Page 1

Saf Su ve Ultra Saf Su Sistemleri Suyun Uzmanlarından... www.anamed.com.tr/elga 0 216 331 17 07

Laboratuvar ve sağlık gazetesidir.

DÜNYACA SAYGI GÖREN PRIMAT ARAŞTIRMACISI

Yıl: 8 • Sayı: 48 • TEMMUZ - AĞUSTOS 2018

62

BAYRAM VE CENAZE

Hitachi Compact Centrifuge

Hitachi Compact Centrifuge

Prof. Dr. Kadir HALKMAN

Doğal olarak mükemmel

Hitachi Compact Centrifuge

04 GELECEĞIN SINIR İMPLANTLARI Dr. Öğr. Üyesi Emir Alper TÜRKOĞLU

06 BEBEK YAPMAKTA ÇOK KÖTÜYÜZ

PROBİYOTİK AŞISI BEYNİN STRESİNİ HAFİFLETEBİLİR

60

Expomed Eurasia Fuarı’nda ‘Kısırlıkta Yepyeni Teknolojiler Artık Kapımızda’ konulu panele imza atan Prof. Dr. Demirci, "Tıptaki problemleri çözmeye çalışırken ‘Gerçek ihtiyaç nedir’ sorusuna inovatif çözümler bulmaya çalışıyoruz" dedi.

6 TL

KDV DAHİLDİR

www.labmedya.com • bilgi@labmedya.com

ALZHEİMER İÇİN UMUT VADEDEN BİR GELİŞME

29 İNSANLIĞA GİDEN YOLDA İNSAN VE AKADEMİSYEN

Araştırmacılar, insanlarda benzer sonuçların ortaya çıkması halinde, bunların travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete veya depresyon gibi hastalıkların korunmasına veya tedavisine yardımcı olan probiyotik bazlı bağışıklık kazandırılmasının geliştirilmesine yol açabileceğini öne sürmektedir.

MİKROÇİP İLE EVDE SPERM TESTİ

Zeynep Aleyna KAHRAMAN

24

46

Demans dünya genelinde giderek artan sayıda insanı etkileyen santral sinir sisteminin kompleks bir hastalığı. Küresel bir salgın haline dönüşen ‘Alzheimer Hastalığı’, halk arasında bunama olarak bilinen demansın en yaygın görülen şekli.

PREBİYOTİKLER VE PROBİYOTİKLER

12

Hastalıkları engellemek tedaviden daha kolay, daha ucuz ve sağlığın korunması için daha güvenli bir yoldur. Hastalıkları önlemenin en etkin yollarından biri de şüphesiz dengeli ve yeterli beslenmektir.

19

DAHA HIZLI YÜRÜMEK DAHA UZUN YAŞAMAK DEMEK!

Prof. Dr. K. Zafer KARAER

42


EZ-Fit® Manifold ile her ihtiyaca uygun filtrasyon imkanı İş akışınızı en uygun hale getirin Kontaminasyon riskini kontrol altına alın • Değiştirilebilir manifold başlıkları ile çelik, cam veya tek kullanımlık plastik hunili sistem oluşturma imkanı • Biyofilm oluşumuna karşı etkin koruma – kolaylıkla sökülebilir ve ulaşılabilir iç aksam – tüm parçalar ekstra bir alet gerektirmeden kolayca elle sökülebilir ve otoklavlanabilir • Quick-fit tasarımı ile yönü değiştirilebilir ve kolay bağlanabilir vakum hortumu bağlantısı • Laminer akım kabinlerinde kullanıma uygun manifold yüksekliği • Microfil® filtrasyon sistemi ile kolay membran transferi ve basit filtre desteği çıkartma imkanı

Bu konfora siz de sahip olun...

KAMPANYA IV: C040

1.950 €

3’lü Microfil® MANİFOLD ALANA EZ-Stream™ ERLENSİZ VAKUM POMPASI HEDİYE Kampanya içeriği : • 1 adet EZFITMIC03- 3’lü Microfil® Manifold • 1 adet EZSTREAM1- Yeni nesil sessiz, erlen gerektirmeyen vakum pompası • 1 pk MIHAWG100- 100 ml steril huni +S-Pak 0.45µm 47 mm beyaz/kare filtre (150adet/pk) • 1 adet XX6200006P- Pens • 1 adet F151170- 3m vakum hortumu

KAMPANYA V: C050 6’lı Microfil® MANİFOLD ALANA EZ-Stream™ ERLENSİZ VAKUM POMPASI HEDİYE Kampanya içeriği : • 1 adet EZFITMIC06- 6’lı Microfil® Manifold • 1 adet EZSTREAM1- Yeni nesil sessiz, erlen gerektirmeyen vakum pompası • 1 pk MIHAWG100-100 ml steril huni+S-Pak 0.45µm 47 mm beyaz/kare filtre (150adet/pk) • 1 adet XX6200006P- Pens • 1 adet F151170- 3m vakum hortumu

2.500 € Kampanyamız stoklarla sınırlıdır. DETAYLI BİLGİ VE İRTİBAT İÇİN: www.orlab.com.tr info@orlab.com.tr Tel : +90 312 286 40 70 Faks : +90 312 205 50 30


3

www.labmedya.com

YEN I B I R Ç A L IŞ M A , Ç O K A Z YA D A Ç O K FA Z LA U YKU N U N S A Ğ L IĞ IN IZ I Ç I N E Ş I T D E R E C E D E KÖTÜ O L A B I L E C E Ğ I N I I L E R I S Ü R Ü Y O R .

ÖNEMLI OLAN BIYOLOJIK SAATIMIZ Altı saatten daha az ya da on saatten fazla uyuyan insanların yüksek tansiyon gibi bir metabolik sendrom geliştirme riski daha yüksek. Birçok uyku bilim insanı, düzenli bir uyku programının yerini birşeyin tutamayacağını düşünüyor. Ama "düzenli" kavramı, bir gece kuşu, erken kalkan biri veya içe dönük olmanıza bağlı olarak değişebilir. Herkesin alması gereken ideal uyku miktarından ziyade, insanların vücut saatleri ile senkronize olmamaları sorunun kaynağı olabilir. Uyku insanları ayırır. Bazıları, doğru miktarda uykuyu elde etmekten daha önemli bir şey olmadığına inanırken, bazıları yatakta yatmak yerine başka şey yapacaktır.

yaşlarında olan 133,608 Koreli erkek ve kadınların aldıkları uyku saatine ve hangi sağlık sorunlarına sahip olduklarına baktı. Sonuçlar, altı saat veya daha az gece uyuyan erkeklerin, sekiz saat uyuyan insanlara göre daha yüksek kan şekeri, yüksek kolesterol, yüksek tansiyon ve bel çevresi yağı gibi bir metabolik sendrom geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu gruptaki hem erkek hem de kadınlarda daha kalın bir bele sahip olma şansı daha yüksekti. Ancak, gece başına on saat ya da daha fazla uykuya sahip olanların durumu daha iyi değildi. Bu gruptaki hem erkek hem de kadınların da metabolik bir sendrom geliştirmesi daha olasıydı ve özellikle kadınların bel çevresinde aşırı yağlanma riski daha yüksekti.

Sadece ABD'de 50 ila 70 milyon insanın uyku bozukluğuna sahip olduğu ve yetişkinlerin yaklaşık üçte birinin yeteri kadar uyumadığı bir toplumda yeteri kadar uyku almıyoruz demek yanlış olmaz.

Sonuçlar gözlemseldi ve uyku miktarının doğrudan sağlık sorunlarına neden olduğu söylenemez. Ancak bu çalışma, uyku ve onun sağlığımıza ve hayat kalitemize olan etkisi ile ilgili gititkçe artan kanıtlara katkıda bulunuyor.

Ancak yeni araştırmaya göre, hem çok az hem de çok fazla uyumak bir sorun olabilir. BMC Public Health dergisinde yayınlanan Seoul National University Medicine Faculty’de yapılan yeni bir çalışma, 40-69

Örneğin, Matthew Walker gibi bazı uyku bilimciler, uykunun “bir banka gibi” olmadığını ve hafta sonlarında uyuyarak hafta boyunca pek çok gece uyuyamadığınız geceleri telafi edemeyeceğimizi iddia

ediyor. Aslında hafta sonunda daha uzun süre uyursanız, vücudunuz "sosyal jetlag" moduna geçebilir, çünkü programınızı birkaç saat bozuyorsunuz. Ancak, Stockholm University Stress Research Institute'den yeni bir çalışma bu fikirle biraz çelişmekte. Araştırmacılar, geceleri beş saat ya da daha az uyuyan kişilerin, sürekli olarak yedi ya da sekiz saat uyuyanlara oranla daha fazla ölüm riskine sahip olduğunu buldu. Ancak, düzensiz uyuyanlar hafta sonu kayıp uykularını telafi etmeye çalıştıklarında, ölüm riskleri tekrar normal uyuyanların seviyesine indi. Torbjorn Akerstedt liderliğindeki araştırmacılar, "Sonuçlar kısa (hafta içi) uykunun, orta veya uzun bir haftasonu uykusuyla birleştirildiği takdirde ölüm riski için bir risk faktörü olmadığını gösteriyor" dedi. "Bu, hafta içi kısa süreli uykunun hafta sonu boyunca telafi edilebileceğini ve bunun da ölüm oranını etkileyebileceğini gösteriyor." Bu düzenli bir uyku düzeni yerine geçmez. Ama farklı insanlar için "düzenli" ne demek değişebilir. Örneğin, insanlar farklı kronotiplere veya vücut saatlerine sahiptirler - bu da günün farklı zamanlarında yükselip kendilerini uykulu hissetmeleri anlamına gelir. Düzenli ritimleriyle oynamak, onların bitkin ve odaklanmamış olmasına neden

olabilir, bu yüzden bazı insanlar sabah saatlerinde diğerlerinden daha fazla kavgacıdır. Kişilik tipleri de bir faktör olabilir. Örneğin, içe dönükler genellikle dışa dönüklerden çok daha fazla uykuya ihtiyaç duyarlar çünkü sosyal durumları oldukça uyarıcı ve dolayısıyla yorucu bulurlar ve sonuç olarak içe kapanık bir sersemlikten muzdarip olabilirler. Seul'den yapılan çalışma, optimum sağlık için ideal bir uyku miktarının olup olmadığını ya da insanların vücut saatlerinin gerçekte ihtiyaç duyduğu şeyle uyumlu bir şekilde davranmıyorsa, bunun kendi başına problemlere neden olup olmadığı konusunda kararsız- her ikisi de doğru olabilir. Net olan şu ki, daha fazla uyuma ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, muhtemelen buna ihtiyacınız var ve kendinize birkaç saat daha fazla uyku izni verip vermeyeceğiniz size bağlı. Fakat eğer düzgün bir şekilde yaşamak, hafta sonlarında yorgunluğa inat çalışmaktansa ara ara uyumak demekse vücudunuz muhtemelen sizi bunun için affedecektir. Kaynak: www.businessinsider.com


4

www.labmedya.com

Prof. Dr. Kadir HALKMAN Ankara Üniversitesi Gıda Müh. Böl.

BAYRAM VE CENAZE Kimilerimiz aile büyüklerini ziyaret için kimilerimiz de üç gün deniz ve güneş görmek için direksiyona oturdu, kimilerimiz otobüs, tren ya da uçak ile tatile gitti.

G EÇ TI ĞI MI Z R AM AZAN /Ş EKER BAYRAM'I N D A T RAF I KTE Ş U KADAR K IŞ I ÖL D Ü , ŞU KAD A R KI Ş I YARAL A N D I , Ş U KADAR MA D D I HASAR VAR. N E O, B AYR AM YA P TI K.

Sevgili dostum ve kardeşim Gökhan'ı, arifeden bir gün önce, pıhtı atması nedeni kaybettik. Işıklar içinde uyusun. Cenaze bilgisi geldi: Ankara Karşıyaka Camii, bayramın birinci günü ikindi namazı sonrası Karşıyaka Mezarlığında defin var. Peki, her koşulda orada olmam gerek. Daha önce başka mekânlarda bu terbiyesizliği/ saygısızlığı görmüştüm ama mezarlık yolunda olacağını hiç düşünmemiştim. İlk kez bayramın birinci günü, o da sevgili Gökhan için mezarlığa gittim. Bayramda kabir ziyaretini saygıyla karşılarım. Ama mezarlık yolunda trafik magandalığını saygı ile karşılamayacağım da açık. Hatta nefret ile karşılıyorum. Olur; doktor acil ameliyata çağrılmıştır, itfaiye yangına gidiyordur vs. vs. vs.

Trafikte acil yol alması gerekir, dörtlülerini yakar ve yol ister. İyi de bayramda kabir ziyareti önceliği yok ki! Yoksa kabir ziyaretine giden maganda sürücü [Babacığım, tam sana layık bir oğul olarak araba sürüp buraya geldim] mi diyecek? Mezarlık yolunda iki şerit gidiş, iki şerit geliş. Çok yoğun trafik var. Peki. Gidiş iki şeridin solundan üçüncü şeride yani geliş şeridine girip benim önüme kesip gidiş şeridine girmek neden? Kabir ziyaretinde nasıl bir acil durum var? Trafik polisi tam olarak çaresiz. Benim kan beynimde. Trafik polisine bu terbiyesizlik için bir takım önerilerde bulundum ama benim çözüm önerilerim her türlü yasa dışı, insanlık dışı ve özellikle ahlak dışı olduğu için trafik polisi bana sadece boş gözlerle baktı. Cenaze arabaları Karşıyaka mezarlığına öğlen ve ikindi namaz saatinde nasıl girdi, gerçekten merak ediyorum. İyi ki cenaze arabası sürücüsü değilmişim. Evet, cenaze arabasının mezarlık yolunda önceliği vardır ama dördüncü şeritten gitmek zorunda kalır.

TÜRKİYE'NİN YENİ SOĞUTMALI SİRKÜLATÖRÜ Türkiye’nin YENİ LABORATUVAR CİHAZLARI ÜRETİCİSİ

-25 / +100 C Arası çalıșabilme Dahili ve harici sirkülasyon 2x16 LCD ekran 14 lt/dk 0.40 bar sirkülasyon CFC Free soğutma sistemi 7,5 - 17 - 30 Lt. hacim seçenekleri

www

+90 312 278 40 47

Sonuçta ikindi namazına yetiştim ve Gökhan kardeşimi uğurladım. Arkadaş grubundan kimileri yoldan dönmek zorunda kalmış. Haklıdırlar. Bayramda kabir ziyareti için Karşıyaka Mezarlığı yolunda böylesi trafik magandaları varken, bayramda yolların kan gölüne dönmesi çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Bu trafik magandalarını eğitmek mümkün değil. Çok can yakıcı maddi ceza gerek. O zaman görürüm o magandanın iki şeritli yolda üçüncü şeritten benim yolumu keserkenki pis pis sırıtmasını. En ağrıma giden de trafik magandası olarak tanımlanan bu sürücüler içinde son derece medeni ve olgun yüz ifadeli, orta yaş üstü, kravatlı kişilerin de olması. İşte bunu kesinlikle anlayamıyorum. Ben böyle düşünüyorum. Benim düşüncemin en doğru olduğunu da iddia etmiyorum. Sevgiyle,

TANITIM FİYATLARI İLE

SAHİP OLUN


6

www.labmedya.com

GELECEĞIN SINIR İMPLANTLARI ‘Bilim insanları, hastalıkları teşhis etmek için vücut-beyin sinir sinyallerini çözmeyi amaçlıyorlar.’

bu hayalini gerçekleştirecek hastalığın biyobelirteçlerini tespit eden bir teknoloji üzerinde çalışmakta.

Birçok insan gibi, Theodoros Zanos doktora gitmekten nefret ediyor. Aynı zamanda Feinstein Manhasset Tıp Araştırma Enstitüsü'nde bir araştırmacı da olan Zanos hasta veya vücudunda bir kırıklık olmadığı sürece hekiminden uzak durma eğiliminde. Zanos bir doktora görünmesi gerektiğini neden telefonundaki bir donanım parçasının ona söylemediğini merak etti ve şu an

Zanos geliştirmeye çalıştığı teknolojiyle ilgili; ‘Her zaman telefonumdayım ve onun bana her şeyi hatırlattığını görerek, telefonumun bana doktora gitmemi söyleyebilmesini sağlayacak teknoloji üzerinde çalışmanın harika bir fikir olacağını düşündüm.’ diyor. Araştırmacıların, elektrik impulsları kullanarak hastalığı teşhis ve tedavi

Dr. Öğr. Üyesi Emir Alper TÜRKOĞLU

etmeleri çok zaman alacaktır. Ancak Zanos, diyabet, romatoid artrit, Crohn hastalığı ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı gibi bazı rahatsızlıkların çok uzak olmayan bir gelecekte sinir implantları1 ile izlenebileceğine inanıyor. Zanos ve meslektaşları -araştırmalarındaki bazı işbirlikçileriyle birlikte- kısa bir süre önce alanda önemli dergilerden biri olan PNAS'da bu hedefe yönelik bazı temel adımları öneren bir çalışma yayınladılar. Fare sinirlerindeki elektriksel sinyalleri inceleyen çalışma, araştırmacıların iki

Parçacık Büyüklüğü Konsantrasyon Șekil

Eye Tech PARÇACIK BÜYÜKLÜĞÜNÜN ÖTESİNDE

farklı sitokinle2 ilgili sinyalleri nasıl izole ettiklerini ve çözdüğünü anlatmaktadır. Araştırmacılar bazı farelerin sitokinler interlökin-1 beta ve tümör nekroz faktörü ile enjekte ettiler. Deneysel süreçte kullanılacak elektrotları vücut-beyin bilgi değişimi için önemli bir kanalın açık bir kısmına implante ettiler. Bu elektrotlar nispeten basit bir makine öğrenme algoritmasıyla işlenen elektriksel impulsları kaydetti. Araştırmacılara göre, çalışma, spesifik sitokin maruziyetlerinin nöral sinyaller kullanılarak tespit edildiği ilk çalışmadır. Elektrotlardan alınan sinyaller fareler sitokinlere maruz kalıp-kalmadığında farklılaşma gösteriyordu. Çalışma, spesifik sitokin maruziyetlerinin nöral sinyaller kullanılarak tespit edildiği ilk çalışmadır. Günün birinde insanlara vücutlarında yanlış giden bazı şeylerin olduğunu ve doktora görünmesi gerektiğini söyleyen cihazlar implante edilebilir mi? Bu düşünce günümüzde çokta uzak değil. 90'lı yıllarında sonunda çalışmalarına başlanan ve 2000'li yılların başında onay alan çeşitli implantlar bazı rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmakta olup, romatoid artrit, Alzheimer hastalığı, multipl skleroz ve diğer kronik durumlarda potansiyel bir tedavi aracı olarak düşünülmektedir. Zanos araştırmasında başka yaklaşımlar üzerinde de durmakta. Tasarlanan çalışma ile nöral bir glukometre elde etmekte mümkün. Araştırmacılara göre farelere glukoz veya insülin enjekte ederek bazı sinirlerin cevaplarını izleyip metabolik değişiklikleri izlemek tasarlanan yaklaşım ile olası gözükmekte. Araştırmanın bir diğer yazarı Kevin Tracey; biyoelektronik tıbbın nörobilim, moleküler biyoloji ve biyomühendislik ile vücudun kendini iyileştirmesine yardımcı olmak için sinir sistemine girmeyi hedeflediğini, sinir davranışlarının ve tepkilerinin iyi anlaşılmasıyla etkili ve hedefe yönelik biyoelektonik tıbbi cihazların geliştirilebileceğini belirtmekte. Son Not ¹ Vücuda yerleştirilen madde. 2 Enflamasyona neden olan ve aynı zamanda enflamatuar durumları bildirmek ve bağışıklık tepkilerini tetiklemek için hücreler tarafından kullanılan moleküllerdir.

Çözüm bizim işimiz...

Oğuzlar Mahallesi 1388. Sokak No: 22/11 Balgat / ANKARA

Kaynak

+90 312 284 75 55

Could Future Nerve Implants Detect and Monitor

www.arterteknik.com

+90 312 284 75 35 info@arterteknik.com

Illness? Tim Hornyak - https://www.scientificamerican.com/ article/could-future-nerve-implants-detect-andmonitor-illness1/


www.sem.com.tr

OHAUS Adventurer™ AX serisi ile

Yeni

Tartım deneyiminde yeni bir keşfe çıkın! •

Ücretsiz data yazılımı

AutoCal™ kalibrasyon

Kullanışlı cam kafesi

9 Farklı aplikasyon modu ile bir teraziden çok daha fazlası

Monoblok tartım hücresi ile rutin tartımda stabil ve güvenilir tartım sonuçları

Renkli dokunmatik ekran

Çift USB portu

Sem Laboratuar Cihazları Paz. San. ve Tic. A.Ş. Barbaros Mah. Temmuz Sk. No:6 Sem Plaza Ataşehir, İstanbul T: +90 216 571 02 00 F: +90 216 571 02 02

Tartım Dinamik Tartım Ekran Sabitleme Parça Sayımı Yoğunluk Tayini Toplam Yüzde Tartım Ağırlık Kontrol Formülasyon

Ingeniously Practical


8

www.labmedya.com Derleyen: Funda BILGEN STEINBERG

AŞIRI SICAKLARIN ÜRKÜTÜCÜ SONUÇLARI Yapılan bir araştırmaya göre 1981 ile 2010 yılları arasında kıta Avrupası´nda her yıl ortalama 3 bin kişi aşırı sıcakların neden olduğu hastalıklardan yaşamını yitirdi. Afet Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (AFAM) Koordinatörü Serhat Yılmaz "Bu şekilde devam edilirse 2100 yılı itibariyle bu sayının 100 bine çıkacağı tahmin ediliyor" dedi Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin olumsuz etkileri ürkütücü boyutlara ulaşmaya başladı. Yapılan bir araştırmaya göre 1981 ile 2010 yılları arasında kıta Avrupası´nda her yıl ortalama 3 bin kişi aşırı sıcakların neden olduğu hastalıklardan yaşamını yitirdi. Konuyla ilgili olarak İstanbul'da bulunan bir vakıf üniversitesinin Afet Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi (AFAM) Koordinatörü Serhat Yılmaz "Bu şekilde devam edilirse 2100 yılı itibariyle bu sayının 100 bine çıkacağı tahmin ediliyor" dedi.

BÖCEKLER VE MANYETIK ALAN Bilim dünyası uzun yıllardır hayvanların dünyanın bir ucundan diğer bir ucuna göç etmesini araştırıyor. Hayvanların şaşırmadan hep aynı rotayı izlemesi ve üstelik yeni doğmuş bir hayvanın hiç görmediği rotaya uyum sağlaması merak uyandıran konular arasında. Bununla ilgili önemli bir kanıta ulaşıldı. Dünyada en uzun mesafeye göç eden ikinci böcek türü olarak bilinen Bogong güvelerini inceleyen araştırmacılar, hiç yol bilmeyen yeni güvelerin şaşırmadan mağaralara kadar gidebildiklerini görmüş. Üstelik bu yolu gece de kat edebiliyorlar.

TÜRK DOKTORLARINA ABD ÖDÜLÜ Türk doktorlarının, "rahim ameliyatından sonra dışkılama ve idrar fonksiyonları" konulu bilimsel çalışmasına, Amerikan Kolon-Rektum Cerrahisi Derneği tarafından 2017'nin "bilim alanındaki en iyi makale" ödülü verildi. AA muhabirinin edindiği bilgiye göre ödülü ABD'nin Nashville kentinde, geçen ay düzenlenen kongrede, çalışmayı hazırlayan ekip adına Ankara Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ayhan Kuzu aldı.

ZEHRI KANSERE UMUT Doç. Dr. Sinan Anlaş başkanlığındaki bir grup akademisyenin Paederus böceği üzerinde yaptığı çalışmalarda, bundan elde edilen zehrin kanser hücrelerine zıt etki gösterdiği belirlendi Doç. Dr. Sinan Anlaş, yaklaşık 15 yıldır böcekler üzerine araştırma yaptığını söyledi.

En uzun göç etme ünvanına sahip kral kelebekler ise güneşe göre yollarını buluyorlar. Araştırmacılar kelebekleri metal çubuklarla zaman zaman yönlerini değiştirerek takip etmişler. Daha sonra bunu bir uçuş simülasyonuna uyarlamışlar ve bir pusula gibi dünyanın manyetik alanını kullandığını görmüşler. Kelebekler manyetik sinyalleri sürekli kontrol ederek güzergahı yeniden hesaplayabilmiş.

Rahim alınması sonrasında, organların yer değiştirmesi ve sarkması nedeniyle ortaya çıkan sorunların araştırıldığı çalışmanın büyük beğeni kazandığı kongrede, ekip adına ödülü alan Prof. Dr. Kuzu, AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, ekibin yaklaşık 8 yıl süren araştırmalarında, histerektomi (rahim alınması ameliyatı) yapılan 327 hastayı ameliyat öncesi ve sonraki dönemde takip ettiğini, hastaların ameliyat sonrası dönemde karşılaştıkları dışkılama ve idrar fonksiyonlarını araştırdıklarını belirtti.

Bu zehrin DNA ve protein sentezini engelleme özelliği olduğunu anlatan Anlaş, "Kanser hücrelerine zıt bir etki gösteriyor. Hem bizim ekibimiz hem de yurt dışında beraber çalıştığımız arkadaşlarımız bu zehir üzerinde çalışma yapıyorlar. Çalışmalarda çeşitli kanser tümörlerine sahip farelere bu madde verildiği zaman ömürlerinin uzadığı saptandı. Bu böcek kanser tedavisinde umut ışığı olabilir. İlk bulgular son derece ümit verici. Bu çalışmalarımız yeni ancak kanser tedavisinde çok önemli tedavi yöntemlerinin ve ilaçların bulunacağını biliyoruz. Biz de bununla ilgili gelecekte yeni projeler üreteceğiz" ifadelerini kullandı.

bursadabugun.com

ulusal.com.tr

haberturk.com

KANADA’NIN SÜPER DERIN DONDURUCUSU

KAN HÜCRELERI BEYIN HÜCRELERINE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

UCUZ MALIYETLI DNA SENTEZLEME

haberturk.com

ATLAR İNSAN RUHUNU KAVRIYOR Psikologlar, atların insanların nasıl hissettiklerini anlamak için yüz ifadeleri ve ses tonlarının bir kombinasyonunu kullandıklarını ve hatta daha önce görmediği yabancıları bile anlayabileceklerini söylüyorlar. İnsanların en eski dostlarından biri olan atların aslında köpeklerden farksız olduğu belirtildi. Araştırmacılara göre atlar, en son bulgulara paralel olarak eğitimlerinde değişiklikler yapılırsa, insan duygusal zekası açısından köpekleri bile yakalayabilirler.

Kanada tarafından, İsviçre'nin Cenevre kentindeki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde (CERN) yürütülen bilimsel çalışmalarda kullanılmak üzere yeni bir süper derin dondurucu üretildi. Duncan, dünyadaki en güçlü parçacık hızlandırıcısına yaptıkları katkının, Kanada'nın dünya bilim sahnesindeki yerini geliştirdiğini vurguladı.

Araştırmacılar, atların sesle görüntünün uyuşmadığı durumlarda, konuşmacının resmine çok daha uzun süre baktığını tespit ettiler. Testler sonrasında fotoğrafları gösterilen kişilerle atları bir araya getiren araştırmacılar, atların fotoğraflarını gördükleri kişileri ve ruh hallerini hatırladıklarını belirttiler.

Süper derin dondurucunun, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın (LHC) performansını yükseltmeye yardımcı olacağını aktaran Duncan, söz konusu katkı ile Kanadalı bilim insanlarının bu laboratuvara sürekli erişim halinde olacağını belirtti. Süper derin dondurucunun, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın (LHC) performansını yükseltmeye yardımcı olacağını aktaran Duncan, söz konusu katkı ile Kanadalı bilim insanlarının bu laboratuvara sürekli erişim halinde olacağını belirtti. Kanadalı uzmanlarca üretilen süper derin dondurucu CERN'e yüklendiğinde, kriyomodüller atom parçacıklarını mutlak sıfırın hemen üzerine kadar soğurarak araştırmacıların bu parçacıkları birlikte parçalanmadan önce manipüle etmelerine izin verecek.

star.com.tr

sabah.com.tr

Araştırmacılar, on dokuz ata mutlu veya öfkeli yüz ifadeleri olan insanların resimlerini gösterdiler. Sonrasında sakin veya sinirli bir insan sesinin kaydını dinlettiler. Atlar, hem yüz ifadesinin hem de ses tonunun duygusal değerlerinin eşleştirildiği 'uyuşan' ve 'uyuşmayan' durumları belirleyebildiği anlaşılmıştır.

Stanford Üniversitesi araştırmacıları son yılların en iddialı çalışmalarından birisini yaparak, tarihi değiştirecek bir teknik keşfettiklerini açıkladılar. İnsandan alınan kan örneği içindeki bağışıklık hücreleri, bu teknikle 3 hafta içinde birer beyin hücresine, yani nörona dönüştürülüyor.

Amerikalı bilim insanları, ucuza maliyetli hızlı DNA sentezleme yöntemi geliştirdi. Ayrıntıları Nature Biotechnology dergisinde yayımlanan yöntem sayesinde biyologların, sentetik DNA dizilimlerini "bir gecede" çok daha ucuza, daha hızlı ve kolay oluşturabileceği belirtildi.

Yapılan çalışmalar sonucunda, 1 mililitre kandan ortalama 50.000 nöron üretmenin mümkün olacağı kanıtlandı. Ekip, tekniği uygularken sadece 4 farklı proteinden yararlandı. Kısaca T hücreleri beyin nöronlarına dönüştürüldüler.

Yeni sentezleme yönteminde, enzimlerin kopmadan ya da ayrılmadan önce DNA'nın her bir parçasını dizilime bağladığı, bu sürecin, prensipte 200 bazda nedensiz kopuş olmaksızın sonsuza kadar sürebileceği kaydedildi.

Peki bu teknik neden geliştirildi? Nerede kullanılacak? Otizm ya da şizofreni gibi biyolojisi henüz kesin bir şekilde tanımlanmamış hastalıklar var. Yapay nöronlar sayesinde insanların yaşadıkları değişimler, onlara zarar verilmeden gözlemlenebilecek. Ancak bir sıkıntı var; bu teknikle elde edilen nöronlar, beyin hücrelimizdeki ya da sinir sistemimizdeki kadar olgun sinapslar (bağlantılar) kuramıyorlar. Araştırmacılara göre bu durum, sinirsel hastalıkların laboratuvar ortamında taklit edilmelerine engel değil. star.com.tr

Yöntemde nükleotit DNA molekülüne eklendiğinde enzimin dizilimden koptuğu, döngünün, bir sonraki nükleotin bir diğer TdT enzimine bağlanmasıyla yeniden başladığı bildirildi. Ucuza mal edilecek çok sayıda enzime ihtiyaç duyulan yöntemin, gelecekte genetik laboratuvarlarında kullanılabileceğine işaret edildi. Daniel Arlow, "Enzimde bir delik açmaya çalışmak yerine bir nükleotiti her TdT enzimiyle, bölünebilir bağlayıcı vasıtasıyla ilişkilendirdik" dedi. ntv.com.tr


10

www.labmedya.com

İLK İNSANLARIN ASYA’DAKİ GÖÇ DALGALARI BİNLERCE YILLIK GENOMLARDA SAKLI Dr. Öğr. Üyesi Emir Alper TÜRKOĞLU

Güneydoğu Asya'dan gelen eski insan DNA'sının ilk genom analizleri, son 50000 yıl içinde bölgeye en az üç insan göçü dalgası bulunduğunu ortaya koymakta. 17 Mayıs'ta Science dergisinde yayınlanan araştırma, Hindistan'ın doğusu ve Çin'in güneyini içine alan Güneydoğu Asya'nın arkeolojik, tarihi ve dilbilimsel çalışmalarından elde edilen bilgileri tamamlar nitelikte. Bu çalışma, dünyanın dört bir yanındaki çok eski nüfus dinamiklerinin bir başka kritik bölümünü aydınlatıyor ve Avrupa'nın birçok antikDNA çalışmasına katkıda bulunuyor. Aynı zamanda Yakın Doğu, Orta Asya, Pasifik Adaları ve Afrika'da yapılan çalışmalarla araştırma destekleniyor. Harvard Tıp Okulu (HMS)'nda DNA uzmanı David Reich'in laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı ve çalışmanın ilk yazarı Mark Lipson Dünyanın çok önemli bir kısmının geçmiş dönemdeki DNAlar için erişilebilir olduğunu ve DNA analiziyle

geçmişte bu yerlerde yaşayanlar ve günümüzde yaşayanlar arasında genetik kökenleri ortaya koyacak bir pencere açacağını belirtiyor. HMS ve Viyana Üniversitesi'ndeki araştırmacılardan oluşan uluslararası bir ekip Vietnam, Tayland, Myanmar ve Kamboçya'da 4100 ile 1700 yılları arasında yaşayan 18 kişinin kalıntılarından DNA'yı çıkardı ve analiz etti. Ekip ilk göçün yaklaşık 45000 yıl önce gerçekleştiğini ve yaklaşık 4500 yıl önce Neolitik Dönemde Çin'den Güneydoğu Asya'ya tarım uygulamalarının gözlenip, yerel avcı-toplayıcılarla karışan büyük ölçekli bir insan akışın gerçekleştiğini tespit etti. Viyana Üniversitesi'nden Ron Pinhasi, bu çalışmanın Güneydoğu Asya nüfusunun tarihini anlamak için kritik olan arkeoloji, genetik ve dil arasındaki karmaşık etkileşimi ortaya

koyduğunu belirtiyor. Araştırma, yaklaşık 3000 yıl önce Çin, Vietnam ve Tayland boyunca başlayan göç hareketlerinin günümüzde farklı dillerin konuşmacılarıyla ilişkilendirilen soy türlerini de tanıttığından önem arz etmekte. Üç atadan nüfusun (avcı-toplayıcılar, ilk çiftçiler ve Tunç Çağı göçmenlerinin) tanımlanması, ilk önce Avrupalıların eski DNA çalışmalarında ortaya çıkarılan örnekleri anımsatsa da, nüfuslar karışırken Avrupa'daki ata çeşitliliğinin çoğu zamanla azalmıştır. Bunun aksine Güneydoğu Asya nüfusu çok daha fazla çeşitliliğe sahiptir. HMS genetik profesörlerinden Reich ‘Tayland, Malezya, Filipinler ve Andaman Adalarında yaşayan önemli avcı-toplayıcı ataları olan insanlar da dahil olmak üzere, üç kaynak popülasyonunun her birinin soyundan gelen insanların hala bölgede yaşadığını, bunun aksine Avrupa'da yaşayan kimsenin Avrupalı avcı-toplayıcıların küçük bir atasından daha fazlası olmadığını belirtti.

UTS 4.1 / OTOMATİK TABLET TEST SİSTEMİ • Kalınlık, çap/uzunluk, ağırlık ve sertlik gibi fiziksel test parametrelerinin ölçümü • Ağırlık kontrolü için entegre terazisi mevcuttur. • 12-24-48 istasyon ile farklı numune analizleri sıralı olarak otomatik yapılabilmektedir. • Sertlik ölçümü max . 800 Newton’a kadar ölçüm yapabilmektedir. Patentli OZB pozisyonlama sistemiyle her tipteki tablet şekliyle tekrarlanabilir sonuç vermektedir. • FDA ve 21 CFR part11 uyumlu,Data Integrity protokollerine uygun software ile kontrol • PH 21 tek bir software ile aynı anda tüm cihazların kontrolü sağlanmaktadır.

Küçükbakkalköy Mh. Dudullu Cd. Brandium Residence NO:23/25 R1 Blok D:4 Ataşehir/İSTANBUL www.bmskimya.com info@bmskimya.com +90 216 504 80 56

Her biri Güneydoğu Asya tarihinin önemli bir geçiş döneminde meydana gelen çoklu göç dalgaları, bölgenin genetiğini dikkate değer ölçüde şekillendirmiş görülüyor. Sonraki yıllarda yapılacak çalışmaların benzer soruları çözeceği olasıdır. Kaynak Harvard Medical School. "Scientists analyze first ancient human DNA from Southeast Asia: Results reveal three major waves of migration." ScienceDaily. ScienceDaily, 17 May 2018. <www. sciencedaily.com/releases/2018/05/180517142601. htm>. Ek Okuma Mark Lipson, et. al. Ancient genomes document multiple waves of migration in Southeast Asian prehistory. Science, 2018; eaat3188 DOI: 10.1126/ science.aat3188

BMS Kimya güvencesi ile artık Türkiye’de...

DISI-4A-Touch / DAĞILMA CİHAZI • Kolay kullanım • 3 ya da 6 tüplük basket düzeneği • Her sepet düzeneğinin ayrı ayrı kontrol edilmesi, teste başlanması ve sonlandırılması • Test sonunda sesli alarm modülü • Her sepetin sıcaklık ve dağılma sürelerinin ekranda gösterilmesi • Sıcaklık protokolü, istatistik ve test sonucu içeren rapor çıktısı • FDA ve 21 CFR part 11 uyumlu,Data Integrity protokollerine uygun software ile kontrol • PH 21 software ile aynı anda tüm cihazların kontrolü sağlanmaktadır.


11

www.labmedya.com

MIKROPLASTIK PARÇACIKLARIN MERCANLAR ÜZERINDEKI OLUMSUZ ETKILERI Beste TÜRKOĞLU

M ERC AN K AYAL I K L A R I GEZEGENI M I Z DE K I EN Ç OK ÇEŞI TL I L I K GÖ STEREN HABI TATL ARA S A H I P. BIN L ERCE BALI K TÜ RÜ, M ERCAN L A R I BA RINAK , Y I Y EC E K K AYN AĞI VE YUVA OL ARAK K U LL ANM AK TA .

Ancak mercan resifleri giderek küresel değişimden etkilenmekte. Yükselen sıcaklıkların yanı sıra, insanoğlunun yarattığı plastik atıklar kirlilik artışına neden olup büyük bir kirlilik yaratmakta. Plastik şişeler, çantalar ve ambalajlar hemen hemen her resifte mevcut. Bu kirlilikte yaygın ve potansiyel tehlikeye neden olan ise mikroplastikler (5 mikrometreden daha plastik parçacıklar). Justus Liebig Üniversitesi (Giessen, Almanya) bilim insanları, ilk kez bu parçacıkların altı yaygın mercan türü üzerindeki etkilerini inceledi ve sonuçları ‘Environmental Pollution’ dergisinde yayınladı. Bu çalışma için, bilim insanları mercanları laboratuvar koşullarında artan mikroplastik konsantrasyonlarına maruz bıraktılar ve mercanların gösterdiği reaksiyonları incelediler. Mercanların genellikle plastik parçacıklarla etkileştiği

ve hatta bazılarının onları yiyecekle karıştırdığı gözlendi. Diğer mercanlar daha sık olarak mukus üreten ve diğer reddetme biçimlerini gösteren yanıtlar verdiler. Dört hafta sonra, incelenen altı türün beşi, ağartma (mercanlarda görülen bir deformasyon) ve doku nekrozu gibi bozulmuş sağlık belirtileri gösterdi. Çalışma Deniz Bilimleri Alman-Kolombiya Mükemmeliyet Merkezi araştırmacılarınca Ocean 21001 Projesinin bir parçasını oluşturmakta. Araştırma ekibinden Jessica Reichert mikroplastiklerin mercanlar için insan kaynaklı bir başka stres faktörü olduğunu ve gezegendeki mercan resiflerinin daha fazla bozulmasını sağlama olasılığı olduğunu belirtmekte. Konuyla ilgili yapılacak ileri çalışmalar, düşük mikroplastik konsantrasyonları altında bile negatif etkilerin kaydedilip kaydedilemeyeceğini ve mikroplastiklerin mercanlarda ne kadar uzun süreli

etkileri olduğunu göstermeleri açısından önemlidir. Son Not 2100 yılı koşulları, disiplinlerarası Araştırma Merkezi'ndeki (iFZ) deney tanklarında, suyun sıcaklık ve asidik içeriği gibi farklı parametrelerin beklenilen seviyelere kademeli olarak ayarlanmasıyla simüle edilir. 1

Kaynak When corals eat plastics, https://www.uni-giessen. de/ueber-uns/pressestelle/pm/pm87-18e Ek Okuma Jessica Reichert, Johannes Schellenberg, Patrick Schubert and Thomas Wilke: Responses of reef building corals to microplastic exposure. Environmental Pollution, Volume 237, June 2018 https://www.sciencedirect.com/science/ article/pii/S0269749117329536 DOI: 10.1016/j. envpol.2017.11.006


12

www.labmedya.com

HASTAL I K L ARI E N G E L L E M E K TED AVI D EN D AH A K O L AY, DA HA U CU Z VE S A Ğ L I Ğ I N KO RUNM ASI I ÇI N D A H A GÜ VENL I BI R Y O L D U R . HASTAL I K L ARI Ö N L E M E N I N EN ET K I N Y OL L A R I N D A N B I R I DE ŞÜ PHESI Z D E N G E L I V E YET ERL I BESL EN M E K T I R .

Osman Eren | Gıda Yüksek Mühendisi

PREBİYOTİKLER VE PROBİYOTİKLER Sayı: 48

Temmuz - Ağustos

2018

ISSN: 2148-953X Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Süleyman GÜLER Akademik Editör Dr. Emir Alper TÜRKOĞLU Editör Funda BİLGEN STEINBERG Grafik Tasarım Gülden KARADENİZ Danışma Kurulu Prof. Dr. Kadir HALKMAN Prof. Dr. Aziz EKŞİ Melek MALKOÇ Uzm. Yelda ZENCİR Özlem Etiz SAĞDAŞ Nevin KOÇAKER Hukuk Danışmanları Av. Ersan BARKIN Av. Murat TEZCAN Mali Danışman İrfan BOZYİĞİT SMMM İdare Merkezi Oğuzlar Mah. 1374 Sok. No:2/4 Balgat - ANKARA Tel: 0 312 342 22 45 Fax: 0312 342 22 46 e-posta: bilgi@labmedya.com Abonelik abone@labmedya.com Yayın Türü Yerel Süreli

www.prosigma.net - info@prosigma.net Basım Yeri Başak Matbaacılık ve Tan. Hiz. Ltd. Şti. Anadolu Bulvarı Meka Plaza No:5/15 Gimat / ANKARA Tel: 0 312 397 16 17 Basım Tarihi Temmuz 2018 - Ankara Labmedya Gazetesi’nde yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir. WHAT IS LABMEDYA ?

www.labmedya.com

Beslenme şeklimiz bağırsaklarımızın mikroorganizma profilini etkiler. Son zamanlarda ikinci beyin olarak da adlandırılan ve duygularımızı bile etkilediği bilimsel çalışmalarla rapor edilen bağırsaklarımız için çok önemli iki unsur gereklidir. Bunlar: Prebiyotikler ve Probiyotikler dir. Son zamanlarda adını fazlaca duyduğumuz bu iki unsur nedir? Zaman zaman bir birlerinin yerine yanlışlıkla kullanılan bu iki kavram aslında farklıdır. Prebiyotik, probiyotik bakterilerin gelişmesini sağlayan bir diğer tabirle probiyotik bakteriler için “besin” unsuru olan, kısa zincirli ve insan sindirim sistemi enzimlerince sindirilemeyen karbohidratlardır. Prebiyotikler, insan sağlığını olumlu yönde etkilemekte ve aynı zamanda hastalığı önleyici bir rol de oynamakta olduğu için fonksiyonel gıdalar sınıfına da dâhil edilmektedir. Bu bileşikler probiyotik bakterileri tarafından fermantasyona uğratılırlar. Prebiyotiklerin mide ve pankreas ortamlarından etkilenmeden bağırsağa geçmeleri gerekir. Sebze, meyve ve tahıllar, farklı oran ve çeşitlerde prebiyotik bileşen içerirler. Prebiyotik karbohidratlar; Buğday, arpa, çavdar, mercimek, pırasa, patlıcan, enginar, soğan, muz, kuşkonmaz gibi sebze ve meyveler de çok miktarda bulunurlar. Bu liste çok daha fazla uzatılabilir; ama genel olarak çoğu sebze ve meyve prebiyotik bileşen içerir. Bebekler için de anne sütü iyi bir prebiyotik besin kaynağıdır. Genelde lifli yani posalı yapıdaki her gıdanın prebiyotik olduğu düşünülür; ama bu yanlıştır. Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’ne göre bir bileşenin prebiyotik olarak kabul edilmesi için florayı değiştiren yani probiyotik bakterilerin sağlığı üzerine olumlu etki etmesi gerekir. Bugün birçok oligosakkaritin ve polisakkaritin yani halk arasındaki bilinen ismiyle şekerlerin prebiyotik aktiviteye sahip olduğu düşünülmektedir; ancak

bütün karbohidratlar prebiyotik değildir. Toplumların beslenme alışkanlıklarına göre de tüketilen prebiyotik miktarları farklılık göstermektedir. Genel olarak Avrupa toplumu Amerikan toplumundan daha fazla prebiyotik gıda tüketir. Probiyotikler ise bağırsaklardaki mikroflorayı yararlı bakteriler lehine geliştiren, ortam pH’sını düşüren yani ortamın asitliğini arttıran ve bağırsaklarda kısa zincirli yağ asitleri oluşturan bakterilerdir. Probiyotikler gastrointestinal mikrobiyatanın yapısını olumlu yönde etkiler. Probiyotikler, bağırsaktaki zararlı bakterileri yok etmenin yanı sıra bağışıklık sisteminin güçlendirir, B ve K grubu vitaminlerinin sentezini sağlar ve toplumumuzda (özellikle okul sütü projesinden sonra tekrar gündem olan) yaygın görülen laktoz intöleransı belirtilerini hafifletir. Ayrıca kan lipidlerini düşürücü etkisi olduğu, yumuşak dışkılamayı ve minerallerin emilimine katkı sağladığı buna ilaveten kansere karşı koruyucu etkileri olduğu da bilimsel çalışmalarda belirtilmiştir. İnsan sağlığının korunmasında çok ciddi düzeyde etkileri olan probiyotiklerin etki mekanizmaları ise hala tam olarak aydınlatılabilmiş değildir. Probiyotik bakterilerin antibakteriyel maddeler salgılayarak zararlı mikroorganizmları yok ettiği ve laktik asit bakterilerinin (LAB) çoğalmasını sağladığı da bilinmektedir. Yapılan bazı çalışmalar da LAB’nin virüs kaynaklı ishalin şiddetini ve süresi azalttığı da belirtilmiştir. Bundan dolayı bazı bilim insanları özellikle gelişmekte olan ülkeler de ishal kaynaklı ölüm vakalarının çokluğu nedeniyle probiyotik kullanımının arttırılmasını da önermişlerdir. Probiyotikler, canlı mikrobiyal varlıkladır. En çok bilinenleri süt ve süt ürünlerinde bulunan laktik asit bakterileri ve bifidobakteria dır. Yazının başında da belirtildiği gibi bağırsaklarımız ikinci beynimiz olarak isimlendirilmekte ve ruh halimizi dahi

etkilemektedir. Son zamanlarda otizm gibi hastalıklarda bile bağırsak mikroflorasının değişmesiyle hastalık şiddetinin azaldığı yönünde çalışmalar da mevcuttur. Bütün bunlar bağırsaklarımızı korumanın ne kadar önemli olduğunu bir kere daha göstermektedir. Bağırsaklarımızı korumanın en iyi yolu da prebiyotik bileşen içeren gıdaları yani yeterli düzeyde sebze-meyve ve probiyotik bakterileri içeren yoğurt gibi ürünleri tüketmekten geçiyor. Kaynaklar: Bengmark S. Pre-, pro- and synbiotics. Curr Opin Clin Nutr Metab Care 2001; 4: 571-579. Functional foods: nutrition therapy for tomorrow? http://www.thelondonfreepress.com/HealthDOC/ nutrition_article-dec.html Gibson, G.R., 2004. Fibre and effects on probiotics (the prebiotic concept). Clinical Nutrition Supplements 1: 25–31. Haschke F, Firmansyah A, Meng M, Steenhout P, CarrièA-L. Monatsschr Kinderheilkd 2001; 149 (Suppl): S66- S70. Hasler CM. Functional foods: benefits, concerns and challenges – a position paper from the American Council on Science and Health. J Nutr 2002; 132: 3772- 3781. Jones PJ. Clinical nutrition: 7. Functional foods— more than just nutrition. CMAJ 2002; 166: 15551563. Manning TS, Gibson GR. Microbial-gut interactions in health and disease. Prebiotics. Best Pract Res Clin Gastroenterol 2004; 18: 287-298. Navarro, F., Liu, Y., Rhoads, J.M. Can probiotics benefit children with autism spectrum disorders?. World J Gastroenterol, 2016; 22(46): 10093-10102. Phillips, G., 2013. Dietary fibre: A chemical category or ahealth ingredient? Bioactive Carbohydrates and Dietary Fibre 1: 3–9. Referanslar: Van Loo JA. Prebiotics promote good health: the basis, the potential, and the emerging evidence. J Clin Gastroenterol 2004; 38(Suppl): S70 75. Yağcı R., 2002. Prebiyotikler ve probiyotikler. Çocuk Sağl. Hast. Derg., 45, 337-344.


Doğal olarak mükemmel Daha İyi Ayrım Daha Kolay Kullanım Himac’in kalite ve performansının sırrı; ultra hızlı motorlar, ultra yüksek hassasiyetli makineler ve elektronik kontrol teknolojisi konusundaki uzmanlık ve liderliğini Ar-Ge faaliyetleri ve insan kaynakları altyapısı ile sürekli desteklemesinde gizli. • Yaşam Bilimleri ve Malzeme Bilimi uygulamaları için geniş ürün yelpazesi • Dünyanın en yüksek hızı: 150.000 rpm / ve en yüksek RCF’i: 1.050.000 xg * ile daha hızlı ve yüksek çözünürlüklü ayrım ve saflaştırma • Rotor, adaptör, santrifüj tüpü ve özel fraksiyon kolektörü, titanyum tüp, paslanmaz çelik boru adaptörler vb. özel amaçlı aksesuar tasarımı • Uzman uygulama desteği ve teknik servisle santrifüj parametrelerinin optimizasyonu * Kasım 2014 itibarıyla bu sınıftaki diğer benzer ultra-santrifüjlere kıyasla

Hitachi Compact Centrifuge

©ANT Teknik, 2018 All rights reserved.

Hitachi Compact Centrifuge Hitachi Compact Centrifuge


14

www.labmedya.com

NADIR BULUNAN BIR DENIZ MOLEKÜLÜ, KANSER VE HIV TEDAVISI IÇIN UMUT VERICI OLABILIR Tina Sadagheh PAKRAVAN | Berfin Ruşen ÇUBUK Bir deniz canlısından elde edilen molekül, dünyanın mustarip olduğu bazı hastalıkların tedavisi için umut vaat ediyor ve araştırmacılar, bu molekülün ne kadar etkili olduğunu tespit etmek istiyor. Stanford Üniversitesindeki bilim insanları, giderek artan oranda talep gören bu

bileşimi laboratuarda yapmak için daha basit ve daha etkili bir yol buldular ve bulgularını Science dergisinde yayınladılar. Yeni sentetik maddenin, kanser, Alzheimer, AIDS gibi hastalıkların tedavisi için devam eden denemelerde yerini almakta.

1960'lı yıllarda, karasal flora ve fauna uyuşturucuları geliştirmede birtakım başarılar elde eden bilim adamları, dikkatleri deniz yaşamına kaydırmaya başladı. Bryostatin de bir balıkçılık seferi sırasında dikkatleri çekti. Bryostatin'in öyküsü, Meksika Körfezi'nde çalışan bir deniz biyologunun, bol miktarda

TEMİZ ODA VE BİYOGÜVENLİK

“SAHA VE PERFORMANS VERİSİ OLMAYAN, STANDART DIŞI TEMİZ ODA RİSKLİDİR” ‘Temiz oda ünitelerinin performansları, biyolojik ürünlerde olduğu gibi, kutusuna bakarak anlaşılamaz.’ “TEMİZ ODA, GÜVENİLİRLİK VE SÜREKLİLİK GEREKTİREN BİR ÜRÜNDÜR” ‘2012 yılında 700 menenjit salgını ve 60 ölümden sorumlu tutulan temiz oda sorumlusu 8 yıl hapse mahkum edildi’’ “ENERJİ SINIFI UYGULAMA ZORUNLULUĞU TEMİZ ODA SEKTÖRÜNDE YAKLAŞIYOR” ‘Hijyenik özelliklere sahip bir tesisin tümü, sadece temiz oda ünitelerinde oluşan enerji kaybı ile 5 yıl içinde yeniden inşa edilebilir’’ ‘Ülke genelinde toplam enerji tüketimi 280-300 milyar kWh’dır. Enerji verimli üniteler ile Türkiye’deki hastanelerin SADECE ameliyathane ve yoğun bakım servislerinde 1 milyar kWh enerji tasarrufu sağlanabilecektir.’

Biotechnology

deniz organizması topladığı 1968'de başladı. Araştırmasından elde ettiği bu organizmalardan biri olan ve deniz ortamlarını kirletmek için en iyi bilinen zararlılardan olan Bugula neritina, ihtiva ettiği anti-kanser etken maddesiyle umut verici oldu. 15 yıl sonra araştırmacılar, hayvanın genel adı olan kahverengi bryozoanın ardından bryostatin 1 olarak adlandırdıkları aktif maddenin yapısını belirlediler. Ne yazık ki, bryostatin 1 ulaşmak çok zor bir süreç. Bilim insanları 14 ton B. neritina'yı topladiklarinda, sadece 18 gram bryostatinin eldesi sağladılar. Daha da kötüsü, daha sonraki çalışmalar, B. neritina'nın sadece yaklaşık 10 fitten daha derinlerde ve ekvatora yakın sıcak denizlerde ve yalnızca belirli zamanlarda bryostat ürettiğini gösterdi. Laboratuvarda bryostatinin sentezlenmesinin bir yolu vardı. Ancak bu kimyasal süreç 57 basamaklı ve çok verimli değildi. Wender," bryostatin gibi doğal ürünlerden daha iyi kimyasallar üretmek için çalışıyoruz "diyor. Wender ve ekibi işi, diğer bir deyişle, doğadan esin kaynağı olan daha etkili kimyasallar üretmek. Bryostatin analogları ile ilgili uzun yıllara dayanan deneyimlerden sonra, briyostatinin daha verimli, çok daha kısa, 29 basamaklı bir işlem elde edilmesi sağlandı ve yeni yöntem daha önceki sentetik yaklaşımdan daha basit ve verimli oldu. Araştırma ekibi şimdi 2 gramdan fazla bryostatin 1 üretmeyi başardı ve üretim arttıkça Wender, üreticilerin klinik ve araştırma ihtiyaçlarını karşılayacak kadar yılda yaklaşık 20 gram üretmeyi umduklarını söyledi. Bu, B. neritina'dan elde edilen ve yaklaşık 20.000 kanser hastası veya 40.000 Alzheimer hastası için yeterli miktardan biraz daha fazla. Sonuçlar ayrıca HIV / AIDS araştırması için bir avantaj sağlayabilir. Ekip, bryostatin 1 analoğunun HIV bulaşmış hücreler üzerindeki etkilerine yönelik araştırmalarına devam etmekte. Kaynaklar Paul A Wender, Clayton T Hardman, Stephen Ho, Matthew S Jeffreys, Jana K Maclaren, Ryan V Quiroz, Steven M Ryckbosch, Akira J Shimizu, Jack L Sloane, Matthew C Stevens. Scalable synthesis of bryostatin 1 and analogs, adjuvant leads against latent HIV. Science 13 Oct 2017, Vol. 358, Issue 6360, pp. 218223. doi: 10.1126/science.aan7969. Marsden MD, Loy BA, Wu X, Ramirez CM, Schrier AJ, Murray D, Shimizu A, Ryckbosch SM, Near KE, Chun TW, Wender PA, Zack JA. In vivo activation of latent HIV with a synthetic bryostatin analog effects both latent cell "kick" and "kill" in strategy for virus eradication. PLoS Pathog. 2017 Sep 21; 13(9):e1006575. doi: 10.1371/journal. ppat.1006575.


www.labmedya.com

SÜPER BILGISAYARLARDA ZIRVE EL DEĞIŞTIRDI Senanur AKGÜÇ

BIRLEŞIK DEVLETLER BIRÇOK ALANDA BIRINCILIĞI ELINDE TUTSA DA KISA BIR SÜRE ÖNCESINE KADAR SÜPER BILGISAYAR ALANINDA ISTEDIĞINI ALAMAMIŞTI. 2013'ten bu yana dünyanın en hızlı bilgisayarı Çin'e aitti, 2016 yılında birinciliği elinde tutan Çin en hızlı ikinci bilgisayarı da üretti ve geçen yıl dünyanın en hızlı üçüncü bilgisayarı da İsviçre'de kuruldu. Ancak bu sıralama, dünyanın en hızlı süper bilgisayarının şu anda Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde çevrimiçi olmasıyla değişecek. Bu süper bilgisayar ‘Summit’ olarak adlandırılıyor ve Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı'nda bir tesiste bulunuyor. Summit saniyede 200 katrilyonluk hesaplama yapabiliyor. Bu da onun tipik bir ev bilgisayarından bir milyon kat, mevcut dünya rekoru sahibinden ise iki kat daha hızlı olduğunun göstergesidir. Yaklaşık 37.000 işlemciden oluşan Summit iki tenis kortu kadar yer kaplıyor. Bütün bu göz kamaştırıcı özelliklerin yanı sıra, Summit’i benzersiz kılan şey, yapmak için tasarlandığı şeylerdir. Diğer süper bilgisayarlardan farklı olarak Summit özellikle yapay zekaya yöneliyor. Bunu gerçekleştirmesi için bilgisayar, makine öğrenme algoritmaları için optimize edilmiş 28.000 grafik işlemci ile donatılmış. Summit'in sunabileceği güçlü yetenekler sayesinde, araştırmacılar makine öğrenimini astronomi, kimya ve biyolojideki problemlere uygulayabilir. Örneğin, Summit, ilgilenilen nesneleri seçmek için teleskoptan elde edilen görüntüleri analiz etmek ya da karmaşık DNA analizi veya proteinlerin yapısını anlamak için kullanılabilir. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Avrupa Birliği'ndeki birkaç ülkenin hedefi, Summit'in yapabileceğinden beş kat daha hızlı kentilyon hesaplaması yapabilen bir “exoscale” bilgisayar üretmek. ABD’nin öncelikli hedefi ise Summit’in ardından onun yerine gelecek “Aurora" isimli bir bilgisayarı 2021'de tamamlayarak işler hale getirmek. Kaynaklar ORNL Launches Summit Supercomputer, https:// www.ornl.gov/news/ornl-launches-summitsupercomputer (Erişim tarihi: 11.06.2018). The United States has the World's Fastest Supercomputer Again, https://www. popularmechanics.com/technology/a21239982/ the-united-states-has-the-worlds-fastestsupercomputer-again/ (Erişim tarihi: 11.06.2018).

15


16

www.labmedya.com

BEYNİN "ISI ANAHTARI" VE EGZERSİZ SONRASI İŞTAH İştahınızı baskılamak vücut ısınızdan ileri geliyor olabilir. Egzersiz yapmak sağlıklı bir diyetin önemli bir parçası olmanın yanında tek başına da sağlam bir diyet olabilir. New York’taki Albert Einstein Tıp Okulu’ndan araştırmacılara göre, egzersiz yapmak

hem biraz kilo vermenin hem de açlığı savuşturmanın etkili bir yolu- egzersiz sonucu terliyorsanız eğer. PLOS Biology’de yayınlanan bir çalışmada baş yazar Young-Hwan Jo, Ph.D ve beş yardımcı yazar egzersiz ile azalmış iştah arasındaki bağlantıyı aydınlatmak amacıyla, birkaç fareyle spor salonunun

yoluna koyuldu. Araştırmacılar egzersizin iştahı baskıladığını zaten biliyorlardı ama bunun nasıl gerçekleştiğini bilmiyorlardı. Egzersiz yapmanın insanları gerçekten terlettiği gerçeğini de hesaba katarak, vücut sıcaklığının açlığı azaltmada etkili olabileceği hipotezinde bulundular. “Egzersize artmış vücut sıcaklığı da

eşlik ettiği için egzersiz sırasında vücut sıcaklığındaki artışın alınan besin miktarını azaltmada bir rolü olduğu hipotezinde bulunduk. “ diye yazdılar. Bu nedenle beyinde vücut sıcaklığı ve hormonların düzenlenmesinden sorumlu beyin bölgesi hipotalamusun etkinliğine odaklanırken, koşu bandındaki farelerin yaşamsal değerlerini gözlemlediler. Resim açıklama: Hipotamaus, omuriliğin tabanına yakın bu küçük beyin bölgesi hormon düzenlenmesinde büyük rol oynar. Hipotalamusu izlemek çok normaldi çünkü hipotalamus hormonları ve daha geniş açıda prensip olarak iştahı kontrol eder. Fareler koşarken ve sonrasında besin alımları ölçülürken hipotalamustaki sıcaklık seviyelerini inceleyerek, araştırmacılar hipotezlerinin doğru olduğunu buldular-sanki egzersiz beyinde ısıyla aktive olan bir anahtarı çalıştırıyordu ve buna bağlı olarak iştah baskılanıyordu. Özellikle, azalmış besin alımının yaklaşık 39°C (102.2°F)’lik hipotalamik sıcaklıkla ilişkili olduğunu gördüler- normal fare vücut sıcaklığından (37-38°C) ufak ama anlamlı bir basamak yukarı sıcaklık. Bunun farelerde besin alımını azaltmadan sorumlu çelişkili bir değişken olmadığından emin olmak için araştırmacılar yapay olarak hipotalamus hücrelerinde bulunan sıcaklık algılayıcı TRPV1 reseptörlerini uyardılar. Egzersizin iştah baskılayıcı etkisi gerçekten de artmış vücut sıcaklığından ileri geliyorsa TRPV1 reseptörlerini aldatarak onların “sıcak” hissetmeleri sağlanırsa bunun da farelerin iştahını azaltabileceğini düşündüler. Gerçekten de, egzersiz ve yapay beyin uyarılmasının sonuçları aynıydı, bu da egzersiz yaparak çalışmanın açlığı savuşturduğunu değil, egzersize bağlı artan sıcaklığın iştahı baskıladığını ortaya koydu. Bu sonuçlara dayanarak, görünüşe göre vücut sıcaklığındaki herhangi bir anlamlı değişiklik iştahın baskılanmasıyla sonuçlanabilir. Bu muhtemelen birkaç kilo vermek için kafanızı mikrodalga fırına sokmalısınız anlamına gelmiyor ama neden çoğu insanın ateşi çıktığı zaman yemek yemek istemediğini açıklayabilir. O yüzden, bir dahaki sefer az yemeye çalıştığınızda şüphe uyandıran moda diyetler yapmak yerine gidip biraz ter atın. Kaynak: www.inverse.com


SpectraAlyzer NIR teknolojisi ile HIZLI ve GÜVENLİ analizler… UN ANALİZLERİ Buğday, mısır, pirinç ve diğer nişastalı ürünlerde · Nem · Nişasta · Kül · Protein

· Renk · Gluten · Sedimentasyon

ZEYTİN VE ZEYTİNYAĞI ANALİZLERİ · Nem · Peroksit sayısı · Yağ · Yağ asitleri · Asitlik

TAHIL ANALİZLERİ Buğday, kanola, mercimek, fasulye, bezelyede · Nem · Nişasta · Sertlik · Protein

ŞARAP VE İSPİRTOLU İÇKİLER · Şeker (Glukoz/Fruktoz) · pH · Organik asitler · Toplam asitlik

· Gliserin · Yoğunluk · Renk

GIDA ÜRÜNLERİ ANALİZİ Toz, püre ve yağ halindeki numunelerde · Nem · Şeker · Protein · Asitlik

· Kül · Yağ · Nişasta

İstiklal Mah. Bahçe Sok. No:13/6 34762 Ümraniye-İstanbul t: +90 216 550 78 86 f: +90 216 550 78 87 info@sumertek.com

www.sumertek.com


18

www.labmedya.com

BİTKİSEL PROTEİN NEDEN DAHA İYİDİR?

GÜNDE BIR HAMBURGER DIYETI SAĞLIKLI OLSAYDI HARIKA OLURDU. BENI YANLIŞ ANLAMA – BU YIYEBILECEĞIN EN KÖTÜ ŞEY DEĞIL. İÇINDE PROTEIN VAR VE UMARIM KI ÜSTÜNDE BAZI SEBZELER VE HATTA BAZI LIFLER BILE (TAM TAHIL KULLANDINIZ, DEĞIL MI?).

Ne yazık ki, yapılan yapılan birçok araştırma, etin bir protein kaynağı olarak o kadar da sağlıklı olmadığını gösteriyor. Bitkilerden gerekli proteini almak çok daha iyi. Ve evet, bu ilişki bir kolerasyon değil, bir nedensellik. Fasülye gibi bitkiye dayalı protein kaynaklarının daha sağlıklı bir alternatif olduğunu gösteren bazı geçerli nedenler var. Araştırmacılar kalın bir biftek ya da alevle çizilen bir çizburger yemememizi söylemiyor. Daha ziyade onları ılımlı bir şekilde tüketmeliyiz. Genel olarak araştırmalar, uzun süreli sağlık açısından daha az hayvan etinin daha iyi olduğunu göstermekte. Proteininizi daha fazla topraktan ve daha az hayvanlardan almaya çalıştığınız sürece, tofuyu (en iyi bitki bazlı protein değildir) sevmeniz gerekmez.

İŞTE BUNUN NEDENINE DAHA DERIN BIR DALIŞ Bitki proteininin içinde daha fazla besin ve lif vardır (tüm amino asitleri olmasa da). Hayvan eti çok besleyici olarak bilinir. Eğer çeşitli hayvan etleri (sadece sığır eti ve belirli organlar değil) yerseniz, kendi vücut proteinlerinizi üretmeniz için gereken tüm amino asitleri ve B12, niasin, tiamin, B5, B6, B7 ve A ve K vitaminleri gibi vitaminleri alabilirsiniz. Ama sorun şu ki eğer tüm bu hayvansal proteini fındık, tohum ve fasülye gibi bitki temelli proteinlerden oluşan eşit bir diyet ile değiştirirseniz, daha da kötüye gitmezsiniz. Çünkü bu yiyecekler de benzer bir besin maddesi yelpazesiyle doludur. En büyük fark, çoğu bitkinin kendi başına üretemediği B12 vitamini. B12'yi yenilebilir deniz yosundan ve güçlendirilmiş tahıllardan alabilirsiniz, ancak en kolay yol takviye

yoluyla ya da hayvansal ürünleri yiyerek bunu almaktır. Eşit vitamin profillerine bakıldığında, California'da kayıtlı bir diyetisyen olan Andrea Giancoli, bitki bazlı proteinlerin et karşılıklarından çok daha sağlıklı olduğunu söylüyor. Bunun nedeni, ağırlık olarak daha az kalori daha fazla besin içermeleri. Ayrıca hayvansal proteinlerin tamamen eksik olduğu bir şeye sahip olmaları: lif. (Bu tabii ki, işlenmiş tofu gibi şeyler hariç). Lifi unutmamalıyız. Lif sindirime yardımcı olur, sağlıklı bir bağırsak mikrobiyomunu destekler ve düşük kardiyovasküler hastalık riski ile güçlü bir şekilde ilişkilidir.

BITKI PROTEINLERINI KISMEN YIYEN INSANLARIN DAHA SAĞLIKLI ALIŞKANLIKLARI VARDIR Hayvansal proteinlere karşı bitkiyi yiyen insanları karşılaştıran meta-analizler, sosyoekonomik sınıf, kilo ve egzersiz alışkanlıkları gibi diğer etkenler için ayarlama yaptıktan sonra bile, bitkileri tüketenlerin daha uzun ve daha sağlıklı yaşama eğiliminde olduklarını tutarlı bir şekilde bulmuştur. Bu insanlar daha az kardiyovasküler hastalığa ve daha az kanser vakasına sahip olma eğilimindedirler (ancak özellikle kanser birliği diğer faktörler kontrol edildikten sonra buna inanmaya eğilimlidir). Tüm bu kontrollere rağmen, yine de, daha az kalp problemi yaşamakla daha uzun bir hayat yaşamak arasında bir ilişki var. Bu ilişkiye katkıda bulunan bazı küçük faktörler neredeyse kesin. Bitki proteinleri yiyen kişiler doktorlarını daha düzenli görebilir ve böylece daha iyi koruma alabilirler. Daha sessiz, daha az kirli yerlerde yaşamaya meyilli olabilirler.

Beslenme bitki proteinleri ve genel sağlık arasında hala korelasyonlar olduğu için, diğer faktörleri kontrol ettikten sonra bile, meta-analizler genellikle yaşam tarzı faktörlerinin tek başına korelasyonu açıklayamadığı sonucuna varmışlardır. Journal of the American Medical Association dergisinde yakın zaman önce yapılan bir analiz, “Hayvansal protein yerine bitkisel proteinin, özellikle işlenmiş kırmızı et yerine alınması, önemli bir sağlık yararı sağlayabilir” sonucuna varmış ve bitki proteinlerin desteklendiği politikaları önermiştir.

ET DAHA DOYMUŞ YAĞLARA SAHIPTIR Bifteğin sizin için harika olmasının bir başka nedeni de, genellikle ona eşlik eden yağdır. Yağ, bifteklerin ve burgerlerin neden lezzetli olduğunun bir parçasıdır - his ve lezzet ekler. Ama aynı zamanda kalbinizi tıkama eğilimindedir. Giancoli, “Bitki proteinleri ile daha az doymuş yağ ve sıfır kolesterol alırsınız” diye açıklıyor, “böylece bu faydayı da elde ediyorsunuz”. Doymuş yağlar, oda sıcaklığında katı olanlardır ve toplam kolesterol seviyelerini artırdığı için kardiyovasküler hastalığa (trans yağlar kadar olmasa bile) katkıda bulunma eğilimindedir. Uzun vadede, ölçekleri LDL (düşük yoğunluklu lipid) tarafına doğru yönlendirebilir, bu da arterleri tıkayan şeydir. Fındık, avokado ve balık gibi yiyecekler kırmızı ve diğer koyu etlerden çok daha az doymuş yağa sahiptir. Bu nedenle, sağlıklı yağlar olarak adlandırılır.

İŞLENMIŞ, KIRMIZI ET KANSEROJENDIR VE IZGARA ET DE BÖYLE OLABILIR Muhtemelen, işlenmiş, kırmızı etlerin kanserojen olduğunu ilan eden büyük bir Dünya Sağlık Örgütü (WHO) raporunu duymuştunuz. Özellikle kolorektal kanser, kırmızı et yemekle ilişkilidir ve pankreatik ve prostat kanser de böyledir. Pastırma ve sucuk gibi işlenmiş etler de kolorektal kansere katkıda bulunur. Izgara etin bile içinde karsinojenik bileşikler olduğu bilinmektedir ve kurutulmuş ete benzer bir etkiye sahiptir. Büyük kanser şemasında et en büyük oyuncu değil. WHO'nun bir alt kümesi olan Global Burning of Disease Project'in son tahminleri, kırmızı etten yıllık kanser vakalarının sayısını 50.000 olarak ortaya koydu. Bu, hava kirliliğinden olan 200.000, alkolden 600.000 ve tütünden bir milyon ile karşılaştırıldığında hiçbir şey değil. Yalnızca büyük resme bakıyorsak, proteininizi bitkilerden almak genel olarak daha sağlıklı olur. Fakat Giancoli gibi beslenme uzmanları da bir başka önemli şey hakkında kararlılar: Yemekler keyifli olmalı. Hayatlarımızı sadece dondurma ve pizzayla geçirmemeliyiz, ama burgerleri seviyorsanız, onları yemelisiniz. Her gece değil, sadece bazen. Birçok diyetisyen size söyleyeceği gibi başarılı bir diyetin anahtarı denge ve ılımlılıktır. Ve fasulyeler. Kaynak: www.popsci.com


19

www.labmedya.com

DAHA HIZLI YÜRÜMEK DAHA UZUN YAŞAMAK DEMEK bulundular, çünkü özellikle de bazı insanlar zaman ya da çok fazla yürüyebilme yeteneklerinden yoksun. HAYATININ ILK 65 YILI BOYUNCA, JOHN HUGHES EGZERSIZ VE SEBZEDEN NEFRET ETTI.

"Bizim en önemli, en değerli mesajımız, nefesinizi kesene kadar oflayıp poflayarak da olsa adım atmanız ve hızınızı yükseltmenizdir, çünkü bu, iyileştirmelere yol açacaktır" dedi.

O obez ve depresyondaydı, ama kısa, tempolu bir yürüyüş ya da tatlı çilekleri atıştırmalık olarak yeme fikrinden nefret ediyordu.

69 yaşındaki Bay Hughes, haberlerin cesaret verici olduğunu söyledi. Geçtiğimiz yıl, sol bacağındaki vasküler tıkanıklığın neden olduğu ağrıyı hissetmeden yürüyebildiği süreyi ikiye katladı ve koşu bandının hızını üç katına

2014 yılında bir sıcak yaz günü, Potts Point'in evinin dışında, Dr. Hughes aniden sersemleşmiş hissetti ve orada çöktü. Felç geçirmişti. Hasta, obez ve depresyonda biri olarak hayatını değiştirmeye karar verdi. Sydney Üniversitesi emekli dekanı, “Felç geçirmek muhtemelen benim başıma gelen en iyi şeydi” dedi spor salonuna gitmeden önce. "15 kilo verdim, bir sürü balık, salata ve sebzeden oluşan sağlıklı bir diyet yapıyorum ve bunu seviyorum, çilekleri çok seviyorum, daha önceden, gerçekten bir felaketti." Şimdi düzenli yürüyüşlere çıkıyor ve yeni bir araştırmaya göre, erken ölüm riskini azaltabilecek olan koşu bandında ter döküyor. Sydney Üniversitesi araştırmacıları tarafından yönetilen 50.200'den fazla yürüyüşçünün analizi, daha hızlı yürümenin daha uzun ve sağlıklı bir yaşama yol açabileceğini buldu. British Journal of Sports Medicine’da yayınlanan çalışma, ortalama bir hızda yürümenin, yavaş bir tempoda yürümeye kıyasla, tüm nedenlere bağlı mortalite için yüzde 20'lik bir risk azalması ile ilişkili olduğunu ve hızlı bir yürüyüşün de yüzde 20'lik bir risk azalması ile ilişkili olduğunu gösterdi. Ayrıca yürüme hızının kalp hastalığından ölme riskini azaltabileceğini gösterdi. Bununla birlikte, kanserden ölme riskini önemli ölçüde azaltabileceğine dair bir kanıt yok. Baş araştırmacı Profesör Emmanuel Stamatakis, “Yaşlıları, 60 yaş ve üstünü izole ettiğimizde çok daha güçlü bir yanıt bulduk” dedi. "Onlar için, ortalama bir yürüyüş hızı, kardiyovasküler hastalık riskinde yüzde 45'lik bir azalma ve hızlı veya tempolu yürüyüşle, yüzde 55'lik bir azalma ile ilişkiliydi."

çıkarabildi. "Ben sigarayı bıraktım ve alkol almayı bıraktım, ama bu noktaya programın nasıl uyarlanacağını bilen ve yavaş yavaş iyileşmeye yardımcı olan egzersiz fizyoterapistlerinin yardımı olmadan asla ulaşamazdım" dedi. "Depresyonum gitti ve 16 günlük bir kutup yolculuğuna çıkmak üzereyim. Sağlık kontrolünden geçtim!" Heart Foundation'dan Trevor Shilton, "sürekli ve tempolu" yürüyüşü, yani biraz konuşamayacak kadar nefes nefese kalana kadar yürümeyi önerdiklerini söyledi. Birçok Avustralyalı daha aktif

olma zamanının olmadığını söyledikleri için canlı yürüyüş, kalp atış hızlarını yükseltmek için olası bir yol. Kalp rahatsızlığı olan kişiler için şunları söyledi: “Yavaş yavaş başlayıp yavaş yavaş artan şekilde yapılan yürüyüş, kalp rahatsızlığı olan kişilerin faaliyet seviyelerini oluşturmaları için en güvenli yoldur”. Kaynak: www.smh.com.au Derleyen: Funda BILGEN STEINBERG

Yüksek Kalitede Laboratuvarlar için...

LABORATUVAR CİHAZLARI

LABORATORY INSTRUMENTS

ULTRA

SAF SU CiHAZI İletkenlik seviye göstergesi Çıkış suyunun direnci İletkenlik değerleri görebilme Çıkış suyu sıcaklığı görebilme

UV sterilizasyon ünitesi dışında 0,2 mikronluk son PES kartuş filtresi

“Yürüyüş hızı, tüm nedenlere bağlı ölüm riski ile ilişkilidir, ancak özel rolü şu ana kadar çok az ilgi görmüştür. Cinsiyet ve beden kitle indeksi sonuçları etkilemedi.” Profesör Emmanuel Stamatakis, Avustralyalıları günde sadece beşte birinin başardığı 10.000 adımı hedeflemeye devam etmeye çağırdı. “Bu iyi bir hedef” dedi. Ancak, bu bulgularun ışığında, araştırmacılar halk sağlığı mesajlarında yürüme hızının vurgulanması çağrısında

www.nukleonlab.com.tr +90 312 395 66 13

nükleon tasarım ekibi

Araştırmacılar, 1994 ve 2008 yılları arasında toplanan İngiltere ve İskoçya'dan 11 nüfus temelli anket kullandılar. Alınan bilgileri fiziksel aktivite, yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi gibi faktörlerin toplam miktarı ve yoğunluğu gibi faktörlere göre düzenlediler.


20

www.labmedya.com

BÖBREK TAŞI OLUŞUMUNDA ANTIBIYOTIKLER Ebrar PEKER

Böbrek kanalları içerisinde bulunan mineral içerikli maddelerin çeşitli sebepler ile birleşerek büyümesi ve sertleşmesi sonucunda böbrek taşlarının oluşumu gözlenir. Bu taşların oluşumunda pek çok faktör etkili olmakla birlikte tam olarak hangi etken nedeniyle oluştuğu bilinmemektedir. Bilim insanları, antibiyotiklerin vücuttaki mikroorganizma topluluğu olan insan mikrobiyomunun bileşimini değiştirdiğini zaten biliyorlardı. Bağırsak ve idrar mikrobiyomundaki bozukluklar, böbrek taşlarının oluşumu ile ilişkilendirilmiştir. Ancak daha önce yapılmış hiçbir çalışma, antibiyotik kullanımı ve

taş oluşumu arasında bir ilişkiyi ortaya koyamamıştır. Son yapılan araştırmalar sonucunda ilk kez, böbrek taşı oluşumunun antibiyotik kullanımı ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Pediatrik araştırmacılar, bazı oral antibiyotiklerle tedavi edilen çocukların ve yetişkinlerin, böbrek taşı geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu tespit ettiler. En güçlü riskler ise genç yaşlarda ve en yakın zamanda antibiyotiklere maruz kalan hastalar arasında ortaya çıkmıştır. Philadelphia Çocuk Hastanesi'nde (CHOP)

çalışan bir ürolog olan Dr. Gregory E. Tasian son 30 yılda böbrek taşlarının genel prevelansının özellikle ergenlerde ve genç kadınlarda %70 oranında artış gösterdiğini söyledi. Ayrıca çocuklarda böbrek taşlarının daha önce nadir görüldüğünü de belitti. Bu konuyla ilgili ortak çalışma yürüten CHOP'da pediatrik bir nefrolog olan Dr. Michelle Denburg şunları ekledi: "Artışın nedenleri bilinmemektedir ancak bulgularımız oral antibiyotiklerin özellikle çocuklara yetişkinlerden daha yüksek oranda antibiyotik reçete edilmesinde rol oynadığını göstermektedir."

LABORATUVARINIZIN PARÇASI OLMAK İSTİYORUZ.

Birleşik Krallık'tan bir çalışma ekibi, 1994 ve 2015 yılları arasında Sağlık İyileştirme Ağında pratisyen hekimler tarafından görülen 13 milyon yetişkin ve çocukları kapsayan elektronik sağlık kayıtlarını inceledi. Ekip, 260.000 kontrol denek ile karşılaştırıldığında, yaklaşık 26.000 böbrek taşı olan hasta için önceki antibiyotik maruziyetini analiz etti ve beş sınıf oral antibiyotiğin böbrek taşı hastalığı tanısı ile ilişkili olduğunu buldu. Bu beş sınıf oral sülfat, sefalosporinler, florokinolonlar, nitrofurantoin ve geniş spektrumlu penisilinlerdi. Yaş, cinsiyet, ırk, idrar yolu enfeksiyonu, diğer ilaçlar ve diğer tıbbi durumlar için ayarlamalar yapıldıktan sonra, sülfa ilaçları alan hastalarda böbrek taşı görülme ihtimali antibiyotiklere maruz kalmayanlarda görülme ihtimaline göre iki kattan daha fazladır. Geniş spektrumlu penisilinler için ise bu risk %27 daha yüksektir. Böbrek taşları için en güçlü risk çocuklarda ve ergenlerde görülmektedir. Artan yaş böbrek taşı için bir risk faktörü olduğundan, ergenlerin daha küçük çocuklara göre taş oluşturma olasılığı daha yüksektir.

Tüm proses ve analizlerinize çözüm üretmek için yanınızdayız. 1800 °C’ye kadar fırınlar, 650 °C’ye kadar yüksek sıcaklık etüvleri, Kamara Fırınlar, Tüp Fırınlar, Split Fırınlar, Rotary Fırınlar, Atmosfer Kontrollü Fırınlar ve fazlası...

Tasian, diğer araştırmacıların ofis ziyaretlerinde öngörülen antibiyotiklerin yaklaşık yüzde 30'unun uygunsuz olduğunu ve çocukların diğer yaş gruplarına göre daha fazla antibiyotik aldıklarını, dolayısıyla yeni bulguların, klinisyenlerin doğru antibiyotik reçeteleme konusunda daha dikkatli olmaları gerektiğini ortaya koyduğuna dikkat çekti. Bulgular, antibiyotik reçete uygulamalarının değiştirilebilen bir risk faktörü olduğunu gösteriyor. Reçetelemede yapılan değişiklikler sayesinde çocuklarda mevcut böbrek taşı salgını azaltılabilir. CHOP'da bulaşıcı bir hastalık uzmanı olan Dr. Jeffrey Gerber antibiyotik idaresi programlarına öncülük etmekte. Bu yaklaşım, sağlık hizmeti sağlayıcılarına, her hastanın spesifik enfeksiyonları için en uygun antibiyotiğin reçetelendirilmesine rehberlik eden, bireysel sonuçları iyileştirmeyi ve genel antibiyotik direncini azaltmayı hedefleyen bir yaklaşımdır. Tasian ve meslektaşları, CHOP'da tek merkezli bir çalışmada böbrek taşı olan çocuk ve ergenlerin mikrobiyomlarını araştırmaya devam etmektedir. Amaçları, mikrobiyom kompozisyonundaki varyasyonların böbrek taşlarının gelişimini nasıl etkileyebileceğini daha iyi anlamak için bu araştırmayı daha geniş, popülasyon temelli çalışmalara genişletmeye devam etmektedir.

1600 °C TÜP FIRIN

1600 °C KAMARA FIRIN

650 °C ETÜV

Ergazi Mahallesi 1695. Cadde, 1819. S ok ak No:5 B atıkent 0 6370 A nk ara t :+9 0 312 257 13 31 f : +9 0 312 257 13 35 w w w.prothermfurnace s.com mail@prothermfurnace s.com

Kaynaklar Gregory E. Tasian, Thomas Jemielita, David S. Goldfarb, Lawrence Copelovitch, Jeffrey S. Gerber, Qufei Wu, Michelle R. Denburg. Oral Antibiotics May Raise Risk Of Kidney Stones, https://www.europeanpharmaceuticalreview.com/ news/75652/oral-antibiotics-kidney-stones/ (Erişim tarihi: 20.06.2018) Treatment and Prevention of Kidney Stones: An Update, http://www.nutribee.org/wp-content/ uploads/2014/12/Kohlstadt-Kidney-StonePublication-American-Family-Practitioner-forLinkedin.pdf (Erişim tarihi: 23.06.2018)


BMS Kimya güvencesi ile artık Türkiye’de...

ARCTIKO DİK / YATAY TİP ULTRA DERİN DONDURUCULAR & BUZDOLAPLARI Paslanmaz çelik kolay temizlenebilir iç yapı Çok bölmeli iç kapı sayesinde sıcaklık değişimi minimuma indirilmiştir Alarm sistemleri (yüksek/ düşük sıcaklık, kapı açık, prob hata) USB çıkış portundan cihaz verilerini bilgisayara kaydetme özelliği;

-90 İNTEGRA DİK TİP SOĞUTUCU

-86 İNTEGRA YATAY TİP SOĞUTUCU -86 İNTEGRA DİK TİP SOĞUTUCU

Bu veriler cihaz içi sıcaklık, alarm durumu, kapı açılıp/ kapanma dakikası Standart RS-232, RS485, USB veri çıkış sistemleri Cihaz ayarlarını korunması için digital güvenlik şifresi 0,1°C gösterge hassasiyeti Digital kontrol paneli, ana ekran üzerinden; Cihaz içi sıcaklık, Ortam sıcaklığı, Güncel tarih ve saat, Kompresör çalışma durumu, Batarya durumu Alarm durumları izlenebilmektedir.

Küçükbakkalköy Mh. Dudullu Cd. Brandium Residence NO:23/25 R1 Blok D:4 Ataşehir/İSTANBUL www.bmskimya.com info@bmskimya.com +90 216 504 80 56


22

www.labmedya.com

EVLILIK ÖLÜM RISKINE KARŞI BIZI KORUYABILIR T O PL ANMI Ş VER I A NA LIZI Ö NERI L ER I N E GÖR E B EKA R , B OŞANM IŞ VE D U L KAL M IŞ KIŞ I L ER D E R IS K DAHA YÜ KS EK.

Mevcut verilerin toplanmış analizini Heart dergisinde gösteren online yayına göre, evlilik, insanları kalp hastalığının/inmenin gelişmesine karşı koruyabildiği gibi, kimin ölme ihtimalinin daha yüksek olduğunu da etkileyebilir. Bulgular araştırmacıların medeni durumun kalp hastalığı/inme için risk faktörü ve sağ kalım olasılığı konusuna dahil edilmesi gerektiği önermesine yol açmıştır.

Çoğu (yüzde 80) kardiyovasküler hastalık iyi bilinen risk faktörlerine bağlanabilir: yaş, cinsiyet, yüksek tansiyon, yüksek kolestorol, sigara içmek ve diyabet. Ancak kalan yüzde 20'yi etkileyen şey net değil. Medeni durumun etkisi ile ilgili önceki araştırmaların bulguları biraz karışık olmuştur, bu nedenle sorunları açıklığa kavuşturmak amacıyla araştırmacılar yayınlanmış çalışmalarla ilgili araştırma veritabanlarını gözden geçirdiler.

Toplamda 1963'ten 2015'e kadar yayınlanmış olan toplam 225 araştırmanın 34'ünü aldılar ve Avrupa, İskandinavya, Kuzey Amerika, Orta Doğu ve Asya'dan 42 ve 77 yaşları arasındaki 2 milyondan fazla insanı çalışmaya dahil ettiler. Verilerin toplanmış analizi, evli olanlarla kıyaslandığında, (evlenmemiş, boşanmış, dul kalmış) olmayanların kardiyovasküler hastalık (yüzde 42) ve koroner arter kalp hastalığı (yüzde 16) geliştirme riskinin arttığını ortaya koymuştur. Evli olmamak, hem koroner kalp hastalığından (yüzde 42) hem de felçten (yüzde 55) ölme riskini de arttırmıştır. Veriler daha da incelendiğinde analiz, boşanmanın hem erkekler hem de kadınlar için yüzde 35 daha yüksek kalp hastalığı gelişme riski ile ilişkili olduğunu, her iki cinsiyetten dulların inme geçirme olasılığının yüzde 16 daha yüksek olduğunu gösterdi. Evli ve bekar olan arasındaki bir inme sonrası ölüm riskinde fark olmamasına rağmen, bu kalp krizi sonrası durumu için aynı değildi, risk hiç evlenmemiş olanlar arasında önemli ölçüde yüksekti (yüzde 42). Araştırmacılar, potansiyel olarak etkili faktörler için kullanılan yöntemlerin ve ayarların, analizlerin sonuçlarını etkilemiş olabilecek şekilde tüm çalışmalarda önemli ölçüde değiştiğine dikkat çekmektedir.

MLF SERİSİ

MİT SERİSİ

MİKROBİYOLOJİK GÜVENLİK KABİNİ

İKLİMLENDİRME TEST KABİNİ

MCO SERİSİ ÇEKER OCAK

Benzer şekilde, aynı cins birliktelikler ya da evlilik kalitesi hakkında hiçbir bilgi yoktu ve aynı cinsle evlenmenin aksine, onların biriyle yaşamaktaki olası rolleri araştırılmamıştı. Ancak araştırmacıların vurguladığı gibi, bu çalışmanın katılımcıların yaş ve etnik kökenleri bulgularının daha geniş uygulanabilirliğini güçlendirdiği hesaba katılırsa, bugüne kadar yapılmış en büyük çalışmadır.

MCİ SERİSİ

ÇALKALAMALI İNKÜBATÖR

MİN SERİSİ İNKÜBATÖR

Ve evliliğin neden koruyucu olabileceğine dair bir sürü çeşitli teoriler var. Bunların arasında sağlık sorunlarının daha erken tanınması ve bunlara tepki verilmesi; ilaca daha iyi bağlılık, daha iyi finansal güvenlik; gelişmiş refah; ve daha iyi arkadaşlık ağları bulunmakta. Araştırmacılar “Gelecekteki araştırmalarda, medeni durumun, bildirilen bulgularımızın altında yatan diğer olumsuz sağlık davranışları veya kardiyovasküler riskin temsili göstergeleri mi olduğuna yoksa medeni durumun kendi başına bir risk faktörü olarak düşünülüp düşünülmemesi gerektiğine bakılmasına” inanmaktadır. Kaynak: www.sciencedaily.com


24

www.labmedya.com

STRES, KISMEN NÖROINFLAMATUAR SÜREÇLERIN NEDEN OLDUĞU ANKSIYETE VE DEPRESYON SEMPTOMLARINA YOL AÇABILIR.

PROBIYOTIK AŞISI BEYNIN STRESINI HAFIFLETEBILIR Colorado Boulder University'de bir ekip tarafından farelerde yapılan çalışmalar, bakterinin Mycobacterium vaccae'nin enjeksiyonlarının beyindeki bu strese bağlı inflamatuar yanıtları nasıl önleyebildiğini ve strese bağlı anksiyete davranışını nasıl azaltabildiğini göstermiştir. Bulguları beyin, davranış ve bağışıklık konusunda raporlayan araştırmacılar, insanlarda benzer sonuçların ortaya çıkması halinde, bunların travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete veya depresyon gibi hastalıkların korunmasına veya tedavisine yardımcı olan probiyotik bazlı bağışıklık kazandırılmasının geliştirilmesine yol açabileceğini öne sürmektedir. “Eğer genel olarak probiyotik alanına bakarsanız, bunların bilişsel işlev, endişe ve korku alanlarında güçlü etkilere sahip olduklarını göstermişlerdir”, diyor bu üniversitede kıdemli doktor ve bütüncül fizyoloji profesörü olan Christopher Lowry. "Bu makale, bu mikropların veya bu mikroplardan türetilen sinyallerin bir şekilde hipokampusa yol açtığını ve bir antienflamatuar duruma sebep olduğunu ileri sürerek bunun anlam kazanmasına yardımcı oluyor." CU Boulder ekibinin yayınladığı makalenin adı "Mycobacterium vaccae ile bağışıklama CNS'de Anti-inflamatuar bir ortam oluşturur: Strese Bağlı Mikrogliyal Asitlenme, Alarminler ve Anksiyeteye Benzer Davranışların Azaltılması." İnsanların yaklaşık yüzde 25'inin yaşamlarının bir noktasında endişe ya da travma ile ilişkili bozukluklar ve stresle ilgili diğer durumlardan muzdarip olması da büyük depresyona neden olabilir. Kolektif kanıtlar, strese bağlı gelişen inflamatuar immün aktivasyonun ve azalmış immünoregülasyonun, anksiyete ve travma ve stresle ilişkili bozuklukların gelişiminde nedensel bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Araştırma, örneğin,

kronik enflamasyonun, norepinefrin veya dopamin gibi duygudurum bağlantılı nörotransmitterleri etkileyebileceğini ileri sürmüştür. Çalışmalar ayrıca, anksiyete ve travma ile ilişkili durumları olan hastaların düzenleyici T hücrelerinin sayısının azaldığını da göstermiştir (araştırmaya göre ayrıca travmanın, hastalığın veya ameliyatın beynin belirli bölgelerini müteakip stresörlere iltihaplı bir yanıt oluşturacak şekilde duyarlılaştırabileceğini göstermektedir ve bu da duygudurum bozukluklarına yol açabilir). "İnsanlarda iltihaplı bir bağışıklık yanıtı oluşturursanız, hızlı bir depresyon ve anksiyete belirtileri gösterdiklerine dair sağlam bir literatür var,” psikoloji ve nörobilim bölümünde üst düzey bir araştırma görevlisi olan Dr. Matthew Frank’a göre. "Grip olduğunuzda ne hissettiğinizi düşünün." Araştırmacılara göre “Anksiyete ve travma ile ilişkili bozukluklarda azalmış immünoregülasyon ve kronik düşük dereceli inflamasyon için kanıtlar göz önüne alındığında, Treg'i arttıran, immünoregülasyonu teşvik eden ve anti-inflamatuar sinyallemeyi arttıran mikrobiyal müdahaleler, bu bozuklukların önlenmesinde veya tedavisinde önemli bir yere sahip olabilir.” M. vaccae'nin daha önce Treg üretimi ve anti-enflamatuar sitokinlerin indüksiyonunu arttırdığı görülmüştür. CU Boulder bilim insanları tarafından yapılan bir önceki çalışma, ısıyla öldürülen M.vaccae preparatının enjeksiyonları verilen ve daha sonra agresif bir erkekle birlikte yerleştirilen farelerin daha az kaygı benzeri davranış sergilediğini ve kontrol hayvanlarına kıyasla kolit veya periferal enflamasyona yakalanma olasılıklarının daha düşük olduğunu gösterdi. Araştırmacılar, bu bulguların immün sistemi düzenleyici ve antiinflamatuvar tedavilerin “stresin

proinflamatuar etkilerine karşı tampon oluşturabileceğini” öne sürüyor. Daha önce üzerinde çalışılmamış olan şey ise, M. vaccae'nin stres kaynaklı nöroinflamasyon üzerine doğrudan bir etkisi olup olmadığı. İlginç bir şekilde, önceki çalışmalar strese maruz kalmanın merkezi sinir sisteminde (CNS) proinflamatuar sitokinleri tetiklediğini ve enflamatuar süreçleri müteakip immün zorluklara karşı duyarlı hale getirdiğini göstermiştir. Araştırma, nöroinflamatuvar süreçleri stresle ilişkili depresif ve anksiyojenik etkilerle ilişkilendirmiştir. Ekip, “Örneğin, bir dizi çalışma, akut veya kronik stresörlere önceden maruz kalmanın, sonraki immün problemlere nöroinflamatuvar ve mikroglial proinflamatuar yanıtı güçlendirdiğini ortaya koymuştur” diye ekliyor. M. vaccae'nin periferik anti-enflamatuar süreçler ve endişe üzerindeki yararlı etkilerinin kanıtlanması, ekibin strese bağlı anksiyete bağlamında stres kaynaklı mikroglial sensitizasyonun yanı sıra araştırmalarını daha da ilerletmesini ve erkek farelerin ısı ile öldürülen M.vaccae preparatının merkezi sinir sisteminde iltihaplanma tepkileri üzerine bağışıklık kazandırma etkilerini incelemesini sağlamıştır. Sonuçlar, üç ayrı haftalık M. vaccae immünizasyonu verilen hayvanların, hipokampüste yüksek düzeyde hipokampal interlökin-4 (IL-4) ekspresyonu dahil olmak üzere, belirgin anti-enflamatuar immün tepkileri verdiğini gösterdi. M. vaccae immünizasyonu ayrıca mikroglia tepkisinin bağışıklık sistemine karşı başlatılmasını bloke etti ve anksiyete benzeri davranışlarda stres kaynaklı artışları önledi. Bağışıklık kazandırılmış hayvanlar, stresle harekete geçen bir proteinin veya HMGB1 olarak adlandırılan alarminin daha düşük seviyelerini ve anti-enflamatuar bir durumda

glial hücreleri tutmaya yönelik bir reseptör olan CD200R1'in daha yüksek ifadesini gösterdi. Araştırmacılara göre “Alarminler, genellikle hücre ya da doku hasarına ya da bağışıklık aktivasyonuna yanıt olarak, enfeksiyöz olmayan bir inflamatuar yanıtı başlatabilen ve devam ettirebilen ev sahibi biyomoleküllerdir” diye açıklamada bulundu. “Özellikle mikroorganizma immünomodülasyonunda önemli bir rol oynayan Cd200r1 üzerindeki M. vaccae'nin etkisi dikkat çekicidir.” Hayvanları doğrudan IL-4 ile tedavi etmek M. vaccae'nin beyin, bilişsel işlevi, kaygıyı ve korkuyu modüle eden hipokampüs bölgesinde belirli genlerin ifadesi üzerindeki etkilerini tekrar göstermiştir. Dr. Frank’a göre, “Kemirgenlerde bu bakterinin, yani M. vaccae'nin aslında beyindeki ortamı antienflamatuar bir duruma doğru kaydırdığını bulduk” diye ekliyor. “M. vaccae'nin stresin bu hassaslaştırıcı etkilerini de engellediğini fark ettik. Beyinde kalıcı bir gerilime dirençli fenotip yaratıyor. Eğer bunu insanlarda yapabilirsek, bir dizi nöroinflamatuar hastalık için geniş etkileri olabilir.” M. vaccae, ilk olarak Uganda'daki Kyoga Gölü kıyılarında çamurdan izole edildi. Dr. Lowry, stresin beyin üzerindeki etkilerinin tamponlanmasına yardımcı olmanın bir yolu olarak, askeri personel ve acil servis personeli de dahil olmak üzere bakterinin bir gün enjekte edilmesinin mümkün olabileceğini öngörüyor. Ayrıca, Colorado Denver University'de, TSSB'si olan gazilerin farklı bir bakteriyel varyantı olan Lactobacillus reuteri içeren bir oral probiyotikten yararlanıp yararlanamayacağını araştıran bir çalışma da yer almakta. “Daha fazla araştırma gereklidir, ancak yararlı bakterilerin veya probiyotiklerin diğer varyantlarının beyinde benzer bir etkiye sahip olması olasıdır.” Kaynak: www.genengnews.com


26

www.labmedya.com

DÜNYA KUPASI ÇEVREYI NASIL ETKILIYOR?

Nedim MALKOÇ

DÜNYA KUPASI SEYIRCILI SPORLAR ARASINDA BIRÇOK KIŞI TARAFINDAN DÜNYA’DAKI EN BÜYÜK GÖSTERI. PEKI DÜNYANIN BU EN POPÜLER SPOR ORGANIZASYONUNDA ÇEVRE INSANLARIN AKLINA GELIYOR MU? ULUSLARARASI FUTBOLUN ZIR VESI OLAN BU ORGANIZASYONDA ÇEVRESEL INIŞ VE ÇIKIŞLAR IÇIN DIKKATE ALINMASI GEREKEN ÇOK ŞEY VAR. Geçtiğimiz 15 yıl içinde bir dizi spor etkinliği sürdürülebilirliklerini pazarlamaya çalışmıştır. İnsanlar iklim değişikliğinden ve sürdürülebilirliğe duyulan ihtiyaçtan daha fazla haberdar olduklarından, aday ülkeler dünya kupasını yeşil bir karakterle tanıtmanın tekliflerine değer katacağının farkındaydı. Ancak, Dünya Kupası ev sahipleri on yıldan daha kısa bir süre içinde birden fazla stadyum inşa etme zorunluluğunda olduklarından, bu sürdürülebilir tutuma yetişme durumu onlar için son derece zordu.

Dünyada “Civa Analizörleri” konusunda pazar lideri olan “NIC” firmasının yeni ürünü “NIC-MA-3 SOLO” civa analizörü

ALMANYA ÖRNEĞI… Almanya’nın 2006'daki çabaları, taraftarlara ücretsiz toplu taşıma, ücretsiz bisiklet park yeri ve güneş enerjisi kullanan ve yağmur suyu toplayabilen çok sayıda stadyumla tartışmasız bir başarıydı. Maçların yapıldığı şehirlerin önceki muadillerine göre nispeten kısa olması FIFA’nın karbon dengeleme programı ile birleşince ilk Karbon Nötr Dünya Kupası gerçekleştirilmiş oldu. Ne yazık ki, yukarıdaki örnek başka ülkeler tarafından elde edilen bir örnek olmadı. Dört yıl sonra, Güney Afrika Dünya Kupasının emisyonu, Almanya'da gerçekleşen organizasyon emisyonlarının sekiz katını oluşturdu. Bu organizasyondan sonra daha kararlı adımlar atıldı. FIFA, Brezilya’da (2014) 12 Dünya Kupası stadyumunun çevresinde güneş panelleri, su tasarrufu ve atık azaltımı için yatırım yaptı.

Mercury Analyzer

NIC-MA-3 SOLO Numune hazırlama olmaksızın doğrudan analiz Kompakt tasarım, sadece 13 kg Hem masaüstü hem de portatif civa analizi deneyimi Geniș lineer çalıșma aralığı 5-12 dakika analiz süresi USEPA 7443, ASTM D-6722, ASTM D-7623, UOP-1009-15, JIS K0102 metotlarına uygunluk Çamur, toprak, biyokütle, mineral, hayvan dokuları, atık su, sediment analizleri Gaz kullanmayan kompakt yapısı ve kimyasal numune hazırlamaya ihtiyaç durmaması sebebiyle düșük analiz maliyeti Bilgisayar kontrollü sistem, Windows bazlı yazılım Yazılım aracılığıyla gerçek zamanlı, sürekli kontrol Grafik arayüzlü kullanıcı dostu yazılım

TRİO TEKNİK CİHAZLAR Kartaltepe Mah. Sedat Simavi Sok. No:32 D-2 Bakırköy/İSTANBUL T: 0 (212) 466 35 38 - F: 0 (212) 466 35 39 info@trioteknik.com

www.trioteknik.com

Rusya'da düzenlenen 2018 Dünya Kupası, FIFA'nın stadyum için yeni yeşil sertifikasyon şartlarına tabi olan ilk Dünya Kupası oldu. Yapılan stadyumlar daha az enerji ve su kullandı ve çevreyi daha az etkileyecek şekilde inşa edildi. Geleceğe bakıldığında Katar, 2022 Dünya Kupasının karbon nötr olacağını açıkladı. Katar yetkilileri, turnuva başlangıcından önce toplam karbon emisyonları ile birlikte su ve elektrik tüketimini azaltmayı amaçlıyor. Karbon nötrlük gerçekleşecek mi? İlerleyen yıllar bu iddiaların gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bizlere gösterecek. Kaynak How Does the World Cup Impact the Environment? https://www.envirotech-online.com/news/ environmental-laboratory/7/breaking-news/howdoes-the-world-cup-impact-the-environment/46348 (Erişim tarihi: 14.06.2018).


avant ajlı ürünler için fırsatı yakalayın

Farklı çözümlere, Güçlü üreticiler...

.com

L a b o r a t u v a r Ü r ü n l e r i n d e O n l i n e A l ı ş v e r i ş i n Ye n i A d r e s i

Part of Avantor

Güçlü kaynak, güvenilir ve tecrübeli ellerde….

Kalıp fırınları Ön ısıtma fırınları Külleme fırınları Boru fırınları Hazneli fırınlar Eritme fırınları Yüksek ısı fırınları İmbikli fırınlar Vakum fırınları Lehimleme fırını Kurutma dolapları

Etüvler Vakumlu etüvler İnkübatörler ve soğutmalı inkübatörler Malzeme test kabinleri İklimlendirme kabinleri İklimlendirme simülasyon kabinleri Aydınlatmalı iklimlendirme kabinleri Ultra derin dondurucular CO2 inkübatörler Türkiye tek yetkili temsilcilik...

Araştırma ve endüstri için özel kimyasalların lider global üreticisi. Özel uygulama ihtiyaçlarına çözüm sunan 27000 den fazla araştırma kimyasalları

LABSİS LABORATUVAR ÜRÜNLERİ A.Ş. Tatlısu Mah. Erkaya Sok. Yüksel Office No:1 Kat:2 34774 Ümraniye / İstanbul Tel:+90 216 540 17 72 Fax:+90 216 540 21 51

bilime giden yol...

www.labsis.com.tr www.labmarketi.com


29

www.labmedya.com

‘MILYONL ARCA YI L Ö NCESI NE A I T ANATOM I K D EĞI Ş I M L E R / GELIŞI M L ER I NS A N L A R IÇIN DOĞU M U ZO RLAŞTI RD I .’ İnsan bebekleri zayıf ve savunmasız olarak doğarlar, 2015 yılında yaklaşık 303,000 kadın doğum yaparak öldü.

BEBEK YAPMAKTA ÇOK KÖTÜYÜZ Zeynep Aleyna KAHRAMAN İnsanlar dışında başka hiçbir primat bu kadar acılı doğum veya bu kadar uzun ve yardıma ihtiyaç duyacak bir bebeklik

geçirmez. Bazı bilim insanları, 6 milyon yıllık gelişimsel baskıya ve sonuçta ortaya çıkan biyomekanik uzlaşmalara

20

Te c r ü b e ve Te k n o l o j i n i n B u l u ş m a N o k t a s ı . . .

MLS DİRESEL VE DOĞRUSAL SALLAYIC MFH ÇEKER OCAK

GERBER SANTRİFÜJ

ÜRETİMİNİ YAPTIĞIMIZ DİĞER ÜRÜNLER Mikrobiyolojik emniyet kabinleri Etüvler kurutma fırınları Su banyoları Test kabinleri Kan saklama dolapları

Özanadolu Sanayi Sitesi 1458. Sokak No:30 İvedik OSB OSTİM - ANKARA

Kit saklama dolapları Vakumlu etüvler Hot pleytler Yağ tayin cihazları Seliloz tayin cihazları

Bipedalizm bizim tek anatomik uzlaşmamız değildi. Isınan bir iklim, uzun ve ince olmayı gerektirdi. Esnek bacaklar ve ince kalçalar terlemeyi daha etkili hale getiren bir yüzey (vücut) kütle oranı oluşturdu. Kalça baskısı doğumun sonucunu etkiledi. Modern insanlarda, kanalın çıkışı daha geniş önden arkaya doğrudur, bu da bebeklerin omuzlarını serbest bırakmak için ikinci kez dönmeleri anlamına gelir. ‘Termoregülasyonun anlaşılması zordur, Homo sapiens’i zorlu bir doğuma iten şey budur.’

MSİ TEST KABİNİ

MLO OTOKLAV

dayanarak riskli ve ürkütücü üreme Her şey bir avuç dolusu meyve ile başladı. İnsanlığın Afrika vatanı, orman ve savanın bir karışımı haline geldikçe, atalarımız toprağı toplamak için geniş mesafelere gitmek zorundaydı. Uzun adımlarla yürüyüş yapmak - şempanzeler gibi sürükleyerek - yiyecekleri taşımayı kolaylaştırdı. Binlerce kuşak boyunca pelvis, hareket yöntemimizi daha verimli hale getirmek için değişti. Kalça kemikleri üstleri genişledi ve kasık kemiği omurganın dibine doğru hareket ederek doğum kanalının şeklini değiştirdi. Bebeğin doğum serüvenindeki ilk engeli olan giriş genişledi. Bebeği artık omuzlarını almak için annenin arka ucuna bakması gerekiyordu.

Otoklavlar Kimyasal saklama dolapları Desikatör kabinleri Soğutmalı inkübatörler ve test kabinleri

+90 (312) 324 4983 - 84

www.miprolab.com.tr www.proteklabtr.com

+90 (312) 324 5974

satis@proteklabtr.com

Genişleyen beyinlerimiz daha da karmaşık bir konu. Kafa yapıları, 2 milyon yıldır hızlı bir şekilde karmaşık problemleri çözmek için gerekli olan nöronları ikiye katladı ve güçlendi. Halihazırda uzun mesafeleri ve ısıyı desteklemek için düzeltilen bedenler, görünüşe bakılırsa, bu gibi büyük kafataslarının gücüyle baş edemiyorlardı. Yeni doğanların doğumda yoğun bir sıkışma geçirebilecek ve yaşamın ilk iki yılı içinde şekil değiştirebilecek kafataslarını ayırmalarının nedeni bu olabilir. Çocukları korkutucu şekilde hassas yapsa da dünyaya daha az gelişmiş gelmenin avantajları var: Annelerimiz ve kendimizin hayatını tehlikeye atarak sıkışma olasılığımız daha az. Kaynak: www.popsci.com


30

www.labmedya.com

TÜRKİYE

DİSTRİBÜTÖRÜ

BEYNINIZ YAZ DIYETINIZI NASIL SABOTE EDEBILIR? İşte tatil öncesi kilo vermenin zorlukları: Bir mayonun içine girme düşüncesi, çabuk kilo eriten diyetleri cazip hale getirebilir. Birkaç hafta yemek kısıtllama ve kalori azaltma ile ideal şeklinize gireceksiniz değil mi? Ne yazık ki, kısa süreli diyetler - ne tür olursa olsunlar - oldukça kolay geri dönüş eğilimi gösterirler. Deinor Hospital Northwestern Medicine Metabolic Health and Surgical Weight Loss Center'da bariatrik endokrinolog olan Dr. Elizabeth Lowden, “Kilo kaybının hormonal ve sinirsel kontrolü inanılmaz derecede karmaşıktır, bu yüzden kilo verme, teoride çok kolay ve pratikte zor olabilir” diyor. “Beyinlerimiz, enerji dengesini yönetmek söz konusu olduğunda inanılmaz derecede sofistike ve kilo alımı maladaptif bir yanıt olma eğilimindedir” diye açıklıyor.

VÜCUDUNUZ KILO VERMEK ISTEMIYOR Ronald Reagan UCLA Medical Center'da kıdemli diyetisyen Dr. Dana Hunnes, bunu “ayar noktası” ve “yerleşme noktası” ağırlığına bağlıyor. “Belli bir ağırlığa sahip olmak için genetik bir yatkınlığa sahibiz belli bir nokta - ama çevremizin genetik yatkınlığımızla nasıl etkileştiği konusunda bir esneklik payı var.” Bu esneklik payı bizim için “ayar noktası”dır ve yediğimiz yiyecekler ve egzersiz alışkanlıklarımız gibi şeylerden etkilenebilir.

www.biltekas.com info@biltekas.com

“Açlık hormonlarınız yükselebilir ve dolgunluk hormonları azalır, özellikle daha fazla besin tüketmek için çok önemli bir sürücüye, özellikle de enerji yoğunluğu yüksek olan çok lezzetli yiyeceklere karşı istek artar - yani, diyet yaparken kaçınmaya çalıştığınız her şeye”. Endocrinoloji & Metabolism Institute Cleveland Clinic'te obezite programları müdürü olan Dr. Bartolome Burguera, vücudun isyan yollarının olduğunu açıklıyor. “Orijinal vücut ağırlığınızın yüzde 4 ila 5'inin altına düştükten sonra, sizi bağırsakta ve beyinde olduğu gibi, bu orijinal vücut ağırlığına geri getirmeye çalışan farklı telafi edici mekanizmalar var”. 2007 yılında, International Journal of Obesity’de yapılan bir çalışmada, kalori kısıtlı bir diyette kadınlar arasında, daha fazla kilo verenlerin, altı aylık diyetin ardından enerjisi daha yüksek yoğun gıdalar tüketmiş olduğu bulunmuştur. Lowden, “Vücudunuzun ağırlığının yüzde 5 ila 10'unu kaybetmek, vücudunuzun sadece size karşı çalışmaya başlamasına neden olmak için inanılmaz derecede sinir bozucu olabilir” diyor.

diye açıklıyor. “Şimdi, bedeniniz sinirleniyor çünkü kilo veriyorsunuz ve ‘aynı işi yapmaya çalışalım, sadece 1000 kalori yakarak’ diyor.” Daha verimli hale geldin ve bu –eğer bir sonraki yemek için avcılık bir mağara adamı olsaydın- harika olurdu, ama sadece bir mayo içinde iyi görünmeye çalışıyoruz. Ciddi şekilde kısıtlanmış diyetler, insanların metabolizma hızını etkileyerek metabolizmayı daha da yavaşlatan kas kütlesi kayıplarına neden olur. Egzersiz yoluyla yağsız kitleyi koruyabilmenizin bile, araştırmalara göre, istirahat halindeki metabolizma hızındaki değişiklikleri hafifletmek için yeterli olmadığını göstermektedir. Hala “diyet” yapmadan kilo verebilirsiniz.

PEKI BIZIM FIZYOLOJIMIZ BIZE KARŞIYSA KILO VERMEYI NASIL BEKLERIZ? Lowden, “Beynimizi bu tepkilere sahip olmamak için kandırmanın bir yolu yok, ancak diyet için kesinlikle daha sağlıklı yollar var” diyor. Hunnes, meyveler, sebzeler ve kepekli tahıllar gibi yüksek lifli, su açısından zengin yiyecekleri toplu olarak yemenizi tavsiye ediyor.

KILO KAYBINI ZORLAŞTIRAN HAYATTA KALMA TEPKISI ILE DONATILDIK

Hunnes, “Lifler sizi daha uzun süre tutar ve su içeriği kalori alımını düşük tutarken yediğiniz yiyeceklerin hacmini artırır” diyor.

Bunu her zaman 70 derece olacak şekilde programlanmış bir termostat gibi düşünün. Lowden, “Termostatı 65 dereceye kadar değiştirebilirsin, ama sonunda program ısının geri yükselmesine neden olacak” diyor.

Hormonlarınızın uyumu bozulduğunda gıda alımınızda aşırı derecede kısıtlayıcıysanız, vücudunuz açlık moduna geçebilir vücudunuz enerjiyi yakmak yerine enerji tasarrufu yapmaya başlar.

Avokado, zeytinyağı ve fındık gibi sağlıklı yağlar da tokluğu artıracak, diye ekliyor. Aslında, uzun süreli yüksek yağlı bir Akdeniz diyeti - fındık ve zeytinyağı açısından zengin - kilo kaybıyla ilişkili.

İşte bu yüzden birkaç kilo kaybetmek çok zor olmayabilir ama çok fazla kaybedersiniz termostatı kapatırsınız.

Burguera, vücudunuzun enerjiyi iki şekilde yaktığını söylüyor. Biri fiziksel aktiviteyle, diğeri vücudunuzun sadece solunum ve sindirim gibi hayatta kalmak için gerçekleştirdiği tüm yaşamsal işlevlerle.

Burguera kilo kaybı için anahtarın kısa süreli diyet değil, uzun vadeli bir yaşam tarzı yaklaşımı olduğunu söylüyor.

"Vücudunuzun rahat edeceği ağırlığın altında olduğunuzda, bunu korumak için hormonlarınızla savaşacaksınız."

0212 252 12 27

vücuttan gelen enerji kaynaklarının azaldığını fark ederek çeşitli organlardan sinyaller alır ve hormon düzeylerini bu azalmaya karşı koymak için bir yol olarak ayarlar.

HORMONLARINIZ DIYET YAPTIĞINIZI BILIYOR

Buna bazal metabolizma oranı denir. Kilo vermeye başladığınızda, beyniniz bazal metabolizma hızınızı değiştirerek bunu engellemeye çalışır, böylece daha az kalori yakmaya başlarsınız.

Besin alımını kısıtlamaya başladığınızda, beynin hipotalamus ve hipofiz bölümleri

Burguera, “Daha önce, belki vücudunuzun çalışmasını sağlamak için 1.200 kalori aldı”

Ayrıca “ayar noktanızı” modüle edebilecek diğer çevresel faktörlere de bakmanızı tavsiye ediyor. Yeterli uyku almak (en az altı saat), stres seviyenizi düşürmek, yeterli D vitamini tüketmek, düzenli egzersiz yapmak ve sağlıklı bir bağırsak mikrobiyolarını korumak hepinize yardımcı olabilir. Kaynak: www.heathline.com


PROSES TEKNİK SİSTEMLERİ

       

Cam Reaktör Sistemleri Cam Distilasyon Sistemleri Cam Evaporasyon Sistemleri Extraksiyon Sistemleri Filtrasyon Sistemleri Proses Üniteleri Kristalizasyon Üniteleri Atex Çözümler

DAHA FAZLASI İÇİN....

w w w. c a l i s k a n l a b . c o m


SICAKLIK KONTROL SİSTEMLERİ

 Proses Termostatları  Chiller

 Sirkülasyon Banyoları  Kalibrasyon Banyoları

 Su Banyoları  Yağ Banyoları

Ç A L I Ş K A N L A B G Ü V E N C E S İ Y L E S T O K TA N T E S L İ M

ÜRÜN KATALOĞUMUZU ÜCRETSİZ TALEP EDEBİLİRSİNİZ.

Bahçekapı Mah. Dökmeci Sanayi Sitesi 2492. Cad No: 3/5 Şaşmaz / ANKARA Tel : 0 (312) 278 40 47 - 0 (312) 278 14 45 - 0 (539) 505 40 40 Faks: 0 (312) 278 37 23 - e-mail : info@caliskancam.com w w w. c a l i s k a n l a b . c o m - w w w. l a b o r a t u v a r c i h a z l a r i . c o m


34

www.labmedya.com

P53 PROTEİNİ HAKKINDA DEVRİM NİTELİĞİNDE ÇALIŞMA Yeni araştırma, tümörlerin baskılanmasını kolaylaştıran bir genin tümörün gelişmesini nasıl engellediğini ortaya çıkarmıştır. Melbourne University'deki araştırmacılar tarafından yapılan bu çığır açan çalışma, çok kritik bir kanser baskılayıcı genin tümörlerin gelişmesini nasıl önlediğine ışık

tutan hayati bir genetik mekanizma ortaya çıkardı. Bu araştırma sadece spesifik kanser geliştirme riski taşıyan bazı hastaların belirlenmesine yardımcı olmayacak, aynı zamanda araştırmacıları hedefe yönelik ve daha güvenli tedavilere doğru bir yola yönlendirecektir.

Birkaç yıldan beri, p53 geninin ve onu takip eden p53 proteininin, kanser gelişiminde önemli bir koruyucu faktör olduğu bilinmektedir. Bir tümör baskılayıcı gen olarak bilinen p53'teki mutasyonlar veya düzensizlik tüm kanserlerin yarısından fazlasında nedensel bir faktör olarak bulunur. Bazı kanserlerde, kolon ve

pankreatik kanserlerin yaklaşık yüzde 70'inde bulunan mutasyona uğramış p53 ile daha büyük bir rol oynamaktadır. P53 proteini hücre bölünmesi sürecinde kontrol noktası koruyucusu gibi davranır. İşi, DNA hasarı veya mutasyonu tanımlarsa hücre bölünmesi sürecini duraklatmaktır. Bir mutasyon onarım için çok önemli olduğu durumlarda, p53, mutasyonlar çoğalmadan önce hücre ölümünü tetikleyerek apoptoz adı verilen bir sürecin sinyalini verebilir. Eğer p53 geni düzgün çalışmıyorsa, hasar gören hücreler çoğalabilir ve kanserli dokunun büyümesine ve çoğalmasına neden olur. Şimdi, dünyada ilk olan araştırmada, bir takım araştırmacılar, p53'ün kanser önleme rolünün etkili bir şekilde işlemesi için hayati önem taşıyan bir grup gen ortaya çıkardı. Bu gen grubu, özellikle bir genin, MLH1'in, p53'ün düzgün çalışması için kesinlikle kritik olduğu bulunan bir DNA onarım işlemiyle ilişkilidir. “DNA onarım geni MLH1 kaybının p53'ün düzgün çalışmasını engellediğini ve lenfoma gelişimine neden olduğunu bulmak şaşırtıcıydı” diyor projenin önde gelen araştırmacılarından Marco Herold. "Ve MLH1 denklemin içine sokulduğunda, tümör gelişimi önemli ölçüde durdu." Bu keşif, p53'ün kanserlerin gelişimini önlemede DNA onarım genleri ile nasıl iletişim kurduğuna dair değerli bir fikir sunmaktadır. Araştırmaya katılan bir diğer baş araştırmacı olan Ana Janic, bu araştırmanın başlangıçta doktorların hastalar için daha etkili tedaviler önermesine yardımcı olabileceğini öne sürüyor. "Örneğin, bir hastanın DNA onarım mekanizmasını engelleyen bir mutasyonla birlikte lenfoma varsa, doktorlar artık kemoterapi gibi kanseri daha agresif hale getirebilecek, DNA hasarına neden olan tedavilerden kaçınmayı öğrenecekler" diyor Janic. P53 yolu, kanser araştırmalarında umut verici yeni bir alandır ve bu yolu modüle etmenin yeni yollarını bulmak, gelecekte geniş ve etkili tedaviler geliştirmenin anahtarı olabilir. MLH1 gibi bu DNA onarım genleri ve p53'ün etkinliği arasındaki temel ilişkiyi keşfetmek, yeni araştırmaları yönlendirmede önemli bir rol oynayacaktır. Kaynak: www.newatlas.com


35

www.labmedya.com

ARILAR

İNSANLARIN BIN YILDA KAVRAYABILDIĞI SIFIR KAVRAMINI ALGILIYOR

Susam tohumu büyüklüğündeki beyinlerine rağmen, bal arıları kendilerini böcek dünyasının dehaları olarak ispatlamışlardır. Araştırmacılar, arıların yaklaşık dört taneye kadar sayı sayabileceğini, soyut kalıpları ayırt edebildiğini ve diğer arılar ile yerler hakkında konuşabildiklerini buldu. Şimdi, Avustralyalı bilim insanları arıların en etkileyici bilişsel yeteneklerinin ne olduğunu bulmuşlardır: “sıfır işlem” ya da hiçbir şeyi bir ve iki gibi daha somut niceliklerle karşılaştırılabilecek sayısal bir değer olarak kavramsallaştırma yeteneği. Görünüşte sezgisel olsa da, sıfatı anlama yeteneği aslında türler arasında oldukça nadirdir ve omurgasızlarda duyulmamış bir şeydir. Bir basın açıklamasında, 8 Haziran'da Science dergisinde yayınlanan bir makalenin yazarları, bu yeteneği ile primatlar, yunuslar ve papağanlar da dahil olmak üzere genel olarak oldukça zeki olduğunu düşündüğümüz türleri “seçkin bir kulüp” olarak isimlendirdi. İnsanlar bile her zaman o kulüpte bulunmamışlardır: Sıfır kavramı ilk olarak Hindistan'da M.Ö. 458'de ortaya çıkmış ve 1200'e kadar İtalyan matematikçi Fibonacci onu ve diğer başka Arap rakamlarını getirene kadar batı dünyasına girmemişti. Avustralya'nın Clayton şehrindeki Monash University, Fransa'daki Toulouse University ve RMIT University of Melbourne'ndaki hayvan bilişi araştırmacıları, bal arılarının bu kavramı kavrayabilen sadece birkaç türden biri olabileceğine dair bir düşünce geliştirdi. Beyinlerinde bir milyondan daha az nöronuna sahip olmalarına rağmen - insan beynindeki 86.000 milyona kıyasla - ekip arıların bilişsel potansiyellerini fark etti. “Laboratuarım, arıların alet kullanımı, 'futbol' oynama gibi birtakım gelişmiş bilişsel görevler yapabileceği, bir ödül almak için bir topu manipüle edeceği ve bilgiyi insan yüzlerinde kodlamayı

Bu hipotezi test etmek için, ekip ilk önce arılara, daha önce yapılan araştırmaların arıların yapabileceğini ileri sürdüğü “daha büyük” ve “daha az” kavramlarını öğretti. Araştırmacılar, eğer arılar sıfırın çeşitli pozitif sayılardan daha az olduğunu başarılı bir şekilde gösterebilirlerse, bunun böceklerin sıfırın sayısal değerini anlamaları demek olduğunu düşündü. Bunu yapmak için önce her biri on farklı arı türünden oluşan iki arı grubunun dikkatini iki beyaz panelin gösterildiği ve değişik sayılarda siyah şekiller içeren duvara çektiler. Arılara “daha az” ya da “daha fazla” kavramlarını öğretmek için şekilli panele doğru ilerlemelerini sağlamak amacıyla gıda ödüllerini kullanarak arıları eğitmeye karar verdiler. Her iki resimde de pozitif sayıda şekil bulunan iki beyaz paneli karşılaştırarak, arılar hızlı bir şekilde doğru olana uçmayı öğrendi. Ancak asıl zorluk, panellerden birinin hiçbir şekil içermemesiyle ortaya çıktı. Birkaç denemede, “daha az” arıları boş panele akın etti ve “daha fazla” arıları, şekilleri olan panele yönlendirildi. Araştırmanın küçük örneklemine rağmen, araştırmacılar arıların sıfır işleme kabiliyeti sergilediğine inanıyorlardı. Arıların sıfır işlemedeki başarısı, boş panel, daha az içeren bir panel ile karşılaştırıldığı zamandan çok, dört veya beş olmak üzere birçok şekle sahip bir panel ile kıyaslandığında daha iyi oldu. Başka bir deyişle, karşılaştırma sayısı sıfırdan ne kadar uzaklaştıysa, arıların hangi panelin daha az şekle sahip olduğunu daha iyi belirlediler. Dyer, ilginç şekilde, sonuçların araştırmacıların arılarda kullandığı benzer bir deney tasarımı kullanarak çocuklarda bulduğu sonuçlarla tutarlı olduğunu söylüyor. Arıların ve insanların sıfır işleme kabiliyetindeki bu benzerliğin, arıların ve insanların, benzer yollarla sıfırın kavramsallaştırılmasının olası olduğunu ileri sürdüğünü söylüyor. Diğer arı bilişi uzmanları ise, bu deneyin arıların sıfır konseptini kesin olarak kanıtladığından kuşku duymaktadırlar.

Kariyerinin çoğunda arı bilişini inceleyen Londra Queen Mary University'den bir araştırma görevlisi olan Clint Perry, arıların davranışları için sıfır kavramını anladıkları hakkında başka açıklamalar olabileceğini ve bu yüzden bu konuda ikna olmadığını söylüyor. Perry, “Sonuçlara ilişkin daha sıkı bir açıklama, arıların görevi çözmek için “ödül geçmişini” - yani, her bir uyaranın ne sıklıkla ödüllendirildiğini” kullandıklarını söylüyor. Örneğin “daha az” arıları, sadece boş panelin onlara yüzde 100, tek biçimli panelin yüzde 80 bir ödül kazandırdığını öğreniyorlardı. Başka bir deyişle, arılar özellikle kavramı anlamalarını gerektirmeksizin, gösterildikleri panellerle yapabilecekleri en iyi tahminlere oynuyorlardı. Perry, “[arıların sıfır işleyişini] bir olasılık olarak görebilirim - saymak ve sayıların değerini değerlendirebilmek, hayatta kalmak için uyarlanabilir bir avantaj sağlayabilir” diyor. “Neden [arıların] yapamayacaklarını anlamıyorum. Ancak bu deneyler tekrarlanmalı ve yorumlama buna göre doğrulanmalıdır.” Dyer, ekibinin sonuçlarının geçerliliği konusunda iyimser. Ayrıca bu araştırmanın, sıfırın kavramsallaştırılması yeteneğinin, düşündüğümüzden daha yaygın olabileceğini öne sürüyor - ona göre antik çağlardaki insanlar, bilişsel olarak olasılıkla sıfır işleme potansiyeline sahipti. Dyer, “Sıfır kavramını hiç kullanmamış görünen bazı insan antik kültürlerimiz vardı… ama hayvan türlerine baktığımızda, beyinlerinin bu bilgiyi işleyebildiğini görüyoruz” diyor. “Eski uygarlıkların kesin olarak sıfırı işleyebileceği beyinleri vardı. Ama bu özellik kültürlerinin nasıl kurulduğuyla ilgili bir şeydi; sayı dizileri hakkında düşünmekle pek ilgilenmediler.” Araştırmanın yapay zekânın gelişiminde olası bir sonucu da var. Dyer, arılar gibi hayvanların beyinlerinin anlaşılmasının yapay zihnin yeteneklerini geliştirmemize yardımcı olabileceğini düşünüyor. Fakat ilk adım, bu yeteneğin arkasındaki beyin süreçlerini araştırmak. Dyer “Sıfır kavramını ve beynimizin bunu nasıl kodlayabileceğini anlamaya çalışmanın şafağındayız” diyor. “Bu çalışmada yüksek kaliteli davranışsal veriler üretildi ve bundan bazı çıkarımlar yapabiliriz. Ama bizler etkili tam sinir ağlarını bilmiyoruz - bu da, yapmayı umduğumuz gelecek iş.” Kaynak: www.smithsonianmag.com

LABORATUVARDA UZMAN

Matematiksel bir kavram olarak, sıfır fikri, insan toplumunda nispeten yeni ve tartışmasız olarak devrim niteliğindedir. İnsanların cebir, kalkülüs ve Kartezyen koordinatları geliştirmelerine izin vermiştir ve özellikleri hakkında sorular bugün matematiksel tartışmaları teşvik etmeye devam ediyor. Bu yüzden, arıların (karmaşık ve toplum temelli böcekler olmalarına rağmen yine de böcek olan) sayısal olarak hiçbir şeysizlik kavramına hakim olmaları olası görünmektedir.

öğreneceği gibi bazı kanıtlar biriktirmeye başlıyordu” diyor Adrian Dyer, RMIT University of Melbourne’de doktora sonrası öğrenim gören bir öğrenci ve çalışmanın ortak araştırmacısı. “Bu hayvan modelinin karmaşık şeyleri öğrenebilme yeteneğine sahip olduğunun farkındaydık… bu arı beyninin sıfır kavramını işleyip işleyemeyeceğini görmek için bir deneyi resmileştirmenin doğru zamanıydı.”

www. omnilab. com.tr

Bulgular doğruysa, arılar, primatlar, yunuslar ve papağanları içeren elit bir kulübe katılan ilk omurgasızlar olacaklar.


36

www.labmedya.com

YENI FOTOSENTEZ TÜRÜ KEŞFEDILDI

Keşif, fotosentezin temel mekanizmasını anlamamızı değiştirmekte ve ders kitaplarının yeniden yazılmasını gerektiren nitelikte. Aynı zamanda uzaylı yaşam için avlanma biçimimizi de şekillendirecek ve daha uzun dalga boylu ışıklardan yararlanan daha verimli mahsulleri nasıl tasarlayabileceğimiz hakkında bilgi sağlayacaktır. Science dergisinde yayınlanan keşif, BBSRC tarafından desteklenen Imperial College London tarafından yönetildi ve Canberra'daki ANU, Paris ve Saclay'daki CNRS ve Milano'daki CNR'den oluşan grupları içeriyordu. Dünyadaki yaşamın büyük çoğunluğu fotosentez sürecinde görünür kırmızı ışık kullanır, ancak yeni tip bunun yerine yakın kızıl ötesi ışık kullanıyor. Yakın kızılötesi ışıkta büyüdüğünde, Yellowstone'da ve Avustralya'daki sahil kayalarında bulunan bakteri yatakları gibi gölgeli koşullarda

bulunan çok çeşitli siyanobakterilerde (mavi-yeşil algler) tespit edilmiştir. Bilim insanlarının şimdi keşfettiği üzere, bu ayrıca Imperial College London'da kızılötesi LED'lerle donatılmış bir dolapta da meydana geliyor.

KIRMIZI SINIRIN ÖTESINDE FOTOSENTEZ Standart, neredeyse evrensel fotosentez türü, ışığı toplamak ve enerjisini yararlı biyokimyasallar ve oksijen yapmak için kullanmak üzere yeşil pigment olan klorofilayı kullanır. Klorofil-a'nın ışığı emdiği yol, sadece kırmızı ışığın enerjisinin fotosentez için kullanılabileceği anlamına gelir. Bildiğimiz tüm bitkiler, alg ve siyanobakterilerde klorofil-a bulunduğundan, kırmızı ışığın enerjisinin fotosentez için 'kırmızı sınırı' oluşturduğu

düşünülmüştür; yani, oksijen üreten zorlu kimyayı yapmak için gereken minimum enerji miktarı. Kırmızı sınır, astrobiyolojide, karmaşık yaşamın diğer güneş sistemlerinde gezegenlerde evrimleşip evrimleşmediğine karar vermek için kullanılır. Bununla birlikte, bazı siyanobakteriler yakın kızıl ötesi ışık altında yetiştirildiğinde, standart klorofil-a içeren sistemler kapanır ve farklı tür klorofil olan klorofil-f içeren farklı sistemler kontrolü devralır. Şimdiye kadar, klorofil-f'nin ışığı topladığı düşünülüyordu. Yeni araştırmalar, klorofilf'nin karmaşık kimyayı yapmak için düşük enerjili kızılötesi ışığı kullanarak gölgeli koşullar altında fotosentezde anahtar rolü oynadığını göstermektedir. Bu, 'kırmızı sınırın ötesinde' fotosentezdir. Imperial Department of Life Sciences'dan araştırma ekibinin başı Profesör Bill Rutherford, şunları söyledi: "Yeni fotosentez formu, mümkün olduğunu düşündüğümüz şeyi yeniden düşünmemizi sağladı. Aynı zamanda, standart fotosentezin merkezindeki önemli olayları nasıl anladığımızı, yani kalıplaşmış bilgileri değiştirecek nitelikte. "

IŞIKTAN KAYNAKLANAN HASARI ÖNLEME Başka bir siyanobakterium olan Acaryochloris'un, kırmızı sınırın ötesinde fotosentezi gerçekleştirdiği bilinmektedir. Ancak, sadece bu türlerde ve çok spesifik bir yaşam alanıyla ortaya çıktığı için, 'tek seferlik' kabul edilmişti. Acaryochloris, görünürdeki ışığın çoğunu sadece yakın kızıl ötesi bırakarak gölgeleyen yeşil bir deniz tulumlusunun altında yaşar. Günümüzde bildirilen klorofil-f bazlı fotosentez, yaygın olan üçüncü bir fotosentezi temsil etmektedir. Bununla birlikte, sadece özel kızılötesi zengin gölgeli koşullarda kullanılır; normal ışık koşullarında, standart kırmızı fotosentez formu kullanılır.

ekibin ortak araştırmacısı Prof. Dr. Andrea Fantuzzi, şunları söyledi: “Kırmızı sınırın ötesinde çalışan bir fotosentez türünün bulunması, fotosentezin enerji gereksinimlerini anlamamızı değiştirir. Bu da ışığın enerjisini ve sistemleri ışıktan kaynaklanan hasara karşı koruyan mekanizmaları anlamamızı sağlar. " Bu anlayışlar, daha geniş bir ışık aralığı kullanarak daha verimli fotosentezi gerçekleştirmek için bitkileri üretmeye çalışan araştırmacılar için yararlı olabilir. Bu araştırmacıların siyanobakterilerin kendilerini ışığın parlaklığındaki değişimlerden kaynaklanan hasarlardan nasıl koruduklarını, ekin bitkilerine mühendislik yapmanın ne derece mümkün olduğunu keşfetmelerine yardımcı olabilir.

DERS KITAPLARINI DEĞIŞTIREN BILGILER Yeni sistemlerde standart klorofil-a sistemlerinde daha önce görülenden daha fazla ayrıntı görülebilir. Genellikle 'aksesuar' klorofiller olarak adlandırılan klorofiller, kompleksin merkezinde bulunan klorofillerin bilindik 'özel çifti' yerine, önemli kimyasal adımı gerçekleştiriyordu. Bu, bu modelin, fotosentezin baskın formunun nasıl işlediğine ilişkin ders kitaplarındaki bilindik kalıpları değiştirecek olan diğer fotosentez türleri için geçerli olduğunu gösterir. Araştırmanın ilk araştırmacısı ve başlatıcısı olan Dr. Dennis Nürnberg şunları söyledi: “Siyanobakterilere ve onların çeşitli yaşam tarzlarına olan ilgimin, fotosentezi nasıl anladığımızda büyük bir değişime dönüşeceğini beklemiyordum. Doğada keşfedilmeyi bekleyen şeyler inanılmaz." BBSRC'de biyoloji alanında lider Peter Burlinson’a göre, “Bu, fotosentezde önemli bir keşif, dünyayı besleyen bitkilerin biyolojisinde önemli bir rol oynayan bir süreçtir."

Işık hasarının kırmızı sınırın ötesinde daha şiddetli olacağı düşünülüyordu, ancak yeni çalışma istikrarlı, gölgeli ortamlarda sorun olmadığını gösteriyor.

Bu gibi keşifler yaşam anlayışımızın sınırlarını zorluyor ve Profesör Bill Rutherford ile Imperial'deki takım böyle temel bir sürece dair yeni bir bakış açısını ortaya koyduğu için kutlanmalı.

Imperial Department of Life Sciences'dan

Kaynak: www.phys.org


Ürünler ve Fiyat listelerimize www.introgen.com.tr web sitemizden ulaşabilirsiniz


38

www.labmedya.com

DENIZ ÇÖPÜNÜ AZALTMAK IÇIN YENI AB KURALLARI Beste TÜRKOĞLU

Okyanuslar ve denizlerdeki zararlı plastik çöp miktarının artmasıyla birlikte, Avrupa Komisyonu en çok Avrupa'daki plajlarda ve denizlerde bulunan 10 tek kullanımlık plastik ürünü ve aynı zamanda önemini kaybetmekte olan balıkçılığa önem vermek için AB çapında yeni kurallar önermekte. Plastikler tüm deniz çöplerinin %70'ini oluşturmakta. Yeni kurallar mantıklı ve en iyi sonucu almak için uyarlanmış. Bu kurallarla farklı ürünlere birbirleriyle aynı olmayan önlemler uygulanacak. Alternatiflerin hazır ve uygun fiyatlı olduğu durumlarda, tek kullanımlık plastik ürünler piyasadan çıkarılacak. Yeni kurallar Avrupa'yı küresel çıkarımlarla ilgili bir konuya yöneltecektir. Sürdürülebilir kalkınmadan sorumlu ilk Başkan Yardımcısı Frans Timmermans konuyla ilgili şunları söyledi: “Bu Komisyon, büyük meselelerde büyük rol oynayacağını ve geri kalanını üye devletlere bırakılacağına söz verdi. Plastik atıklar tartışmasız büyük bir sorun ve Avrupalıların bu sorunu çözmek için birlikte hareket etmeleri gerekiyor. Çünkü plastik atık havaya, toprağımıza, okyanuslarımıza ve yiyeceklerimize ulaşmaktadır. Bu yüzden bugünün önerileri, süpermarket raflarında tek kullanımlık plastikleri bir dizi önlemle azaltmaktır. Bu öğelerin bazılarını yasaklayacağız ve onları daha temiz alternatiflerle değiştireceğiz. Böylece insanlar favori ürünlerini kullanmaya devam edebileceklerdir." İş, büyüme, yatırım ve rekabet gücünden sorumlu Başkan Yardımcısı Jyrki Katainen şunları ekledi: "Plastik harika olabilir, ancak daha sorumlu bir şekilde kullanmamız gerekiyor. Tek kullanımlık plastikler akıllı ekonomik veya çevresel bir seçim değildir ve bugünün önerileri yardımcı olacaktır. İş ve tüketicilerin sürdürülebilir alternatiflere doğru hareket etmeleri, Avrupa'nın yol göstermesi, dünyanın gelecek yıllar için talep edeceği ürünler üretmesi ve değerli ve sınırlı kaynaklarımızdan daha ekonomik değer elde etmesi için bir fırsattır. Ayrıca, gelişen plastik geri dönüşüm endüstrisi için gerekli miktarların üretilmesine de yardımcı olacaktır." Plastik sorunlarının üstesinden gelmek bir zorunluluktur ve yenilikçilik, rekabetçilik ve

iş yaratma için yeni fırsatlar sunmaktadır. AB pazarına yönelik birtakım kurallara sahip olmak, Avrupalı şirketler için ekonomileri geliştirmek ve sürdürülebilir ürünler için gelişen küresel pazarda daha rekabetçi olmak için bir sıçrama tahtası oluşturacaktır. Yeniden kullanım sistemlerinin kurulması, yüksek kaliteli malzemelerin istikrarlı bir şekilde tedarik edilmesini sağlayabilir. Diğer durumlarda, daha sürdürülebilir çözümler aramaya yönelik teşvikler, şirketlere küresel rakipler karşısında teknolojik liderlik sağlayabilir.

FARKLI ÜRÜNLER IÇIN FARKLI ÖNLEMLER 2015 yılında sonra Avrupalıların %72'si plastik poşet kullanımını azalttılar. AB şimdi dikkatini, Avrupa'daki deniz çöpünün %70'ini oluşturan 10 adet tek kullanımlık plastik ürün ve balıkçılık üzerine yöneltiyor. Yeni kurallar; • Bazı ürünlerde plastik yasaklama: Alternatiflerin hazır ve uygun fiyatlı olduğu yerlerde, tek kullanımlık plastik ürünler piyasadan çıkarılacaktır. Yasak, plastik pamuk tomurcukları, çatal bıçak takımları, tabaklar, içecek karıştırıcıları ve balonların çubukları için geçerli olacak ve bunların hepsi sadece daha sürdürülebilir malzemelerden yapılmalıdır. Plastikten yapılmış tek kullanımlık içecek kaplarına sadece kapak ve kapaklarının takılı kalması durumunda pazarda izin verilebilir. • Tüketim azaltma hedefleri: Üye Devletler plastik gıda kapları ve içecek kaplarının kullanımını azaltmalıdır. Ulusal indirgeme hedefleri belirleyerek, satış noktasında alternatif ürünler hazırlayarak veya tek kullanımlık plastik ürünlerin ücretsiz sağlanmasına olanak vererek bunu yapabilirler. • Üreticiler için yükümlülükler: Üreticiler, atık yönetimi ve temizlik maliyetlerinin yanı sıra gıda kapları, paketler ve paketleyicileri (cips ve tatlılar gibi), içecek kapları, filtreli tütün ürünleri için farkındalık arttırıcı önlemleri almalıdır. Sektöre ayrıca bu ürünler için daha az kirletici alternatifler geliştirmek için teşvikler verilecektir.

• Tahsilat hedefleri: Üye devletler, tek kullanımlık plastik içecek şişelerinin %90'ını 2025 yılına kadar, örneğin depozito iadesi planları aracılığıyla tahsil etmekle yükümlü olacaklardır. • Etiketleme gereksinimleri: Bazı ürünler, atığın nasıl atılacağına, ürünün olumsuz çevresel etkisine ve ürünlerde plastiklerin varlığına işaret eden açık ve standart bir etiketleme gerektirecektir. Bu, sağlığa uygun havlular, ıslak mendiller ve balonlar için de geçerli olacaktır. • Farkındalık yaratma önlemleri: Üye Devletler, tek kullanımlık plastiklerin ve av araçlarının kirlenmesinin olumsuz etkilerinin yanı sıra tüm bu ürünler için mevcut yeniden kullanım sistemleri ve atık yönetim seçenekleri hakkında tüketicilerin farkındalığını arttırmakla yükümlü olacaktır. • Tüm plaj çöplerinin %27'sine tekabül eden olta takımı için, Komisyon, mevcut politika çerçevesini plastik içeren av araçlarına yönelik üretici sorumluluk planları ile tamamlamayı hedeflemektedir. Ayrıca, bilinç artırıcı önlemlerin maliyetlerini de karşılayacaklardır.

SONRAKI ADIMLAR Komisyonun önerileri şimdi Avrupa Parlamentosu ve Konseyinde kabul edilecektir. Komisyon, diğer kurumları bunu öncelikli bir dosya olarak ele almaya ve Mayıs 2019'da yapılan seçimlerden önce Avrupalılar için somut sonuçlar vermeye çağırmaktadır. Komisyon, tüketici seçimine dikkat çekmek için insanların plastik kirliliği ve deniz çöpleriyle mücadeledeki rolünü vurgulama yolu ile AB çapında bir bilinçlendirme kampanyası başlattı. AB’nin uygulamaya çalıştığı deniz çöpü ile mücadele dünya çapında resmin sadece bir parçası. Avrupa Birliği, küresel düzeyde -G7 ve G20 aracılığı ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin uygulanması yoluyladeğişimi değiştirecek güçlü bir konumda olacaktır.

memnuniyetle karşılanan, yasama eylemi yoluyla israfçı ve zarar verici plastik çöplerle başa çıkmak için Avrupa Plastik Stratejisinde yapılan taahhüdü yerine getirmektedir. Önerilen tedbirler, Avrupa'nın bir küresel ekonomiye geçişine, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine, AB'nin iklim taahhütlerine ve endüstriyel politika hedeflerine ulaşılmasına katkıda bulunacaktır. Önerilen Direktif hem çevresel hem de ekonomik faydalar sağlayacaktır. Yeni önlemler ile; • 3,4 milyon ton CO2 eşdeğeri emisyonundan kaçınılacak, • 2030 yılına kadar 22 milyar avroya mal olan çevresel zararlardan kaçınılacak, • Tüketicileri 6,5 milyar Avro tasarruf ettirecek. Bu ay kabul edilen yeni AB atık kuralları ve hedefleri ile birlikte, yeni kurallar, AB şirketlerinin yenilikçi çoklu kullanım alternatifleri, yeni malzemeler ve daha iyi tasarlanmış yeni pazarlarda liderlik yapması gereken netlik, yasal kesinlik ve ölçek ekonomilerini sağlayacaktır. Daha iyi düzenleme gerekliliklerine uygun olarak, bugünkü teklifin hazırlanmasında paydaş istişareleri ve halk katılımı ve kapsamlı etki değerlendirmeleri gerçekleştirilmiştir. Aralık 2017 ile Şubat 2018 arasındaki halkın katılımı danışmanlığında, katılımcıların %95'i, tek kullanımlık plastiklerin ele alınması için gerekli eylemin hem acil hem de gerekli olduğuna karar vermiş ve %79'u bu önlemlerin etkili olması için AB düzeyinde alınmasının gerektiğine inanmıştır. Üreticilerin %70'i ve markaların %80'i de eylemin gerekli ve acil olduğunu belirtmiştir. Kaynaklar Single-use plastics: New EU rules to reduce marine litter, http://europa.eu/rapid/press-release_IP-18-

ARKA PLAN

3927_en.htm

Avrupa Parlamentosu ve Konseyi vatandaşlar ve paydaşlar tarafından

analytic-news.com/press/2018/109.html

New EU rules to reduce marine litter, https://www.


39

www.labmedya.com

KAHVALTIDA EINSTEIN'IN IZAFIYET TEORISI DONDURMA GÜNEŞ SISTEMI DIŞINDA KANITLANDI SIZI DAHA AKILLI HALE GETIREBILIR! Alman bilim adamı Albert Einstein'ın izafiyet teorisinin, Güneş Sistemi dışında başka bir galakside ispat edildiği bildirildi.

Sonuçları Science dergisinde yayımlanan araştırma çerçevesinde, Hubble ile Avrupa Güney Gözlemevi teleskobundan elde edilen veriler bir araya getirildi. Portsmouth Üniversitesi Kozmoloji ve Yer Çekimi Enstitüsünden Thomas Collett'in liderliğindeki uzmanlar, yer çekiminin yakın bir galakside Einstein'in izafiyet teorisinde öngörüldüğü gibi hareket ettiğini yer çekimsel kırılmayla gözlemledi. Gözlemin yapıldığı ESO325-G004

galaksisinin Dünya'ya 500 milyon ışık yılı uzaklıkta olduğu, bu yakın mesafenin, yer çekimsel kırılmanın kütlesinin titizlikle ölçülmesini mümkün kıldığı belirtildi.

izafiyetin galaksiler ölçeğinde doğru çekim teorisi olup olmadığını izah eder." ifadelerini kullandı.

Thomas Collett, "Genel izafiyet, büyük nesnelerin biçiminin uzay-zamanda bozulduğunu öngörüyor. Bu, bir başka galaksi yakınından geçtiğinde ışığın yön değiştirmesi anlamına geliyor. İki galaksi bizim görüş hattımızda dizilirse, güçlü yer çekimsel kırılma adı verilen olay ortaya çıkabilir. Bu durumda galaksinin geçmişine dair çeşitli imgeler görürüz. Ön plandaki galaksinin kütlesini bilirsek çeşitli imgeler arasındaki boşluk miktarı, bize genel

ESO325-G004 galaksisinin yıldızlarını yörüngede tutmak için ne kadar kütleye sahip olduğunu anlamak maksadıyla yıldızların dönüş hızını ölçtüklerini kaydeden Collett, daha sonra bu kütleyi, Hubble'ın gözlemlediği güçlü yer çekimsel kırılma imge boşluklarıyla karşılaştırdıklarını ve sonucun, genel izafiyetin öngördüğü gibi çıktığını söyledi. Kaynak: www.hurriyet.com.tr

www.troflab.com.tr | info@troflab.com.tr

Dondurma sever misiniz? Kim sevmez ki tabi ki retorik bir soru. Yaz boyunca mükemmel, tatlı ve istediğiniz herhangi bir lezzette dondurmalar ilk aşkımızdır. Ve şimdi, bilim dondurmalara "evet" diyor. Dondurmalar sadece ruh halinizi iyileştirmez, aynı zamanda yeni bir araştırmaya göre sizi daha akıllı hale getirir! Peki, bundan daha iyi bir haber olabilir mi?

laboratuvarınızdaki çözüm ortağınız

Son zamanlarda yapılan bir Japon araştırmasında, kahvaltıda dondurma yemenin gün içinde zihinsel performansınızı arttırabildiği görüldü. Tokyo Kyorin University'de bir profesör olan Yoshihiko Koga tarafından bir dizi klinik denemeler gerçekleştirildi ve katılımcılardan sabahları ilk olarak dondurma yemelerini ve ardından bazı dijital zihinsel egzersizlerini yapmaları istendi. Koga, sonuçlarını dondurma yemeyen bir grup insanla karşılaştırdı. Bu durum, sabahları ilk olarak dondurma tüketenlerin, tüketmeyenlere kıyasla daha hızlı tepki süresine sahip oldukları sonucunu verdi. Ayrıca bu insanların bilgi işlem yeteneklerini arttırdı. Bu sonuç, dondurma yiyenlerde yüksek frekanslı alfa dalgalarının haritalanmasıyla oluşturuldu. Bu dalgalar daha iyi uyanıklık ve daha az zihinsel öfke ile ilgilidir. Peki, bu neden oldu? Koga, daha iyi zihinsel performansa neden olan dondurmalarda tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Bazı eleştirmenler bunun sadece beynin işlevini güçlendiren ve beyindeki 'mutlu bölgeleri' harekete geçiren glikoz isabeti olduğunu söylüyorlar. Her ne olursa olsun, biz yarın sabah için Belçika çikolatası siparişi vermeye kesinlikle karar verdik. Ya siz? Kaynak: www.timesofindia.indiatimes.com

. İşletme Kimyasalları · Analitik Kimyasallar · Laboratuvar Sarf Malzemeleri ve Teçhizatları · Kalite Kontrol ve Laboratuvar Cihazları · İş Güvenliği Malzemeleri . Methenamine for Timed Burning Tablet (zamanlı yanma test tableti)

0(212) 659 61 95 - 659 61 96 0(212) 659 61 97 Mahmutbey Mahallesi 2450. Sok. 29. Ada No:101 İSTOÇ - BAĞCILAR / İSTANBUL

TROFLAB Laboratuvar Ürünleri San.Ve Tic.Ltd.Şti


40

www.labmedya.com

KADINLAR NEDEN YUMURTALARINI DONDURUYOR? Uzmanlara göre, birçok insan yanlış bir şekilde kadınların yumurtalarını anlamsız nedenlerle koruduğuna inanmaktadır. Yeni bir çalışma gösteriyor ki, kadınlar, kariyer peşindeyken çocuk sahibi olmayı ertelemek yerine güvenli ilişkiler kuramadıkları için yumurtalarını donduruyorlar. Yale Üniversitesi'ndeki araştırmacılara göre, sosyal nedenlerden dolayı yumurtalarını korumayı tercih edenlerin çoğunun altında, “evlilik ve ebeveynliğe kendini adamış erkeklerle istikrarlı ortaklıkların olmaması” konusundaki endişeleri yatıyor. Uzmanlara göre birçok insan, kadınların “anlamsız” nedenlerle yumurtalarını koruduğuna inanıyor ve onları on yıl içinde kullanmak üzere “sözde sosyal yumurta dondurucuları” hakkındaki İngiltere yasasını “zalim” olarak adlandırıyor. Araştırma, Dr. Marcia Inhorn tarafından Barselona'daki Avrupa İnsan Üreme ve Embriyoloji Derneği (ESHRE) yıllık toplantısında sunulmuştur. Yale Üniversitesi'nde bir antropolog olan Dr. Inhorn şunları söyledi: “Oosit kriyoprezervasyonunun medikal literatürü ve medya kapsamı, genellikle, seçmeli yumurtaların dondurulmasının, eğitim ve kariyer peşindeki kadınlar arasındaki doğurganlığı ertelemek veya geciktirmek için kullanıldığını göstermektedir.

durumu ya yeni ya da belirsiz bir ilişkide, erkeğin hazır bulunmadığı ya da çocuk sahibi olmayı reddettiği ya da çok eşli bir partnerle beraber olduğu şeklindeydi. Dr. Inhorn şunları söyledi: “Kadınların çoğu zaten eğitim ve kariyer hedeflerini izlemiş ve tamamlamıştı, ancak 30'lu yaşların sonunda istikrarlı bir partnerle kalıcı bir üreme ilişkisi bulamadılar. İşte bu yüzden yumurtalarını dondurmaya başladılar.” Bulgular üzerine yorum yapan İngiliz Doğurganlık Derneği'nin bir çalışanı olan Dr. Virginia Bolton şöyle diyor: “Bence bu türden kadınların toplumda hala anlamsız nedenlerle yumurtalarını dondurduklarına inanılıyor, çocuğa yatırım yapmak yerine mesela bir kariyer yapmak, Gucci el çantaları satın almak ve bankalarda çalışarak para kazanmak gibi." Midlands Fertility Services'in tıbbi direktörü olan Dr. Gillian Lockwood şunları ekledi: “Apple ve Google, kadın yöneticilerine yumurta dondurma yapmayı teklif etse de, yumurtalarını dondurmakta olan kadınların çoğunluğunun kariyer nedenleriyle bunu yapmadığı anlaşılıyor. Bunu yapıyor çünkü onlar bir bebeğe sahip olma konumunda değiller.” Lockwood, şu anda tıbbi olmayan nedenlerle yumurtaların 10 yıl içinde kullanılması veya atılması gerektiğini ifade eden İngiltere yasalarının, çocuk sahibi olmayı umanlara yardımcı olması için değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

“Bizim çalışmamız, istikrarlı bir ortağın olmayışının birincil motivasyon olduğunu gösteriyor.”

“Daha önce donmuş yumurtaların, sağlıklı hamileliklere dönme olasılıkları daha yüksek” dedi.

Araştırmacılar, ABD'deki dört IVF kliniğinden ve üçü İsrail'de en az bir kez yumurtalı dondurma döngüsünü sosyal nedenlerle tamamlamış 150 kadınla görüşme yaptılar. Beşte dörtten fazlasının (yüzde 85) o sırada partneri yoktu.

“Eğer bir kadın 35 yaşından önce yumurtalarını dondurursa, 45 yaşından önce onları kullanmış ya da atmış olmalıydı, ki bu tamamen mantıksız, daha doğrusu kesinlikle zalimce görünüyor. Çünkü toplum 50 yaşındayken donör yumurtaları kullanmaktan oldukça memnun.”

Yumurta dondurma sigortasının sunulduğu şirketler için çalışan kadınlar arasında bile kariyer planlaması, yumurtalarını dondurmak için verilen en az yaygın neden olmuştur.

Londra Kadınlar Kliniği'nde tıp direktörü olan Profesör Nick Macklon, İnsan Kaynakları ve Embriyoloji Kurumu, bağımsız düzenleyici ve hükümet ile ilgili yasal kaygıların dile getirildiğini söyledi.

Partnerleri olan kadınların yüzde 15'inin

Kaynak: www.homebt.com

MUHTEMELEN ELLERINI YANLIŞ YIKIYORSUN

(CNN) - Elde yıkama oldukça basit görünüyor, ancak yakın zamanda yapılan bir araştırma, yüzde 97'sinin hala yanlış yapıldığını gösteriyor - bu da gıda ve yüzeylerin kirlenmesine ve gıda kaynaklı hastalıklara yol açabilir.

ABD Tarım Bakanlığı'ndan yapılan çalışma, çoğu tüketicinin ellerini 20 saniye sabunla yıkamada sınıfta kaldığını gösteriyor. Bu, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerinin tavsiye ettiği süre ki bu da daha kısa süreler boyunca el yıkama da daha az mikrobun ortadan kalktığını gösterir. "Çok sayıda" katılımcı da temiz bir havluyla ellerini kurulamadılar. Çalışmada USDA’nın bildirdiğine göre, Kuzey Carolina şehir merkezi RaleighDurham ve Kuzey Carolina kırsalı Smithfield’de altı test mutfağında bulunan 383 kişi yer aldı. Çalışma, kötü el yıkama uygulamalarının çapraz kontaminasyona neden olduğunu buldu. Yaklaşık yarım saat boyunca, katılımcılar burgerleri hazırlarken baharat kaplarına bakteri bulaştırdı ve bu zamanın yüzde 11'i boyunca, bakterileri buzdolabı saplarına yaydılar. USDA'da gıda güvenliği için müsteşar yardımcılığına vekalet eden Carmen Rottenberg, “Bakteri koklayamaz ya da hissedemezsiniz” dedi. “Sadece ellerinizi doğru bir şekilde yıkayarak ailenizi koruyabilir ve bakterilerin mutfağınızdaki yiyecek ve temel alanları kirletmesini önleyebilirsiniz.” USDA'nın çalışmasının sonuçları, el yıkama alışkanlıklarımızın kötüleştiğini gösteriyor. Michigan State Üniversitesi tarafından 2013 yılında yapılan bir çalışmada, insanların sadece yüzde 5'inin ellerini doğru bir şekilde yıkadığı bulunmuştur. Peki ellerin yıkanması için doğru yol nedir? CDC'nin belli bir adımla başlayan

bazı ipuçları var: elleri temiz, akan suyla ıslatmak. Adım 2: Elleri suyla ıslattıktan sonra musluğu kapatın ve sabun uygulayın. Adım 3: Elleri ıslattıktan sonra sabunla birlikte elleri birbirine sürterek köpürtün. Ellerin arkasını, parmakların arasını ve tırnakların altını köpürttüğünüzden emin olun. Adım 4: Elleri en az 20 saniye ovun. (Alfabe şarkısını birkez veya "Doğum Günün Kutlu Olsun" şarkısını iki kere söyleyin). Adım 5: Temiz, akan su altında ellerinizi iyi durulayın. Adım 6: Ellerinizi temiz bir havluyla kurulayın veya havayla kurutun. Bu ay yayınlanan ayrı bir çalışma, test edilen 100 havludan 49'unun, normal olarak insan vücudunda veya üzerinde bulunan bakterilerin üremesini sağladığını ortaya çıkardı. Buna genellikle "staph" olarak adlandırılan E.coli ve Staphylococcus aureus dahildir. Mauritius Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen araştırma, bakterinin ıslak havlularda veya tezgah üstü ve mutfak eşyalarını silmek ve elleri kurutmak gibi birden fazla amaç için kullanılan havlularda bulunma ihtimalinin daha yüksek olduğunu ortaya koydu. CDC’nin tahminlerine göre, her yıl 48 milyon Amerikalı’yı hasta eden gıda kaynaklı hastalıkları önlemenin en kolay yollarından biri, elleri doğru şekilde yıkamaktır. Bu kabaca 128.000 hastaneye kaldırılma vakası ve 3.000 ölümle sonuçlanma demek. Kaynak: The-CNN-Wire www.kptv.com


42

www.labmedya.com

İNSANLIĞA GİDEN YOLDA İNSAN VE AKADEMİSYEN… Prof. Dr. K. Zafer KARAER

YA L N I Z UNUT UL M AM A L I D I R KI; B IYOL OJ I K O LARAK ÖL Ü M ETA B I IL E YAŞAMA A I T S ONSUZL U K ETA B I ARASIND A FA R K VAR DIR . Ş ÖYL E K I; B IYOL OJ I K E TAPL ARDA N ÖL Ü M SO N O L D U ĞU HAL DE, YA Ş A M ETAPL AR I N D A N SO NS U Z L U K ETAB I N D A , DIĞER YA Ş A M ETAPL AR I N D A KI HAYATA VE D Ü N YAYA KAT KIL A R I N I Z ORANINDA, YAŞAM AYA D EVA M EDEBIL I R S I N I Z .

Değerli Okur, Merhaba; Öncelikle labmedya yönetimine yazılarıma yer verdiği için teşekkür ederek başlamak istiyorum. Ankara üniversitesi Veteriner Fakültesinde Akademik geçmişim yaklaşık 43 yıldır.. Son 4 yılımda Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü görevi yaptım. Bu bağlamda Türkiye’de sağlık bilimi ile ilgili hem lisans hem de lisansüstü (yüksek lisans ve doktora) bilgilere vakıf oldum. Bir eğitimci olarak ülkemin kalkınmasında lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimöğretiminde yapılması gerekenleri, YÖK’te dahil her platformda paylaşmaya çalıştım. Geçen yıl (2017) Mayıs’ta emekli oldum. Halen yürüttüğümüz araştırma projeleri var. Ayrıca aktif olarak bilimin sanayi ile kamu ve özel sektör gibi ilgili icracıları ile buluşmasında yapılacaklarla ilgili çalışmalarda bulunuyorum.. Bugüne kadar daha çok üniversite, kısmen Türkiye, kısmen de mesleki sorunlar üzerine internet ortamında, ulusal yazılı basımda yayımlanan yazılarım ve görsel medyada ulusal kanallarda söyleşilerim oldu.. Bununla birlikte bilim alanım parazitoloji, uzmanlık alanım ise entomoloji ve protozooloji de; En geniş çerçevede bildiğim üzerinde yıllarımı verdiğim keneler ve bulaştırdıkları insan ve hayvan hastalıkları ile ilgili onlarca ulusal ve ulualarararsı projelerde yürütücü ve araştırmacı olarak çalıştım, yüzlerce makale, onlarca kitap ve kitap bölümü yazarlığı ile kitap ve dergi editörlükleri yaptım. Ayrıca “Penceremden Üniversite Gerçekleri ve Ülkem” ile “Düşünenlerin Düşündürdükleri” adıyla yayımlanmış 2 adet sosyal içerikli kitabım bulunmaktadır. Bu sayfada ilk yazım ise dünyayı yönlendiren, biçimlendiren insan

ile insanı yönlendiren, biçimlendiren akademisyenin ülkemizde nasıl olması gerektiği üzerine fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.. Çünkü her ikisi de dünya ve ülkemiz için önemli lokomotiflerdir. Hepinize sağlıklı güzel günler ve iyilikler diliyorum. Selam sevgi ve saygılarımla Her insanın hayatında doğum ve ölüm esas olmakla birlikte, ikisinin arasında geçen zaman insana göre değişmekle birlikte; birbirini takip eden bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık, ölüm gibi biyolojik etaplar ile meslek öncesi (bebeklik, çocukluk, gençlik), meslek (gençlik, olgunluk), emeklilik (olgunluk, yaşlılık) ve dünyayı terk ettikten sonra sonsuzluk (ebediyet) gibi yaşama ait etaplar vardır. Akademisyenlikte dahil bir çok meslekte; meslek öncesi etaplar arasına öğrencilik (ilköğretim, orta öğretim ve yükseköğretim; az da olsa bu etabı öğrenci olarak geçiremeyenler olabilir..) etabı da katılır. Gerek biyolojik, gerekse yaşama ait etaplar, kendi içinde süre ve şekil bakımından kişilere göre değişebilen parkurlara sahiptir. İşte bu etapların ölüm veya sonsuzluk etabına kadar tamamlanan etaplar bizim dünyadaki hayatımızdır. Yalnız unutulmamalıdır ki; biyolojik olarak ölüm etabı ile yaşama ait sonsuzluk etabı arasında fark vardır. Şöyle ki; biyolojik etaplardan ölüm son olduğu halde, yaşam etaplarından sonsuzluk etabında, diğer yaşam etaplarındaki hayata ve dünyaya katkılarınız oranında, yaşamaya devam edebilirsiniz. Zorluk derecesi, mesafe ve süre bakımından olduğu gibi hedef olarak ta birbirinden farklı parkurlardan oluşan etaplardan her biri hayatı tamamlayan bütünün parçalarıdır. Biyolojik etaplar parkurları itibarı ile genel olarak her insan için çok fazla değişkenliklere sahip değildir (hamilelik süreleri, organların

gelişimi gibi; anatomik, fizyolojik gelişmeler gibi). Buna karşılık yaşama ait etaplarda; Özellikle öğrencilik ve meslek etabında parkurlar hedeflere göre farklı olabilir. Sonuçta arzulanan hedeflere ulaşılıp, ulaşılamamasına göre girilen parkurlar tamamlanıp tamamlanmamasına göre; her bir etap başarılı veya başarısız olarak değerlendirilebilir. Emeklilik de dahil ilk üç etabın başarılı kazanımları (okul, meslek, iş, aş, eş, aile gibi), insanın dünyadaki yaşam kalitesini arttırır. Başarısızlık ise tersi olarak yaşam kalitesini düşürür. Tabii burada neye, kime göre başarı, neye, kime göre kalite tartışılabilir. Yaşama ait son etap olarak girilen sonsuzluk etabı; hem mekân farklılığı, hem başlangıç ve bitiş tarihinin bilinmemesi ve hem de parkur ve hedeflerin olmaması ile diğer etaplardan ayırılır. Bununla birlikte inanç değerlerine göre; diğer etaplardaki başarı ve başarısızlığa bağlı kazanım veya kayıpların tamamının, ilahi ve nihai sorgulamasının ve değerlendirmesinin yapıldığı, buna göre kişinin, mükâfatlandırılıp veya cezalandırıldığı etap olduğuna inanılır. Yine inananlar için bu etap, bilhassa yaşama ait etaplarda doğru hedef seçiminin ve tabii ki doğru yaşam tarzının dolaylı belirleyicisi ve düzenleyicisidir. Yaşama ait hedeflere giderken, bilhassa başarının ve kalitenin yakalanmasında Sokrates’in; “soruşturulmayan, üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değmez.” sözü hep hatırlanmalıdır. Elbette erdemli ve mutlu bir yaşam için, her insan kendi hayatını inceleyip, sorgulayarak, önce hayatına anlam ve değer katan gündelik, bilimsel ve felsefi bilgilere sahip olmalı, sonra bu bilgileri anlamlandırarak, yorumlayarak ve değerlendirerek; analiz


43

www.labmedya.com ve sentez yaparak, başarı ve kaliteye giden yolda rehber olarak kullanmalıdır.. Unutulmamalıdır ki; her insan sahip olduğu ve anlamlandırarak, yorumlayıp değerlendirdiği bilgiler derecesinde hayatına anlam ve değer kazandırabilir, erdemli ve mutlu yaşayabilir.. İnsan hayatının sorgulamasında; öncelikle “ben kimim? sorusu ile kendisini arayıp, bulmalı ve kendisi olmalıdır! Bunun için “niçin dünyadayız?, (İnsanlık adına!, ülken adına!)”, “kime hizmet etmeliyiz? (İnsana! Ülkene!), niçin hizmet etmeliyiz?(İnsanının, insanlığın ve ülkenin bugünü ve geleceği için!), nasıl hizmet etmeliyiz (Her alanda insan hakları ve adalet anlayışıyla!) ve ilişkilerde “nasıl davranmalıyız?,”(Ötekileştirmeden! iki yüzlü ve fırsatçı olmadan!; Empati yaparak!, hoşgörülü, paylaşımcı, sevgi dolu ve bir olarak!)soruları ile parantez içlerinde belirtilen ipuçları sayesinde kendine giden yolda insanı insan yapan, “insani” yapılanma bilgileri aranmalı.. Sonra elde edilen bu bilgiler anlamlandırılarak, yorumlanarak ve değerlendirilerek; analiz ve sentezleri yapılarak, hayatına anlam ve değer katan gündelik, bilimsel ve felsefi bilgilerle donanmalıdır. İşte hepsi bir arada insanın insanlık yolunda aradığı kimliğidir, karakteridir. Bu şekilde insani donanımlara sahip olmak aynı zamanda erdemliliktir. Ancak bu halde insan insanlığa giden yolda huzurlu, mutlu, başarılı ve kaliteli yaşam hedefine yürüyebilir.. Aynı şekilde insanlık yolunda bir akademisyen erdemli olmak, mutlu, başarılı ve kaliteli bir hayat yaşamak istiyorsa; öncelikle bu yolda akademisyenin diğer meslek icracılarına göre çok büyük avantajları olduğunu bilmelidir. Şöyle ki; hizmet verdiği noktada ilk sırada ülkenin, hatta dünyanın geleceği öğrencilerin olması, onların layıkıyla yetiştirilmesi, kendisinden sonrada kalacak olan kitap, makale ile birlikte bilim ve teknoloji üretmesi ve tüm bunlar için gerekli olan sürekli yenilenen bir beyne sahip olması, genç beyinle her daim sağlıklı düşünebilmesi, bu avantajlardan sadece bazılarıdır. Bununla birlikte yukardaki insani sorgulamaların esası olan “Ben kimim?” sorusunda; özellikle Yunus Emre’nin “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır.” dizelerini hatırlayarak, bilim yolunda da önce kendisi olmaya çalışmalı. Hiçbir zaman başkası gibi olmamalı, başkası gibi düşünmemeli ve tabii ki başkalaşmamalıdır! Bilime ve özellikle ülkeye katma değer sağlamanın, ülke kalkınmasında birinci derecede önemli olduğuna inanmalı ve bunun için; “kime hizmet etmeliyim? sorusunda; sadece bilime hizmet et! ve bilimin hizmetkârı ol’u! rehber edinmeli, niçin hizmet etmeliyim?’in cevabı ise ülke

kalkınması ve bilime katkı için olmalı, nasıl hizmet etmeliyim? sorusuna gelindiğinde gündem oluşturarak, bilim ve teknoloji üreterek (transfer ederek değil) olmalıdır.. Böylece akademik erdemlilik yakalanabilir. Bütün bunlar akademisyenler için yaşamın sağlıklı, huzurlu ve mutlu sürdürülmesinde ve sonsuzluk etabında ise; gerek ürettiği bilgi ve teknoloji ürünleri ile gerek bıraktığı bilimsel eserlerle; makale ve kitaplarla, gerekse yetiştirdiği öğrencilerle sonsuzluk etabında ölümsüzlüğün yakalanmasında önemli avantajlardır.. (Ayrıca inananlar için, tüm bunlar sonsuzluk etabı sonunda kurulacak olan büyük mahkeme için de geçerli başarı belgeleridir..) Sonuç olarak insanlık yolunda erdemli bir insan olarak yürüyebilmek ve yaşamak için, aşağıda insanlık ve akademisyenlik reçeteleri sunulmuştur;

I- İNSAN OLMA REÇETESI 1. İnsan ol! İnsanlık adına var olduğunu unutma! 2. Kendin ol! Başkası olma! 3. İnsana ve Ülkene hizmet et! 4. Adalet anlayışını kaybetme! 5. Ötekileştirme! iki yüzlü ve fırsatçı olma! 6. Empati yap!, hoşgörülü, paylaşımcı, sevgi dolu ve bir ol!

II- AKADEMISYEN OLMA REÇETESI 1. İnsanlık reçetesinin tamamını uygula! 2. Bilime hizmet et, bilimin hizmetkârı ol! 3. Güncelle uğraşma, Gündem oluştur! 4. Bilim ve Teknoloji ÜRET! Bilim ve teknoloji TRANSFERİ ile uğraşma! Bu reçete ilaçlarını kendi iç dünyanızın mevcut laboratuvarında hasletlerinizle üreteceksiniz.. Piyasada satılmaz, satılsa da sahtedir, itibar etmeyiniz! Özellikle ithal ürünlerden kaçınılmalıdır!

ONLINE SPEKTROFOTOMETRE CİHAZI GÜÇLÜ ÇOK YÖNLÜ ÖLÇÜM TRANSMİTTERİ

> > > >

Doz ve Uygulama tarifi: ömür boyu her gün her dakika hepsinden 1’er adet alınacak!: Hiç birinin yan etkisi yoktur, bilakis immun (bağışıklık) sistemi de arttırdığından dışarıdan veya içeriden gelecek her türlü zararlı karşısında koruyucu etkilidir... Selam, sevgi ve saygılarımla… NOT: Özellikle iyi, kaliteli, erdemli ve de vatansever insan konularını içeren İNSAN OLMANIN ESASLARI! başlığı altında bir ders ilkokuldan başlayarak, tüm tahsil terbiye aşamalarında ve bilhassa üniversitelerde mutlaka okutulmalı! Akademisyenler için ise lisansüstü eğitim-öğretimde iyi, kaliteli, erdemli ve de vatansever akademisyen konularını içeren AKADEMİSYEN OLMANIN ESASLARI! başlığı altında bir ders zorunlu olmalıdır! Ayrıca bu konularda sıklıkla konferanslar verilmeli, hatta kamu spotları hazırlanmalıdır..

30

MLSS NO3-N NH4-N COD

> > > >

BOD PH DO ORP


44

www.labmedya.com

GÜNEŞ KREMI MI GÜNEŞ MI ZARARLI? GÜNEŞ IŞINLARININ A VE B'SI Genellikle farklı tipte güneş ışınlarını duyuyoruz, işin gerçeği şu:

GÜNEŞ K R EM IN E RA ĞM EN, CILT K ANSERI VA K AL AR I NI N H ER Y IL AR T M AK TA OLDU Ğ UNU BIL I YOR MUY D UNUZ?

Elizabeth Plourde, Ph.D., Kaliforniya merkezli bir bilim insanı ve 30 yıllık bir süre boyunca her yerde görülen güneş kremi kullanımı ile malign melanom ve diğer tüm cilt kanserlerinin önemli ölçüde arttığını göstermiştir. Güneş koruyucular, kanserojen ve endokrin bozucu kimyasallar (EDC) olarak bilinen kimyasallar içerir. Öyleyse neden güneş koruyucusu kullanıyoruz? Burada neler oluyor? Güneş koruyucu, olmazsa olmaz diye satılan bir ürün. Ama sadece binlerce yıl boyunca onun buluşundan önce ne yaptığımızı düşünün. Güneş, insan varoluşunun başlangıcından beri bir yaşam kaynağı olmuştur ve insan vücuduna birçok yararı vardır.

Ultraviyole B ışınları (UVB), skuamöz hücreli karsinom gibi güneş yanığının ve melanom dışı deri kanserinin başlıca nedenidir. Bir ürünün güneş koruma faktörünü oluşturan kimyasallar, bu UVB ışınlarını engellemeyi amaçlamaktadır. Ultraviyole A ışınları (UVA) cildin derinlerine nüfuz eder ve onların engellenmesi daha zordur. Bilim insanları, UVA radyasyonunun tehlikeleri hakkında daha az şey biliyor ve bu potansiyel olarak çok tehlikeli olabilir. Şimdiki genel fikir birliği, UVA ışını hasarı UVB'den çok daha az belirgin olsa da, muhtemelen çok daha ciddi olduğu!

SAHTE GÜVENLIK HISSI Güneş koruyucu losyonun SPF derecesinin, ürünün UVA ışınlarından cildin korunması gücü ile pek bir ilgisi yoktur (çünkü UVA ve UVB koruması uyum sağlamamaktadır). Yüksek SPF ürünleri, güneş yanığını UVB'den korur, ancak diğer güneş hasarı türlerinden değil. Bu nedenle, kullanıcıları güneşte daha uzun süre kalmaya ve onları hem UVA hem de UVB ışınlarına aşırı maruz bırakmaya zorlama eğilimindedirler. İnsanlar “korumalı” olduklarını düşündüklerinden, düşük SPF ürünleri

veya doğal yağlar kullananlara göre güneşte zamanlarını uzatmaya eğilimlidirler. Sonuç olarak, yaygın güneş kremlerini kullananlar korumasız güneş banyosu olarak daha az UVB güneş yanıkları alabilseler de, daha fazla zarar veren UVA radyasyonunu daha fazla absorbe etme olasılıkları daha yüksektir (bu çalışmalar, kansere neden olan etkiler konusunda hala yetersizdir).

Çalışmalar yüksek SPF ürünlerinin cilt hasarı ve cilt kanseri riskini azaltmada daha iyi olduğunu gösterdiyse, belki de bu ekstra kimyasal maruz kalma kabul edilebilir. Ancak, herhangi bir fayda sağlamadıkları için, alternatif güneş kremlerini seçmek gerçekten çok daha çekici görünüyor.

Daha önce Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı ve Dünya Sağlık Örgütü'nün bir parçası olan bir bilim insanı olan Philippe Autier, güneş banyosu hakkında çok sayıda araştırma yapmıştır ve yüksek SPF ürünlerinin artmış melanomu açıklayabilecek “güneş davranışında büyük değişiklikler” yarattığına ve bunun bazı çalışmalardaki artmış melanom riskini açıklayabileceğine inandığını söyledi. Şimdi bütün gün sahilde kendimizi korumak için geri çekilmek zorunda kalmadan sahilde geçirebiliriz.

Dışardayken gözümüze giren ışık, cildin korunması için hormonların salınmasını tetikleyen hipofiz bezine sinyaller gönderir.

DÜŞÜNDÜĞÜNÜZDEN DAHA FAZLA KIMYASAL Yüksek SPF ürünleri, düşük SPF güneş koruyucularına veya doğal yağlara göre daha yüksek güneş filtreleme kimyasalları gerektirir. Bu bileşenlerin bazıları cilde nüfuz ettiklerinde sağlık riskleri oluşturabilir. Doku hasarına, potansiyel hormon bozulmasına ve alerjik cilt reaksiyonlarına neden olabilirler.

DOĞAL GÜNEŞ KORUMASI

Doğayı kimyasallarla kandırmaya çalıştıkça, daha fazla kanser ve diğer hastalık ortaya çıkıyor. Çoğu zaman bu sağlık sorunlarını çevreleyen stres, konunun kendisinden daha zararlıdır. Sağlık konusu her zaman basit olmuştur. En azından çocukların dışarı çıkıp güneşin altında oynamasına izin verin, tüm bu kimyasalları üzerlerine serpmeden önce yeterince D vitamini geliştirin. Sahip olduğunuz müthiş güneş ışınlarının tadını çıkarın! Yavaşça bronzlaşın, akıllı olun ve böylece uzun, sağlıklı ve mutlu bir hayat yaşayacaksınız. Kaynak: www.awarenessact.com


46

www.labmedya.com

ALZHEIMER IÇIN UMUT VADEDEN BIR GELIŞME Ecz. Tuğba Buse AVCI

DEM ANS D Ü NYA G ENEL I ND E GI D E R E K A R TAN SAY I D A I N S A N I ET K ILE Y EN SANT R A L S INIR SI STEM I NI N KOMP L EK S BI R H ASTAL I ĞI . İ NSA N Ö M R Ü UZA D I K ÇA K Ü RE S E L B IR SAL GI N HAL I N E DÖN Ü ŞEN ‘AL Z H E I M E R H ASTAL I ĞI ’ HAL K A RA SI ND A BU NA M A O LA RA K BI L I NEN DEM ANSI N EN YAY G I N G ÖR Ü L EN ŞEK L I . Tüm dünyada 44,4 milyon demanslı hasta var ve her sene bu rakama 7,7 milyon hasta eklenmekte. Erken tanı ve tedavi yöntemlerindeki ilerlemeler ve toplumlarda sağlık bilincinin gelişmesine paralel olarak ortalama yaşam süresinin artması, bu hastalığın önümüzdeki senelerde katlanarak artacağı endişesini doğurmakta. Sağlık kuruluşlarındaki yatışlar, evde bakım masrafları, medikal tedavi seçenekleri göz önüne alındığında demasın hem Türkiye hem de Dünya için büyük bir ekonomik yük meydana getirdiği oldukça açık.

Sinir sistemine ilişkin bilgilerin seneler içinde artması, nöropsikolojik, elektronörofizyolojik, genetik gibi alanlarda yaşanan büyük gelişmelere rağmen Alzheimerın altında yatan kesin neden henüz tam olarak açıklanabilmiş değil. Alzheimer hastalığının oluşumunda yaşlanmanın önemli bir risk faktörü olduğu ve 65 yaşından sonraki süreçte hastalığın görülme sıklığının her 5 yılda bir iki katına çıktığı bildirilse de Alzheimerı sadece yaşlı hastalığı olarak ele almak doğru bir yaklaşım değil. Çünkü nöroloji uzmanları Alzheimer hastalarının %5’lik bir kısmını 40-50 yaşlarındaki erken başlangıçlı Alzheimer hastalarının oluşturduğunu bildirmektedir. Ayrıca genetik yatkınlık, aile öyküsü, yetersiz eğitim düzeyi, down sendromu, bilinç kaybına yol açan kafa travmaları, aterosklerotik karotid hastalığı, miyokard infarktüsü ve atriyal fibrilasyon Alzheimer için karşılaşabileceğimiz diğer risk faktörleri olarak karşımıza çıkmakta. Alzheimerın en önemli klinik bulguları; bellek yitimi, gündelik işleri yapmakta güçlük, konuşma ve görsel algılamada bozukluklardır. Alzheimer beyninin patolojik özelliklerine ise amiloid-β (Aβ) birikimi, nörofibriler karışıklık (NFT) ve nörodejenerasyon dahildir. Hastalığın başlangıcında halüsinasyonlar ve depresyon yaygındır. Alzheimer hastalığı sinsi başlangıçlı olduğundan ilk etapta bu belirtileri fark etmek oldukça zor olabilir. Özellikle unutkanlık, birtakım kafa karışıklıkları gibi durumların yaşlılığa bağlanması ve normal kabul edilmesi

hastaların hekime başvurma sürecini geciktirmekte. Etkili bakım ve tedavi, bireylerin iyi yaşatılabilmelerini sağlamak açısından hayati öneme sahiptir. Bu da Alzheimer başlangıcını tedavi etmek ve ertelemek için daha etkin terapiler geliştirilmesi zorunluluğunu karşımıza çıkarmakta. Alzheimer hastalığında mevcut radikal bir tedavi bulunmamakta. Hastalığın semptomlarını hafifletmek veya ilerlemesini yavaşlatmak üzerine bazı tedaviler söz konusu. Araştırmacılar hastalığın etkili bir müdahale için çok geç bir zamanda teşhis edilmesinin terapötik ilerlemeyi engellediğine inanmakta. Bu amaçla yeni geliştirilen bir kan testinin, Alzheimerın klinik tanısından ortalama 8 yıl önce tespitine olanak sağlaması bilim dünyasında heyecan verici bir gelişme oldu. Alzheimer hastalığının, hastaların bellek kaybı gibi tipik semptomlar göstermesinden 15 ile 20 yıl önce başladığı varsayılmakta. Alman bilim insanları popülasyona dayalı bir çalışmada, nörodejenerasyonu geri dönüşümsüz bir beyin hasarına yol açmadan önce, risk altındaki hastalarda daha erken tedavinin yolunu açan olumlu sonuçlar elde etti. Bilim insanları 15 yıl boyunca uzun süreli bir araştırmaya katılan kişilerin kanındaki patolojik ve sağlıklı amiloid B formunun dağılımını ölçmek için immun-kızılötesi sensör olarak adlandırılan bir yöntem kullandılar. Patolojik form beyinde toksik plakların

oluşumunu başlatan, bu yapının yanlış katlanmış bir formu. Bulunan kan testi her iki formunda farklı frekanstaki kızılötesi ışığı absorbe etme özelliğine dayanarak bir örnekteki sağlıklı ve patolojik amiloid B oranın saptanmasına olanak sağlıyor. Test, klinik semptomları olmayan bireylerde tanıdan ortalama 7.9 yıl önce hastalık belirtilerini tespit edebilmiş ve vakaların yaklaşık %70’ni hatasız olarak tanımlamış. Uzmanlar Alzheimer hastalığı için günümüzdeki mevcut tanı araçlarının pahalı süreçler içermesinden dolayı bu kan testinin, uygun fiyatlı ve basit bir seçenek olarak önümüzdeki günlerde oldukça faydalı olacağını savunmakta. Kaynaklar ‘Blood test predicting Alzheimer’s paves way to earlier therapy’, Europen Biotechnology Life Science and Industry Magazine, 2018. https://europeanbiotechnology.com/up-to-date/latest-news/news/ blood-test-predincting-alzheimers-paves-way-toearlier-therapy.html (Erişim Tarihi: 09.06.2018). Özkay, Ü.D., Öztürk, Y., Can Ö.D. ‘Yaşlanan Dünyanın Hastalığı : Alzheimer Hastalığı’, S.D.Ü. Tıp Fak. Derg. 18(1); 35-42, 2011. Kesken, S., ‘Alzheimer Hastalığı’, SSK Tepecik Hastanesi Dergisi, 5(1); 11-20, 1995. Koca, E., Taşkaplıoğlu, Ö., Bakar, M. ‘Alzheimer Hastalığı’nda Evrelere Göre Hastaya Bakım Veren Kişilerin Yükü’, Arch Neuropsychiatry, 54; 82-86, 2017. Yazıcı, T.G., Şahin H.A. ‘Alzheimer Hastalığı’, Klinik Gelişim, 48-52.


47

www.labmedya.com

D VİTAMİNİN KOLON KANSERİNE ETKİSİ Günümüzde önerilen 'güneş ışığı vitamini' miktarlarının daha yüksek olması kolorektal kansere karşı koruma sağlayabilir. Kemikleri kuvvetli tutmadaki rolü nedeniyle uzun süredir vurgulanan D vitamini, kolon kanserinin önlenmesinde de önemli olabilir. Amerikan Cancer Society ve diğer halk sağlığı gruplarında yapılan yeni araştırmalarda, D vitamini düzeylerinin önerilenden yüksek olduğu kişilerin kolorektal kanser geliştirme riskinin daha düşük olduğunu bulmuştur. Bulgu kadınlar için özellikle önemli.

“Gördüğümüz en yüksek seviyelere sahip insanların daha düşük bir kolorektal kanser riskini görmeye devam etmediğine dikkat etmek gerekir, bu yüzden önemli bir nokta var gibi gözüküyor” diyor McCullough. Yine de o önemli noktanın nerede olduğu belli değil. Gerçek kanser önleme, birden çok yaşam tarzı değişikliğinden kaynaklanmaktadır: egzersiz, sağlıklı bir kiloyu sürdürmek, sigara içmemek ve lif bakımından zengin

sağlıklı bir diyetin yanı sıra, evet, D vitamini. Li neredeyse her zaman günde en az 25 mcg öneriyor. D vitamininin sadece kemik sağlığına yönelik kalsiyumu düzenlemediğini gösteren kanıtlar olduğunu, aynı zamanda bağışıklık sistemini ve hücre büyümesini etkileyebileceğini belirtti. Güneş ışığı, vücudun D vitaminini absorbe etmesinin en kolay yoludur, ancak tabi ki çok fazla UV ışığı cilt kanseri riskini

arttırabilir. Uzmanlar, güneşe rahat bir şekilde -caddede kısa bir yürüyüşte ya da bir otobüse binmek için koşarken- maruz kalmanın genellikle yeterli olduğunu belirtiyorlar. D vitamini ayrıca birkaç gıdada bulunmakta: balık yağı, somon balığı, ton balığı, yumurta sarısı ve güçlendirilmiş tahıl, süt ve portakal suyu. Uzmanlar, herkesin vitamin D seviyelerini kontrol ettirmek için doktorlarına koşması gerektiğini söylemiyor.

Bunun tersi de doğru olabilir: D vitamini eksikliği olan kişilerde hastalık riskinin artmış olduğu bulunmuştur. Yeni araştırma projesi, Avrupa, Asya ve ABD'de 12.000'den fazla kişi hakkındaki verileri birleştiriyor. Amerikan Cancer Society’nin kıdemli bilimsel yöneticisi Marjorie McCullough, “Tavsiye edilen seviyelerden daha yüksek D vitamini düzeyleri olan katılımcıların yüzde 22 oranında daha az kolorektal kanser riski taşıdığını” belirtti. Ancak bazı uzmanlar, doktorların kolon kanseri önleme için özellikle D vitamini takviyeleri önermeden önce daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu söylüyorlar.

35. YIL Tüm Temel Laboratuvar Cihazları

Biltek Güvencesiyle

UCLA Human Nutrition Center Müdürü Dr. Zhaoping Li, araştırmanın bilgilendirici olduğunu, ancak D vitamini düzeylerinin artmasının kolon kanserini önleyeceğini kanıtlamadığını söyledi. “Bu bize D vitamininin kolon kanseri insidansı üzerinde bir etkisi olup olmadığını görmek için zaman ve çaba harcamak için iyi bir neden sağlıyor.” “Bu tartışmasız bir kanıt değil.” Li, bu son Amerikan Cancer Society çalışmasına dahil olmadı. Kolorektal kanser, ABD'de en yaygın üçüncü kanser ve kansere bağlı ölümlerin üçüncü önde gelen nedenidir. Bu hastalığın teşhisi konulan genç yetişkinlerin sayısında endişe verici bir artış var. Bu nedenle, Amerikan Cancer Society, kolorektal taramaya başlama için önerilen yaşı 50’den 45’e düşürmiştür. Bu kanser, kolonoskopi gibi tarama araçları ile önlenebilecek birkaç kanserden biridir. Fakat D vitamini bu kanseri önleme için başka bir yol olabilir mi? Diyet kılavuzları, çoğu yetişkinin günde en az 600 uluslararası ünite (IU) D vitamini almaları gerektiğini ileri sürmektedir. Bu yeni araştırma, daha büyük miktarların, kolorektal kansere karşı daha güçlü bir koruma sağlayacağını keşfetti. Bununla birlikte, çalışmanın araştırmacıları, görünürdeki fayda konusunda bir sınır olduğu konusunda uyarmaktadır.

Oruçreis Mahallesi, Tekstilkent Caddesi Tekstilkent Sitesi A3 Blok No:22 Esenler / İstanbul t: 0212 252 12 27 t: 0212 252 99 91 f: 0212 252 41 67 info@biltekas.com www.biltekas.com


48

www.labmedya.com

HAVAKIŞISELLEŞTIRILMIŞ SAĞLIĞIN YOLLA- GELECEĞI BILIMSEL SAĞLIK RINDA PETROLE KARŞI DİRENİŞ Günümüzde var olan hastalık endüstrisini gölgede bırakacak dijital sağlık, AI, sosyal ağlar, analitik ve hassas tıp için yeni bir nicelik çağı ortaya çıkıyor. Kişiselleştirilmiş tıbbın dijital sağlık ve yapay zeka, sistem biyolojisi, sosyal ağlar, büyük veri analitiği ve hassas tıbbı ile birleşmesi, ortaya çıkmakta olan bir alanı mümkün kılan en üst noktadır: bilimsel sağlık.

Büyük bir yolcu uçağı için saatte 15.000 dolardan fazla yakıt maliyeti ile karşı karşıya kalan havayolu şirketleri yükselen petrol fiyatları karşısında kemerleri sıkmak zorunda kalıyor. Geçtiğimiz birkaç ay boyunca petrol fiyatları, petrolün varil başına 76 dolardan işlem görmesiyle 2014'ten bu yana görülmeyen yüksek seviyelere ulaştı. Bu oran, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık %50'lik bir artışı temsil ediyor. Beklenilmeyen bu fiyat artışı bilet fiyatlarını da oldukça geride bıraktı. Bu durum karşısında havayolu şirketleri kar marjlarında önemli boşluklarla karşılaştılar. Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği'nin (IATA) en son verileri göre kârların aralık ayında açıklanan ilk rakamlardan %12 daha düşük olacağı öngörülüyor. Bu durum neticesinde endüstri yöneticileri bazı konularda harekete geçmek zorunda kaldı.

ESKILER ‘OUT’, YENILER ‘IN’ Bazı havayolları filolarını yenilemeye ve aşırı yakıt harcayan uçakları hizmet dışı bırakmaya odaklanıyor. Bu nedenle son zamanlarda yeni ve daha verimli modeller havayolu şirketlerinin filosuna girmeye başladı. Havayolu şirketlerinin yöneticileri bu uçaklarla petrol fiyatlarındaki artış karşısında mücadele edebileceklerine inanıyor. Bu yıl elde edilen sonuçlar yöneticileri haklı çıkarır nitelikte. Uluslararası operasyonlarda bazı uçak modellerinde büyük faydalar sağlanmış durumda! Kaynak: www.petro-online.com

“Önümüzdeki 10-15 yıl içinde hastalık endüstrisinin aksine bir bilimsel sağlık endüstrisi olacak ve piyasa başlığı hastalık endüstrisinin çok ötesine geçecek” diyor Providence St. Joseph'in Bilim Müdürü Leroy Hood. “20. ve 21. Yüzyıl tıbbı arasındaki karşıtlık dikkat çekicidir, 21. proaktiftir, bireye, hastalığa odaklanır ve insanın karmaşıklığını keşfetmek için kişiselleştirilmiş veri bulutlarını kullanır.” Bilimsel sağlık kavramı, bireylerin sağlığını iyileştirmeyi, kişiselleştirilmiş tedaviler yaratmayı, hastalık geçişlerini tersine çevirmeyi ve maliyetleri azaltmayı içeren, niceliksel bir yaklaşımdır temel olarak diyet ve yaşam tarzı gibi davranışlara odaklanan mevcut sağlık trendinden farklıdır.

HASSAS ILAÇ DAHA DA ÖNEMLIDIR Hassas tıp, siberpunk yazar William Gibson’ın sık sık alıntılanan geleceğine çok benziyor, sadece adil olarak dağıtılmış değil. Genomic Medicine at Geisinger Health System’da Asistan Profesor Nephi Walton, “Bugün, insanların hayatlarını genomik ilaç kullanarak zaten değiştiriyoruz” dedi. Walton, bununla birlikte, 6000 bilinen genetik hastalığın varlığında, hastanelerin çok fazla bilgiyi yönetmek için bazı ağır teknoloji yüklerini üstlenmeleri gerektiğini de sözlerine ekledi. Bu zaten oluyor. IQVIA Institute for Human Data Science Direktörü Murray Aitken, “Biyolojiyi anlamak, insan sağlığını nasıl etkilediğini, sağlığı tanımladığını, hastalıkla ilgili olduğunu ifade etmek için müthiş adımlar attık” dedi. Bir sonraki evre ilaçlarla ilgili değil,

hastaları motive etmekle ilgiliydi Vice Quantitative Medicine and Clinical Trials Biogen’ın başkanı Peter Bergethon’a göre. EnvoyHealth Client Strategy and Development Kıdemli Başkan Yardımcısı Derek Cothran, “AI veya giyilebilir cihazlar olsun, teknoloji var ve yaygın” diyor. “Bu onları daha doğru olarak bir hastaya götürmekle ilgili. Hastalara bilgi götürmek istiyoruz ki böylece zaten verileri tükettikleri gibi tüketebilsinler.” Teknolojiler var ve hassas tıp uygulamaları onkolojinin poster çocuğunun ötesinde genişliyor. Gerçekten de, Ascension Wisconsin, Thomas Jefferson University ve Gibbs Cancer Center dahil olmak üzere hastaneler, hassas tıbbın kullanımını genişletmekte. Ascension Wisconsin CMO'su Douglas Reding, “Hepimiz hassas tıbbın onkolojiyi geride bırakacağı sözünü tutacağız” dedi. “Hassas tıbbı hastalığa özgü değil, bir disiplin olarak görün.” Güney Carolina, Spartanburg'daki Gibbs Cancer Merkezi’nde Hassas Tıp Moleküler Direktörü Gabriel Bien-Willner, devlet hastanesinin örneğin kardiyoloji, prenatal ve farmakogenomikler üzerinde çalıştığını söyledi. Thomas Jefferson University’de Radyoloji Onkolojisi Anabilim Dalı Başkanı Adam Dicker, “Uyku ve yorgunluk açısından hassas tıbbı incelemeye başlıyoruz” diyor. “Bunu nüfus düzeyinde yapamayız. Önce bununla ilgilenen hastalarla başlıyoruz ve geri kalanını yavaşça kazanacağız.” Dicker'ın bu tür uygulamaların bugün tüm hastalara uygulanamayacağına değinmesi ilginçtir - ve bu düşünce, tüm eğilimin bir klinisyenin hemen önünde hastayı tedavi etmenin ötesinde filizlenebileceğidir. North Carolina Charlotte University Nüfus Sağlık İnovasyonu Akademisi Direktörü Michael Dulin, “Hassas tıbbın en güçlü uygulamalarından biri tedavide değil, önleme alanında olabilir” dedi. Gerçekten tam da bu, gelişmekte olan bilimsel sağlık alanının sağlık hizmetlerinin geleceğine tam olarak nerede dahil olacağıdır.

BILIMSEL SAĞLIK SADECE BIR ZAMAN MESELESIDIR Provident St. Joseph's Hood, 21 Century sağlık hizmetinin birey için sağlığı iyileştirmeye, önleyici, kişisel ve katılımcı bir ilaç oluşturmaya ve artan maliyet eğilimlerini tersine çevirmeye odaklandığını söyledi. Hood, "Alzheimer ile önümüzdeki 3-5 yıl içinde gerçekten etkili bir şekilde baş edebileceğimizi düşünüyoruz” diye ekledi. Alzheimer’ın bir örneği olarak, Hood hastalarla ilgili veri bulutlarının ve bilgisayar destekli teşhislerin araştırmacıların ve klinisyenlerin günümüzün tanılarından 4 ila 10 yıl öncesine kadar olabilecek en erken bilişsel gerileme işaretini belirleyebildiğini açıkladı. Oradan, bilim insanları Alzheimer'leri alt-tiplere ayırabilir ve bilişsel geçişleri izlemek için yüksek genetik riski olan bireyleri kullanabilirler. “Hedef, Alzheimer’dan gerçekten özgürleşmiş bir dünyaya sahip olmak, bu 10 yıllık bir süreç ve yılda yarım trilyon dolara mal oluyor ki bu da size biriktirilebilecek para hakkında bir fikir verebilir.10 yıllık bir süre içinde genomların 100 dolardan az bir parça olacağını ve 15 dakika içinden daha az bir sürede genom yapılabileceğini garanti ediyorum.” Alzheimer sadece bir örnek. Bilimsel sağlık yaklaşımı, küçük değişiklikler ile diğer nörodejeneratif hastalıklar için de kullanılabilir. Sonuçta, bilimsel sağlık, insanları, alışkanlıklarını değiştirmek, diyet, egzersiz, uyku ya da kişisel sağlığı optimize etmek için genleri değiştirmek üzere veri ve araçlarla donatacak. Biogen’in Bergethon’u “İleriye doğru yol var” dedi. “En azından ilk parçalarda hareket etme zamanı.” Bir sonraki HIMSS Hassas Tıp Zirvesi, 11 Şubat 2019'da Orlando'daki HIMSS19'da gerçekleşecek. Kaynak: www.healthcareitnews.com


49

www.labmedya.com

PERIYODIK TABLONUN SONU VAR MI? Ecz. Tuğba Buse AVCI Dimitri Mendeleyev tarafından oluşturulan periyodik tablo, gelecek sene 150. yaşını kutlayacak. Bu sebeple 2019 yılı Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Periyodik Tablo Yılı olarak ilan edildi. Periyodik tablo, 150. yaşına girerken hala büyümeye devam ediyor. 2016 yılında nihonium (Nh), tenessine (Ts), moscovium (Mc) ve oganesson (Og) olmak üzere 4 yeni element daha tabloya eklendi. 115. Elementin moscovium adı Rusya’daki Moskova şehrine, 117. elementin tennessine adı ABD’deki Tennesse eyaletine, 118. Elementin oganesson (Og) ismi ise özellikle süper ağır elementler ve nükleer fizik alanında önemli katkıları olan Prof. Dr. Yuri Ogenessian’a atfedildi. 113. element için önerilen nihonium ismi de Japoncada, Japonya için kullanılan “güneşin doğduğu yer” anlamındaki Nihon kelimesinden geliyor. Bu 4 elementin onaylanması on yıl süren, büyük bir çaba sonucu gerçekleşti. Şimdi bilim adamları şu sorunun cevabını merak ediyor: Bu tablo ne kadar ilerleyebilir? Michigan Eyalet Üniversitesi profesörü Witek Nazarewicz periyodik tablonun sınırlarını araştırıyor. Bazı cevapları Nazarewicz’in Nature Physics Perspective’inde bulmak mümkün. 104’den fazla proton sayısına sahip tüm elementler süper ağır elementler olarak kabul edilir ve bunlar bilim insanları tarafından ortaya çıkarılmaya çalışılan, henüz tamamen keşfedilmemiş büyük bir parçanın bir kısmı. 172 protona kadar olan atomların, fiziksel olarak, nükleer kuvvet tarafından birbirine bağlanan bir çekirdek oluşturabileceği tahmin edilmektedir. Bu kuvvet, sadece çok kısa bir süre için parçalanmayı engeller. Laboratuvarda üretilen bu çekirdekler oldukça kararsızdır ve oluşturulduktan sadece birkaç salise sonra kendiliğinden bozulurlar. Özellikle oganessondan ağır elementler için bu durum bir elektronu çekmeyi ve yakalamayı önleyecek kadar hızlı gerçekleşir. Böylece tüm yaşam sürelerini bir proton ve nötron topluluğu olarak harcarlar. Bu çekirdeklerin oluşup oluşamayacağı hala bir gizem ancak bilim insanları yavaş yavaş fakat emin adımlarla ilerleyerek, neye benzeyeceğini ya da sonun neresi olacağını bilmeden elementleri elementlerden sentezlemeye devam ediyor. Element 119 arayışı, başta Almanya'daki Nükleer Araştırma, GSI ve Japonya'da RIKEN olmak üzere çeşitli laboratuvarlarda devam etmekte. Nazarewicz, nükleer teorinin bunları sentezlemek için gereken optimal koşulları, güvenilir bir şekilde tahmin etme yeteneğinden yoksun olduğu ve bu yüzden bir şey bulana kadar tahminler yapılıp füzyon deneyleri ile çalışılması görüşünde. Element 119 onaylanırsa periyodik tabloya 8. bir periyot eklenecek. Nazarewicz, keşfin çok

da uzakta olmadığını ifade ediyor. Bir başka heyecan verici soru ise şu; süper hızlı çekirdekler uzayda üretilebilir mi? Bunların nötron yıldız birleşmelerinde güçlü bir çarpışma sonucu yapılabileceği düşünülmekte. Nötronların yoğunlukta olduğu bu gibi yıldız ortamlarda bir çekirdek daha ağır bir izotop oluşturmak için daha fazla nötronla kaynaşabilir. Sonuç olarak aynı elementin daha ağır bir izotopu oluşabilir. Ancak ağır çekirdeklerin oldukça kararsız olması ve bu sebeple daha fazla nötron ekleyemeden ve

bu süper çekirdekleri oluşturamadan parçalanacak olmaları bu çekirdeklerin yıldızlarda üretimini engelleyen en önemli neden olarak karşımıza çıkıyor. Deneysel yetenekler ilerledikçe bilim insanları yeniden şekillendirilmiş periyodik tabloya bu daha ağır elementleri ekleme yolunda ilerleyecek gibi gözüküyor. Işık hızına yaklaşan elektronların kütlesi artıyor ve bu da birinci kabuktaki elektronların çok hızlı dönmesi nedeniyle yapay elementlere sıra dışı özellikler kazandırıyor. Sadece bu özelliklerin incelenmesi bile bilim dünyası

için heyecan verici olabilir. Kaynaklar Bilgici, Z., ‘Periyodik Tablodaki Dört Yeni Element İsimlendiriliyor.’, Bilim Genç Tübitak, 2016. Is There an End to the Periodic Table, https:// msutoday.msu.edu/news/2018/is-there-an-end-tothe-periodic-table/ (Erişim tarihi: 10.06.2018). Periyodik Tabloda Keşfedecek Kaç Element Kaldı? https://khosann.com/periyodik-tabloda-kesfedecekkac-element-kaldi/ (Erişim tarihi: 10.06.2018).

GLOBAL STANDARTLARDA SAFLAŞTIRMA

SMART VE KOMPAKT KULLANIM

Racycling Preparative Hplc Naxt Serisi

YENİ SERİ JAIGEL-GPC KOLON X4 Yüksek akış hızı ile mükemmel ayırma

250 Sokak No: 8/2-B Mustafa Çukur Sitesi Bayraklı - İzmir Tel: +90 232 343 36 63 - +90 232 343 50 65 Fax: +90 232 343 36 73


50

Ecz. Diren ERGİN

UYKU , I NSAN ÖM R Ü N Ü N YAK LA ŞI K Ü ÇTE B IRIN I K APSAYAN , O RG ANI Z M ANI N K E N D I N I YENILE Y EBI L M ES I VE D INL ENM ESI I ÇIN G EREK L I BI R I HT IYA ÇTI R. BEY I N D E DINLE NEBI L M EK I Ç I N UYKU YA I HTI YAÇ D U YA R . YETIŞK I N BI R BI R E Y I Ç I N O R TAL AM A U Y K U S Ü R E S I G Ü NLÜK YAK L AŞ I K 6 - 8 S AAT O L M AL I D I R . Yeterli uyuyamayan bireylerde, bağışıklık sistemi düşebilmekte, verim azalmakta, dikkat toplamak zorlaşmakta, alıngan ve sinirli bir ruh hali görülebilmektedir. Trafik kazalarının çoğunluğu ise uykusuz direksiyon başına geçilmesinden kaynaklı olduğu tespit edilmiştir. Düzenli bir uyku, insanın hem psikolojik hem de fiziksel olarak sağlıklı olması için önemli bir unsurdur. Kaygı yaşamın normal bir parçasıdır. Herkes günlük yaşam içinde değişik konularla ilgili kaygı duyabilir fakat bu kaygı hafiftir ve baş edilebilir düzeydedir. Yaygın anksiyete bozukluğu olan kişilerde ise “sürekli, aşırı ve duruma uygun olmayan bir endişe durumu” söz konusudur. Aşırı endişe, kişinin günlük yaşamını olumsuz yönde etkiler ve olağan yaşam aktivitelerini sürdürmesini engeller. Bu kişiler her durumda olabilecek en kötü sonucu düşünürler, her şey kendi denetimlerinin dışındadır, iyi bir olasılık ya da geriye dönüş mümkün değildir. Yaygın anksiyete bozukluğunda aşırı endişe ve kaygı genellikle sağlık, aile, para ya da iş gibi konularla ilgilidir. Yaygın anksiyete bozukluğunun yaşam boyunca görülebilme sıklığı %5-6’dır. Yaş ilerledikçe kaygı duyarlılığı artar ve daha ileri yaşlarda görülme riski daha fazladır. Bireylerin yaşam kalitesini olumsuz şekilde etkileyen yaygın anksiyete bozukluğuna ve uyku problemlerine doğal bir tedavi yöntemi olan aromaterapi ile çözüm bulunabilmektedir. Aromaterapi, bitkilerin yaprak, kök,

www.labmedya.com

AROMATERAPININ ANKSIYETE VE UYKU KALITESI ÜZERINE ETKILERI çiçek gibi bölümlerinden distilasyon yöntemi ile edilen uçucu yağ özlerinin kullanılarak hastalıkları önlemek veya oluşmuş hastalıklarda vücudun bağışıklığını güçlendirerek kendi savunma sistemini desteklemek için kullanılan doğal bir tedavi tekniğidir. Özellikle son yıllarda adını sık duymaya başlasak da aromaterapi geçmişinin yaklaşık 6000 yıl öncesine kadar dayandığını gösteren kanıtlar mevcuttur. Aroma terapinin ilk olarak Mısırlılar tarafından mumyalamada kullanıldığı bilinmektedir. Aynı dönemlerde Çinliler de bitkileri ve uçucu yağları tanrıya bir teşekkür şekli olarak kullanıyorlardı. Yunanlılar aromaterapiyi güzelleşmek ve hastalıkları tedavi etmek amacıyla kullandılar. Roma İmparatorluğu döneminde ise aromaterapi, banyo sonrası masaj teknikleri şeklinde uygulanmıştır. Tarihte uçucu yağların kullanımı sosyal bir statüyü temsil etmekteydi. Başta krallar olmak üzere, din adamları ve soylular uçucu yağları kullanan kesimler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bilinen en eski uçucu yağlar, Hindistan Günlük ağacı (Boswellia sacra) ve Myrrhe (Balsammodendron africanum) balzamları ve onların uçucu yağlarıdır. Romalıların yaşamında uçucu yağların önemli bir yeri vardı ve Romalılar uçucu yağları doğu ülkelerinden getirtmekteydiler. Alman tarihinde ise 8. yy'da uçucu yağ taşıyan bitkilerin yetiştirilmesi için özel bir kanun çıkarılmış, özellikle manastır bahçelerinde rezene ve fesleğen gibi aromatik bitkiler yaygın olarak yetiştirilmiştir. Napolyon, Kuzey Afrika seferlerini düzenlerken, bulaşıcı hastalıklara karşı ordunun korunması için her askerin yanında fesleğen uçucu yağı bulundurmasını zorunlu kılmıştır. 10. yy’da ise İbn-i Sina gül suyu ve gül yağını tedavi amaçlı kullanmıştır. Günümüzde kullanıldığı şekliyle modern aromaterapinin temelleri 19. yüzyılın başlarında Fransız Kimyager Doktor Gattefosse tarafından atılmıştır. Fransız bilim adamı, laboratuvarında çalışırken çıkan bir patlamada yaralanır, daha sonra tesadüfen laboratuvarda bulunan lavanta yağını fark ederek yanık yerlerine lavanta yağından damlatır ve yaralarının beklemediği bir şekilde ve hızda iyileştiğini gözlemler. O günden sonra aromaterapi ile ilgili çalışmalara daha

fazla ağırlık verilmiştir. Aromaterapötik uçucu yağların özelliklerine baktığımızda adaptojenik, sinerjik, çok hızlı sonuç veren bileşikler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Doğru dozda uygulanmaları çok önemlidir yoksa toksisiteye sebep olabilirler. Uçucu yağlar vücut tarafından üç yolla absorbe edilmektedir; oral yol, koklama ve inhalasyon yoluyla ve deriden emilim yoluyla. Koklama oldukça güçlü bir duyudur. Örneğin, bir pastanenin önünden geçerken aldığımız poğaça kokusu bizi yıllar öncesine evimizin mutfağına ya da annemize götürebilir; bir kişiyi veya bir yeri hatırlatabilir. Bir başka örnekten söz edecek olursak, evimizi satmak istediğimizde, alıcı evi görmeye gelmeden önce eve aldığımız bir ekmek ya da bir kahve kokusu, alıcı gelip o kokuyu aldığında, eve kendini ait hissetmesini sağlayarak evi almaya karar vermesini kolaylaştırdığı görülmüştür. Koklama, uçucu yağların vücutta etkisini en hızlı gösterdiği yöntemdir. Uçucu yağları kokladığımızda koku bileşenleri çok hızlı bir şekilde hem akciğerlere hem de beyne gider ve bu sayede hızlı bir etki gösterirler. Deriden masaj şeklinde ise sabit yağların içine karıştırarak uygulanırlar. Banyo suyuna damlatma tekniğinde ise hem inhalasyon hem de deriden emilim mevcuttur. Oral olarak kullanımı ise standardize edilmiş bazı kapsül formlarının ruhsatlanmasıyla mümkün olmuştur. Lavandula angustifolia (Lavanta), Citrus bergamia (Bergamot), Vetiveria zizanioides (Vetiver), Salvia sclarea (Misk adaçayı), Cananga odorata (Ylang ylang), Santalum album (Sandal ağacı), Canarium luzonicum (Elemi), Boswellia Carterii (Günlük), Rosa damascena (Isparta gülü) ve Anthemis nobilis (Papatya) sedatif ve anksiyolitik etkiye sahip bitkilerdendir. Lavanta, uçucu yağların arasında en çok bilinenidir. Bir Orta Avrupa bitkisi olan lavantanın Fransa, İspanya ve İtalya’da kültürü yapılmaktadır. Türkiye’de ise lavanta üretiminin yarısından fazlası Isparta'nın Keçiborlu ilçesine bağlı Kuyucak Köyü’nde gerçekleştirilir. Hatta Kuyucak, lavanta kokulu köy projesiyle bir turizm değerine dönüştürülmüş ve 2017 yılında 20 binden fazla turisti ağırlamıştır.

Lavanta tarlarının uçsuz bucaksız morluklara dönüştüğü dönemden hasat zamanına kadar geçen 3 aylık süreçte ziyaretçi akınına uğrayan Kuyucak, temmuzun son haftasına kadar morlara benzenmiş şekliyle görülebilir. Yapılan birçok çalışmada sedatif etki gösterdiği, uykuya geçişi kolaylaştırdığı, anksiyolitik etki gösterdiği ve nörodepresan etkisinin olduğu saptanmıştır. Bu etkiler, ana bileşenleri olan linalol ve linalil asetattan ileri gelmektedir. Almanya ruhsatlı oral alım için kapsül formu mevcuttur. Topikal, inhalasyonla veya sabit yağlarla karıştırılarak da uygulanabilir. Birçok sabit yağ ile uyumlu olan lavanta, adaptogen özelliğinden dolayı düşük dozlarda sedatif yüksek dozlarda uyarıcı etkisi ortaya çıkmaktadır. Bergamot, Calabria bölgesinin (İtalya) endemik bir bitkisidir. Türkiye'de de birçok şehirde yetişmekte ve ihraç edilmektedir. İnsanı neşelendiren, rahatlatan ve insana pozitif enerji sağlayan uçucu yağlardandır. Yapılan çalışmalarda stresi azalttığı, rahatlatıcı etkisi ile uyku bozukluklarına iyi geldiği ve depresyona karşı etkili olduğu belirlenmiştir. Sürüldüğünde direkt güneş ışığına maruz kalınırsa foto toksik etkisi ortaya çıkacağından, kullanımdan sonra güneşten kaçınılmalıdır. Topikal, inhalasyonla veya sabit yağlarla karıştırılarak uygulanabilir. Hindistan’ın doğal bitkisi olan vetiverin de halsizlik, depresyon, uykusuzluk, gerginlik, stresle ilişkili şikayetleri azalttığı görülmüştür. Yine vetiverde, topikal, inhalasyonla veya sabit yağlarla karıştırılarak uygulanabilir. Ylang-ylang, sandal ağacı, elemi, günlük, Isparta gülü ve papatya (roman papatyası) da endişe gerginlik, depresyon ve stresin azalmasında yardımcı olan, sedatif etkileriyle uyku problemlerine iyi gelen uçucu yağlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Uçucu yağların toksik etki göstermemesi için dozlarının doğru ayarlanması gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız uçucu yağın doğru bitkiden, doğru dozda, doğru aktif bileşenli ve doğru tıbbi bitki olduğuna emin olmalıyız. Doğal demek zarar vermeyeceği anlamına gelmediğinden, uçucu yağlar uzman kişilerden alınmalı ve yine uçucu yağın dozu uzman kişilerce ayarlanmalıdır.


51

www.labmedya.com

EPILEPSIDE YENI BIR HEDEF LIDERLIĞE GÖZ KIRPIYOR

BOR NANOTÜP PIYASASINDA

Ecz. Kadir GÜLER

‘Bor nitrür nanotüpleri, Rice Üniversitesinde yapılan bir araştırmayla gelecek nesil kompozit ve polimer malzemeler için ana yapı taşları haline gelmeye hazır.’ Rice Üniversitesinden bir araştırma ekibi, elektriksel olarak yalıtıcı bor nitrür nanotüplerini fonksiyonel gruplarla modifiye etmenin bir yolunu buldu ve bu da onları polimerler ve kompozit malzemelerle kullanım için daha uygun hale getirdi. Bor nitrür nanotüpleri, karbon kuzenleri gibi, altıgen diziler halinde düzenlenmiş tabakalar. Bu tip nanotüpler, karbon nanotüplerin aksine, alternatif olarak bor ve nitrojen atomlarından oluşan elektriksel olarak yalıtılmış hibritler. Karbon nanotüpler olağanüstü özelliklere sahip, ancak karbon nanotüpler yalnızca yarı iletken veya metalik iletken tiplerde bulunabilir. Yapılan araştırmayla bor nitrür nanotüpler bu boşluğu doldurabilecek

tamamlayıcı malzemeler olarak gözükmekte. Araştırmacılar elektronların diğer atomlarla etkileşim kurması için serbest bıraktı ve elektriksel olarak yüksüz bor nitrür nanotüplerin negatif yük kazanmasına olanak verdi. Araştırmacılar ayrıca sürecin tersinir olduğunu keşfetti. Yanma özelliğine sahip karbon nanotüplerin aksine, bor nitrür nanotüpleri ısıya dayanabiliyordu. Çeşitli fonksiyonel gruplarla modifiye edilen bor nitrür nanotüplerinin 600 °C’ye kadar dayanabildiği ortaya çıktı. Yapılan başka bir çalışmada çeşitli uygulamalar için bu tip nanotüplerin farklı gruplarla işlevselleştirilebileceği ve daha sonra bu grupların nanotüplerden uzaklaştırılarak saf malzemenin geri kazanılabileceği ortaya kondu ki bu da malzemenin getirdiği üstün özelliklerden biri olarak bilim dünyasında yerini aldı. Kaynak: www.labnews.co.uk

Epilepsi hastalarının yüzde 30'u mevcut antiepileptik ilaçlara cevap vermediğinden, beyindeki nöbetlerin başlamasını ve yayılmasını bastırmaya yardımcı olan hedefler bulmak çok önemlidir. Epilepsi hastalığı normal beyin fonksiyonunu bozan tekrarlayan nöbetlerle karakterizedir. Nöral uyarılabilirlik ve uyarım-inhibisyon dengesindeki değişikliklerin nöbet oluşumunu teşvik ettiği gösterilmiştir, ancak bu değişikliklerin moleküler belirleyicileri tespit edilmeye devam etmektedir. Fransa’da yapılan bir araştırmanın sonuçları, panneksin kanallarının gut ve sıtmanın tedavisi için halihazırda onaylanmış ilaçlarla inhibe edilmesinin, standart terapilere yanıt vermeyenler için yeni bir tedavi stratejisi olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

Panneksin kanalları, nöroaktif moleküllerin hücre dışı değişimine aracılık eden, seçici olmayan, geniş gözenekli kanallardır. Son veriler bu kanalların patolojik koşullar altında aktive edildiğini ve örneğin inme sırasında nöral uyarılabilirliği düzenlediğini düşündürmektedir. Fransız araştırmacılar cerrahi işlem uygulanmış bir epilepsi hastası ve epilepsi bir fare modelinden beyin doku örnekleri kullanarak membran kanalı panneksin1’in nöbet aktivitesi ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bu kanalın aktive edilmesinin nöbet görülme sıklığını arttırdığını gösteren araştırmacılar, hipotezlerini, bu kanalı kodlayan genlerden yoksun farelerin nöbete daha az eğilimli olduklarını tespit ederek pekiştirdiler. Kaynak: european-biotechnology.com


52

www.labmedya.com

YENI BI R ÇAL I Ş M AYA G ÖR E, K AHVE S EVERL ER VÜCU TL ARI NI N K A F E I N E N ASI L TEPK I VE R D I Ğ I N E B AĞLI OL ARAK Ü Ç G RUBA AY RI L I YO R .

KAHVE SEVERLER GERÇEKTEN ÜÇ GRUBA MI AYRILIYOR? Kafein içenlerin kendilerinin hangi gruba dahil olduklarını anlamaları eğlenceli olsa da, tüm uzmanlar raporun sonuçları hakkında hem fikir değil. 6 Haziran'da Institute for Scientific Information on Coffee (ISIC) tarafından yayınlanan rapora göre, cevabımız genlerimizde yatmakta. Spesifik olarak, kafein duyarlılığı kısmen CYP1A2 geni tarafından kodlanan CYP1A2 adlı karaciğer enzimine bağlıdır. Rapora göre bu enzim, "yutulan tüm kafeinlerin yüzde 95'inin etkisiz hale getirilmesinden" sorumludur. Başka bir deyişle, bu karaciğer enzimi vücuttaki kafeini parçalar. ISIC üyeleri Nestlé dahil olmak üzere birçok Avrupa kahve şirketini içermektedir. Rapora göre, genin versiyonları, insanlar arasında değişiklik gösterir ve bu genetik varyasyonlar insan popülasyonunu iki gruba ayırmaktadır: "hızlı metabolizörler" ve "yavaş metabolizörler". Rapor, hızlı grubun kafeinlerinin yavaş gruba göre daha çabuk bozduğunu ve bu nedenle kafein etkilerinin bu grup için uzun sürmeyeceğini belirtti. Kopenhag Üniversitesi'nde klinik bir farmakoloji öğretim üyesi olan ve de araştırmanın sahibi J.W. Langer, bu hızlı metabolizma sahibi insanların "günde birden fazla bardak kahve içebileceğini" iddia ediyor çünkü vücutları kafeinlerini sisteminden hızla temizleyebilir. Ancak yavaş metabolizanlar için, kafein vücutta daha uzun süre kalır, yani "kafeinin fizyolojik etkileri daha uzun sürer ve daha

belirgindir", Langer'e göre. Böylece, bu grup için daha düşük dozlarda kafein önerilmektedir.

PEKI ÜÇÜNCÜ GRUP NEREDEN GELDI? Langer, Live Science'a “karaciğer enzimleri için genlere sahipsiniz, fakat kahvenin beyni nasıl etkilediğini de göz önünde bulundurmalısınız” dedi. İşte burda bir nörotransmitterin olan Adenosin devreye girer. Adenozin, adenosin reseptörlerine bağlanarak, yorgunluk hissine yol açar. Fakat kafein de bu reseptörlere bağlanabilir, adenosinin bağlanmasını engeller ve böylece yorgunluğu önler ve tetikte kalmayı sağlar. Karaciğer enziminin kafeini parçalamaktan sorumlu olduğu gibi, rapora göre, adenosin reseptörünü üreten genlerde genetik varyasyonlar da vardır. Langer, bu varyasyonların, enzimlerdeki varyasyonlarla birlikte, "yüksek, düzenli ve düşük olan üç kafein duyarlılık grubunda faktör olarak birleştiğini" söyledi. (Düşük duyarlılık grubu "hızlı metabolizörleri" içerirken, yüksek duyarlılık grubu "yavaş metabolizörleri" içerir). Çalışmanın raporu, bireylerin kendilerini “rahat hissettikleri kafein miktarını” tüketme eğiliminde olduklarını, çünkü tüketim düzeylerinin “bireyin genetik yapısı içinde kök salmış kendi kendini düzenleyen mekanizmalara” dayandığını söylüyor. Buna karşılık, rapor az miktarda

kafein tüketmek için yüksek hassasiyete sahip olanların ve düzenli hassasiyete sahip olanların "günde 5 fincan kafein tüketimi" ile "güvenli ve problemsiz" olacağını söylüyor. (Ancak, raporun özellikle fincan olarak 8 ons kahveye mi daha fazlasına mı işaret ettiği net değil; Avrupa'da, kahve genellikle ABD'de olduğundan daha küçük kaplarda sunulmaktadır).

KAFEIN ENDIŞELERI DEVAM EDIYOR Ancak bu yeni rapor bilimsel araştırmacılar tarafından tam olarak kabul edilmedi. Yeni raporda yer almayan University of Toronto'da bir diyetisyen ve araştırmacı olan Nanci Guest, raporun büyük ölçüde yanıltıcı olduğunu söyledi. "Bu raporun ana fikrine göre, kendinizi rahat hissettiğiniz kadar kahve içmeniz sizin iyi olnak için baz almanız gereken kriter" dedi. "Bu mesaj gerçek bir kanıta dayanmıyor ve rapor hiçbir riski göz önüne almadan kahve alımını özgürce destekliyor." Guest’e göre "duyarlılık" terimi doğru bir tanımlama değil çünkü bireylerin "kalp krizi riskini artırma, yüksek tansiyon ve azalmış dayanıklılık performansı" olasılığını da içeren "kafein alımının etkilerini" hissedebileceğini varsayıyor. Ancak Langer, duyarlılığı "kahve içtiğinizde hissettiğiniz" olarak tanımladığını ve bu raporun insanların "herkesin eşsiz bir kahve içicisi olduğunu" fark etmesine yardımcı olacağını umuyor.

Ayrıca kafeinin etkilerini sağlamak için aşırı miktarda kahve içilmemesine dikkat çekerek, “düşük duyarlılık” sahibi bireylerin kafeinin etkilerini hissetmek için daha fazla kafeine ihtiyaç duyabileceğini belirterek, bunun potansiyel olumsuz etkileri olduğunu belirtiyor. Langer’e göre bu olumsuz etkiler başlıca özellikle de kafeine duyarlıysanız "kaygı ve panik ataklarını" içermekte, ancak bu hassas bireyler "azınlık" denebilecek kadar. Guest ise kafeinin olumsuz etkileri söz konusu olduğunda "gerginlik" hissinin buzdağının sadece bir ucu olduğunu vurguladı. Ayrıca raporda yanlışlıklar olduğunu ve verilen tavsiyenin çok dikkatli bir şekilde dikkate alınması gerektiğini de belirtmiştir. Örneğin, rapor hamile kadınların kafein alımını 200 miligrama (mg) sınırlamaları gerektiğini belirtirken, Guest sıfır kafein alımının en güvenli olduğunu söyledi. (American College of Obstetricians and Gynecologists, 200 mg sınırını desteklemekte). Guest ayrıca, "ılımlı" olarak görülen günde beş fincan kahveyi reddetti, bu gibi alım miktarlarının dikkatle düşünülmesi gerektiğini ekledi. Ayrıca, raporda kahve tüketiminin Parkinson hastalığına karşı olası bir koruyucu etkisi olduğu belirtilirken, Guest bu raporlara son zamanlarda itiraz edildiğini söyledi. Kaynak: www.livescience.com


54

www.labmedya.com

İNSAN YAŞAMI SÜRESI İÇIN İYİ HABERLER VAR İnsan yaşam süresinin bir sınırı olup olmadığı, eski bir sorudur. Benjamin Gompertz adındaki bir sigortacı 1825 yılında, yaşlandıkça ölüm oranlarının katlanarak hızlandığını ileri sürdü. Gompertz yasası olarak bilinen şeye göre, her sekiz yılda bir ölme olasılığı ikiye katlanır. Bu 30 ila 80 yaş arası insanlar için kural gibi görünüyor.

JEANNE L OU I S E C AL M ENT, HER H A N G I B IR K I ŞI NI N EN E S K I DOĞ RU L ANM I Ş YA Ş I O LA N 122 Y I L V E 1 64 GÜ N YAŞA D I . R ÖP OR TAJ L AR I , N EŞEL I RU HL U B I R YÜ Z Y I L POR TR E S I N I O R TAYA ÇI K AR D I . “S AD ECE BI R KI RIŞI K L I K YAŞ A D I M VE ONU N D A Ş U A N ÜZ ERI ND E O TU RU Y ORU M . ” D E D I 1 10 YAŞI ND AYK E N G AZ ETECI L ERE VER D I ĞI D EM E Ç T E . C AL M ENT 1997 ' D E ET K I L EY I CI ĞI Ö M RÜ NÜ GEÇI R D I Ğ I FRA NSA'NI N A R L E S KENTI ND E ÖL DÜ . KAY I TL ARA GÖ R E , B AŞK A HI Ç K I MS E 1 20 Y I L D AN FA Z L A YAŞAM AD I .

Ancak araştırmacılar, yaşamın çok geç dönemlerinde mortalite oranlarına ne olduğu konusunda hemfikir değiller. Science dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, Azrail’in aniden gaz pedalına bastığını gösteriyor. Amaç, insan ölümlerinin diğer birçok türdeki ölüm oranlarıyla aynı şeklide olup olmadığına dair bir tartışmayı çözmekti,” diyor yazar Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde demografi ve istatistik profesörü olan araştırmacı Kenneth W. Wachter. Ölüm oranlarının, Akdeniz meyve sinekleri ve nematod kurtları gibi laboratuar hayvanlarında düzleştiği bulunmuştur. “Biz bunun yerleştiğini düşünüyoruz” dedi. Çalışmadaki araştırmacılar, ölüm oranlarını 80 yaşına kadar hızlanmaya ve 105 ila 110 yaşları arasında bir düzlüğe girdiğine inanıyor. Gompertz yasası, bu görüşte, düz bir çizgi ile bitiyor. Çok açık olmak gerekirse, olasılıkların değil, ölüm oranlarının hızlandırılmasından bahsediyoruz. Bunlar hala iyi değil. 100.000 kadından sadece 2'si 110 yaşına kadar yaşıyor; Erkekler için, bu şans 1.000.000'de 2'dir. 105 yaşında, yeni araştırmaya göre, 106 doğum gününüze ulaşma şansınız yüzde 50'lik bir ihtimal. 107'ye varmak gene 50-50'lik başka bir yazı-tura, ve daha sonra 108, 109 ve 110'a kadar aynı şekilde. Roma'nın Sapienza Üniversitesi'nde Elisabetta Barbi tarafından yönetilen ve İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü uzmanlarından oluşan yeni araştırma, 1896-1910 yılları arasında İtalya'da 105 yaşına kadar veya daha fazla yaşayan

herkesin izini sürdü. Veriler 3,373'ü kadın, 463'ü erkeği içerdi. Vatandaşlardan yıllık güncellemeler yapmasını gerektiren ulusal İtalyan sicili, ABD Sosyal Güvenlik verilerinden daha doğru bilgi sağlar. Wachter, “İtalya'nın sahip olduğumuz en iyi verilere sahip olması muhtemel” dedi. İsveç'teki Chalmers University of Technology'de istatistikçi Holger Rootzen, çalışmayı 105 ila 110 yaş arası bir ölüm düzlüğünü ortaya koyan “çok dikkatli ve iyi analiz” olarak adlandırdı. Max Planck Institute of Demographic Research tarafından toplanan Japonya ve Batı ülkelerinden benzer uzun ömürlü verileri kullanan Rootzen, Aralık ayında Extremes dergisinde yayınlanan araştırmalarda insan yaşamına karşı sert bir sınırlama fikrini reddetti. Bir sonraki çeyrek yüzyılda birinin 128 yaşına ulaşmasının mümkün olacağını tahmin etti. İki yıl önce, Albert Einstein Tıp Fakültesindeki araştırmacılar, Washington Post'un bildirdiği gibi, 40 ülkeden maksimum bir sınır için yaklaşık 115 yaşı için uzun ömürlü verilerine dayanarak Nature'da bir tartışma yaptılar Onların görüşüne göre, Calment’in yaşam süresi çok şanslı bir tesadüftü. Nature araştırmasında doktora öğrencisi olarak çalışan Brandon Milholland, son araştırmalara dayanarak, mortalite eğrilerinin aniden ve çok düz bir şekilde dengelenmesinin “oldukça olası” olmadığını söyledi. Milholland Çarşamba günü şunları söyledi: “Bu iki seçenekten daha fazlası var. Albert Einstein Tıp Fakültesindeki bir genetikçi olan eş-araştırmacı Jan Vijg, yaptığı açıklamada, keskin bir plato ya da Gompertz yasası arasındaki seçimi “yanlış bir dikotomi” olarak nitelendirdi. “Hata çubukları büyük, ve bu da İtalyan verileri için daha dik çıkışlara olanak sağlıyor.” Ayrica, Gompertz yasasının sona ermesi gerektiğine karar verdi,

çünkü ölüm oranları 100'ün üzerinde ikiye katlanmıyor. Ancak bu çalışma, ölüm oranlarının yaklaşık yüzde 50 oranında artmayı durdurduğuna da onu ikna etmiyor. Rootzen, yazarların istatistikî bir hata yaptığını söyleyerek, yaşamın sınırını tahmin eden Naure makalesinin sonuçlarını tartıştı: "Evet, 115'in ötesindeki yaşama ihtimalleri düşük, ancak bu bir sınırın mevcut olduğu anlamına gelmiyor. Bunu açıklamak için dart tahtası üzerinde dart atma örneğini kullandı. On atışta on iki den vuramayabilirsin. Bir dart tahtası üzerinde binlerce dart atarsan, belki o zaman." Rootzen, “Şunu anlayamıyorlar: ne kadar çok deneme yapar, ne kadar çok dart atarsan, sayın da o kadar artar”dedi. Çok yaşlıların sayısı artıyor. İtalya'da, örneğin, 1896 doğumlu dört kişi 105 veya daha fazla yıl yaşadı. 1910 doğumlu 600'den fazla insan uzun süre yaşadı. Wachter, 1896 ve 1910 yılları arasında İtalya'daki bebek ölümlerinin azaldığını söyledi. Daha sonraki yıllarda, 80 ve 90 yaşındakilerin bakımı gelişti bu da mortalite yaşı oranlarını yükseltti. “Genomik mirasımız ile beslenme ve davranış gibi tüm bu iyi çalışılmış pratik faktörler arasındaki etkileşimleri anladığımızda, insanların bu ilerlemeyi 80'lere ve 90'lara neden getirdiğini anlayacağız ve genişleteceğiz” dedi. Şimdiye kadar, aramızdaki en yaşlı olanlar hayatın her kesiminden ortaya çıktı. Rootzen, “Yaşam tarzı önerileri - egzersiz yapın, şu ya da bunu yiyin - bunlar daha genç yaşlarda oldukça etkilidir ancak daha geç yaşlarda bir rol oynamamaktadır” dedi. Calment, 119'a kadar günde iki sigara içtiğini ve daha sonra çakmak yakmaya gözleri yetmeyeceği için alışkanlığını bıraktığını söyledi. Kaynak:www.washingtonpost.com

HORMON TEDAVISI BILIŞSEL KAYBI YAVAŞLATABILIR Yeni bir çalışma hormonların postmenopozal bayanlarda yaşlanmayla görülebilecek bilişsel gerilemeyi yavaşlatabileceğini önerdi. Araştırmacılar, hafif bilişsel bozukluk tanısı konan ve 24 aylık bir süre içinde bir çeşit ilaç alan postmenopozal kadınları izledi ve hormon tedavisi alan kadınlar için

bilişsel test puanlarının o dönemde önemli ölçüde arttığını buldu. Çalışma, transdermal estradiol ve oral progesteron kombinasyonunun bilişsel gerilemeyi yavaşlatabileceğini gösterdi. Yapılan bu küçük pilot çalışma, ilacı kullanan hafif bilişsel bozukluk tanılı

kadınlara verildiğinde hormon tedavisinin olası yararını ortaya koymakta. Alzheimer hastalığının yavaşlatılması için önemli ancak hormon tedavisinin Alzheimer hastalığının başlangıcından önce etkisini değerlendirmek için daha büyük çalışmalara ihtiyaç var. Kaynak: www.americanlaboratory.com


Masaüstü Güçlü Çözümler NMReady-60Pro

Gelişmiş Özellikler Çoklu Proplu Yüksek Çözünürlüklü Spectrumlar

Ergonomik Boyut ve Ağırlık Yüksek Performans

Tatlısu Mah. Erkaya Sokak Yüksel Ofis No:1 Kat:3 Ümraniye/İstanbul

www.alptek.com.tr

info@alptek.com.tr

www.alptek.com.tr


56

www.labmedya.com

6 TRILYON DOLARLIK BIYONIK İNSAN SIÇRAMASI Timur Sırt

İnsanların hareketi, sözü ve eylemiyle her saniye oluşturulan verilere, makineler de ekleniyor. 2020 yılında ağa bağlı cihazlar yeni bir sıçrama sağlayacak. Üçüncü ve daha büyük sıçrama ise genetik ve biyoteknoloji yatırımlarıyla 6 trilyon dolarlık biyonik insanla gerçekleşecek. İnsanlardan gelecekle ilgili bilgi talebi çok fazla geliyor. Yıldızlara, kahve fallarına veya burçlara göre gelecek tahminleri yapmak bize göre değil. Gelecek ancak bilimsel gelişmelere, kurumların Ar-Ge çalışmaları ile teknoloji girişimlerine bakılarak değerlendirilebilir. Tabii tüm bunları tarihsel gelişim süzgecinden geçirerek gelecek tahminlerimizi yapabiliriz. İşi ciddiye aldığımızı göstermek için önce eğitimle ilgili söyleyeceklerimize dikkat çekelim. Gelecek planlarıyla uyumlu doğru insan yatırımı ancak eğitimle sağlanabilir. Bu yüzden eğitimle ilgili bir devlet politikası ile uzun vadeli planlama kaçınılmaz. Bugün de insan düşünce hızında, insan dokusunda, yapay zekası ve refleksinde yeniden bir doğuşu yani üçüncü büyük sıçramayı anlamak için hayallerimizden bu yana düşünelim.

YENİ BİR ENDÜSTRİ İnsanlar kendisinden birer kopya yaparak sanki olağanüstü riskleri kendisi almak istemiyor. Buluşlarla insan bedeninden daha güçlü, insan beyninden daha yetenekli ve hızlı çözüm üretmeye çaba harcanıyor. Hatta genetik ve biyoteknoloji çözümleriyle insanın fiziksel olarak taklit edilebilmesi kolaylaşıyor. Yani biyonik adam hayali için her şey hazır. Yıllar önce yayınlanan 6 milyon dolarlık Adam dizisi günümüzde yapay zeka, büyük veri, makinelerin öğrenimi, 5G ağ altyapısı, genetik ve biyoteknoloji gibi dev yatırımlarla 6 trilyon dolarlık insan olarak karşımıza çıkıyor. Yaklaşık 30 yıl sonra onlarca teknolojinin birleşimiyle ortaya çıkan yepyeni bir endüstri.

HER ŞEY UCUZLADI Peki ilk sıçrama nasıl oldu. Fiziğin temel ilkeleri kullanılarak önce basit araçlar yapıldı. Sonra makine ve beygir gücüyle, insan kaslarından daha güçlü, daha hızlı araçlar ortaya çıktı. Bu ilk büyük sıçramaya sanayi devrimi dedik. İkinci sıçrama ise transistörlerle geldi. Intel'in efsane kurucusu Gordon Moore, her 18 ayda işlemci hızlarının iki katına çıktığını öngören Moore Yasasını açıklamıştı. İşlemci gücünün artması yeni fırsatları

ortaya çıkardı. İnsanın kendi zekasını geride bırakacak yapay zeka projeleri, insan zekasının kat ve kat üstünde çıkmasını sağlayan ikinci sıçramaya yol açtı. Geçtiğimiz ay Google I/O 2018 geliştiriciler toplantısında Google Asistan yetenekleri, bize robotların nasıl konuşacağını gösterdi.

BİYOTEKNOLOJİ VE NANO Önümüzdeki üçüncü sıçrama için elektriği yeni baştan keşfederken Nicola Tesla'ya hakkını teslim etmeye çalışıyoruz. 5G yatırımları, insan düşünme hızında makinelerin refleks göstermesini sağlayacak. İşte bu noktada yeni nano malzemeler, genetik ve biyoteknoloji öne çıkıyor. İnsanlar için biyolojik uzuv üretecek genetik yollar keşfediyoruz. Çünkü işlemci kapasitelerinin artması ve büyük veri merkezlerinin kullanımı genetik araştırmaların maliyetinin düşmesine sebep oluyor. Yani insan düşünce hızı için 5G, tüketmesi zor bir enerji kaynağı, genetik, nano ve biyoteknoloji yetenekleri ile 6 trilyon dolarlık insan geliyor.

ROBOTTAN KORKMAK YERİNE BİLGİLENMELİYİZ İnsansı robotların dönemi başladı. Humanoid adı verilen insansı robotların, insanların kolay iletişim kurması için geliştirildiği iddia ediliyor. Geçtiğimiz ay Türkiye'yi de ziyaret eden ve kimlik alan ilk robot Sophia, reklam ve tanıtım malzemesi olarak dünyayı dolaşıyor. Ancak Almanya'da Volkswagen otomobil üretim fabrikasında robot tarafından öldürülen işçi haberi de ajanslara düşmüştü. Bunlar karşısında korkmak yerine robotlar konusunda daha çok şey öğrenmemiz şart. Özellikle engelli ve yaşlı insanlara harika birer asistan yetiştirme önceliğiniz olursa yeni bir dünya yaratılabilir.

BİYONİK İNSAN YARATAN TEKNOLOJİLER Biyonik insan için birçok teknoloji geliştirildi. O teknolojiler şöyle: Yapay zeka, nesnelerin interneti, blok zinciri, bulut teknolojisi, 5G altyapısı, doğal dil algılama, makine öğrenmesi, büyük veri, 3B yazıcı ve modelleme ile genetik ve biyoteknoloji.

50 YIL SONRASINA UYANMAK Yaşam kalitesi, dijital dönüşümle olmadık

şekilde değişecek. Aynı saat dilimindeki bir ülke veya şehirler arasındaki fark farklı zaman dilimiyle ölçülecek. Sonuçta eğitimle insan ilişkilerini yeniden inşa etmek, kurallar ve standartlar üzerinde çalışmadan geleceği şekillendirmek olanaksız.

GİRİŞİMCİ AKLI VE ÇEVİKLİĞİ İki yıl önce ABD eski Başkanı Obama tarafından düzenlenen Küresel Girişimcilik Zirvesi basın turunda Boston'da ziyaret ettiğimiz Broad Institute ve LabCentral gibi biyoteknoloji kuluçka merkezlerinde onlarca farklı girişimle tanıştık. Aslında bu yatırımlar biyoteknoloji ve genetik araştırmaların maliyetinin düşmesini ve daha fazla girişimcinin pahalı araştırma laboratuvarının olanaklarının kullanılmasını sağlıyor. Büyük veri ve yapay zeka ile haber, pazarlama, satış ve hata tahmini mümkün olduğu gibi sağlık ve genetik alanında devasa gelişmeler de elde edilebilir. Yani yeni teknolojiler sağlık konusunda hedefe yönelik tedaviler, akıllı ilaçlar ve gen bozukluklarını tahmin etmek mümkün. Binlerce girişimcinin aklı ve yetenekleriyle yarattıkları yeni dünyanın gelişim hızı inanılmaz olacak.

SOSYAL AĞDA YALAN HABER SÜZGECİNİZİ KULLANIN Türkiye seçimlerle birlikte hassas bir döneme girdi. Sosyal medyada pek çok haberle karşılaşabilirsiniz. Kaynağı belirtilmeyen haberlere dikkat etme zamanı. Bazen aynı kaynaktan yönlendirilen, toplumu karşı karşıya getirmek için hazırlanmış sahte haberlere rastlamak mümkün. Güvenilirliği olmayan, doğrulatmadığınız haberleri aklınızın ve vicdanınızın süzgecinden geçirmeden paylaşımda bulunmayın. Bazen farklı yıllar veya farklı ülkelerde gerçekleşen olayları bugün yaşanmışcasına yapılan paylaşımlarla bazen montajla hazırlanmış yalanların kurbanı olmayın. Siz vicdan süzgecinizi açık tutun, gerçeklere sırtınızı dönmeyin yeter. Yasadışı her davranış sizin taraftar olduğunuz görüşe de ait olsa asla onaylamayın.

TEKNOLOJİ SEPETİ YAZ YOLCULUĞUNA KABLOSUZ DOST Uzun yaz gecelerinde otobüste, uçakta veya denizin ortasında seyahat ederken gürültüden uzak müziğe ortak olmak isterseniz kablosuz kulaklık seçmek önemli. Kablolara dolanmadan müzik

dinlemek artık çok daha kolay. Ancak seçiminizde uzun pil ömrü, telefona bağladığında çağrıları yanıtlama, hafifliği, kulakları fazla terletmemesi ve varsa gürültü engelleme modu çok önemli. Türk Telekom mağazalarında taksitle de satılan kablosuz JBL T 450BT 102 db/ mw hassasiyet kulaklık üzerinden akıllı telefona gelen çağrılar yanıtlanabiliyor. 11 saate kadar pil ömrüne sahip JBL kulaklık hafif ve katlanarak taşınabiliyor.

ANNE ÇOCUĞUNA 3B SİPARİŞ VERİYOR Çocuğunuz eğer bir yaz kampına gidecekse, 3 boyutlu yazıcılarla ilgili deneyim kazanması harika olur. İşe sadece ürün satışı değil, yeni nesil çocukların geleceği diye bakan 3Dörtgen, atölyeleriyle gençlerin 3 boyutlu (3B) yazıcılarla ilgili deneyim kazanmasını sağlıyor. Üstelik değişik tasarımlar da aile için bir fırsata dönüşüyor. Son kullanıcı tasarımlarında 3 boyutlu yazıcılardan destek alan tasarım stüdyosu Looma Design Studio'nun, dilediğin objeni havaya kaldır mottosuyla geliştirdiği 3B baskı tasarım ürünlerinin, manyetik alan cihazı ile bir araya getirip satışını yapmaya başladı. Bu da 3 boyutlu yazıcı sayesinde kendi tasarım ürünlerini yaratıp gelir modeli geliştirmenin çok iyi örneklerinden biri.

SAF ANDROİD AKLI VE YETENEKLERİ VAR 'Fotoğraflar için depolama alanım bitti' demeyen, adres sorduğunuzda yolu tarif eden ve yanınıza bir asistan veren akıllı telefon hayal ederken öyle büyük bütçelere ihtiyacınız yok. General Mobile, Android One ailesi üyesi olan GM 8 modeli ile saf bir Android telefon deneyimi yaşatıyor. Türk Telekom mağazalarında taksitle satılan, 18:9 ekran tasarımı, 13 MP flaşlı ön-arka kamerası, parmak izi okuyucusu ve Android 8.0 Oreo işlemcisine sahip GM 8 Android One telefon işinizi kolaylaştırıyor. Ekstra bir aksesuar veya bellek kartına gerek olmadan depolama şansı sunuyor. Google fotoğraflar uygulamasıyla hafıza sorununu ortadan kaldıran GM 8 Android One telefona taksitle sahip olunabiliyor. Kaynak: www.sabah.com.tr


58

www.labmedya.com

ARAŞTIRMAYA GÖRE YEDIĞINIZ BESINLER DEPRESYON RISKINIZI DEĞIŞTIREBILIR Aslı Nur Akaydın

Yağlı yemekler yemeyi sevenler için üzücü haber. Molecular Psychiatry’de yayınlanan son araştıma yüksek yağlı bir keto-diyet denemek konusunda heyecanlı olanlar için üzücü haberler içeriyor. Makaleye göre, yüksek yağlı diyet vücutta dışarıdan göründüğünden çok daha fazla değişime yol açabilir: bağırsaklarda yaşayan bakteri kolonilerinde esaslı değişiklik yapabilir ki bu da davranışları etkileyebilir. Makalenin arkasındaki ekibin başındaki Harvard Tıp Okulu’ndan bir profesör olan Dr. C. Ronald Kahn, çoğunlukla birlikte görülen obezite, diyabet, anksiyete ve depresyon arasındaki ilişkiyi araştırmak istedi. Ufak ama gelişmekte olan birçok araştırma sonucu ruh sağlığının güçlü bir şekilde bağırsaktaki bakterilerden etkilendiğini ortaya koymuştu bu nedenle Kahn ve ekibi obeziteyi tetikleyen diyetlerle beslenen farelerin bağırsak bakterilerini inceleyip davranışlar tarzlarını gözlemlediler. “Fareleri yüksek yağ içeren bir diyetle beslediğinizde daha fazla anksiyete ve depresiflik içeren davranışlar sergiledikleri görüldü.” dedi Kahn. Kahn’nın araştırması fiziksel sağlık ile ruh sağlığının arasındaki beklenmedik bağlantının besinleri sindirmemize yarayan sindirim kanalındaki 10 ile 100 trilyon bakteriye dayandığını belirtiyor. Bu bakteriler- bir diğer isimleri de mikrobiyomdur- birçok farklı kaynaktan geliyorlar; bazıları doğumdan beri var,

bazıları zamanla gelişiyorlar ve diğerleri ise besinler yoluyla alınıyor. Aynı zamanda Joslin Diyabet Merkezi’nde Bütünleyici Fizyoloji ve Metabolizma bölümünde eşbaşkan olan Kahn, besinlerinin yıkımına yardımcı olarak bakterilerin bazı belirli metabolitlerin-hormon ya nörotransmitter gibi bileşikler- üretimine destek olduğunu ve beyinin bunları hücreler arası sinyal iletiminde taşıyıcı olarak kullandığını açıklıyor. Ve beyinin sinyal iletme yeteneğine müdahale edilmesi diğer birçok sürecin de ters gitmesine yol açabilir.

2004’ten beri Google’da “Mikrobiyom” kelimesinin aratılma etkinliği. Beyin aktivitesine ve duygu durumuna etkilerinin olabileceğini araştırmanın ortaya koyduğu mikrobiyomun çekimine gittikçe daha fazla insan kapılıyor. “Bakterinin bunu yapması başka türlü katılamayacak belirli metabolitlerin kan akımına katılmasına yardımcı oluyor.” diye ekliyor. “ Böylece ferelerin kan metabolitlerini ve hatta beyin metabolitlerini ölçtük ve yüksek yağlı bir diyete geçtiğinizde kan ve beyindeki metabolitlerin değiştiğini gösterdik.” Deneylerde, bir grup fare yüksek yağlı bir diyetle beslendi, bu diyette kalorinin yüzde 60’ı yağdan geliyordu. Daha huzursuz

olduğu görülen farelerin karanlık ortamda aydınlık ortama göre daha fazla vakit geçirmeyi seçtikleri, aydınlık-karanlık araştırma modeli gibi belirli deneylerle bu fareleri anksiyete ve depresif davranışlar açısından değerlendirdiler.

depresif davranışların gerilediğini ve metabolit seviyelerinin de buna bağlı olarak değiştiğini gördüler. Benzer durum insanlar için de geçerli ancak bunu takip eden çalışmalarının da yapılması gerekecek.

Aynı zamanda 116 metabolitin seviyesini ölçtüler ve yağlı besinlerle beslenen farelerde beyinde BDNF isimli bir sinyal proteinin iki kat daha fazla olduğunu keşfettiler. Diğer çalışmalar artmış BDNF sinyaliyle “sosyal yenilgi” gibi depresyon risk faktörleri arasında bir bağlantı kurdular.

İnsanlarda zihin-bağırsak arasındaki ilişkiye dair daha fazla şey öğrendiğimiz için Kahn antibiyotiklerin kesinlikle duygu bozukluklarını düzenlemede cevap olmayacağı konusunda ısrarlı. Çalışmasında gösterilen duygu durumunda kısa süreli değişimlerin de düşünün: çok fazla şeker yeme sonrası enerji düşüşü- mikrobiyomla bir ilgisi yok. Bunun yerine, çalışması beslenme düzeninizi değiştirmek – özellikle de yüksek yağlı diyetlerle- bağırsağınızdan beyninize vücudunuzun çalışması üzerinde ciddi etkileri olabilir. Etkili beslenme düzeni değişimlerine ek olarak, belirli metabolit düzeylerini geliştirmek için mikrobiyomunuzu düzenlemenin yolları olabilir, diyor Kahn.

Araştırmacıların anksiyeteyi ölçmede kullandıkları bir yöntem, fareleri karanlık ve aydınlık birer bölmesi olan bir kutuya koymaktır. Bu çalışmada, yüksek yağlı bir diyetle beslenen huzursuz fareler karanlık bölgede vakit geçirdiler.

“Bu süre içinde; insanlar normal diyet değişimleri aracılığıyla ya da probiyotik veya pre-biyotikler alarak bakterileri ve metabolitleri arttırmak amacıyla beslenme diyetlerini değiştirmeyi düşünebilirler.” diyor Kahn.

Deneyin diğer bölümünde, bu fazla yağlı farelerden bazılarına mikrobiyomlarını etkilemenin davranışlarına nasıl bir etkisi olacağını belirlemek için, belirli bakterileri öldürmeyi hedefleyen bir dizi antibiyotik uyguladılar. Bunu yaptıklarında,

Kaynak: www.inverse.com

ULUSLARARASI KANSER ARAŞTIRMALARI AJANSININ YENI KATILIMCI ÜYESI: İRAN İSLAM CUMHURIYETI Beste TÜRKOĞLU Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), Dünya Sağlık Örgütünün bir parçası ve insan kanserlerinin nedenleri ve karsinojenez mekanizmalarının araştırılmasını koordine etmek, yürütmek ve bu rahatsızlığın kontrolü için bilimsel stratejiler geliştirmekte. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı

yeterince temsil edilmeyen bölgelere katılımcı devletleri dahil etme çabaları sonucu İran üye devlet olarak topluluğa dahil oldu. İran devleti kanser önleme ve kanser kontrol programlarını güçlendirmeye yönelik araştırmaları teşvik etme konusundaki kararlılığını son yıllarda gösterdi. Ajansa göre İran, altyapı olanaklarıyla yüksek kaliteli kanser

kayıtlarının kurulmasına yardımcı olmanın yanı sıra, bölgedeki kanser önleme konusunda önemli bir rol oyuncusu olabilir. Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı ile ilk iş birliğini 1968’de yapan İran, Ajansa katılan 26. ülke oldu. Kaynak: www.labnews.co.uk


GC Dedektörde UV Teknolojisi

Bütün gaz molekülleri, UV bölgesinde kuvvetli absorbans gösterirler. VUV absorbans teknolojisi şimdiye kadar analitik dedeksiyon yöntemi olarak gösterilmemiştir. VGA-100 kütle hassasiyetli evrensel bir gaz kromatografi dedektörüdür. Hem niteliksel hem de niceliksel analiz yapılabilir. Gaz moleküllerinin VUV dedektörde kuvvetli absorbans göstermesi hassasiyeti artırır ve her maddeye özel absorbans spektrumu, eşi benzeri olmayan bir seçicilik sağlar.

GC Dedektörü Nasıl Çalışır?

Neden VUV GC Dedektörü Kullanmalıyım?

GC’den gelen analitler VUV dedektöründe döteryum lambası ile uyarılırlar.

Elektronik geçiş eşsiz bir parmak izi spektrumu oluşturur.

Æ Vakum Ultraviyole (VUV) spektroskopisi, benzersiz spektral parmak izleri sağlayan evrensel bir tekniktir.

Numune dedektörde bozunmadığı için dedektörden çıkan analitler bir başka dedektör ile analiz edilebilir.

Æ Yüksek enerji, düşük dalga boyu enerjisi σ → σ * ve π → π * kimyasal bağlarda elektronik geçişler üretir.

Yeni bir spektral bölgede kolay absorpsiyon spektroskopisi

Æ Bileşik tanımlama, yapısal izomerler için bile, kesin ve güvenilir ölçüm sağlar. •

Daha az kullanıcı hatası Æ Yüksek derecede veri otomasyonu, analitik uzmanlık ihtiyacını ve analiz başına harcanan zamanı azaltır. Æ Klasik kalibrasyon gerekliliklerini ortadan kaldırır.

Veri işlemeyi basitleştirir Æ Yazılım; kütüphane bileşiklerine karşı analit spektrumlarının eşleştirilmesini sağlar. Æ Bileşik sınıf karakterizasyonunu otomatikleştirmek için özel algoritmalar kullanılır. Æ Beer’s Law tarafından belirlenen temel kurallar kullanılarak nicel değerlendirme yapılır.

Sem Laboratuar Cihazları Paz. San. ve Tic. A.Ş. Barbaros Mah. Temmuz Sk. No:6 Sem Plaza Ataşehir, İstanbul T: +90 216 571 02 00 F: +90 216 571 02 02

www.sem.com.tr


60

www.labmedya.com

MIKROÇIP ILE EVDE SPERM TESTI için tüm bilgi birikimimizi ortaya koyuyoruz” dedi.

" 40 B I N D OL ARLI K LA BO RATU VAR CIHAZ I Y L A YAPI L A N TESTI BI R M I K RO Ç I P I L E EVD E YAPM AK MÜ M K Ü N " Expomed Eurasia Fuarı’nda ‘Kısırlıkta Yepyeni Teknolojiler Artık Kapımızda’ konulu panele imza atan Prof. Dr. Demirci, “Tıptaki problemleri çözmeye çalışırken ‘Gerçek ihtiyaç nedir’ sorusuna inovatif çözümler bulmaya çalışıyoruz. Bu alandaki düşüncelerimizi de teknolojiyle birleştirerek klinik ortamda uygulamak

İstanbul Sağlık Endüstrisi Kümelenmesi İ-SEK ve Tıbbi Cihaz Üretici ve Tedarikçileri Derneği MASSİAD destekleri ile Expomed Eurasia Fuarı’nda kurulan İnovasyon Alanı’n bu yılki konuşmacısı Prof. Dr. Utkan Demirci oldu. Türkiye ve dünyanın önde gelen kentlerinden İstanbul’a gelen sektör profesyonelini bir araya getiren organizasyonda ‘Kısırlıkta Yepyeni Teknolojiler Artık Kapımızda’ konulu bir panele imza atan Prof. Dr. Demirci, kanser tanısı çalışmalarından bahsetti.

Çalışma arkadaşlarıyla birlikte yoğun çalışmalar sonucunda manyetik kaldıraç sistemini ortaya çıkardıklarını belirten Prof. Dr. Demirci, bu sayede kan hücreleri arasından kanser hücrelerinin tanısı rahatça konabildiğini söyledi. Var olan diğer tanı sistemlerine göre manyetik kaldıraç sisteminin büyük oranda daha kesin ve doğru bilgiye ulaşılmasına olanak tanıdığını aktaran Prof. Dr. Demirci, bu buluşun kanser hastalığının tanı ve tedavisi adına büyük önem taşıdığını ve manyetik kaldıraç sistemi sayesinde hücrelerin kişisel özeliklerine göre ayırt edebildiğinin altını çizdi.

"DOĞADAN ESİNLENEREK MİKROAKIŞKANLI ÇİP YÖNTEMİNİ GELİŞTİRDİK" Çağımızın en önemli sağlık problemlerinden birinin de kısırlık olduğunu belirten Prof. Dr. Demirci, “Hava kirliliği, beslenme, sigara, alkol ve stresin yanı sıra çevremizdeki olumsuz olan her şey bizi etkilediği gibi spermimizin de genetik boyutta etkiliyor. Bu etkileşimleri azaltmak için doğadan esinlenerek Mikroakışkanlı çip yöntemini geliştirdik. Mikroakışkan teknolojisinin özellikle tüp bebek yöntemi için sperm ayıklama düşüncesiyle yola çıktı. Erkek kısırlığı infertilitede yüzde 30-50 arasında payı bulunuyor. Bugün sperm ayıklamada santrifüj teknolojisi kullanılıyor. Ama santrifüj spermi seçerken adeta spermin başını donduruyor ve spermin genetiğine ve yapısına ciddi ve kalıcı hasarlar veriyor. Bu farkındalıkla biz bu yöntemi, 'Daha iyi sperm ne demek, daha iyi spermi nasıl buluruz?" sorusuna cevap ararken bulduk. Çok basit ve doğadan esinlenen bir yöntem geliştirdik. Milyonlarca yıldır memeliler normal yollardan üreme yaparken sperm ana rahmindeki kanallarda nasıl seçiliyor? Sorusuna cevap bulmak için inceledik. Burada öğrendiğimize biyolojik bilgiyi fizik ve mühendislikle 7 seneyi asan bir çalışma sonunda birleştirdik ve sonuçta bu teknoloji açığa çıktı. Ana rahminde nasıl sperm yüzerek yumurtaya doğru gidiyorsa, kendi fıtratında ve programında varsa biz doğadaki kanalları alıp bir teknolojiye transfer etmiş oluyoruz.

Bu transfer, bize daha iyi spermi bir teknolojinin içinde seçebilme imkânı sunuyor" dedi.

HASARA UĞRAMIŞ SPERMİ ELİYOR, KALİTELİ SPERMİ SEÇİYOR Mikroçip yöntemi ile sağlıklı spermlerin diğerlerinden ayırt edildiğini aktaran Prof. Dr. Utkan Demirci, teknolojinin mikro kanalcıklardan meydana geldiğini söyledi. Bu kanalların iyi kalitedeki spermleri anne karnında olduğu gibi ayırt etmeye yardım ettiğini aktaran Prof. Dr. Utkan Demirci, “Bu yöntem ile sağlıklı olmayan, DNA’sı ufak da olsa hasar görmüş spermler yolunu kaybeder ve kaliteli ve hasarsız olan sağlıklı spermler mikro kanallardan geçer ve kanalın sonunda toplanır. Dolayısı ile sağlıklı spermler kullanılarak oluşturulan embriyolarla daha sağlıklı olmaları sağlanır. Mikroçip teknolojisi, tüp bebek tedavisi haricinde farklı branşlarda ve alanlarda da kullanılan bir yöntemdir. Mikroenjeksiyon yöntemi ile sperm sayısı yetersiz olan hastaların da bebek sahibi olabilmesi mümkündür. Ancak bütün çabalara ve imkanlara rağmen gebelik sağlanamamış, farklı üreme yöntemleri denenmiş ancak gene de gebe kalamamış çiftler için her geçen gün yeni bir teknik, yöntem geliştirilmeye çalışılıyor. Tüp bebek tedavisinde mikro akışkan çip teknolojisi adeta bir devrim yaratıyor. Tüp bebekte mikroçip uygulamasının en büyük avantajı erkek kısırlığı söz konusu ise erkek adayının sperm sayısının az olması durumunda, çiftlerdeki başarıya giden yolu kolaylaştırmasıdır. Bu teknoloji son 4 senedir Avrupa’da CE onayıyla insanlara sunuluyordu. Şimdi Amerika’da FDA’dan da geçmiş olması bu teknolojinin tüp bebekte yarattığı devrimin önemli adımlarından birini teşkil ediyor ve taçlandırıyor.” Kaynak: www.haberturk.com


61

www.labmedya.com

A N A L I Z V E L A B O R AT U VA R T E K N O L OJ I L E R I F UA R I

NEANDERTAL BEYNI GELIŞTIRILIYOR Alper AKARSU Neandertaller 40.000 yıl önce yok oldu. Ancak yeni teknoloji sayesinde Kaliforniya’da bulunan bir laboratuvardaki petri kaplarında bu mağara adamlarının bezelye büyüklüğünde sinir topaklarından oluşan beyinleri büyütülmekte. Peki araştırmacılar bu beyinleri neden yetiştiriyor ve onlar üzerine araştırma yapıyor? Cevap çok basit: ‘Bu küçük sinirsel topakları sayesinde, Neandertallerin neden yok olduğu ve Homo sapiens'in neden gezegenin büyük bir kısmına hakim olduğunu ortaya çıkarabilir’. Neandertaller etkileyici canlılar. Çünkü Dünya'yı bizimle paylaştılar ve şu anda bilim insanlarının ellerinde onlarla ilgili genetik kanıtlar var. Belki de neandertal ve insan beyni arasındaki genetik farklılıklar onların ölümü ve bizim başarımızı açıklayacak. Bu konuya yoğunlaşan bilim insanları Neandertallerin önceden fosil kemiklerinden çıkarılan ve diğer araştırmacılar tarafından genetik kodu aydınlatılan genomunu modern insanlarla karşılaştırdılar. Araştırmacılar, iki tür arasında önemli farklılıklar gösteren 200 aday genden sadece birine odaklanmaya karar verdiler: NOVA1 olarak bilinen bir ana gen ekspresyon regülatörü. NOVA1 nöral gelişim sırasında yüksek oranda işlev gösterir ve otizm, şizofreni gibi nöral durumlarla bağlantılıdır. NOVA1 geni, insanlarda ve Neandertallerde oldukça benzerdir, ikisi arasında sadece tek bir baz çifti farklılık gösterir. Bilim insanları laboratuvarda organoid olarak bilinen mini insan organlarını kısa bir süre önce yetiştirmişlerdir. Neanderthal beyinlerini (Neanderoids olarakta bilinmekte) yetiştirmek için, CRISPR olarak bilinen gen düzenleyici

aracı ile Neandertalize insan pluripotent kök hücrelerini veya vücuttaki herhangi bir hücreye dönüşebilen olgunlaşmamış hücreleri kullandılar. Kök hücreler beyin organoid olmak için 6-8 aylık bir süre içinde koordine edildi. Hücre kültür ortamında büyütülen ve olgunlaştıkların çıplak gözle görülebilen neanderoidler yaklaşık 0,5 cm boyutundaydı. Mini beyin hücreleri vaskülerize (yeni damar oluşumu ve gelişimi) olmadığı için fazla büyüyemiyorlardı, çünkü normal beyin hücreleri gibi kan damarlarından beslenmiyorlardı. Gelecekte bu mini beyinler içinde biyo yazıcılar ile yapay damar meydana getirerek daha büyük organoidler geliştirmek mümkün olacaktır. Araştırma ekibi şu sıralar başka ilginç bir konu ile uğraşıyor. İnsan mini beyinleri tarafından gönderilen elektriksel beyin sinyallerini ölçmek amacıyla robotlar için bir yol geliştirdiler. Ekip, robotları mini beyinlerle birleştirerek, beyni, çevreyi keşfetmesi için beynin yönlendirmesine yardımcı olacak bir öğrenme geri besleme döngüsü yaratma üzerinde çalışma yürütüyorlar. Nihayetinde, Neandertalize edilmiş organoidin öğrenme yeteneğinin test edilmesi için onu robotla karşılaştırmak istenmekte. Organoid araştırmaları hangi genetik varyantların insan başarısı için önemli olduğunu ortaya çıkarabilir. İlerleyen süreçte bizi insan olarak benzersiz kılan ve olumlu olarak seçilmiş olan genetik değişimlerin neler olduğunu öğreneceğiz. Kaynak Laura Geggel, Mini Neanderthal Brains Are Growing in Petri Dishes, https://www.livescience.com/62916mini-neanderthal-brains.html (Erişim tarihi: 29.06.2018)

18-20 NİSAN 2019 ICEC – LÜTFI KIRDAR ISTANBUL www. expoanalytech.com

Destekleri ile:

BU FUAR 5174 SAYILI KANUN GEREĞİNCE TOBB (TÜRKİYE ODALAR VE BORSALAR BİRLİĞİ) DENETİMİNDE DÜZENLENMEKTEDİR.


62

www.labmedya.com

DÜNYACA SAYGI GÖREN PRIMAT ARAŞTIRMACISI Stream Şempanze Rezervine geldi. Başlangıçta, Gombe şempanzeleri bir insan görünce kaçtı ve Goodall onları sadece dürbünlerle bir mesafeden gözlemledi. Takip eden aylarda, yavaş yavaş David Graybeard adında tek bir erkek şempanzenin güvenini kazandı.

Ovalarda yürürken - kokular, hayvanlar, vahşilik. Sadece tam bir sihirdi.” Valerie Jane Morris-Goodall Londra'da doğdu. Babası, Mortimer Morris-Goodall, tanınmış bir yarış arabası sürücüsüydü. Erken çocukluğunda Jane, annesi Vanne tarafından teşvik edildiği üzere tüm hayvanlar tarafından büyülendi. Mortimer Morris-Goodall savaşa gittiğinde, genç Jane annesi ve küçük kız kardeşi Judy ile birlikte, babasının ve annesinin savaşı takiben boşanmalarından sonra da kaldıkları Bournemouth sahil kasabasındaki büyükannesi ve teyzeleriyle birlikte yaşamaya gitti. Entelektüel başarıyı cesaretlendiren kadınların olduğu bir aileye ait, kendini adamış bir okuyucu olan Jane, vahşi hayvanlar ve Afrika hakkında erişebildiği her şeyi okudu. Prosopagnosia olarak bilinen, yüzleri tanımayı güçleştiren sıra dışı bir nörolojik duruma rağmen okulda başarılı oldu. Bir üniversite eğitimine sahip olamadığı için, okuldan sonra belgesel film şirketi sekreteri olarak çalışmak üzere Londra'ya taşındı. Kenya'da bir arkadaşının ailesini ziyaret etmek için bir fırsat ortaya çıktığında, Bournemouth'a döndü ve seyahat parasını biriktirmek için yerel bir otelde bir garson olarak çalıştı. Kenya'da, Goodall, efsanevi antropolog Louis Leakey'le tanıştırıldı. Leakey onu asistan ve sekreter olarak işe aldı ve böylece ona ve karısına Olduvai Gorge'da bir arkeolojik kazıya eşlik etti. İnsan evrimi konusunda önde gelen bir otorite olan Leakey, şempanzelerin - en yakın evrimsel akrabalarımızın - vahşi doğada davranışlarıyla ilgili çok fazla veri bulunmadığını biliyordu. Jane bilimsel eğitimi, hatta üniversite mezunu olmamasına rağmen, araştırmayı kendisi yapmaya hevesliydi. Leakey’in kendisinin yeteneklerine olan güvenine rağmen, diğer deneyimli profesyoneller, İngiltere’deki yalnız genç bir kadının Afrika’daki çalılıklarda yaşayabileceğine inanmıyorlardı. İngiliz sömürgeci makamları, Tanganyika Gölü yakınlarındaki şempanze rezervine yalnız gitmesine izin vermediğinde, annesini onunla kalmaya çağırdı. 1960 yazında, Jane Goodall ve annesi şimdi Tanzanya olan Gombe

Şempanzelerin insan isimlerini verme alışkanlığı, hayvanların sayılar değil, isimler verilmesini gerektiren yerleşik uygulamadan keskin bir ayrılmadır. Numaralandırma sisteminin araştırmacıların hayvanlara insan duyguları ile yatırım yapmalarını engellediğine inanılıyordu, ancak Goodall hayvan davranışlarını anlamak için gözlemleyicinin hayvanları birbirleriyle değiştirilebilen örneklerden ziyade bireyler olarak görmek gerektiğine inanıyordu. Aslında, çalışma grubundaki şempanzelerin çok farklı kişilikleri ve karmaşık aile ilişkilerine sahip olduğunu buldu. Kitaplarının okuyucuları, sıralamada önde gelen dişi Flo, kızı Fifi ve Fifi’nin vahşi oğlu Frodo gibi isimleri olanlar da dahil olmak üzere Gombe şempanzelerinin birçoğunu tanır. Gombe'de kaldığı süre zarfında Goodall, David Graybeard'ın ve grubun lideri Goliath'ın yaprakları çubuklardan toplamak ve termitleri toplamak ve kullanmak için kullandığını gözlemledi. Her ne kadar hayvanların geçmişte hayvanların nesneleri bir araç olarak kullandığı görülse de, bir hayvanın pratik bir amaç için bir nesneyi değiştirdiği gözlemlenen bir hayvanın ilk örneğiydi - başka bir deyişle, daha önce insanın tanımlayıcı özelliği olarak düşünülen bir faaliyet olan alet yapımının. Goodall ayrıca aynı zamanda kooperatif avın bir örneği olan benzersiz bir insan davranışı olduğu düşünülen baboons ve bush domuzları peşinde koşan şempanzeleri de gözlemledi. Tanzanya'da, Goodall, Hollandalı bir vahşi yaşam fotoğrafçısı ve film yapımcısı olan Hugo van Lawick ile tanıştı. National Geographic dergisindeki Jane Goodall ve Gombe şempanzelerinin fotoğrafları, çalışmalarına büyük ilgi çekmiş ve araştırmaya olan desteğin artmasına yardımcı olmuştur. Louis Leakey'in tavsiyesi üzerine Goodall, Cambridge Üniversitesi'nde etoloji, hayvan davranışı bilimi doktorası için İngiltere'ye döndü. 1964 yılında, Goodall ve Van Lawick Londra'da evlendi. Kocası Hollanda'da baron unvanını aldı; Jane Goodall sık sık basında ve başka yerlerde Baroness van Lawick olarak anıldı. Doktorasını 1965 yılında Cambridge'deki Darwin Koleji'nden aldı. Çift, Gombe Çayı Araştırma Merkezi'ni kurdukları Tanzanya'ya döndü. Goodall'un keşifleri, National Geographic televizyon programı Miss Goodall ve Wild Chimpanzees'in 1965 yılında yayınlanmasıyla uluslararası bir seyirci kazanmıştır. Goodall

ve Van Lawick'in oğlu "Grub" olarak bilinen Hugo, 1967 yılında doğmuştur. Gözlemlediği daha uyumlu şempanzelerin ardından, Goodall, hayatının ilk üç yılı boyunca çocuğuyla sürekli temas halinde kaldı. 70'lerin çoğunda başarılı çocuk yetiştirme için primatoloji derslerini destekledi. Jane Goodall ve Hugo van Lawick 1974'te boşanmış, ancak arkadaş olarak kalmış Van Lawick'in People of the Forest filminde beraber çalışmışlardır. 1970'lerde Dr. Goodall, şempanze hayatının daha karanlık bir tarafını gözlemlemeye başladı. Bu iki grup şempanzenin arasında, aşırı vahşet ve yamyamlık eylemleriyle belirlenmiş dört yıllık bir savaş da vardı. Saha araştırması, insanın agresif ve savaşçı davranışlarının, primat atalarımıza derinden bağlı olduğunu göstermektedir. Goodall ve ekibi uzun zamandır Gombe'de bir milli parkın kurulmasını savunuyorlardı. Bu çalışma sırasında Tanzanya'nın milli park sistemi müdürü Derek Bryceson ile tanıştı. İngiliz doğumlu Bryceson, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Tanzanya'ya yerleşmiş bir Kraliyet Hava Kuvvetleri gazisi idi. Tanzanya bağımsızlığının bir destekçisi olan Yeni ülkenin Ulusal Meclisi’ne seçildi. Bryceson, Goodall’ın Ulusal Meclis'e sunduğu sunumdan çok etkilendi. Goodall onun II. Dünya Savaşı sırasında Mısır vurulduğunda sürdürülen yaralanmaların üstesinden gelmek için gösterdiği cesaretten etkilendi. Tanzanya’nın vahşi yaşamının hazinelerine olan sevgileri ortak olan Goodall ve Bryceson, 1975’te evlendiler ve 1980’lerde Bryceson’un ölümüne kadar Tanganyika’da yaşadılar. 1977'de Goodall, Jane Goodall Yaban Hayatı Araştırmaları, Eğitim ve Koruma Enstitüsü'nü kurdu. Enstitü, başlangıçta vahşi şempanzelerle ilgili devam eden saha araştırmalarını desteklemeye odaklanmışken, çalışmaları, tüm canlılar için çevreyi korumak için bireylerin gücünü arttırmaya doğru genişledi. Bu yazı itibariyle, Goodall Enstitüsü dünyanın dört bir yanında, başta Afrika olmak üzere toplum merkezli koruma ve geliştirme programlarını yürüten 19 ofise sahiptir. Jane Goodall, daha sonra 130'dan fazla ülkede faaliyet gösteren bir gençlik programı olan Roots and Shoots'u kurdu. Yıllar boyunca, Jane Goodall tıbbi araştırmalarda şempanzelerin kullanımının açıkça karşıtı olmuştur ve kullanımlarının tamamen ortadan kaldırılamayacak olduğu durumlarda araştırma hayvanlarının daha insani muamelesi için kampanya yürütmüştür. Dünyanın şempanzelerinin yaşadığı diğer tehlikeler, dikkatsiz bir gelişme ile doğal yaşam alanlarının erozyonunu ve lüks “çalı eti” ticareti için vahşi şempanzelerin avlanmasını içerir. Dünyanın şempanze nüfusunu korumak için verdiği mücadele, dünyanın en büyük şempanze sığınağı olan Fort Pierce, Florida'daki Chimps Save Chimps adlı gemide hizmet vermeyi de içermekte.

Goodall, Tanzanya Madalyası, National Geographic Society'nin Hubbard Madalyası, Japonya Kyoto Ödülü, Asturias Prensi Teknik ve Bilimsel Araştırma Ödülü, Yaşam Biliminde Benjamin Franklin Madalyası ve Barış Gandi/ Kral Ödülü de dahil olmak üzere çok sayıda uluslararası ödüle layık görülmüştür. 2002'de Birleşmiş Milletler ona Barış Elçisi adını verdi. 2004'te Buckingham Sarayı'ndaki bir seremonide, Kraliçe Elizabeth II, İngiliz İmparatorluğu'nun şövalye nişanına denk gelen Dame unvanını Dr. Goodall'a verdi. 45 yıl boyunca Jane Goodall, Gombe'deki şempanzelerin ilk elden gözlemine devam etti ve toplumsal davranışlarının çeşitliliğine, anlamsız zalimlikten aşırı hassasiyete kadar değişiklik gösteren davranışları hakkında sürekli derin bir anlayış kazandı. 1987'nin sonlarına doğru, bir ergen şempanzesinin, yakın akraba olmayan üç yaşındaki bir yetimi evlat edinip, hayvanların kapasitesinin ötesinde olduğu düşünülen fedakarlığı gösterdiğini gözlemledi. Bilimsel çalışmasının özü, The Chimpanzees of Gombe: Patterns of Behavior’da yer alır. Eserleri şempanzeler arasında sosyal öğrenme konusundaki bilgi birikiminin temelini oluşturur. Şempanzeleri ilgili bir türden, bonobodan ayırmaya ve şempanzelerin, bonobosların ve gorillerin - insanın yanında - hominidler olarak sınıflandırılmasına yardımcı oldu. Dr. Goodall, bulgularını halkla paylaştı ve birçok okunabilir kitap yazdı ki bunların içinde My Friends the Wild Chimpanzees, In the Shadow of Man ve Through a Window var. Ayrıca, Grub: The Bush Baby, Chimpanzees I Love and My Life with the Chimpanzees dahil olmak üzere çocuklar için bir dizi kitap yazmıştır. Geniş bir izleyici, bir dizi National Geographic televizyon programı ve IMAX filmi Jane Goodall’s Wild Chimpanzees aracılığıyla çalışmalarını öğrendi. Diğer kitapları arasında iki cilt anı ve ruhani bir otobiyografi olan Reason for Hope, onun dini inançlarını ve insanlığın geleceğine olan inancını tartışıyor. Daha yeni bir çalışma Harvest for Hope: A Guide to Mindful Eating (2005), okurlarını diyet seçimlerinin ahlaki ve çevresel etkilerini tartmaya teşvik ediyor. Jane Goodall'in şempanzelerdeki grup şiddeti keşfinin, saldırgan davranışların evrimsel geçmişimize kök saldığını göstermesine rağmen, Gombe'nin şempanzeleri arasındaki nezaket ve bencil davranışlar hakkındaki gözlemleri, bu özelliklerin de bizim evrimsel mirasımızın bir parçası olduğunu göstermektedir. Akıl yürütme yeteneğimizi sürdürüyor ve paylaştığımız deneyimlerden öğrenmemiz, kendimiz ve tüm diğer yaratıklarımız için yaşanabilir bir çevreyi korumamıza olanak sağlıyor. Bugün, Jane Goodall yılda yaklaşık 300 gün seyahat ediyor, umut mesajını paylaşmak için dünyayı dolaşıyor ve gençleri daha iyi bir dünya için çalışmaya çağırıyor. Kaynak: www.achievement.org


MARKALAR SİZİ KANDIRMASIN!!! EN İYİSİNE SAHİP OLMA ARZUSUNDAN VAZGEÇMEYİN... Standartların ötesinde, 2200 cm² kondenser alanı ve vakum kaçaklarını önleyen yeni bağlantıları ile %40 daha fazla evaporasyon Yeni, FDA onaylı, şeffaf ve UV-resistant hortumlar ile daha yüksek kimyasal dayanıklılık Patentli Calamping Sleeve sistemi ile buhar tüpünüzü kaynama ve kırılmalara karşı koruyoruz.

Yenilikçi vidali valf sistemi ile; Kırılmalara son ve yedek parça masrafına son maksimum sızdırmazlık yağlama gerektirmeyen şilifsiz sistem

Yüksek sıcaklık ve basınca dayanıklı Borosilikat cam yapısı

Patentli Easy-Clip flask tutucu başlık sayesinde, buhar tüpü ve flask sıkışmaları önlenir, cam malzeme kırılmaları ve kazaların önüne geçilir.

Tamamen PTFE’den üretilmiş yeni nesil vakum contası ile; maksimum basınçta, Maksimum sızdırmazlık En agresif kimyasalda uzun ömürlü (7 yıl) ve rakipsiz 7x100:700 Euro cepte 210 °C'ye kadar ısıtma yapabilen Banyonuz güvenilir mi? banyo. Banyoda kuruma ve ayarlanan sıcaklığın aşımı durumunda meydana gelebilecek banyo yanmalarına karşı koruma

Banyo kablosu koruma sınıfı korozyon ve kısa devreleri önleyen IP 67

Sınırsız Evaporasyon: Cihaza bağlanabilen otomatik modül Distimatic Bench-top 24/7 kesintisiz evaporasyon sağlar.

Ayarlanabilir ekran sayesinde tehlikeli solvent çalışmalarına karşı kullanıcı dostu sistem tek ekran üzerinden tüm parametrelerin kontrolü

Banyo için ayrı bir on/off tuşu ile görsel olarak kullanıcıyı uyaran aydınlatmalı gösterge

Banyonun stabilitesi ve sağlam duruşunu sağlayan ısıtma banyosu ile ana gövde arasında metal destek ünitesi


“Hassasiyet kişiden kişiye TERAZİDEN TERAZİYE değişir.”

www.sartonet.com

LabMedya 48  

Laboratuvar ve Sa?l?k Gazetesi | TEMMUZ-A?USTOS 2018

LabMedya 48  

Laboratuvar ve Sa?l?k Gazetesi | TEMMUZ-A?USTOS 2018

Advertisement