Issuu on Google+

Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın.

Aylık Dergi Sayı: 6


Başlarken

Kültür Mantarları

Çuvaldızın Ucundakiler 4

Editörden

Aramızdakiler 5

- Kültür Mantarı

Vitrin 6 1996 senesinin ilk günlerinde yirmili yaşlarının başında iki edebiyat fakültesi öğrencisi, karlı ve soğuk bir Kütahya sabahında sık sık yaptıkları gibi ilk derse geç kaldılar. Bu yüzden de derse girmenin bir anlamı olmadığını düşünerek kantine gidip sobanın başında sıcak çaylarını içmeye başladılar. Dersler ve derslere devam etmek o günlerde onlar için pek bir şey ifade etmiyordu. Daha anlamlı olduğunu düşündükleri daha başka şeyler vardı kafalarında. O günlerde anlamsız bir hevesle neredeyse her edebiyat fakültesi öğrencisi dergi çıkarma telaşındaydı. Üç öğrenci bir araya gelebiliyor ve bin bir güçlükle yazdıkları ve adına yazı veya şiir dedikleri birkaç karalamayı kâğıda geçirip fotokopi ettirdikten sonra dergi diye piyasaya sürebiliyorlardı. Elini sallasan dergiye çarpıyordu yani. Bizimkilerin kanına dokunuyordu bu durum. Bu kadar dergi çöplüğünün arasında bunlara dergi nasıl olur göstermeliyiz diye düşünerek o soğuk Kütahya sabahında birbirlerine söz verdiler. Kütahya’da o güne dek görülmemiş kalitede bir dergi çıkaracaklardı. 1996 yılının bahar mevsiminde çıkardılar dergiyi ve birçok yayıncı bozuntusuna ellerindeki kısıtlı imkânlara rağmen dergi nasıl çıkarılırmış gösterdiler. Gerçekten de yer yerinden oynadı şehirde. Neredeyse herkes dergiden söz ediyor, yerel televizyonlar bizimkilerle görüşmeler falan yapmak istiyorlardı. Fakat emek istiyordu bu iş, zaman istiyor, fedakârlık istiyordu. Paralarını son kuruşuna kadar harcadılar, derslerinde bir süre büyük başarısızlıklar yaşadılar, hatta bazı derslerden devamsızlıktan sınıfta kaldılar ama başardılar ve başarmanın gururunu ömürleri boyunca yaşadılar. Kültür Mantarları olarak bizler de günümüzde edebiyat adına, dergicilik adına yapılan birçok işin, dev bir yazı çöplüğü oluşturmaktan başka bir işe yaramadığının görmekteyiz. Tıpkı yukarıda sözünü ettiğimiz gençlerin yaptığı gibi biz de elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak karşınıza çıkıyoruz her ay. Tek beklentimiz ise… Bir beklentimiz yok aslında bizim. Biz işimizi en iyi şekilde yapalım da varsın elimize bir şey geçmesin. Ha, bu arada yukarıda bahsettiğimiz dergiyi ve adı geçen gençleri merak ediyor olmalısınız. Tam 18 sene önce bugünlerde çıkarılmasına karar verilen bu derginin adı, Paradoks; dergi çıkarma uğruna büyük özverilerde bulunan bu gençlerden biri de bu sayımızda kitabını tanıtmaya çalıştığımız Hakan Güzeldere idi. Her ne kadar yayın hayatını sürdürmüyor olsan da selam sana Paradoks, selam sana Hakan Güzeldere!

İçimizdekiler 8

Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın.

Aylık Dergi Sayı: 6

Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın. Aylık dergi Sayı: 6 Şubat 2014

Editör

Kültür Mantarı Katkıda Bulunan Mantarlar Ata Alkan TÜRKER Beste KANTER Betül TEZCAN Canberk CANBOLAT Esin BAKIR Ege ARSAN Emre GÜLSOYLU Emre SÖNMEZ Figen ÖVÜN Gözde GÜNGÖR Hille PAUL İmran Aydın TALİ Uğur GÖNÜL İletişim Adresi: egulsoylu@gmail.com

3


Çuvaldızın Ucundakiler

Kültür Mantarları

Med

eni İnş yetin ası

en Dir lık an İns

“Bütün harflerimiz çalınsa da bizim medeniyetimiz kendi kendini inşa etmeyi her seferinde başardı.” Gibi inciler ülkemizde her an her yerde dudaklardan dökülebiliyor. Ne demişler “ağız bu, torba değil ki büzesin” bir de düşünerek hareket etmesine gerek yoksa değmeyin o ağzın keyfine! Birileri ya medeniyetimizin kimlerden oluştuğunu bilmiyor ya da milli alfabenin ne demek olduğunu. Ama o birilerinin de hakkını vermek lazım, kimin etrafında o kadar şakşakçı olsa o da bildiği şeyleri unutur ya da bilmezlikten gelirdi! İnsanlar artık kim olduklarını ne yaptıklarını bilmeyen robotlar gibi onaylamaya ve alkışlamaya odaklanmış durumda. Öyle ki kendi içlerinde bile onayladıkları şeyleri savunacak bilgiye sahip değiller. Çünkü kimse içeriği dinlemiyor, kitabın yazar kısmına bakıp kitabı masaya vuruyorlar ve “hayatımı böyle şekillendirmek istiyorum” diyorlar. Sonra güzel ülkemde Arap kültürü esintili dini demagojiler kirletiyor tüm beyinleri. Harfleri çalınan birileri bilmelidirler ki medeniyetimiz kendi kendini inşa etmeyi her seferinde başarmıştır evet, ama hiçbirini demagoji ustası, çıkarcı ve halkının uyumasını isteyen önderlerle başarılmamıştır.

“İki evim var bir de arabam. Yaşım biraz geçti doğrusu, emekli bile olduk karı koca. Çoluk çocuk hepsi farklı şehirlere dağıldılar, hanımla baş başayız yıllardır. Hiçbir heyecan da kalmadı hayatımda. Aslında kiracım bu aralar kirasını ödeyemediğini söylüyor, kızı da oldukça güzel…” Emin olun bunları yazması okumasından daha zor oldu bizim için. Üstelik bu yazılan düşünce gerçeğe oranla daha ahlaklı sayılabilir! Suriye’de savaş yüzünden milyonlarca insan zor durumda. Suriyeli insanlar kurtuluşu her yerde arıyorlar. Kızları olalar ise en azından kızları için kurtuluşu Türk erkeklerinde bulmuş. Kaçma psikolojisiyle bu yol ne kadar anlaşılabilir olsa da ülkemiz insanlarının düşünceleri nasıl açıklanır bilmiyorum. Onlar ahlak değerleriyle kendilerini kandırmayı tercih etmiş. Türkiye’nin birçok yerinde Suriyeli gelinler rağbet görüyormuş. Türk erkekleri durumu kendi deyimleriyle “manita yapmak yerine imam nikahlı kuma daha mantıklı” olarak açıklıyormuş. Suriyeli kadınlardan bazı esnaflar “patates” diye söz ediyorlarmış. 14-15 yaşındaki kızlarla evlenip takas ediyorlarmış. Hatta kirasını ödeyemeyen Suriyelilere “kira veremiyorsan kızını ver” teklifleri gidiyormuş. Ama imam nikahı olduğu için oldukça ahlaklıymış, hem Suriyeli kadınlar evin hanımına hizmet ediyormuş. Ülkemizde belli bir kesimde bulunan bu ahlak anlayışı umarım size de birçok şey anlatabilmiştir, batının ahlaksızlığı falan mesela.

N Uğr eyle Yozgat Bozok aşı yor Üniversitesi’nde içildiğinde uz vücuda zarar vermeyen cam yüzey temizleyicisi geliştirildi. Dünyada başka bir örneğinin bulunmadığı ifade edilen proje için patent başvurusu yapıldı. TÜBİTAK’ın dünyaya yenilik katacak bu projeye destek vermesi ve üniversite öğrencilerinin projeyi kendilerinin geliştirdiğine TÜBİTAK’ı inandırabilmeleri oldukça sevindirici. Çünkü hatırlarsanız geçtiğimiz aylarda TÜBİTAK, Barış Paksoy’un Berlin Humbold’dan burs aldığı proje için Paksoy’a “sen bunu yapmış olamazsın.” diyerek reddetmişti. Bozok Üniversitesi’nden gelecekte “yanlışlıkla tüketildiğinde” sağlığa zarar vermeyen diğer temizlik ürünlerini de bekliyorum. Yapılan çalışmalar ancak bu şekilde bir amaca hizmet

İnsanların birbirlerine karşı olan saygılarının günden güne azaldığı cağımızda, sıkça duymaya başladığımız bir kelime oldu Islamofobi. İfade özgürlüğünün en önemli hak sayıldığı ülkelerden olan Danimarka, oldukça ilginç bir konuyu tartışıyor su günlerde. Anti-Müslüman bir parti olduklarını açıklayan Danimarka Halk Partisi üyesi, Müslüman olan yabancıların ülkeye sokulmasını yasaklayan bir öneri de sundu. 2006 yılında Danimarka’da en fazla satılan kitabin İslam’ın kutsal kitabi olan Kuran-i Kerim olması, Müslüman mahallelerinin sayıca fazlalaşması ve Danimarkalı gençlerin İslam’a yönelişi gibi nedenlerin aşırı sağcı bu partiyi korkutmuş olmasına rağmen muhalefetteki diğer sağ partiler öneriye sıcak bakmıyor. Neyse ki, daha önce de ırkçı karikatürlerle İslam dünyasının tepkisini çeken Danimarka’da, yaşadıkları ülkenin bir hukuk devleti olduğunun farkında olan politikacılar var. Ayrıca bir AB ülkesi olan Danimarka, -çok hayali olsa da- böyle bir yasayı geçirmesi halinde AB tarafından oldukça ağır yaptırımlarla karsılaşacaktır. Gelecekte de bir hukuk devleti olmanın getirdiği kuralları işleyen, herkese ve her dine saygılı bir Danimarka görmek dileğiyle.

Say

4


Aramızdakiler

Kültür Mantarları

hızlıca öğütmek ve kısa süre sonra unutmaksa sana katılıyorum. Hatta burada kişisel gelişim kitaplarına karşı bir tavır da sergilemiyorum. Fakat kimilerinin insan olduğunu unutması işten bile değil böyle bir anlayışta. Bu nokta çok önemli, duygularını bir kenara atamazsın. Sadece mantığını kullanamazsın hiçbir zaman. Bunu yapmaya çalıştığın zaman da doğaya karşı çıkarsın ve inan bana doğa senden çok daha güçlü. Milyon yılda geçirdiğin evrimi birkaç on yılda geçirmeye çalışmak seni yıpratacak, belki de tamamen etkisiz kılacaktır. A. ALTUNAY: Aksi durumda da diğer insanlar beni yıpratacaktır ama. Günümüz hayatı bu şekilde değil ki. Dediğim gibi hızlı olmak gerekiyor. Bazı planlar yapmak ve onlara uymak gerekiyor. O planlarda tabii ki sağlığımızı, sosyal hayatımızı dikkate alacağız ama bunu hızla birleştireceğiz. Zaman en değerli şey bu dünyada.

Zaman ve Bilgi

- Arca ALTUNAY - Emre GÜLSOYLU

E. GULSOYLU: Bir bireyde, insanlık belirli bir temel üzerine oturmadan yalnızca bu şekilde bilgi akışı sağlanması çok kötü sonuçlara yol açabilir. Düşün ki gençler olsun, hayatlarını kişisel gelişim kitaplarıyla inşaa etsinler. Sokağa çıkmadan, sosyalleşmeden, bütün gün evde oturarak ve yazılar okuyarak elde etsin bütün bilgilerini. Bu tür bir genç ne kadar şüpheci olur ki? Kandırılmadan ne kazanabilir ki bu genç? Yapılan araştırmalar üzerindeki şüphesi bir başka araştırmanın da benzeri sonuç vermesiyle yok olan bir genç nasıl kandırıldığını anlayabilir? Bu genç, en fazla kişisel gelişim kitaplarının ona gösterdiği kişi olabilir. Kurgusal metinler ve geçirdiği tecrübeler insanı farklı düşncelere sürekükler. Ayrıca bu kişi, kendisini kişisel gelişim kitapları ve bilimsel araştırmalar da okuyarak hayatına değerler katabiliyorsa son derece fazla sorgulayan, düşünen bir insan olma yoluna girmiştir. Çünkü kişisel gelişim kitapları çoğunlukla “Siyah ve Beyaz”ken, kurgusal kitaplar pratik hayat gibi “Gri”dir. Yaşamın farklı “renklerini” böylece görebilir o kişi. Hayatında hiçbir araştırma yapmamış, sadece yapılan araştırmaları okumuş biri kendi için “ben araştırma yapmayı çok severim” diyebiliyorsa o kişinin kendini ne kadar az tanıdığını anlayabilirsin. Böylece hayatta yapacağı yanlışların büyüklüğünü tahmin edebilirsin ve en kötüsü de o yanlışları görmekte zorlanacak olması.

A. ALTUNAY: İnsanın vakti sınırlı. Bu vakit içerisinde kendisini geliştirmeli ve daha iyi bir hayata kavuşmalı en kısa sürede. Bu nedenle de kişisel gelişim kitapları insanların en iyi yol göstericisi ve bilgi kaynağı bence. E. GULSOYLU: Kişisel gelişim kitaplarına aşinayım. Güzel ama tatsızlar çoğunlukla. Üstelik bir musibet bin nasihatten iyidir. Bilginin kalıcı olması için onunla duygusal bağ da kurmak gerekiyor. Aksi halde o bilgi çok uçucu olabiliyor. Hatta geçirdiğimiz travmalar sadece bilinçli şekilde aldığımız kararları değil, bilinç dışımızı da etkiliyor. Bu nedenle kişisel gelişim kitaplarının en iyi yol gösterici ve bilgi kaynağı olduğunu düşünmüyorum. Yaşımın gençliğinden olsa gerek, şu ana kadar hiçbir kişisel gelişim kitabı beni, kurgusal kitaplar kadar etkilemedi. A. ALTUNAY: İyi de, her bilgiyi elde etmek için travma geçirmeyi beklersek… Hızlı olmak lazım. Malum devir hız devri. Saniyeler bile değerli artık. Günlük yaşantımızda bile yaptığımız işleri birkaç saniye daha hızlı yapabilelim diye maaşlarımızın birkaç katını ödüyoruz çeşitli aygıtlara. Bize hızlı ve kolay öğütülebilen bilgiler lazım. Hepimizin belli amaçları var ya da arıyoruz hayat amaçlarımızı. Bu tür bir arayış kolay değil. Zaman gerektiriyor ve insan ömrü bazen yetmiyor bunun için.

A. ALTUNAY: Başarı anlayışlarımız farklı. Bu gibi bir düşünceye günümüzde yer yok. Çağ dışı bir düşünce. İnsan gelişmeli ve gelişmelidir. Bunu en kısa sürede yapmalıdır. Ben günümüz hayatında başarılı olmak istiyorum. Bana her koldan bu öğütleniyor ve bu şekilde başarılı olabilirim ancak. Oyunu kurallarına göre oynamak lazım, eğer kuralları değiştiremeyeceksen.

E. GULSOYLU: Eğer demek istediğim gündelik hayatta kullandığımız bazı bilgileri çerez gibi alıp sonra da

5


Vitrin

Kültür Mantarları

Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı Farklı farklı kurgulanarak beyaz perdeye taşınan, tarihin en aykırı fantastik karakteri Frankenstein, bu sefer senarist koltuğunda Stuart Beattie oturduğu Frankenstein: Ölümsüzlerin Savaşı ile 24 Ocak’ta izleyicisiyle buluştu. Yaratıcısı Dr.Victor Frankenstein olan Adam, 200 yıllık hayatını boş bir şekilde sürdürmekteyken kendini Gargoyle ve İblislerin arasındaki savaşın içinde bulur. Ölümsüzlük sırrı merak edilen Adam ise insanlığın sonunu getirecek olan bu savaşı durdurabilecek olan tek varlıktır. Beklenen kitleye ulaşamayan film yine de izlenmeye değer diyoruz.

Herkül: Efsane Başlıyor Zeus’un oğlu Herkül’ün hikâyesi Renny Harlin’in yorumuyla 7 Şubat’ta vizyondaydı. İnsanüstü kahramanlığın sembolü olan Herkül, Girit prensesinin aşkına karşılık vermesi için çabalamaktadır. Ancak prensesin önceden kardeşine söz vermesi işleri zorlaştırır. Daha önce kimliğini bilmeyen; bu mücadelenin içindeyken gerçek kimliğiyle yüzleşen Herkül ya aşkının peşinden gitmek ya da kaderi olan kahramanlığı kabul etmek zorundadır. Mitolojik karakterinden arındırılıp, daha çok gerçekçi ve insani yanına odaklanılan 3D formatında ki film şimdiye dek güzel tepkilerle karşılaştı.

Robocop José Padilha’nın yönettiği; Joel Kinnomon, Douglas Urbanski, Abbie Cornish ve Gary Oldman’ın başrollerini paylaştığı aksiyon ve bilim kurgu filmi RoboCop izleyicisiyle buluşacak. Detroit şehrinde idealisy polis memurluğu yapan Alex Murphy, yine bir suçluyu yakalamaya çalışırken ağır yaralanır. Hayatta kalması imkânsız olarak görülen Murphy’i OmniCorp’ta çalışan bilim adamlarından birisi robot teknolojisinde kullanır. Kobay olarak kullanılan Murphy olağanüstü ve sınırsız yeteneklere sahip, uzaktan kontrol edilebilir bir prototipe dönüştürülür. Ancak, suçlulara karşı savaşan ve durdurulması imkânsız olan RoboCop’un yaratıcılarının fark edemediği bir şey vardır; aslı insan olan RoboCop’un, doğal olarak, geçmişiyle zaman zaman karşılaşmasıdır. Kurgusu ve senaryosu büyük bir merakla beklenen film 14 Şubat’ta sinemalarda.

6


Vitrin

Kültür Mantarları

Parpali Yıllardan beri şöyle adam akıllı oturup baştan sona soluksuz okuyabileceğimiz bir şiir kitabı ne zaman çıkacak acaba diye bekleyip duruyorduk. Piyasaya çıkan şiir kitapları ya anlamsız olabilmek çabasıyla yazılmış uyduruk şiirlerden ya da biçim kaygısıyla anlamını yitirmiş dize yığınlarından oluşurdu. Fakat ümitliydik, mutlaka çıkacaktı su gibi akan, biçim kaygısı gütmemiş, diri ve sağlam şiirler. Sonunda karşılandı beklentimiz. Hakan Güzeldere, ilk şiir kitabı Parpali ile solmak üzere olan ümitlerimizi tekrar yeşertti. Türk edebiyatında şiirin ölmediğini, ölmeyeceğini gösterdi bizlere. Kitapta biçim kaygısıyla yazılmış tek bir dize bulamıyorsunuz. Sözcükler, hiçbir engele takılmadan, su gibi akmış şairin yüreğinden sayfalara. Anadolu’nun çeşitli yörelerinde görüp yaşadıklarını da tüm içtenliğiyle aktarmış şair bizlere. Eserin, şairinin ilk kitabı olması okuyucuları yanıltmasın sakın. Bilakis, yirmi yılı aşkın bir süredir çeşitli dergilerde şiirleri yayımlanan Güzeldere, şiir kültürünü almış, şiiri bilen, olgun bir şair. Bunu ilk şiirden itibaren hissettiriyor bizlere. Şairin kendisiyle yaptığımız görüşmede ikinci şiir kitabının 2014 yılı içerisinde çıkacağını öğrendik. Bir de Nisan ayında İzmir TÜYAP’a katılacağını… Anlaşılan Kültür Mantarları olarak randevu defterimizin Nisan ayı sayfasını yeniden gözden geçirmemiz gerekecek. Ne de olsa Güzeldere’yi ziyaret etmemek, şiire ihanet etmek olacak. “Parpali, sestir. Çırpınan kanatların sesi. Aralık kapıdan ışık sızmaya görsün, o ses girer ilk önce içeri ve mânânın sıcak yatağına sokulur. Hiçbir dil, kelebeği, Lazcada olduğu kadar sesiyle bütünleştirmemiştir.”

Kitap Hırsızı Hitler ve adamlarından saklanan bir genci evine alan yaşlı bir adam, yaşlı adamın kitapsever küçük kızı. Kitap Hırsızı alışılagelmişin dışında bir film olarak karşımıza çıkıyor. Dram ağırlıklı olan Kitap Hırsızı 2. Dünya Savaşı zamanında geçen sıcak bir öyküyü anlatıyor. Bu filmi izledikten sonra "Keşke kitabını okusaydım" diyeceksiniz. Bu filmi benzeri filmlerden ayıran en büyük fark Nazi soykırımına tepki olabilecekken doğrudan savaşın saçmalığını bize anlatmasıdır.

Sürgün İnek Senaryosu Malatya’da yaşanmış gerçek bir hikâyeden esinlenen Sürgün İnek 28 Şubat’ta vizyona girecek. Çekimleri Muğla'nın Yatağan ilçesinde yapılan film; Atatürk büstünü kıran bir ineğin ve ineği kurtarmaya çalışan evli bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Güldürü amacı güden film aynı zamanda 28 Şubat süreciyle siyasi endişeler taşıyan köylüleri de konu alıyor. Filmin yönetmenliğini ise Ayhan Özen’in yaparken ve başrollerinde Hasan Kaçan, Şebnem Sönmez ve Vildan Atasever’in oynuyor.

7


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Mantarın Günlüğü 6 Ocak Pazartesi Güne İzmir’in kasvetli havasıyla uyandım. İzmir’in sabah ayazının insanın yüzüne bir tokat gibi vurduğu bu gün Edebiyat sınavı olacaktık. Edebiyat kolay bir ders gibi görünür ve sınavlarına pek çalışılmaz ama daha sonra notlar açıklandığında durumun hiç de düşünüldüğü gibi olmadığı anlaşılır. Çok sevdiğim okulumda Edebiyat sınavının hemen ardından tüm arkadaşlarım bir sonraki sınava –Geometri sınavına- çalışmaya başladı. Tabii ki ben de… Bugün vaktimi geleceğime harcadım. 7 Ocak Salı Bugünün de dünden farkı yok görünürde. Okul, ev, tabii ki geometri sınavı… Bugün de vaktimi geleceğime harcadım. Lakin sınavlar bilgimi değil de sabrımı sınıyor sanki. 8 Ocak Çarşamba Nihayet bugün şu meşhur geometri sınavını olduk. Bugünün en önemli özelliği önümüzdeki dıkuz gün boyunca sınav olmayacak olması. Bugün vaktimi kendime harcadım. Kaygısızca, özgürce, bencilce…

Filinta Endam* -

Kültür Mantarı

akbabalar konmuş üzerine ne gam? gün boyu hastaydın, olmadı “geçmiş olsun” diyen ama olsun. sen ki “filinta endam” karşılaştığında selam vermen gerekeni iyi bilirdin. gerçi pek yoktu, “Varsın bahçendeki güller solsun, ilkyazda açarlar yine” diyen.

10 Ocak Cuma Şu Cumaların okul ve iş günlerinin sonu olduğunu bilmek kadar güzel bir şey olmasa gerek. Okulda Fizik dersinden keyif almam dışında ilginç bir şey olmadı. Bugün vaktimi uykuya ayırmayı planlamıştım. Ayırdım. 11 Ocak Cumartesi Dünkü uzun uyku keyfinin ardından bugün yorgun ve bitkin bir şekilde uyandım. Bir kez daha anladım ki çok uyumak yaramıyor bana. Bugün vaktimi dünkü rahatlığımın sebebini düşünmeye harcadım.

bir kurşun atımı önünde şimdi kaçamayacağın ölümünü bekliyorsun, üstelik öte âlemi düşlüyorsun, mütemadiyen. kırsalar, ezseler, un ufak etseler de, boş ver dinine yandığım! görmüyor musun yok hala; “Varsın bahçendeki güller solsun, ilkyazda açarlar yine” diyen.

12 Ocak Pazar Şu Pazar günlerinden nefret ediyorum. Bugün de kendimi eve kapattım. İçimi bir karamsarlık sardı. Ne demiş Özdemir Asaf, “Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi, öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an.”

*filinta endam: Ahmet Arif’ten

8


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Kayıp -

Anahtar -

Ata Alkan TÜRKER

İmran Aydın TALİ

hangi çoğul sokağa tek başına girse tersine yürüyor insanların tütün eksilmiyor kansız dudaklarında sevdiği hiçbir yere henüz geri dönmemiş gördüğü her fırtınanın nabzını tutuyor ansızın bütün yağmurlara adı karışmış alev mavisi yoğuruyor karın boşluğunda ağustos dediğin, sanki sıcak görmemiş

Bak bu sensin bunlar da ellerin kavramışım ucunu bir uçurtma karanlık da kıpırtısız karanlıkta sallanıyor sallandıkça..

çocuklar ağlamazmış gibi saçma davranıyor kalabalığa karışmış farkedilir hayalleri çizgiler kararmış o an şakaklarında sanki daha önce, hiç bir şair ölmemiş

Bak bunlar hep benimdi artık senin sularım senin kuruyan kaydırakla bulutlar da ıslanır mı bulutlarda çatırdıyor çatladıkça..

ne ara üşüdüğünü asla hatırlamıyor nedense bozuluyor tüm gördüğü rüyalar zımbalanmış kahkahalar sabit kulaklarında sanırsam kendisi, çocukken de gülmemiş

Bak kovdum kafesten kollarımı kitledim anahtar da sözlerindir anahtarda zorlanıyor zorlandıkça bu senin olmayan ne varsa..

dünü bugününü bir türlü tutmuyor fark edemediği bir zehir belli damarlarında son tuttuğu yaşamaya asıl sıfat oluyor sanki eylülü bile, böylesine sevmemiş

9


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Meçhul -

Zırva

Tuğba Betül TEZCAN

-

Tuğba Betül TEZCAN

Bir adam varmış Hayal etmiş Herkes ondan korkarmış

Senin sesin böyle Sarhoş eden Ve senin sesin böyleyken Sesleri oluşturan harfler Harfleri oluşturan fikirler Ve zikirler Ne acımasızdır öyle Son deminde Böylesine kendine bağlayan Ve hoppala Yitip giden.

Bir adam varmış Hayaletmiş Herkes ondan korkarmış Oysaki adam yalnızca bir hayalmiş.

10


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Mother: No, it is perfect for the dress you are going to wear. Daughter: that might be, but when he undresses me, it looks horrible. Mother: don’t worry about that. He will do that in two seconds. He won’t mind. I know my son in law. While I was thinking where this two women came from, the shop assistant was knocking the door. “Can I see your choice?” my grin-face came back “None” I shouted, dressed myself in three seconds left a wonderful bra and flew. My host sister found me a while later in the darkest corner of the street, my head was burning to red.

Bra Shopping -

Hille PAUL

When I came to Turkey I was thinking, that it must be a very prudish country, uptight about sex and everything that deals with it. At least not that relaxed as Germany. That is one of the clichés we have. But latest when I tried to shop underwear that changed. I needed a bra I can wear under a white, slim T-shirt. Hungry for shopping and a girls-day I took my host sister and we went to a mall. The underwear shop we found was small and cute, we entered and I discovered a nude tank bra. In the moment I took it for having a closer look the shop assistant came out of the nowhere. Short, blond hair, something in the fifties, and really big breast. She stared at my face, my choice and then at my breasts very intense. She smiled and said: “so sexy” an intense look, “I am wearing the same.” I wanted to say “how nice” but she pulled already her neckline down that I had a brief look at her décolleté. When I am embarrassed my muscles cramp and I start to grin in a very stupid way and can’t stop it. The lady with the good sense of proportions gave me one of this “sexy” stuff, which must have been perfectly fitting, as she said. With a last watch to the door, blocked by my sister I went to the changing room. While changing the hardworking shop assistant asked already if she could come in. I saw my grinning self in the mirror, my tongue slowly started to dry. I managed a little “no”. The bra didn’t fit. Everything was in the cups but the edges cut in the flesh in a very ugly way. Simply, my breasts spurt out from the bra. I said, without stopping to grin: “it cuts a little…” “Let me have a look” she said and ripped the curtain apart and stared very concentrated at my breasts. The diagnose:“it is just ill-fitting” and before I could run away or at least scream, she set her hands already brought my breasts and the bra in order. “Thank you” I said and “I think it is not going to work out” and I redressed myself very quickly. My host sister, in a lap between sympathy and spitefulness,suggested, that we should find a bigger and so more anonym shop. In this shop was in fact a shop assistant who was really caring about my bra size, but at least she didn’t try to share the changing room with me. While I was trying on other bras I listened to the conversation from the changing room next to me. A mother and a daughter tried to shop for a wedding. Mother: Oh this is perfect! Daughter: Don’t you think my breasts are jumping out a little, the cups look to small.

Ugly Poem - Hille PAUL

This is an ugly poem And it is one of these days, the world shows you its cunt. My scars are hairless and glowing purple in this evening. Warships anchor in the bay, to the colour-coordinated sky. I wash off the marks of your kisses, with every shower a little more. That is as gout in the piano players hands, thatbends the fingers to a witch’s claw, in the second you betrayed me. Cauliflower rots in the kitchen and the gases drift as fog in my room, the keyhole is a portal to my heart. This silent, after which nothing comes, that stifles everything. And I know still, when the women stoned the women to death, because they dared it to wear trousers, that was, and I know it still, theplease to leave it as it was, bearable normality, you betrayers. And you should make no bones about it. So do open your mouth and show me your rotten teeth. Spy me your words in to my ear, Only that you have said them, therefor I beg you, Because I say you, this poem is an ugly poem. And it shall stay in this way, shredded. Therefore that you let bleed the end dry.

11


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Uyku -

Emre SÖNMEZ

Neden ayaktayken uyumak, uyuduğunuzda uyanmak istemiyor insan? Özgürlük, eşitlik ya da saygı nerede kaldı? “Bak uyku, şu anda bir iş üzerinde çalışıyorum ve bunu bugün bitirebilirsem yarın istediğimiz kadar birlikte vakit geçirebiliriz, anlıyor musun?” neden çocuklara bile anlatabildiğiniz şeyleri anlamıyor? Aslında hiç de eşitlikçi ya da özgürlüklere saygı gösteren bir olgu değil uyku. Belki de uyku fazlasıyla bencildir. Reddedilince zorla kendini istetip, sizinle fazlasıyla vakit harcayarak ertesi gün uyanınca daha bi fazla kendisini arzulamanızı istiyordur. Fakat daha önce çok fazla uyuduğunuz için uyuyamazsınız o en istediğiniz zamanlarda. Belki de bu da bir “dünün intikamı” dır. Belki de uyku bencil ve intikamcıdır. Aslında başta ne kadar da eşitlikçi ve özgürlüklere saygılıydı, nasıl değişti birden bire? Belki de uyku bencil değildir, sadece intikamcıdır. Çünkü dünya üzerinde nefes almak bile zorken sadece uyuyabiliyoruz. Ve uykuya bir para karşılığında ulaşmadığımız için onu bu kadar erteliyoruz. Bilet aldığınız bir konsere” şu an olmaz, çok işim var, yarın olsun” demek ne kadar da saçma olurdu. Fakat siz, biz, herkes uykuya bunu yapıyor. Neden bir konsere giderken işlerimizi ona göre ayarlıyoruz da iş uykuya gelince uykuyu işimize göre ayarlıyoruz? Belki de uyku aslında işleri yüzünden oğluyla ilgilenemeyen bir babanın oğludur. Belki de uyku masumdur. Yine de bildiğim tek bir şey var, o da insan fazla uyursa daha fazla uyumak ister, daha fazla, ve daha fazla…

Uyku, belki de dünyadaki insanların tek ortak noktası. Hatta mecazen bu dünyadan gitmişlerin bile. Kesinlikle dünyadaki her insan uykusuzluk çekmiştir. Rüya görmek de herkes tarafından yapılmış bir eylemdir. Bak bir ortak nokta daha. Yani, uyku din dil ırk ya da kişisel tercihleri tanımıyor. Belki de insanı “insan” olarak kabul eden tek olgu uyku. Belki de uyku o herkesin aslında içinde bir yerlerde olan, farkedenlerin peşinden koştuğu ya da sadece kafasında yer verdiği, farkedemeyenlerinse aslında farkedip zorla unuttuğu “eşitlik” “özgürlük” ve “saygı” tabirlerine en yakın şey. Belki de hayatta bedava olan tek şey ve bu yüzden bu kadar “özgür”, bu kadar “eşit” ve bu kadar ”saygılı”. Belki de bir bağımlılık uyku. Uyudukça uyuyası gelir insanın, uyanınca uykusuzluk baş gösterir. Peki o zaman uyku bu kadar eşitlikçi, özgürlük düşkünü ya da saygılı mıdır? İşiniz yoğun, yapmanız gereken şeyler var, ya da eğlencenin doruk noktasındasınız, bir oyunu bitirmek üzeresiniz, en sevdiğiniz tv programının sonuna yaklaşıyorsunuz ya da bir kitapta hayatınızı değiştirmek üzeresiniz. Bunların hiçbirini yapamıyorsunuz. Nedeni ise sadece uyku. Uyumalısınız çünkü bunu istiyorsunuz, aslında bu saydığım her şeyden daha fazla istiyorsunuz uykuyu. Uyumak belki de dünyanın en güzel şeyi. Ve uyandığınızda, hiçbir şey yapamamış sadece uyumuş bir kişilikle yüzyüzesiniz. Neden? Neden en büyük özgürlüğünüz olan işinizi yapmak ya da eğlencenizi sürdürmek eylemlerini gerçekleştiremediniz? Neden hayatınızı 1 saat kitap 5 saat eğlence 8 saat çalışma 2 saat yemek 8 saat uyku vs. olarak ayıramıyorsunuz?

12


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

girişi ve daire numaraları? Binanın arkasında olmalı. Biraz dolaştıktan sonra apartmanın içindesin. Kendine çeki düzen ver. Telaşı bırak, buldun işte. Tek sorun girememen. -Pardon, No 18 nerede acaba? -Burası 34, ileride, çok ileride 18. -Çok teşekkürler. 17 ve 19'un arasında olması gereken 18, neden… Her neyse, gecikmeden gitmeliyim oraya, saat 13:55. Hala zamanın var. 32, 30, 28, 26, 24… Şimdi sadece 3 apartman kaldı ve sonra içeridesin. Bir su ikram ederler artık. Halkla ilişkiler departmanlarında kasılmaktan başka bir şey yapamıyorum. Her neyse, sadece birkaç cümle sonra gideceğim zaten buradan.

İnsiyak -

Emre GÜLSOYLU

Nereden çıktı şimdi bu sol omzumdaki acı? Git gide büyüyor ve fiziksel bir acıdan çok, beynimi yoruyor. İçimi huzursuzluk kapladı bir anda. Hem de sadece yatakta yatıyorken. Omzum ve boynum… Bir şeye çarptım sanki? Neye çarptım ben? Belki de bugün kafamı çok yormuşumdur. Bu öğrenme çabasının dışa vurumudur belki bu acı. Değil… Ulaşım mı? Durduk yere ulaşım mı dedim ben? Neyse, kitabıma geri dönmeliyim. Kitaptaki şu son bölümü bitirdikten sonra gerçekten bırakacağım bu kitabı. Sadece yatacağım. Şimdi omzuma ve boynuma gönderdiğim sinyalleri durdur beynim. Lütfen. Yatacağım, yormayacağım kendimi. Sadece yarım saat istiyorum senden ve sonra dinleneceksin. İyi bir anlaşma bence.

… Eve dönüş yolu da bazen çok çekilmez olabiliyor. Ayrıca açım. -Pizzacıya en yakın istasyon hangisi? -Bornova? -Değil ama hamburgerciye yakın. -Ege Üniversitesi? Evet, yakın gözüküyor. Hem üniversite havası solumak iyi gelecek. Şu göçmenler olmasa keşke. Tek yaptıkları şehri kalabalıklaştırmak. Huzursuzluk yaratanlar da onlar. Uyum sağlayamadıkları için bu düzende bir tür hayvandan farksızlar. Neyse, geldim Halkapınar'a. Alsancak-Halkapınar seferleri hoşuma gitmeye başladı. Yine de güzel bir yer tutamamışım. İki merdivene de yakınım. Kart basmayaca… -Neden? Aktarma yapabilirsin. -Onca kişinin arasına mı gireceğim şimdi? Bu kesinlikle iyi bir seçim değil. Metro aracı her an gelebilir. Hızlanmalıyım biraz. Ah, Omzum! Özür dilesem mi? -Metro aracı gelebilir. -Kime çarptım ben? -Neyse, ne önemi var ki? O uyum sağlayamayanlardan birine çarptım. Yanılmıyorsam küçük bir kız. -Metro hattında tren var mı? -Kız daha önemli değil mi? Biraz önce bir canlıya çarptım sertçe. -Hayır ve tren de henüz gelmedi. -Güzel, yavaşça çıkabilirim merdivenleri. Şimdi, sağ taraf mı, yoksa düz mü? -Tabii ki sağ taraf. Kimse kullanmıyor orayı. Turnikelerden geçerken bakterilere karşılaşma olasılığım daha az. Belki de iyi olmuştur çarpmam. Hayatının geri kalanını burada geçirecek büyük ihtimalle. Benimle aynı şehirde ve nerede duracağını bilmeyerek. Umarım ders olmuştur bu ona. Bu şehirde onlarla bir gelecek düşünmesi bile iğrenç. Kuzeye gitmeliyim." Sanırım özür dilemeliydim. Nezaketen değil, sadece şu an bu acıyı yaşamamak için. Kendim için! Omzum… Hala acıyor. Yeter artık.

… Tren mi? Tekrardan mı başladık? Omzum ve boynuma neden bunu yapıyorsun? Hadi, huzursuzluk yaratmayı bırak. Söz veriyorum yatacağım. İZBAN! Ah, omzum! Yapma artık şunu. Merdivenler… Neden merdivenlerle doğru hızlıca yürüyorum şimdi de? Tren geldi, Halkapınar'dasın. Evet, anlat artık. "Alsancak'a mı gideceğim yarın? Sadece bunu bilmek bile midemi bulandırıyor. Birileriyle tanışmak ve bunu tek başıma yapacak olmak… Üstelik benden bir beklentileri de var! Yolda giderken birçok insanla aynı havayı soluyacağım. Aptal göçmenler! Tek yaptığınız bu şehri yaşanmaz hale getirmek, kalabalıklaştırmak. Geleceğimin burada geçeceği fikri, tiksinti verici. Buradan gitmeliyim. Evet, kuzeye… Saat 13:46. Lozan kapısı neredeydi? Sanırım biraz ileride. Son yirmi dakikadır yaptığım gibi bu sıcakta yürümem gerek. Sıyrılmam gerek bunca şeyin arasından. Sokağı dükkanlarının bir parçası gibi kullanan esnaflarla aynı yerde yaşamak istemiyorum. Kaldırıma park edilen arabaların üzerinden tank gibi geçeceğim şimdi. O kadar güçlüyüm ki, arabaların üstlerine zıplayıp kağıt haline getirebilirim. Sokak genişlediğine göre evet, Lozan kapısı bu olsa gerek. Şimdi Plevne Bulvarı'na döneceğim. No 18 nerede ki acaba? Burası 27. 25, 23, 21, 19, 17! Neyse, karşı kaldırımda bulacağım 18'i. Burası 19 ve burası 17'yse tam ortalarında durup sokağın öteki tarafına bakarsam 18'i görüyor olacağım. Şansa bak! Karşı apartmanın 3. kattaki balkonunda havlular var. Var da, apartman girişi nerede? Tabelalar, reklam panoları… Nerede buranın

13


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Bir Klasik -

Ulusların hayatlarına yön veren, onları derinden etkileyen birçok isim çıkmıştır tarih boyunca. Shakespearesiz bir İngiltere, Dantesiz bir İtalya, Tolstoysuz bir Rusya düşünmek pek mümkün değildir. Saydığımız bu isimler kendi uluslarını etkilediği gibi dünya kültürü üzerinde de derin izler bırakmışlardır. Kendini bilen ciddi bir okuyucu, bu sanatçıların -eserlerini okumasa bileeserlerinden haberdardır. Bizde de durum farklı değildir. Mevlanasız, Karacaoğlansız, Nasrettin Hocasız bir Türk kültürü düşünmek olanaksızdır. Her Türk çocuğu mutlaka bir Nasrettin Hoca fıkrası bilir. Hemen her Türk gencinin yanında Mevlana’dan, Karacaoğlan’dan bahsedilmiştir. Bu üç büyük ismin yanına bir isim daha eklemek değil, eklememek yanlış olacaktır. O da büyük Türk şairi, düşünürü ve tasavvufçusu Yunus Emre’dir. Doğumu, hayat hikâyesi ve yaşadıkları hakkında elimizde kesin bilgiler olmamasına karşın hepimiz onu yakından tanımaktayız. Her Türk genci bir Nasrettin Hoca fıkrası bildiği gibi, en azından “Gel gör beni aşk n’eyledi” dizesinin ona ait olduğunu bilir. Onun insan sevgisi, dünya sevgisi ve Allah sevgisi gibi ifadelerle özdeşleştiğinin farkındadır. Yunus’u Yunus yapan, -hayat hikâyesi hakkında pek bir şey bilmediğimiz halde- neredeyse bin yıldır her fırsatta ondan bahsetmemizi sağlayan şey, kuşkusuz eserlerinde ele aldığı bu sonsuz ve karşılıksız sevgidir. Bütün bunların yanında onu önemli kılan özellikleri, dilinin yalınlığı ve duruluğu, düşüncelerinin bugün de hala yaşıyor olmasıdır. “Klasik” sözcüğünün sözlüklerdeki tanımına baktığımızda “güncelliğini ve geçerliliğini yüzyıllar geçse de koruyan (eser)” ifadesiyle karşılaşırız. Demek ki Yunus Emre bir klasiktir. Diliyle, şiiriyle, hayata bakışıyla, düşünceleriyle aradan geçen yüzlerce yıla rağmen hala zirvededir, yaşamaktadır. İçinde bulunduğumuz şu tüketim çağında, ortaya konan her sanat eserinin çok kısa bir sürede unutulup gittiği şu zamanda, biz gençlerin farkında olması gereken şey; artık hiçbir sanat dalında klasik bir eserin çıkmayacağıdır. Öyleyse; madem toplum olarak klasik bir eser ya da sanatçı çıkaramayacağız, hiç değilse elimizdeki bu varlıkların değerini bilelim. Mevlana’yı, Karacaoğlan’ı Nasrettin Hoca’yı, Yunus Emre’yi ve diğerlerini daha çok hatırlayıp, onlardan daha fazla ders alalım. Kim bilir, belki de geleceğimize yön verecek olan sır geçmişimizde saklıdır.

Yalnızlık -

Kültür Mantarı

Erem GÜLSOYLU

Gerçekten soğuk bir sabahtı. Yani İzmir’den kalkıp ilk defa Bursa’ya gelen biri için bir Kasım sabahı, gerçekten soğuk. Otobüsten iner inmez, o uykudan yeni uyanmış, rahat uyuyamadığı için asık, otobüsün sıcaklığından mıyışık yüzüme soğuk rüzgar vurur vurmaz kaskatı olmuştum. Kendime gelebilmem birkaç dakikamı almıştı. Otobüsten indiğim yerden üniversiteye gitmek için servisin gelmesini bekliyorken yavaş yavaş etrafı seyretmeye koyuldum: Çiğ düşmüş arazi, güneşin etkisiyle ışıl ışıldı ve geceden kalan son soğuk hava buharları da rüzgarın etkisiyle toprağın üzerinde sürünüyor ve ısınan havayla yavaş yavaş yükseliyorlardı. Hemen telefonumu çıkarıp çektim bunu. Derken servis geldi ve üniversiteye doğru yola çıktım. O akşam İzmir’e döndüğümde çektiğim fotoğraflara bakarken bu fotoğrafı gördüm. Güzel olan tek şey çiğ düşmüş arazi değildi. Belki de yıl içinde üstü az bir süre boş kalan, geri kalan dönemde, toprak hazırlığı, ekimi, bakımı, sökümü derken sürekli bir hareketin içinde olan bu arazideki, o yalnız ağaç tamamlıyordu fotoğrafı. Etrafındaki türlü hengameye rağmen yalnız olmak… Tuhaftır, o gün ilk adımını attığım, Bursa’daki bu yeni hayatta benim hissettiğim şey de tam olarak bu. Evet her gün başka bir koşuşturmanın içindeyim, her gün yeni birileriyle tanışıyorum, her gün farklı bir diğerinden ama etrafta başka ağaç yok işte. Biz mi bazı şeylere gerekenden fazla anlam yüklüyoruz, yoksa o bazı şeyler anlamlanmak için pusuda mı bekliyor, onu bilemiyorum

14


Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın.


Kültür Mantarları Sayı: 6