Page 1

Saf Su ve Ultra Saf Su Sistemleri Suyun Uzmanlarından...

k Özel Storı a tl a Fiy ile

www.anamed.com.tr/elga 0 216 331 17 07

Laboratuvar ve sağlık gazetesidir.

“YARATAMADIĞIM ŞEYİ ANLAYAMAM” RICHARD PHILLIPS FEYNMAN

Yıl: 9 • Sayı: 49 • EYLÜL - EKİM 2018

62

İNSAN SÜTÜ, İNEK SÜTÜ, EŞEK SÜTÜ

LCMS-8045

Sıvı Kromatografi Triple Kuadrupol Kütle Spektrometre (LCMSMS)

GCMS-QP2020

Gaz Kromatografi Kütle Spektrometre (GCMS)

Her koşulda için doğdu

kosmak

Prof. Dr. Kadir HALKMAN

04 HER ŞEYİ BİR GIDADAN BEKLEMEK! Prof. Dr. Aziz EKŞİ

39 KRONİK GEÇ KALMA HASTALIĞI / 48

BİTKİSEL KAYNAKLI "KİMYASAL PEYZAJ"

BEBEKLERİN GENETİĞİ İLE OYNANMASINA ONAY VERİLDİ / 44

Prof. Dr. Nazan Apaydın DEMİR

40

ALIŞKANLIKLARI DEĞİŞTİRMEK 21 DEĞİL 66 GÜN SÜRÜYOR / 60

DİYABET VE GEBELİK

YAVAŞ METABOLİZMAYI DÜZELTMENİN YOLLARI / 15

Dr. Mahmut YAZICI

50 52

GENETİK ŞİFREYİ ÇÖZ, ZAYIFLA! “Su içsem yarıyor!” Bazı kişiler; kilolu olma sebeplerini bu cümleyle açıklar ancak sudan sebep diye görülen bu klişe, bilimsel olarak ispatlandı. Artık genetik şifresini çözen zayıflıyor!

6 TL

KDV DAHİLDİR

www.labmedya.com • bilgi@labmedya.com

48

ŞAŞIRTAN GERÇEKLER


Membran Filtrasyon Sistemi • Sensörlü Membran Dispenseri • Ultra Sessiz Vakum Pompası

• Çok Fonksiyonlu Manifoldlar • Ampül Sıvı Besiyeri

EZ-FluoTM Hızlı Tanı Sistemi • • • •

Mikroorganizma tahribatı olmayan teknoloji Hızlı sonuç ve tam tanımlama opsiyonu Geleneksel filtrasyon ve inkübasyon metoduna bağlı yöntem Uygun maliyetli çözüm


3

www.labmedya.com

EDITÖRDEN Merhaba sevgili okuyucularımız,

Sayı: 49 | Eylül - Ekim | 2018 ISSN: 2148-953X

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Süleyman GÜLER

“LabMedya” olarak 9 yaşına girdik. Büyük bir heyecanla dergimizin 49. sayısını sizlere sunuyoruz. Bu sayıyı da daha öncekiler gibi ilginizi çekebilecek konular üzerine titizlikle hazırlamaya çalıştık.

Akademik Editör Dr. Emir Alper TÜRKOĞLU Editör Ecem KOÇER Yardımcı Editör N. Berat DURMAZ

“Bu yeni sayıda sizi neler bekliyor?” sorusunun cevabına gelirsek; İki ayda bir hazırlanan dergimizde her zaman olduğu gibi geniş bir yelpazeye yayılan, hem keyifli hem de nitelikli içeriklere yer vermeye gayret ettik. “Uzun uzun” bölümünde her sayıda bizden desteğini eksik etmeyen Prof. Dr. Kadir HALKMAN’ın beslenme üzerine yazısı, “Kısa Kısa” bölümünde birbirinden ilginç son gelişmeler, “Tarihi Değiştiren Liderler” köşesinde “yaratamadığım şeyi anlayamam” sözleriyle; Richard Phillips FEYNMAN sizleri karşılıyor olacak. Eylül - Ekim sayımızda alışılmamış bir dosyamız var; “Şaşırtan Gerçekler.”

Genel olarak metinlerimizde sizinle doğrudan ilişki kurmayı istiyoruz. Aslına bakarsak yayıncılar sessiz oyunculardır. Bir açıdan böyle olması da gerekir. Çevirmen, editör, redaktör, tasarımcı, dizgici, hepimiz metni okura en doğru; en güzel biçimde ulaştırabilmek için çalışıyoruz. Yayıncı gölgede kaldığı müddetçe işini iyi yapıyor demektir. Dergide dikkat dağıtan bir hata yoksa satırlar okunaklıysa, baskı kaliteliyse söylememiz gerekenleri zaten söylemişizdir. Birlikte üretmenin, emek vermenin, dayanışmanın, saygının ve dostluğun olduğu bir yerde insanlara sunulabilecek çok güzelliğin olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bize destek olan tüm akademisyen ve gönüllü yazarlarımıza “LabMedya” ailesi olarak teşekkürlerimizi bir borç biliriz.

Bize bilgi@labmedya.com e-posta adresinden ulaşabilirsiniz. LabMedya’da görmek istediklerinizi, fikirlerinizi, eleştirilerinizi, önerilerinizi bize yazın. Ayrıca sosyal medyada Twitter, Facebook ve Instagram'dan bizimle iletişime geçin. Zira bugüne kadar sizlerden gelen tepkileri, önerileri tek tek değerlendirdik; bu yolda içerik ve tasarımda değişiklik yaptık, tekrar düşündük, tekrar tartıştık. Bize gelen her tür geri dönüş çok kıymetli. Gelen elektronik postaları, atılan tweetleri okuyor, değerlendiriyor ve cevaplamaya gayret ediyoruz. İçerik ve çıkış tarihi hakkında kısaca bilgi verdikten sonra sizi dergiyle baş başa bırakıyor tüm ekip arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere… Sevgiler... Ecem KOÇER

Grafik Tasarım Gülden KARADENİZ Danışma Kurulu Prof. Dr. Kadir HALKMAN Prof. Dr. Aziz EKŞİ Melek MALKOÇ Uzm. Yelda ZENCİR Özlem Etiz SAĞDAŞ Nevin KOÇAKER Hukuk Danışmanları Av. Ersan BARKIN Av. Murat TEZCAN Mali Danışman İrfan BOZYİĞİT SMMM İdare Merkezi Oğuzlar Mah. 1374 Sok. No:2/4 Balgat - ANKARA Tel: 0 312 342 22 45 Fax: 0312 342 22 46 e-posta: bilgi@labmedya.com Abonelik Songül AÇIL abone@labmedya.com

Yayın Türü Yerel Süreli

www.prosigma.net - info@prosigma.net Basım Yeri Başak Matbaacılık ve Tan. Hiz. Ltd. Şti. Anadolu Bulvarı Meka Plaza No:5/15 Gimat / ANKARA Tel: 0 312 397 16 17 Basım Tarihi EYLÜL 2018 - Ankara OKURA NOT

Labmedya Gazetesi’nde yayınlanan yazılarda ve makalelerde öne çıkarılan görüşlerin sorumluluğu LabMedya yayın organına ve/veya Prosigma Firması’na değil, yazarlara aittir. Yazarlar sundukları çalışmaların içinde yer alan şirketlerle danışmanlık ya da başka iş ilişkileri içinde olabilirler. Aynı zamanda reklamlar; reklam verenlerin sorumluluğundadır. Ürün tanıtımı sayfalarında yayınlanan ürün bilgileri, ilgili firmaların sunumları olup üretici firma sorumluluğundadır.

A N A L I Z V E L A B O R AT U VA R T E K N O L OJ I L E R I F UA R I www. expoanal ytech. com

18-20 NİSAN 2019

ICEC – LÜTFI KIRDAR ISTANBUL

WHAT IS LABMEDYA ?

www.labmedya.com


4

www.labmedya.com

Prof. Dr. Kadir HALKMAN Ankara Üniversitesi Gıda Müh. Böl.

İNSAN SÜTÜ, İNEK SÜTÜ, EŞEK SÜTÜ Merhaba, Artık bu beslenme konusu üzerinde uzun süre yazmamaya karar verdim. Tövbe etmedim ama konu üzerinde biraz dinlenmek istiyorum. Bana ne yahu, vatandaş ne isterde onu tüketir. Vatandaş istediğine inanır ve beslenme programını ona göre değiştirir ya da [hadi canım sen de] deyip kafasına göre devam eder. LabMedya'da yazdığım hiçbir köşe yazımın mutlak en doğru olduğunu iddia etmedim. Tersine olarak; [bunlar sadece benim doğrularımdır] şeklinde uyardım. Hatta kişisel beslenme tarzımın da beslenme bilimine hiç uymadığını defalarca yazdım. Bu benim, beslenme tarzımdır, eğridir/doğrudur. Hal böyle iken hiç kimseye şunu yiyin, bunu yemeyin gibi bir öneride bulunamayacağım çok açıktır. Benim doğrularım benimdir, bunların en doğru olduğunu da söylemem mümkün değil. Geçenlerde sevdiğim, saydığım ve kişiliğine değer verdiğim bir hekim

arkadaşım ile beslenme konularında çok düzeyli bir şekilde tartıştık. Konu yeni değil, önceden beri hep tartışılan bir konu. Arkadaşıma göre [inek sütü buzağı besinidir. Doğa bu şekilde organize olmuştur. İnsan sütü bebek beslenmesi içindir, bebek büyüyünce sütten kesilir, başka gıdalarla beslenmeye başlar. Ergin insanın inek sütü içmesi saçmadır. Çünkü sütteki temel protein olan kazein anne (insan) sütünde %20 ama inek sütünde %80'dir.] Peki. Sadece sorgulamak istiyorum. - Sütteki temel protein olan kazein anne (insan) sütünde %20 ama inek sütünde %80 iken, serum (whey) proteinleri, tam tersi olarak anne (insan) sütünde %80 ama inek sütünde %20 imiş. Billahi çok da anladığım konular değil. - Diyelim ki yeni doğum yapmış anne (insan) sütü yetersiz kaldı. Sütanne de bulunamadı. Literatüre göre anne sütüne bileşim olarak en yakın olan eşek sütü imiş. Hadi kent merkezinde eşek sütü arayalım ya da internetten eşek sütü arayalım. Uyar mı? Eşek sütü yoksa kısrak sütü de olur herhalde çünkü bileşimi eşek sütüne çok yakın.

- Peki kabul. İnek sütü beslenmek için insana uygun değil. Peynir ve yoğurt yapmak için hangi sütü kullanacağız? İnsan sütü değil herhalde. Sağlıklı bir eşek günde 1-2 litre süt verebilir. Dünya eşek ve kısrak sütü üretiminin toplam süt üretimi içindeki payı 0,1'in altında ve Türkiye'de bu tarihte litresi 100 TL civarında. Hadi bu sütten yoğurt ve peynir yapalım. Avrupa ülkelerinde eşek sütünden yapılan peynirler var ve çok yüksek fiyatlarla satılıyor. Sütlacı da mı eşek sütünden yapacağız? Eşek sütünden ne kadar alışılmış standart kalitede yoğurt yapılabilir onu da bilemem. Çok muhtemelen gevşek bir ürün ortaya çıkar. Belki yoğurt değil de kefir ya da kımız gibi içecek olarak eşek sütü ayranı olabilir. Peki, ben inek sütünü sadece tadı hoşuma gidiyor diye tüketiyorum. Çikolata yemeyi de seviyorum. İtirazınız var mı? Günde iki bardak inek sütü içmenin zararlı olduğu söylenebilir mi? Ama şunu biliyorum: İnek sütünden yoğurt ya da peynir yapılırken proteinin yapısı değişiyor, devamında laktozdan da laktik asit oluşuyor. Bu kadar bilgi bana yeter.

TÜRKİYE'NİN YENİ SOĞUTMALI SİRKÜLATÖRÜ Türkiye’nin YENİ LABORATUVAR CİHAZLARI ÜRETİCİSİ

-25 / +100 C Arası çalıșabilme Dahili ve harici sirkülasyon 2x16 LCD ekran 14 lt/dk 0.40 bar sirkülasyon CFC Free soğutma sistemi 7,5 - 17 - 30 Lt. hacim seçenekleri

www

+90 312 278 40 47

İnek sütü buzağı için ve eşek sütü sıpanın beslenmesi için ise devamında tavuk yumurtası da civcivin yumurtadan çıkıncaya kadarki besinidir. Yani tavuk, insanlar beslensin diye yumurtlamıyor. Bu durumda yumurta da mı yemeyeceğiz? Başkalarına karışmam ama günlük gazetelerde [şu gıda şöyle faydalı, şu hastalığa iyi gelir] şeklindeki haberleri de okumam. Bunların bir kısmının doğru olduğunu sanıyorum ama benim penceremden bakıldığında hepsi bilgi kirliliği içinde kaybolup gidiyorlar. Son olarak bir itirafta bulunayım: Eskiye göre biraz daha fazla sebze ve salata tüketiyorum ama beslenme uzmanlarına göre bu miktarlar katiyen yeterli değilmiş. Belki biraz daha yaşlanınca sebzeyi ve salatayı artırırım. Beslenme uzmanları bu deyişime çok kızıyorlar [şimdiden yaşlanmaya hazır olmalısın.] Kesinlikle haklıdırlar, beslenme işi, beslenme uzmanlarına bırakılmalıdır. Sevgiyle,

TANITIM FİYATLARI İLE

SAHİP OLUN


6

www.labmedya.com

BESİNLER VE TİROİD FONKSİYONLARI Dr. Joseph Mercola tiroit fonksiyonlarını olumsuz etkileyen yiyecekleri şöyle anlatmış: Vücudumuzdaki her hücre tiroit hormonlarını kullanır, bu hormonlar metabolizmamızı dengeler, iyodu alır ve metabolizmamızı diğer hormonlarla etkileşerek düzenler. İyot sadece tiroit aracılığıyla alınabilir ve iskelet sistemi, beyin ve vücudun diğer hayati organlarının gelişimine doğrudan etkilidir. Kilo almak, saç dökülmesi ve yorgunluk az çalışan tiroit belirtileridir. Selenyum, tirosin ve deiodinaz enzimleri tiroidi dengeye getirebilir. Bilim adamları artık tiroidi olumsuz etkileyen besinlere odaklanmak

yerine tiroit fonksiyonlarını olumlu etkileyecek bireysel beslenme önerilerine odaklanıyorlar. Tiroit ile ilgili konvansiyonel tıp uygulayıcılarının bakış açısını terk etmeliyiz. Bilmemiz gereken en önemli nokta tiroidin genel sağlık durumumuz için çok hayati bir organ olduğudur. Kükürtlü lahanagiller ailesinden olan sebzelerden uzak durun. Bunlar iyot emilimini önler veya kahve içmeyin tiroit hormon tedavinizi bloke eder gibi ana akım söylemleri bir kenara koyalım. İki temel tiroit hastalığı vardır: 1- Hipotirodizm Tiroidin az çalışması, en yaygın olanıdır.

Bilinen belirtileri; soğuğa hassasiyet, saç dökülmesi hatta kirpiklerin dökülmesi, cilt ve saç kuruluğu, letarji, kilo alma, kabızlık, hipoglisemi ve hafıza kaybı. Bunların dışında tiroitle bağlantısız görülen ancak hipotiroidizmle ilişkili diğer belirtiler; astım, sedef, boyun ağrısı ve ense sertliği, karpal tünel sendromu, ses kısıklığı, soluk cilt, vertigo. 2- Hipertiroidizm Tiroidin fazla çalışmasıdır. Belirtileri hipotiroidizmin tersidir; tedirginlik, yerinde duramama, kilo kaybı, sisli beyin, sık bağırsak hareketleri, kalp atışlarında düzensizlik, patlak gözler.

Lahanagiller ailesinden turp, lahana, brokoli, karalahana gibi kükürtlü sebzeler aksi tavsiye edilse de tiroit fonksiyonlarını iyileştirebilir çünkü vücuttaki glutatyon seviyesini yükseltir. 1950'lerden sonra bu tür sebzeler guatr yapan sebzeler olarak niteleniyordu. Ancak bu etkiyi gösteren çalışma yok gibi. Temkinli olmak istiyorsanız bu tür sebzeleri makul miktarlarda tüketebilirsiniz, fazlası vücudunuzun iyot emilimini engelleyebilir. Tiroidi az çalışanlara iyi gelebilecek bitkisel yiyecekler; (meyveler früktoz içeriği nedeniyle çok sınırlı tüketilmelidir) kabak, dolmalık biber, havuç, taze fasulye, bezelye, domates, kereviz, salatalık, kuşkonmaz, patlıcan, kırmızı üzüm, mango, nar, yaban mersini (blueberry), ananas, kivi, elma, turunçgiller, kiraz, kayısı.(1)”

NE YEMEMEK GEREKİR? “Bu sorunun ilk yanıtı rafine, işlenmiş, homojenize, pastörize, genetiği değiştirilmiş, güçlendirilmiş, yapay renk ve koruyucu eklenmiş gıdalar olur ve beslenmeden bunların çıkarılması tavsiye edilir. Özellikle tiroit sorunları için kesinlikle uzak durulması gereken besinler ise: Gluten: Her tür tiroit sorununda ilk terk edilmesi gereken madde glutendir. İnflamasyona, sindirim sisteminde bozukluğa, tiroidin hasar görmesine ve diğer pek çok soruna neden olur. Fermente olmamış soya: Ne kadar doğal olduğu iddia edilirse edilsin soya, hormon işlevlerini bozar. Özellikle kadınlarda içerdiği fitoöstrojenin tiroidi tahrip ettiğini gösteren çalışmalar var. Genetiğiyle oynanmış gıdalar: Bu gıdalar bağırsak duvarını tahrip ederek hem hipo hem de hipertiroidizme neden olur. Brom: Brom işlenmiş bir gıda katkı maddesi olarak karşımıza çıkar ve tiroidi tahrip eder. Unda, unlu gıdalarda, gazlı içeceklerde, sporcu içeceklerinde, diş macununda, ağız gargaralarında, ev tekstilinde, çileklerin üzerine sıkılan tarım ilaçlarında bulunur. Sonuç olarak sağlıklı beslenme tiroit sorunlarından koruyabilir ve tiroit sorunlarını iyileştirebilir. Gıdanın yiyeceklerden alınması, en iyi yoldur. Ancak yiyeceklerden alınamıyorsa takviyeler düşünülebilir.” (1) Kaynaklar: (1) articles.mercola.com/sites/articles/ archive/2016/06/27/foods-good-for-thyroid.aspx woto.com/tiroid-beslenme


www.sem.com.tr

YENİ SAFLAŞTIRMA TAKIMI Agilent InfinityLab LC Saflaştırma Çözümleri Numunelerinizin en yüksek saflık ve geri kazanım ile izolasyonu ve saflaştırılması için Agilent InfinityLab LC Saflaştırma Çözümleri, yüksek performanslı cihaz, kolon ve sarf malzemeler, yazılım ve iş akışlarınızı hazırlayıcı analitik hizmetler sunar. Tek bir platforma dayanan kapsamlı ve yeniden şekillendirilebilir bir portföy, size bir sistemin laboratuvarınızın mevcut ve gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde uyarlanmasına olanak tanır. Agilent’ın yeni saflaştırma takımı ile tanışın ve LC saflaştırma sorunlarınızın üstesinden gelin. #WeLiveEfficiency #EfficientUHPLC

Sem Laboratuar Cihazları Paz. San. ve Tic. A.Ş. Barbaros Mah. Temmuz Sk. No:6 Sem Plaza Ataşehir, İstanbul T: +90 216 571 02 00 F: +90 216 571 02 02


8

KARASİNEKLERLE SALGIN HASTALIK TAKİBİ Bir grup araştırmacı, karasineklerin daha önceden böceklerde bulunabileceği bilinmeyen birtakım bakteriler taşıyabildiğini ortaya koydu. Aynı araştırma, karasineğin bakteri taşıma yeteneğinin “ele geçirilerek” patojen salgınlarını takip etmek için halk sağlığı denetimi olarak kullanılabileceğini gösterdi. Karasineklerin birçok hastalığa sebep olabildiğini uzun süredir biliyoruz fakat bu araştırma, enfeksiyonun boyutlarını azımsamış olabileceğimize işaret ediyor. Ekip, karasinekleri başka mikroorganizmalarla kirletmeden yakalayıp vücutlarının her bir kısmındaki DNA’yı dizilediler. Bu sayede, sineklerin uçarken vücutlarına yerleşen bakteri türleri uzun uğraşlar sonucu tespit edilmiş oldu. “Yani tam olarak ne işe yarayacak” diyorsanız? Çok dar ve küçük yerlere girebilen bu sinekler daha sonra yakalanarak mikrobiyomları dizilenecek ve uçarken vücutlarına yerleşen bakteri türleri tespit edilebilecek.

www.labmedya.com

NEFES ŞEKLİNİ KELİMELERE OBEZİTE GENETİK ÇEVİREBİLEN CİHAZ MÜHENDİSLİKLE ÜRETİLDİ ENGELLENEBİLİR! Konuşma engelli insanlar için üretilen pek çok farklı cihaz var. Bunlara bir yenisi daha eklendi, nefesi sese çeviren bir cihaz. İngiltere’de bilim insanlarının tasarladığı bu ürün, kişinin nefesinden kelimeleri tayin ederek sese çeviriyor. Cihaz, ağız-burun maskesinin hortumuyla bilgisayara bağlanıyor. Hasta özel bir desenle nefes aldığında, özel yazılım bu şablonu algılayarak, bir sözcüğe ya da cümleye çeviriyor. Kullanıcı başta hangi şablonların hangi sözcüğe denk geleceğini seçiyor, sonrasında yazılım bunu öğrenerek bu bağlamda hareket ediyor. Araştırmacılar sisteme, nefes sinyallerini %98 oranında başarıyla tanıtmayı başardı. Böylece yüksek bir başarı ortaya çıktı. Bu cihaz sayesinde konuşma bozukluklarına sahip olan insanlar iletişimlerini rahatlıkla sağlayabilecekler. Yoğun bakım ünitelerinde bu teknoloji kullanılabiliyor. Ayrıca bu sayede sadece suni solunum maskesi kullanarak, el kol hareketleriyle güç harcamadan iletişim kurmak mümkün oluyor.

Bilim adamları belirli bir proteinin üretimini bloke etmek için genetik mühendislik ile kalori depolayan "kötü" yağları kalori yakıcı "iyi" yağ haline getirmeyi başardı. Bu kilo alımının neden olduğu obezite ve diyabet hastalarına yardımcı olabilir. Yayımlanan araştırmaya göre, genetik mühendislik kullanılarak farelerde bu işlem başarıyla gerçekleştirildi. Araştırmacılar, farelerde beyaz yağları bej yağlara dönüştürmeyi başardı. Yapılan testlerin insanlarda obezite ve şeker hastalığı sebebiyle kilo alınmasını tedavi etmek için kullanılabileceği düşünülüyor. Bir sonraki hedef bu tekniği insanlara uygulanabilir hale getirmek. Ancak ilaç üreticilerinin böyle bir ürünü pazara sunmak için önce bazı sorunların üstesinden gelmesi gerekiyor. Bütün süreçler olumlu ilerlerse obeziteyi engelleyebilecek bir yöntem çok yakın zamanda keşfedilmiş olabilir.

DÜNYA SINIRLARINI AŞAN UNUTKANLIK Astronotluk belki de yapılabilecek en havalı işlerden birisi. Dünyanın dışına çıkabilen birkaç insandan biri olmak oldukça özel bir his olmalı. Ancak bu özel durum yanında özel sorunlar da getiriyor. Örneğin, bir astronotun “işe giderken” herhangi bir eşyasını evde unutma lüksü yok. Bu talihsiz olay geçtiğimiz günlerde Uluslararası Uzay İstasyonu‘na giden bir astronotun başına geldi. İstasyonda ve uzayda yapabileceği havalı şeyleri kaydetmek için yanında bir GoPro kamera götüren astronotun küçük bir sorunu vardı; kameranın içinde SD kart bulunmuyordu. Görev sırasında “GoPro’yu açıyorum ama ekranda ‘No SD’ yazıyor. Bu şekilde video çekemez miyim?” diye soran astronot, dünyadan aldığı olumsuz yanıtla hayal kırıklığına uğruyor. NASA bu astronotun adını açıklamadı ancak tahminlere göre, dünya sınırlarını aşan bu unutkanlık bir jeoloji profesörü olan Andrew Feustel'e ait.

Kaynak: newatlas.com

Kaynak: lboro.ac.uk

Kaynak: futurism.com

Kaynak: geek.com

MAHKEMELERDE YAPAY ZEKÂ KULLANILACAK!

YAPAY ZEKÂDA ÜÇÜNCÜ DALGA

ROBOTİK YILAN BALIĞI

SAĞIRLAR IŞIK İLE DUYABİLECEK!

Yapay zekâyı ne kadar çok kullandığımız konusunda hava atmaya bayılıyoruz ancak gerçek şu ki; bugün kullandığımız yapay zeka hala potansiyelinin çok altında. Kullanışlı sonuçlar üretebilse de bu sonuçları nasıl elde ettiğini anlaşılır bir şekilde ifade edemiyor ya da sürekli değişen durumlara uyum sağlamakta zorlanıyor.

İsviçreli araştırmacılar; sensörlerle suyun geçirgenliğini ve sıcaklığını ölçerek sudaki kirliliğin kaynağını tespit edebilen robotik bir yılan balığı geliştirdi.

Göttingen Üniversitesi Tıp Merkezinden bir araştırma ekibi, sağır çöl farelerinde işitsel tepkiler elde etmek için ışık kullanan bir koklear implantı geliştirdi. Çalışma, genetik manipülasyon ile görsel uyarımı birleştirerek ses algısının başarıyla geri kazanılabildiğini gösteren bir konsept kanıtı işlevi görüyor.

Öğrenen makineler, yapay zekâ sistemleri ve yalanı anlayan yazılımlar… Şimdi de ABD’de faaliyet gösteren Michigan Üniversitesi araştırmacıları yalan söyleyen insanları anlayan bir yazılım geliştiriyor. Bu yazılım, yapay zekâ algoritmalarına sahip… Söz konusu yazılımı mükemmelleştirmek adına araştırmacılar, mahkemelerden yardım alıyor. Yargılanan insanların tutum ve davranışlarını kayıt altına alan araştırmacılar, elde ettikleri verileri kendi yazılımlarına tanıtıyor. Yapılan bu uygulamanın yazılımını yüzde 25 oranında iyileştirdiği bilgisi paylaşılıyor. Bu yöntemden önce yazılımlarının yüzde 50 oranında doğru karar verdiği söyleyen araştırmacılar, mahkemelerden elde ettikleri verilerle oranı yüzde 75’e ulaştırdıklarını belirtiyor. Kişilerin vücut sıcaklığı, nabız ve tansiyon bilgileri, hareketleri, ses tonu ve vurguları gibi çok sayıda değişkeni inceleyen ve elden geçiren yazılım, yalan söyleyen her 100 kişiden 75’ini belirleyebiliyor. Söz konusu yazılımın, şimdiye kadar kullanılan yalan dedektörleri arasında en iyisi olduğu da vurgulanıyor. Kaynak: cnnturk.com

ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) yapay zekâyı bir sonraki seviyeye taşıyabileceğini düşünüyor. Yapay Zekâ Keşif Programını başlatan kurum, yeni yapay zekâ konseptlerine yatırım yapacak. Bunlar arasında bağlamsal uyum gerçekleştirebilen ve kararlarını anlamlı bir şekilde açıklayabilen üçüncü dalga yapay zekâ da bulunuyor. Yani artık yapay zekâ kedi resmine bakıp kedi gördüğünü söylediğinde aynı zamanda “Çünkü tüyleri var, patileri var, bıyıkları var ve genel kedi şekline benziyor” diyebilecek.

Envirobot adlı yılan balığı görünümlü bu robot, sudaki kirliliğe neden olan kaynağı bulabilme yeteneğine sahip. Sensörlerle donatılmış robot; kendi kendine hareket edebilmesinin yanında, uzaktan da kumanda edilebiliyor.

Görünüşe göre yapay zekânın öncüleri; bugünün temel makine öğreniminin ötesinde, gerçekten “düşünebilen” bir yapay zekâ geliştirmek için hazır.

Cenevre Gölü’nün bir bölümünde yapılan testlerde Envirobot, su geçirgenliği ve sıcaklık haritaları üretmeyi başarmış. Kimyasal, fiziksel ve biyolojik sensörlerle donatılmış robotun ölçüm alanı 1,5 m. Hareketleri de tıpkı yılan balığı gibi doğal olan robot, kum kaldırmadan ve sudaki yaşama zarar vermeden ilerlemeyi kendine görev edinmiş. Üstelik yüzerken de bölge bölge ölçüm yaparak verileri bilgisayara yolluyor. Ulaşılmak istenen asıl hedef özellikle cıva gibi ağır metalleri ve diğer çevre kirliliğine yol açan maddeleri tespit edebilmek.

Kaynak: engadget.com

Kaynak: actu.epfl.ch

Bu çalışma, daha başarılı yeni nesil koklear implantlar geliştirilmesini sağlayabilir. Dünyada yaklaşık 360 milyon kişi işitme cihazı kullanıyor. Geleneksel koklear implantları, bu hastaların klak hücrelerini elektrik sinyalleri ile uyararak işitme yeteneğini kısmen geri kazandırabiliyor. Ancak bu gibi cihazlarda üretilen akım her etkileşim noktasının etrafında dağılıyor bu sebeple ses sinyallerinin çözünürlüğü ve netliği azalıyor. Bu yaklaşımı denemek için araştırmacılar yetişkin çöl fareleri üzerinde bazı deneyler yaptı. Ortaya çıkan bulgular implantın hayvanlarda işitsel tepkileri başarıyla geri kazandırdığını kanıtlıyor ve optogenetiğin daha gelişmiş yeteneklere sahip koklear implantlar üretmek için kullanılabileceğini gösteriyor. Kaynak: physicsworld.com


10

www.labmedya.com

ŞEMPANZELERDEKI BEYIN YAPISI VE KIŞILIK ARASINDAKI İLIŞKI RUHSAL HASTALIKLARIN AÇIKLANMASINA YARDIMCI OLABILIR Aslı Nur AKAYDIN

Ş EMPA N Z EL ER YAŞ A M A K TA OL A N EN YA KI N A KR A B A L A R I MI Z . B I Z I M G I B I ON L A R D A I N A N I L M A Z Ş E K I L D E Z EKI L ER , H AYAT B O Y U S Ü R E N KA R MA Ş I K KI Ş I L I K L E R E S A H I P L ER VE H AT TA B E N C I L C E KA Z A N Ç L A R I Ç I N Y IR T IC I S AVA Ş L A R YA P I YO R L A R .

Personality Neuroscience’ta yayınlanan yeni araştırma, şempanzelerin kişilik özelliklerinin beyindeki belli bir yapıyla bağlantılı olduğunu keşfettiler. Bu bulgu insanlardaki ruhsal hastalıkları daha iyi anlamamız için yardımcı olabilir.

bulamadıkları için şaşırdılar. “Bunun muhtemelen açıklamalarından biri; amigdalanın, kişilik söz konusu olduğunda yapısına kıyasla işlevinin daha çok şey ifade etmesi olabilir” diyor çalışmanın başyazarı Robert D. Latzman.

Ünlü primatolog Jane Goodall 1950-60’larda Tanzanya’daki Gombe Ulusal Parkı’ndaki bir şempanze topluluğunu inceledikten sonra, şempanzelerin bizimkine benzer karmaşık kişilikleri ve duygusal yetenekleri olduğunu ifade etmişti. Hayvanların da kişiliklerinin olabileceği fikri 90’ların sonuna kadar pek rağbet görmedi. Ama artık şempanzelerin uzlaşmacı, nevrotik, empatik ve hatta psikopat kişiliklere sahip olabileceklerini biliyoruz.

Ama hipokampüse geldiklerinde, araştırmacılar ilginç bir şey buldular. Daha geniş bir hipokampüs “alfa” denen davranış biçimi - daha az kontrollü ve kavgacı bir tavır sergileme- ve daha az derecede şartlı refleksin yitimi ve dürtüsellikle ilişkiliydi.

Yakın zamanda Georgia State Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen bir çalışma, şempanzelerin kişiliklerinin beyin yapısıdan nasıl etkilendiğini daha iyi anlamaya yönelikti. Kişilikler genetik ve nöral faktörlerin bir sonucu olarak gelişiyorlar ama açık bir şekilde toplumsal, kültürel ve sosyal etkilerin de bunların şekillenmesinde rolü var. Ancak şempanzelerdeki sosyo-kültürel etkiler kolaylıkla kontrol edilebildiğinden, biyolojinin kişiliğimizi nasıl etkilediğini görmek için maymunlar çok daha elverişli model hayvanlar. Ekip, tutulmakta olan 191 şempanzenin beyin görüntüleme verilerine ve kişilik skorlarına baktı. Özellikle, kişiliğin iki önemli beyin yapısının-amigdala ve hipokampüs- büyüklüğüyle nasıl ilişkili olduğuna odaklandılar. Amigdala duygu merkezimizken, hipokampüs hafızanın ana birimidir.

“Bu hipokampüsün sadece duyguları düzenlemede değil, aynı zamanda daha geniş eğilimlerin boyutlarının nörobiyolojik yerleşimlerinde (alfa yönelimi gibi) ve ince damarlı kişilik özelliklerinde (dürtüsellik gibi) öneminin altını çiziyor” dedi Latzman. Alfa özellikleri aynı zamanda insanlarda da görülüyor ve çeşitli ruhsal sağlık durumlarıyla ilişkilendirilmiş durumdalar. O nedenle bu bulgular, potansiyel olarak bu gibi hastalıklara daha iyi tedaviler ve tanı koyma yöntemlerinin geliştirilmesinde bize yardımcı olabilir. “Aynı psikiyatrik bozukluk için tanısal kriterleri karşılayan bireyler her zaman benzer belirtiler yaşamadıklarından genel olarak benzer temel kişilik özellikleri taşımaya meyilli oluyorlar” diyor Latzman. “Bu tür bir çalışma, bilim insanlarına ruhsal hastalıkların altında yatan eğilimleri hedefleyen girişimler geliştirmede yardımcı olabilir.” Çeviri: http://www.iflscience.com/brain/link-

Araştırmacılar, her ne kadar nasıl hissettiğimize oldukça bağlantılı olsa da, amigdala ile kişilik arasında bir bağlantı

UTS 4.1 / OTOMATİK TABLET TEST SİSTEMİ • Kalınlık, çap/uzunluk, ağırlık ve sertlik gibi fiziksel test parametrelerinin ölçümü • Ağırlık kontrolü için entegre terazisi mevcuttur. • 12-24-48 istasyon ile farklı numune analizleri sıralı olarak otomatik yapılabilmektedir. • Sertlik ölçümü max . 800 Newton’a kadar ölçüm yapabilmektedir. Patentli OZB pozisyonlama sistemiyle her tipteki tablet şekliyle tekrarlanabilir sonuç vermektedir. • FDA ve 21 CFR part11 uyumlu,Data Integrity protokollerine uygun software ile kontrol • PH 21 tek bir software ile aynı anda tüm cihazların kontrolü sağlanmaktadır.

Küçükbakkalköy Mh. Dudullu Cd. Brandium Residence NO:23/25 R1 Blok D:4 Ataşehir/İSTANBUL www.bmskimya.com info@bmskimya.com +90 216 504 80 56

between-brain-structure-and-personality-inchimps-could-help-explain-mental-illness-/

BMS Kimya güvencesi ile artık Türkiye’de...

DISI-4A-Touch / DAĞILMA CİHAZI • Kolay kullanım • 3 ya da 6 tüplük basket düzeneği • Her sepet düzeneğinin ayrı ayrı kontrol edilmesi, teste başlanması ve sonlandırılması • Test sonunda sesli alarm modülü • Her sepetin sıcaklık ve dağılma sürelerinin ekranda gösterilmesi • Sıcaklık protokolü, istatistik ve test sonucu içeren rapor çıktısı • FDA ve 21 CFR part 11 uyumlu,Data Integrity protokollerine uygun software ile kontrol • PH 21 software ile aynı anda tüm cihazların kontrolü sağlanmaktadır.


11

www.labmedya.com

SIHIRLI KIMYA… Nejla KILIÇ ARSLANER

Kimya güzeldir ama Fizik de güzeldir, Biyoloji de... (Kimya güzeldir, Ömer KuleliOsman Güreli, 2014)

Sol beyni ile dünyayı algılayan bir insanın atomların içine çekilip sonsuz boşlukta yerini araması doğaldır. İşte sihir tam oradadır. Sihir; reaksiyon mekanizmalarında, enerji seviyelerinde zıplamakta, polimer zincirine takılmakta, benzen halkalarında dolaşmakta, entropi hesabında kaybolmaktadır. Elbette bu dünyayı sevdirecek ortamın olması ve size bu dünyayı severek anlatacak insanların olması gerekiyor. Üniversite sınavları zamanı hatırlanır ve canlanır anılar. Genç nesle temel bilimleri sevdirmenin tam da sırası. Kimyanın sihirli dünyasına davet edelim onları. Kimyasal madde denilince ürken bir nesildense neyi, nasıl, nerede ve ne şekilde kullanabildiğini bilen bir nesil olsun. Kimyanın zararlı, zehirli ve hastalık yapanını değil sağlıklı, doğayla uyumlu, faydalı ve iyileştirici olduğunu bilsin.

Kimyasız olmanın kimyamızı bozacağını bilsin. Kansere, çevre sorunlarına çözüm üretmek, inovatif malzeme tasarlamak, sağlıklı gıda üretebilmek, meslek hastalıklarını tanımlayabilmek için kimya bilmeden yapmayacağını bilsin. Kimyanın simyadan türediğini öğrensin ama değerli malzemeler üretmek için evrildiğini ve hep insanlık yararına hizmet edeceğini bilsin. Kimya bilmenin madde bağımlılığı, adli suçlar, gıda terörü, kimyasal silahla mücadele için gerekli olduğunu anlasın. Mesela "kimya ile kim şan şöhret kazanmış?" diyenlere, Türkiye'de ilaç sanayisinin kurucularından olan Nejat Eczacıbaşı'nın kimyager olduğunu söylesin. 2015 Nobel Kimya Ödülünü alan Aziz Sancar ile gurur duysun. "Dünya’nın En Genç Profesörü" unvanını alan Oktay Sinanoğlu'nu bilsin. Kanser konusunda önemli çalışmaları olan Engin Umut Akkaya'dan bahsetsin.

Hem kim bilir aniden bir filmde soğuk füzyon çalışan sarışın bir kimyager oluverir (Saint, 1997) ya da CSI dizisinde cinayet delillerini analiz eden yakışıklı bir kimyager. Hayal bu ya, roket yakıtı üretmeyi deneyen genç bir mucit olunabilir (October Sky, 1999) pekâlâ. Genç nesle kimyayı özendirmenin yolları denenmeli, temel bilim olmadan bilim olmaz... Kaynaklar Kimya Güzeldir, Ömer Kuleli-Osman Gürel, 2014. http://kimya.uzerine.com/index.jsp?objid=2494 https://books.google.com.tr/s?id=UefQCwAAQB AJ&pg=PA239&lpg=PA239&dq=the+saint+19 97+dr+emma+russell+chemist&source=bl&ot s=O_mRaUN9Iw&sig=qrGP-DlpxBy0sJwgNWk Z7qRuvdQ&hl=tr&sa=X&ved=2ahUKEwjytd22s ovcAhVJaVAKHczOCi8Q6AEwEnoECAUQAQ#v= onepage&q=the%20saint%201997%20dr%20 emma%20russell%20chemist&f=false


12

www.labmedya.com

HAVA KİRLİLİĞİ ÖLÜM SAÇIYOR! Verilere göre her yıl 4,2 milyon insan hava kirliliğinin neden olduğu hastalıklar yüzünden hayatını kaybediyor. Dünyanın ortak sorunu haline gelen bu duruma küresel bir önlem alınması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor.

S A NAYIL EŞMEN I N VE MO TOR L U AR A Ç L A R I N ÇO ĞA L MA S I N EDENIYL E A R TA N HAVA KI R L I ĞI BIRÇOK HASTA L I ĞA DAV ET IYE ÇI KAR I YOR . G EÇ TI ĞI MI Z G ÜNL E R D E B U DUR UM L A I L I Ş KI L I DÜNYA S A ĞL I K ÖR GÜ TÜ B I R A RAŞT I R M A YA P TI . ÇIKAN SON U Ç L A R O L DUKÇA D I KKAT Ç EKI C I …

Yale ve Columbia Üniversiteleri tarafından Dünya Bankası işbirliği ile araştırılan Çevresel Performans 2018 İndeksi verileri bu gerçeği bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor.

ÇEVRE KIRLILIĞININ OLUŞTURDUĞU PROBLEMLER INSAN SAĞLIĞINA EN BÜYÜK ZARARI VERIYOR Çevresel sağlık ve ekosistem canlılığı gibi iki ana kategoride ve 24 performans göstergesine göre çevre sorunlarını ele alan bu araştırma; tüm dünya da rahat bir yaşam sürebilmek için uluslararası birliktelik sağlanması gerektiğinin altını çizdi. Hava kirliliğine bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirenlerin trafik kazasında yaşamını yitirenlerden kat kat fazla olduğu sonucundan sonra; dünyada ki çarpık kentleşmenin ve sanayileşmenin olumsuz etkilerinden yola çıkıldığı ortaya çıktı. Enerji ve çevre ilişkisinin ele alındığı araştırmanın verilerine göre; hava kirliliğinin en önemli göstergesi olan karbon salımı büyük yer kaplıyor. Ulaşım sistemlerinin ve küresel enerjinin atmosfere yaydıkları gazlar gezegenin

ısınmasına neden olurken; hepimizin ihtiyacı olan elektrik enerjisinin üretimi, hava, su ve toprağı dolaylı veya doğrudan etkiliyor. En iyi kalitede ve şeffaf sera gazı emisyon verilerinin tüm dünya tarafından konuşulması gereken önemli konular arasında yer alıyor. Tüm sektörlerdeki emisyon verilerinin çevresel politikalarda, kanun koyucuların işini kolaylaştıracağı gerçeği de ortaya konulmuş gerçekler arasında bulunuyor.

verilerinin tekrar gözden geçirilmesi gerektiği sonucuna vardı.

TÜRKIYE ÇEVRE VE HAVA KIRLILIĞI ORANLARINA GÖRE 108. SIRADA YER ALIYOR

Hava ve çevre kirliliği; başta akciğer sorunlarına, kardiyovasküler sistem rahatsızlıklarına ve nörolojik problemlere kadar ilerleyen sorunlara neden oluyor. Özellikle uzun süreli hava kirliliğine maruz kalındığında örneğin otoyol çevresinde ki yerleşim merkezlerinde konaklayan kişilerin bu şikâyetler daha fazla görülüyor. Bu durumun bir nedeni olarak gösterilmesi bile ülke genelinde ölüm oranlarını arttırıyor. Sadece evsel yakıttan dolayı dumandan zehirlenerek yaşamını yitiren kişi sayısı bile yaklaşık 4 milyonu geçiyor. İnsan vücudunda daha da ağır hasarlara yol açmadan çözümü bulunması gereken konular arasında yer alan çevre ve hava kirliliği oldukça önem arz ediyor. Tüm dünyada yüzde 91'lik kısmın kirlilik limitinin üzerindeki ortamlarda yaşamlarını sürdürdüğü sonucundan sonra; uzmanlar hava kirliliğine karşı önlem almanın daha ayrıntılı yollarını aramaya devam ediyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün bu araştırması; çevre ve hava kirliliğinin neden olduğu sorunlarla ilgilenen finans kaynaklarının tüm dünyanın ihtiyaçlarına göre belirlenmesi gerektiği gerçeğinin altını çizdi. Araştırılan 180 ülke içinde çevre karnesinde ilk 16'da bulunanların hepsi Avrupa ülkeleri oldu. İsviçre, Fransa ve Danimarka en iyi üçlüyü oluştururken, fosil yakıt üretim ve tüketiminde önde olan hiçbir ülke ise ilk sıralarda yer almayı başaramadı. Enerji kaynaklarıyla ün salmış Çin'in çevre karnesi ise dikkat çekici… Çin, 120. sırada yer alıyor. Hava kirliğinde hem ev, hem ofis, hem de soluduğumuz mekânın ortak değerlendirilmesi şartını koyan araştırma; çevre bilinci anlamında cesur adımlar atan ülkelerin hava kalitesi, su, ağır metallerin durumu, ormanlar, balıkçılık, su kaynakları, tarım ve hava kirliliği

İnsan sağlığına en fazla tehdit oluşturan çevre ve hava kirliliğine karşı, her ülkenin ortak sorunu olarak küresel önlem alınmalı. Dünya Sağlık Örgütünün ortaya koyduğu bu sonuçlar doğrultusunda sağlıklı bir yaşam için sağlıklı nefes almanın şart olduğu vurgulandı.

Kaynaklar cevreonline.com tr.euronews.com


Her koşulda için doğdu LCMS-8045 ve GCMS-QP2020 ile hızlı ve güvenilir sonuçlar alın!

kosmak

Shimadzu'nun Ultra Hızlı Kütle Spektrometri (UFMS) serisinde yer alan LCMS-8045 ve GCMS-QP2020, benzersiz UFMS teknolojisi ile, analitik laboratuvarlarda fark yaratır. UFMS serisi, yalnızca daha yüksek hassasiyet performansı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda mükemmel veri kalitesi ile analitik sonuçlarda çarpıcı iyileştirmelerin elde edilmesine ve potansiyel uygulama alanlarının genişletilmesine olanak sağlar. LCMS-8045 · Karmaşık matriksler ve zor analizler için yüksek hassasiyet · Metod paketleri (Pesticides, Forensic Tox, Veterinary, Met ID vb.) · LCMS-8050 ve 8060 modellerine upgrade edilebilme özelliği GCMS-QP2020 · 360 L/sn He TMP hacmi · 20.000 u/sn tarama hızı · 2000:1 S/N oranı · Headspace, SPME, Purge&Trap, TD ilave olanağı Shimadzu UFMS serisinde yer alan LCMS/MS, GCMS/MS cihazları veteriner ilaç ve pestisit kalıntıları, su kalitesi, mikro kirleticiler, adli toksikoloji ve biyoanalizler gibi bir çok farklı uygulama alanında kullanılmaktadır.

©ANT Teknik, 2017 All rights reserved.

LCMS-8045

GCMS-QP2020

Sıvı Kromatografi Triple Kuadrupol Kütle Spektrometre (LCMSMS)

Gaz Kromatografi Triple Kuadrupol Kütle Spektrometre (GCMSMS)


14

www.labmedya.com

KANADA HÜKÜMETI, KIMLIKLERI TARTIŞMALI GÖÇMENLERIN VATANDAŞLIKLARININ BELIRLENMESI IÇIN DNA TESTI YAPILDIĞINI KABUL ETTI.

KANADA, GÖÇMENLERİN KİMLİK TESPİTİ İÇİN DNA TESTİ YAPIYOR Ülkede gümrüklerden sorumlu kurumdan (CBSA) yapılan açıklamada, DNA testine "diğer tüm soruşturma aşamaları tamamlandıktan sonra başvurulduğu" belirtildi. Kurum, test aşamasına ne sıklıkla başvurulduğu konusunda ise bilgi

GLOBAL PAZARDA EN YÜKSEK FAYDA / MALİYET ORANINA SAHİP ÜRÜNLER

vermedi. CBSA Sözcüsü Jayden Robertson, kurumun DNA testini "vatandaşlık konusunda bazı göstergeler elde edilmesi ve böylece araştırmanın devamının ülke "vatandaşlık konusunda bazı göstergeler elde edilmesi ve böylece araştırmanın devamınına yardımcı olması" amacıyla kullandığını söyledi.

TEMİZ ODA VE BİYOGÜVENLİK

Bharati'nin müvekkili Franklin Godwin, Kanada'da vatandaşlık belirlenmesi için DNA testi yapılan kişilerden. Sahte bir Bahama pasaportu ile 1994 yılında ülkeye giren Godwin; daha sonra Liberyalı olduğunu söyleyerek, sığınma başvurusunda bulundu. Kalıcı oturum ve mülteci statüsü verilen Godwin, sonrasında uyuşturucu ile ilgili suçlardan hüküm giymesi nedeniyle bu statüsünü kaybetti.

En Uygun Çözüm Sİ GA RANTİ

Görülemeyeni kontrol altında tutmak, güncel teknoloji, özgün tasarım ve yüksek kalite gerektirir. Kopya cihazların kullanıcıya maliyeti her sene katlanarak artar.

Mevcut tesis içinde aynı anda birden fazla GMP biyolojik üretim ihtiyacına inşaat revizyonsuz akıllı çözüm; Metisafe modüler temiz oda üniteleri; Hesaplanamayan yorucu zaman kayıpları ve başağrılarını tekrar tecrübe etmek istemiyorsanız, 15 senelik Metisafe saha performans verimiz karar almanızı kolaylaştıracaktır; Metisafe’in bakım, onarım, validasyon ve enerji tasarrufları sayesinde 10 yıl kullanım sonunda kopya cihazlar ve geleneksel temiz odaların toplam maliyetleri kadar kazanç elde edilmektedir.

Biotechnology

BBC'ye konuşan Robertson, "DNA arşivlerinin yer aldığı sitelerde genetik karşılaştırma yapılmadan önce kişilerden izin alındığını" da söyledi. Böyle bir vakada avukatlık yapan Subodh Bharati ise DNA testi uygulanan kişilerin bu özel bilgilerinin nasıl korunacağı konusunda endişeleri olduğunu söylüyor.

www.metisbio.com | info@metisbio.com

2003 ile 2005 yıllarında hakkında verilen sınır dışı kararı uygulanmak istendi ancak Liberya iki kez ülkeye girişine izin vermedi. Son seferinde ise Godwin'in Liberyalı değil Nijeryalı olduğu öne sürüldü. Kanada devleti bunun üzerine kimliğinin belirlenmesi için gözaltındaki Godwin'e, dil testinin yanında DNA testi de yaptı. Godwin'den elde edilen DNA ile genetik arşivlerin yer aldığı sitelerde tarama yapıldı ve Nijerya uyruklu olduklarını söyleyen iki uzak akrabasına ulaşıldı. Avukat Bharati, DNA testinin vatandaşlıkların belirlenmesinde Kanada devletine çok yardımcı olduğu inancında değil. Fransız AFP haber ajansı, Kanada'ya sahte Fransa pasaportu ile giren İbrahim Toure isimli kişinin de benzer bir süreç yaşadığına ilişkin bir haber yaptı. Kanadalı yetkililere Gineli olduğunu söyleyen Toure'nin Gine tarafından ülkeye kabul edilmemesi üzerine başlatılan vatandaşlık belirleme araştırmasında da DNA testine başvuruldu. Toure halen sınır dışı edilebilmiş değil. Soy araştırmaları üzerine hizmet veren bir internet sitesi olan "Ancestry" adına konuşan bir sözcü, kişisel bilgilerin korunmasının şirketin "temel önceliği" olduğunu söyledi. Aynı şirket, ülkelerin gümrük yetkilileri ile çalışmadıklarını da açıkladı. Kaynak: bbc.com


15

www.labmedya.com

YAVAŞ METABOLİZMAYI DÜZELTMENİN 7 YOLU! "Ne yaparsam yapayım kilo veremiyorum, sanırım yavaş metabolizma benim kötü kaderim" gibi cümleleri çok duyuyoruz. Unutmamamız gereken nokta her birimiz eşsiziz ve kendimize özgü bir biyokimyasal yapıyla doğuyoruz. Vücudumuzdaki tüm işleyiş için enerji üreten trilyonlarca mitokondri denilen enerji fabrikaları var. Mitokondriler soluduğumuz oksijeni ve yediklerimizi vücudun kullanımı için enerjiye dönüştürürler. Metabolizma hızından bahsederken aslında mitokondrilerin etkin olup olmadıklarından bahsediyoruz.

YAVAŞ METABOLİZMANIN NEDENLERİ Genetik yatkınlık, diyabet, kalp, bunama gibi kronik hastalıklar ve yaşın ilerlemesi mitokondrilerde fonksiyon bozukluklarına neden olur. Ancak en büyük etken beslenmedir. Şeker, işlenmiş inflamatuar gıdalar enerji fabrikalarımıza aşırı yük getirir ve hasar başlar. Aynı şekilde vücudun kıtlık var gibi algılaması da metabolizmayı yavaşlatır. Yo-yo diyetler, yeterinden az yemek, kalori kısıtlayan diyetler metabolizmanın yavaşlamasına neden olur. Mitokondrilerimizin fonksiyonlarını optimize etmek için doğru yiyeceklerden yeterli miktarda yemek gerekir. Tarım ilaçları, civa, radyasyon gibi çevresel toksinlerden kaçınmak ve stresle başa çıkmak da önemlidir. Bağırsak mikrobiyotasında kötü bakteriler iyi bakterileri domine ediyorsa bu kötü bakteriler de lipopolisakkarid salgılayarak mitokondrilere zarar verir. Sonuç olarak inflamasyona ve oksidatif strese neden olan her şey mitokondrilerde tahribat yapar.

MİTOKONDRİLERİN İŞLEVLERİNİ VE SAYISINI ARTTIRMAK İÇİN ATILACAK 7 ADIM: 1- Bol miktarda sağlıklı yağ yiyin. Avokado, kuruyemiş ve tohumlar, deniz balıkları mitokondrilerimizin tercih ettiği yakıt olan sağlıklı yağ kaynaklarıdır. Bu moleküllerde hindistan cevizi yağında bulunur. 2- Renkli yemeye özen gösterin. Renkli, antioksidan yönünden zengin sebzelerin bolca tüketilmesi sağlıklı mitokondri için ve oksidatif stresi azaltmak için çok önemlidir. 3- Şeker ve undan uzak durun. Yüksek glisemik indeksli ve yüksek karbonhidrat içerikli yiyecekler mitokondriler üzerinde inanılmaz bir baskı yaratır. Aslında çabuk emilebilen karbonhidratlar tüm sistemi tahrip eden en büyük etkendir.

4- Rakamlara takılmayı bırakın. Mitokondriler için kalite miktardan çok daha önemlidir. Miktar olarak da vücudu kıtlık moduna sokmayacak kadar yemek gerekir. 5- Daha fazla ve daha hızlı hareket edin. Araştırmalar aralıklı, yani 30-60 saniye egzersiz sonra birkaç dakika dinlenme şeklinde yoğun egzersiz yapmanın etkili olduğunu gösteriyor. Bunun yanında kuvvet arttırıcı egzersiz de yapılırsa

mitokondri işlevleri ve sayısı artar. 6- Enerjinizi destekleyecek besin takviyeleri alın. Bunlar coenzim Q10, alfa-lipoik asit, N-asetil sistein, karnitin, B-kompleks vitaminleri ve omega 3 yağlarıdır. 7- İyi uyuyun. Araştırmalar yetersiz uykunun inflamasyonu arttırdığını, kalp hastalığı riskini yükselttiğini, bağışıklık, beyin ve hücresel performansları baskıladığını

gösteriyor. Gecede 8 saatlik deliksiz uyku uyumaya özen gösterin. Sonuç olarak; mitokondrilerinize önem verin ki metabolizmanız hızlansın, sizde bu sayede sağlıklı ve fit olun. Dr. Mark Hyman Kaynak: http://drhyman.com/blog/2016/05/26/the7-ways-to-fix-a-slow-metabolism/


16

www.labmedya.com

VÜCUDUNUN YARISI İNSAN DEĞİL! Uzmanlara göre vücudumuzun yarısından fazlası trilyonlarca mikrobik hücreden ve onların taşıdığı genlerden oluşuyor ve bu iyi bir şey… “Vücutta mikrobiyom olarakta adlarılan bu canlılar” bilimcilerin sağlığa bakış açısını değiştiriyor. Yapılan çalışmalara göre aslında vücudumuzun sadece yüzde 43’ü insan hücrelerinden oluşuyor. Felsefi bir bakış açısıyla, bu durum “ben” olarak tanımladığımız şeyin de sandığımızdan çok farklı olduğu anlamına gelebilir. Eğer vücudumuzun yarısından fazlası başka

canlılardan oluşuyorsa belki de kendimize “ben” değil “biz” diye hitap etmeliyiz. Bu keşif tıp alanındaki yaklaşımları da değiştiriyor. Florence Nightingale’in askeri hastanelerde tıbbi ekipmanları sterilize etmesi ve penisilin gibi antibiyotiklerin geliştirilmesi tıpta önemli değişiklikler yaratan gelişmeler olmuştu. İnsanlık onlarca yıldır zararlı bakterileri öldürmeye odaklanmış durumda. Ancak vücudumuzda bakteri, maya, mantar, virüs ve protozoa gibi birçok farklı mikroorganizma yaşıyor ve bunlar toplamda 2 kilogramağırlığa sahip.

Uzmanlar bu mikroorganizmaların pek çok farklı alanda sağlığımıza katkıda bulunduğunu söylüyor. Obeziteden romatizmaya hatta depresyon gibi zihinsel rahatsızlıklara kadar pek çok alanda bu canlıların etkisi bulunuyor. Bilimciler ayrıca mikrobiyomun bir insan organı olarak sınıflandırılması ve bu organı daha iyi korumak için yöntemler geliştirilmesi gerektiğine inanıyor. Max Planck Enstitüsü Mikrobiyom Bilimi Yöneticisi Ruth Ley “Bunlar sağlığınız için önemli. Vücudunuz sadece sizden

oluşmuyor” diyor. İyi bakteri ve kötü bakteri terimleri bir süredir hayatımızda ancak bulunan kanıtlar endüstriyel yaşamımızın mikrobiyomlara zarar verdiğini gösteriyor. Zararlı bakterileri öldürmek için kullandığımız antibiyotikler de bizi sağlıklı tutan bakterilere de zarar veriyor. Cardiovascular Nursing Dergisi’nde yer alan bir yazıya göre “Mide bakterileri yiyeceklerden enerji elde edilmesi ve kötü bakterilere karşı denge sağlanmasını sağlıyor. Ayrıca seratonin gibi sinir taşıyıcıların ve K vitamini gibi enzimlerin üretilmesine yardımcı oluyor, bağışıklık sistemi ve metabolik işlemlerde görev alıyorlar.

FAZLA MI TEMİZİZ?

n e v ü g

Tahıl ve Un Analizlerinde INFRANEO Tahıl NIR Analizi

AMYLAB FN Falling Number ve Testogram Analizi QUATUOR II Tahıl temizleme ve Sınıflandırma

GRINDER Laboratuvar Değirmeni

Standart Analitik Sistemler Ltd. Ști. Tel: 0 216 340 58 20 pbx info@sasltd.com.tr www.sasltd.com.tr

Batı ülkelerinde değişen yeme alışkanlıkları, endüstriyel toplumların mide mikrobiyomunda çeşitliliğin azalmasına sebep oluyor. Kırsal kesimlerde ve daha az gelişmiş toplumlarda yaşayanlarda bu etki görülmüyor. Bu durum, gelişmiş toplumların fazla temiz yaşadığı düşüncesini beraberinde getiriyor. Doğal ortamlardan, toprakla ve hayvanlarla temastan uzaklaşan kişilerde mide mikrobiyomunun zarar gördüğü belirlendi. Öte yandan, evcil hayvan beslenen evlerde yetişen çocukların alerjik hastalıklara yakalanma ihtimalinin azaldığını ve mide mikrobiyomunun bu durumla ilişkili olduğunu gösteren kanıtlar bulundu. Köpeklere maruz kalmanın mide mikrobiyomunun alerjik hava yolu sorunlarına ve solunum sisteminden giren virüslere karşı koruma sağlamasına yardımcı olduğu düşünülüyor. Bir başka örnekte ise dışkı bakterisiyle deneyler yapan bilimciler, zayıf birinin dışkısından alınan bakterileri farelerin sindirim sistemine yerleştirdiklerinde farenin zayıfladığını, şişman birinden alınan bakterilerin ise fareyi şişmanlattığını gözlemledi. Bu yöntemin insanlarda obezite tedavisinde kullanılabileceği düşünülüyor. Bilimciler hassas bağırsak sendromu ve kanser gibi hastalıkların tedavisinde de mikrobiyomun önemini inceliyor. Uzmanlar hastanelerde bazı hastaların ameliyatların ardından MRSA gibi süperbakterilere yakalanmasının sebebinin de hastanelerin aşırı temiz olması olduğunu düşünüyor. Çevresel Mikrobiyolog Jack Gilbert 2014’te yapılan bir röportajda “Geçtiğimiz 150 yılda sadece bakterileri öldürmek için uğraştık. Şimdi ise “hepsini öldür” yaklaşımının doğru olmadığına dair birçok kanıt bulunuyor. Şimdi belki de hastalığa yol açmayan bakterilerin hastane yüzeylerinde yetiştirilmesinin, daha sağlıklı bir hastane ortamı oluşturma konusunda faydalı olabileceğini düşünüyoruz” diyor. Kaynak www.weforum.org/agenda/2018/04/human-bodycells-microbiome


17

www.labmedya.com

ÇIĞNERKEN DILINIZI VEYA YANAKLARINIZI ISIRMAK LEZZETLI BIR YEMEĞI MAHVEDEBILIR. NEYSE KI AĞIZ YARALARI HIZLI BIR ŞEKILDE IYILEŞIR.

NEDEN AĞIZ YARALARI CİLT YARALARINDAN DAHA HIZLI İYİLEŞİR? Feyza Nur YILMAZ Science Translational Medicine'da yayınlanan yeni araştırmaya göre ağız, iyileşmek için tasarlanmıştır. Bu bulgular araştırmacıların ağızdaki iyileştirici süper güçleri, ciltteki lezyonları iyileştirmek için kullanmalarına yardımcı olabilir. Kâğıt kesikleri, dizdeki çizikler ve benzeri cilt yaralarının iyileşmesi yaklaşık bir hafta sürer. Ülserler, travmatik yaralanmalar ve cerrahi yaraların iyileşmesi bazen daha uzun sürebilir. Hassas cilde sahip insanların ve diyabet gibi metabolik hastalıklarla yaşayan yaşlıların bazı deri lezyonları iyileşmeyebilir ki bu durum hastaları enfeksiyon ve yaralara karşı savunmasız bırakabilir. Konu üzerine araştırmayı yürüten Maryland Bethesda'da bulunan Ulusal Artrit ve Kas-İskelet ve Deri Hastalıkları Enstitüsü'ndeki bir cilt biyoloğu olan Maria Morasso “Cilt yaralarının iyileşmesini hızlandırmak için etkili yaklaşımlar geliştirmeye acil ihtiyaç var” diye bir açıklamada bulundu.

Bilim insanları geçmişte cilt yaraları iyileşmediğinde neyin ters gittiğini tespit etmeye çalışırdı. Morasso ise yaraların kolayca ve hızlı bir şekilde iyileştiği bir yer aradı: Ağız! Çiğneme sırasında sürtünme yaraların tahriş olmasına yol açar, hızlı iyileşme ise sürtünmenin yara üzerindeki bu hasarı devam ettirmesini engelleyebilir. Ağız mikroplarla doludur. Yaralanmalar, bakterileri tutan bariyeri kırar; bu yüzden genel sağlık için boşlukları hızla kapatmak önemlidir. Ağız yaralarının ciltten nasıl daha hızlı iyileştiğini öğrenmek için Morasso ve bir grup araştırmacı 30 sağlıklı bireyi yanaklarından ve kollarının alt kısımlarından yara açılması için ikna etti. Beklendiği gibi ağız yaraları birkaç gün içinde kapandı ama cilt yaralarının kapanması iki hafta sürdü.

ifadesindeki değişiklikleri analiz ettiğinde, yara onarım genlerinin zaten ağızda aktif olduğunu bulmuşlardı. Bu, ağzın iyileştirici etkiye dönüşmeye hazır olduğu anlamına gelir. Oysa iyileşmeden önce cildin onarım sistemlerini açması daha uzun sürebilir. Ek olarak ağız hücreleri iltihabı önleyip iyileşmeyi hızlandır. Araştırmacılar ayrıca ağızdaki yaraların kapanması için hücrelerin hareket etmesine yardımcı olan iki ana iyileştirici protein tespit ettiler ve yeni keşfin farmakolojik olarak daha hızlı iyileşme için cilt hücrelerini hedef alma yollarını belirlemeye yardımcı olacağını söylüyorlar. Kaynak Dengler, R., Why Mouth Wounds Heal Faster Than Skin Scrapes, http://blogs.discovermagazine.com/dbrief/2018/07/25/mouth-wounds-heal-faster-skinscrapes/#.W3my7OgzbIV

Ekip, yaralanmaya maruz kaldıktan bir gün sonra cilt ve ağızdan gelen gen

Polimerlerde OH, NCO ve nem analizleri için

TitroLine® 7800 Otomatik Titratör •

Türkçe menü

Dijital ve analog elektrod bağlantısı

Potansiyometrik titrasyon

Volümetrik Karl Fischer titrasyonu

USB girişi ile ölçüm sonuçlarının taşınabilir belleğe kaydı

Sümer Analitik ve Medikal Teknolojiler San. ve Tic. A.Ş. İstiklal Mah. Bahçe Sok. No.13/6 34762 Ümraniye-İstanbul T: 216-5507885 F: 216-5507887 E: info@sumertek.com

www.sumertek.com


18

www.labmedya.com

MUTFAĞINIZDAKİ KİMYASAL TEHLİKELER VE GÜVENLİ ALTERNATİFLERİ Günümüzde çoğu insan sağlıklı beslenmenin öneminin farkında ancak kullandığımız tencereler de en az tükettiğimiz gıdalar kadar önemli. Kötü bir tencerenin zehirlenmelere ve diğer sağlık sorunlarına yol açabildiğini bilmeniz gerekir. Sizin için en tehlikeli ürünleri araştırdık ve bunların yerine kullanabileceğiniz daha güvenli seçenekleri bulduk...

1- TEFLON TENCERE Birçok kişi yapışmaz özelliğinden ve ucuz olduğundan dolayı tercih ediyor ama listedeki en tehlikeli ürün teflon. Teflon tavaların üretiminde kullanılan kimyasal maddeler, bu tavaların yüzey kısımları çizildiği zaman ortaya çıkmakta ve yemekle birlikte direkt olarak vücudumuza girmektedir. Teflonun dikkat çeken en önemli noktalarından bir tanesi, içerisinde bulunan ve yapışmayı önleyen bazı kimyasalların tiroid bezinin işleyişini bozabileceğine dair güçlü kanıtlar olması. Zira tiroit hastalığına sahip olanların bezlerinde teflonda yer alan kimyasalların daha fazla bulunduğu saptanmış durumda ve dolayısıyla teflonun tiroit bezi ile direkt olarak bir ilişkisi olduğunu söylemek mümkün. Teflon tencere ürünlerinin yapışmaz özellikleri, 572 derece sıcaklığının üzerinde ısıtıldığında toksinlerin ayrılmaya başladığı bir plastik polimer olan PTFE (politetrafloroetilen) kaplaması ile elde edilir. Bu zehirli dumanlar, Teflon gribi olarak bilinen, polimer duman ateşi adı verilen grip benzeri semptomlara yol açar. Hastalık, dumana maruz kaldıktan 4-8 saat sonra ani olarak titreme, yüksek ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, öksürük ve göğüste sıkışma hissi ile grip gibi başlar.

Teflon gribi, çoğu zaman selim seyirli bir hastalıktır ve duman maruziyetinin bitmesinden 12-48 saat sonra kendiliğinden düzelir ama özellikle altta yatan kalp ve akciğer hastalığı olanlarda nadir de olsa ağır tablolar gelişebilir. Sadece insanlar için tehlikeli değil, aynı zamanda papağan, muhabbet kuşu gibi evcil kuşlara da ciddi zararları dokunur. Kuşların akciğerlerinin şişmesine, kanla dolmasına ve kısa sürede ölmesine neden olurlar. İçinde bulunan bir başka kimyasal bileşik, meme, prostat ve yumurtalık kanseri dahil olmak üzere çeşitli kanser türlerine neden olur. PFOA (perflorooktanoik asit) içeren teflon ürünleri pek çok gündelik eşyada da kullanılabilir. Bu yüzden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmalısınız. PTFE (Politetrafloretilen) ve PFOA (perflorooktanoik asit) içermeyen (granit gibi) ürünler kullanılabilir. Ancak kullandığınız ürünlerin kaplamasına çok dikkat etmeli, sağlam olduğundan emin olmalısınız. Kaplama ince ve çabuk aşınır. Bir kez aşındıktan sonra hemen kullanımı kesmelisiniz. Bunun yerine bu güvenli alternatifi deneyin: Gerçek dökme demir tencere kullanın. Dökme demir tencere ısıyı eşit yayar ve gıdalarınıza zehirli bir şey sızdırmaz. Ayrıca demir seviyenizi arttırmak için iyi bir doğal yoldur. Demir seviyeleriniz iyiyse, güvenli ve kullanışlı olan emaye dökme demir tencere deneyebilirsiniz.

En bol metal olmasının yanı sıra çok güçlü, hafif, çok yönlü ve geri dönüştürülebilir olması nedeniyle alüminyum kullanımı oldukça yaygındır. Ancak gizli tehlikeleri vardır. Alüminyum nörotoksik bir metaldir. Yükseltilmiş alüminyum seviyeleri Alzheimer ve ALS dâhil olmak üzere birçok merkezi sinir sistemi hastalığına neden olabilir. Alüminyum tencere genellikle kaplı olsa da, kaplama aşınmaya eğilimlidir ve bu nedenle zehirli metali yiyeceğinize bırakır. Bunun yerine bu güvenli alternatifi deneyin: Cam tencere. Bu, dikkate alınması gereken başka bir güvenli seçenektir. Dayanıklı, çevre dostu olmasının yanı sıra ısıtıldığında zehirli hiçbir şey salmaz. Tek eksisi yapışmaz yüzey olmayışı gösterilebilir. Ancak sağlığınız için buna değer.

3- BAKIR TENCERE Mağazalarda bakır tencere görmüş olabilir ve ne kadar güzel olduğunu fark etmiş olabilirsiniz. Ayrıca, hızlı ve eşit ısıtma sağlayan iletken özellikleri hakkında da bilgi sahibi olmuş olabilirsiniz. Ancak, bakırın tencerelerde kullanıldığında gerçekten tehlikeli olabileceğini biliyor musunuz? Bazı diğer ağır metaller gibi, bakır da sağlık için zararlı olabilir. Vücutta aşırı miktarda ağır metal zehirlenmesine yol açabilir.

2- ALÜMİNYUM TENCERE VE ALÜMİNYUM FOLYO

Bunun yerine bu güvenli alternatifi deneyin: Paslanmaz çelik tencere. Hafif ve çizilmeye karşı dayanıklıdır. Sadece alırken paslanmaz çelik aldığınızdan emin olun. Bu ürünler herhangi bir nikel veya krom içermez.

4- SERAMİK KAPLAMALI TENCERE Seramik kaplı tencere güzel görünüyor ve ilk başta güvenli bir seçenek gibi duruyor. Sonuçta, % 100 seramik pişirme amaçlı tamamen güvenlidir. Bununla birlikte, bir seramik kaplama genellikle kötü malzemeleri saklamaktadır. Yumuşak seramik kaplama dayanıklı değildir ve birkaç zaman sonra aşınmaya başlar. Aşınma olduğunda, kaplamada bulunan kurşun ve kadmiyum, yemeğinize ve daha sonra vücudunuza geçecektir. Kurşun zehirlenmesi en tehlikeli metal zehirlenmelerinden biridir. Karın ağrısı, baş ağrısı, kısırlık ve diğer sağlık komplikasyonları (ve ciddi vakalarda, koma ve ölüm) ile sonuçlanabilir. Kaplama kurşunsuz olsa bile, aşınmış tencere hala tehlikeli olabilir - Çünkü genellikle seramik kaplamanın altında nörotoksik alüminyum bulunur. Bunun yerine bu güvenli alternatifi deneyin: % 100 seramik tencere. Bu, tamamen doğal malzemelerle yapıldığı için soyulmaz ve aşınmaz. Bu yüzden en iyi ve en güvenli seçeneklerden biridir. Ayrıca yapışmaz ve bulaşık makinesinde yıkanabilir. % 100 seramik çok pahalı olabilir, ama sağlığınız her şeyden daha önemlidir değil mi? Kaynak: www.trucsetbricolages.com/cuisine/4-typesde-batteries-de-cuisine-toxiques-a-eviter-et-4alternatives-sures brightside.me/inspiration-tips-and-tricks/4-types-oftoxic-cookware-to-avoid-and-4-safe-alternatives510710/?utm_source=fb_brightside&utm_ medium=fb_organic&utm_campaign=fb_ gr_5mincrafts


19

www.labmedya.com

HASTALIKLARIN TEDAVİSİNDE MUCİZEVİ BİTKİ: ALOE VERA Seda YALÇINKAYA | Uzman Biyolog Günümüzde, gıda, ilaç ve kozmetik endüstrisinde doğal kaynaklardan elde edilen bileşenlere olan ilgi artmaktadır. Çoğu bitki ekstraktı; ilaç sanayinde kullanım imkânı bulurken, en sık kullanılan bitkinin Aloe vera olduğu belirtilmektedir.

Aloe veranın bileşenlerinden olan aloin ve aloeemodin maddelerinin de bazı kanser tiplerinde hücrelerin çoğalmasını önleyici etkilere sahip oldukları için kanser tedavisinde potansiyel bir tedavi edici ajan olarak kullanılabilecekleri önerilmektedir.

Bu bitki geçmiş zamanlardan beri, cilt hastalıklarında tedavi edici olarak ve güzellik uygulamalarında kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalar; Aloe vera yapraklarınının antikanser, antioksidan, iltihap giderici, bağışıklık düzenleyici, ülser-karşıtı ve diyabet karşıtı etkilere sahip olduğunu göstermiştir. Bu çoklu etkiye sahip olmasından dolayı mucizevi bitki olarak da nitelendirilmektedir.

Yapılan araştırmalar sonucunda, Aloe veranın içerdiği bileşiklerin çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanımının yararlı etkiler sağladığı tespit edilmiştir. Bu anlamda ilaç kullanımına alternatif olan bu mucizevi bitkinin alternatif

Pek çok bilimsel araştırma, Aloe veranın cilt hasarlarının tedavisinde, dermatolojide, jinekolojide ve gastroenterolojide kullanıldığını göstermektedir. Aloe veranın sahip olduğu bu faydalı etkilerin ise, yapraklarındaki jelin içerdiği polisakkaritlerle ilişkili olduğu ifade edilmektedir. Yapılan bir çalışmada, bitkinin yaprağındaki jelde 200’den fazla biyoaktif bileşen tespit edilmiştir.

tıpta kullanımının yaygınlaşması için bilim insanlarına büyük iş düşmektedir.

2nd International Conference for Convergence in Technology.

Kaynaklar Ahlawat, K.S., Khatkar, B. S. (2011). Processing, food applications and safety of Aloe vera products: A review. Journal of Food Science and Technology, 48, 525–533.

Lee ve ark. (2018). Polysaccharide isolated from Aloe vera gel suppresses ovalbumin-induced food allergy through inhibition of Th2 immunity in mice. Biomedicine & Pharmacotherapy 101, 201–210.

Basak, P., Paul, S., Majumder, R. (2017). Invitro Cytotoxic Study of Aloe vera Whole Leaf Extract on PBMC and Breast Cancer Cell Line 2017

Sánchez-Machado, D.I., López-Cervantes, J., Sendón, R., Sanches- Silva, A. (2016). Aloe vera: ancient knowledge with new frontiers. Trends in Food Science & Technology.

LABORATUVAR CİHAZLARI

Son zamanlarda Aloe vera jelinin, çeşitli hastalıklarda tedavi edici ve koruyucu özelliğinin mükemmel olduğu ifade edilmiştir. Bu sebeple, sağlıklı yaşam ve tıbbi amaçlar için kullanılmaktadır. Özellikle bu bitkinin, bağışıklığı arttırdığı bildirilmiştir. Yapılan bir çalışmada, fareler üzerinde gıda alerjisini tetikleyen bir yumurta proteini olan ovalbumin üzerinde, Aloe polisakkariti içeren Aloe vera jelinin etkileri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre Aloe vera jelinin, ovalbuminin oluşturduğu gıda alerjisinde ishal ve vücut sıcaklığının azalması gibi alerjik belirtileri baskıladığı tespit edilmiştir. Aloe vera polisakkaritlerinin bu etkisinin, bağışıklık sisteminden sorumlu hücrelerin aktive edilmesi ile sağlandığı belirtilmektedir. Buna ilaveten polisakkaritlerin bağırsak mukozasını güçlendirdiği ve bağırsak iltihabını azalttığı da belirlenmiştir. Bunlara ek olarak Aloe vera jelinin, aynı zamanda insülin duyarlılığını arttırarak diyabet tedavisinde etki gösterdiği de belirlenmiştir. Çağımızın ölümcül hastalığı olan kansere çare arayışları devam ederken, Aloe veranın antikanser etkileri üzerine de çalışmalar yapılmaktadır. Günümüzde kullanılan pek çok antikanser ilacı doğal kaynaklardan elde edilmektedir. Yapılan çalışmalar Aloe vera yapraklarından elde edilen bileşenlerin, kolon kanseri başta olmak üzere çeşitli kanser tiplerinde etkili olduğunu kanıtlamıştır. Buna karşın meme kanserini önleme konusunda ise henüz bilgi bulunmamaktadır. Bu eksikliği gidermek amacıyla Aloe vera yaprağının ektraktının meme kanseri hücrelerine etkisi araştırılmıştır. Yapraktaki fenolik bileşenlerin tespit edilmesi amacıyla bazı testler yapılmıştır. Çalışmada tespit edilen bileşenlerin gösterdiği antioksidan aktivitenin, kanseri önlemede önemli rol oynadığı ifade edilmiştir. (Basak ve ark., 2017) Bazı çalışmalardan elde edilen sonuçlara göre ise,

8 - 11 Kasım 2018

HALL 11 / B 121

İvedik O.S.B. Öz Ankara Sanayi Sitesi 1464 (675). Sokak No. 37 Yenimahalle - ANKARA / TURKEY Telefon : +90 312 395 66 13 / +90 312 395 66 01 Faks : +90 312 395 66 93 - info@nukleonlab.com.tr

www.nukleonlab.com.tr

+90 312 395 66 13


20

www.labmedya.com

MAGNEZYUM EKSİKLİĞİNİN BELİRTİLERİ! B A Ş A Ğ R IS IN D A N M I GRE NE , K ALPT E RIT IM B O Z U K L U Ğ U N D A N K RAM PLARA K AD AR PE K Ç O K H A S TA L IĞ IN A LT I ND A M AGNE Z Y U M E K S I K L I Ğ I YAT IY O R . Acaba bunun nedenini düşündünüz mü, neden pek çok kişide magnezyum eksik? Yiyeceklerden yeterince alamıyor muyuz? Alamıyorsak neden alamıyoruz? Maalesef yediklerimizden içtiklerimizden yeterince magnezyum alamıyoruz. Bunun nedenlerinden en önemlisi geleneksel tarım yöntemlerinin terk edilip; çiftçiye hem kolaylık getiren hem de sözde ürün maksimizasyonu sağlayan mekanize, yapay gübreli, bol ilaçlı tarım yapılmasıdır.

LABORATUVARINIZIN PARÇASI OLMAK İSTİYORUZ. Tüm proses ve analizlerinize çözüm üretmek için yanınızdayız. 1800 °C’ye kadar fırınlar, 650 °C’ye kadar yüksek sıcaklık etüvleri, Kamara Fırınlar, Tüp Fırınlar, Split Fırınlar, Rotary Fırınlar, Atmosfer Kontrollü Fırınlar ve fazlası...

Aynı tarladan senede 1-2 tur ürün alınması yerine üst üste pek çok tur ürün alınmaya çalışılmakta, bunu sağlamak için de zehirli kimyasallara başvurulmakta. İşte bu uygulamalar dünyada toprağı mahvetmiş, kirletmiş durumdadır. Eskiden tarlalar iki üç senede bir kendini yenileyebilsin, bitkiye verdiği mineralleri toparlayabilsin diye dinlenmeye bırakılırdı. Buna tarlayı nadasa bırakmak denirdi. Nadasa bırakmanın ne demek olduğunu yeni kuşaklar bilmiyor bile… Kalbin kan pompalaması gibi önemli işlevlerin yerine getirilebilmesi için kanda magnezyumun belirli bir seviyede olması gerekir. Bunu sağlamak için kemiklerden magnezyum çekilerek hayati işlevler devam eder ve zaman içinde vücutta magnezyum eksikliği ve buna bağlı çok çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Prof. Dr. Nazan Uysal Harzadın’ın Biological Trace Element Research’de yayımlanan araştırmasında, magnezyumun OKSİT formundaki “çöp” niteliğinde olduğu, SİTRAT formunun da oksit formundan çok da farklı olmadığı göstermiştir.

1600 °C TÜP FIRIN

1600 °C KAMARA FIRIN

650 °C ETÜV

Ergazi Mahallesi 1695. Cadde, 1819. S ok ak No:5 B at ıkent 0 6370 A nk ara t :+9 0 312 257 13 31 f : +9 0 312 257 13 35 w w w.prothermfurnace s.com mail@ prothermfurnace s.com

Kaynaklar: Dean, Dr. Carolyn, The Magnesium Miracle, Ballantine Books, New York, 2014. https://link.springer.com/ article/10.1007%2Fs12011-018-1351-9


BMS Kimya güvencesi ile artık Türkiye’de...

ARCTIKO DİK / YATAY TİP ULTRA DERİN DONDURUCULAR & BUZDOLAPLARI Paslanmaz çelik kolay temizlenebilir iç yapı Çok bölmeli iç kapı sayesinde sıcaklık değişimi minimuma indirilmiştir Alarm sistemleri (yüksek/ düşük sıcaklık, kapı açık, prob hata) USB çıkış portundan cihaz verilerini bilgisayara kaydetme özelliği;

-90 İNTEGRA DİK TİP SOĞUTUCU

-86 İNTEGRA YATAY TİP SOĞUTUCU -86 İNTEGRA DİK TİP SOĞUTUCU

Bu veriler cihaz içi sıcaklık, alarm durumu, kapı açılıp/ kapanma dakikası Standart RS-232, RS485, USB veri çıkış sistemleri Cihaz ayarlarını korunması için digital güvenlik şifresi 0,1°C gösterge hassasiyeti Digital kontrol paneli, ana ekran üzerinden; Cihaz içi sıcaklık, Ortam sıcaklığı, Güncel tarih ve saat, Kompresör çalışma durumu, Batarya durumu Alarm durumları izlenebilmektedir.

Küçükbakkalköy Mh. Dudullu Cd. Brandium Residence NO:23/25 R1 Blok D:4 Ataşehir/İSTANBUL www.bmskimya.com info@bmskimya.com +90 216 504 80 56


22

www.labmedya.com

CASUS TARIM İLACINA REKOR CEZA! BALIK ROBOT Hastalıkların bu kadar çok yayılmasının altında hep yanlış beslenmemiz yatıyor. Maalesef bazı firmalar tohumdan, tarım ilacına kadar tüm yolları tutmuşlar. Ardından da bizlerin sağlığı için (!) ilaç üretiyorlar. İşte bunlardan birine Amerika’da verilen rekor tazminat cezası…

MASS A C H U S E TTS INST I T U T E O F T ECH N O L O G Y (MIT ) ' N I N BI L G ISAYAR B I LI M I V E YA PAY Z E K A L A BO RATUVAR I (C SAI L ) ARAŞ T I RM A C I LAR I , Ç E ŞI T L I D E N I Z C AN L I L A RI Y L A B I R LI K T E A ÇI K SUDA Y Ü Z E BI L E N B I R B AL I K R O BO T YA P M AYI B AŞA R D I .

Tarım ilaçları üreticisi Monsanto, California eyaletinde şirketin yabani otlar için kullanılan ilaçlarındaki glifosat maddesi yüzünden kansere yakalandığını söyleyen bir kişiye 289 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi. Jüri, sekiz hafta süren duruşmaların sonunda Monsanto'nun Türkiye'de de

satılan “Roundup” ve “Ranger Pro” adlı yabani ot ilaçlarının kansere yol açtığını bilmesine rağmen tüketicileri uyarmadığına kanaat getirdi. Kısa bir süre önce Bayer tarafından 66 milyar dolara satın alınan ve glifosatın kansere yol açmadığını savunan şirket kararı temyiz etmeyi planladığını açıkladı.

5,000'DEN FAZLA DAVA VAR Bu, glisofatla ilgili ilk kanser davasıydı. İlaç hakkında ABD'de açılmış 5 binden fazla dava bulunuyor. Bu kararın diğer davalara emsal oluşturacağı belirtiliyor. Dewayne Johnson adlı eski bir okul bahçıvanı, yıllar boyunca yabani otlar için Ranger Pro türü ilaçlar kullandığını

ve 2014'te lenf kanserine yakalandığını söyleyerek şirkete dava açmıştı. 2015'te Dünya Sağlık Örgütü'ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı glifosatın "muhtemelen kanserojen" olduğunu açıklamıştı. Ancak Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA), dikkatli kullanıldığında glifosatın güvenli olduğunda ısrar ediyor.

Monsanto aynı zamanda dünyanın en büyük GDO'lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) tohum üreticileri arasında yer alıyor. Kaynak: bbc.com/turkce/haberler-dunya-45155668

SoFi adı verilen bu balık robot açık suya karışabilme özelliğiyle bu alandaki muadillerine yeni bir standart getiriyor. Verilen bilgilere göre uzun süreler üç boyutta yüzebilen bu balık robot deniz yaşamına daha fazla yakınlaşmayı ve insanların kendi başlarına yapabileceklerinden daha fazlasını yapmayı mümkün hale getiriyor. SoFi 40 dakika boyunca 50 metre derinliğe kadar dayanabildiği gibi, düz bir çizgide ilerleyebiliyor, dönebiliyor, aşağı ve yukarı dalış yapabiliyor. Su akımlarına karşı yeterli itiş gücüne sahip olup yüksek çözünürlükte fotoğraflarda çekebiliyor. SoFi'nin arka yarısı silikon kauçuk ve esnek plastikten üretilirken, tüm elektronikleri tutan kafa üç (3) boyutlu yazıcı kullanılarak tasarlanmış. Robotun motoru suyu kuyrukta bulunan iki balon benzeri odaya pompalayarak SoFi’nin hareket etmesini sağlamakta. Araştırmacılara göre robot yakın gözlem amaçlı kullanılabilir, deniz yaşamı ile etkileşime girebilir ve gerçek balıklara rahatsızlık vermeyecek gibi görünmekte. SoFi bir tür sualtı gözlemevinin geliştirilmesine yönelik ilk adım olabilir. Şüphesiz ki bu robot balık okyanus keşfi için yeni bir araç türü ve deniz yaşamının gizemlerini açığa çıkarmak için yeni yollar açacak büyük bir potansiyele sahip. Kaynak MIT's Robot Fish Can Blend in and Spy on Real Sea Creatures, https://www.popularmechanics. com/technology/robots/a19480768/mitsrobot-fish-can-blend-in-and-spy-on-real-seacreatures/ (Erişim tarihi: 11.06.2018).

MLF SERİSİ

MİT SERİSİ

MİKROBİYOLOJİK GÜVENLİK KABİNİ

İKLİMLENDİRME TEST KABİNİ

MCİ SERİSİ

ÇALKALAMALI İNKÜBATÖR

MİN SERİSİ İNKÜBATÖR

MCO SERİSİ ÇEKER OCAK


24

www.labmedya.com

DAPHNE

Dilek YAKA

VAKUM?

KOLAYCA KONTROL ALTINDA! Yeni vakum kontrolcüsü

VACUU·SELECT® uygulamalarınızı tanır. www.thebettervacuum.com

İ N S A N L I K TA R I H I K A R Ş IL IK S IZ A Ş IK L A R V E MAĞD U RLARI NI N H I KAYELE R I N E S IK Ç A TA N IK O L M U Ş T U R . G Ü NÜ M Ü ZD E HALE N R ED D EDİL M E Y İ YA D A K AY B E T M E Y I H A Z M E D EM E M IŞ E RK E K LE RIN C I N AYET L E R I N I A N L ATA N , G A Z E T E L E R I N Ü Ç Ü NCÜ SAY FA K AD I N H A B ER L E R I N I G Ö Z Ö N Ü N D E B U L U N D U R U R S AK ; M E D E NIY E T A N L A MI N D A M A A L E S E F P E K D E Y O L K AT E T M E M IŞIZ D IY E BILIRIZ. Uzun zaman oldu Yunan Mitolojisine değinmeyeli. Ülke gündemimizden düşmeyen kadın cinayetlerini de düşününce aklıma APOLLON ve DAPHNE’nin efsanevi hikayesi geldi… Ah DAPHNE’cik, tüm ölümlülerin ve ölümsüzlerin güzelliği karşısında hayran oldukları güzel peri!! APOLLON’un hayat hikayesinin tamamı şöyle dursun biz DAPHNE ile karşılaşıp aşık olduğu bölümden başlayalım. Zira Yunan Tanrı/Tanrıçaları ve aile ilişkileri ziyadesiyle karışık… Efendim efsane şöyle der; DAPHNE deniz tanrısı PENEUS’un kızı ve bir su perisidir. Güzelliği ile herkesi kıskandıran bu kız, kalbini bir Tanrıya kaptırmamak için kendi kendine söz vermiştir. Çünkü bilirdi Tanrılarla aşk yaşayan kadınların sonunu… Günlerini yemyeşil ormanlarda, derelerin, pınarların, denizlerin kenarlarında geçirirmiş. ZEUS’un oğlu, Güneş Tanrısı APOLLON, dört tanrısal atın çektiği altın arabasıyla gökyüzünde gezerken bizim su perisi DAPHNE’yi görmüş. Tanrıçaları bile kıskandıracak bu güzeli izlemeye başlamış. Fakat onları izleyen biri daha varmış; APOLLON’un daha önce küçümseyip, dalga geçtiği ve bunu kendini yediremeyip intikam için ant içen Aşk Tanrısı EROS…

Technology for vacuum systems

EROS intikam zamanının geldiğini görünce incelikle hazırladığı planını yürürlüğe koymuş. Sadece tanrıların gördüğü nefret okunu DAPHNE’nin kalbine saplayıvermiş. DAPNE’nin kalbini sonsuza dek aşka kapatmış. Aşk okunu ise APOLLON’a

saplamış. Böylelikle APOLLON’un kendini beğenmiş ve aşağılayıcı sözlerinden dolayı intikamını almış olmuş. APOLLON DAPNE’ye deliler gibi aşık olmuş. Ona sahip olmak, eşi yapmak isteğini söylese de, DAPHNE’nin ailesi teklifi kabul etmesi için ısrar etse de DAPHNE’yi hiç kimse razı edememiş. APOLLON her gün gizli gizli DAPHNE’yi izlemekten kendini alamıyormuş. Ne savaşlardaki başarısı ne okçuluktaki hüneri ne de tanrısal ezgilerle çaldığı liri onu artık tatmin etmiyormuş. Günler geçtikçe bu güzelliği izlemek yetmez olmuş. Bir gün kendi kendine cesaret vermiş “çıkayım karşısına aşkımı gözlerine bakarak anlatayım, sahip olmak istediğimi söyleyeyim” demiş. Aniden karşısında Tanrı APOLLON’u gören DAPHNE çok korkmuş ve kaçmaya başlamış. APOLLON da hem peşinden koşuyor hem de “Dur güzel peri, ben APOLLON Güneşin, Işığın ve Müziğin Tanrısı. Yeryüzünde tüm kadınlar bana aşık iken ben yalnız seni seviyorum. Senin düşmanın değilim!” diye haykırıyormuş. Fakat DAPHNE bu aşk sözlerinden sonra daha da korkmuş ve ciğerleri yırtılırcasına koşmaya devam etmiş. Kaçarken APOLLON’un tanrısal nefesini DAPHNE saçlarında hissetmeye başlamış, narin bacakları artık onu taşıyamayacak kadar güçsüzleşmiş. Bir an durmuş, ayakları ile toprağı kazıp "Ey Toprak Ana beni ört, beni koru, beni sakla" diye feryat etmiş.

Toprak Ana bu isteği geri çevirmemiş, güzel narin vücudunu kahverengi kabuklar sarmaya, ayakları toprağa gömülmeye, narin kolları uzamaya, saçları yeşererek yaprak olmaya başlamış. DAPHNE oracıkta Defne Ağacına dönüşmüş. Genç ve güçlü APOLLON ne yapacağını bilememiş. Üzüntüsünden gözyaşlarına boğulmuş. Defne ağacına sarılıp kokusunu doyasıya içine çekmiş. Sonra ağaca şöyle seslenmiş: “Ey güzeller güzeli ben seni çok sevdim fakat sen beni istemedin. Seni karım yapacaktım. Madem karım olmadın sen artık benim onur ağacım olacaksın. Ben ve tüm kahramanlar senin saçlarının kokusunu taşıyan yapraklarınla kendimizi süsleyeceğiz. Yaprakların yaz, kış yeşil kalacak ve senin yapraklarınla kendime taç yapacağım.” (İşte o zamandan beri mitolojide şiir ve zaferler defne dalı ile ödüllendirilir.) DAPHNE bu sözler karşısında dallarını APOLLON’un önünde saygıyla eğerek teşekkür etmiş. Bu efsanenin geçtiği yer HATAY’ın HARBİYE ilçesi olduğu rivayet edilir ve orada doğayı süsleyen defne ağaçlarının hüzünlü öyküsünün bu olay, ağaçların arasından coşkuyla akan şelaleler için de APOLLON’un gözyaşları olduğuna inanılır… Tanrı da olsa insan da olsa sanırım aşkın ardına saklanıp, tutkunun esri olup sahip olma duygusu mağdurlar yaratmış ve maalesef halen yaratmaya da devam etmekte. Yolunuz umut, yoldaşınız sevgi olsun…


26

www.labmedya.com

BEYİN, UYKUYA DOYAMADIĞINDA KONTROLDEN ÇIKIYOR! Uyku ihtiyacı duymamızın tek sebebi günde bir kere enerji seviyemizi yenilemek değil. Uyku sırasında beynimiz, uyanıkken gerçekleşen sinirsel eylemlerin ardından beyinde biriken zehirli kalıntılardan arınıyor. Garip bir şekilde bu durum kronik olarak uykusuz kalan memelilerde de görülüyor

ancak bu kez “temizleme” işlemi asıl hedefin dışına çıkıp beynin normal fonksiyonları için ihtiyaç duyduğu nöron ve sinaptik bağlantılara da zarar veriyor. Araştırmacılar uzun süre boyunca yeteri kadar uyuyamayanların nöron ve sinaptik bağlantılarında yaşanan azalmanın kalıcı olduğunu, daha sonra yeteri kadar uyunsa bile önceden oluşan zararın kalıcı

olduğunu belirtiyor. İtalya’daki Marche Politeknik Üniversitesi’nden nörobilimci Michele Bellesi kötü uyku düzenine memeli beyninin nasıl tepki verdiğini ölçmek için fareler üzerinde yaptığı deneylerde, iyi uyumuş farelerle uykusuz kalmış fareler arasında garip bir benzerlik olduğunu gördü.

Dünyada “Civa Analizörleri” konusunda pazar lideri olan “NIC” firmasının yeni ürünü “NIC-MA-3 SOLO” civa analizörü

Araştırmacılar dört grupta astrositlerin eylemlerini incelediğinde; bu maddenin iyi dinlenmiş farelerde sinapsların yüzde 5,7’sinde, kendiliğinden uyanan farelerde ise yüzde 7,3’ünde görüldüğünü not etti. Uykusuz ve kronik uykusuz farelerde ise astrositlerin eylemlerini artırdığını ve sinaps parçalarını, tıpkı mikroglial hücrelerin atıkları yediği gibi yemeye başladıklarını gördü. Uykusuz fare beyninde astrositlerin sinapsların yüzde 8,4’ünde, kronik uykusuz farelerde ise sinapsların yüzde 13,5’inde eylem halinde olduğu görüldü.

Mercury Analyzer

NIC-MA-3 SOLO Numune hazırlama olmaksızın doğrudan analiz Kompakt tasarım, sadece 13 kg Hem masaüstü hem de portatif civa analizi deneyimi Geniș lineer çalıșma aralığı 5-12 dakika analiz süresi USEPA 7443, ASTM D-6722, ASTM D-7623, UOP-1009-15, JIS K0102 metotlarına uygunluk Çamur, toprak, biyokütle, mineral, hayvan dokuları, atık su, sediment analizleri Gaz kullanmayan kompakt yapısı ve kimyasal numune hazırlamaya ihtiyaç durmaması sebebiyle düșük analiz maliyeti Bilgisayar kontrollü sistem, Windows bazlı yazılım Yazılım aracılığıyla gerçek zamanlı, sürekli kontrol Grafik arayüzlü kullanıcı dostu yazılım

TRİO TEKNİK CİHAZLAR Kartaltepe Mah. Sedat Simavi Sok. No:32 D-2 Bakırköy/İSTANBUL T: 0 (212) 466 35 38 - F: 0 (212) 466 35 39 info@trioteknik.com

Vücudun diğer bölgelerindeki hücrelerde olduğu gibi beyindeki nöronlar da sürekli iki farklı tür glial hücre tarafından yenileniyor. Mikroglial hücreler eski, yıpranmış hücreleri dışarı atmakla görevli. Astrositlerin görevi; beyindeki gereksiz sinapsları temizleyerek beynin yeniden yazılmaya hazır hale getirilmesini sağlamak. Bu sürecin biz uyuyunca gerçekleştiğini, beynimizin günün yorgunluğunu bu şekilde attığını biliyoruz ancak yeni araştırmalara göre yeterince uyumadığımızda da aynı süreç, daha yıkıcı bir şekilde harekete geçiyor. Yani bu sürecin normal işleyişini evdeki çöpü dışarı atmaya benzetirsek uykusuz kaldığımızda gerçekleşen şey, yararlı yararsız ayırt etmeksizin elimize ne geçerse evden dışarı atmaya benziyor. Michele Bellesi “Astrositlerin uyku eksikliği sebebiyle sinapsları kelimenin tam anlamıyla ‘yediğine’ şahit olduk” diyor. Bunu belirlemek için araştırmacılar fareleri dört gruba ayırdı: • İlk grup, 6 ila 8 saat uyudu (iyi dinlenmiş) • İkinci grup, belirli aralıklarla uykudan uyandırıldı (kendiliğinden uyanan) • Üçüncü grup, fazladan 8 saat daha uyanık tutuldu (uykusuz) • Son grup ise, 5 gün boyunca uyanık tutuldu (kronik uykusuz)

www.trioteknik.com

Bu süreç insan beyninde de benzer şekilde mi işliyor ya da uyku düzeninin yeniden yakalanması zararın düzeltilmesini sağlayabilir mi? Bu sorulara henüz bir yanıt bulunabilmiş değil. Ancak Alzheimer sebepli ölümler 1999’dan bu yana yüzde 50 artış gösterdi. Çoğumuzun geceleri rahat bir uyku çekemediği göz önünde bulundurulduğunda, bu sorulara bir an önce cevap bulmanın gerekliliği ortaya çıkıyor. Kaynak www.jneurosci.org/content/37/21/5263 www.sciencealert.com/your-brain-starts-eatingitself-due-to-lack-of-sleep


bilime giden yol...

Farklı çözümlere, Güçlü üreticiler... avant ajlı ürünler için fırsatı yakalayın

.com

L a b o r a t u v a r Ü r ü n l e r i n d e O n l i n e A l ı ş v e r i ş i n Ye n i A d r e s i

Part of Avantor

Güçlü kaynak, güvenilir ve tecrübeli ellerde….

Kalıp fırınları Ön ısıtma fırınları Külleme fırınları Boru fırınları Hazneli fırınlar Eritme fırınları Yüksek ısı fırınları İmbikli fırınlar Vakum fırınları Lehimleme fırını Kurutma dolapları

Etüvler Vakumlu etüvler İnkübatörler ve soğutmalı inkübatörler Malzeme test kabinleri İklimlendirme kabinleri İklimlendirme simülasyon kabinleri Aydınlatmalı iklimlendirme kabinleri Ultra derin dondurucular CO2 inkübatörler Türkiye tek

Araştırma ve endüstri için özel kimyasalların lider global üreticisi. Özel uygulama ihtiyaçlarına çözüm sunan 27000 den fazla araştırma kimyasalları

yetkili temsilcilik...

LABSİS LABORATUVAR ÜRÜNLERİ A.Ş. Tatlısu Mah. Erkaya Sok. Yüksel Office No:1 Kat:2 34774 Ümraniye / İstanbul

Tel:+90 216 540 17 72

Fax:+90 216 540 21 51

www.labsis.com

www.labmarketi.com


29

www.labmedya.com

HAYVANLAR DÜNYAYI NASIL GÖRÜYOR? CA NL I L AR Â LEM INDEKI P EK ÇOK CANL I N I N INSANDAN ÜS T ÜN GÖR ME Y E T ENEĞ INE S A H IP OL DU ĞU BIR GERÇEK.

Bizden milyonlarca kat daha renkli gören canlılardan olmasının yanında, gözü ve hatta beyni olmadan gören ilginç canlılarla birlikte yaşıyoruz.

uzaklaşabiliyor? Sorunun yanıtı “görme yeteneğini iyi yapan etmenlerin sadece renkli ve yüksek çözünürlükte görmek” olmamasında. Görme konusunda en önemli kabiliyetlerden biri de “hareketi algılayabilme” yeteneğidir. Hareketi hızlı ve doğru algılayabilmek doğadaki canlıları avcılarına karşı koruyan en önemli silahlardan biridir ve bazen yüksek çözünürlüklü görmekten bile önemlidir.

İnsan beyninde de “hareketi algılamaktan sorumlu” bir beyin bölgesi olsa da sinekler bu konuda açıkça bizden üstün olduğunu kanıtlıyor. Kaynak: cell.com/trends/ecology-evolution/fulltext/ S0169-5347(18)30052-1

20

Te c r ü b e ve Te k n o l o j i n i n B u l u ş m a N o k t a s ı . . .

Bununla birlikte insanlık olarak kendimize çok da haksızlık etmemeliyiz, çünkü konu “çözünürlük” olduğunda en tepedeyiz gibi görünüyor. Duke Üniversitesi’nden bilim insanlarının Trends in Ecology & Evolution dergisinde yayınladıkları yeni bir makale insanların diğer canlılara kıyasla ne kadar net ve yüksek çözünürlükte görebildiğini ortaya koydu.

MLS DİRESEL VE DOĞRUSAL SALLAYIC

Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi insanlar diğer bazı canlılarla karşılaştırıldıklarında aradaki çözünürlük farkının HD televizyonlarla eski tüplü televizyonlar arasındaki farktan bile fazla olduğu anlaşılıyor.

MFH ÇEKER OCAK

MSİ TEST KABİNİ Bu görüntüler elbette bu canlıların tam olarak nasıl gördüklerini gösteren, onların gözünden çekilmiş fotoğraflar değiller. Bunu yapmak teknik olarak imkânsız. Bilim insanları farklı canlıların gözlerini ve görsel bilgilerini işleyen beyin alanlarını karşılaştırarak “AcuityView” adında bir bilgisayar programı geliştirmişler ve bu sayede her canlının nasıl gördüğüne dair “eğitimli tahminler” (educated guess) yürütmüşler. Bu anlamda görüntülerde yüksek bir doğruluk payı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Peki, nasıl oluyor da dünyayı bu kadar düşük çözünürlükte gören bir sinek onu yakalamaya çalıştığınızda bunu henüz ilk milisaniyelerde anlayarak uçup sizden

MLO OTOKLAV

GERBER SANTRİFÜJ

ÜRETİMİNİ YAPTIĞIMIZ DİĞER ÜRÜNLER Mikrobiyolojik emniyet kabinleri Etüvler kurutma fırınları Su banyoları Test kabinleri Kan saklama dolapları

Özanadolu Sanayi Sitesi 1458. Sokak No:30 İvedik OSB OSTİM - ANKARA

Kit saklama dolapları Vakumlu etüvler Hot pleytler Yağ tayin cihazları Seliloz tayin cihazları

Otoklavlar Kimyasal saklama dolapları Desikatör kabinleri Soğutmalı inkübatörler ve test kabinleri

+90 (312) 324 4983 - 84

www.miprolab.com.tr www.proteklabtr.com

+90 (312) 324 5974

satis@proteklabtr.com


30

www.labmedya.com

‘Sibirya'daki Permafrostta 42.000 Yıl Boyunca Donmuş Küçük Bir Solucan Hayata Geri Döndü’

TÜRKİYE

DİSTRİBÜTÖRÜ

42.000 YAŞINDAKI DONMUŞ SOLUCAN TEKRAR CANLANDI Vildan PETEK

Son yıllarda çoğu kriyobiyolog, anestezi edilmiş hayvanlardan alınan böbrek ve karaciğer gibi canlı organları dondurup eriterek eski haline döndürmek için çalışmaktadır. Ancak pek başarılı oldukları söylenemez. Canlılığını yitirmeyen organlar, mükemmel şartlarda ancak birkaç dakika dondurulanlardır. Bir saatten daha uzun bir süre dondurulan organlar ise canlılığını yitirmişlerdir. Organların muhafazasında hücrelere oranla çıkan problemlerin temelinde: Organların, hücre veya dokulardan çok daha kompleks olması yer almaktadır. Organlar şimdilik muhafaza edilemese bile çok hücreli organizmalardan olan nematod türleri için aynı şey söylenemez. Yaşayan nematodları ortaya çıkarmak için geçtiğimiz 42.000 yıl boyunca donmuş olan permafrost tortu örnekleri araştırmacılar tarafından çözüldü. Nematodlar sert bir kitinle örtülü vücuda sahip olan halkasız, uzunlamasına yuvarlak ve genellikle ince solucanlar topluluğudur (ipliksi solucanlar olarak da bilinirler). Yüz yıllarca dondurulmuş toprak içinde kalarak kriyojenik koruma ile saklanan ve artık çözülen bu solucanlar haftalar içinde yeniden hareket etmeye ve beslenmeye başladı. Bu işlem, dayanıklılığın yeni sınırlarını ortaya çıkarmanın yanı sıra kendi dokularımızı koruma söz konusu olduğunda yararlı olabilir.

0212 252 12 27

www.biltekas.com info@biltekas.com

Rus biyologlar Arktik bölge boyunca farklı yaşlarda olan ve farklı yerlerde bulunan 300'den fazla donmuş toprak örneği kazdılar ve daha yakından bakmak için Moskova'daki laboratuvarlarına götürdüler. Rusya'nın uzak bölgelerinden alınan bu örnekler iki farklı cinsin nematodlarını içeriyordu. Araştırmacılar, bu nematodları besin maddesi içeren petri kabına yerleştirdi. Solucanlar, birkaç hafta nispeten ılık denilebilecek sıcaklıklarda (20°C) bırakıldı ve yavaş yavaş yaşam belirtileri göstermeye başladılar. Panagrolaimus cinsine ait olan bazı solucanlar bir zamanlar tarla sincaplarının

yuvası olan 30 metre yeraltında bulunmuştu ve burası yaklaşık 32.000 yıldır don olan bir yer. Plectus cinsinden diğerleri, 3,5 metrelik bir derinlikte bir delik numunesinde bulunmuştu. Numunenin yaklaşık 42.000 yaşında olduğunu belirlemek için radyokarbon tarihleme yöntemi kullanıldı. Bu yöntem kısaca şöyle açıklanabilir; canlılar öldükten veya kriyojenik korumaya alındıktan sonra artık karbondioksit alımı durmakta ve vücutta kullanılmamaktadır. Karbon-14 zamanla radyoaktif bozunmaya uğrar. Bozunma gerçekleştikçe vücuttaki Karbon-14 ve Karbon-12 arasındaki oran değişir. Karbon-14 elementinin yarı ömrü 5730 yıldır. Yani, yaşamını yitirmiş organizmadaki Karbon-14 ve Karbon-12 oranı her 5730 yılda bir yarıya düşer. Örneğin burada donmuş toprak kazısı yapan bir bilim insanı bulduğu nematod örneklerinin karbon ölçümlerini laboratuvarda yaparak örneğinin kaç yaşında olduğu sonucuna ulaşır. Laboratuvarda yapılan karbon ölçümleri sonucunda yukarıda bahsettiğimiz oranın 1/16’ya düştüğü hesaplandı ise bu nematodun yaklaşık 22920 yıllık bir geçmişi olduğu bilgisi elde edilir. (Oranın 1/16’ya düşmesi için 4 defa 5730 yılın geçmesi gerekir: 4 x 5730 =22920). Tabi 42.000 yıllık geçmişi olan bu nematodun vücudundaki karbon oranının 1/16’dan çok daha küçük bir orana düşmüş olduğu açık. Yapılan araştırmaya dönersek kontaminasyon göz ardı edilemez, ancak araştırmacılar sıkı sterilite prosedürlerine bağlı kaldıklarını iddia ediyorlar. Eski organizmaları yeniden canlandırmak yeni bir şey değildir. 2000 yılında, bilim adamları 250 milyon yıllık tuz kristallerinin içinde saklanmış Bacillus bakterilerinden sporları elde etmiş ve onları hayata döndürmeyi başarmıştı. Bu tiyatrodan etkilenmiş olabiliriz, ama biz kendi karmaşık dokularımıza bakterinin hayat koruyucu püf noktalarını

uygulayamayız. Bu yüzden onbinlerce yıldır uykuda kalabilen hayvanlar bulmak dikkati çekmeye değer bir keşiftir. Tardigradlar ekstrem koşullarda hayatta kalabilme, bozulmuş DNAları onarabilme ve kuruduklarında vitrifiye edici bir materyal üretiminde kullanılabilme yetenekleri ile bilinir. Bu süper güçlü yaratıklar bile koruma durumlarında çok uzun süre hayatta kalmayı başaramamışlardı ki; şu andaki tardigrad rekoru sadece yaklaşık 30 yıldır. İnsan dokularını nakil için saklamanın daha iyi yollarını bulabilmek umuduyla, ilham almak için ahşap kurbağaları gibi sıvılarını buz haline getirmeyi başarabilen diğer organizmalar da incelendi. Araştırmacılar, “Bu kabiliyetin, Pleistosen nematodlarının, kriyospedik, kriyobiyoloji ve astrobiyoloji gibi ilgili bilim alanları için bilimsel ve pratik öneme sahip bazı uyumsal mekanizmalara sahip olduğunu öne sürdüğü açıktır” diyor. Ama buluntunun biraz daha karanlık bir tarafı var. Permafrost erimesinin on binlerce yıldır derin dondurucuda kilitlenmiş patojenleri serbest bırakabileceğine dair endişeler var. Nematodların endişe yaratması pek olası değildir ancak hayatta kalmaları bakterilerden hayvanlara, bitkilerden mantarlara kadar çeşitli organizmaların uzun bir süre sonra potansiyel olarak geri dönebileceğinin kanıtıdır. Kaynaklar A Tiny Worm Frozen in Siberian Permafrost For 42,000 Years Was Just Brought Back to Life, https://www.sciencealert.com/40-000-year-oldnematodes-revived-siberian-permafrost/amp?__ twitter_impression=true (Erişim Tarihi: 30.07.2018) http://bilimoloji.com/karbon-14-izotopu-vetarihlendirme-yontemi/ http://www.labmedya.com/sonsuz-yasama-azkaldi?page=1


34

www.labmedya.com

HOBBITLER VE MODERN INSANLAR ARASINDA BIR BAĞLANTI VAR MI?

Senanur AKGÜÇ

Hobbitler insan mıdır? Yoksa onlar bizim evrimleşmiş uzak akrabalarımız mı ya da hiç var olmayan efsanevi yaratıklar mı? Bilim insanlarının hobbitler ile modern insanlar üzerine sürdürdüğü genetik araştırmalar bu eski gizem üzerine ışık tutuyor. Yaklaşık 12 yıl önce bilim insanları "Homo floresiensis1" olarak adlandırdıkları küçük yeni bir tür keşfetti ve kısa boylarından dolayı onlara “hobbit” ismini taktı. Araştırmacılar, H. floresiensis’in 1300

yıl önce evriminin zirvesinde olduğuna inanıyor. Modern DNA sekanslama teknikleri eski ve yeni gizemleri çözmemizi sağlayan araçlar olabilir. Bu minik hobbit gibi varlıklar ve modern insanlar arasındaki genetik ilişkiyi anlamak için uluslararası bir araştırma grubu H. floresinensis’in genetik yapısını modern DNA sekanslama teknikleriyle analiz etti ve elde ettikleri sonuçları Flores'te yaşayan başka bir cüce nüfusun sonuçlarıyla karşılaştırdı.

California Santa Cruz Üniversitesi'nde Biyomoleküler Mühendislik Profesörü olan Richard E. Green çalışmanın bulgularını kaleme aldı. Green ve meslektaşları çalışmalarını ünlü Science dergisinde yayınladılar.

BOYLARINA VE BESLENME DÜZENLERINE AIT GENETIK VARYANTLAR BULUNDU Green ve meslektaşları, H. floresiensis ile herhangi bir genetik bağ olup olmadığını

görmek için bu cüce insanlardan 32’sinin genomlarını inceledi. Araştırmacılar, insan soyundan gelen ortak bir DNA izleri bulabilmek için cücelerin genlerini taradı. Özellikle, Avrupalıların boylarından sorumlu olabilecek genlere üzerine yoğunlaşıldı. Böylece bilim adamları ilk kez H. floresiensis’ten DNA elde ettiler. İlk olarak; Green ve ekibi cüce popülasyonda kısa boydan sorumlu genlerde çok sayıda varyasyon buldu. Araştırmacılar bunun ne anlama geldiğini şöyle açıklıyor; “Bu demektir ki bu gen varyantları Avrupalıların ve Flores cücelerinin ortak atalarında mevcuttu. Onlar, popülasyonda halihazırda var olan bu varyasyon üzerinde etkili olan seçim ile kısa hale geldiler. Bundan dolayı da küçük boyu açıklamak için sadece boyla ilgili genlerine bakmak yeterli değil.” İkinci olarak; bu araştırmalarda eski zamanlar cüce insanların beslenme düzenindeki bir değişikliğin genetik kanıtı bulundu. Yani araştırmacılar, yağ asidi "desatüraz enzimi2" adı verilen bir enzim türünü kodlayan genetik varyantlar buldular. Green, bu genetik varyantların keşfinin ne anlama geldiğini şöyle açıklıyor; “Geçmişte bir şeyler cücelerin beslenme düzeninin dramatik olarak değişmesine neden oldu ve bu genlerin bazı varyantlarını destekleyen doğal seleksiyonla uyarladılar.”

HOBBITLER VE MODERN İNSANLAR ARASINDA BAĞLANTI BULUNAMADI En önemlisi, bu analizlerde H. floresiensis popülasyonundan miras alınmış herhangi bir gen bulunamadı. Richard E. Green, hobbitten bugün yaşayan insanlara gen akışının herhangi bir göstergesi olmadığını belirtmekte. Hem H. floresiensis'in hem de cüce populasyonlarının kısalarak evrimleşmesi ilgi çekicidir. Fakat şu an için bilim bundan daha fazlasını söylemiyor. Yani, sözde hobbit kökenleri bir gizem olmaya devam ediyor. Son Not 1 Homo floresiensis adı, 2004 yılında bu türün fosil iskeletlerinin çıkarıldığı Endonezya'nın Flores Adası'ndan gelmektedir. 2 Desatüraz enzimi yağ asitlerinin metabolizmasında önemli rol oynar. Kaynak Sandoiu, A., What's the link between 'hobbits' and modern humans? https://www.medicalnewstoday. com/articles/322673.php (Erişim tarihi: 06.08.2018).


36

www.labmedya.com

“ERKEN ERGENLİK” MÜCADELESİ! Genel olarak çocukları büyümeye başlayan ailelerin son zamanlarda sık sık telaşlandığı bir konu var; “erken ergenlik.” Çocukta oluşan psikolojik değişimleri yanında fizyolojik olarak da gözlemlenebilen erken ergenlik sorunu ilerleme göstermeden tedavi alınması gerekir. Peki ya erken ergenliğin görülme sıklığı nedir? Beslenme alışkanlıklarıyla erken ergenlik arasında nasıl bir ilişki var? Çocuğun yaşından önce ergen gibi davranması ne tür sorunlara yol açar? Özellikle son günlerde çocuk endokrinoloji polikliniklerine sık rastlanan bir durum var ki o da erken ergenlik. Normal zamanda 8 – 9 yaş aralığında girilmesi

planlanan ergenliğin daha önceden çocuğa yansıması “erken ergenlik” olarak adlandırılıyor. Kişinin hayatında yer edinen dönüm noktalarından birisi ergenliğe giriştir. Genç olmanın verdiği heyecanla birlikte ailede yeni bir başlangıca sürükleniyor. Günümüzde erken ergenlik sorunlarının gün yüzüne çıkmasıyla ailelerin endişe ve telaşları artmaya başladı. Özellikle konuyla ilgili bilgi sahibi olmayan anne ve babaların akılları karışık ve “acaba benim çocuğumda da yaşanır mı?” sorusu sorulmaya başlandı. Türkiye'de ortalama olarak ergenliğe

girme yaşı son 40 yıldır hiç değişmedi. Kızlarda alt sınır 8 iken erkeklerde 9 olduğunu ifade eden uzmanlar, yaşanan bulgulara göre aileyi bilinçlendiriyor.

NORMAL ERGENLİĞİ NASIL ANLARIZ? Kızlarda ergenlik normal boyutlarda meme tomurcuklanmasıyla başlar. Bu durum tek taraflı olmasının yanına iki taraflı da olabiliyor. Erkeklerde ise normal boyutlarda testisin büyümesiyle ergenlik süreci başlamış olur.

ERKEN ERGENLİK BULGULARI NELERDİR? Kız çocuklarında 8 yaş, erkek çocuklarında 9 yaşın altında normal ergenlik bulgularının ortaya çıkması halinde erken ergenlikten söz edilebilir. Ortalama olarak yaklaşık 3 – 4 yıl süren ergenlik serüveni çocukta fiziksel ve hormonsal birçok değişikliğe sebep olur. Eğer kız çocuğu 8 yaşından önce meme tomurcuklanması veya genital bölge tüylenmesi yaşıyorsa mutlaka bir çocuk endokrin uzmanına danışmak gereklidir. Bu durum 15 yaşına kadar halen yaşanmamışsa gecikmiş ergenlik adı verilen durum ortaya çıkıyor. Adet kanaması eğer 10 yaşından daha önce görülmüşse “erken adet kanaması” olarak isimlendiriliyor. Erkeklerde ise 11 – 12 yaş aralığında oluşan testis büyümesi normal olarak görülüyor.

ERKEN ERGENLİĞE GİRMENİN SAKINCASI VAR MI? Son günlerde yapılan araştırmalar erken ergenliğin ülkemizde sayıca arttığını göstermekte. Hormonlu gıdalar, katkı maddeleri, kimyasal içerikler istenmese de artık hayatın bir parçası olmuş durumda. Bu çerçevede her çocuk aslında erken ergenliğe birer aday gözüyle değerlendiriliyor. Beslenme alışkanlıklarıyla erken ergenlik

arasında bir doğru orantı olduğunu söylemek mümkün. Obezite hızla artan bir sorun ve bu durumla erken ergenlik arasında yakın bir ilişki olduğu gözlemlenmektedir. Fakat fizyolojik olmasa da ergen hatta yetişkin bir görünüme sahip olma isteği, bu yönde tutum ve davranışlar da çocuklarda görülüyor. 8-9 yaşındaki kız çocuklarının genç kız gibi giyinmesi, davranmasının sebebi muhakkak araştırılmalı ve bunun altındaki psikolojik etkenler belirlenmeli. Aileler de bunu olgunlaşma olarak değerlendirerek çocuğu teşvik edebiliyor, bu yanlış bir davranıştır.

ERKEN TEŞHİS ÖNEMLİ! Gelişim döneminde erken ergenliğe girmiş çocuklar akranlarına göre daha iri oluyor. Fakat bu böyle devam etmeyebilir. Aileler erken ergenliğe giren çocuklarının yaşıtlarına göre daha uzun olacağını düşünür aslında tam tersidir. Bu konuda ailelerin erken teşhisi önleyen yanlış yaklaşımları olmamalıdır. Örneğin göğüs büyümesini kilodan zannetmek, tüylenmeyi soya çekim zannetmek veya çocuğuna öyle bir sorunu konduramamak gibi… Erken teşhis, fiziksel olduğu kadar psikolojik sorunların da önüne geçmek için önemli. Çocuğun ruhsal ve zihinsel olarak olgunlaşmadığı halde fiziksel bir büyüme gösterdiği anlaşıldığı anda gözetim altında tutulmalıdır. Bu durum; çocuğun sosyal hayatında, akran ilişkilerinde, okul başarısında sorunlara neden olabiliyor. Aile bunun bilincinde olursa birlikte daha kolay atlatılabilecek bir süreç olması olasıdır. Öte yandan bu çocuklar bazı istismarlara da açık hale geliyor. Bu açıdan aileler muhakkak bazı uyarılarda bulunmalı ve rahatsız edici boyutlara ulaşmadan takipte kalmalıdır. Kaynak: endokrinoloji.com/erkenergenlik.html


Ürünler ve Fiyat listelerimize www.introgen.com.tr web sitemizden ulaşabilirsiniz


38

www.labmedya.com

NANOBOT PÜSKÜRTEN SPREY M ASSAC H U S ETTS I N S TI TU T E O F T E C H N O L O G Y ’ D E N B I R G R U P ARAŞT I RM ACI AERO SO L L ER I N H EM S A ĞLIĞ IM IZ A H E M D E Ç E V R E Y E FAY D A L I BIR AM AÇ SAĞLAM AK İÇİ N FAR KL I B I R KU L L A N I M Y Ö N T E M I G E L I Ş T I R D I . B U D E M E K OLU Y OR K I; INSAN VÜCUDU N D A VA R OL A N H A S TA L IK L A R I T E Ş H I S E T M E K K O L AY LAŞABILIR. Toplanan algılayıcıların bellekleri incelendiğinde amonyak ile temas ettikleri belirlendi.

1990’larda herkes ozon tabakasındaki delikten bahsederken bir daha aerosol kullanmamaya yemin etmiş olabilirsiniz ama MIT’den bir grup araştırmacı aerosollerin hem sağlığımıza hem de çevreye faydalı bir amaç için kullanılabileceği bir kullanım yöntemi geliştirdi. Bu spreyin içinde nanobotlar, yani birçok farklı amaç için kullanılabilecek minik algılayıcılar yer alıyor. Bu algılayıcılar boru hatlarındaki tehlikeli sızıntıları belirlemek ya da insan vücudundaki hastalıkları teşhis etmek için kullanılabilir. Aerosol spreydeki her bir algılayıcı iki parçadan oluyor. Kolloid ya da asıltı olarak adlandırılan ilk parça çok küçük ve çözünemeyen parçacıklar ya da moleküllerden oluşuyor. Asıltılar o kadar küçük ki sıvı ya da hava içinde süresiz olarak asılı kalabiliyor. Asıltıların etrafındaki parçacıkların çarpışma enerjisi, bu parçacıkları aşağıya çeken yer çekiminden daha fazla.

Gerçek hayatta bu uygulama inceleme ekiplerinin bir borunun tamamını dışarıdan incelemek zorunda kalmasının önüne geçebilir. Bunun yerine aerosol boru hattının bir ucundan sıkılıp diğer ucundan toplanabilir. Bellekteki herhangi

bir veri, boru hattında bulunmaması gereken bir kimyasalın varlığı konusunda inceleme ekiplerini bilgilendirebilir. MIT ekibi bu teknolojinin gelecekte hastalıkların teşhisinde de kullanılabileceğini söylüyor. Örneğin tüm sindirim sistemimizden geçen nanobotlar doktorların ihtiyaç duyduğu bilgileri toplayabilir. Araştırma ekibinin lideri Michael Strano “Bu çalışmayı, robotikte

yeni bir çalışma alanının başlangıcı olarak görüyoruz” diyor. Kaynak: futurism.com/nanobots-aerosol-mit/ news.mit.edu/2018/cell-sized-robots-sense-theirenvironment-0723

www.troflab.com.tr | info@troflab.com.tr

laboratuvarınızdaki çözüm ortağınız

Algılayıcının ikinci parçası ise grafen gibi iki boyutlu bir malzemeden yapılmış, üzerinde kimyasal bir saptayıcı bulunan karmaşık bir devre. Bu saptayıcı ortamda belirli bir kimyasallar karşılaştığında elektrik iletme yeteneği artıyor. Devre aynı zamanda ortam ışığını elektrik akımına dönüştürebilen fotodiyot adlı bir cihaz da barındırıyor. Devrenin veri toplamak ve belleğini korumak için ihtiyaç duyduğu elektrik buradan karşılanıyor. Araştırmacılar devrelerini asıltıların üzerine yazdırdı. Böylece asıltıların eşsiz ortamlarda gezinme yeteneği devrelere verilmiş oldu. Bu birleşimin ardından araştırmacılar nanobotları sprey olarak sıkılabilir bir forma soktu. Massachusetts Institute of Technology ekibi bu sprey halindeki mikroskobik algılayıcıların birçok farklı alanda kullanılabileceğini düşünüyor. Bunlardan bazıları çalışma sırasında test edildi. Örneklerden birinde algılayıcılar zehirli bir kimyasal olan amonyağı tespit edecek şekilde tasarlandı. Daha sonra bu algılayıcılar bir borunun kapalı bir bölmesinde test edildi. Bir taraftan sıkılan algılayıcılar borunun diğer ucundan çıktığında bir tülbent yardımıyla toplandı.

. İşletme Kimyasalları · Analitik Kimyasallar · Laboratuvar Sarf Malzemeleri ve Teçhizatları · Kalite Kontrol ve Laboratuvar Cihazları · İş Güvenliği Malzemeleri . Methenamine for Timed Burning Tablet (zamanlı yanma test tableti)

0(212) 659 61 95 - 659 61 96 0(212) 659 61 97 Mahmutbey Mahallesi 2450. Sok. 29. Ada No:101 İSTOÇ - BAĞCILAR / İSTANBUL

TROFLAB Laboratuvar Ürünleri San.Ve Tic.Ltd.Şti


39

www.labmedya.com

WORLD FORUM FOR MEDICINE Prof. Dr. AZİZ EKŞİ Lefke Avrupa Üniversitesi Gastronomi Bölümü

Leading International Trade Fair

Yaptığımız yanlışlardan biri, bir gıdanın içerdiği bir bileşene indirgenmesidir. Ekmeğin nişastaya, soyanın yağa, domatesin likopene, yulafın life indirgenmesi bunun tipik örnekleridir. Bu gıdaların belirtilen bileşkence zengin olduğu bir gerçektir. Fakat o gıda, yalnız o bileşenden ibaret değildir. Çoğumuz ekmeğin nişastadan oluştuğunu düşünüyoruz. Nişasta ekmeğin başlıca bileşenidir doğru; fakat ekmeğin nişasta yanında protein, mineral ve vitamin de içerdiğini unutuyoruz. Soyayı genellikle yağdan ibaret sanıyoruz. Fakat soyanın yağdan (%20) daha çok karbohidrat (%30) ve protein (%40) içerdiğini düşünmüyoruz. Domatese gelince... Rengini veren likopendir ve bu yararlı bir bileşiktir. Fakat domates likopenden ibaret değildir. Yalnızca %0,1 kadar likopen içerirken yaklaşık %3,5 şeker, %0,8 protein, %0,7 lif, %0,6 mineral ve %0,4 asit içermektedir. %94’ü ise sudan ibarettir. Örneklediğimiz bu indirgemeci yaklaşım gıdaların olduğundan daha düşük düzeyde konumlanmasına yol açıyor. Bir anlamda bu gıdalara haksızlık yapılıyor. Bir de bunun tam tersi bir yaklaşım var. Bir gıdanın her şeyi içerdiğinin ve her derde deva olduğunun sanılması gibi… Bu yaklaşım da en az birincisi kadar sakıncalıdır. Çünkü gıdanın mucize düzeyinde konumlanmasına ve her şeyin o gıdadan beklenmesine yol açıyor. Oysa gıdalardan beklediğimiz şey artık bellidir. Öncelikle, sağlıklı beslenme açısından gereksinim duyulan yaşamsal besin ögelerini içermesidir. Bunların sayısı 40 dolayındadır. Bu kapsamda; 14 vitamin, 14 mineral, 8 (+2) amino asit ve 2 yağ asidinden söz ediliyor. Son yıllarda bu listeye diyet lifi ve bazı omega-3 yağ asitleri de eklendi. Bunlara temel besin ögesi de deniliyor. Bunların diğer gıda bileşenlerinden farkı, günlük gereksinim miktarlarının (RDA değeri) bilinmesi ve tüketimleri bu miktarın altına düştüğünde özgül sağlık problemlerinin ortaya çıkmasıdır. A vitamini eksikliğinde gece körlüğü, demir eksikliğinde kansızlık, treonin eksikliğinde de karaciğer yağlanması gibi sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle sağlıklı gıda tüketiminin amacı öncelikle bu temel besin ögesi gereksiniminin karşılanması olmalıdır. Gelinen noktada, hangi gıdanın hangi besin ögelerini içerdiği biliniyor. Fakat bunların tümünü, üstelik gereksinilen düzeyde içeren doğal bir gıda yoktur. Bu nedenle, temel besin ögesi gereksinimini ancak farklı gıdaları tüketerek karşılayabiliyoruz. Dolayısı ile

her şeyi (temel besin ögelerini) karşılaması gereken her hangi bir gıda değil, günlük tükettiğimiz gıdaların toplamıdır. Bu noktada gıdanın duyusal boyutunun ve sosyal işlevinin de dikkate alınması gerekiyor. Gerçek bu kadar yalın iken bazı gıdalara mucize düzeyinde anlam yüklendiği görülüyor. Zamanla değişiyor bunlar. Bazısı gündemden düşerken yenileri karşımıza çıkıyor. Somon, kakao, brokoli, sarımsak, avokado, yaban mersini, altın çilek vb. gıdaların farklı zamanlarda gündemde zirve yaptığını ama orada da tutunamadığını izledik. Son zamanlarda zirvede susam (tahin) ve hindistan cevizi dolaşıyor. Sanki orta zincirli yağları (6-10 karbonlu kapronik, kaprilik, kaprinik yağ asidlerinden oluşan) yalnız hindistan cevizi içeriyor. Sanki bunların eksikliğine bağlı yaygın bir sağlık problemi var! Ve yalnızca bunların tüketilmesi ile sağlığa kavuşuluyor!

www.medica.de

Member of

medica.de/MLF2

Laboratuvar Teknolojisi ve Teşhis Araçları

medica.de/MA2

• Tıp dünyası dijital geleceğe doğru yol alıyor • Bakım Noktası’ndan Biyobanka’ya • Bir bakışta uluslararası tıp sektörü: Sadece MEDICA 2018’de

BE PART OF THE NO.1!

Öncekiler gibi onların da orada kalamayacağı açıktır. Çünkü söylenen etkinin gerçekliğini beslenme pratiği doğrulamıyor. Önce gereğinden fazla tüketiyoruz o gıdayı ve mucize gerçekleşmeyince terk ediyoruz. Böylece zincirleme hata yapıyoruz. Birinci hata, herhangi bir gıdadan mucizevi etki beklentisidir. İkinci hata da, her gıdanın kendine özgü bir besin ögesi profili olduğunun unutulmasıdır. Üçüncü hata ise mucize arayışına başka bir gıda ile devam edilmesidir. Peki, bu döngünün itici gücü nedir veya bu gıdaları gündeme getiren kimdir? Bunun arka tarafında çoğu kez ticari ilişkiler vardır. Bu söylenceler gerçekte bir pazarlama aracıdır. Bunu yapan bir ülke, bir şirket veya bir sağlık profesyoneli olabiliyor. Hangisinin olduğu o kadar önemli değildir ama ön tarafındaki bizim zaafımız dikkat çekmektedir. Yani bizim mucize gıda arayışımızdır. Bilimsel bir kanıta dayalı olup olmadığına bakmaksızın söylenene inanışımızdır. “EFSA” onaylı sağlık beyanlarına kayıtsız kalışımızdır. Efsaneye göre insanoğlunun ab-ı hayat (yaşam iskiri) arayışı yeni değildir. Fakat adı üstünde; bu bir efsanedir. Yapılması gereken; öncelikle tek bir gıdaya umut bağlanmaması ve bu tip söylencelere eleştirel gözle bakılmasıdır. Her gıdanın farklı bir yeri olduğunun unutulmaması ve gıda tüketiminin olabildiğince çeşitlendirilmesidir. Gıdalardan maksimum sağlık yararı sağlamanın gerçekçi yolu budur. Kaynak gidabiliminotlari.blogspot.com

Ayrıntılı bilgi için: Düsseldorf Fuarları Türkiye Temsilciliği tezulaş fuar danışmanlık hizmetleri ltd. şti. Bağdat Cad. 181/6 34730 Çiftehavuzlar – Kadıköy / İSTANBUL Tel: (0216) 385 66 33 _ Fax: (0216) 385 74 00 info@tezulas-fuar.com _ www.tezulas-fuar.com

2018-08-06 MEDICA 2018_Türkei_Labor_115 x 330mm_Labmedya_4c_6946

HER ŞEYİ BİR GIDADAN BEKLEMEK!

DÜSSELDORF, GERMANY 12–15 NOVEMBER 2018


40

www.labmedya.com

Prof. Dr. Nazan Apaydın DEMİR

BİTKİSEL KAYNAKLI "KİMYASAL PEYZAJ" Dünyanın bitkisel kaynaklı kimyasal peyzajı son derece önemli bir konu olup; her ülkenin bununla ilgili mutlaka önümüzdeki 100 yılı içeren uzun vadede bir plana, acil bir eylem planına ve orta ölçekte bir planlamaya ihtiyacı vardır. Bu yazı konuya sadece tıbbi ve aromatik bitki pazarı ve bunun en önemli çıktıları olan ilaç, kozmetik ve gıda açısından bakmaya çalışacaktır. Bu pazarlar şu an dünya üzerindeki en hareketli pazar olup sürekli bir yükselme eğilimi taşımaktadır. Ortalama olarak bir değer vermek gerekirse, 2004 yılında 550 milyar dolardır. 2008 yılında 900 milyar dolara yükselmiştir ve bu yükselme eğilimi küresel krizlere rağmen hiç gerileme göstermemiştir.

DÜNYA GENELINDE DURUM Dünyadaki tüm bitkilerin 320 bin adet olduğu düşünülmektedir. Bunlardan 270 bininin bilindiği belirtilmektedir. Bunlardan da 70 bininden yararlanıldığı, yaklaşık 3 binin besin kaynağı, 25 bin kadarının tedavi amaçlı kullanıldığı, 5 bininin endüstriyel amaçlar için kullanıldığı, 15 bin kadarının da süs bitkisi olduğu uzmanlar tarafından söylenmektedir. Dünya ticaretinde en çok konu olan tıbbi aromatik bitkiler; kahve, susam, sarımsak, kırmızı biber, yenibahar, karabiber, yeşil çay, hardal tohumu, haşhaş tohumu, zencefil, salep ve kimyondur. Yeryüzünde bu bitkilerin dağılışı eşit değildir. Tropik bölgeler tür çeşitliliği bakımından en zengin yerler olarak gösterilmektedir. Kutuplara doğru tür sayısı azalmaktadır. Dünyada popüler kullanılan tıbbi bitki sayısı 4-6 bin, ticareti yapılan tür sayısının 3 bin civarında olduğu belirtilmektedir. Tedavi amaçlı kullanımda bitkiler Atropin: Atropa belladonna Kafein: Coffea arabica Kokain: Erytroxxylum coca Efedrin: Ephedra türleri Morfin ve kodein: Papaver somniferum Quinin: Cinchona cordifolia Mutis ex Humb. Salisin: Salix türleri Kullanımları: Orjinal ya da modifiye formları 2001-Fabricant ve Farnsworth tarafından keşfi örnek olarak verilebilir.

İlerleyen zamanlarda birçok ilaç geliştirilmiştir. Bu durum tıbbî ve aromatik bitkilerin anatomik yapılarındaki etken maddelerin tayin edilmesi sürecini adeta zorunlu kılmıştır. Kimya biliminin gelişmesine paralel olarak bitki kimyasında da hızlı ilerlemeler kaydedilmiştir. Bitkilerin tedavi edici etkilerinin yanı sıra ve gençliğe güzelliğe katkı sağlayıcı etkileri ile doğrudan bağlantılı olduğu belirlenen vitaminlerin XIX. yüzyılın sonlarındaki keşfi ile bilim dünyasında yeni sayfalar açılmıştır. Vitaminlerin keşfi bir çeşit kilometre taşı olmuş ve alan en gözde araştırma alanına dönüşmüştür. Bitki biyokimyası araştırmacılığında halk tarafından yaygın olarak kullanılan bitkiler daha çok tercih edilen gurubu oluşturmaktadır. Binlerce yıldır; güzellik, koku, boyar madde elde edilmesi, tedavi gibi amaçlar ile kullanılan bitkiler laboratuvar koşullarında incelenmeye başlanmıştır. Yeni saflaştırma tekniklerinin geliştirilmesi, çok hassas ölçüm yapabilen cihazların icadı, biyokimya alanın ve hemen ardından; biyoteknolojinin devreye girmesi alanı bambaşka araştırmaların yapıldığı ve adeta insanın yeniden doğayla barıştığı, büyülü bir dünyaya çevirmiştir. İlerleyen zamanlarda orman ve ovalarda; meçhuller deryasında yetişen yabani çiçeklere de sıra gelecek, genetiği ile oynanmamış bu bitkiler değer kazanacak ve daha nice yıllar insanın en önemli ihtiyaçlarının temininde doğal çözümler sunarak gençliğini, beden ve ruh sağlığını korumaya devam edecektir.

BITKISEL KAYNAKLI PARFÜMLER “Tarih Sümerler ile başlar” sözünden hareket ile parfümü Sümerlere ait bir parfüm şişesi ile başlatmak uygun olacaktır. Mezopotamya’da ki kazılarda çıkarılan bu buluntu son derece önemlidir. Öküz başı şeklinde şekillendirilmiş bu obje sadece parfüm koymak amaçlı değil; aynı zamanda bir süs olarak, dini nedenlerle kullanılmamıştır. Bu olağanüstü nesne, çok önemli bir zaman dilimine tanıklık etmektedir.

Parfüm, 4000 yıl önce Sümerler tarafından geliştirildi. Sümerler, dünyada ilk damıtma ve ekstraksiyon tekniklerini geliştiren medeniyettir. İlkel damıtma teknikleri ile güzel kokulu bitkilerin özünü çıkarmayı keşfettiler. Parfümden önce güzel kokulu tütsüler kullanılırdı. Ateşin keşfinden sonra ağaç ve çalıları yakan insanlar bazı bitkilerin güzel kokular yaydığını fark etti. Ancak bu ağaç ve bitkileri tanıyıp onlardan tütsü yapmaları uzun yıllar aldı. Çinliler’in neolitik dönemde (Yeni Taş Devri) tütsü yakmayı bildiği ve M.Ö. 2.000’den itibaren de dinsel amaçla yaktıkları biliniyor. Yazılı kayıtlarda adı geçen dünyanın en eski parfüm yapımcısı, M.Ö. 2. bin yılda yaşamış olan “Tapputi” adlı Babilli bir kadın kimyacıdır. Kimyagerlik mesleğinin çıkış noktası da bu kabul edilir. Yaklaşık 4 bin yıl önceden kalan başka bir parfüm atölyesi ve damıtma cihazları 2005’te Kıbrıs’ın kuzeyindeki Pyrgos kasabasında bulunmuştur. Parfüm yüzlerce yıl bir ilaç gibi de kullanılmış özellikle psikolojik sorunların çözümünde çok faydalı olmuştur. Bitkisel ilaçlar, parfüm gıda ve boyar maddelerin yanı sıra tekstil malzemesi olarak kullanımına kadar daima insanlığın hizmetinde kullanılmışlardır. İlk kez gül suyunu destekleyen İbni Sina, İbni Bin Cabir gerek tıp; gerekse kimya bilimin var olmasına büyük katkı sağlamış modern anlamda alanın temelini atmış çok önemli İslam âlimleridir. İbni Cabir’ in birçok formülü şifrelediği ve ölümünden hemen önce saç boyaları ile uğraştığı bilinmektedir.

Jabir B Hayyan, 8. yüzyılda damıtmayı bir alembik kullanarak tarif etti. Kendilerine binlerce yıl sonra buradan şükranlarımı sunuyorum.

ÜLKEMİZDEKİ MEVCUT DURUM Endüstriyel olarak gelişmiş ülkelerdeki bu doğaya dönüş hareketi yeni ve çok güçlü bir alanın oluşmasına neden olmuştur. Ülkemiz gerek coğrafi konumu gerek bağrında binlerce çiçek taşıyan nispeten bakir ekolojisi ile bu açıdan çok önemli avantajlara sahiptir. Başta doğal parfüm, doğal boyar maddeler, ilaç/fitoterapi ve gıda katkıları olmak üzere bitki temelli geleneksel ürünler ülkemiz için çok yeni çok kapsamlı çevreci ve ülkenin her kesimini içine alabilen çok yaygın bir üretim alanı oluşturabilir. Farklı yükseklik ve farklı sıcaklıklar ile yüzlerce faklı klimada yetişen yüzlerce doğal kaynaklı ürün ile dünya pazarında en büyük gücü oluşturabilir. Bu bir hayal olmayıp kolay ulaşılabilir bir hedeftir. İnovasyon, tüm bilimlerin üretimin ve gelişimin anahtarıdır ve unutulmamalıdır; “kimyaya hükmeden dünyaya hükmeder.” Kaynaklar 1.Demir, Apaydın, N; 2017 Gece Kitaplığı, Ülkemizin Bitkisel Hammadde Kaynakları(İlaç, Parfüm ve Kozmetik Sektörleri İçin) 2.Demir, Apaydın, N; 2018 Parfüm(Laboratuvarda Yapılan Sanat)1. Basım; Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi 3.Demir, Apaydın, N; 2018 Bitkisel Kaynaklarımızın Ekonomik Değeri(Kimya, Tekstil, Gıda ve Enerji) 1. Basım; Muğla


42

www.labmedya.com

GEBELIK VE DÜŞÜK ORANLARI Ceren ÜSTÜN Haftalara göre düşük oranları kadınlar arasında değişiklik gösterir. Gebelik kaybı için risk rakamları ortalamadır. Yani her kadın için risklerin yüksek veya düşük olması faktörlerin değişkenliğine bağlıdır. Daha kadın hamile olduğunu bilmiyorken dahi hamilelik kaybı meydana gelebilir. Ultrason sağlıklı kalp atışlarını algıladıktan sonra hamilelik kaybı riski çok daha düşüktür. Eğer kadın hamileliğini biliyorsa kayıp oranı %10-15 civarındadır. Çoğu hamilelik kayıpları kadının kontrol edemediği sebeplerden kaynaklanır. Hamileliğin erken dönemlerinde genetik sorunlar düşükteki en büyük sebeplerdir. Düşüklerin yaklaşık %80’i ilk üç aylık dönemde meydana gelir. Bu da hamileliğin 0-13. haftalarına denk gelir. Bebeğin kaybı yıkıcı olabilirken, bu sorunlar bebeğin rahim dışında hayatta kalamadığı anlamına gelir. Kadın bu tip bir düşük yaşamış olsa bile genellikle tekrar sağlıklı bir hamilelik yaşayabilir. Fetüs gelişimin erken dönemlerinde en savunmasız halindedir. Birçok faktör yıkıcı etkilerini bu dönemde gösterir. Bu yüzden birçok düşük hamileliğin erken dönemlerinde meydana gelir. Fetüs güçlendikçe oluşabilecek zararlardan daha az etkilenir. Ayrıca kadınlar hamileliklerini öğrendikleri zaman bebeğe zarar verebilecek potansiyel alışkanlıklarını değiştirebilirler. Düşüklerle ilgili haftalara göre risk tahminleri aşağıdaki gibidir: 3. - 4. haftalar İmplantasyon genellikle kadının son regl döneminden yaklaşık olarak 3 hafta sonra meydana gelir ve implantasyondan yaklaşık 1 hafta sonra ovülasyon

gerçekleşir. 4. hafta içinde kadın evde yapacağı hamilelik testinden olumlu sonuç alabilir. Hamileliklerin %50 ile %75’i hamilelik testinden olumlu sonuç alınmadan önce sonlanır. Çoğu kadın hamile olduklarının farkında dahi değildir, sonrasında bazıları hamilelik kaybı semptomlarının olduğundan şüphelenebilirler.

vardır. Bebeğin yaşama şansı her hafta daha da artar. Yüksek gelirli ülkelerde 26 haftalık prematüre doğan bebeklerin %77’si yaşarken 30 hafta ve sonrasında doğan prematüre bebeklerin neredeyse hepsi yaşar.

5. hafta Bu dönemde düşük oranları çok belirgin şekilde değişkendir. 2013’te yapılan araştırmalara göre 5. haftadan sonra hamileliğin sonlanma riski %21.3 olarak saptanmıştır.

2012 yılında yapılan bir araştırma gebeliğin 1. ve 2. üç aylık dönemindeki düşük riskini konu edinmiş ve hamileliğin 5.-20. haftalarda sonlanma oranını %11-22 arasında olduğunu saptamıştır. Buna karşılık diğer araştırmalarda bu oranın %10-15 arasında olduğundan bahsedilmiştir. Bu istatistikler; düşük riskinin kadından kadına, faktörlerin değişkenliğine, kadının yaşına ve genel sağlığına bağlı olarak değişebileceğini gösterir.

6. - 7. haftalar Aynı çalışmalarda 6. haftadan sonraki düşüklerdeki risk oranı %5 olarak hesaplanmıştır. Çoğu vakada ultrason cihazı ile bebeğin kalp atışını 6. hafta içinde belirlemek mümkündür. 8. - 13. haftalar 3 aylık dönemin ikinci yarısında düşük oranı %2 ila %4 arasında değişiklik gösterir. 14. - 20. haftalar 13. ve 20. haftalar arasında kadının hamilelik kaybı yaşama ihtimali %1’den azdır. 20. hafta içinde düşük, ölü doğum olarak isimlendirilir ve kadının yalancı doğum yapmasına sebep olabilir. Ölü doğumlar nispeten nadir görülür ve gittikçe nadirleşir. Çünkü çoğu bebek gelişen teknoloji sayesinde rahim dışında hayatta kalabilir. İngiltere merkezli bir araştırma grubuna göre 22 haftalık doğan bir bebeğin az da olsa yaşama şansı

HAMILELIK KAYBI YAŞAYACAK MIYIM?

YAŞLARA GÖRE DÜŞÜK ORANLARI Kadının yaşı düşük ihtimalinde en büyük etkenlerden biridir. Bunun nedeni yumurta kalitesinin zamanla azalmasıdır. Annenin yaşına göre düşük riskleri aşağıdaki gibidir; • 35 yaş altı; gebelik kaybı riski %15 • 35-45 yaş arası; gebelik kaybı riski %20-35 • 45 yaş üstü; gebelik kaybı riski yaklaşık %50 Bunların ortalama değerler olduğunu ve diğer faktörlerin göz önünde bulundurulmadığını unutmamak gerekir. Sigara içmek gibi yaşam tarzı sorunlarının etkileri yaşla beraber birikerek altta yatan

sağlık sorunlarının kötüleşmesine ve düşük riskinin daha da artmasına sebep olabilir. Buna rağmen bazı kadınlar 40 ve 50’li yaşlarında sağlıklı hamilelikler yaşayabilirler. Gebelik kaybı yaşamış çoğu kadın sonrasında sağlıklı hamilelikler geçirebilir. Tek bir düşük kadının sonrasında hamile kalmakta sıkıntı yaşayacağı anlamına gelmez. 2016’da yapılan araştırmalara göre gebelik kaybı yaşayan kadınların çoğu hemen sonrasında tekrar hamile kalıyor. Bazı kadınlar bir ya da daha fazla düşük yaşadıktan sonra genetik testler yaptırarak doktorun gebeliğin neden sonlandığına dair fikir sahibi olmasını sağlar. Gebelik kaybına neden olan bazı risk faktörleri: • İleri yaş, • Sigara içmek, • İlaçların, özellikle kokain veya yüksek dozda kafein gibi uyarıcı maddelerin kullanımı, • Diyabet ve yüksek tansiyon gibi kontrol edilemeyen kronik koşullar, • Hormonal bozuklukların gebelik için gereken hormonların salınımını zorlaştırması. Kaynaklar Villines, Z., What are the miscarriage rates by week? https://www.medicalnewstoday.com/ articles/322634.php (Erişim tarihi: 11.08.2018). İnmez, Ş., http://www.drinmez.com/hamilelik-vedogum-perinatoloji/dusuk-abortus-dusukler

DOĞRU POSTÜR MATEMATIK PERFORMANSINI ETKILEYEBILIR MI? Doğru postür sadece matematik testlerindeki başarıyı değil; müzik, spor, toplum önünde konuşma gibi diğer dallardaki başarı ve performansı da arttırır. İyi bir postürün kemiklere ve kaslara yararlı olduğunu biliyoruz ama aynı zamanda matematik notlarının yükselmesine de yardımcı mıdır? San Fransisco Eyalet Üniversitesi araştırmacıları doğru postürün bunu olumlu etkileyeceğini düşünüyor. Geçen aylarda NeuroRegulation dergisinde vücut duruşunun matematik anksiyetesi ile ilişkisini konu alan bir çalışma yayınlandı. Matematik anksiyetesi adından da anlaşıldığı gibi bir çocuk veya yetişkinin matematik problemi çözerken hissettiği gerginlik ve stresi ifade eder. Bu kaygı ise performansıyla ilgili bir tehdidin

algılanmasına tepki olarak başlıyor. Örneğin küçük yaşlardan itibaren söylenen “Erkek çocukları kız çocuklarına göre matematikte daha başarılıdır” ifadesi gibi bir stereotip veya başarılı olmaları için baskı uygulanması, öğretmenlerin cesaret kırıcı davranışları tehdit olarak algılanabilir. Deneyin şekillenmesinde yardımcı, bir yüksek lisans öğrencisi Lauren Mason “Diğer derslerde oldukça başarılı olsam da matematik becerilerim üzerine her zaman güvensizliklerim vardı. Eğitimin çok erken dönemlerinde matematikle olan etkileşim başlıyor. Bu olumsuz düşüncelerinizi hayatınız boyunca taşıyabilirsiniz ve bu durum kendinizi algılayışınızı etkileyebilir” dedi. Araştırma ekibi 125 üniversite öğrencisinin basit bir matematik

testindeki performansını değerlendirdi. Katılımcılardan 15 saniye içinde 843’ten başlayıp 7 çıkararak devam etmeleri istendi. Çalışmadan önce katılımcılar kaygılarını ölçmek için anonim bir şekilde anket doldurdular. Test sırasında ya kambur duruştaydılar ya da doğru postürde oturmuşlardı. Katılan öğrencilerin çoğunluğu (yaklaşık %56’sı) doğru postürde oturarak matematik testi çözmenin daha kolay olduğunu bildirdiler. “Matematikten endişe duyan insanlar için postür dev bir fark yaratıyor. Kambur pozisyon onları kapatır ve beyinleri yeterince iyi çalışamaz, düzgün düşünemezler” diyor San Fransisco Eyalet Üniversitesi Sağlık Eğitimi Profesörü Dr. Eric Pepper.

Öykü Fehime ÖZEL

doğru bir şekilde oturmanın sadece özgüvenli görünmeye değil; özgüvenli hissetmeye de yardımcı olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar kambur oturuşun savunmada olma ile alakalı olabileceğini ve olumsuz anıları tetikleyebileceğini öne sürdüler. İyi bir postürün gücü sınıfın dışına uzanabilir. Önemli bir yarıştaki atlet, kendi konserinde bir müzisyen, sahneye çıkan bir konuşmacı; her insan daha iyi bir duruşta performanslarını arttırabilir. Kaynak Bharanidharan, S., Math Performance Anxiety? Good Posture Could Help, Study Suggests, https:// www.medicaldaily.com/math-performanceanxiety-good-posture-could-help-studysuggests-426716

Daha önce yapılan çalışmalar düzgün,


43

www.labmedya.com

2018 BLULAB KÜL FIRINLARI

SES DALGASIYLA KAN TESTİ YAPILABİLECEK! Bilimciler ses dalgalarıyla kan testi yapmayı sağlayan bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem sayesinde, bugün kullanılanlardan çok daha basit ve kompakt bir kan testi ekipmanı geliştirilebilir. Test, vücuttaki hücrelerden dışarıya bilgi taşıyan eksozom adlı bileşenleri hedef alıyor. Taşınan bilgiler arasında hastalık bilgileri de olduğu için bu yöntem kan testi alanında nokta atışı yapmayı sağlıyor. Bu küçük paketleri inceleyerek vücudun genel sağlığı hakkında birçok bilgi edinmek mümkün. Mevcut ultrasantrifüj ya da kimyasal etiket gibi yöntemler, kan örneği alınırken örneğe zarar verme ihtimali de taşıyor. Ancak yeni teknikte sadece dışarıdan ses dalgası gönderildiği için böyle bir risk söz konusu değil. Ekipten MIT çalışanı Ming Dao “Akustik ses dalgaları çok daha hassas. Partiküller ses dalgalarını sadece bir saniyeden az bir süre boyunca hissediyor. Bu büyük bir avantaj” diyor. Yeni süreç, aynı ekibin 2014 yılında yaptığı bir başka araştırmaya dayanıyor. Kan çok küçük bir kanaldan geçiyor ve eğimli iki akustik dönüştürücüye maruz kalıyor. Bu dönüştürücülerin oluşturduğu ses dalgaları bir araya geldiğinde ise baskı noktaları oluşturuyor. Bu noktalar hücreleri boyutlarına göre farklı kanallara yönlendirebiliyor. Burada bilimciler iki cihaz kullanıyor. Biri hücreleri ve

trombositleri kandan ayrıştırıyor, diğeri de eksozomları yüksek frekanslı ses kullanarak ayrıştırıyor. Dao “Bu eksozomlar genellikle belirli anormalliklerin imzasını taşıyan belirli moleküller taşıyor. Eğer bunları kandan ayrıştırmayı başarırsak biyolojik analizle sorunun ne olduğunu görebiliriz” diyor. Eksozomlar geçmişte kanser, böbrek sorunları ve nörodejeneratif hastalık gibi birçok sağlık sorununun tespitinde kullanılmıştı. Bu yüzden, kandan eksozomları hızlıca ayrıştırabilecek bir cihaz geliştirmek, kan testi alanında büyük bir gelişme olacak. Her şeyden önce hastanın vücudundan bir örnek almak gerekmiyor. Vücuda ciddi bir müdahale olmadığı için doğru sonuç alma ihtimali de oldukça yüksek. Ayrıca dışarıdan yapılan bir müdahalenin sorunlara yol açabileceği hassas organlarda (hamilelik sırasında plasenta gibi) bu yöntem çok daha etkili olacak. Ekibin amacı, normalde 24 saatten uzun sürebilen kan testini 10 dakikadan kısa sürede ve hastanın vücuduna herhangi bir müdahalede bulunmadan yapabilmek. Bunun için hala biraz çalışma yapmak gerekiyor ancak yeni yöntemle, kan testi süresi 25 dakikaya kadar düşürülmüş durumda. Kaynak www.sciencealert.com/your-blood-could-soonbe-tested-through-the-power-of-sound-waves

1100 °C Maksimum Çalışma Sıcaklığı Özgün İzolasyon Tasarımı Hafif İzolasyon Tuğlalarından Yapılmış Dayanıklı İç Hazne Yeni Monoblok Tasarım Yazılım Tabanlı PID Kontrolü Ekran 7 Segment 2 Farklı Isıtma Programı Ayarlanabilir Program Hafızası Isıtma Hızı 5-25 °C/dk. Program Bitiminde Sesli Uyarı Aşırı Isınma Güvenlik Sensörü Kontrol Ünitesi Aşırı Isınma Sensörü Aşırı Isınma Otomatik Kesme Özellikleri ile;

30 yıldır

FARK YARATMAYA DEVAM EDİYORUZ!!


44

www.labmedya.com

BEBEKLERİN GENETİĞİ İLE OYNANMASINA ONAY VERİLDİ! İNG ILT ER E’D E N U F F I EL D KON SE Y I I S I M L I B I R B I Y O - E T I K Ş I R K E T I , INSAN E M BRIY OSU NU N DNA'SI NI DEĞ I Ş TI R MEN I N “ A H L A K I O L A R A K K A B U L E D I L E B I L I R ” O L ABILE CE ĞINI BE LIR T IY OR.

Ancak bu müdahalenin çocuğun lehine olması ve toplumu hâlihazırda bölen eşitsizlikleri biraz daha belirgin hale getirmemesi gerekiyor. Kurumun yayınladığı raporda, İngiltere’nin mevcut yasalarında henüz bir değişiklik yapılması istenmiyor. Bunun yerine bu yaklaşımın güvenliği, toplumsal etkileri ve yansımalarıyla ilgili geniş kapsamlı araştırmalar yapılması öneriliyor. Bu demek oluyor ki genetik açıdan bölünebiliriz. Nuffield’in çalışma grubu başkanı ve Birmingham Üniversitesi hukuk, etik ve bilişim profesörü Karen Yeung, konuyla ilgili “Genom düzenlemenin ahlaki olarak kabul edilebilir olduğu görüşündeyiz. Bunu ilkesel olarak reddetmek için bir neden yok” diye konuşuyor. Ancak rapor, bazı bilim çevrelerinden eleştiriler almakta gecikmedi. Araştırmanın yazarları, genetik mühendisliğinin sınırsız kullanımına kapıları açmak ve insanları “genetik açıdan” ikiye bölmekle suçlanıyor.

GELECEK NESİLLER BİZDEN FARKLI MI OLACAK? Gen teknolojilerindeki son gelişmeler

bilim insanlarına, canlı DNA'larını harf harf yeniden yazma imkânı sunuyor. Yeni tekniklerle sperm, yumurta ve embriyolardaki genetik kodlar değiştirilebilir, gelecek nesil bizden çok farklı olabilir. Şu an Birleşik Krallık’ta ve diğer birçok ülkelerde, bebeklerin genlerine müdahale yasak. Ancak dünyanın dört bir yanında yapılan deneyler, DNA düzenlemesinin hatalı genlerin neden olduğu ciddi hastalıkları engelleyebileceğini de gösteriyor. Diğer bir yandan Nature Biotechnology dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, İngiliz araştırmacılar genom düzenleme için en popüler araç olan CrisprCas9'un, sanıldığından daha fazla zarar verebileceğini keşfetti. Eğer bilim insanları haklıysa, hatalı genleri değiştirmek için yapılan düzenlemeler sağlıklı genleri de bozabilir. Bir başka önemli nokta da, bir embriyonun DNA'sında yapılan herhangi bir değişikliğin, sperm veya yumurtalar da dâhil olmak üzere tüm hücreleri etkileyeceği. Bu da genetik değişikliklerin tüm gelecek nesillere aktarılacağı anlamına geliyor.

“TASARIM BEBEKLER” DNA düzenlemesi ile genetik kodların yeniden yazılması, gelecekte ebeveynlerinin arzu ettiği özelliklere sahip olan “tasarım bebekler” olasılığını da artırıyor. Nuffield raporu, genom düzenlemesinin şahsi çıkarlar için kullanılabileceği gerçeğini göz ardı etmiyor, ancak uygulamaların toplumda kötü yan etkiler yaratmadan düzenlenmesi gerektiğini belirtiyor. Raporun yazarlarından, Newcastle Üniversitesi sosyal-etik ve biyo-etik profesörleri Jackie Leach Scully, kalıtsal genom düzenlemesinin bir gün ebeveynler için çocuklarının hayata iyi bir başlangıç yapmalarını sağlamak ve geleceklerini garanti altına almak için bir seçenek haline gelebileceğini söyledi. Ancak istenmeyen sonuçların olabileceği konusunda da uyardı. Bu teknoloji, bazı genetik bozukluklardan etkilenen insan sayısını azaltabilirken, daha sıra dışı ve daha tedavisi bilinmeyen hastalıklara neden olabilir. Harvard Üniversitesi'nden genetik bilimci George Church, bu çalışmanın genlere müdahalenin bölünme, dışlanma gibi ayrımcılığa yol açmaması gerektiği

doğrultusundaki ilkelerine katılıyor. Ancak sperm ve yumurtalardaki yaygın gen varyantlarında değişiklik yapılarak, bebeklerin yaklaşık %5'inin acı verici hastalıklardan kurtulabileceğini belirtiyor. Fakat diğer bir yandan, bu teknolojinin kozmetik amaçlarla kullanılabileceği tehlikesine dikkat çeken Kaliforniya'daki Genetik ve Toplum Merkezi'nden Marcy Darnovsky, “Bu durum eşitsizliği ve sosyal bölünmeyi arttırabilir, genetik mühendisliğinin sınırsız kullanımı, bazılarımızın genetik “zengin” ve geri kalanımızın “yoksul” olarak kabul edildiği bir çağı başlatabilir.” Leach Scully, “İhtiyaç duyduğumuz şey, bu konu hakkında mümkün olduğunca geniş bir değerlendirmeye zemin hazırlamak” diyor. Kaynak www.nature.com/articles/s41581-018-0047-x www.theguardian.com/science/2018/jul/17/ genetically-modified-babies-given-go-ahead-by-ukethics-body?CMP=share_btn_tw


WIRELESS

WTW

artık kablosuz

Kablosuz bağlantı ile hareket özgürlüğü ve güvenilir veri aktarımı

DURKO ENDÜSTRİ ÜRÜNLERİ SAN. TİC. A.Ş. Bulgurlu Cd. No: 80 Kısıklı Üsküdar - İSTANBUL Tel: 0 216 544 50 00 Faks: 0 216 544 50 11

durko.com.tr

durko@durko.com.tr


46

www.labmedya.com

PROTEZ UZUVLAR İÇİN ELEKTRONİK DERİ

Ancak hala en ileri protezlerin bile geliştirilmesi mümkün. Protezler hala giyen kişiye, dokundukları şeyin ısısı ya da dokusu hakkında bir bilgi sunmuyor. Bu yüzden John Hopkins Üniversitesi araştırmacıları yeni elektronik “dermis"i (e-deri) geliştirdi. Protez cihazın üzerine yerleştirilen bu yapay deri, ampute kişinin kayıp uzvunda acı ve diğer hisleri algılayabilmesini sağlıyor. Araştırmacılar çalışmalarını geçtiğimiz günlerde Science Robotics dergisinde yayımladı.

“İNSAN DERISI TAKLIT EDILDI” İnsan derisi gibi işlev gösteren elektronik bir deri oluşturmak için araştırmacılar gerçek insan derisini inceledi. Derimizde yer alan ve beynimize keskinlik, ısı ve sertlik gibi verileri gönderen bir algılayıcı ağı bulunduğu kaydedildi. Daha sonra bir nesnenin eğimini ve keskinliğini aktarabilen bir cihaz geliştirdiler. Kumaş ve lastikten üretilen e-deriye insan vücudundaki algılayıcıları taklit etmesi için sensör tabakaları yerleştirildi. Bu algılayıcılar bir nesnenin verdiği hisleri algılayabiliyor ve bunları ampute kişinin periferik sinirlerinde oluşan hisleri kablolarla aktarıyor. Cihazın ne tür bilgileri aktarması gerektiğini belirlemek için araştırmacılar transkütanöz (deri içinden uygulanan) elektrikli sinir uyarımı (TENS) adı verilen bir teknik kullanarak periferik sinirleri uyardı ve ampute kişilere, hayali uzuvlarında ne hissettiklerini sordu. Örneğin kaybedilen uzuvdan geriye

Araştırmacılar neticede e-deriye, tıpkı

insan derisinde olduğu gibi farklı hisleri elektronik olarak kodlamayı öğretti. Bu teknoloji ileride protezleri daha gerçekçi yapmanın yanı sıra kolayca zarar görmelerini de engelleyebilir. Bir katılımcı “Yıllar sonra elimi hissettim. Sanki boş bir kabuğun içine yeniden yaşam dolmuş gibi. Artık dokunduğum şeyin acı verici olup olmadığını düşünmeme gerek yok. Kolumun tehlikede olup olmadığını içgüdüsel olarak anlayabiliyorum” şeklinde konuştu.

Hızlı ve etkili seperasyon Hedef bileșik kolon büyüklüğüne ve akıș hızına bakılmaksızın her zaman 4 kolon hacminde solventle ayrıștırılarak çalıșma süresini en aza indirirken iyi bir ayırma elde eder. Minimum solvent tüketimi Doğa dostu

Te k

20. yüzyıla kadar protez bir uzuv sahibi olmak o kadar da güzel bir şey değildi. Protezler genellikle hantal ahşap tertibatlar şeklinde üretiliyor, şekil ve işlev olarak doğal versiyonların oldukça gerisinde kalıyorlardı. Bugün ise zihnimizle kontrol edebildiğimiz, hareketleri tahmin edebilen ve 3D baskı sayesinde vücudumuza tam olarak oturan protezler üretebiliyoruz.

“YENIDEN YAŞAM DOLMUŞ GIBI”

FLASH EPCLC A T R L-7 A 00 SM 1

A R A ŞT I R M ACI L A R I N I N GE LIŞT IR DIĞI E LE K T R ONIK D ER I P R O TEZL ERIN ÜZE RINE Y E R L EŞT IR IL EREK A MP UT E KIŞIL ER I N Y E NID EN UZUVL AR I YL A HIS S EDEB IL M E S I N I S A ĞL I YOR .

kalan kısımda oluşturulan bir sinyalin ampute kişide hayali başparmağında acıya sebep olduğu tespit edildi. Böylece araştırmacılar, protez başparmak keskin ve acı verici bir şeye dokunduğunda burayı elektrik sinyali ile uyardı. Beyin aktivitesi de EEG ile takip edilerek hayali uzvun uyarılması işlemi onaylandı.

in - 5-200 ml/min - 15 -40 ml/m 0 0m -15 5 l/m ı, l l in na a k

E-deri gelecekte robotlara da yerleştirilerek insanlar gibi hissetmelerini sağlayabilir. Ancak şimdilik uzuvlarıyla hissetme yeteneğini kaybetmiş insanlara bu yeteneğin geri kazandırılması yeterince heyecan verici… Kaynak futurism.com/e-dermis-electronic-skin-pain/ robotics.sciencemag.org/content/3/19/eaat3818

Türkiye Yetkili Distribütörü


47

www.labmedya.com

BİLMEDEN HERGÜN MİKROPLASTİK YİYORUZ! Southampton Üniversitesi’nden Christina Thiele ve Malcolm David Hudson, haber sitesi The Conversation için günlük hayatımızda fark etmeden bünyemize giren plastiklerle ilgili bir derleme hazırladı. Pek çok farklı araştırmayı inceleyen akademisyenler Plastiğin çevremizi kirletmesi konusunda gün geçtikçe daha bilinçli hale geldiğimizi söylüyor. Araştırmacılar ise şu günlerde odak noktasına boyutları 5 milimetreden 100 nanometreye kadar değişen mikroplastikleri almış durumda. Denizlere dolan mikroplastikler denizlerde yaşayan canlıların içine de giriyor. Bu da demek oluyor ki mikroplastikler besin zincirine ve son olarak da bizim vücutlarımıza giriyor. Mikroplastik içermesi mümkün olan tek besinler balık ve kabuklu deniz ürünleri değil. Hatta denizden çıkmayan diğer besinler de en az deniz ürünleri kadar endişe verici sayılıyor. Avrupa’daki midyelerin bir kısmı yaklaşık 90 adet mikroplastik içerebiliyor. Midye tüketimi ülkeler ve jenerasyonlar arasında büyük farklılık gösterse de ortalama bir midye tüketicisi bir yılda yaklaşık 11 bin mikroplastik yutuyor.

bir tavuğun midesinde ortalama 10 adet mikroplastik buldu. Bilimciler bal ve birada da mikroplastikler buldu. Bir şişe bira içtiğimizde onlarca mikroplastik yutuyor olabiliriz. Mikroplastik yuttuğumuzun en bilinen örneklerinden biri şişelenmiş sular. Tek kullanımlık su şişeleri her bir litre başına 2 ila 44 adet mikroplastik barındırıyor.

Depozitolu şişeler ise litre başına 28 ila 241 mikroplastik içeriyor. Yemeklerdeki mikroplastiğin mekânların içindeki tozdan geldiğine dair de kanıtlar var. Yakın zamanda yapılan bir araştırma, tabağımıza gelen tozlar yüzünden yılda yaklaşık 70 bin mikroplastik yuttuğumuzu gösteriyor. Evet deniz ürünleri yüzünden az miktarda mikroplastik yuttuğumuz bir gerçek. Ancak günde bir litre

şişe su içerek ortalama bir midye tüketicisinden daha fazla mikroplastik yuttuğunuzu unutmayın. Bilimcilerin henüz yanıt veremediği bir soru daha var; “Yemeklerimizdeki mikroplastikler bize ne kadar zarar verebilir?” Kaynak theconversation.com/youre-eating-microplastics-inways-you-dont-even-realise-97649

35. YIL Tüm Temel Laboratuvar Cihazları

Biltek Güvencesiyle

Balık tükettiğimizde ne kadar mikroplastik yuttuğumuzu ise bilmek daha zor. Yapılan incelemelerde balık konservelerinde de mikroplastik bulunduğu fark edildi. Rakamlar düşüktü, bu yüzden bir porsiyon balık konservesi yiyen ortalama bir tüketicinin sadece beş adet mikroplastik yuttuğu tahmin ediliyor. Konservede bulunan mikroplastiklerin konserveleme sürecinde veya havadan gelmiş olması da mümkün. Deniz tuzunun da mikroplastik kaynağı olduğunu unutmamakta fayda var. Bir kilogram deniz tuzu 600’den fazla mikroplastik içerebiliyor. Günlük alınması tavsiye edilen miktar olarak 5 gram tuz tüketirseniz günde üç adet mikroplastik tüketmiş oluyorsunuz.

“DENİZDEN ÇIKMAYAN BESİNLERDE DE MİKROPLASTİK VAR” Bu bulgulara rağmen diğer birçok araştırma; denizden çıkarılmayan besinlerde de çok miktarda mikroplastik bulunduğunu gösteriyor. Örneğin Meksika’daki bahçelerde yetiştirilen tavukların incelendiği bir araştırma, her

Oruçreis Mahallesi, Tekstilkent Caddesi Tekstilkent Sitesi A3 Blok No:22 Esenler / İstanbul t: 0212 252 12 27 t: 0212 252 99 91 f: 0212 252 41 67 info@biltekas.com www.biltekas.com


48

www.labmedya.com

ŞAŞIRTAN GERÇEKLER √ İnsan DNA dizisinin %8’ini virüs DNA’ları oluşturuyor. Bunlar insan soyunun geçmişinden gelen, enfekte edilememiş virüslerin kalıntısı. √ Kadın ve erkeklerin taşıdığı amino asit oranı farklı olduğu için; insanların parmak izinden cinsiyetleri anlaşılabilir. √ Astronotlar, uzay yürüyüşlerinin ardından sıkı eldiven kullandıkları için genelde tırnaklarını düşürürler. Bu durumu etkileyen diğer bir neden ise yerçekimi olarak gösteriliyor. √ Bir gram DNA, Facebook ve Google’in 700 bin yıldan uzun süre tüm verisini saklama potansiyeline sahiptir. √ Bilim adamları tarafından her yıl ortalama 19.232 yeni canlı türü keşfediliyor. Bu sayının yarısını ise sadece böcekler oluşturuyor. √ Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins; uzaya yaptıkları yolculuktan döndükten sonra hastalık taşıma şüphesinden dolayı 3 gün karantina altında beklediler. √ Mısır piramitleri inşa edildiğinde dünya üzerinde 30 milyondan az insan yaşıyordu. Şimdilerde ise dünya nüfusu günümüzde 7 milyarın üzerinde… √ Dünyanın bu zamana kadar en sıcak 15 yılının 14’ü 2000 yılından sonra gerçekleşti. Bilim insanlarının %97'si petrol gazı yakımı nedeniyle ortaya çıkan karbondioksit salınımının dünyanın ısınmasına neden olduğuna inanıyor. √ Bu sene gezegenin 1 yıllık doğal kaynakları 7.3 milyar insan tarafından 7.5 ayda tüketildi. Bu şekilde devam ederse, 2030 yılına gelindiğinde insanlığın tüketiminin karşılanabilmesi için en az 2 dünya kadar alan gerekecek. √ Çoğunluğu deride ve sindirim yollarında bulunan bakterileri hücrelerin sayısı, insan hücresi sayısının on katı kadardır.

KRONİK GEÇ KALMA HASTALIĞI Hepimiz günlük yaşamda bir yerlere geç kalabiliriz. İşe, okula, toplantılar veya randevularımıza… Fakat bunun bir sağlık problemi olabileceğini hiç düşünmeyiz. İşte bu hastalığa yakalanan isimlerden biri de İskoç Jim Dunbar… Her şeyi planlamanıza rağmen dakik olamıyor ve geç kalma sebebiniz için sürekli kendinizce bahaneler uyduruyorsanız geç kalma hastalığına yakalanmış olabilirsiniz. İskoçya’dan gelen bir haber geç kalmanın alışkanlığın çok ötesinde kronik bir hastalıkla karşı karşıya kalabileceğimizi ortaya koydu. Geç kalma hastalığına yakalanan kişilerde saat kavramına uyamama adeta bir alışkanlık haline geliyor. Yaş gözetmeksizin işe, okula, toplantıya veya randevuya sürekli geç kalıyorsanız durumunuz hastalık boyutuna kadar ilerlemiş olabilir. Habere konu olan İskoç Jim Dunbar, bu hastalığa yakalanan ve uzmanlar tarafından kronik geç kalma hastalığı teşhisi koyulan kişilerden sadece biri… İskoçya’nın Angus bölgesinde yaşayan Jim Dunbar hiçbir yere zamanında ulaşamıyor. Bu sorunun tedavisi için gittiği hastanedeki muayene randevusuna bile 20 dakika geç kalan 57 yaşındaki Dunbar; işlerini ne kadar zamanda sona erdireceğini asla hesaplayamadığını ifade ediyor. Kendisine kronik geç kalma hastalığı teşhisi konulan Jim Dunbar’a doktorlar bazı tespitlerde bulundu. Özellikle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşadığı gerekçesiyle tedavi altına aldı.

SİZ, ZAMAN HESABI YAPABİLİYOR MUSUNUZ? Bu problemi yaşayan kişilerin

beyin bölgesinde oluşan hasardan kaynaklanabildiği gerekçesiyle uzmanlar; herkesi uyardı. Bu sorunun Dunbar’da olduğu gibi hepimizde olabileceği görüşüyle dikkatli olunması gerektiğini ifade etti. Birçok işi geç kalma sorunu yüzünden kaybettiğini söyleyen Dunbar, hazırlanmak için ne kadar zamanı olursa olsun yine de geç kalkmaktan kurtulamadığını söylüyor. Akşam 7’de sinemaya gitmek için sabah erken kalktığını, hazırlanmak için kendine 11 saat verdiğini ancak yine de filme 20 dakika geç kaldığını belirtiyor. Duke Üniversitesi’nden Psikoloji ve Ekonomi Profesörü Doktor Dan Ariely, konuyla ilgili derin araştırmalar yaptı ve bu probleminin asıl sebepleri üzerinde durdu. Geç kalmanın bir numaralı ve en önemli sebebinin; gün boyunca her şeyin normalden daha yavaş ilerleyeceğine duyulan inanç olarak açıklıyor. Planlanan programın ne kadar zamanda sonlanacağının hesabının tamamen yanlış yapılması geç kalma ihtimalinizi oldukça arttırıyor.

UZMANLARA GÖRE BU SORUNLARI ASLINDA BİRÇOK KİŞİ YAŞIYOR Gece kuşları üzerinde yapılan deneylerde bu hastalığa yakalanan kişilerle aynı zamanlamayla göç ettikleri ortaya çıktı. Gece kuşları normalden daha az uyuyor ve uykusuzluk nedeniyle daha tembel kuş olarak anılıyor. Bu nedenle işini ertelemek istiyor ve geç kalıyor, tıpkı üşengeç insanlar gibi… San Diego State Üniversitesi’nden araştırmacı Jeff Conte ise yine bu konuyla ilgili düşüncelerini paylaştı. Aynı anda birkaç işi yapmanın çoğu insan için pek mümkün olmadığını vurgularken; zamanlamayı unutturabileceğini ve

yapılan iş yarım bırakılarak planlanan randevuya geç kalınmasının çok olası göründüğünü söylüyor. Teşhise ve tedaviye rağmen Dunbar, halen gecikmeme mücadelesi veriyor.

PEKI YA SIZ DE SIK SIK GEÇ KALANLARDAN MISINIZ? Otobüsü kaçırıyor, toplantıya geç kalıyor, arkadaşlarınızla olan randevunuza en son siz mi katılıyorsunuz? Birde bu sayılanları sürekli yaşıyorsanız sizin de beyniniz zaman hesabı yapamıyor olabilir. Psikolojik olduğu kadar biyolojik de olabilen geç kalma hastalığı bir vakaya dönüşmeden tedavi edilmesi gerekiyor. • Gidilecek yere ilk defa gidilecekse; adresi daha önceden kontrol edin, alternatif yolları düşünün. • Yapacağınız iş veya gideceğiniz yer ile ilgili motivasyonunuz yani isteğiniz yeterince yüksek değilse, geç kalma olasılığınız artacaktır. • Giysi, ayakkabı, evrak vs. hazırlıklarınızı önceden yapın. • Trafik olma olasılığı değil, trafik de olacağı düşünülerek evden çıkın. • Ucu ucuna değil, gideceğiniz yere 15 dakika önceden varacak şekilde plan yapın. • Sağlık problemleri ve/veya hastalık yaşıyorsanız, geç kalma olasılığınız artacaktır. • Yapacağınız iş veya gideceğiniz yer ile ilgili motivasyonunuz yani isteğiniz yeterince yüksek değilse, geç kalma olasılığınız artacaktır. • Uyanmak için alarm kurun. Kaynaklar www.dunya.com www.ntv.com.tr


Changing Microbiology

Identification of Microorganisms in Cosmetic and Personal Care Products (PCP) Comprehensive microorganism library containing thousands of species Microorganism Identification within Minutes A true benchtop system

Candida albicans, Staphylococcus aureus, Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa…

ANKARA İSTANBUL İZMİR Kuloğlu Sok. No: 17/1 Bayar Cad. Sıtmapınar Sok. No: 17/5-6 Mansuroğlu Mah. 273. Sok. Ada Sitesi 06690 Çankaya / ANKARA 34747 Kozyatağı / İSTANBUL B Blok No: 20/5 35535 Bayraklı / İZMİR Tel : +90 312 441 86 60 Tel : +90 216 373 77 63 Tel : +90 232 348 24 46 Faks: +90 312 441 86 57 Faks: +90 216 373 78 85 Faks: +90 232 348 49 92 www.terraanaliz.com.tr | info@terraanaliz.com.tr


50

www.labmedya.com

Dr. Mahmut YAZICI Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

DİYABET VE GEBELİK İlk defa gebelik sırasında saptanmış kan şekeri yüksekliği olup tip 2 diyabet gelişimi için risk oluşturan prediyabet durumuna “Gestasyonel diyabet” denir. Gestasyonel diyabetlide gebelik öncesinde diyabet yoktur. Gebelik sırasında bazı hormonlar bebeğin gelişimi için normalden daha fazla salgılanır. Bu da kan şekerinin yükselmesine neden olur. Bu diyabet şekli gebeliğin başlangıcından itibaren görülebilmekle beraber en sık gebeliğin 24. - 28. haftalarında ortaya çıkar. Gebelik diyabeti ortaya çıktığı andan itibaren gebeliğin kalan kısmı boyunca kan şekeri kontrolü için insülin gerektirebilir. Çoğu zaman bebek doğduktan sonra diyabet kaybolur. Ancak %30 kadında doğumdan itibaren 10 yıl içerisinde diyabet görülebilir. Bu nedenle doğumdan sonra 6. haftada ve yılda bir kan şekeri kontrolü gereklidir. Gestasyonel diyabet her 100 gebe kadının yaklaşık 4’ünde görülebilir. Gestasyonel diyabet takibinde hedef, kan şekerini mümkün olduğu kadar normal sınırlarda tutmaktır. Açlık kan şekeri 70-90 mg/dL, tokluk kan şekeri 1.saat 110-130 mg/dL arasında olmalıdır.

DİYABETİ OLAN KADINLAR NE ZAMAN GEBE KALMALIDIR? Diyabetiniz varsa ve bir bebek sahibi olmayı düşünüyorsanız önce doktorunuza bundan bahsediniz. Önceden kan şekerinizin ayarlanmış olması başarılı bir gebelik için son derece önemlidir. Çünkü gebeliğin ilk haftalarında henüz gebe olduğunuzu fark etmemişken diyabetiniz kontrol altında değil ise şekerinizin yüksek olması bebeğinizin gelişiminde bazı anormalliklere sebep olabilir. Diyabeti olan kadınların gebe kalmadan en az 3 ay önce kan şekeri kontrolü sağlanmalıdır. Ölü doğum ve düşükler meydana gelebilir. Bebeğiniz iri bir bebek olma riski olduğu için doğumda zorluklar olabilir. Diyabetik olan 3 anneden biri iri bebek doğurabilir.

DİYABETİK ANNE BEBEĞİNDE ORTAYA ÇIKABİLECEK SORUNLAR

Annedeki şeker (glukoz) bebeğin beslenmesini sağlayan en önemli maddedir. Plasenta yolu ile bebeğin dolaşımına geçen glukoz, yakıt olarak kullanılır. Ancak annedeki glukozun yüksekliği bebek için zararlıdır. Özellikle ilk 8 haftadaki yüksek şeker düzeylerinin diyabetik anne bebeklerinde çeşitli anomalilere yol açtığını biliyoruz. Yalnızca glukoz değil keton cisimleri de plasentadan kolayca bebeğe geçebilir ve bebeğin gelişimi üzerine olumsuz etkiler gösterir. Annedeki şeker yüksekliği (hiperglisemi) ve ketoasidoz kesinlikle önlenmelidir. İlk haftalardan sonraki glukoz ayarsızlığı ise bu kez daha farklı sorunlar ortaya çıkarabilir. Artık pankreası insülin üretebilen fetüs, annesinden aldığı yüksek şeker miktarlarına uyum sağlamak için insülin yapımını arttırır. Fetüsün glukoz ve insülinindeki bu artış özellikle son aylarda yağ dokusu artışına ve aşırı büyümeye neden olur, doğum ağırlığı 4000 gr'ın üzerine çıkar. Makrosomi (iri bebek) olarak adlandırılan bu tablo; doğum sırasında yaralanmalar, omuz çıkıkları ve sinir zedelenmeleri gibi sorunların gelişimine neden olur. Ayrıca doğumdan hemen sonra bebekte aşırı şeker düşüklüğü, sarılık, solunum problemleri gözlenebilir. Ölü doğumlar da kötü kontrollü diyabetik anne bebeklerinde artmış sıklıkta ortaya çıkar. Bütün bunların yanı sıra erken doğum ve sezeryanla doğum sıklığı artar. Diyabetik annelerden makrosomik olarak doğan bebeklerin daha sonra şişman erişkinler olduğu ve bunlarda diyabet gelişme olasılığının arttığı gözlenmiştir.

GEBELİK ÖNCESİ KONTROLLER Çocuk sahibi olmak isteyen bir diyabetli anne adayının; bebeğinin sağlıklı doğabilmesi için her şeyden önce kendisinin sağlıklı olması gereğini unutmamalıdır. Kan şekeri normal sınırlarda seyreden bir diyabetlinin gebeliği için hiç bir engel bulunmaz, ancak ilk koşul iyi bir hazırlık dönemi geçirilmesi ve gebeliğin planlı olmasıdır. Diyabetli anne adayının gebeliğe hazırlanması ve gebelik takipleri bir ekip

anlayışı içinde gerçekleşmelidir. Anne adayı bu ekibin en önemli üyesidir. Bir endokrin ve metabolizma uzmanı, yeni doğan uzmanı pediatrist, diyetisyen ve diyabet eğitim hemşiresi ise ekibin diğer bireyleridir. Gebelikten en az 6 ay öncesinden başlayarak HbA1c düzeyinin %6,5’in altında olması, gebelik öncesi dönemde açlık kan şekerinin 120 mg/ dL’nin altıda olması, 2. saat tokluk kan şekerinin ise 140 mg/dL’nin altında seyretmesi gereklidir. Bu düzeyleri sağlayabilmek için iyi bir diyet planı yapılmalı ve insülin miktarları her öğünden önce ölçülen kan şekerlerine göre ayarlanmalıdır. Her Tip 1 diyabetli mutlaka günde 3 kez yapılan kısa etkili (kristalize) ve gece yapılan orta süre etkili insülinle tedavi edilmelidir. İyi kontrol sağlanana dek günde en az dört kez kan şekeri ölçümü yapılması zorunludur. Eğer anne adayı Tip 2 diyabetli ise, kullandığı şeker düşürücü ilaçlar kesilip benzer şekilde bir insülin tedavisi planlanmalıdır. Gebelik annedeki diyabete özgü komplikasyonları ağırlaştırabilir. Bunun yanı sıra bazı komplikasyonların varlığı fetüsün sağlığını risk altına sokabilir. Bu nedenle; gebelikten önce göz dibi muayenesi, böbrek, kalp ve dolaşım sistemi kontrolleri yapılmalı, nöropati varlığı araştırılmalıdır. Eğer herhangi bir diyabet komplikasyonu varsa önce tedavi edilmeli sonra gebelik planlanmalıdır. Gebelik heyecan verici ama aynı zamanda özveri isteyen bir süreçtir. Diyabetli anne, bebeği için yaşam tarzını değiştirmeyi göze almalı ve bazı alışkanlıklarından vazgeçebilmeli. Sigarayı bırakmak bu tarz alışkanlıkların başında gelir. Özellikle diyabetli kadınlarda sigara son derece zararlıdır ve yalnızca anneyi değil, bebeğin gelişimini de olumsuz yönde etkiler. Alkol alımı bebeğe çok zararlıdır. Anne adayı kesinlikle alkol kullanmamalıdır.

GEBELİK SIRASINDA TAKİP VE TEDAVİ Gebelik süresince hedeflenen kan şekeri değerleri; öğünlerden önce <100 mg/ dl, yemekten 1 saat sonra <130 mg/

dl'dir. Diyetisyen tarafından planlanan diyet programına uyulması, kan şekerinin dengeli gitmesi açısından büyük önem taşır. Alınan kalori boy ve ağırlığına göre doktorunuz ve beslenme uzmanı tarafından hesaplanacak miktarda olmalı; yeterli miktarlarda karbonhidrat, protein, yağ, demir, kalsiyum, folik asit içermelidir. Günlük kalori üç ana ve üç ara öğüne bölünmelidir. Özellikle gece alınan ara öğün bebek açısından çok önemlidir, gece hipoglisemisi gelişimini önler ve bebeğin gece boyu gıda gereksinimini karşılar. Kan şekeri takibi ve insülin dozu ayarlanması insülin gereksinimi gebelik boyunca değişiklikler gösterir. İlk trimesterde kusma ve bulantılar, karbonhidrat alımını kısıtlayarak insülin ihtiyacını azaltabilir. Ancak, özellikle ikinci trimesterden sonra insülin gereksinimi giderek artar ve doğumdan önce en üst düzeye ulaşır. Her öğünden önce, iki saat sonra ve yatmadan önce kan şekeri ölçülüp kaydedilmelidir. Her öğünden önce kısa etkili, gece yatmadan önce orta etkili insülin eklenmelidir. Gebelik süresince takipte HbA1c’nin yeri yoktur. Ultrasonografi ile fetüsün (anne rahmindeki bebek) takibi büyüme ve gelişmesi takip edilir.

DOĞUM Evde yapılan düzenli şeker takipleri ve iyi kontrol, diyabetik bebeklerin doğumunda ortaya çıkacak problemleri büyük ölçüde azaltmıştır. Doğum haftası ve şekli konusundaki karar sizi izleyen ekip tarafından verilmelidir. Gelişimini tamamlamış bebek genellikle 38 haftada doğurtulur. Doğum normal olabilir veya sezeryan uygulanabilir. Bebek doğumdan hemen sonra bir yenidoğan uzmanı hekimi tarafından hipoglisemi riskine karşı takibe alınmalıdır. Doğum sonrası insülin gereksiniminiz hızla azalır. Eğer doz değişikliği yapılmazsa hipoglisemiye girebilirsiniz. Doğumdan sonra da kontrollerinizi düzenli olarak sürdürmeli ve her zaman sağlıklı olmaya özen göstermelisiniz.


51

www.labmedya.com

TONLARCA BULUT HAVADA NASIL ASILI KALIYOR?

BUL UT L AR N ED EN B EYAZ? T O N L A R C A AĞ I R L I KTA KI B U L U TL A R NASI L H AVA D A ASI L I K A L I YOR ? B UL U TL A R D A YA ŞAYAN CA N L I L A R VAR M I ? B A Z I BUL UT L ARI N A LTI NEDEN D Ü MD Ü Z GÖR Ü N Ü R ?

Bulutlar hava ve su içerir; her ikisi de şeffaf olduğu için ışığı emmezler. Bu nedenle beyaz görünmeleri ilginç gelebilir. Ancak bu suyun bir kısmı minik zerrecikler halinde dağılmıştır. Bu nedenle ışık bulutun içine birkaç metre girebilir ama sonunda bir damlacığa çarpacaktır. Bu durumda ışık dağılır ve yönü biraz değişir. Yoğun bir bulutta her bir ışık zerreciği çok sayıda damlacığa çarpabilir. Bunların her biri sonunda girdiği yere yakın bir noktadan dışarı atılır. Yani bulutun rengi aslında ışığın ona verdiği renklerin karışımıdır. Gün ışığı genelde beyaz olduğu için bulutları beyaz görürüz. Fakat günbatımı veya gece ışıklandırılmış şehirlerde bulutlar beyaz dışı renkler alır. Belli bir yükseklikte hava soğuduğunda buhar yoğunlaşıp su damlacıklarına dönüşerek bulutları oluşturur. Bu damlacıklar havadan daha yoğun olduğu halde, çok küçük olduklarından hızla değil çok yavaş düşerler. Ortalama bir bulut metreküp başına

sadece 0,5 gram su içerir. Bu su küçük zerrecikler halinde kaldığı sürece yerden yükselen sıcak hava ile bulut gökyüzünde kalmaya devam eder. Zerrecikler birleşip yeterli büyüklüğe ulaştığında ise yerçekiminin etkisiyle yağmur halinde yere düşer. Buharlaşan suyun gökyüzüne yükselme nedeni ise hafif olmasındandır. Hava nitrojen ve oksijen karışımından oluşur ve bir metreküp havanın yoğunluğu 1,225 kg'dır. Su buharı molekülü ise bir oksijen ve iki hidrojen atomu ile çok daha hafiftir; ortalama sıcaklık ve basınçta bir metreküpün yoğunluğu 0,804 kg'dır. İşte bu yüzden bulutların toplam ağırlığı tonları bulsa da gökyüzünde asılı kalır.

BULUTLARDA YAŞAYAN CANLILAR VAR MI?

miktarda alg (su yosunu) hava akımı ile atmosfere karışır. Bu mikroskobik canlılar hava durumunda önemli bir rol oynuyor. Bulutlardaki su buharının yağmura dönüşmesi onlar sayesinde daha sık gerçekleşiyor. Yani; bulutlarda yaşam olmasaydı bu kadar sık yağmur yağmayacağı sanılıyor. “Bazı bulutların altını neden dümdüz görürüz?” sorusuna gelince de sıcak hava yukarı çıkarken, su buharı yeterince serinleyip de su damlası halinde yoğunlaşıncaya dek gözle görünmez. Bunun gerçekleştiği yükseklik bulutun taban kısmını oluşturur. Alttan sürekli olarak hava ile birlikte su buharının yükselmesi ile orada yeni bulut oluşup düz zemini koruyacaktır. Önceden oluşmuş bulut ise yukarı doğru itildiği için bulutun üstü kabarık görünür. Kaynak: www.sciencefocus.com/

Evet. Yılda yaklaşık iki milyon ton bakteri, 55 milyon ton mantar sporu ve bol


52

www.labmedya.com

“S U IÇ SEM YARI YOR !” B A Z I KIŞ ILER ; KIL OL U OL MA S E B EPL ER INI BU C Ü ML EYL E A ÇIKL AR ANCAK S U D A N S EB EP DIY E G ÖR ÜL EN B U KL I Ş E, BILIMSEL OL ARA K I S PATL A N D I . A R TIK GENET IK Ş I F R ES I N I ÇÖZEN ZAYIF L I YOR !

GENETİK ŞİFREYİ ÇÖZ, ZAYIFLA! Aynı diyetin farklı kişilerde değişik sonuçlar vermesi, bilim insanlarını bu konuyla alakalı bir araştırma yapmaya itti. Aynı aileden olanlar çoğunlukla benzer şeyleri yedikleri halde; nasıl oluyor da bir kısmı sağlıklıyken, diğer bir kısmında zayıflık ya da obezite görülüyordu? Bu alandaki bir araştırmada aynı diyetle bir kısım kadınların 15 kilo verdikleri diğer bir kısmının ise 5 kilo aldığı tespit edildi. Başka bir çalışma ise, genetik olarak düşük karbonhidrat diyetinden faydalanma eğilimi olanların, yatkınlığı olmayanlara göre 3 kat daha fazla kilo kaybettiğini ortaya koydu. Bu noktada, kişinin hangi hastalıklara yatkın olduğunu tespit etmede kullanılan bir yöntem; genetik tarama testleri devreye girdi. Genetik test ile birçok hastalık, bireyin genlerine bağlı olarak bireye özgü doğru beslenme ve egzersiz programlarıyla engellenebilir veya geciktirilebilir. Uyguladığınız diyet reçetelerine rağmen bir türlü kilo veremiyorsanız genetik testler zayıflamanıza yardımcı olabilir. Genetik test; bireyin DNA haritasını çıkararak yapılan, genetik yatkınlığına göre hangi hastalığa eğilimli olduğunu, bunların önlemini alarak nasıl daha sağlıklı yaşayabileceğini sunan analizler bütünüdür. Yani, kişiselleştirilmiş tıptır. Gen analizi yöntemlerinin gelişmesiyle beraber kullanımı özellikle beslenme ve egzersiz alanlarında ön plana çıkmıştır. İki bireyin aynı miktar şeker tüketip birinin

diyabet olması diğerinin olmaması veya aynı miktar yağ tüketip birinin kolesterol hastası olması diğerinin olmamasının nedeni genlerinden kaynaklıdır. Örneğin bir insan sigara içip alkol kullanıp egzersiz yapmayıp çok uzun yıllar yaşıyor, bir diğeri ise alkol sigara kullanmayıp egzersiz yapıp düzenli ve sağlıklı beslenip genç yaşta ölebiliyor. Bunlar genlere bağlı sonuçlardır.

GENLER SAHİP OLDUĞUMUZ KİLOLAR ÜSTÜNDE NE KADAR ETKİLİ? Uzmanlar, obezitenin ilerlemesinde genetik faktörlerin yaklaşık olarak yüzde 40 oranında etkili bir rol oynadığını düşünüyorlar. Yapılan araştırmalar, obez kişilerin çocuklarında şişmanlama riskinin obez olmayanlara göre neredeyse 3 - 4 kat daha fazla olduğuna işaret ediyor. Anne - baba veya diğer aile büyükleri obez ise, çocuğun küçüklüğünden itibaren obez olma riski tam olarak yüzde 80’lerde. Anne obez ancak baba değilse yoksa bu risk %40’a düşüyor. Eğer anne ve baba obez değil, çocuk sağlıksız besleniyor ve aktivitesiz bir hayatı varsa obeziteye yakalanma riski sadece %10 olarak görülüyor.

GENLERİMİZDEKİ SIRLAR! Tıbbın gelişmesiyle birlikte birçok zayıflama yöntemine yönelik araştırmalar yapılmıştır. Bunlardan biri de; 1000

kişi üzerinde denenen bir yöntem. Bu kişilerin neredeyse 800’ünde başarı sağlanınca üzerine gidilmiş. Yüzde 20 kişide sonuç vermeyeceği bilgisi de yöntemle ilgili literatürlere eklenmiş olsa bile kayda değer veriler ortaya konulduğu için üzerinde daha ayrıntılı çalışılmaya başlanmıştır. Daha sonra bu yöntem aynı durumdan müzdarip diğer hastalara uygulanmış, yüzde 80 vakada olumlu sonuç alınmıştır.

NEDİR BU YÖNTEM? “GentestDiet” adı verilen bu yöntem kişiye özel nutrigenetik beslenme sayesinde hem kilo kaybına yardımcı oluyor, hem de verilen kiloların kalıcı olmasını sağlıyor. Kilo vermek isteyen bireyin sadece biraz fazla kilo sorunu varsa yani hastalık boyutuna ulaşmamışsa gerek görülmüyor. Ancak hastanın tablosu obzetiteye kayıyorsa o zaman yanağın içine ucunda pamuk bulunan bir çubuğu hafifçe sürerek doku örneği alınıyor. 4 hafta sonra muayene edilen hastaya en doğru beslenme programı, kullanması gereken vitamin-mineral ve besin destekleri sunuluyor. Tabi ki bunların yanında birde egzersiz programı var.

GENETİĞE GÖRE NASIL BESLENİLMELİ? Genetiğe uygun beslenme ilk kez 1975 yılında uygulansa da son yıllarda genetik bilimindeki ilerlemeler sayesinde bilinir hale geldi. Her hastanın genetik raporuna göre beslenme programının düzenlendiği

yöntemle; kişiye özel ve vücudunun daha rahat kabul edeceği diyetler hazırlanmaya başlandı. Genetik olarak kalp hastalığına yatkınlığı olan kişiler; doymuş yağ oranı düşük, yani katı yağ, tereyağı ve margarin gibi besinlerden uzak durmalı. Kızartılmış yiyecekleri ve kavrulmuş besinleri tüketmemeye özen gösterirken; kuru baklagilleri haftada iki ya da üç kez, balığı ise daha sık tercih etmeliler.

HASTALIK HARİTANIZA GÖRE NELER YENİLMELİ? Genetik olarak diyabete yatkınlığı olanlar; şeker ve şekerli besinlerden, beyaz ekmek, börek, pirinç gibi gıdalardan uzak durmalılar. Beslenme alışkanlıklarını günde 5-6 öğün yemek şeklinde düzenleyerek; meyve suyu, gazlı içecekler gibi besinleri tüketmemeye özen göstermeliler. Kansere genetik eğilimi bulunanlar ise, yeşil çay tüketimini artırabilirler. Ayrıca mevsim sebze ve meyvelerinden yiyerek, bu tip gıdaları zamanından önce ya da sonra tüketmemeye ve hazır gıdalardan uzak durmaya çalışarak sağlıklı beslenebilirler. Kaynak nyaspubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/ abs/10.1111/j.1749-6632.1965.tb34807.x www.gentest.gen.tr/


54

www.labmedya.com

YUMURTANIN AKI MI? TAM YUMURTA MI? Ecz. Fatma Gülruy AYDIN

Y UM UR TANIN B ES I N I Ç ER I ĞI OLD U K Ç A ZE NGINDIR . A N C A K B I R YU MU R TA N IN B E S I N DE ĞERI, TAM YU MU R TAYI YA D A S A D E C E Y UM UR TA AK I N I YEMEN I Z E B A Ğ L I O L A R A K BÜY Ü K ÖL ÇÜD E FA R KL I L I K GÖST E R E B I L I R .

Bu yazıda yumurta akının beslenme profili detaylı bir şekilde incelenerek, yumurta akının tam yumurtadan daha sağlıklı bir seçim olup olmadığı tartışılmıştır.

YUMURTA AKI VE TAM YUMURTA HAKKINDA GERÇEKLER Yumurta akı, yumurtanın parlak sarı kısmını çevreleyen berrak, kalın sıvıdır. Döllenmiş bir yumurtada, gelişmekte olan civcivi zararlı bakterilerden korumak için koruyucu bir tabaka olarak görev yapar. Ayrıca civcivin gelişmesi için bazı besinleri sağlar. Yumurta akı yaklaşık %90 su ve %10 proteinden oluşur. Yumurtanın sarısını çıkarıp sadece beyazını tüketmeyi seçerseniz, yumurtanın besin değeri önemli ölçüde değişir. Aşağıdaki tablo, büyük bir yumurtanın yumurta akı ve tam bir büyük yumurta arasındaki besin farklılıklarını göstermektedir. Tablodan da görüleceği üzere yumurta akı tam yumurtaya göre daha az kalori, mikro besin, protein ve yağ içerir. Yumurta Akı

Tam Yumurta

Kalori

16

71

Protein

4 gram

6 gram

Yağ

0 gram

5 gram

Kolesterol

0 gram

211 mg

Vitamin A

0% RDI

8% RDI

Vitamin B12

0% RDI

52% RDI

Vitamin B2

6% RDI

12% RDI

Vitamin B5

1% RDI

35% RDI

Vitamin D

0% RDI

21% RDI

Folat

0% RDI

29% RDI

Selenyum

9% RDI

90% RDI

Kaloride Düşük, Proteinde Yüksek Yumurta akında protein miktarı yüksek ancak kalori düşüktür. Yumurta akı, yumurtada bulunan proteinin yaklaşık

%67'sini içerir. Bu protein, yüksek kaliteli ve tam proteindir. Bu, vücudun en iyi şekilde çalışabilmesi için gereken miktarlarda, dokuz temel amino asidin tamamını içerdiği anlamına gelir. Yüksek protein içeriğinden dolayı yumurta akı yemenin çeşitli yararları vardır. Protein tüketmek iştahı baskılamaya yardımcı olur, bu nedenle yumurta akı tüketmek uzun süre tok hissetmeyi sağlar.

Buna ek olarak, yumurta akı neredeyse hiç yağ içermediğinden, tam yumurtaya göre kaloride önemli ölçüde daha düşüktür. Bu da yumurta akını kalori alımını kısıtlamaya ve kilo vermeye çalışan insanlar için iyi bir seçim yapabilir. Yumurta akı tüketmenin riskleri yumurta akı genellikle güvenli bir besin seçeneğidir. Ancak bazı riskler taşır.

Diyette yeterli miktarda protein bulunması, özellikle de kilo vermeye çalışan kişilerde kasları korumak ve inşa etmek için gerçekten önemlidir. Tam yumurta, yumurta akına göre biraz daha fazla protein içerse de kalori miktarı çok daha yüksek olduğundan, yumurta akı kilo vermeye çalışan insanlar için cazip bir seçim olabilir.

Yumurta akı çoğu insan için güvenli olmasına rağmen, yumurta alerjileri oluşabilir. Çocuklarda görülen çoğu yumurta alerjisi genellikle çocuklar 5 yaşına gelene kadar kendiliğinden geçer. Yumurta alerjisi, bağışıklık sisteminin yumurtadaki bazı proteinleri zararlı olarak tanımlaması sonucu olur. Hafif belirtiler arasında döküntüler, kurdeşen, şişlik, burun akıntısı ve kaşıntılı, sulu gözler bulunur. Bazı kişiler ayrıca bulantı ve kusma gibi sindirim problemleri yaşayabilirler. Nadir olsa da yumurta anafilaktik şok olarak bilinen ciddi bir alerjik reaksiyona neden olabilir. Bu, boğazda ve yüzde şiddetli şişlik ve tansiyonun düşmesi gibi birtakım belirtilere neden olur ve ölümcül olabilir.

YUMURTA AKININ YAĞ ORANI DÜŞÜKTÜR VE KOLESTEROL İÇERMEZ Geçmişte yumurtalar yüksek doymuş yağ ve kolesterol içeriğinden dolayı tartışmalı bir gıda olarak görülmüştür. Ancak yumurtalardaki kolesterol ve yağın tamamı yumurta sarısında bulunur. Yumurta akı neredeyse saf proteinden oluşur ve yağ veya kolesterol içermez. Bu nedenle yıllardır, yumurta akı yemek tam yumurta yemekten daha sağlıklı bir seçenek olarak görülüyordu. Ancak çalışmalar, birçok insan için yumurtadaki kolesterolün bir sorun oluşturmadığını göstermiştir. Bununla birlikte, az sayıda insan için kolesterol tüketmek kan seviyelerindeki miktarı hafifçe yükseltir. Bu duruma "aşırı yanıt" denir. Aşırı yanıt verenler, ApoE4 geni gibi kişiyi yüksek kolesterole yatkın hale getiren genlere sahiptirler. Bu gibi kişiler veya yüksek kolesterolü olan bireyler için yumurta akı daha iyi bir seçim olabilir.

ALERJI

SALMONELLA ZEHIRLENMESI Çiğ yumurta akı Salmonella bakterisinden kaynaklı gıda zehirlenmesi riski taşır. Salmonella yumurtada veya yumurta kabuğunda bulunabilir. Ancak bu risk, modern çiftçilik ve temizlik uygulamaları ile en aza indirilebilir. Ayrıca, yumurta akını katı olana kadar pişirmek bu problemin görülme riskini önemli ölçüde azaltır.

AZALMIŞ BIOTIN ABSORBSIYONU Çiğ yumurta akı çeşitli gıdalarda bulunan biyotin adı verilen bir bileşiğin emilimini azaltabilir. Biyotin, enerji üretiminde önemli bir rol oynayan suda çözünen bir vitamindir.

Çiğ yumurta akı, biyotine bağlanabilen ve emilimini engelleyebilen "avidin" adı verilen bir protein içerir. Teoride, bu bir sorun olarak gözükebilir. Ancak, biyotin eksikliğine neden olmak için büyük miktarda çiğ yumurta akı yemek gerekir. Ek olarak, yumurta pişirildikten sonra avidin aynı etkiye sahip değildir.

YUMURTA AKI MI, TAM YUMURTA MI YEMELI? Yumurta akı protein bakımından daha yüksektir, ancak kalori, yağ ve kolesterol düzeyi düşüktür, bu da onu kilo vermek için iyi bir besin haline getirir. Yumurta akı yüksek protein gereksinimi olan sporcular ve vücut geliştiriciler gibi kalori alımını izlemek zorunda olan kişilere de fayda sağlayabilir. Bununla birlikte, tam yumurtaya kıyasla, yumurta akı diğer besin maddelerinde düşüktür. Tam yumurta çok çeşitli vitaminler, mineraller, ekstra protein ve bazı sağlıklı yağlar içerir. Yumurtanın kolesterol miktarının fazla olmasına rağmen, son zamanlarda yapılan bir çalışma, yumurta tüketimi ile kalp hastalığı riski arasında hiçbir bağlantı bulunamamıştır. Aynı çalışma, günde bir yumurtayı tüketmenin aslında inme riskini azaltabileceğini göstermektedir. Dahası, yumurtada bulunan besin maddelerinin sağlığa birçok katkısı vardır. Yumurta sarısı, göz dejenerasyonu ve kataraktı önlemeye yardımcı olan iki önemli antioksidan, lutein ve zeaksantin açısından zengin bir kaynaktır. Ayrıca, çoğu insanın yeteri kadar almadığı temel bir besin maddesi olan kolin içerir. Tam yumurta yemek, tok hissetmeyi sağlar ve daha az kalori almaya yardımcı olur. Çalışmalar, kahvaltıda yumurta yemenin kilo, BMI ve bel çevresi için faydalı olabileceğini göstermiştir. Bununla birlikte, düşük kalorili bir diyete sahip olanlarda, ailesinde yüksek kolesterol ve kalp hastalığı öyküsü bulunanlarda veya yüksek kolesterolü olan kişilerde yumurta akı daha sağlıklı bir seçim olabilir.


56

www.labmedya.com

ŞARJ EDEN BİLGİSAYAR KILIFI

BALİNALAR NEDEN BU KADAR BÜYÜK? Deniz memelilerinin bu kadar büyük bedenlere doğru evrim geçirmiş olmasının bir nedeni var ama bunun nedeni, akla gelen ilk şey değil. Kara memelileri oldukça büyük olabiliyor ama bu gezegenin gerçek devlerini görmek için denizlere açılmanız gerekiyor. Yeni bir araştırmada, bilim insanları bunun nedenlerini açıklamaya çalışıyor. “Deniz memelilerinin yeterince besin almakla yeterince beden ısısı üretmek arasında güzel bir denge bulması gerekiyor” diyor, projeye liderlik eden Stanford Üniversitesi ekoloğu William Gearty. Önceden, bilim insanları deniz memelilerinin devasa boyutlara ulaşabilmesinin nedeninin, suyun onları yerçekiminin kısıtlamalarının dışında tutması olduğuna inanıyordu. Gearty, bu özgürlüğün hâlâ geçerli bir unsur olabileceğini ama elde ettiği sonuçların, deniz memelilerinin devasa boyutlarına kendilerini genelde soğuk olan okyanus sularında sıcak tutmak için ihtiyacı olduğunu gösterdiğini söylüyor. “Bu hayvanların büyük olmasının çok belirli bir nedeni var. Büyük olabildikleri için değil, büyük olmaları gerektiği için büyükler” diyor Gearty.

NE KADAR BÜYÜK, O KADAR İYİ Mİ? Geary ve meslektaşları, boyutu etkileyen unsurları analiz eden bir dizi bilgisayar modellemelerinden yararlanarak deniz memelilerinin beden boyunu etkileyen iki faktör bulmuşlar.

İlki beden ısısı; yani bu memelilerin, beden ısısını hapsedebilmek için büyük olmaları gerekiyor. Daha büyük memeliler çevrelerindeki suya daha az ısı kaybediyor aynı zamanda. Proceedings of the National Academy of Sciences’ta yayımlanan makaleye göre, bu da onlara daha küçük memelilere karşı büyük bir avantaj veriyor. Ama daha büyük hayvanlar cüsselerini desteklemek için daha çok gıdaya gereksinim duyuyor; bu da Gearty’nin modellemesindeki ikinci unsuru doğuruyor. Büyük memeliler ısıyı daha iyi hapsediyor olabilirler ama metabolizmalarına enerji sağlayacak yeterli besini bulamadıklarında bütün bunlar nafile. İngiltere’deki University of Reading’de –bu yeni araştırmada yer almamış– evrim biyoloğu Chris Venditti’ye sorarsanız beden boyutu hayvanlarda araştırılabilecek en önemli özellikler arasında yer alıyor. “Eğer bir hayvanda tek bir şeyi ölçecekseniz bu beden boyutu olmalı; çünkü bu ufak unsur diğer birçok şeyle ilintili” diyor Venditti. “Eğer bir hayvanın ne kadar büyük olduğunu biliyorsanız, muhtemelen nasıl hareket ettiği ve metabolizma hızı hakkında da bir şeyler öğreniyorsunuz.” Geçtiğimiz beş yılda, bilim insanları zaman içinde bazı memeli ailelerinin daha büyük formlara doğru evrim geçirdiğine işaret eden bulgular ortaya çıkardı. Daha iri hayvanlar çiftleşmek, yemek ve diğer kaynaklar için rakipleriyle mücadele etmekte daha başarılı oluyor

ve de daha geniş bir besin çeşitliliğine erişimleri oluyor. Yerçekimi kara memelilerinin boyuna ket vuruyor: İri cüsselerini destekleyebilecek kemiklere ve kan damarlarına ihtiyaç duyuyorlar. Ama aynı zamanda hareket kabiliyetlerinden de ödün vermemeleri gerekiyor ki bu, söz konusu fil gibi birkaç tonluk bir hayvan olunca o kadar kolay bir iş değil. Gearty deniz memelilerinin boyutlarını etkileyen unsurları araştırmaya ilk başladığında, yalnızca yerçekiminin eksikliğinin bu hayvanların bu kadar büyümesini mümkün kıldığı sonucuyla karşılaşacağını düşünüyormuş. Ama elde ettiği veriler deniz memelilerinin en küçüğünün kara memelilerinin en küçüğünden bin kat daha büyük olduğunu göstermiş. Maksimum boyut ise yalnızca 25 kat daha büyükmüş; bu da bir şeyin deniz memelilerini büyük olmaya zorladığı sonucunu ortaya çıkarıyormuş. Venditti, bilim insanlarının hayvanların beden boyutlarını neyin belirlediğinin gizemini henüz tam olarak çözemediğini söylüyor. Ama bu; yaşamın her girinti ve çıkıntıyı dolduracak geniş bir boyut ve biçim yelpazesi oluşturarak evrilmesine engel olmuyor.

Kaynaklar

BILGISAYARD AN T E LE FONA T Ü M CIHAZ LARI AY NI AND A ŞARJ E D E N BIR K I LI F HAYAL E D IN. E T T INIZ M I? RÜ YA GIBI D E ĞIL M I? T E K NOLOJI GE LIŞIY OR AM A YANI ND A BAZ I K Ü ÇÜ K CAN SI K AN SORU NLARI Y LA BE RABE R… Bunların en başında da hepimizin yaşadığı pil meselesi var. Dışarıdayken telefonunuzda beliren o “%10” ibaresi herkes için tanıdık bir an. Bu sorunu çözmek içinse koca koca yedek pilleri yanımızda taşımalar, bir sürü kablo ile gezmeler, bir şekilde şarj etmek için priz gözetmeler günümüzün bir rutini. Tüm bunlar yerine, cihazları aynı anda şarj edebilecek bir bilgisayar kılıfı iyi olmaz mıydı? Olurdu diyorsanız, bu ürünle tanışma vaktiniz geldi demektir! Londra merkezli bir girişim şirketi tarafından üretilen bu ürün, şık görünümlü bir dizüstü bilgisayar kılıfı aslında. Sadece tek bir farkla! Tüm adaptör; şarj kablosu ve yedek pillerin yerine geçen, Bluetooth ile çalışabilen bir cihaz aynı zamanda. Bilgisayarları, akıllı telefonları, giyilebilir teknoloji ürünlerini, USB üzerinden ya da kablosuz bağlanan tüm cihazları ve kendi iç pilini aynı anda şarj edebiliyor. Kullanıcılar özel uygulaması aracılığıyla pil seviyelerini görebiliyor, voltaj ayarlarını ve portların kontrolünü yapabiliyor. En çok dikkat çeken özelliklerinden biri de modüler yapısı. İç katmanı kolaylıkla çıkarılıp uyumlu bir başka kılıfa veya çantaya yerleştirilebiliyor. Ayrıca, gün içinde pil haznesine taşımak istediğiniz ağırlığa göre batarya takabiliyorsunuz, böylece dilerseniz yanınızda daha fazla güç bulundurabiliyorsunuz.

www.nationalgeographic.com.tr www.pnas.org/content/115/16/3995

İstenilen hedefe ulaşılırsa 2018’in sonunda teslimat planlanıyor.


58

www.labmedya.com

NOBEL FİZİK ÖDÜLLÜ MUCİZE MADDE “GRAFEN” “G EL ECEĞ IN MA DDESI” O LAR AK A DLANDIR I L A N G RAF EN BIR ATOM K A LINL I ĞI ND A , 2D YAPI DA O LAN TAB AK A HA LINDEKI B IR K ARBO N A LL OT RO PUD U R . K A RBO N ATOM L AR I NI N I KI B O YUT L U ALTI GEN B IR YAPI DA DIZ IL M IŞ B U FORM U GR AFEN E O LAĞANÜST Ü Ö ZEL L IKL ER S A ĞL AM AK TAD I R . Örneğin, yüksek seviyedeki elektrik iletkenliği grafeni önemli kılan özelliklerinden biridir. Karbon atomlarının bağ yapmak için dört elektronları vardır. İki boyutlu olan grafende üç bağ yaptıklarından, dördüncü elektron kristalde serbestçe dolaşır ve grafene yüksek iletkenlik kazandırır. Metallerde açıkta kalan elektronlar enerji kaybına ve ısı oluşumuna sebep olurken grafende oda sıcaklığındaki elektronlar herhangi bir çarpışma olmadan oldukça uzun mesafeleri kat edebilmektedir. Diğer bir özelliği ise çelikten 100 ile 300 kat daha sağlam olmasıdır. Esnek ve saydam olmasının yanı sıra, bilinen en ince ve hafif malzemedir. Grafen önümüzdeki yıllarda göreceğimiz birçok teknolojik ürünün kaynağı olacak. Peki ya Nobel ödüllü grafenin özellikleri neler ve nasıl üretiliyor? Teknolojide yeni bir devrime yol açması beklenen grafen; akıllı telefonlardan tabletlere, dijital kâğıttan flash belleklere kadar birçok alanda kullanılacak. Bu maddeyi devrimsel yapan ise inanılmaz özellikleri. Nobel Fizik Ödüllü mucize madde grafen, kendi ağırlığının 40 bin katını taşıyabiliyor ve 1 santimetrekarede 1 tondan fazla darbeye de dayanabiliyor.

GRAFEN NASIL ÜRETİLİYOR? Karbon atomunun bal peteği örülü yapılar bir tanesine verilen isim olan grafenin üretim süreci de oldukça ilginç. Bakır bir folyo ve argon gazı özel bir fırının içine yerleştiriliyor. Ardından oksijen sıfırlanarak grafen bakır folyonun üzerine çıkartılıyor. Folyo üzerine likit plastik damlatıldıktan sonra özel bir cihazda 3000 rpm hızında döndürülüyor. Daha sonra birkaç sıvı solüsyona batırılan grafen, silikon çip ile iç içe geçiriliyor. Günlük hayatta kurşun kalemlerde, pillerde ve elektrik motoru fırçalarında bulunuyor. Kurşun kalemlerin içindeki Grafit, grafen tabakalarının üst üste binmesinden oluşuyor.

MUCİZE MADDE GRAFENİN KULLANIM ALANLARI • Bataryaların ultra hızlı şarj edilmesi • Radyoaktif atıkların daha kolay temizlenebilmesi • Hızlı flash hafızalar • Güçlü ve daha dengeli aletler ve spor ekipmanları üretilmesi (tenis raketi gibi) • Grafen temelli güncellenebilen elektronik kâğıtlar • Küçük ve verimli biyo-sensör cihazlar • Bataryaların yerini alabilecek süperkapasitörler • Su geçirmeyen kıyafetler • Daha sağlam ve hafif uçaklar ve koruma ekipmanları • Doku yenilenmesinde yardımcı malzeme olarak kullanmak • Tuzlu suyu, içilebilir suya dönüştürmek • Doğrudan vücuttaki nöronlara

bağlanabilen biyonik cihazlar Grafen isteğe göre; sağlamdır, hafiftir, süper iletkendir, esnektir veya çok serttir, kimyasal değişime de uygundur. Grafendeki güçlü karbon bağları ona yeryüzündeki bilinen en sağlam malzemelerden biri olma özelliğini kazandırmıştır. Grafenin elektrik özellikleri bu sıra dışı malzemenin tek olağanüstü özelliği değil. Bilinen en ince malzeme olmasına rağmen, bir A4 kâğıdından 1 milyon kat daha ince halde bulunuyor aynı zamanda da en güçlü malzeme olma özelliğini taşıyor. Isıyı en iyi ilettiği düşünülen diğer bir karbon allotropu olan elmas, grafenin keşfi ile tahtından inmiş durumda. grafen, şu anda bilinen en iyi ısı iletkeni. Atomları çok sıkı bir şekilde dizilmiş olan grafen içerisinden en küçük helyum atomunu dahi geçemiyor. Buna rağmen grafen kolayca esneyebiliyor ve değişik formlardaki birçok malzemenin yüzeyine kolayca kaplanabiliyor. Bilgisayar işlemcilerini inanılmaz hızlara çıkarma potansiyeli olan grafenle ilgili çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülüne layık görülen Hollandalı Andre Geim ve Rus kökenli İngiliz vatandaşı Konstantin Novoselov; İsveç Bilimler Akademisinde bir açıklama yaptı. Bilim adamlarının süper ince karbon maddesi ile ilgili çalışmalarından dolayı ödüle layık görüldükleri belirtildi. NASA’nın Spitzer Uzay Teleskopu, 2011 yılında uzayda yassı karbon parçacıklarına yani grafene rastladı. Laboratuvar ortamında yapay olarak üretilen

grafene uzay boşluğunda rastlanılması oldukça karmaşık bir yapıya sahip olan bu karbon molekülünün, uzayda kendiliğinden oluşabileceğini gösterdi. Bilim adamlarının; sadece dünyada yapay ortamlarda oluşabileceği düşünülen bu tarz molekülleri uzayda serbest halde görmeleri, karmaşık moleküllerin ve dolayısıyla yaşamın yapı taşlarının hidrojen açısından zengin bölgelerde oluşabileceğini görmelerini sağladı. Bu gelişmeyle başka gezegenlerde yaşam belirtisi olabileceği savı güç kazandı. Önceleri grafenin seri üretimi konusunda sıkıntı yaşanacağı düşünülse de bu sorunda neredeyse aşılmak üzere. İrlandalı bilim adamları bu konuda çok titiz bir çalışma yürüttüler ve yeni bir grafen sentezleme yöntemi keşfettiler. Mucize maddenin üzerine yapılan çalışmalar sonuçlanmak üzere. Gerekli üretim başladıktan sonra elektrikli araç teknolojilerinden kurşungeçirmez çelik yelek üretimine, uçak ve otomobil sanayisine kadar her alanda görmemiz mümkün. Bir nevi geleceğin süper molekülü diyebiliriz. Üstelik bilim adamlarının açıklamalarına göre akıllı telefonların şarj sorununa da çözüm bulacağı düşünülüyor. Kaynak: graphene-info.com/ nanografi.com.tr


SEM Ar-Ge Merkezi, 5746 sayılı kanun kapsamında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Tarafından Türkiye’nin tıbbi cihazlar alanında 3’üncü, alanında ise ilk ve tek Ar-Ge Merkezi olarak yetkilendirildi. SEM Laboratuar Cihazları; 31 Ağustos 2018 tarihinde Bakanlık Komisyonu’nun aldığı karar doğrultusunda Ar-Ge Merkezi olmaya hak kazanmıştır. Günümüze kadar yapmış olduğumuz ve devam ettirdiğimiz projeler ile Ar-Ge ve yenilik yoluyla ülke ekonomisinin uluslararası düzeyde rekabet edebilir bir yapıya kavuşturulması için teknolojik bilgi üretilmesini, üründe ve üretim süreçlerinde yenilik yapılmasını, ürün kalitesi ve standardının yükseltilmesini, verimliliğin artırılmasını, teknolojik bilginin ticarileşmesini hedeflemekteyiz. Ar-Ge Merkezi uluslararası hedefleri de destekleyecek. JASEM markamız ile geliştirdiğimiz katma değerli klinik tanı kitlerinin yurtiçinde ve özellikle yurtdışında pazar payını büyüterek ülkemizin uluslararası hedefleri doğrultusunda ilerleme devam etmektedir. Bunun yanısıra yapmış olduğumuz genetik ve yaşam bilimi alanlarındaki projelerle sektörün ihtiyacına yönelik çözümler üretilmektedir.

Sem Laboratuar Cihazları Paz. San. ve Tic. A.Ş. Barbaros Mah. Temmuz Sk. No:6 Sem Plaza Ataşehir, İstanbul T: +90 216 571 02 00 F: +90 216 571 02 02

www.sem.com.tr


60

www.labmedya.com

DIŞ ÇIKARMA SIRASINDA BURUN AKINTISI NORMAL MIDIR? Selin MUSTAFOV

ALIŞKANLIKLARI DEĞİŞTİRMEK 21 DEĞİL 66 GÜN SÜRÜYOR!

• Uyku bozukluğu • İshal • Kusma • Öksürük

ÇOCUKLARDA BURUN AKINTISI SEBEPLERI İnsanlar genelde diş çıkarmanın burun akıntısı, ateş, ağrı, hırçınlık ve uyku problemleri gibi semptomlara sebep olduğuna inanır. Ancak bu inanışların arkasındaki bilimsel kanıtlar açık değildir. Araştırmacılar, bu belirtiler ve diş çıkarma arasındaki bağlantı hakkında çeşitli sonuçlara varmıştır. Çoğu uzman diş çıkarmanın tıkanıklık ya da burun akıntısına neden olmadığını düşünürken, diş çıkarma stresi bebekleri çocuk hastalıklarına karşı daha duyarlı hale getirebilir. Bu yazıda burun akıntısı da dahil olmak üzere diş çıkarma ve bazı belirtiler arasındaki bağlantı ve aynı zamanda diş çıkarmadaki düzenli oluşumlar, bebeklerdeki burun akıntılarının sebepleri ve ne zaman doktora görünülmesi gerektiği incelenmiştir.

DIŞ ÇIKARMA, BURUN AKINTISINA SEBEP OLUR MU? Bir bebek genellikle ilk dişlerini yaklaşık 6 ayda çıkarır. 30 ayda 20 diş çıkarma eğilimindedir. Diş çıkarma periyodu her diş için ortalama 8 gündür. Diş çıkarma, diş etinden çıkmadan 4 gün önce başlar ve 3 gün sürer. Bu süreç diş erüpsiyonu olarak bilinir. Bazı aileler ve bakıcılar, yeni diş gelmeden önce burun akıntısı ya da ateş gibi bazı sorunları fark etmiştir ama bazı uzmanlar bu semptomların direkt olarak diş çıkarmayla ilgili olmadığını düşünmektedir. Seattle Çocuk Hastanesi; diş çıkarmanın burun akıntısı, ateş, pişik ya da ishale sebep olmadığını söylemiştir. Bunun aksine bazı uzmanlar; dolaylı bir bağlantı olabileceğine ve diş çıkarma stresinin bebekleri, hastalıklara karşı daha savunmasız hale getirebileceğine ve burun akıntısı gibi belirtilere neden olabileceğine inanmaktadır. 6 aylık ve 30 aylık dönemlerde, dişler gelişir ve bağışıklık sistemi değişir. Bu dönemde doğmuş bir bebeğin anne sütü ile aldığı koruma düşmeye başlar. Aynı zamanda bebekler daha geniş dünyayla etkileşime girmeye başlar ve çocuk hastalıklarına giderek daha fazla maruz kalırlar. Ayrıca bebekler diş çıkarma sırasında bir şeyleri çiğneme eğilimindedirler ve bu onları mikroplara maruz bırakabilir. Diş çıkarmanın başlıca belirtileri; • Salya akması • Yüzde isilik • Bir şeyleri çiğneme isteğinin artması • Huzursuzluk • Ağızda mikropların neden olduğu hafif diş eti ağrısı Diş çıkarmanın hoş olmayan sebepleri; • Aşırı ağlama • Yüksek ateş • Sıvı iştahsızlığı

Burun düzenli olarak, burnun iç kısmını nemli tutan ve mikroplar nüfuz etmeden onları yakalayan, mukus adı verilen akışkan bir sıvı üretir. Vücudumuz genelde mukusu boğaza gönderir ve yutarız. Burun akıntısı ya da rinore, fazla mukusun boğazdan aşağı akmak yerine burun içerisinden akmasıyla oluşur. Mukus kalın ya da ince ve şeffaf ya da opak olabilir. Burun akıntısı kendiliğinden iyileşir. Çocuklarda burun akıntısının bazı nedenleri şunlardır: Soğuk hava: Bu vücudun daha fazla mukus üretmesini sağlayan bir reaksiyonu tetikleyebilir. Ağlamak: Gözyaşları nazal boşluğundan ve burundan geçebilir. Tahriş: Burun akıntısı, duman ve kirlilik gibi alerjenlere ya da tahriş edici maddelere maruz kalmadan dolayı oluşur. Soğuk algınlığı ve grip: Bu viral enfeksiyonlar burun boşluğunun mukusla dolmasına ve burun akıntısı ile sonuçlanan bir tıkanıklığa sebep olabilir. Tıkanma: Benzer sonuçlarla burnun içine yabancı bir cismin sıkışması sonucu olur. Sinüzit: Sinüsler kafa kemikleri içinde yerleşen ve ağızları (kanalları) burun boşluğuna açılan içi hava dolu kemik boşluklarıdır. Bir hastalık sırasında, bunlar enfekte olmuş mukus ile doludur ve bunun sonucunda oluşan tıkanıklık sinüslerin iltihaplanmasına sebep olabilir. Bununla birlikte, bir bebeğin sinüsleri tam olarak gelişmemiştir ve bu tür enfeksiyonlar bebeklerde nadirdir. Geniz eti: Geniz eti, üzüm salkımına benzer şekilli ve burun ile boğaz arasına yerleşmiş bir dokudur. Çocuklarda, bu dokudaki bir enfeksiyon burun akıntısına neden olabilir.

NE ZAMAN DOKTORA GÖRÜNMELI? Eğer burun akıntısı iyileşmezse, yukarıda sıralananlar gibi bunun altında yatan sağlık sorunları olabilir. Eğer bir bebeğin burun akıntısı 10 günden fazla sürerse tıbbi müdahale gerekebilir. İnsanlar genelde burun akıntısı ve öbür belirtileri diş çıkarmasına bağlarlar. Bununlar birlikte diş çıkarmanın, burun akıntısı, ateş, ishal, kusma ya da aşırı ağlamaya sebep olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktur. Bu belirtiler daha çok dış dünyaya ve çocuk hastalıklarına maruz kalındığından dolayı ortaya çıkar. Eğer bebek yatıştırılamaz durumda, yüksek ateşi varsa, şiddetli ya da devamlı belirtiler varsa doktora görünmelidir. Bir bebeğin belirtileri ile ilgili her zaman bir tıbbi uzmanla konuşun. Kaynak Barrell, A., Is a runny nose during teething normal? https://www.medicalnewstoday.com/ articles/322686.php (Erişim tarihi: 06.08.2018).

GENEL KANININ AKSINE YENI BIR ALIŞKANLIK EDINMEK IÇIN 21 GÜN DEĞIL, ALIŞKANLIĞIN TÜRÜNE VE SÜRESINE GÖRE ORTALAMA 66 GÜN BOYUNCA ÇABALAMAK GEREKIYOR. Her gün diş fırçalamaktan sabah kahvesine hepimizin günlük rutininin bir parçası olan düzinelerce alışkanlığı var. Haftada bir spor salonuna gitmek gibi alışkanlıklar gayet güzel ama günde bir paket sigara içmek ya da sık sık yemek sipariş etmek gibi alışkanlıklar olmasa daha iyi. Alışkanlıklarımızın bize uzun vadede ciddi etkileri olduğunu bildiğimiz için bunları düzenlemek ve şekillendirmek istiyoruz. Bu iş için bir sürü akıllı telefon uygulaması var. Bunların çoğu, bir alışkanlığın oluşması için 21 gün gerektiği varsayımıyla hazırlanmış. Bu rakam, 1960’ta Maxwell Maltz adlı bir estetik cerrahın yazdığı PsychoCibernetics adlı kitapta, hastalarının yeni yüzlerine alışmalarının yaklaşık 21 gün sürdüğünü söylemesiyle ortaya çıkmış. Ancak alışkanlık edinmekle bir görüntüye alışmak tam olarak aynı şey değil. 2009’da Londra College Üniversitesi tarafından 96 kişiyle yapılan bir araştırmaya göre yeni bir alışkanlık edinmek için gereken ortalama süre 66 gün. Bazı katılımcıların 18 günde de yeni alışkanlıklar edinebildiği görülürken kimilerinde bu sürenin 254 günü bulabildiği kaydedildi. Yani genellikle yeni bir alışkanlık edinmek 21 günden çok daha fazla sürüyor. Eğer bu rakamı dikkate alıp 21 günde bir alışkanlık edinmeye (ya da alışkanlığınızdan kurtulmaya) çalıştıysanız başarısız olmuş olma ihtimaliniz yüksek. Ama sorun iradenizde değil sadece yanlış bilgilendirilmiş olmanızda. Tek yapmanız gereken; daha uzun süre boyunca alışkanlığınızı değiştirmek için kendinizi zorlamak. Ortalama 66 gün içinde, artık üzerine düşünmeden yeni alışkanlığınızı gerçekleştirmeye başladığınızı göreceksiniz. Ama tabi ki bazı kişilerde

sürenin 66 günden daha fazla sürdüğünü unutmamak gerek.

ESKİ ALIŞKANLIKLAR ZOR UNUTULUYOR Özellikle yeni bir alışkanlık edinmekten ziyade, mevcut bir alışkanlıktan kurtulmaya çalışıyorsanız bu işlemin daha uzun sürdüğünü bilmeniz gerek. Örneğin sigarayı bırakmak istiyorsanız bu alışkanlığınızı tamamen ortadan kaldırmak yerine, başka bir şeye yönelmeniz daha doğru olabilir. Nikotin sakızları ya da nefes cihazları kullanmak, benzer bir yöntem içerdiği için sigara içme alışkanlığının yerini kolayca alabilir. Sadece yeni alışkanlığınızın da kötü bir alışkanlık olmamasına gayret edin. Mesela sigarayı bırakan çoğu kişi, ağzındaki boşluk hissini yemek yiyerek doldurmaya çalışıyor. Bu yüzden çok fazla abur cubur yemek gibi yeni bir kötü alışkanlığa sahip oluyorlar. Psikolog Timothy Pychyl “Bir alışkanlıktan kurtulmak aslında yeni bir alışkanlık edinmek demek. Eski alışkanlığınızın beyninizdeki sinirsel izi hala yerinde duruyor ama siz ondan daha etkili yeni bir iz oluşturursanız eski iz artık kullanılmamaya başlar” diyor. Bir alışkanlığa ne kadar uzun süredir sahipseniz izin de o kadar kalıcı olduğunu unutmayın. Bu yüzden eski alışkanlıkları ortadan kaldırmak daha zordur. Ancak yeterince uzun süre gayret ederseniz unutulmayacak bir alışkanlık yok. Sadece sabretmeye devam edin… Kaynaklar www.sciencealert.com/how-long-it-takes-to-breaka-habit-according-to-science www.hopesandfears.com/hopes/now/ question/216479-how-long-does-it-really-take-tobreak-a-habit


62

www.labmedya.com

“YARATAMADIĞIM ŞEYİ ANLAYAMAM” RICHARD PHILLIPS FEYNMAN Bu sözler, 1964 A. Einstein Ödülü ve 1965 Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör Richard Feynman’a ait. Ünlü fizikçi Feynman; sadece fizik yasalarının bugünkü kavranışına yaptığı katkılarla değil, fiziği fizikçi olmayanlar için de çekici kılma yeteneği ile tanınıyor. Her ne kadar toplum tarafından Albert Einstein kadar ismi duyulmamış olsa da, bilim dünyasının etkileyici insanlarından biri olarak görülmüştür. Fizik okuyanlar onu Feynman Diyagramlarından tanıyabilir. Yaptığı röportajlarıyla, okuması keyifli kitaplarıyla ve verdiği dersleriyle bütün bilim severler için ilham kaynağı olduğu kesin.

"TEORINIZ NE KADAR ZARIF OLURSA OLSUN VE SIZ NE KADAR AKILLI OLURSANIZ OLUN; EĞER DENEYLE UYUŞMUYORSA, O ZAMAN YANLIŞTIR." 20. yüzyılın en önemli fizikçilerinden biri olan Richard Phillips Feynman, 11 Mayıs 1918’de New York eyaletindeki Far Rockway adlı küçük bir kasabada dünyaya geldi. Feynman da, Einstein ve Teller gibi konuşmayı geç öğrenenlerdendi. Üçüncü yaş gününde ancak bir kelime mırıldanabilmişti. Henüz çocukken mühendislik yeteneğine sahipti. Bu yetenek, evindeki laboratuvarında yaptığı deneyler sayesinde gelişmişti. Bozulmuş radyoları tamir etmekten zevk alıyordu. İlkokuldayken, ailesi için bir hırsız alarmı bile yapmıştı.

15 yaşına geldiğinde kendi kendine trigonometri, ileri cebir, sonsuz seriler, analitik geometri ve hem türev hem de integrali öğrenmişti. Üniversiteye girmeden önce kendi yöntemiyle yarıtürev gibi konuları türetiyor ve deneyler yapıyordu. Feynman okuldaki son yılında, New York Üniversitesi Matematik Olimpiyatları'nı kazandı. En yakın rakibiyle arasında olan büyük fark jüri üyelerini çok şaşırttı. 17 yaşındayken doğduğu kasabadan ayrılıp, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ne (MIT) gitti. 1939 yılında lisans derecesini kazandı. Daha sonra doktorası için Princeton Üniversitesi'ne kabul edildi. Feynman'ın ilk bilimsel seminerine katılanlar arasında ünlü fizikçiler Albert Einstein, Wolfgang Pauli ve John von Neumann da vardı. Feynman'ın tezi kuantum mekaniğinde statik hareket prensiplerine uygulandı, WheelerFeynman diyagramını kuantize etme (miktar olarak ölçme) arzusuna ilham oldu. 1942'de doktorasını aldıktan sonra birçok başka genç fizikçiyle birlikte, New Mexico'da atom bombasının geliştirilmesinde çalıştı. Üretilen atom bombasının Hiroşima'yı yerle bir etmesinin ardından depresyona girdi. Çok kompleks fizik problemlerine odaklanmaya başladı. Bu şekilde vicdan azabı çekmiyordu. Savaş bittiğinde 1951'de California Teknoloji Enstitüsü'ne gitti ve 1945'ten 1950'ye kadar teorik fizik öğretti.

“KADINLARIN KAFATASI YAPISI BILIME UYGUN DEĞIL”

NOBEL ÖDÜLÜ KAZANDIĞI TEORI

Richard, kendisinden 9 yaş küçük kız kardeşi Joan ile çok vakit geçiriyordu. Çünkü ikisi de dünya hakkında doğal bir meraka sahipti. Ancak anneleri, Joan’a bilimsel düşünemeyeceğini çünkü bunun kadınların kafatası yapısına uygun olmadığını söyledi ve Joan'ın astronomi konusunda çalışmak istemesine karşı çıktı. Richard ise annesinin itirazlarına rağmen Joan’ı evreni keşfetmesi için destekledi. Joan’ın bir astrofizikçi olmasına yardımcı oldu. Lisenin hemen başında Feynman hızla üst matematik derslerine girmeye başladı.

Feynman, 1940'ların sonunda, yüklü parçacıklar arasındaki elektromanyetik ilişkiyi betimleyen ve göreli kuantum kuramı olan kuantum elektrodinamiğine önemli katkılarda bulundu. Fotonların kütlesi bulunmayan "ışık parçacıkları" olarak açıklanmasında, kuantum elektrodinamiğinin ortaya çıkışı önemli bir rol oynar. Kuramın genel kabulüne ilişkin kuşkular olmasına ve hâlâ bazı fizikçiler tarafından kabul edilmemesine rağmen; kuramın son halinin bütün öngörülerinde çok başarılı olduğu gösterilmiştir.

Feynman "Peşinde olduğumuz felsefe değil, gerçek nesnelerin davranışı" demiş ve kuantum elektrodinamiği ile deney arasındaki uyumu; New York ile Los Angeles arasındaki uzaklığı bir tek saç telinin kalınlığına eşit bir sapmayla bulmaya benzetmişti. Kuantum elektrodinamiği, Feynman'ın doğru hesaplamaları sayesinde Nobel Ödülü kazandığı teorisidir.

“ÖĞRETMEK YARATICI OLMAYAN BIR HECELEME YÖNTEMIDIR” Feynman öğrencilerin birer ilham kaynağı olduğunu düşünüyordu ancak öğretmek onun için yaratıcı olmayan bir heceleme yönteminin bir başka türüydü. Düşünmeden ezberlemeye ya da ezberleyerek öğrenmeye ve diğer kalıplaşmış ifadelere dayanan öğretim metotlarına karşıydı. Dikkatini çeken temel şeyler temiz düşünmek ve anlatabilmekti. Feynman’ın çok iyi bir anlatıcı olduğu söylenir. Öğrencilerine yaptığı makul açıklamaları ve onlara önem vermesi nedeniyle büyük bir itibar kazanmıştır. Ayrıca açıklamaların yaparken karşı tarafın da anlayabileceği bir dil kullanırdı. Onun esas prensibi eğer bir konu ilk yıldaki bir öğrenciye anlatılacak kadar basit anlatılamıyorsa, o konu henüz tam öğrenilmemiş demekti. Feynman, 1988'de 69 yaşındayken Los Angeles'ta hayatını kaybetti. Ölmeden önce söylediği son sözün "İki defa ölmekten nefret ederdim, çok sıkıcıymış" olduğu rivayet edilir.

FEYNMAN TEKNIĞI Feynman'ın ayrıca bir öğrenme ve öğretme tekniği de var. Kendi buluşu olan ve Feynman Tekniği denilen bu yöntem; yeni bir şey öğrenirken, bir konuyu hatırlamaya çalışırken ya da sınavlara hazırlanırken kullanılan çok basit ama oldukça etkili bir yöntem. 1. Adım: Konuyu belirleyin. Boş bir kâğıt alın. Öğrenmek istediğiniz konunun başlığını kâğıdın en üstüne yazın. 2. Adım: Konuyu bilmeyen birine anlatır gibi anlatın.

Kâğıdın geri kalanına konuyu hiç bilmeyen birine anlatıyormuşçasına, mümkün olduğunca karmaşık ifadeler kullanmaktan kaçınarak öğrendiklerinizi yazın. Bir çocuğun bile anlayabileceği kadar basit bir dil kullandığınızda kendinizi de konuyu daha derin bir seviyede anlamaya ve konular arasındaki ilişki ve bağlantıları basitleştirmeye zorlamış olursunuz. Aynı zamanda yazdığınızı sesli olarak tekrar etmek çok daha etkili olacaktır. 3. Adım: Takıldığınız noktada, kaynağa geri dönün. Özellikle 4. adımda hatırlamakta ya da anlatmakta zorlandığınız yerler olduğunu fark ettiğinizde konu hakkında çalıştığınız kaynaklara geri dönün. Öğrendiklerinizi kâğıda aktarabilecek hâle gelinceye kadar tekrar tekrar okuyun ve çalışın. Söz gelişi biyolojiden yazılınız var ve evrimi basit cümlelerle açıklamakta zorlanıyorsunuz. Biyoloji kitabınızı açın ve evrimle ilgili kısmı yeniden okuyun. Şimdi kitabı kapatın ve yeni bir boş kâğıt alarak evrimle ilgili öğrenmiş olduklarınızı yazın. Bu aşamayı sorunsuzca hallettiyseniz, asıl çalışma kâğıdınıza dönerek çalışmaya devam edebilirsiniz. 4. Adım: Basitleştirin ve benzerlikler kurun. Einstein'ın "Bir şeyi 6 yaşında bir çocuğa anlatamıyorsanız, siz de anlamamışsınız demektir" sözünden de anlayabileceğimiz gibi karmaşık bir jargon kullanıp kafa karıştırıcı açıklamalar yapmak yerine, dilimizi basitleştirmek ve benzerlikler kurmak anlamayı kolaylaştıracaktır. Bu harika yöntem yalnızca öğrenmeyi ve hatırlamayı kolaylaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı düşünme şekillerine pencere açarak fikirleri baştan aşağı yeniden inşa etmemizi sağlıyor. Fikir ve konuları daha derinden anlamamızı kolaylaştırıyor. Hepsinden önemlisi sorunlara bu şekilde yaklaşarak, ne konuştukları hakkında en küçük bir fikri bile olmayanları anlamamızı sağlıyor. Kaynak www.britannica.com


MARKALAR SİZİ KANDIRMASIN!!! EN İYİSİNE SAHİP OLMA ARZUSUNDAN VAZGEÇMEYİN... Standartların ötesinde, 2200 cm² kondenser alanı ve vakum kaçaklarını önleyen yeni bağlantıları ile %40 daha fazla evaporasyon Yeni, FDA onaylı, şeffaf ve UV-resistant hortumlar ile daha yüksek kimyasal dayanıklılık Patentli Calamping Sleeve sistemi ile buhar tüpünüzü kaynama ve kırılmalara karşı koruyoruz.

Yenilikçi vidali valf sistemi ile; Kırılmalara son ve yedek parça masrafına son maksimum sızdırmazlık yağlama gerektirmeyen şilifsiz sistem

Yüksek sıcaklık ve basınca dayanıklı Borosilikat cam yapısı

Patentli Easy-Clip flask tutucu başlık sayesinde, buhar tüpü ve flask sıkışmaları önlenir, cam malzeme kırılmaları ve kazaların önüne geçilir.

Tamamen PTFE’den üretilmiş yeni nesil vakum contası ile; maksimum basınçta, Maksimum sızdırmazlık En agresif kimyasalda uzun ömürlü (7 yıl) ve rakipsiz 7x100:700 Euro cepte 210 °C'ye kadar ısıtma yapabilen Banyonuz güvenilir mi? banyo. Banyoda kuruma ve ayarlanan sıcaklığın aşımı durumunda meydana gelebilecek banyo yanmalarına karşı koruma

Banyo kablosu koruma sınıfı korozyon ve kısa devreleri önleyen IP 67

Sınırsız Evaporasyon: Cihaza bağlanabilen otomatik modül Distimatic Bench-top 24/7 kesintisiz evaporasyon sağlar.

Ayarlanabilir ekran sayesinde tehlikeli solvent çalışmalarına karşı kullanıcı dostu sistem tek ekran üzerinden tüm parametrelerin kontrolü

Banyo için ayrı bir on/off tuşu ile görsel olarak kullanıcıyı uyaran aydınlatmalı gösterge

Banyonun stabilitesi ve sağlam duruşunu sağlayan ısıtma banyosu ile ana gövde arasında metal destek ünitesi


“Hassasiyet kişiden kişiye TERAZİDEN TERAZİYE değişir.”

www.sartonet.com

LabMedya 49  

Laboratuvar ve Sağlık Gazetesi | EYLÜL-EKİM 2018

LabMedya 49  

Laboratuvar ve Sağlık Gazetesi | EYLÜL-EKİM 2018

Advertisement