Page 1

Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın.

Aylık Dergi Sayı: 2


The eagle has landed.


Başlarken

Kültür Mantarları

Editörden

Çuvaldızın Ucundakiler 4 Simetrik Çekişme 5

- Kültür Mantarı

Vitrin 6 İçimizdekiler 8

Göz açıp kapayıncaya kadar geçer ya genelde sayılı günler, Kültür Mantarları için bu pek de öyle olmadı. Yapılan toplantılar, görüşmeler, fikir alışverişleri, elbette bu bir ay zarfında yaşadığımız en renkli anlardı ama ikinci sayımızı görme arzusu ve siz takipçilerimizin dönütlerine olan merakımız, zamanın aslında ne kadar da yavaş geçtiğini gösterdi bizlere.

Kültür Mantarları

Gündemin böylesine hızlı değiştiği tek ülke Türkiye’dir herhalde. Geçtiğimiz ay, “Fatih Terim’in görevden alınması, olaylı Beşiktaş-Galatasaray maçı, konserler, yeni filmler, … derken nefes nefese karşınızdayız yine. Elimizden geldiğince hepsine yetişmeye çalıştık. Kimisine çuvaldızımızı batırdık, kimisini serdik vitrine.

Şapkanın altında kalın. Aylık dergi Sayı: 2 Ekim 2013

Bir de “içimizdekiler”i açtık size yine tüm içtenliğimizle. Kendimizle baş başa kaldığımız anlarda kendimizle yaptığımız hesaplaşmaları da bilin istedik. Bilin istedik şapkanın altında olmadığımız zamanlardaki hislerimizi de.

Editör

Kültür Mantarı

İllüstrasyonlar

Adonis KOPSACHEILIS Katkıda Bulunan Mantarlar Arca ALTUNAY Ata Alkan TÜRKER Beste KANTER Cihan AŞIK Emre GÜLSOYLU Emre SÖNMEZ Hille PAUL Koray TEKİN Uğur GÖNÜL

Kültür Mantarları Şapkanın altında kalın.

Aylık Dergi Sayı: 2

İletişim Adresi: egulsoylu@gmail.com

3


Çuvaldızın Ucundakiler

Kültür Mantarları

ah Siy ah r Ye Siy Gök

İ Uyk yi ula

Gece saat 23.30. Şişmiş gözr lerinin arkasında ve dağınık saçlarının altında, helva kıvamına geldiğinden kesinlikle emin olduğum bir beyin taşıyor (sanırım). Bütün gün ne yaptığını sorduğumda sıralıyor: -Sabah 10’da kalktım ve reality tadında “tatlı sert” bir program izledim. (Tatlı sert derken yaptığı kinayenin farkında. Yüzüne yayılan yapmacık gülümsemeden anlıyorum bunu. ) Sonra bir izdivaç programı, onun ardından da şu … dizisi vardı ya hani, onun tekrarı. 7 Haberleri başlayınca mutfağa girdim akşam yemeği için bir şeyler hazırlamam ve bunu diziye kadar yetiştirmem gerekiyordu. Dizinin geçen haftaki özetini izlemeyi de istiyordum ama maalesef o dakikalarda sofraya oturmak zorunda kaldık. Sonra da gördüğün gibi işte, diziyi izleyip bitirdim. -Peki şimdi? -Tabii ki yatacağım. - … tartışma programı var. Bugün Başbakan bir paket açıklamış, onunla ilgili. Biraz izlesek. -Yok, gözlerim kendiliğinden kapanıyor, beş dakika daha duracağımı sanmıyorum. Hemen uyumalıyım. Hem o ne dese doğru demiştir, niye tartışıyorlar ki? -Evet, haklısın, ne diyeyim. İYİ UYKULAR!

Mayıs'ın sonunda başlayan olaylar bize ak koyunu, kara kartalı gösterdi. çArşı grubu geçmişinde yaptığı organizasyonlarla ne kadar duyarlı bir grup olduğunu ortaya koyuyor. çArşı'nın Gezi olaylarında da gösterdiği duyarlılık sonucunda halk, artık çArşı'ya bir taraftar grubu olarak bakmayı bırakıp hangi takım taraftarı olursa olsun saygı duymaya, sempati beslemeye başladı. Bu durum birilerinin işine gelmemiş olacak ki, kimileri Beşiktaş'a ve çArşı'ya mide bulandırıcı alçaklıkta oyunlar oynamaya çalıştı. BJK-GS derbisinde sözde Beşiktaş taraftarlarının sahaya inmesinden önce, tribünlerin karışması ve hiçbir müdahalenin olmaması, o kadar kameranın bulunduğu bir ortamda yüzleri açık şekilde polis peşinde koşturan bu sözde taraftarların hiçbirine ceza verilmemesi, sahanın karışmasının ardından sosyal medyada "Futbolun Terörü 8taş" ya da "Türk Halkının çArşı'dan Nefret Etmesi" gibi karalama denemeleri, bu olayın futbolla hiçbir ilgisinin olmadığını, gayet politik bir konu olduğunu ortaya koyuyor. Ülkemizin yaşadığı bu iğrenç olayları sabırla karşılayıp, bizi aydınlığa götüren basamaklar olarak görmeliyiz.

Yok Hoc artık a’m

n ede a m l Ö zar "Demet Akalın gibi sanatçılara Me çok nadir rastlanıyor ülkemizde." demeyi

Evlat, başta babanın bir parçası olsa da büyüdükçe baba evladın bir parçası olur. Baba oğlunda hayallerini yaşatmak ister, onu en iyi yerlerde görmek ister. Oğluna bakınca kendini görür baba, aynaya bakınca bir parça. nice emek harcanır evlat uğruna, daha iyisi olsun diye. Babanın mutlu sonu da oğlunu en iyi yerde mutlu gördükten sonra hayattan emekli olup gitmektir gökten denizlerde bulutlara çıkıp balık tutmaya. Ama her baba bu kadar şanslı mıdır? Bazı babalar vardır ki parçası olduğu bedenin acısını bir iki kelimeye yüklemek zorunda kalır. o kelimeler belki sihirli değillerdir ama bir ülkenin halkının aynı acıyı paylaşarak azaltmasını sağlayabilirler. “Vatan sağ olsun” Bunları biliyorken ve yakın tarihimizde çokça kez şahit olmuşken, bazı basit düşünceler uğruna bu ve bunun gibi acı dolu yaşanmışlıkları dillere pelesenk edip sevgi yarıştırmaları yapmak acıları paylaşan tüm insanlığa haksızlıktır.

isterdim ama son zamanlarda, bombastik bir müzik üzerine yazılan anlamsız sözleri şarkı olarak yutturanlar çoğaldı. "Akalın’ın, müzik konusundaki yetenekleri sınırlı kalsa da duyarlılığı ile kendisinden oldukça söz ettiriyor ve takdiri hak ediyor." demeyi de her şeyden çok istesem de olmayınca olmuyor işte. Gazilere adadığımız gün olan 19 Eylül’de attığı tweet'te aynen şunları yazıyordu: "Tüm gazilerimiz nur içinde yatsın." Evet evet, aynı Çanakkale Türküsü’nde de dendiği gibi: "Ölmeden mezara koydular beni." Gazi ve şehit ayrımı yapamayan bir kişinin kendisini duyarlı gösterebilme çabası mı daha korkunç yoksa yaptığı hataya tepki gösterenlere "Amma çok biliyosunuz ya!" şeklinde tepki göstermesi mi? Kararı siz verin.

4


Simetrik Çekişme

Kültür Mantarları

Hayatın Hızı

- Koray TEKİN - Emre GÜLSOYLU

Emre Gülsoylu: Mutluluk sürekli peşinde olunan bir şey. Kimisi mutluluğu aramanın mutluluğu getirmediğini söylüyor, hayatı akışına bırakmak gerektiğini dile getiriyor. Belki de mutluluğa ulaşma hedefi insanın aklında bulunması gereken bir şeydir diye düşünüyorum. Bunu büyük bir hırsa dönüştürmediği sürece, bencillik boyutuna taşımadığı sürece insan mutluluğu aramalı.

Koray: Abi, gözün arkada kalmıyorsa huzurlu ölüyorsundur ama bence bu sürekli mutluluk gibi imkansız bir şey. En azından benim için. Çünkü ne zaman ölürsem öleyim her türlü arkamda yapmamış olduğum ama yapmak istediğim şeyleri bırakacağım. Onun haricinde her şey çok güzel olsa bile birileri kendi çıkarları için hayatıma girecek ve kurduğum o güzel düzeni bozacak. “Bana düşeni yaptım.” demek yetmiyor bana. Bu durum da beni hızlı yaşamaya itiyor. Kaybedecek zamanım yok. Ayrıca herhangi bir insanın hayatıma düzenimi bozacak derinlikte girmesinin bir şansı yok bu hızda.

Koray Tekin: ”Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset.” Hayatı akışına bırakmak en iyisi böylece eğer mutluluk sana gelecekse geliyor zaten gelmeyecekse de peşinden giderek daha çok mutsuz olmuyorsun. Sürekli mutlu olamazsın ki.

Emre: Şimdi ben sana bir soru soracağım: Hızlı yaşamak çoğunlukla erken ölmek demektir ya, gelecek yaşlarındaki duygularını hızlı yaşayarak riske atmaya nasıl cesaret buluyorsun?

Emre: Sürekli mutluluk tabii ki imkansız ama hayatını akışa bırakıp anlık mutluluklara kapılmak, hayatı hızlı yaşamak birçok mutluluğu tadamadan ölmene neden olabilir. Şöyle düşünmüşümdür hep: Hayatım boyunca belirli bir miktarda mutluluk yaşayacaksam bunu hayatımın geneline yaymak isterim. Bir kere dibe vurmayı ve ondan sonra da bir kere zirveye yakın bir yere gitmeyi, daha sonra da belirli bir seviyede mutlulukla hayatımı devam ettirmeye çalışırım.

Koray: Zaten duyguları o kadar yoğun yaşayacağım ki gerek kalmayacak o yaşlara. En azından öyle tahmin ediyoruz, ben ve kişisel not defterim. Emre: Şöyle düşün çok hızlı yaşadın, saniyen bile boş geçmedi ama henüz otuz olmadan öldün. Yaşlılık nedir bilmiyorsun, bırak yaşlılığı ortayaş nedir onu bile bilmiyorsun. Bu bir eksik değil mi? Hayatı bir de o pencerelerden görmeyi neden istemiyorsun? Gün geçtikçe insanın zevkleri, duyguları hayata bakış açısı değişiyor. Bütün bunları görmek yavaş ama emin adımlarla yaşamak…

Koray: Bir şey soracağım. Hani dibe batıp zirveyi görmek istiyorsun ya, tam öleceğin zaman hangi durumda olmak isterdin? Emre: İki durumda da olmak istemezdim. Ölmeden uzun süre önce uç noktaları görmüş ve uzun süredir normal bir mutluluk seviyesinde olmak isterdim. Huzur çok daha önemli o anda. Huzurda zirve yapıp ölmek…

Koray: Ben yaşlanmayı istemiyorum ki. Bilgelik sadece yaşla ilgili değil. Yaş sadece yorgunluk getirir.

5


Vitrin

Kültür Mantarları

Kelebeğin Rüyası

Yen

i

Bir filmden ne bekleriz? İyi oyunculuk, özgün senaryo, iyi kurgu, uyumlu müzik ve kaliteli çekim. Hele de bunlar birbirine uyarsa, işte o zaman tadından yenmez o film. Türk sinema tarihinde ne yazık ki nadiren karşılaşabiliyoruz böyle filmlerle. Bu istisnai filmlerden biridir Kelebeğin Rüyası. Türk sinemasının göz bebeklerindendir, hatta bence en güzel filmidir. Kelebeğin rüyası 1941 yılının Türkiye’sini Zonguldak’ta yaşayan iki genç şairin gözünden anlatan bir dram filmi. Dönemin yaygın hastalığına, vereme, yakalanmış bu iki gencin hikayesi insanın içine işliyor. Bütünüyle şiir kokan, sanat kokan, aşkı tüm naifliğiyle gözler önüne süren, hüznü derinden hissettiren bir film. Dram filmlerinde gördüğümüz filmin geneline yayılmış o kasvetli havayı bu filmde görmememiz de ayrı bir güzellik bence. Acı, hüzün gibi duyguların sadece yırtınarak ağlama sahneleriyle verilmediğini, yerinde kullanılan sahneler sayesinde de olabileceğini kanıtlayan bir film. Filmde hüznün yanında esprili sahneler de tam olması gereken kıvamda. Yönetmenliğini Yılmaz Erdoğan’ın yaptığı ve muhteşem oyunculuklarıyla Kıvanç Tatlıtuğ, Belçim Bilgin, Mert Fırat’ın başrolü paylaştığı film, 2014 Oscar Ödüllerine aday adayı oldu! Büyük övgüler alan film yenilenmiş kurgu ve görüntüleriyle 11 Ekim’de yeniden sinemalarda.

Human Body Exibition

Sergiyi ilk duyduğumda hakkında hiçbir şey bilmiyordum."İnsan Bedeni Sergisi" ne olabilirdi ki? Merak edip araştırmaya başladım. Aslında çok ünlü bir sergi olduğunu öğrendim. Peki tamam sergi de, ne gösteriyorlar içerde? Fotoğraflardan anladığım kadarıyla sıradan, dandik bir plastik organ gösterisi dedim içimden. Daha sonra araştırdığımda ise bütün dolaşım sisteminin, kasların, kemiklerin ve organların gerçek insanlardan alınarak sergilendiğini öğrendim. Bir heyecanla aldım biletimi aldım yola koyuldum. Sergi alanına ulaştığımda çok heyecanlıydım. Çünkü araştırmamı yarıda kesmiştim ve buna değer neyle karşılaşacağımı merak ediyordum. İçeri girdiğimde ilk olarak kemikler karşıladı beni. Gayet yapay görünüyorlardı. Gerçek olduklarına bir türlü kendimi inandıramadım. Farklı kemiklere baktım yine olmadı her şey plastik gibiydi. Bir tıp öğrencisinin rehberliğinde dinledim kemik sistemini ama rehber de bütün gün aynı şeyi anlatmaktan bıkmış, ruhsuz bir şekilde anlattı. Kemik sistemi benim için hayal kırıklığı ve kötü bir başlangıç oldu. Köşeyi döndüğümde ise bütün fikirlerim bir anda değişti. Çünkü kas yapısını görüyordum karşımda ve gerçek olduğunu o zaman anladım. Hatta gerçek olduğunu pekiştirdikten sonra kemik yapısına geri dönüp bir daha inceledim. Bu defa kemiklerin gerçek olduklarını bilerek gezdim. Bu benim için serginin dönüm noktasıydı. Zaten serginin bundan sonrası çok akıcı geçti. Sinir sisteminden kanserli organlara, üç haftalık ceninlerden dolaşım sistemine kadar insanın her bölümünü anlatmaya çalışan bir çalışmaydı. Yale Üniversitesi tarafından yapılan bu çalışmada Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşlarının vücutları kullanılmış. Çıkarken sergilenen kişilerin hayatlarını düşündüm bir süre. Mesela kaslar bölümünde tenis raketi tutmuş bir kas-adam vardı. Acaba hayatı boyunca tenis raketi tutmuş ya da oynamış mıydı? Sergi boyunca garip hissettim kendimi ama mutluydum çok karşılaşabileceğimiz bir sergi değil sonuçta. Kesinlikle gidilmesi, görülmesi gereken bir sergi çünkü insanın ne kadar karmaşık bir sistemini olduğunu bir kez daha anlamamızı sağlıyor.

6


Vitrin

Kültür Mantarları

Zülfü Livaneli

Ortaçgil’i Sever Misiniz?

20 Eylül İzmir

“çocuklar gibi çaresiz, Büyükler kadar doyumsuz, Susamış ve su bulamamış gibi, Kalktım sana geldim.”

“Bu akşam Livaneli’nin konseri var, gidelim mi?” dediğimde dudak büktü bana, “Ne o öyle yıllardır hep aynı, Karlı Kayın Ormanı, Leylim Ley, …” diyerek. Bir an tereddüt ettim, acaba haklı mı diye. Ama bunca yıllık yaşanmışlıkları, şarkıların ve kitapların bana kattıklarını düşününce ihanet edemedim ustaya, gittim yine gece vakti onunla birlikte ‘güneş toplama’ya.

Dünyayı biraz da Ortaçgil’in kelimelerinden görmek istedik, öyle ki konsere gidiş öykümüzü onun ağzından işte böyle dinledik. Kalktık Suat Taşer’e gittik! Öncelikle karşımıza eşsiz sesiyle Birsen Tezer çıktı. Canlı performansının bu denli iyi olduğunu bilmiyordum. Sesiyle hipnotize edebilen biriymiş, eminim ki yaşayarak öğrenmek gibisi yoktur. Her şarkıda bizi biraz daha kendine bağladı, öyle ki ara verildiğinde etekleriyle birlikte tüm seyirciyi de kulise götürecekti. Hipnozdan henüz çıkmıştık ki birden sahnede Bülent Ortaçgil belirdi. O andan sonra hipnozun 2. Durumuna geçiş yaptık, Ortaçgil ne söylerse hep bir ağızdan söyledik, gözlerimizi kapatıp Ortaçgil’in kelimelerinden dünyaya bakakaldık.

İlk gelenlerdendim ve zamanla alanın nasıl dolduğunu dakika dakika hissettim. Dikkatimi çeken şey ise dinleyicilerin çoğunun az sonra dinleyecekleri şarkılardan yaşça daha küçük olduklarıydı. Usta sahneye çıkınca bir de baktım ki bu gencecik insanlar hiç şaşırmadan, hatta detone bile olmadan söylediler onunla birlikte şarkıları. Kimisi umudun goncası kan çiçeklerini dermeye gelmişti, kimisi duyan duysun bilen bilsin diyerek sevdasını haykırmaya. Kimisi gün olur alır başımı giderim diyor, kimisi özgürlük diye haykırıyordu tüm gücüyle…

Konser bittiğinde ise saatlerce uyuyup da hissetmemiş insanlar gibiydik, “Beş dakika daha”. seyircinin isteğini kırmayan Ortaçgil bu sefer yanında Birsen Tezer’i de getirdi. Birlikte “çığlık çığlığa”yı seslendirdiler. İki bateristin aynı anda sahnede olduğu bu performans orada bulunan herkes gibi bizim de unutulmazlarımız arasına daha tamamlanmadan girdi. Gün içerisinde dinlenilen şarkıları bile o günü ortaçgil’e boyamaya yeterken dolu dolu geçirilen iki saatin üzerimizde 3. Sayıya kadar etki göstereceğini düşünüyoruz.

O gece anladım, Ülkemin bir de aydınlık yüzünün olduğunu. O gece anladım, Gençlikten ümit kesmek için henüz erken olduğunu.

Need for Speed

Need for Speed serisi Araba Yarışı türüne damgasını vuran bir seridir. Sadece oyuncu kesimi etkilemekle kalmamış bir dönemin trafiğine de büyük bir etki vurmuştur. Kullandığınız yarış arabalarını modifiye edebildiğiniz NFS: Underground ve NFS: Underground 2 oyunlarından sonra trafikte modifiye edilmiş yüzlerce araba türedi. Need for Speed, 2014 Mart’ında beyaz perdede karşımıza çıkacak bu sefer. Uyarlama filmlerin güzel olduğu çok nadir görülür. Need for Speed de nadir uyarlamalar arasına girebilecek gibi gözükmüyor şimdiden. Hatta saçma bir aksiyon filmi bekliyorum. Umarım Need for Speed beni yanıltır ve nadir uyarlamalardan biri olur. Yine de bilgisayar ekranlarımızdaki kadar bizi etkileyebileceğini düşünmüyorum.

7


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Bana baktı ve sonra istasyondaki bilgilendirme ekranlarına baktı. Arkasını dönüp “Dokuz dakika var!” diye bağırdı. Ekrana dönüp baktığımda “2 Cumaovası 4dk” yazıyordu. Kızın çok yakınıma gelişi ve bağırışı kesinlikle rahatsız ediciydi. Yine de orada kalmam gerekli diye düşündüm. Çünkü ortada bir yanlışlık vardı: Ekranda o sırada “2 Cumaovası 4dk” yazıyordu. Görüntüsünden dolayı kız en az ikinci sınıfa gidiyor olmalıydı ama henüz sayıları çıkaramıyordu sanırım. Dokuz dakikayı duyan baba ekranı görebileceği bir yere geçti ve ekranı biraz inceledikten sonra eşine dönüp “İki dakika var.” dedi. Bu andan sonra kız küçük bir tartışma başlattı. Babayla kızın tartışması hızla sürerken çevreme baktım. Birkaç dakika önce istasyonun bulunduğum bu bölgesi belli bir kalabalığa sahipken şimdi ben, söz ettiğim aile ve birkaç kişi daha kalmıştı. Diğerleri istasyonun öteki bölgelerindeydiler. Tartışmanın bitmeye yakın olduğu bir anda araya girip aslında kaç dakikanın kaldığını, bunu nereden anladığımı, oradaki sayıların ve harflerin ne anlama geldiğini açıklamak istedim. Fakat, şu an bu yazıyı yazmama neden olan bir duygu beni engelledi. Belki de o duygu diğer insanları oradan uzaklaştıran duyguydu. Tren geldi ve onlardan beklediğim gibi binmeye çalıştılar. Kapıdan geçiş önceliğini inenlere vermediler. Bunu hiç anlayamıyorum. İnsanlara çarparak geçmenin ne anlamı var? Üstelik o sırada trene binmeye çalışan tek kişi de senken. Sürü psikolojisiyle kapının kenarına geçilmesini bekliyorum hep. Bu nedenle de kapının tam kenarında dikkat çekici şekilde duruyorum her zaman. Bazen başarılı oluyorum ve şehir hayatına henüz alışmamış birkaç kişi arkama takıyorum. Önceliği inen yolculara vermiş oluyoruz böylece. Karşıyaka’da inenlerin aileye gösterdiği tepkilerinden sonra yine yakınlarında durdum. Kız istasyon adlarını okumaya çalışıyor, baba da ona bir yol göstermek istiyordu.

İZBAN Notları - Emre GÜLSOYLU Karşıyaka İZBAN istasyonunda oturuyordum. Bir önceki treni çok az farkla kaçırdığım için istasyondaki tüm koltuklar neredeyse boştu. Her zamanki yerime gittim ve oturdum. Zaman geçtikçe istasyon kalabalıklaştı. Bekleyenler çoğunlukla benim yaşımdaki kimseler olduğundan ve aynı zamanda da yanım boş olduğundan bekleyen herhangi birine yerimi vermedim. Çarşıda üstüme binen yorgunluğumu attığım sıralarda biri kız, diğeri erkek iki çocuk önüme geldi. Maddi durumları, üstlerindeki kirli, eski ve yıpranmış giysilerden açıkça belli oluyordu. Kız olan yanımdaki boşluğu gördü ve seslendi: Nine! Gel burada boşluk var. Birkaç saniye sonra kırklı yaşlarında bir kadın geldi ve yanıma oturdu. Kadını hemen ardından takip eden bir de adam vardı. Hem adamın yüzündeki yorgunluktan hem de eşinin yanında oturmak isteyeceğini düşündüğümden ayağa kalktım ve oturduğum koltuktan raylara doğru yürüdüm. Çocukların hareketlerini ve konuşmalarını takip edebileceğim bir yerde durdum. Konuşmalar sırasında, kızın daha önce nine dediği kişiye sonra anne diye hitap etmesi garip geldi. Kadının elindeki İBB torbalarından anladım ki, belediye bu aileye belli bir yardımda bulunmuş. Yardımın verdiği mutluluk, kadının ve çocukların yüzlerine ve konuşmalarına yansıyordu. Derken, konu, trenin ne kadar sonra istasyona ulaşacağına geldi. Kız çocuğu yanıma geldi (şehirde uzun süredir yaşayan birinin yaklaşmayacağı kadar).

- Bunu okur musun? - A, le, i, a, le? - Neyse, bunu dene. - İki! - Hayır, burasını… - Orayı okumak istemiyorum. - İstediğin bir yeri oku o zaman. - Şurayı okuyacağım: Ke, e, me, e, re. O sırada oradan ayrıldım. Evet, orada kıza okuma öğretemezdim ama henüz treni beklerken ekranın neresindeki sayının trenin geliş süresini temsil ettiğini öğretebilirdim. En azından babasına. Çünkü babası sayıları biliyordu anladığım kadarıyla. Trenin öteki ucuna kadar bu düşüncelerle gittim. Sanırım, şehirde yaşamaya alışkın olan bizlerin yapabileceği tek şey, henüz şehre uyum sağlayamamış kişileri dışlamak, onlardan uzaklaşmak değil. Yaptıkları hatalarda tepki koymak yerine anlayabilecekleri seviyede açıklamalar yapılabilir. Bunlar, onları şehre daha uyumlu bireyler haline getirebilir.

8


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Here I am - Hille PAUL

Here I am in the way I am naked and wounded skinny and thin without any make-up or clothing without any coverage that could hide my ugliness. Now, you can judge, If I'm a beauty, or not. Did you ever think about the dirty hands that touched this body and my soul before? You should, before you fall in love with me.

Saklambaç

Explotion

-

- Hille PAUL

Just a little explosion actually but a wonder

Kültür Mantarı

O şairler ki, Mahilere benzerler derya içindeki. Bazen acımasız derler gecelere, Bazen hain, Bazen zalim…

shrapnels made out of glossy paper flying round her head, while she is blowing in the cloud of glitter istead of the wind for giving this country the luck of a child which it's still missing

Anlaşılan Bir gece olsun karşılaşmamışlar Erato’yla. Ve her seferinde ebe olup Sabahlara dek Saklambaç oynamışlar tanrıyla.

9


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Gökyüzü - Emre GÜLSOYLU

İnsan yer değiştirdikçe düşünceleri de değişiyor. Aşına olduğu yerlerde gezip durdukça az ya da çok sınırlıyor kendi dünyasını. Kendini yüceltecek, üsten bakabilecek bir şeyler buluyor mutlaka. Fakat, öte yandan, hiç gezmediği kadar gezdikçe insan, duyguları bile değişiyor. Örneğin, eve bağlılığı neredeyse hiç olmayan kimi insanlar gezdikçe, evlerinden uzaklaştıkça sıkıca bağlanıyorlar evlerine. İnsan eğer gezmeye fırsat bulamıyorsa, farklı açılardan bakmalı bulunduğu yere. Küçük değişimler bile büyük farklar ortaya koyabiliyor. Mesela, yaşadığınız evin kapısına sırtınızı dayayıp oturdunuz mu hiç? Orada yaşadığınız şeyler kafanızda canlanıyor ama başka bir açıyla. İnsanları başka bir açıyla görüyorsunuz, gelen sesler başka tonlarda oluyor. Bu da anılarınızı daha derinlere gömmenize, yaşadığınız olayları farklı açılardan değerlendirmenize neden oluyor. Farklı yerleri gezmeye fırsat bulamadığım bulutsuz bir yaz gecesi bulunduğum yerin çatısında yattım bir süre. Çatıya çıkış nedenim de sürekli baktığım manzarayı farklı şekilde görme isteğinden başla bir şey değildi. Bir miktar korkuyla birlikte çatının kenarına çıktım ve oturdum. Bir süre çevreyi izledikten sonra gökyüzüne bakmaya başladım. Daha rahat izlemek için yatar pozisyona geçtim. Kafamı koyduğum anda korkum geçti. Sonra yıldızlarla ve dolunayla aramda bir iletişim oluşmaya başladı. Gökyüzüne baktıkça teknolojik bir yaşam formundan çok, ilk medeniyetleri düşünüyorum. Belki de dünyada binlerce yıldır değişmeyen tek şey gece oluşan gökyüzü manzarasıdır. Günümüzde yıldızlar şehir ışıkları nedeniyle yer yer silikleşiyor olabilir ama gerçekten karanlık bir çevrede, bir Sümerliyle aynı görüntüye

bakıyoruz. Merak ediyorum, acaba yıldızlara baktığımda, henüz sınırlarını göremediğim ve her geçen gün gelişen hayal gücümle sınırlanacak bir konu üzerine, yani uzaydaki farklı yaşam formları üzerine düşünmek varken, neden antik medeniyetlere kafa yoruyorum, o zamanki yaşam tarzını, düşünceleri hayal ediyorum? Sonsuzluğa bakarken, aslında ne kadar yüksekte olduğumu unuttum, daha da yükseğe çıkmak istedim. Eğer imkanım olsaydı, mesela kanatlarım olsaydı mutlaka havalanırdım. Daha sonra amaçsızca aşağıya baktım. Midemde fırtınalar koparacak kadar yüksekteyken hala yukarı çıkmayı nasıl isteyebildiğimi düşündüm. O isteğim apaçık saçma bir şeydi. Sonra tekrar kafamı yukarı kaldırdım. Yine sakinleştim ve daha da yükselmeyi düşündüm. Muhtemeldir ki, insanlar için en temel dürtülerden biri de yükselmektir. Bunu fiziksel olarak da alabilirsiniz, günlük yaşantınız olarak da. İş yaşamında bile yükselmek istedim hep. Yükseldiğim her işte, ne zaman aşağıya baksam “İşte, ben bunca karıncamsı insandan yükseğim!” düşüncesi hakim oldu, kibirlendim. Eğer bu düşüncenin etkisinden kurtulamadıysam tekrar yükselişe geçemedim. Fakat kafamı tekrar yukarı kaldırdığımda, üstümdekilerin farkına vardım ve aslında ne kadar da “küçük” olduğumu, "karıncamsı" dediğim insanlardan biri olduğumu fark ettim. Şundan da eminim ki, çok başarılı olsam da, zirvedeki yalnızlığı yaşayacak olsam bile günün birinde, gökyüzünü ve yıldızları çok net bir şekilde görebileceğim bir yerde kafamı kaldırıp Samanyolu’nu izleyeceğim ve önemsizliğimin, küçüklüğümün verdiği duygulara bırakacağım kendimi.

10


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

yaşadılar ve yaşıyorlar. İçten dıştan sürekli olarak bunlara “Live fast, die young (hızlı yaşa genç öl), You only live once (YOLO) (sadece bir kere yaşarsın)” gibi bize pek hayır getirmeyecek anlayışlar pompalandı. Milli bilinçlerini kaybettiler, milli kültürden uzaklaştılar ve şimdi boşluğa doğru koşuyorlar. Kullandıkları kelimeler değişti, giyimleri değişti. Türk kültürünü alt ve aşağı gören bir zihniyet bu milletin geleceği olursa Sümerlerle, Azteklerle aynı kaderi paylaşmamız işten bile olmaz. Kültür toplumun garantisidir. Güçlü bir kültüre sahip olan bir millet kolay kolay asimile olmaz. Yıllar yılı bu ülkede dünya çapında isim yapması mümkün sanatçılar yetişti. Fakat en büyük sıkıntı pazarlama. Bu müthiş kültür birikimini ne içeri, ne dışarı pazarlayabildik. Emperyalist olarak adlandırılan ülkelerde yapılanlara baktığımızda bunun sebebini fark etmek hiç de zor değildir. Onlar yaptıkları en küçük şeyi bile dev reklam kampanyalarıyla, dev tanıtımlarla insanların kafalarına soktular. Bizim sanatçılarımız bir parfüm markası yaratamadılar veya sporcularımız bir ayakkabı markası yaratamadılar. Yerli firmalar, şirketler de bu konuyla maalesef yeterince ilgilenmedi. Yabancı şirketler ellerindeki pazarlama gücünü çok iyi kullandılar. Bizim en büyük sanatçılarımız olgunluk seviyesine ulaştığı, en anlamlı en güzel şarkıların yapıldığı dönemde biz bunları dünyaya pazarlayamadık. Türkiye dünyaya açılamadı, dünya Türkiye’ye açıldı. Okyanustan gelen büyük balıklar, buradaki orta-ufak ne varsa süpürdü, burada kalan büyükler de onlarla iş yapmak zorunda kaldı. Sonuçta böyle bir Türkiye ortaya çıktı. Eğer bir ülke, yabancı sermaye ülkeden çıktığında bile ayakta kalabiliyorsa ülkedir. Biz yabancı sermayeye bağımlıyız. Ekonomi sıcak para ile dönüyor. Bunun için kimseyi suçlayamazsınız, bizzat bir parçasıyız hepimiz bu sistemin ama bunu değiştirmek için de bir şeyler yapmak zorundayız.

Değişen Toplum ve Değerlerimiz - Cihan AŞIK Eskilerden bahsetmek istiyorum ama çok eskilerden değil. Kaybettiğimiz değerlerden ve kültürümüzden bahsetmek istiyorum. Kaybettiğimiz sevdalardan, aşklardan, yabancılaştığımız kültürümüzden konuşalım! Aşk, hormonsal bir durumdur. Fakat bunu makyajlamak ve olduğundan pahalıya satmak sanattır. Bu ülkenin gerçek sanatçıları vardı. Eskiler hatırlar, bir zamanlar alışmak sevmekten daha zor geliyordu. İnsanlar canlarından vazgeçip, birbirlerinden vazgeçmiyorlardı. Hani hatasız kul olmazdı, dermansız dert olmazdı! Gönlümüz duvardaki resimle avunurdu. Nikâh masasında şahit bile olurduk sevdiğimize. Eskilerde tutulan müthiş bir çizgi vardı. O zamanlar âşıkların bir asaleti, bir duruşu vardı. Henüz kültürümüzü muhafaza edebildiğimiz dönemlerde aşklarımızı da âşıklarımızı da muhafaza edebiliyorduk. Bizi hep bu Dallas mahvetti muhabbetine girmeyeceğim, zaten Dallas’tan daha absürt ve ahlak yoksunu diziler de çekildi bu ülkede. “Amerikan popüler kültürü bizi yuttu” gibi beylik lafları söylemek kolay geliyor bazılarına. Fakat şunu düşünemiyorlar, bizim kültürümüz de ananemiz de müziğimizle beraber değişti. Bambaşka bir gençlik çıkıyor ortaya. İlişkiler daha kısa sürüyor, amaçlar, hedefler farklı. İnsanlarımızın beynine sürekli bir cinsellik pompalanıyor. Diziler, yeni şarkılar ve şarkıcılar, bazı gazeteler, magazin programları para amaçlı olduklarından toplumun duygularıyla oynadılar sonunda, bir yaratık yarattılar. Toplum içinde -genç nüfusun tamamı için geçerli değil tabii ki- (şükür ki değil) garip, kopuk bir grup oluştu. Bu insanlar her şeyi çok hızlı

En iyi çözüm, kendi milli markalarımızı yaratacağız. Devlet desteği sağlanırsa ve Türkiye’nin ürünleri, Türk işçileri tarafından işlenip, Türkiye’ye ve bütün dünyaya pazarlanabilirse, öz güvenimizin tazeleneceğine inanıyorum. Eskiden devletlerin prestiji orduları, sarayları, müzeleriydi; bugün ise şirketleri. Güney Kore, Japonya, Almanya gibi ülkeler çok sert savaşlardan çıkmış olmalarına rağmen ekonomik politikaları o kadar doğruydu ve halk o kadar özverili çalıştı ki, bu gün geçmişte olanlara rağmen dünyanın en büyük ekonomileri arasındalar. Belirli bir refah seviyeleri var ve altına inmiyorlar. Halkın zenginleşmesi, eğitimin artması aynı şekilde kültürel ve sanatsal aktivitelerin de daha fazla izleyici bulması ve dolayısıyla para bulunması anlamına gelir. Biz de kültürel değerlerimizin tamamını muhafaza etmenin yanında geliştirmeye çalışırsak şayet bundan yüz sene sonra bile çocuklarımıza övünebilecekleri bir kimlik bırakmış oluruz.

11


İçimizdekiler

Kültür Mantarları

Davranış Özgürlüğü - Ata Alkan TÜRKER

Geçtiğimiz günlerde, ders esnasında okutmanın bize tartışma ortamı yaratmak amacıyla sunduğu bir konu aklıma geldi. Olay basit olarak şu şekilde gerçekleşmişti; Mustafa isimli, kendini dini bütün bir kimse olarak tanımlayan vatandaşımız, belediyelerimizin birinde önemli bir mevkide işe başlıyor ve tavır itibariyle yalnızca erkeklerle tokalaşıyordu. Yurt dışından gelen bir heyeti karşılama esnasında kadın meslektaşlarıyla tokalaşmayıp sadece erkeklerle tokalaşması ayrımcılık olarak görülüyor ve bu konu Avrupa İnsan Hakları mahkemesine taşınıyordu. Derste bizim tartışma konumuz ise böyle bir durumda herhangi bir yaptırım uygulanmalı mı? Veya herhangi bir öneride bulunulabilinir mi?

taşınmış bu durum birçok Avrupa ülkesi tarafından yorum yapılamaz olarak nitelendirilmişti. Ancak Hollanda hükümeti, bu şahsın eğer bundan sonra erkeklerle de tokalaşmaz ise ortada bir sorun kalmayacağı savını ortaya atmıştı. Peki, sizce de ortada hâlâ bir sorun yok mu? Yahut bu davranış her ne kadar çağ dışı olsa da bireysel özgürlük ve düşünce özgürlüğü olarak nitelendirilebilinir mi? Tahmin ediyorum ki bu iki özgürlük kavramı da en az benim için olduğu kadar sizin için de vatandaş olmanın ve onun da ötesinde insan olmanın başlıca haklarındandırlar. Peki ya anayasa? Ya hukuk devleti kavramı? Böyle çetrefilli durumlar için elbette birçok soru ve yeni kavramsal arayışlarda bulunulabilir. Hatta bu noktada mevzunun insan odaklı mı yoksa devlet odaklı mı ele alınması gerektiği de tartışılabilir. Ben bu yazıyla sadece kişisel haklarımız üzerine ne kadar düşündüğümüzü sorgulamak istedim.

Öncelikle hepimiz olaya dinsel boyutta bir tavrın nasıl olur da devlet kurumlarında çalışan kimseler tarafından tercih meselesi olarak görülüp uygulanabilir oluşu olarak baktık. Laisizm denen kavram bu denli ‘’eğitimli’’ (herhangi birimizin eğitim almamış olarak devlet kurumlarında önemli mevkilere gelemeyeceği fikrindeyim) kimseler tarafından hiç pratiğe dökülememiş olması kaygı vericiydi. Olaya bireysel özgürlük çerçevesinden baktığımızda yargılanacak bir durum yoktu çünkü sosyal hayatında bu kimseyi hiçbirimiz kadınların elini sıkmıyor diye eleştiremezdik, en azından anayasa bunu gerektiriyordu diyelim.

Bu konu nereden aklıma geldi ve neden yazdım diye düşünenleriniz olabilir. Ünlü Fransız yazar ve düşünür Jean Paul Sartre ‘ın şu sözünü anımsamam bahsi geçen olay üzerine tekrar düşünmemi sağladı.

“Düşünce özgürlüğünden yoksun olmak, düşündüğünü söyleyememek değil, hiç düşünmemiş olmaktır.”

Sonrasında ise duruma kadın-erkek ayrımcılığı çerçevesinden baktığımızda işler boyut değiştiriyordu. Nitekim bu durumun, ortada kadın cinsiyetine karşı yapılmış bariz bir hakaret olarak değerlendirilmesi son derece doğaldı. Avrupa insan hakları mahkemesine

12


That's one small step for (a) man,

one giant leap for mankind.


Kültür Mantarları Sayı: 2  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you