ratko Mladic ile bir araya gelerek, şakalaşarak kadeh kaldırdıkları ortaya çıktı. Onlar kadeh kaldırırken sırplar müslümanları kurşuna diziyolar ve kadınlara tecavüz ediyorlardı. 12 temmuz 1995 sırp General Ratko Mladic (solda) ve AB barış gücü komutanı Hollandalı Tom Karremans (sağda ) kadeh kaldırırlarken.

AB tercümanı Hasan Nuhanovic Srebrenica denince akla gelen isimlerden birisi de Hasan Nuhanovic’dir. İyi derece ingilizce bildiği için savaş süresince AB bünyesinde tercüman olarak çalışıyor ve yaşadığı Srebrenica kentinde sırplarla yapılan pazarlık ve işbirliğinin şahitliğini yapıyordu.

Hasan Nuhanovic ise o günlerde olanları daha farklı anlatıyor. “6 Temmuz’da sırplar bütün şehri bombardımana tutmuşlardı fakat AB askerleri tek bir kurşun bile atmadılar ve Boşnaklara karşılık vermemeleri için engel oldular.„ diyordu. Görevli olduğu için sürekli Hollandalı askerlerle beraber olan Nuhanovic AB askerlerinin Boşnakların silahlarına el koyduklarını ve bir tek tanklarının olduğunu ve onu da sırplara yerini bildirerek imha ettirdiklerini ifade ediyordu. 11-12 Temmuz’da bütün herkesi AB binasının önünde toplayarak kadınları ayırıp, erkekleri bölükler halinde ya AB askerlerinin önünde ya da ormana götürerek öldürdüklerini, Hollandalıların ise AB üniforması giymiş sırp askerlerin emirlerine uyarak bu katliama destek olduklarını bildiriyor. Hasan Nuhanovic o gün annesini ve erkek kardeşini kaybetmişti. Bunlara rağmen savaş suçluları mahkemesine çağrılmadığını da belirtiyor. 2002 de bitirdiği „ AB bayrağı altında„ adlı kitabı ile yaşadıklarını anlatıyor, şuan ise savaş suçluları mahkemesine gitmesi gereken suçluların bulunması için çalışıyor ve sırplardan tehditler aldığını söylüyor. 11 Temmuzdaki katliamda öldürüleceklerin listesini yapan polis şefi Mane Curic’in ise hala polis iefi olarak Srebrenica’da görev yaptığını ekliyor.

93


magrib

düşünce

Srebrenica’dan otobüsle Tuzla’ya gönderilen kadınlar ise her sırp kontrol noktasında durdurulup, şoförlerin otobüsün kapılarını açarak „istediğinizi alın“ dediklerini anlatıyorlar.

Srebrenica’lı anneler derneği

1996’da kurulan derneğin amacı kayıp, yaklaşık 10 bin kişinin DNA testinden geçerek kimliklerinin belirlenmesinde yardımcı olmak ve onların mezarlarını yapmak. 12 bin aile kayıp yakınları için bu derneğe dilekçe vermiş durumda, ailerin verdikleri bilgileri ise dernek, kayıplar komisyonuna iletiyor. Srebrenica’lı annelerin verdikleri bilgilere göre bu yıl 505 kişi daha defnedildi. Bu sayı önceki defenedilenlerle birlikte yaklaşık 4500 kişi olarak tesbit edildi. Fakat tecavüze uğrayan 570 genç kız ve 1042 öldürülen çocukdan hiç bir haberin alınamadığı söyleniyor. Çalışan bütün annelerin kaderi aynı, hepsi ailelerindeki bütün erkekleri kaybetmişler.

Kayıplar komisyonu

Bosna Hersek kayıplar komisyonu başkanı olan Amur Marsovic’in verdiği bilgilere göre savaş sırasında 27 bin 734 kişi kayboldu. Bunların yüzde 92’si Boşnak, yüzde 6’sı Bosna sırbı ve yüzde 1.7’si ise Bosna Hırvatıdır. Kayıpların yüzde 13’ü bayan ve yüzde 90’nı sivillerden oluşmaktadır. Şu ana kadar 366 toplu mezar tesbit ettiklerini ve bunların hepsinin sırp bölgesinde olduğuna dikkat çekiyor. Tahminlerine göre 4 bin kişinin kimliklerini hiç bir zaman tesbit edemeyecekler, bunun ise iki sebebi var; birincisi bir cesetin tesbiti için yaşayan yakınlarından iki kişiden DNA örneği alınması gerekiyor. Bazı cesetlerin hayatta kimsesi kalmadığı için kimliklerini tesbit edemiyorlar. İkinci sebep ise bazı toplu mezarlara infazdan sonra asitli maddeler dökerek kapatmışlar, bu da cesetlerin DNA testinden geçmelerine ragmen kimliklerinin tesbit edilmesini engelliyor. Bugüne kadar tahmini 20 bin kişinin cesedine ulaşılmış. Bir çok cesedin iş makineleri kullanılarak parçalandığını ve sırp bölgesinde bir cesete ait olan bölümlerin farklı toplu mezarlarda çıktığını söylüyor. Bu da onların işini daha da yavaşlatıyor. Çünkü Tuzla’daki DNA labaraturına giden bütün kemikler DNA testinden geçiyor ve bir bedenin bolümleri tamanlanmadan defnedilmeye gönderilmiyor. Bu yüzden şuan raflarda bekleyen yaklaşık 6 bin ceset var. Amur Marsovic en son olarak „verdiği-

94


düşünce

magrib

miz bilgilere göre de anlaşılacağı gibi burda etnik temizlik, katliam yapıldı fakat batı dünyası Serebrenica ve katliam kelimesini yanyana getirmek istemiyor.“ cümlesini sözlerine ekliyor.

Srebrenica ‘yı Srebrenica yapmak için

Savaştan önce istatistiklere göre Srebrenica’da yaklaşık 36 bin kişi yaşıyordu. Bunların 20 bini Boşnak, kalan ise Sırp ve Hırvatlardı. Savaşın başlamasıyla çevreden korunmuş bölge olduğu için boşnaklar Srebrenica’ya akın ettiler ve boylece sayı 50 bini buldu. Abdurrahman Malkic Srebrenica katliamının öncesinde saldırılar başladığında, diğer Boşnaklar gibi güvenli bölgeye değil, ormana doğru kaçmış, günlerce aç kalmış ve sonunda sırplar tarafından yakalanarak esir kampına götürülmüş, 6 ay kadar burada kalmış. Şuan Srebrenica belediye başkanı. Kendisi elinden geldiği kadar Srebrenica’nın tekrar hayata dönmesine katkıda bulnmaya çalışıyor. Bölgede savaştan öncesinin aksine çoğunluk sırp, Boşnaklar sırplar tarafından evleri yerle bir edildiği için Srebranica’ya dönemiyorlar. Belediye, dönmek isteyenler için evlerinin tamir edilmesinde yardımcı olmaya çalışıyor fakat yeterince maddi güçleri yok.

95


magrib

düşünce

Murat Özkaya

inceleme

DON’T FORGET SREBRENICA

11. ANMA YILDÖNÜMÜ… SREBRENİCA…11 TEMMUZ  2006.

Bosna… Kan, gözyaşı ve acının tarihin hiçbir döneminde dinmediği adeta beraber anıldığı küçük ama cennet ülke.1878’de Osmanlı İmparatorluğunun kalan son birliklerinin ve anavatana büyük bir göç dalgasından sonra geride kalanların yaşadıkları bugünlerde hep 2.Dünya Savaşında Yahudilerin yaşadıklarıyla kıyaslanıyor. Lakin özellikle Avrupa’nın göbeğinde 1992-1995 yıllarında yaşananlar ise bu kıyasın çok ötesinde. Zira akıllara durgunluk verecek ensanteneler belki de dünyanın hiçbir yerinde bu denli yaşanmadı ve umarız bir dahada yaşanmayacak. Bosna savaşının acıları aradan geçen zaman zarfında hiç unutulmadı. Özellikle bu yazının konusu olan Srebrenica katliamının anısına ithafen “dont forget srebrenica” adeta bir Bosna atasözü oldu. Bosna’nın acıları hakkında yazılacak söylenecek çok şey var ama bu acı dolu 11. yıldönümünde Srebrenica’da yaşananlar gerçekten çok farklı. Zira savaş suçlularının şimdilerde yargılandığı ve hatta arandığı dönemde. Aradan geçen 11 yılı aşkın bir süredir defalarca görülmelerine rağmen Bosna’daki savaş ve katliamlardan sorumlu Bosnalı Sırpların lideri Radovan Karadziç ve komutanları Radko Mladiç adalet huzuruna çıkartılamadı. Butros Gali’nin genel sekreterliğini yaptığı dönemde barışı korumakla görevli BM askerlerinin adları bir çok suçla anılır oldu. “Küçük ve münferit” diye adlandırılan bir çok olay büyütülmeden gizlenirken özellikle yaşanan iki olay hala akıllarda durgunluk bırakıyor. 8 Ocak 1993 de daha bir gün önce CHP lideri Deniz Baykal’la görüşen Bosna-Hersek Başbakan Yardımcısı Hakiya Turayliç, Türkiye’den yapılacak yardımların organizasyonu için Saraybosna’da Devlet Bakanı Orhan Kilercioğlu ile görüşmesinden dönüşünde Fransız askerlerinin himaye ve gözetiminde olmasına rağmen bulunduğu BM zırhlı aracından indirilerek gözler önünde Sırp devriye askerleri tarafından öldürülüyordu. Yaşanan bu trajediye “bir anlık ihmal, dalgınlık” cevabı verilerek olay kapatılıyordu. BM Nisan 1993 tarihli oturumunda 819 ve 824 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı ile Srebrenica ve Zepa şehirlerini “Güvenli Bölge” ilan ederek buralara UNPROFOR (Birleşmiş Milletler Koruma Gücü) askerleri yerleştirerek halkın başta korunma olmak üzere insani yardım faaliyetlerini üstleniyordu. Çok hassas bölge ve konumlara sahip bu iki şehir “yaşanabilecek” kötü olaylardan böylece korunacaktı. Artık BM güvencesi vardı.

96


düşünce

magrib

1993 yılında BM aldığı bu “önleme(!) ve güvenceye” rağmen Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç bölgeye çok yakın Sırp hareketlerinden rahatsızlık duyuyordu. ABD Başkanı Clinton’a mektupla ulaşıyor uyarıyordu. Dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e de endişelerini dile getiren Begoviç 29.06.1994’den beri BM çatısı altında Zenitsa’da görevde olan Türk Birliğinin Srebrenica’kadaki Hollandalı askerlerle yer degiştirme düşünceleri ve çabaları BM engeline takılıyordu. “Gereği yoktu” 6 Temmuz’da ilk Sırp birlikleri Srebrenica yakınlarında ortaya çıktı.7 Temmuz’da tüm Hollandalı askerleri çatışmasız rehin alındı. Nato uçaklarının bugün İtalya üslerinden kalktığı ve yarı yoldan döndükleri bugün artık biliniyor. Genel Sekreter Butros Gali, BM Temsilcisi Yasushi Akashi ve BM Komutanı General Bernard Janvier’in bu jesti ile Hollandalı askerler serbest bırakılıyor ama kaşılığında Sırp askerlerinin Srebrenica’ya girilişine göz yumuluyordu. Hedefe ulaşılıncaya kadar her şey görmezden gelinecekti.(!) BM İnsan Hakları Raportörü T.Mazowiecki söylediği şu sözlerin ardından istifa ediyordu: “Sivil halka yönelik saldırılar, cinayetler ve tecavüzler, ancak barbarca olarak tanımlanacak kadar muazzam çapta olan çok ciddi bir insan haklar ihlalidir. “Zepa şehrini de güvenli bölge olarak,her ne kadar Ukraynalı Askerlerler koruyorsa da(!) burası da 14 Temmuz’da Sırplara teslim ediliyordu. Srebrenica’da 11 Temmuz’da kaçabilenler dışında hemen hemen tüm erkekler katledilmişti. Bu sayı 8000 inin çok üstünde olmasına rağmen Uluslararası Kızılhaç Komitesi katliamı doğruluyor, 7079 kişinin öldürüldüğünü söylüyordu. Toplu mezarlar ABD’de uydu fotoğraflarından tespit edilecek şekilde belirgindi. Buna rağmen geçtiğimiz aylara kadar tüm dünya TV’de gösterilen infaz sahnelerini seyredene kadar ilginçtir olaya Sırp halkı bir diaspora iddası ile yaklaşıyordu 27 Haziran 2005’te ABD Temsilciler Meclisi Srebrenica Katliamının Anılma kararını kabul etti. Bu yıl 11. düzenlenen 50 binin üzerinde kişinin ve ülkemizden de büyük bir katılımın gerçekleştiği Srebrenica katliamı kimliği tespit edilmiş 505 Boşnağın defin töreniyle anıldı. Seneye 12.anma törenlerinin çok daha büyük bir katılıma sahne olacağını ama hala Sırpların millet olarak bazı duygularını gizlemediklerini Srebrebrenica’dan dönüş yolunda otobüslere yapılan el, kol özellikle de gırtlak kesme işaretleriyle şahit olduğumuzu belirtmek isterim. Bosna Hersek’le ilgili bu ve bundan sonraki tüm gelişmeleri  www.bosnadayanisma.org internet adresinden takip edebilirsiniz.

97


magrib

düşünce

Ömer Behmen

Anı

SARAYBOSNA MERKEZ CEZAEVİNDEKİ DEHŞET

Çev.: Hatice Sunucu Gece sorgulamasından sonra beni hücreye attılar. Hücrede yalnızdım ve heryerim ağrıyordu. Ayaklarımın üzerinde zor duruyordum. Süreklı transta gibiydim. O gece gelip bana bir daha dokunmadılar. Hatta oturarak biraz uyumayı başardım. Sabah hücrenin kapısı açıldı, iki gardiyan ellerinde zincir ve asma kilitlerle içeri girdi. Bağırarak dışarı çıkmamı emrettiler. Ellerimi zincirlerle önümde bağladılar ve merdivenlerden aşağıya indirdiler. İndeksimi ( fakultelerde notların bulunduğu kitapçık), kimlik kartımı ve tutuklandığımda üzerimde olan diğer eşyalarımı geri verdiler. Çelovina’dan çıkıyor, tren garına doğru gidiyorduk. Beni Çelovina’ya getirirlerken birileri görmüş, anneme haber vermiş. O yüzden annem Çelovina’da olduğumu ben gelir gelmez öğrenmişti. Onun hapishanenin önüne geleceğini biliyordum. Yapabileceği hiç birşey olmasa bile en azından benim hakkımda birşey öğrenmeye çalışırdı. O yüzden onun buralarda bir yerde olduğunu biliyordum, daha doğrusu hissediyordum. Gözlerim onu arıyordu. Görmeyi başaramadım. Böylece Çelovina’dan Saraybosna’ya gönderildim. Saraybosna Merkez Hapishanesinde ilk olarak müdürün odasına götürüldüm. Üzerimdeki eşyalarımı borç alıp veriyormuşum gibi liste yaparak aldılar. Müdür kapıdan girmemle bana ve dinime küfür edip, beni tehdit etmeye başladı. Onun ahlaksız saldırılarının ardından, ikinci katın ortalarında 160-220 cm genişliğinde bir hücreye götürüldüm. İçeride 11 kişi vardı, benimle birlikte 12 kişi olmuştuk. Burada da devlet aleyhine yapılan düşmanca çalışmalar ve düşmanlar ortaya çıkartılmaya devam ediyordu. Bir kabus gibiydi. Kural gibi sorgulamalar gece yapılıyordu. Geceleri gürlemeler, çığlıklar çekilir gibi değil. Krizler, ağlamalar, sövmeler, tehditler, kapılara vurmalar… dediğim gibi günlerce kabusta gibiydik. O yüzden hiç birşey bilemiyorsunuz ne, nasıl, hangi gün ve ay daha doğrusu hangi zaman dilimi… Burada sadece tüyler ürperten sesler duyabilirsiniz: Yan hücreden duyulan seslerden, o adamın benim çektiğimden çok daha fazla acısı olduğu anlaşılıyordu. Bir yerde okumuştum; “Esirseniz, zindanda görmek daha az rol oynamaktadır kulaklara göre.” O yüzden buradaki en önemli duyu duymaktır. Hücrede gözler karanlıkta görebildiği kadar görüyor. Ancak kulaklar sürekli sesleri duyuyor. Kulak kabartıyorsunuz, dinliyorsunuz… O yüzden hücrede her tıkırtı ve ses; kapı, kapı kolu gıcırtıları,

98


düşünce

magrib

yan hücreden gelen çığlıklar, gardiyanların bağırışları, zincir sesleri, bunların hepsi sanki hergün ve her gece duyumlarımızla beynimize kazınıyordu. Ama geceler dayanılmazdı. Yemekler berbattı; bulanık bir çorba ve bir parça ekmek... Yapılan eziyetlerden biri olan bu yemekler de UDB ( İstihbarat Teşkilatı )nın eziyet tariflerindendi. Açlığı tanımlamak imkansız gibi ama uzun yıllar esir hayatında kalmışsanız bazı karakteristik özelliklerini belirliyorsunuz. Mesela aylarca aç kalınca benim gibi 90 kilodan 40 kiloya ya da daha aşağıya da düşebilirsiniz. O zaman fark edersiniz ki açlık; çorbayı içerken neden yapıldığını bile fark edememek tadını bile ayıramamaktır. Açlık; et, ekmek, meyve, sebze ve normal yiyecekleri düşünmemek gibi birşey, onun yerine tadı olmayan bir çorba ve küflenmiş bır parça ekmek bulabilmektir. Açlık rüyada bile doyamamaktır. Açlık; gözlerinizin çukurlarına gömülmesi, teninizin renginin koyulaşması ve tamamen incelmesı, eklemlerinizin vücudunuza göre büyümesi ve kalınlaşmasıdır. Açlık; eklemlerinizin içinin sıvıyla dolması, dilinizle dişlerinize dokunmanız ya da parmaklarınızla dişlerinizi sıraya koymanızdır. O şekilde açlık çekmek beraberinde hastalıkları; isali, dizanteriyi getirir ve açlığınız daha da artar. Merkez hapishanesinde herşeyin yanı sıra “çolak” adını verdiğimiz zalim, kompleksli, sadist bir gardiyan bulunuyordu. Olmayan elinin yerinde tahtadan bir el vardı. Adı Smajo Mandzuka ( Smayo Mancuka ) idi. İşkence edenlerin başıydı. Hatta beni tahtadan olan eliyle döverken ayrı bir haz alırdı. Sanki bir kuralmış gibi gece çok geç saatlerde ve sabahları çok erken saatlerde sorgulamaya götürürlerdı. Diğerleri o saatte ya uykuda olurlardı ya da uyumaya gönderilirdi. İki kez beni hücremden bodrumdaki “buzluk” adını verdiğimiz hücreye götürdüler. Sadece rahat olmamam için… Benden sonra başka bir tutuklu daha getirdiler kim olduğunu söylemedi, benden büyük birisiydi. Onu getirdiklerinde yarı karanlıkta gördüğüm kadarıyla adam yapılan işkencelerden kendinde değildi. Vücudu tamamen mordu, sadece susuyor ara sıra acılarından inliyordu. Islak taşduvarlar... Sular duvarlardan iniyordu. Karanlık, ağır bir hava, ayaklarımın altında dizlerime kadar soğuk su… İlk girdiğimde bu bodrumdaki hücrede sanırım beş ya da altı gün kaldım. Daha doğrusu ben öyle tahmin ediyorum. Dediğim gibi beş ya da altı gündü. Aslında orada zamandan haberiniz bile olmuyordu. Günün hangi gün, vaktin gece mi gündüz mü olduğunu bilmiyorsunuz. Bildiğiniz tek şey zamanın durduğu ya da siz öyle hissediyorsunuz. Birşey yedim mi açıkçası bilmiyorum, sanki herşey sisler içinde yarı baygın bir durumdayım. Hücrede olduğum sürece bir kaşık yemek bile gelmedi, ki ihtiyaç için bile dışarı çıkartılmadım. Teyemmümle abdest alıyor ve düşünerek namaz kılıyordum.

99


magrib

düşünce

Allah’a dua ettim. “Merhametli Alah’ım, Sen benim nerede olduğumu, imkanlarımı, taşıyabileceğim yükü, Sen’in belirlemenle burada olduğumu, Sana inandığım için beni yıldırmak istediklerini biliyorsun. Duamı kabul et! Beni imanımın üzerine sabit kıl, acılarımı hafıflet!” Gece gardiyanlar geldiler, sadece baktılar ve gittiler, sanırım hala sağ olup olmadığıma baktılar. Bulunduğum hücrede küçük bir pencere vardı demirle kapatılmış, arasından ışık sızıyordu bu sayede daha fazla görebiliyordum. Pencerede cam yoktu sadece demir vardı, onu biliyorum çünkü sürekli rüzgar giriyor ve cereyan bulunuyordu. O kadar soğuktu ki sanki canlı olarak mezara gömülmüş gibiydim. Hatırladığım kadarıyla beni oradan çıkardılar dövdüler, ellerimden ve kollarımdan astılar, işkence ettiler ve beni tekrar aynı hücreye getirip attılar, geldiğimde diğer mahkum yoktu. O hücrede vakit geçirirken insanın aklından hertürlü şey geçiyor. Normal standartlarda yaşayan insanların aklının ucuna bile gelmeyecek şeyler. Yukarıdaki normal hücreme beni tekrar getirdiler burada ne kadar kaldığımı bilmiyorum ve tekrar aşagıda bodrumdaki hücrelerden birine kapattılar. Bu sefer biraz daha farklı bir hücre daha küçük ve daha kötü… Hücrede yalnızdım. Aynı işkenceler, tutum ve davranışlar altında beş ya da altı gün daha geçirmiştim bu hücrede.

100


Pablo Picasso ‘Güvercinli Çocuk ’ 1901


magrib

düşünce

Serdar Kacır

Anlatı

İÇİMİZE DOĞRU BİR YOLCULUK: SARAYBOSNA Bazı şehirleri hayal edemezsiniz, görmeniz gerekir. Hayal etmekte zorlandığım bir şehre doğru yola çıkıyoruz. Sarajevo’yu görmek için yapacağımız bir yolculuk bu. İçimize doğru yaptığımız bir yolculuk. Bosna savaşının yaşandığı günler, televizyona ve diğer yazılı medyaya kapalı olduğum günlerdi. Bu yüzden savaşın yaşandığı yıllara dair bir Bosna geçmişim yok. O dönemden hatırımda kalan herhangi bir resim bilmiyorum. Yaşım ilerledikçe haberdar oldum Bosna’da yaşanan acılardan ve Boşnakların mücadelesinden. İşte biz yaklaşık 10-12 sene evvel büyük ıstırapların yaşandığı ülkeye doğru yola çıktık birkaç arkadaş. Müslüman dünyanın son dönemde yetiştirdiği büyük aydının, “Bilge Kral” Aliya’nın ülkesine doğru. İnsan gittiği her yere kendini (ruhunu) de götürür. Biz zihnimizi ve bedenimizi bütün keskinliğiyle yanımıza alarak düştük yola. Yol... İnsanın hayatının belki de küçültülmüş, mikro bir örneği. Bir yerden başlayıp başka bir yere varmayı ümit ederek gerçekleştirdiğiniz bir eylem. Bu eylemin gerçekleştiği zaman dilimi içerisinde neler yaşayacaksınız? İnsanın önceden gerçekleştireceği yolculuğa, bu küçük hayat dilimine dair bir fikrinin olması pek de mümkün değil. Hayat dilediğiniz akışı bulmuyor her zaman. Sizin ötenizde sizi çevreleyen bir irade var ve siz bu iradeye ram olmak zorundasınız. Biz de boynumuzu eğdik ve bizi kuşatan irade ve idrake tabii olduk. Yaklaşık 12 saatten beri yoldayız. Neden önce hazırlıkları ve yola çıkışımızı anlatmadan, hemen 12. saate vardım. Evet saat sabahın, bir Cuma sabahının 08.00’si. Hiç uyumadım. Ve hala uykum yok... Olabildiğince heyacanlıyım. Uzun zamandan beri beklediğim bir yolculuğu gerçekleştiriyorum. Ve hedefimize varmamıza az kaldı. Yaklaşık 2 saat sonra Saraybosna’ya ulaşıcaz. Evet saat 08.00 , herkes için akan zaman bir anda durdu. Sanki bizim için sekteye uğradı. Ne olduğunu anlayamadan karşıdan gelen arabayla burun buruna çarpıştık. Durduk. Arabadakiler dışarı çıktı. Ölen ya da ağır yaralanan yok, çok şükür. Sıyrıklar ve birkaç kırık hariç pek bir hasar gözükmüyor. Karşı yönden gelen arabadan çıkan kişilerde de ciddi hasar yok. Arabalar dağılmış durumda. Kazanın kaosu var etrafta sadece. Yaşarken ölüme yakın olunan zamanlardan bir bölüm içerisindeyiz. Birkaç saniyede insanın kurduğu düzenin alt üst oluşunu seyrediyoruz. Her ne kadar acı bir tecrübe de olsa insanın aciz olduğunu öğrenmesi, insanın kudretinin üzerinde de bir kudret olduğunu bu kadar yakinen hissetmesi oldukça önemli. Kendimizi teslim ettiğimiz makinalar birgün bize ihanet

102


düşünce

magrib

edebilir ve bizi hayat dediğimiz yolda yalnız bırakabilirler, fakat bizi asıl muhafaza edecek olan güce yönelmek, hem daha emin bir korumayı ve insanın yeryüzündeki ödevini daha iyi algılamasını sağlayacaktır. İnsanın hayatının elinden alınıyormuş hissine kapılması ölüm kadar şiddetli bir ağrı olsa gerek. Korku dolu bakışlar gözlerde bir yandan, fakat diğer bir taraftan da yaşama sevinci ve şükür dolu cümleler ağızlarda. Kendi kendimize moral verme telkinleri... Acil tedavi edilmesi gereken 2 arkadaşı ve diğer arabadaki iki yaralıyı ambulans götürdü. Çevresine hakim, manzarası güzel bir tepeden etrafı seyrediyoruz yanımızdan geçen arabaların içindekilerinin bize doğru şaşkın bakışlarının arasında. Saraybosnadaki arkadaşları aradık, bizi almaya geliyorlar. Bu arada saat ilerliyor. Polisler trafiğin düzenini sağlamaya çalışıyorlar. Bilirkişi ölçümlerini yapıyor. Karşıdan gelen arabanın şoförü Saffet abi arada bir bize birşeyler anlatmaya çalışıyor ama anlaşamıyoruz. Uzun boylu, takım elbiseli birkaç adam yanımıza geldi. İçlerinden bir tanesi “Merhaba siz Türk müsünüz?” dedi. Biz de evet dedik. Eşimin başındaki başörtüsünden anlamış Türk olduğumuzu. İzmir İlahiyat mezunu abi bize tercümanlık yaptı. Arabamızın sol ön tekeri patlamış ve kendi şeridimizde 3 metre kadar sürüklendikten sonra diğer şerite geçmişiz ve karşıdan gelen arabayla çarpışıp onu da 3 metre kadar sürükledikten sonra revüşlere yaslanarak durmuşuz. Kaza sonrası tüm konuşmalarımızdan çıkardığımız sonuç: Olabilecek en iyi kaza bu, diğer ihtimalleri düşünmek bile ürkütücü geliyor insana. Çekici geldi, arabayı kaldırmamız gerekiyor. Ben ve eşim çekiciyle birlikte Saraybosna’ya doğru tekrar yola çıktık yaklaşık 4 saatlik bir aradan sonra. Diğer arkadaşlar kaza mahalline yakın bir yerleşme yerine götürüldüler, şoförün ifadesinin alınması ve diğer işlemler için. Bir kamyonetin içerisinde, bol sallantılı bir yolculukla Donji-Vakuf, Travnik gibi şehirlerden geçerek Saraybosna’ya varacağımızı nereden bilebilirdim. Çekiciyi kullanan Boşnak şoför Muhammed abiyle anlaşmaya çalışıyoruz. O türkçeyi anlamıyor, ben de boşnakçayı anlamıyorum ama bu birbirimize tebessüm etmemize ve birbirimizle gönülden konuşmamıza engel değil. Şimdi adını hatırlamadığım bir şehirden geçerken ‘turska’ diyerek bana bir kaleyi gösterdi Muhammed abi. Gösterdiği eski bir Osmanlı kalesiydi. Ailesinden 5 kişinin savaşta şehit olduğunu öğrendik Muhammed abiden. Bir benzinlikte durduk. Muhammed abi elinde sakız ve çikolatalarla geldi ve bizlere aldıklarını ikram etti, biz de teşekkür ettik ve tekrar yola koyulduk. Bir ara “Bilge Kral”ın hakkında ne düşündüğünü merak ederek ”Aliya” dedim Muhammed abiye. “Dobra” (boşnakça iyi anlamına gelen bir kelime) dedi ve sağ elinin yumruğunu sıkarak başparmarğını kaldırıp elini salladı. Yol boyunca anlayabileceğini düşündüğüm bir kaç kelimeyle muhabbet etmeye çalıştık Muhammed abiyle. Hatta bir ara arabayı çekmek için bizden istediği paranın çok olduğunu anlatmaya gayret ettim. Bazen beni anlamadığını düşünsem de uzun bir konuşma yaptım, biraz da kendi-

103


magrib

düşünce

mi rahatlatmak için, kazanın stresini olabildiğince çabuk atabilmeliydik üzerimizden çünkü. Saat 14.00 civarında Saraybosna’ya vardık. Bir taraftan merakla geçtiğimiz yerlere bakıyorum diğer bir taraftan ise içinde bulunduğumuz durumu düşünüyorum. “Kazazede olarak bu şehre girmek herkese nasib olmaz” diyorum eşime, tabii bu cümleyi yer yer kendimizi güldürme çabamızın bir parçası olarak söylediğimi ikimiz de biliyoruz. Arabayı servise bıraktık. Ben, anladığını düşünsem de meğer Muhammed abi beni anlamıyormuş, bizden istediği parayı aldı. Ben de helal olsun dedim. Ve bizi karşılayan arkadaşla beraber bir ögrenci evine doğru yola koyulduk. Birkaç saat sonra ekibin diğer kazazedeleri de geldi. Ve bizler Saraybosna’da çeşitli üniversitelerde okuyan öğrenci arkadaşların evlerine dağıldık. Kaza yaptığımız gün ve ertesi bir kaç gün Saraybosna’daki birkaç hastaneyi gezdik ve Boşnakların nasıl insanlar olduklarını tecrübe ettik. Gittiğimiz hiçbir hastane bizden para almıyordu. Nedenini sorduğumuzda “Siz Türksünüz ve bizim kardeşimizsiniz, başınıza kötü bir olay gelmiş, biz sizden nasıl para alırız. Atalarınızın bizim üzerimizde çok hakkı var.” dediler. Şaşırdık kaldık. Önce inanamadık, birbirimize baktık, gördük ki gerçekmiş. Kardeşin bir diğer kardeşinden esirgediği sevgi ve merhameti burada görmek gözlerimizi yaşarttı ve bizi memnun etti. Büyük acılar yaşayan Boşnak toplumun kalbine Allah merhametini yerleştirmişti. Kendisine insanlık dışı her türlü muamele yapılan bu toplumun insana verdiği değere şahitlik ediyorduk. Savaş merhametlerini alıp götürmemişti, aksine pekiştirmişti. Sevindik ve gelecekten ümitvar olabilmek için artık ciddi sebeplerimiz var dedik. Onlar geçmiş olsun dediler, biz teşekkür ettik. Yaralarımız yavaş yavaş sarıldıktan sonra, şehre doğru akmaya başladık. Başçarşı en uğrak yerimiz oldu gezi boyunca. Sürekli gezerek kendimizi yormamız pek mümkün değildi zaten, çünkü hepimiz adam akıllı dayak yemiş gibiydik arabadan çıktığımızda. Bu yüzden durgun ama derin bir süreç yaşadık Bosna’da. Gördüğümüz hiçbirşeyi yadırgamıyorduk. Hiçbirşey ve hiçbiryer bize yabancı gelmiyordu. Konuştuğumuz, görüştüğümüz ve tanıştığımız kendimizdik sanki. Anladık ki vatan mesabesinde bir yerdeyiz. Göğe doğru uzanan minareleri ve estetik camileri ile tam bir İslam şehri Sarajevo... Sarajevo’nun merkez camisi olan Hacı Hüsrev Begova camiinde caminin banisine yapılan hayır duaları belki birçok Boşnak anlayamıyordur türkçe olduğu için. Fakat Türk olduğumuzu fark ettiklerinde bize gösterdikleri ilgiden gönüllerimizin aynı dili konuştuğunu anlayabiliyorduk. Sarajevo börekçilerinde yediğimiz, bir hayli lezzetli olan kıymalı, peynirli ve patatesli böreklerin yanında ayran yerine yoğurt içtik. Bir çesit köfte türü olan Cevapcıcı ise meşhur yemeği Sarajevo’nun. Ayrıca kahvenin yanında ikram edilen lokumlar, çay ve kahve yudumlanan çardakları ve klasik bir Osmanlı çarşısını andıran Baççarşı’sı ile Sarajevo oldukça şirin bir şehir.

104


düşünce

magrib

Tüm bu güzelliklerinin yanında Sarajevo’nun sokaklarında ve evlerinde hala yıllar önce yaşanan dramı seyretmek mümkün. Aramızdan daha evvel Sarajevo’da bulunan arkadaş, şehrin evvelki senelere nazaran daha bir toparlanmış olduğunu söyledi. Fakat hala savaşın acı izleri hem şehrin hem de insanların çehresinden okunmaya devam ediyor. Maddi izler silinse bile savaşın insanların manevi dünyalarında açtığı yaralar pek kolay sarılacağa benzemiyor. Savaş süresince tecavüze uğrayan kadınların – 4 ila 75 arası tecavüz edilmiş kadınların bir çoğu yaşamış olduğu bu travmayı tedavi merkezleriyle hala paylaşabilmiş değil - psikoloji merkezlerinde tedavi edildiklerini öğreniyoruz ve içimiz acıyor. Hiçbir hakkı gözetmeyen zalimlerin kanımızı donduran fiillerini dinledikçe kendimizden utanıyoruz. Savaş gazilerinin birçoğunun yatalak hasta olduğunu bu yüzden ailerinin geçinmekte zorluk çektiğini hatta çocuklarının aylık 50 Euro gibi cüzi bir rakamı karşılayamadıkları için okula gidemediklerini söylüyorlar. İşleyen tek fabrikanın “Drina” adlı sigara fabrikası olduğunu öğreniyoruz. Bir çok insan işsiz sokaklarda geziniyor. Bir çok genç imkanı olmadığı için eğitim alamıyor. Boşnakların aksine sırplar ve hırvatlar iyi imkanlara sahip. Özellikle savaş sürecinde ele geçirdikleri Boşnak mallarıyla bir hayli zenginlemişler. Onların çocukları iyi eğitim alıyor ve geniş iş imkanlarına da kavuşmuşlar. Bu çirkin savaşı işleyen sırpların ve hırvatların cezalandırıldıklarını söylemek mümkün değil, dahası batılı dostları tarafından ödüllendirildiklerini biliyoruz. Boşnak kardeşlerimizi en fazla üzen şey ise; insanlıktan hiçbir nasibi olmayan bu insanlarla birlikte yaşamak zorunda olmaları. Konuştuğumuz birçok Boşnak bu durumdan şikayet etti fakat başka bir alternatifleri de olmadıklarını söylediler. Savaşın bitmediğini sadece biçim değiştirdiğini, özellikle ekonomik anlamda ciddi bir mücadelenin verildiğini öğrendik. “Allah adalet sahibidir.” Diyerek kardeşlerimize güven telkin etmeye gayret ettik. Fakat İslam dünyasının bir çok problemi olan İslam ülkelerine kayıtsız kalması gibi Bosna’ya da kayıtsız kaldığını gördük. Avrupanın orta yerindeki bu küçük İslam ülkesinin sıkıntıları çevresinden bağımsız değil. Batı medeniyetinin diğer medeniyet topluluklarıyla uyum problemi yaşadığını tarihten ve günümüzden biliyoruz. Dünya hakimiyetini eline geçirdiğinden beri kendi dışındaki medeniyetlere yaşam hakkı tanımayan batı bu süreci gerçekleştirmek için çok farklı metotlar kullanıyor. Bosna-Hersek bundan 10 yıl kadar önce batı zihniyetinin neler yapabileceğinin en önemli işaretlerinden biridir. Diğer müslüman ülkelere bölgesel uzaklığını fırsat bilerek önce kültürel ve dinsel bir asimilasyonu deneyen batı istediği sonucu alamayınca soykırımı denemeyi seçti ve bir çok müslüman Boşnagın kanına girdi. Görüldü ki bu yöntem de Boşnakları alt etmek için yeterli değil. İslam dünyasının son dönemde yetiştirdiği büyük fikir adamlarından Aliya’nın öncülüğünde Boşnak halkı kurtuluşun destanını yazdı. Fikir adamı olmanın devlet adamı olmaya, devlet adamı olmanın ise gönül adamı olmaya engel olmadığını fark ettik. Her türlü maddi refaha sahip olmarına rağmen onursuz davranıp halk-

105


magrib

düşünce

larını köleleştiren ve batının önüne yem olarak koyanların aksine, onurlu davranan müslüman liderlerin her türlü maddi zorluklara rağmen halklarını savaştan kurtarıp düzlüğe çıkarabileceği görüldü. Aliya’nın şahsında muhammedi neşvenin son örneklerinden birisini gördük. Etrafı tepelerle çevrili, yeşilin hakim olduğu Sarajevo’yu İslamlaştıran atalarımıza ne kadar müteşekkir olsak; azdır, bunu gözlerimizle müşahede ettik. Ve yurdunu, dinini, namusunu korumak için şehit olan binlerce insana ne kadar minnet etsek yine de; azdır, gönlümüzle şahitlik ettik. Doğal güzelliklerinin ve ölçülü mekanlarının yanında manevi atmosferi de yüksek olan bir yer Sarajevo. Biz şehre doğru akarken şehir de içimize doğru akıyordu ve tarihin kendisine armağan ettiği bilgiyi kalbimize fısıldıyordu. “Asıl fetih, gönüllerin fethidir” diyen Hz.Ömer efendimizin sözündeki hakikatin neşv-ü nema bulmuş halini görüyorduk. Beş vakit okunan ezanı, her buluşmada dillendirilen “Selamun Aleykum” lafzı ve her ayrılışta birbirimizi Rabbin koruması altına bırakan “Allah’a Emanet” cümlesi ile Bosna canlı bir İslamı yaşıyor. Daha dün, tüm dünyanın gözü önünde yaşanan toplu katliamlara inat, Bosna İslam’dan vazgeç(e)meyeceğinin altını çiziyor. Öldürülen Boşnakların sırf müslüman oldukları için katledildiklerini ve öldürenlerin “Biz Boşnak değil Türk öldürdük” dediklerini söylediler. Bu son cümleyi tekrar tekrar okumamız gerekiyor. Çünkü biz bu cümleyi duyunca donduk, kaldık. Milyonlarca Türk bundan haberdar olmasa da zalimler düşmanını nasıl konumlandırması gerektiğini pekala hala iyi biliyor. Boşnaklı bir kardeşimiz anlattı: sırplar, Boşnakları sadece bir durumda (spor müsabakaları vs.) tutarlarmış; Boşnaklar Türklere karşı olduğu zaman. İslam dünyasına fiziki olarak uzak olmaktan yakınıyor Boşnak kardeşlerimiz ve “Ne yana dönsek bize ihanet edenlerle çevreli olduğumuzu biliyoruz” diyorlar. Biz de onları vermiş oldukları insanlık mücadelesinden dolayı tebrik ettik ve “Endişe etmeyin, Allah yardımcınızdır.” dedik. Yeşilin arasında, edebin taşa yansımış halini, bembeyaz şehit mezarlarını şehri çevreleyen tepelerin bir çoğunda görmek mümkün. Her yaştan insan namusunu ve dinini korumak için canlarını Allaha teslim etmişler. Şehit ailelerinde hüznün yerine Allah’a duyulan tevekkülden kaynaklanan bir asillik hakim. Bazı şehit mezarlarının içinde sarıklı, kavuklu eski mezar taşlarına rastladık. Bu mezar taşları atalarımıza ait. Belki bir çoğu şehadete ermiş olan yiğitler. Şimdi Bosna’nın koynunda şehitler kol kola girmiş yatıyorlar ve manevi varlıklarıyla ayaktalar, Bosna’yı muhafaza ediyorlar. Saru Saltuk 1400’lu yıllarda Mostar şehrine yakın bir yerde, “Blagai Tekkesi”ni kurmuş. Bosna Osmanlı ordularından önce “Alperen” denilen maneviyat orduları tarafından kuşatılmış ve İslamlaşmaya müsait bir hale getirilmiş. Ki zaten Osmanlı ordusu bölgeyi çok kolay feth etmiş. Blagai Tekkesi’ni görüp de güzelliğine hayran olmayan kimse yoktur sanırım. Koskoca bir dağın dibinde kayalar tarafından adeta

106


düşünce

magrib

gizlenmiş bir yerde, yeşilin sarmalında ve dupduru, köpük köpük soğuk bir suyun kenarında bembeyaz bir tekke hayal edin. Hatta hayal etmeyin, gidin ve görün. İslam Medeniyetinin ulaşmış olduğu yüce ruh seviyesini ve zarafetini müşahede etmek için Blagai Tekkesi’ni temaşa etmek lazım. İnsanın huzuru ve sukuneti yakalayıp manevi bir dinginliği yaşayacağı ender yerlerden birisi Blagai Tekkesi... Hayatın geçici güzelliklerini hatırlaran nadir mekanlardan biri de tekkeler olsa gerek. Tekke kültürü Bosna ve çevresine bir çok manevi güzelliği taşımış. Sarajevo’da irili, ufaklı bir hayli tekke olduğunu öğreniyoruz. Küçük mütevazi yapılarıyla, insanın yaratıcı karşısındaki aczini simgeliyorlar sanki, diğer bir yandan ise insanın gönlünün ait olması gereken tek varlığın Allah olduğunu hatırlatıyorlar. Her biri manevi bir direk gibiler Bosna için. Sürekli bir kıyam halindeler. Tekke insanının müşfik yapısı Bosna insanının da üzerine sinmiş durumda. Bir çok kaygıdan uzakta geçici bir yaşam sürdüklerinin farkındalar. Bu tavırları yaşadıkları mekana da yansıyan bir ruh hali ki inşa ettikleri şehirler modern şehirlerden cok rahat ayırt edilebiliyor. İnsanı sıkboğaz eden ve git gide öldürelen mekanların yerine hem ruh hem de beden olarak insanın diri kalmasını sağlayacak mekanlar çoğunlukta Bosna’da. “Moriçhan” böyle mekanlardan birisi... Bosna’daki dostlarımızla bir çok görüşmemizi bu mekanda gerçekleştirdik. Derin ve muhabbet dolu sohbetlerimiz oldu. Moriçhan’ın başka bir önemi ise “Miladi Müslümani”nin (Genç Müslümanlar) de burada yer alıyor olması. Bosna bağımsızlık savaşını yürüten ekibin kurmuş olduğu bu dernek Bosna için hayati bir anlam taşıyor. Devlet başkanı olmadan önce Aliya’nın liderliğini yaptığı derneğin başında Aliya’nın yakın dostlarından biri olan Ömer Behmen bulunuyor. Bosna ve özellikle savaş hakkındaki bir çok bilgi bugün Ömer Behmen sayesinde günyüzüne çıkıyor. Blagai Tekkesi’ne yakın olan Mostar şehri ise, Sarajevo’dan biraz uzakta yer alıyor. Taşın işlenmiş halinin en güzel örneklerinden biri Mostar. Neradva nehrinin her iki tarafında uzayan şehir doğal güzelliklerden nasibini fazlasıyla almış. Ki atalarımız da bu güzellikleri ihmal etmeyip geliştirmişler ve Mostar’a bir çok maddi güzelliği ilave etmişler. Camileriyle, küçük yapılı evleri ve sokaklarıyla kademeli bir şehir Mostar. Benzersiz mimari yapılarıyla konuşuyor bizimle... İnsanın doğayla uyumu tercih ettiği zaman ortaya çıkacak güzelliği resmediyor. Mekanın insana dost olduğu ender mekanlardan Mostar Köprüsü... İki sene önce restore edilip tekrar kullanılmaya başlanan Mostar Köprüsü, Mostar şehrinin en görkemli mimari yapılarından biri ve en önemlisidir. Mostar Köprüsü Mostar için degerli bir nişanedir. Bu şehrin bir İslam şehri olduğuna dair bir nişane... Hilal motifiyle inşa edilen köprü Mostar’ın İslam ile hemhal olduğunun en büyük işaretlerinden biridir. Ki köprü Mostar’ın İslam ile yaptığı bir akitin nişanesi, yüzüğü gibidir. Onun için batı bu nişaneyi yok etmek istedi. Yok edilmeye çalışılan basit taşlardan örülmüş bir köprü değildi, aksine o

107


magrib

düşünce

köprüyü ortaya koyan iradedeydi. Mostar’ın İslam ile yaptığı akidi bozmak istediler, fakat müslümanlar buna müsade etmedi. Köprünün fiziki varlığını yok ettiler belki ama onun zihinlerdeki anlamını ve gönüllerdeki yerini yok edemediler ki asla yok edemezler. Batının Mostar Köprüsü’nü ortadan kaldırırken nasıl bir travma içinde olduğunu hissedebiliyoruz. İnsanın bir değer olarak ortaya koyduğu, ince bir zekanın ürünü olan ve dahası mimari estetiğiyle bir sanat harikası teşkil eden eseri yok eden bir zihniyet, insana ve onun eserine yabancı, düşman bir zihniyettir. İşte batı bu köprüyü yıkmakla kendisiyle aramızda bulunan iletişimi yıkmak istemiş ve bizi kabul etmek istemediğini beyan etmiştir. İslam Medeniyetinin bir temsilcisi olan müslüman ise yaratıcının insana gösterdiği meşfuk yaklaşımı yaratılan tüm varlıklara göstermek durumundadır. Dolayısıyla köprü tekrar inşa edilmiş ve yıkan bir medeniyet değil yapan bir medeniyet olduğumuz tekrar ortaya konmuştur. “Yolda kalanın yardımcısı Allah’tır”. Hem Boşnak hem de Türk kardeşlerimiz ellerinden gelenin fazlasını yaptılar bizlere. Evlerine misafir olduğumuz öğrenci arkadaşlarımız bir taraftan ekmeklerini paylaşırken diğer yandan gönüllerini orta yere koyuyorlardı. Hem karnımız hem kalbimiz doyuyordu. Bosna’da devlet üniversitelerinde ve yeni kurulmuş olan Sarajevo Üniversitesinde bir çok Türk öğrenci okuyor. Onlarla tanışma ve konuşma fırsatımız oldu. Başörtüsü uygulaması yüzünden Türkiye’de okuyamayan bayan öğrenciler ve İmam Hatip Lisesi mezunu erkek ögrenciler çoğunluktaydı. Gözlerinde hiçbir karamsarlığın olmadığı bu genç kardeşlerimiz keskin bir bilinçle bileniyorlar ve ümmetin problemleri üzerinde kafa yoruyorlar. İyi bir eğitim almak, bu suretle ümmete ve kendi milletlerine olumlu katkı yapmak derdindeler.

Dün, tarih, bugün ve insan... Bahsetmeye çalıştıgım hayat

108


Pablo Picasso ‘Köpek ve Çocuk ’


magrib

düşünce

Ali ışık

Deneme

BİTMEYEN GAFLETİMİZ Her şey biz yaşarken oldu. Bu çağda insanlığın başına gelenler başka hangi zaman diliminde gelmiştir acaba? Düştüğümüz bu onur kırıcı durumun argümanlarını eşelersek ilk etapta günümüzde islam karşıtı güçlerin haddinden fazla güçlü oldukları iddiasıyla karşı karşıya geleceğiz. Müslümanların çoğu bu düşünce etrafında kümelenmiş durumda. Bu düşünce aslında ABD’nin ya da batının diğer güçlerinin büyüklüğünü bilmekle kalmıyor takdir ederek sürüp gidiyor. Batının büyüklüğüne olan bu neidüğü belirsiz kabullenişimiz/takdirimiz/saygımız bizim son yüz yılda medeniyetimizi unutmamıza, kendimizden uzaklaşmamıza sebep oldu. İslam medeniyetinin tüm insanlık için bir çıkış yolu olduğunu ve şu dünyanın rezil halinden kurtulmasının alternatifsiz çaresinin islamın doğru anlaşılıp, bununla da kalmadan sıhhatli bir şekilde hayatın tam ortasında vücut bulmasının zorunluluğunu, bugün müslümanlar dahi zihinlerinden uzaklaştırmış durumdalar. Son dönem müslümalarının islama olan ihtiyaçları dünyevi süsler ve rahat yaşama hevesleriyle anlaşılmaz bir hale getirilmiştir. İslamın müntesiplerinin intisap ettikleri yaşam tarzını, düşünme ve tavır alma biçimlerini doğru okumada ve ciddiye alış biçimlerinde mühim hastalıklar vardır. Dünya bugün İslam’ı yan cebinde taşıyan gerektiğinde çıkartıp kullanan ama işine yaramadığını düşündüğü zamanlarda O’ndan itina ile saklanan insanlarla doludur. Her fırsatta İslam adına konuşmakta, hareket etmekte ve bu medeniyetin miraslarını ciğerine kadar kullanmakta beis görmeyen ahmaklar güruhunun, bu medeniyetin gerçek takipçilerinin bakışlarını bulandırmada ve hayatlarına yön vermede titizlikle ustalaştıkları görülmektedir. İslam dünyasının son dönemde gerçek manada bir atılım yapamamasının sebeplerini tesbitte bu güruh ciddi bir yer işgal etmektedir. Dünyanın dört bir tarafına serpilmiş müminler bu ahmaklardan çektiklerini islamın gerçek düşmanlarından çekmemişlerdir. Sömürgeler bu güruhun elleriyle ehlileştirilir, zihinsel dönüşümlerin tohumları bunların aracılığıyla serpilir, umutsuzluk bunlarla kalplere yerleştirilir, haksızlığa karşı direniş bunlarla çökertilip güya normal dışı ve marjinal bir halde gösterilir. İslam dünyasının muhtelif yerlerinde, nerde bir diriliş hareketi başlatılsa en büyük baş belası bu güruhtur. Bu ahmaklar son devir müslümanlarının ciddi bir imtihanıdır. Bu güruha canla başla hizmet eden ana faktör ise hiç şüphesiz müslümanların batılılaşma hastalığıdır. Halifeliğin rafa kaldırılmasından bu yana müslümanlar, halkı müslüman devletler sürekli batılılaşma yarışının içinde buldular kendilerini. Bu hastalığın çıkış nedenlerinin üzerinde uzun uzadıya duranlar, tek cümleye indirgersek bu sebebi islam alemindeki ilim ve irfan gerilemesiyle özetlemektedirler. Bu se-

110


düşünce

magrib

beple başlayan batılılaşma hastalığı yine aynı sebeplerle yaygınlaşıp kök salarak ümmeti ölüm döşeğine kadar düşürmüştür. Yaşadığımız zamandaysa batıyla diyoloğa geçme zahmetinde bulunanlar ve bunu hayat tarzı haline getirenler planlanmış sürelerde yedikleri yumruklarla afallamakta ama ne hikmetse yumruğu yedikçe gayretleri artmaktadır. İslami diyalog bağlamında sürekli eksik bulan güçlerle girilen temaslar kan ter içinde devam ederken batının cazgırları islama hakaret etmekten her dönem olduğu gibi bu dönemdede geri durmamaktadır. Batının başta medya şirketleri ve bütün kurumlarıyla dünyaya salgıladığı islamın terörden ibaret olma yanılgısı bugünün insanının azımsanamayacak bir oranını öyle ya da böyle kabul etme durumuyla karşı karşıya bırakmıştır. Hararetle inşaa edilmeye çalışılan diyalog sürecine batılının katkısı bir kaç tebessümle sınırlı kalmaktadır hernedense. İslamın sürekli hümanist ve barışçıl tarafının ele alındığı bu diyalog teşebbüslerinde islamın sürekli bir tarafları gizlenmeye devam ediliyor. Gösterilen tarafının kabulüyle bile olsa bu teşebbüsler müslümanlara nasıl bir katkı sağlayacaktır acaba. İslamdan alçak olanları yüksek görmeyi kendilerine yedirebilmiş bu barış güvercinleri, mensup oldukları dinin asaletini hiç mi düşünememektedirler. Büyük güçler düşmansız yaşayamaz kaidesince Rusya’dan dolayısıyla kominizimden sonra İslamı kendine düşman telakki eden batı, seçtiği bu yolda tavizsiz ilerlerken, bizim onlara hayran hayran bakışlarımızı da anlayamamaktadırlar. Bununla beraber batı, Osmanlı devrinde müslümanlara karşı sürekli ezilmiş olmanın kompleksini yaşıyor ve bunun intikamını müslümanlardan uzun yıllardır fena halde alıyor. Aslında batının diyalog ya da birlikte hareket etme terennümleri düşman olarak bellediği İslamı göz altında tutma düşüncesiyle de anlaşılabilir. Yeni bir İslam ya da modern zamanda (batının hakim olduğu ve hakim olmaya da devam etmesi gerektiği zamanda) herkesle birlikte ezik, edilgen ve sürekli uyuyan bir İslam anlayışını oluşturma girişimleri başka ne ile izah edilebilir. Batının canla başla oluşturmaya çalıştığı bu islam modeli müslümanlar arasında ilk etapta kabul bulmasa bile çokta karşı durulacak bir husus olarak algılanmıyor. Batının ısrarla telkin ettiği bu anlayış, müslümanları da kendi değerlerinden uzaklaşmış bir şekilde yakalamasıyla, önce kendini aydın telakki eden bir grup güya kalbur üstü zevatların beyninin tam ortasına yer edindi. Peygamberimize alenen hakareti dahi özgürlük kavramının sınırları içine alma ahlaksızlığını gösteren batı lordlarının bizler adına yaşanabilir bir İslam oluşturmaya gayretlerini modern bir ağızla halkına açıklamaya çalışan aydınlar ettikleri ihanetin bedelini nasıl vereceklerdir. Özgürlük denilen bu aşüfte şemsiyenin altına sığınanlar bir gün bu kavramın içinde heder olup gideceklerdir. Batı tarafından üretilip insanlığın kullanımına sunulan bütün kavramlar yaşadığımız dönemde medeniyetimize sıkılan kurşunlardır. Bu kavramlar son yüzyıldır dönüp dönüp bizi bulmakta tüm mukaddesatımızı altüst etmektedir. Irak’ın yeni baş-

111


magrib

düşünce

bakanı Amerikan ulusal meclisindeki teşekkür konuşmasında ‘demokrasi’ kavramını ülkelerine getiren Amerikan yetkililerine canı gönülden teşekkür ederken bu oyunun can alıcı bir sahnesini oynadığının farkındamıydı acaba. Nasıl bir ‘demokrasi’ kavramıyla yüzyüzeydi ki bu yüzsüzlüğü yedirebilmişti kendine. Damarlarında nasıl bir kan dolaşıyor ki bu kavramı tam olarak kavrayabilmişti. Bu nasıl bir aşağılık kompleksi ki tüm dünyanın gözleri önünde rezil olma cesaretinde bulunabilmişti. Arap birliğinin Lübnan savaşını durdurması talebiyle Birleşmiş milletlere, ‘insan hakları’ kavramını ellerine sıkıştırarak gönderdiği heyet hangi akla hizmet etmektedir. Hizbullahın İsrail mevzilerini vurmaya başladığı anda sanki günlerdir çalışmayan beyinleri çalışmaya başlamış ve ateşkes diye bir şey akıllarına gelmişti. BM’in kırk gün unuttuğu ‘insan hakları’ kavramını aniden hatırlayıvermesi nasıl izah edilebilir. Hangi kavramı nerede ne zaman kullanacağınımı karıştırdılar acaba. Binlerce sivilin ölmesine açık açık göz yuman batı ‘insan hakları’ diye bir kavramdan nasıl bahsedebilir. Ve son yüzyılda İslam ülkelerindeki batının tosuncukları hala modern bir yaşam adına bizlere pazarlanan bu kavramları arsızca nasıl müdafa edebilirler. Siyasi anlamdaki güleç yüzlü manevraların bir izahı olabilir ama kültürel anlamdaki özentinin (kendini yenik addederek) yakınlaşmanın hiçbir mantıklı açıklaması olamaz. Hiç bir şekilde batının İslam medeniyetine üstünlüğü ya da yardım edebilirliği mümkün değildir. Batının müslümanların yararına ürettiği ve uyguladığı en ufak bir kavramı yoktur. Batı son yüzyıldır sürekli tekrar edegeldiği kavramlarla ilgili ciddi bir sınav verdi ve kaybetti. Ne ‘insan hakları’ diyebilecek yüzleri ne üstün medeniyet nutuklarının değeri kaldı. Tüm kelli felli kavramlarını boynuna ip takıp sallandırdılar. İnanılacak hiç bir değeri, savunulacak hiç bir düşüncesi kalmadı. Silah zoruyla kurdukları bu düzenin insalık adına ne rahat edilecek bir tarafı ne sürekliliğini sağlayabilecek bir içeriği vardır. Ekonomik üstünlükleriyle sürdüre geldikleri modern toplum iddiaları ahlaki yoksunlukları yüzünden gülünç duruma düşmüştür. Ahlaksızlığın dibini buldular. Yeryüzünde bugüne değin, bu kadar iki yüzlü insanlar yaşamadı. ... Son yüzyılda gözünü açan insanlar aslında hiç bir şey ifade etmeyen bu kavramların batı tarafından süslenerek zihinlere yerleştirilmesiyle karşı karşıya bırakıldılar. Yeryüzünde birliğini kaybetmiş ve paramparça kalmış ümmetin garip halkaları isteyerek ya da istemeyerek bir yola koyuldular. Batılalaşma serüvenimizin bitmek bilmeyen virajları her geçen gün bize kendimizi ve bize ait tüm değerleri unutturdu. Başkalaşabilme yarışında kıyasıya yarıştı müslümanlar birbiriyle. Batıyı sevme meselesinde de. Sonunda ucube birer milletler sürüsü olarak katliamların tam ortasında bulduk kendimizi. Çocuklarımız hesapsızca öldürülüyor, kadınlarımıza tecavüz edili-

112


düşünce

magrib

yor, bütün değerlerimiz alt üst ediliyordu. Ve ellerimizde ‘Büyük Şeytan Amerika’ pankartlarıyla yapayalnız kalakaldık sokakların tam ortasında.

Ne yana dönsek kan. Ne yana dönsek çığlıklar. Ne yana dönsek dönekler. Acılarımız elimizde burnumuzu çeke çeke ağlıyoruz.

Batıya güvenmek gibi bir ahmaklığın faturasını fena halde ödüyoruz bugün. İçimizdeki beyinsizler yüzünden helak olmanın eşiğinde duruyoruz. Tarihin hiç bir devresinde müslümanlar batının değerlerine bu kadar hayran olmadılar. Hiç bir devirde Allah’tan çok istatistiklere bu kadar inanılmadı. Hiç bir devirde bu kadar müslüman olduğunu söylemekten utanmadı müslümanlar. Hiç bir devirde bu kadar dünya mallarının kölesi olmadılar. Kanımızda kafirin ürünü hiç bir zaman bu kadar dolaşmadı. Zihnimiz de hiç bu kadar başkalarının düşünceleri kabuk bağlamadı. Kurumlarımız hiç bu kadar zalimin kılıcını sallamadı. Değerlerimiz hiç bu kadar alaya alınmadı. Batıyı ahlaken zirvede görenler kıyasıya yanıldılar bu devirde. Batının sürekli “öteki” olarak gördüğü toplumlar bu yanılgılarını görmemekte ısrar ettikleri oranda enkazın içinde buldular kendilerini. Batıya olan güven oranında ahmaklaştık, batıya olan sevgimiz oranında şerefimiz beş paralık oldu. Ve sonunda olan oldu en hayran olduğumuz bilmem nerelerinden birleşen devletler bütün dünyaya rezil ettiler bizi. Ne Filistin ne Irak ne de Lübnan katliamlarıyla alakalı batıdan çıt çıkmadı. İnsan hakları bildirileri, kanunları ve bu meyanda savundukları bütün düşüncelerini yerin dibine batırdılar. Acılarımıza açık açık göz yumdukları gibi, alttan alttan da kıskıs güldüler. Bugün dökülen her müslümanın kanından felaket derecede keyif alıyorlar. Ben ülkelerimizde batının hopörlörlüğünü yapan şahısların sesini duyamıyorum bugünlerde. Onların o bildik, o kalbur üstü tavırlarını göremiyorum. Şu sıralar inlerine çekilmiş (savaş sonrası) zaman normalleştiğinde insanlar nezdinde batıyı nasıl aklayacaklarının hesaplarıyla meşguller zannımca. O korkak yaratıklar pis hesaplarını yaparken İslam alemi kan ağlıyor. Biz bu tip asalaklar yüzünden helak oluyoruz. Düşmanın güçlülüğüyle kendilerini avutup duranların İslam alemine zerre kadar katkıları olmayacaktır. Bugün yeryüzünde müslüman kanının akmasının baş aktörü hiç kuşkusuz batılılaşma hastalığını vücudunda barındıran müslümanlardır. Müslüman ülkelerin

113


magrib

düşünce

aydınları İslam ümmetini kanser eden bu batılılaşma hastalığından kurtulmaya niyet ettiği gün kendilerini ringin içine almış olacaklar. Dünya arenasında sürekli bir yarış halinde bulunan devletleri seyretmek/desteklemek yerine kendi halklarının ve inançlarının dertleriyle ilgilenmek adına çıkılacak bu mübarek yolda bizi yoktan Varedenin desteği sürekli yanlarında olacaktır. İslam ülkelerinde acilen batılılaşma hastalığını tedavi edecek merkezler kurulmalı. Ciddi doktorların kontrolünde bu hastalığa bulaşmış çoluk çocuk kim varsa, herkes kontrol edilmeli. Esaretten kurtulmanın ihmal edilemez şartı bu hastalığın kökünün kurutulmasıdır. Beyinlerimize yavaş yavaş giren bu hastalığın tedaviside aynı oranda yavaş olacaktır. İslam’ın hayatımıza geri dönmesi bizi bu hastalıktan kurtulmaya mecbur bırakacaktır. Sonuç olarak batılın göklere çıkartıldığı bir dönemi yaşamakla karşı karşıyayız. Tüm insanlık bir sınavın içerisinde. Her fert kendi sınavını ölümüyle sonlandıracağı gibi bir nesilde toptan yaşadığı dönem adına bir hesap verecektir. Hakkın her zaman galip geleceğine dair kesin inancımız var. Belki yaşadığımız zamanda belki gelecek dönemlerde. Belki bizim elimizle belki de Allahın nasib edeceği başka bir toplulukla. İnsanlık buna inansa da inanmasa da. Zor bir zamanı, zor koşullar altında yaşama ve bu yaşanılan zamanın alnımızın akıyla hesabını verme mecburiyetimiz vardır. Hiç kuşkusuz bu yüzyılda müslümanların başına gelenler bir gün gündeme geldiğinde ‘Sizin eliniz armut mu topluyordu?’ sorusuna kesinlikle cevap vermek mecburiyetinde kalacağız. Bu soruya yaşadığı dönemde cevap verme cesaretinde bulunanlar Allah’ın yardımıyla müslümanları içinde bulundukları durumdan kurtarmayı ve dünyanın efendisi yapmayı becerebileceklerdir. Bu durum gerçekleştiğinde tüm insanlık da batının hastalıklı, piskopat insanlar sürüsünden kurtulmuş olacaktır.

İnsan hakları, medeniyet, batının bir masalıydı bitti artık. Perdeler indi. Film koptu. Tüm biletler yandı.

114


düşünce

magrib Mevlüt Bulut

ORTADOĞU ARAŞTIRMALARI Uluslararası Sistemde Tek Kutup ve Çemberin Daraldığı Alan Ortadoğu’ya Genel Bakış

Eski günlerde, iyi yönetenler silahlanmaz, iyi silahlananlar savaş hatları oluşturmaz, iyi savaş hattı oluşturanlar savaşmaz, iyi savaşanlar yenilmez, iyi yenilenler yıkıma uğramazlardı.

Uluslararası sistem teorileri ışığında bugün dünyada yaşanan siyasi olayları yorumlamaya çalışmak, kendimize ait olmayan malzemeyle yine kendimize birşeyler yontmak anlamına gelir. Ve bundan maalesef kendimize ait şeyler elde edemeyiz. Bundan dolayı olayları görünen kısmıyla sadece aktarmakla yetinebiliriz. Herşeyden evvel modern uluslararası sistemin en belirgin özelliği Batı-merkezli bir sistem olmasıdır. Bu alanda kullanılan kavramların, kurumların ve bu kurumlardaki uygulamaların kaynağı Batıdır. Bunun bir sonucu olarak Batı-merkezli sistem/ uluslararası politika, çevre ülkelerden merkeze doğru sürekli bir düzenlemeyi kabul etmelerini ister. Bu kurum ve kavramların Batı-dışı çevreye transferinde doğal olarak önemli sorunlar ortaya çıkmıştır ve çıkmaya devam etmektedir. Uluslararası sistemin bir diğer önemli özelliği de; temel aktörün “ulus devlet” oluşudur. Çok uluslu imparatorlukların dağılmasıyla beraber son halini alan “ulus devlet” modeli 17. yüzyıl Avrupasına kadar uzanır. Uzun süre devam eden mezhep çatışmaları neticesinde oluşan Avrupa düzeni – Westfalya anlaşması bunun bir tezahürüdür- yavaş yavaş oluşacak olan beynelmilel yapının çekirdegi niteliğindedir. Bu durumda uluslararası politikada kazananlar ve kaybedenler devletlerdir. Hali hazırdaki devlet modeli de Ulus Devlettir. Dolayısıyla maddi ve manevi unsurların dağılımından meydana gelen düzenin akışını ulus devletler sağlayacaktır. Tam bu noktada “egemen güç” kavramı devreye giriyor. Egemen güç; bütün bir sistemi denetleyebilen ve tanımlanmış sistem dahilinde hareket vasfı ve yetkisi en üst düzeyde olan devlettir. Burada biraz egemen güç kavramının boyutlarını belirleyecek olursak; egemen güçler genelde statükocudurlar, ben-merkezli bir dünya algılamak istedikleri için değişimin karşıtıdırlar lakin kendi konumlarını sürdürecek sistem içi değişiklikleri öngörebilirler. Bugün uluslararası platformda egemen güç olarak algılanan ABD bu vasfını muhakkak durup dururken edinmedi. Bu bir süreç neticesinde oldu. Şimdi o süreci kısaca özetlemek gerekirse; ABD’nin etkin bir ak-

115

Makale


magrib

düşünce

tör olarak uluslararası arenada ortaya çıkışı birinci dünya savaşı sırasındadır. Fakat bugünkü rasyonal çehresinden farklı biçimde idealist bir devlet olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısaca Wilson ilkeleri olarak bilinen hadise; birinci dünya savaşından sonraki dünya düzeni oluşumunu kendince ideal ve adil bir duruma getirme isteğinin tezahürüdür. Fakat itilaf devletlerinin savaşı kaybederken ABD’den destek alma adına Wilson’a verdikleri sözlerden savaşı kazandıktan sonra vazgeçmeleri/dönmeleri, Batının teoride en belirgin özelliği olarak kendileri tarafindan devamlı vurgulanan idealist, insan hakları ve hukuk merkezli olma söyleminin gerçek hayattaki karşılığını göstermekteydi. Kısaca bu söylem teoride varolan lakin pratikte görece halini almış politik bir duruştu. Batının bu duruşu, uluslararası düzeyde defalarca gözlenmiştir; Bosna bunalımı, İsrail sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birligine katılım süreci ve en son Lübnan savaşı vb. hadiseler batının idealist söylemleriyle çelişen pratik uygulamalarıdır. ABD’nin günümüzde görünen şekliyle Dünya politikasındaki yeri, Truman Doktrini olarak adlandırılan; ABD başkanı Truman’ın 12 Mart 1947’de Amerikan kongresinde üzerinde durduğu, Dünyanın gerektirdiği gibi bir egemen devlet olma arzusuyla reel bir durum haline gelmiştir. Bu yükselen ABD furyasında muhakkak tek-tipleşmeyi/tipleştirmeyi amaçlayan küreselleşme ve küreselleşmenin çekirdeğini oluşturan enformatik devrim de önemli bir paya sahiptir. Küresel devrim Faucault’un ortaya attıgı “güç-bilgi” tartışmasının somutlaştırılmasıdır. Bir başka deyişle, Faucault’un “güç bilgidir” söylemini görünür kılmıştır. Egemen güç olarak algılanan ABD; data/veri elde etmiş, bunu kullanılabilir bilgi haline getirmiş ve sonra kendi lehine çeşitli platformlarda güç haline dönüştürmeyi başarmıştır. Bütün bu veriler ışığında Ortadoğu coğrafyasından 1940’lı yıllarda İngiltere’nin bölgeden çekilmesiyle birlikte ABD bölgeyle yakından ilgilenmiştir. Ve ABD o tarihten beri bölgede İsrail merkezli bir politika izlemektedir. ABD’nin İsrail’e yaklaşımı; İsrail’in güvenliğini korumak, bölgede İsrail’in pozisyonunu zorlayacak yeni oluşumları engellemek, yine İsrail için bölgede oluşabilecek alternatif diplomatik alanları zenginleştirmek şeklinde özetlenebilir. Bu bağlamda ABD, Türkiye-İsrail yakınlaşmasını desteklemektedir. Bu tarihi süreç neticesinde bugün Ortadoğu coğrafyasına baktığımızda; ABD bölgedeki ülkeleri davranışları itibariyle sınıflandırmaya tabi tutmaktadır. Mesela İran, Libya, Suriye ve müdahaleden önce Irak resmi söylem olarak “haydut ülke” (rogue state) niteliğindeydiler. Bunun yanında Türkiye ve Ürdün gibi ülkeler ABD’ye daha yakın ülkeler konumundaydılar. Bu nitelemeler neticesinde Irak’a ABD’nin müdahalesinde İsrail, olayın dışında izlenimi verilmesine rağmen, asli itibariyle olayın merkezindedir. Özellikle Irak’ın yakın veya uzun vadeli bölünme planlarında ortaya çıkacak

116


düşünce

magrib

Arap olmayan bölge devletleri, İsrail için yeni “Partner Devlet” niteliğinde olacaklardır. Bu ihtimalin gerçekleşmesiyle yine Bölgedeki Arap dokusu bir nevi seyrelecektir. Bu bağlamda ABD ve İsrail bölgedeki Arap dışı etnik yapı olarak görülen Kürtlerle çok yakından ilgilenmektedirler. Bunun etkin nedeni; Kuzey Irak’ta yaşayan ve büyük bir kısmı İsrail’e göç etmiş olan Kürt Yahudilerinin varlığıdır. İsrail, Kuzey Irak’ta kurulması muhtemel devlet içinde bu bahsi geçen Kürt Yahudilerinin etkin rol oynamasını amaçlarken, Türkiye Irak’ın bütünlüğünü şiddetle savunmakta ve bunun için çaba sarfetmektedir. Türkiye bu nedenle Ortadoğuda izlemekte oldugu dış politika çizgisini İsrail’den ayırmak durumundadır. Jeopolitik konumu çeşitli alternatiflere müsait olan Türkiye bu alternatifleri, üzerinde çalışılan bir politika haline getirdiği takdirde “bölgesel güç” niteliğini daha uygun bir zemine taşıyacaktır.

117


magrib

düşünce

Veysel Kurt

Makale

KÜRESELLEŞME - YENİ DÜNYA DÜZENİ, ULUSLARARASI DÜZEN Dünyada medeniyetlerarası etkileşimin ve kültür unsurları aktarımının yaşandığı dönem sadece şahit olduğumuz küreselleşme yoluyla gerçekleşiyor değildir. M.Ö. 4. yy’da Makedonya’dan yola çıkarak Yunan, Anadolu, Mısır, Mezopotamya ve İran gibi her biri ayrı bir medeniyet havzası, kültür aktarımının yaşandığı bölgeleri siyasi birlik altında toplayan ve Hint medeniyet havzasına komşu olan Aristo’nun öğrencisi Büyük İskender’di.* Bu geniş çaplı yüzleşmenin getirdiği zihniyet bunalımı ve kültürel yabancılaşmanın aşılması yeni ve ortak olabilecek değerlerle mümkün olabilirdi. Bu bunalımın Stoacılık sayesinde aşıldığına işaret eden A.Davutoğlu “Makedonya’dan Hindistan’a kadar uzanan bütün imparatorluk alanını kuşatacak evrensel bir zihniyet ve kimlik arayışı, şehir devletlerinin yerel ve organik zihniyet ve kimlik yapılanmasından daha evrensel tanımlamalara geçişi gerekli kılıyordu. Stoacılık bu arayışa çözüm üretirken “doğanın ruhu”, “evrenin özü”, ve “doğal hukuk” gibi tanımlamalarla daha kuşatıcı bir zihniyetin önünü açmaya çalışıyordu.” demektedir. Gerçektende yerel söylemlerden ötede bir değer taşıyan bu felsefi söylemlerin sağladığı kuşatıcılık siyasi birliğin korunmasına alt yapı oluşturdu. İkinci olarak Hint ve İran toprakları dışındaki bu coğrafyaya hakim olan siyasi yaşamına bir Latin kenti olarak başlayan Roma oldu. İlk önce Makedonya ve Yunanistan’ı daha sonra da Mısır’ı fetheden Roma imparatorlarının bu felsefi ve siyasi ilişkilendirmede başarısız kalmaları Romanın çözülüşüne sebep oldu. İseviliğin, Roma imparatorluğunun barındırdığı kitlelerce benimsenmesi, imparatorluk tarafından 313 yılında resmi din olarak ilan edilmesine yol açtı. Böylece Stoacılığın İskender zamanında gördüğü kuşatıcılık ve birleştirici rolü Roma’da Hristiyanlık görmüş oluyordu. Ancak İseviliğin kilise babaları tarafından tahrif edilmesi bireylerin bilincinde yeni sorunlar doğurdu. Çünkü İsevilik insanlara hitap eden evrensel ve kuşatıcı bir din değil imparatorluğun politik sorunlarına cevap oluşturan kiliseden ibaretti. Hicaz bölgesinde doğan İslam medeniyeti özellikle Hz. Ömer zamanında gerçekleştirilen fetihlerle genişlerken yukarıda saydığımız medeniyet havzaları ve sahip oldukları birikimlerle yüzleşen bu sefer müslümanlar oldu. Böylece harmanlanmış olan bu alana yeni bir unsur daha katılmıştı: Abbasiler’i sarsan ve yıkılmasına yol açan Moğollar ise tasfiye ettikleri siyasi gücün yerine yeni bir düzen kuramadılar. Kısa bir süre sonra bu düzensizliğin yarattığı boşluk alanından doğan Osmanlılar, bu medeniyet havzalarını kapsayıcı yeni bir

118


düşünce

magrib

zihniyet inşasıyla bu alanları siyasi hakimiyeti altına aldı. Direk olarak İslam düşünce geleneğinden beslenen Osmanlı’nın son başkenti olan İstanbul’un bir “Yunan şehri” olması bu kapsayıcılığın bir tezahürüdür. Ayrıca kadim medeniyetlerin izlerininin en çok görüldüğü şehirler son elli yıldır kozmopolit bir görünüm arz eden New York, Paris, Londra değil, tarih boyunca harmanlanmış kültürlerin eseri olan İskenderiye, İstanbul, Kahire, Bağdat, Kurtuba gibi şehirlerdir. Geçmiş zamana ait kültür aktarımlarını günümüz küreselleşme olgusundan ayıran en önemli unsur felsefi bir arka plana sahip oluşları veya düşünce canlılığı içinde gerçekleşmiş olmalarıdır. Nitekim Moğollar’ın bu medeniyet havzalarında siyasi hakimiyetten ileriye gidemeyişi kapsayıcı bir düşünceyi üretememiş olmalarından kaynaklanmıştır.

Küreselleşme Ne Değildir?

Uluslararası ilişkiler terminolojisinde soğuk savaş olarak nitelendirilen dönem sonrası iyiden iyiye popülerlik kazanan kavramlardan biri de küreselleşme oldu. Lakin “Küreselleşme nedir?” sorusu sayısız cevap bulmasına rağmen, sarahate kavuşamadı. Kanaatimizce bu sorudan önce cevap bulması gereken soru şuydu: “Küreselleşme nedir sorusu hangi alana ait bir sorudur?” Felsefi mi, sosyolojik mi, siyasi mi, ekonomi-politik mi yoksa başka bir şey mi? Küreselleşme bu alanların hiçbirisine mündemiç olmamasına rağmen bütün bu sosyal bilimlerle uğraşanlardan cevap bulan bir terim oldu. Herhangi bir kavramın veya düşüncenin bütün sosyal bilimleri ilgilendirmesi yadırganacak bir olay değildir. Ancak sosyal bilimlerden alınan cevapların birbirinden kopuk olması ve birbirleriyle irtibatlı ilişkiler ağını oluşturamaması söz konusu düşünce veya kavramın belli bir disiplin içinde açıklanmasına engel olmaktadır. Sermaye ve baş döndürücü teknolojik gelişmeler ekseninde yapılan tanımlar ise çok yüzeysel pragmatik kalmaktadır. Küreselleşmenin, evrenselleşme terimi ile olan ilintisini irdelersek hem bu kavramlar arasındaki anlamlı farkı hem de küreselleşmenin modernite ile olan ilişkisine işaret etmiş olacağız.. Evrensel niteliği ve iddiası taşıyan bir unsurun muhatabı bütün insanlıktır. Yani evrensel olan, insanın varlık sorunsalına verecek cevabı olan bir şeydir. Modernitenin ortaya koyduğu değerler bakımından köklü bir değişim içine giren Batı medeniyeti bu değerlerin evrensel nitelikte olacağını iddia ederken “akılbilim-ilerleme” formülünün insana ontolojik güvenliğini kazandıracağı iddiasındaydı. Bu formülün açılımına işaret eden A. Davutoğlu “Akıl ontolojik özgürlüğün epistemolojik kaynağı olarak kabul edilmişti; bilim hem bu epistemolojik kaynağın ürünü hem de yeni özgürlük alanının aracı idi; ilerleme ise tayin edilmiş geleceğe işaret ediyordu.” Dolayısıyla epistemolojik bir tanımlamaya tabi tutulan ontolojik gerçeklik-

119


magrib

düşünce

ler belli zamanlarda değişen siyasi ve ekonomik unsurlara bağlı birer bağımlı değişken olmaktan kurtulamadı. Bu da süreklilik arz eden bir hakikat kaymasının başlıca sebebiydi. Bu her şeyden önce İslam medeniyetinin temel parametrelerinden olan “varlık-bilgi-değer” hiyerarşisine zıt bir durum arz ediyordu. Öte yandan Batı için bir güvenlik ve özgürlük alanı sağlayan “akıl-bilim-ilerleme” formülünün siyasi-ekonomik bir tezahürü olan sömürgecilik, Batı dışı toplumların söz konusu özgürlüğünü yok eden uygulamaları barındırıyordu. Bu çift yönlü açmaz modernitenin –özellikle sömürgecilik sonrası psikolojik bir rahatlamaya kavuşan- Batı dışı toplumlar tarafından sorgulanmasına yol açtı. Yani modernitenin insana ontolojik güvenliğini kazandıramadığını, aksine; teknolojik gelişmelerle beraber insanoğlunun henüz doğmamış nesillerini tahrip edebilecek silahların bulunmasıyla insanın güvenliğini tehlikeye attığı düşünülmeye başlandı. Kısacası modernitenin ortaya koyduğu değerler evrensel olma iddiasının ötesine geçemedi. 16. 17. 18. ve 19. yy’lar boyunca canlılık gösteren modernizm, 20.yy’ın sonuna doğru bir düşünce krizi ile karşı karşıya kaldı. Dolayısıyla diyebiliriz ki; küreselleşmenin düşünsel olarak moderniteyle olan ilişkisi, modernitenin krizi ile olan ilişkisidir. Ya da A.Yasar Sarıbay’ın ifadesi ile küreselleşme modernitenin ironisi olarak baş gösterdi. Kısacası hem düşünsel boyutta hem de politik olarak küreselleşme bunalımların iyice belirdiği bir süreç olarak başlıyordu. Batı dünyasının ve özelde Amerika’nın sahip olduğu ekonomik ve askeri gücün bu kriz için bir sis perdesi oluşturması bu gerçeği değiştirmez. Tam bir düşünce canlılığı ve dönüşümle beraber Avrupa eksenli olarak yaşanan modernite sürecinin aksine, güç ekseninin Atlantik’e kaymasıyla Atlantik eksenli olarak beliren küreselleşme felsefi bir arka plandan ve teorik alt zeminden mahrum olarak gelişti. Bu süreç içinde gelişen düşüncelere baktığımızda entelektüel ağırlıklarıyla tanınan düşünürlerin pek de ağırlıklarını koyamadıklarını buna karşın; çoğu zaman gazete haberlerine malzeme oluşturabilecek niteliği aşamayan düşüncelerin karşımıza birer gerçeklik olarak çıktıklarını görebilmekteyiz. İbrahim S. Canbolat’ın üzerinde durduğu “İmaj ve Gerçek Sorunu” dolaylı da olsa kendini göstermiştir.* Yani düşünsel değer taşımayan fikirlerin karşımıza bu iddialarla çıkması kaçınılmaz olarak bir keşmekeşliğin başlangıcını oluşturmaktadır. İşe biraz daha ciddiyetle bakanlar bu kültür keşmekeşliğini ve belirsiz düşünce ortamını siyasi emellere alet etmenin yollarını aradılar. Nitekim Amerikalı elitlerin ortaya arttığı yeni teoriler ise küreselleşmeyle eş zamanlı olarak yükselen Yeni Dünya Düzeni’ne meşruiyet sağlama endişesi taşıyordu. Amerikan Başkanı Bush 11 Eylül 1990’da Amerikan Kongresinde yaptığı konuşmada şunları ifade ediyordu. “Bu zor zamanlardan bizim beşinci hedefimiz –yeni dünya düzeni- doğabilir. Terör tehlikesinden kurtulmuş, adalet arayışında güçlü ve barış serüveninde güven içinde. Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney; dünya uluslarının zenginleşip uyum içinde yaşayabilecekleri

120


düşünce

magrib

bir çağ....Ulusların adalet ve özgürlük için ortak sorumluluk üstlendikleri bir dünya. Güçlünün zayıfın haklarına saygı gösterdiği bir dünya.” Lakin o tarihten bu yana yaşadığımız dünya bu hedeflerin hiçbirine ulaşamadı. Uluslar arasındaki refah farkı uçuruma dönüştü. (İstatistiksel bilgiler için 1997’de yayınlanan UNCTAD raporuna bakılabilir.)Doğu-Batı şeklinde yapılan kategorik ayrım yerini Kuzey-Güney ayrımına bıraktı. Uluslararası sistemde söz sahibi merkezi ülkelerin konumu pekişirken çevre ülkelerin konumu giderek eklektik bir durum arz eden bir yapıya dönüştü. Yaşanan savaşlarda milyonlarca insan öldü. Ülkelerin başkentleri tahrip oldu.( Saraybosna, Kabil, Bağdat v.s.) Genelde Batı’nın özelde ise Amerikanın küreselleşmenin getirdiği imkanlar yoluyla bunalımını dışarıya yaydığı bu sürece, geliştirilen güç eksenli ve stratejik yönü ağır basan tezlerle meşruiyet kazandırılmaya çalışıldı. Yeni konjotürel duruma teorik bir alt yapı dokumaya çalışan “Tarihin Sonu” ve “Medeniyetler Çatışması” tezleri buna iyi birer örnektirler. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve soğuk savaşın bitiminin getirdiği iyimser havayla Liberalizmin zaferini ilan eden Francis Fukuyama, insanoğlunun arayışının bittiğini ve Batı liberal demokrasisinin beşeri yönetimlerin nihai biçimi olduğunu iddia ediyordu. Bunu vurgularken Hegel ve Marks’ın teorilerini esas alıyordu: “İnsan toplumlarının sonsuza kadar gelişip gideceğine ne Hegel, ne de Marks inanıyordu. Daha çok, insanlık en derin özlemlerine uygun düşen bir toplum biçimine ulaştığında gelişmenin sona ereceğini kabul ediyorlardı. Yani her iki düşünür de “tarihin sonunu” varsayıyorlardı. Hegel için bu liberal devlet, Marks içinse komünist toplumdu.” Ona göre tarihin bundan sonra tanıklık edeceği şey bu liberal değerlerin evrenselleşmesiydi. Batı dışı bütün medeniyet birikimlerini yok sayan bu anlayışa göre, bütün insanlığın tarihi Batı’nın değerleri ile nihayete eriyordu. Fakat Fukuyama’nın gözden kaçırdığı(!) önemli bir nokta şuydu:Liberalizmin galip geldiği Marksizmin de batı düşüncesinin bir ürünü olmasını kabul etmekle beraber marksizmi sosyo-politik bir kuramdan ibaret görüyordu. Halbuki marksizm sadece sosyo-politik bir sistem değil, liberalizm ile aynı felsefi temelleri paylaşan bir düşünce idi. Soğuk savaş döneminin iki kutbunu oluşturan galip liberalizm kadar, mağlup olan Marksizm de Batı düşüncesine ait bir sistem olması paradigma içi ciddi bir krizin varlığına işaret ediyordu. Buna rağmen iyimser hava varlığını korumuş ve bu tez körfez savaşının meşru kılınmasının teorik altyapısını oluşturabilmişti. Demokrasi, insan hakları, ulus-devletin egemenlik hakkı gibi değerlerin savunucusu konumunda olan ABD, BM’den Irak’ın Kuveyt’ten çekilmesi yönündeki kararı çıkararak, önderliğini üstlendiği müttefik güçlerle birlikte müdahaleyi kendi adına değil “dünya toplumu” adına yapıyordu. İngiliz başbakanı John Major 21 Aralık 1990’da bir Amerikan televizyonuna verdiği mülakatta Saddam Hüseyin’e karşı (sürç-i lisan ederek) “Batı’nın değerlerine” atıfta bulunuyor, fakat hemen kendini tashih ederek “dünya toplumu”

121


magrib

düşünce

değerlerinden bahsediyordu. Fakat bu iyimser hava uzun sürmedi ve Bosna’da patlak veren kriz bu iyimser havayı iyice dağıttı. Tarihin sonunu getiren değerlerden bu krizi çözmesi beklendi. Ancak körfez savaşı sırasında yüceltilen bütün değerler bu krizde yok sayıldı. Uluslararası hukuk açısından Saddam’ın Kuveyt’i ilhakı ile Sırpların Bosna’yı işgali arasında nitelik olarak bir fark yoktu. Ama buraya müdahale için üç yıl beklendi.(Halbuki Saddam bir ay içinde Kuveyt’ten çıkarılmıştı). Sonuçta yüzbinlerce insanın öldüğü bu savaşta anlaşıldı ki tarihin sonu gelmedi. Bütün insanlığın paylaşabileceği değer ve ilkeler henüz yoktu. Yani Fukuyama yanılmıştı. En çok bu savaşa işaret eden Samuel P. Huntington “Medeniyetler Çatışması” teziyle uluslararası ilişkiler alanına yeni(?) bir çerçeve çiziyordu. Huntington, Fukuyama’nın aksine herhangi bir düzenden bahsetmeksizin yaşanan çatışmalar üzerine kurulmuş, daha gerçekçi ve politik tarafı kendini daha çok belli eden bir söylemle tarihin bitmediğini, bundan sonraki çatışmaların medeniyet eksenli çatışmalar olacağını vurguluyordu. Huntington bu yargının sebeplerine değinirken özetle şunları söylüyordu: Medeniyetler arasındaki farklar sadece hakiki değil esaslıdırlar da...gittikçe küçülen dünyada farklı medeniyet insanları arasındaki etkileşimler, farklılık ve adavetleri abartarak insanların medeniyet şuurlarını artırıyor...Dünya çapındaki sosyal ve ekonomik değişme, insanları mahalli kimliklerinden kopararak milli devletlerin zayıflamasına yol açıyor; bu boşluğu da “fundamentalist” hareketler doldurmaktadır...siyasi ve ekonomik olanlara nispetle daha az değişme istidadı gösteren kültürel hususiyet ve farklılıkların uyuşma ve ayrışmaları da daha kolaydır. Huntington bu tezini ortaya atarken ki kalkış noktası medeniyetlerin tarihi süzgecinden sağladığı referans değil, anlık olarak belirlediği fotoğrafları medeniyet ekseninde okumasıdır. Yani politik çıkar çatışmalarının yaşandığı bölgelerdeki çatışmaları din eksenli olarak görmesi kanaatimizce metodolojik hatasının başlangıcını ifade eder. Tezini savunmak için örnek olarak seçtiği olayların büyük bir kısmı stratejik hesaplar dahilinde gerçekleşen olaylardır.* --Bununla beraber İsrail yönetimiyle Filistinliler arasında Gazze Şeridi ve Eriha üzerinde varılan anlaşmanın “medeniyet paradigması bakımından dramatik bir sapma” olarak yorumlanabileceğini söylemektedir. Yani bu tamamen politik ve çok kısa süreli ateşkese sebep olan bu olayın da kendi tezine aykırılık gösterdiğini ilginç bir şekilde söylemektedir--Üstelik uluslararası düzene hakim olan Batı medeniyeti olmasına rağmen Batı’nın bu çatışma ve bunalım alanlarındaki sorumluluğunu ince bir şekilde gizleyerek bütün sorumluluğu Batı dışı toplumlarda görmektedir. İyi niyetten hareketle Huntington’un söylediklerini metodik bir hata olarak yorumlamamızın aksine, bunun makalenin “misyonu” ile ilgili olduğuna dikkat çe-

122


düşünce

magrib

ken Ahmet Davutoğlu Fukuyama ve Huntington’un söylediklerini birleştirerek şunları söylemektedir: “Oluşturduğu evrensel değerler ve demokratik sistemle insanoğlunun nihai hedefini gerçekleştiren Batı medeniyeti (Fukuyama) ve detaydaki bunalımların çıkmasına sebep olan yerel kültür ve medeniyet çatışmaları (Huntington).” Gerçekten de Huntington, hayali Konfüçyen-İslam işbirliğini bir tehdit olarak sunarken Çin’in bazı Ortadoğu-islam ülkelerine yaptığı silah satışlarını gerekçe göstermektedir. Halbuki bu gün bu tür alışverişler dünyanın herhangi iki devleti arasında olagelen opürtünist faaliyetlerdir. Ayrıca ABD ve diğer batı ülkelerinin dünya silah pazarındaki payları dünyanın geri kalan kısmına hemen hemen eşit durumdadır. ABD’nin Suudi Arabistan, Irak veya Ürdün’e yaptığı silah satışlarını Hristiyan-Müslüman yakınlaşması olarak yorumlamak ne kadar saçma ise Çin’in İran’a yaptığı silah satışını Konfüçyen-İslam yakınlığı şeklinde görmek de o kadar saçmadır. Kaldı ki Çin, Doğu Türkistan probleminden dolayı başta Türkiye olmak üzere bir çok İslam ülkesiyle problem yaşamaktadır. (Şu anda gündemde olmasa da orta vadede veya geniş çaplı bir ilişkiye girme sürecinde bunun dillendirilmesi kaçınılmaz olacaktır.) Huntigton’un bu muhayyel yakınlaşmayı esas alarak bundan sonraki ilişkileri “West/Rest” bağlamına oturtması daha vahim bir olaydır. Batı-Diğerleri şeklinde yapılacak kategorik bir ayrım yeni bir kutuplaşma getirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Toplulukların sahip olduğu farklılıkları medeniyet ekseninde görmesi Huntington’un yaptığı doğru tespitlerden bir tanesidir. Ancak tespiti doğru olmasına rağmen bu farklılıkların çatışmaya zemin oluşturacağını söylemesi Huntington’u politik bir zeminde eleştirmemize neden oldu. Peki farklı medeniyetlere aidiyet hisseden toplumlar arasında hiç mi çatışma yaşanmayacak? Biz yaşanmayacağını iddia etmiyoruz. Lakin Batı dışı medeniyetleri düşman olarak telakki etmek stratejiyi çatışma üzerine kurmak demektir. Dolayısıyla medeniyetlerin uzlaşma ve diyalogunu tamamen gözden kaçırmak, çatışma için muharrik bir yoruma sebep olmaktadır.

KÜRESELLEŞME-YEREL MEDENİYET CANLANMALARI

Küreselleşmenin modernite ile ilişkisini irdelerken, bütün açmazlarına rağmen modernite ile ciddi bir medeniyet dönüşümünün yaşandığını ve bir anlamda evrensel bir gerçeklik peşinde olduğunu ve söylemiştik. Buna karşın küreselleşme, bir felsefi arka plan olmaksızın ve diyebiliriz ki tamamen ekonomi-politik çıkar hesapları üzerinde yorumlanmaktadır. Pragmatik arayışların küreselleşmenin temelini oluşturması, beraberinde bir yüzeyselliği kaçınılmaz olarak getirmektedir. Küreselleşme bağlamında bir felsefi söylemin, bir düşünce disiplininin, veya sanata ilişkin bir yeniliğin değil, yerel para birimlerinin dolar/euro karşısındaki durumu; hükümet-

123


magrib

düşünce

lerin ülke ekonomileri ile IMF/Dünya Bankası arasında oynadığı arabuluculuk rolü veya yerel ekonomik anlayışların bu uluslararası kuruluşlara nasıl intibak ettirildikleri; uluslararası şirketlerin ulaştığı boyutlar ve sermayenin dolaşımı tartışılmaktadır. Bu çerçevede yapılan kültüre ilişkin yorumlar da bu ekonomik anlayışın çevresinde dolaşmaktadır. Mc donalds’ın lahmacun veya suşinin yerini aldığı coca-colanın ayran veya şerbeti ikame ettiği yolunda yapılan yorumlar ekonomik eksenli kültürel yorumlar olarak nitelendirilebilir. Demokrasinin tartışıldığı düzlem dahi bu yüzeyselliği aşamamış durumdadır. Batı hayat tecrübesinin bir ürünü olan demokrasiyi teorik alt yapısını dokuyan değerlerden bağımsız olarak ele almak, hatta böyle değerlere sahip olup olmadığını tartışmaksızın özellikle gelişmekte olan ülke elitlerinin çağdaş demokrasideki uygulamalardan ve bunların gerekliliğinden söz etmesi demokrasiyi Boudrillard’ın deyişiyle “küresel bir buyruk” kılmaktadır. Demokrasinin gittikçe seküler hayat tarzının tipik bir ifadesi olması da aynı yüzeysel tartışmaların bir sonucudur. Tüketim kalıplarının yaygınlaşması ekseninde ifadesini bulan küreselleşme yerel medeniyet değerlerinin tahribine yol açmaktadır. Bu durumda sömürge döneminin psikolojik etkilerinden arınmaya çalışan yerel nitelikli unsurların göstermiş olduğu direnç, küresel unsurlar ile yerel medeniyet değerleri arasında bir gerilim alanının doğmasına yol açmıştır. Bu gerilimin yansımaları hem bireyin bilinç düzeyinde etkilere sahip olması hem de bölgesel ekonomik entegrasyonların ortaya çıkışında görülmektedir. 20-30 sene öncesine kadar Anadolu’nun herhangi bir köşesinden kalkıp Avrupa’nın herhangi bir bölgesine göç eden vatandaşlarımızın bir iki nesil boyunca yaşadığı kültürel çatışma ve bu çatışmanın getirdiği yabancılaşma, bu gün Anadolu, Hindistan, Afrika veya Ortadoğu’nun herhangi bir bölgesinde yaşayan insanlar nezdinde fark edilmektedir. Bireyin bilinç düzeyindeki bu gerilimin sebebi iletişim teknolojilerinde yaşanan potansiyel patlamanın –hatta teknolojinin kendisinin- bir ahlaki kontrol mekanizmasından yoksun oluşudur. Batı dışı kültürlere ait bireyin bilinç seviyesinde gördüğümüz bu yabancılaşmanın benzerini batı insanında da görebilmekteyiz. Ahlaki nitelikten yoksun kapitalist kültürün Amerikan toplumunda oluşturduğu bunalıma dikkat çeken ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Brzezinski NPQ dergisine verdiği mülakatta şunları söylemektedir: “Batı’nın çoğunda hakim olan maneviyattan yoksun sekülarizm, kendi kültürel yok oluşunun filizlerini de içinde barındırmaktadır...Müsamahakar bir cornucopia (mitolojide Amalthea’nın boynuzu: bolluk simgesi olarak kullanılan, içinden meyveler taşan boynuz) kültürü, Amerika’nın bütün dünyanın saygı duyduğu ahlaki

124


düşünce

magrib

bir otoriteye dönüşmesini engelliyor; çünkü bu kültür liberalizmin üstünlüğünün tüm dünyada yaygınlaştırılması için gösterilen çabaları ikiyüzlü ve boş bir hale getiriyor.” Müteakip satırlarda televizyon ve kitle iletişim araçlarından bahsederken “Uygarlık tarihi boyunca bütün toplumlar ve bütün dinler tarafından yıkıcı olarak kabul edilen değerler –tamahkarlık, şiddet, sınırsız ölçüde kendi zevkine düşkünlük, ahlaki sınırların bulunmaması- göz alıcı bir şekilde çocuklarımızın önüne konan yiyecekler olmuşlardır. Eğer bu gerçek bizi korkutmuyorsa, dünya düzeninin lideri olan ülkenin ruhu onarılması mümkün olmayacak ölçüde tahrip olmuş demektir.” Her ne kadar ahlaki çöküntünün ve kontrolsüz tüketim kültürünün oluşturduğu bunalımın Amerikan otoritesinin sarsılmasına yönelik politik bir endişe taşıyorsa da, bu sözler, Batı toplumunun da kendine yabancılaştığını ifade etmesi açısından önem taşımaktadır. Özellikle bilgisayar teknolojisinde sağlanan ilerleme küreselleşmenin önemli bir boyutunu teşkil etmektedir. Gerek bilginin kullanımı aşamasında gerekse bilginin aktarımında önemli bir işlev gören bu teknoloji, bir bilgi çağının yaşanmasına ve bilginin ortak kullanımına zemin teşkil edebilme özelliğine sahip olmasının yanında, ahlaki sorumluluktan yoksun kaldığı takdirde bir “enformatik cehalete”, bireyin ve aynı zamanda toplumun bilinç kaybına sebep olması kaçınılmazdır. Batı, küreselleşmenin sahip olduğu dinamiklerle yerel medeniyet havzaları arasında yaşanan bu gerilim alanlarını aşacak bir iç dinamizme sahip olmamakla beraber, görünen o ki; Batı dışı medeniyetlerden sağlanacak aşı ile de çözmeye yanaşmamaktadır. Batı elitinin, yükselen veya bir canlanma potansiyeline sahip herhangi bir medeniyeti tehdit algısıyla değerlendirmeleri bunu ifade etmektedir. Huntingtonun nükleer güce sahip Çin’i -gittikçe güçlenen ekonomik yapısını da dikkate alarak- yeni düşman ilan etmesi; sömürge döneminin siyasi ve psikolojik etkilerini üzerinden atar atmaz bir canlanma sürecine girebilecek İslam dünyasını da bu düşmanın ortağı olarak görmesi buna bir örnektir. Halbuki hem bireyin bilinç düzeyinde yaşanan bunalımların hem de siyasi olarak tezahür eden bunalımların çözümünde rol oynayabilecek Konfüçyen geleneğin erdemi; Taoizm’in hikmet vurgusu; Kadim Hint felsefesinin derinliği; insanın ontolojik sorununa cevap oluşturabilen, dolayısıyla insanı anlamlı/anlaşılabilir bir çerçeveye oturtan İslam idrakinin değeri profan ve tek boyutlu bir bakış açısı ile anlaşılamaz. Her biri kendi içinde tutarlı bu ve bunun gibi paradigmaların insanlık için bir değer taşıyıp taşımadıkları var olan real-politik zeminden hareketle de anlaşılamaz. Bu paradigmaların değeri ancak sahip oldukları dinamiklerin kapsamlı ve derinliğine bir araştırmaya tabi tutulması sonucunda ortaya çıkarılabilir.Küresel güçlerin tek boyutlu ve dışlayıcı bakış açısını terk etmeleri ise bunun gerçekleşebilmesinin öncelikli şartıdır.

125


Pablo Picasso ‘Buluşma, İki kızkardeş ’ 1902

magrib düşünce


düşünce

magrib Saliha Şanlıer

SİMÜLASYON ÇAĞI ve KAYBOLAN GERÇEKLİK II

Jean Baudrillard Yaşamı ve Düşünce Sistemi

Fransız felsefesinin önde gelen filozoflarından olan ve simulasyon kuramını oluşturan Jean Baudrillard, 1929 yılında Reims’de dünyaya geldi. Sorbonne Üniversitesi’nde Almanca okuyan ve Almanca öğretmenliği ile meslek hayatına başlayan Baudrillard, 1950-1960 lardaki bu dönemde, Cezayir sorunundan fazlasıyla etkilendi. Almanca öğrettiği bu dönemde doktora tezine de (sosyoloji üzerine) devam etti. 1966’da başlığı “Thèse de troisième cycle: Le Système des objets” başlıklı doktora tezini bitirdi ve ayn yıl Nanterre Üniversitesi’nde Henri Lefebvre ile çalışmaya başladı. Yapısal Marksizm ve medya teorileri ile ilgilendi. 2001 yılında ise European Graduate School’da kültür felsefesi profesörü oldu. Bugün hala bu görevine devam etmektedir. Bertolt Brecht’ten şiirler, Peter Weiss’den tiyatro oyunları ve Wilhelm E. Mühiman’ın “Üçüncü Dünya’nın Devrimci Cennetleri”ni çeviren yazar, ders ve konferanslar vermek üzere başta ABD ve Japonya olmak üzere dünyanın pek çok ülkesine gitti. Nanterre Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri veren Baudrillard, “profesörlük” ünvanını ancak 1990 yılında alabildi. Buna, kuramcının „Foucault’ yu Unutmak“ adlı eserinin sebep olduğunu iddia edenler de vardır. Yazar bu eserinde, Foucault’ un söylevini iş işten geçtikten sonra ortaya çıkan bir söylev olarak değerlendirir. Foucault’ yu unutmakta fayda olduğunu söyleyen yazar, bu görüşleri nedeni ile yirmi yıldan uzun bir süre başasistan olarak kaldığını söyler. Günümüz düşünce dünyasının en “çarpıcı” isimlerinden olan Baudrillard, esas olarak simülasyon, yığınların zihniyeti, “öteki” gibi konuları kitaplarında ele aldı. Üretimin, rasyonel bir etkinlik olmadığını ileri sürmüş, tüketicinin, reklam vb. yollarla aldatılmasını, göz boyayıcı bir oyun ve hem üretimi hem de tüketicinin isteğini tehdit eden bir öğe olarak yorumlamıştır. Bugünün siyasi ve ideolojik akımlarını reddetmesi ününün artmasına neden olmuştur. Simülasyon kuramını oluşturmuş, kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazmıştır. Medya ve kitle iletişim araçlarına dair eleştirileri de diger düşünceleri kadar etkindir. Birinci Körfez Savaşı üzerine yaptığı açıklamalarla, Körfez Savaşı’nın oluşumunu ve etkilerini entelektüel bir açıdan farklı bir şekilde yorumlamıştır. Jean Baudrillard’ın günümüzün etkileyici düşünürlerinden biri olmasını sağlayan şeyin, ondaki modern hayat üzerine düşünce üretme yetisi olduğuna kuşku yoktur.

127

İnceleme


magrib

düşünce

Büyük toplumsal hareketler ve çağdaş üretim saplantısı arasındaki ilişkileri çözümleyen Jean Baudrillard, dünyanın “sanallaştırılması”na, her yerde geçerli olan bir gösterge “ticaret”ine, saydamlığın (demokrasinin) gözboyamaya dayalı erdemlerine ve ticari değer adlı kandırmacalara, sonsuza dek sürüp gideceğe benzeyen bir rastlantısallık/belirsizlik ve yazgının değiştirilebilirliğiyle karşı çıkar. İtalya, Meksika, Brezilya ve Japonya gibi ülkelerde yapıtlarının büyük bir kısmı çevrilmiş olan yazarın Türkçe’deki ilk kitabı “Metinler ve Söyleyişler” dir. Kuramcının bir çok eserini Türkçe’ye çeviren Oğuz Adanır, Baudrillard’ı geçmişten gerekli dersleri alarak herşeye yeniden başlamak gerektiğini söyleyen, bize durmadan yepyeni sorular sormamız gerektiğini anlatan bir yazar olduğunu belirtir. Adanır’a göre, ondaki ironi ve umutsuzluk hep yeni bir umut arayışı içindir. Adı geçen simülasyon kavramı Jean Baudrillard tarafından şu şekilde tanımlanır: Bir kökten ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracığıyla üretilmesine hipergerçeklik ya da simülasyon denilmektedir. Baudrillard simülasyon kavramını daha anlaşılır hale getirmek için şu örneği veriyor. Simule etmek “-mış” gibi yapmak değildir değilidir. Hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simule eden kişiyse kendinde bu hastalığa dair semptomlar görülen kişidir. Simülasyon “gerçekle” “sahte” ve “gerçekle” “düşsel” arasındaki farkı yok etmeye çalışır.

Tüketim Toplumu ya da Topyekün Kölelik

Kapitalist çağın ortaya çıkardığı şeylerden biri olan tüketim toplumlarının belirgin özelliklerinden biri olan görsellik, sadece sinema medya ve sanat safında gerçekleşmiş değildir. Artık siyaset ekonomi ve kültürel konularda da görsellik başlıbaşına düşünülmesi, organize edilmesi, eğer eksik olan taraflara sahipse yeniden var edilmesi gereken bir durum haline gelmiştir. Özellikle herhangi bir devrim sürecinden geçmis toplumlar, kendilerine bir başka toplumu örnek alabilirler. Siyasi ve ekonomik süreçler değiştiğinde bunun toplumlara olan yansıması da kaçınılmaz olur. Kendi varlıgını ve bunun idrakini bir şekilde unutmuş toplumlarda bir örnek toplum anlayışının olması şaşırtıcı birşey değildir. Doğu toplumlarının bir kısmında görülen batılılaşma sürecinin ve daha büyük bir coğrafya için amerikanlaşmanın bununla ilintili olduğu söylenebilir. Ancak bunun tesadüfi olmadığı da görünen bir gerçektir. Unutturulan şeylerin yerine geçmesi gereken bir yaşam şekli bir kültür gereklidir ki bu bir çok kanal aracılığı ile yapılmaktadır. İnsanlar en çok gördükleri şeyi taklit etmek eğilimindedirler ve televizyonlardan reklamlara kadar görsel denge de taklit edilmesi istenen şeylerle doludur. Önce tü-

128


düşünce

magrib

ketmek bilincine ulaştırılan toplum ikinci aşamada da neyi tüketeceği bilincine ulaştırılır. Tamamen bireysel bir bakış açısıyla iktidarı da muhalefeti de eleştirip dışlayan Baudrillard, tüketim toplumunun artık asıl/kopya, gerçeklik/görünüş gibi karşıtlıklar kurularak açıklanamayacağını, çünkü yabancılaşılan bir insan özünün ve hakikatinin ve buna bağlı olarak hakikati temel alan toplumsal muhalefet biçimlerinin yokolduğunu iddia eder. Baudrillard’ı sosyalist görüşten ayıran temel fark budur. Ona göre, tüketim toplumu kaybettiği hakikati gündeminden çıkarmıştır. Radikal bir toplumsal muhalefet yaratamaz. Ancak anomi ya da anomali üretir; amaçsız şiddet, kollektif kaçış davranışları (uyuşturucu, hippiler) yorgunluk, intiharlar, sinir hastalıkları, iç sıkıntısı, suçluluk… Jean Baudrillard, “Tüketim Toplumu” isimli kitabında bu durumun nedeniyle ilgili şu satırları dile getirir; “Gerçek ihtiyaçlar ile çağımızın yönlendirdiği sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda, kişi tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlak, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.” Burda asıl hayranlık(!) uyandıran nokta, insanları hem tüketime yönlendirip hem de kendi ürünlerini satın aldırma çabasının, reklam sektörü ile nasıl bir şölene dönüştüğüdür. Tüketmek üzerine kurulmuş toplumsal yapılarda görüleceği gibi herşey bir tanıtım ve reklam temellidir. En iyi tanıtılmış, en çok reklamı yapılmış politikacı söz sahibi olur, en fazla adı anılan yazar kitabını aynı oranda okuyucuya ulaştırır. İzleyin denilen filmler izlenir, dinlenilmesi önerilen albümler dinlenir. Reklama en çok bütçe ayıran markalar ve moda olarak birileri tarafından karar verilen eşyalar kullanılır. Giymek istediğimiz kıyafetten, yediklerimize ve içtiklerimize kadar, kullandığımız ev eşyalarından dinlediğimiz müziğe kadar herşey bu dengenin etkisi altında kalmaktadır. Herşey aslında bir tehdit içerir. Benim gibi ol ya da dışlan. Dışlanma korkusu taşıyan her birey, sunulan oyuncaklarla hayatını dolduracaktır. Kimileri bunun farkında olmayarak mutlu, kimileri de bunun az da olsa farkında olarak ancak başka şansının olmadığı masalına inanarak hayatını sürdürecektir. Gerçekten de başka şans yok mudur? Farklı olduğunu iddia eden tüm yollar kötü mü ilan edilecektir?

Bu simülasyonlarla çevrili yapının farkında olmak maalesef onun dışına çık-

129


magrib

düşünce

maya yeterli değildir. Çünkü bizler hala gerçek bilgiye ulaşmanın çok gerisindeyiz. Örneğin toplumun büyük kısmının iç ya da dış gündemle ve olaylarla ilgili bildikleri, TV’de seyrettikleri ya da gazetelerde okudukları kadardır. Okudukları, onlar için her anlamda gerçektir ve oradadır. Çünkü, birçoğunun olayları derinlemesine inceleyecek ne imkanı ne de zamanı vardır. Çünkü imkan ve zaman, bilgi edinmek için değil sadece basit tüketim için harcanmaktadır. Böylelikle görsel ve teatral bir altyapı ile desteklenen manipüle edilmiş ya da hiç var olmamış bilgi, TV ve benzeri araçlarla bizlere ulaştırılır. Gerçekte olan bitenin yerine başka bir gerçeklik koyulmuş olabilir. Tarih bozulmuş ve bozuk olarak aktarılmış da olabilir. Ancak bunun aksini ispat edecek bilgiye ulaşmak da mümkün değildir. Çünkü ne kadar bilmemiz ya da neyi bilmemiz istenmişse onu bilmekle sınırlıyızdır. Dünyadaki çoğu haber araçlarını elinde tutan zihinlerin insiyatifinde olan bu bilme süreci, onların izni dahilinde kaldığı sürece de bu şekilde kalmaya mahkumdur. Topyekün bir köleliğin içinde olduğumuz halde kendimizi özgür hissettirmeyi başaran bu muazzam döngü asla basit bir döngü değildir. Bu sistem, buna direnebilen tek şeyin din ya da kültür gibi öz değerler olduğunun farkındadır ve savaştığı en büyük şey de budur. Farklı olduğunu ortaya koyan her temsil tehlike olarak ilan edilmekle tehdit edilir. Önce yapay bir tehlike olarak ilan edilen her sistem dışı yapı, sınır tanımaz bir zorbalıkla da ortadan kaldırılmaya çalışılır. Yaşanmış ve yaşanacak olan savaşlardan, kültür emperyalizmine ve globalleşmeye kadar tüm kavram ve uygulamalar temelde bu savaşın araçlarıdır. Glabol dünya da kendini gün geçtikce daha da yersiz ve yurtsuz hisseden insanlar bir tarafta, yine o dünyanın kaynaklarını hiç durmaksızın tüketen güçler bir tarafta... Buna bir savaş bile denemez iken, baştan mağlup olarak bu yolda yürümek zorundayken, her birey kendi isyanını gerçekleştirmek zorunda kalmıştır. Gerçeğin Yeniden Üretilmesi ve Hafızasız Toplum Uzun yıllardır medya çalışmalarında haberin aktarılma sürecine dair bir çok kuram geliştirilmiştir. Temelde araştırılan, haberin alıcıya ulaşma sürecinde ne ölçüde orjinal kalabildiği sorusudur. Bunun hemen ardından etki araştırmaları devam eder ki bulunan sonuçlarda medyanın (tüm araçları dahil olmak üzere) toplum üzerindeki yönlendirme gücünün azımsanamayacak kadar fazla olduğu görülür. Bu noktada izlenilen TV’den, okunan gazetelere kadar her medyada yeniden üretilen ya da dönüştürülen bilgiyle karşı karşıya kalmak kaçınılmaz bir hal alır.

130


düşünce

magrib

Gerçeğin yorumlanması ya da dönüştürülmesinde medyaların arkasındaki beynin, ideolojisi ve dünyaya bakışı önem taşır. Kullanılan her görüntü ve kelime bir amaca sahiptir ve her gün hiç eksilmeden bu amaca hizmet etmektedir. İnsanların büyük bir kısmı, bu görüntüleri izlerken ya da yazılmış kelimeleri okurken, birşeylerin eksik olduğunu, başka birşeylerin görmezden gelindiğini, bazı şeylerin abartılı olarak gündemde yeraldığını farkedemeyecektir. Çünkü varolan gerçeğin sadece gördüklerinden ibaret olduğunu düşünen, bundan öteye geçemeyen taklitçi ve mekanik bir zihne sahiptir. Baudrillard, imge-gerçeklik ilişkisinin dört aşamadan geçtiğini söylemektedir. İlk aşamada imge, gerçekliğin bire bir yansımasından ibarettir, ikinci aşamada gerçekliği çarpıtmakta, olduğundan farklı sunmaktadır, üçüncü aşamaya gelindiğinde ise imgenin işlevi görünüm yaratmak, gerçek diye bir şey olmadığının “gerçeğini” gizlemektir. Ve bu aşamayı da Disneyland’ın işlevinin Amerika’nın koca bir Disneyland olduğunu gizlemek olduğunu söyleyerek örnekler. Dördüncü durumdaysa, imge artık bir görünüm değil bir simülasyon, kendi kendinin simülarkr’ıdır. Baudrillard’a göre, imge-gerçeklik ilişkisinin koptuğu yerde “hipergerçeklik” başlar. Bu, birşeyin gerçekliğini veya gerçek dışılığını, doğruluğunu veya yanlışlığını artık sorguya çekemeyeceğimiz bir alandır. Gerçek artık minyatürleşmiş hücreler, matrisler, bellekler ve konut modelleri tarafından üretilmektedir. Bu olay, gerçeğin sonsuz sayıda yeniden üretilmesini sağlamaktadır. Bundan böyle gerçeğin rasyonel olması gereksizdir çünkü işlemsel bir şeye dönüşmüştür. Gerçek, gerçek olmaktan çıkmıştır, düşünür bunu hipergerçeklik olarak adlandırır . Jean Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaflığı” adlı eserinde şu görüşü savunur; “Yüz, söz, cinsiyet, beden, irade ve kamuoyu her yerde insanlık dışı bir biçimde yeniden oluşturuluyor. Yeşil alanlara, doğaya, genlere, olaylara ve tarihe yapılan estetik cerrahiyi saymıyoruz.”, “Maskeli toplumlar (komünist toplumlar) maskelerini çıkardı. Yüzleri neye benziyor? Biz (Batı) maske çıkaralı çok zaman oldu, artık ne maskemiz var, ne de yüzümüz. Hafızamız da yok.” Bulunduğu coğrafyanın temellerine ulaşmakta zorluk çeken bizlerin, bu hafızasız duruma yabancı olmadığı söylenebilir. Unutturulmak istenen onca şeyin ardından neyin bize ait, neyin olmadığını buluncaya dek geçirilen-kaybedilen zaman çok fazladır. Artık bulunmuş olsa dahi pek kıymeti yoktur çünkü toplumsal-kültürel hafızanın topyekün imha edilmeye çalışıldığı bu dönemde, ancak köklü bir hafıza ile kendi kültürünü koruyabilenler direnebilir. Sonradan oluşturulmuş, model alınarak meydana getirilmiş, örneğin batılılaşmaya çalışmış bir toplumun bu simülasyon dünyasından ayrık kalma şansı yoktur. Çünkü orjinalin çoktan kaybolduğu bu süreçte, herşey gerçekliğini yitirmiş sonsuz yanılsamalara dönüşmüştür. Kendi olabilenler

131


magrib

düşünce

ancak istatiksel olan bu döngüden kurtulabilir. Baudrillard’a göre iş görebilen tek gönderenin adı yine sessiz çoğunluktur. Bütün güncel sistemler bu model üzerine iş görmektedirler. Varlığı artık toplumsal değil, istatistiksel olan bu kaypak kavramın ortaya çıkabildiği tek yer sondajlardır. Sessiz çoğunluğun ya da kitlelerin düşsel bir gönderen olması, onun var olmadığı anlamına gelmez. Bunun anlamı sessiz çoğunluğun artık temsil edilemeyecek bir durumda bulunmasıdır. Kitleler artık bir gönderen olmaktan çıkmışlardır. Çünkü artık temsil edilememektedirler. Ses vermeyen bu kitleler sondajlar aracılığıyla sık sık yoklanmaktadırlar. Düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yalnızca ne düşündükleri konusunda testler yapılmaktadır. Referandum (kitle iletişim araçları da sonsuz bir soru / yanıt referandumudurlar) politik gönderenin yerini almıştır. Oysa sondajlar, testler, referandumlar ve kitle iletişim araçları temsil edici bir sisteme ait tertibatlar değil, simülatif bir sisteme ait olan tertibatlardır. Artık amaçlanan şey bir gönderen değil, bir modeldir. İşte bugün, bu yaşadığımızı düşündüğümüz dünya, belki de gerçekte olan bitenin uygun görülen biçimde simule edilen ve fakat gerçek olmayan halidir. Bunun aksini iddia edebiliriz, fakat ispat etmemiz mümkün değildir. Kanıtlar, artık orada değildir ya da kanıt bırakması gerekecek hiçbir olay yaşanmamıştır. Her şeyin yeniden ve yeniden üretiminin tek amaç olduğu günümüzde, varolan gerçek, yani gerçek olmayan gerçek sistemin (tüketim ideolojisinin) bizi tutsak aldığıdır. Hakiki olanla sahte olan, gerçek ile düşsel olan arasındaki farkın ortadan kalktığı bu simülatif süreçte, yaşam ve bilinç arasındaki yaratıcı ilişkinin mekanik bir neden-sonuç ilişkisi içinde değil, diyalektik olarak değerlendirilmesi gerekir. Olayların yaratılabildiği, hiç olmamış gibi davranılabildiği, yeniden canlandırabildiği, görsel kanıtlarla inkar edilebildiği, olmamış bir olayın görsel kanıtlarla desteklenebildiği, gerçek kanıtların kopyasının yapılabildiği, kısaca insan algısının çeşitli şekillerde yanıltılabildiği bir dünyada, gerçek olan, simulasyonun kendisidir diyebiliriz. Kitle iletişim araçlarının gücü de buradan gelmektedir. Artık, birçok şeyi gerçeğinin tıpatıp aynısı görünecek biçimde simule edebiliyorken, hiçkimse bir medya tarafından gösterilen şeyin mutlak gerçek oldugunu iddia edemeyecektir.

132


düşünce

magrib

Kaynaklar Jean Baudrillard, Yokoluş Sanatı, Türkçesi: H.Çetinkaya, Ed-Eleştiri D., sayı.9, Güz-1995 Jean Baudrillard, Gerçeğin Yerini Alan Simülarkr’lar, Çev: O.Adanır, İzmir GSF Yay., 1992 Jean Baudrillard, “ Sanat, Yanılsama ya da Dünyanın Otantik Yazısı”, Hayalet Gemi, sayı 29, 1996 Jean Baudrillard, Kadife Karanlık, 21 yy. İletişim Çağını Aydınlatan Kuramcılar, Su Yayınları, 2005

Jean Baudrillard’ın Başlıca Yapıtları: Nesneler Sistemi (1968) Tüketim Toplumu (1970) Göstergenin Ekonomi Politiğine Eleştirel Bir Bakış (1972) Üretimin Aynası (1973) Simgesel Değişim ve Ölüm (1976) Foucault’yu Unutmak (1977) Beaubourg Olayı (1977) Komünist Partisi ya da Politikanın Sahte Cennetleri (1978) Baştan Çıkarma Üzerine (1981) Simülakrlar ve Simülasyon (1981) İlahi Sol (1984) Amerika (1986) Kötülüğün Şeffaflığı (1990) Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu (1991)

133


magrib

düşünce

Hasan Kocabıyık

Makale

BOLOGNA SÜRECİ VE AB

Ulus Devlet-AB ikileminde Avrupa ve Bologna Süreci

Avrupa’nın sosyal ve ekonomik yıkımına neden olan II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ülkeleri savaş ortamından sıyrılarak ortak hedef ve çıkarlar doğrultusunda bir araya gelmişler ve günümüz Avrupa Birliği’ne kadar ulaşacak Avrupa Bütünleşme Projesini hayata gecirmişlerdir. Ortak Pazar, Ekonomik ve Parasal Birlik gibi pekçok önemli projeninde uygulamaya konulduğu günümüz avrupasında bu sürecin başarılı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Diğer yandan Merkez ve Doğu Avrupa Ülkeleri’ni de içine alan genişleme dolayısıyla kurumsal yapısı karmaşık, karar alma mekanizması zorlaşmış bir Avrupa Birliği karşımıza çıkmaktadır.Bu durum nihai olarak AB’nin siyasi geleceği ile ilgili tartişmalari beraberinde getirmiştir. Hem bu tartışmaların sağlıklı yürütülebilmesi hem ulusal düzeyden birlik düzeyine giderek artan yetki transferi sorununa bir cözüm bulmak ve dahası birliğin siyasi meşruiyeti ile ilgili sorunlara çözüm olabilecek demokratik eksikliklerin giderilmesi amacıyla Avrupa Anayasası hazırlanmıştır. Ancak pek çoğumuzun yakın tarihlerden hatırlayacağı gibi bu anayasa başta Fransa ve Hollanda olmak üzere AB halkları nezdinde kabul görmemiştir. AB’nın siyasi geleceği ile ilgili soru işaretlerine yol açan bu gelişmenin altında yatan gerçekleri düşündüğümüz takdirde, akla ilk gelen birliğin ortak bir siyasi hedefi gercekleştirebilecek bir Avrupa Halkı’ na sahip olmadığı kanısıdır. Sonuç olarak bütünleşme sürecinin başından beri ekonomik hedeflere öncelik verilmesi Avrupa genelinde kültür politikalrının ve kimlik meselesinin ulusal düzeyde kalmasına yol açmış, –diğer bir deyişle kimlik meselesi ulus devletlerin önceliği olarak kalmış- buda kaçınılmaz olarak gerçek anlamda bir birlik oluşumunda halk desteğinin eksikliğine yol açmıştır.(1) Buradan hareketle Avrupa Birligi’nin siyasi geleceği düşünüldüğünde asıl tartışılması gereken nokta avrupalılık bilincinin uyandırılması ve bir Avrupa üst kimliğinin oluşturlumasıdır. Toplumların düşünsel, kültürel ve sosyal yapılarının sekillendirilebilmesi için etkili olabilecek en önemli alan şüphesiz eğitim ve öğretimdir. 21. yüzyıl dünyasında her buyutta etkin bir güç olmayı hedefleyen Avrupa Birliği

134


düşünce

magrib

eğitim ve öğretimin bu manada birliğin derinlemesine bütünleşmesinde çok önemli bir role sahip olduğunu bilmektedir ve bu doğrultuda somut calışmalar gerçekleştirmektedir.(2) Avrupa Birligi Kuruluşundan itibaren daha ziyade mesleki eğitim alaninda olmak üzere egitim ve öğretim alaninda politikalar üretmiştir. Ancak buraya kadar değindiğimiz AB’nin halklar düzeyinde kültürel anlamda ortak paydayı yakalayamamış olması, birliğin yeni bir eğitim-öğretim politikası belirlemesini zorunlu hale getirmiştir. Genel bir çerçeve ile Bologna Süreci olarak ifade edilen Avrupa Egitim Alanı oluşturma Projesi AB’nin bu dogrultuda hayata geçirmeyi hedeflediği bir projedir. Egitim Öğretim alanında köklü bir reform öngören ve önemli ölçüde sürece dahil ülkelerde uygulamaya konulmuş olan bu Proje AB’nin 21.yüzyıl Egitim politikasının en önemli klomatretaşı olarak görülmektedir. AB’nin SOCRATES (Genel Eğitim) PROGRAMLARI, LEONARDO DA VINCI (Mesleki Eğitim Programı)ve Youth (Gençlik) Programı ana başlıkları oluşturmakla birlikte son dönemde üniversitelerde sıkça duyduğumuz ERASMUS kapsamında Öğrenci Değişim Programı, Avrupa Kredi Transfer Sistemi (ECTS), Diploma Denkliği/Eki vs. bir çok uygulama bu sürecin gereği uygulamalardır. Avrupa Birliği üye ve Avrupa Ekonomik Alanı’ın da yer alan birçok ülkenin dahil olduğu bu projenin 2010 yılına kadar hayata geçirilmesi planlanmaktadir. Sürecin ana hedeflerinin belirlendiği Bologna Bildirisi’n(3) de de ifade edilen eğitim alanındaki uluslararası hareketlilik (mobility) sağlanarak Avrupa Halkları arasında ihtiyaç duyulan kültürel etkileşim gerçekleştirilmek istenmektedir. Sonuç olarak AB genelinde günümüze kadar ulus-devletlerin kontrolünde geleneksel yapıda kalmış kültür ve eğitim politikaları ulusrarası etkileşimle yeniden şekillenecek ve AB geneline hitap edebilecek yeni politikalar belirlenebilecektir. Burada AB’nin Avrupa Kimliğinin inşasında egitim politiklarına cok önemli bir rol atfettiği dikkati çeken en önemli noktadır.

Dipnotlar:

1. Bkz. Özgün KOCA, The Role of the Education in the Construction of European Identıty, 2005 İst. 2. Bkz. Arzu KİHTİR, Avrupa Birliği’nin Eğitim Politikası, 2003 İst. 3. http://www.bologna.gov.tr/documents/files/TemelBelgeler/BolonyaDeklarasyonu.doc *Bologna Süreci ile ilgili ayrıntılı bilgi için: http://www.bologna.gov.tr/

135


magrib

düşünce

Etienne Barbara*

Makale

CLAUSEWİTZ SONRASI DÖNÜŞÜM

Çev.: Veysel Kurt

Politika Olarak Savaş, Savaş Olarak Politika

Gerçekten Clausewitz-sonrası bir dönemde yaşıyoruz. Öncelikle çağdaş savaşların “Clausewitzen – Clausewitzen sonrası” olarak ayrılmadığı, dar bir dizi polemik ile sınırlanmayan, canlı bir tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışma yirmi beş yıl önce, soğuk savaş dönemi saplantısı ile, büyük güçlerin “düşük yoğunluklu çatışma” için askeri uzman ve politika teorisyenlerine büyük önem vererek, Üçüncü Dünyada (ikinci dünyanın yıkımı sonrasında bile hala bir kategori olarak devam etmekte) gerilla tipi düşmanlarına karşı sofistike silahlarla asimetrik bir şekilde çifte yıkım ile beraber başladı. İsrailli Martin van Creveld ve Amerikalı Samuel Huntington politik çevrede Clausewitzan sonrası, “Clausewitzan olmayan savaş” sloganını başlatan ilk kişiler olacak gibi görünüyor. Daha sonra, barış teorisyeni İngiliz Mary Keldor ve diğerlerini “Yeni Savaş Eski Savaş’a karşı” fikrini başlatmasını ve Clausewitz’den türeyen miadını doldurmuş ve savaş ile politika arasında yükselen etkileşimleri din, yarış ve ekonomi dışında tanımlayamayan meşhur Savaş Üzerine yapıtını –neredeyse son yüz elli yıldır barış teorisyenlerinin yeni stratejik çıkarlar ve yeni teknolojilerden oluşan önemli durumlarını genelleyen ve uyarlayan- tekrar açıklayıcı fikirler olarak teklif etmesini teşvik eden Yugoslavya ve dünyanın diğer bölgelerinde “etnik savaşlar” patlak verdi. Nasıl ki, görkemli bir kariyerden sonra Öklidyen Geometri, Öklidyen olmayan Geometrilere gerçek fiziki dünyayı tasvir etmek için olanak sağladıysa; Clausewitzen strateji de yeni Clausewitzenolmayanlara tarihi dünya anlayışının değişik bir “hesaplamayla” anlaşılmasına olanak sağlamıştır. Bu durum, bazı çağdaş savaş analistleri Clausewitzen tasarı ve kavramların kullanılmasında ısrar etmekten alıkoyamıyor. Bence “Düzensizliğin İmparatoru” adlı dikkate değer çalışmasında Alain Joxe, Clausewitzen düşünceyi, hem analitik hem de normatif olarak devlet egemenliği ile korelasyon kuran birer sosyal ve politik fenomen olagelmiş savaş teorisyenlerinden sadece Thucydides, Machivelli, ve Schimit’i değil; aynı zamanda Hobbes, Marks ve Weberi de içine alan ve bir seri düşünür içinde yeniden kurmuştur. Fakat şimdi durum ABD’nin geniş kapsamlı sonuçlar doğuran Ortadoğu’daki savaşından dolayı tekrar değişmektedir. Hızlı bir zafer serisinin yerini alan ve giderek çoğalan zorlu defansif çarpışmalar, sadece geri çekilme ihtimalleri ve belki de gerekliliği ile hatırlanmakla ve Vietnam Savaşı ile paralellik göstermekle kalmadı, politik faktörlerin askeri operasyonlar içindeki yeri hakkındaki klasik tartışmayı ve uzun zaman askeri saldırıların verimsizliği ile uzun dönem içinde, coğrafi ya da coğrafi-kültürel durumlar göz önünde tutulması kaydıyla, defansif stratejinin ofansif olana karşı olan üstünlüğü şeklindeki meşhur Clausewitzian iddiayı da yeniden canlandırdı.

136


düşünce

magrib

Herkesin tahmin ettiği gibi burada bir zorluk vardır. Yani gerçek şu ki; salt Clausewitzian modelde, sonunda muzaffer olan defansif stratejinin konusu olarak felsefi kategoriyi kullanmak ordu, insan ve devletin belirli-tipik modern birimler ya hazırlanmış ya da formüle edilmiş savaş sürecinin kendisinde tanımlanabilir. Başka bir zorlukta, Amerikan yönetiminin “terörle savaş” olarak tanımladığı, birbirini yok etmenin yollarını arayan ve düello yapmakta olan iki hasım arasında cereyan eden durumu, Clausewitzian fikirlerle okumaya çalışan diğer yolları etkilemektir. İki düşman arasındaki kaba güç asimetriğine rağmen bu, Clausawitze göre“saf” savaşın hukuku olan “uçlara yükseliş” iddiasını anımsatan tahrik edici bir durum olmaktadır. Fakat tekrar gerçek şu ki, Clausewitzian modelde benzer hatalar, şiddetin doruklarına tırmanış hareketi, her bir düşmanın yüksek riski göze alarak, rasyonel bir bahis olarak sunulmuş can alıcı politik hedefler aramasını sağlayacaktır. Bu yüzden bu durum sınırlanma limiti veya kendini sınırlama prensibini gerektirmektedir. Savaşın hatırına savaşmak ya da birinin gücünü yok etmenin bedeli, Clausewitzian bakış açısında göz ardı edilmiştir, bu yüzden bu, savaşın limitsiz olduğu fikridir ve belirsiz olan düşmanı “şeytan” ve buna benzer bir şey olarak tanımlanmaktadır. Bu durum bir kurgu olabilir fakat daha sonra “savaş” olarak tanımlanmamalı: başka bir adla bu, daha az politik, daha teolojik, ya da daha mistik bir arayıştır. Bazı kolaylaştırıcı ve özet hususlar dile getirilecektir. Bunlar bize, Vom Kriege’nin, eski kocasının bıraktığı el yazmalarının Marie von Clausewitz’in baskısını yaptığı ve politikayla savaş arasında bir ilişki kuran son derece post- Clausewitzian, fakat şimdi daha eleştirel bir hisle anlamını ters yüz etmeye karşın ya da her Clausewitzian tanımı değiştirmeksizin geçen yüz elli yıldan beri süregelen durumun neden bu günün esas yansıması olduğu hakkında fikir verebilir. Sunumumu her biri hakikaten daha çok işlenmeyi hak eden eşit olmayan iki parçaya böleceğim: ilki ve uzun olanı bazı yorum sorunları ya da daha doğru bir deyişle Clausewitzyen savaş ve politikanın eklemlenmesi teorisinin yeniden kurulması; ikincisi ise, açık ya da dolaylı olarak “sınıf” kavramı gibi Marxist gelenekte bulunan yollarla Clausewitz’den bir türeme ve yeniden ele alınan Clausewitzyen ulusal savaş kavramına bir karşılıktır. Daha sonra sonuç kısmında tabii olarak, tekrar Savaş ve Politika ikilisinin esas birleşimi sorununa, işaret ettiğim kavramlar çerçevesinde geri döneceğim. *Etienne Barbara, Nantara ve University of Californi’da Profesör olarak çalışmaktadır. Profesör Barbara SAVAŞ SÖZLÜĞÜ’NÜN ilk baskısı için davet edilmişti, ama maalesef gelemedi. Bunun yerine, “Clausewitz Sonrası Dönüşüm – Politika Olarak Savaş, Savaş Olarak Politika” adlı makalesi ile katkıda bulundu. Bu metin, Profesör Barbara’nın, 8 Mayıs 2006’da, Alice Berline Kaplan Center (Northwestern University) de halka açık olarak düzenlenen konferans metnidir.

137


Pablo Picasso ‘Diz Çöken Duacı’ 1902


kültür - sanat

magrib Canan Çap

Portre

EBRUZEN HİKMET BARUTÇUGİL

Ebristan Yolculuğu

Hikmet Barutçugil, 1957 tarihinde Malatya’da doğdu. 1977’de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu Tekstil Bölümü’nden mezun oldu. Ardından çalışmalarını ebru sanatı üzerinde yoğunlaştırmaya başladı. Zamanının tek ebru ustasına gitti, fakat ustanın ‘bu iş zordur, yapamazsın sen’ sözleri üzerine yanından ayrıldı ve ebruyu kendi çabalarıyla öğrendi. Ebruya olan aşkı hiç sönmedi ve 27 yılın sonunda yeni bir ebru türü olan Barut Ebrusu’nu buldu. Yaptığı bu yenilik sanat çevresi tarafından büyük eleştirilere maruz kaldı, fakat Barut Ebrusu yurtdışında beğenildi, tescil edildi ve müzelere girdi. Hikmet Barutçugil’ in kendisine gelen bu eleştirilerle ilgili düşünceleri şöyle : „Sanatta, özellikle de gelenekli sanatlarda yapılan yenilikler, sanatta bozulma, yozlaşma olarak algılanıyor. Gallile dünya yuvarlak dediği için, Hazerfan Ahmet Çelebi kanat takıp uçtuğu için öldürüldüler. Ayrıca bugün bilimde yapılan bir yenilik yadırganmayıp el üstünde tutulurken, eski sanatlarda yapılan yenilikler yadırganıyor. Oysaki sanat öyle büyük bir kavramdır ki, bilim onun içinde küçük bir parçadır. Sanat bilimden daha geniş bir kavram iken, neden yeniliğe kapalı olsun! “ Barut ebrusunu şimdiye kadar bir kişiye öğretti ve yöntemini yazıya döktü. Sanatının icrası yerleştikten sonra açıklayacağını, bunun, üzerinde bir borç olduğunu söylüyor. Barut Ebrusu’nun yanında ‘ebruzen’ sözcüğünü bulan da Hikmet Barutçugil’dir. Ebru sözcük olarak ‘su yüzü resmi, bulut’ anlamlarına geliyor. Zen eki ise Farsça’da ‘vuran’ demek. Neyzen, ney vuran; semazen, sema vuran gibi... Ebru da fırçayı parmağa vurarak yapıldığı için sanatçı, ebru yapan kişiye ebruzen diyor.

Hikmet-i Hudâ

Ebruzen Hikmet Barutçugil, ebrularını ismi ile değil ‘Hikmet-i Hudâ’ (Allah’ın Hikmeti) lafziyle imzalıyor. Her şeyin ilahi iradenin neticesi olduğuna inandığı için ebrularına Allah’ın Hikmeti diyor. Bir ebruzenin aslında sanatçı değil zanaatçı olduğunu ve zanaatçının esere imza atamayacağını düşünüyor. Hikmet Barutçugil’ e göre ebruya imza atmak, bir marangozun yaptığı sandalyeye imza atması gibidir.

Ebristan

Ebristan İstanbul Sanat Evi, 1830’lu yıllarda Sultan III. Selim tarafından yapımına başlanıp Sultan II. Mahmut döneminde bitirildikten sonra, Selimiye Kışlası paşalarına

139


magrib

kültür - sanat

ihsan edilen 12 konaktan biridir. O dönemde yapılmış ve semte de adını veren (İhsaniye) aynı özellikteki 12 konaktan sonuncusu olması sebebiyle de önem taşır. Ebristan, on yıl süren restorasyondan sonra 1996 yılında Ebristan İstanbul Sanat Evi ismiyle faaliyete geçmiştir. Başta Ebru sanatı olmak üzere diğer bütün Türk-İslam sanat ve zanaatlarının günümüzde uygulandığı bir mekandır.

Ebristan’da “Efsun Çiçeği” açtı

Hikmet Barutçugil “Efsun Çiçeği” adını verdiği ve eşi Füsun Barutçugil’ den ilham alarak yaptığı çiçek figürünü Ebristan Sanat Galerisi’ nde 2003 tarihinde sergiledi. Sergide sadece Efsun çiçeğinin bulunduğu 61 tablo vardı. Barutçugil, o güne kadar hiç denemediği bir yöntemle yaptığı efsun çiçeğinin, suyun üzerinde kendiliğinden oluşan üç boyutlu özgün bir çiçek olduğunu ve efsun çiçeklerinin yıllardır emek verdiği, gönül koyduğu sanatında bir dönüm noktası teşkil ettiğini söylüyor.

Ebru ve Terapi

Ebru, hem yapan hem de seyreden için bir terapi niteliği taşıyor. Hikmet Barutçugil, rahmetli Prof. Ayhan Songar İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü Başkanı iken Oruç Güvenç ile birlikte hastalara müzik ve sanat terapi uygulayarak çalışmalar yürüttüp başarılı sonuçlar elde ettiler, fakat bu çalışmalar hastane yönetimi tarafından hoş karşılanmadığı için ancak 2-3 yıl devam edebildi. Daha sonra Oruç Güvenç Viyana’ da müzik ve sanat terapi okulunu kurdu ve Hikmet Barutçugil de bu okulun öğretmenlerinden. Hikmet Barutçugil’ in bu okuldaki öğrencilerinden, Avusturya’nın Klagenfurt kasabasının hapishanesinde çalışan bir psikologun teklifi üzerine bu hapishanenin mahkumlarına ebru sanatını öğretti. Ebrunun mahkumlar üzerinde hissedilir derecede etkisi görüldü ve bunun üzerine birkaç gardiyan eğitilip, bu sistemin hapishanede devam etmesi sağlandı. Hikmet Barutçugil, Türk Ebru Sanatı’nı tanıtmak ve yaymak amacı ile Royal College Of Art (Londra), Internationale Gesellschaft für Musik-Ethnologie und Kunsttherapy Forschung (Viyana), Otonom University (Madrid), University of Graz, Basel Paper Museum ve Lok Virsa Museum’da (Islamabad) seminerler verdi ve kurslar düzenledi. Yurtdışında 46, yurtiçinde ise 32 sergiye katılmış olan Barutçugil’in London British Museum, Basel Paper Museum ve özel koleksiyonlarda sürekli olarak sergilenen eserleri bulunuyor. Barutçugil’ in yayımlanmış birçok makalesi ve ‘Renklerin Sonsuzluğu’, ‘Suyun Renklerle Dansı’, ‘Suyun rüyası’, ‘Efsun Çiçeği’, ‘Ebristanbul’ ve ‘Siyah Beyaz’ adlı altı kitabı var. Şu an Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk El Sanatları bölümünde eğitmen olarak görev yapan Barutçugil halen kağıt, kumaş, seramik, cam, ahşap ve mum üzerine ebru çalışmalarını sürdürmektedir.

140


kültür - sanat

magrib Abdullah Kuşlu

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ’NİN HAYATI, ŞAHSİYETİ, FİKRİ YAPISI ve ESERLERİ HAYATI ve ŞAHSİYETİ

Mevlânâ, 6 Rebîülevvel 604’te (30 Eylül 1207) Belh’de dünyaya gelmiştir. Mesnevî’nin girişindeki kayda göre, adı Muhammed b. Hüseyin el-Belhî’dir. Lakâbı Celâleddîn olup, ‘efendimiz’ anlamına gelen ‘Mevlânâ’ unvanı ise, kendisine gösterilen saygı ve sevgiyi ortaya koymak ve onun değerli bir şahsiyet olduğunu ifade etmek için kullanılmıştır. Diğer yandan Anadolu’ya nisbetle ‘Rûmî, Mevlânâ-î Rûm, Mevlânâ-î Rûmî’; müderris olduğu için, ‘Molla Hünkâr, Mollâ-yı Rûm’; doğum yerine izafeten ise, Belhî olarak da anılmaktadır. Bahâeddin Veled’in Belh’ten ayrılış sebebi ve Mevlânâ’nın Konya’ya geliş tarihi ile ilgili olarak kaynaklarda değişik rivayetler vardır. Ancak Bahâeddin Veled’in Belh’ten ayrıldığı sırada Mevlânâ’nın beş yaşında olma ihtimali yüksektir. Bahâeddin Veled’in Belh’ten sonraki yolculuğu hususunda da değişik rivayetler olmakla birlikte, onun Konya’ya gelişi 618 /1221 tarihine tekâbül etmektedir. Mevlânâ, Konya’ya gelmeden önce Larende (Karaman)’da bir süre kalmış ve orada on yedi veya on sekiz yaşlarında Şerafeddin Lâlâ olarak bilinen Semerkantlı bir âlimin kızı olan Gevher Hatun’la evlenmiştir. Bu evlilikten Sultan Veled ve diğer oğlu Alâeddin dünyaya gelmiştir. Gevher Hatun’un vefatından sonra evlenmiş olduğu Kirâ (Kerrâ, Gerâ) Hatun’dan ise, Muzafferüddîn Âlim Çelebi ve Melike Hatun dünyaya gelmiştir. Küçük yaşlardan itibaren, Sultânu’l-Ulemâ unvanıyla anılan babası Bahâeddin Veled’ten (ö.628/1231) tasavvufî açıdan etkilenmiş olan Mevlânâ, yine çocukluk ve gençlik yıllarında, babasının yakın ilişkisinden dolayı Kübreviyye Tarikatı’nın gölgesinde yetişmiştir. Babasının vefatından sonra Mevlânâ’nın terbiyesi ile Burhâneddîn-i Tirmîzî (ö.639/1241) ilgilenmiştir. Coşkun bir sûfî olduğu için ‘Fahru-l-Meczûbîn’ lâkabıyla övülen, Burhâneddîn-i Tirmîzî Mevlânâ’ya dokuz yıl mürşitlik etmiş, onu hemen tutuşmaya hazır bir çıra hâline getirmiştir.

141

Portre


magrib

kültür - sanat

630/1233 yılında Mevlâna’nın Burhâneddîn-i Tirmizi ile bir yolculuğa çıktığı anlaşılmaktadır. Birlikte Konya’dan Kayseri’ye kadar gitmişler, Burhâneddîn-i Tirmizi orada kalmış, Mevlana ise Halep’e gitmiştir. Halep’te birkaç medresede ders gördükten sonra Şam’a geçmiş, Mukaddemiyye Medresesine yerleşmiştir. Sipehsâlâr Mevlânâ’nın başta Arap Dili ve Edebiyâtı, Lügat, Fıkıh, Tefsir ve Hadis gibi ilimlerin yanında aklî ve naklî ilimlerden icazet aldığını ve onun Şam’da Muhyiddin İbnü’l Arabî, Sa’deddîn-î Hammûye, Osmân-ı Rûmî, Evhadüddîn-i Kirmânî ve Sadreddîn-i Konevî ile uzun müddet sohbet ettiğini bildirir. Mevlânâ Şam’da bir süre kaldıktan sonra Konya’ya dönmüş ve Burhâneddîn-i Tirmîzî’nin vefatından sonra başta fıkıh olmak üzere İslâmî ilimler üzerine dört yıl kadar ders vermiştir. Mevlânâ, Burhâneddîn-i Tirmîzî’nin vefatından beş yıl sonra halk arasında Şems-i Perende (Uçan Şems) lâkabıyla anılan Şems-i Tebrîzî (ö.645/1247) ile Konya’da karşılaşmıştır. Kaynaklarda Şems-i Tebrîzî’nin soy şeceresi ve nerede doğup büyüdüğü ile ilgili çok fazla bilgiye rastlamak mümkün değildir. Bununla birlikte O’nun Tebriz şehrinde sepet ve zenbil örücüsü Ebû Bekr-i Tebrîzî’nin müridi olduğu ve derin melâmet anlayışından kaynaklanan çoşkun tavırlarıyla halk nazarında dikkat çektiği bilinmektedir. Mevlânâ, Şems ile karşılaşmasından sonra, medresedeki derslerini ve müridleri irşad işini bir yana bırakmış, halkla tamamen ilgisini kesip, bütün zamanını onunla sohbet ederek geçirmeye başlamıştır. Artık Mevlânâ, ders halkaları ve ilmî münâzaralarla meşgul olmak yerine, semâ ederek coşkun ve cezbeli bir yaşayış içindedir. Mevlânâ’nın hemen hemen bütün zamanını Şems ile birlikte geçirmesi ve halkla çok fazla ilgilenememesi; halkın Şems’e karşı kıskançlık duymasına ve ona olumsuz tavır takınmasına sebep oldu. Halkın kendisine olumsuz duygular beslediğini ve önyargılı yaklaştığını hisseden Şems-i Tebrîzî 21 Şevval 643 (9 Mart 1246) Perşembe günü Konya’yı sessizce terk etmek durumunda kaldı. Şems’e içli mektuplar yazan Mevlânâ Şems’in Şam’da olduğunu öğrenince onu getirmesi için Sultan Veled’i Şam’a gönderdi. “On beş ay ayrılıktan sonra Şam’dan tekrar Konya’ya dönen Şems, bazı rivayetlere göre artan tepkiler sonucu bu kez öldürülmüştür.” Şems’in öldürülmesi 5 Şaban 645 (5 Aralık 1247 ) tarihine tekabül etmektedir. Bir müddet sonra Şems’in vefatını kabullenen Mevlânâ, önceleri Şems’e beslediği sevgi ve muhabbeti bu sefer Kuyumcu Selâhaddin’e (ö.657/1258) beslemeye başlamıştır. Kuyumcu Selâhaddin ümmî olmakla birlikte; Mevlânâ’ya mürşidlik eden Burhâneddin-i Tirmîzî’den (ö.639/1241) feyz almış ve Şems’in sevgisini kazanmış olup riyâzâta düşkünlüğüyle tanınan birisiydi. Ancak on yıllık bir zaman diliminden sonra, Selâhaddîn bir hastalığa yakalanmış ve Aralık 1258’de vefat etmiştir. Mevlânâ, Selâhaddîn’in vefatından sonra, hilafet makamına Hüsameddin Çelebi‘yi (ö.682/1284) geçirmiştir.

142


kültür - sanat

magrib

“Mevlânâ Hüsâmeddin Çelebi’nin hilafet makamına geçişinden, Sultan Veled’e (ö.711/1312) göre on, Sipehsalar’a göre dokuz yıl sonra rahatsızlanarak 5 Cemâziyelâhir 672 (17 Aralık 1273) tarihinde vefat etti.” Cenaze namazı, taşınması, defnedilmesi her din ve zümreden halkın katıldığı bir törenle gerçekleşti. Mevlânâ vasiyet etmiş olduğu halde Sadreddîn-i Konevî’nin ağlamaktan namazı kıldıramadığı ve bunun üzerine namazı Kadı Serâceddin’in kıldırdığı bilinmektedir. “Cenazesinde ağlayıp feryat edilmemesini vasiyet etmesi ve öldüğü günü kavuşma vakti olarak tanımlaması sebebi ile ölüm gününe “şeb-i arûs” (düğün gecesi) denmiş ve ölüm yıldönümleri bu adla anılagelmiştir.”

ESERLERİ

1- Dîvân-ı Kebîr: “Gazellerden ve rubâilerden meydana gelen eser çok geniş hacme sahip olduğundan Dîvân-ı Kebîr, gazellerde genellikle Şems, Şems-i Tebrîzî mahlasları kullanıldığından Dîvân-ı Şems, Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî adıyla anılmaktadır.” Mevlânâ’nın şiirlerinden oluşan bu büyük dîvânın basma nüshasında Mevlânâ’ya ait olmayan şiirler de vardır. “Dîvân-ı Kebîr’i; R. A. Nicholson İngilizce’ye, Mithat Baharî Beytur ve Abdülbaki Gölpınarlı Türkçe’ye tercüme etmişlerdir. Dîvan’da yer alan rubâîler, Dîvân-ı Rubâiyyât adıyla ayrı bir kitap haline getirilmiş, birkaç kere Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Bütün rubâîleri (1765 rubâî) içine alan tercüme de Abdülbaki Gölpınarlı’ya aittir.” 2- Mesnevî: Birçok Dünya diline çevrilmiş ve şerh edilmiş olan “Mesnevî, tasavvufi düşüncenin bütün konularını içermekte ve İslâm kültürünün en önemli eserleri arasında sayılmaktadır.” Anadolu’da Mesnevî’nin ilk mütercimi Gülşehrî olmakla birlikte Süleyman Nahîfî tarafından ise ilk tam Türkçe manzum tercümesi yapılmıştır. En çok kullanılan tercümesi Veled İzbudak’ın Veledî nüshasına dayandırdığı çevirisidir. Abdülbaki Gölpınarlı tarafından gözden geçirilen ve eklemeler yapılan eser Maarif Velâleti tarafından basılmıştır. Mesnevî’nin Anadolu’da ilk tam şerhi Farsça olarak Gelibolulu Muslihuddin Mustafa Efendi tarafından yapılmıştır. Türkçe şerhlerin içinde İsmâil Rusûhî Ankaravî’nin Mecmûatü’l-letâif adlı şerhi en muteber olanıdır. Abdülmecid Sivâsî’nin 1328 beyitlik, İsmâil Hakkı Bursevî’nin 738 beyitlik, Âbidin Paşa’nın birinci cildi ihtiva eden şerhi olmakla birlikte Ahmed Avni Konuk’un şerhi tam şerhtir. Tâhirülmevlevî’nin (Tahir Olgun) ilk dört cilt ile beşinci ciltten 1000 beyit kadar şerh edebildiği ve kalanını Şefik Can’ın şerhettiği eser ise 18 cilt halinde basılmıştır. Mesnevî şerh geleneğinin son halkası ise Abdülbaki Gölpınarlı’nın şerhidir.

143


magrib

kültür - sanat

“Mesnevî, Mevlânâ’nın hayatının bir semeresi olduğundan ve didaktik bir gaye güdüldüğünden, sûfînin seyr-u sülûkuna ve geçirdiği manevî tekâmül mertebelerine dair içeriği ile dikkat çekmektedir.” 3- Fihi Mâ Fîh: Kendisi hayatta iken oğlu Sultan Veled veya bir başka müridi tarafından kaydedilen sohbetlerinin vefatından sonra derlenmesinden meydana gelen eserin dili, halk Farsça’sıdır ve hiç tekellüf yoktur. Altmış bir bölümden oluşan bu eserin Türkçe’ye tercümesi Meliha Anbarcıoğlu tarafından yapılmıştır. 4- Mecâlis-i Seb’a: Mevlânâ’nın vaaz ve sohbetlerinden oluşan eserde konuyla ilgili ayet ve hadislerin yanında Senâî, Attâr gibi şairlerin şiirlerine de yer verilmiştir. Üsküdar Selim Ağa Kütüphanesi’ndeki nüshası esas alınarak Feridun Nafiz Uzluk tarafından iki defa neşredilmiştir. Ayrıca Mevlânâ Müzesi’ndeki nüshası esas alınarak Tevfik Sübhânî tarafından neşredilmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı bu nüshayı esas alarak Türkçe’ye çevirisini yapmıştır. 5- Mektûbât: Bu eserde Mevlânâ’nın farklı sebeplerle çeşitli kimselere yazdığı mektupları bulunmaktadır. Bunların bir kısmı yakınlarına, çocuklarına ve müridlerine gönderdiği mektuplardır. Çoğu ise yöneticilere yazılmıştır. İlk kez Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki nüsha esas alınarak Feridun Nafiz Uzluk tarafından neşredilmiş olan eserin en güvenilir olanı Tevfik Sübhânî’nin Konya Mevlânâ Müzesi’ndeki 751 (1350) tarihli nüshayı esas alarak yaptığı neşirdir. Abdülbaki Gölpınarlı değişik kütüphanelerdeki altı nüshayı karşılaştırarak eseri Türkçe’ye çevirmiştir. Evrâd-ı Kebîr ve Evrâd-ı Sagir-i Hazret-i Mevlânâ adıyla bir arada basılan küçük ve büyük olmak üzere iki evrâd daha vardır ki bazı dua ve süreleri ihtiva edip Mevlânâ’ya nisbet edilmektedir. Traşnâme, Aşknâme, Risâle-i Âfâk-u Enfüs gibi bazı manzum eserlerle birlikte Risâle-i Akâid, Âfâk-u Enfüs, Hâbnâme gibi bazı mensur eserler de Mevlânâ’ya nisbet edilmekle birlikte bu eserlerin muhtevâ açısından Mevlânâ’ya aidiyeti de şüphe taşımaktadır.

FİKRİ YAPISI

Mevlânâ’nın düşünce ve fikirlerini sağlıklı bir şekilde anlayabilmek ve irdeleyebilmek için öncelikle vurgulanması gereken şu olmalıdır: “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, her şeyden önce müslüman bir mutasavvıftır. Şâir, edip, musikîşinas, müderris gibi vasıfları da bu iki temel vasfı takip etmektedir.” Bu açıdan onun dînî-tasavvufî fikirlerinin temel kaynağının Kur’an ve sünnet olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Mevlânâ’nın düşünce dünyası son derece derinliklidir. Çünkü “O tefekkürü; din, ilim, felsefe ve tasavvuf süzgecinden geçirmiş; îman ve sevgi potasında eritmiş;

144


kültür - sanat

magrib

neticede kelâm ilminin tartışmalarına çözüm bulan, ehl-i sünnet inancına uygun, zaman ve mekânla aşınmayan sağlam bir tefekkür sistemi ortaya koymuştur.” Bu sebeple onun düşünce dünyası ayrı bir inceleme ve çalışma gerektirmektedir. Ancak biz çalışmamız gereği onun düşüncelerine kısa maddeler halinde değinmeyi uygun buluyoruz: 1. Aşk: Mevlânâ’ya göre aşk, mahlûkatın yaratılışının temel sebebi ve hayatın özüdür. Şâyet aşk olmasaydı yeryüzünün âhengi bozulur, düzeni altüst olurdu. Bu sebeble aşkın en ileri noktası olduğu için Allah aşkı her şeyin önünde gelmektedir. Mâdemki varlığın mayası aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde bir değere sahiptir. Mevlânâ’ya göre insanlar kibir, kıskançlık vb. kötü huylardan yalnızca ilâhî aşkla kurtulabilirler. 2. İnsan: Mevlânâ’ya göre insan yaratılmışların içinde en değerli varlıktır. Çünkü insan meleklerin bile vâkıf olmadığı ilimlerle donatılmış ve yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak; “Andolsun ki, biz insanı üstün kıldık.” âyetiyle insanoğlunun bu üstünlüğünü vurgulamıştır. “Madde itibâriyle çok zayıf olan insan, mânâ itibâriyle muazzam bir kudrete sahiptir ve bu kudret madde üzerinde tasarruflar yapar.” 3. İlim: Mevlânâ ilme çok büyük değer verir. Ancak Mevlânâ’nın değer verdiği ilim insanı Hakk’a götüren ilimdir. Ona göre insana yaratılış gayesini hatırlatmayan ilim; ilim değildir. 4. Şiir: Büyük bir sufi, büyük bir mütefekkir olarak bilinen Mevlânâ aynı zamanda iyi bir şâirdir. Ancak o kendini bir şâir olarak kabul etmemekte ve şiire yönelmesinin asıl sebebini şiirin Anadolu’da kabul görmesiyle açıklamaktadır. Bilinmesi gereken bir husus da Mevlânâ’nın şiiri daha çok bir eğitim aracı olarak kullandığı ve öğütlerini şiirin altın tepsisi içinde sunduğu hususudur. 5. Semâ: Mevlânâ’ya göre semâ, ruhu kuvvetlendiren bir nizam ve intizam dâiresidir. Semâda edep ve erkan, hendese ve âhenk vardır. Semâda herhangi bir oyundaki başıboşluk ve kaos bulunmaz. Gökyüzünde milyonlarca yıldız, gezegen nasıl nizam ve intizam içinde birbirleri etrafında dönmekte ise semâzenler de aynı nizam ve intizam içinde dönmektedirler. 6. Akıl: Mevlânâ aklı, küllî ve cüz’î akıl olmak üzere ikiye ayırır. Küllî akıl, mutlak varlığın zuhuru olup Hakikat-ı Muhammediye olarak isimlendirilen akıldır. Cüz’î akıl ise insanın ferdi aklıdır. Küllî akıl her şeyi bilen, ortaya çıkarandır. Küllî akıl öğretmendir, cüz’î akıl ise her zaman ve zeminde öğrenmeye muhtaçtır. Mevlânâ

145


magrib

kültür - sanat

zaman zaman cüz’î aklı övmekle birlikte, Allah’a akıl ve kıyasla ulaşmanın mümkün olmayacağını vurgular. Ona göre Allah’a ulaşmanın yolu aşktan geçmektedir. 7. Ahlâk: Mevlânâ bir toplumun fertlerinin huzurlu ve mutlu olması için güzel ahlâkla donanması gerektiğini belirtir. Ancak insan üzerindeki tesirlerinin yansıması için, güzel ahlâk insanın özüne, kalbine yerleşmeli ve gösterişten arınmış olmalıdır. Bunun için de hırs, kıskançlık, kibir, yalan, haset v.b. kötü huyların terkedilmesi zaruridir. 8. İbadet: İslâmın temel prensiplerine son derece bağlı olan Mevlânâ, insanın yaratılış gayesini; “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” âyetiyle ele almaktadır. Bu durumda insanın yaratılmasındaki temel gaye Allah’a kulluk etmektir. Allah’â inanmanın ve Allah’ı sevmenin en bariz göstergesi ise ibadetlerdir. Bununla birlikte Mevlânâ’ya göre Hakk’a ibadet edilmesi kadar önemli olan bir husus da ibadetin samimiyet ve ihlastan yoksun olmamasıdır. 9. Kader-İrâde: Kelam ilminin konusu olan kader-irâde konusu her zaman tartışılagelmiştir. Bu hususta bazıları insanın fiillerinde ihtiyarının olmadığını, dolayısıyla insanın yaptıklarından sorumlu olmayacağını öne sürmüşlerdir ki, bu fikri taşıyanlara cebrî denilmiştir. Bunun aksine insanın bütün fiillerinde ihtiyar söz konusu olduğunu kabul edenler de her şeyin insanın elinde olduğu inancına kapılarak kaderi inkâr etme durumuna gelmişlerdir. Mevlânâ kader ve irâde konusunda ifrat ve tefrite düşmeden ortaya yolu tutmuş, hem insanın fiillerinde ihtiyarın söz konusu olduğunu hem de ilâhî takdirin varlığını savunmuştur. Sonuç itibâriyle Mevlânâ’nın Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinden etkilenip etkilenmediği hep tartışıla gelmiştir. Bazıları İbnü’l-Arabî ile Mevlânâ’nın düşünce sistemini iki farklı kutup diye takdim ederken; bazıları da İbnü’l- Arabî’nin irfan ehline hitap eden fikirlerini Mevlânâ’nın halkın seviyesine indirgeyerek anlaşılır kıldığını savunmuş; bir kısım da İbnü’l-Arabî’nin Mevlânâ üzerinde kısmen etkisi olduğundan söz etmiştir.

146


kültür - sanat

magrib

Dipnotlar 1 Eflâkî, Ahmed, Menâkıbu’l-arifin, Âriflerin Menkıbeleri, terc. Tahsin Yazıcı, İstanbul-1995, c. I, s. 242. 2 Öngören, Reşat, “Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî” , DİA, Ankara -2004, XXIX/441. 3 A.y. 4 Bk. Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ Celâleddîn, İstanbul -1985, s. 40 vd.; Öngören, a.g.m., s. 441-442. 5 Öngören, a.g.m., s. 442. 6 A. y. Ayrıca bk. Gölpınarlı, a.g.e., s. 45. 7 Öngören, a.g.m., s. 442. 8Cebecioğlu, Ethem, “Psiko-Tarih Açısından Farklı Rûhî Tekâmül Mertebelerinin Mevlâna’nın Anlaşılmasındaki Rolü-Metodolojik Bir Yaklaşım”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (Mevlânâ Özel Sayısı), Ankara- 2005, sayı XV, s. 32. 9 A.y. 10 Gölpınarlı, a. g. e., s. 46. 11Kabaklı, Ahmet, Mevlânâ, İstanbul -1984, s. 26. 12 Öngören, a. g. m., s. 442. 13 A.y. 14 Cebecioğlu, a.g.m., s. 34. 15 Eflâkî, a. g. e, c. I, s. 254. 16 Cebecioğlu, a.g.m., s. 35. 17 Öngören, a. g. m., s. 443. 18 Cebecioğlu, a. g. m., s. 36. 19 Eflâkî, a. g. e., c. I, s. 258. 20 Öngören, a.g.m., s. 443. 21 Gölpınarlı, a. g. e., s. 79. 22 Cebecioğlu, a.g.m., s. 37. 23 Gölpınarlı, a.g.e., s. 85. 24 Gölpınarlı, a.g.e., s. 108-109. 25 Kabaklı, a. g. e., s. 61. 26 Öngören, a.g.m., s. 444. 27 Öngören, a.g.m., s. 444-445. 28 Kabaklı, a.g.e., s. 84. 29 Öngören, a. g.m., s. 445. 30 Öngören, a.g.m., s. 446. 31 Gölpınarlı, a. g. e., s. 269. 32 Yeniterzi, Emine, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Ankara -1997, s. 39. 33 Gölpınarlı, a.g. e., s. 268. 34 Öngören, a.g.m., s. 447.

147


magrib

kültür - sanat

35 Ceyhan, Semih, “Mesnevî”, DİA., Ankara-2004, c. XXIX, s. 330. 36 Ceyhan, a. g. m., s. 331. 37 Cebecioğlu, a. g. m., s. 39. 38 Öngören, a.g.m., s. 447. 39 Gölpınarlı, a.g.e., s. 271. 40 Yeniterzi, a. g. e., s. 39. 41 Öngören, a.g.m., s. 447. 42 Öngören, a. g. m., s. 447. 43 Ayrıntılı bilgi için bk. A.y. 44 A.y. 45 A.y. 46 Arpaguş, Sâfî, “Bir Mürşîd-i Kâmil Portresi: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî”, Keşkül Sûfî Gelenek ve Hayat, İstanbul -2004, sayı I, s. 9-11. 47 Yeniterzi, a. g. e., s. 43. 48 Yeniterzi, a. g. e., s. 48. 49 Bakara, 2/31. 50 İsrâ, 17/70. 51 Yeniterzi, a. g. e., s. 43-44. 52 Tarlan, A. Nihat, “Mevlânâ’nın Dünyası”, Keşkül Sûfî Gelenek ve Hayat, İstanbul2004, sayı I, s. 13. 53 Gölpınarlı, a. g. e., s. 249. 54 Yeniterzi, a. g. e., s. 31. 55 Kabaklı, a. g. e., s. 102-103. 56 Kabaklı, a. g. e., s. 112. 57 Yeniterzi, a. g. e., s. 55. 58 Kabaklı, a. g. e., s. 110. 59 Yeniterzi, a. g. e., s. 66. 60 Zâriyât, 51/56. 61 Yeniterzi, a. g. e., s. 69. 62 Yeniterzi, a. g. e., s. 75. 63 Öngören, a.g.m., s. 445.

148


Pablo Picasso ‘Le Gourmet’ 1901


magrib

kültür - sanat

Semih Paksoy

Deneme

MEKTUP ÖLDÜ MÜ?

Terkedilen nedir. Mektup mudur ilk etapta yoksa ‘dostluk’ mudur. Terki eylenen kanaatimce dostluktur. Vicdanların daralması, kayda değer olanın yerinden edilmesidir. Estetik duyarlılığın vicdan dışına itildiği bir zaman diliminde köhne bir istasyonda mapus kalmış mektuptan bahis açmak pek yakışık kalmayacak, biliyorum. Hızlı bir çağda yaşadığını iddia edenlerin gülünç bulacağı bir konuda kalem oynatmak dudaklara alay eden bir tebessümü salık verecektir. Tuşlar arasına sıkışıp kalan görüşme, dertleşme, halleşme seansları dostlukları kalplerden sıyırıp çıkarmış, parmak uçlarından yoz bir hayatın koynuna fırlatıp atmıştır. Hayat daralmış, yaşanan güzelliklerin kıymeti harbiyesi kalmamıştır. Kayıtlara geçmeyen aşklar, acılar, sevinçler unutulup gitmiştir. Halleşebilmeyi bizden sıyırıp alan modern zamanın teknolojik aletleri sonunda insanların nerdeyse tamamına yakınını egemenliği altına almış durumdadır. İnsanlar arasındaki bağların bu denli zayıfladığı bir zaman diliminde aygıtlara bağlanmış bir şekilde yaşamanın mecburiyetle ifadelendirilmesi vahim bir durumdur. Toplumları var eden kültür öğeleri modernizme dayanamamakta her geçen gün yenik düşerek insan hayatından hızla uzaklaşmaktadır. Tüm bu karşı çıkışların çözümü çağın insana zorladığı aletlerden el etek çekmek değil, yerli yerinde kullanmaktır. Mektubun işlevini e-mail yada benzeri iletişim yolları görmeye başladığından bu yana aradaki bağın zerafeti sanallaşmış ve gerçek hüviyetinden uzaklaşmıştır. Mektup bir hal anlatım aracıdır ve işlevi kalıcıdır. E-mail malumat taşımaktan (hal adına) öte geçememektedir. Mektub yazma hevesini kalbinde taşıyamayanların, işi kolayından halletme girişimleri, girdikleri bu hızlı yolda başarı sağlamışmıdır acaba ? Hızı önceleyerek hallolan iletişim, ilişkilerin tadını örselemediyse insanların birbirinden köşe bucak kaçışlarını neyle izah edebiliriz. Mektupta seyrine vakıf olunan, gönderenin derinlemesine hatırlanışıdır. El yazması bir mektupta yazanın harflerdeki el titremelerinden; silüetinden hareketlerine anlam derinliklerinden yorgunluğuna kadar bir çok lezzete ulaşılabilir. Mektup bir tattır.

Yazanın parmak uçlarında ki muhabbet telleri, tuşlarla ifadelendirilemiyor.

150


kültür - sanat

magrib

Kalemin parmak aralarındaki dans edişini hissettirirken mektup, okuyana derinden bir haz veriyor. Ve bu haz aradaki bağı kalıcı, derin ve saygıdeğer kılıyor. Yirmi yıl öncesinde gelen mektupları elleri arasında gezdiren bir adamın aldığı hazzı nasıl ifade edebiliriz. Harf harf eskileri ve yazanı düşüne düşüne gözünün önünde döndüren adamın hazzını kim ifade edebilir. Zarf, pul ve eskimiş bir kağıdın üzerindeki soluk cümleler, zaman bırakır mı arada. Mektup dostun dosta göz kırpmasıdır. Mektup bir emeğin ürünüdür. Dura dura örülmüş bir el örgüsüdür. Güvercinlerin parmakları arasında gelen mektuplara şahid olmamış bir topluluk yaşıyor şu an dünya üzerinde. Ve yine güvercinleri yaşadıkları mekanlardan kovan modern bir topluluk yaşıyor şuan yeryüzünde. Sanal dünyada baygın baygın konuşan, tüm duygularını kılavyelere teslim eden hızlı bir topluluk yaşıyor şuan dünya üzerinde. Sürekli silinen silinmeye mahkum olan kelimeler kuruyor moder dünya insanın arasındaki bağı. Postacılar reklam buroşürü taşımaktan kazanıyor rızıklarını. Tutan tutam ilanlar karşılıyor, akşamlarını postalarını açanları. İnsanı heyacanlandıracak hiç bir şey çıkmıyor son zamanlarda postalardan. Herkes anlatacaklarını tuşlara serpip serpip çıkıyor salonlardan. Bu yüzyılın insanları ‘mektubat’ türünde eserler miras aldılar atalarından. Mektubat-ı Rabbani, Mektubat-ı Şeyh Aziz Hüdai, Mektubat-ı Niyazı-i Mısri, Mektubat-ı Sezai ve diğerleri... Gelecek asrın insaları bilgisayarlardaki e-maillerden toplanarak oluşturulan kitaplardan ne anlar dersiniz. Ve bu kitaplar hangi yaşanmış zamana tanıklık edebilirler.

‘Bir evin kalbi posta kutularıdır.’

Kalemin kalbi tartmasıdır mektup. Kalbin kaleme emanet oluşu.

Mektup bir dertleşme çeşmesiydi. Ne doya doya içen kaldı ne bu çeşmeye su veren. İçindekini dosta, yare, sevilene, önemsenene açma girişimleridir mektup. Pullu zarflardaki zerafet, içi mücevher dolu sandık gibidir. Durdurulamayan bir hayatın derkenarlardır mektup. Yaşama parantez açmak, anı kayda geşmektir.

İç dökmeyse mektup tuşlara hiç dökülebilir mi iç.

151


magrib

kültür - sanat

Dışa salık verilemeyecek ilişkilerin ürünüdür mektup. Bu nedenledir ki eksikliğini anlatabilmek te bu denli zordur. ‘Mektup gelmeyen evler ruhunu teslim etmiştir.’ diyen adamı yanılmış bulanlar yalnızlaştıkça eski günlerin tadını alamayacak ve sürekli olduğu günde dolanıp duracaktır. Seviyeli ilişkilerden özür dileyerek ‘Mektup öldü mü?’ diye sorma cesaretinde bulunmak istiyorum. Bu soruya verilecek cevapların izini sürerek ölenin sadece ‘mektup’ mu yoksa ‘dostluk’ mu olduğuna da karar vermiş olacağız. ‘Ben fakülteyi bitirip, onun da katkısıyla bir iş bularak Ankara’ya yerleştikten sonra ona mektup yazdım. Ancak bu mektubu nasıl bitirmem gerektiğini bir türlü kestiremiyordum. ‘Ellerinden öperim’ diye alışılmış bir kalıbı kullanmak istemiyordum, çünkü bu kalıp ona duyduğum saygıyı ve muhabbeti ifade etmeye yetmiyordu. Böylece mektup yazılmış olmasına rağmen, bu bitiriş selamlaması yüzünden postaya atılması gecikiyordu. O gece, aklıma, bir selamlama cümlesi geldi. Sabahleyin mektubu böyle bir selamlama ile bitirip gönderecektim. O sabah, erken bir vakitte, kapının tıklatıldığını işittim ve her nasılsa gelenin Sezai Karakoç olacağını düşündüm. Kapıyı açtığımda, orada, beklenmedik misafir karşımdaydı, oydu! Daha selam sabah demeden: ‘Mektup nerde?’ diye sordu ve: ‘Sen o mektubu gönderemeyeceksin. Mektubu almaya ben kendim geldim.’ dedi. Ve masanın üstüne bırakılmış olan mektubu aldı. Ben giyinmek üzere dışarı çıkıp döndüğümde: ‘Mektubunu üç defa okudum, akşama kadar birkaç kere daha okurum.’dedi.’ Rasim Özdenören- Hece- Sayı 73- Ocak 2003- Sayfa 348

152


kültür - sanat

magrib Fethi Gemuhluoğlu

Mektup

FETHİ GEMUHLUOĞLU* 10 Eylül 1977, Belde-i Tayyibe Aziz oğlum, Sen benim, mutluluğum, şifa ve dermanım, yaşama gücüm, yaşama sevincim ve kavgamın devamısın. Bir bayram koşusu içindeyiz. İmanımı, inancımı, fikirlerimi sen ve o can kardeşin Selman ebediyete dek devam ettireceksiniz. Mektupların içimi donattı. Işıdım, aydınlık kesildim. Sen benim fikir arkadaşım ve asıl daha mühimi yolda yoldaşım, tarikat kardeşimsin. Hem torunlarım ve yine yolda yoldaşlarım olmalarını niyar ettiğim Alişan ve Alican’ın babasısın. Sen özlemini çektiğim Türkiye’ye Anadolu’nun ma’sum, yulme vekahra uğramış insanına hizmet edeceksin. Bu hizmetten bir ibadet ahlakı çıkaracaksın. Bugünkü Leyle-i Kadr; alemi İslam’a mübarek olsun. Yalnız insanların değil, kurdun kuşun, dikenin, otun da hakkını görüp gözetesin. Oradaki ağabeylerine şükran duygularını benim adıma da ifade et. Hepsinin Ramazan Bayramlarının kutlu ve mutlu olmasını dilerim. Onların bayramları doktoralarını verdiği gün tecelli edecektir. Şimdi arefe’yi yaşıyorlar. Bu naçiz kanaatimi onlara söylemeni rica ediyorum. Ayrıca belirteyim ki ‘mü’minin her nefesi bayram’dır’, ‘Bayram’ım imdi, bayramım imdi. Bayram ederler yarile şimdi’ buyuruyor Hacı Bayram Sultan. Bayram tevhidi kutlamaktır. Tevhide şükürdür. Tevhidi hamd ve senadır. Bu konuyu çok uzatmak istemiyorum. Sana senelerce sonra bir itirafta bulunayım Ali kardeş. Ben içimdekileri muhafaya etmek, onları gizlemek için başka şeyler konuşarak gevezeliği seçmişimdir. Bu konuyuda edeple kesiyorum. Bu seyahatin para ile, dünya malı ile ölçülemeyecek kadar iyi ve yararlı oldu. Bana, bize bu gerekli idi. Bu başarıldı. Sana teşekkür ederim oğlum. Dönüş gününe dikkat edersin. Grevler veya herhangi bir mani senin dönmeni geciktirmemelidir. Sen bu işleri iyi düşünürsün. Orada Erguner rahmetlinin oğlu Cinuçen Tanrı korur kardeşim ‘ney ve udla’ bir veya bir kaç plak yapmışlar. Onları bulabilirsen kardeşine iyi olur. Bir kaç pakette enfiye al. Fransız enfiyesi burdaki bir kaç dost için gğzel armağan sayılır. Ben şahsen sadece dünya gözü ile sana kavuşmayı dilerim. Hiçbie şey istemiyorum. Benimle mukayyet olma. Orada dev bir insan olan merhum ve mağfur Haydar Bammat’ın (Karaçay Türklerinden büyük bir ilim, irfan ve gaza ehli) oğlu Necmettin Bammat olacak. Top-

153


magrib

kültür - sanat

çubaşı da göçmüş. Allah Hamidullah Beyefendi’ye uzun ömürler versin. Amin. Çok okuyunuz. İkra’ emri umumidir. Yazmak nefisten olursa ene, ego, nefis onun ulviyetini gölgeler. Yazmak da emirle, manen alınan emirle olmalıdır. Senin tek eksiğin günde , yirmidört saatlik günde otuz saat okumamandır. Bu gerçeği de kendi özünle, o saf, o güzel Muhammedi özünle bulacaksın. Son on yedi yaşında çocukla genç arası bir Türk, bir Türkmen çocuğunun iyi bir örneğini verdin. Düşüncenin, ifade samimiyetinin, ataklıklarının büyük kavgaların ifadesini yaşadın ve yaşattın. Seninle iftihar ediyorum. Seninle bahtiyarım. Manevi müjdeler, manevi muştular senin ve kardeşinin İslam’a, insana hizmet edeceğiniz şeklindedir. Benim güvencim bu müjdedir. Alnımı secdeden hiç kaldırmasam şükrümü eda ve ifade etmiş sayılmam. Senden tek ricam ve arzum bu yıl boyunca sınıfta ilk beş kişi içinde olmak gayretini esirgememendir. Başkaca bir arzum yoktur. Ahlaklı, imanlı, hakka, hukuka riayetkar olan siz çocuklarımdan, arkadaşlarımdan, kardeşlerimden başka bir talebim olamaz. Sizin bu ahlakınız benim kabir aleminde de sükunumdur. Bunu bilesin. Benigerçek yüzümle de tanımanı istemedim. Onun için aramızdaki kontakt’a ses çıkarmadım. Gerçekleri senin kendi aklınla ve kendi gönlünle bulmanı istiyorum. Elimden geldiğince son nefesime kadar sizin hizmetinizde olacağım. Beğenseniz de, beğenmeseniz deböylece yüksünmeden kırılarak, fakat kırılmamaya çalışarak böylece devam edeceğim. Bunu da kanınla canınla bilesin. Ben hayatı ciddi bir tarzda yaşarım Ali. Dikkatimin içinden hiçbir şey kurtulamaz. Ben seven adamım. Ananı da, seni de, o Selman denilen güzel ahlaklı ve güzel yüzlü adamı da severim. Burada daha sonra açıklamak üzere şunu ifade edeyim. “Allah kıskançtır” evladım. Bayramın mübarek olsun. Esir Türklere, esir Müslümanlara dua ediniz. Eritre’den, Somali’den, Filipinler’e kadar, Kırım’dan Kerkük’e kadar Müslümanlara Ve Türklere dua ediniz. Yeni bir dünya kurulacaktır. Ona hazırlanınız ve çok iyi okuyunuz. Kendinizi çok iyi yetiştiriniz. Oradaki ağabeylerinde Kur’an’daki “yetefekkerun-tefekkur ediniz” sırrının peşine düşsünler. Onun için çaba sarfetsinler ve çileye soyunsunlar. Vakit de mahluktur. Bu gerçeği unutmayınız. Vaktin de bir eceli vardır. Uyku gaflettir. Uykuyu azaltırsanız zamanınız çoğalır. Afrika iin, Afrika kurtuluşu için kitaplar bul. Ayrıca Guenon, Rene Guenon çok önemli bir Müslümandır. Derviş olmuş ve veli olmuştur. Fransa’da bildiğim kadar Korsika ve Bask özgürlük hareketleri, Normandiya’nın problemleri gibi Guenon’cu Fransız aydınları da Fransa’yı rahatsız etmektedir. Guenon tercemesi herhalde çok güç olmalıdır. Tasavvufu iyi bilmek gerek, İslam’ı iyi bilmek gerek, tarikatleri bilhassa Şazeliye’yi iyi bilmek gerekir. Ben Batı’yı Almanya’da bir müddet kaldığım halde biliyor sayılmam. Batı dillerini de bilmediğim için utanıyorum. Sen bana bir şey almak istiyorsan kendine kitap, lügat, ansiklopedi, plak al. Bu aldıkların bana alınmış sayılır. Son devirde bir Hristiyan mistiği Blondel ve bir vüyük Müslüman Guenon iki büyük Fransızdır bildiğimce. Tarih, coğrafya, siyasal durum ve etnik gruplanmaları ihtiva eden aksiklopedi ara. Bir ömür ihtiyacın olacaktır.

154


kültür - sanat

magrib

Ayrıca sizin okulun mezunlarını doğrudan doğruya kabul eden üniversite ve yüksek okulları incele ve öğren. Bize gelecekte lazım olabilir. Hazırlıklı olmalıyız. Abdestsiz gezme. Temiz, tahir ol. Zikirli ol. Besmeleli ol. O zaman topun, tüfeğin, atom bomban olur. Güçlü olursun. Mistik insanlar özgürdür Ali. Yalnız onlar özgürdür. Bu konuyu düşünmeye çalış. Artık arkadaş olacağımız günler geldi. Ben yaşlandım. İyi okumuş bir insan da değilim. Sana, siz’e yetişemem. Ama sizinle iftihar etmemei sizin için şüktetmeme, hamd etmeme kimse mani olamaz ya. Ben yaşlandım ve zamanından önce cesedim göçtü. Bu da normaldir Çok kahırlı yaşadığım için, çok yokuş yukarı tırmandığım için oldu. Şikayet etmiyorum. Hikayet ediyorum. Seni hasret ve muhabbetle öperim oğlum. Kavuşacağım günler yakınlaştı. Kararlı, iradeli, sabırlı olmanı niyaz ederim. Geleceğin cümle aydınlık günleri üzerine, üzerinize doğsun. Hayra karşı gelmen dileği ile Ali’m benim. Fethi

* HECE Sayı: 70, Ekim 2002

155


magrib

kültür - sanat

Beyza Kıvanç

Makale

MODERNLEŞME-KENT VE İNSAN

“Bu kente şaşırıp duruyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bu durum beni altüst ediyor. Oysa doğduğum kent burası. Uzun yıllarımı burada geçirdim. Küçüklüğümden bildiğim yerler var. Ama yeterli değil bu. Akışa ayak uydurmak gerek, yoksa en iyi bildiğiniz yeri bile tanıyamıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki üzerinden asma yollar, köprüler geçmiş, gökdelenler dikilmiş top oynadığımız çayırlıklara.

Şaşkoloz durumu bu. Oysa bu kentin köylüsüyüm ben. Doğru... Belki bu yüzden köylüsü gibi kalıyorum çoğu kez” (1)

Değişen Kent

Toplum hayatında etkili olan bir çok değişim gibi kentin değişimi/ dönüşümü de sanayileşme süreciyle başlıyor. Sanayi devrimi ya da daha doğru bir ifadeyle sanayileşme ile gerçekleşen nedir, ki kent ve kent insanın yaşamında böylesine etkili olabilmiştir? Aslında sanayileşme dediğimiz şeyin de bir arka planı, bir düşünce altyapısı var ki o da modernleşme, modernizm. Modernizm 18. yüzyıl Aydınlanma felsefesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Temelinde ise Kilisenin dogmalarına karşı çıkış ve buna bağlı olarak hayatın merkezine akıl, mantık ve bunları da kapsayan bir şekilde bilimselliğin oturtulması fikri yatıyor. Modernizmin en büyük iddialarından biri her şeyi ölçülebilir, dolayısıyla da kontrol edilebilir kılmak. Bu durum, doğal bilimlerde tabiatın kontrolü olarak algılanırken, sosyal bilimlerde toplumun, insanın kontrol edilmesi anlaşılıyor (ki zaten sosyoloji de modernist düşüncenin bir ürünü olarak çıkmadı mı ortaya...). Elbette 18. yüzyılda ortaya çıkan modernizm düşüncesi de toplum tarafından kurgulanan her alanda olduğu gibi içinde bulunduğu zaman ve toplumdan etkilenerek farklı niteliklere bürünüyor. Ortaya atıldığı ilk dönemde çok daha katı bir akıl ve bilimsellik tezini savunan modernist düşünce, teknolojinin ve bilimin diğer toplumlarla da temasıyla yeniden kendini üretmeye başlar. Her yeni toplumla karşılaşmada o

156


kültür - sanat

magrib

toplumun değerleri üzerindeki hegemonyasını kurarken, bir yandan da yerel değerler hiç de farkına varılmadan modernist düşünceyi etkilemektedir. Bu da sonuçta dünyanın son 10 yıllarda çok daha fazla tartışmaya başladığı küreselleşme olgusunu ortaya çıkarır.

Küreselleşme ve Modernizm

Küreselleşme, özellikle 20. yüzyıl toplumsal değişimini açıklamada en çok başvurulan kavram olarak çıkıyor karşımıza. Bu konuda iki temel görüş var. Birinci görüşe göre küreselleşme ulusal devletlerin, merkeziyetçi anlayışın kontrol gücünü zayıflatıyor ve yerel olana daha fazla özgürlük ve ifade gücü veriyor. İkinci görüşe göre ise küreselleşme zaten moderniteyle birlikte gelen bir olgu, modernizm düşüncesinin bir sonucu. Ve buna bağlı olarak dünya her geçen gün biraz daha “küresel bir köye” dönüşüyor. Peki ne demek bu? Bu, modernist düşüncenin ulusal planda yaptığını küreselleşmenin dünya çapında yapıyor olması demek. Bu anlayışa göre küreselleşme zaten modernizmin ürettiği bir şey. Ve modern olan şey daima kontrol etmek ister, farklılıklara, çeşitliliğe müsaade etmez çünkü ne kadar çok çeşit varsa, ne kadar çok tercih söz konusuysa, “kontrol etmek” de bir o kadar zorlaşacaktır. Bu anlamda küreselleşme dediğimiz ve tanımını hiçbir zaman kesinleştiremediğimiz şey bir yandan yerel olanı ön plana çıkartıyor ve ona belli bir önem atfederek merkezi olandan özerk hale getiriyor gözüküyorsa da, aslında yerel’e nüfuz ederek onu da kendi modernizminin içine katıyor ve farklılıkları aslında kendi hegemonik yapısı içinde eritiyor. Mesela Teoman Duralı’ya göre modernizm küreselleşme adı altında farklılıkları yok etmeğe ve bunun yanında toplumu fertleri tıpa tıp olan bir yığına dönüştürmeye çalışıyor: örneğin “bugün Tokyo’da yaşayan sokaktaki bir vatandaş ile New York’ta, Stockholm’de yaşayan arasında talepler açısından bir fark yok. Hatta şu kadar ki talep ettikleri arabalar ve o arabalar için istedikleri avadanlıklara varıncaya kadar bir tek düzelik var, bir biçim birliği var” .(2) Nabi Avcı’ya göre ise herkes 21. yüzyıla girerken toplumsal hayatta yaşanan değişimin adını koymaya çalışıyor ki onu kontrol edebilsin.(3) Aslında dünya küreselleşmeyi tartışırken, dünyayı yönlendirmeye ve yönetmeye çalışıyor...

Kent ve Modernizm

Bu gün anladığımız anlamıyla kentin ortaya çıkışı 19. yüzyılda sanayileşme süreciyle ortaya çıkıyor. Belki de burada modern kenti geleneksel olandan ayıran şeyin ne olduğunu belirlemek aynı zamanda tartışılacak problemin ne olduğunu da belirlemek olacaktır: Modern kentin temel özelliği hız ve sürekli değişimdir. Gelenek-

157


magrib

kültür - sanat

sel, temelinde dini merkezlerin bulunduğu devingen, cemaatçi ve insani ilişkilerin ön planda olduğu şehirden, temelinde rasyonel, bilimsel anlayışı benimsemiş bir bireyin olduğu daha mekanik “fabrika gibi işleyen bir kente” geçiş söz konusudur. Mekansal farklılıklar daha belirgindir modern kentte, hatta modern düşüncenin ürünlerini sokaklarındaki değişimden izleriz. Diyebiliriz ki modernizmin fiziki anlamda göstergesidir 19. yüzyıl kentleri.

Modern Kentin İlk Örneği: Paris...

Paris’in modernleşmesi 19. yüzyılda dönemin belediye başkanı Haussman ile başlar. Bu dönemde Paris bir baştan bir başa caddeler, bulvarlarla döşenir. Caddeler bitmelerine kısa bir süre kala çadırlarla örtülür ve sanki birer anıtmış gibi törenle açılır. Paris’in cadde ve bulvarlarla döşenmesinin belli başlı sebepleri vardır elbette. Birincisi şehrin üniter bir yapıya kavuşturulmasıdır. Bütün caddeler aynı yapıdadır; geniş, mümkün olabildiğince geniş araç yoları, ve yine çok geniş yaya yolları her yerde aynı görünümdedir. İkincisi ise isyanlarda asilerin sokaklara barikat kurmalarını engellemeye yöneliktir. Caddeler o kadar geniş tutulur ki bu genişllik bazı yerlerde otuz metreden dokuz yüz metreye kadar çıkar. Bunca süsleme, bunca uğraş şehrin bir iç savaşa karşı korunmasıdır. Ana caddeler aynı zamanda kışlalarla işçi mahalleleri arasındaki en kısa yollardır, yapılan “stratejik bir güzelleştirmeden”(4) başka bir şey değildir. Bu anlamda hiç de insancıl değildir Paris Belediye başkanının yeni kent anlayışı. Farklılık tek kelimeyle bulvardadır aslında. Yeni paris bulvarı 19. yüzyılın en gösterişli kentsel icadıdır ve aynı zamanda geleneksel şehrin modernleşmesinde en belirleyici kopuş noktasıdır. Yeni yollar kentin atardamarları gibidir. Bulvarlar 19. yüzyıllda o güne kadar düşünülmemiş bir bir şeydir ve neredeyse devrim gibi bir etkisi vardır toplum yaşantısında. Kenar mahalleler “temizlenir” böylece, ama bu arada bir çok geleneksel yapıdaki tarihi mahalle de ortadan kaldırılır. Yeni inşaatlar yüzlerce binanın yıkılmasına neden olur, binlerce insan işsiz kalır. Yolların durumunun düzeltilmesi araç trafiğinin hızlanmasına yol açar; atlı arabalar bu yeni yollarda alabildiğine hız yapabilmektedir. Ancak zaman gösterir ki mevcut durumda yapılan düzenlemeler çözüm olmaktan çok yeni problemler üretiyor. Yollar ne kadar genişletilirse genişletilsin trafik hızlanmanın ötesinde yeni bir trafiğin daha ortaya çıkmasına neden oluyor. Bunun dışında insan, giderek dışlanıyor kentsel mekandan ve yabancılaşıyor yaşadığı şehre karşı. Bu durumu Fransız yazar Le Corbusier’in yazılarında da görmek mümkün:

158


kültür - sanat

magrib

Yazara Travma Yaşatan Trafik

Yazar akşam karanlığında sakin bir yürüyüş yapmak ister, ancak sokağa adımını attığı anda bir trafik onu sokağın dışına iter: “...Sanki dünya birden bire çıldırmış gibiydi, (...) trafik çılgınlığı artıyordu, her gün daha da kışkırtıyordu...” O an kendini çaresiz ve tehdit edilmiş hisseder; “...evinizden çıkmak demek, köşeyi döner dönmez arabalar tarafından öldürülme tehlikesiyle karşı karlıya kalmanız demekti”. Sonra yazar gençliğinin Paris’ini hatırlar: “20 yıl öncesini düşündüm, genç bir öğrenci olduğum zamanları... o zamanlar yol bize aitti; atlı otobüsler ağır ağır gelip geçerken orada şarkılar söyler, tartışırdık” . Ancak yazar bu olayı yaşamasından birkaç dakika sonra modern kentin bu yeni tarzını içselleştirir; “O gün 1 Ekim 1924 günü yeni bir fenomenin olağanüstü yeniden doğumuna yardım ediyordum: trafik... Arabalar, arabalar, hızlı, hızlı! İnsan coşkuyla doluyor sevinçle... erkin sevinciyle. Erkin, gücün ortasında olmanın yalın ve saf hazzı.”(5) Arabadaki adamın bakış açısı aynı zamanda 20. yüzyılın modern kent planlama ve tasarımının da temelini oluşturacaktır. Yeni şehrin modern insanı “trafik üreten bir fabrika gibi çalışan” yeni tarz bir sokağa ihtiyaç duyacaktır, ki belki de günümüz otoyollarının çıkış noktası tam da sözünü ettiğimiz şeydir. Bu “sokak” bir fabrika nasıl çalışıyorsa aynı mantıkla çalışmaktadır; en iyi ve en donanımlı olan, en fazla otomatikleşmiş olandır aynı zamanda. Bu soskakta makineleri işletenler dışında hiçbir insan olmamalıdır. Trafiğin akışını yavaşlatacak “zırhsız ve mekanize olmamış” yayalar olmamalıdır. Modern kentte mekan tamamen trafiğindir artık. Bu nedenden ötürü Jane Jacobs, modernizmin yarattığı bu kentin fizik bakımdan düzenli ve temiz, ancak toplumsal ve ahlaki bakımdan ölü doğduğunu ifade eder. Toplumsal olan, toplumu açıklamaya yada onu dönüştürmeye çalışan her düşünce sisteminde olduğu gibi modernizm de değiştirmeye çalıştığı toplumla birlikte bir dönüşüm yaşadı. Artık modern düşünce sistemi 19. yüzyılda olduğu gibi net ve bir bakışta kendini ele vermiyor. Ve elbette biz kentin dönüşümünü, çelişkilerini yada moderniteyle gelen hegemonik yapıyı artık o kadar da kolay algılayamıyoruz. Bunu yapabilmemiz için ancak şehrin tarihine, zaman içindeki değişimine bakmamız gerekiyor. İstanbul gibi modern şehircilik anlayışıyla nispeten yeni tanışmış kentlerde bu durumu belki biraz daha kolay izleme imkanımız doğabiliyor. Zira Batılı kentlerde modernizm ve kentleşme 150 yıllık bir sürece yayılmışken, biz de bu süreç çok daha sıkışmış bir durumdadır.

159


magrib

kültür - sanat

İstanbul’un Değişen Çehresi

Geleneksel İstanbul’da kentsel farklılaşma dini temeldedir. Mahalleler dini cemaatlere göre ayrılmış ve isimlendirilmiştir çoğunlukla; Yahudi Mahallesi, Katolik Mahallesi gibi... ve mahallenin merkezinde o cemaatin dinine referansta bulunan ibadethanesi bulunmakta, sokaklar bu merkezde buluşmaktadır. İlişkiler cemaat düzeyinde birincil ilişkilerdir. Bireysel kentli mantığı ise yine modern şehir anlayışının getirdiği bir sonuçtur. İstanbul’da başlayan belediyecilik faaliyetleri, kent yaşamında bir kırılma noktası teşkil ediyor aynı zamanda. Şehir giderek daha “bütünleşik” bir yapıya bürünüyor; İstanbul’un merkeziyle köyleri arasında düzenli bir ulaşım ağı oluşturuluyor. Bu yalnızca vapurların işletilmesiyle gerçekleşen bir durum değil. Daha önceden İstanbul’un kırsalından kent merkezine sabah-akşam düzenli çalışmaya gelen olmazken, oluşturulan sistemle artık bu mümkün hale geliyor. Burada elbette merkezi idarenin de çevreye ulaşmada ve onu kontrol altında tutmada kazandığı avantajdan da söz edebiliriz.

Otomobil İle Deşiğen Yaşam

Ama İstanbul’un çehresini asıl değiştiren şey, otomobilin günlük ulaşım anlayışı kapsamında vazgeçilmez bir ihtiyaç halini almasıyla gerçekleşir. 1915’de İstanbul’da elektrikli tramvay sayısı motorlu araç sayısından fazlayken(6) ; ne olmuştur, ne değişmiştir de İstanbul motorlu taşıtların egemenliğine boyun eğmek zorunda kalmıştır? Otomobil, ilk icat edildiği yıllarda kentsel kamusal alanda bir devrim niteliği taşımıyordu. O dönemde otomobil insanların hayatlarında bir ihtiyaç halini almamıştı henüz, seçkinlerin bir ayrıcalığı olarak algılandı yalnızca. Ulaşımda otomobilin kullanılması konusunda Boğaz köprüsünün yapılışı bir dönüm noktası oluşturuyor. Köprünün inşasına kadar otomobili düzenli ulaşım aracı olarak kullanmıyorlar, bu durum köprinin yapılmasından sonra başlıyor. Yine “devrim” marka otomobilin imali, 1970’lerde Anadol marka yerli otomobillerin üretimi köprünün trafiğe açılışıyla tetklenmiş çalışmalar. Bu dönemde otomobil, gelişmişliğin bir simgesi olarak kullanılıyor, “yerli marka araba üretirsek biz de gelişmiş ülkeler sınıfına girmiş oluruz” mantığı insanlara dikte ediliyor biraz da. Halkın otomobilleşme sevdası, İstanbul’da otomobili giderek alternatifsiz bir hale getiriyor ve artık otomobil düzenli ulaşım aracı olarak kullanılmaya başlanıyor.

160


kültür - sanat

magrib

İşte tam da bu noktada aynı Paris örneğinde olduğu gibi, şu ana kadar bahsedilen modernizm, küreselleşme, modern kent ve yabancılaşma dediğimiz şeylerin bir pratiğini görebiliyoruz artık İstanbul’da da: Kent yaşamına otomobilin girmesiyle önce sokaklar değişmeye başladı. Daha fazla otomobil için, daha geniş yollar yapıldı, trafik yoğunlu arttkça “sokaklardan” insan dışlanarak sadece motorlu taşıtlara ait yollar inşa edildi. Artık sokak tamamen makinelere bırakıldı. Caddelerde öncelik motorlu taşıtlara veriliyor artık. Ki motorlu taşıtın şu anda bizler tarafında kullanılıyor olması aslında bilginin / teknolojinin küreselleşmesinin bir sonucu değil midir? Ve bu küreselleşme yerel olana saldırarak, ona hakim olarak modernizmin bir devamı olduğunu kanıtlamamakta mıdır? Trafiği “kontrol” altında tutmaya yarayan trafik lambaları acaba gerçekten insanlara özgürlük mü veriyor yoksa aslında kontrol altında tutulan bizler miyiz mesela? Modernizm kendini kenti dönüştürmek yoluyla yeniden ve yeniden üretirken, yapılan her yeni yoldan insanın soyutlanmış olası bir tesadüf müdür sadece; öyle ki artık birey modern kent yaşamında kendine bir yer edinebilmek için otomobil sahibi olmayı elzem görmektedir? Bu noktada Korhan Gümüş’ün Pendik Toplantıları esnasında verdiği örnek bence oldukça ilgi çekicidir: Korhan Gümüş babasının işe geliş gidişinden bahseder burada. Boğaz köprüsü yapılmadan önce Gümüş’ün babası hususi arabası olmasına rağmen işine vapurla gider gelirken, köprü yapıldıktan sonra daha fazla stres yüklenme ve trafikte çok daha fazla zaman harcama pahasına da olsa otomobille gitmeye başlar. Sebebi ise açıktır, köprünün yapıldığı dönemde başbakan Turgut Özal’dır ve köprü, gelişmişliğin, modernliğin ve özgürlüğün simgesi olarak lanse edilirken, toplu taşıma araçları ile birlikte vapurla ulaşımı savunan kesimler insanları daracık mekanlara istiflemek isteyen geri düşünceli kimseler olarak yansıtılmaktadır. Ve Gümüş’ün babası sırf solcu olarak “damgalanmamak” için düzenli ulaşımda otomobili kullanmaya başlar. Daha sonrasında ise zaten otomobil kent yaşamında vazgeçilemeyecek bir ihtiyaç halini alır. Ayrıca kent, giderek tek tipleşmektedir de; şehrin cadde düzeni her yerde neredeyse aynıdır. Sokaklar giderek birbirine benzer hale gelmektedir. Modern kent artık farklılıkları silmeye başlamıştır bünyesinden. Bir Eminönü (özellikle Yeni Cami ve önünden geçen cadde ile cadde kenarına sıkışmış yaya alanı), ya da Vatan caddesi düşünüldüğünde hem kentin üniterleşmesinden hem de insanın artık kentsel-kamusal alandan nasıl atıldığından kastedilenin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

161


magrib

kültür - sanat

Apartmanda Oturamayan Komşuluk

Kanaatimce kentin mekanikleşmesi ve makineleşmesi konusundaki ilginç örneklerden biri de Eskişehir’in en eski semtlerinden biri olan Odunpazarı’dır. Geçtiğimiz on yıla kadar Odunpazarı genel olarak Eskişehir’de geleneksel mahalle kültürünün devam ettiği nadir semtlerden biriydi. Burada sokak yuvarlak taşlarla kaplıydı. Kadınlar boş vakitlerinde kapı önünde otururlar ve kendi sosyalliklerini oluşturulardı. Binalar ise ya ahşap, ya da kagir eski Odunpazarı evleri. Sonra sokak önce kilit taşı ile döşendi, birkaç yıl sonra da asfalt kaplandı. En ilginç yanı da bu değişimin mahallenin tüm ilişkilerini değiştirmiş olması.(7) “sokağın” asfalt ile kaplanmasının ardından önce insani ilişkiler farklılaştı; yoldan artık çok daha fazla motorlu taşıt geçiyor, bu nedenle kadınlar kapı önüne çıkamıyor, çocuklar oyun oynayamıyordu. Daha sonra insanlar evlerini kat karşılığı satmaya başladılar, böylece yeni caddeye yeni görünümlü modern binalar inşa edildi. Ve öncesinde birbirinden çok farklı yapıda bina görebileceğiniz eski Odunpazarı semti, aynı tipte apartmanlarca işgal edildi. Elbette modern kentin makineleşen, ilişkilerin ikincil ilişkiler halini aldığı ve insanı kamusal alanın dışına iten yapısına karşı verilen tepkiler de var aynı zamanda. Ancak bu toplumsal bir değişim tarzında değil elbette; daha çok sanki toplumsal psikolojimizin oluşturduğu bir savunma mekanizması gibi. Son yıllarda televizyonlarda “Mahallenin Muhtarları”, “Süper Baba”, “Baba Evi”, “Yeditepe İstanbul”, “Eknek Teknesi” ve “Sultan Makamı” gibi mahalle kültürünün ön plana çıktığı dizilerin izleyici tarafından aşırı derecede sevilerek seyredilmesinin arkasında yatan nedenlerden biri modern kentin bu anlayışına gösterilen pasif direniş değil midir? Bunun da ötesinde otobanların hemen kenarlarında gördüğümüz gecekondu mahalleri ve hala devam eden hemşehrilik esasıyla kurulmuş geleneksel kültürün biraz da “inatla” sürdürülmeye çalışıldığı mahalleler de bence giderek yaygınlaşan, modern şehir anlayışına karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizması olarak okunabilir. Günümüzde kent hala değişiyor ve toplumun yapısı durağan kalmadığı müddetçe de değişmeye devam edecek. Ancak şu da bir gerçek ki temelinde kontrol edilmeyeni kontrol altına almak, var olan her şeyi tek bir üniter yapıya büründürmek olan modernizm de değişen toplumsal şartlarla birlikte kendini yeniden üretiyor. Artık günümüzde farklılıkları içine kabul ederek sindiren bir modernizm anlayışı var. Bu anlayış yerel olana her geçen gün daha da nüfuz ediyor, her geçen gün daha fazla makineleştiriyor toplumu. Ve aklımızda ister istemez şu soru beliriyor; modernizm mi küreselleşiyor yoksa yerel olan mı modernleşiyor?

162


kültür - sanat

magrib

Dipnotlar 1 Sarıbay, Ali Yaşar. “Kent: Modernleşme ile Post-modernleşme Arasındaki Köprü”. Kentte Birlikte Yaşamak Üstüne, Ed. Ferzan Yıldırım, Demokrasi Kitaplığı, İstanbul, 2002. syf:37 2 Duralı, Teoman. “Küreselleşmeyle Farklılıklar Törpülendi”. Orta Sayfa Konuşmaları. Ed. İbrahim Yarış, İstanbul Yay., 2001. syf.:125-134 3 Avcı, Nabi. “Enformasyon Toplumu Tartışmaları”. Enformatik Cehalet. Kitabevi, 1999. syf.: 39 4 Benjamin, Walter. “XIX. Yüzyılın Başkenti Paris”, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal. YKY,1995 5 Berman, Marshall, “Baudelaire: Sokaklarda Modernizm”, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. Çev. Ümit Altuğ ve Bülent Peker.İletişim, 1999. 6 Pendik Toplantıları 3: Küresel Şehirler Yarışında İstanbul, sunum: Korhan Gümüş. Pendik Belediyesi, 2003. syf: 20-40 7 Elbette toplumsal bir dönüşüm söz konusu olduğunda tek bir nedenden bahsetmek doğru değildir, ancak bu noktada bahis konusu olan mekansal değişimin mahalle kültürüne yansımasıdır. KAYNAKÇA Avcı, Nabi. Enformatik Cehalet. Kitabevi, İstanbul, 1999 Berman, Marshall. Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. İletişim, İstanbul, 1999 Doğu Batı Dergisi Sayı 18. FSK, Ankara 2002 ed. Ferzan Yıldırım, Kentte Birlikte Yaşamak Üstüne, Demokrasi Kitaplığı, İstanbul, 2002 ed. İbrahim Yarış. Orta Sayfa Konuşmaları. İstanbul Yayınları, İstanbul, 2001 Marshall, Gordon. Sosyoloji Sözlüğü. Bilim ve Sanat, Ankara, 1999 Muhman, Mahmut vd. Kent, Yerel Siyaset ve Demokrasi. Demokrasi Kitaplığı, İstanbul, 1998 Pendik Belediyesi, Küresel Şehirler Yarışında İstanbul. Pendik Belediyesi, İstanbul, 2003 Şengül, H. Tarık. Kentsel Çelişki ve Siyaset. Demokrasş Kitaplığı, İstanbul, 2001

163


magrib

kültür - sanat

Sümeyye Dursun

Sinema

II. DÜNYA SAVAŞI FİLMLERİ

1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgali üzerine Britanya ve Fransa’nın Almanya’ya savaş açmasıyla başlayan İkinci Dünya Savaşı, 6 yılda sadece SSCB`den 20, toplam 55 milyon insanın hayatına malolur. Axisler: Hitler yönetimindeki Almanya, Japonya ve Mussolini kontrolündeki Italya; Muttefikler (Allies): Churchill`in Britanya`sı, Fransa, Stalin Rusya`sı, Çin ve 1941 Pearl Harbor Baskını sonrası U.S.A arasındaki kanlı muharebeler toplamının adıdır aslında İkinci Dünya Savaşı. 1942 Stalingrad savunmasıyla tamamen Axislerin aleyhine dönen savaş 1945`te Amerika ‘nın Hiroşima ve Nagasakiye fırlattığı iki atom bombasından sonra japonların kayıtsızşartsız teslim olmalarıyla biter. Tüm Dünya`nın Yahudi Soykırımıyla tanıdığı savaşta, acı çeken sadece yahudiler değildir. Avrupa`nın alev alev yandığı, Almanların kendi kaleleri Berlin`de bile korku içinde hayat sürdüğü bir dönemdir. Biz 80`lerin çocukları İkinci Dünya Savaşı`nı hep bir perdenin üzerinden izledik, üzüldük, savaşı lanetledik. Zalimin zulmünden korunmak içinse ancak haklı olabilir savaş dedik. Ortada bir değil bir çok zalim vardı tabii ki, ama kurtarıcı Bir`di.

Er Ryan`ı Kurtarmak`ı izledik, amerikalı askerlerin annelerine ağladık. İnce Kırmızı Hattı izledik, amerikan askerlerinin savaştan arta kalan iç boşlukların

da düşüncelerinin nasıl geliştiğine, acılarına, özlemlerine ve aşklarına tanık olduk.

Hayat Güzeldir`de yahudi bir babanın çocuğunun temiz zihnini savaşın çirkinliklerinden koruma çabası karşısında hem güldük hem ağladık. En sonunda Amerikan askerlerinin şefkatli ellerinden annesinin kucağına koşan yahudi çocuk resmi, zihinlerimizdeki dolabın çekmecelerinde yerini aldı. Ne kadar çok şey yapmıştı Amerika(!) En çok kaybı SSCB verdiği halde savaşta sadece amerikalıların ve yahudilerin öldüğünü zannetmemizi sağlayan filmlerdi bunlar. Daha birçok kaliteli örneği var bu filmlerin. Peki tüm bunlar olurken, gerçek savaşta neler olmuştu? Alman, Rus, Japon, İtalyan, İngiliz, Fransız askerleri bu sırada ne yapıyordu? Tarihin gözlerinize objektif bir mercekten geçerek gelmesini istiyorsanız bir kaç tavsiye :

164


kültür - sanat

magrib

DENİZALTI (1981) - DAS BOOT

Sonbahar 1941: Alman denizaltı donanması kendini sözde “Atlantik savaşında” İngiliz gemiciliğini yok etmeye adamıştır. Destroyer sınıfında daha iyi eskortları olan Alman U-botları ağır kayıplar verir. “Das Boot” profesyonelliklerini, imkansız bir görevi tamamlama azimlerini hizmet ettikleri hükümeti anlamaya ve devamlı itaat etmeye çalışan bir U-Boat tayfasının, denizcilerinin hikayesidir. Bir Alman savaş foto muhabirinin gerçek tecrübelerinden esinlenilmiş otantik bir denizaltı macerasıdır. Film U-Boat tayfasının hayatının en ince ayrıntılarını, klostrofobiyi, terörün gerginliğini bütün gerçekliği ile yaşatıyor. Tüm film bir denizaltıda geçiyor ama klasik amerikan filmlerinde olduğu gibi, birbirini vuran deniz altılar veya şaşırtıcı torpiller yok. Modern teknolojiye sahip denizaltılardaki gibi jenaratörler, motorlar, ultrasonic radarlar yok! Almanlardan senelerce torpil yenildikten sonra yeni icat edilmiş derinlik şarjları var, almanların mükemmel gemicilik teknolojileri ile imkansız görevler başaran alman u-bootları var.

EN UZUN GÜN (1962) - THE LONGEST DAY

6 Haziran 1944’de, Fransa’nın Müttefik Güçler tarafından işgali Avrupa’daki Nazi hakimiyetinin sonunun başlangıcıydı. Saldırı 3,000,000 asker, 11,000 uçak ve 4,000 gemiden oluşmaktaydı. Bu, dünyanın o ana kadar gördüğü en kalabalık orduydu. En Uzun Gün, bu tarihi olayı dakika dakika canlandırıyor. Çarpıcı bir uluslararası oyuncu kadrosuna sahip olan ve her iki tarafında bakış açısını içeren film, tarihteki en büyük savaşlardan birisinin sonucunu belirleyen olayları çok boyutlu bir şekilde ele alıyor. Film, İkinci Dünya Savaşının sonunu hazırlayan Normandiya Çıkartması`nı iki tarafın içinde bulunduğu durumu çıkartma anındaki büyük organizasyonu gözler önüne seriyor. “...for the allies as well as the germans it will be the longest day..” Erwin Rommel (Alman Mareşal)

TORA TORA TORA (1970)

TORA! TORA! TORA! Japonlar’ın saldırı sinyalidir. Film Pearl Harbour’a yapılan baskın ve ona uzanan olayları detaylı bir şekilde anlatmakta. Japon emperyalistleri saldırmaya karar verdiklerinde, üst düzey Birleşik Devletler komutanları bu olasılığı görmezden gelirler.

165


magrib

kültür - sanat

1970’de çekilmiş Amerikan/Japon ortak yapımı filmde tarihi gerçeklere sadık kalmaya çalışılmış, iki tarafa da eşit zaman ayırılmış ve iki taraf için ayrı yönetmenler var. Akira Krusawa`nın da yönetmenleri arasında yer aldığı film, klasik amerikan filmlerindeki gibi “Japonlar rezil insanlar, habersiz geldiler zavallı insanları vurdular” şeklinde bir anlatım kulanmıyor. Saldırının nedenlerini çok derin işlememiş olsalar da, Japonlar açısından da görüyoruz olayların seyrini. Birilerinin macerasını anlatmaktan ziyade muharebeyi anlatıyor.

KWAI KÖPRÜSÜ (1957) - THE BRIDGE ON THE RIVER KWAI 

1943`te Burma`da bir japon esir kampının komutanı olan Saito, kampa yeni gelen İngiliz Albay Nicholsan`dan adamlarına Kwai nehri üzerine bir köprü kurmalarını emretmesini istemektedir. Saito`nun amacı bu köprüyü kullanarak Japon birliklerine cephane taşıma konusunda avantaj sağlamaktır. Saito`nun işkencesine dayanamayan albay bir süre sonra köprünün emri altındaki mühendisler için de moral kaynağı olacağını düşünerek onun isteğini kabul eder. Nicholsan düşmanının esiri konumunda da olsa, onun ve adamlarının yapabileceğinden daha iyi bir köprü yaparak onu psikolojik seviyede altetmiş olacağını düşünür. İnşaat ilerledikçe Nicholsan köprünün düşmanına avantaj sağlıyacağını tamamen unutur ve onu mükemmelleştirmek için elinden geleni yapar... Savaşın neden ve sonuçlarıyla ilgili en güzel açıklamanın getirildiği filmlerden birisi Kwai Köprüsü. Köprüyü direkt olarak savaş kavramıyla özdeşleştirirsek ve “nasıl ve neden yapıldı, nasıl ve neden yıkıldı” sorularını cevaplamaya calışırsak karşımıza savaşın gerekliliği ile ilgili ilginç cevaplar çıkacak.

ÇÖKÜŞ (2004) - UNTERGANG

‘Der Untergang’, 2. Dünya Savaşı’nın ve Adolf Hitler’in son günlerine Deney (Das Experiment) filminin yönetmeninden değişik bir bakış. İkinci Dünya Savaşı’nda son günler yaşanmaktadır ve Berlin artık işgal altında bir kenttir, ama Hitler kenti terketmeyi kabul etmemektedir. Çöküş’te Hitler’in son günleri özel sekreteri Traudl Junge’nin gözünden anlatılır. Yenilgiyi kabul edemeyen ve düşmana teslim olmak istemeyen Führer, intihar etmeden önce Eva Brown ile evlenir ve birlikte intihar ederler. Führer’in peşinden yıllarca gitmiş bir çok insanın durumu da farklı değildir.

166


kültür - sanat

magrib

STALINGRAD (1995)

1942 İlkbahar: Alman orduları Stalingrad`ı hedef alarak Rusya topraklarında ilerlerken, Hitler Kızıl Orduyu hafife almanın neye mal olacağını görür. Hitler`e göre Stalingrad şehri kışa kalmadan ele geçmiş olacaktır, ama olaylar O´nun istediği yönde gelişmez. Mevsim şartlarına uygun elbisesi ve yiyeceği olmayan Nazi Askerleri Liderleri tarafından ölüme terkedilir. Bu film neden savaştığının farkında olmayan ortalama Alman askerlerinin de Sovyet halkı kadar savaş kurbanı olabileceğini gözler önüne serer. ... Son Söz: Tüm bu filmler farklı ülkelerin ve farklı yönetmenlerin merceklerinden hala Dünya gündemini etkileyen 2. Dünya Savaşına dair bakışlar sunuyor bizlere. Savaşın sadece Yahudileri değil, başta Rusya olmak üzere tüm Dünyayı kıskacına aldığını, Dünyanın gelmiş geçmiş en kötü adamı olarak tanıtılan Hitler`in de en nihayetinde bir insan olduğunu, ülkelerinden çok uzaklara gönderilen askerlerin de satrançtaki piyonlar gibi çok kolay vazgeçilebilir olduklarını, görüyoruz bu filmlerde. Ama bir şeyi unutmamak gerekli, tarih ne kadar objektif olursa olsun filmler yoluyla öğrenilmemeli. Savaşı zihinlerimiz de bir bilgisayar oyunu haline getiren fimlere dikkat edilmeli ve hayatını kaybeden her insanı bir bir saymalı: 55 Milyon İnsan ... Bir insan öldü, biri daha, biri daha, biri daha...

167


Pablo Picasso ‘Gitarre’ 1912


kültür - sanat

magrib Erkam Mehmed Zeybek

Gezi

BİR MACARİSTAN SEYAHATİ Çeşmelerden abdest alınmaz oldu Camilerde namaz kılınmaz oldu Mamur olan yerler hep harap oldu Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i Sabahın erken saati 5.30’da iki otobüs dolusu öğrenci arkadaşla yola çıkıyoruz. 1 saat sonra Macaristan sınır kapısının önündeyiz. Pasaport kontrolünden sonra Estergon’a doğru yol almaya başladık. Bir yandan Haluk Dursun hocamızın ‘Tuna Güzellemesi’ kitabından gezeceğimiz mekanlarla ilgili bölümleri tekrar ederken diğer yandan da arkadaşların Özkan Hoca eşliğinde söyledikleri Plevne Marşını dinliyordum. ...

Macar Katolik Kilisesi

Nihayet Estergon’dayız. Otobüslerden indikten sonra kaleye varmak için kullanılan merdivenlerden yürüyerek tarihi Estergon Kalesine ulaşıyoruz. Kale meydanındaki büyük Macar Katolik kilisesi karşılıyor önce bizi. Yüzyıllar boyu Macarların

gurur kaynağı olmuş bu kilise. Önündeki heykelde Meryem Ana kucağında Hz. İsa ile birlikte hilalin üzerine çıkmış bir şekilde tasvir edilmiş. Sembollerin diliyle ‘buralar hristiyan toprağı’ denmek isteniyor.

169


magrib

kültür - sanat

Kalenin burçları tamamen sökülüp yıkılmış, yok olmuş. Surlardan karşı kıyıya, Tuna’nın diğer yakasına baktığımızda Ciğerdelen’i bugünkü adıyla Slovakya’yı görüyoruz. Osmanlı burada Ciğerdelen Kalesi’ni yapmış, ancak bu kaleden de geriye bir şey kalmamış. Merhume Safiye Erol’un 1946’da ilkini, 1974’te ikincisini ve Kubbealtı Neşriyatı’nın Eylül 2001’de üçüncü baskısını yaptığı tarihi romanının başlığı Ciğerdelen’dir. Estergon ile Ciğerdelen arasındaki köprü II. Dünya Savaşı’nda yıkılmış, 2002’de eski köprünün yerine yenisini yapmışlar. Köprünün üzerinden yürüyerek Slovakya’ya geçebiliyorsunuz. Kalenin doğu ucunda ise Macaristan’ın ilk Katolik kralı İstvan’ın Papa tarafından taç giydirilişini tasvir eden beyaz heykeli Tuna’yı seyrediyor. Estergon şehitlerimize Fatihalar gönderip yolumuzu Budapeşte’ye çeviriyoruz. … Tuna şehri ikiye ayırmış. Buda ve Peşte. Buda eski bir yerleşim bölgesi. Peşte ise daha sonradan kurulmuş. 145 yıl eyalet merkezimiz olan, altıncı muhasaradan sonra alabildigimiz nazlı Budin’de Osmanlı tam 81 tane cami yapmış. Şimdi ise bunlardan eser yok. Evliya Çelebi 17 mahallenin tamamının Türk olduğundan bahseder. Macarı az Türk şehri olarak nitelendirir Budin’i. 6 tane tekke, 1 tane Mevlevihane zikredermiş buralarda. Geriye sadece Gül Baba kalmış o tekkelerden. Şehri gezmeye de Gül Baba’nın tekkesini ziyaret ederek başlıyoruz. Türbede dağıtılan broşürlerden öğrendiğimize göre asıl adı Cafer olan bir Bektaşi Şeyhi, 1531’de Kanuni Sultan Süleyman’ın daveti üzerine Budin’e gönderilmiş.

Tuba’dan görünüm

Estergon Kalesi

Estergon kalesi su başı Kale Göklere ser çekmiş burçları hele Biz böyle kaleyi vermezdik ele

170


magrib

Budin’e gelen Şeyh burada bir tekke kurmuş ve Bektaşi hoşgörüsü ile kısa zamanda Budin halkının sevgisini kazanmış. Daha sonra 1 Eylül 1541’de Budin Savaşı’nda ise şehit düşmüştür. 2 Eylül 1541 günü Şeyhülislam Ebusuud Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman da katılmış, Budapeşte de bugün türbesinin bulunduğu yere gömülmüştür. Deliorman ve Tuna sahili akıncı Türkleri, Gül Baba için meydan-ı muhabbette şu nefesi okurlarmış: ‘Pir Abdal tutar senin yasını, Tuna’ya akseder garip sesini, Resul-ü Erhan’a sun hak nefesini, Gül nurum, imanım benim Gülbaba’

Macarlar Gül Baba’yı o kadar sevmişler ki tekkenin alt tarafındaki sokaklardan birine Gül Baba Utca (Sokak) adını vermişler. Görevliden haritamızı ve bir cami adresini aldıktan sonra Gül Baba Tepesi’nden inip Tuna’nın akış yönünde yürüyoruz. Karşı kıyıda, Peşte tarafındaki parlamentoyu selamladıktan sonra Budin Kalesine çıkıyoruz. Kaleyi ve buradaki Balıkçılar Kulesini gezdikten sonra şehri savunurken 70 yaşında şehit olan son Budin valimiz Arnavut Abdurrahman Abdi Paşamızın mezarını aramaya başlıyoruz. Bu arama esnasında Macaristan askeri ateşemiz kurmay albay Gültekin Çolak Beyefendi ile tanışıyoruz. Paşanın mezarını ona soruyoruz. Bize tarif ediyor. Abdurrahman Abdi Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın besmeleyle girdiği ve kalenin duvarına eliyle kazıdığı ‘Gaziler meskenidir beyim burada gayr olmaz, Burada zulm eyleyenin Sonu hayr olmaz’ dörtlükte ifade edilen düsturun son mümessilidir.

Budin 2 ay 14 gün dayandıktan sonra 2 Eylül 1686’da düşer. Osmanlının

171

Gül Baba Tekkesi çerden Görünüm

Gül Baba Tekkesi Dışardan Görünüm

kültür - sanat


magrib

kültür - sanat

Abdurrahman Abdi Paşa Mezar

hiçbir esir ya da yaralısı yoktur. Başta kale kumandanı olmak üzere hepsi Bali Paşa Meydanında vuruşa vuruşa şehit olmuştur. Paşanın mezar taşında şöyle yazmaktadır: ‘145 yıllık Türk egemenliğinin son Buda valisi Abdurrahman Abdi Paşa, bu yerin yakınında 1686 Eylül ayının ikinci günü öğleden sonra yaşamının 70. yılında maktul düştü. Kahraman düşmandı, rahat uyusun!’ Albayımızla Macaristan ve Macarlarla olan bağlarımız üzerine biraz konuştuktan sonra birer Fatiha okuyalım emrini verdi. Biz de okuduk Fatihalarımızı. Albaydan aldığımız bilgiler:

Tüm Macaristan’da 1000 civarında Türk yaşıyormuş. Macar halkında türklere karşı olumlu bir tutum varmış. Bize National (Milli) Galeri’yi tarif etti. ‘Mutlaka gidin görün, içinde çok güzel, Osmanlı-Macar ilişkilerini anlatan tablolar var, giriş ücretsiz, sadece formalite gereği biletinizi alın.’ dedi. Ayrıca Kahramanlar Meydanı’nı görmemizi salık vererek ‘Tramvayla gidin, bilet almayın, kaçak gidersiniz. Bugün pek kontrol olmaz. Ama yakalanırsanız kaçmayın, cezayı mutlaka ödeyin.’ dedi. Biletsiz binmenin cezası ise 2000 macar parasıymış. Paşanın mezarına giderken bir heykel dikkatimizi çekmişti. Bir haçlı, bir yeniçeriyi ayaklarının altına almış eziyordu. Albayımızla vedalaşıp National Galeri’ye gidiyoruz. National Galeri´ye giderken turistleri bilgilendirmek için oluşturulan bir büro (turist info) gördük. Harita ve bilgi edinmek için içeri girdik. Görevli adam iki genç kadınla o kadar ince bir sesle konuşuyordu ki çok zor duyuyordum görevlinin sesini. Hatta adamı özürlü sanmıştım. Kadınlar gidince National Galeri’nin yerini sorduk. Adam birden ses tonunu değiştirdi ve çok kaba bir şekilde cevap verdi. Yanımızdaki arkadaşlardan İsmail de çok gecikmeden adama gereken cevabı verdi ve yanından ayrıldık. Ücretsiz biletlerimizi alıp giriş katı dolaşmaya başlıyoruz. Salona girenlerin ilk karşısına çıkan tablo en büyük olanı. Tabloda şehit düşmüş Osmanlı askerleri resmedilmiş. Albayımızın anlattığına göre bir tanesi Abdurrahman Paşa’yı temsil ediyor. Bu kattaki tabloların neredeyse tamamı Osmanlı-Macar savaşlarını anlatan yağlı boyalardan oluşuyor. Diğer katları da dolaşıyoruz. Daha başka resimler de var ama ilk

172


magrib

Milli Galeri’de Bir Tablo

kültür - sanat

gördüğümüz tabloların yanında benim için bir anlam ifade etmiyorlar. Sanki boş boş bakıyorum tablolara. Galerinin bahçesinde dinlenirken bir yandan çaylarımızı içiyor diğer yandan Tuna’yı seyrediyorduk. Bu sırada aslanlı köprüden yüzlerce motor geçmeye başladı. Uğultuları bulunduğumuz tepeye kadar geliyordu. Çaylarımızı içtikten sonra kalenin bulunduğu tepeden aşağıya bir dakika sürmeyen vagonlu asansör sistemi ile indik. Aslanlı köprüden karşıya geçtik. Niyetimiz Kahramanlar Meydanına gitmekti. Giderken bizdeki İstiklal Caddesine benzeyen Vaci Caddesini de görelim dedik. Yolda bir grup Türkle karşılaştık ve tanıştık. 16 kişilik bir ekibi Tarım Bakanlığı çalışma yapmak için göndermiş. Onlardan ayrıldıktan sonra Bahnhofun (İstasyon) olduğu yerde büyük bir alışveriş merkezi vardı. Burayı gezdik.

Aslanlı Köprü

Vakit daraldığı için Kahramanlar Meydanına ve Vaci’ye gitmekten vazgeçtik. İkindi namazını kılacağımız camiye doğru yöneldik. Giderken yağmur yağmaya başladı. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Camiye gitmek için tramvaya binmek zorunda kaldık. Tramvay Budadan Peşte tarafına Tuna üzerindeki köprüden geçerken güneş bulutların arasından gülümseyiverdi. Yağmur devam ederken güneşin bu gülümsemesi ile Nazlı Budin Kalemiz, parlamento binası, aradaki Tuna ve üzerindeki köprüler parlamaya başladı. Can alıcı bir manzara çıkmıştı ortaya. Arkadaşlarımızdan Bünyamin, ‘hayatta bir daha böyle bir an yakalayamayız, inip fotoğraf çekelim’ dedi. Yağmurdan dolayı ilk başta razı olmamıştık. Ama ısrar edince tamam dedik. Tam

173


magrib

kültür - sanat

inerken namazı kaçıracağımızı farkettik ve koltuklarımıza oturduk tekrar. Bünyamin söyleniyordu, aklı orada kalmıştı. Camiyi bulduk. Abdest tazeleyip ikindiyi eda ettik. Geldiğimizde içeride üç kişi vardı. Tahminen Afrikalı, Arap. Öğrendik ki, cami İhvan-ı Müslim teşkilatınınmış. Bize Avusturya’daki İslam’ı ve tebliği sordular. Akşam vaktinin girmesine henüz 20 dakika vardı. En azından bu arada birşeyler atıştıralım dedik. Bünyamin çantasından birşeyler çıkarıp yere serdi. Pek de birşey yoktu. Bir kaç dilim ekmek, bir iki domates, salatalık ve olmazsa olmazımız çay! Diğer üç kişiyi de davet ettik sofraya, ama gelmediler. Biri dışarıya çıktı. Bir kap turşu-yoğurt sosu karışımı makarna ile geri geldi. Tekrar dışarı çıktı, arap usulü pişirilmiş içinde patates ve tavuk eti olan prinç pilavı getirdi. Tekrar gitti, bu sefer de tavuk suyundan yapılmış patates yemeği ve ekmekle döndü. Çok ilginçti. Hiç böyle birşey beklemiyorduk. Onlar sofraya oturmadılar, biz de çayımızdan ikram ettik. Akşam vakti girmişti. Farz için saf tuttuk. 10-12 kişi kadardık. İmam, yağmur yağdığı için yatsı ile akşamı cem edeceğimizi söyledi. İlk defa şahit oluyordum yağmurdan dolayı namazların cem edilmesine. Namazlarımızı kıldık. Artık otobüse dönmemiz gerekiyordu. Cemaatten kimi tesbih çekiyor, kimi dua ediyor, kimi namaz kılmaya devam ediyordu. Onları rahatsız etmek istemedik. Bize yemek getiren ve sohbet edenle vedalaşmak istedik, ancak namaz kılıyordu. Biz de ayrıldık camiden. Ama içime sinmemişti. Geri dönüp adamın namazını bitirmesini bekledim. Adını, adresini, telefonunu bir kağıda yazdırdım ve vedalaştık. Bir şekilde teşekkür etmeliydik. Ben ne yapabiliriz diye düşünürken Bünyamin ‘Gördünüz mü?’ diye sordu. ‘Neyi? ‘ dedim. ‘Manzarayı değil namazı tercih edince Allah’ın lütfunu gördünüz mü? İkram nasıl geldi hemen’. Nasıl teşekkür edeceğimizi bulmuştum. Bir müslüman için en güzel hediye dünyanın başka bir ülkesindeki kardeşinin kendisinden haberdar olduğunu ve düşündüğünü öğrenmesidir. Bünyaminle anlaştık. Bugün Macaristanda yaşadıklarımızı yazıp magrib dergisine yollayacağız. Eğer yazı yayınlanırsa derginin o nüshasını göndereceğiz onlara. Tuna kenarında yürüyüp Boğaziçi Köprüsüne benzeyen Erzsebet Köprüsünden karşıya geçtik. Yağmur hala yağıyordu. Buna karşın Tunada gece manzarası çok güzeldi ve ıslanmaya değiyordu. 22.30’da dönüş yolculuğumuz başladı. Özkan Hoca bize yine Plevne Marşını söyletti. Herkes yaşadıklarını anlatıyordu birbirine. Bizim otobüstekilerin geneli memnun kalmışlardı geziden. Benim içinse daha önceki üç günlük İtalya gezisinden çok daha anlamlıydı. Çünkü burada kendimizden birşeyler bulmuştum.

174


kültür - sanat

magrib

Daha görülmesi gereken çok yer var Macaristan’da. Gellert Tepesi (Gürz İlyas Tepesi), Kahramanlar Meydanı (heykeli olan 14 askerden üçü Osmanlıya göçmüş ve osmanlı topraklarında yaşayıp ölmüşler), kiliseye çevrilmiş Toygun Paşa Camii, kral hamamına çevrilmiş Sokullu Mustafa Paşa Hamamı, diğer Türk hamamları, New York Cafe, Vaci Caddesi, Margarete adası. Tabii bir de yiyemediğimiz Macar Tatlısı ve Gulaş Çorbası. Kaynak : Tuna Güzellemesi “Haluk Dursun”

Aslanlı Köprü

175


Pablo Picasso ‘Profil’


kültür - sanat

magrib Nihat Gümeli

ÜÇ AYRI DİLDE ARAYIŞ SERÜVENİ Bahsini edeceğimiz üç eserin ortak noktaları aynı arayışın farklı dillerde kaleme alınmış olmasıdır. Tasavvufi bir zeminde farklı noktalardan arayışını sürdüren eserler, bulma noktasında birleşerek aynı tadı farklı derinliklerden vermektedirler. Üç eserinde bizzat yaşayanlar tarafından kaleme alınmış olması ayrı bir kesişme noktasıdır. ‘Su Üstüne Yazı Yazmak’ Muhyiddin Şekür’ün tasavvuf yolundaki geçirdiği en küçük evrelerin dahi rahat bir anlatımla okuyucuya sunabildiği fevkalede bir eserdir. Türkiye’deki okuyucunun ve özellikle müslüman kitlelerin mutlaka okumakta kendini mecbur hissettiği Necip Fazıl Kısakürek’in ‘O VE BEN’ isimli eseri ise yazarın ‘Bohem hayatı’ diye isimlendirdiği yaşamdan kurtuluşunu, Abdulhakim Arvasi hazretlerini buluşunu ve dönüşümünün serüvenini anlatır. ‘Gariplerin kitabı’ da batılı bir tiyatrocu ve yazar olan Jan Dallas’ın bir vesileyle bir şeyleri aramaya başlaması, aradığı şeyin İslam olduğunu anlayarak kabubü ve ardından da tasavvufi yola girişini konu alır. Eserlerin verdiği tatlarla kurulan bu paralellik üç yazarında farklı mekanlarda ve farklı zamanlarda aynı arayışı yaşamış olduklarının işaretidir.

Su Üstüne Yazı Yazmak

‘Su Üstüne Yazı Yazmak ‘ İnsan Yayınları arasında yayınlanan otobiyografik bir roman. Romanın yazarı Muhyiddin Şekûr. Kitap bir Amerikalı’nın Sufilik yolunda yaşadığı serüvenin akıcı fakat derinlikli bir anlatımıdır. Yazar, bu serüvenini, bir müslüman olarak Sufilikle ilk karşılaşmasından başlatıp, şeyhinin rehberliğinde geçirdiği uzun yıllardan sonra eriştiği dervişliğe ve ötesine kadar götürüyor. Muhyiddin Şekür, sık sık heyacan verici bir tona ulaşan ve hemen heryerinde Sufi geleneğin hikmetinin yankılandığı eğlenceli bir üslüpla okuyucuyu da içine çeken bir serüveni anlatıyor. Senai Demirci ve Sevin Oktayın tercümesiyle Türkçe’ye kazandırılan esere Ayşe Şasa’da bir sunuş yazısıyla katkıda bulunmuş. Bu yazısında Şasa, kitapla ilgili olarak şunları söylemektedir: ‘ İlk satırından son satırına kadar sıcak, coşkulu bir şükranla kaleme alınmış bu eser bir kurtuluşun, kademe kademe gerçekleşen bir hidayetin hikayesidir. New York’ta bir Rufai dergahına intisap eden Muhyiddin Şekür şeyhinin himmetiyle apaydınlık, şiir dolu, irfan dolu, lezzet dolu bir aleme açılır. ... Bizatihi Su Üstüne Yazı Yazmak, yazarındaki bu ibadetle eşdeğer, sınırsız hayret duygusunun billurlaşmış, bir şahesere dönüşmüş, şiirsel ifadesi sayılabilir. ‘

177

Kitap


magrib

kültür - sanat

‘Kitapta Şeyh Nun Kıbrisi olarak sadece bir kez , Şeyh Nun olarak ise bir çok kez geçen kişi Nakşbendi şeyhi M. Nazım Kıbrısi’dir. Kitaptaki menkıbeyi asıl olağanüstü kılan kişi ise bazen Şeyh-i Ekber, çoğu zaman ise Şeyh-i Azam adı ile anılan Abdullah Dağıstani’dir. Son bölümüne eklediği şeyhinden deyişler ise harüküladedir. Deyişlerden bazıları şunlardır: Fosilleşmiş insanlar – kalplerine aşkın sıcağı dokunmadan yaşayan fosiller, yürüyen cesetler. Kendisini kendine yeterli sananlar. Bu dünyada fi-sebilillah olmayan herşey faydasızdır.

Aşksız hayat boştur.

Bu dünya imtihanında ya geçersin, ya kalırsın. İkmale kalmak yoktur.

Küçük intihanların, Mahşer günü’nde başını dik tutmayı öğrenesin diyedir.

Olan herşeye şükret.

Bazı kişiler namaz kılan ve sonrada kalkıp tapınmaya başlar.

Bu güzel hayatın anlamı nedir? Aynanın karşısına geçmek ve her defasında daha çok yüz kırışıklığı ve daha çok çürük diş görmek demektir.

Ancak ibadetin kadar iyisin.

Dua, bizim Allah’a gizlice telefon etmemizdir. Aşık jeton arar, telefon eder ve Maşuk’un cevap vermesini bekler. Kuleye tırmandığın zaman, gördüğün cücelerin sayısı artar.Kendimizi toparlamalıyız çünkü dünya dağınıktır.

Kitaptan bazı bölümler:

‘Bu garip adam gözlerini dosdoğru yüzüme dikmişti. Hoş bir siması vardı, gözleri nemli ve ışıl ışıldı. (...)Bu adam, hiç tanımadığım, daha önce hiç görmediğim bu yabancı benim için gerçek bir manevî yoldaş oluvermişti. Onun varlığı onca umut-

178


kültür - sanat

magrib

larımı haklı çıkarmaya yetiyordu. ...’ ‘Seyahat dönüşümü izleyen haftalarda ve iyileştikten sonra, beni daha önce benzerini yaşamadığım bir özlem sardı. Hiç birşey beni tatmin etmiyordu. Çalışmak, birden dayanılmaz bir hal aldı. Her gün derin bir melankoli geçiriyordum. Çok az konuşuyor ve herkesten giderek uzaklaşıyordum. işlerimden elimi ayağımı çekip inzivaya girdim. Özlem içimde büyüdü de büyüdü.’ ‘Daha önce yeni manevî liderin gelişinden haber veren kardeş, beni liderle tanıştırmak üzere iftara davet ediyordu...Geri dönüp binaya doğru yürürken, henüz kapıdan yeni girmekte olan bir adam gözüme çarptı. Üzerinde beni çeken bir şey var gibiydi ve içimdeki bir ses tanışacağım kişinin o olduğunu söylüyordu...Onda büyük bir derinlik ve büyük bir aşk hissettim. Hareketlerinde bir denge dışa vuruyor ve edasında bir esrar saklıyordu. (..)Bir ara gözlerini bana çevirdi; o an sanki başka herkes yok olmuş biz ikimiz kaldık gibi geldi bana. Bakışlarında tarif edemediğim bir şey doğruca kalbime sokuldu ve beni kendine doğru çekti. Onun aradığım Şeyhim olduğunu anlamıştım...(..) Seyahatim sırasında tanıdığım o garip adamın sesi şimşek gibi çakıverdi zihnimde. Bu ender insan, olağanüstü bir apansızlık hayatıma girmişti işte.’ ‘Şeyhle müridi arasındaki muhabbet rabıtasını hissedebiliyordum artık. Bu rabıtanın ön şartı iman ve yakîn’di. iman, inanmayı; yakîn ise müridin Şeyhine samimi teslimiyetini ve itimadını içerir. Tıpkı ışığın gözde yansıyıp, gözün de ona göre hareket etmesi gibi, Şeyhin ruhu da müridinde yansıyor. Böylece mürid de üstadına, yani Şeyhine, bütün düşündüklerini, konuştuklarını, yaptıklarını açmaya başlıyor. O gün apaçık ortaya çıkan ders kelimelerle anlatılacak bir ders değildi.’ ‘Hatırladığım ilk şeylerden biri, Şeyh Nûn’un benim gelişimden sadece bir gün önce Prizren’de bulunmuş olmasıydı. Bu insanların dolaşma tarzları bana ilginç geliyordu. O sıralarda dikkatimi üstünde özellikle odaklamış olmasam da, yıllar önce, gökten zembille inmiş gibi bana kendi Şeyhinin mesajını getiren Garip Adamın sırrını belki bilir diye de bir umut vardı içimde. Ama Prizren’deki günlerim gayret ve şevkle dolu oldu, o yüzden Şeyh Nûn’u çok fazla düşünemedim...Bir dervişin aslında nasıl bir şey olduğunu öğrenmeye başladığım yer Prizren oldu. Onlar arasında yaşadım, çalışmalarını ve eğlenmelerini gördüm. Allah’a aşklarının ateşinden yükselen sıcaklığı ve zikirlerinin hazzındaki yakıcı sevinci hissettim. Bu insanlar dünyanın tadı tuzu olmalıydılar. Kalpleri aşk ateşiyle yanıp tutuşuyordu, kendilerini tamamen Allah’ta fani etmişlerdi ve Şeyhlerine sarsılmaz bir sadakatle bağlıydılar. Halleri, tavırları lekesizdi; tevazuları öylesine içten ve yapmacıklıktan uzak, hizmetleri öylesine sevgi dolu ve cömertti ki onları sevmemek ve onlar gibi olmayı istememek insanın elinde değildi;

179


magrib

kültür - sanat

hiç olmazsa, benim elimde değildi.’ ‘Şeyh içeriye girdi. Onu selâmlamak için ayağa kalktım, niyaz sunup ve elini öpmek üzere ilerledim. Varlığı odayı dolduruvermişti insan hiç zorlanmadan onun bir nûr adamı olduğunu anlayabilirdi. Gözleri sevgiyle, delip yakan bir berraklıkla parıldıyordu ve uzun, gümüş beyazlığındaki sakalları yüzünün çevresine ve aşağı doğru gün ışığı gibi yayılıyordu. Başında üzeri toplu, beyaz kubbe biçiminde bir sarık ve üzerinde yere kadar uzanan, yeşil bir cübbe vardı. “Adım Muhyiddin, Şeyh Efendi,” dedim. “Şeyh Muhyiddin sensin demek,” dedi, gülümseyerek. (...) “Ben senin kim olduğunu biliyorum,” dedi Şeyh, “ve sana nasıl hitap edeceğimi de. Ama gel şimdi başka şeyler konuşalım.” İstanbul’da kaldığım sürece, vaktimin çoğunu Şeyh Nûn ile beraber geçirdim. (...) Bu süre içinde, altı yıl önce, ilk Doğu seyahatim sırasında âlem-i gaybden bana Şeyh-i Âzam Dağıstanî tarafından gönderilmiş olan o dervişin esrarını araştırdım.” “Bunca yıl,” dedi Şeyh Nûn, “aslında sana ait olan bir emaneti taşıdım. Bu emaneti taşımaktan memnundum memnun olmasına ama, şimdi senin teslim almak için burada olman beni rahatlattı.’

O VE BEN

Büyük Doğu Yayınları arasında çıkan kitap ilk kez 1965 senesinde “Büyük Kapı” ismiyle yayınlanmıştır. Hayatını, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’ni “Tanıyıncaya Kadar” ve “Tanıdıktan Sonra” diye iki ana bölüme ayıran Necip Fazıl, Efendisine doğru kendisini cezbeden hâdiseleri de mânâlandırdığı bu otobiyografik eserini 1975’de şöyle takdim etmiştir: ‘Bu eser, dünyaya gelişimden bugüne kadar en hususî renkleri, çizgileri ve sesleriyle hayatımın hikâyesi ve asıl O’nu tanıdıktan sonra mânasını anlamaya başladığım vücut hikmetinin bende tecelli eden yakıcı ifadesidir. Bu bakımdan, kendilerini görünceye kadar malik olabildiğim birbuçuk esere nisbetle bugün 60 cildi aşan ve hepsini birden o nura borçlu bildiğim eserler arasında, şimdikini, baş köşeye oturtulması lâzım ve en mahrem iç ve dış iklimlere doğru bir belirtiş olarak takdim ederim.’

Kitaptan bazı bölümler:

‘Buhranımın içinde, en uzun, 180 derecelik kavsi tutan bir rakkas gibi, tam

180


kültür - sanat

magrib

inkarla tam iman arası gidip geldiğim bir an, Efendimin kitabını sobaya attığımı, sonra bir lahzada, tek lahzacıkta sobaya, ateşin içine atıldığımı; alevli yaprakları elimle söndürdüğümü ve kitabı öperek başımın üstüne koyduğumu Allah biliyor, siz de bilin!.. Kalplerimiz ilahi kudret elinin iki parmağı arasında… Dilediği gibi çeviriyor. Kenarları yanık o kitabı saklıyorum. İnşallah, ben öldükten sonra da saklayan olur.’ ‘ “Hatarat” kalbe ani olarak iniveren, ters fikirlere, zıd manalara, musallat vehimlere, boğucu hayallere deniliyor. Ve yola girenlerde mutlaka bu başlıyor; ve onunla nasıl murakebe ve idare edileceğini de bilmek gerekiyor.’ ‘Salik (bir yola giren), işte bu “hatarat” ı ezip kovmak, tarikat tabiriyle nefyetmek borcunda… Yunus’un “Zehirle pişmiş aş’ı yemeye kim gelir?” dediği bu iş, kolay değil… “Hatarat” ın içinde, Allah’ı inkardan nice küfürlere kadar türlüsü vardır; ve şunu da belirtelim ki, onlar, imanın kuvveti nisbetinde gelir ve korkulacak, değer verilecek şeyler değildir.’ ’Risalede “Hatarat” tan bahsediliyor; kaynağı, hikmeti, onları def ve nefyetme şekli… Bunun için tedbir şudur: “- Celal kelimesini, Allah ismini, medd ile çekerek kalpten geçirmek ve dimağa doğru yükseltmek…”’ ‘Parisa Hazretleri’nin sözlerini elimle kaydediyor, ona bayılıyor da bir türlü tabi olamıyorum: “- Gafil halk, kesik ve bitkin, bir laf eder: Yarın olsa da bir iş işlesem… Bilmez ki, bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın bir şey işleyebilsin?”’ ‘Her gün, o günün beş vaktini, zamanında edadan başka, ayrıca iki günlük kaza namazı kılıyorum. Bu senenin Ramazanında, kazalarımı, bir gün ilavesiyle üç güne çıkardım.’ ‘Allah’a ahdim var: - Her gün, en aşağı şu kadarına ahidliyim… Allah ve kul hakkı olarak üzerimde ne kadar borç varsa, bunların hepsini ödetmeden canımı alma…’ ‘Ruhum öylesine ezildi ki, içimin “Himalaya”sı, bir kav tabakası halinde topuklarımdan aşağıya düştü ve ben çırılçıplak kaldım.’

’Saçlarım üç numara ile dibinden kesik, traşım on günlük, çocukların kedi

181


magrib

kültür - sanat

ölüsünü sürüklemesi tarzında kendimi taş merdivenlerden koğuşa doğru çekerken genç ve hoyrat gardiyanın: - İhtiyar! Nereye? diye bağırmasına kızmıyorum. Bu hançer sese karşı en küçük kırgınlık düşerse içime, hemen tövbeye yapışıyorum. Ben artık kimseye kızmak, hiçbir hakaretten kırılmak hakkına malik değilim… “ İptila defteri” ne yapıştırılmak üzere not alıyorum: “- Ben, katilden, ırz düşmanından, yankesiciden, esrar satıcısından da adi ve sefilim… Bunların arasında bulunmaktan eza duymak, nefs çığlığından, o zalim ve kafir ejderhanın hala üstünlük gayretinden başka bir şey değil…”’ ‘Annem; ev sahibimiz çoluk çocuğumu sokağa atarsa kendisinin toplayıp, toparlayıp evine almasını rica ettiğim annem… Hasta ve mecalsiz, nefes nefese oğlunu tel örgüden ziyarete gelen annem, küçük bir tereddüt geçirip de ben ona çıkışınca, arkasından dakikalarca ağlıyorum. Hatırıma, annesi izin vermediği için Allah’ın Resulünü görmek ve sahabi olmak şerefinden yoksun kalan veliler velisi geliyor ve yıkılıyorum.’

GARİPLERİN KİTABI İlk baskısı 1979’da yapılmış ve İsmet Özel tarafından Türkçeye kazandırılmış olan kitabın son baskıları ‚Şule’ yayınları arasından okuyucunun karşısına çıkmıştır. Gariplerin Kitabı’nda Ian Dallas ın Abdulkadir es-Sufi oluşu sürecinde 1968 yılında yaşadığı kendini ve iç huzurunu buluş serüven anlatılır. Kitapta Londra’da bir üniversite kütüphanesinin “İslam Yazmaları” bölümü sorumlusunun -bu kişi yazar Ian Dallas’tır - duvarda asılı bulduğu ve “Berekatü Muhammed” yazısını içeren bir kufi istifin anlamını çözmeğe çalışırken başlayan ve nihayet Fas’ta İslam ile tanıştıktan kısa bir süre sonra tasavvufla devam eden bir serüven anlatılmaktadır. 1996 yılında Türkiye’ye gelen Abdulkadir es-Sufi’ye kitapta anlatılan öykünün bir otobiyografi olup olmadığı sorulduğunda:’’Evet o kitapta anlatılan, benim yaşadığım öyküdür’’ demiştir. Kitabin ismi ise ’Bu din garip geldi, garip gidecek.. selam olsun gariplere!’ hadisine atıf yapılarak verilmiştir.

Kitaptan bazı bölümler:

‘Sen Arşiv Yetkilisi’sin. Kitapları kullanıyorsun. Ama bilgi sahibi değilsin. Şimdi bilgiyi bulacaksın. Seni onun yakınına kadar götüreceğim. Senin aradığını içeren bir kitap var. Adı Gariplerin Kitabı. İçinde bu dünyada ve sonrasında bilmek istediğin herşey var.

182


kültür - sanat

magrib

‘Gariplerin Kitabı mı?’

Hemencecik birçok soruya hazırlandığımı anlayıp elini dudaklarına götürdü.

‘Bulmak ister misin onu?’...’

‘...Şafak vaktine yakın bir zamanda rüya gördüm. Bir yükseklikte, rüyaların rüya olduğu bir yerdeyim. Yanı yöresi belirgin değildi bulunduğumuz yerin. Altı ve üstü yoktu. Hep beyazlar giyinmiştik. Anlamadığım bir dilden duyduğum sesler kulağımdan eksilmiyordu. Kendimi bir adamın önünde secde eder halde gördüm. Adam ışıltılı bir canlılık içine gömülmüştü ve adamdan yayılan enerji benim gözeneklerime işliyordu. Ona bakamıyor ama onun bana baktığını hissediyordum. Hem korku, hem de tatlı bir korunma duygusu içindeydim. Beni o güne kadar duymadığım, uyanınca da hatırlamadığım bir adla çağırdı...’ ‘Bana öyle geliyor ki bu giriştiğim yolculuk, bilgi merkezi dedikleri yerden dünyanın çöllerine açılan, bana rahat yüzü göstermiyecek birçok yolculuklar zincirinin yalnızca bir başlangıcıdır.’ ‘Yalnızca çalışma masasının arkasındaki duvarda çerçeveli, garip giriftlikte bir desen asılıydı, Tantric-tarzı bir labirenti andırıyordu. Bu nesne beni celbetmekte, çalışma odama girdiğimden itibaren dikkatimi üzerinde toplamamı istercesine bana işaret etmekteydi, ben ya kalın kafalı olduğumdan yahut inatçılığımdan bu işaretleri görmezlikten geliyordum... Gözlerimi yumdum. ‘Onu aşağı indir ve öbür yüzünde yazılanı oku’ Nefesim kesildi. Nereden gelmişti bu zorlayıcı istek? Resmin sırtında birşeyler yazılıydı, alıp ışığa tuttum. Şöyle diyordu: ‘Bu bilgiyi arayarak elde edemezsin, ne var ki onu bulanlar yalnızca aramış olanlardır. Bistam’lı Bayezid... Sanki gövdem aldığım her nefeste yenileniyor gibiydi.’ ‘Bunda hiç şüphe yok, gönderildiniz siz.” ‘’Gönderilmek mi’’ ‘’Aklıma atanışımı bildiren kuru teleks notu geldi. ‘’Sen bizden birisin kardeşim.”Kalbinin üzerine birkaç kere vurdu, “Kendiniz bulun. Hepsi burada. Herşey.. Şuracıkta... buradadır . Hmm? Bu çalışma odasına niçin geldim sanıyorsun? Kalp kalbi bulur’’ , Fiziki bir organ olarak kalbin her nasılsa kainatı içine aldığını” ima etmemişti: Öyleyse bir başka kalbe işaret ediyor olmalıydı.’ ‘Yalnızca birkaç gün içinde müslümanlığımı ‘fukara’dan öğrenmekte olduğumu anladım.Bu yalnızca Kur’an’ı , tapınmaları, sünneti kavrayışımın derinlemesinde onlarla birlikte olmaktan edindiklerim değildi, ben aynı zamanda yaşamayı da onlardan öğreniyordum. Yani nasıl yürüneceğini , nasıl oturulacaağını, nasıl dinlenileceğini

183


magrib

kültür - sanat

ve ne zaman sessiz durulacağını da, nasıl yemek yiyeceğimi, yemekler karşısında kendimi nasıl tutacağımı, nasıl bekleyip , nasıl hareketsiz duracağımı...’ ‘Ağladım.Gözyaşalarım çevremdeki bunca kalın duygulu insanın hesabını görmeliydi. Gerçi onlar için ağlıyor değildim. Ağlayan ben de değildim aslında...Bir bent yıkıldı ve ırmak boşalmaya başladı. Bendi yıkan ben değildim; suyu canlandıran da.Ben gözyaşalarının üzerine düştüğü topraktım yalnızca. Benden artakalan bir parçam gözyaşımı siliyor, bakanlara karşı önlem alıyordu...’ ‘Şafaktan önce sabah namazı için kalkıyor, sonra Şeyhimizin soylu virdini okuyorduk. Vird bazı Kur’an cüzlerini okumak , bazı dualarda ve zikirde bulunmak demekti. Zikrin ne sayıda yapılacağına Üstadımız karar verirdi. Vird Rabbin en sevgili velilerine lutfettiği bir kutsal armağandı. Vird aynı zamanda müridin ruhca korunmasını ve ruhca ilerlemesini sağlayan bir araç görevi de yüklenmişti. Zikr şeyh efendimiz tarafından müride ruhi ihtiyaçlarının uyumu içinde bireysel olarak verilir. Bu tıpkı bir hekimin aynı hastalıktan şikayetçi olan iki ayrı hastaya iki farklı ölçüde ilaç yazması gibidir. Herbirimizin belli bir sayıda yapmamız gereken özgül bir zikri vardır.Bu zikr tamamen kendi aarzumuz ve enerjimize bağlı olarak gerçekleştirdiğimiz bir zikirdir. Zikretmek İslam’ın temel ruhi etkinlikleirnden biridir.Çünkü bütün Kur’an boyunca mü’min zikretmeğe çağrılır.’

184


185

Pablo Picasso ‘Gitarlı Harlekin’ 1918


magrib

kültür - sanat

Selim Candamar

Portre

PABLO PİCASSO

Pablo Picasso ( Pablo Ruiz y Picasso) 25 Ekim 1881 tarihinde İspanya’nın Malaga şehrinde José Ruiz Blasco ve Dona Maria Picasso çiftinin ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Asıl künyesi bir hayli uzundur: Pablo Diego José Santiago Francisco de Paula Juan Nepomuceno Crispín Crispiniano de los Remedios Cipriano de la Santisima Trinidad Ruiz Blasco y Picasso López. Picasso’nun resime ilgi duyması ve başlamasının sebebi babasıdır. Oğlunun yeteneğini farkeden baba onun iyi bir ressam olması için elinden geleni yapacaktır. Figür çizme ve yağlı boya tekniklerini ilk olarak ressam ve sanat eğitmeni olan babasından öğrenmiştir. Ayrıca sanatının temel ilkelerini de yine babasından edinmiştir. Resim yapmaya sekiz yaşında başlayan Picasso 1895’te Barselona Güzel Sanatlar Okulu’nun giriş sınavını zorlanmadan geçer ve okula girer. Bir yıl sonra Barselona Güzel Sanatlar Okulu’ndan ayrılarak eğitim için başkent Madrid’de bulunan Akademi’ye gider. Madrid’de müzeleri, özellikle Prado müzesini ve sanat galerilerini yakından görme fırsatı bulur. 1901’den itibaren annesinin soyadı olan Picasso’yu kullanmaya başlar. Aynı yıl adeta bir sanat metropolü haline gelmiş olan Paris’i ziyaret eder ve kendisini etkileyecek olan Cézanne, Degas, Toulouse-Lautrec ve Van Gogh gibi ressamların çalışmalarını görür. Onlardan esinlenerek toplumun kenarında yaşayan dışlanmış insanların resimlerini yapar. Picasso’nun sanat yaşamının ilk yıllarındaki eserleri ‘Mavi’ ve ‘Pembe’ dönem olmak üzere ikiye ayrılır. Mavi Dönem Picasso’nun 1901-1905 yılları arasında vermiş olduğu eserleri kapsayan ve onun ilk olarak kendi sitilini geliştirmeye başladığı dönemdir. Bu döneme ait çalışmalarında melankolik ve soğuk bir mavi hakimdir. Tablolarında mavi ağırlıklı zemin üzerinde hasta, sakat insanları, yardıma muhtaçları, sokak serserilerini ve dilencileri resmeder. Arkadaşı Carlos Casagemas’ın intiharının yoğun bir etkisi vardır bu dönem üzerinde. Genel olarak Mavi Dönem ölüm, fakirlik ve ihtiyarlık konularının işlendiği dönem olarak öne çıkar. Bu periyodun en öne çıkan çalışması bugün Cleveland’s Museum of Art’ta sergilenen “La Vie” (1903)’dir. Bu döneme ait başka örnekler: “Woman with a Crow”(1903) ve “Le Gourmet” (1901).

187


Pablo Picasso Kendi portresi

k端lt端r - sanat

magrib


magrib

kültür - sanat

1905-1907 yılları arasını kapsayan dönem için ‘Pembe Dönem’ ifadesi kullanılır. 1904 yılında Picasso Paris’e yerleşir ve Burada ilk eşi Fernande Olivier’yle tanışır. Artık tablolarında hakim renk pembe ve tonlarıdır ve işlenen temalarda değişmeye başlamıştır. Tablolarında Sirk insanları, palyaçolar yeni kahramanlarıdır. Dönemin en önemli eserlerinden biri, Washington’daki the National Gallery’de sergilenen “Family of Saltimbanques”(1905)’tir. Diğer bazı dönem çalışmaları: “Lady with a Fan”(1905), “Harlequin Family”(1905), “Woman with Loaves”(1906). Kübizm 1907’den 1914’e kadar kübist olarak adlandırılan tarzda tablolar yapar. Kübist tabloların genel özelliği, geometri ve geometrik şekillerin kullanılmasıdır. Resmedilen nesneler geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirilmiş yahut geometrik şekillere bölünmüştür. Kübizmin bir diğer özelliği de uzaydaki (3 boyutlu) bir cismi iki boyutlu yüzeye aktarma çabasıdır. Bu amaçla Picasso, şekilleri yanal yüzeylerine bölüştürüp her birini iki boyutlu yüzeyde göstermeye çalışır. Yine bu nedenden portrelerindeki insanların hem profili hem de önden görünüşü görülmektedir. 1910 yılından itibaren Picasso ve Braque Kübizm akımını yeni bir boyuta taşımaya başlarlar. İlk aşama “Analitik Kübizm” olarak bilinir: objeler parçalarına ayrılmaktadır. Burada amaç objeyi taklit etmekten çok onun gerçeğini yansıtmaktır. Dönemin önemli eserlerine bakarak dediğimiz daha iyi anlaşılabilir: “The Guitar Player”(1910), “Portrait of Ambroise Vollard”(1910), “Accordionist”(1911), “Aficionado”(1912). 1912 yılında, Picasso ve Braque Kübizm akımının bir başka basamağına geçmişlerdir: “Sentetik Kübizm”. Gerçek dünyayı tuvale aktarmak anlamında uç nokta diyebileceğimiz bu basamakta, küçük parçalar önemli yer tutar. Hangi resimlere bakarak konuyu anlayabiliriz diyenler için: “Guitar and Violin”(1912), “Glass and Bottle of Suze”(1912), “Clarinet and Violin”(1913), “The Italian Girl”(1917). Picasso ve Braque ortaklığı I. Dünya Savaşı zamanında sona erer. Savaştan sonra Picasso toplumdaki çözülmeyi ve teknolojik terörün yarattığı dehşeti resmetmeyi seçer ve klasik tarza geri dönüş yapar. Birinci Dünya Savaşı sırasında Picasso, Jean Cocteau ile beraber Roma’da kalır. Burada sahne dekoratörü olarak çalışırken dansçı Olga Kokhlova’yla tanışır. Picasso ikinci eşi olan Olga Kokhlova ve oğlunun birçok portresini yapmıştır. (Paul en Pierrot, 1925, Picasso Müzesi, Paris) 1920’li yılların başında ressam klasisizme geri döner: Trois Femmes à la fontaine (1921, Modern Sanat Müzesi, Paris). Ayrıca mitolojiden de esinlenir: les Flûtes de Pan (1923, Picasso Müzesi, Paris).

189


Pablo Picasso Kendi portresi


magrib

kültür - sanat

30’lu yılların sonlarında Picasso artık zamanının belki de en tanınan ressamıdır. İşte bu dönemde yapmış olduğu “Guernica”(1937) muhtemelen Picasso’nun en ünlü eseridir. İspanya İç Savaşı sırasındaki Alman bombardımanını sembolize ettiği bu büyük tablo, savaşın insanlık dışı, umutsuz ve alçakça tarafını yansıtır. Picasso, bir sergisi sırasında kendisine, “bu resmi siz mi yaptınız” diye soran bir Alman generaline, “Hayır, siz yaptınız” cevabını vermiştir. Uzun yıllar New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nde asılı durmuştur. Çünkü Picasso İspanya’ya demokrasi olması gerektiği şekliyle uygulanmadan tablosunun da doğduğu ülkeye sokulmasına karşı çıkmıştır. Tablo ancak 1981 yılında kendi topraklarına geri dönerek Cason del Buen Retiro’da sergilenmeye başlar. Madrid’de 1992 yılında Reina Sofia Museum açıldığında ise “Guernica” bu büyük müzenin en önemli parçası olarak şimdiki yerini alır. Picasso tanınan en üretken sanatçıdır. Guiness Rekorlar Kitabı’na göre, 13,500 resim, 100,000 baskı, 34,000 kitap resmi, ve 300 heykel ve bir çok seramik ve çizim üretmiştir. 1973’de eserlerinin toplam değerinin 750 milyon dolar olabileceği tahmin edilmiştir. Sanatta çeşitliliğin büyük ustası Picasso, kendi sanat kariyerini yarı gurur yarı alaylı bir dille şöyle tanımlamıştır: “Ressam olmak istemiştim, Picasso oldum.”

191


Pablo Picasso ‘Kargalı Kadın’


magrib kültür.sanat.coğrafya

viyana

Temsilcilikler Türkiye

Bosna-Hersek

İstanbul

Hatice Sunucu 00 387 61 76 33 03

Serhat İsmailoğlu: 00 90 533 433 81 98

Bihac

Hilal Küpeli hilal_küpeli@yahoo.com Ankara Abdulkadir Sağlam 0 312 350 47 90 Balıkesir Fatih Yörük 0 536 598 34 09 Bilecik Avni Kacır 00 90 532 423 44 48 Bursa Veysel Kurt 00 90 535 649 36 95 Mersin Muhammed Ay 00 90 535 820 30 01 K. K. T. C. Abdurrahman Dülger: adiger@yahoo.com

Murat Sancaklı: 00 38 761 90 58 23 Mısır Şaban Çomak enesbinmalik7@hotmail.com S. Arabistan Mekke-Medine Mustafa Tekin 00 966 502 02 08 17 Malezya Adem Demirel: ademdemirel7@hotmail.com Çin Murat Özkaya ozkayam@yahoo.com Almanya Ömer Sağlam 00 49 177 624 32 61

Hollanda Fatih Köse: istasyon1999@yahoo.com İngiltere Fatma Örgel f_orgel75@hotmail.com Slovenya Faysal Ömer 00 389 91 936 806 Romanya İsmail Kurt ille_de_ben@yahoo.com Kanada Mehmet Sami samicolom@hotmail.com ABD Habib Karaman habibkaraman@hotmail.com Kazakistan Erkan Çakıcı erkancakici2004@yahoo.com Tayvan Ebubekir Biskinler e_biskinler@yahoo.com


www.magrib.net


magrib 5-6  

magrib dergisi 5-6

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you