Issuu on Google+

Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın.

Aylık Dergi Sayı: 3


There is no place like home!


Başlarken

Kültür Mantarları

Neyzen Tevfik’e göre Yahya Kemal dörtlüğü yazarken epey zorlanmış. Yeri geliyor biz de zorlanıyoruz özellikle sipariş yazıları yazarken. Fakat sanırım bizim şansımız kâğıda basılmıyor oluşumuz!

Editörden - Kültür Mantarı

Kültür Mantarları

Ismarlama yapılan işlerin her zaman tatsız tuzsuz olduğunu düşünmüşümdür. Gündelik hayatta bunun ne kadar sıradan olduğunu kanıtlayabilecek yüzlerce örnek sıralanabilir. Bir genç kız yılışık bir şekilde sevgilisine sırnaşıyor, “epeydir bana beni sevdiğini söylememiştin, hadi söyle” diyor ve oğlan da onu kırmıyorsa şüphe duyulmalı o sevgi ilanından hatta oğlanın zekâsından. Ya da ne bileyim bir şaire hadi oku bir şiir de içimiz açılsın tarzında bir yaklaşım, oğlan çocuğuna hadi oğlum göster amcanlara şeyini demekten farksız değildir. Biz yayıncılar, elimize gelen yazıları incelerken yazıların aynı zamanda güncel olmasına da dikkat etmek zorundayız. Hatta bazen yazar arkadaşlarımıza yazı siparişleri verdiğimiz bile olur. “Marmaray komedisi, hadi yaz bir yazı”, veya “şu türban meselesine değinmezsek olmaz.” gibi güncel olabilmek adına tuhaf bir cenderenin içinde buluveririz kendimizi. Açıkçası bu taleplerimize aldığımız dönütler yazarlarımızın özgürce yazdıkları telif yazılardan aldıklarımızla kıyaslandığında daha geç ve daha zor gerçekleşir. Bu da göstermektedir ısmarlama yapılan işlerin pek de keyif vermediğini ve vermeyeceğini. Yahya Kemal Beyatlı –ki güçlü şairlerimizdendir- da ısmarlama işler yapmış ve eleştirilere maruz kalmıştır. Barbaros Hayrettin Paşa için yazdığı şu dörtlüğü hatırlayalım:

Şapkanın altında kalın.

Aylık Dergi Sayı: 3

Çuvaldızın Ucundakiler 4 Vitrin 6 İçimizdekiler 8

Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın. Aylık dergi Sayı: 3 Kasım 2013

Editör

Kültür Mantarı

İllüstrasyonlar

Adonis KOPSACHEILIS Katkıda Bulunan Mantarlar Arca ALTUNAY Ata Alkan TÜRKER Cihan AŞIK Emre GÜLSOYLU Emre SÖNMEZ Hille PAUL Jiyan AKHAN Koray TEKİN Uğur GÖNÜL

“Deniz ufkunda bu top sesleri, nereden geliyor Barbaros belki donanmayla seferden geliyor. Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi Yeni doğmuş ayı gördükleri yerden geliyor.” Bu dörtlük İstanbul Beşiktaş’ta, Barbaros Meydanı’ndaki Barbaros heykelinin kaidesinde yazılıdır. Bunu fark eden Neyzen Tevfik, Yahya Kemal’in bu şiiri ısmarlama yazdığını düşünmüş ve hemen şu kendine münhasır dörtlüğü yazmıştır. Edebi bilgini Hayrettin Kaptan Beş asır önceden biliyor gibi Ikına sıkına yazdığın şiire Barbaros kıçını siliyor gibi.”

İletişim Adresi: egulsoylu@gmail.com

3


Çuvaldızın Ucundakiler

Kültür Mantarları

Kı Erk zlı ekl i

en Dir zu a Tev

Gün geçmiyor ki muhafazakar toplumumuza bir uygulama daha ters gelmesin. Geçtiğimiz aylarda otobüslerin taciz yuvası olduğu belirtilmiş, çözüm olarak “pembe otobüs” projesi geliştirilmiş, ne yazık ki uygulanamamıştı. Fakat 2014’e hızlı bir giriş yapacak gibi duruyoruz. Önce bazı okullarda haremlik selamlık uygulaması kantin ve yurtlara getirildi. Bu uygulama devlet eliyle yapılmadığı için velilerin itirazlarına geri adım atılarak cevap verildi. Muhafazakar toplum olarak bunu sindirememiş olacağız ki gündemi değiştirmek pahasına başbakanımızdan komuta geldi: Kızlı erkekli öğrenci evleri var, bunların denetimini de yapacağız! Denetimler tamamlandıktan sonra ailelere “kavaslar” aracılığıyla haber gönderilmesi, ilgili öğrencilerin en yakında bulunan abiler ya da ablalara yerleşmesi, dikkate almayanların ise fidan dikmek, Marmaray’da imdat kolunu çekmek gibi gerekçelerle okullarından uzaklaştırılması bekleniyor.

Genelde reklamları izlediğimi pek söyleyemem. Ancak nasıl olduysa geçenlerde televizyon açık kalmış kendi kendine konuşuyorken birden televizyondan gelen sesle irkildim. “Edebiyatı bilene bırakın” diyordu itici bir ses. Bu edebiyatı bilen kim ola ki diye merak edip dikkat kesilince bir adamın sevimli olmaya çalışan fakat başarısız yüzüyle karşılaştım. Şu lanet merak duygum ağır bastı ve internette aradım bu “edebiyatı bilen” adamı. Tuna Kiremitçi’ymiş adı. Duymadım desem yalan olur ama okumadım açıkçası hiçbir eserini. İhtiyaç da duymadım okumaya. Ama şu edebiyat ve edebiyatı bilme meselesi ortaya çıkınca biraz rahatsız oldum. Benim tanıdığım hiçbir büyük edebiyatçı edebiyatı bildiğini iddia etmemişti zira. Burada şu anekdotu anlatmak zorundayım. Bir gün bir mecliste Fazıl Hüsnü Dağlarca ve birkaç kişi oturmaktadırlar. Usta Dağlarca masadaki gençlerden birine ne iş yaptığını sorar ve “şairim” cevabını alınca bastonuyla genci kovalar ortamdan. “Sen nasıl kendine şair diyebilirsin densiz, ben bile henüz şair değilken” der. Zengin edebiyat tarihimizin hiçbir usta sanatçısı kalkıp da şair ya da yazar olduğunu iddia etmemişken bir edebiyatçının! gözümüzün içine baka baka utanıp sıkılmadan günde onlarca defa karşımıza çıkıp edebiyatı bana bırakın demesini yediremedim doğrusu. Sen gerçekten usta bir edebiyatçı olabilirsin, büyük bir sanatçı olabilirsin, dünyanın en büyük şairi bile olabilirsin ama buna sen karar veremezsin! Ne diyeyim? DİREN TEVAZU, DİREN EDEBİYAT

Se Me rbes cl t Türkiye Büyük Millet is Meclisinde bir tabu daha yıkıldı. Kimilerine

göre ayrışma ve yıkılmaya giden, kimilerine göre özgürlüklere, demokrasiye giden yolda bir dönüm noktası daha aşıldı. Artık kadınların ne giydikleri ile uğraşmayıp, onların sıkıntılarına, dertlerine de odaklanabilir herhalde yüce meclis. Neyse canım! Tek derdimiz türban olsun. Zaten bize ne Suriye’den, dolardan, kıdem tazminatından… Büyüklerimiz nasıl olsa “gereğini yaparlar”

ray

ma Mar

Marmaray vagonlarının üstüne ‘’Avrupa Konseyim Sağolsun’’ yazılacağını biliyor muydunuz? Baba gibi kurum şu Avrupa Konseyi. Tak diye çıkarıvermiş parayı, elimize geçtikçe ödermişiz nasıl olsa. Böyle de vefalı bir milletiz işte. Açılışa Japon başbakanı da davet edilmiş. Neden mi? Marmaray’ın mühendisleri Japon da ondan. Kağıt, karton, plastik yetmedi Japon kardeşlerimize, “Avrupa ve Asya’yı demiryolu ile yapıştırdılar”. Bu arada, Avrupa ve Asya zaten Rusya’dan geçen demiryolları ile birleşikti. Ama oradaki yeni evli genç çiftler bizdeki gibi ‘Marmaray Hatırası’ fotoğrafı çekmiyorlar ya da uğruna şarkılar yazılmıyor. Marmaray, hhalk arasında öyle bir etki yaratmış olacak ki insanlar vagonların orasını burasını çekmeye başlamış. Hizmete henüz başlamış olmasına rağmen çok kez yolda kalmış olmasını yetkililer çekilen imdat kollarına bağladı. Peki kim çekiyor bu kollarını? İçinizden geçeni duyuyorum ve iç sesinize tercüman oluyorum hemen: Gezi Parkı’ndaki çapulcular tabi ki. Yani böyle düşünen sadece siz değilsiniz. Çok değerli yetkililerimiz de böyle düşünüyor. Öyle ki, imdat kolu nöbetçiliği bölümü açılmış Marmaray için. Kapı arızası için de yakında kapıcıların göreve geleceği söyleniyor. Ne kadar doğru bilemiyorum. Zeki ama çalışmayan Marmaray’ımız gerek cart-curt kesilen elektrik kesintileri -ki bunun nedeni elektrik tesisatının henüz tam oturmadan hizmete açılması olduğu söyleniyor- gerekse düşünmek istemediğimiz bir felaket durumunda uygulanacak bir planın olmaması ve bunun çok büyük güvenlik endişeleri yaratması ile kötü bir imaj çizerek hizmete açıldı. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun diyelim.

4


Çuvaldızın Ucundakiler

Kültür Mantarları

Atatürk Evi Müzesi Bir müze düşünün. İçinde sadece geçmişe dair fotoğraflar var. Böyle bir yere müze denemez Burası olsa olsa fotoğraf galerisi olur. Şu an müze adını almış böyle bir yer var ne yazık ki. Orası Atatürk’ün doğduğu Selanik’teki evinden başka bir yer değil. Şu an o ev bana göre içler acısı bir durumda. Birçok kişi buranın çok modern olduğunu düşünebilir ama sorun da bu zaten. Gereğinden fazla modern olması. Bu eve bazı kişiler el atıyor. Atatürk ün eşyaları kaldırılıyor, yerlerine plazmalar ve fotoğraflar döşeniyor. Her şey elektronik oluveriyor birden. Eğer burası bir fotoğraf galerisi olsaydı gerçekten şapka çıkarırdım ama unutulmaması gereken oranın bir müze olduğu. Orası bir müze ve bilindiği üzere müzeler geçmişi yansıtmalı. Bu, o dönem eşyalarıyla, el işlemeleriyle yapılmalı. Dönemin atmosferi bozulmamalı. Kaldı ki bu eşyalar bizim tarihimizin en önemli isminin doğduğu, büyüdüğü yere aitler, bu eşyaların çoğu onun kullandığı eşyalar. Bu şirin iki katlı ev modernleştirilerek günümüzün bir parçası olmamalıydı, o dönemde kalıp bizim nereden geldiğimizi, Atatürk’ün nereden geldiğini bize hatırlatmalıydı.

Yalova Atatürk Köşkü Yalova’da bir ev var bilir misiniz? Bir ağaç için kaydırılan bir ev. Doğaya bu kadar saygılı bir olayda Atatürk’ün imzası olduğunu görmek bizi şaşırtmamalı. Bu gibi bir hikâyeye sahip başka bir ev bulmak pek mümkün değildir dünyada. fakat çok uzun zamandır bakılmayan Yürüyen Köşk şu anda çok kötü durumda. Yakın zamanda hızlı bir yenilemeden geçti. Yenilenmeden sonra bir baktık ki Atatürk’ün eşyaları yine yok. Bu sadece turistlerin ilgisini çekebiliyor açıkçası. Ben bu köşkü ziyaret etmeye gidiyorsam, Atatürk’ün gerçekten orada yaşadığını hissedebilmeliyim, herkes bunu hissetmeli. Bizi heyecanlandıran, oraya götüren şey bu köşkün yaşadığı bu olağanüstü hikâye. Fakat yine de kabul etmeliyim ki Yalova’daki köşk Selanik’tekinden daha iyi durumda.

Atatürk Orman Çiftliği Bir bataklık var ki orman olmuş. Nasıl mı? Anlatalım: Atatürk ülkeyi kurduktan sonra sıra kalkınmaya gelir. Atatürk tarımdan başlamayı tercih eder ve herhangi bir kurak Anadolu şehrine gelir. En kurak yeri yeşillendirmek tarıma uygun yapmaktır amacı. Çoğu kişi hatta nerdeyse herkes karşı çıkmıştır Ulu Önder’e. Fakat o, yine inatçı kişiliğini devreye sokmuş, uğraşmış, azmetmiş, bizzat kendi elleriyle ekmiş, biçmiş ve ağaçlandırmış bu bölgeyi. Sonra bu yeşil alan gittikçe büyümüş. O bataklığın adı Atatürk Orman Çiftliği. Eskiden sadece bir bataklık olan şimdi en azından ekosisteme faydası olan bir orman. Ama biz durur muyuz? Burayı da ucundan ala ala yok etmeliyiz elbette. 1950 de başlayan bu didikleme işlemi, 2012 yılında hız kazanıyor ve çiftlik tamamen inşaata açılıyor. Projeler çizildi, binlerce ağaç kesilerek Başbakanlık Konutu yapına başlandı. Türkiye en önemli ciğerlerinden birini kaybediyor böylece. Ormanın ortasını yarıp binlerce ağaç keserek beton yapılar yaptığımız bu dönemler bizi modernleştiriyor sanılıyor ama gittikçe geri gidiyoruz. Keşke ağaçlarda WI-FI olsaydı veya alışveriş merkezleri olsaydı. Ne yazık ki sadece bize oksijen veriyorlar. Halkımıza büyük mesajlar veren bu yerlerin şu anki durumu böyle. Buralar bizim tarihimiz, tarihimizin çok önemli bir isminin konakladığı yerler. Atamıza, Atamızın anılarına, mesajlarına gösterdiğimiz bu muamele, mağrur tarihimizin karşısında mahcubiyetimiz olmalıdır.

5


Vitrin

Kültür Mantarları

Doublefaced

Şöyle bir bakıldığında yanağına bir tane daha burun, kaş ve göz çizilmiş kadın portresi gibi dursa bile bu fotoğrafları bu kadar basite indirgememek gerek. Eğer görüntülere dikkatle bakarsanız bu görüntüler sizde çarpıcı izlenimler bırakacaktır.

Alman sanatçı Sebastian Bieniek'in Eylül 2013 "Doublefaced" adlı sergisinde yayınlamaya başladığı ve hala yayınlamaya devam ettiği fotoğraflar 'iki yüzlü' bir kadının günlük yaşantısından kesitler sunuyor; metroda, kahvaltıda, duşta ve kendi hayal dünyasında… Öncelikle Facebook'ta 50 000 hayran toplayan görüntüler daha sonra birçok internet kanalı ve sosyal ağlar üzerinde hem paylaşıldı hem sevildi.Her ne kadar Türkiye'de hakkettiği ilgiyi göremese bile ABD, İngiltere, İtalya ve Rusya gibi ardı ardına sıralayabileceğimiz ülkelerde isminden ve sanatından övgüyle bahsettirdi. Kitap yazmaktan tutun da film çekimine kadar on parmağında on marifeti olan sanatçının, fotoğraflardan da anlaşılabileceği gibi, en büyük farkı çok yönlü, radikal ve çekici duruşu. www.sebastianbieniek.com, www.doublefaced.de, www.facebook.com/bienieksebastian sitelerini ziyaret ederek sanatçı hakkında bilgi edinebilirsiniz.

Dövüş’e Devam

Lavinya Beyazperdede

Usta kurgu yazarı Chuck Palahniuk’un sinemaya da uyarlanan romanı Dövüş Kulübü’nün devamı geliyor. Ancak yazar, eserin devamının çizgi roman olarak karşımıza çıkacağını belirtiyor. Konuyla ilgili konuşan Palahniuk, serinin elbette yine dağını ve karanlık olacağını belirtti. Los Angles Times’ın haberine göre de Dövüş Kulübü 2 2015’te raflardaki yerini alacak.

Özdemir Asaf’ın belki de en çok bilinin şiiri Lavinya, yönetmen Kerem Topuz tarafından beyazperdeye aktarlıyor. İdealleri uğruna sahip olduğu her şeyeden vezgeçmeye hazır genç ve güzel model Lavinya ile idalindeki aşkı bir türlü bulamayan yazar Can Vural’ın ilişkisini anlatacak olan film 2014 yılında vizyona girmesi planlanıyor.

Behzat Ç. Ankara Yanıyor

Kısa süre önce birçoğumuz için saçmalıktan ibaret olan çeşitli gerekçelerle Behzat Ç. yayından kaldırıldı. Bu olayın ardından Behzat Ç.'nin sinema perdesine taşınacağı açıklandı .Bu meraklı bekleyişin ardından geçtiğimiz günlerde serinin ikinci filmi olan Behzat Ç. Ankara Yanıyor sinemalarda yerini aldı.Beklenti yüksekti çünkü Behzat Ç. çoğumuz için bir dizi karakteri değil halk kahramanı olmuştu. Bu durum bazılarını rahatsız etmiş olmalı ki fark edilir edilmez dizinin yayından kaldırılması yönünde talimat verildi. Biz izleyiciler de her zaman olduğu gibi şiddeti, yanlışı kötüyü eleştireni değil bunları yapanı izlemeye mecbur bırakıldık. Bunun farkında olan herkesin filmi izlemek için sabırsızlandığı düşünürsek filme olan ilginin yoğun olacağından hiç şüphem yok elbette. Film senaristi yine zor bir işi başarmış, geçmişte yaşanan cinayetlerle filmin konusunun geçtiği zaman arasında müthiş bir bağ kurmuş. Filmin sonunda ne olacağına dair tahminde bulunmak güçtü ve bu filmin akışına kapılmak için müthiş bir fırsat doğuruyor. Filmde yer verilen bir diğer konu ise geçtiğimiz günlerde Türkiye ve dünya gündemini uzunca bir süre meşgul etmiş olaylardı. Bu olaylara eleştirel bir dille yaklaşılmış ve bana göre insanlara verilmesi gereken mesaj en güzel şekilde aktarılmış. Bu noktada dizinin neden yayından kaldırıldığına dair yorum yapmak sizler için de zor olmasa gerek. Peki film beklentileri tamamen karşıladı mı? Filmle ilgili duymanız muhtemel hususlardan birisi de film sahnelerinin sinemaya taşınacak kadar yeterli olmaması. Uzun sözün kısası dizi bölümü kıvamında olmasıdır. Bu noktada eleştiri yapmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Çünkü filmi izlerken akışına kapılacağınızı ve sahnelerden çok konuyla ilgileneceğinizi umuyorum. Film henüz beyaz perdedeyken hafta sonunuzu değerlendirmek için iyi bir fırsat olabilir. İyisi mi izleyin ve sizler karar verin…

6


Vitrin

Kültür Mantarları

Thor: The Dark World

Marvel filmlerini keyifle izleyen biri olarak üzülerek söylüyorum ki, Thor beni hayal kırıklığına uğrattı. Senaryonun sönük kaldığını, odak noktasının tamamen görsel efektlere dayandığını düşünüyorum. Bence görsel efektler abartıldıkça, yapmacık bir görüntü çıkıyor ortaya. Bunun dışında filmin dikkat çeken yanlarını şöyle sıralayabiliriz: Giriş kısmı gereksiz uzatılmış, savaş sahnelerine az süre tanınmış. Giriş bölümüne gösterilen özeni gelişme ve sonuç kısmında da görebilseydik çok daha iyi olabilirdi. Filmin espritüel yanı ise filmde diğer süper kahramanlara atıflar yapılması. Bence bu filme eğlence katmış. Eğlenmek için ideal ama senaryo ve kurgu bakımından beklentiye girilmemesi gereken bir film olmuş.

Benim Dünyam

Klasik Türk dram filmleri vardır hani; gerçek bir olay üzerinden anlatılır, konu iyidir ama her şey abartıdır; oyunculuk, müzik, karamsarlık… Kısacası amaç ağlatmaktır. İşte “Benim Dünyam” filmi o bir filmlerden biri değil. Black filminden uyarlama olan bu film insana farkındalık kazandıran, empati kurduran, ağlatmaya değil eğitmeye çalışan bir film olmuş. Görme ve işitme engelli bir kız çocuğunun öğretmeni sayesinde hayatına ışığın girdiğini anlatan filmde imkânsız kelimesine yer yok. Hikaye, bu engeli aşmaya çabalayan kızla empati kurmanıza neden olurken ablasının içinde yaşadığı dramı da gözler önüne seriyor. Filmin başlarında abartı sahneleri görmemiz Türk filmi olduğu için alışagelmiş bir durum tabii ki. Ama filmin insana kattıkları, çarpıcı sahneleri ve oyunculuklar göz önünde bulundurulunca mutlaka izlenmesi gereken bir film. “Bu film Sadece karanlığı görebilenlere, karanlığın anlamını baştan yazdıranların hikayesidir.”

Gravity

Sandra Bullock ile George Clooney’nin başrollerini paylaştığı Gravity filmi kimileri tarafından sıkıcı bulunabilir. Ancak bana göre gayet kaliteli bir film olmuş. Filmlerden beklenen aksiyon karşılanmadığında insanlar çabucak sıkılabiliyor bu tarz filmlerde. Fakat filmleri bu şekilde ele almamak lazım. Filmde uzaydasınız ve salona sessizlik hâkim, boşlukta olduğunuz düşünülünce büyük bir aksiyon sahnesini bekleyemezsiniz zaten. Film görsel açıdan çok gerçekçi. İnsana uzaydaki boşluğu, yalnızlığı bire bir hissettiriyor. İlk kez 3D ile izlediğim için memnun olduğum bir film oldu açıkçası. Bu sayede film boyunca kendinizi de uzayda gibi hissetme fırsatı yakalayabiliyorsunuz. Uzayda bir görev sırasında yaşanan felaket nedeniyle kahramanların uzay boşluğunda tek başlarına asılı kalmalarıyla gerilim dolu anlar başlıyor ve bu gerilimi iliklerinize kadar hissettiriyor diyebilirim. Film abartıdan uzak bir görsellikle sizi uzaya taşıyacaktır, ancak 3D ile izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Filmin verdiği mesaj ise açık ve net: “Asla ümidini kaybetme.”

7


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Sebastiyan -

Müzik kutusuna benzettiğim başını kaşıdı, parmağını çok hafif kaldırdı ve beni işaret etti. -Sen, bence sen tam bir sokak sanatçısının eserisin. Büyülüyorsun beni. Parmak eklemlerimin oluşturduğu kıvrımlara dokundurdu parmak uçlarını. Eğer piyanosunun tuşlarına da böyle dokunuyorsa keşke dünyaya piyanosunun tuşları olarak gelebilseydim diye iç geçirdim Leyla gibi. Yersiz bir çizgi oluştu dudaklarımın uçlarından yukarı doğru. Utandım gibi oldum ama bu kadar sessiz kalmamalıydı ortalık. -Bir çaylak için fazla kıymetli değil mi bu sözler? Kallavi bir plak seçti raftan. -Gün gelecek sözlerim yetmeyecek sana. Öğreneceğin çok şey var ama tecrübeler yaşadıkça çirkinleşeceksin. Bırak o zamana kadar tadını çıkarayım saflığının. Çay fokurdadı tam o an. Bardağıma baktı. "Bir bardak daha içersin bence dedi. Gözünü kırptı, bardağımı aldı ve geri çekilirken kuş olup kanat çırpıverdi mor ineklerin yeşil süt verdiği naçizane dünyamdan. -Evet içerim ama demli olmasın sakın. Cemal Süreyya misali ardına baktığımda seni görmek isterim.

Betül TEZCAN

"Acımıyor ya?" dedi."Acır mı hiç?" dedim. "Sen dokunursun da yüreğime hiç acır mı? Dokun gönlüme, daha sıkı sarıl." Güldü. Diş etlerini gördüm: Pembe. Tıpkı tırnaklarının üşümüş rengi. -Nasıl? Nasıl bu kadar cömert olabiliyorsun? Açma kalbini bu kadar. Gösterme kimselere. Sonra sızlanırsın çok acıttılar diye, istemem. -Bilmem. Sence düşünebilir miyim bunları? Kalbim, beynim mantıklı çalışma kabiliyetini kaybetmiş döneminde. Yine güldü. Sessizce. -Gözlerine dokunabilir miyim? Hissedebilir miyim anlamlarını? Öpebilir miyim beyin kıvrımlarını? Kocaman güldü. -Gıdıklarsın bile! Baksana halime ağzı açılmayan adam ağzını kapatamaz oldu. -Şair der ya hani gözleri vardı ama sözleri yoktu diye. Hah işte! Senin gözlerin bu kadar güzelken… Elimi usta bir çizerin kaleminden çıkmışa benzeyen dudaklarında gezdirdim yavaşça ve devam ettim "Bunun içindekiler nasıldır? Kendimden geçirir, gelemem kendime. Hoş, kendimde miyim sanki?" Bu sefer uzaklara daldı. Göz kapakları önce kapandı, daha sonra açıldı. Aylak bir tebessüm yerleştirdi yüzüne. -Deme böyle. Dilin bunları söylemesin. Ben yanından hiç gitmeyeceğim ama herkes ben olmayacak. Anlatma böyle kendini ulu orta. Korkutuyor beni bu cesaretin, korkutma. Çay kaynadı al bir bardak, kendine gelirsin. Uzandım kenara.Nefes alış verişini, sigarasını ciğerlerine nasıl çektiğini izledim usul usul. Bronşlarında hissettim o an kendimi, bronşçuklarında hissettim. "Bir defasında kulağıma fısıldamıştın ya insanlar muazzam sanat eserleridir diye. Söyle bakalım senin sanatçın kim? Öyle çok çok merak ettiğimden değil de tanışmak isterim bu büyük üstatla." dedim arsızca.

Deniz Tarafında -

Ata Alkan Türker

rüyasında türküler flütle çalınıyordu akşamın tüm renkleri dizilmişti tek sıra gemileri bir kenara ayırıyordu az evvel sihirli bir sözcük bulmustu sol yanında gece lambaları peşi sıra kapı aralığından sızan bir tutam rüzgar şimdi yalnız bu rüyaya sarılıyordu fikrine sağlık bir çocuk, takvim mart demeden aşık olunmaz demişti zamanında söylenmemiş kelimeler avcunda saklanıyordu sağ baştan sayılmazdı geçmiş sevdaları kibriti bile yoktu bu kez rüyasında yaktığı her sigara öncekine tutunuyordu ve ne güzeldir diyordu yer etmek ölülerin hatırasında zihinlere basmadan nasıl yürünür biliyordu

Saat 20.38 Yeniden başımı döndüren gülüşü belirdi. Kaşlarını hafifçe kaldırarak yukarı baktı. -Hepimiz O'nun eseriyiz.Örneğin ben. -Tamam. bedenin öyle, peki ruhun? -Ruhum da O'nun eseri ancak Chopin'i es geçmemek gerek.

8


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

I want to be born againDestroy me; break me down, hurt me. It’s the desire to be born again, to be a child, or someone without a pastCrush my bones, and don’t forget my soul. Cut it tinier than dust, that the wind blows it all away, over the world and may drown it in the sea, for feeding the fishes. destroy me, break me down, hurt me And cut my face that even my mother doesn’t recognize me and take my eyes, throw them in the sand, give me new, pink ones, I want to see the world with childish loveDestroy me, burn me…but wash my ash until it’s white again. And cut my hair, like that from a whore and make soap out of my skincrush my head and wash my brain, to clean it from the memories it saved. Rip out my heart and salt it, eat it, that it will never feel again Cut my tongue that I will never cry again. Destroy me, break me down, hurt me. It’s just the desire to be born new again, redeemed Get rid of my body Throw it on the street, to dogs or to birds, animals should eat me up, I want to be born again. And when I'm a child, hide all the clocks, never teach me time, then, I’ll never have a past againor a future… there shouldn’t be a year or a yesterday, there shouldn’t be a tomorrow, only the now should count, while I'm breathing again the air of this crazy world with new lounges. Destroy me; break me down, crush my bones And don’t forget my soul. Burn itWash the ash until it’s white again …the new one will have wings, in heaven.

Ben düşünüyorum sebastiyan. Güzel şeyler düşünüyorum. Çirkin şeyler belki, Saçma fikirlerim var. Çoğunlukla gülünç. Ama ben düşünüyorum sebastiyan. Ben seviyorum sebastiyan. Çok seviyorum. Az sevdiğim de oldu ama Hiç sevmediğim olmadı vallahi. Güzeli sevdiğim oldu. Çirkini. Belki siyahı ya da beyazı Ama en çok elayı. Kalpleri sevdiğim oldu sebastiyan. Gözleri, elleri, tırnakları Senin ellerin de ne sıcak! Parmakların ince ve uzun Seni de çok sevdim sebastiyan. Çay içmeyi sevdim. Radyo dinlemeyi. Ama düşünceye, düşüncelere aşık oldum sebastiyan. Her sesinin çıkışına, Her harfine, Her hecesine, Belki en söylenemeyecek kelimelerine. Tanju Okan'ı sevdim. Patti Smith ile yattım ve Joplin ile uyandım. Bugün doğdum, bugün şiyir yazdım. Ama ölmek için erken değil mi sebastiyan? İçilecek nice çayımız, Dillenecek sevgilerimiz varken. benim düşüncelerim var sebastiyan. benim düşündüklerim var. düşündüklerime sakladığım düşüncelerim var. düşüncelerimi sadece düşündüklerime açacağım ben ama hayal dünyam hep senin için sebastiyan

-

Betül Tezcan

9

Hille Paul


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

am afraid of any kind glorification. We all are trying really hard to avoid strong admiration and uncritical love (except for our own children, of course) for people, especially politician. That is caused to our past, and therefore every culture which has a national hero, who earns too much veneration (sometimes even if it is Jesus) seems a little dangerous for us. Maybe it is like a national fear we have, everybody teaches the children from their youngest age on, to think critical about everybody, because everybody must have a mistake, nobody can be perfect, and if there is somebody who seems faultless, even this impression might be dangerous. Well, that makes us the humans who are thinking in a critical way and who are reflecting themselves and their environment. As you probably can imagine, that causes that I felt notreally comfortable with all this Atatürk portraits and statues everywhere. But after the first shock (it last for twenty minutes, was not so hard) I became more sceptical than scared. Altogether, about any kind of national behaviour, like singing the national anthem so regularly (I can't remember, when I sang the Germananthem the last time) or this flags everywhere (you only see flags in German streets, if there is an very important football match, but even then, mostly the pretty small edition), above all this national pride. But after a time, I started to understand this behaviour more and more, and why it is so important. Before I came to Turkey, I never had said that I am proud to be German, even not that I like it to be a German. That has one certain reason. If I would say that to Turkish guys, they wouldn’t mind. But if I do that in Germany, there would be always somebody (probably a German) who is saying: "You are proud to be German? Are you also proud, to have killed more the seven millions of Jews“? I guess we are doing that, because we are so afraid, that somebody could even think, we are turning back to our old days. But the fact is, that some healthy national pride doesn't affect the folk to exterminate all the other nations, it causes only a feeling of being one community, and that doesn’t mean at all, that in this community is no space for foreigners. Still, I think there is no urgent need to have a national pride (we come along without it, as well), but it is nice to have, and besides that, it is even better, than feeling ashamed for your own nationality, you can't change it anyway. That is pretty general and count for every country which is more self-confident than Germany. But back to Turkey and to Atatürk. Of course he did awesome things, he was genius and unique, saved Turkey and cared about it in a selfless way. At the end, he perhaps died for his country, too, because of his way of working. Good reasons to be graceful and to adore

Atatürk and National Pride

- Hille Paul

The national hero, who is watching you 24 hours a day, seven days the week, doesn’t matter where you are or what you are doing, in the case of doubt even in the bathroom, everywhere a picture, a statue or only his signature. There is no way around him. Because I am a foreigner, plus a German, several Turks asked me for my opinion about Atatürk. My standard replay is, that I like him, because I think, that he used to be a very funny guy. Serious. Just think about the situation, with a little distance: There was the great Ottoman Empire very proud and great, maybe damaged, but still awesome on the one hand and this man, who used to put sugar in his Mocca and to drink too much Rakı and who plans to be the father of the Turkish man on the other hand. It was so crazy. He had such a different idea how the country should be, and instead of being desperate and going abroad, or just accepting it in the way it was, he was so sure, that there has to be a way to change the country, that he just did it.To make this long story a little shorter, you all know it, Atatürk just shook the Ottoman Empire, patched some holes and changed some threads, and cleaned it from some history dust. So he did exactly the same, other people doing with an old carpet. It’s a good answer, to avoid a discussion, but of course, there is more to say about him. But who is talking about Ataturk, is talking as well about Turkey, so let us start with a little compare of Germany and Turkey. I am German, and that actually means, that I

10


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

him. But still, is it healthy for a community to hang at every single place and wall a picture of him, to wear necklace with his name, at least tattoo his signature? As I said, the national pride is pretty important here. And because Ataturk changed the Ottoman Empire he changed the nationality and the consciousness about it, as well, and because he did it on his own and nearby alone, many things in Turkey is linked with him, in a way. That means in fact, that there is no way around loving Ataturk if you are proud to be a Turk, because you can’t separate it. Because of that so many people in Turkey are unhappy with the situation of their country. I’m hearing often, that Turkey isn’t in the way it used to be, not like it should and finally not as it was planned tobe, anymore. So, loving Ataturk strongly doesn’t mean at all, just to be proud on Turkey in every case or condition, but to save it in a way, that it at least is founded on the basic ideas and idols of him. Therefor it isn’t important, how much richness or economic recovery causes to the AKP, they are still against Ataturk and hence not acceptable for a Kemalist. Because if the AKP and Erdogan would follow Ataturk, the school reforms wouldn’t be pro-Islamic and there wouldn’t be a regulation of serving alcohol beverages or the sale of it, just for giving few examples. To see it from a more nationalistic perspective: how can it be, that the country, which was built with love by Ataturk, now a daysnot even hundred years after republic, is reigned by somebody who doesn’t even like him? My point is, that glorification and heroisation from a politician makes stupid and blunt and causes that the folk is running behind one guy without reflecting anything, like we did. Generally. But in the case of Ataturk it is different. Because he is function like a barometer of danger or like a scale for politics. If in the politic a change happens, which is against the idea of Ataturk, at least the alarm bells of these guys who are following him, starting to ring. In every country movement happens, which are not healthy, from time to time, but in Turkey it is because of this, even easier to realise the danger. That doesn’t mean at all, that the followers of him, don’t like reformations or becoming modern, because he was the man of reformation itself. Too bad, that this doesn’t work so well in the moment. Anyway- in the theory it’s good mechanism to save the country. And about this uncritical and unconditional love? Well, he is dead anyway, so it doesn’t matter. And besides that, I think it’s a very good way to thank him for the work he did. Isn’t that the way everybody wishes to be loved, despite and included all your faults and failures?

These days are clouds coming by and leaving us and nothing remains, than mist and memories. Everything goes on, and you can’t help it, there is nobody who could stop it, and if you don’t want to be hurt again you have no choice, than enjoying this moment. So take a breath. Breathe the wind from today and accept how it smells, you can’t change it, anyway. These days are clouds coming by and leaving us and nothing remains than mist and memories. The world is turning since a million of days and you can’t stop it, there’s nobody who could. And you should forget yesterday, because the sun is burning, and who knows, if it will be tomorrow the same? So just keep on living Imagine that this moment last forever, and don’t ask for future or past. You can’t change it, anyway. These days are clouds. Coming by and leaving us -again and nothing remains, than mist and memories. Don’t hold them tight.

-

11

Hille Paul


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Dönüm Noktası - Kültür Mantarı

Aynı yıllarda bir Paulo Coelho fırtınası esmekteydi edebiyat dünyasında. Mesela Simyacı’yı okumayanı dövüyorlardı. Okumadım tabii ki. Ben zaten hayatımın hiçbir döneminde herkesin okuduğu kitapları okumadım. Meğer ben Coelho’nun “Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum, Ağladım” romanını bekliyormuşum bu inatlaşma günlerinde. Bu roman gerçekten çok derinden etkilemişti beni. Sonra tabii modası geçince Simyacı’yı da okudum ve bu insanların çok da haksız olmadıklarını gördüm. Fakat hala inadımdan vazgeçemiyorum. “Herkes okuyorsa bir sorun vardır o kitapta” düşüncesini bir türlü atamıyorum kafamdan. Neyse, uzaklaşmayalım konudan.

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanının o gizemli açılış cümlesini hemen herkes bilir: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Romanın kendisi de kuşkusuz yeni hayatlar oluşturmayı becerebilmiştir. Benim de okuyuculuk yaşamım boyunca hayatımın akışını değiştiren önemli kitaplar oldu elbette. Bu yazıda biraz bunlardan söz etmeye çalışacağım sizlere. Üniversite yıllarında başladı yoğun okuma çalışmalarım. O yıllarda bıçkın, devrimci edebiyat öğrencisi olarak önceleri her bıçkın, devrimci edebiyat öğrencisinin yaptığı gibi ben de Nazım Hikmet, Ahmet Arif ve Attila İlhan şiirleri okudum çoğunlukla. Üstelik sadece okumakla yetinmeyip çeşitli arkadaş toplantılarında seslendirmeye çalıştık bunları acemice. Ayrıca –o zamanlar okumak veya okumuş olduğunu söylemek çok önemliydi- Uğur Mumcu, Turan Dursun gibi faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş önemli fikir adamlarının kitapları da şu anki düşünce yapımın oluşmasında çok büyük pay sahibi oldu.

Üniversite sonrasında bir tesadüf eseri Kazancakis’le tanıştım. Giyim mağazası çalıştıran bir arkadaşımın dükkânında tezgâhın üzerinde gördüğüm “Zorba” romanı belki de en önemli dönüm noktasını oluşturdu hayatımın. “Bu romanı mı okuyorsun?” dediğimde, biraz küçümser bir şekilde, “Sakın okumadığını söyleme bana.” dediğini bugün gibi hatırlıyor ve o an yaşadığım utancı bugün hala yaşıyorum. Kitabı ödünç alıp eve geldim. Kesinlikle abartmıyorum, gece başladığım kitabı sabaha karşı 4-5 sularında bitirmiştim. Bu olaya dair bugün gibi hatırladığım şeylerden biri de kitap bittiğinde yarım saat kadar koltuğun üzerinde hareketsiz oturmuş olduğumdur.

Üniversite yıllarının bir başka yön veren yazarı Montaigne olmuştur benim için. Montaigne, şu, “edebiyatta evrensel olabilme” meselesini çözebilmiş ender sanatçılardandır ve muhteşem eseri Denemeler, kitaplığımın en kolay ulaşılacak bölümünde yerini almıştır.

Ertesi gün emaneti arkadaşıma teslim edip

12


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

ömrümüzde ne kadar anlamsız şeylerin peşinden koştuğumuzu fark edebilirsiniz.

hemen bir kitap evine gittim. Tabii ki bir Zorba alacaktım. Fakat bu defa acelem yoktu ve kitabı birkaç günde, özümseye özümseye ve sayfalar dolusu notlar alarak okudum.

Bukowski ile tanışmak aslında John Fante ile de tanışmak demekmiş, bunu anlamam pek uzun sürmedi. Çok kısa bir süre içinde (sanırım bir hafta) Fante’nin, “Bunker Tepesi Düşleri, Üzüm Kardeşliği, Gençliğin Şarabı ve Toza Sor” adlı romanlarını okudum. Bu romanları okuduktan sonra bizim Pis Moruk’un, Fante için neden “O benim tanrımdır.” dediğini daha iyi anladım.

Kitaplarla ilgili yaşadığım bir başka olay da aynen şöyle gerçekleşti. Bir gün edebiyatla ilişkili olduğunu düşündüğüm bir arkadaşıma Serenad romanından söz edeyim dedim. Bana, “Bu adam da yazar oldu ya, bırak artık gerisini” gibi bir şeyler söyledi. Oysa ben onun Serenad’dan çok daha önceki romanlarında (Mutluluk, Leyla’nın Evi, Son Ada, Engereğin Gözündeki Kamaşma, vs.) sağlam bir yazar olduğunu fark etmiştim. Yadsınamayacak kültürel birikimini son damlasına kadar romanlarında kullanan ve bu entelektüel kimliğine kurmaca gücünü de ekleyen bu usta sanatçının adını belirtmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Zira siz onun kim olduğunu çoktan anladınız bile. Keşiflerle geçen bu yıllarda elbette görev icabı okuduğum, okumam gerektiği için okuduğum belki yüzlerce kitap oldu fakat hepsine burada değinmem mümkün değil. Hem zaten dönüm noktası kitaplardan söz etmiyor muyuz burada. O halde dönüm noktasındaki kitapları hatırlamaya devam edelim. Bir ara nasıl olduysa –iyi ki de olmuş- Beat Kuşağı ile tanıştım ve hayata bakış açımda bu kuşak sanatçılarını okumaya başladıktan sonra çok köklü değişiklikler oldu. Önce Beat okurlarının kült kitabı olan Yolda ve hemen ardından yine Yolda’nın yazarı Jack Kerouac’tan Zen Kaçıkları. Bence Zen Kaçıkları, Yolda romanına göre daha etkileyici ve daha güçlü bir roman. Bu romanda hayatın anlamıyla ilgili çok ilginç saptamalarla karşılaştım. Son sürat peşinden koştuğumuz ve uğruna pek çok değeri geri plana attığımız hırsların ne kadar da anlamsız olduğunu gösterdi bunlar bana.

Ve Fowles! Büyük Fowles! Usta Fowles! Bilge Fowles… John Fowles, ilk olarak Mantissa adlı romanıyla vurdu beni. Erato, bu zamana kadar okuduğum romanlardaki en etkileyici kadın olarak çıktı karşıma. Daha sonra Koleksiyoncu ile tanıştım ve bir insanın aşkı için yapabileceklerinin sınırının olmadığını gördüm burada. Fransız Teğmenin Kadını, Büyücü ve Yaratık romanlarında bir yazarın kurgu ustalığının zirvesinde kanat çırpışını izledim şaşkın gözlerle. Son olarak eşsiz bir otobiyografi örneği olan Daniel Martin ile Fowles külliyatını tamamladım.

Beat Kuşağı okumam Yeraltı yazarlarını keşfetmemi hızlandırdı. Tabii ki Chuck Palahniuk’u da. Bu adam bence dünya edebiyat tarihinin en usta kurmaca yazarlarından biridir. Birkaç aylık bir dönemde arka arkaya bütün kitaplarını okudum Palahniuk’un ve bu süreçte bir insan ne kadar zeki olabilir sorusunun cevabını buldum: Kuşkusuz Chuck kadar…

Yazıyı bitirmeden önce geriye dönüp şöyle bir göz gezdirdiğimde yabana atılmayacak bir okuma serüveni geçirmiş olduğumu görüyor ve bununla haklı bir gurur duyuyorum. Ancak beni asıl kaygılandıran şey hayatıma yön verecek daha binlerce kitabın var olduğunu bu kitapların hepsiyle tanışmamınsa maalesef imkânsız olduğunu bilmek.

Yeraltı edebiyatıyla iniltili bir başka efsane de tabii ki Bukowski, bir başka deyişle Pis Moruk… Hani bazı insanlar vardır, bakarsınız karşıdan ve “tamam bu adam, olmuş artık, ermiş” dersiniz ya, işte onlardan biri Pis Moruk. Az önce yukarıda sözünü ettiğimiz hayatın anlamıyla ilgili önemli saptamalara Bukowski ile de varabilirsiniz ve şu –gerçekten çok kısa sayılabilecek-

13


Land Ahoy!


Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın.


Kültür Mantarları Sayı: 3