Issuu on Google+

AFAK-1 Ekim/’7 “Yaşananlar değil yaşayanlar önemli”

İlk gördüğü, siyah zemin üzerindeki sarı renkli E ve G harfleriydi. İdrak etmek için birkaç saniyeye ihtiyacı vardı ve idrak etti: Bilgisayar kasasının dibinde sızmıştı. Ardından midesindeki kımıldanmaları fark etti. Az önceki imkansız ama güzel rüyanın içindeki bulantı mevzusunun nedenini anladı. Sırt üstü döndü, duvara gözlerini dikti. Bu sefer kusabilecek miydi? Cevabı evet olsaydı çoktan banyoya yollanmıştı. Bilgisayar ışığının yansıdığı duvara bakan göz bebeklerini kımıldatmaya korkuyordu. Ve baş ağrısı, suyun altında av arayan aç bir köpekbalığı gibi pusudaydı. Ani bir ayağa kalkış, kurulacak bir cümle ya da göz bebeklerinin minik bir hareketini bekliyordu. Aniden kalkmak imkansızdı zira izlediği tavan, beyninin koridorlarında yankılanan bir tür uğuldama eşliğinde sağa ve sola gidiyordu. Kaçıncı şişeydi son bitirdiği? Saymayı bıraktığından beri hiçbirinci... Bir o kadar da sonsuzuncu. Rakamların olmadığı yerde miktarlar bitmeyen yokuşlarda yuvarlanıyordu. Birkaç derin nefesten sonra rüyasını hatırladı. Dört sene önce bu şehirde yaşadığı ilk evi… Üniversitenin ilk yılı... Henüz saçları uzunken... Nefretle özlemi birbirine çok yakın yerlerinden hissediyordu ve en çok da Narin’i özlüyordu. Artık sınırlarca ötede bir Avrupa ülkesinde, evli ve mutlu bir hayatı olan Narin’i. Her şeyin başında, belki de ilk tanıştığı olduğu için Özlem’i herkesten ayrı seveceğini, herkesten farklı bir dostlukları olacağını düşünmüştü ama zaman, bu rolü Narin’e verdi. O da mezuniyetten hemen önce evlenip, mezuniyetten sonra da hali hazırdaki yeni hayatına gitti. Yattığı yerden yavaşça doğrularak baş ağrısına sade bir kabul töreni yaptı Afak. Sol tarafında çalışmakta olan bilgisayar kasasının üzerindeki fotoğrafı aldı. Narin göndermişti; küçük bir saat kulesinin yanına kurulmuş ışıklı ve tarihi bir köprünün önünde, Fatih ile birlikte. Arkasında da mezun olduğu bölümün diline uygun bir şekilde “From your pure daisy; as a memory of our friendship” yazmış ve koymayı hiç unutmadığı gülücük işaretini de koymuştu. Arkasında kalan sehpanın üzerindeki ekranda, çalmakta olan radyodan başka açık bir şey kalmamıştı. Stüdyo tarzında, tek kişilik düşünülmüş olan dairede kanepe yoktu. Üst üste konmuş iki yatak, hem uyku hem oturma ihtiyacını görüyordu ama Afak’ın az evvel doğrulduğu zemin, sadece halının olduğu kısımdaydı. Elleriyle yarım yamalak destek alarak kendisini yatakların üstüne atıverdi. Tam bu sırada saati merak etmesi gerekirdi ama etmedi. İşi kalmamıştı. Planlara ve gelecek mefhumuna bağlı pamuk iplikleri birkaç ay içinde çapraz saldırılarla koparılmıştı. Bünyesindeki alkol, az önceki küçük hamlesinde bile soluğunu kesmesine neden olmuştu. Oturduğu yerden, sağda kalan mutfağın bir kısmını, sağ çaprazındaki çıkış kapısını ve açık kalan banyo ışığının girişteki yayılışını görebiliyordu. Kapının önüne açılmamış kutuları yığmıştı. Bir önceki evinde geçirdiği iki yıla rağmen, kaçar gibi bir hız ve kavuşur gibi bir zevkle toplanmış ama birkaç aydır her şey tersine dönmüştü. Bu ev, onun mezarı olacaktı. Edindiği takıntılar, saplantılar, kaygılar ve paranoyalar evin orasına burasına yayılmıştı ve her an onu köşeye sıkıştırır gibiydi. Az önce gördüğü, bilgisayar markasına ait harfler bile bunlardan sadece biriydi. O sırada gözü, boşalmış şişelere takıldı. İstatistiksel verilere girecek durumda değildi ama çeşitli türlerden toplam yirmi dört şişe, eve yayılmış vaziyetteydi. Yirmi beşinciyi almak için titreyen kollarını yere dayadı, kendi kendine üçe kadar saydı ve aslında üç saniyeden daha fazla süren bir zamanda ayağa kalkabildi. Hala elinde, parmakları arasında duran Narin ve Fatih’in fotoğrafını, mutfağa geçişin yanındaki televizyonun üzerine bıraktı. Buzdolabına yaklaşınca, iki ay kadar önce ilk taşındığı sırada kapağa uğur böceği şeklindeki bir mıknatısla tutturduğu fotoğraflara takıldı gözü.


Birazdan başlayacak bir dersi beklerken, fakültenin pencerelerinden birinde Özlem ile kendisini çekmişti. Saçlarına ve kıyafetlerine bakılırsa ikinci sınıftı. Çünkü saçları uzun, gözleri kalem çekilmiş ve bileğinde metal işlemeli bilekliği vardı. Metalci olduğu zamanlardı. Özlem ile onun gözlerine dikkat eden yabancılar, uzaktan uzağa kardeş sanırlardı onları. Öyle olmaması için hiçbir sebep de yoktu aslında. Özlem’in karakteri dışında... Küçüğü-büyüğü olmayan, sadece varlıkları olan bazı travmalar, tecrübesizlik ve bazı şeyleri sonradan kazanmışlığın verdiği küstah şımarıklık, durumu buraya getirmişti. İlk tanıştıkları gün, okulun ilk günüydü ve fakültenin girişindeydiler. Gerçekten de daha önce tanışmış gibi birbirlerine uzun süre bakmışlar, daha sonra bu bakışlar gülümsemeye ve tanışmaya dönüşmüştü. -Edebiyat mı senin? -Evet, senin? -Aynen. İkinci öğretim mi peki? -Evet, sen de sanırım? -Sınıf arkadaşı oluyoruz bu durumda. Gülümsüyorlardı. Bunda, arkadaş olmaktan başka bir beklentiye girmemelerinin yanı sıra üniversite hayatına girmiş olmanın verdiği rahatlık da etkiliydi. Sınıflarına girdiklerinde bu rahatlık, herkesin birbirleriyle tanışmasına, hatta ilk birkaç hafta on-yirmi kişilik gruplar halinde takılmalarına da neden olmuştu. İlk zamanların bu iyimser kalabalığı dağılmaya, daha küçük gruplara ayrılmaya başlayınca Afak ve Özlem’in yanına Kemal ve Harun da eklenmişti. Küçük bir şehirde okumanın avantajlarından biri de, birçok insanı aynı anda tanıma ve güvenme şansına erişebilmekti. Oysa büyük şehirlerde pek çok arkadaşlık birkaç haftada ömrünü doldurup yerini yenilerine bırakırdı. Bunda kuşkusuz, art niyetli tiplerin niyetlerine erdikten sonra karışıp gizlenebilecekleri devasa bir kalabalık olmasının etkisi vardı. Oysa Afak’ların şehri öyle değildi. Birkaç yüz metrelik bir kordona, birkaç kafe ve bara, güzel bir boğaz manzarasına ve rüzgarlı bir havaya sahipti. İlk yılı, her üniversite öğrencisi gibi bolca gezerek ve eğlenerek geçirmişlerdi. Bu eğlencelerden geceye uzayanlar, finali Afak’ın evinde yapardı çünkü yurda giriş saatlerinin kıçına sert tekmeler atarlardı. Afak’ın asla sobanın yakılamadığı, dolayısıyla ısıtamadığı dükkandan bozma evinde uzun sohbetler, yemekler ve güzel uykular çekilirdi. -bitmiyordu…Sakinleşmek için neye ihtiyaç var? İçiyorum işte, aralıksız, araya başka şeyler koymadan. Ayılmama, sinirlerimin ve kaslarımın gerilmesine sebep olacak her şeyi uzaklaştırarak. Bitmiyor ama, beynimin iki lobu arasından geçen bir zemberek var. Hatırladıklarımın akrebi, yelkovanın ırzına geçmekte... Bu evden çıkabilecek miyim geldiğim gibi? Bu hayattan çıkabilecek miyim doğduğum gibi? Her şey üzerime geliyor. Ev sanki her an küçülüyor. Bu evden çıkıp hayata karışacak gücü kendimde bulamıyorum. Açık havadan alacağım oksijenin zehirli etkisinden korkuyorum. Bir de yan komşularım… Bitmek bilmeyen, gecelerdir süren sevişme sesleri… İç kulağımdan beynime uzanan diken taneleri gibi. Ne düşünüyordum az evvel? Özlem... Aramızdaki marazı ilk evimde o başlattı. O zamanki saf halimle ne yapıp edip çıktığı yere sokmuştum Özlem’in duygularını ama becerememişim. Pek çok iş gibi bunu da… Rüyasında Kemal’i görmüş, hoşlanıyormuş ve belki de seviyormuş. Benimkine benzeyen çekik gözlerindeki tedirgin heyecanı bugün bile hatırlıyorum. Bulanık da olsa... “Devam etmesin bu duyguların, Özlem” demiştim, Burcu’yla ne ilişkileri ne de aşkları bitmiş değil. Kendini de yakarsın arkadaşlığımızı da. Biliyordum, görüyordum aralarındaki tek taraflı çekimi. Ama içmeye gittiğimiz mekanlarda, Burcu’nun lafı geçtiğinde Kemal’in gözlerindeki parıltıyı da görüyordum;


görüyorduk… Harun’la birlikte Kemal’e gıpta ederdik. Hala var, derdik böyle sevgiler. Dünyaya gözlerini açtığında karşısında bulduğu ilk şeyi annesi sanan bebekler gibi, kendi dünyalarında ilk birbirlerini görmüştü Kemal ve Burcu. Daha ilk seneden emindim Burcu’nun sonraki seneye bu taraflarda bir okul kazanmak için elinden geleni yapacağına. Yaptı da… Şehre bir saat mesafedeki fakülteye geldi. Unutur muyum o günleri. İkinci yıl Harun’la çıktığımız yeni evimizde kutlama bile yapmıştık. O zaman saçlarım uzundu henüz. Konuşmalarım daha plansız ve hızlı, kıyafetlerim özensizdi. Tamam, tam adını söylüyorum: çirkin bir adamdım. Ama huzurluydum, dün gibi hatırlıyorum huzurlu halimi. Aptal ama huzurlu... Zaten ikisi bir arada olmuyordu. Dışınızdakiler ikisinden birini size verirken diğerini alıyordu. Huzurlu ve akıllı olmak aynı anda imkansızdı. Huzur ahmakların işiydi, gerçekten gözleri açılmış olanların ise bu kalpsiz takas sırasında huzurlarını feda etmesi gerekiyordu. -Afak bunun neresindeydi? Şu an, bu küçük ve alkol kokulu evde, tam ortasındaydı. Sakin ol Afak, neredeyse bitecek.Eline kına yakmıştık Burcu’nun; Kemal’in sevincini gerçekten paylaşan arkadaşları olarak hazırladığımız kutlama, kına gecesine dönmüştü aramızda. Burcu ufacık bir kızdı, sanki Kemal’i bir ortaokul gününde görmüş ve “Göreceğimi gördüm, artık büyümesem de olur” der gibi. O zamanlar ben ek iş olarak yerel bir kanalda kameramanlık yapıyor ve geceleri bende kalan kameramla kutlamayı çekiyordum. Harun, kendine bulduğu mutluluk sebebiyle birlikteydi; adı Zehra. Sevgi ve Narin kına tepsisini hazırlamıştı. Kınayı Kemal ve Burcu’ya yakan ise Özlem’di. Kemal’in geçen yıldan beri süregelen şüphelerini dindirmek ister gibi davranıyordu. Bize açıldığı malum derdinin artık bittiğini, hatta hiç başlamadığını söyler gibi. O evde eksik bir şeyler vardı Afak, biliyordun bunu. Sonbahardan kışa döndüğünde havanın serinlemesindeki tedirginlik gibi... Sanki birazdan bir şey olacakmış da aslında hiçbir şey olmayacakmış gibi. Sürekli hiçbir şey olmayacağını bile bile beklemekten daha yıpratıcı bir bekleyiş var mıydı? “Birazdan hiçbir şey olmayacak ve ben sabırsızlıkla bekliyorum”. Ah tezatların kırbaçladığı tek ömürlük yüzlerce hayatların! Eksik olan sendin evlat; kimi seviyordun? Harun’u mu? Daha bir ay sonra neler yapacaktı sana? Yok, onu demiyorum. Bütün ev işlerini sana yıkıp sevgilisiyle keyif sürmesi değil mesele. Basit şeyler onlar; ben şeyden bahsediyorum: Şarap içtiğin gecelerden. Bir gün belki son ihtimalin, son çıkışın olur diye beklediğin eski sevgilinin evlilik haberini aldığın günlerden. Birkaç gece üst üste içmiştin de ağlamıştın. Harun da biliyordu bunu. Evin ısınan tek yeri olan salonda yatarken biliyordu. Sen holdeki soğuk masada otururken biliyordu. Şarap içip ağlarken de biliyordu. Salonun kapısını kapatıp sevgilisiyle sevişirken de biliyordu, içeriden seslenip senden istek parça isterken de. Sen dertleşmeye ihtiyaç duyduğun günlerin sonuncularını yaşarken, herkes bunları biliyordu Afak. Kemal de biliyordu, bakma. Onun tek kusuru: konuşmayı beceremiyordu. “Her şey çok güzel olacak adamım” demekten başka cümle kuramıyordu, ona kızma Afak. Tuzu kurulardan tavsiye alamayan kendine kız. Gerçi o zaman olsa alırdın, o zaman açıktın böyle şeylere. Konuşmaya, dertleşmeye, tartışmaya, uzun uzun derdini anlatma ve haklı çıkma çabalarına. Hevesin vardı sosyal iletişim araçlarını kullanmaya. Ama geçti onlar biliyorsun, neredeyse bir sene olacak. Sonra o geldi hayatınıza. Geldiğinde kalabalıktınız evet, sonra sonra tekil oldu herkes. Sevgi, Özlem ve Narin birlikte çıktıkları eve ya da ev merkezli hayatlarına takıldılar uzun süre. Harun Zehra’nın ya koynundan ya yamacından ayrılmıyordu. Çok basitti: Sonradan kazanmışlığın şımarıklığı. Pratiği yapılmamış flört hayatının insanı salak etmesi. Kemal zaten Burcu’yla ve onun gölgesindeki hayatıyla meşguldü. Sonra onunla tanıştı Afak. Tanıştıkları günden iki hafta önce finallerde görmüşlerdi aslında Harun’la. Sıralardan birinde düşük bel pantolonuyla oturduğu için çatalı gözüken kıza tek bakan ikisi değildi de zaten. İki hafta sonra ortak arkadaşların olduğu bir masada tanıştıklarında da Harun


hatırlattı, bunun o kız olduğunu. Ciddiye almamışlardı. Ta ki bir gün Afak, herkes sömestr tatili için memleketine gittiğinde ve Gamze ile baş başa kaldıklarında onu öpene kadar. Birkaç gün takılır giderim, dönüşte de her şey unutulur diye düşünmüştü. Unuttu da. Gamze’ye kadar ne yaşadı, ne düşündüyse hepsini unuttu. Ne olduysa ve nasıl olduysa öpüşmelerinden iki gün geçmeden aşık oldu Gamze’ye. Eğlenceli tavrına mı, neşeli gülüşüne mi, güzel yüzüne mi, ivecen konuşmalarına mı? Araştırmaya gerek yoktu, kobaylarda istikrarlı tepkimelerin bulunamayacağı tek bilimdi bu. Ama istikrarsızlıklar da bir istikrar oluştururdu, ayrı konu. Hatta çoğu kez adına “aşk” deyip yaşanan, onlarca istikrarsızlığın oluşturduğu çürük bir istikrardan başkası da değildi. Bu da bambaşka bir konu... Sonra oyun başladı. Herkes kendi iki kişilik kanserli hücresine çekildiğine göre oyuna başlamak için daha iyi bir zaman bulunamazdı. Bütün çiftler ve arkadaş grupları, kendi küçük hayatlarına çekilmiş, bir diğeriyle sürtüşmeden, üzerine şeker serpilmiş gençlik aptallıklarını yaşıyordu. Tabi ki ara ara teğet geçmeler yahut dokunmalar oluyordu. Özellikle ortak kullanılan yerlerde... Evde veya mutfakta. Bunun dışında da hepsinin takıldığı belli mekanlar vardı. Kemaller mesela, genelde evde ve kendi ev arkadaşlarıyla olurlardı. Kızlar, küçük şehrin en kalabalık iki barında müzik dinlemeye giderlerken, Harun ve Zehra ya kıyının kenarındaki o çay bahçesine ya da okey, kağıt falan oynanan o geniş mekana takılırlardı. Afaklar ise yeni açılan, duvarlarına 70’lerin, 80’lerin afişleri, posterleri asılmış mekanında olurlardı. Sonra herkes aynı yere çekilirdi: yataklara… İşte Afak’ın varoluşunu hissettiği ilk yer orasıydı. Sevişmenin heyecanından değil. Kuşkusuz o da vardı ama varlığını titreten asıl şey, kaybetme korkusuydu. Kaybetmekten ötesi yoktu. Anlamadığı bir hızla, hayatı ve Gamze birleşmiş, hayatı Gamze’nin kendisi olmuştu. Birlikte oldukları, malum geleneksel sınırları geçmeden seviştikleri gecelerde, derin ve huzurlu uykuları bir süre sonra tedirgin sıçrayışlarla bölünmeye başlamıştı. Tabi bu, birden bire olmamıştı. Gamze’yle gittikleri yerlerde veya ev sohbetlerinde, Gamze’nin eski sevgilisinin lafı geçmeye başlamıştı. Ondan bahsederken Gamze’nin gözlerinde gördüğü ışıltı, Burcu’dan bahsedildiğinde Kemal’de gördüğünün aynısıydı. Büyük bir bunalımın ardından Afak’la tanışan Gamze’nin suratında hala geçmişin tozları görülebiliyordu. Dikkatli bakmak yeterliydi; terk edilmiş olmanın verdiği yoğun bunalım yüzünden/veya sayesinde, Gamze bu kadar keyifli ve enerjikti. Fizik kanunları, metafiziksel konularda da geçerli olabiliyordu bazen: Gamze’nin aylarca bir suyun altına bastırdığı mutluluk topu, Afak’ın gelmesiyle serbest kalmış ve bastırıldığı oranda üstüne çıkmıştı suyun. O kadar üstüne çıkmıştı ki onu artık göremiyordu Gamze. Bu yüzden de kahkahalara, gülüşlere, esprilere bürünen mutsuzluğunu gizleyemiyordu Afak’tan. Çünkü uyudukları gecelerde, yorgunluktan derin uykulara dalan Gamze’ye rağmen uyanık kalıyordu Afak. Eski sevgilisini nasıl sevdiğini, onu hala nasıl silemediğini düşünerek vardığı sonuçlarla aşağılık kompleksine dalıp çıkıyordu. Elinde resimle, tabanlarının üzerinde milimetrik gel-gitler yaptığı yerde donakalmıştı. Bir tek fotoğraf, geride kalan bütün 3-4 yılı gerisingeri çekiyordu belleğinden. Olanlar, denizden çıkan misinaya takılmış balıklar gibiydi. Rastgeleydi ama seriydi; çırpınıyorlardı ama elindeydi. Fotoğrafı aldığı yere yapıştırmak istediyse de ellerinden an be an çekilen kontrol duygusu buna izin vermedi. Fotoğraf yere yüz üstü düştü. Hatırladıklarından bir anda çıkmayı başaran Afak, çıplak tabanıyla ters dönen fotoğrafa basarak buzdolabının kapağını açtı. Alınmayı bekleyen birayı şişesinden midesine taşıdı. Bir zamanlar birkaç taneden fazla içemezdim, diye düşündü yudumları yuvarlarken. Sonra gülümsedi. Ona bakarsan, dedi, bir zamanlar yemek de yiyebiliyordum. Son iki aydır ise birkaç lokmadan fazlasını kusuyorum. Sallanıyordu ve düşünüyordu. Çok mu ölümcül şeylerdi yaşadıkları? İnsan bunu sorgulamalıydı, evet ama sorgunun gittiği yer, başladığı yeri çürütüyordu. Evet, ölümcül şeyler değildi. Rüyasında Narin’e de söylediği gibi, büyük sarsıntılar için büyük felaketler şart değildi. Yaşananlar değil yaşayanlar önemliydi. Ve bu noktadan sonra “gerçekten ölümcül şeyler mi” sorusunun da önemi kalmıyordu, çünkü o andan itibaren ölüm de korkunç ölümcüllüğünü yitiriyordu.


Geriye dönüp oturmaya gitmek istese de bir sonraki adımına korkuyordu başının dönmesi yüzünden. Neden bu kadar içtim, diye düşündü. Hep olduğu gibi sorguya kendisinden başladı. Ve kendisinde bitirdi. Ben içtim, evet. Bana kötü şeyler yapmış olabilirler, belki bir insanı kökten değiştirecek şeyler değillerdi, belki ölümcül şeyler değillerdi, evet. Ama kimse bana iki gün aralıksız iç, dememişti. Kimse bana hayatına küs ve bu tabut gibi evden, bu neden geldiğini hala bilmediğin evden çıkmadan öl git dememişti. Kimse istemezdi günlerce haber alınamayan Afak’ın komşularınca merak edilip kapısının çalınmasını, ses gelmeyince kapı kırılarak içeri girilmesini ve buzdolabı önünde kusmuğuyla boğulmuş, soğumuş ve morarmış halde bulunmasını. Kimse bu kadar şoku hak etmiyordu zayıflığından yıkılmış bir adam için. Afak da istemezdi, ölmek bir şey değildi de çirkin ölmekten korkuyordu. Ağzının açık bulunmasını istemezdi mesela. Şehirlerarası yolculuklarda bile uyurken buna dikkat ederdi. Kontrolsüz ve şuursuz yaşayan adamların işiydi uyurken ağzını açmak. Savunmasız ve şuursuz olan her şeyden nefret etmişti. Afak onlardan olmamak için büyük bedeller vermişti. Üstelik böyle bir planı yokken. Kötü olan da buydu; planı olan insan için verilmiş bedelin kıymeti yoktu. Ama planlamadan bedel verenler için çok küçük bir taviz, yılları baştan yaratmak demekti. Yeni şişenin ikinci yudumunu çekerken koridordan sesler geldi. Bu saatte bu kata çıkabilecek tek bir komşusu vardı. Yan daireden günlerdir ve gecelerdir sevişmelerini dinlediği çift… Ve bu saatte o komşuyu duyabilecek tek bir adam vardı: kendisi. Hız treninden indirilmişçesine dönen başını zar zor kapıya çevirdi. Hemen başlasın ve bitsin diye seri attığı iki adımdan sonra kapının yanına üst üste konmuş ve açılmayı bekleyen, açılmayı iki küsur aydır bekleyen ve açılmayı hep bekleyecek olan eşya dolu kutulara tutunabildi. Nefes nefese kalmıştı. Bu kesilmiş solukların sebebinin alkol olduğunu nasıl da kolay anlayabiliyordu. Çünkü aşırı alkollüyken farkına varılabilecek şeyler, sadece alkolün sebep olduğu şeyler olurdu. Başkalarının sebep olduğu şeyleri unutmak pahasına… Ama Afak hatırlıyordu; içtikçe daha da çok. Bir arkadaşıyla sohbetinde böyle demişti arkadaşı. “Ben o günleri unuttum” demişti. Afak da cevaplamıştı “Ben de bu günleri unutmak isterdim. Ne güzel, sen unutmuşsun.” Aldığı cevap ise her şeyi özetliyordu: Hatırladığım için unuttum ben. Unutmak bir bütündür, unutursun ve biter. Ama bazı şeyler hala hatırlanmaya müsaitse, yeterince ve gerçekten unutulmamıştır. Unutmak için önce hatırlamak gerekir. Afak da unutuyordu hızla; çünkü hatırlıyordu her şeyi. Afak, kapıya dayadığı sırtının üstünde duran kafasına, kafasının içindekilere, kafasının etrafındakilere dayanamadan yığıldı kapının önüne. Koridordaki ses, depreştiriyordu her şeyi. Dün geceki sevişme seslerinden, ilk kez o sesi duyduğu güne dek. Dün gece de saatlerce sevişmişler ve bu seremoniyi de Afak’a dinletmişlerdi. Belki de Afak’ın geldiği şu son durum, bu yüzdendi. Sevgilisinin yanında almayı unuttuğu huzurlu nefeslerini, bıraktığı yerde bir başkası aldığı için. Üstelik yan dairede, Gamze’nin evinde.


Alef-2