Page 1

1 Sosyal Bilimler ve Kültür Dergisi Ekim 2018 • Sayı: 1

ISSN: 2651-2777

Röportaj: Dikkat Tiyatro Çıkabilir! • İstanbul Trip • Kampüs Cadıları • Sibil

İllüstrasyon: Ayça Ünüvar • Esin Karabenli • Melisa Maria Tatar

Alper Taş • Anastasija Nunyan • Aslan Şahingöz • Babür Karbey Vina • Berna Balkaya • Burak Bayülgen • Can İnellioglu • Can Kazaz Candan Badem • Denef Huvaj • Emre Emrem • Erdem Öztaşa • Gizem Şimşek Kaya • Güney Güneyan • Gürcan Öztürk • Halil Emre Kocalar Haluk Berkmen • Hasan Cem Çal • İhsan Güvercin • İpek Atmaca • Işıl Bayraktar • Janserey Nalan Yıdız • Josef Kılçıksız • Martin Hart Mehmet Berk Yaltırık • Meltem Arıkan • Mine Koşal • Murat S. Dural • Ozan Dağdeviren • Seçkin Sarpkaya • Sevan Nişanyan Şafak Ural • Tanya Avaryan • Tevfik Uyar • Timur B. Davletov • Tuğberk Sev • Tuna Tetik • Türkay Ürkmez • Vural Yıldırım • Zeki Seskir


Komplike Medya Grubu

dergi Komplike Medya Grubu Ltd. Şti. adına İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Güney Güneyan Yazı İşleri Müdürü Devrim Ekinci Görsel Yönetmen Şengül Altınok Editör Babür Karbey Vina Denef Huvaj Özgün Muti Redaktör Aysel Ciğerlioğlu İpek Atmaca Ropörtör Leo Xandre Nergis Fırtına İllüstratör Ayça Ünüvar Esin Karabenli Melisa Maria Tatar Hukuk Danışmanı Aslan Şahingöz Sevde Nur Dönmez Medya Koordinatörü Melih Balçova Site Koordinatörü Yunus Emre Oğul Yayın Türü Dijital, Belirsiz Süreli Yayın ISSN 2651-2777 İletişim editor@komplikedergi.com reklam@komplikedergi.com Adres Ulusu Caddesi, 34750, Ataşehir/İstanbul Yasal Uyarı Her hakkı saklıdır. Yazıların sorumlulukları yazarlarına aittir. Ayrıca bu yayın Basın Meslek İlkeleri’ne uymaya söz vermiştir.

KomplikeDergi

KomplikeDergi

KomplikeDergi

www.komplikedergi.com

KomplikeDergi

KomplikeDergi


4

dergi 44

İÇİNDEKİLER Sevan Nişanyan

Üniversitenin Doğuşu

Doç. Dr. Candan Badem

SSCB Ekonomik Kriz Yüzünden Mi Çöktü? Işıl Bayraktar

Tacize Bakmak ve Tacizi Konuşmak: Dil Tartışması Kalabalığın Neresindedir? Gürcan Öztürk

Kültür İle Benzeşme Halil Emre Kocalar

Benlikten

Tuğberk Hasan Sev

İhmal ve İmha

Ozan Dağdeviren

Beyin Göçü

Prof. Dr. Şafak Ural

Günümüzdeki Ahlak ve Bireyin Ontolojisi

Doç. Dr. Haluk Berkmen

Fizik ve Felsefe ilişkisi Tevfik Uyar

Korku Satar, Gerçek Gizlenir Anastasija Nunyan

DNA Değişimi

08

14

19

22 26 28 30 34

38 42 45

Janserey Nalan Yıldız

Osmanlı’nın Gayya Kuyusu: Galata Zeki Seskir

Hakikat Kuramlarının Önemi

Alper Taş

Gezi

Nergis Fırtına

Röportaj: Kampüs Cadıları Güney Güneyan

Fonksiyonellik ve Grup Zekası İpek Atmaca

Ölümü Yaşamak: Cotard Sendromu Denef Huvaj

Toplumsal Belgeci Fotoğraf Josef Kılçıksız

Bireyin Kalabalıklar İçinde Dasein’dan Ulus-Özneye Kısa Yolculuğu Hasan Cem Çal

Günümüz Jargonu Melih Balçova

Yaşlanmama Olasılığı Can İnellioğlu

Kuşbakışı Etkisi ve Bilişsel Farkındalık

12

18

20

24 27 29 32 36

40 44 46


5

Meltem Arıkan

Linç

Türkay Ürkmez

Bir Erdem Olarak Kuşku

Can Kazaz

Lütfen Ünlü Olma: Sadece Biz Bilelim

Babür Karbey Vina

Kitlelerin Rüyası: Mitin Toplumsal Kimlik Kazanması Erdem Öztaşa

Dostoyesvski’ye Mitolojik Bakış: Stusevatsy

Nergis Fırtına

Röportaj: Dikkat Tiyatro Çıkabilir!

Dr. Gizem Şimşek

Kitle Kültürü, İdeoloji ve Sinema

Burak Bayülgen

Kitle Anlatı Düzeni: Ranciere, Cavell ve Lanzmann İhsan Güvercin

Kitleler Üzerinde Müziğin Etkisi Nergis Fırtına

Röportaj: Sibil İle Ermeni Müzik Kültürü Mine Koşal

Teolojinin Kökeninde Yatanlar

Leo Xandre

Röportaj: İstanbul Trip

48

50

52

56

60

64

68

70

73 76 79

82

Murat S. Dural

Barışın Bedeli: Pax

Aslan Şahingöz

Kitlesel Popülarite

Timur B. Davletov

Burhanizm ve Akdin Şamanizmi Güncelleme Girişimi Mehmet Berk Yaltırık

Paganlar Romanında Kitlelerin Dönüşümü Seçkin Sarpkaya

Türk Fantastik Edebiyatı İle Korku Edebiyatı İlişkisi Emre Emrem

Bir Otel Odasında Doğrusal Zaman Çizgisinden Kopan Kitle Kültürü Tuna Tetik

Süper Kahraman Filmlerinde Kurulan Ekip Temsilerinin Kitle Kültürü Üzerine Etkisi ve Hedef Kitle Stratejileri Vural Yıldırım

Sufizm’in Müzik ile İlişkisi

Berna Balkaya

Müziğin Kitlesel Boyuttaki Yolculuğu Martin Hart

Yeni Bir Temel Oluşturma Çabası Tanya Avaryan

Doktrin Karmaşası: Kadercilik ve Önceden Belirleme

49

51

54

58

62

66

69

71

74 77 80


6

F İ N A M Herkese merhabalar, Pek uzun bir süredir sizlerle buluşmayı bekledik. Sizler de tıpkı bizim gibi hislerle hareket ederek, bizlerle buluşmak için sabırsızlandığınızı belirterek bizi onure ettiniz. Bunun için teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu yayını basılı formatta sizlerle buluşturmak için elimizden geleni yapmış olsak da mevcut ekonomik şartlar dolayısıyla bunu gerçekleştiremedik. Birçok barter usulü çalışma teklifi geldi, fakat bağımsız ve objektif olmak ilk hedefimiz olduğu için teşekkür ederek, reddetmek durumunda da kaldık. Kanaat önderleri ve meslektaşlarımızla konuyu üzerinde epey kafa yorduk. Şirket sahipleri ve bazı bürokratlarla da görüştük. Ama yapıcı bir orta yol bulamadık. Ve bunun neticesinde de sizlere ilk sayımızı dijital format halinde buluşturmanın uygun olduğunu düşündük. Tüm samimiyetinizle fikirlerinizi paylaştınız. Baskı maliyetini karşılayabileceğinizi dahi belirten okurlarımız oldu. Bu bugüne dek aldığmız tüm güzel mesajlarınızdan yalnızca birisiydi. Destekleriniz için teşekkürlerimizi sunarız. Fakat dediğimiz gibi, bu erteleme süreçlerinin ardında elbette kötü bir ivme gösteren ekonomik şartların da payı büyük. Tüm bunların dışında küçük veya orta ölçekli hiçbir işletmeye güven vermemesiyle de derin bir alakası bulunmaktadır. Geçtiğimiz yıl Ağustos ayında dijital formatta yayın hayatına başlayan sosyal bilimler ve kültür dergimiz Komplike, Komplike Medya Grubu Ltd. Şti. çatısı altında faaliyetlerine devam edecek. Ülkemizdeki ekonomik verilerin analizi ile baskı maliyetlerini planlamamız sonrası yayın planlarımızda değişiklik olduğunu sosyal medya hesaplarımızın yanı sıra, gerek yazılı, gerek ise görsel ve elektronik basına verdiğimiz demeçlerde de bahsetmiş; yayınımıza dijital olarak devam etme kararı almadığımızı açıklamıştık. Zaman içerisinde yüz yirmi iki yazarımız ile büyüyen, gelişen ve geliştirmeye yönelik çalışmalar yapan/yapma gayretinde olan bu yayın, umarız ki sizlerle daha uzun zaman birlikte olacaktır. Ülkü ve ideallerimiz gereği yayınımız, diğer yayınlara nazaran topludurumsal olaylara karşılık var olan yayıncılık anlayışına istinaden bir manifesto niteliği taşımaktadır. Bizler çok sesli, multidisipliner bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkan yazınsal bir mahsülü sizlere sunuyoruz. Çünkü ülkemizde var olan yayıncılık anlayışı yıllar boyunca çeşitli şekilde değişime uğramış durumdadır. Gerek sosyoekonomik, gerekse sosyokültürel açıdan değişmekte olan toplum yapısına karşılık kendini geliştirme ve iyileştirme göstermemiş biçimde yayıncılık icra edilmiştir. Bizler bu konu bağlamında hassasiyetimizi belirtmiş ve bu güne dek asla ve asla ülkü ve ideallerimiz doğrultusunda benimsemiş olduğumuz yayın ilkelerinden kopmadan sizlerle buluşmanın heyecanını yaşayacağımızı belirterek sizlere kucaklamayı hedefledik.


7

O T S E F Oldukça genç yazar kadromuzla sizlere analitik çalışmalar sunmak istemekteyiz. Minimalist çizgimizden uzaklaşmayı düşünmeyerek, meta üretimi yapan bir yayın planlamasına gerek duymadık. Çünkü bizlerin bu yola çıkarken tek amacı bireyleri zihinsel bir yolculuğa çıkarmaktı. Umarız ki bunu başaracağız. Ki bu konuda elbette takdir sizlerindir. Basına verdiğimiz demeçlerimizde sık sık değindiğimiz gibi Türkiye’deki yayıncılık anlayışınının var olan düzenin dışına çıkılmıyor olmasından rahatsız olduğumuzu belirttik. Bu çizgi dışına çıkmak hiçbir yayıncıya cazip gelmediğinden de yakındık. Toplumun bunu istiyor olmasından bahsedip duruldu, ama hiç kimse toplumun ne istiyor olabileceğine dair bir öneride bulunmadı. Bizler de bu kanıksamaları hiçe sayamıyor olmaktan ötürü başka bir perspektif yaratmaya çalıştık. Türkiye’deki yayınların ve yayıncıların aksine hareket etmeyi bir misyon edindiğimizi ve bu motto ile sonsuza dek var olacağımızı da belirtmek istiyoruz. Çünkü bireyleri ayrıştırmadan, ötekileştirmeden bir yayın hazırlamak pek de mümkün. Bizler tamamlayıcı ve aydınlatıcı bir üslup benimseyerek, yazınsal üretimlerimizde fikirler, ideolojiler ve bireyler arasında köprü görevi görmeyi hedefleyerek; evrensel insan haklarını, ulusal güvenlik ve kamu düzenini dikkate almak yayıncılığın temel taşı olduğuna inanmaktayız. Bu yayınla birlikte sizlere şu düşüncenin farkındalığına ortak olmaya davet ediyoruz: farklı kutuplardaki insanların da bir arada olabilmesi, ortak çalışma yürütebilmesi sanıldığından da komplike bir durum değil! İlk günden bu güne dek bilgileri ayrıştırarak sorunu oluşturan öğeleri göz önüne almaya, analitik çalışmalar ışığında sonuca varmak için yürütülen sistematik düşünme tarzını savunmaya, düşünsel alışverişin, bilginin, yorumun gücünü önemseyerek düşünce tarzını öğrenilir kılmaya, ilkelerimizin ışığında hep birlikte ilerlemeye, kargaşa içerisinde olsak dahi düzeni korumaya, farklılıklarımızla bir farkındalık yaratmaya, evrensel materyal üretmeye ve üretileni desteklemeye çalışarak yayınımızı rağmenlere rağmen sizlerle buluşturduk. Başta gençler ve çocuklar olmak üzere, tüm bireylere karşı azami hassasiyet gösterdik. Şiddeti özendirici, korkuyu yaygınlaştırıcı, travmalara yol açıcı, eşitlik ve adalet ilkelerini zedeleyici tanımlardan uzak tutarak; insan onurunu küçültücü, ayrımcılığı teşvik edici nitelik olmamasına azami şekilde dikkat ettik ve insan haklarına aykırı jargonları, seksist tanım ve imaları reddederek toplumsal fayda ve dayanışma değerlerine saygı çerçevesince hareket ettik. Biliyoruz ki; şu an kaleme aldığımız tüm bu cümlelerin tarafımızca yazılmış olmakla birlikte, düşüncelerimizle şekillendiğini, yan yana geldiğindeyse cümleden daha fazlasıdır. Bu ölçütte nice sayılarda sizlerle olma umut ediyoruz. Ayrıca yayınımızı birlikte inşa ettiğimiz emekçilerimize tekrar teşekkür ederken, okuyucularımıza iyi okumalar diliyoruz.


8

Tarih

Üniversitenin Doğuşu Sevan Nişanyan

Batı’daki üniversitesiyi doğudaki medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı? Eskiden bu sorulara “evet” deme eğilimindeydim; simdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler, farklardan kat be kat daha güçlü! Hastings Rashdall, The Universities of Europe in the Middle Ages. İlk basım 1895, revize edilmiş basım 1936. Üç cildin birincisi Bologna ve Paris üniversitelerinin oluşumu, altı yüz sayfa. İkinci cilt çeşitli Avrupa ülkelerinde 15’nci yüzyıla dek kurulan kırka yakın üniversitenin hızlı özeti, üç yüz elli sayfa. Üçüncü cilt Oxford ve Cambridge imiş, o elime geçmedi. Anıtsal bir eser. Ortaçağ tarihçiliği 19’ncu yüzyıl İngiliz tarih yazımının zirvesi ve göz bebeğidir, bu da o geleneğe yakışır bir çalışma. Sadece ilk ciltte iki bi iki yüz kadar dipnotu, her biri ufak bir makaleye konu olacak nitelikte. Padua Üniversitesi’nde öğrencilerin askeri hizmetten muaf tutulması meselesi, yatılı kolejlerin ücreti meselesi, Paris’te öğrencilerin meyhane kavgalarına ilişkin mahkeme kararları, 1245 tarihli tüzük değişikliğinin anlamına dair farklı görüşler, Salerno’da okutulan tıp kitaplarının hangileri zorunlu idi, Floransa Üniversitesi’nin diplomalarına şehir idaresinin mührü hangi tarihte basılmaya başlandı, kitapçılar ve yazmanlar loncası ile üniversite arasındaki fiyat ihtilafı nasıl çözüldü, bakalorya sınavlarında yapılan yolsuzluklara dair soruşturma raporları vesaire. Mesela 1290 küsur tarihinde hukuk hocası Odofredus’un ders ücretlerini ödemeyen öğrencilere dair şikâyeti. Mesela Paris Üniversitesi şansölyesine karşı Papalık

nezdinde açılan temyiz davasının masrafları için öğrencilerden para toplamanın yasa dışı olduğuna dair karar. Alıntı metinlerinin tamamına yakını Latince, bir kısmı üstelik kötü imlalı Ortaçağ Latincesi. Bilmiyorsan işin zor. Universitas, yani birlik, bir araya geliş; Arapçası ise vahdetten ittihad! Bir tür sendika da diyebiliriz. Paris’te en erken 1208 civarında, Bologna’da 1215’te yazılı kaydına rastlanıyor. Ama her iki kentte bu tarihlerden bir müddet önce örgütlenmiş olduklarına dair belirtiler var. İlki muhtemelen Bologna, Paris oradan fikir çalmış. 1200 yılında Paris’te bir Alman öğrencinin hizmetçisinin meyhanede dövülmesi üzerine çıkan ve haftalar süren büyük kargaşalıkta ilk kez üniversitenin bir hukuki temsil organına ihtiyaç duyduğu anlaşılıyor. Salerno belki ikisinden de daha eski, ama “üniversite” statüsünün belgesine ilk 1231’de rastlanıyor. Bu mühim, çünkü Salerno Güney İtalya’da ve Arap kültürel etkisinin Avrupa’daki en önemli kapılarından biri. Yani Salerno eğer ilk ise bundan çıkarılacak sonuçlar var. Bologna ve Paris iki ayrı model. Bologna’daki universitas bir öğrenci birliği olarak başlamış, Paris’teki bir hocalar sendikası, ama zamanla ikisi aynı yöne evrilmiş. Bologna 12’nci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Avrupa’nın en seçkin hukuk hocalarını barındırmasıyla ünlü bir kent; aynı zamanda Papalığa karşı Alman imparatoru yandaşlarının İtalya’daki en önemli dayanak noktalarından biri. Avrupa’nın dört köşe-

sinden buraya akın eden öğrenciler, şehir ahalisine karşı haklarını korumak için önce bir, sonra iki universitas kurmuşlar. Biri Cismontane, Bologna hariç İtalyalıların, diğeri Tramontane, dağ ötesinden gelenlerin, yani çoğunlukla Almanların birliği. Enteresan olanı, Bologna’nın yerlisi üniversiteli olamıyor, çünkü onların hukukunu ve güvenliğini korumak için ayrıca bir yapılanmaya gerek yok, zaten şehirli oldukları için yasaların güvencesinden yararlanıyorlar. İki üniversitenin toplam üye sayısı binleri bulmuş. Kent komününe rakip birer tüzel kişiliğe dönüşmüşler. Zamanın usulü gereği her iki cemiyet birer başkan seçip ona itaat ve sadakat yemini etmiş. Başkan prensip olarak bir öğrenci, ama rektörlük masraflı bir iş olduğundan genellikle en zenginleri seçilmiş, zamanla işi profesyonel yöneticilere yükleyip törensel pozisyona çekilmişler. Öğrencilerle ilgili her türlü hukuki ihtilafta rektöre neredeyse sınırsız yargı yetkisi tanınmış. O yetki şehir otoriteleriyle çatışma noktasına vardıkça üniversiteler şehirden taşınma tehdidini kullanmışlar; 1215’te topluca Arezzo’ya, 1222’de Padua’ya taşınmışlar. 1245’te şehir idaresi pes edip cinayet vakaları dışında rektoryal yargıyı en geniş şekilde tanımış. Aynı yıl hocaların da rektöre bağlılık yemini etmesi şartı getirilmiş. Hocaların salariasını şehir ve üniversiteler ortaklaşa ödemeyi kabul etmişler. Üniversite tüzüğü derse geç gelen, belli sürede belli dersleri tamamlamayan, izinsiz şehir dışına çıkan hocalara para ve hapis cezaları öngörüyor. Üniversiteler ayrıca X tarihinde otuz dokuz


9

üyesi olan kitapçılar ve yazmanlar loncasını ve şehir meydanında her hafta kurulan seyyar kitap pazarını regüle etmiş, öğrenci pansiyonlarını ve kira evlerini kontrol etmiş, fahiş kira alan veya öğrenciye kötü muamele eden ev sahiplerini bir yıl veya daha uzun süre ile yasaklamış, kötü ve yanlış nüsha yazan kitapçılara para cezası kesmiş. Bu Bologna modeli. Padua, Pisa ve Güney Fransa’daki Montpellier üniversiteleri bu modeli izlemiş. Paris’te ise şartlar farklı. Bologna’nın aksine Paris bağımsız bir şehir devleti değil, bir kraliyet kenti. Papa’yla sürekli kavgalı olan Bologna’nın aksine Paris’te kilise krallığın iktidarına karşı bir melce, bir sığınak. Paris’teki okullar her zaman kilisenin koruması ve kontrolü altında olmuşlar; Paris Başpiskoposuna ve onun tayin ettiği şansölyeye boyun eğmişler veya eğmemişler, onlar ile kavga etmişler, onlara karşı koymak için “universitas” kurma gereğini duymuşlar. Nihayet 1215’te kendisi de Paris ve Bologna üniversitelerinden doktor unvanına sahip Papa 3’üncü Innocent’in fermanı ile “rector” seçme yetkisi kazanmışlar. Paris’te ilk dönemde artes, ilahiyat, tıp ve hukuk olmak üzere dört fakülte var. “Artes” sözcüğünü “aşağı sanatlar” diye çevirelim. Aşağı Sanatlar Mektebi öbür üçüne hazırlık okulu olarak düşünülmüş; gramer, retorik ve diyalektik sanatlarını öğretmiş. Bu bölümden mezun olanlar “bacalarius” unvanını almışlar; yüksek fakültelerde okutman ve hoca yamağı olma yetkisini kazanmışlar. Ama üniversiteye üye olabilmek için üç yüksek fakültenin birinden “magister” ya da “doctor” unvanı almak gerekmiş. “Magister” ve “doctor” önceleri hocalar sendikasına kabul edilme anlamına gelen ve bununla sınırlı birer unvan. Ancak 1230’lardan itibaren sayıları artan bir dizi Papalık fermanıyla, önce Paris ve Bologna’nın, sonra diğer üniversitelerin hocalarına “ius ubique docendi” beratı verme yolu açılmış. Böyle olunca hocalığın ve dolayısıyla hocalık unvanı veren kurumların bir üst resmi makam tarafından resmen ve alenen tasdik edilmesi yolu açılmış. Bürokrasinin ölümcül çehresi ucundan görünür olmaya başlamış. Kurumsallaşmanın öncesinde elbette bireysel öncüler var. Ortaçağın büyük eğitim devrimini başlatanlar onlar. Salerno’da Constantinus Africanus. Tunus doğumlu bir hekim, 1080 dolayında siyasi mülteci olarak İtalya’ya gelmiş. Arap, Yunan ve İspanyalı Yahudi hekimlerin eserlerini Latince’ye çevirmiş; kısmen İspanyalı Ali b. El-Abbas’tan çevirerek Orta Çağ’ın standart tıp ders kitabını yazmış. Tilmiz yetiştirmiş. Onun döneminde şekillenen Salerno tıp ekolü altı yüz yıl boyunca Avrupa’da tıp eğitiminin çifte kaleleri olan

Padua ve Montpellier üniversitelerinin anası sayılıyor. Bologna’da Irnerius ya da Guarnerius, Yrnerius, Varnerius; aslı Werner olmalı. 1110 civarında hukuk dersleri vermeye başlamış. Tam o sırada eski Roma hukukçularının içtihatlar derlemesi olan Digesta’nın tam nüshasının Amalfi’de keşfedilmesi üzerine başlayan Roma medeni hukuku uyanışına öncülük etmiş. Sivil hukukun yüzlerce yıl üniversitelerde okutulacak olan klasik ders kitabını yazmış. Skolastik hukukun iki ağır topu Dr. Bartolus ile Dr. Baldus’u yetiştirmiş. Bu iki adı Molière ve Beauharnais’in komedilerindeki ukala profesör rolünden tanırsınız. Bologna sivil hukukçuların, dolayısıyla emperyalistlerin akademik odağı olunca karşı uçtaki Papacılar da mecburen gidişe ayak uydurup şehirde sivil hukukun yanında kanon hukuku kürsüsü açılmasına önayak olmuşlar. Kanon hukukunun mecellesi olan Decretum yazarı Gratian, çeşitli yerlerde hocalık yaptıktan sonra 1150’lerde Bologna’ya yerleşmiş. Yani 1110’larda tek bir hocanın açtığı yolda kent kırk yıla kalmadan hukukun iki dalında Avrupa’nın akademik odağı haline gelmiş. Paris’te hepsinden daha ilginç bir figür, Abélard; gerçek bir anarşist, bir entelektüel maceracı, hayatı boyunca otoritenin her şubesiyle çatışmış ve bedel ödemiş biri. 1100 civarında Bretanya’nın taşrasından Paris’e öğrenci olarak gelmiş. Zamanın mühim meselesi olan realistlerle nominalistler arasındaki felsefi çatışmada yer almış. Namlı hocaları münazarada rezil etmiş. Notre Dame katedrali yönetimiyle kavga ettiği için şehir surları dışında, Seine Nehri’nin sol yakasında, sonradan Paris Üniversitesi’nin nüvesi olan Ste. Genéviève mahallesine yerleşip orada ders vermiş. Öğrencisi olan Héloise ile aşk yaşadığı için kızın ailesi tarafından yakalanıp hadım edilmiş. Bir süre taşraya sürgün edildikten sonra dönüp Paris İlahiyat Okulu’nun temellerini atmış. Skolastik felsefe metodunun başlangıcı sayılan Sic et Non’u yazmış. Sonunda ölünceye kadar Cluny manastırına hapsedilip yazı yazması engellenmiş. Halbuki en sadık öğrencisi olan Petrus Lombardus Katolik ilahiyatının yüzyıllarca el kitabı olan Sententiae’yi yazacak, 13’ncü yüzyılda aziz ilan edilen büyük ilahiyatçıların hepsi Abélard’ın açtığı yolda yürüyecektir. Sic et Non, geleneksel diyalektik tekniğini Batı’da felsefe ve ilahiyata uyarlayan ilk önemli eserdir. Felsefi tez bir dizi önerme halinde sunulur. Her öner-

meye karşı akla gelebilecek bütün karşı tezler sayılır, teker teker ele alınır, aklî kanıtlarla çürütülür. Tabii bu arada ortalama mümini şoke edecek karşı görüşlere de yer verilir. Misal: “Derler ki tanrı yoktur ve bu yönde yedi adet iddia ileri sürerler. Şiimdi, bu dedikleri doğru olamaz, çünkü…” Bu yöntemin şahikası, 1260 ile 1970’lerde Paris Üniversitesi’nde hoca olan Thomas Aquinas’ın Summa’sıdır. Lisedeyken okumuştum; sonradan merak edip Abélard’a da göz gezdirdim. Akıl yürütme ve yazı yazma üslubumu epeyce etkilemişlerdir sanırım. Yanlış cumhuriyette bunu net görürsünüz. Ayrıca, olur olmaz her konuda birincisi şu, ikincisi şu, üçüncüsü şu diye listeler yapma alışkanlığım da kısmen oradan geliyor olabilir. Şimdi merak ettiğim mesele başka. Abélard ve öğrencileri bu yöntemi kendileri mi keşfettiler, yoksa tam o dönemlerde benzeri münazara yöntemlerine pek meraklı olan İslam/Arap müderrislerinden fikir mi devşirdiler? Yazarımız maalesef bu konuda suskun. Daha doğrusu bir 19’uncu yüzyıl İngiliz medievalistinden Orta Çağ Arap skolastizmi konusunda bilgi ve fikir sahibi olmasını beklemek haksızlık olur. Ah diyor insan, bir oryantalist de şu konuya bir ucundan el atsaydı! Geç 19’ncu yüzyılın engin global vizyonu ile 20’nci yüzyılın kültürel çoğulculuğunu ve 21’nci yüzyılın detay ve bilgi hakimiyetini bir araya getiren bir eser yazsaydı da Yüksek Orta Çağ’da Akdeniz’in iki ucu arasındaki kurumsal ve entelektüel etkileşimleri irdeleseydi. Heyhat, yok artık öyle tipler. Bugün çıksa çıksa Rashdall’ın iki bin iki yüz adet dipnotundan birini tutup şişirip kitap yapacak biri çıkar, “Early Responses to Gratian’s Decretum: A Semi-Structural and Post-Annalist Cross-Cultural Perspective” gibi bir isimle yayınlar, biz de okumayız. Afrikalı Konstantin, Almandan bozma İtalyan Irnerius ve Parisli Abélard üniversite kurumunun belirmesinden iki veya üç kuşak önce bir yol açmışlar. O yol o kadar popüler olmuş ki, bir süre sonra hukuki ve kurumsal çözümlerle desteklenmesi gerekmiş. İşin içine beratlar, unvanlar, yetkiler, Papalık mühürleri, komiteler, içtihatlar, ceza çizelgeleri, iptal davaları girmiş. Üniversite dediğin şey o; bilimin bürokratik kabuğu. İslami paralelleri mutlaka birilerinin incelemesi gerekiyor. Monografik malzeme yok değil, özellikle İspanyollardan bu konuyu çalışanlar olmuş. Ama genel bir sentez, bildiğim ve bibliyografilerden çıkarabildiğim kadarıyla pek yok. Belki de vardır, ben bilmiyorumdur. Elimin altında Orta Çağ İslam eğitim kurumlarına ilişkin eşdeğer bir kaynak yok. Onun için şimdi ne desem kulaktan dolma yorum/bilgi olacak. Yine de aklımda kalanları not edeyim.


10

12’nci yüzyıl ortalarını izleyen iki, üç yüzyıl İslam diyarında muazzam bir şehirleşme ve kozmopolitlik çağıdır. En şahane örneğini İbn Battuta seyahatnamesinde bulursunuz. Yanılmıyor isem 1320’ler olmalı, İbn Battuta Fas’ın Tanca şehrinden çıkar, namını duyduğu bir hocanın talebesi olmak için Kahire’ye gider. Orada bir süre kaldıktan sonra başka hocaların peşinden Şam’a geçer. Oradan gene akademik referansla Konya’ya, İsfahan’a ve nihayet Hindistan’a yol alır. Her gittiği kentte kendisi gibi dünyanın dört ucundan gelmiş, aynı dili konuşan, benzer akademik konularla meşgul olan, yoğun bir tanışıklık ve dedikodu ağına sahip olan alimler ve talebelerle karşılaşır, saygı ve dostluk görür. Kent yöneticileri ilim erbabına hürmet eder, sık sık sohbet ve işret için bir araya gelirler. Fakat talebelerle kent halkı arasında kavga ve gerilim eksik olmaz; suhte ayaklanmaları bazen kanlı sonuçlanır. İspanya ve Sicilya’daki, hatta Tunus ve Mısır’daki medreselere Hristiyan Avrupa’dan giden talebe sayısı hakkında en ufak bir bilgimiz yok. Ama gidenler olduğunu biliyoruz. En ünlüsü 999 yılında II. Sylvester adı ile papa olan, çağın ünlü alimlerinden Gerbert d’Aurillac. Dört yıl Barselona’da bir manastırda okuduktan sonra, ilmi menbaından tahsil etmek üzere Müslüman hakimiyetindeki Toledo ve Sevilla’ya gittiğini vakanüvis Monmouth’lu Geoffrey belirtiyor. Skolastik çalışmanın üslubu, metodu ve konuları bakımından arada çarpıcı bir benzerlik var. Batı’nın gramer, retorik, diyalektik triviumuna karşı beri tarafta eğitimin temelini Arapça sarf, nahiv ve iştikak, i’cazve cedel oluşturmuş. Aristoteles külliyatı ile birlikte geç antik Neo-Aristocular, özellikle Porphyrios’un Isagogê’si her iki tarafta mantığın ve felsefenin çerçevesini tanımlamış. Bizde 19’ncu yüzyıla dek medreselerde Gelenbevî Mehmed Efendi’nin İsâgucî Şerhi’nin okunduğunu biliyorum; Paris’te Abélard’ın felsefeye giriş noktası da Aristo’nun Kategorileri ile Porphyrios. Aristoteles külliyatındaki kilit eserlerin ilk kez 1200’den hemen önceki yıllarda Latince’ye Arapça’dan çevrildiğini, bu meyanda Liber de Causisve De Differentia Spiritus et Animae gibi Arapça telif eserlerin de yanlışlıkla Aristo’ya atfedildiğini, 13’ncü yüzyılın ilk yarısında İspanyol filozof İbn Rüşd’ün Paris ve Oxford’da Aristocu felsefenin ana direği sayıldığını hepimiz biliriz. Ama mesela şu yeni: Batı’da diyalektiğin temel referans kitabı sayılan Rum alimlerinden Şamlı Yohannes, adı üstünde, Suriyeliymiş. 9’uncu yüzyılda Abbasi egemenliği altında yaşamış ve şüphe yok ki eseri Arap cedelcilerinden çeviri ya da uyarlama. Keza Geç Antik Çağ’ın en orijinal düşü-

nürlerinden olan Pseudo-Dionysios’un iki eseri, De Hierarchiâ Cæli ve De Nominibus Dei 12’nci yüzyılın son çeyreğinde ilk kez eksiksiz olarak Latince’ye çevrilmişler. Bunların, mesela tastamam aynı yıllarda yazan Muhiddin el-Arabi’nin sudur ve esmayı hüsna öğretilerinden farkını bilen varsa beri gelsin. 1245 yılında Bologna’da astroloji kürsüsünde okudukları on bir kitabın en az altısı Arapça’dan çeviri görünüyor. İlki tabii Algorismi de Minutis et Integris, yani El-Hwarizmî Kitab-ı Cebr ve Mukabele. Sonra Ptolemaios’un Almagest’inin Arapça çevirisinden çevrilen Theorica Planetarum, İspanyalı Yahudi alim Mesalaha yahut Maşallah’ın Usturlap Risalesi, İbn Sina’nın Kanon’undan seçmeler, Alcabitius adlı birinin yine Arapça’dan çeviri Hukuki Astrolojiye Giriş kitabı, ayrıca Kastilya kralı X. Alfonso’nun yıldız tabloları ki, onlar da şüphesiz Arap nücum erbabının zîc tablolarından aktarmadır. Bologna’da astroloji kürsüsü tıp okulunun şubesi olarak kurulmuş. Bu bir Arabizm, çünkü astrolojinin insan sağlığı üzerindeki etkisi meselesi Arap tıbbına has bir saplantı, eski Yunan tıbbında yok. İsteseniz “hurafe” deyip geçebiliriz. Gel gör ki, mesela Copernicus öyle düşünmemiş. Polonya’dan kalkıp Bologna’ya kilise hukuku okumaya gelmişken astrolojiye de merak salmış, gezegenlerin yörüngesine ilişkin hesapları sadeleştirme fikrine ilk burada kapılmış. Bologna’da oluşturulan hukuk öğretisinin içeriğinin Arap kaynaklarından bağımsız olduğuna şüphe yok. Ama biçim ve prensip açısından aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bütün hukuku bir içtihatlar ve yorumlar sistematiği olarak rasyonelleştirme çabası, 9’uncu yüzyılda Bağdat’ta dört Sünni fıkıh mezhebinin oluşmasından bu yana İslam hukukunun karakteristik özelliği ve hatta İslam kültürünün belirleyici ögesi olmuş. Batı dünyası 11’nci yüzyıl ortalarından itibaren İspanya ve Sicilya’da, ardından Haçlı seferleri sayesinde haşır neşir olduğu Levant’ta İslam hukukuyla yakından tanışma fırsatını bulmuş. Bu hadiselerin üstünden daha birkaç yıl geçmişken birdenbire eski Roma sivil hukukunun keşfi ve sistematik bir hukuk öğretisi kurma sevdasına düşülmesi, hemen peşinden bin sene keyfe keder yürüyen kilise hukukunun “kanon” adı altında kodlaştırılması, acaba “onlarda var bizde neden yok?” sorunsalı ile alakalı olabilir mi? Araştırmak lazım! Bilmemek kötü! Çok şey var öğrenecek! İnsan bazen

ümitsizliğe kapılıyor. Her iki skolastiğin püf noktası nedir diye sorarsanız benim bile hiç beklemediğim bir cevap verir sizi şaşırtırım. Text kavramıdır. Daha doğrusu text ve context; Arapçası metn ve şimdi bir türlü dilimin ucuna gelmeyen öbür terim. Text mesela kutsal kitap ayeti, yahut Aristo metni, yahut ferman veya yasa maddesi. Context onun altına veya üstüne veya sayfa marjına çoğu zaman başka mürekkeple veya başka yazı tipiyle yazılan şerh, tefsir, tercüme, zeyl ve kenar notudur. “Hoca burada demek istemiş ki,” “Filan mahkeme şu tarihte yasayı şöyle yorumlamış ise de,” “Bazı yazmalarda bu ifade şöyle kayıtlı olup,” vesaire. İnsanoğlunun düşünsel evriminde yeni bir aşamadır. Antik çağ bunu bilmez. Rönesansın büyük editörlerini tarih ilminde 17’nci yüzyılda başlayan büyük devrimi mümkün kılan düşünsel temel budur. Şöyle diyelim: Bugün Türkiye’de hâlâ Hüseyin Rahmi’nin aslıyla uyarlamasını ayırt edebilecek yayınevi sayısı bir elin parmaklarından az ise, skolastiğin bin sene önce ulaştığı düşünsel mertebeye henüz bizim buralar erişmemiş olduğundandır. Batının üniversitesini doğunun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı? Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; hatta Kelimebaz’da çıkmış bir iki yazıda o yönde fikir beyan etmişliğim vardır. Şimdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler farklardan kat be kat daha güçlü. Avrupa’daki üniversite özerkliğinin İslam alemindeki karşılığı var mıdır ve nedir, bir fikrim yok. Her halükârda entelektüel üretimin niteliği açısından iki taraf arasında 1400’lerin sonuna dek ciddi bir fark tespit etmek zor. Aslına bakarsanız batıda üniversite kurumunun kendisi 1600’lere, hatta belki 1700’lere dek Orta Çağ skolastiğinin pek ötesine geçmiş görünmüyor. Luther ve Erasmus gibi istisnaları var elbette, ama rönesansın ve reformasyonun büyük düşünsel devrimleri, Galileo ve Newton’un bilimsel keşifleri, Descartes ve Leibniz’in felsefi atılımları üniversite dışında, üniversiteden bağımsız ve hatta üniversiteye düşman mahfillerde gerçekleştiler. Nasıl oldu, neden oldu? Üniversite Orta Çağ’da takılı kalsa da, üniversite eğitiminin 15’nci yüzyılda kazandığı büyük yaygınlığın toplumun genel kültürü üzerinde olumlu etkisi var mıydı? Bir ara o soruların da cevabını arayalım isterseniz.


11


12

Tarih

Osmanlı’nın Gayya Kuyusu: Galata Janserey Nalan Yıldız

Troyalı kahraman Aeneas, bir Dardanya prensidir. Troya düşünce kendilerine yeni bir yurt arayan Troyalılara önderlik eder. Kazdağları’nın güneyindeki Antandros’a gelip denize açılır. Aeneas kaçarken Troya’daki Palladium heykelini de beraberinde götürür. Pallaidum’u da Roma’yı kurduktan sonra Vesta Tapınağı’ndaki forumun bir köşesine koydurur. Heykelin bulunduğu şehri koruduğunu duyan Konstantin, onu İstanbul’a getirir; kendi adına diktirdiği sütunun hipodromun yanındaki yerine dikilmeden, heykeli bir kumaşa sardırıp toprağın derinlerine gömdürür. Rivayete göre bugün Çemberlitaş Sütunu olarak bilinen Konstantin Kolonu’nun altında gömülüdür. Konstantin böylece, imparatorluğunun başkentinin Roma’dan Konstantinopolis’e taşındığını resmileştirir. Palladion güç simgesidir. Bu heykelin elinde olduğunu hissettiren şehrin olağanüstü güçlerle korunduğuna, yenilmeyeceğine inanılır. Dolayısı ile farklı şehirler, Palladion’un kendi ellerinde olduğunu iddia eden farklı efsaneler üretirler. Şimdi Çemberlitaş sütunu diye bildiğimiz bu sütunun altında Hz.İsa’nın çarmıhına ait parçalarının, hatta Kutsal Kâse’nin de olduğu söylenmektedir. Konuyla ilgili diğer hikâye, İtalyan mitolojisine Etrüskler aracılığı ile geçen bir söylencedir. Türklerin mağarada kurt tarafından beslenen çocuk motifi ile birebir aynıdır. Savaş Tanrısı Mars ve Rhea Silvia’nın ikizleri Romus ve Romulus bir ırmağa bırakılırlar, dişi bir kurt onları sudan çıkararak bir mağarada emzirir. Daha sonra çiftçi bir aile tarafından bulunup evlat edinilirler. Şehirlerini kurt tarafından emzirildikleri yerde M.Ö

753’de kurarlar. Ataları Truva’dan kaçan Afrodit’in oğlu Prens Aeneas’tır. Romulus, şehri beraber kurduğu kardeşi Romus’u öldürerek tahtın tek sahibi olur. Roma’nın başkenti olarak tarih sahnesine girdiği zaman, kentin 13’ncü idari bölgesi olan Galata’nın resmi adının “Regio Sycena” olduğudur. 8’nci yüzyıldan sonra “Galata” adı ortaya çıkar. “Galata” adının nereden geldiği çok tartışmalıdır. Bir görüşe göre; yöre halkının Galat diye adlandırdığı Kelt Kavmi buradan geçerken önderleri Brennos yönetiminde burada kalmışlardır. “Galata” adı da bu nedenle yöreye verilmiştir. İmparator L. Manuel Komnenos’un, İstanbul’daki etkinliklerini sürdürebilmeleri için çeşitli ayrıcalıklar verdiği Cenevizliler, 1160’lardan başlayarak Galata çevresinde yerleşmişlerdi. 1267’deki ikinci anlaşma ile Cenevizliler Galata bölgesinde yerleşme hakkını elde ederler. 13’ncü yüzyılda Cenevizli tüccarların yönetimindeki Galata, asırlar boyunca ticaretteki önemini korur. Kent içinde kent görünümü kazanan Galata, Cenova’dan yönetilmeye başlanır. Bizans İmparatorluğunun gücünü yitirmeye başladığı dönemde Galata, Karadeniz’den Orta Asya’ya uzanan ticaret yolunun en önemli merkezidir. İstanbul kuşatmasında Galata Cenevizleri tarafsız kalmayı kabul ederler. Cenevizlerin malları, canları ve ticaret serbestliği için her türlü güvence tanınır. Kendilerine Osmanlı tebaası statüsü verilir, ticaret amacı ile gelmiş olanlara kapitülasyon güvenceleri tanınır. Türkler’in Galata’ya

yerleşmeye başlamaları sonraki yüzyıllarda da sayıları giderek artar. Şehirlerinin kuruluşu, zaman içindeki gelişimi bulundukları son noktayı anlamak açısından önemlidir. İmparatorluğun Batı’ya açılan kapısı, belki de sıfır noktasıdır Galata. İstanbul’u anlamak bir bakıma Galata’yı anlamaktır. Doğunun alışık olmadığı her şey o kapıdan girecek, ya da Doğu o kapıdan yeni bir dünyaya ilerleyecektir. Galata bankerleri ile yeni ticaret anlayışını, meyhâneleri ile yeni eğlence anlayışını tanıyacaktı Osmanlı. Farklı kültürlerin birbiriyle etkileşim içinde olduğu bir köprü üzerinde bulunan İstanbul, tarihe yön veren üç büyük imparatorluğun başkentliğini yapmış bir şehir. 11 Mayıs 330’da Roma İmparatorlugu’nun Roma ile birlikte eş başkenti olan İstanbul, Roma’daki yedi tepeli şehre benzetmek için yedi tepe üzerinde kurulur ve daha sonra Roma İmparatorluğu’nun Batı ve Dogu Roma olmak üzere ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma’nın başkenti olur. Bu dönemde yine Roma’daki idari bölümlemeye uygun olarak on dört bölgeye ayrılır. İstanbul’un bu dönemdeki sınırlarını bugün hala varlıgını kısmen koruyan surlar oluşturmaktaydı. Bunun dışında idari bölümlemede XIII. bölge olarak adlandırılan Galata’nın güney kısmı da bulunmaktadır. Rum, Ortodoks, Ermeni, Süryani, Keldani, Yahudi, Müslüman, Arap, Çingene, Sırp, Arnavut, Ulah, Cenovalı, Venedikli, Fransız, Levanten toplulukları ile Galata dinler ve dinler mozaiğinin görkemli bir örneğidir. Jack Delon, 19’ncu yüzyılda nüfusun artmasıyla yerleşimin yukarı kaydığını, konsoloslukların orada kurulduğunu anlatır. Bugünkü Beyoğ-


13

lu kurulur. Galata’yı çevreleyen surlar Osmanlılarla birlikte yıkılır, zaman içinde geriye çok az bir kalıntı kalır. Galata aynı zamanda gemicilerin semtidir, eğlence merkezidir. Bu bölgenin bilinen en eski adı Sycena, bizim tarihçilerimiz bunun ”Sike” diye okunduğunu ve “incir ağacı” mânâsına geldiğini söyleseler de bayrağında Romus ve Romulus’un simgesi olan Güney Toskana bölgesinde yer alan bir orta çağ şehri olan “Siena” ile zamanın dehlizlerinde unutulmuş bir ortak kafiye ve anlam kardeşiliği yaşamış olduğu muhakkak. İstanbul, İmparator I. Konstantin’in Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan ettiği tarihte koyduğu isimle Nova Roma’dır. Belki de bu yüzden Galata ve Siena ruh ikizidirler. Siena Haçlı birliklerinin toplanma yeridir, seferlerde paranın değerlendirilmesi önem kazandığında bankacılık da burada başlayacaktır. 19’ncu yüzyılda Galata, hem ticaret merkezi hem yabancı elçiliklerin mekânı, yabancı banker, komisyoncu, banka ve sigorta şirketlerinin merkezidir. Osmanlı padişahları da bu yüzyılda Topkapı Sarayı’ndan çıkıp Galata yakınındaki Dolmabahçe Sarayı’na taşınırlar. Galata Kulesi çevresinden Galatasaray’a kadar uzanan sahada Rum, Ermeni, Yahudiler’den meydana gelen gayrimüslimler ile Levantenler ve yabancı uyruklular çoğunluğu oluştururlar. 1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile başlayan süreçte para ve kredili alım satım işlerini Galata bankerleri yürütürler. Galata bankerleri 1854’te Osmanlı Devleti’nin ilk dış borç alışından, 1881’de Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kuruluşuna kadar altın devrini yaşar. Osmanlı’nın hemen her yıl borcunu yenilemesi Osmanlı tahvillerinde artışın yaşanmasına, bu tahviller de o dönemdeki adıyla “hava oyunlarına” imkân verecektir. Abraham Kamondo, Mösyö Zarifî gibi isimlerin Devlete borç vererek ciddi meblağlar kazandıkları, Osmanlının malî yapısında fevkalâde önemli roller üstlendikleri bilinmektedir. Hatta bu Galata bankerlerinin “borçlandır-kazan” metoduyla elde ettikleri paraların bir kısmını Millî Mücadele’de Yunanistan için sarf ettikleri söylenir. 19’ncu yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı Devleti kendi yağıyla kavrulmaya çalışır, ancak bu süreçte belirli bir ekonomik istikrar sağlanamaz. İmparatorluk son dönemlerinde hesapsız borçlanmanın ve hesaplı borçlandırılmanın bedelini çok ağır öder ve mali iflasa sürüklenir. İlk kez 1840 yılında çıkardığı kâğıt paranın, daha doğru bir değerini ve paranın İngiliz Sterlini’ne karşı kurunu sabit tutmak amacıyla 1844 yılında Galata’da faaliyet gösteren J. Alléon ve Th. Baltazzi isimli iki bankerle anlaşma yapar. 1847’de, Osmanlı Hükümeti Bank-ı Dersaadet unvanı ile ülkemizde ilk bankanın kurulmasına

izin verir. Kırım Savaşı sonrası 1856-1875 yılları arasında, Osmanlı Devleti’ne borç vermek ya da borç bulmak amacıyla yabancı sermayeli on bir banka kurulur. Galata bankerleri Osmanlı bürokrasisine mali danışmanlıkta bulunuyorlardı. Banker Kamondo, Mustafa Reşid Paşa’nın özel bankeridir. Bu sayede Kamonda ekonomik ve siyasi hayatta etkindir. Sarayda ise Şehzade Murad Efendi başta olmak üzere hanedan üyesi birçok kişi Galata bankerlerinden borç para almışlardır. Bu bankerlerin başında Hristaki Zografos adında Osmanlı tebaası bir Rum vardır. Mahmud Nedim Paşa ile borsa oyunlarına girmiş büyük paralar kazanmıştır. Banker Hristaki Zografos ve Zarifi’nin Mahmud Nedim Paşa aracılığıyla Sultan Abdülaziz’e vesikaya dayanmayan kredi verdikleri Mithad Paşa ve arkadaşlarının Sultan Murad’ı tahta geçirip, bu borçları ödeme vaadiyle bu iki bankerle Abdülaziz’e karşı giriştikleri hareketi paraca destekledikleri yönündeki iddialardır. Zarifi, sonraki yıllarda II. Abdülhamid’in de özel bankeri olacaktır. Banker Hristaki Zografos, 1870’de büyük Beyoğlu yangınında kül olan Naum Tiyatrosu’nun arsasını alır. Buraya Cité de Péra’yı şimdiki Çiçek Pasajı’nı yaptırır. Hristaki Efendi aynı zamanda Murad Efendi’nin ve validesi Şevki-Efsâr Hanımın hususi sarrafıdır. Hristaki, Murad’a borç verip, bunlara yüksek faiz işleten bir veliaht finansörüdür. Her durumda da kazançlı o olacaktır, geleceğe yatırım yapmıştır, borçlarının yekûnu 211.350 liradır. Şehzadenin aylık geliri ise yaklaşık 1.190 Osmanlı lirası. Abdülaziz’in halinden sonra haremine ait mücevherler, çoğu Sultan V. Murad’ın kişisel borçları karşılığında Hristaki Efendi’ye rehine verilir. Baştan beri sözde Yeni Osmanlılar’ı ve ihtilalcileri destekleyen Hristaki, ihtilâlci paşalar, Valide Sultan ve Nuri Paşa ile anlaşarak çoğu Abdülaziz haremine ait mücevherleri rehin alır, kısa bir zaman sonra da bir daha geri gelmemek üzere Paris’e gider. Muradoğlu Mıgırdıç, Velaiht Murad’ın ihtilalciliğini finanse ettiğini sanarak ona sık sık borç veren ve servetini harcayarak Kemâl’in muhitinden olan bir bankerdi. Aziz devlet borcuna, Murad fert borcuna meraklıydılar. Sultan Aziz ordu ve donanma yapmak davasına şahsi kibrinin masrafını ödemek emelini, Veliahd Murad meşrutiyet padişahı olmak idealine Kurbağalıdere’deki sazlı, içkili, ihtilalcili köşkünün israfını karşılamak maksadını belki kendileri de görmeyecek kadar gizli gizli sokarak bu borçları yapmıştılar. Yalnız avda değil, Veliahdın gizli ihtilâl meclislerinde de Kemâl’in kar-

şısında bu Murad oğlu Mıgırdıç niçin vardı, artık anlarsınız: İhtilâllere Namık Kemâller kadar sarraf Mıgırdıçlar da lâzımdır. Galatalı bankerler 1849 yılında içlerinde Sultan II. Abdülhamid’in borsa danışmanı olan Yorgo Zarifi’nin de yer aldığı bir grup Galatalı banker Dersaadet Bankası adı ile bir banka kurarlar. Mabeyn Başkatibi Tahsin Paşa hatıratında banker ve Sultan Hamid arasındaki diyaloğu şöyle anlatır: Mösyö Zarifi, Abdülhamid Efendi’nin iskonto ettiği maaşlarını gene kendi nezlindeki hesab-ı carisine kaydeder ve bunlara bir faiz yürüterek gerek bunun hasılını ve gerek çiftliğinden ve diğer bazı emlak ve akarından aldığı gelirleri karlı işlerde kullanırdı. Abdülhamid Efendi’nin Mösyö Zarifi’yi sık sık kabul ederek her ziyarette kendisiyle para işleri hakkında görüştüğünü ve servetinin idaresini teftiş ve takip ettiğini saray emektarlarından işittiğim gibi bizzat kendisi de bunu anlatır dururdu. Galata Bankerleri’ni yazan Prof. Kazgan’a göre “Osmanlı Devleti’ni ekonomik yönden çökerten en önemli etken, dış borç ve onun getirdiği faiz yüküydü. Bu borçların getirdiği faiz yükünün yüksek olmasının en önemli sebebi ise Galata Bankerlerinin tefecilik oyunlarıydı.” Paradoksal görünse de savaşın finansmanı ve sonrasında devleti ayakta tutan etken Galata sarraflarının açtığı kredilerdir. Galata sarraflarının da, vatandaşları elinde Osmanlı borçlanma senetleri bulunan, Avrupa devletlerince desteklendiği aksi takdirde zaten moratoryum ilanıyla değer yitiren tahvillerin bir kağıt parçasına dönüşmesinden korkulur. “1870 Fransız-Alman Savaşı sonucu Fransa’nın savaşı yitiren taraf olması, Osmanlı borçlanmasının yöneldiği Fransız sermaye piyasasının bir süre için kapanmasına, Osmanlı Devleti’nin yeni finansal pazarlar aramasına neden olmuştur. Osmanlı Devleti, özellikle Rumeli demir yolunun finansmanı için, dönemin en etkin finansal merkezlerinden biri olan Viyana’ya yönelmiştir. Bu amaçla Viyana’da Avusturya - Osmanlı Bankası ile Avusturya - Türk Bankası ünvanlı iki banka kurulmuştur.” Sultan II. Abdülhamit, kendisine danışman yaptığı Yorgo Zarifi’nin ölümüne çok üzülmüş, fakat aile ile ilişkisini koparmamış, oğul Leonidas Zarifi’yi de kabul etmiş ve onunla da sıkı para ilişkisi içerisine girmiştir. Kırım Savaşı ile Osmanlı, mali olarak ağır yükler altına girer. Galata banker sermayesi de bu yıllarda palazlanmaya başlayacaktır. Artık bundan sonra borca alıştırılmış ya da mahkum edilmiş Osmanlı devleti, aradığı mali kaynakları Galata üzerinden temin edecektir. Böylece Galata, hem para cambazı Batılı bankerler, hem onların Osmanlı’daki aracıları bankalar, hem de borca mahkum Osmanlı devleti için cazip bir yere dönüşür. “Tarih tekerrürden ibarettir.” diye kim demişti?


14

Tarih

SSCB Ekonomik Kriz Yüzünden Mi Çöktü? Doç. Dr. Candan Badem

SSCB’nin neden çözüldüğü sorusu aradan geçen yirmi üç yıla rağmen hâlâ günceldir. Biz Marksistlerin bu soruya verdiği yanıtların henüz yeterli olmadığı doğru. Çözülüşün sebebinin ne olmadığı hakkında net olmakla birlikte ne olduğu hakkında net değiliz. Yine de Marksistler en azından soruya dürüstçe cevap vermeye çalışmaktadırlar. Oysa Marksizm düşmanlarının cevapları totolojiktir, özcüdür ve olgulara dayanmadığı için tamamen ideolojiktir. Liberal ideologlar SSCB’nin çöküşünü genelde şu temel argümana dayanarak açıklamaya çalışırlar: Sosyalist planlı ekonomi özünde insan doğasına ve piyasa yasalarına aykırıdır. Ayrıca milyonlarca mal ve hizmetin fiyatını ve üretim miktarını bilgisayar yardımıyla bile planlayamazsınız. O nedenle SSCB ekonomisi çökmek zorundaydı ve nitekim çöktü. İlk bakışta pek akıllıca ve mantıklı gibi gelen bu açıklamanın şöyle küçük bir sorunu var: Aynı liberal ideologlar ve dev bütçelerle çalışan CIA ve benzeri kapitalist istihbarat örgütleri Gorbaçov iktidara gelmeden önce SSCB ekonomisinin krizde olduğundan ve batabileceğinden hiç söz etmiyorlardı! Evet, Sovyet ekonomisinin büyüme hızları %2’lere düşmüştü ancak ekonomi istikrarlıydı. Kapitalist dünyanın periyodik krizlerine benzer bir durum yoktu. SSCB’nin ekonomik performansını gelişmiş kapitalist ülkelerinkiyle karşılaştırıp SSCB’yi daha geri bulan liberal ideologlar başka şeyler yanında o gelişmiş kapitalist ülkelerin altyapısının en az iki yüz yıllık bir sömürgeci birikim ve emperyalist yağmaya dayandığı gerçeğini de gizlerler. Oysa SSCB ekonomisi böyle bir sömürgeci birikime dayanmıyordu. SSCB kendi periferisini sömürmüyor, aksine herhangi bir piyasa ekonomisinde hiç yapılmayacak olan yatırımları bu ülkelere yapıyordu. 1960’larda liberal iktisatçılar Sovyet ekonomisinin daha verimli olduğunu ancak SSCB’nin kapitalizm-

de sözde var olan özgürlüğe sahip olmadığını savunuyorlardı. Nitekim kapitalist Batı’nın yüzlerce maaşlı istihbarat elemanından ve akademisyeninden hiçbiri 1991’e gelinceye dek SSCB’nin ciddi bir ekonomik kriz içinde olduğunu yazmamıştır. SSCB çöktükten sonra ise zaten çökecekti demenin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Ayrıca bu tez SSCB’nin sözde kaynakları savurganca harcayan bir ekonomik sisteme rağmen nasıl olup da bir süper güç haline geldiğini de açıklayamaz. Yalçın Küçük’ün daha 1990 yılında yazdığı gibi “Neresinden bakılırsa bakılsın, Sovyet Çözülüşün sebebinin ne olmadığı hakkında iyi bir kitap için sisteminin çözülmesi için temelinden ve içinden ciddi gerekçeler bulmak mümkün olmuyor. Çözülüyor ise tepeden ve bağlantı ile dışarıdan çözülüyor.” Sovyet rejiminin kin dolu, yeminli düşmanı ve içerideki hainlerden fizikçi AndreySaharov 1987 yılında şöyle yazmıştı: “Silahlanma yarışının Sovyet maddi ve entelektüel rezervlerini tüketmesi ve SSCB’nin siyasal ve ekonomik açıdan yıkılmasının hiçbir şansı yoktur. Tüm tarihsel deneyim bunun aksine işaret etmektedir.” ABD’de saygın iktisatçılar Michael Ellman ve Vladimir Kontorovich’in editörlüğünde 1992’de yayımlanan bir kitapta editörler 1980’lerde Sovyet ekonomisinin dünya standartlarına ve Sovyet geçmişine kıyasla hiç de kötü bir durumda olmadığını yazdılar. “İnsanlar olup bitmiş olaylara kaçınılmazlık payesi vermeye meyillidirler. Öyle olmak zorunda değildi demek ise kaybeden taraf için mazeret icat etmek şeklinde değerlendirilip geçersiz sayılabilir. Fakat Sovyet sisteminin çöküşü birkaç bireyin almış olduğu felaket getiren birkaç kararın niyet edilmemiş sonucuydu.”

Yine bir Sovyet düşmanı ve totalitarizm modelinin savunucusu olmakla birlikte birazcık entelektüel dürüstlük sahibi nadir liberallerden biri olan Vladimir Shlapentokh, Sovyet ekonomisinin en önemli probleminin tüketicilerin tercihleri hakkında bilgiden yoksun olmak değil, değerlendirme ve kontrol mekanizmasının tüketiciye değil hiyerarşik merkezi planlamaya bağlı olması olduğunu savunmuştur. Shlapentokh’a göre Sovyet modelinde orta kademe yöneticileri, üst düzey yöneticileri aldatmak için çalışanlarla işbirliği içindeydiler. Üst düzey yöneticiler orta kademedeki kadroların seçiminde ve denetiminde profesyonel davrandıkları sürece sorun yoktu. Stalin’den sonra yöneticiler liyakate değil sadakate bakmaya başladılar ve bunun sonucunda gerçek performans değerlendirmesinin yerini uydurma göstergeler ve çalışmak yerine çalışıyormuş gibi yapmak aldı. Ancak Sovyet ekonomisi bu probleme rağmen normal bir şekilde işliyordu. Büyüme hızı eskisi kadar büyük değildi ancak kapitalist ülkelerden geri de değildi. İşsizlik yoktu, konut ve dayanıklı ev aletleri üretimi Batı’dan geri değildi. Daha da önemlisi halkın büyük çoğunluğu ekonomide radikal değişimler yapmak gerektiğini düşünmüyordu. 1989’da yapılmış bir ankette ekonomiyi düzeltmek için ne yapmalı sorusuna cevap verenlerin sadece %18’i devlet kontrolü altında özel girişimi desteklerken %50 sıkı kontrolden yanaydı. Burada Gorbaçov haininin başından itibaren sosyalizmi yıkmak için mi çabaladığı yoksa çapsız ve yeteneksiz bir yönetici olduğu için ülkeyi yönetemeyince kapitalizme teslim olmayı mı seçtiği sorusunun yanıtını bulmuş değiliz. HainGorbi’nin kendisi eski SSCB halklarının ezici çoğunluğu tarafından nefret edilen bir kişi olduğundan sefil hayatına birazcık anlam katabilmek için şimdilerde “ben başından beri bunun için mücadele ettim” demesinin fazla bir önemi yok. O geçmişine anlam katmak


15

istiyor olabilir. Fakat esasen bunun çok önemi de yok. Gorbaçov, Yakovlev ve diğer hainlerin başından beri ajan olmaları veya olmamaları sonucu değiştirmiyor. Ekonomik göstergelere yakından bakınca ekonomideki bozulmanın Perestroyka’dan önce değil sonra başladığını görürüz. Nitekim Sovyet kişi başına GSMH’sı 1928 ile 1987 yılları arasında beş kat artmıştı. 1970’lerin ortalarından itibaren Sovyet ekonomisinin büyüme hızı çok yavaşlamıştı ancak negatif değildi. Bu durum bir ekonomik krize işaret etmiyordu. Nitekim gelişmiş kapitalist ülkelerden Japonya’da da son yirmi yılda büyüme hızı yavaşlamıştır. 1980’lerin başlarında Sovyet ekonomisi yeterince dinamik olmamakla birlikte sağlıklıydı ve Sovyet rejiminin bir meşruiyet krizi de görülmüyordu. Halkın çoğunluğu Perestroyka’yı desteklemekle birlikte ekonominin kilit sektörlerinde devlet mülkiyetini ve devlet garantilerini de destekliyordu. Sovyet devletinin kimseye borcu yoktu. Bazı malların sıkıntısı çekiliyordu ancak işsizlik yoktu ve Sovyet insanının temel ihtiyaçları hâlâ çok ucuzdu. Büyük şehirlerde her on aileden sekizinin kendi evi ve çoğu zaman bir de daçası vardı. Küçük şehirler ve köylerde ise konut sorunu hiç yoktu. İsteyen herkes uçsuz bucaksız Sovyet ülkesinin her yerine uçakla, trenle veya otomobille gidip gezebiliyordu. Lüks otomobiller yoktu ancak ulaşımın kendisi lüks değildi. Sıradan bir emekli yaz tatilini ister Karadeniz kıyısında ister Baltık denizi kıyısında isterse Sibirya’da geçirebiliyordu. Öte yandan Perestroyka’nın başlangıcından sonra yani 1989 ile 1992 yılları arasında kişi başına düşen Sovyet GSMH’sı yaklaşık olarak %40 oranında azaldı. Son Sovyet nüfus sayımı 1989’da yapılmıştı. O zamandan bu yana yirmi dört yıl içinde Rusya’nın nüfusu yüz kırk yedi milyondan yüz kırk üç milyona düştü. Üstelik bu düşüş yaklaşık dört milyonluk net iç göçe rağmen meydana geldi. SSCB’nin dağılmasından sonra kurulan yeni cumhuriyetlerdeki Ruslar, siyasal baskılar ve ekonomik nedenlerle Rusya’ya göç etmeye başladılar. İşte bu iç göçe rağmen çok açık bir şekilde Rusya’da nüfus azalmış durumdaydı. Dolayısıyla toplam sekiz milyon kişilik bir azalma söz konusuydu. Aynı dönemde ABD nüfusu iki yüz kırk dört milyondan üç yüz on altı milyona yükseldi. Bugünkü Rusya’da doğurganlık oranı düşüyor, ortalama ömür kısalıyor, bebek ölümleri ve genel ölüm oranı artıyor, sonuç: Nüfus her yıl yaklaşık yedi yüz bin kişi azalıyor. Bu düşüşün nerede duracağı bilinmiyor. Özellikle kırsal bölgelerdeki durum tam bir felaketi andırıyor. Alkolden ölümler rekor düzeyde. Binlerce küçük yerleşim biriminde nüfus on kişinin altına düştüğü için okul, hastane, ulaşım ve benzeri hizmetler de verilemez durumda. Düşünün birbirinden kilometrelerce uzakta yüzlerce köy, bucak ve benzeri ve her birinde beş on kişi kalmış! Bugünkü Rusya’da yaşanan bu kıyım, Stalin’in milyonlarca insanı çeşitli yollarla nasıl ölüme gönderdiğine ilişkin masallar anlatmayı pek seven liberal aydın müsveddeleri ve antikomünist dezinformatörler tarafından tamamen görmezden geliniyor. Oysa milyonlarca insanın öldürüldüğünü

iddia ettikleri dönemde SSCB’de yıllık ortalama nüfus artışı yüzde 0.60 iken bu oran İngiltere, Almanya ve Fransa’da ortalama yüzde 0.42 idi. Rusya bugünkü dünya pazarı içinde hammadde ihraç edip teknoloji ithal eden bir üçüncü dünya ülkesi konumunda! İhracatının üçte ikisini petrol, doğal gaz ve madenler oluşturuyor. Rusya’yı öteki Üçüncü Dünya Ülkelerinden ayıran şey ise sahip olduğu nükleer silahlar. Sadece bundan dolayı Rusya dünya politikasında söz sahibi olmaya devam ediyor. Özelleştirme ideologları özelleştirmeler yapılıp serbest piyasa ekonomisine geçilince ülkeye yabancı yatırım akacağını ve sonuçta kişi başına düşen gelirin artacağını vaat etmişlerdi. Ancak yabancı sermaye Rusya’da petrol ve metalurji dışındaki sektörlere ilgi göstermedi. Gerekçe gayet basit ve tamamen ekonomik: Rusya’ya yatırım yapmak kârlı değil, çünkü maliyetler yüksek. Bunun çeşitli nedenleri var. Birinci sırada belki de iklim geliyor. Evet, herkesin bildiği gibi Rusya soğuk bir ülke. Ancak birçok kişinin sandığının aksine bu yalnızca kuzeyde olduğu için değil. Stokholm, Helsinki ve Oslo Moskova’dan daha kuzeyde ancak sıcak deniz akıntıları sayesinde hepsi de daha yumuşak iklime sahipler. Sıcaklık farklarını gösteren coğrafi bir haritada Ocak ayı ortalama sıcaklığı sıfırın altında olan bölgeleri gösteren sınır yaklaşık olarak Rusya ile Avrupa sınırıyla örtüşüyor. Rusya’da hem ortalama sıcaklık daha düşük hem de yaz-kış ve gündüz-gece sıcaklık farkları daha büyük olduğu için daha sert bir iklime sahip. Soğuk iklim enerji masraflarını ve altyapı maliyetlerini artıran bir unsur. Çok geniş ve nüfus yoğunluğu düşük bir ülke olan Rusya’da nakliye maliyetleri de çok yüksek. Diğer maliyet ögeleri açısından da dünya birim fiyatlarının üstünde kalan Rusya’nın dünya pazarı içinde rekabet etme gücü çok sınırlı. Evet, dünyada ilk sosyalizmin soğuk topraklarda kurulmasının da bir maliyeti oldu. Ancak sosyalist ekonomi bu topraklarda yaşayan insanlara insanca bir yaşam sunabilmişti. Şimdi yaşanan ise sert coğrafyası ve kapitalist dünya pazarında rekabet gücü olmayan ekonomisiyle küçülen bir Rusya. Ancak unutmamamız gereken mevcut rejimin hâlâ sosyalizmin kazanımlarından yemeye devam ettiğidir. Bir anlamda Rus ekonomisi sermayeden yemektedir. Rusya’da kapitalizm sosyalizmin büyük emeklerle yarattığı altyapının üzerine zahmetsizce oturmuştur. Mevcut kapitalist rejimin şimdiki kavgası halen halkın elinde kalmış olan sosyalizmin son kazanımlarını da geri alma kavgasıdır. Bunların başında belediye hizmetleri, eğitim ve sağlık geliyor. Rusya’da bugün evlere verilen doğal gaz fiyatları dünya fiyatlarından birkaç kat daha düşüktür. Evsel doğal gazın fiyatı dünya fiyatları düzeyine yükseltilirse nüfusun yarısı donarak ölebilir. Elektrik fiyatları da çok artmış

olmasına rağmen halen düşüktür. Başka bir örnek Moskova metrosu dünyanın en uzun ve en ucuz metrosudur. Londra metrosunda ortalama ücret 1-1.5 pound = 1.5-2 dolar iken Moskova metrosunda yaklaşık otuz senttir. Putin’in liberal hükümeti bu fiyatları her yıl artırmakla birlikte henüz dünya fiyatları düzeyine çıkarmış değildir. Nitekim bu yıl metroya yine zam yapma talebi gelmiştir. Özelleştirme başladığında işçilere “vauçer” adı verilen hisse senetlerinden dağıtılmış “şimdi siz de fabrikanın ortağı oldunuz” denmişti. Ancak daha sonra işçilerin ücretleri aylarca kasten ödenmemiş ve ellerindeki hisseleri yok pahasına satmaları sağlanmıştı. Böylece işçiler kısa sürede hem ücretlerinden ve hem de ellerindeki hisselerden oldular. Rus ekonomisi büyük ölçüde petrol fiyatlarına bağımlıdır. Dünya petrol fiyatlarındaki bir düşüş Rusya’yı doğrudan etkiliyor. Evet Rusya doğal kaynaklar açısından zengin ancak bu doğal kaynakları kullanmanın maliyeti sıcak iklimdeki ülkelerden çok daha yüksek. Örneğin Venezuela ile Rusya’nın petrol rezervi aynı miktarda. Ancak bu rezervi işleme maliyetleri çok farklı. Venezuela ve Ortadoğu petrollerinin sondaj ve benzeri maliyetleri Sibirya’dan çok daha düşük. Limanlara yakın oldukları için nakliye maliyetleri de düşük. Rusya’da ise tüm maliyetler daha yüksek. Sosyalizmin birikmiş emeği olan petrol boru hattı ise Rusya’yı kurtarmaya devam ediyor. Benzer şekilde ABD’de çıkarılan kömürün büyük çoğunluğu Appalachia dağlarında yerin altmış üç metre dibinden çıkarılıyor. SSCB’de ise büyük kömür madenleri iki yüz ile dört yüz yirmi metre derinliğe inmek zorundaydılar. Ancak eskiyen altyapıyı yenilemek gerektiğinde ne olacak? Bu sorunun yanıtını kimse düşünmek istemiyor. Ayrıca mevcut petrol şirketleri anlık kârlarından başka bir şey düşünmedikleri için on yıl içinde petrol yatakları kullanılmaz hale gelebilir. Rusya’da son beş yıldır ekonomi yüzde dört ile yüzde on arasında büyüyor. Ancak bu emekçiler için gelir artışı anlamına gelmiyor. SSCB zamanında bir maden ya da petrol işçisi ortalama bir bürokrattan iki kat fazla ücret alırdı ve bu normal sayılırdı. Şimdi ise ağır maden işçileri ortalama iki yüz elli dolar ücret alır iken Moskova’daki şirketlerin büro çalışanları ortalama olarak bunun üç, dört katını alıyor. Bu arada ayrıcalıklı konumundan dolayı Moskovalıların hayat standardının Rusya ortalamasının çok üstünde olduğunu belirtelim. Bu nedenle Moskova dünyanın en pahalı şehirleri arasında. Moskova’da oturmak Sovyet döneminde de bir ayrıcalık idi. Ancak bu denli büyük farklar tabii ki yoktu. SSCB motorlu taşıt ve makine ihraç eden bir ülkeydi. Rusya ise birçok makineyi ithal ediyor. Örneğin, 1989’da RSFSC’de traktör üretimi yılda 260 binin üzerindeydi, şimdi ise yılda birkaç bine düşmüş durumda. Daha Perestroyka zamanında liberal ideologların yaydıkları yalanlardan biri de güya SSCB’de gereğinden çok traktör olduğu, planlı ekonominin ihtiyaca bakmadan üretim yaptığı yönünde idi. Ancak rakamlar liberal ideologları yalanlıyor: 1988’de RSFSC’de bin hektar ekili alana düşen traktör sayısı 10 iken Polonya’da yetmiş yedi, İtalya’da yüz kırk dört ve Japonya’da dört yüz yetmiş altıydı.


16

Elektrikli ev eşyası üretimi de benzer şekilde düşmüş bulunuyor. Sanayide istihdam edilen işçilerin sayısı Sovyet Rusya’da yaklaşık on dokuz milyon iken şimdiki kapitalist Rusya’da dokuz milyondur. Sermaye yatırımları 1970 yılı seviyesinin dahi altındadır. Gazete ve dergi tirajları yedi kat düşmüştür. Bu düşüş sadece Rusça yayınları değil öteki halkların dillerindeki yayınları da etkilemiştir. Liberal sahtekârların iddialarının aksine şimdiki sözde demokratik Rusya’da Rusça dışındaki dillerde yapılan yayınların tirajı Sovyet dönemine göre artmamış, aksine beş altı kat düşmüştür. Örneğin Lezgice gazetelerin toplam tirajı 1990 yılında 5,2 milyon iken şimdi bu sayı bir milyon bile değildir. Tatarca dergilerin toplam tirajı 1990 yılında yirmi sekiz milyon iken şimdi bu sayı bir milyondan azdır. SSCB’de kapitalist restorasyon emperyalist ve ileri kapitalist ekonomilere tam da daraldıkları bir sırada büyük bir pazar açarak hayat öpücüğü vermiş oldu. Bu iki şekilde oldu: Birincisi, SSCB’den milyarlarca dolarlık serveti zimmetine geçiren oligarklar güruhu paralarını Avrupa ve ABD bankalarına taşıdılar ve bu ülkelerin ekonomisine yatırım yaptılar. Bu paralar gelirken emperyalistler ve neoliberaller paranın kaynağını sormadılar. Örneğin ikiyüzlü İngiliz emperyalistleri Abramoviç’in milyarlarca dolarının kaynağını sormuyor ve onun gibilere kapılarını açıyor. Oysa aynı Abramoviç parasının birkaç on milyon dolarını İngiltere’den dışarı çıkarmaya kalksa İngiliz maliyesi hemen tepesine binecektir. Abramoviç’e “Dur bakalım bu paranın uyuşturucu kaynaklı olup olmadığını inceleyeceğiz,” diyeceklerdir. Ardından soruşturmalar aylarca sürecek, bu soruşturmaların devletçe belirlenmiş masrafı da ondan alınacaktır. Ayrıca parayı sigortalatması istenecek bir de sigorta parası alınacaktır. Bu da yetmeyecek bir de “terör bağlantısı var mı onu da inceleyeceğiz bekle bakalım” diyeceklerdir. Bütün bunlar varsayım değil, bazı iş adamları tarafından yaşanmış bir gerçekliktir. Yani adaya para gelirken kaynağını sormayan İngiliz liberalleri parayı adadan dışarı çıkarmak istediğiniz anda bin bir türlü engel çıkarmaktadır. Bu da liberalizmin sahtekâr ruhuna tamamen uygundur. İkincisi, eski SSCB ülkeleri birdenbire kapitalist dünya için dev bir pazar haline gelmiştir. Daha önce bu dev pazara her mal ve her hizmeti satamayan ve istediği gibi sermaye ihraç edemeyen kapitalist dünya şimdi bu pazara milyarlarca dolarlık ihracat yapmaktadır. Basit bir örnek verirsek, Almanya eski SSCB ülkelerine hem sıfır km hem de ikinci el olarak milyarlarca dolarlık Mercedes ve diğer marka lüks otomobil satmıştır ve satmaktadır. En lüks otomobil modelleri Almanya’dan önce Rusya’da satışa sunulmaktadır. Aynı şey Japon otomobilleri ve diğer lüks tüketim ürünleri için de geçerlidir. SSCB iç pazarı bozulduğu için eski SSCB ülkelerinde sadece lüks tüketim ürünleri değil her türlü temel gıda ürünleri de ithal edilmektedir. Türkiye de bu pazardan milyarlarca dolarlık pay almıştır. Özellikle Türk inşaat firmaları eski SSCB ülkelerinde milyarlarca dolarlık işler almışlardır. Hiçbir rejim sadece ekonomik sebeplerle çökmez. Öyle olsaydı öncelikle Türkiye’de milyonlarca

insanı işsiz bırakmış olan kapitalist rejimin çökmesi gerekirdi. SSCB ekonomisinde büyüme 1980’lere gelindiğinde yavaşlamıştı ancak bir kriz belirtisi yoktu. Gorbaçov ihanetinin yarattığı en derin bunalım günlerinde bile SSCB’de kimse işsiz kalmamıştır. Türkiye’dekinin aksine Sovyet çocukları hiçbir zaman ayakkabı boyacılığı gibi işler yapmak zorunda kalmamıştır. Aksine SSCB’nin son günlerine dek yaz kamplarında bedava eğlenmiştir. SSCB’de daha 1950’lerde uçsuz bucaksız Sibirya köyleri dahil bütün köylere elektrik götürülmüştü. Türkiye’de ise köylere elektrik götürme işi bilindiği gibi ancak 1980’lerde tamamlanmıştır. Arada tam otuz yıllık fark var. Bütün bu mucizeyi sosyalist planlı ekonomi yaratmıştır. SSCB’de çözülüşün tohumları bu satırların yazarı dahil birçok Marksiste göre Hruşçov döneminde atılmıştır. Stalin’den sonra iktidara gelen Hruşçov, Stalin döneminde aşırı gerilimle çalışan kadrolara yumuşama vaat etmiş ve onların desteğini almıştır. Hruşçov’la birlikte parti ve devlet kadrolarında liyakat değil sadakat dikkate alınmaya başlamıştır. Bunun sonucunda kariyerist, iki-dinli ve oportünist bir kadro parti ve devletin en yüksek organlarına hâkim olmuştur. Eşitlikten de nefret eden ve ayrıcalıklarını yetersiz bulan bu kadronun temel sorunu sosyalist sistemden büyük servetler çalsa bile bunu miras bırakma veya harcama imkânının olmayışıydı. Çünkü birincisi taşınmaz mal edinse bunun kaynağını açıklamak zorunda idi. Dolayısıyla ev, arsa ve benzeri alamazdı. Şehirde bir daire ve şehir kenarında bir daçadan fazla gayrimenkul edinemezdi. İkincisi, ne kadar parası olursa olsun harcayacak lüks tüketim malları yoktu. Mercedes otomobilleri de yoktu, yatlar, özel uçaklar da. SBKP genel sekreteri bile Mercedes’e binemiyordu. Oysa Afrika’daki muz cumhuriyetlerinin veya orta boy kapitalist ülkelerin elitleri bile çok çok daha fazlasına sahipti. Rus olmayan cumhuriyetlerdeki elitlerin milliyetçiliği desteklemesinin sebebi de buydu. Moskova’nın denetiminden kurtulup ülkelerinde istedikleri gibi çalıp çırpmak ve başına buyruk olmak istiyorlardı. Stalin’in ölümüyle birlikte rahatlayan konformist yöneticiler zamanla daha fazla ayrıcalık istemeye başladılar. Devletçi kadrolar yerini giderek özel mülkiyetçi muhterislere bırakmaya başladılar. Ancak bu kifayetsiz muhterislerin iş yapma ve sonuç alma kapasiteleri düşüktü. Bu yüzden ekonomideki büyüme yavaşladı. Yönetici elitin göz yumduğu, çıkar ilişkisine girdiği, rüşvet aldığı bir gölge ekonomi sektörü doğdu. Bu sektör ya devlet imkânlarını özel amaçlar için kullanıyor ya da devlette çalışıyor görünüp kendi işini yapıyordu. Gölge ekonomi sektörü yönetici elitlere çeşitli malları kayıt dışı olarak veriyordu. Yönetici elitin bir parçası olan entelijensiyanın anti-Sovyetik hale gelişi ise sadece maddi motiflere değil, psikolojik motiflere de bağlı karmaşık bir süreçtir. Bazılarının düşündüğünün aksine Stalin

döneminde entelijensiya hor görülmüyor tersine el üstünde tutuluyordu. Ancak her konuda sadakat değil yetenek ve liyakate değer veren Stalinist yönetim sistemi entelijensiya için de aynı şekilde hareket ediyordu. Dolayısıyla el üstünde tutulan entelijensiya iktidara dalkavukluk ettiği için değil gerçekten hak ettiği için bir yerlere gelmiş olan bir entelijensiyaydı. Oysa Hruşçov, Mao’nun sözde kültür devrimi adı altındaki aydın düşmanlığına benzer bir entelijensiya düşmanlığı içindeydi. Hruşçov zamanında örneğin gerçekten yetenekli Şolohov gibi yazarlar değil sadece Stalin’den nefret ettiği için şişirilen Soljenitsın gibi yazar müsveddeleri desteklenmeye başladı. Bu da entelijensiyayı Sovyet iktidarından manevi olarak uzaklaştırdı. Dünyanın her yerinde bir entelektüelin başına gelebilecek en kötü şey kendi ayarında görmediği kimselerle aynı düzeyde muamele görmek veya öyle kimselerin emrine girmektir. Bunu bugünkü Türkiye’den şöyle bir örnekle açıklayalım: Diyelim ki siz bir üniversitede yardımcı doçentsiniz. Doktoranızı hak ederek vermişsiniz, bilimsel eserleriniz var. Sizin bölümünüze, eski SSCB ülkelerinden doktor ve üstüne doçent unvanlarını parayla satın almış fakat iki düzgün cümle kurmaktan aciz biri gelip sizin başınıza bölüm başkanı veya dekan olursa ne hissedersiniz? İşte Hruşçov ve Brejnev devri de benzer şekildeki niteliksiz insanların hem entelijensiya hem de yönetici elit içinde yükselme devri oldu. Bunların yükselişi ise halkta ve gerçek entelijensiya arasında anti-sovyetik duyguların artmasına sebep oldu. Anti-sovyetentelijensiya içinde Yahudilerin rolü ayrıca incelemeye değer. Kuşkusuz biz Marksistler Yahudi halkına düşman değiliz ancak SSCB’de Yahudi entelijensiyasının ciddi bir kısmının neden anti-sovyetik olduğunu da açıklamak zorundayız. Bunun sebebi de bir yandan Yahudi entelijensiyanın 1917 devrimi sonrasında elde etmiş olduğu bazı avantajlı mevzileri kaybetmesi bir yandan da Yalçın Küçük’ün yazmış olduğu gibi İsrail’in anti Sovyetik cepheye kaymış olması olabilir. 1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi kaçınılmaz değildi. Aynı şekilde SSCB’nin çökmesi de kaçınılmaz değildi. SSCB’nin kuruluşu gibi çöküşü de belirli tarihsel aktörlerin belirli siyasal eylemlerinin bir sonucudur. Stalin’in 1930’lardaki sloganı “kadrolar her şeyi çözer” idi. Nitekim iyi kadrolar sorun çözer, kötü ve aciz kadrolar ise devleti çözülüşe götürür. Stalin’in tarım bakanlığını yapmış olan Benediktov’un dediği gibi kötü kaptanın gemiyi karaya oturtması için dümeni elinden bırakması yeterlidir. SSCB’nin çözülüşü ve çöküşü tüm dünyada ilerici insanlığa çok ağır bir darbe indirmiştir. Tüm dünyada dinci, gerici, mistik, kaderci, köleci, emekçi düşmanı, ırkçı, emperyalist, sömürgeci akımlar güçlenmiştir. Zafer sarhoşluğuna kapılan liberal aydın müsveddeleri tarihin sonunu ilan etmişlerdir. SSCB’de milyonlarca insan işsiz kalmış, alkolden ve psikolojik çöküntüden erken ölmüştür. Milyonlarca genç kadın fuhuşa sürüklenmiştir. Neoliberal yamyamların Rusya’sı kapitalizmin iğrenç yüzünün bir aynası olmuştur. Ancak insanlık eninde sonunda bu ortaçağ karanlığından çıkacaktır.


18

Sosyoloji

Hakikat Kuramlarının Önemi Zeki Seskir

Hakikat denilince herkesin üzerine uzlaşabileceği, ortaklaştırıcı bir figür beklentisi yaratılır genelde. Oysa hakikat kavramı ve hakikat kuramları birbirinden alabildiğine farklı renklerde gelen türlü çeşitli biçimlerde olabilir. Peki hakikat kadar temel bir kavram üzerine dahi uzlaşamayan insanlar nasıl ortak bilgi üretebilirler veya hakikat gerçekten de temel bir kavram mıdır? Felsefe literatüründe pek çok hakikat kuramı bulunabilir ancak bunların yaygın olarak bilinen birkaç tanesine değinmek bu kuramların nasıl çizgilerle birbirlerinden ayrıldıklarına dair yeterli kanı uyandırabilir. Hakikatin tekabüliyet kuramı örneğin hakikatin ve onu açıklayan kuramın birbirine tekabül etmesi fikri üzerine kurulmuştur. Bu durumda bilgimiz ve tecrübemiz geliştikçe hakikati açıklayan kuramlarımız da gelişecek ve git gide hakikatin kendisine daha yakın kuramlar üretebileceğiz. Zamanı sonsuza kadar uzattığımızda ise hakikatin ta kendisi kuramımızın bütünlüğünde açıklanabilecek hale gelecek. Elbette bu kuramın başka bir versiyonunda da sürekli yakınlaşsak dahi asla hakikate ulaşamayacağımız savunulur, ancak bu sonsuz yakınsama durumu sürekli bilgimizi ve kuramlarımızı geliştirmek için açık bir kapı bırakır. Sonlu ve sonu olmayan versiyonlarıyla bu hakikat kuramı temel bilimlere uzun süre öncelik etmiş epistemolojik bir yapıdır. Bir diğer hakikat kuramı ise tutarlılık ve yeterlilik üzerine kurulmuştur. Aslında bu kuram tekabüliyet kuramının ikinci versiyonun en ciddi açığı olan “hakikati bilemiyorsak ona yakınsıyor muyuz uzaklaşıyor muyuz nereden bileceğiz ki?” eleştirisine bir cevap olarak popülerleşmiştir denilebilir.

Bu yaklaşımda hakikate dair kuramımızdan beklentimiz tutarlı ve yeterli olmasıdır. Eğer iki teori arasında karşılaştırma yapacaksak elimizdeki diğer teorilerle en tutarlısı ve hedeflediği alanda en yeterlisi seçilir. Tutarlılık ile yeterlilik arasındaki ikilikler ise kalan teorilerin de değişime açılabileceği göz önünde bulundurulur. Böylece devinimsel bir bilim yapma fırsatı ortaya çıkar, teoriler tutarlılık ve yeterlilik bağlamında optimize edilmiş olurlar. Son olarak değineceğimiz hakikat kuramı ise normatif hakikat kuramıdır. Burada hakikat normlar tarafından belirlenmiştir, tarihsel olarak değişime açıktır ancak tarihin farklı noktalarındaki farklı hakikatler belirlidir. Orta çağ’a giderseniz dünya gerçekten de evrenin merkezindedir. 18’inci yüzyıla gider iseniz siyahiler gerçekten de insandan aşağı varlıklardır. Kabul etmesi sıkıntı verici görünse dahi normatif hakikat kuramı tarihselliği işin içine dahil edebilmesi bakımından önemlidir. Hakikatin toplumsal bir kurgu olduğu fikri üzerinden yaratılan ancak yine de bir hakikatin varlığını kabul eden bir yaklaşımdır. Yukarıda verdiğimiz örneklerde altı çizilebilecek bazı noktalara değinmekte fayda var. Hakikate dair bir kuramınız olacaksa öncelikle karar vermeniz gereken ciddi konular vardır. Hakikatin sizden bağımsız olarak var olup olmadığı, değişime açık olup olmadığı, değişim mekanizmasının toplumsal/tarihsel olup olmadığı, ereksel olup olmadığı. Kısacası herhangi bir hakikat kuramını basit veya üzerinde herkesin uzlaşabileceği bir formatta yaratmak oldukça

zordur. Ancak üzerine uzlaşılmamış bir hakikate ulaşmak için bireyler nasıl ortak çaba gösterebilirler? Belki de fazlasıyla klişe olacak ancak burada temel noktanın düşünsel açıklık, şüphecilik ve kabullenme fikirlerinde yattığı söylenebilir. Kendi görüşünüze taban tabana zıt epistemolojik bir pozisyonu benimsemiş bireylerle ortak çalışma yürütebilme, yeri geldiğinde o kişinin pozisyonunda imiş gibi düşünebilme ve her daim hem sizin hem de karşınızdaki kişinin pozisyonunun aslında yanlış olabileceği fikrini kafanızın bir kenarında tutabilme yetileri böylesi bir ortaklığın verimliliği ve sürdürülebilirliğini sağlayacaktır. Ancak unutmamak gerekir ki şüphe ve empati kendi değerlerinden ve pozisyonundan vazgeçmeyi gerektirmez. Hakikat kuramınızın türü epistemolojiden metodolojiye, yöntemden analize yapacağınız çalışmaların her alanını etkiler. Eğer ortada tek ve ulaşılması gereken bir hakikat olduğunu düşünüyorsanız tüm bilimsel gerçekliğiniz buna göre şekillenecektir. Eğer her bireyin kendi hakikatine hakkı olduğunu ve kimsenin bir diğerinin hakikatine tam anlamda erişiminin mümkün olmadığına inanıyorsanız da buna göre. Çalışmalarınızın ve fikirlerinizin en iyi biçimde anlaşılabilmesi için bu konudaki duruşunuzu önce kendi kendinize sonra da çalışmalarınızın hitap ettiği kitleye anlatabilme yollarını geliştirebilmeniz akademiden sivil topluma, siyasetten dine kadar toplumsal her aktivitede anlaşılabilmenizde büyük rol oynayacaktır. Hakikat ötesi diyarlarda gezindiğimiz şu günlerde dahi hakikat ne biçimde var olursa olsun temel bir kavram olarak hayatımızda ve çalışmalarımızda yerini korumayı sürdürmektedir.


İllüstrasyon: Ayça Ünüvar Alaybeyi

19

Tacize Bakmak ve Tacizi Konuşmak: Dil Tartışması Kalabalığın Neresindedir? Işıl Bayraktar

Kalabalığın ruh hâlini anlamaya çalışırken kaçı-

şünüyorum.” dese bile kurulan dille savunulan

taşımak zorundadır. Ancak taciz toplumunda ta-

mız kendimizi sorguluyor, kaçımız bu sorulara ce-

düşünce çelişiyorsa orada bir durur ve “Söyle-

cizin bazı zamanlarda, yani sadece yazıldığında

vap bulabiliyor veya kaçımız o bulduğumuz cevap-

nen nedir ve nasıl dile gelmiştir?”i sorgular. Ya-

görünüyormuş gibi yapan kalabalığın da linç etme

lara uygun kendi cevabımızı yaratıyoruz? Biz, neyi

zar bunu sorgulamaz mı? Sorgular elbette ama

kültürünü sorgulama bilincine sahip olması gerekir.

neden söylediğimizi ve yaptığımızı ne kadar biliyo-

dilin gideceği yer; bazen niyetten bağımsızlaşır

Ataerkil toplumda kalabalık, nedense kadına do-

ruz sahiden? Bu soruları hayatımızın içindeki tüm

ve o noktada kimlik de dille yıkılır ya da başka

kunan bir meselede bu linç kültürünü besleyecek

meseleler için sorabiliriz elbette, şimdilik yalnızca

bir forma bürünür. Söylem düşünceye bu ka-

şekilde dile gelir. Birbirini etkiler, bir diğeri diğerinin

taciz meselesi için ele alacağım bu soruları. Keza

dar tezat olabilir mi peki? Dert edindiğimiz me-

sözünü tamamlar. Tacizin yazılma biçimine yönelik

hayatımızın çok içinde, ensemizde, yanı başımızda,

seleye ilişkin bir yazar, bir kadın yazar, tacizi

değiniler, bu linç girişimlerinin yalnızca bir alt bile-

nefesimizde, dilimizde. Meseleyi kişiselleştirmeye

düşüncesinden uzaklaştıran bir dille yazabilir

şeni hâline gelir ama feminist dil tartışması gözden

ya da tek bir örneğe indirmeye gerek yok, keza

mi? Taciz, eril kodlarla kurulan toplumsal yapı-

kaçar, atlanır, yazar linç edilir. Bu anlamda taciz

mühim olan meselenin nasıl tartışıldığıdır.

ların içinde erkeğin elindeki birincil silahlardan

toplumunda, bu aleni linç girişimleri aslında top-

Tacizin feminist bir bakış açısından süzülerek ele

biriyken tacizi anlatma girişimi, ancak feminist

lumun ikiyüzlülüğüne dair de bir veri sunar. Neden

alınmasıyla bu kaygı güdülmeden ele alınması ara-

bir dille hedefine ulaşır. Taciz; erkek ya da ka-

yazar odak hâline gelir? Neden odak ikincil plana

sında nasıl bir dil farklılığı vardır? Bir metni eleştirir-

dın anlatıcıdan bağımsız bu feminist dilin için-

atılır ve mesele, bir yazarın bir meseleyi yazışı ek-

ken, yazım dilini ele alırken dikkate alınacak olan

de aktarılan bir mesele olduğunda ona dikkat

seninden tartışılır, taciz meselesinde dilin nasıl kul-

şey; yalnızca ele alınan metnin dili mi olmalıdır,

çekmek, cinsiyet eşitsizliğinin ürünü olduğunu

lanılması gerektiğini tartışmak varken? Yazar ve

yoksa yazarın kimliği de mühim midir? Eleştirirken

kabul ederek bir şey söylemek isteyen yazarın

ele alınan tekil bir mesele önemini yitirdiğinde bu

yazarı anonimleştirme hastalığımız var. Eleştirirken

sesinde bir çığlığa dönüşebilir ve bu bilinçle ya-

mesele de önemini yitirir mi kalabalık için?

o kalabalığın sesini dinleme, kalabalığa uyum sağ-

zılan bir edebî metin de okuruna ulaşır.

Bu anlamda, kalabalık kendine şu soruyu sor-

lama, kalabalık ‘yürü’ diyorsa kuru bir patırtı için-

Tacizi ele alan bir yazar, dilin feminist bir

makla yükümlüdür: Eleştirimiz ne kadar bizi resme-

de yürüme hastalığımız var. Oysa her metnin bir

mesele olduğunun farkında olarak yazma

diyor? Biz kalabalığın bizi götürdüğü tartışmada

yazarı var ve her metin yazarın kimliğinden, ide-

sorumluluğuna sahiptir. Eğer ki bu sorumluluk

tartışmaya eklemlenen bir ses olmayı mı istiyoruz?

olojisinden, bakışından süzülür ve şüphesiz ki her

dilde başka bir biçime dönüşüyorsa, eril dilin

Yoksa bir meselenin hakikaten nasıl tartışılması

yazılanın tüm bunlardan bağımsız yazıldığını dile

yeniden üretildigi bir tını bile taşıyorsa tek bir

gerektiği ile mi ilgileniyoruz? Eğer ikincisi gibiyse

getiremeyiz.

sözcük, orada bir taciz öyküsüyle bu duru-

vurucu cümlelerimiz, iğnelemelerimiz, kızgınlıkları-

Yazar yazdığını kendi bakışından, bilgisinden,

ma dikkat çekmek isteyen yazarın önceden

mız ve çatlayan sabır taşlarımız neden bir yazara

deneyiminden süzer; gördüklerinden, tanık olduk-

yazdıkları, kimliği, feminist bilinci ya da ken-

dokunuyor da bu alanda yazılan tüm metinlere yö-

larından süzer; ama nihayetinde kendi bakış biçi-

di kişisel deneyimindeki mağduriyeti ve tüm

nelik topluca bir bakışa dokunmuyor?

mine uğrar, onunla helalleşir ve sonra butona ba-

bunların onu getirdiği yazma sorumluluğuyla

Ataerkil bir taciz toplumunda yaşarken, kala-

sar, kalabalıkla paylaşma butonuna.Kullanılan dilin

kurduğu ilişki gibi meseleler, arka planda kalır

balık birbirinin ardına düşerek, linç kültürünün bir

elbette yazarın kimliğini, deneyimini, düşüncelerini

ve dilin kullanım biçimi hepsinin önüne geçer.

parçası olmak yerine şunu sormalıdır kendine:

temsil etme gücü olduğu gibi aynı zamanda tüm

Yazar elbette metnini kalabalığa, söylene-

Derdim dille mi yoksa tekil bir meseleyle mi? Eğer

bunları aşma gücü de vardır. Keza yazar yazısını

cek sözlere, olası geri bildirimlere göre yaz-

dil diyebilirse kalabalık işte orası yeni tartışmaların

kurduğu dille temsil eder.

maz; ancak bir taciz toplumunda tacizi anlat-

başlangıcı olur ancak maalesef ki bunun çok uza-

mak, tacizi nasıl yazacağını bilme sorumluluğu

ğındayız.

Dilin ötesinde “Ben şuyum, ama şunu şunu dü-


0

Sosyoloji

Gezi

Alper Taş

Gezi, otoriter kültürden nemalanmış bir toplumsal kodlamalar sisteminde, bu kodlarda yapılan köklü ve yaratıcı bir değişimin adıydı. Toplumun yaygın olarak ilk kez, kendiliğinden, kendi olma isteğinin yan yana getirdiği binbir renk, fikir, eylem çeşitliliği ve özde kendisi olma isteğinin açık, etkili ve kalıcı dışavurumu idi. Hatta, dışavurumcu sanatçılar gibi, bir biçimde dünyanın dışsal halini yeni bir ruh halinde yeniden kurma, var etme denemesi de sayılabilir. Yarattığı yaygın ve saygın etki, onu belleklerde ve toplumun kendi rotasını bulmada ana bir manivela işlevi gören paha biçilmez bir deney olarak saklı tutuyor. Muhafaza etme kaygısı güden kimi siyasal hoyratlık sahiplerinin, ille de muhalif olanlara dünyayı dar etme hevesi, asgari bir siyasal olgunluk, farklılıkları kabulllenme isteği ile tezatlar taşıdığı gibi, muhalifliği, yontulmamış, ilkel bir kadim dönemler anlayışının esaretiyle ele alma, o dönemlerin yıkıcı dilinden kurtulmamayı da işaretler. Muhalif olanı düşmanlık söylemiyle taltif etmek, bu söylemi dillerine pelesenk edenleri küçük düşürür, açık düşürür sadece. Oysa peşreve açık olmayı bilmek, olgun ve cesur bir karşılaşmaya hazır olmak lazım gelir. Oysa muhafazakâr, dini çevrelerin her şeyi kendileriyle kaim ve sınırlı sayma ve sanma, onun dışındaki her talebi, kesimi düşmanlaştırma, yok sayma anlayışı kabul görmez, görmedi, görmeyecek de. Çünkü insan düşmanlaştırılamaz. Her bireyin kendi iç dünyası kurgusundaki farklılık ve bunun kendisine en yakın sayılabilecek diğer birisinin zihin hizasına bile dizilmeyeceği aşikarken, milyonlara ille

de benim gibi ol demek, bir zihinsel hastalığa, demokrasi ile ilgili asgari kabulleri ıskalamaya ad olur ancak. Emile Durkheim, “İnsan çift yönlüdür. Onda iki varlık mevcuttur: Organizmada temelleri olan bireysel varlık, düşünsel ve ahlaki düzen içinde en yüksek gerçekliği temsil eden toplumsal varlık,” demez mi? Bu bir denge halidir de. Bireyleri ve toplumuyla herkesi kuşatıcı, herkese özgürlük sunmak mümkün. Bunu Geziciler gösterdiler. “Sev beni” diyen o garibler garibi ağaçların fısıltısını dahi duyup, imdadına koştular, ki onlar mazlumlardan yanadırlar ve mazlumlar, mağlup da olsa, daima insanlık katında galiplerdir onlara göre. Gezi geçip gitmiş gibi dursa da, “gitti akıllardan” sayılamaz, sayılmamalı da. Çünkü nice civan cansız bedenleriyle can ve insanlık oldular, doğruluk, toplumsal eşik ve eşitlik oldular. Oysa dünya geniş, ille bir kesimin, bir bakışın tahakküm haritasına göre şekillenmeyecek kadar farklı iklimleri, solukları, kültürleri barındırıyor. Bu bunu görmek istemeyenlere, tarihin sürekli ve hatta devrevi bir biçimde, bir ironi olarak gösterip durduğu bir hakikat de aynı zamanda. Kıyıcı olmak, kısa vadede muzafferane bir eda ile afra tafra atmaya imkan sağlasa da, eninde sonunda, kendisini tüketen, kendi utancını kendi aynasında görmeye mecbur bırakan bir sağlama tablosudur da... Niçin, farklı olan kötü olsun? Ve niçin farklı olan, hayal ve hayat hakkına sahip

olmasın? Bunun mantıki bir izahı var mı? İktidarı varlık nedenleriyle eşitleyenlerin kendi kültür havzalarına dahi saygıları yoktur. Çünkü rekabet halinde süreklilik kazanma haklarını savunma güçlerini sahaya sürecek bir takati yoktur. Takati olmayanlar iktidara sığınarak meşru olmayan, kof güç gösterileriyle toplumu suskuya ve itaate zorlamaktadırlar. İşte bu tür korkular, panikler, güvensizlikler ve güç ile ebedmüddet var olacağını sanma hezeyanıdır, bu körlük ve boğuculukta ısrar etmek... Türkiye, boğucu ve korkutucu bir kültürel kilitlenme içindedir. Her sesi tehdit görüp, tehditkar bir eda ile parmak sallayıp muhaliflere hapishane koğuşu emrivakisinde bulunanlar bu topluma iyilik, gönenç ve huzur getiremezler. Huzur İslamdadır dediler, huzursuzluğun sembolü oldular, İslâmcılıklarıyla zulme ve haksızlığa çanak tuttular, huzurun hakkaniyetli bir isyanda oluşuna sebebiyet verdiler. Yüzyıllarca önce Demokrit, bilgeliği, ruhun kötülüğünü tedavi olarak açıklamıştı. Aslında Geziciler, kötülük kollayan ve habire kötülük çiçeklerini koklayanların ruhunu tedaviye çağıran uyarıcı bilgelerdir de. Toplumsal kültürler, çoğullukla, iç içe, yan yana etkileşim içinde ola ola, kıvam, akışkanlık ve sahici bir tutkunun gereci olma yeteceğine kavuşabilir. Türkiye’yi kendi dar ve ürkütücü zihinsel heyyulalarının arka bahçesi saymak ve sanmak, bu çerçevede hesaplar yapmak, bu hesabı yapanların hesabını, Bağdat’tan değil ama Gezi’den döndürmüştür. Gezi öyle bir parlama ve patlama halidir ki, barışçıl, her koşulda iyi niyetli, her fikirden insanın ortak haykırmasınlar özeti oldu.


21

Buradan toplum için olumlu ve ivme kazandırıcı, ilham verici nice fırsatın önümüze serildiği açıktır. Bu fırsatları görmek istemeyenlerin tek biçimli, üniform düşünce ve deli gömleklerini herkesin sırtına geçirebileceği sanısı hala devam etmektedir. Ama boşa kürek çekiyorlar, emrivaki, vaki olmayacaktır artık. Çünkü Gezicilerin insansızlığa, insanca itirazları hep sürecektir. Toplum, kendi düşünüş ve kimyasını kendince karmanın tadına varmışsa bir kere, onu sıfırlayacak her türden girişime karşı kendi özbenliğini korumayı bilecektir. Gezi, ezber bozan, ezber yıkan, tüm ülke sathında kuvvetli yankı bulan dünya direniş literatürüne mal olmuş, silinmez bir mürekkeple yazılmış insanlığımızın soylu halidir. O soylu hal, başkasını açık düşürmek, küçültmek, yok etmek için değil, herkesi, var olmaya davet eden, demokratik ve salkımsaçak bir kendini bilmedir. Kendini bilirken, herkesi bilme arzusudur da. Bireye ve topluma “şöyle ol” diye dayatılan her türden kara, iç kurutucu ve iç karartıcı söyleme karşı, Gezi, “kendi olma” ve bu olmayı, kendi istekleri doğrultusunda sağlamaya yönelik anlamlı ve her türden deformasyona karşı dayanaklı, itimat telkin eden bir hayat arayışıdır. Gezi, insanların kendi hayatlarını kurma ve kendi hayatlarına yönelik karar verme amaçlarının idealize edildiği bir kendiliğinden nefes alma ve kültür manifestosudur. Orada yazılı olmayan ama toplumsal geleceğimizde şimdiden yer almaya başlayan ve gelecekte daha yaygın biçimde yer alacak olan sağlıklı hayat yolunun pratiği vardır. Bu yolda umudu sevinçle, sevinci özgürlükle, özgürlüğü farklılıklarla eşleme kabiliyeti vardır. Bu yol, Türkiye’nin soluklanacağı kabalıktan ve kötülüklerden arınacağı yegane yoldur da. Burada ne sahte ve dayatmacı bir disiplin ne gösterişli kurallar ne de bir başkasına yönelik bir tutum söz konusu olmuştur. Nietzche’den alıp söylersek, “insanca, pek insanca” bir şekilde, kendi hayatına rol biçenlere, o role reddiye biçtiğini ve kendi rolünü kendi tarzında oynama istediğini söyleme isteği vardır Gezi’de. Ki bu istek, dünyanın ve milyarların isteğidir. Bu istek bu topraklarda boy verip fışkırdığı ve biz de bunun parçası olduğumuz için tarihen şanslıyız da. Çünkü Gezi bir şanstır, ebedi bir şans hem de... Gezi ile toplum gençleşmiş, gençlikle atılım, ruhunu bulma, sahiplenme, onu hiçbir korkuya rehin vermeme hakkını elde etmiştir. Bir kez, elde edilen, bir daha kolay kolay kaybedilmez. Çünkü, onun değer skalasında

yarattığı anlam doluluğu ve bu anlamdaki engin deneyim, kaybedileceklerin ardında, düşülecek hallerin uzun bir dip notunu da göstermiştir bizlere. Onun için, Gezi, geri çekilmiş, kendi içinde dinamik bir akıl ve kalp muharebesi yapaduran, sürekliliği içinde yaşadığımız koşulların sağladığı geniş bir konsensüs ve meşruiyet alandır. Hiçbir yıkıcı güç, bu yapıcı ve çekici dimağ zevkini ve görünme lezzetini yokluğa gömemez. Çünkü, yokluğun, o “fena” ile özdeş kimliği, yok etme düşü görenleri tarihin defterlerinde silinmeye zorlar sadece... Gezi için ağaç kıyımından türemiş ve onda sembolize edilen bir yaklaşım diye de bahsedilir. Biz bundan kıvanç duyarız. İnsanı çevresi ile bir ve bütün gören, ağacı kolayca yok sayanın, insanı da yok sayacağı felsefesinden hareket eden bir iddiadır Gezinin toplum ve birey sevdalıları. Ünlü ressam Degas, muhtemelen Emile Zola’dan duyduğu, onun da muhtemelen Bacon’dan aldığı “Doğaya eklenmiş insan” sözünü severmiş. Elbette bu söz bizim de sözümüzdür, bizler doğanın içinde, ona eklenti olan, bu eklentiyi onunla uyumlu kılmaya çalışan sorumluluk ve hakkaniyet sahibi insanlarız. Çünkü bizler Gezi’ciyiz, Gezi yürekliyiz. Bu yüzden karıncayı incitmeyen, solmakta olan bir ağacı dahi kurtarmaya kalkan, ve onun için gözleri yaşaran, her mazlumun yanı başında biten; karıncayı ve ağacı ve insanı incitmeye kalkışanlara eyvallahı olmayan, insanı insanda ve mazlumda gören, büyüten ve bunlara derin saygı duyanlarız.

Fikri ve toplumu kendileriyle sınırlı ve eş görenlerin Gezi’yi şeytanlaştırıcı girişimleri beyhudedir. Çünkü şeytan, ağaçlar için göz yaşı dökmez, bir çocuğun yok edilişe sürüklenişine, bir fikrin boğulmasına, hayat renklerinin soldurulmasına aldırış etmez. Aldırış etmeyenlerin şeytanlıkları dahi, şeytanı ürküttür ki, kendisini aşmış olmasının kıskançlığı ve ürküntüsüdür bu. Ve şeytana şeytanlık taslamak pek de

tamah edilecek bir şey olmasa gerek. Bunu o işe kalkışanlar düşünsünler. Düşünsünler ki, hayat hakkı olmadan düşünme, düşünme olmadan da insan olma hakkı olmaz, olamaz. Soluklanalım ve duralım; iyilikte ve adil bir toplumsal harita önünde duralım. Toplumsal çürümeyi ancak, böyle durdurabilir, herkesin hayat ve kendisi olma hakkını ancak böyle koruyabiliriz. Bunun için yüksek ve sürdürülebilir bir kavrayış gücü Gezi ile bizlerin damarlarına zerk edilmiştir. Bu kavrayış gücüne ve bu gücün oluşturduklarına daim teşekkürlerimiz hep yürürlüktedir. Çünkü Gezi daima yürürlükte ve yüreklerdedir!


2

İllüstrasyon: Ayça Ünüvar Alaybeyi

Sosyoloji

Kültür İle Benzeşme Gürcan Öztürk

Bizden daha koyu ten rengine sahip insanlara, özellikle siyahilere göz ucuyla bile olsa dönüp şöyle bir bakarız. Eşcinsel olduğu çok belli olan bireyler için de bakış açımız ve yargılarımız anında devreye girer. Bu kimselerin bizden farklı olduklarını, toplumun uygun gördüğünün dışında durduklarını fark ederiz belki; ama kaçımız böylesi farklılıkların onların elinde olmadığı üzerine durup düşünürüz doğrusu hep merak etmişimdir. Söz konusu çok zayıf, çok şişman biri olduğunda karşımızdakine “Ama böyle olmaz rejime başla, spor yap zayıfla!” ya da tam aksine, “Biraz kilo al çok cılızsın!” deme şansımız vardır. Biliriz ki, kişinin kilo alıp vermesi, fiziğini belli standartlar ölçüsünde şekillendirmesi ekstrem durumlar dahilinde değil ise mümkündür. Ama ikinci gruba yaptığımızın aynısını içten içe ilk gruba da yaparız, değiştirmeye çalışırız. Diplerde bir yerlerde yıllardır maruz kalınan mahalle baskısı bize şunu söyler: “İnsan kendinden sorumludur, kendisini salamaz, genel kabulden farklı olamaz. Eğer tüm bunlara karşı çıkmayı göze alıyorsa bizden biri olmamayı da göze alıyor demektir.” Bu iki durumu neden ısrarla birbirinden ayırırız, neden değiştirmeye çalışırız? Belki de en başında sorulması gereken soru, “Bir şeyi yapma, değiştirme kuvvetine insanın ne düzeyde muktedir olup olmadığıdır.”

Dünya nesnelerini, hayat hallerini hangi ölçüde değiştirip dönüştürebileceğimizi, hangileri için teknolojimizin yeterli olduğunu ve nerede durmamız gerektiğini ne yazık ki pek çoğumuz hala bilmiyoruz. Genel standartlar dahilinde yarattığımız şeylere uymaları gereken normlar dayatıp kendi güvenli köşemize çekilmeyi tercih ediyoruz. Düşünmeyi savaşmak kadar külfetli, değişimi taarruza geçmek kadar riskli buluyoruz. Bizler tarafından değiştirilebilecek şeyler vardır. Farkındayız ve bunlara ötekilerden farklı muamele edilmesi gerektiği de aşikardır. Fakat, bir türlü etki sağlayacak hız düzeyinde harekete geçemiyoruz. Biz değiştirebileceğimiz şeylerden ilkine doğa, ikincisine ise kültür diyoruz. Yalnız bu noktada ortaya çıkan önemli bir detayı atlamak istemiyorum. Doğayı değiştirebiliriz, bunu zaten iyi kötü yıllardır yapıyoruz; ancak, doğuştan getirilen özellikleri değiştirmeye kalkıştığımızda olay oldukça farklı boyutsal açılımlar kazanıyor. İşte bu yüzden kültürü doğadan değilse bile doğaldan ve doğal olandan ayırmak gerektiğine inanıyorum. Zira, kültürün bir konusu haliyle o konunun da manipülasyon payı bulunuyor. Doğal olan aslında tartışma konusu bile edilemeyecek kadar değerli iken maalesef modern

toplum sakatlıkları içinde kültür olgusuna bulanıp olağanca kuvvetle değiştirilerek servis edilmeye çalışılıyor. Doğal olan kültür, çatısı altında toplumun ortak söylemi haline getirilmiş son duruma dönüştürülmek isteniyor. İşin ilginç yanı, bu son durumların yine kültürün kendisinden kaynaklı, dünyanın hemen her bölgesinde farklılık gösteriyor oluşlarında yatıyor. Ortak bir kültür, ortak tip ve kalıplar yaratma çabası aslında kendi çelişkilerini de beraberinde getiriyor. Bağımlılık kuramcılarının ışığında düşünecek olduğumda Amerika, bugün ortak kültür kavramının en güçlü üreticisi olarak karşımıza çıksa bile, ben kendi adıma yüzde yüz bir ortaklığın sağlanabilme imkanına inanmıyorum. En azından bir süre daha! Sosyolog ve kuramcı Zygmunt Bauman kültür olgusunun tek başına ifade ettiklerini çiftçi örneği üzerinden verir: “Vahşi doğadan kazandığı toprağı dikkatle işleyen ve tarıma açan, ekilecek fideleri seçip bakımını yapan, büyüyen dalların etrafında biten vahşi otları budayan çiftçi ya da bir bahçıvanın emeğini akla getirir. Bauman der ki; ancak çiftçi/bahçıvan bununla da kalmaz, ekili alandaki düzeni bozabilecek her türlü riski de, yani davetsiz misafirleri ayıklar. Bitkileri bakılması, yetiştirilmesi gerekenler ile, kesilmesi, budanması, ayıklanması gerekenler olarak ayıran şey,


23

en temelde verimlilik hesabı, düzen ve güzellik fikridir. Şeylerin düzenini zihninde tasarlayan ardından da onu hayata geçirmek için harekete geçen çiftçi ya da bahçıvan bu uğurda yoluna çıkabilecek hemen her engelle mücadeleye, onları değiştirmeye, feda etmeye hazırdır. Onlar, aynı zamanda düzen ile düzensizlik, norm ile normdan sapma arasındaki ayrımın ölçütünü de sağlarlar.” Bauman’ın örneğinden hareketle, çiftçilerin/bahçıvanların etkinliği için maksatlı bir etkinlik, özel türden maksat diyebiliriz. Gerçekliğin belli kesimi feda edilmez ise gerçekleşemeyecek bir maksat. Tüm bu anlattıklarımdan hareketle kültür, şeyleri olduklarından ve aksi halde olacaklarından farklı kılma çabasından başka bir şey değildir sonucu ortaya çıkıyor. Biz her ne kadar gözlerimizi kapamakta diretsek de, kültür kendisine amaç edindiği hemen her nesne ve değeri yapay, yaratılmış şekiller içerisinde tutmaya uğraşıyor. Kültür dediğimiz olgu düzen yaratmaya çalışıyor, üstelik o düzeni bozmaya aday olan akla gelen ne varsa doğal ya da tasarı fark etmeksizin bunlarla mücadele ediyor. Ne acıdır ki; kültür, doğallığın yani şeylerin insan müdahalesi olmaksızın oldukları durumların yerine, kaostan başka getirisi olmayan, yaratılmış düzenler koyma işini misyon ediniyor. Üstüne üstlük böylesi bir düzenlemeyi yaşamlarımızın merkezine doğallaştırılmış olarak sokuyor. Tercih meselesi haline getirdiği yaşam tarzları yaratarak bu belirlenimlerin dışında kalan diğer ne varsa onlara alternatif bayağılıklar ya da düzensizlikler gözüyle bakıyor. “Savaşta mı yer almak istersin, yoksa barışta mı?” diyerek bizi mutlak tasasızlık alanı olarak resmettiği kendi barışçıl topraklarına iteleyerek yazının başında anlattığım düşünmekten ve karşı çıkmaktan korkma haline sürüklüyor. Buraya kadar anlattıklarımdan kültürün tamamı ile insan etkinliği olduğunun anlaşıldığını düşünüyorum. Bazı insanların başka bazı insanlar üzerinde yürüttüğü bir etkinlik. Nasıl mı? Yeni bir örnek vermektense ilk örneğimin üzerinden gitmek istiyorum. Boy uzunluğunun, ten renginin, cinsel tercihlerin doğuştan getirilme özelliklerinden ve değiştirilemez oluşlarından bahsetmiştim. Ya da eşcinselliği ele alalım. Muhtemelen

devletler bir yasa çıkartacak eşcinsellerin tepkisini çekmemek için ve farklılığı tüketmemek adına belirlenmiş bir eşcinsel nüfus grafiği oluşturacaklardır. Her koşulda bedenin asıl sahibi yine başkalarının kararlarına uymak, onlara göre yaşamak zorunda kalmayacak mı? Üstelik bu durum yine kendi kod, kalıp ve standartlarını oluşturacak. “İdeal olan buğday tendir” ya da “Eşcinsel nüfus yüzde yirmiyi geçmemelidir” gibi. Bu kalıpların dışında tercihlerde bulunanlar ise; aynı şekilde kültür taşlamasına maruz kalmaya mahkum olacaklar, sistem kendini yenilemeye devam edecek. Sizce de bu distopik anlatıyı göz önünde bulundurmaksızın bile kültür şu anki haliyle hepimizin karşısında tıpkı doğa yasaları gibi reddedilemez bir kader olarak durmuyor mu? Hazır karşı konulmazlık ve kadercilikten bahis açmış iken kültürün anomiye ket vuran yanından da bahsetmek gereği hissediyorum. Kültür; kamuoyu, moda, ortak rıza ve uzman görüşü gibi etiketleri gövdesine yapıştırarak aramızda dolaşıyor. Bizi kendi şekillendirdiğimiz değerlerin arkasında durmaya mecbur ediyor; bu da yetmezmiş gibi o değerleri normlaştırıyor. Neden kulak memelerimizi değil de dudaklarımızı boyuyoruz? Neden biramızı herkes ile birlikte güle oynaya içer iken gidip tek başımıza sağımızı solumuzu kapatan pisuvarlara işiyoruz? Bize bunları yaptıran doğrudan kültürün yakalanamaz oluşundan başkası olamaz. Yarattığı sağduyu bile robotik bir uyma, aynı davranma haline işaret ediyor. Kültür bariz olarak insan kaynaklıdır; ama yarattığı illüzyon sayesinde kişinin ufkunun en ötelerinden hayal meyal görünüyor. Erişilmezlik mertebesine ulaşıyor ve son noktada kişi için tıpkı doğa gibi neyin nasıl olduğunu temsil eden bir hal alıyor. Benim bireysel çevrem aynı zamanda tıpkı benim gibi kendi güdüleri, tercihleri, yaşam biçimleri ve hayatları olan başka insanların da çevresi olma özelliği gösteriyor. En genel hali ile Türkiye’de yaşayanlar olarak bu ülkeyi, İstanbul’da yaşayanlar olarak bu şehri paylaşıyoruz. Örnekler ola-

ğanca mikrolaştırılabilir. Paylaşımımız dolayısı ile, benimle aynı çevrede olan benzer etkinliklerde bulunan, özelliklerimi örtüştürdüğüm insanları gözleyerek kendimi farkına bile varmadan şekillendiriyorum. Onlara benzetiyorum. Alın size kültürün görünmez etkisi. Özet ile, buna kültürün düzeni demeyi tercih ediyorum. Kültür bir düzen tahsis ediyor ve olaylardaki rastlantı payını en aza indirgeyerek ihtimal dahilinde olmayanı zorunlu ya da kaçınılmaz hale getiriyor. Eğer böyle olmasa idi, rastlantıya bağlı ortaya çıkacak olaylar kültür endüstrilerinin kendi kurguladıkları olaylara engel teşkil edebilirdi öyle değil mi? Kültür için düzen tesis etmek fabrikasyon üretimle eş değer özellikler gösteriyor. Seç, kes, şekillendir, değer ver, paketle ve piyasaya sür. Bu sayede doğal değerler olabildiğince arkada tutulup kültürel oluşumlara nüfuz ederek onları kirletmeleri engelleniyor, bu da üretimde kalite ve standardizasyon sağlayarak kültürü ve onun ürünlerini daha da kaliteli, daha da inandırıcı kılıyor. Böylesi bir düzenle amaçlanan, doğal doğruyu unutturup üretilmiş düzeni var olabilecek tek düzen olarak algılatmak. Düzen bir defa toplumun tüm kurumlarına ve bireylerin hemen her alandaki gündelik rutinlerine yerleştiğinde ise artık öylesi bir forma bürünüyor ki; ancak ve ancak tek bir doğru düzen olabilirken diğer alternatif düzenlerin hepsi düzensizlik olarak görülüp yok edilmeye çalışılıyor. İnsan olarak tertipli bir çevrede yaşamak, onu korumak ve kollamak noktasında kesin çıkarlarımız olduğundan dolayı ise müdahalesizleşiyoruz. Bunu, tıpkı bir gün yolda kişisel aracınızla seyrederken aniden trafik ışıklarının anlamlarının değişmesi gibi düşünebilirsiniz. Kırmızı dur demek değil de geç demek olsa neler olurdu? Dünyanın rastlantısal olarak kılık değiştirmesi kültür sayesinde engelleniyor. Hiçbir şey doğal akışında seyretmiyor, öyle olduğuna inandırılıyoruz. Çevremizdeki dünya düzeninin karşılığını bizzat kendi davranışlarımızdaki düzenlilikte aramamız gerekir iken bunu yapabilme becerimiz elimizden alınıyor. Sanki görünmez bir ip her birimizi aynı ilmeklerle bir ötekine düğümlüyor. Kurtulamıyoruz!


4

Röportaj

Kampüs Cadıları Nergis Fırtına Erkek egemenliğine karşı dimdik ayakta durmak için bir araya gelen Kampüs Cadıları, nasıl bir oluşum olduklarını ve neyi amaçladıklarını diler getirdi. Oluşum kadınları korkusuz ve daha güçlü olmaya davet ediyor! Kampüs Cadıları nasıl bir oluşum? Kökleri nereye dayanmakta?

cadı avlarında yakıldı, katledildi. Bilim, sağlık ve daha pek çok alan böyle-

Kampüs Cadıları, erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü Türkiye’de, ikinci

ce erkek egemenlerin eline geçti. Tasvir edilen cadılar, genellikle ahlaksız,

cins olarak görülen ve bu nedenle her türlü ayrımcılık, şiddet, taciz, tecavüz

büyücü ya da çocuk katiliydi. Ancak esasında bu kadınlar, direnen, laf söz

ve saldırıya maruz bırakılan kadınların; özgürlüğü ve yaşamı savunmak

dinlemeyen, bir türlü kalıba girmeyen kişilerdi. Toplumun istenmeyeni ilan

için yan yana geldiği bir genç kadın örgütü. Elbette kökleri bu kadar ya-

edilip yakıldılar. Bir de bu güne bakalım. Kadınlar her gün öldürülüyor ya

kın bir tarihe dayanmıyor ama. Kadınların mücadele tarihi, bin yıllara da-

da tacize, tecavüze uğruyor. Şort giydikleri için, yemeğin tuzunu fazla at-

yanıyor. Tarihte var olmak için direnen kadınların bıraktığı mirasla bugün

tıkları için, karşılarındakini reddettikleri için, okumak istedikleri ya da evlen-

devam ediyoruz yolumuza. Türkiye’de 2013 Gezi ayaklanması ile birlikte

mek istemedikleri yani kalıba girmedikleri için öldürülüyorlar. Toplu halde

kadınlar sokaklardan dönüp evlerine girmez oldular. Gezi’nin %52’sini ka-

baktığımızda her gün bir kadın kıyımı yaşanıyor dünyada. Bu katliamların,

dınların oluşturması da tesadüf değildi. Kadınları sokaklara getiren bir öfke,

Orta çağ’dan hiçbir farkı yok. Aynı erkek egemen sistemin, günümüzde

bir isyan dalgası vardı. Kürtaj eylemlerinden Gezi’ye kadar bu dalga yük-

ataerkil kapitalizm kılıfını giymiş hali. Buradan baktığımızda, cadılığın artık

seldi. Ve 2013 Haziran ayından sonra da hiç durmadı.Kampüs Cadıları, tam

tüm kadınlar için genellenebildiğini görebiliriz. Kendisi olmak isteyen tüm

da bu dalganın içinden doğdu. O dönem meydanlarda en önlerde olan kız

kadınlar, şifacı, ebe ve itaat etmeyen kadınlar “Arsız, çıkıntı ya da cadı” ilan

kardeşlerimiz, “Genç kadın örgütlenmesi”ni tartışmaya başladılar. Ortala-

ediliyor bu sistemde. Bizler de, bu günün direnen kadınları olarak “cadı”

ma bir yıl kadar süren bu tartışmalar, okumalar ve isim arayışı ile devam

sıfatını tarihin verdiği ağırlık ve mücadelenin iradesi ile taşıyoruz. Cadıyız

etti. İstanbul Üniversitesi ile başlayan örgütlenme şu an Türkiye’nin pek çok

çünkü başımızdaki erkek egemenliğini kabul etmiyoruz. Bu çağın cadıları

üniversitesinde aktif şekilde ilerliyor. Bu elbette sadece Kampüs Cadıları

olarak küllerimizden yeniden doğuyor ve isyanı sürdürüyoruz.

ile ilgili değil. Türkiye, kadınlar için giderek yaşanmaz hale gelen bir ülke. Hal böyle olunca öfke ve örgütlenme de artıyor. Kadın kadının kurdudur

Ankara DTCF’de yaşanan olayla isminizi daha da çok duyar olduk.

diyen erkek egemen anlayışa karşı kadınlar birbirlerine tutunarak yaşamı

“Şiddet” gösterdiğiniz için çok tepki aldınız. Olayın iç yüzünü anlatır

savunuyor.

mısınız? O dönem, kampüsteki cadı arkadaşlarımıza ulaşıyor olayı yaşayan kız

Sizi tanımayanlar ya da konu hakkında pek bilgisi olmayanlar “cadı”

kardeşimiz. Okuldaki kadın örgütleri birleşerek önce savcılığa sonra da

kelimesine epey yüzeysel bakıyor. Bu tanımın içinin doldurulması gerek-

rektörlüğe suç duyurusunda bulunuyorlar. Ancak Türkiye’de bir kadın öldü-

tiğini düşünüyorum. Siz neler söylemek istersiniz?

rülmeden bu davaların sonucunu almak pek mümkün değil. Kadınlar söz

İnsan neden bilerek kendisine, tasvip edilmeyen bir sıfat seçer ve bunu bir

konusu olduğunda adalet sistemi kağnı gibi ilerliyor.Bu soruşturma süreci

örgütlenme alanı olarak ilan eder ki?Bu soru bizim de sıkça karşılaştığımız

devam ederken, kadını taciz eden erkek, ısrarla devam ediyor tacizlerine.

bir soru. Cevabını da uzun uzun, tüm mecralarımızda anlatıyoruz. Tabii ki

Hatta kadın arkadaşın ismini teşhir ediyor. Bu süreçte kadın örgütlerinden

anlamak isteyen anlıyor. Cadılık, tarihe dayanıyor. Kadınların kurtuluş mü-

uyarı da alıyor tacizi sonlandırması üzerine. Ancak tüm bunlar sonuçsuz

cadelelerinin tarihine. Ortaçağ’da, erkek egemenliğinin kurumsallaşmasına,

kalıyor. Tacizci erkek tüm pişkinliğiyle okula geldiği bir gün, kadın örgütle-

kilisenin baskılarına karşı; var olmakta inat eden kadınlar 400 yıl boyunca

rinden arkadaşlar öz savunma uyguluyor ve kişiyi teşhir ederek uzaklaş-


25

tırıyorlar. Sonrasında olay tüm Türkiye’de duyuluyor ve okul soruşturmayı hız-

değil istediğini almadan eve dönmeyen kadınlar var. Bunlara ek olarak, eği-

landırarak tacizciyi okuldan uzaklaştırıyor. Olaydan sonra hem çok olumlu hem

tim çalışmalarının, uluslararası çalışmaların, destek programlarının, yayın

de karşıt tepkiler aldık. “Şiddete karşı şiddet mi uygulayacaksınız” diye. Derdimiz

sayılarının, medyada görünürlüğünün de arttırılması gerekiyor.

elbette şiddet uygulamak değildi. Yalnızca savunma amaçlı bir hamleydi. Erkek egemenliğinin getirdiği şiddet, tek tek bütün erkekleri döverek çözülebilecek bir

Erkeklerin oluşumunuza bakış açısı nasıl? Destekçilerinizin çoğunluğu

problem değil. Oldukça köklü ve zor bir iş. Ancak, her gün kadınların öldürüldü-

kimlerden oluşuyor?

ğü dünyada, tüm kurumlar da erkeklerden yana çalışırken kadınlar artık kendi

Bu oran değişiyor. Tabiiki çoğunlukla kadınlar destekliyor örgütlenmemizi.

savunma yöntemlerini kullanıyor. Eğer, adalet size gözünü yumuyorsa kendi

Gün geçtikçe daha da yaklaşıyorlar bu tarafa. Erkeklerin konumu ise iki

adaletinize sarılıyorsunuz. Bu, tabiî ki hukuk sistemini topyekûn reddetmek an-

uçlu: Bir kısmı –bunlar oldukça az- destek olmak istiyor, bir kısmı ise çoğun-

lamına gelmiyor. İlk başvurduğumuz yer zaten adalet sistemi oluyor. Ancak “tak

lukla bizi eleştiren, herhangi bir çalışmamızı yanlış bulan, kadınların aslında

ettiği yerde” öz savunma uygulamak, meşru bir eylem. Ve bu asla şiddete karşı

eşit olduğunu ve bizim abarttığımızı savunan noktada. Bizler bağımsız ka-

şiddeti savunmak değil. Biraz yakından bakıldığında, bunun yalnızca yaşama

dın örgütlenmesini savunuyoruz. Bu noktada, yaptığımız bütün çalışmala-

sarılmak için atılan bir adım olduğu rahatlıkla görülebilir.

ra yalnızca kadınlar katılabiliyor. Ama tabiî ki erkeklerin dönüşümünü de önemsiz bulmuyoruz. Gerçek anlamda, feminizme yaklaşmayı tercih eden

Feminizmi “erkek düşmanlığı” olarak algılayan insanlara koz vermiş olma-

erkekler elbette kendi içlerinde örgütlenebilirler. Ama bize ulaşanlar genel-

dınız mı?

likle bu noktaya çok uzak oluyor.

Feminizmin erkek düşmanlığı olarak görülmesi, erkeklerin feminizme bakışıyla ilgili. Biraz yakından bakmayı tercih eden hiç kimse bunu böyle anlamaz. Fe-

Şiddet/taciz/kadının metalaştırılması konularının dışında çalışmalarınız

minizm, kadınların ezildiği bir dünyada ezenleri yok etmeyi amaçlamaz. Kadın

nelerdir?

erkek eşitliğini savunur. Bunun için de kadınların, erkeklerin sahip oldukları ko-

Ataerki bütün bir yaşamı, kültürü kuşatmış durumda. Ne giydiğimizden tu-

numa gelmeleri gerekir. İşte tam bu noktada başlar o algı. Zira erkeklik, erkek-

tun da nasıl konuştuğumuza, hangi sanat alanına yöneleceğimize kadar her

lere sanıldığından daha fazla ayrıcalık verir. Ve bunlardan vazgeçmek kolay

şeyimizi belirliyor. Kadınlar buralarda hep ikinci planda. Şiddet gibi durum-

değildir. Böyle tacizci bir erkeğe, kadının ağabeyleri ya da erkek kuzenleri şiddet

lar genelde ilk göze çarpan eşitsizlik oluyor. Ancak ataerkil bundan daha

uyguladığında, toplum tarafından “kahraman” ilan edilecekken kadınlar “şiddet

derin bir konu. Toplumun tamamına kök salmış durumda. Biz bunun için,

yanlısı” olup çıkar. Eşitsizliğin getirdikleri karşısında, erkekler çoğunlukla gövde

kadınların yan yana geldiği bütün ortamları önemsiyoruz. Kadının kadına

gösterisi yaparlar. Bu eşitsizliği yıkmak şurada dursun, her an erkekliklerini bu

düşman edildiği sistemde, sadece yan yana gelmek dahi müthiş önemli.

ayrıcalıklar üzerinden yüceltirler. Yani, tacizci bir erkeğe öz savunma uygula-

Bu minvalde pek çok atölye yapıyoruz. Bunların içinde resim, yoga, dans

mak buna nerden baktığınıza bağlıdır. Feminizme, yani eşitliğe yaklaşmak iste-

ve yaratıcı drama da var. Kadınların, kız kardeşleriyle birlikte, dayanışma

meyenler için koz bulmak zor olmasa gerek.

havasını soluyabilecekleri ortamlar yaratmaya çalışıyoruz.

Sizinle ilgili araştırma yaparken sözlüklerde genellikle “Adriana Lima’yı kıs-

Kampüs Cadıları’ndan biri olmak isteyenler size nasıl ulaşabiliyor?

kanan çirkin kızlar topluluğu” gibi yorumlarla karşılaştım. Nedendir bu çir-

Bunun birçok yolu var. Sosyal medya hesaplarımızdan bize mesaj atabilir,

kinlik algısı?

üyelik formumuzu doldurabilir, herhangi bir etkinliğimize katılabilirler. Ya da

Bu yorumu görmemiştik. Açıkçası hoşumuza gitti, güldük... Ataerkil toplumda

illerindeki en yakın cadıya ulaşabilirler. Sokaklarda yürürken şapkalıları ta-

kadının ezilmişliğini, bunun getirdikleri ve götürdüklerini görmek istemeyenler

kip edip bize katılabilirler.

için feminizm: Bir grup çirkin kadının ideolojisidir. Zihinlerindeki feminizm şeması, aynı zamanda “çirkin”, “tüylü”, “evde kalmış“ özelliklerini de taşır. Zaten “güzel”

Son olarak eklemek istediğiniz, altının çizilmesini istediğiniz bir şey var

olan bir kadın neden feminist olur ki sorusu kafalarında döner durur. Erkek ba-

mı?

kış açısını merkeze alan bir algıdır bu. Ve oldukça yaygındır. Burada medyanın

Bugün kadınların öne çıktığı, sokakları mora boyadıkları bir çağdan geçiyo-

ve iktidarların da payı var elbette. Türkiye’ye feminizm tartışmaları geldiğinde

ruz. Kadınlar tarihin erkek egemenliğini yıkmaya çalışırken bir yandan da

televizyonlarda tam da böyle yansıtılıyordu. Feminizm, çirkin kadınların Türki-

geleceğin yapıcılığına soyunuyorlar. Tüm dünyada sağ yükselir, savaşlar

ye’ye getirdiği Batı icadı bir şeydi. Bugün hâlâbu algı devam ediyor. Medya hâlâ

artarken kadınlar ilk defa cephe gerisinde durmuyorlar. Egemen-erkeklerin

feminizmi aynen bu şekilde yansıtıyor. Çünkü tersini söylemek, feministleri haklı

savaşında kadınlar artık kendi tarihlerini yazıyorlar. Bizler de kadınlarla bir-

çıkarmak yani erkek iktidarına karşı çıkmak olacak. Ayrıca burada bahsedilen

likte kendi tarihimizi yazıyoruz. Bu yol uzun ve zorlu. Bunun farkında olarak

“güzellik” tamamıyla toplumun dayattığı güzellik algısı. Bizler buna karşı çıkı-

çıktık yola. Tüm kadınlar, erkek egemen sistemin kadınları attığı dipsiz çu-

yoruz. Kadın bedeninin ölçülerinden, etek boyuna kadar her şeyin erkek moda

kurdan çıkana kadar da sürecek mücadelemiz. Süpürgelerimiz asla inme-

anlayışı ile şekillendirildiği toplumda; bunlara karşı çıkıyor olmak “çirkin” olmak

yecek yere. Cadılığın inadı ve cüretiyle…

anlamına gelebiliyor. E tabi bu güzellik normları erkeklerin de işine geliyor. Tersini savunmak ise bizi “çirkin” yapıyor. Varsın yapsın. Erkek egemen bakış, güzelliğimiz ya da çirkinliğimizle uğraşacağına, kadın cinayetleri ile uğraşsa mesele… Doğru bir noktadan tartışılır olacak. Ama buna henüz zaman var gibi. Peki, patriarkinin baskısına karşı farkındalık nasıl arttırılabilir? Bunun birden çok yolu var. Öncelikle, dünya çapında yükselen bir kadın hareketi var. Dünyanın her yerinde kadınlar sokaklarda ve ağızları hiç kapanmıyor. Bu, dünyanın yönünün kadınlara dönmesini sağlıyor. Bu örgütlenmelerin her biri, ayrı ayrı farkındalıkları güçlendiriyor. Kürtaj hakkı, boşanma, nafaka, tacize ve tecavüze karşı getirilen cezalar, eğitim hakkı gibi konular kadınlar lehinde tekrar gündeme geliyor. Bunlar oldukça olumlu. Kadınlar, 21. yüzyıl siyasetinde belirleyici bir rol oynuyorlar. Kadınların kurtuluş mücadelelerinde bu nokta bir ilk! Dünya çapında artan örgütlenmeler, hükümetlerin attığı adımlar çok önemli. Kadın örgütleri baskı yaptıkça kazandığımız haklar artıyor. Artık susup oturan


6

İllüstrasyon: Ayça Ünüvar Alaybeyi

Psikoloji

Benlikten

Halil Emre Kocalar

Epifani duygusu, yaşamımızda pek de sık deneyimlemediğimiz, ancak uğruna yüksek bedeller ödemeyi göze aldıran bir histir. İnsanın bu epifani hissine olan arzusu; onun çağlar boyunca coğrafyalara dağılmasına, gecenin en karanlık vakitlerinde duru gökyüzüne bakarak bir anlam aramasına, bilginin ardından koşmasına neden olduğunu düşünüyorum. Atom, bir içrek ve dışrak sisteme dayalı olarak denge içerisinde var olan, bilinen en küçük yapıdır. Kendi içrek sisteminde atom altı parçacıkların etkileşimiyle meydana gelen bir bütünlük içerisindedir. Aynı zamanda, içrek sistemin dinamiklerinden farklı biçimde, diğer atomlarla girdiği bir dizi komplike etkileşimler sonucunda bileşikler, alaşımlar, bambaşka büyük sistemler oluşturuyor. Sonuç olarak da bu durum, evreni açıklayabilmemizde bizlere harika bir başlangıç noktası sunuyor. Buna benzer şekilde psikoloji bilimi, toplum içindeki bilinen en küçük yapı olarak bireyin merkezde olması gerektiğini düşünerek kendi disiplinini oluşturmuştur. Her birey bir benliğe sahiptir. Benlik tıpkı atom gibi içrek dinamiklere sahip olduğu gibi farklı benliklerle olan etkileşimi ile birlikte yeni büyük yapılar, sistemler oluşturabilme kapasitesine de sahiptir. Temelde benlik, doğası gereği üç özelliğe sahiptir: Birey olmanın verdiği biriciklik, zamanla değişkenlik gösterebilmesi ve sınırlı bir güç hâkimiyetine sahip olmasıdır. Benlikler bir araya gelerek; tıpkı bileşikler gibi klikler, kültler, topluluklar, milletler gibi çeşitli sosyal yapılar oluştururlar. Bu benlikler ortak bir amaca hizmet etme, eş güdümlü eylemler, ortak ilgi alanları ve benzeri dolayı oluşturdukları grupları benlikleriyle bir görme eğilimi gösterirler. Hayal edin; her gün birilerine gülümsüyor, onlarla beraber yemek yiyor, düşüncelerimizi paylaşıyor, bilgi veya ürün alışverişi yapıyoruz. Bu etkileşimin getirdiği dönüşüm küçüktür ancak uzun vadede, benliklerde kimyasal bir

tepkime sonucu atomların yapısının değişmesi, elektron paylaşmaları gibi zamanla bilişsel ve ilişkisel dönüşümler ortaya çıkar ve artık bütüne baktığımızda benlik dış sistemin bir parçası gibidir. İşte burada ortaya çıkan dış sistemler, bir sosyal kimliğe sahip oluyor: “Büyük Beşiktaş taraftarı”, “Kara Panterler Partisi”, “Yozgatlılar” veya “Karayip Korsanları” gibi ortak payeler etrafında toplanan benlikler tanımlanıyor. Sosyal psikologlar, işte bu grupların yapısını; grup içi ve gruplar arası dinamiklerini inceliyorlar. İlişkisel dönüşüme dair bir örnek vermek gerekirse 2005 yılında İngiltere’de yapılan bir sosyal psikoloji deneyi oldukça iyi bir başlangıçtır. Bir grup Manchester United taraftarının yer aldığı araştırmada, araştırmacılar bir süre sonra üzerlerinde çeşitli tişörtler bulunan bireylerden yere sendeleyerek düşmelerini istiyor. Bu kişilerin üzerlerinde sırasıyla düz gri, Liverpool ve Manchester United tişörtleri var. En çok veya en az yardımı sizce kim alıyordur? Üzerinde Manchester forması bulunan bireye neredeyse herkes yardım etmeye çalışırken Liverpool formalı bireye hiç kimse yardım etmek istemiyor. Bence bu basit gözüken deney, bireylerin üye olarak hissettikleri gruplardaki davranış ve tutumlarına dair önemli bulgular sunuyor. Kendimize yakın hissettiğimiz grup üyeleriyle daha çok iş birliği yapıyor, onlara saygı duyuyor, yardım ediyor, onları benliğimizin genişletilmiş bir parçası gibi “kabul” ediyorken ötekilerine karşı daha temkinli, hatta tehditkâr yaklaşıyoruz. Buna bir örnek de azınlıkların uğramış oldukları adaletsizliklere veya zulümlere karşı çoğunluğun tepki göstermemesi verilebilir. Benliğin bilişsel dönüşümü de ilişkisel dönüşüm kadar önemlidir. Çünkü yaşadığımız toplumun kültürü bizlere bilişsel anlamda da etki

etmektedir. Kültürü anlamak açısından bir başka önemli çalışma Wolfe ve Williams tarafından yapılmıştır. Araştırmacılar, iki yüz üniversite öğrencisine, çocukları disiplin altında tutmak amacıyla fiziksel olarak cezalandırmanın etkili bir yol olup olmadığına dair inançlarını 1 (kesinlikle inanmıyorum) ile 9 (kesinlikle inanıyorum) arasındaki bir ölçekte puanlamalarını istiyorlar. Bu ön sonuçlar alındıktan iki hafta sonra katılımcıların bilimsel araştırmalarla desteklenmiş olan ve fiziksel cezayı savunan ve karşı çıkan iki farklı metni okumaları isteniyor. Katılımcıların metni kavrama ve hatırlama düzeyleri ölçüldükten sonra katılımcılardan birkaç hafta önceki soruyu bu metin sonrası aynı skalada tekrar cevaplandırmaları ve ilk ölçümlerde hangi cevabı verdiklerini hatırlamaları isteniyor. Katılımcıların çalışma başındaki inançlarına ters biçimde karşı argümanlar sunan bir metni okuduklarında, bu ilk inançlarının değiştiği ve yeni bir inanca sahip oldukları görülüyor. Metinleri okuduktan sonra okuma öncesindeki ilk inançları sorulan bireylerin bu soruya verdikleri cevaplar, ilk inançlarından ziyade mevcut yeni inançlarına daha yakın çıkıyor. Araştırmacılar bu sonuçları, üst-bilişsel farkındalık ile açıklıyorlar. Belirli bir inancına/tutumuna yönelik üst-bilişsel farkındalıkları düşük olan bireyler, maruz kaldıkları herhangi bir müdahalenin bu inançlarını/ tutumlarını ne derece değiştirdiğini tam olarak kestiremiyor ve bu müdahalenin etkisini azımsayarak hatırlıyorlar. Bu çalışmalar, toplumun ve kültürün benliğimize etkisi açısından oldukça önemli işaretler sunuyor. Üyesi olduğumuz toplumun ve maruz kaldığımız üst ve alt kültürlerin benliğimizi nasıl şekillendirdiği üzerine ne kadar düşünüyoruz ve bunun ne kadar farkındayız? Bu soruların cevaplarını benlik tanımlamamıza etkisi nedeniyle oldukça önemli buluyorum.


İllüstrasyon: Esin Karabenli

27

Fonksiyonellik ve Grup Zekası Güney Güneyan

“Grup zekasi”, “kolektif zeka” gibi kavramlara artık günlük yaşantımızda dahi rastlamak olasıdır. Bu kavramlar bazı zamanlarda örgütsel zeka yerine de kullanılıyor. Fakat grup zekasına yüklenen anlamlarin örgütsel zekayı kapsamadığı, kolektif zekaya yüklenen anlamların ise örgütsel zekadan ise kapsayıcı olduğu gerçeği konuya farklı bir bakış açıları getiriyor. Nitekim toplum bilimine paralel kolektif hareketlerin grup zekası ile alakalı olma olasılığını bilirsiniz. Ki bunun ile birlikte asıl şüpheye düştüğümüz şey ise, en azından olgusal sorular hakkında yargıya varma söz konusunun grup dinamiğini çepeçevre saran çeşitli komplikasyonların bir araya gelmesi ile oluşan ve yanlış güdülerin bu dinamiğin derinine henüz ateşlenmemiş bir fitil olarak yerleştirildiği düşündüğümüzde, grup üyelerinin birbirleri ile ilişkili olan muhtemeldir. Stanford Üniversitesi’nde yapılan tüm deneylerde, genellik ile kitle ne kadar büyük ise ve her ne kadar da iyi bir netice alınsa da, bu öncü deneylerin pek çoğundaki gruplar akademik dünya dışındakilerin bilmediği birtakım nedenlerden dolayı göreceli olarak çeşitli normlar baz alındığında oldukça küçük olduğu görülmüştü. Fakat yine de iyi bir performans göstermiş olmaları, grup dinamiğinin göreceli kavramsal boyutların pek ötesinde olduğunu da bize söylemeyebilir. Çatışma içerisindeki gruplar, az veya çok bilinçli bir şekilde, ne olmuş olduğu, halen ne olduğu ve elbette ne olacağı konusunda hakim olanın kendi yorumları olmasını ister. Birincisi; başarısızlık, bireysellik kavramı ile bir kıvılcım halinde imiş gibi görünse de, grup üyeleri eğer birbirleri ile konuşmuyor ya da mevcut problem üzerinde birlikte fikir yürütmüyor ise bireyselcilik bir kıvılcım halinde olsa dahi bir anda alevlenip, bir kor halini alır. Bir ikincisi ise eğer grup kestirimi her zaman gruptaki herkesten daha

iyi olmayacaktır. Çünkü grup içerisinde mutlaka gruptan daha iyi performans gösteren birkaç kişi kendini sivriltecek ve kendini ön plana çıkaracaktır. Bu bir bakıma iyi bir gelişme sayılabilir. Nedenine gelecek olursak da yüksek performans göstermenin elbette bir ödülü var. Bunu borsa gibi düşünerek belirtmek isterim ki her yapılan atakta insanların katılımlarını sürdürmesi için pek geçerli bir neden sunar. Ki az önce de bahsettiğim gibi, bunun sebebi yaptığı ataklar ve yukarı doğru yapılan çıkışlardır. Tüm bu öne çıkışlar, bunu tetiklemekte ve pastasında paydaş aramaktadır. Fikir çeşitliliğin beraberinde getirdiği birçok şey de var. Olguların aykırılığı bir yana dursun, her bir kişi bazı özel formasyonlara sahip olmalı. Çünkü bağımsızlık insanların etraflarındaki kişilerin fikirleri ile belirlenmemektedir. Belirli bir merkeziyet ile birlikte insanlar yerel bilgiler üzerinde uzmanlaşabilir. Ki bu muhtemel bir seçenektir. Bireysel tüm yargıları ortak kurallara dönüştürmek için bazı mekanizmalar vardır. Ve bu çark, farklı ve bağımsız insanlardan oluşan büyük bir gruba bir olasılık hakkında tahmin ya da kestirimlerin bulunmaları ile döner. Yıllardır da bize dayatıldığı, öğretildiği üzere hatalar birbirini götürmektedir. Kolektif bir çalışma için, enformasyon eşittir eksi hata denklemi kurulduğu vakit, en azından bir miktarda olsa enformasyon bulunmalı ve tüm olguların hatalar ve de kararlar ile alınıp, yine bu kararlar ile son bulduğunu unutulmamalıdır. Kısmen bireysel yargıların yeterince isabetli olmamasından dolayı, bilişsel çeşitlilik sağlıklı bir karar almak için en önemli şart gibi görünüyor. Grup düşüncesi esasınca en önemli yanı, aykırı görüşleri sansürlemekten ziyade, diğer fikirleri bir şekilde imkansızmış gibi göstererek

işlemesidir. Alışılmış bilgeliğe meydan okuyan enformasyon ya dışlandığı için, ya da mutlaka yanlış diye düşünülüp, akıl yürütüldüğünden, bireyler tartışmalardan kanıları güçlenmiş olarak, haklı olduklarına hep olduğundan daha çok inanırlar. İlişkiler arası şeffaflığın açık bir bedeli de, aslında ayrı bir sorun. Şöyle ki; gruplar arası sıklıkla yapılan bir yanlış vardır. Ve bu yanlış grup üyelerinin birbirilerine karşı uyguladığı uyum baskısının sonucunda ortaya çıkmaktadır. Uyum baskısı ön plana çıktığında, birey farklı bir şeyi inandığından ötürü değil, grup karşı çıkmaktansa fikrini değiştirmenin daha kolay olduğuna inandığı için fikrini değiştirebilir. Uyum baskısının gücünü en net şekilde böyle özetleyebiliriz. Bireysel uyum esaslarınca bireyin kendi içsel düzeneklerimiz içerisinde nereye bakacak olur isek bakalım, algılara sızan mefhum durumlar vardır. Varoluşun temel dinamiklerinden birinin de bu olduğu düşünülmektedir. Ki görülen o ki; bu olgu derhal bir öz eleştiri doğuruyor. Çünkü insan zihni uyum tanımını yapar iken, kendisini bir paradoksun içinde buluyor. Ve tüm armonik tekrarların işaret ettiği bir diğer husus ise her şeyin varoluş ile alakalı evrensel dinamiklerin kısır birer döngüden ibaret olduğu iddasının kesin ve keskin kanıtlarından birisine de burada rast geldiğimizi anlıyoruz. Ve bu rastlaşmamız bize bilişsel çeşitlilik ile bireysel uyum esaslarının kesişmesini sağlıyor. Tüm bu uyumlanma duraklarına dönüp, konuyu toparlayacak olur isek; denge şüphesiz buradaki kilit rolünde bulunuyor. Tüm sistemler, tüm bireysel çeşitlilik kanunları eninde ya da sonunda kurulan bir denge sonrası bir ivme yakalar. Sonsuza dek sürdürüldüğü de görülmez, ama istikrar da burada pek önemli bir elzem olarak gözler önüne çıkabilir. Ki muhtemel olarak da çıkması gereklidir.


8

İllüstrasyon: Esin Karabenli

Psikoloji

İhmal ve İmha Tuğberk Hasan Sev

‘’…Ancak bütün dünya benden başka türlü düşünüyor. Bir fizyolog böyle bir değer karşıtlığından kuşku duymaz. Nitekim organizma içinde en önemsiz bir bölüm kendini korumayı, güç pekiştirmesini, bütünlemesini, kendi benciliğini kat’i surette sürdürmede biraz şaştı mı organizmanın bütünü yozlaşır. Fizyolog yozlaşan bölümün kesilip atılmasını ister. Yozlaşma ile dayanışma diye bir olay tanımaz; ona acımayı da düşünmez bile. Oysa papazın istediği, bütünün, insanlığın yozlaşmasıdır. Bu yüzden yozlaşmışı saklar. Bunun karşılığında egemenliği altına alır onu… .Kendini koruma, başka söyleyişiyle gövdenin yaşam gücünü arttırma çabası engellenirse -kansız bir ideal: gövdeyi küçümseme, ruhun kutsanması, bunlar yozlaşmaya yol açmak değil de nedir?Dengeyi yitirme, doğal güdüleme karşı direnme, bir sözcükle -bensizlik- “şimdiye değin töre buydu...’’ diyor Nietzsche, Tan Kızıllığı’nda, ahlaksal önyargılar üzerine düşüncelerini bildirirken. Kitle ya da yığın, çeşitli hatalı konseptlerin etrafında halkalar oluşturmuş kalabalıklar yozluk dereceleri değişse de birbirini besleyen geçirgen zarlarda eylem halindeki iskelet istifleri; kelimesi her ne ise kendileri seni ve beni de kapsayan güçten düşmekte olan bir gövde; benim gördüğüm budur. Az zaman öncesine değin iyileşmenin bireysel bir çaba ile gerçekleşip bulaşıcı bir hal alacağına inanç besliyordum. Beni hareket sahibi yapan bu inancın bir inanış olduğunu kavramakla başladı her şey. Gerçekçilik bağlamında değerlendirildiğinde ise şimdiki umut-

suzluğumun anlayışla karşılanacağını düşünüyorum. Ferah-ı münezzeh duyacağımız günler silsilesini geçtim, bu bilinç mümkün oldukça bu yozlaşmadan uzaklaşıp sakinleşeceğimiz ufak tefek anların bile yaşanabileceğini zannetmiyorum. Ancak kafamızı öne arkaya attıkça, onun içini oyan çok çıkıntılı çakıl taşının nasıl acıttığı ile ilgili çığlıklar duymaktan da sıkıldıysak artık ne yapacağız? Başkalarının başkaları olduğunu kavrayan her iki ayaklı cehennem için vadedilmiş kutsal bir okyanus var mıdır? Yoksa sınıf mücadelesinin yahut doğal seçilimin veya henüz adı konmamış bir çatışma halinin sürekli acı doğuran deviniminin içinde eriyip giderken, bundan şikayet etmemeli miyiz? Ne yaparsak yapalım hiçbir şeyin değişmeyeceği düşüncesinin değişmeyeceğini, kumdan kalelerimizin üzerimize yıkılacağını adımız gibi bilsek de öylece beklemeli miyiz? Yoksa tüm bu ümit yoksunluğuna rağmen bir şekilde örgütlenmeli miyiz? Örgütlenmemiş bir kitle McDougall’a göre ’son derece çabuk köpürür. İçtepileriyle davranır. Tutkuludur. Bocalamalar içinde çalkalanıp durur, bir tutarsızlık ve kararsızlık içinde yaşar. Beri yandan eylemlerinde en aşırılığa dek vardırabilir işi, ancak kaba ve yalınkat duygulara açıktır; telkine olağanüstü yatkın, düşüncelerinde hoppa, yargılarında acelecidir; en basit ve yüzeysel sonuçlarla tanıtlamalardan

başkasına akıl erdiremez; kolay yönetilebilip, sarsıntılara kolay uğratılabilir; özgüvenden, özsaygıdan ve sorumluluk duygusundan yoksundur; ama güçlü olduğu bilinciyle kalkıp, bizim ancak mutlak ve sorumsuz bir otoriteden bekleyebileceğimiz eylemlere girişebilir. Yani daha ziyade arsız bir çocuk ya da başında bir gözeteni bulunmayıp yabancısı olduğu bir durumla karşı karşıya kalan tutkulu bir ilkel gibidir. Hatta kimi iyiden iyiye azıtır, davranışı insanların değil de bir vahşi sürününkine benzer daha çok! Sorun bizim örgütlenmemiş olmamızdan mı kaynaklanmakta? Yoksa örgütlenmenin ne olduğuna ilişkin kavramsal bir yanlış anlama mı mevcut? İlk taşı herhangi birimiz atsa, ateşi ateşle söndürmenin imkanı ile cehennemliğimizden sıyrılabilirdik. Tek başınalığın işe yaramadığı aşikar, tek başınalığın yarattığı umutsuzluk da. Güç isteminin etrafındaki yoz halkaları içeriden fethetmenin rasyonel bir yolu olmalı. Yanlış öğelerle oluşturulmuş güç isteminin, bu vahşi yığınları oluşturmada başat faktör olmadığından söz edebilir miyiz? İlginçtir ki bu tanımları ile andığımız William McDougall, hayatının bir bölümünde, görevi gereği deney yapması açıkça yasaklandığı için fizyoloji laboratuarını kullanıyordu. Çürümekte olana karşı böyle sivri ve keskin olsa da aslında onu kurtarmaya yönelik umudunun nasıl da canlı olduğunu gördüğümüzü varsayıyorum. İhtimal mevcut. Ya birlikte başaracağız ya da çürümüş gövdeyi kurtlara teslim edeceğiz!


İllüstrasyon: Esin Karabenli

29

Ölümü Yaşamak: Cotard Sendromu İpek Atmaca

Sabah uyanıp gözlerinizi açtığınızda yatağınızın bir yatma aracından öte lahit olduğunu, odanızın da güvenli bir sığınaktan ziyade kurgan olduğunu hissettiniz mi? Aslında ölmüş olduğunuzu, bedeninizin yavaş yavaş çürümeye başladığını insanlara anlatmaya çalışırken karşınızdakilerin dehşet dolu bakışlarına şahit oldunuz mu? Ölüm duygusu gibi bir şey olan bu his size yabancı zzgeliyor öyle değil mi? Muhtemeldir ki Franz Kafka’nın Dönüşüm eserindeki Gregor Samsa’ya da yabancı geldi. O, bir cesetten ziyade dev bir böceği zihnine ve bedenine layık gördü ve bu şekilde savaştı tüm dünyanın karmaşasıyla. Peki Araf’ta sıkışıp nihayetsiz bir ölümü yaşamak ile lanetlenenler? Cotard sendromu, oldukça nadir rastlanan bir sendromdur. Bu sendroma sahip olan kişiler aslında ölmüş olduklarını, bedenlerinin ve beyinlerinin ölüp çürümeye başladığını ya da en iyi ihtimalle kaybolduğunu, kendi bedenlerinden çürümüş et kokusu aldıklarını, ölmüş oldukları için yemek yemelerinin anlamsız olduğunu düşünürler. Bu düşünce boyutuyla da kalmaz, bunu etraftakilere ispat etme çabasında olurlar. Bu ispat çabaları neticesinde intihar eylemlerinde de bulunurlar. Çünkü zaten ölmüş olduklarına inandıkları için tekrar ölemeyecekler ve bu ölmeme hali, onların zaten ölmüş olduklarına bir kanıt sunacaktır. Çoğu zaman işitsel halusinasyon, derealizasyon, depersonalizasyon, varlık sorgulamaları, nihilistik hezeyan da bu tabloya eşlik eder. Kimi zaman da hastalarda, bir kaza sonrasında, aslında o kazada ölmüş oldukları inancı bulunur.

Cotard Sendromu, “Sanrısal Yanlış Tanıma Sendromu (SYTS)” kategorisinde değerlendirilen bir sendrom aynı zamanda. SYTS; psikiyatrik ve nörolojik tablolarda karşılaşılan, kişilerin, yerlerin, nesnelerin ve olayların değiştiğine ya da aynılarının çoğaldığına inanılan nadir psikopatolojik fenomenler olarak tanımlanmakta. Sanrısal yanlış tanıma sendromları esas itibariyle iki kısma ayrılmakta: Aşinalığın kaybı ve aşinalığın artması. Aşinalığın kaybı kısmında; Capgras Sendromu, Ayna İşareti, Yabancı Reduplikatif Paramnezi, Yer Dezoryantasyonu bulunmakta. Aşinalığın artması kısmında ise; İntermetamorfoz Sendromu, Fregoli Sendromu, Reduplikatif Paramnezi, Öznel Kopyalar bulunmakta. Bu sendromlar genellikle birbirine çok benzeyen sendromlardır ve karşısındaki kişinin, kendisinin veya etrafındaki nesnelerin bir başka türevi olduğuna dair keskin bir inancı temsil eder. Geniş çapta bir hastalık tablosu olarak ilk kez 1880 yılında tanımlanmıştır. Bir Fransız nörolog olan Jules Cotard, pek karizmatik bir hamleyle bu vakayı tanıtmıştır. “Mademoiselle X” adını verdiği hastası; kendisinin iç organlarının ve sinirlerinin bulunmadığını, sonsuza dek yaşayabilecek bir ölümsüz olduğunu ve bu yüzden yemek yemenin gereksiz olduğunu düşünüyordu. Yemek yemeyi reddetmesi sebebiyle bir müddet sonra açlıktan hayatını kaybetti. Bu vakayı geniş çapta anlatarak tıp dünyasına tanıtması nedeniyle artık bu sendroma

“Cotard Sendromu” adı verilmeye başlandı. Fakat Förstl & Beats’e göre, ilk Cotard Sendromu vakasının aslında 1788’de bir doğa bilimci ve filozof olan Charles Bonnet tarafından* sunulduğu ortaya konmuştur. Kayda geçen bu vakada yaşlı bir kadın yemek hazırlarken felç geçirir. Bilinci ve bedensel işlevleri yerine geldiğinde ise kızlarından, kendisini kefene sarmalarını ve tabuta koymalarını ister. Günlerce kendisi için ağıt yakılmasını talep eder. Çünkü artık kendisi bir ölüdür ve ölülere layık olan tüm ritüeller gerçekleştirilmelidir. Nedenleri için kesin kanıtlar sunulamasa da çoğunlukla beyin hasarı kaynaklı olduğu düşünülmekte. Karşılaşılan bir vakadaki beyin görüntüleme sonuçlarına göre, vakanın beyin fonksiyonları, anestezi veya uyku sırasındaki birinin sonuçlarına benzetilmiştir. Bu da bize bilincin sınırlarını sorgulatır. Tedavi zor ama imkansız değil. Bazı vakalarda farmakolojik tedavi olumlu sonuçlar veriyorken bazı vakalarda ancak Elektrokonvulsif Terapi (EKT) ile düzelme görülebiliyor. Her ne kadar EKT bazılarımıza vahşet olarak gelse de uygun şartlar altında ve ehil ellerde uygulandığı takdirde tedaviye dirençli hastalarda işe yarayabiliyor. Velhasıl varoluşun nihayeti nerede başlayıp nerede biter bilinmez fakat bu sendromun, görülme nadirliğiyle paralel bir zorlukta olduğu kesin. Bunu devasa hastanelerdeki karanlık psikiyatrik servislerde daha iyi idrak edebilirsiniz. Belki de bu var oluşla sona eriş, Azrail’le Rus Ruleti oynamak kadar basittir. Bir tetikle atım arasındaki süre boyunca… Bu kez Godot bizi bekliyor.


0

Sosyoloji Psikoloji

Beyin Göçü

Ozan Dağdeviren

Beyin göçü denilen konuya geçmeden çok insani bir gerçekten bahsedelim. Hayatta hepimiz temel ihtiyaçlarımızı karşılamanın peşinden koşuyoruz. Temel ihtiyaç derken kasıt, barınma ve giyinmeyi kastetmiyorum. En temeldeki belirleyici ihtiyaçlarımız psikolojik. Güçlü hissetmek istiyoruz, zeki hissetmek istiyoruz, saygı görmek istiyoruz, anlaşılmak istiyoruz ve ait olmak istiyoruz. Hangi gelir seviyesinde, hangi eğitim seviyesinde veya hangi sosyolojik arka planda olursak olalım, bu ihtiyaçların dışında değiliz. Bu ihtiyaçları terk etmek uzun bir manevi yolculuğa çıkmadığımız sürece ihtimal dahilinde değil. Bariz ve net olarak gördüğüm ise her birimizin bu ihtiyaçların ne pahasına olursa olsun peşinden koştuğu. Yani güç, saygı, güvenlik, anlaşılma ve ait olma. İşte aradığımız şey terfi de olsa, maaş artışı da olsa, arkadaş ortamında daha çok dikkat çekmek de olsa, aile ile kurduğumuz ilişkiler de olsa, arka tarafta çoğunlukla bu beş ihtiyaç dümeni ellerinde tutuyor. Mevcut hayatı içinde bu ihtiyaçları gideremediğini düşünen insan giderebilecek yeni formüller arıyor. Bu da, yani arayış ihtiyacı da, ihtiyaçların kendisi kadar evrensel. Yani ırk, dil, cinsiyet, yaş, eğitim ve meslek bağımsız yaşıyoruz. Beyin göçü, benim çocukluğumun popüler tabirlerinden biriydi. O zaman ağza alındığında hep bir akademik tınısı vardı diye hatırlıyorum. Yani iyi Türk profesörleri Amerika’ya giderlerdi. Kendi ülkelerinde bilim yapmadıkları için de tepki çekerlerdi benzeri bir durum. Bir grup insan gitti. Sonra giden insan sayısı azalmadı, ama

durum normalleşti. Beyin göçü lafı da popüler kullanımdan nispeten çıktı. 2018 yılına geldiğimizde dahi benzer bir durumla karşı karşıyayız. Son birkaç yıldır bu tabir tekrar popülarite kazandı. Artan popülaritenin nedenini biliyoruz, Türkiye’nin iyi eğitimlileri yurtdışına gidiyor. “Gidenler neden gidiyor?” sorusunu, az önce belirlediğimiz ihtiyaçlar üzerinden sorunca karşımıza çıkan tablo şu: İyi eğitimli, iyi şirketlerde çalışan, yani ekonomiyi çeken beyaz yakalılar; güç, saygı ve anlaşılma ihtiyaçl0arına cevap alamıyorlar. Bir önceki beyin göçü jenerasyonundan farklı olarak 2017 yılında beyin göçü dediğimizde sadece akademi çalışanları değil, çok daha büyük bir kitleyi, iyi yabancı dili olan tüm özel sektör çalışanlarını kastediyoruz. Ait olma ihtiyaçlarına verdikleri cevap hala kuvvetli, çünkü değişen Türk toplumu değerlerine ne kadar yabancılaşsalar da, harcanmış koca bir ömür, yenilmiş binlerce yemek, edilmiş binlerce muhabbet var. Ancak diğer ihtiyaçların cevapsız kalması büyük tehlikeler barındırıyor. Güç ve saygı ihtiyaçlarına cevap bulamıyorlar, çünkü onların kazanmak için yıllar harcadıkları eğitimlerini, kendilerini geliştirmek için gösterdikleri çabayı, toplumsal alanda nezaketi, entelektüel gelişimi dışlayan, değersizleştiren, aşağılayan ve hatta alaya alan bir toplumsal ve politik dil ile karşı karşıyalar. Bu kişilerin gelişim gösterip güç ve saygı hak edebileceği yollar

tıkanmış durumda. Sanat ve akademi ile yetkin bir şekilde yükselmenin mümkün olmamasını geçtim, gittikçe politikleşmiş özel kurumlar sebebi ile, şirketlerde bile yönetim kadrosuna yükselmek zor. Bu, kişinin kendi çabasıyla ulaşabileceği mantıklı bir hedef olmaktan çıkmış durumda. Sonuç itibarı ile kendini güçsüz hisseden, saygı görmeyen ve hatta yaşam tarzı eleştiri ve değersizleşme tehditi altında olan kişiler, bu ihtiyaçları nasıl giderebilirim diye düşünüyorlar. Anlaşılma ihtiyacının tatmin edilme seviyesi de daha iyi durumda değil. Bir grup insan, sokakta, restoranda, iş yerinde ve televizyonda kendi dilinin konuşulmadığını hissediyor. İsteklerinin, hayatla ilgili hayallerinin, yapmayı düşündüklerinin ve arzuladıklarının çevresi tarafından anlaşılmadığını düşünüyor. Kendisi gibi düşünen, hayatta kendisi ile benzer önceliklere sahip insanlar bulmakta zorlanıyor. İşte bu yüzden, imkânı olanlar bir nokta da şu hesabı yapıyorlar: Daha az aidiyet, daha çok güç, daha çok saygı ve hatta daha çok anlaşılmanın yanı sıra daha güvenli hissetme de cabası! İçinde yaşadıkları toplum, yıllarca yatırım yaptıkları alanlarda onları ödüllendiremediği için, kendilerini gösteremedikleri için, gerçekleştiremedikleri için. Bu problemin birkaç cümlede özetlenebilecek bir çözümü olduğunu düşünmüyorum, şayet problemin çözümünün bağlı olduğu, etkilemesi ve değiştirmesi oldukça zor çokça faktör var. Yine de nasıl çözeriz diye düşünecek olur isek, bu ihtiyaçlar üzerinden cevap vermek gerekir.


31


2

Fotoğraf

Toplumsal Belgeci Fotoğraf Denef Huvaj

Empire State binasının inşaatı sırasında yüzlerce metre yükseklikte bir iskelenin ucuna oturmuş dinlenen işçilerin fotoğrafını pek çoğumuz biliriz. Ve onca yükseklikte rahatça poz veren işçilerin

Toplumsal belgeci fotoğrafa vereceğimiz

cesareti fotoğrafı görenlerde hayranlık uyandırır.

başka bilinen bir örnek ise Dorothea Lan-

Peki, fotoğrafın asıl vurgulanmak istediği bu bü-

ge’nin fotoğrafladığı ‘göçmen anne’ yani 32

yük cesaret midir?

yaşındaki, yedi çocuklu bezelye işçisi Florence

Toplumsal belgeci fotoğrafçılığın ilk temsilcile-

Owens Thompson’dur.

rinden olan Lewis Hine’nin bu fotoğrafta asıl konu

1930’lu yıllarda Amerika’da ‘Büyük Bunalım’

iş güvenliği sağlanmayan işçilerdir. Ve sadece bi-

olarak bilinen bir kuraklık ve yokluk dönemi

zim bildiğimiz meşhur fotoğraftan ibaret değildir.

yaşanmaktadır. Birçok insan açlık sınırındadır.

Binanın yapımı esnasında ölümün kıyısında, kötü

Bu dönemden en çok etkilenenler ise tarım

koşullarda çalıştırılan işçilerin onlarca fotoğrafın-

işçileridir. Göçebe olarak yaşıyor ve bulabil-

dan oluşan bir seridir. Bu seri o dönemde toplum-

dikleri tarlalardan beslenmeye çalışıyorlardır.

sal reform kampanyalarında kullanılmış ve toplum üzerinde oldukça etkili olmuştur.

FSA (Farm Security Administration, Tarım Güvenlik İdaresi)  kırsaldaki durumun vaha-

Hine’yi belgesel fotoğrafçılardan ayıran ve

metini anlamak için 14 fotoğrafçı görevlen-

toplumsal belgeci yapan da budur: Fotoğrafları

dirir. Onlardan biri de Dorothea Lange’dir.

ile toplumun üzerinde bir etki yaratmak istemesi.

Lange, bir ay süren çekimlerden dönerken

Aynı fotoğrafçının işçi sınıfı ile birlikte çalıştığı bir-

bir bezelye tarlasının yanından geçer. Tarla-

çok projesi vardır. Bunlardan bir tanesi de 1908’de

da Florence Thompson’u görür ve bir süre

maden ocaklarında, pamuk fabrikalarında çalış-

sonra tarlaya geri döner. Kadın eski yırtılmış

tırılan işçi çocukları belgelemek için Ulusal Çocuk

bir çadırda çocuklarına sarılmış oturuyordur.

İşçiliği Komitesi ile birlikte yaptığı fotoğraf proje-

Yanına yaklaşır biraz sohbet eder ve fotoğ-

sidir. Bu projeden sonra komite ile birlikte ABD’li

raflarını çeker. Thompson çocuklarını etraftan

milletvekillerini yeni sanayi düzenlemeleri için ikna

topladığı sebzelerle ve yakaladığı kuşlarla

etmiştir.

doyuruyordur. O gün Lange’nin çektiği fotoğ-

Hine örneğinden de anlıyoruz ki toplumsal belgeci fotoğraf toplumsal bir değişmeyi hedef alır

raflardan biri Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük bir etki yaratır.

ve buna bağlı olarak çoğunlukla konusu da top-

Bir toplumun çektiği sıkıntının tüm belirti-

lumsal olanaklara ulaşmaları daha zor olan sınıf-

lerini bir annenin yüzünde görmek toplumu

lardır. Belgesel fotoğraf yaklaşımının temel amacı

harekete geçirmiş, yardım kampanyaları

ise konu edindiği olaylara sadece tanıklık etmektir.

başlamış, ülkede bir birlik havası oluşmuştur.

Yine de toplumsal belgeci fotoğraf ile belgesel fo-

“Gazap Üzümleri” romanına da esin kaynağı

toğrafı birbirinden keskin çizgilerle ayırmak çoğu

olduğu söylenen “Göçmen Anne” fotoğrafı

zaman mümkün değildir. İki anlayış birbirine ika-

dünyanın en iyi belgesel fotoğrafçılığı örnek-

me eder durumdadır.

lerinden biri kabul edilir.


33

Bu fotoğrafçıların dışında Walker Evans, Paul Strand, Roman Vishniac, Margaret Bourke-White ve W. Eugene Smith sosyal belgesel fotoğraf yaklaşımının önemli temsilcileri sayılır. Bu yaklaşımın günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri ise Sebastião Salgado’dur. “Kimsenin fotoğraflarımdaki ışığı veya renklerin paletini takdir etmesini istemiyorum. Fotoğraflarımın insanları tartışmaların içine sürüklemesini, ses getirmesini ve insanları bilgilendirmesini istiyorum.” diyen Salgado, aslında iktisat eğitimi almıştır. Uluslararası Kahve Organizasyonu adına Afrika’ya yaptığı bir iş gezisinde fotoğraf ile tanışır. Daha sonra Paris’e taşınır ve fotoğrafçı olarak çalışmaya başlar. Birçok basın kuruluşu için foto röportajlar gerçekleştirdikten sonra 1979 yılında Mangum’a* katılır. Salgado da diğer toplumsal belgeci fotoğrafçılar gibi birçok kurumla (Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü) birlikte çalışır. 2002 yılında çocuk felcinin kökünü kazımak için gerçekleştirilen evrensel kampanyayı fotoğraflamak için Somali, Sudan, Hindistan, Kongo ve Pakistan gibi ülkeleri gezer. Uzun yıllar boyunca savaşları, yoksulluğu, ağır çalışma koşulları altında ezilen işçileri, köylüleri ve çocukları fotoğraflayan Salgado, 2004 yılında başladığı ve “Genesis / Yaratılış” adını verdiği son projesinde ise objektifini doğaya çevirir. 

Fotoğraflarla insanın acısını, umudunu, dirayetini, hayatta kalma çabasını, yorgunluğunu bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya taşıyabilmenin, birbirine duyurabilmenin bir yoludur toplumsal belgeci fotoğraf. Bunu estetik bir dille yapar. Başka bir insanın acısını en estetik ve gerçek haliyle gösterir bize ve bir ses ister. Fotoğrafın karşısında bir adım, bir ses. Dünya üzerindeki örneklerinde fotoğrafın sesi tek başına cılız kalmış, hedefledikleri tepkiye ulaşmaları genelde reformist bir kurumun, örgütün desteği ile birlikte olmuştur. Bilginin ve görselin bu denli hızlı yayıldığı yeni çağda aynı ihtiyaç var olacak mıdır bunu hep birlikte göreceğiz.


4

İllüstrasyon: Melisa Maria Tatar

Felsefe

Günümüzde Ahlak ve Bireyin Ontolojisi Prof. Dr. Şafak Ural

“Birey” ve “bireyleşme” diye önümüzde iki kavra-

yasi ve sosyal yapı her bireyin bireyleşme olgu-

determinist ve rasyonalist bir bakış açısı talep etme-

mı birbirinden ayırıyorum. “Birey” dediğim zaman,

su üzerinde etkili olmuştur. Bu gelişim ve liberal

sine karşılık Aristotelesçi bilim anlayışının organist

vatandaş yani toplumsal görevleri yerine getiren ve

ekonomiye geçiş, ekonomik refah, bireyin vatan-

ve teleolojik bir yapı talep etmesiyle ilgilidir. Bu fark,

toplum içinde hukuken korunan başka deyimle va-

daşlık haklarının yeniden tanımlanmasını gerek-

konumuz acısından son derece önemlidir; çünkü iki

tandaşlık numarası bulunan ve nüfus cüzdanı taşıyan

tirmiştir. Fakat bence bireyleşme olgusu, bütün

farklı felsefi anlayışı ve dünya görüşünü bu sayede

kişiyi düşünüyorum. “Bireyleşme” dediğim zaman da

ekonomik ve teknolojik değişimlerden bağımsız

ortaya çıkmıştır. Kısaca ifade etmek gerekirse Aristo-

bireyin kendi beceri ve yetenekleriyle topluma bir

olarak gelişimini global boyutta sürdürmüştür.

telesçi anlayışta A ile B arasındaki ilişki, A’nın sahip ol-

şeyler katma olgusunu ön plana almak istiyorum. Bi-

Zaman zaman sosyalist devlet anlayışı, zaman

duğu telos/erek aracılığıyla anlaşılır ve açıklanır; yani

reyleşmeyi ayrıca, itaat ve aidiyet yerine yetenek ve

zaman devletin baskıcı tutumu, zaman zaman

A, B’ye dönüşmüş ise, bunun bir niçini vardır. Bu niçin,

çalışmasıyla topluma faydası olan ve faydası olduğu

etnik veya dini kimlikler, bireyin toplum içinde

A’nın B olmasının sebebini, yani telos’unu arama-

ölçüde de kendisine varlık kazandıran/kazandırılan

sahip olması gereken rolünü, yani bireyleşme

yı gerektirir. Çünkü A, B olmayı içinde bir potansiyel

bireye ait bir özellik olarak görüyorum.

olgusunu geciktirmiştir. Fakat bireyleşme olgusu

olarak barındırmaktadır. Dikkat edilirse bu değişim

Bireyin ve özellikle bireyleşmenin, ekonomik ya-

tüm olumsuz koşullara rağmen hep üst basa-

veya dönüşüm, beraberinde organik bir dünya gö-

şam açısından tanımlanması gerektiği ileri sürülebilir.

mağa geçecek şekilde gelişimini global boyutta

rüşü içermektedir. Halbuki, Newtoncu bilim anlayışı ve

Sosyal alana ilişkin felsefi görüşler açısından bakıldı-

sürdürmüştür. Bunun sebebi sanıyorum bireyleş-

dünya görüşüne göre A ile B arasındaki ilişki, dışarı-

ğında, birey ve bireyleşme dendiğinde, akla öncelik-

me olgusunun, bağımsız ve kendine özgü bir çıkış

daki bir yasayla tayin edilir; dolayısıyla A’nın B’ye dö-

le ekonomik yapı ya da ekonomik yapıyı belirleyen

noktasının olmasıdır.

nüşmesi, A’nın B’yi bir erek olarak barındırmasından

etkenler gelebilir. Şu noktanın farkındayım: 1850’li

Görünen o ki bireyleşme olgusunun başlangı-

yıllardan 1930’lu yıllara kadar liberalleşme süreci,

cını aydınlanma çağına götürmek gerekir; çünkü

ötürü değil, bir yasa sayesinde gerçekleşir. Elbette bunun konumuzla ilgisinin ne olduğu so-

yine 1910’lu yıllardan 1930’lara sosyal devlet süreci,

aydınlanma çağının temel bir özelliği, aidiyet ye-

rulabilir. Newtoncu bilim anlayışında artık A ve B gibi

1930’lardan sonra neoliberalizm gibi yeni olgular, bu

rine başarının ölçüt olarak alınmasıdır. Bu nokta,

niteliklerin yerini X ve Y gibi nicel değerler almıştır. Ni-

birey ve bireyleşme olgusunu etkilemişlerdir. Bu süreç

bireyin yeni bir varlık kazanmasına; ‘başarılı ol-

cel değerler, ölçülebilen özelliklerdir. Bu durumda bir

içerisinde birey ve bireyleşme olguları, ekonomik ve

ma’nın, itaat ederek değil çalışarak elde edilme-

gezegenin Newton sisteminde örneğin bir çay bar-

sosyal değişimle elbette ilgi içindedir; ancak ben ola-

sini gerektirmiştir. Bu referans kayması, ayrıntıya

dağından farkı, onun ivmesidir, kütlesidir; dolaysıyla

ya felsefi olarak bakmak gerektiğini düşünüyorum.

girmeden söylemek gerekirse, aydınlanma olgu-

bir nesnenin sahip olduğu nitelikler, bir anlamda o

Dolayısıyla konuşmamda birey ve bireyselleşmeye,

sunun bir sonucu olarak bireyin bireyleşmesini

nesnenin bireysel ontolojisi değildir. Bu bakışın, Aristo-

ekonomik ve sosyal yapıda karşılaşılan değişimlere

gerektirmiştir. Bu dönüşüm beraberinde siyasi

telesçi bakış açısının tamamen dışında felsefi bir an-

öncelik vererek değil, bir takım felsefi görüşler açısın-

yapının ve dolaysıyla sosyal yapının değişimini

layış gerektirdiği kolayca görülebilir. Bu felsefi anlayış

dan bakmaya çalışacağım. Sorunun gerek ekonomik

de gerektirmiştir; ama öncesinde felsefi bir dö-

daha sonra Viyana Çevresi pozitivizmi olarak karşı-

gerekse sosyal ve teknolojik etkiden çok, felsefi arka

nüşüm gerçekleşmiştir.

mıza çıkacaktır. Bireyin metafiziğine karşı çıkan fakat

plan açısından ele alınması gerektiğini düşünüyorum.

Nedir bu felsefi dönüşüm? Çok kısa olarak

temelde yepyeni bir metafizik içeren bu felsefi anla-

Bu noktada önce bireysellik, bireyleşme ve ego-

söylemek gerekirse bunun arkasında Newtoncu

yışı, konuyu dağıtmamak için burada ele almıyorum.

izm’i birbirinden ayırmak gerekir. Bu kavramlar ara-

bilim anlayışının “nedir” sorusunun Aristotelesçi

Konumuz açısından burada vurgulanabilecek nok-

sında elbette birçok ortak taraflar bulunabilir; fakat

“niçin” sorusunun yerine geçmesi yatmaktadır.

ta, sözkonusu felsefi değişimin özelliğinin yeni bir bi-

aralarındaki farkları ortaya koymak çok daha önem-

Aydınlanmayla başlayan değişimin temel ve ana

rey tanımı içermiş olmasıdır. Felsefi değişim, bireyin

lidir. Bu farklar üzerinde durmayacağım; sadece böy-

çıkış noktası bu iki soru arasındaki değişimdir.

toplum içindeki algısını da değiştirmiştir. Artık birey,

le bir ayrımı dikkate aldığımı belirtmek istiyorum.

Peki, sorudaki değişim ne gibi sonuçları ortaya

toplum içinde yepyeni bir özellik de kazanmıştır. Bu

koymuştur? Birincisi Newtoncu bilim anlayışının

yeni birey toplum içinde artık sadece bir X’tir; sadece

Şüphesiz, teknolojik ilerleme, ekonomik refah, si-


35

bir nüfus cüzdanıyla temsil edilmektedir. Ama artık

Ne var ki bireyin nicel bir değer olarak algıla-

bize evrenin mekanik bir şekilde işlediğini, bu işleyişin

onun hakları, fakat aynı zamanda da ödevleri vardır.

ması ve bir kartla kimlik kazanması, sonuçta onu

yasalarla ifade edilebileceğini ve bu yasaların akılla

Birey toplum içinde aidiyeti ile değil, artık başarıları

topluma ve kendine yabancı hale getirdiği de

kavranılabileceğini göstermiştir. Bireyin akıl sahibi bir

ile bir varlık kazanmak zorundadır. Öte yandan, bu

bir gerçektir. Böyle bir durum, bireyin kendi on-

varlık olarak evreni anlayabilme yeterliliğinde oldu-

bireyleşme sürecin çok sıkıntılı, insan haklarını bütü-

tolojisinin bir kenara bırakılmasına ve metafizik

ğunu farketmesini ve “Aydınlanma” başlığı altında

nüyle ihlal eden bir evreden geçtiğini de unutmamak

varlığının ortadan kalkmasına sebep olmuştur.

kendi ontolojisini kurmak amacına yönelmesini doğal

gerekir. Özellikle sanayi devriminin yolaçtığı sosyal

Bu noktada artık diğerinin tersine, ethik alan mo-

karşılamak gerekir. Bunun için kendi telosunu kendisi

olaylar hatırlanacak olursa, bireyleşme olgusunun

raliteye hakim olmaktadır. Yukarıda işaret etti-

belirlemek; metafizik varlığını kendisi kurgulamak zo-

arka planında farklı aşamalar olduğu görülür. Sana-

ğim Aydınlanma süreci, moralitenin ethik alanına

rundadır. Fakat sorun, bütün bunları Newton sistemini

yi devrimi, kişinin haklarının ancak kanun tarafından

olan tahakkümü ortadan kaldırmıştır. Ne var ki,

bir model olarak kullanarak yapamayacak olmasıdır.

korunabileceğini göstermiştir. Sadece bu nokta bile,

ikincisinin ilkine baskın hale gelmesi, bireyin ken-

Çünkü kullanabileceği yöntem, “nasıl” sorusu çerçe-

bireyin bireyleşmesinin, günümüz sosyal, ekonomik,

dine yabancılaşmasına sebep olmaktadır.

vesinde olabilir; halbuki birey, kendi ontolojisini ancak

hukuki ve siyasi koşulları açısından ne kadar önemli

Halbuki birey aynı zamanda metafizik bir var-

“niçin” sorusu ve sorunun gerektirdiği yöntem aracılı-

lıktır, inanan bir varlıktır; fakat öte yandan birey,

ğıyla kurabilir. Böyle bir yöntem ise bireyin bir aidiyet

Her birey yasa karşısında bir X olarak yani bir kişi

başarılarıyla yani topluma olan katkısıyla ve so-

çerçevesinde varlık kazanmasını gerektirmektedir.

olarak varlık kazanmak durumundadır. Bu olgu, bire-

rumluluklarıyla varlık kazanmak durumundadır.

Bireylerin başarılarıyla varlık kazanması, bunu

ye, aidiyeti çerçevesinde varlık kazandıran anlayışın

Bunu sağlamanın temel koşulu, ethik ve mora-

“nasıl”a bağlı olarak yapmasıyla mümkündür; fakat

bütünüyle dışındadır. Artık birey, kendi sorumluluğunu

liteyi birbirinden ayırmak, böylece bireye her iki

bunun için hukuki bir zemine gerek vardır. Çünkü an-

taşımak, başarıları ve nicel değerlerle ölçülebilen ba-

alanda bağımsız olarak varlık kazandırmaktır.

cak hukuk, bireyi biryere ait olmadan haklarını koru-

şarılar elde etmek zorundadır. Sadece yasalar onun

Bu ayrım yapılmadığı taktirde ya birey kendine

masına ve güvence altına almasına olanak verebilir.

bu özelliği taşımasını garanti altına alabilir; bireyin

yabancılaşacak ya da birey üst kurumlar tara-

Hukuki bir dayanak olmadığı taktirde ister istemez

“birey” olabilmesi, bireyleşebilmesi, felsefi, sosyal ve

fından biçimlenecektir. Ahlakı ethik ve moralite-

aidiyetin ortaya çıkması, bireyin bir yerlere ait ola-

hukuki bir desteğe ihtiyaç göstermektedir. Bu nok-

nin bir toplamı olarak görmemek, günümüzde

rak kendini güvende hissetmesi gündeme gelecektir.

tada ilginç bir şekilde ahlak kavramıyla karşılaşırız.

bireyi ve toplumu yapay sorunların içine atmak

Birey kendi metafiziğini ve kendi ontolojisini hukuk

“Ahlak” kavramını iki şekilde ele almak gerekir. İlkinde

demektir. Tarih, her ikisinin birbirine üstünlüğünün

aracılıyla kurduğu taktirde genel-geçer bir değer ka-

bireysel ahlak sözkonusudur. Her birey kendine göre

acı sonuçlarının örnekleriyle doludur. Günümüzde

zanabilir. Aksi halde birey, kendi ontolojisini, aidiyeti

ahlaki kabullere, inanışa ve tercihlere sahip olabilir.

sorunlar, ekonomik, teknolojik ve sosyal değişim

çerçevesinde tanımlanmak zorunda olacaktır. Özel-

Bu bireysel ahlakı ifade etmesi için moralite kavra-

dolayısıyla kılık değiştirmiştir; ama aslında özgün

likle küreselleşen dünyada bireyin kendi metafiziğini

mını kullanabiliriz. İkincisini ise, toplumsal davranışları

varlıklarını sürdürmektedirler. Birey, bireyleşme

kurmasına şiddetle ihtiyacı vardır. Birey, hiçbir zaman

konu alan ve daha nesnel özellik taşıyan “ethik” kav-

olgusunu gerçekleştirmezse, yani birey başarıları

ve hiçbir toplumda dini, kültürel ve manevi değerlerini

ramıyla karşılayabiliriz. Kullandığımız “ahlak” kavra-

ve katkılarıyla değil aidiyeti dolayısıyla değer ka-

bir kenara bırakmamıştır; ancak bu değerler, güçlü

mıyla bu ayrımı ifade edememek gerçekten büyük

zanıyorsa, modern toplumların en önemli özelli-

bir moralite tanımı içerseler de ethik bir kurgu ortaya

bir talihsizliktir. Çünkü biz dil ile düşünür ve kavramlar

ği olan birlikte yaşamaktan sözetmek mümkün

koyamazlar. Öte yandan bu tip değerler, bireysel ve

aracılığıyla soyut nesnelere varlık kazandırır, onları

olamayacaktır. Aksi taktirde birey, toplumsal

toplumsal davranışlarımız üzerine yargıda bulunurlar.

somut hale getiririz. Dolayısıyla da dilde karşılığı ol-

işbirliği ve işbölümünün gerekli koşulu olan ihti-

Bu durum ahlak ile değerlerin içice geçmesi anlamına

mayan ve bir kavramla ifade edilemeyen bir olgunun,

saslaşmayı gerçekleştirmez. Aidiyet, beraberinde

gelir. Ne var ki ahlak, bireysel ve toplumsal buyruk-

o toplum ve birey için bir anlam taşıması sözkonusu

kaçınılmaz olarak ötekileştirme olgusunu getire-

lar içeren kendi özerk alanına sahiptir. Dolaysıyla ne

olmayacaktır.

cektir. Bu koşullara altında o toplumun organi-

ahlak değerlerden türetilebilir ne değerlere indirgene-

zasyon zekası da gelişemez.

bilir ne de değerler ahlaki yapıdan türetilebilirler. Bu

ve gerekli olduğunun bir göstergesidir.

Böyle bir durumda, yani bu iki ahlak iki ayrı biçimde kavramlaştırılmadığında, bireysel ahlakın diğerine

Moralite, etkilenmeye, yönlendirilmeye ve ele

baskı yapması, diğerinin işleyiş kurallarını belirlemeye

geçirilmeye çok açık bir yapıya sahiptir. Bireyler,

durum ister istemez ahlak ile değerlerin bir noktada

kalkması kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü bireyler, kendi

moral değerler çerçevesinde kolayca yönlen-

Her birey toplum içerisinde kendi ontolojisini kur-

ahlak anlayışlarını doğrunun ölçütü olarak görmek,

dirilebilirler. Kant’ın rasyonel ahlakı, bu sorunun

mak durumundadır ve bunun için öncelikle ‘moral de-

doğruların tek dayanağının kendi kabulleri olduğunu

bir çözümü olarak yorumlanabilir. Hegel, ethik

ğer’lerini temellendireceği bir kaynağa ihtiyaç duyar.

düşünme eğilimindedirler. Sonuçta her birey, kendi

değerleri moral değerlerle ilişkilendirmiş, de-

Fakat moral değerler yani kişisel ahlak anlayışı, top-

ahlak kabullerinin doğruluğunun isteyerek ve iste-

yim yerindeyse, aradaki kopukluğu ortadan

lumsal ahlakı yani ethik değerleri biçimleme yeterlili-

meyerek, bilerek veye bilmeyerek mutlak ve genel

kaldırmaya çalışmıştır. Her iki düşünürün felsefi

ğine sahip değildir. Çünkü birinin varlığı diğerinin var-

geçerli olduğuna inanır. Böyle bir durumda her birey,

sistemleri, günümüz teknolojisini yönlendiren

lığından bağımsızdır; daha doğrusu bağımsız olması

eğer maddi veya manevi bir otorite sahibiyse, kendi

toplumların geçmişini ve ayrıca bugüne gelen

gerekir. Bunun için yapılması gereken, ethik değerleri

kabullerini diğer insanlara ve topluma dikte ettirmeye

yolu da biçimlemiştir. Günümüz insanının, yani

kendi özerk alanı içinde tanımlamaktır. Bireysel ahlak,

çalışabilir. Kendi ahlak anlayışını, farkında olmadan

post-modern insanın temel sorunlarının başında

ideolojiler tarafından kolayca ele geçirilebilir. Bunun

kendi egosunu ve çıkarlarını tatmin etmek için kullan-

ethik problemlerin gelmesi sebepsiz değildir. Tek-

sonucu, ethik alanın yozlaşması ve çöküşü olacaktır.

mak isteyebilir. Fakat ahlakın bir de “ethik” kısmı oldu-

nolojik gelişim, sağlıktan iletişime, askeri alandan

Çünkü bireyler, kolayca kendi çıkarlarını toplumsal

ğu dikkate alınırsa, bu alana ait kuralları diğerinden

bilimsel çalışmalara kadar günlük yaşantımızı

çıkarların üstünde tutabilirler.

ayırmak, toplumsal işleyişin kendine özgü kurallara

değiştirmiştir. Bu değişimi gerçekleştirmiş olan

Birey toplum içinde kendi bireyselliğini kazanama-

sahip olduğunu söylemek gerekecektir. Bu alanda ar-

toplumların sorunlarının bizi ne kadar ilgilendir-

dığı, kendisine bu anlamda bir varlık kazandıramadı-

tık, bireyin ödevini yapması, topluma karşı sorumlulu-

diği tartışılabilir; fakat kendi toplumumuzun so-

ğı, kendi becerileriyle bireyleşmesini sağlayamadığı

ğunun olduğunu kabul etmesi, haklarının ödevleriyle

runları, kendi tarihimizle doğrudan iligili olsa da,

takdirde, aidiyet duygusuyla hareket edecek, birlikte

ilişkili olduğunu bilmesi gerekecektir. Dolayısıyla da

onları diğer toplumlardan izole olarak ele almak

yaşayamamayı da kendi dışındaki nedenlere araya-

“ethik” alan, nesnel ve kişiye göre değişmeyen bir-

sanırım mümkün değildir.

caktır. Bireyleşme, kişinin kendi ontolojisini, toplumsal

çatışması anlamına gelir.

takım kurallar içerecektir. Her birey, bir başka bireye

Değişimin çıkış noktasına Newtoncu dünya

değerlerini, kendi nasıllarını ethik temeli üzerine kur-

değil, toplumsal yaşamın gereklerine karşı sorumlu

görüşünü öncelikle koymak sebepsiz değildir. Bi-

masıdır. Birlikte yaşamayı bu koşullar dışında kurul-

olacaktır. Bu durum, bireyin bağımsız bir kişi, yani bir

reyin bireyleşme süreci, bir akıl varlığı olarak ye-

manın mümkün olmadığını düşünüyorum.

X olarak kabul edilmesiyle mümkün olacağı açıktır.

niden tanımlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Newton


36

Felsefe

Bireyin Kalabalıklar İçinde Dasein’dan Ulus-Özneye Kısa Yolculuğu Josef Kılçıksız

Nasıl ki su sonsuza kadar su, bir tay da sonsuza kadar tay olarak kalmak isterse ateş de fıtratındaki yakım ve yıkım enerjisiyle direnir sonsuza kadar; çünkü her şey kendi varlığında direnir. Kitleler de öznenin son özerk alanlarını işgal edene kadar kendi varlığında direniyor. Anlamın kaygan sathına tutunmaya çalışan, dikotomilerin dışarda bıraktığı özne, uzun zamandır bir savunma pozisyonundadır. Eğitilmiş cahilliğin iktidar olduğu, onu politik kimliğinden sıyırıp kitlesel tüketime elverişli zararsız bir ikon haline çevirmeye dönük günümüz çabalarına karşı özne bir savunma pozisyonundadır. Antropolojik ve sosyolojik açıdan insanın tarihî serüveni doğayla ve “öteki”yle bir gerilim ilişkisidir. Bu tarih, tutunmak üzere zapt etmeyi, yenmeyi, öldürmeyi öngören bir eylemselliği olumlar. Modernite ve özellikle meta ahlakına dayalı kapitalist üst akıl, bu dengeyi kendiliğinden bir istikrarsızlıkla döllerken kitle psikolojisini kullanır. Bu sürecin çalışması, bir yandan ve başta devlet olmak üzere kurumsal yapılara sindirilmiştir, öte yandan tek tek kişilere hitap etmeyen bir toplumsal aklın inşasına emanet edilmiştir. Ulus devletin özel referans sistemi,

eril tahakkümle birlikte indirger, saklar, sansürler, saptırır ve tüketici arzular ima eder. Kalabalıklarla hareket etmek, dasein’dan ulus özneye bir yol alıştır. Kitlelerin sözüm ona bir maneviyat uğruna estetize edip ruhlara senelerdir enjekte ettikleri eski mitleri sorgulamanın zamanı geldi ve çoktan geçti. Toplumsalın soyut bedeninde çalışan mühendis aklı, görev bilinciyle hareket eden kalabalık, toplumsal misyonun ideolojik çığırtkanlığı içinde sırtını kahramanlık anlatılarıyla süslenmiş mitik bir evrene dayıyor. Kitle olgusunun gerisindeki ekonomik, stratejik, politik, ideolojik, mitolojik ve benzeri nedenler kendi kavramsal bütünlükleri içinde bir düzene, bir gayeye tabidirler. Kitleler olası keskin karar anları için sistematik olarak işte bu metafizikle hazır hâle getiriliyorlar. Mitolojilere, masallara, tarih yorumuna, siyaset eyleme biçimine, insan ilişkilerine, spora, aileye dahil bütün kurumsal yapılara giydirilen ideolojik kabuk hep aynı ayrıştırıcı nefret dili içinden örgütleniyor. Çatışmaların fiilen yaşanmadığı zamanlarda toplumsal dokularda biriktirilen bu nefret dili; siyaset-

ten felsefeye, dinlere, düşlerden yalanlara dolanan kötücül bir söylem olarak cephe gerisine senelerdir yığınak yapmaktadır. Aslında orada kalabalığın yaralı bilinci avunuyor. Çünkü geçmiş ve gelecek, orası ve burası, baktığım dünya ve ben, ölüm ve doğum, ata ve torun, masal ve matematik, kaos ve kozmos, boşluk ve mekân ve zaman arasındaki dinmez devinim kitlede kesintiye uğratılmıştır. Kitlelerin sırtını dayadığı bu metafizik kırılmadan kalıcı bir toplumsal barışı inşa etmek mümkün olmayacaktır. Hâkim kodları kolektivist kültürün yeniden üretimi süreçlerine eklemlenen kitle, öznenin anlam alanlarına saldıran, onları tahrip edip verili kodlarıyla erki yeniden üreten bir entitedir. Kamunun kuşatıcı anlamının dar kalıpları içine sıkışmış özne parçalı bütünü sıfır noktasının hiçliğinde bulmayı öğretir. Aslında bütün ideolojiler bir iktidar kabuğu oluşturur ve oradan konuşurlar. Kamusal olana ait dilsel kurgularla davranış kodları somut anlamlar edinir, ideolojik tahayyülü besleyen girdiler gündelik pratikte somut karşılıklar bulurlar. Aydınlıktan yana güçlerin zaferini kötücül tanrıların tutuşturduğu yangında yakıp yok etmek isteyen ka-


37

musal akıl, öznenin yaratıcı akışkanlığını kesintiye uğratır. Kitle hareket modelleri dünyanın düzleştiği, madde ve anlam düzenindeki her şeyin kendi rasyoneli içinde uyukladığı zamanlardır. Gücün görünmez iktidar ağıyla sarmalanmış kamusal ideoloji, gündelik ilişkilerin uyuşuk zeminini tahrik etmek üzere spordan aşka, cinsellikten finans sektörüne kadar geniş hayat alanlarını habis eril bir dil kullanılarak provoke etmektedir. Kitle içinde bilinçdışı yapılanmalar ve arketipik basınçlar ifadeye kavuşur. Orada kişisel travmalardan toplumsal olanına bir geçişkenlik söz konusudur. Gerici, ırkçı milliyetçiliğin inşa ettiği özne; etkin duruma geçmiş arketiplere dayalı bilinçdışının açığa çıkması açısından tipik bir örnektir. Sümer ve Babil’de halk için kullanılan sözcüklerden biri de sinekti. Sineklerin tanrısı denen kişinin, halkın arasından yükselen ve muhtemelen halkı tanrı-krala karşı kışkırttığı için ülkeden kovulan özneydi. Sonradan din kitaplarına girecek bu kadim anlatının tarihî bir arketip olma olasılığı var. Kitle dili; öfkenin, duygunun, hırsın, tutkunun talan ettiği bir alandır; bütün toplumsal bilinçdışı yapılanmaların dile ve davranışa fışkırdığı sınır deneyimler toplamıdır. Kitle hezeyanlarında çıplaklığı ve simgeselden taşkınlığıyla kötülüğün kendisi konuşur; orada dil, orada ratio haddini bilerek susmayı seçer. Orada sözün hükmü harekete, eyleme devredilmiştir. Kitle eylemleri kendi rasyonellerini tüketinceye kadar söz ve anlam kesintiye uğratılır. Çatışma, bir yeni denge anına kadar ortalıkta cinnetli bir enerjiyle dolanır. Özne derin ve soğurgan bir yarıkta öylece boşluğa bakar; orada “ben”in özerk alanlarına, varoluş bilincine, insana ve söze dair her şey iflas etmiştir. Gramerine yabancı bir dünyada sürüklenen “ben”, ötekine dokunabileceği bütün imkânlara gönüllü olarak kapalıdır. Levinasçı anlamda ötekinin yüzüne bakmayı kısıtlayıp tehlikeli sayan kaba milliyetçi ulus özne’nin aksine, ötekinin yüzüne bakabilmenin aslında bir kendilik arayışına denk geldiğini kavramış, kalabalıktan özerk bir birey öznenin inşası; iç seslerin kısıldığı süreçlerde mümkün görünmüyor. Hümanist özne, meydanlardan çarşılara, sulara, hayvanlara, kadınlara, yara bere içindeki çocukluğa, lanetlilere ve cinnetlilere yüzünü dö-

nen, evrenin ilk hâline tutunmaya çalışan öznedir. Bu özne en eski zamanlardan tek tanrılı dinlere kadar insanlığın bütün inanç haritasını katederek yol alır. Kabil’den Lazarus’a, Musa’nın asasından Nasıralı’ya kadar kolektif hafızaya çökelen bütün metafizik imkânlara sırtını dayayan bu öznenin bir insanlık dini inşa etmek gibi bir amacı vardır. Bu öznenin ertelenen ya da kastre edilerek hayatın dışına sürülen bütün insani potansiyeli geri çağırmak gibi bir amacı var; Baudrillard’ın deyişiyle anlamın boş bıraktığı yerlere dolmak gibi bir niyeti var. Uğruna güzellemeler yapıp atıflarda bulunduğumuz hümanist özne; nasıl oluyor da savaş söz konusu olunca rahatlıkla öldürebilen, esir alan bir varlığa dönüşüyor? Hümanizmin evreninden şiddetin ve kanın evrenine bu sert geçişkenliği sağlayan nedir? Kalabalıkları sosyal cinnete hazırlayan düşünsel/moral zemin nasıl kuruluyor? Kadim zamanlardan bu yana dinmeyen bir utanç hâlinde insanlığın serüvenine eşlik eden kanlı kapışmalarla yaşamı horlayan kahramanlık gösterilerinin kısacası şiddet ve kıyımın döllendiği rahim, biriktiği bataklık kalabalıkların dünyasıdır. Mistisizm ile metafiziğin hoyrat karışımından oluşan umuda hürmet gibi küçük burjuva sofuluğuyla ve sol romantizmle hümanist özneyi bu çatışma alanlarının dışında tutmak mümkün mü? Bergson’un elan vital gibi metafizik bir ilkeyle hümanist özneyi kitlenin etki alanlarının dışına taşımak olası mı? Kötülük problemini yeniden ve bütün tarihi tarayarak çağdaş kültürel bir paradigma içinden derinliğine düşünmeyen, kültür ve medeniyetin doğrudan kendisiyle dipsiz bir hesaplaşmaya girmeyen bir yaklaşım; kıyım ve savaşları kadim kötülükler olarak mistisize eden eksik bir yaklaşımdır. Şimdiyi geniş zamana ait bir an, geçmişi saklayan bir an olarak algılayan, mitik tarihsel olanı parçalayarak aşabilme olanağını koruyan bir uygarlık eleştirisi; öznelle toplumsalın kesiştiği noktada tarihin kendini “ben”de düşünmesini olanaklı kılacaktır. Kıyımı, işkenceyi, ölümü ve savaşları seyirlik kılan, onlara stilize

bir ritüel, seksüel bir röntgenleme olanağı veren örnekler yakın geçmişimizde çokça varlar. Buna Saddam Hüseyin’in, Kaddafi’nin, Çavuşesku ve eşinin dramatik infazları ve benzeri durumlar da örneklendirilebilir. Platon diyaloğunda, “Gaddarlık yedi ölümcül günahtan biri değildir.” der. Ahlakın soy kütüğünde Nietzsche, kalabalıkların bozuk siciline bakarak eğlenceyle zulüm arasındaki ilişkiye dikkat çeker. Suskuyu ve vicdanı kitleden koparan, “ben”in varlık alanını daraltan, başka hayatları görünmez kılan, öznenin kalabalığın içinde kendine tanıklık yapmasını engelleyip anıklık anını yok eden, “ben”in imkânlarının “öteki”nde içerildiği gerçeğini yadsıyan akıl kamucu bir “sürü” aklıdır; “biz” tarafından kesintiye uğramış “ben” yaratmayı amaçlayan kolektif bir akıldır. Zira dikotomik ikiliklerin değil diyalektik bütünlüklerin peşinde boşu doluyla, siyahı beyazla, kötüyü iyiyle, acıyı sevinçle, endişeyi huzurla, yokluğu varlıkla anlamaya çırpınan dil, kalabalıkların devinim alanlarında inşa edilemez. Kitlelerin içinde bu olgular arasındaki diyalektik akışkanlık kesintiye uğramıştır. Kitleler kimliksizlik alanlarıdır; sonsuz çokluğun, her bir insanın bu büyük anlatıda birer istatistik ögesine dönüştüğü, tek tek her insanın hikâyesinin hiçbir önem arz etmediği, ötekinin yüzüne bakmayan kötücül bir yığındır kitle. Hiroşima’ya bombayı bırakan savaş pilotunun bir düğmeye dokunarak ölümlerine neden olduğu seksen bine yakın insanın toplu hâlde karşına getirilmesi durumunda onları teker teker elleriyle öldürmeyi canilik sayan yaklaşımı ile aynı pilotun bir düğmeye basarak seksen bin insanı rahatlıkla öldürebilmesi arasındaki kaçış hattının kapatılması şimdiye kadar mümkün olmamıştır. Bu kaçış hattını kapatacak olan şey toplumsal bilinçaltının utanmazca gizlediği bakışı görünür kılan, çığlığı duyuran, kalabalığın içinde tahrif edilmiş, silinmiş ya da gölgelenmiş yüzleri tek tek çekip alacak olan köktenci medeniyet sorgulamasıdır. Ancak adaleti ve vicdanı insana gzeri verecek bir dil kurarak, yanılmanın ve yenilmenin güzelliğine vararak, dünyaya dişil bir şefkatle dokunarak düzenekleri bozulmuş aklı ve ruhu onarmak mümkün görünüyor.


8

Felsefe

Fizik ve Felsefe İlişkisi Doç. Dr. Haluk Berkmen Günümüzde bütünsel bakış kaybolmuş, tanrı teo-

adalet, cesaret, ölçülülük ve bilgelik olduğunu

lojinin, insan psikolojinin, evren ise kozmolojinin konu-

savunmuştur. Geliştirdiği kozmogoni ise Sokrat

vam etmektedir. Doğadaki nesneleri oluşturan bir veya birkaç te-

su olmuştur. Bu üç disiplin birbirleriyle bağlantısız ve

öncesi görüşleri birleştirmiş ve insanları hem

mel parçacığın bulunduğu görüşü, bir varsayımdan

ilişkisiz birtakım yorum ve görüşler geliştirdiklerinden,

bilgili hem de erdemli olmalarının önemli oldu-

ibarettir. Zira parçacık kavramı, günümüzde klasik

aralarında anlaşabilecekleri ortak görüşler tümüyle

ğunu söylemiştir. Platon’a göre bilginin kaynağı

nesne kavramından çok farklı anlamlar içermektedir.

yok olmuştur. Kadim Yunan düşünürleri evrenin olu-

düşünce “episteme” olup, bilgi üretilmez sadece

Klasik fiziğe göre nesne, yer kaplar ve ölçülebilir bir

şumunu “kaos” adını verdikleri karmaşık bir ortam-

keşfedilir.

kütle sahibidir. Oysaki 20’nci yüzyılda gelişen Kuan-

dan başlatırlar. Onlar için Kaos, şekilsiz ve düzensiz bir

Kadim dönemin Arkhe’leri olan ateş, su, hava

tum ve Görelilik kuramlarına göre “nesne” bir enerji

yapıya sahipti. Fakat Kaos’un da bir tözü olmalıydı.

ve toprak günümüzün fizik biliminde maddenin

yoğunluğundan ibarettir. Einstein’ın ileri sürdüğü, E =

M.Ö. 7’inci yüzyılda Thales bu töze “Arkhe” adını verdi.

fazları olarak tanımlanmışlardır. Toprak: katı

mc2 denkleminde E, M kütle ve C ışık hızıdır. Işık hızı

Arkhe kendi başına şekil alamazdı. Kaos’tan Kozmos,

fazı, su: sıvı fazı, hava: gaz fazı ve ateş: plazma

sabit olduğuna göre, kütle ile enerji eşdeğerdedir. Gü-

düzensizlikten düzen nasıl oluşacaktı?

fazı adını almışlardır. Dolayısıyla kadim dönemin

nümüzde temel parçacıkların kütleleri gram cinsinden

Arkhe’yi şekillendirecek bir güç olmalıydı. Platon,

dört cevheri veya tözü Arkhe olma özelliklerini

değil, enerji birimi olan Elektron-Volt cinsinden ifade

Kaos’un “Demiurgos adlı bir tanrı tarafından şekil-

kaybetmiş; maddenin basit bir haline indirgen-

edilmektedir. Enerji ise, doğada korunan, şekil değiş-

lendirilerek kozmosa dönüştürüldüğünü savundu.

mişlerdir. Platon ile aynı dönemde yaşamış olan

tirse de asla yok olmayan, ne artan ne de azalan so-

Demiurgos, yoktan var etmeyen, karmaşadan düzeni

Demokritos bölünemez demek olan “atom” kav-

yut bir kavramdır. “Enerjinin Korunumu” yasası fizik

şekillendirip ortaya çıkaran tanrıydı. Fakat Arkhe’nin

ramını ilk ileri süren kişidir. Demokritos’un mad-

biliminin en temel ilkelerinden biridir. Görelilik kuramı,

tözü, yani asıl nesnesi neydi?

deci bir bakışı vardı ve nedenselliğe inanıyordu.

uzam ve zaman tanımlarını da değiştirmiş, uzam ile

Thales arkhe’nin su olduğunu ve her şeyin sudan

Ona göre her atomun belirli bir şekli ve yapısı

zamanın bağımsız kavramlar olmadıklarını, uzay ve

ortaya çıktığını savundu. Ona göre karalar su ortamı

olmalıydı. Demir atomu sert, tuz atomu sivri uçlu

zaman olarak tanımlanan bütünsel ve birleşik bir

üzerinde yüzmekte ve depremler alttaki su dalgala-

ve su atomu kaygan olmalıydı. Atomların ara-

yapı, bir “manifold” oluşturduklarını ileri sürmüştür

rının etkisiyle oluşmaktaydı. Thales’in öğrencisi olan

sında da boşluk olmalıydı. Demokritos, sayılarla

Kuantum kuramı ise, nesnellik, nedensellik, indirge-

Anaximander, Arkhe’nin su olamayacağını zira suyun

ve geometri ile de ilgilenmiş, ilk olarak konilerin

yicilik ve yerellik kavramlarının yeniden yorumlanma-

ateşe dönüşemeyeceğini iddia etti ve Arkhe olarak

hacmini hesaplamayı başarmıştır. Demokritos’a

ları gerektiğini ve birer ilke olmaktan çok, birer var-

şekilsiz “Apeiron” kavramını ileri sürdü. Apeiron “za-

göre ideal gerçek yoktur ve bu yüzden Platon’la

sayım olduklarını göstermiştir. Bu kuramların felsefi

mansız ve mekânsız” anlamını taşıyordu. Aperion, bir

anlaşamamış ve geçinememiştir. Platon’un ide-

yorumları yapıldığında, klasik fizik varsayımlarından

tür tanrısal özellikler içeren bir kavramdı. Anaximan-

alist görüşlerine karşı çıkmıştır. Onun atom kav-

çok farklı görüşler ortaya çıkmakta, gerçeğin değiş-

der’in öğrencisi olan Anaximenes ise Arkhe’nin hava

ramı soyut bir düşünce ürünü olarak uzun süre

ken ve döngüsel olduğu, her anın hem bağımlı hem

olduğunu savundu. Havanın önce bulut, sonra buhar,

kenarda kalmış, yaklaşık 2300 yıl sonra deneysel

bağımsız olduğu, zamanın gerçek olmayıp beynimi-

ardından yağmur, su, çamur, toprak ve tüm katı ci-

olarak Rutherford tarafından somut olarak ka-

zin ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla veya

simleri oluşturduğunu söyledi. Ona göre hava, yaşam

nıtlandığında, fizik biliminin temel kavramların-

ayırımcı mantığıyla doğadaki nesneleri tanımlayan

gücünü içeriyordu ve insan ile tüm canlılarda “psyhe”

dan birine dönüşmüştür. Günümüzde atom par-

Aristo mantığının yetersiz olduğunu, doğayı anlamak

şeklinde beliriyordu.

çalanmış, daha temel parçacıklardan oluştuğu

için bütünsel bir bakışın ve farklı bir mantığın gerekli

Her üç filozof Milet’te veya kadim Miletus’ta, batı

kanıtlanmıştır. Maddeleri oluşturan doğanın te-

olduğunu kabullenmek durumundayız.

Anadolu’daki Didim’de yaşamışlardır. Bu üç kişiye

mel parçacıklarını tanımlayan modele “Standart

Kuantum ve Görelilik Kuramları’na göre, nesne bir

“Sokrat öncesi” filozoflar denir. Sokrates’i dünyaya

Parçacık Modeli” denmektedir. İsviçre’deki CERN

enerji yoğunluğu olduğuna göre, bağımsız katı cisim

tanıtmış olan Platon dört adet cevherden söz etmiştir.

adlı Avrupa’nın Nükleer Araştırmalar Merkezinde

tanımı da geçersiz olmaktadır. Nesneler yoğunlaşmış

Dört Arkhe’nin: ateş, su, hava, toprak ve dört erdemin

temel parçacıkların deneysel arayışı halen de-

enerji dalgalarından oluşmuş olduklarından, çevre-


39

lerinden bağımsız ve yalıtık değildirler. Zira dalganın

tünsel bir iletişim içinde olduğundan, hastalıkların

işlediğini, bu işleyişin yasalarla ifade edilebileceğini ve

kesin sınırlarını tanımlamak mümkün olmadığından,

tedavisine farklı bir bakışla ve metotla yaklaş-

bu yasaların akılla kavranılabileceğini göstermiştir.

klasik nesne tanımından vazgeçmek gerekir. Kuan-

mak gerekmektedir. Dünyanın birçok ülkesinde

Bunun için kendi telosunu kendisi belirlemek; metafi-

tum Kuramı, aydınlanma dönemine ait ilkelerin birer

Alternatif ve Destekleyici Tıp Merkezleri kurulmuş

zik varlığını kendisi kurgulamak zorundadır. Fakat so-

varsayım olduklarını göstermiş, yepyeni bir dünya

olmasına rağmen, klasik tıp anlayışına bağlı kişi-

run, bütün bunları Newton sistemini bir model olarak

görüşüne kapı açmıştır. Kuantum Kuramı’na göre

ler bu merkezlere şüphe ile bakmaktadırlar.

kullanarak yapamayacak olmasıdır. Çünkü kullana-

gözleyen ve gözlenen birbirlerinden ayrı ve bağımsız

20’inci yüzyılın ikinci yarısından sonra güçlen-

bileceği yöntem, “nasıl” sorusu çerçevesinde olabilir.

olmayıp birbirlerini etkilerler ve dönüştürürler. Modern

miş olan postmodern felsefe bütünsel ilişkilere

Halbuki birey, kendi ontolojisini ancak “niçin” sorusu

bilimin kanıtladığı bu gerçeklik anlayışı, felsefeye de

önem vermekte, klasik kavramların yeniden irde-

ve sorunun gerektirdiği yöntem aracılığıyla kurabilir.

yansımış durumdadır. Günümüzde gittikçe kuvvet

lenip yapı bozumuna uğramaları gerektiğini sa-

Böyle bir yöntem ise bireyin bir aidiyet çerçevesinde

kazanan ve taraftar toplayan holistik bakışa göre,

vunmaktadır. Yapı bozumu kavramını ileri sürmüş

varlık kazanmasını gerektirmektedir.

doğada var olan nesneler birbirleriyle bütünsel bir

olan Fransız filozof Jacques Derrida Batı felsefe-

Hukuki bir dayanak olmadığı taktirde ister istemez

iletişim ve ilişki içindedirler.

sine hâkim olan klasik fizik yaklaşımının, düşün-

aidiyetin ortaya çıkması, bireyin bir yerlere ait ola-

Holistik bakış sayesinde yeni felsefi yorumlar oluş-

cemizi ve dilimizi ikili veya mantığına mahkûm

rak kendini güvende hissetmesi gündeme gelecektir.

makta, dolayısıyla insanın toplumlara ve doğaya

etmiş olduğunu savunmuştur. Ona göre bu ayı-

Birey kendi metafiziğini ve kendi ontolojisini hukuk

yaklaşımı ve bakış açısı da değişmektedir. Bu deği-

rımcı yaklaşım, dünya ve var olanlarla olan bü-

aracılıyla kurduğu taktirde genelgeçer bir değer ka-

şime “bilincin evrimi” de diyebiliriz. Kuantum Kuramı-

tünsel ilişkimizi büyük çapta kısıtlamıştır. Derrida,

zanabilir. Aksi halde birey, kendi ontolojisini, aidiyeti

nın günümüzde bu derece revaçta olmasının nede-

kitaplarında ve makalelerinde bütünsel ilişkinin

çerçevesinde tanımlanmak zorunda olacaktır. Özel-

ni, bilincimizin evirilmekte olması ve yeni bir dünya

esas olduğunu ve var olanları sözlerle tanımla-

likle küreselleşen dünyada bireyin kendi metafiziğini

görüşüne, yeni bir paradigmaya yol açmasıdır. Bu

manın yetersiz olduğunu savunmuştur. Doğayı

kurmasına şiddetle ihtiyacı vardır. Birey hiçbir zaman

yeni paradigmada bütünsel bir enerji alanının varlığı

ve insanları ayırımsız yorumlayan ve bütünsel

ve hiçbir toplumda dini, kültürel ve manevi değerlerini

kabul edilmekte ve tüm canlı varlıkların ortak enerji

bakan postmodern felsefe ile modern fizik bilim-

bir kenara bırakmamıştır; ancak bu değerler, güçlü

alanı içinde birbirlerine muhtaç oldukları savunul-

lerinin doğayı açıklayışı büyük çapta örtüşmüş,

bir moralite tanımı içerseler de ethik bir kurgu ortaya

maktadır. Birbirleriyle yakın bir enerji bağı kurmuş

fizik ile felsefe arasındaki ortak bakış açısı gün

koyamazlar. Öte yandan bu tip değerler, bireysel ve

olan nesnelerin iletişimine “dolanıklık” adı verilmiştir.

ışığına çıkarmıştır.

toplumsal davranışlarımız üzerine yargıda bulunurlar.

Dolanıklık veya eşdeğer olarak sarmallık, zaman

Günümüzde sorunlar, ekonomik, teknolojik

Bu durum ahlak ile değerlerin içice geçmesi anlamına

ve uzam hakkındaki varsayımlarımızı alt üst etmiş-

ve sosyal değişim dolayısıyla kılık değiştirmiştir;

gelir. Ne var ki ahlak, bireysel ve toplumsal buyruk-

tir. Ciddi bir fizik yayını olan Physical Review Letters

ama aslında özgün varlıklarını sürdürmektedirler.

lar içeren kendi özerk alanına sahiptir. Dolaysıyla ne

Dergisi’nin 8 Şubat 2018 sayısında “Tek Bir Kuantum

Birey, bireyleşme olgusunu gerçekleştirmezse,

ahlak değerlerden türetilebilir ne değerlere indirgene-

Parçacığı ile İki Yönlü Haberleşme” başlıklı makale-

yani birey başarıları ve katkılarıyla değil aidiyeti

bilir ne de değerler ahlaki yapıdan türetilebilirler. Bu

de birbirlerinden çok uzakta bulunan iki kişinin aynı

dolayısıyla değer kazanıyorsa, modern toplum-

durum ister istemez ahlak ile değerlerin bir noktada

parçacığı kullanarak, aynı anda birbirlerine dolanıklık

ların en önemli özelliği olan “birlikte yaşamaktan

çatışması anlamına gelir.

sayesinde bilgi aktarabilecekleri ileri sürülmüştür. Bu

sözetmek mümkün olamayacaktır. Aksi taktirde

Her birey toplum içerisinde kendi ontolojisini kur-

iki kişinin aralarındaki mesafe önemli olmayıp, önemli

birey, toplumsal işbirliği ve işbölümünün gerekli

mak durumundadır ve bunun için öncelikle moral de-

olanın kullandıkları parçacıkların birbirleriyle dolanık

koşulu olan ihtisaslaşmayı gerçekleştirmez. Ai-

ğerlerini temellendireceği bir kaynağa ihtiyaç duyar.

durumda olmalarıdır. Bu durumu ayırımcı mantıkla

diyet, beraberinde kaçınılmaz olarak ötekileş-

Fakat moral değerler yani kişisel ahlak anlayışı, top-

anlamak zor olsa da, aynı parçacığın aynı anda iki

tirme olgusunu getirecektir. Bu koşullara altında

lumsal ahlakı yani ethik değerleri biçimleme yeterlili-

yerde birden bulunabileceği görüşü şaşırtıcı bir ger-

o toplumun organizasyon zekası da gelişemez.

ğine sahip değildir. Çünkü birinin varlığı diğerinin var-

çekliği ortaya çıkarıyor. Bu gerçeklik anlayışı, yerellik

Moralite, etkilenmeye, yönlendirilmeye ve ele

lığından bağımsızdır; daha doğrusu bağımsız olması

ilkesinin terk edilmesi gereken bir varsayımdan ibaret

geçirilmeye çok açık bir yapıya sahiptir. Bireyler,

gerekir. Bunun için yapılması gereken, ethik değerleri

olduğu düşündürüyor. İnsanlar arasında da dolanıklık

moral değerler çerçevesinde kolayca yönlendiri-

kendi özerk alanı içinde tanımlamaktır. Bireysel ahlak,

oluştuğunda, anında ve ışık hızından daha hızlı bir şe-

lebilirler. Kant’ın rasyonel ahlakı, bu sorunun bir

ideolojiler tarafından kolayca ele geçirilebilir. Bunun

kilde etkileşimin mümkün olabileceği görüşü, pek de

çözümü olarak yorumlanabilir. Hegel, ethik de-

sonucu, ethik alanın yozlaşması ve çöküşü olacaktır.

o kadar ütopik olmasa gerek.

ğerleri moral değerlerle ilişkilendirmiş, deyim ye-

Çünkü bireyler, kolayca kendi çıkarlarını toplumsal

Modern bilimin deneysel olarak da kanıtlamış ol-

rindeyse, aradaki kopukluğu ortadan kaldırma-

çıkarların üstünde tutabilirler. Bunun önlenebilmesinin

duğu dolanıklık, yepyeni felsefi yorumlara yol aça-

ya çalışmıştır. Her iki düşünürün felsefi sistemleri,

yolu “nasıl” ve “niçin” sorularını birbirine karıştırma-

caktır. İnsanın evrensel enerjiyi harekete geçirip yerel

günümüz teknolojisini yönlendiren toplumların

dan, birisini diğerinin yerine geçirmeye çalışmadan

olmayan bir iletişim kurması “İstenç Yasası” saye-

geçmişini ve ayrıca bugüne gelen yolu da biçim-

ahlakı kurgulamaktır.

sinde gerçekleşir. İstenç yasası yüzeysel “iste olsun”

lemiştir.

Bireyden bireyleşmeye geçiş, eski metafiziğin

görüşünden çok farklıdır. İstek, akıl ve mantık gerekti-

Günümüz insanının, yani post-modern insa-

yani Aristo metafiziğinin ortadan kalkmasıyla beliren

rirken istenç, zihin, duygu ve ruh birlikteliğinden kay-

nın temel sorunlarının başında ethik problemle-

yeni durum, doğu toplumlarına kendisini tam olarak

naklanır. “Duyular ötesi algılama” yeteneği her insan-

rin gelmesi sebepsiz değildir. Teknolojik gelişim,

yansıtamamıştır. İlginçtir, bu durum, zaman zaman

da vardır, ama istenç olmadıkça bu yetenek harekete

sağlıktan iletişime, askeri alandan bilimsel ça-

Newtoncu bilimin “Hıristiyan bilimi” olarak nitelendi-

geçmez. İnsan kendini beş duyu ile kısıtlamadığı ve

lışmalara kadar günlük yaşantımızı değiştirmiş-

rilmesine sebep olmaktadır. Tekilin ontolojisi ve özel

duygularını bastırmadığı sürece, istenç yasasını hare-

tir. Bu değişimi gerçekleştirmiş olan toplumların

olarak da bireyin ontolojisinin Aristoteles anlamında

kete geçirerek birçok açıklanması zor olan işleri başa-

sorunlarının bizi ne kadar ilgilendirdiği tartışıla-

bir felsefe çerçevesinde savunulacak bir tarafı yok-

rabilir. İstenç yasası sayesinde anında ve ışık hızından

bilir; fakat kendi toplumumuzun sorunları, kendi

tur. Böyle bir savunmanın İslâmiyet’e maledilmesi,

dahi hızlı bir şekilde haberleşmek mümkün olacaktır.

tarihimizle doğrudan iligili olsa da, onları diğer

içinden çıkılması mümkün olmayan birçok sorunu da

Bu yetiyi binlerce yıldan beri bilge kişiler zaten kullan-

toplumlardan izole olarak ele almak sanırım

beraberinde getirmektedir. İşin ilginç yanı, “niçinler”i

maktadırlar. Ancak, ayrımcı veya mantığı ile düşünen

mümkün değildir. Değişimin çıkış noktasına New-

“nedenler” ile karıştırmamak, bireyin ontolojisinin ya

insanlar için duyular ötesi algılama yetisinin bir zan,

toncu dünya görüşünü öncelikle koymak se-

da metafiziğin ortadan kaldırılması anlamına gelme-

bir hayalden ibaret olduğu varsayılmaktadır. Günü-

bepsiz değildir. Bireyin bireyleşme süreci, bir akıl

mektedir. Önemli olan, bireyin çağdaş yaşamda kendi

müzde oldukça fazla taraftar toplayan alternatif tıp

varlığı olarak yeniden tanımlanmasıyla ortaya

telosu ve amaçlarını Aristotelesçi yapı içerisinde değil,

veya holistik sağlık yaklaşımına göre, bedenimiz bü-

çıkmıştır. Newton bize evrenin mekanik bir şekilde

ancak hukuki bir temel üzerinden inşa edebilmesidir.


0

Felsefe

Günümüz Jargonu Hasan Cem Çal

Bugün, teorik yazıların anlaşılamamasında jargo-

ğildir; çünkü üslûp sorunların ortaya doğrudan

olmayan, düşünsel bile denemeyecek, anti-entelek-

nun etkisi çok büyük gibi gözüküyor. Aslen, teorik bir

konmasının tek belirteci olduğu noktada, bu,

tüel savunma mekanizmalarının geliştirildiğinden söz

yazıdan da öte bir tartışmanın içerisinde dahi jargo-

sorunların kendisini de lağveden bir sürece işa-

edilebilir. Bu yalnızca Marx ve sol düşünce söz konu-

nun muhtemel negatif etkisi kendini fazlasıyla belli

ret eder. Fredric Jameson, “Modernizm İdeolo-

su olduğunda da böyle değildir. Çoğu yaratım odağı;

eder. Bundan kaçınmanın belki de kısa bir yolu yok-

jisi”nde bunu çok güzel özetliyor; ”Bu noktada

edebiyatçılar, müzisyenler, felsefeciler, sanatçılar ve

tur; çünkü kimi meseleleri hakkı ile konuşabilmek için

şunu da eklemek gerek: ‘Sade bir üslûp’ çağrısı,

daha birçoğu belirli bir şekilde kendilerini ifade etme-

belirli bir jargonu kullanmak gerekebilir. Hatta, zaten

yazıda açıklık ve basitlik çağrısı başlı başına bir

ye, belirli bir şekilde malzemelerini yoğurmaya, belirli

çoğu mesele başlangıcından itibaren özgül bir jargon

ideolojidir, İngiliz-Amerikan geleneğinde kendine

bir jargonda ya da daha kötüsü bir jargonsuzlukmuş

ile var olmuştur. Bu açıdan, jargondan bir kaçış söz

özgü bir tarihi olan bir ideoloji.” Bu açıdan, ideo-

gibi gözüken bir jargonda yaratmaya zorlanıyor.

konusu değil gibi. Eğer teorik bir tartışma derinlikli ve

loji de yanlış bir bilinç, yanlış problemlerin yanlış

Yani bu, aslen kültür endüstrisinin, dolaysıyla da ka-

verimli bir şekilde ilerletilmek isteniyorsa, bu kesinlik-

bilinci olduğu noktada; sadeleştirmeye, günde-

pitalizmin ortaya çıkardığı bir sorundur.

le geçerlidir. Ama bugün, işler pek de böyle durmuyor.

likleştirmeye dair istek, farkında ya da farkında

Jargon, bugün çevremizde olup bitenleri de, ken-

Böyle durmamasının nedeni de bunun kısmi olarak

olunmadan pragmatikleştirmeye, kullanılabilir-

dimizi de yeniden düşünebilmemiz için çok kilit bir

yapılması değildir; hiç yapılmamasıdır. Ve hatta, jar-

leştirmeye dair istektir. Jargonun ilgasına dair

yere sahiptir. Jargonsuzluğa dair arzu, tam da hâkim

gona direkt olarak karşı olunması ve onun belirli bir

arzu, günü, şimdiyi muhafaza etmekle ilgilidir;

jargonun, bir şeyleri üretmenin belirli bir modunun,

şekilde dondurulmak suretiyle mimlenmesinden de

çünkü jargon, her zaman şimdiyi teorikleştir-

belirli bir hâlinin ürünüdür; kendi kendisini teyit eder.

söz edilebilir. Jargonla ilgili durumun iki veçhesine

menin, sorunsallaştırmanın bir aracıdır, bir alet

Yalnızca günümüzde olan bitenleri de değil, ama

değinmek ve muhtelif sonuçlar çıkarmak istiyorum.

kutusudur. İkinci ve, kanımca, daha çetin olan

kendi yaratımımızı, üretimimizi, eylemimizi, eyleme

soruna geçelim.

gücümüzü ve dolayısıyla insani potansiyelimizi de

Jargon ile ilgili ilk sorun, kendisini bir anlaşılamama sorunu olarak ortaya koyar. Buna göre, jar-

Jargon ile ilgili ikinci sorun, onun olduğu gibi

yeniden düşünebilmemiz için, jargon büyük bir ge-

gondan azade bir dil oluşturulmalıdır; çünkü jargon

yok edilmesi ile ilgili değildir, belki de daha kötü-

rekliliktir. Bu şeyleri düşünmenin yeni bir hâlinin imali-

anlaşılmayı zorlaştırmakta ya da sorunları içinden

südür; onun dondurulması, belirli bir şekilde kav-

ne işaret eder; şeyleri yeniden düşünmek, onları yeni-

çıkılmaz hâle getirmektedir. Yani, kısaca, sade bir dil

ranması, algılanması ile ilgilidir. Bugün, sol düşün-

den düşünmemizi sağlayacak bir dili de önsel olarak

oluşturulmalıdır. Her şeyin anlaşılabilir, basit olduğu-

ce ve/veya Marx’ın düşüncesi için bu özel olarak

gerektirir. Bu da, jargonun ta kendisidir. Ama tabii ki

na ve sade, günlük bir dil ile yine her şeyin açıkla-

söylenebilir. Tabii ki sol düşünce dendiğinde de,

jargon üzerine de kritik bir şekilde düşünülmelidir, ki

nabileceğine dair düşünce, jargonun eleştirilmesinde

Marx’ın düşüncesi dendiğinde de çok geniş bir

bu da ondan serpilecek yeni bir duyarlılığı, yeni bir

temel teşkil eder. Pekâlâ, bu sade veya günlük dil

spektrumdan bahsediyoruz. Ama yine de kimi

dili, dolayısıyla yeni, alternatif bir düşünümü berabe-

nedir? Kimin dilidir? Bunlar, sorulmayan sorulardır.

kavramaların ortak olarak kullanıldığından bah-

rinde getirir. Hatta bu yenilenme hâli jargonun içinde,

Bu çıkarsama ile, günlük dil denen şeyin verili oldu-

sedilebilir. Örneğin devrim, proletarya, burjuva,

eğer zenginse, verili olarak da bulunur. Bu verili olma

ğu, imal edilmemiş olduğu kabul edilir. Dil söz konusu

emek, emperyalizm, sosyalizm, komünizm, kapi-

hâli, bir potansiyele işaret eder; çünkü jargon statik

olduğunda sadelik oradadır, kabul edilmeyi bekler.

talizm gibileri böyle kavramlardır, ki daha çokça

bir kavramlar kümesi değildir. Eğer jargon aktüel

Yukarıda sorulmuş olan ama genelde sorulmayan

da vardır. Ama bunların hepsinin anlamlarının

olanı yeniden düşünebilmemizi sağlıyor ve hatta onu

veya en iyi hâlde cevaplanmayan sorular, tam da

belirli bir düzeyde boşaltıldığından; neredeyse

yeniden üretebilmemize sebebiyet veriyorsa, zaten

bu ne idüğü belirsiz günlük dilin kullanımı vasıtasıyla

hiçbir derinlemesine okumaya tâbi tutulmaksızın

bir düşünce olarak da güncelliğini koruyacaktır. Bir

sorulamaz hâle gelmiştir; çünkü bu sözde sade dil,

kullanılamayacaklarına ve çağlarının geçtiğine

düşüncenin hakkını verebilmek için, her zaman onu

sorunlara yaklaşımda yalnızca yeni bir üslûbu öner-

kanaat getirildiğinden; ama bunlar tamamen de

yeniden düşünmek gerekiyor. Žižek’in de dediği gibi;

mez, ama sorunların kendisinin de altının oyulmasını

ortadan kaldırılamadığından, çünkü hâlâ çağın

”Kendimizi özgür hissediyoruz, çünkü özgür olmadı-

önerir. Dolayısıyla, bu yalnızca bir üslûp sorunu de-

ufkunu oluşturuyorlar, onlara karşı hiçbir temeli

ğımızı ifade edecek dilden yoksunuz.”


41

Türkiye’nin En Sevilen Haber Uygulaması Her gün binlerce kişi Bundle ile gündemin en sıcak haberlerine, son dakika gelişmelerine ve ilgi çekici hikayelere ulaşıyor.


2

Bilim

Korku Satar, Gerçek Gizlenir Tevfik Uyar

Her dönem öyleydi ama herkesin kendini kitlelere duyurma imkânı bulduğu bu zamanda yazdığını okutmak, söylediğini duyurmak, sözünü dinletmek isteyenlerin daha yaratıcı olmaları gerekiyor galiba. Ya da daha sorumsuz! Belki günümüzdeki sağanak komplo yağmurunun sebebi budur. Ne de olsa artık ağaç katliamları, doğa tahribatları, yolsuzluklar, ahlâksızlıklar adeta gündelik hayatın rutini haline geldi. “İstanbul’da hava kirliliği tehlikeli boyutta” desen kim dönüp bakacak? “ÇED raporuna rağmen X inşaatı devam ediyor” desen kimin dikkatini çekecek? Aynı filmi geçen ay da görmüştük, geçen yıl da. Köpek insanı ısırmış, eee? Yeterince korkutucu değil! Okurlar olarak bizler de etkisiz değiliz bu hususta. Sinirbilimci Tali Sharot, “Twitter internetin amigdalasıdır!” diyor mesela. Kısa kısa bilgiler, yüksek duygular, şöyle bir dalgalanmalı ruh hali… Az evvel bir şeylere kızarken, az sonra bir dinginlik; birileri pek güzel bir şarkı paylaşmış. İşte şurada da bir anket. Bitti, gitti. İlgi göstermemiz için daha yüklü şeyler lazım. Aaa bi de insan mı köpeği ısırmış? İyi de o da normal? Artık hep oluyor! Şu halde hikâyeyi biraz süslemek lazım: Halkımızı kuduz etmek isteyen batı, köpekleri kullanıyor. Ya da uluslararası köpek lobisi, mağduriyet yaratmak için maaş bağladıkları insanlara kendilerini ısırtıyorlar. Haa… Tabii bir de geçen yıl bunu araştıran otuz gazeteci evinde ölü bulundu! Ismarlama türkülerle halkımızı bu meseleye duyarsızlaştıranları da

unutmamak lazım, falan filan! “Seks satar” bir zamanlar ne kadar gerçekse, bugün “korku satar” da öyle bir gerçek. Örneğin şu aşı meselesi. Bundan yirmi yıl evvel, piyasaya alternatif aşı sürme hazırlığında olduğu için akademik sahtekârlık yapan, bu yüzden daha sonra diploması elinden alınan işgüzar bir doktorun kuyuya attığı taşı kırk insan değil, kırk milyon insan hâlâ çıkaramıyor. Ezbere argümanlar yurtdışından ithal. “Aşıda cıva var” diyen, etil cıvayla metil cıvanın farkını bilmez. “Aşıda alüminyum var” diyen temel kimya bilmez. “Aşılar otizm yapar” diyen, İngiliz doktorun o araştırmayı yapmak için aşı şirketleriyle davalı ailenin avukatlarından on binlerce Euro’yu nasıl cukkaladığından habersiz. Ve daha sonra milyonlarca çocuğu kapsayan yüzlerce araştırmanın otizm ile aşılar arasında bir bağlantı bulamadığından da öyle. Ne var ki yine de suç, farkında olmadan palavraların yayıcılığını yapan insanlarda değil. Onlar suçlu değil, kurbanlar… Suç, halkta yeteri kadar güven tesis ettikten sonra şöhret ya da satış uğruna doğru dürüst araştırmadan, uzmanlarına danışmadan, bebekleri ve toplum sağlığını riske atmaktan hiç utanmayanlarda! “Bu hafta nasıl sansasyon yaratsam” diye düşündüğünden emin olduğum medyatik doktorlar var. Korkanların hakkını yememek la-

zım. Korkmak için çok neden var. Her şeyden önce yeni olan şey korkutur. Günümüzde teknolojinin gelişimi o kadar hızlı ki, hemen her şey bizim için yeni. Otuz yıl evvel olmayanları hayatımızdan çıkartmaya kalkışsak çoğu becerimizi kaybederiz. Düşünün… Daha beş yıl kadar önce “konum atsana!” diye bir şey yoktu… Haliyle kendimizi sürekli bir tehdit altında hissediyoruz. Tedbirlilik iyidir; hissedelim tabii, ama hiç karşılaşmadığı her şeyden korkan ilk çağ insanı gibi bir ruh halinde yaşamanın da anlamı yok. Neticede birileri bir yerlerde yeni olanın etkilerini araştırıyor. Üzerinden bir miktar zaman geçtiğinde “bilmemek değil öğrenmemek ayıp” çizgisini aşmış oluyoruz. Korkmak kolay, araştırmak ve öğrenmekse zor. Tembel zihin ilkini seçiyor! Üstelik insan bir kez korkunca, beyninin işleyişi değişiklik gösteriyor. Onca kanıta, onca hekimin teskin edici açıklamasına rağmen niçin komplo teorilerinin daha çok prim yaptığının yanıtı beynimizin stres altındaki kimyasıyla ilgili. Kendimizi tehdit altında hissediyorsak, bilgiler arasında seçim yapmaya başlıyor ve kötü haberlere iyi haberlerden daha çok dikkat ediyoruz. Evrim sürecinin bir hediyesi bu: Aslanların cirit attığını bildiğimiz bir ormanda hayatta kalmak istiyorsak dikkatlerimizi ağaçtaki leziz meyvelere değil, ağaçların ardındaki gölgelere vermemiz gerekiyordu. Bizler bunu böyle yapabilenlerin çocuklarıyız. Diğerleri son meyvelerini yediler. Nitekim araştırmacılar da bunun ger-


43

çekten böyle olup olmadığını anlamak için zekice bir deney tasarladılar. Denekleri biri deney, biri kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayırdılar. Birinci gruba onları strese sokacak bir görev verildi: Ellerine üzerinde konu yazan bir kâğıt tutuşturulup deney sonunda konuyla ilgili konuşma yapacakları ve konuşmanın internette yayımlanacağı söylendi. Strese girdikleri fiziksel ölçümlerle de teyit edildi. Gerçekten de az sonra topluluk önünde konuşma yapacağını düşünen deneklerin vücutlarındaki stres göstergeleri artmıştı. İkinci gruba ise aynı şekilde konu yazılı bir kâğıt verilip bununla ilgili bir kompozisyon yazacakları söylendi ama kompozisyonu kimsenin okumayacağına dair güvence de verildi. Sosyal fobiyi tetikleyecek bir görevle karşı karşıya kalmayan bu gruptaki deneklerin strese girmedikleri de yine önce-sonra ölçümleriyle teyit edildi. Deneyin esas kısmının sunum ya da kompozisyonla ilgisi yoktu tabii. Denekler o haldeyken her birine yaşadıkları şehirde başlarına gelebilecek olumsuz olayların olasılıklarıyla ilgili tahminleri soruldu. Örneğin “kapkaça uğrama riskiniz sizce nedir?” gibi. Denekler de tahminlerini yazdılar. Daha sonra deneklere gerçek olasılıklar açıklandı. Gerçekte kapkaça uğrama riski aslında %20’ydi. Bu istatistikler açıklandıktan sonra şahısların kendilerinin kapkaça uğrama risklerini yeniden tahmin etmeleri istendi. Bilin bakalım ne oldu? Stres altındakiler, gerçek istatistikler tahminlerinden yüksekse eğer, hemen fikir değiştiriyor-

lardı. Stresi düşük olanlar yeni olumsuz bilgiden etkilenmiyor ve o konudaki özgüvenlerini koruyorlardı. Öte yandan olumlu haberler stres altındakileri etkilemiyordu. Mesela metroda merdivenden yuvarlanma riskine %15 diyen kişi, gerçek olasılığın %10 olduğunu öğrenmişse de, yine de ilk yanıtından uzaklaşmıyordu. Stressiz olanlardaysa bu etki görülmüyordu. Benzer bir deney itfaiyeciler üzerinde de yapıldı. Yangının bol olduğu günlerde olumsuz bilgilerden etkilenip, tahminlerini kötü haberler yönünde revize ederken, rahat günlerde bunu yapmıyorlardı. Olumlu haberler için de tersi söz konusuydu. Buradan çıkaracağımız sonuç nedir peki? Eğer insanlar kimi yazarlar ve medyatik hekimler yüzünden çoktan korkutulmuş ve stres altına sokulmuşsa, paylaştığımız “ya merak etmeyin, yüzlerce çalışma bunun doğru olmadığını gösterdi” açıklamalarının hiçbir kıymetiharbiyesi yok. İnsanlar bebeklerini tehlikeye atmasın diye onlarla çarşaf çarşaf bağımsız çalışmalar paylaşsak da hiçbir işe yaramıyor. Bir başkasının uydurduğu olumsuz bir bilgi o an çok daha rağbet görüveriyor. Bir defa korku çukuruna düşen, o korku sarmalı içerisinde boğuluyor. İşin garibi o korku sarmalı içerisinde başka komplo teorilerini de satın almaya hazır hale geliyorlar. İşin ucu düz dünya iddialarına ya da “chemtrails” adı verilen, uçakların

ardında bıraktıkları buz bulutlarını “büyük küresel güçlerin nüfusu azaltmak için yaydıkları zehir” olduğunu iddia eden türde saçmalıklara inanmaya varana kadar. İşin kötüsü komplo teorilerindeki tek problem korku ve paniğin istismarı değil… Komplo teorileri dikkatleri dağıtıyor, çözüme değil fanteziye yönlendiriyor. Esas konuşmamız gerekenleri konuşmak, gerçek nedenleri araştırmak yerine saçma sapan tartışmalara harcanıyor kaynaklar. İstanbul’daki hava bazı semtlerde yılın üçte birinde solunmaması gereken boyutta kirli! Bu kadar açık bir tablo varken ve ormanların katli ve plansız sanayileşmeyle bu durum her geçen gün ciddiyetini artırırken hastalıkların artışı ardında komplolar aramaya gerek var mı yahu? Elinde onca medya gücü olan, kitleleri kısa sürede bilgilendirebilen o çok medyatik hekimler kalp damar sağlığını doğrudan etkileyecek bu durum hakkında bir söz ediyorlar mı? Kaya tuzu, zeytinyağı… Geçin bunları yahu! Gizli saklı değil, halk sağlığını tehdit eden somut gerçekler bunlar. İlgi çekmiyor diye mi bu ilgisizlik? Bunları araştırmak, çözmek için bilime bütçe ayırmak, üniversiteleri güçlendirmek, politika yapanlara baskı yapmak gerekiyor. Seçilmişler goygoyu değil!


4

Bilim

Yaşlanmama Olasılığı Melih Balçova

1850’lerde ortalama ömür sadece kırk yaştı, bugün ise yetmiş sekiz deniliyor. Son dönemlerdeki tıp araştırmaları insan ömrünün daha da uzayabileceğine dair umutları arttırıyor. Peki, böyle bir gelişme toplumda ne tür sonuçlar doğurabilir? Dünya nüfusunun fazla artması halinde, kıt olan doğal kaynakları korumak için sert önlemler alınabilir. Örneğin; Çin’de 1970’lerdeki hızlı nüfus artışını engellemek için yakın zamana dek tek çocuk politikası uygulanıyordu. Ortalama ömrün uzaması halinde genellikle nüfus artışı olacağı sanılır. Ama bilinen bu gerçek pek de öyle değil. Nüfus artışını belirleyen şey doğum oranıdır. Son yıllarda yapılan klinik deneylerde, metformin ilacı verilen diyabet hayvanların diyabet olmayan ve ilaç almayanlardan daha uzun yaşadığı görüldü. Bunun üzerine metforminin sadece iki tip diyabete karşı değil, yaşlanmaya karşı da koruyucu olabileceği üzerinde duruldu. Ancak yaşlanmaya karşı koruyucu olmakla kalmayan, bu süreci geri çeviren bazı ilaçların da mümkün olabileceği belirtiliyor. Yaşlılara gençlerden kan nakli yapılmasının olumlu sonuçlar verdiği veriler ışığında görüldü. Bu fikri ilk olarak ortaya atan ise 1615 yılında Andreas Libavius’tu. 2005’te fareler üzerinde yapılan deneylerde de heyecan verici sonuçlar alınmış, ancak kan naklinin akciğerde hasara ve enfeksiyona yol açma riskinin de göz önünde bulundurulması gerekiyor, ama tartışmalı olmadığı gibi, laboratuvar testlerinde etkisi kanıtlanan tedaviler de geliştirilmekte. Küçük bir örnek ile, yeni hücre yaratmak için bölünemeyecek durumda olan yaşlı hücreleri Foxo4-DRI bileşimi enjekte edilerek alınan farelerin daha uzun yaşadığı görüldü. İnsan yaşı olarak yüz yaşında sayılabilecek

otuz aylık bu farelerin hala aktif olması, ilacın etkisinin geçici olmadığını gösteriyor. Erasmus Üniversitesi Tıp Merkezi Moleküler Genetik Bölümü’nden Peter de Keizer’e göre, onarılamayacak düzeyde hasar görmüş zararlı yaşlı hücreleri hedef alarak yaşlanmayı geciktirebilir, hatta bir dereceye kadar geri çevirebilirsiniz. Ayrıca Google’ın ana şirketi Alphabet’in alt şirketlerinden biri olan Calico, insan ömrünü kontrol eden biyolojik süreçleri anlamayı ve daha uzun ve sağlıklı bir ömür sürmeyi sağlayacak müdahalelerde bulunacak ileri teknoloji ürünlerini geliştirmeye çalışıyor. Peki, bu çabaların sonuç verip insan ömrünün uzaması nelere yol açacak? 2015’te İngiltere ve Galler’de anneler ortalama bir nokta sekiz çocuk doğurdu. Toplumun sağlık ve eğitim konusunda kaydettiği gelişmeler sayesinde, fazla sayıda çocuk ölümleri olmadığından fazla doğum da olmuyor. Ayrıca kadınların doğum yaşı ortalama otuza yükseldiği gibi, hiç çocuk sahibi olmak istemeyen kadınların sayısı da bir hayli artmakta. Birçok ülkede doğum oranları artık sadece ölümleri karşılayacak düzeye inmiş bulunuyor. Sorunun bir de etik boyutu var. Yaşlanmayı geri çevirmeye yönelik tedavi herkese açık hale gelinceye dek toplumda ikilik oluşması, sadece bu tedaviye gücü yeten insanların ömrünün uzatılması riski ortaya çıkıyor. Yani düzenin hep işlediği gibi! Dünyada zaten büyük bir toplumsal eşitsizlik söz konusu. Bunu bir örnek ile açıklayacak olur isek; Afrika’nın yoksul bölgelerinde doğan bir çocuğun olanakları ile Londra’nın zengin bir semtinde doğan çocuğunki birbirinden çok farklı. Ömrü uzat-

ma tedavisi eşit olarak herkese açık olduğunda ise artan bir yaşlı nüfus sorunu ortaya çıkacaktır. Kayıtlara göre en uzun yaşamış insan 1997’de yüz yirmi iki yaşında ölen Fransız Jeanne Calment’ti. O dönemden bu yana sağlık alanında birçok gelişme olmasına rağmen bu rekorun hala kırılamamış olması ise bir hayli ilginç, ama belli bir yaşa geldiğimizde öleceğimiz genetik olarak kodlanmıştır. 2016’da yayımlanan bir araştırmaya göre insanların yüz yirmi yaştan fazla yaşaması mümkün olmayabilir görünüyor. Bir teori öne süren Profesör Aubrey De Grey’e göre ise de insan ömrü bin yaşına kadar uzatılabilir, ama bu fikri paylaşan fazla bilim insanı yok derecede az. Çoğu yaşlı kişinin kanser, kalp hastalığı, demans gibi rahatsızlıkları olmakta. Mevcut tıp araştırmalarının çoğu uzun yaşamaktan ziyade, daha uzun süre sağlıklı yaşama ve hastalıkları geciktirme konusunda yoğunlaşıyor. Gençleştirmeye yönelik tedaviler yaşlanmanın fiziksel yanı ile ilgili; ama alzheimer ve demans gibi nörolojik ve ruhsal boyutlar ele alınmıyor. Bununla birlikte demans vakalarında bir azalma olduğu, beden ve beynimizi daha fazla meşgul edecek aktivitelerin buna neden olabileceği söyleniyor. Uzun ve daha sağlıklı yaşamak, yaşantımızı kronolojik yaşla tarif etmenin anlamını da ortadan kaldırıyor. Bugün kırk yaşında ilk doğumunu yapan kadınlar olduğu gibi, aynı yaşta büyük anne olanlar da var. Bugün daha uzun yaşamamıza rağmen demografik bakımdan en yoğun olduğumuz yaşlar hala yirmili ve otuzlu yaşlar. Bunlar çoğunluğun çocuk sahibi olduğu, kariyerini kurduğu yıllar iken, bu tür bir şema nasıl hazırlanır bilinmemektedir.


45

DNA Değişimi Anastasija Nunyan

Kodlanmamış DNA’yı neyin yönettiği sorusuna bilim ile cevap vermeye çalıştığımızda birçok konu başlığına bakmamız gerekiyor. İnsan vücudundaki hurda DNA’ya ait proteinler ile yapılan bir çalışmada insan bedenindeki hücrelerde, bilim dünyasının şimdiye dek ancak birkaç yüz tanesini bildiği üç bin altı yüz kontrol proteini tespit edildi ve bunlar moleküler şalter olarak isimlendirildi. Protein aktivitelerini kontrol eden bu şalterler; yaşlanma, hastalık başlangıcı ve tedavisinde tıpkı açma-kapama düğmesi gibi görev yapıp, zamanında ve düzgün çalışmadıklarında hastalıklara yol açıyor. Bu çalışma, Danimarka Kopenhag Üniversitesi Novo Nordisk Protein Araştırmaları Merkezi ve Almanya Max Planck Biyokimya Enstitüsü’den bir grup araştırmacıya ait. Bilim dünyasında büyük yankı uyandıran bu çalışma için tedavi kavramına yeni bir bakış açısı getirdi denmektedir. Araştırmacıların çok ileri ve hassas bir teknoloji kullanarak ortaya çıkardığı ve haritaladığı moleküler şalterler, genetik kodun okunabilmesinde ve bu koddan alınan bilgilerin oluşturduğu proteinleri modifiye ederek kullanışlı hale getirilmelerinde bir tür aç-kapa düğmesi gibi kitap ayracı görevi görüyor. Çalışma komisyonunun başkanı Prof. Mann; “Proteinler, hücre büyümesi, bölünmesi ve ölümü gibi tüm önemli faaliyetleri gerçekleştiren birimlerdir. Moleküler şalterlerle aktivitelerini

kontrol edebiliriz. Örneğin; insanda patojen olan maya mantarında bulunan önemli bir büyüme proteini ile ilgili şalteri kaldırarak engellemeyi başardık!” diye belirtmişti. Söz konusu şalterlerin çok çeşitli yollarla iş gördüklerini belirten Prof. Mann şöyle devam ediyor: “Örneğin; bu şalterler proteinlerin enzim aktivitelerini düşürüp arttırabilirler, hücredeki lokasyonlarını değiştirebilirler ya da diğer proteinlerle olan ilişkilerine etki edebilirler. Protein faaliyetlerini arttırıp azaltabilme yetkisine sahip oldukları için proteini aktif hale getirebilirler ya da durdurabilirler. Eğer doğru zamanda, doğru yerden, gerekli esneklikte açamaz ise genetik kod okunamaz ve protein yapmak için doğru bir kalıp çıkartılamaz. Bu da kronik hastalıkların başlangıcı demektir. Tümör oluşumuna sebep olan şalter indirildiğinde hücreleri bölüp çoğaltan proteinler de çalışmalarını durduracaktır. Protein aktivitelerinin kusurlu bir şekilde düzenlenmesi, yaşlılık ve hastalıkların gelişmesinde en önemli etkendir. Şalterler aracılığıyla kusurlu protein aktivitelerini düzenleyebiliriz. Hasarlanmış protein düzenleyicilerini kontrol etmek demek kanserin tedavisini bulmak demektir. Biz şimdilik bir buçuk yıl süren çalışmamızda şalterlerin yerlerini belirledik. Bundan sonra bu şalterlerin

görevlerini belirlemeye yönelik yapılacak çalışmalar çok önemli!” İnsan beyninin kendini yeniden kurma yeteneği ve DNA aktivasyonu bizlere hayata ve değişen koşullara uyum şansını vermektedir. Geçmiş yaşam anılarını, kolektif bilinçliliği kapsayan farklı bir hafıza var. Bu geçmiş seviyesi olarak adlandırılıyor. Çoğu insanın ırksal ön yargısı bu seviyeden kaynaklanır. Çoğu insanın para kazanma ve parayı kabul etme yeteneğini bloke eden en önemli faktör, yine bu seviyede bulunan yoksulluk yeminidir. Bu durum, geçmiş seviyesi ile ilişkisi olan ruh parçalarının enerjisidir. Ruh parçaları, sizin veya ailenizin başka bir yerde veya zamanda kalmış olan kendinizin parçalarıdır. Geçmiş seviyesinde çalışırken ruh parçalarının yeniden kazanılması gerekir. Ruh parçaları şimdiki yaşamınızda birçok durumlarda arkada kalmış olabilir. İnançlar ve programlar ruha kadar inebilir. Ruhsal seviyede bulunan bazı inançlar nefret ve kendine acımaktır. “İçim ağlıyor, ben değil!” programına sahip olduğunuzu keşfettiğiniz zaman bunun ruhsal seviyede olduğunu anlamamız gerek. Ruhun sürekli olarak öğrendiği ve kendi varoluşunda yaşaması beklenen, asıl amacına yönlendirildiği asıl gerçektir. Kendi asıl varoluş sebebimizi bulmak, gerçek ruhumuza kavuşmamızı sağlamaktadır.


6

Bilim

Kuşbakışı Etkisi ve Bilişsel Farkındalık Can İnellioğlu

Yüz kilometre… Otomobil ile yaklaşık bir saatte gidebildiğiniz kısa bir mesafe, değil mi? Bu mesafeyi yatayda yani dünya yüzeyinde değil de, dikeyde aldığınızı hayal edin. Nereye vardınız? Dış uzayın başlangıcı kabul edilen Karman hattı. Bu irtifadan dünyaya baktığınızda ülke sınırları, milletler, kültürel farklar ve dinler kaybolur. Bunun sonucunda Frank White’ın 1987 yılında tanımladığı “Overview Effect” adı verilen kuşbakışı/ sorgulama etkisine erişirsiniz. Bu etki, astronotlar ve kozmonotlar tarafından uzay uçuşu sırasında, yörüngeden dünyayı izler iken, dünya ile ay arasında veya ay yüzeyinde iken gerçekleşen bilişsel bir değişim ve farkındalık olarak tanımlanmıştır. Bu bilişsel değişim, dünyanın uzaydaki gerçekliğini, simsiyah boşlukta asılı duran, incecik bir atmosfer tabakası ile korunan kırılgan bir yaşam topu olduğunu farketme deneyimini ifade eder. Bu deneyim, astronotların dünyanın ve insanlığın evrendeki yeri hakkındaki görüşünü değiştirir. Bunlardan bazıları, gezegenimiz için saygı ve hayranlık hissi, tüm yaşam formlarının arasındaki bağlantının derin bir şekilde anlaşılması ve çevreyi korumak için yenilenmiş bir sorumluluk duygusudur. İnsanın yarattığı hayali sınır çizgileri onu bölüyor, ayrıştırıyor, öldürüyor. Çoğu insan dinlerine ve milletlerine olan körü körüne bağlılığın sebebinin kazara olduğunu farkında değil. Doğduğumuz rastgele koordinattaki din, millet ve ülkenin, diğer dinler, milletler ve ülkelerden üstün olduğu yanılgısıyla büyütülüp,

kendinden olmayana düşman olarak yetiştiriliyoruz. Bir durup düşünün bakalım farklı bir koordinatta doğmuş olsanız ne olacaktı. Şu an körü körüne bağlı olduğunuz din ve uğruna öleceğinizi düşündüğünüz millet sizin için pek bir şey ifade etmeyecekti. Çocuk yaşta beyinlere enjekte edilen tüm bu hayali kavramlar, dogmatik fikirleri sorgulamadan kabullenmeyi dayatır. Sonuç olarak kuşku duymayan, merak etmeyen, bilimden uzak ve savaşmaya meyilli bir insan topluluğu elde edilir. Hayali kavramlar ve çağ dışı dünya görüşleri için birbirimizi öldürmeye değer mi ? Binlerce yıl önce yaşamış atalarımızın aksine günümüz insanının gökyüzü ile görsel bağlantısı, şehirlerdeki ışık kirliliği nedeniyle koptu. Günlük hayatın ve mevcut sistemin dayattığı koşuşturmaca arasında düşünmeyi, sorgulamayı ve merak etmeyi unuttuk. Sözde modern şehir yaşamında pek farkına varılmayan bu durum sonucu böyle ortamlarda doğup büyüyen çocuklar gökyüzünü tanıyamıyorlar, yaşadıkları evren hakkında farkındalığa erişemiyorlar. Astronomi tüm bilimlerin atasıdır. Özgür düşüncenin kapısını aralayan, evrendeki yerimizi anlamamızı sağlayan ve dogmaları yerle bir edip insanlığı aydınlatan bilim dalıdır. Astronomi ile tanışan biri dünyaya kuşbakışı bakar ve Overview Effect’e erişir. Işık kirliliği de bu kozmik perspektife erişimi ve farkındalığı engelleyen fak-

törlerden biri. Neyse ki Overview Effect’e erişebilmek için astronot olmamıza, Karman hattını aşıp uzaya çıkmamıza gerek yok. İçinde yaşadığımız evreni merak ederek, astronomi ve kozmoloji hakkında okuyarak bu farkındalığa erişebiliyoruz. Daha da kolayı; şehirlerdeki ışık kirliliğinden uzak, kapkaranlık bir bölgeye gidin. Yıldızların, bulutsuların, galaksilerin tadını çıkarın. İçinde yaşadığımız Samanyolu galaksisinin merkezini çıplak gözle görün. Hatta ve hatta bizden iki buçuk milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan andromeda galaksisini bile çıplak gözle görebilirsiniz. Bu bilişsel farkındalığa eriştikten sonra ülke sınırları, politika, egolar ve din uğruna yapılan savaşların saçmalığını başkalarına da anlatın. Anlatın ki daha çok insan bu farkındalığa erişebilsin. Kritik bir çağda yaşıyoruz. İklim değişikliği, ülkeler arası eşitsizlik, su, gıda ve enerji açığının zorlukları, insanlık olarak bir olma gayemizi sınıyor. Artık farklılıkları bir kenara bırakıp, kozmik bir perspektife erişip, bizim de sıradan bir yaşam formu olduğumuzu ve kozmos ile olan bağlantımızı farkına varmamız gerekli. Bir medeniyetin benlik bilinci, onun kendisi ve diğer kültürler de dahil olmak üzere hayat hakkındaki tüm tutumunu yansıtır. Dünyada ve uzayda gelişecek yeni medeniyetlerin ve medeniyet anlayışının temelinde “Overview Effect” ve bağlantılı olduğu “kozmizm” gibi benzeri dünya görüşleri yer alacaktır. Hepimizin ortak bir adresi var; Dünya, samanyolu galaksisi, laniakea süper kümesi ve kozmos!


47


8

İllüstrasyon: Ayça Ünüvar Alaybeyi

Aktüel

Linç

Meltem Arıkan

Bir yazar olduğunuzu düşünün; bir oyun yazıyorsunuz, oyununuz sahneye konuluyor sonra aradan aylar geçiyor ve bir gece yarısı size gönderilen bir mesajla çok satan bir gazetenin manşetinde olduğunuzu öğreniyorsunuz. Bir park nedeniyle başlayan ve polis şiddeti nedeniyle hızla büyüyen protesto olaylarının provasını yapmakla başlayan suçlamaları okudukça gözlerinize inanamıyorsunuz ve aslında bunun bir başlangıç olabileceğini hiç düşünemiyorsunuz. Her şey öylesine gerçek dışı ki... Gazetenin haberinin ardından bir anda oyununuzun adı neredeyse suç örgütü adı gibi anılmaya başlanıyor. Hani evlerde biletler bulunsa suç sayılabilecek gibi bir durum. Neye şaşırmanız neye şaşırmamanız gerektiğini bile karıştırmaya başlıyorsunuz. Şaşkınlıktan şaşkınlığa kovalandıkça. Gerçeğe, akla, mantığa, sağduyuya tutunmaya çalışıyorsunuz ancak gerçeğin artık gerçek olmadığını anlıyorsunuz. Gerçek yavaş yavaş dönüştürülürken siz, dehşet içinde yavaş yavaş küçülerek sinmeye başlıyorsunuz. İnanamayarak, şaşkın ve ürkmüş... Oyununuzla ilgili kitleleri bilgilendirmekle görevli bir belediye başkanı olduğunu anlıyorsunuz kısa süre içinde. Kendisinin kendi televizyonunda her hafta en az beş saat sizin oyununuzla ilgili yayın yapmasının dışında, diğer günlerde de başka televizyon kanallarını gezip, sizin oyununuz hakkında oradan buradan bulduğu verilerle hazırladığı suçlamaları televizyondan izliyorsunuz. Her gün başka bir kanaldan yayılıyor suçlamalar. Tabii bu arada yıllar önce yaptığınız bir televizyon konuşması da hafifçe montajlanarak, hem televizyon hem de sosyal medyada sürekli gündemde tutuluyor. “Aile yapısını bozan kadın” unvanınıza bir de “din düşmanı” ekleniyor. Hazırlanan video “Bu kadını tanıyın!”,“Bu kadın kul olmayı kabul etmiyor!” vurgularıyla her gün başka bir yerden paylaşıma sokuluyor.

Siz sessizce olan biteni anlamaya çalışırken almaya başladığınız tehditlerin sayısı her geçen gün hızla artmaya, içerikleri ise her geçen gün biraz daha şiddet dolu olmaya başlıyor. Sosyal medyadan ayrı, maillerinizden ayrı; bir anda neye uğradığınızı şaşıyorsunuz. Size nasıl tecavüz edeceklerinden evinizi nasıl yakacaklarına, ölümü nasıl hak ettiğinizden cezanızı onların nasıl vereceğine kadar oldukça geniş bir yelpazeden tehditler ve küfürlerle yaşamaya çalışırken, kendinizi yavaş yavaş Kafka’nın Samsa’sı gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Direnmeye çalışan Samsa! Sizi zehirli bir yılan gibi gören bir kitlenin karşısında küçüldükçe küçülüyorsunuz. Nedenini bile anlayamadan “haksızlık bu!” bile diyemiyorsunuz. Kitlenin yükselen sesine karşı sizin sessizliğiniz, büyüyen nefretine karşı sizin çaresizliğiniz... İlk defa bir kitlenin hedefi olmak ne demek anlıyorsunuz. Karşınızda aslında hiç kimse yok ama herkes karşınızda. Kurbansınız ama celladınız kim net değil, onca gönüllü cellat türemişken... Etrafınızın yavaş yavaş boşaldığını görüyorsunuz, sessizce uzaklaşanlar, sessizce sessizleşenler. Kitle kalabalıklaştıkça, kitle sesini yükselttikçe, kitle suçladıkça gerçeğin nasıl sessizleştiğini anlıyorsunuz. Gerçeğin dönüştürülmesini gerçeğin artık anlamsızlaşmasını gerçek, akıl, sağduyu artık sadece sözcüklere dönüşüyor sizin için. Kitle nefretle bıçaklarını biliyor. Televizyondan sosyal medyaya, sosyal medyadan mahallenize kadar ulaşıyor nefretin çığlıkları. Artık siz bir insan, bir kadın, bir yazar, bir anne, bir eş, bir arkadaş falan değil sadece kitlenin hedef tahtası oluyorsunuz. Din düşmanı, aile yapısını bozan, devletini bile yıkmaya çalışan, bir düşman hatta düşman bile olma-

yan bir şeye dönüşüyorsunuz. Yaşam alanınız daraldıkça Kafka’ya gülümsüyorsunuz. Artık mahallenizde bile rahat olamadığınız için evinizden çıkmıyorsunuz. Bir tek gün evinizin yakınındaki bir bankaya gittiğinizde ise arabanın üstüne yazılan “sen öldün” yazısı ile kalakalıyorsunuz. Kitlelerin nefreti neden hep ölüm ister anlayamıyorsunuz. Sonra karakola gidiyorsunuz durumu anlatmaya, ifade vermeye ve etrafınızdakiler büyüdükçe siz biraz daha küçülüyorsunuz. Gözler sizi izledikçe, gözlerin içindekileri sezdikçe… Belki de ilk kez Samsa’yı içinizde hissediyorsunuz. Siz artık siz olamıyorsunuz. Her şey yabancılaşıyor, kendiniz bile! Günler haftaları, haftalar ayları izlerken artık bir yaşamınız kalmıyor, yaşamınız sizinle ilgili suçlamaları, tehditleri, küfürleri takip etmekle geçmeye başlıyor. Siz takip ederken kitle kendi kendini bilemeye devam ediyor. Biraz daha devam etse belki de siz bile kendinizden şüpheleneceksiniz. Kitlenin nefreti, kitlenin kültürü öylesine güçlü ki, kitlenin açlığını görüyorsunuz, doymak bilmeyen... Kitleyi beslemek için yeni yeni buluşlar gerekiyor. Eski kitaplarınız didiklenip özenle seçilen tümceler bu sefer paylaşılmaya başlanıyor. “Görün işte bu din düşmanı kadını!” başlıklarıyla sanki yeniden var ediliyorsunuz size rağmen, olmadığınız biçimde. Var edilen o şeye bakıyorsunuz. Siz ona baktıkça o şey de size bakıyor ve artık Samsa olarak bile nefes alamayacağınızı anlıyorsunuz. Kitlenin büyümesi, yaşaması ve canlı kalması için özenle seçilen sözcükler artık sizin ölüm fermanınız hâline gelebilecek noktaya doğru giderken gitmekten başka bir çare kalmıyor geride. Siz gidiyorsunuz ama nefretle beslenen kitlenin açlığı bitmiyor, sizden sonra yeni linçler, yeni kurbanlarla kendini beslemeye ve büyümeye devam ediyor.


49

Barışın Bedeli: Pax Murat S. Dural

Hiç şüphe yok ki tarih, yansıması hiç bozulmayan bir ayna gibi bize dün ve bugün hakkında sarsılmaz bilgiler veriyor. İktidar ve kitlenin birbirini var eden döngüsü; kitlenin kendini iktidar, iktidarın ise kitle saydığı yanılsama binlerce yıldır kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir canlının sonuçsuz kalan dönüşüme denk. Güç unsurları, yani kitlesel zamklar ve güç oburların dansı müzik devam ettiğince sürüyor ve sonunda muhakkak bitiyor. Yüzyıllar boyunca bu ideal–kiminin ütopyası (iktidar ve kitlesi) kiminin ise distopyası (özellikle azınlıklar ve kitle gibi düşünmeyenler) olurken– planlar sonsuz hüküm, sınırsız fetih ile biçimleniyor. İşte o ütopya için bu iki sebep ve sonuç her zaman birbiriyle kesişiyor, yaptıkları ve yapacakları için kitlelerin ayarlarıyla oynayıp birbirilerini kullanıyor. Bu rahat ve de korkutucu kullanılabilirlik içinde bazı nüveler ve yöntemler tarihin gösterdiği kadarıyla neredeyse birbirinin aynı. Arenalardan şimdinin statlarına; din, dil, ırka dayandırılarak yönetim, ayrıştırmaya; isyana; ortaklaştırılmış mutluluk ve ortaklaştırılmış travmalara; öfke söylemlerine; aynı ülküyü paylaşmayanlara terörist, başka uluslara düşman söylemleri gibi takip edilebilir kanıtlarımız mevcut. İnsanı ve toplumu biçimlendiren, bir arada tutan araçlar bu yüzden büyük önem arz ediyor. Kitle ve tarih üzerine olan yazımda size eski dünya uygarlıklarını, toplumları ayakta tutan, onu dizayn eden gücü besleyen önemli bir unsurdan, dünden bugüne uzanan bir hikâyeden bahsedeceğim. Yayılmacı topluluklar ve onların orduları eskiden, ulusların tanıdığı net sınırlara kavuş-

madan önce büyük değer taşıyordu. Bu orduların imparatorluğa dönüşme sürecindeki yerinden bahsederken kullandıkları enstrümanlar aslında kullanılabilirliğin ve dizayn etmenin en güzel örneklerinden. Roma İmparatorluğu ile başlayalım. Binlerce tanrıdan oluşan çok dinli, pagan kurgusu sınırları genişledikçe bünyesine kattığı kültürlerin ögelerini de içine almasından kaynaklanıyordu. Başlıca amaç mesafe tanımayan genişlikteki topraklarını koruyacak ordusuna yeni, değişik uygarlıkların savaşçılarını dahil etmekti. Ve her savaş yeni tanrıyı, tanrıları Roma İmparatorluğu’nun şahitliğinde Parthenon’una kabul ediyor, benimsiyordu. Pax Romana; yani savaşarak gelen, fethedilecek yer kalmayınca ortaya çıkan barış ile bu karışımın işe yaradığı onaylandı. Bu noktada en ileri giden din Mithraizm oldu. Çünkü o dönemde Asya Minor; Küçük Asya’da en yaygın, en güçlü inanış buydu. Bir süre sonra orduların koruyuculuğuna kadar yükseldi. İki kültür ile uzlaşamadı imparatorluk; Musevilik ve Hristiyanlık. Tek Tanrı inancı Roma ordusunun temeli olan “çokluk”tan, paganlığın kucaklayıcılığından yoksundu. Bu yüzden Roma İmparatorluğu bu dinlere ve inananlarına son derece vahşi, saldırgan bir tutum takındı. Bir zamana kadar... Orta Asya’dan gelen kavimlerin sert darbesi Roma İmparatorluğu’nu tarihe gömerken Doğu’da Bizans bu yıkıntının halefi oldu. Tamamen coğrafi etmenler, hayatta kalma gereklilikleri ile hâlâ kullandığımız “Bizans Siyaseti/Oyunları” Anadolu’nun kavimleri ile olan ilişkileri şe-

killendirdi. Bir savaş esnasında, ordusundaki Hristiyanların önünde kalkanını kaldırıp üzerine haç işareti kazıyan, haçı kastedip “Bu işaret bizi zafere götürecek!” diye ordusuna seslenen Büyük Constantinus hem savaşı kazanacak hem de Hristiyanlığın kabulü yönünde adım atacaktı. O zaman İznik olan merkez Bizantion’a taşınırken, ortada hiçbir şey yokken eline bir saban alacak ve şehrin sınırlarını çizmeye başlayacaktı. Etrafındakilerin neden bu kadar geniş bir alan çizdiği sorusuna “Önümdekini (Hz. İsa’yı) takip ediyorum.” diye cevap verecekti. Aynı İmparator yüzlerce İncil’i eleyip bugün kabul edilen dört İncil’i kabul eden İznik Konsulü’nün düzenleyen kişiydi. Osmanlı İmparatorluğu ise bu uygarlıkların yönetim, eyalet, valilik sistemini takip edecek ama ordu bünyesinde dinî olarak “devşirme” yöntemini kullanacaktı. Hiç şüphesiz ki Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almak için giriştiği mücadeleyi kavminden öte dinsel bir ideale çevirmesi de kazanılan zafer, bir çağın kapanıp diğerinin başlamasından önemli bir unsurdu. Tarihin ışığında bu üç imparatorluğu da hatırlatan türde bir orduyu, bunu sadece militarizmde değil; sanat, bilim, spor gibi dallarda da kullanan, kitlesini birbirine bağlayan bugünün Amerika’sını çok net örnek olarak sunabiliriz. Modern dünyanın sınırları netleşmesine rağmen Pax Americana, aynen Roma gibi kendine göre yorumladığı dünya barışı düşüncesi ile halkını farklı din ve uluslardan alıp sentezlediğini, yoğurduğunu söylemek yanlış olmaz. Tarih insanlığın hükmetme ihtirasının ne boyutlara vardığını bize tekrar tekrar ispat ediyor.


0

Aktüel

Bir Erdem Olarak Kuşku Türkay Ürkmez

Post-truth aracılığıyla tamamen kişinin duyguları-

beklendi? Çok büyük bir olasılıkla 21’inci yüzyılın

ğımız gerçek dışı dönemden çok daha zor bir dönem

na hitap eden uydurulmuş haberler yaratılıyor ve bu

deal toplum beklentilerine uymayan, hayal kı-

olduğu aşikâr. Peki, tüm bunlara rağmen ne oldu?

haberler her türlü medya aracılığı ile yayılıyor. Ge-

rıklığı yaratan uzun vadeli kararlar buna sebep

Toplumun tüm bu ümitsizliğine karşın, bazı düşü-

nellikle nefret, kaygı ve korku gibi olumsuz duygular

oldu. İletişim teknolojisi ve özellikle internetin

nürler çıkıp insanın düş gücüne güzellemeler yapma-

uyandıran bu haberler, toplumda çok hızlı bir biçimde

yaygınlaşması, toplumların karar alırken daha bi-

ya başladılar. Gerçeğe tozlu raflardaki kitaplarda yer

yayılıyorlar. Yani resmen duygularımıza saldıran, bizi

linçli olacakları yönünde bir inanca sebep olmuş-

alan doktrinlerle değil, insan evladının gözlem gücü

manipüle eden bir virüs geliştiriyor ve salıyorlar. Ve

tu. Ne de olsa bilgi güçtü ve artık kitleler bunun

ile ulaşılabilirdi ancak. Bilgi, bir kurumun ya da sını-

maalesef, birçok insan bu virüse yenik düşüyor. Bu

bilincindeydi. Fakat İngiltere’nin AB’den ayrılma

fın tekelinde olamazdı! Meraklı bir zihnin tek yapması

yalanı referans göstererek önemli kararlar alıyor ve

kararı, ardından da Trump’ın başkanlığı bu inan-

gereken; doğayı, içinde bulunduğu çevreyi en ince

virüsün yayılmasına katkıda bulunuyorlar. Bu nokta-

cı, yanılgıya dönüştürdü. Ancak bu aynı zamanda

ayrıntısına dek incelemekti. Bunun için de ölçülebilen

dan geleceğin toplumuna bakıldığı zaman endişelen-

bir fırsat! Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi yüz-

şeyleri ölçmesi ve ölçülemez olanı ölçülebilir hâle ge-

memiz çok normal. Bir yandan bilim ve teknoloji tüm

yıl önce bile bu tarz yöntemler vardı ve toplumlar

tirmesi gerekiyordu.

hızıyla ilerlerken, diğer yandan gerçek dışı politikalar-

yine yanlış kararlar alabiliyorlardı. Buna rağmen,

Sanat da insanın düş gücünü beslemeye başladı

la kandırılabilen bir toplum var.

bugünlere kadar gelebilen bir toplumsal dinamik

aynı dönemde. Hiçbir biçimde kısıtlanamayan, san-

2016 yılında Oxford sözlüğüne giren ve yılın kelime-

söz konusu. Bu da demektir ki geçmişte, toplu-

sürlenemeyen hür düşünce; insanın mükemmelliğini

si seçilen post-truth sözcüğü gerçekten de bizim nes-

mun gerçek dışı bilgi ile mücadele ettiği ve hatta

yeniden keşfetmeye başladı. İnadına güzelliği, inadı-

limize özgü bir durum mu yoksa geçmişte de bunun

üstesinden geldiği durumlar da olmuş.

na uyumu ön plana çıkaran eserler türedi. Sanatçılar

gibi durumlar ile karşılaştık mı? İşte bu noktada, tarihe

Avrupa’nın en karanlık yılları olan orta çağ dö-

duygularına ket vurmaktansa onları serbest bırakıyor

bir göz atmak icap ediyor Biraz düşününce yalanlarla

nemini bu bakış açısıyla inceleyebiliriz. Özellikle

ve zihinlerini olabildiğince dışa vurmanın farklı yolla-

kitlelere yön vermenin, politikanın vazgeçilmez bir ta-

bu dönemin son zamanlarını bir düşünün; hayata

rını deniyorlardı. İnsan düşünüşündeki bu muazzam

rafı olduğunu görebiliyoruz. Türkiye ya da dünyanın

ve evrene dair benimsenen tüm bilgiler, yalnız-

değişimlerin en büyük etkisi neydi peki? Cevap cesa-

diğer ülkelerinde yaşanmış yüzlerce olay örnek veri-

ca kilise tarafından üretiliyor ve yayılıyor. Katı

ret olabilir mi? Fikirler yalnızca zihinlerde kalmıyordu

lebilir belki. Gelin Bertrand Russel’ın bir anısını dinle-

bir eğitim sistemi tüm Avrupa’yı sarmış durum-

artık. Düşünceler yüksek sesle haykırılıyor, bir kitabın

yelim:

da. Sanat, ekonomi, ticaret, hukuk ve hatta ülke

sayfalarına tüm çıplaklığıyla aktarılıyor, bir heykelin

“Pek çok barışçıl toplantıda konuşmuştum. Hiçbir

yönetimi din adamlarınca sağlanıyor. Hâkim din

estetiğine can veriyordu. Tüm tehditlere karşın ölümü

olay olmamıştı. Fakat bir tanesi çok şiddetli geçti.

anlayışıyla çelişen her türlü düşünce, felsefe ve

göze alarak insanlar fikir dünyalarını yayıyorlardı.

Toplantı Londra’nın Güney Kapısı Yolu’ndaki Kardeşlik

akım anında yok edilerek cezalandırılıyor. Kara

Giordano Bruno gibi cesur insanlar sayesinde yayıldı

Kilisesi’ndeydi. Milliyetçi gazeteler, bu yoksul bölgenin

veba insanları kırıp geçirirken sorumlular İtalya

fikirler.

kahvelerinde bizim Almanlarla iş birliği yaptığımıza ve

sokaklarında yakılarak çözüm aranıyor örneğin.

Şimdi, içinde bulunduğumuz yüzyılda da ihtiya-

Alman uçaklarına işaret verdiğimize ilişkin broşürler

Kilisenin ağır baskısı, insanların düşleri üze-

cımız olan tek şey yine cesaret. Bu kez ne pahasına

dağıtmış. Bu sebeple, kilisenin etrafını kalabalık bir

rinde karabulutlar gibi dolaşmakta. Böyle bir

olursa olsun, bilgi kaynaklarının sorgulanması gerek-

grup sarmıştı. Bir süre sonra, çivili sopalarla içeri dal-

manzarada; o anda yaşayan kişilerin, insanlığın

tiğini en yüksek perdeden haykırmak durumundayız.

dılar. Birçok kişi zor kurtulduk.”

geleceğine dair en ufak bir ümit bile beslemedi-

Toplumları yönlendiren her duyguya şüpheyle yak-

Bu anı, 4 Ağustos 1914 tarihli. Yani yüz yıldan daha

ğini söylemek sanırım çok da abartılı sayılmaz. O

laşmak, olabildiğince farklı biçimlerde sınamak zorun-

eski. Ortalıkta yalnızca “medya” olduğu zamanlar

dönemde yaşadığınızı, tüm bu anlatılanlara bire-

dayız. Hassas duygularımıza saldıran, onları manipüle

yani. Demek ki gerçek dışı algı yaratma ve yayma

bir tanık olduğunuzu varsayın. Engizisyon mah-

eden virüslere karşı, post-truth akıma karşı en büyük

yöntemleri, uzun zamandan beri kullanılıyor aslında.

kemelerinin işkenceleri ve cadı yakma işlemleri

kalkanımız iflah olmaz şüpheciliğimiz olacaktır. Şüp-

Öyleyse neden bu kavramı anlatmak için 2016 yılı

gözlerinizin önünde gerçekleşiyor. Şu an yaşadı-

heleniyorum, çünkü gerçeği bulmak istiyorum.


51

Kitlesel Popülarite Aslan Şahingöz

Değişim, evrenin en önemli kurallarından birisidir.

kültürünü oluşturmaktadır. Kültürü üretenler ve kül-

sin ayağına gelmiştir. Hâlen nispeten ayrıcalıklı olan bu

Hiçbir şey aynı kalmamakta ve her şey sürekli bir deği-

türü tüketenler kültür bakımından kitleyi meydana

mertebeye ulaşmak çoğu insanın hayallerini süslemek-

şim yaşamaktadır. Yunan filozof Efesli Heraklitos da bu

getirmektedir. Kitle kültürü, popüler kültür ve sanat

tedir. Bu isteğin arkasında ekonomik sebeplerin yanın-

durumu gözlemleyip dile getirenlerdendir. Değişimle ilgili

kuramları üzerine Frankfurt Okulu çeşitli çalışmalar

da çeşitli psikolojik ve sosyolojik sebepler yatmaktadır.

olarak Heraklitos “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” ve

yapmıştır. Amaçları ise “toplumsal bir dönüşümü ve

Yıllardır popüler olan insanların hayatları “cazip hayat”

“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” gibi ifadeler

insanın özgürleşmesini sağlamak” olarak açıklana-

olarak gösterilmektedir. İnsanlar da bu hayatlara özen-

kullanmıştır. Değişim yine günümüzde de her saniyedir.

bilmektedir.

mekte ve bu hayatların hayalini kurmaktadır. Ayrıca

Bunun yansımasını dış dünyada görebileceğimiz gibi

Kitle kültürü eski çağlardan günümüze kadar

halk tarafından tutulmak veya sevilmek anlamlarına

insanın duygusunda, düşüncesinde, davranışlarında da

uzanan bir kültürdür. Geyik postundan kendi üyele-

gelen popülerlik bu yönüyle de bir cazibe oluşturmakta-

görmek mümkündür. Değişimi dar çerçevede düşün-

rine kıyafet yapıp ait olduğu kitleyi temsil etmesi ile

dır. Başkaları tarafından onaylanması, beğenilmesi, al-

mek hatalı olacaktır. Dünya tarihini etkileyen büyük çaplı

günümüzde X marka telefona sahip olma isteğinin

kışlanması, sevilmesi, neticede kendini önemli hissetmesi

değişimler de meydana gelmiştir. Tarımın öğrenilmesi,

pek de bir farkı bulunmamaktadır. Kısaca kitleler

insan egosunu okşayan bir durum oluşturmaktadır. Gü-

yerleşik hayata geçilmesi ve besin depolama/saklama

kendi özelliklerine ve büyüklüklerine göre çeşitli

nümüzde bir hayli revaçta olan popülerlik tutkusunun

sonucunda avcılık ve toplayıcılık yaşam biçiminin terki

kültürler ortaya çıkarabilmektedir. Halk tarafından

sebeplerini özetleyecek olursak teknoloji ve internet sa-

de en basitinden bir örnektir. Kitle; insan kalabalığı veya

tutulmayı, sevilmeyi Fransızca kökenli “popülarite”

yesinde popüler olmanın kolaylaşması, o hasret duyu-

insan topluluğu anlamına gelmektedir. İnsanlar bir ara-

kelimesi ifade etmektedir. Popüler kültürün olmazsa

lan “cazip hayatı” yaşama isteği ile onaylanma, beğenil-

ya gelerek çeşitli boyutlarda kitleleri oluşturmaktadır.

olmazı popülaritedir. Özellikle 20’inci yüzyıldan son-

me, sevilme gibi ego tatminine yönelmiş kendini önemli

Önce fert fert zihinlerde filizlenen düşünce, daha sonra

ra modernleşmenin yaygınlaşmasıyla hızlı üretilen

hissetme duygusunun insanlar için dayanılamaz, karşı

birbirini destekler beyinlerle birleşmiş ve kitleler meyda-

ve hızlı tüketilen kültürel öğeler ortaya çıkmıştır. Es-

konulamaz çekiciliğidir. Sayılanlara ek olarak popüler ol-

na gelmiştir. Tarihte bazı büyük değişimlere kitleler ön

kiden halk kültürü adı verilen bu kültür artık popüler

manın elbette bir de maddi karşılığı bulunmaktadır.

ayak olmuşlardır. Böylece kitleler de değişim rüzgârının

kültür olarak ifade edilmektedir. Popüler kültür; belli

Dolayısıyla popüler kültür salt kötüdür veya salt iyidir

önemli bir parçası olduğunu göstermişlerdir.

bir dönemde geçerli olan, hızlı üretilen ve kitleler

demek yanlış olacaktır. Popüler kültür bazı çevrelerce

Zamanla kitle içinde yer alan bireylerin bilinçli kişilik-

tarafından hızlı bir şekilde tüketilen öğelerin bütü-

çok sığ ve basit olarak görülmektedir. Bu basitliğin teme-

leri ortadan kalkmaya başlamakta, duygu ve düşünce-

nüdür. Popüler kültür bir manada sürekli değişim

linde ise hızlı üretim ve hızlı tüketim yatmaktadır. Çevre-

ler tek tipleşmektedir. Gustave Le Bon bunu şu şekilde

hâlinde olan kültürdür. Günümüzde popüler kültü-

mizde ve belki de bende, sende ya da üçüncü bir kişide

açıklamaktadır; “Kitleyi meydana getiren bireyler kimler

rün içine sosyal medyadaki davranış biçimlerinden

olan kitlesel popülariteye ait bir diğer özellik ise çelişkili

olursa olsun; yaşama biçimleri, işgüçleri, karakterleri

giyime, müziğe, sinemaya, televizyona kadar kısa-

davranışlardır. Çoğu zaman insanlar bir başkasında gö-

yahut zekâları ister benzer ister ayrı olsun, kalabalık

cası hayatın her alanına ilişkin öğeler girebilmekte-

rüp eleştirdiği davranışı yapabilmektedir. Bu durumu po-

hâle gelmiş olmaları onlara bir nevi kolektif ruh aşılar.”

dir. Popülarite popüler kültürün bir nevi anahtarıdır.

püler kültürün kendi kitle üzerindeki etkisiyle açıklamak

Dolayısıyla kitlelerde fertlerin benliğinden ziyade kitlenin

Popüler olmak diğer bir tabirle ünlü olmak ayrı-

mümkündür. Büyük kitleleri etkisi altına almış ve almaya

davranış biçimleri ön plana çıkmaktadır. İşte bu durum

calıklı bir özellik olarak görülmektedir. Eskiden her-

da devam edecektir. Bu bir öngörü değil gerçeğin ken-

kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu ile açıklanmak-

kesin olamayacağı bir şey iken şimdilerde herkesin

disidir. İnsanın kendini daha fazla ifade edebildiği, insan

tadır. Bireyler tek başlarına hissedip düşüneceklerin-

olabilme imkânı bulunan bir mevki hâlini almaya

haklarına verilen önemin daha fazla olduğu çağımızda

den, yapacaklarından tamamıyla başka hissetmeye,

başlamıştır. Popüler olmak eskisi kadar ayrıcalıklar

kitleler; popüler kültür öğeleriyle, popülariteyle kontrol

düşünmeye, yapmaya başlamaktadır. Netice itibariyle

sunmasa da, ulaşılmazlığını yitirse de hâlen çekici-

altına alınabilmekte ve tek tipleşebilmektedir. Özellikle

zamanla kitlelerdeki bireyler birbirine benzer veya aynı

liğini ve cazibesini korumaktadır. Ayrıca gelişen ve

dünyada hâkim ekonomik sistemin bunda büyük payı

tür davranışlarda bulunmaya başlamaktadır. Kitlele-

değişen dünya şartları popüler olabilme imkânını

vardır. Kitlelerin davranış biçimlerinden ve popüler kül-

rin kendi içlerinde duyuşu, düşünüşü, yaşayışı kitlelerin

daha da demokratikleştirmiş ve bu imkân herke-

türün etkisinden uzaklaştıkça da zihin özgürleşecektir.


2

Aktüel

Lütfen Ünlü Olma: Sadece Biz Bilelim Can Kazaz

Taze denebilecek aşağı yukarı on yıllık müzisyen-

meyenler, o çığın altında boğulmaya mahkûm.

kendimizi geliştirmek durumundayız. Müzik nasıl

lik kariyerimde en çok duyduğum cümlelerinden

Çok fazla şöhret sahibi insan da takipçilerinin

dinlenir, iyi müzik nasıl ayırt edilir? Yalancı, manipü-

birini başlık olarak seçtim. Kendimden “ünlü” diye

gözünde bu şekilde değer kaybediyor. O yüz-

latör bir politikacı nasıl anlaşılır? İyi bir yazarla kötü

bahsetmek bile rahatsız ediyor beni açıkçası. Vela-

den beni takip edenlerden (“hayran” ya da

bir yazar nasıl ayrılır? Yoz insan ve bilge insan han-

kin zamanla artan bir tanınırlığım olduğu doğrudur.

“fan” kelimelerini kullanmayı sevmiyorum), ünlü

gi yönleriyle birbirinden farklıdır? Estetik nedir, etik

Ünlü olmaya ise hiç hevesim olmadı, şöhrete de

olmamı istemeyen bir korumacı refleks görme-

nedir, hakikat nedir? Propaganda nedir, gerçekler

inanmıyorum. Virginia Woolf’un “Bir Yazarın Günce-

yi gayet iyi anlıyor ve saygı duyuyorum.

nedir? Mizansen nedir, sahne personası nedir, sami-

si”nde yazdığı gibi düşünüyorum:

Ünlülerin hep göz önünde olması, yapacak-

miyet nedir?

Ünlü ve harika olmayacağım; maceraya, değiş-

ları en ufak hatanın çok büyük bir kitle tara-

Böyle böyle soruları yanıtladıkça ve öğrenip uy-

meye, aklımı ve gözlerimi açmaya, damgalanmayı

fından duyulması riski var. Ve öyle de oluyor.

guladıkça korkmak, sakınmak için hiçbir sebep yok.

ve stereotipleştirilmeyi reddetmeye devam edece-

Büyük bir fiyasko veya skandala imza atmaya

Şöhrete inanmayın, temel düzeyde de olsa saygıyı

ğim. Kişinin kendisini özgürleştirmesi için gereken

gerek yok. Ufacık bir insani yanlış yapsa bile

elden bırakmayın ve kimseyi ulaşılmaz bir yere ko-

şey boyutlarını bulmasına izin vermektir, engelle-

olay olabiliyor. Üzerine bir de “oldumculuk” ek-

numlandırmayın derim naçizane. Benim tanık oldu-

mek değil.

lenince vay o ünlünün hâline! Dipsiz bir kuyuda

ğum ve tanışabildiğim kadarıyla ünlüler arasında

yolculuk başlıyor.

uzaylı, cyborg, terminatör falan yok. Hepsi insan.

Justin Timberlake, en son çıkan “Man of the Woods” albümünde “Higher Higher” diye dinlemelere

Benden ünlü olmamamı isteyenlerin bundan

doyamadığım bir şarkı yapmış. “Başarı havalıdır,

da endişelendiğini tahmin ediyorum. Başkaları,

Aynı bizim gibi. Fiona Apple, MTV ödüllerinde hazırlıksız oldu-

şöhret yalandır.” diyor şarkıda. Eskilerden dikkatimi

ötekiler, kalitesiz insanlar yüzünden ele ayağa

ğunu söylediği bir konuşma yapmıştı ve şöhretle

en çok çeken, şöhretinin zirvesindeyken yazılmış

düşme riskim var diye bakılıyor bazen. Yani

dolu eğlence endüstrisini kastederek “Bu dünya

Pink şarkılarından biriydi “I Got Money Now” ve şar-

şaşkınım ama bu ülkede “Can Kazaz elitizmi”

saçmalığın ta kendisidir ve bizim havalı olduğunu

kıda kabaca diyordu ki “İstediğim her şeye sahibim

bile var aslında. Canım ülkem rengarenk. Ben

düşündüğümüz şeyler, bizim giydiklerimiz ve bizim

ya da öyle gibi gözüküyor, herkes tarafından se-

ise müziğimi dinleyen, takip eden kimseyi kali-

söylediklerimizi kendi hayatınız için örnek almama-

vilmek istedim ama benim için işe yaramadı, hızla

tesiz, aşağı veya el ayak görmüyorum. İnanın

lısınız!” demişti. Popüler müzik tarihinde çok özel bir

yaşlandım, evde miyim diye sormak için kimse ara-

çok çeşitli bir topluluk var ve bununla gurur

andır. Samimi bir mesajdır. Bu özel anları dikkatle

mıyor artık.”

duyuyorum. Bence değiliz ama böylesine kü-

takip edip anlamaya çalışmayı kıymetli görüyorum

İnanın bir insanın egosunu şişirmeye yetecek

çük ve ütopik bir kapalı komünite olduğumuzu

ve Sia’nın şöhreti korkunç bir kayınvalide olarak ta-

miktardan çok daha fazla övülüyoruz. Ben bu hâ-

varsaysak bile, neden başka insanlar da ekle-

rif ettiği anti-şöhret manifestosunun ilk cümlesiyle

limle bu kadar övülüyorsam daha popüler insanlar

nip o toplulukta yoğurulmasın ki? Madem Can

yazımı sona yaklaştırıyorum: “Eğer ünlülerin dışında

nasıldır kestiremiyorum bile. Bu o kadar özgüven

Kazaz dinleyenler olarak özel ve farklıyız, haydi

herhangi biri, ünlü olmanın nasıl bir şey olduğunu

körükleyen bir şey ki ünlüler yaptıkları her şeyin

değerlendirelim bunu. Aksi hâlde bu beni kibirli

bilseydi bir daha asla ünlü biri olmak istemezdi!”

gayet beğenilmesi gerektiğini düşünme yanılgısına

yapmaz mı?

Bu süreçte ben, yaşadığım köyde “şarkıcı” olarak

düşebiliyor. İnsanın özgüveni, eğer olduğu yerden

Nitelikli, farkındalıklı bir şöhretten çekinmek

tanınmıyor olmaktan, şehre geldiğimde kalabalık

yukarıdaysa komik duruma düşmek çok olası. Hele

için hiçbir gerekçe yok. İnsan ünlü olduğu için

caddeler yerine ara sokaklarda yürümekten, tıraş

ki günümüzde bu kadar vahşi bir sosyal medya or-

kalitesizleşmez, zaten kalitesizse ünlü olunca bu

olmaya mahalle berberi Ramazan Abi’ye gitmek-

tamı varken.

görünür hâle gelir.

ten, dolmuşa ve otobüse binmekten mümkün oldu-

Hâliyle çığ gibi çoğalan övgüler, aynı hızda sövgü-

Nitelikli şöhreti oluşturmak tamamen halkın

ğu kadar uzun bir süre memnun kalacağım. Böylece

ye dönüşebilme kırılganlığına sahip. Bu sosyal dina-

elinde. Bunun için halkı oluşturan her birey, he-

“Ben Sizden Kaçtım” derken neleri kastettiğim uma-

miğin farkında olmadan davranan ve onu yönete-

pimiz, bu sorumluluğun farkındaysak aslında

rım biraz daha anlaşılır hâle gelir.


53


4

Mitoloji

Burhanizm ve Akdin Şamanizmi Güncelleme Girişimi Timur B. Davletov

Son dönemde güncelleme kavramı oldukça gündemde olduğu birçok insan tarafından işitilmektedir. Biz de kendi çapımızda bu konuyu irdelemek istedik ve bu bağlamda kadim Şaman dini ve kültürü ile ilgili olarak bu yazıyı kaleme aldık. Bu yazımızın konusu ise Sibirya’nın yerlisi Türk budunlarından Hakas ve Altaylarda 20’inci yüzyılın başında en az kırk bin yıllık geçmişi olan çoktanrıcı Şamanizmin güncelleme girişimiyle ilgilidir. “Ak Din” veya “Ak Dyan” olarak da bilinen Burhancılığın veya Burhanizm’in temelinde “burhan” sözcüğü yatmaktadır. Burhan sözcüğü ise Altay Türklerinde ana tanrının adlandırılmasında ve hatta öz adı olarak kullanılırken, Hakas Türklerinde bu sözcük Burhancılık inancındaki din adamlarını tanımlamak için uygulanmaktaydı. Aynı zamanda daha önceki dönemlerde burhan sözcüğü Türk ve Moğol halklarının geçmiş tarih deposu olarak kabul edilen kahramanlık destanlarında genel olarak tanrı ve Buda’nın tanımlanması için kullanılmaktaydı. Bunun dışında Burkan adının eski Türk, daha doğrusu Kök Türk kağanları dönemindeki anlamına gelince, bu sözcükle Uygur Türklerinde yaygın olan ve Budizm’le

karışmış olup Müslüman kaynaklarında Şamanan ya da Şamaniyyun olarak geçen inançta yer alan manastırlardaki dini totemlerin adlandırıldığını belirtmek olanaklıdır. Hem Buhara bölgesinde bile o dönemlerde Buthanaların inşa edildiği de bilinmektedir. Buthanalar ise Bud, yani, Burkan’a ithaf edilen tapınaklara İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü davetlisi olarak 1926’da İstanbul’da bir dönem dersler veren tanınmış Rusyalı tarihçi ve Türklük bilimcisi Vasiliy V. Barthold (1869-1930) Türkçede “Buda” ve “Buda heykelleri” anlamını veren “burhan” ya da “borkan” sözcüklerinin Mani inancının mensupları kendi azizlerini tanımlamak için kullanıldığını yazmıştır. Türk dünyasının ilk ansiklopedistlerinden biri olan ve Şamanların en önemli ilahlarından Tanrıça Umay’a tapan kişinin çocuğu olacağı inancına eserinde yer veren Kaşgarlı Mahmut’un yapıtında yer alan şiirlerde “Burhan” inancına mensup olarak Uygurlardan söz edilmektedir. Kaşgarlı Mahmut Divan-u Lügat’it Türk adlı çalışmasında Uygurlar ile Müslümanların arasında vuku bu-

lan savaşlardan bahsetmektedir. Burkan ya da burhan sözcüklerine çok yakın bir sözcük olan “burgan” Tıva Türkçesinde “put, tanrı anıtı” anlamlarını içermektedir. Aynı zamanda “burgan” sözcüğü Tıvaca’da tanrı anlamında da kullanılmaktadır. Bununla birlikte Tıva Türkleri Burhan sözcüğüyle Buda’yı tanımlamıştır. Ancak Budizm inancının yayılmasıyla birlikte bu kavram içeriği itibariyle bu inanç sisteminde yer alan birçok tanrının topluca bir adı olmaya başlamıştır. İşte bunun neticesinde Tıva Türkleri Kamlık ve Budizm inançlarının karışımından meydana gelen Tanrılar katında yer alan tanrısal varlıkların herhangi birine ilişkin olarak “burhan” sözcüğünü kullanabilmekteydi. Burhan, “Buda” ya da “Buda-Han” sözcüklerinin Türk-Moğol dillerindeki uyarlaması olup “buda, tanrı, tanrı tasviri, put” anlamlarını taşıyan bir kavramdır. Bu sözcük yer adı olarak Altay dağlarıyla Baykal gölü arasında kalan coğrafyada yaygın olarak görülmektedir. Bu yerlerin çoğu da yakınında üzerinde beyaz bezlerin bağlı olduğu “şaman-ağaçların” olduğu “kutsal yer, sahip iye ruhlara tapınma” mekânlarıdır. Altay Burhancılarında Burhan


55

kavramının aslında oldukça muğlak bir nitelik arz ettiğini ileri süren Altay Türkü araştırmacı Valentina Muytuyeva’ya göre bu kavramın en az altı anlamını tespit etmek olanaklıdır. Bunlar; “tanrı” anlamına gelen kuday sözcüğü yerine kullanılan Burhan kavramı; tanrının kendi adı olarak bilinen Burhan kavramı; Burhancıların güneş, ay, ateşe yönelik tapınmalar esnasında okudukları dualarda bu cisimlere Burhan sözcüğünü ekleyerek yakarışta bulunduğundan bu durumda anılan sözcüğün “kutsal” anlamında olması pek muhtemeldir; sahip ruh olan iyenin yerine kullanılan Burhan kavramı; Budist putlarına verilen isim olarak bilinen Burhan kavramı; Altay Türklerini güç durumdan kurtarmak üzere ortaya çıkacağı beklenen Mesih’in adı olan Oyrot Han’ın aynı zamanda Burhan olarak adlandırıldığı da bilinmektedir. “Ak Din” olarak da bilinen Burhancılık Sayan-Altay bölgesindeki Türklerin ulusal kurtuluş duygularını kucaklayan bir inanç kurumu olarak 1903-1904 yıllarında Altay ve Hakaslarda ortaya çıkmıştır. Lamacılık, Hıristiyanlık, Kamlık ve milli kahramanlık destanları gibi çeşitli ideolojik etkilerin bir yumağı olan Burhancılık, aslında çarlık döneminde devlet tarafından yürütülen devlet siyasetinin, ayrıca kilise tarafından uygulanan ve zaman zaman zorlama biçimlerini alabilen tektanrıcı dine davete dönük tebliğ faaliyetlerine karşı bir tepki hareketinin dinsel platformdaki yansımasıdır. Aynı zamanda Burhancılığın, Kamlık inancının uygulamalarındaki “toplumun gelişmesi önünde duran engellere” karşı da duyulan tepkinin bir sonucu olduğu söylenebilir. Kimi bilimciler ise Hakas Türklerinde eskiden beri uygulanan “tağ tayii” törenini Manihaizm inancının uzantısı olarak kabul etmesiyle birlikte bu ayini Burhancılık inancının bir inançsal uygulaması olarak görmektedir. Daha önceleri Kamlıkta mevcut Şaman davulu, totemler, kurban, kamlama ayini gibi unsurları yasaklayan Burhancılık inancı bilimsel literatürde daha çok Altay Türkleri etrafında araştırılmasıyla birlikte bu inanç sisteminin Hakas Türklerinde de ayrı ulusal inanç biçimiyle yaşadığını 1903 yılında

gelenek hukuku uzmanı D. Ye Lappo işaret etmiştir. Ona göre, o dönemde bölgede yaşayan göçebelerin ruhsal yaşamında Hıristiyanlık ve Kamlığın içinde mevcut putperestliğin yanı sıra bir üçüncü kült olan tek tanrı, yalnız Huday kültünün de varlığı söz konusuydu. 1904’te Çugul-Sarok-Çandık adlı on iki yaşındaki Altaylı bir kızın üvey babası, Sibirya yerlisi Türk halklarından Altayların Köbök aşiretine mensup Çet Çelpanov’un koyunlarını güttüğü esnada gördüğü Kutsal Oyrot Hanın en önemli yer tuttuğu Burhancılık inancı, Şamanlık dininden gelen kimi unsurlarını, yani Han-Altay, yer-su, atalar kültü dahil eden ve böylece yerellik niteliğini kazanan Lamaizm inancının Altay türü olarak tanımlanabilir. Kimi araştırmacıların ise her iki inanç sisteminde yer alan ana kavramlar, yani karma, nirvana, evren yapısı çözümlemesini yaptıktan sonra, tanrılar katında ilk sırada Üç-Kürbüstan’ın, onun ardından da Burhan’ın geldiği Burhancılık ile Budizm inancının arasında bu iki inanç sisteminin bir olduğunu ifade edecek düzeydeki ciddi boyutlarda tanımlanabilecek hiçbir bağlantının olmadığını, Budizm inancındaki ana kavramların çoğunun Burhancılıkta kabul görmediğini, kabul görenleri ise zamanla silindiğini ifade etmektedir. Bununla birlikte Burhancılık ya da Burhanizm kavramı Ortodoks misyonerlerin rapor ve kayıtlarında ilk kez 1905 yılından itibaren yer almıştır. Burhan dininin, belki de farklı bir içerikli olsa da, VI. yy’da Budizm inancını; Çin inançları Konfüçyüsçülük ve Taoism, İran inancı Zerdüştlük, Bizans inancı Hıristiyanlık ilerlemesinin ve bölgeyi nüfuzları altına almaları ve yaygınlaşmalarının önüne geçebilmek amacıyla kabul etmiş Köktürk kağanları döneminde geliştiği bilinmektedir. Anılan dönemde Türk yöneticisi olan ve dine aşırı bağlılığıyla bilinen Taspar Kağan (572581) hatta Budist sutralarını Türkçeye çevirtmekte, “Burkan

heykel ve Burkan dini yazmaları ile azizlerin kalıntılarını saklamaya mahsus “ediz ev” denen kuleleri inşa ettirmekteydi. Sonuç olarak Ak Din, “Ak Dyan” olarak da bilinen Burhancılık adlı inanç sisteminin Hakas ve Altay topraklarında, en az Yukarı Paleolitik dönemden beri varlığını sürdüren çoktanrıcı bir din olan Şamanizm’in 20’nci yüzyılın bir çeşit reform niteliğini taşıdığı ifade edilebilir. Zaten Hakas araştırmacılarından Prof. Dr. Viktor Y. Butanayev de bu sonuca 2000’li yıllarında ortaya koyduğu araştırmalarıyla ulaşmıştır. Söz konusu bu inançsal reformdaki amaç Şamanizm’in çok tanrıcı özelliğinden kurtulup Semitik inanç sistemlerinde mevcut tektanrıcılık özelliğine kavuşabilmekti. Şamanizmin söz konusu güncelleme girişimi esnasında Ak Dinciler esasında Şamanlara karşı hem tepki alırken hem de güç tatbik ederek zorlamada bulunabilmekteydi. Ne var ki Altay topraklarında Çarlık Rusyası döneminde 1904 yılında patlak veren gelişmelerin neticesinde Burhancılık ya da başka bir deyişle Ak Din ciddi bir darbe almış ve yeniden canlanış için ancak günümüzde uygun bir zemin bulabilmiştir. Sonuç itibariyle Ak Din, kadim Şaman inanç sistemini güncelleme yoluyla hem bir çeşit tektanrıcı görünüm kazandırmak hem de bu tek tanrıyı görünmez kılabilmek amacıyla gerçekleştirilen bir girişim olarak tanımlanabilir. Ortadoğu kökenli tektanrıcı inanç sistemleri ile Budizm’in etkisi sonucu şekillenen Burhanizm adlı reform hareketi Hakas halkbilimcisi V.Y. Butanayev’e göre Güney Sibirya’da yaşayan Türk budunlarının arasında yerli inanç bakımından gözlemlenen ilk tektanrıcı motifler içermektedir. Bu bakımdan Altay Şamanizm’ini araştıran ve eski Türkler döneminde mevcut çoktanrıcılıktan söz eden Prof. Dr. Leonid P. Potapov ile eski Türk Şamanizm’indeki birçok ilahtan bahseden Prof. Dr. Sergey G. Klyaştornıy’ın bilimsel tespitleri önemli ve anlamlıdır. Nitekim günümüzde de en az kırk bin yıllık Şamanizm çoktanrıcı özelliğini Sibirya’da yaşatmaya devam etmektedir.


6

Mitoloji

Kitlelerin Rüyası: Mitin Toplumsal Kimlik Kazanması Babür Karbey Vina

Hepimiz rüya görürüz. Gündelik hayatta rastladığımız nesneler, olaylar aşina olduğumuz imgelerle ve doğuştan taşıdığımız davranış kalıplarıyla birlikte zihnimizin süzgecinden geçtiğinde bir sembol diline dönüşerek rüyaların temelini oluşturur. Nesneler ve olaylar burada, fiziksel dünyada olduklarından farklı bir forma bürünebilir ve farklı bir temsiliyete sahip olabilir. Sözgelimi, Ay ekseninden ayrılıp bir evin salonunda belirebilir veya rüyayı gören kişi tek adımla farklı bir ülkeye seyahat edebilir. Mitoloji, bir anlam arayışının sonucudur. Tıpkı rüyalar gibi deforme edilen ve kendi gerçekliğinden uzaklaşarak farklı kavramları temsil eden nesnelerle, olaylarla, kişilerle ve varlıklarla doludur. Ancak her insan dünyayı kendine özgü bir biçimde algılarken, toplumların aynı düşleri görmesi sorgulanmaya değer bir konu. Mitosun Tanımı Mitler, çok sayıda ve birbirini bütünler nitelikli bakış açılarına göre ele alınıp yorumlanabilen, karmaşık bir kültür gerçekliğidir. Mircea Eliade, “Mitlerin Yapısı” adlı kitabında bu tanımı yapmıştır. Söylencelerin –mythos- hayal ürünü olduğu aşikâr; ancak kesinlikle basit kurgulardan çok daha fazlasına sahipler. Nitekim söylenceler zamanın bilgisi niteliğindedir ve bir bilgi edinme çabasının sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Örnek vermek gerekirse, örümceğin ağ örme yeteneğinin vücudunda ken-

diliğinden bulunan dokulardan kaynaklandığını biliyoruz. Ancak Antik Yunan’da bu yetenek Athena’nın kendisinden daha hızlı örgü ören Arakne’yi bir böceğe dönüştürmesiyle açıklanıyordu. Bu hikâye, yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılan bir masal değil, bir bilgi ve açıklama olarak kabul ediliyordu. Mitos, masallardan ve fabllardan farklı olarak, gerçekten var olan nesnelere ve olgulara açıklama getirir. Yine Eliade’ın belirttiği gibi; boş bir olaylar dizisi değil, sürekli başvurulacak olan yaşayan bir gerçekliktir ve pratik bilginin gerçek bir düzenlemesidir. Ayrıca, basit bir mantık yürütmenin sonucu değildir. Deneyimlenen, şahit olunan, ritüeller ve rollerle yaşatılan bir kavramdır. Kitleler tarafından paylaşılması bu özelliği ile açıklanabilir. Toplumsal İşbirliği ve Paylaşılan İnanışlar İnsan sosyal bir canlı olarak evrimleşmiştir. Bireyin yaşamını sürdürmesi, beslenme ihtiyacını karşılaması, barınması, vahşi hayvanlardan ve diğer doğal tehditlerden korunması sosyal bir yapının parçası olmasına bağlıydı. Besin kaynaklarının tükenmesi ve doğal afetler insanları birlikte hareket etmeye ve işbirliği yapmaya zorluyordu. Grupları oluşturan insanlar arasında akrabalığa veya karşılıklı desteğe dayalı bağlar vardı.

Ancak hayatta kalmak için, avlanmak, ekin ekmek, alet yapmak gibi pratiklerden fazlasının gerektiğine inanılıyordu. Tabiata hâkim olan güçlere yalvarmak ve onları etkilemek de yapılması gerekenler arasındaydı. Güçlü bir hayvanla özdeşlik kurarak kabilenin esenliğini sağlamak, gündelik hayatı sürdürmek için yapılması gereken bir şey olarak kabul ediliyordu. Totemler karşısında toplu hâlde sergilenen ritüellerin, doğanın ruhlarıyla iletişime geçmeyi sağladığı ve kabileyi güçlü ruhların koruması altına aldığı düşünülmekteydi. Ölen kişilerin ruhları da kabilenin ve bireylerin esenliği için memnun edilmeli, koruyucu bir özelliğe sahip olmaları sağlanmalıydı. Ruhlarla iletişim kurmakta ehlileşmiş olduğu düşünülen şamanların bir diğer görevi de hekimlikti. Hastalıkları iyileştirmek için doğru bitkileri toplamak da şamanların vazifesiydi. Şamanlar kabilenin esenliği için tabiatın verdiklerinden yararlanırken, tabiatı kontrol eden ruhlarla iletişime geçme görevine sahiplerdi. Dinin toplumsal önemi tarım devriminden sonra arttı. İşlenen ve verim elde edilen toprağın korunması gerekiyordu ve mülkiyetin devamını ancak ruhlarla kurulan iletişim sağlayabilirdi. Kabilelerin birlikte katıldığı ritüeller toplumsal dayanışmayı güçlendirmekte ve kabilenin mensuplarına kimlik kazandırmaktaydı.


57

Sembol ve Ritüellerin Paylaşılması Uarapo kelimesi, Aborjin dilinde her şeyin yerine geçebilir ve var olan her şeyi temsil edebilir. Tek başına bir anlam taşımasa da evrende var olan her şeyi ve evrenin bütününü temsil eden bir kavram olarak kabul edilir. Bir ifade olmaktan çok, semboldür ve Aborjinlerin evren tasavvurunu sembolize eder.Sembol, çağrışım yaratan bir nesneden çok daha fazlasıdır. Olgunun ya da varlığın sembolle temsil edildiğine, hatta sembolün bu varlığın kutsallığını taşıdığına inanılır. Örnek vermek gerekirse; totemler insan eliyle yapıldığı herkes tarafından bilinen nesneler olsalar da sembolize ettikleri tanrılar ve ruhlar sayesinde kutsal sayılırlar. Tanrıların ve ruhların totemlere zuhur ettiği ve bu nesnelerde varlık gösterdiği kabul edilir. Tanrılara armağan edilmek istenen kurbanların, sunaklarda ve totemlerin menzilinde kurban edilmesi, totemlerin önünde gerçekleştirilen seremonilerin tanrılar tarafından görüldüğünün kabul edilmesi bu yüzdendir. Ritüeller Sembolün aynı zamanda bir işlevselliği vardır. Gündelik hayata etki ettiği kabul edilen kutsal varlıklara ulaşmanın yolu totem gibi fiziksel sembollerden ya da ritüellerden geçer. Nihayetinde ritüellerde de kişinin kendini doğadaki güçlerin bir sembolü hâline getirmesi ya da bu sembolik hareketler yoluyla kutsal varlıklarla iletişime geçmesi söz konusudur. Diğer yandan, ritüel basit bir sanatsal gösterim biçimi değil, toplumsal bir davranış kalıbıdır. Bireyin yaşamına sağlıklı bir biçimde devam edebilmesi için ritüellerin gerçekleşmesi gerektiğine inanılır. Joseph Campbell “İlkel Mitoloji” adlı kitabında sembolizmi çocukluğun kendiliğinden olan büyüsel oyunuyla açıklar. Çocuklar nesnelere anlamlar yükleyerek, bu anlamın etkisine kapılabilirler ve yaşadıkları dünyanın gerçekliğinden uzaklaşarak inandırma ve sanki mantığının gerçek olduğu bir evrene geçiş yapabilirler. Mitolojinin ayrılmaz bir ögesi olan sembolizm de buna benzer bir tasavvura sahiptir. Sembolün varlığı temsil ettiğine inanılır. Düşünce, duyusal düzeyden duygusal düzeye geçtiğinde ise kabul edilen temsiliyet gerçeğe dönüşür. Ritüellerin İşlevselliği İçin İki Örnek Aborjinler Erintja adında insan etiyle beslenen ve kötü karakterli bir cinin varlığına inanırlar. Erintja, bir insan olarak dünyaya geldikten sonra, olduğu varlığa dönüşür. Yetişkinliğe ilk adımlarını atarken kutsanmayan bir erkeğin Erintja’ya dönüşmesi kaçınılmaz bir son olarak kabul edilir. Bu korkunç dönüşümü

engellemenin yolu ise, yetişkinlik alametleri gösteren çocukların kendilerinden büyük biri tarafından rol icabı öldürülüp yenmesinden geçer. Erintja ritüeli, kabileye musallat olarak insanlara zarar veren kötücül bir gücü uzak tutmanın tek yolu olarak kabul edilir. Varlığı kabul edilen ve görülmeyen bir güçle iletişime geçmek, temas kurmak ve onu etkilemek için semboller kullanılır. James George Frazer’ın “Altın Dal” adlı kitabında aktardığı bir yağmur yağdırma seremonisi, ritüellerin toplumsal yaşamdaki yerini iyi bir biçimde gösteriyor. Frazer’ın aktardığına göre, Rusya’nın bir bölgesinde uzun süre yağmur yağmadığı zaman, yağmur esnasında gerçekleşen gök olayları ağaca çıkan üç kişi tarafından canlandırılmaktadır. Biri davula vurup gök gürültüsünü taklit ederken diğeri bir ateş yakarak şimşeği taklit eder ve bunlar sürdükten sonra yağmurcu olarak anılan kişi, elindeki dalı su kovasına daldırarak ağacın altında bekleyen ahalinin üzerine serper. Sonuç olarak, yağmur kendi temsiliyle çağrılır ve bu seremoninin doğa olaylarına etki edeceği düşünülür. Mistik Deneyimler Mistik kelimesi, Yunanca gizem anlamını taşıyan mysteria kökünden gelir. Gizemli olanı, bilinmeyeni, dolayısıyla doğaüstü olanı tanımlar. Nitekim bir nesnenin, olgunun ya da olayın açıklanabilir bir karşılığı yoksa, bilinen doğanın ötesinde bir açıklamaya sahip olması kaçınılmazdır. İngiliz misyoner James Chalmers, otobiyografisinde Papua-Yeni Gine yerlileri arasındaki bir tartışmaya tanıklık ettiğinden bahsediyor. Chalmers’ın aktardığına göre, tartışmanın konusu bulutların arasındaki bir ışık hüzmesiydi. Yerlilerden biri hüzmenin genç bir kadın tarafından kendisine fırlatılan mızrak sayesinde oluştuğunu iddia ediyordu. Yerlinin iddia ettiğine göre; gün boyunca yaşadığı sırt ağrısının tek sebebi gökyüzünden kendisine fırlatılan bir mızrak olabilirdi. Nihayetinde bulutların arasındaki ışık hüzmesini gördüğünde, kendini bu durumu deneyimlemiş olarak kabul ediyordu. Doğaüstü olaylar, yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılan öykülerle sınırlı kalmamış, gündelik hayatta bu gibi vakalarla deneyimlenmiştir. Şüphesiz ki birden fazla kişinin yaşadığı ve tanıklık ettiği deneyimler, mitosu toplumsal bir olgu hâline getirmektedir. Örnek vermek gerekirse, 2’nci

Dünya Savaşı yıllarında Vanuatu adasında yakıt ikmali yapan uçaklar ve bu uçaklar tarafından dağıtılan kargolar, yerliler için mistik bir tecrübeydi. Göksel bir âlemden gelen varlıkların gerçekliğini ispatlayan bir deneyimdi ve tabiatın ötesindeki bir âlemin kanıtı olarak kabul ediliyordu. Nihayetinde doğaüstü varlıkların gelişi birçok insan tarafından deneyimlenmişti. İnanç bu sayede kitlesel bir olgu hâline gelmeyi başardı. Mitosun Doktrin Hâline Gelmesi Mit, sürekliliği olan bir olgudur. Yalnızca bilinmeyeni açıklamak için başvurulan bir söylenceler bütünü değildir. Aynı zamanda doğa yasası olarak kabul edilir. Yaşamın sürdürülmesi ve gündelik ihtiyaçların karşılanması için mitlerle ilişkili olan sembol ve ritüellere başvurulur. Dünyanın var olduğu günden bugüne kadar geçen süreç mitlerle açıklanır. Dolayısıyla toplulukların yönetilmesi, sosyal yaşantıda ve yönetimde geçerli olan kuralların belirlenmesi için de dünyanın işleyişini sağladığı kabul edilen güçlere başvurmak gerekir. İslam öncesi Türk devlet anlayışı bunun bir örneği olarak kabul edilebilir. Türklerde hükümdar olacak kişinin kut alması yani Tanrı tarafından yetkilendirilerek göreve getirilmesi gerektiğine inanılırdı. Nihayetinde yeryüzündeki iktidar göktekinin devamı olarak kabul ediliyordu, bu yüzden kimin hükümdar olacağı Tanrı tarafından belirlenirdi. Osmanlı döneminde dâhi devam eden bu geleneğe göre, Tanrı tarafından görevlendirilen hükümdarın kanını akıtmak, hem göklerin nezdinde hem de yeryüzünde affedilemeyecek bir suç olarak kabul edilirdi. Nihayetinde, mythos ile logos birbirlerini tamamlayan kavramlar olarak kabul edilmiştir. Gündelik yaşamı sürdürmek, sosyal hayatı düzenlemek için bilgiye ihtiyaç vardı, söylenceler ise bu bilginin kaynağı olarak kabul ediliyordu. Toplumların varlığı çeşitli söylencelerle açıklanırdı ve toplum düzeninin bu söylencelerden itibaren devam eden bir süreç olduğu kabul edilerek, iktidarın yalnızca kutsal güçler tarafından belirlenebileceğine inanılırdı. Sonuç olarak; mitos masalsı bir söylenceler bütününden ibaret değildir. Dünyanın varoluşundan önceki zamandan başlayarak bugüne gelen olaylar silsilesinin bir açıklaması olarak kabul edilir. Dolayısıyla söylence, bilginin kaynağıdır. Ritüellerin, sembollerin ve deneyimlerin paylaşılması, sosyal yasaların inanışlara göre düzenlenmesi, bir anlam arayışından doğan mitleri toplumsal olgular hâline getirmiştir.


8

Fotoğraf: Nigel Eve

Mitoloji

Paganlar Romanında Kitlelerin Dönüşümü Mehmet Berk Yaltırık

“Böyledir göç dendi mi Ayırır gövdeyi kökten Dal kırar, yaprak soldurur Söker çadırını yörük” Göç, Necati Cumalı Göçebe kültürün yerleşik kültüre geçişinin hayli sancılı olduğunu ifade eder Anatoly M. Khazanov “Göçebe ve Dış Dünya” adlı eserinde. Bu geçişi sayfalar dolusu makalelerin etkisine denk romanlarda görebilmek, irdeleyebilmek mümkündür. Şayet okuduysanız Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi” romanının konargöçer kültürle yerleşik kültürün, göçen kitlelerle yerleşik olanın çatışmasını, çağın getirdiği dönüşüm sancılarını başarıyla işlediğini görebilirsiniz. Daha romanın başlangıcında Melih Cevdet Anday’ın “Ağlar bu mezarlıkta yörükler her gece / Bıkıp iri yıldızları davar sanmaktan / Düşünür eski günleri… iskândan önce / Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman” dizeleri yaşanacakların, acıların habercisidir. Macar tarihi roman yazarı Ferenc Herczeg’in 1907’de yayımlanan “Paganlar” (Poganyok) adlı romanı da benzeri bir dönüşü-

mü, Hristiyanlığın aralarında yayıldığı yerleşik ve konargöçer Macarları ve yazgılarının peşindeki konargöçer Peçenekleri konu almaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan veya İlkbiz Yayınevi’nden çıkan nüshaları mevcuttur. Romanda kalabalıkların değişimi iki katmanda göze çarpmaktadır. İlk katmanda bataklıklara, yıldızlara, kırda yakılmış ateşe, nehirlere korkuyla karışık saygı besleyen ve dedelerinin atlarıyla kırlarda gezindikleri eskiyi yaşatmaya çalışan pagan Macarlarla surların ve sazdan kulübelerin, kiliselerin gölgesinde yaşamaya başlayan yerleşik yaşama geçmiş Macarların çatışması ve değişimi vardır. İkinci katmanda bozkırları ve nehirleri aşarak geldikleri topraklarda, Transilvanya ovalarına doğru uzanan kırlarda at sırtında yaşayan, en

eski zamanların ve Macarlara göre dahi hayli mistik ve yabancı olarak kabul edilen (Kendilerinden çadırlı paganlar olarak bahsedilmektedir.) Peçeneklerin yurtlarıyla, arabalarıyla, hayvanlarıyla, şarkılarıyla, âdetleriyle yaşamaları, onların da zamana ve zamanın getirdiklerine gösterdikleri mukavemet söz konusudur. Hatta eski ve görkemli günlerini yitirerek ormanlarda saklanıp gizli gizli asırlık inanışlarını sürdüren Avarlar, şehirden ve bozkırdan uzakta nehir kıyılarında, bataklıklarda kendi yaşayışlarını sürdüren balıkçılar gibi “yok olmaya yüz tutmuş paganlar” da üçüncü katmanı oluşturmaktadır. Roman aslen zamanların, eski ve yeninin çatışmasıdır. Romanda paganlardan bahsedilirken “eski dinliler” denilmekte, paganlıktan bahsederken de “Macar hastalığı” demektedirler. Kilise ve papazlar da “yeni tanrı”nın takipçileri olarak nitelendirilirler.


59

Hikâyeyi onun ardısıra takip ettiğimiz baş karakter Marton’un “eski adı” Alpar’dır ve küçük yaşta vaftiz edilmiş, bey soyundan bir Peçenek’tir. Hristiyanlığa geçiş esnasında Macaristan’da “mızrak sapıyla vaftiz olmaya zorlanan” paganların kılıç kullanarak dönüşüme direnmelerine Ferenc Eckhart “Macaristan Tarihi”nde birkaç yerde değinilmektedir. Herczeg’in romanı da bu çatışmanın en doruğa çıktığı zaman dilimini, 1046 yılındaki Vata Pagan Ayaklanması öncesini ve sonrasını konu almaktadır. Vaftiz edilmiş Peçenek Kanonok Marton, dillerini bildiğinden ve kültürlerini tanıdığından “göstermelik olarak vaftiz edildikleri” vurgulanan Peçenekleri yeniden “dine çevirmek” için görevlendirilmesiyle başlayan serüvende, daha ilk sayfalarda “bozkırdan esen yelin” Marton’a eski zamanları hatırlatmasıyla, dua okuduğu esnada sazlıkların hışırtısını ve Peçenek savaş türkülerini anımsamasıyla karşılaşırız. Bozkıra uzanan bir yolculuğa çıkan Marton, döndüğünde artık Alpar’dır. Bir Peçenek türküsünde “Kutsal ruh nedir ki öyle, güvercin Tanrı’ya yok hiç itimadım, bana Tuğrul Tanrı’yı vermiş ecdadım!” diyen, Kral İstvan’ın vaftiz çağrısına uymadığı için atı ve eşiyle birlikte diri diri gömülen Peçenek Beyi Tonuzoba’nın oğludur. Kiliseyi terk ederken Başpapa, “Zindanından kurtuldun Marton, fakat Tanrı’nın elinden kurtulamazsın. Kale kapısından ötedeki bu yol cehennem yoldur.” diyerek kendisini ikaz ettiğinde “İçinde seninle bir arada oturacaksam bana cennet gerekli değil. Sizin cennetinizde hep Almanlar ve İtalyanlar bulunur. Cehennemde ise Arpad Hakan ve bütün Macar başbuğlarıyla babam (Peçenekli Tonuzoba) var.” cevabını verir. Macar Krallığı’ndaki taht oyunları, Almanların ve İtalyanların zırhlı savaşçıları, atlı okçular, paganlık için ayaklanan yahut sırt dönen beylerin ateşli hengâmesi başlar ama dönüşümün çoktan başladığı, eskide kalanların ezildiği bir savaşa girildiğinden kaybedenler bellidir. Çünkü “Paganlık daha atına gem vurur-

ken savaşı kaybetmişti. Zira onlar bedenleri yok etmek için silahlanmışlardı, korkunç düşman ise bedenlerde değil ruhlara yerleşmişti. Güçlü bir dine karşı mızrakla değil ancak daha güçlü bir dinle savaşılabilir. Hâlbuki onların dinleri yok. Şamanların ve kâhinlerin saf ve boş inançları onu ve herhalde Vata Bey’i de çoktandır kandırmıyordu, kanmış gibi görünüyorlar, inanmak için kendilerini zorluyorlardı, fakat inanamıyorlardı. Ah, o kara papazlar, doğrusu iyi iş başarmışlardı! Yeni dini her kalbe işleyememişlerse de eskisini herkesin kalbinden sökmüşlerdi. Vata kendisi de artık eski dinli değildi, o yalnız yeni dinin zalim baskısına karşı isyan etmişti. Komutanların içinde en koyu paganlar bile, mademki Arpad Bey’imiz cehenneme gitmiştir, bizim yerimiz de orası, diye düşünüyorlardı. Onlar ta içlerinden yeni tanrıyı inkâr etmiyorlardı, fakat onun sıkı gözcülüğü ve sınırsız kudreti taşkın hürriyet sevgilerinin önüne set çektiği için ayaklanıyorlardı. Ve bu ayaklananlar için de çoğu gizlice, öteki dünyada cezaya uğrayacaklarına ve böylece hürriyet aşklarının uğrunda şehit olacaklarına inanıyorlardı. Bağımsızlıklarını kendi selametlerinden üstün tutan, yurtlarını cennetten çok seven gerçek Macarlar onlardı. Fakat bu inatçı pervasızlıklarının, gizli korkularının ardında yeni din gizlenmekteydi. Yok, onlar artık gerçek pagan değillerdi, atları pagandı. Onlar çalımlı, güçlü hayvanlar gibi bozkırı dolanırlar ve hayata inanırlardı. Ve bu inançla hayatı kendisi için yaşar, sonunun ne olacağını hiç de sormazlardı. Ama o kara papazların büyük bir gayretle saçtıkları ölüm tohumu artık bir kere gençlerin kalbinde filiz vermişti ve işte o zamandan beri de hayat gerçek hayat değildi. İçlerinde hep o, sonra ne olacak sorusu.” Romanın bu kısmında vurgulanan “yeni gelenlerin etkisi ve dönüşümü”, aslında zama-

nın getirdikleri karşısında tutunama hâline, değişim sancısına işaret etmektedir. Karakterlerin her biri dünyevi yahut ruhani anlamda bir şekilde ölmüşler ve yeninin, yaşayanların hükmüne boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Nitekim romanın sonunda yazarson Peçenek birliğinin Meriç Nehri kıyılarında Lebounion Meydan Savaşı’nda bir başka Türk boyu olan Kumanların saldırısı neticesinde ortadan kalkıp dağıldıkları bilgisini verirken zamanın ve zamanın dayattığı şartların yıkıcılığını bir kere daha vurgulamıştır. Bu nedenle yerleşik olanla konargöçer arasındaki çatışmayı hayli başarıyla aktarmaktadır. Bozkırların ve yıldızların çağrısına direnemeyen Kanonok Martin veya Peçenek Alpar, Tuna bataklıklarında eşkıyalık yaptığı günlerin çağrısına karşı koyamayan Omode veya pagan adıyla Koçsobur, aşkına yenik düşen “bozkırın karısı” gece saçlı Seruzad, Konstantinopolis’in kadife gökleri altında salınırken savrulduğu Macar topraklarında yitip giden Angyika yahut Zenobia, zamanı yenemeyen eskinin şamanları, çağın bambaşka bir konuma sürüklediği yeninin rahipleri… Kayda geçirilmedikleri takdirde bataklık perilerinin, orman cinlerinin dahi kaybolacağı, ortadan silineceği bir serencam akıp gitmektedir. Nasıl “Binboğalar Efsanesi”nde umutların bağlandığı yıldızlar ve kılıç tükenişi engelleyememişse, yıldızların çağrısına uyarak kınlarından sıyrılan kılıçlar da “eski dinlilerin” kayboluşuna mâni olamamıştır. Grupların ve kitlelerin dönüşümü çeşitli mecralarda tartışılmaya devam edecek, zaman herhangi bir ifade veya duygu taşımaksızın değirmen taşı misali eskiyen her şeyi yutacaktır. Hülasa; “Eninize boyunuza eğlenin, sizin olsun Binboğa’nın dağları!” diyen Dadaloğlu’yla, takribi yüz kırk yüz elli yıl sonra “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” filminde “Dünya yörüğe hörgüç oldu!” diye haykıran Karagöz; sayfalarca, notalarca, dakikalarca anlatabilecek bir “sancı”yı kısaca izah etmektedir.


0

Mitoloji

Dostoyevski’ye Mitolojik Bakış: Stusevatsya Erdem Öztaşa

“Öyle ya, aklını yitirmişler de akıllıca konuşamazlar mı yani?” Suç ve Ceza, Fyodor Dostoyevski “Stuşevatsya” fiili Rusçada “silinmek, yok olmak, kaybolmak, hiç olmak” anlamına geliyor. Rusya’da hiç bilinmeyen bu fiili ilk olarak Dostoyevski kullanmıştır. Hem de bizim için çok önemli bir anlamı olan “Öteki” isimli eserinde. Daha sonra dönemin Rus edebiyat dünyasında yayılıyor ve herkes kullanmaya başlıyor. Bu fiilin kısa hikâyesini Dostoyevski’nin “Bir Yazarın Günlüğü” isimli eserinin ikinci cildinde inceleyebilirsiniz. Biz şimdi konumuza başlayalım. Sanatçı, toplumu mitolojik gözle süzebilen kişiye denir. Bir sanatçıyı sanatçı yapan ana unsurlardan biri budur ve Dostoyevski’de en gizli kalmış unsurlardan biri de bana kalırsa bu! “Öteki”nin doruk noktasını gördüğümüz Karamazov Kardeşler isimli eserinden bir bahisle konumuza başlayabiliriz. Kitabın sonlarına doğru ‘İvan Fedoroviç’in Kâbusu’ başlıklı bölümde İvan Karamazov evde otururken bir anda karşısında biri belirir. Beliren bu kişi şeytandır. İvan Karamazov gördüğü şeyin bir hayal olduğunu iddia etse de durum değişmez. Evet, Karamazov’un karşısında oturan bir şeytandır ve İvan’ın zihninden geçenleri onun suratına vurur. Tıpkı sahte Golyadkin’in hakiki Golyadkin’e yaptıkları gibi… Yaklaşık yirmi sayfayı tutan bu kısımda dikkat çekmek istediğim paragraflar var.

Hayal veya şeytan, Karamazov’a şöyle diyor: “Rüyalarda ve özellikle de kâbuslarda mide bozukluğundan ya da başka bir şeyden dolayı insan bazen öyle artistik rüyalar, öyle karmaşık ve gerçek olaylar ya da en belirgin görüntülerden gömleğin sonuncu düğmesine kadar en beklenmedik ayrıntıların yer aldığı bir entrikayla ilgili uzun bir olaylar zinciri görür ki, sana yemin ederim, böylesini Lev Tolstoy bile yazmamıştır. Zaten bu tür rüyaları kimi zaman yazarlar değil, en sıradan insanlar, memurlar, fıkra yazarları, papazlar falan görürler.” Bu paragrafın bir benzerine yine Suç ve Ceza’da denk geliriz: “Sağlıksız ruhsal durumlarda düşler çoğu zaman olağanüstü bir belirginlikle, parlaklıkla, aşırı bir benzerlikle gerçeği andırırlar. Kimi zaman olağanüstü bir tablo oluşur. Ama ortam, olaylar öylesine inandırıcıdır, öylesine ayrıntılı, öylesine beklenmediktir ki, tablonun sanatsal yapısının ayrıntılarıyla öylesine uyumludur ki, bu düşü gören Puşkin ya da Turgenyev gibi bir sanatçı bile olsa, ayıkken böylesine şeyleri düşünmesi olanaksızdır. Hastalıklı düşlerdir bunlar. Uzun süre akıldan çıkmazlar, insanın altüst olmuş, zaten bozulmuş organizması üzerinde

derin izler bırakırlar.” Rüya kavramı antik toplumlarda özellikle büyük bir mana ifade ediyor. Modern toplumun genellikle bilinçaltının bir ürünü olduğunu iddia ettiği rüyalar, bizim geri gördüğümüz toplumlarda geleceğe yönelik bir bilgi veya tanrıdan gelen ilâhî bir uyarı manası taşıyordu. M. Eliade’den öğreniyoruz ki Zervanî gelenekli İran kozmolojisinde somut veya soyut her kavram aşkın bir manaya tekabül ediyordu. Platon’un idealar benzeri bir kavram. Yani her şeyin müteâl bir karşılığı var. Ancak, bu gördüklerimiz rüya ise? İşte her şeyin müteal bir karşılığının olduğu bu dünyada Dostoyevski bize insanın müteal karşılığı olarak şeytanı gösteriyor Karamazov Kardeşler’de. Şeytan ve Tanrı kavramı Dostoyevski’nin üzerinde en ehemmiyetle durduğu kavramlardan birisini oluşturuyor. Özellikle “Öteki” isimli öyküsü ile başlıyor bu serüven. Dostoyevski “Öteki” ile ilgili şunları söylüyor: “Ne var ki bu öykü benim için tam bir başarısızlık oldu, oysa düşüncesi hayli parlaktı, edebiyat yaşamımda bu düşünceden daha ciddisini hiçbir zaman tasarlamamıştım. Ama öykünün biçimi çok başarısızdı. (…) Eğer bugün bu düşünceyi ele alsaydım, yine yazsaydım tamamen farklı bir biçim kullanırdım, ama 1846’da doğru biçimi bulamadım, her nedense bu


61

öyküyle bir türlü baş edemedim.” Öncelikle “Öteki” adlı eserde dikkat edilmesi gereken kısım, Bay Golyadkin’in karşısına çıkan diğer Golyadkin’in normal Golyadkin hangi ruh halindeyken çıktığıdır. Köprüde, soğuk bir havada kendisinin bir kopyasına denk gelen Golyadkin sağlıksız bir ruhsal durumdadır ve her şeyden koşarak uzaklaşmaktadır. “Düşmanlarının ve onu izleyenlerin elinden, üzerine üzerine gelen fiske yağmurundan, korkuya kapılmış yaşlı kadın çığlıklarından, kadınların ah-vahlarından ve Andrey Filippoviç’in öldürücü bakışlarından kurtulmak için çılgın gibi koşarak İzmaylovski Köprüsü’nün hemen yanındaki Fontanka kıyısına sahiline vardığında Petersburg’un saat kulelerinin hepsinde saatler tam gece yarısını vuruyordu.” Burada Shakespearevari bir betimleme söz konusu aslında. Gece vakti ve Golyadkin tam köprüye geldiğinde saatler gece yarısını vuruyor. Biraz sonra da Golyadkin, hayaleti ile karşılaşıyor, ama kendi hayaleti; babasının değil. Hâlbuki Hamlet’te bekçiler ölen kralın babasının hayaleti ile karşılaşırlar. Hava şartları tamamen uygundur Hamlet’teki şartlara. “Korkunç bir geceydi” der Öteki’de Dostoyevski, “Islak, sisli, yağmurlu, karlı, hastalıklı, nezleli, sıtmalı, anjinli, her çeşidinden ve cinsinden ateşli hastalıklı, sözün kısası Petersburg kasımlarının her çeşit özelliğini taşıyan korkunç bir kasım gecesi…” Bu tasvirin aynısını Hamlet’te görürüz. “Delici bir soğuk var. Ciğerime işledi” der nöbetçilerden biri. Saat tam gece yarısını vurunca da ölen kralın hayaleti gözükür gözlere. Golyadkin’in gördüğü, bir rüyadır. Ancak Shakespeare’in de dediği gibi: “Bizler, rüyalarla aynı maddeden yapılmışız.” Gerçek ile rüya arasındaki ince çizgi… Dikkat edersek Dostoyevski, “Bir Yazarın Günlüğü”nde de “Öteki”deki fikrin saçma olduğunu düşünmez. Aksine öyküdeki fikri savunur; “Müthiş bir fikirdi!” der, ancak metnin biçimini beğenmez. Metni yazdığı dönemlerde kardeşine gönderdiği mektupların birinde “bu benim şaheserim” olacak der hatta. “Golyadkin’in düşüncesi beni hasta etti!” der bir diğer mektubunda da. Peki, Golyadkin’de insanı hasta edecek derecede ne tür bir fikir var? Dostoyevski’yi buhrana sokan nedir? Golyadkin’in kopyası Golyadkin her yönüyle kötü biridir. Başta normal Golyadkin’in suyuna gider ancak ertesi gün inanılmaz terbiyesizlikler yapar. İşin ilginci de şu ki diğer Golyadkin’i normal Golyadkin’den başka kimse görmez. Yani tamamen hayali bir ürün var gibidir ortada. Ama durum öyle değildir. En

sonunda normal Golyadkin kupa arabasına bindirilerek büyük ihtimalle tımarhaneye götürülür. Kupa arabasını izleyen kalabalık zamanla azalır ve geriye tek bir kişi kalır; öteki Golyadkin. O asla peşini bırakmaz. Yani insanı delirten bir hayal. Burada dikkat edilmesi gereken husus şu aslında: bir rüya var bu rüya birilerini delirtiyor. Campbell’ın belirttikleri konumuzu çok aydınlatacak: “Düş muamması, örnek olarak, zihinsel bir mantıkla yorumlanamaz. Düş, gören için, başkalarınca görülmese de, dıştan gelen bir şeydir. Ve düşsel dünyanın anıları normal anılarla karıştırılır, iki dünya birbirine geçer.” Görülen rüyanın bir mesaj olarak tanımlanması çok eski çağlardan kalma bir alışkanlık ve modern toplumlarda da yavaş yavaş yitiyor. Gerçi Keith Richards gibi bazı ender sanatçılar şarkılarındaki ritimleri rüyalarında görüp oluştursalar da rüyalara yönelik ciddi bir dezenformasyon hâlâ mevcut ve giderek de artıyor. Modern toplumlarda rüya, bilinçaltının aksülameli gibi bir şey. Halbuki Campbell’ın da dediği gibi rüyalar, zihinsel mantıkla yorumlanamayacak şeylerdir. Zihin ile yorumlanamayan bir şey doğal olarak yine zihnin kavrayamayacağı bir şey tarafından bir mesaj olarak gönderiliyor. Akıl, kuşatabildiğini anlar, ancak rüya akıl ile kuşatılamaz. Bunu çok iyi fark eden antik toplumlar rüyayı zihnin bir ürünü değil de direkt doğanın veya diğer ilahi güçlerin bir mesajı olarak yorumlamış. Buna en iyi örnek şamanlar hiç şüphesiz. Transa geçiş ile görülen rüya… Şamanist toplumlar “öteki dünyanın insanlara, rüyalar veya görüler gibi özel diller aracılığıyla seslendiğini ileri sürerler. Kehanetler ya da tanılar dolaylı biçimde bu rüyalarda, görülerde diler gelir.” İleriki kısımda da şöyle geçer: “Sanki, bu dünyada yaşanacak olayların bir eşleri öteki dünyada daha önceden gerçekleşmektedir.” İşte rüya! Dostoyevski’nin kahramanları biraz şamanisttir aslında. Çünkü Şamanistler ile deliler arasında pek bir fark yoktur ve Dostoyevski’nin karakterleri de delidir. Özellikle görülen rüyalar veya hayaller… Beyaz Geceler’de kahramanımız bir hayaleperesttir. Keza Ev Sahibesi’nde de böyle garip durumlar vardır. Golyadkin, İvan Karamazov, Raskolnikov… “Sağlıksız ruhsal durumlarda” görülen rüyalar… Ancak ne diyor Dostoyevski Suç ve Ceza’da: “Bu anlamda gerçekten de hepimiz,

hem de çokluk hepimiz deliyiz. Ne var ki hastalar bizlerden biraz daha fazla delidirler. İşte bu ince çizgiyi unutmamalıyız. Aslında ruh dünyası uyum içinde olan insan hemen hiç yoktur. Bir gerçektir bu. Onlarca, belki yüzlerce insanda bir rastlanır böylesine, onun bile tam anlamıyla uyumlu değildir dünyası…” Demek ki hepimiz sağlıksız bir ruhsal durumdayız ve o halde hepimiz bu tip rüyalar görebiliriz. O hâlde ya şu an gördüklerimiz de o rüyalardan biri ise? İşte Dostoyevski’nin “Öteki”deki amacı budur. Herkes kendi rüyasını görüyor ve kimilerini delirtiyor bu rüya. Guajiro şamanları rüyayı bir tanrı gözüyle görürmüş; kâbusları ve ödülleri veren rüyanın kendisi bir tanrı. Tabii Dostoyevski’de rüyayı tanrılaştırmak gibi bir şey asla söz konusu olamaz. “Öteki” ile başlayan bu serüven zaman zaman Dostoyevski’nin eserlerinde bütün hâlinde değil de parça olarak bulunmaya başlar. 1846’da “Öteki”yi yazan Dostoyevski hemen bir sene sonraki eseri “Ev Sahibesi”nde de buna benzer şeylerden bahseder, ancak bu metni tamamen kapsamaz ve parça olarak bulunur veya kişileştirilmiş bir ruh halinin ifadesi olarak… 1866’da Suç ve Ceza çıkar, Öteki’den tam yirmi sene sonra. Ancak Dostoyevski’de bu fikir hâlâ değişmemiştir ve metnin içerisinde gizli kapaklı kendini hâlâ korur. Keza dev eseri Karamazov Kardeşler’de de İvan’ın şahsında tecelli eder bu durum. Ancak okuyucuların kafasında hâlâ bir soru işareti olduğuna eminim: tüm bunların mitoloji ile ne alâkası var? Eliade’nin belirttikleri üzerinden yola çıkalım. İran kozmolojisinde her şey, her kavram çift yönüyle kendini gösteriyordu. Bahtin diyor ki: “Dostoyevski’nin dünyasında bütün insanlar ve her şey birbirini tanımak ve birbiri hakkında bilgi sahibi olmak, birbiriyle ilişkiye girmek, temasa geçmek, yüzleşmek ve birbiriyle konuşmaya başlamak zorundadır. Her şey başka her şeyde yansımak zorundadır; her şey birbirini diyalojik olarak aydınlatmak zorundadır. Bu nedenle, kopuk ve uzak olan her şey, tek bir uzamsal ve zamansal noktada kesişmek zorundadır.” Her şey başka her şeyde yansımak zorundadır. Burada muazzam bir şey söz konusu! Her şey başka her şeyde yansıyor. Rüyalar tanrılarda ve şeytanlarda yansıyor; tanrılar ve şeytanlar da rüyalarda. Sağlıksız ruh durumlarımız rüyalarda yansıyor, rüyalar da sağlıksız ruh durumlarımızda yansıyor. Her şey her şeyde yansıyor. İşte Dostoyevski’deki mitolojik olay bundan ibaret! Her şey bir döngü içerisinde ve bu döngüde en büyük payı şeytan oynuyor. Tanrı var mı sahiden? İşte soru. Ve şeytan nedir o hâlde?


2

Mitoloji

Türk Fantastik Edebiyatı ile Korku Edebiyatı İlişkisi Seçkin Sarpkaya

2013 yılında öğretmenlik yaptığım bir kurumdaki lise ve orta okul öğrencilerine Türk korku filmleri üzerine yapacağım akademik bir araştırma için “Mitoloji denildiği zaman aklınıza ne geliyor?” sorusunu yönelttiğimde aldığım cevaplar “Yunan mitolojisi” ve “Mısır mitolojisi” olmuş, biraz bilenleri ise “İskandinav mitolojisi”ni de belirtmiştir. Bunun yanında 2016’da Türk kültürü teması için destek verdiğimiz İzmircon 2016 etkinliğinde ise birçok gencin Türk kültürüne ve Türk mitolojisine olan ilgisi hepimizi mutlu etmişti. Peki ne olmuştu bu üç yılda? Aslında Türk kültürü ve Türk mitolojisine yönelik her zamankinden çok da fazla bir üretim olduğu söylenemezdi. Bu, bir olumsuz eleştiri olarak algılanmamalıdır. Aksine, özellikle yüz yılı aşkın Türk halk bilimi araştırmaları tarihinde ve belli bir seviyeye ulaşmış Türk fantastik ve korku edebiyatlarında başarılı araştırmalar ve eserler verilmekteydi. Burada önemli olan nokta tabiri caiz ise konuyla ilgili çocukların bir şeyler araştırması, ilgilerinin peşinden gitmesi ve bunu sevdikleri alt kültür dairesinde görmek istemesinin bir sonucudur. Fantastik edebiyat, korku edebiyatı, bilimkurgu edebiyatı ve yakın türlere ilgi du-

yan çocuklar, mensubu oldukları Türk kültüründen ögeleri bu alanlarda da görmek istiyorlardı. Bu yazıda “konuyla ilgili çocuklar” olarak adlandırabileceğimiz, fantastik edebiyat ve korku edebiyatı gibi türlerle ilgilenen, bu alanda eserler veren bazı Türk yazarlarını örnek olarak Türk mitolojisi ve Türk fantastik/korku edebiyatları arasındaki ilişkiye değinmek amacındayım. Buradaki çocuk ifadesi iki türlü gönderme yapmaktadır. Biri mevzubahis edebî türleri hâlâ çocukça görüp ciddiye almayan kitlelerin ifadesiyken diğeri bu alanla ilgilenen yazar veya okutucu tüm bireylerin olmaktan mutlu oldukları yetişkin çocukları ifade etmektedir. Biraz ilgili kişilerin bileceği üzere fantastik edebiyat, korku edebiyatı ve benzeri türler yaratıcılarının ilk eserlerini ürettiği günlerden bu yana mitler ve mitoloji ile yakından bağlantılı olmuştur. Hatta insanlığın en erken dönem üretimleri olan mitlerin bizzat kendisinde fantastiğin ve korku unsurlarının kendisini bulmak mümkündür. Mitler; tanrıların, olağanüstü varlıkların, fantasik kahramanların, canavarların, şeytanların ve daha birçok iyi ya da kötü olarak algılanan hariku-

lade canlının yer aldığı anlatılardır. İnsanlar en erken dönemlerinde mitleri yaratırken düşüncelerinden, hislerinden yola çıktı ve hem kendisini hem de etrafındaki dünyayı keşfederken olağanüstülüklerle, korkularla tanıştı ve bunları tanımlayıp ifade etmeye başlayarak belki de ilk fantastik edebiyat ve korku edebiyatı üretimlerini gerçekleştirdi. İlerleyen dönemlerde destan, masal, efsane gibi türler de fantastik ve korkunun üretimlerine katkıda bulundu. İnsanlığın hayal gücü diğer tüm unsurlarıyla birlikte gelişmeye ve üretmeye devam etti. Bu da yazının üretime geçtiği dönemde yazıyı kullanan kişileri derinden etkiledi. Dünya edebiyatında birçok yazar mitlerden ve mitolojinin sağladığı bilgiden eserlerinde faydalandı. Bu faydalanma süreci fantastik edebiyatın ve korku edebiyatının temel dinamiklerinden biri hâline geldi. Söz konusu türlerin en tanınmış isimleri arasında sayabileceğimiz Lovecarft, Poe, Beckford, Stoker, Hoffmann, Shelley ve tabii ki Tolkien, dünya mitlerinden ve mitolojilerinden faydalanarak eserlerini oluşturdular. Örnek olarak Lovecraft “kozmik korku” olarak da adlandırılan bir tür yaratırken tanrılarıyla, canavarlarıyla, büyüsüyle, inançlarıyla ve daha birçok karanlık


63

örüntüyle bir Cthulhu mitosu yaratmayı başardı. Mitler ve mitolojiden esinlenerek mitik bir fantastik edebiyat, korku edebiyatı oluşturdu. Tolkien de mitolojiden etkilenen ve adeta bir mitoloji oluşturan isimlerin başında gelir. Tolkien legendarium olarak da adlandırılan kendi mitolojisini oluşturmaya çabalamıştır. Yunan, Kelt, Roma, Germen, İskandinav ve Fin mitlerini çok iyi bilen Tolkien Silmarillion, Yüzüklerin Efendisi gibi eserleri başta olmak üzere tüm eserleriyle İngilizlere ait bir mitoloji oluşturmaya çabalamış ve bunu da bildiği tüm mitler ve mitolojilerden esinlenerek yapmıştır. Örnekler elbette ki artırılabilir. Burada önemli olan nokta bu isimlerin mitlerden ve mitolojiden etkilenerek büyük bir edebiyat yarattıkları gerçeğidir. Fantastik edebiyat ve korku edebiyatı yazarları mitlerden ve mitolojilerden etkilenerek eserlerini oluşturmuş ve belli bir edebî kültür alanı inşa etmişlerdir. Peki, Türk edebiyatında bu durum nasıl işlemiştir? Elbette ki burada değinilen Türk edebiyatı, Türk fantastik edebiyatı ve Türk korku edebiyatı gibi kavramlar kitaplarca anlatılacak geniş sahalardır. Özellikle Türk ifadesini sadece Türkiye’yi değil, Balkanlar’dan Sibirya’ya, Anadolu ve Orta Doğu’dan Çin’in içlerine kadar tüm Türk dünyasını kapsayacak şekilde kullanırsak tek başına bir kütüphane oluşturacak kadar eser ortaya konulabilir. Bu sebeple burada Türkiye sahasından belli miktarda bilgiye değinilerek Türk mitolojisi ve Türk fantastik edebiyatı ile korku edebiyatı üzerinde bir deneme yapılacaktır. Ziya Gökalp, Mehmet Fuat Köprülü ve Rıza Tevfik’in yazılarından bu yana yüz yılı aşkın bir süredir sistematik bir şekilde ürünler verilen Türk halk bilimi sahasında Türk mitleri ve mitolojisiyle ilgili de belli sayıda eser üretilmiştir. Bahaeddin Ögel, Fuzuli Bayat, Pertev Naili Boratav gibi Türk araştırmacıların yanında Jean Paul Roux, Mircea Eliade, A. V. Anohin, Radloff gibi birçok yabancı isim de Türk mitolojisi üzerine eserleriyle temel bilgiyi ortaya koymuşlardır. Geçmişten günümüze Türk mitolojisi üzerine çalışan özellikle Türk halk bilimi araştırmacıları Türk mitolojisiyle ilgili verileri ortaya koymuş ve ulaşılabilir bir hâle getirmiştir. Elbette ki araştırılması

gereken daha çok unsur vardır. Fakat yine de belli bir külliyata erişilmiştir. Türk mitolojisi, Türk destanları, masalları, efsaneleri başta olmak üzere Türk kültürünün birçok noktasını açıklığa kavuşturan birçok eser özellikle gelişen teknolojiyle birlikte çok da karanlıkta kalmamaktadır. İşte bu eserleri inceleyen ve bir Türk fantastik edebiyatı ve korku edebiyatı yaratmak isteyen yazarlar Türk mitolojisinden esinlenerek eserler ortaya koymuşlardır. Bu noktada ele alacağım ilk örnek Anadolu Korku Öyküleri serisi olacaktır. 2017 yılının sonunda Yılgayak adıyla üçüncüsü çıkan bu serinin yazarları serinin başından beridir “bizden, kültürümüzden bir korku edebiyatı” yaratmak düşüncesiyle hareket ederek üretimde bulunmuşlardır. Başarılı yazarlar olan Galip Dursun, Demokan Atasoy, Işın Beril Tetik ve Mehmet Berk Yaltırık gibi isimlerin yanında çok kaliteli kalemlerin de yer aldığı seride tüm hikâyeler Türk kültüründeki korku mitleri ve korku unsurlarıyla örülmüştür. Serinin üç kitabında da yer alan farklı farklı yazarlar bu seri dışında da fantastik edebiyat ve korku edebiyatı alanında üretimlerine devam ederken serinin üçüncü kitabının arka kapak yazısı dikkat çekicidir: “Türk mitolojisi, Erliğin Kızları, Cemre ve Nevruz da bu kitapta, define peşinde koşup hırslarına yenilen, zeytin ağaçlarının ya da lanetli taşların gazabına uğrayanlar da.” Buradaki Türk mitolojisi vurgusu ve Türk mitolojisinin İslamiyet öncesi ve Sibirya coğrafyasına ait şeytanı olan Erlik ve onun kızlarına yapılan gönderme bu eseri üreten yazarların Türk mitolojisini “bildiği” ve “kullandığı”nın henüz kitabı okumadan görülen bir ispatıdır. Zaten halihazırda üç seride de yer alan tüm yazarlar net bir şekilde Türk mitolojisi üzerine araştırmaları yakından takip eden isimlerdir. Bu seri Türk mitolojisi ve Türk fantastik edebiyatı, Türk korku edebiyatı ilişkisi ve üretimin kalite seviyesinin son derece yüksek olması noktalarında başarılı bir örnektir. Hayal Et Hikâyeleri ve Demir Dövme Öyküleri ile harika işler çıkaran Murat Başekim de özel-

likle DG adlı eseriyle anılması gereken bir isimdir Özellikle DG kitabının arkasında benim de Türklerin Şeytani Masalları adlı kitabımda incelediğim Enkebir, Kıbilik, Mekir, Koncolos gibi isimleri anması ve kitabının isminin de Türk kültüründeki mitik bir tip olan Deli Gücük’ün kısaltması olması yazarın Türk mitlerini iyi bildiğinin yine hikâyelere giriş yapmadan görülen bir işareti ve ispatıdır. Özellikle son on beş, yirmi yıllık dönemde bu tip eserler üreten yazarların sayısı artırılabilir ve birçok isim anılabilir. Metin Savaş ve kitabı Erlik, Özgür Özol ve Türk mitolojisine ait mükemmel bir anlatı sunan eseri Ilgana, Uğur Batı’nın Azraa-Eel Menkıbeleri gibi eserler de “Türk mitolojisini bilen, Türk mitlerine ait bilgilere hâkim yazarların ürettiği Türk fantastik edebiyat ve korku edebiyatı” üretimleridir. Peki bu noktada Türk fantastik edebiyatını ve Türk korku edebiyatını geliştirmek için neler yapılmalıdır? Bu sorunun birkaç yönü ve dolayısıyla birkaç cevabı vardır. İlk olarak fantastik edebiyata, korku edebiyatına ve benzeri diğer türlere olan bakış kırılmalıdır. Ülkemizde hâlâ birçok edebiyat araştırmacısı bu türleri çocukça bulmakta ve bu türlere ve eserlere tam tabiriyle burun kıvırmaktadır. Başta belirttiğim “çocuk” meselesine tekrar dikkat çekmekle birlikte birçok edebiyat araştırmacısı bu türleri, türlerin dünyadaki özellikle edebiyat ve sinema alanındaki başarısına rağmen, çocukça bulmaktadır. Bu algı acilen yıkılmalı ve özellikle araştırma sahalarında Türk fantastik edebiyatına ve korku edebiyatına daha çok yer verilmelidir. Bir diğer husus ise yazarlarla araştırmacıları ve tabii ki eserleri buluşturmaktır. Türk mitolojisine ilgili fakat asıl işi bunu araştırmak olmayan bir yazar, bir Türk halk bilimci gibi yüzlerce eser okumaya vakit ayırmayabilir. Bu noktada Türk mitolojisiyle ilgili yazarlar başta olmak üzere grafikerler, müzisyenler, senaristler ve daha birçok sanatsal üretim alanında ürün verenleri destekleyecek eserler üretilmelidir. Bir diğeri de elbette ki Türk fantastik edebiyatı ve korku edebiyatı alanında üretimde bulunan yazarların eserlerinin desteklenmesidir. Türk fantastik edebiyatı ve korku edebiyatı başarılı üretimlerle yoluna devam etmektedir.


4

Röportaj

Dikkat Tiyatro Çıkabilir! Nergis Fırtına Dikkat Tiyatro Çıkabilir ekibinden Ali Rıza Bora ve Sinem Soykök ile tiyatro ve topluluğun yeni projeleri hakkında konuştuk. Ekip “Bu akşam da televizyon yerine tiyatro izleyelim” tarzında söylemler kuracakları bir toplum için çırpınıyoruz” dedi. ”Dikkat Tiyatro Çıkabilir” nasıl bir topluluktur? Nasıl tanımlarsınız ve genel hatları ile neyi amaçlamaktadır? Kendimize tiyatro sanatını mekan ayırt etmeksizin, bir anda insanların karşısına çıkarak icra eden sokak tiyatrosu ekibi diyebiliriz. Yediden yetmiş yediye insanın olduğu her yerde oyun oynamayı ve tiyatro sanatının istendiğinde seyircisinin ayağına gidebileceğini herkese ispatlamayı amaçlayarak bu topluluğun temellerini attık. Mekansızlığı benimsediğimiz için de daha fazla yerde daha fazla oyun oynamayı ve en önemlisi daha fazla insan ile buluşmayı hedefledik her zaman. Seyircimize de tiyatro sanatının zevkini aşılarken, bu sanatın aslında ne kadar canlı ve insana ne kadar yakın olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bunu da hayatın en hareketli alanları olan sokaklarda yaparak seyircimiz üzerinde farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Diğer tiyatro topluluklarından farklısınız. Peki, sizlerin izlediğiniz yollar neler? Aslında diğer tiyatrolardan çok da farklı olduğumuzu söyleyemeyiz. Biz de onlar gibi insanların ruhuna dokunmayı, insanlığın temel sorunlarına ışık tutmayı ve çözüm yollarını estetik bir dille ele almayı hedefliyoruz. Bizim farkımız sadece bunu yaparken herhangi bir mekan gözetmememiz. Gitgide önemini kaybeden tiyatro sanatının eski gücüne kavuşmasını ve insanların “Bu akşam da televizyon yerine tiyatro izleyelim” tarzında cümleler kuracakları bir toplum için çırpınıyoruz. Tıpkı o yanan ormandaki güvercin gibi biz de kendi gagalarımızla bu yangına su taşımaya çalışıyoruz. Umudumuz, tiyatro sanatını insana yaklaştırarak daha fazla tiyatro izleme alışkanlığı edindirmek. Ayrıca tüm imkansızlıklara rağmen bunun yapılabilirliğini gösterip kulaklara kar suyu kaçırmak istiyoruz. Klasik bir tiyatro sahnenizin olmaması sizler için bir zorluk mu? Yoksa artıları var mı? Zorluk değil aksine bizlere daha fazla alternatif sunuyor bu seçimimiz.

Seçtiğimiz konuları ve oyunları da mekanın kendi atmosferine göre uygun hale getirip o mekanın bize verdiklerini kullanarak oynamaya çalışıyoruz. Örneğin bir oyunumuzda bir balıkçının hikayesini anlatıyorsak limanda veya deniz kenarında bu oyunu oynamaya çalışıyoruz. Oyunun gidişatına göre denize girmemiz gerekiyorsa da denize giriyoruz. Hem seyircimize farklı bir dilde seslenmiş oluyoruz hem de bizim için farklı bir deneyim olmuş oluyor. Çünkü kelimenin tam anlamıyla her oyun birbirinden farklı oluyor. Her yeni mekana ve yeni oyuna göre sürekli alternatif üretmek bizi de geliştiriyor. Sponsorunuz olmadan, finansör ve garantörlüğünü de üstlendiğiniz bu projede bu sanatı icra etmek zor olsa gerek. İşler nasıl yürüyor? Gönüllülük esası mı desek yoksa imece usulü mü bilemiyoruz ama şu bir gerçek ki yaptığımız işi seven ve takdir eden insan çok fazla. Onlar da bu çorbada tuzları bulunsun diye ellerinden ne geliyorsa yapmaya gayret ediyorlar. Birisi logomuzu ve afişlerimizi tasarlıyor bir başkası illüstrasyonlarımızı yapıyor bir başkası sanatsal ve estetik açıdan yönlendirmede bulunuyor bir diğeri biz yoldayken yapamayız diye sosyal medya paylaşımlarımızı yapıyor. Kolektif bir bilinç kendiliğinden oluşuyor, bu da bu insanların bize ve sanata inanmalarından kaynaklı. Ama şu var ki her şeyi bu denli kolektif bir şekilde yapamıyoruz. Eski ve az kullanılmış kumaşlardan kostümlerimizi kendimiz dikiyor, eski ve işe yaramayan tahta ve ıvır zıvırlardan dekor ve aksesuar yapıyoruz. Elbette yapacağımız projelerimiz ve bunları daha fazla insanla paylaşabilmek adına sponsorlara ihtiyaç duyuyoruz ama gelin görün ki olmaması bizim bunu yapmaktan vazgeçmemize neden olmuyor. Bir de önceliğimiz hiçbir zaman kâr amacı gütmek olmadığı için her zaman Gel- Öde-İzle mantığını reddettik ve Geldik-İzle-Beğendiysen Öde prensibiyle seyircimizle buluşmayı hedefledik. Sağ olsun seyircilerimiz de elimizi boş çevirmediler ve yükte hafif ama maneviyatı oldukça fazla olacak şekilde bizi mutlu ettiler.


65

Peki, ekibiniz bu döneme dek neler yaptı? 2016‘nın yaz aylarında “Neden yaz aylarında da tiyatro olmasın?” dedik ve sonra bunun nasıl olabileceğini düşünmeye başladık. Tiyatro izleyici kitlesinin tatile çıkması sebebiyle insanları bir sahneye toplamak çok zor olduğundan “O zaman biz de onların ayağına gideriz ve sahne olmaksızın sokakta oyunlarımızı oynarız” dedik. Amacımız, ulaşabileceğimiz her şehri gezip adımızdan da anlaşılacağı üzere aniden insanların karşısına çıkmaktı. Ama bunu yapabilecek maddi imkana ve ekipmana sahip değildik. Bu yüzden de elimizdeki imkanlar neticesinde tek bir yerde oynamaya karar verdik. Daha sonra kendi yazdığımız 12 kısa oyunu her akşam Bozcaada meydanında, sokaklarında ve bahsettiğimiz gibi oyunlarımızın minvaline göre iskele ve kıyılarında oynadık. Bozcaada’daki serüvenimizi tamamladıktan sonra ise kendimize yeni bir hedef belirleme yoluna gittik. Daha sonra “Biz sokaklarda insanlarla buluşabilmeyi ve farkındalık yaratmayı başardık peki daha fazla şehirde daha fazla insanla buluşabilme şansımız olmaz mı?” sorusu aklımıza takıldı. Ama bunu nasıl yapacaktık? Sponsorumuz yoktu. Birikimimiz veya o kadar fazla şehre bizi götürebilecek bir arabamız da yoktu. Daha sonra biz de düşünmeye başladık. Başta ne kadar çılgınca ve imkansız gözükse de “Neden bisikletlerimizle çıkmayalım ki?” fikri iyice aklımıza yattı. Ve biz de geçtiğimiz 2017 yazında “Bir Pedal Bir Tiyatro” adını verdiğimiz proje ile Bozcaada’dan Antalya’ya kadar hem pedalladık hem de durak noktalarımızda oyunlar oynadık. Karşılaştığımız onca zorluğa ve imkansızlıklara rağmen 900 kilometrelik yolculuğumuzu tamamlayıp Antalya’da son oyunumuzu oynamayı başardık. Bozcaada’yı seçmenizin özel bir sebebi var mı? Bu iş başka ilçede de olur muydu? Ya da diğer ilçelere de yayılma şansı olacak mı? Bu oluşumun doğmasına neden olan önemli bir faktör Bozcaada. Şöyle ki aklımıza, henüz bir tiyatro kurma ve sokak oyunları yapma fikri gelmeden önce Bozcaada’ya gelen yerli ve yabancı turistlere kendi yaptığımız el işi kolyeleri ve tasarım ürünlerini satma fikri gelmişti. Bunun için de belediye ile görüşüp bir stant kiralamak istedik. Ama daha sonra bunun için gerekli izni alamadık. Biz de “Niye kendi işimizi yapmayalım ki? Gidelim Bozcaada sokaklarında oyunlar oynayalım, harçlığımızı oradan çıkaralım” dedik. Belediye’ye tekrar gidip bunu yapıp yapamayacağımızı sorduk ve bizi içtenlikle karşıladılar. Ellerinden geldiğince destek verdiler. Yapacağımız yeni işler için de hem bir nevi tetikleyici faktör hem de bir özgüven kaynağı diyebiliriz. Bu yüzden Bozcaada bizim için çok kıymetli bir yere sahip. “Bir Pedal Bir Tiyatro” projenize gelecek olursak; bize nelerden bahsedeceksiniz? Sosyal bir farkındalık yaratmak adına sporu ve sanatı birleştirdiğimiz “Bir Pedal Bir Tiyatro” projemizde daha fazla seyirci ile buluşabilmek adına oynadığımız oyunlar haricinde bir de video blog yaptık. Yol hikayelerimizi, oynadığımız oyunların prova süreçlerini ve arka planlarını, ayrıca kamp ve bisiklet sporuna dair bildiklerimizi imkanlarımız yettiğince paylaşmaya çalıştık. Çok enteresan olaylara tanık olmanın yanında bazen yorulduk moralimiz bozuldu bazen de gücümüze güç katıp yolumuza ve oyunlarımıza devam ettik. Yolda tanıştığımız onca insan ile çok güzel anılar biriktirmiş olduk. Biz bu yolculuğu hayatın kısa bir özeti gibi görüyoruz. Hem gözyaşı vardı hem mutluluk. Hem iyi insanlarla karşılaştık hem de kötüleriyle. Ama her şeye rağmen yolda olmak ve niye yolda olduğunu unutmadan pedallamaya ve oynamaya devam etmek tüm olumsuzlukları görmezden gelmemizi sağladı. Sonunda Antalya’ya ulaştığımızda ise hem bu projeyi tamamlamanın mutluluğunu hem de bitmiş olmasının verdiği burukluğu aynı anda yaşadık. Gelecek projeleriniz nelerdir? Ne bekliyor dersiniz? Demiştik ya çok fazla insan ile buluşmak ve onlara oyunlar oynamak istiyoruz diye. Şöyle ki; tüm Türkiye’de, bu güzel ülkenin her şehrinde, kasabalarında ve köylerinde oyunlar oynamak istiyoruz. Her şehrin meydanlarında tiyatro severler ve özellikle çocuklar ile buluşmayı he-

defliyoruz. Çocuklar için hem eğitici hem de keyif alacakları bir proje geliştirmeyi planlıyoruz. Daha sonra Anadolu serüvenimize Avrupa’yı da koymak istiyoruz. Bu hedefimiz için de yeni projeler ve bu projeler için çözüm yolları üretmeye devam ediyoruz. ”Tubby’nin Umut Yolculuğu”nu nasıl daha yakından tanıyabiliriz? Bu yıl da yine “Bir Pedal Bir Tiyatro” projemizin bir benzeri olarak, insanlığın ve sahne sanatlarının ilk iletişim aracı olan pandomim sanatıyla bisiklet sporunu “Mimopedal” adını verdiğimiz bir proje ile birleştireceğiz. Yine hem yollarda olup hem de durak noktalarımızda oyunlar oynayacağız. Bu kez yolda Ali ve Sinem olarak değil, kendi yarattığımız dünyanın bir karakteri olan “Tubby’nin Umut Yolculuğu” sloganı ile olacağız. Bu yıl bir pandomim projeniz var. Perdeler kapanmadan projeden biraz bahseder misiniz? Tubby ve Nuttubby’nin kısa hikayesinden bahsedecek olursak; bu iki kafadarın yaşadıkları dünyada son savaş da yaşanmış ve insanlık büyük kayıplar vermiştir. Geriye kalan son dünya hükümeti de az kalan insan nüfusunun azalmasını önlemek adına intihar etmeyi yasaklamış ve intihar edenlere de çok büyük cezalar vereceğini duyurmuştur. Ama bu dünyada bırakın yiyecek bir dilim ekmek bulmayı içecek su bulmayı, nefes alacak temiz bir hava bulmak bile olanaksızmış. Tam da bu koşullarda yaşamaktan bıkan Tubby ve Nuttubby intihar etmek adına şehirdeki limana gelirler. Tek bir amaçları vardır, Sonsuz Mutluluklar Diyarına ulaşmak. Rivayet edilene göre dünya üzerinde veya dünyanın dışında Sonsuz Mutluluklar Diyarı adında, kimsenin çalışmadığı, herkese yetecek kadar yemeğin ve temiz havanın bulunduğu, insanlarının da sonsuza dek mutlu bir şekilde yaşadıkları bir diyardan bahsedildiğini duymuştur bizim iki kafadar. İntihar ederek belki buraya gidebileceklerini düşünürler ve tam bu esnada polisleri fark ederler. İntihar etmekten vazgeçip polislerden kaçarlar. Bu kovalamaca esnasında Nuttubby kaybolur. Tubby de onu arar ama bir türlü bulamaz. Seslenir ama sesini Nuttubby’e duyuramaz ve sonunda kendi sesini de kaybeder. Bir gün umutsuzluğa kapılıp yine intihar edecekken bir defter bulur. Bu defterde Sonsuz Mutluluklar Diyarının kapılarından birisinin Antalya’da olduğu bilgisine ulaşır. Ayrıca Nuttubby’nin de orda olabileceğini düşünür. Çöpten bulduğu parçalarla kendisine bir bisiklet yapar ve bulunduğu nokta olan Çanakkale’den Antalaya’ya doğru bir umut yolculuğuna çıkar. Kaybettiği sesine rağmen elinde Sonsuz Mutluklar Diyarının haritası ve Nuttubby’nin resmi ile yollara düşer. Her yerde insanlara niçin orda olduğunu kimi ve nereyi aradığını, ayrıca nereye gitmesi gerektiğini sesi olmadan beden diliyle sorar. Bakalım bu serüvenin sonunda Tubby hem Sonsuz Mutluklar Diyarını hem de dostu Nuttubby’i bulabilecek mi? Biz de deneyimleyip göreceğiz.


6

Sinema

Bir Otel Odasında Doğrusal Zaman Çizgisinden Kopan Kitle Kültürü Emre Emrem

21’nci yüzyılın sınır tanımayan uluslararası sermaye etkileşimli dünyası, kültürel zeminde de erimeleri, kaynaşmaları ve bazı sıkışmaları doğurabilmektedir. Bireysel ayrıcalıkları ön plana çıkaran 19’uncu modernlik fikri, mekânsallığı ve zamansallığı korumaktayken artık teknik ilerleme, küreselleşme ve neo-liberalizm ile mekân ve zamanla çok işi olmayan bir “postmodern”in doğduğu, hatta bununla kalmayıp ilk gençlik dönemini henüz tamamlamış yetişkini bize canlandırdığı bir bugün yaşamaktayız. Belki de postmodernizmin bu uçarı; geçicilikten, kural tanımazlıktan ve yapı bozumundan yana olan tavrını genç yetişkin yaşına vermeliyiz. Ve şüphesiz ki postmodernitenin eklendiği kültürel durum ekonomik anlamda bir geç kapitalizm süreciyle, siyasal anlamda neo-liberalizm ile birlikte ilerlemektedir. Böyle bir ilişkilendirme, mekânsal ve zamansal değişimlere anlam atfetmektedir. Küreselleşme ile sınırları aşan sermaye dağılımı, üretim ve tüketim ilişkileri gibi kavramlar etkilerini kültürel sınır aşımları olarak da göstermiştir. Sanayi ürünleri yanında her türlü kültürel pratiğin de metalaşması; her an, her yerde, her şeyin olma ihtimalini mümkün kılmaktadır. Başka bir deyişle, “Birçok imaj, mekân üzerinden kitlesel ölçekte pazarlanabilir.” Sinemasal zamanın kendi içinde giriş

gelişme ve sonucu olan bir anlatı oluşturmasının köklerini “modern” kelimesinde arayacak olursak Krishan Kumar’ın tanımlamasına ihtiyacımız olacak. Kelimenin köken olarak “modo”dan gelen modernus, hodiernus modelinden hareketle Latinceden yaratılmış bir sözcük olduğu karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla kelimenin geldiği yer olarak ilişkilendirebileceğimiz zaman kavramının önemini postmodernizme daha varılmadan oluşan modern dönemde görmekteyiz. Diğer taraftan doğrusal zaman çizgisi anlatısının çıkış noktasını, Hristiyanlığın başı, ortası ve sonu bulunan Mesih hikâyesinin doğrusal düzleminde ararsak ay ve yıl tekrarlarına bağlı olan zaman çizgisinin kendini, Mesih hikâyesi de dahil, tüm modern anlatıların içinde var ettiğini görürüz. Böylelikle geçmiş, şimdi ve gelecek anlamlı bir dizilişte birbirine bağlanmış olur. Bu modern anlatılar, ister Kumar’ın temellerini dayandırdığı Rönesans öncesi Hristiyan Orta Çağ’ında olsun ister Rönesans ve Sanayi Devrimleri sonrasında yeniden düzenlenen modern dünyada olsun doğrusal zaman çizgisini koruyarak post-modernizme ya da öncesinde ilişkisini kurduğumuz teknolojik gelişmelerle kuşanan küreselleşmeye, geç kapitalizme,

neo-liberalizme kadar etkisini kesintisiz olarak sürdürmüştür. Ortaya çıkış ve gelişimine bakıldığında sinemayı da modern dönemin çocuğu olarak tanımlayabiliriz. Parçalı, kuralsız ve sırasız yapısından dolayı kimsenin postmoderniteyi zamansal bir durum olarak tartışamaması bütün düzenli anlatıların sonunu getirmektedir. Özellikle sıralamanın kurgu terimiyle karşımıza çıktığı sinemada artık giriş, gelişme ve sonuca dayalı doğrusal zaman çizgisine göre dizilmiş anlatımın yerini sonun baştan gösterildiği, ters yüz edilmiş anlatım örnekleri alabilmektedir. Berkun Oya’nın “İyi Seneler Londra” filmi, hikâyesini aktarırken kullandığı bu zamansal sıra bozumuyla postmodern biçimini, açılış sahnesinde olduğu gibi damdan düşercesine izleyicisinin önüne atar. Yolun kenarındaki banka oturmuş perişan bir adamı, o sırada o sokaktan tesadüfen geçerken gören ve ona yardım etmek isteyen bir çiftin kafasına yukardan düşen bir adamla açılır film. Filmin sonunda balkondan atlayarak intihar ettiğini anladığımız bu havadan düşen adam, üzerine düştüğü çiftin de hayatlarını altüst eder. Kopuk, zamansız ve her an her şeyin olmasının doğallaştığı postmodern dünya algısı, İyi Seneler Londra filminin doğrusal zaman kurgusu çizgisini bozmasıyla sinemasal zamanı ters yüz eder ve çarpıcı bir an-


67

latım oluşturur. Film, bu açılış sahnesiyle ve Mesih’in dünyaya geliş hikâyesiyle başlatılan sene sayımının oluşmasını selamlayan ismiyle, zaman kavramını postmodern bir noktaya çekme amacında olduğunu müjdelemektedir. Afyonkarahisar’ın Bolvadin ilçesinden Londra’ya gelen otel çalışanı Firuz’da, bu ekonomik üretim biçiminin yenileşmesiyle ortaya çıkan küresel boyutta yeni sektörlerin neden olduğu kültürler arası etkileşimi görebilmekteyiz ki Firuz Londra’da beş yıldızlı bir otelde, David Harvey’nin adlandırdığı “esnek birikim”in yaratmış olduğu bir hizmet sektörü çalışanıdır. Ekonomik olarak varlığını bu otelde çalışarak oluştururken kültürel çatışma içerisinde kalmış iyi İngilizce konuşan Bolvadinli olarak postmodern-geleneksel bir karakter şeklinde karşımıza çıkar. Konuşmalarında sürekli Londra’daki yaşamı, geldiği yerin gelenekleriyle kıyaslarken kendine uygun olmayan bu yerde ekonomik nedenlerle bulunduğu vurgusunu yapar. Diğer taraftan da oradaki kültürün getirdiği toplumsal hayatı ve yaşam tarzlarını çok iyi bildiğiyle övünür. Firuz’un çalıştığı otelin bu bağlamda onda bir mekân sıkışmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle; Firuz, belirli bir kültür bütünü yerine başkaları ile iyi ilişkiler sürdürmeye değer veren biridir. Filmin Londra-Paris-Bolvadin üçgeninde ele aldığı kültürel küreselleşmenin karakterler üzerinde yarattığı sıkışmışlık etkisini Firuz’un yanı sıra Yaşar Nur’da da görmekteyiz. Buradaki sıkışmışlığın Paris ayağını aktaran Yaşar Nur, Fransa’da yaşayan bir Türk şarkıcı olarak dünyaca tanınmış bir şöhrete sahiptir ve çıkmış olduğu Avrupa turnesi sebebiyle Londra’ya gelmiş, Firuz’un çalıştığı otele yerleşmiştir. Bu Londra ziyaretinde onu, Türkiye’den çok eski arkadaşı Zeynep ve Zeynep’in İngiliz kocası karşılayarak otele götürmüşlerdir. Otele girdiklerinde resepsiyondaki kayıt işlemleri sırasında Firuz onları görür, dünyaca ünlü şarkıcı Yaşar Nur’u hemen tanıyarak onun yanına gider ve kendini tanıtır. Buradaki Firuz, Yaşar Nur ve Zeynep’in konuşmalarından her birinin sosyo ekonomik durumunu ve nasıl bir kültürde yetiştiklerini anlarız. Aynı kültürel küreselleşmenin toplumsal sınıf bağlamında farklı edilgenleri olarak Londra’daki beş yıldızlı otelin resepsiyonunda karşılaşan üç Türk’ün birbirleriyle kuramadıkları iletişimi izleriz. Her karakterin farklı bir amacı vardır ve hepsi bu şekilde kurulmuş dramatik

çatışma doğrultusunda birbirleriyle zorunlu olarak iletişime geçerek Yaşar Nur’un kaldığı otel odasında sıkışacaklardır. Zeynep, İngiliz kocasıyla birlikte katılmak zorunda olduğu yemekli bir toplantıya gidebilmek için sekiz/dokuz aylık bebeklerini Yaşar Nur’a bırakır. Yaşar Nur, yıllar önce Londra’da yaşadığı aşkın üzüntüsü içindedir. Yıllar sonra turne sebebiyle geldiği Londra’da ayrıldığı eski aşkını hatırlayarak konser öncesinde gergin bir gece geçirmektedir. Çünkü Zeynep’ten duyduğuna göre Enver hâlâ Londra’dadır ve evlenmiştir. Yaşadığı onca tereddütten sonra Enver’e telefon eder ve Londra’ya geldiğini, sonraki gün konserinin olduğunu söyler. Beklediği gibi geçmeyen telefon konuşmasından sonra Enver’i aradığı için pişmandır. Bu sıkıntılarının içine düşen Yaşar Nur, Zeynep’in bebeğini tamamen unutmuştur, hatırlayıp bebeğe bakmaya gittiğinde onun ölü bedeniyle karşılaşır. Bebek yattığı yerde kusarak nefessizlikten ölmüştür. Panikleyip dehşete düşen Yaşar Nur, biraz düşündükten sonra Firuz’u çağırıp ondan yardım istemeye karar verir. Firuz ise Yaşar Nur tarafından çağrıldığı haberini alınca farklı beklentilerle odaya gider. Yaşar Nur’un konser öncesi onunla birlikte olmak istediğini düşünür ve bu daveti bir fantezi hâline dönüştürür. Çünkü Firuz’a göre “sanatçı kısmı”nın yaşam tarzı böyledir. O artık böyle olaylarla sıkça karşılaştığı bir kültür içerisindedir, kendi geleneklerine uygun değildir ancak ekonomik geçim dertleri gereği bulunmak zorunda kaldığı mekânın “yozlaşmış kültürel nimetlerinden” de yararlanmaya isteklidir. Odada Yaşar Nur’un bitkin, çaresiz hâliyle karşılaşır. Firuz, Yaşar Nur’un onu odaya çağırma amacının onunla birlikte olmak istemesi olduğundan hâlâ emindir ve harekete geçer. Firuz’un üstüne saldırdığını gören Yaşar Nur ona direnir ancak Firuz’un tecavüzüne uğrar. Ardından Firuz’a banyoda duran ölü bebeği göstererek onu aslında odaya neden çağırdığını söyler. Bu ana kadar kuramadıkları iletişim, lavabonun içinde duran ölü bir bebeğin varlığıyla sağlanmıştır. Bütün bu olanlar sırasında çıkan seslere, bağrışmalara Yaşar Nur’un yan odasındaki Fransız iş adamı hayranı Gerrard Ames kulak misafiri olur ancak hiç-

bir şey yapamaz. Yan odadan Türkçe gelen bağrışmaların içeriğini anlamasa da hiç hoş olmayan bir durumla karşı karşıya kalındığının farkındadır. Aniden bebeğin ölümüyle birlikte gerçekleşen sinir bozucu durum, üç farklı kültürün birer parçası olan kişiler arasında ironik bir iletişim bağı kurmuştur. Dünyaca ünlü bir şarkıcının Londra’daki beş yıldızlı otel odasının lavabosunda, Noel haftasında, nereden geldiği belli olmayan cansız bir bebeğin varlığı, Firuz için her an her şeyin olabileceğini tokat gibi yüzüne vuran, mekân-zaman ilişkisinin mantıksallığından uzak, başlı başına postmodern bir durumdur. Firuz gördüklerinden dolayı dehşete kapılır ve içini büyük bir korku kaplar. Artık hem bir tecavüzcüdür, hem de bu bebek ölümünün kendi üstüne kalma tehlikesi vardır. Oysa İngiliz vatandaşlığı için çalışma süresi hakkını tamamlamasına yalnızca birkaç ay kalmıştır. Böyle bir olaydan dolayı şimdiye kadar olan çabası boşa gidecek, başı yanacaktır. Tüm bu kaygılardan dolayı Yaşar Nur’a bir yandan yalvarır, bir yandan tehditler savurur. Bir dengesizlik hâli içine girmiştir. Çalıştığı otelin odasında tam anlamıyla sıkışmıştır ve ne yapacağını bilememektedir. Yaşar Nur, Firuz’u odadan kovar ve kendi çaresizliği içinde yere kapanarak hareketsiz bir biçimde ağlamaya başlar. Biraz sonra katıldıkları yemekten geri dönerek Yaşar Nur’u odada o hâlde bulan Zeynep ve kocası çok geçmeden banyodaki bebeklerini fark ederler. Zeynep ağlarken kocası balkondan atlar. Aşağıdan gelen çığlıklarla film, açılış sahnesindeki zamana erişmiştir. O sırada tesadüfen o sokaktan geçen İngiliz çiftin yukarıdan kafasına düşen adam, Zeynep’in bebeğini henüz kaybetmiş kocasıdır. Film, doğrusal zaman akışını ters yüz ederek gösterdiği ilk sahneye geri dönerek sona ermiştir. İyi Seneler Londra, Yaşar Nur, otel odası, Firuz, Zeynep, Zeynep’in İngiliz kocası / lavabo, bebek, Noel gibi kişileri, mekânları ve zamanı, dramatik çatışmayı oluşturmak için rastlantısal biçimde bir araya getirmesi yönüyle yapıbozumcudur. Bu bağlam, filmin postmodern bir anlatısı olduğunu göstermektedir. Bir bütün olarak bakıldığında ise filmde anlatılan. geç kapitalizmin küreselleştirdiği kültürel etkileşimi Londra-İstanbul-Bolvadin-Paris mekânları üzerinden işlerken bu etkileşim temelli yaratılan dramatik çatışmanın bir otel odasında sıkıştırdığı karakterlerin yaşamıdır.


8

Sinema

Kitle Kültürü, İdeoloji ve Sinema Dr. Gizem Şimşek Kaya

Coğrafyanın sömürgeleştirilmesi eski imparatorlukların yayılmacılık girişimlerinin sonucuyken; bayrak, para, anıtlar gibi unsurlar hâkimiyetin simgesi konumundaydılar. Ancak günümüzde coğrafyaların sömürgeleştirilmesinin yanı sıra zamanın sömürgeleştirilmesi de söz konusu olmaktadır. Teknolojinin gelişmesi, askeri uyduların varlığı, teknolojiye hâkim olanın egemenliğini küresel anlamda ilan etmesini sağlamaktadır. Bilimkurgu filmleri gibi yapımlarla geçmişe bakışımız, tarihsel belgelerin medyadaki yansımalarıyla belleklerimiz toplumsal olarak bir yeniden kurgulanmaya sürüklenmektedir. Toplumda yaşayan bireylerin gerçekliği anlamlandırmada kullandıkları araçlar, egemen ideoloji ya da kendilerini içinde gördükleri grubun ideolojisi ile biçimlenmektedir. Günümüz toplumlarında ana ideoloji, kitle iletişim araçları yoluyla yeniden üretilerek meşru hale gelmektedir. Baudrillard, egemen gücün kitle iletişim araçları yoluyla ideoloji yayımını “Tüketim, haber, iletişim, kültür, bolluk: Bugün bütün bunlar yeni üretici güçler olarak sistemin kendisi tarafından kendi daha büyük zaferi için gerçekleştirilir, keşfedilir ve örgütlenir... Sistem, bolluğu ve tüketimi sömürü ve savaşın yerine geçirir” sözleriyle dile getirir. İdeoloji dua gibi tekrarlanır. İdeolojik dilin bu kullanımının amacı düşünceye bir anlamda son vermektir. Beyazperdeye hareketli resimlerle birlikte sesleri de yansıtan bir sanat olan sinema, bir görsel-işitsel işaretler dizgesidir. Bu özelliği ile başlangıçta üstlendiği eğlence işlevinin yanı sıra bir iletişim ve haberleşme aracı konumu da yüklenmiştir. Dünyanın dört bir yanında yaşanan olayları, bilgileri saptayıp yine bunları dünyanın dört bir yanına yayma işlevi de bulunmaktadır. Bu özelliği ile de bir propaganda aracına dönüşmüştür. Görüntülerin inandırıcılığı ve gerçeklik etkisi nedeniyle zamanla

propaganda araçlarının da en güçlüsü konumuna gelmiştir. Görüntülerin varlığı ve gerçekliği bireylerin onlara itibari değerler yüklemesine neden olmaktadır. Çoğunlukla olayların gördüğümüz gibi olduğuna inanma eğilimimiz yüksektir. Gazetecilik ve politika bunu kullanma konusunda adını kötüye çıkarmıştır. Günümüzde, bir olayın bir yönünü almak ve tanınan bir kişiyi özellikle kötüleyici bir yanını, tek bir perspektifini sunarak yönlendirmek ve tanımlamak doğal karşılanan bir olgu konumuna gelmiştir. Televizyon haberleri ve gazeteler seçim ve yineleme konusunda dünyada yaşanan olayların bir kısmının görüntülerini kullanmakta ve bütün dünyanın böyle olduğuna izleyenleri ya da okuyanları inandırmaktadır. Sinema, gerçekliği yeniden üretmekte bunun için de kamera ve pelikülleri kullanmaktadır. Film kendini kendisine sunan, kendisiyle konuşan, kendisini öğrenen ideolojidir. Bir filmdeki nesneler, stiller, biçimler, anlamlar, öyküleme geleneği; hepsi genel ideolojik söylemin altını çizmektedir. Her film, onu üreten birey ya da bireylerin ideolojileriyle oluşturulduğu için, politiktir. Sessiz sinema döneminde yönetmenin dili kurgu olmuştur ve yönetmenin yaratıcılığı ile kişiliği, yaptığı kurgu sonucu ortaya çıkmaktadır. Kurgu sayesinde yönetmen, seyirciye istediğini istediği gibi gösterebilmektedir. Filmler, başlangıçta bir eğlence sektörü gibi ortaya çıkmış olsa da, etkisinin ve gücünün farkına varılmasıyla zamanla dünyadaki en önemli politik görüş sunma araçlarından biri haline de gelmiştir. Hitler’in zamanında propaganda aracı olarak da kullandığı sinema, günümüzde sinema sanayisini elinde tutan Amerika’nın propaganda aracı olarak varlı-

ğını sürdürmektedir. Filmlerin içerikleri ve mesajları, sanat eserlerinin mesajlarına benzer şekilde incelendiğinde, filmlerin izleyicileri belirli düşüncelere yönlendirmek amacıyla kullanıldığı açıkça görülebilmektedir. Film kendini kendisine sunan, kendisiyle konuşan, kendisini öğrenen bir ideolojidir. Bir filmdeki nesneler, stiller, biçimler, anlamlar, öyküleme geleneği; hepsi genel ideolojik söylemin altını çizmektedir. Parsa’ya göre, içerik açısından sinema sanatı hangi toplumdan besleniyorsa, o dönemin politik, ekonomik, kültürel ve sosyal yaşamından beslenir. Göktürk de Parsa’yı destekler nitelikte “Sanat metni, kendine özgü biçimde örgütlenmiş bir iletidir. Alımlanmasında bu yönünün de göz önünde tutulması gerekir” demektedir.. Batı dünyası bugün sinemayı temel mit yapıcısı olarak görmekte ve kullanmaktadır. Sinemanın Batı’da yaptığı etkinin temelinde kilise mimarisi ile sinema salonlarının mimarisi arasındaki paralelliğin etkisi büyüktür. Bireyler her iki durumda da loş ışık altında, sessiz kalarak, sahnede bulunan birilerini pür dikkat izler ya da dinler. Her iki durumda da duyu organları tamamen mesaja kilitlenmiş durumdadır ve seyirci ya da cemaat her yönüyle fethedilmeye açık konuma gelmiştir. Hem ideoloji hem de bundan türeyen ideolojik pratikler sıklıkla devlet, medya, eğitim, kilise gibi çeşitli kurumlar üzerinden verildiği gibi, aile gibi gayriresmi kurumlar aracılığıyla da öğretilmekte, harekete geçirilmekte ve örgütlendirilmektedir. Althusser, tüm toplumsal sınıfların çocuklarını etkilere en açık olacağı yaşlarda yani anaokulundan başlayarak, yeni ve eski yöntemlerle, yıllar boyunca, aile ve öğretimsel yollarla egemen ideolojiyi tekrar ederek kafalarına yerleştirdiklerinin altını çizer. Bu tüm toplumlarda uygulanan devlet ideolojisi olmasına karşın Amerika tarafından günümüzde evrensel anlamda yapılmaya başlanmıştır.


69 Süper Kahraman Filmlerinde Kurulan Ekip Temsilerinin Kitle Kültürü Üzerine Etkisi ve Hedef Kitle Stratejileri Tuna Tetik 2017 yazında düzenlenen D23 Expo panelinde Marvel Studios’un yöneticisi Kevin Feige, Robert Downey Jr.’ı namıdiğer Demir Adam’ı ‘‘her şeyi başlatan adam’’ olarak takdim eder. Feige verdiği bu demeçte 2008 yılına işaret etmektedir. Süper kahramanların tekrar popülerleşip sinema salonlarında geniş yer bulması 2000’li yılların başından günümüze kadar gelen süreçte hissedilmiştir. 2008 yılında vizyona giren “Demir Adam” filmi gişede hatırı sayılır bir başarı elde ederken Robert Downey Jr. Tony Stark karakteriyle seyirci gözünde özdeşleşir. Marvel’ın “Demir Adam” filminden sonra uzun vade stratejisi Marvel Comics tarafından yaratılan süper kahramanların sinema temsil haklarını büyük yapım şirketlerin elinden alıp günümüzde Marvel Studios olarak tanınan yapıyı kurmak ve bu süreçte en bilinen süper kahramanlarının solo filmlerini yaparken gelecekte yapılacak büyük bütçeli bir ekip filminin tohumunu ekmek olmuştur. “Demir Adam” filminden “Yenilmezler” filmine kadar geçen süreçte “Yeşil Dev”, “Demir Adam 2”, “Thor” ve “İlk Yenilmez: Kaptan Amerika” filmleri beyazperdede yer alma şansı elde eder. Takvimler 4 Mayıs 2012’yi gösterdiğinde Yenilmezler filmi vizyona girer ve vizyonda kaldığı süre boyunca dünya çapında on beş milyar doları aşan bir gişe hasılatı elde ederek büyük bir başarıya imza atar. Bu başarının sırrı stüdyonun karakterleri solo filmlerle seyirci nezdinde ısıtıp ardından bir ekip hâlinde beyazperdede sunması ve filmde oldukça çeşitli hedef kitle gruplarına hitap eden karakterler bulundurması olarak görülebilir. Keza “Yenilmezler” ekibi; nevi şahsına münhasır ve oldukça havalı bir bilim adamı olan Tony Stark, görev bilincini en üst seviyede hisse-

den Kaptan Amerika, yeşil bir dev ile ortak bilinci paylaşan ve o devi besleyen öfkesini dizginlemeye çalışan bir bilim adamı olan Dr. Bruce Banner, Asgard’dan dünyamıza destek kuvvet olarak gelen şimşek tanrısı Thor, oldukça çekici ve eski bir ajan olan Natasha Romanoff gibi karakterlerden oluşmaktadır. Stüdyonun stratejisinin altında yatan felsefe; seyircinin özdeşlik kurabileceği çeşitli süper kahramanları tanımasına imkân sağlayıp ardından bu kahramanları ekip hâlinde mücadele ettikleri bir hikâyeyle beyazperdede sunmak olarak özetlenebilir. Hollywood bize kahramanların hikâyelerini anlatır. Marvel’ın alametifarikası ise kahramanlarının süper güçlere sahip olması olarak ifade edilebilir. Her kahraman bir noktadan sonra iyi bir takıma ihtiyaç duyar. Marvel Studios kurulduğundan beri Kevin Feige bu düşünceler ışığında projeleri şekillendirmektedir. “Yenilmezler” filminden sonra stüdyo süper kahramanlarının hikâyelerini solo filmlerle beyazperdeye getirirken bir yandan da gişede büyük başarı yakalayan ekip konseptli filmler yapmaya devam etmiştir. Bu süreçte “Yenilmezler: Ultron Çağı”, “Galaksinin Koruyucuları”, “Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı” ve “Galaksinin Koruyucuları 2” gibi bir grup süper kahramanın hikâyesini anlatan filmler vizyonda yer almıştır. 2018 yılına geldiğimizde Marvel Studios, “Yenilmezler: Sonsuzluk Savaşı” filmini vizyona sokmaya hazırlanmakta, süper kahraman ekibi ise oldukça genişlemektedir. “Yenilmezler: Sonsuzluk Savaşı”, Hollywood’un

son dönem ön plana çıkardığı değerlerden birisi olan filmlerdeki karakterlerin ‘‘çeşitlilik’’ içermesi hususuyla oldukça paralellik gösterir. Hem cinsiyet bakımından hem de karakterlerin geniş bir coğrafyadan seçilip bir araya gelmesi yani çeşitli kültürel kimlikler bulundurması açısından “Yenilmezler: Sonsuzluk Savaşı” kendisine diğer süper kahraman filmleri arasında farklı bir yer edinecektir. Tüm zamanların en büyük süper kahraman filmi olarak lanse edilen “Yenilmezler: Sonsuzluk Savaşı” filmi içinde ltmış yedi adet Marvel karakterini bulundurmaktadır. Her yaştan, cinsiyetten ve coğrafyadan seyircinin filmi beyazperde izlemesiyle birlikte filme dair yapılmış lisanslı ürünleri satın alacak olması, filme kitlelerce bilinen bir kültürel fenomene dönüşme imkânı tanımaktadır. Marvel Sinematik Evreni’nin gidişatına bakıldığında dünyanın çeşitli bölgelerinde bulunan birçok Marvel hayranının Örümcek Adam maskesi takacağını, Kaptan Amerika figürünü evinde sergileyeceğini, farklı milletlerden sayısız çocuğun Demir Adam oyuncağıyla oynayacağını öngörmek pek de zor değildir. Bir kahraman insanüstü süper bir güce sahip olmasına rağmen arkasını kollayacağı bir başka kahramana ihtiyaç duyar. Marvel Studios bu görüşü uzun dönem stratejisi olarak belirleyip olağanüstü bütçelerle bol karakterli süper kahraman filmleri yapmaya niyet etmiş bir vaziyet içindedir. Marvel Sinematik Evreni son dönemde kazandığı ivme ile genişlemekte, süper kahraman ekipleri kalabalıklaşmakta ve filmler peşi sıra gelmekteyken Yenilmezler serisinin popüler kültür içinde yer alan bir fenomene dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir.


0

Sinema

Kitle Anlatı Düzeni: Ranciere, Cavell ve Lanzmann Burak Bayülgen

Ranciére, polis ve politikacılar üzerine yazarken polisin imlediği şeyden farklı; neyi konuşup konuşmayacağımızı ya da neyi yapıp yapamayacağımızı belirleyen bir otorite olduğunu belirtir. Politika ise tam da polisi sarsan alandır. Politika, polis tarafından istismar edilmiş bir anlayış ve kavrama formu olduğundan burada insanlar kendi eylemlerinde karar kılmakta ve bu karar için de uygun bir mecra politika tarafından oluşturulmaktadır. Politika gücünü fikir birliğinden değil, uyuşmazlıktan alır. Tepkinin de yeri fikir uyuşmazlığına bağlı kalarak politikanın içindedir ve bu sebeple her türlü apolitik tavır da kesinlikle bir politik eylemdir. Ranciére film hakkında konuşurken film teorisinin yapıcı olduğu tarafı seçmez çünkü ona göre filmin kendisi zaten bir inşadır. Bunu iki aşamaya indirger: (1) Anlatı sırasının yönetimi ve (2) Estetik süspansın yönetimi… Filmler içinde bulunduğumuz çağ ile uyumlu bir şekilde yol aldığından, konuşulması ve tartışılması gereken şeylerdir. Yine de Lanzmann’ın kurduğu travmanın (auschwitz) bir kurgu olduğunu; içinde travmaya ait genel ve homojen bir figür barındırmadığını savunur. (Shoah, 1985) Ona göre yönetmenin travmaya ne derece yaklaştığı pek de önemli değildir çünkü metin her daim parçalanmış, bütünden kopuk ve eklemlenmiştir. Bana göre, bu kopuş ve eklemleniş

sadece filme değil edebiyata da yansıyan; belleğin travmayla ilişkisine değinen yeni bir ritm oluşturmada da etkin olup, hareketli görüntünün ilk evreleriyle de ilişkilendirilebilen bir anlatıma engel olmaz. Mesela Muybridge’in at üzerinden hareketli imgeye dair yaptığı deneyler, akışkanlığın bölünmüşlüğüyle birlikte Sebald’in romanı Austerlitz’de tam da bir ritm olarak ifade bulur. Belleğin akışkanlığı ve ritmini Sebald “… dedi Austerlitz” diye yazarak; daha doğrusu bölerek, akışı parçalarla, tam da belleğin getirisi olan kopuşkanlıkla betimler. Austerlitz biçimsel olarak kopuk ve bölünmüş belleğin bir ritmidir. Belleğin ritmsel olarak parçalara bölünmesi ile Sebald’ın bu akışkanlığa sürekli olarak bir sabit imge katma girişimi, hareketin olmadığı anlamına gelmez. Aksine bölünmüş ve parçacıklar halindeki bellek, Sebald’in kesintisiz (paragraflara bölmeden) aktarışıyla bir hareket ve Bergson’un geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek üzerinden açıkladığı belleği için bir motif oluşturur. Anlatı sırasının yönetimi belleğin travmayla ilişkisinde Lanzmann örneğinde olduğu üzere kırılmış yahut eklemlenmiştir ama bu travmaya ve kolektif belleğe dair film dilinde bir mit ve sihir yarattığı gerçeğini göz ardı etmemektedir.

Anlatı sırasındaki ve metnin figürlerindeki kopukluk ritm ile perçinlenerek Ranciére için her daim bir kurgu olarak ele alınacaktır. Yine de kurgunun travmaya dair bir mit ve sihir yaratamayacağı anlamına gelmemektedir. Sinemanın ontolojisiyle de alakalı olan bu tartışma ta Cavell’e kadar uzandığında Cavell bunu sihir olarak okuyacaktır. Cavell’e göre filmler dünyayı asıl anlamıyla değil, büyülü bir şekilde yeniden üretirler. Bize dünyayı olduğu gibi sunmak yerine, görünmeyeni görmemize izin verirler. Shoah’da olduğu üzere genel ve homojen bir figürün barınmadığı travmanın temsili izleyicide auschwitz travmasının hakkaniyeti üzerinde ciddi bir etki yarat/a/mayabilir; hatta sabit ve homojen bir figürün olmayışı, içeriği zamanla değişebilecek bir ikonografi yaratmaktan da uzak olabilir. Ama yine de filmler birbirine benzeyen değil, (Lanzmann’ın anlatım biçimi gibi) benzerlerinden oldukça ayrışan bireysel anlatımlar yaratmaktadır. Film türlerinin doğuşu ve gelişimi de bu sayede gerçekleşebilmiştir. Dolayısıyla Ranciére’i onaylayan bir biçimde filmin ve anlatımının kendi başlarına bir inşa olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır ve bu inşa hareketli görüntünün ta en başından günümüze gelene kadar zamana uyumlu olduğunu, benzerlerinden ayrışan öznel anlatımlar yaratabildiğini göstermektedir.


2

Müzik

Sufizm’in Müzik ile İlişkisi Vural Yıldırım

İslam dini içinden ortaya çıkan sufi düşünce sisteminin Pakistan’daki ibadet müziği kavvalidir. Sufi kelimesi, tasavvuf kelimesine kaynaklık eder. Tasavvuf, sözlük anlamı ile yün giyen ve beyaz giyen olan “sufi” kelimesinden türemiştir. Fakat, bu kavramlar bazen aynı anlamda kullanılır. 8’inci yüzyılda İran topraklarında tohumları atılan sufi inancı, Hindistan ve Pakistan’a kadar yayılmıştır. Sufiler, fakir fukara diye de bilinirler. Fakir denme nedeni, maddi benliklerinden ve dünya nimetlerinden uzaklaşmalarıdır. 12’nci yüzyılda Hindistan’a kadar uzanan gezileri ile Kwaja Muen Ud Din Chisti, dokuz milyon insanı sufi tarikatına çekmiştir. Kavvali, İslam’ın sufi gelenekleri ile bağlantılı müzik formudur. Bu form, sufi tarikatında tanrıya ulaşılması ve tanrının mesajının insanlara iletilmesi için kullanılır. Kavvali şarkıları, sesin katlarını bilgece ve coşkulu ifade eder. Kavvali, oturarak icra edilir ve dinlenir. Müziğin başlaması aynı zamanda ibadetin başlaması anlamına gelir. Böylece müzik ibadetin seyrini değiştirir. İnsanlar yavaş yavaş transa geçerek, müziğin edebi yapısındaki sözlerle kendilerini teslim ederler. Bu formu Hindistan’a ünlü sufi ve Kavvali müzisyeni Emir Kusraw getirmiştir. Müzik çalışmalarını Delhi sultanı Alaaddin Khilyi’nin sarayında sürdürmüştür. Kavvali’de söz ve melodi ayrı önem taşır. Sözler bazen birkaç kelimelik cümle olarak sürekli tekrarlanır. Bu işlem dinleyicileri transa götürebilir. Hazreti Kudbeddin Bahtiyar’ın 1236 yılında Kavvali dinlerken trans konumunda öldüğü söylenir. Kavvali müziği, sufi tarikatının felsefesini ve tanrının mesajını kitlelere ileten araçtır. Bu müzik genellikle er-

kekler tarafından icra edilir. Kavvali müziği; melodik yapısı, icra edildiği ortam ve sözleriyle etkili bir müziktir. Bu etki, gizemli ve dini mesajlar iletmek, kitlelere sufizmi anlatmak için kullanılır. Kavvali müziğini icra eden kavval, böyle bir güce sahip olmak zorundadır. Çünkü, dinleyicinin tüm dikkati kavvaldadır. Böyle bir ortamda dinleyicinin bilinci tamamen kavvalın etkisindedir. Yanlış bir davranış sufizme ters düşebilir. Kavvalın yeteneği, dinleyiciye aktardığı düşüncelerin benimsenmesi ile eşdeğerdedir. Bu aktarma ve benimsemede sözün doğrudan anlamından çok, onun müziksel etkisi rol oynar. Ömer Naci Soykan’ın deyimi ile müzikte işitilen tonlardır. Tonlar ise sözcüklerin tersine bir şeyi göstermezler, dolayısıyla onların anlamı yoktur. Ama işitmekte olduğum bu tonlar, bu sırada bana bir şeyi çağrıştırabilirler. Çağrışıma gelen şey, artık dile gelen anlamlı bir şeydir. Kuşkusuz bu açıklama, sözsüz, batılı enstrümental müzik için söz konusu olmakla birlikte, sözün önemli olduğu Kavvali müziğinde ritmik ve melodik yapının sözün etkisini arttırması bakımından geçerlidir. Kavval olabilmek ve bir kavvali grubuna girebilmek için, yıllarca süren eğitimden geçmelidir. Müziği algılamak, belli tinsel oluşumlara gereksinim duyar. Müzikal eğitimin yanında derin sufi bilgileri gerekir. Kavval olanların bu mistik felsefeyi gönülden kabullenip yaşaması ilk koşuldur. Sufiler marifet denilen ruhsal arınmada ustalaşmaya önem verirler. İslam’ın gizemci geleneğinde marifete

giden çeşitli yollar vardır. Bu yollardan biri de sufizmdir. Sufilerin marifet yolundaki en önemli araçları müziktir. Marifete sıradan yolla ulaşılmaz. O, insanın içsel, ruhani yönünü gösteren bilgi ile anlam kazanır. Bu anlamın aracı, müzik ve müziğin şiirsel sözleridir. Bazı kelimeler sürekli tekrarlanır. Bu, tarikat üyelerinin transa geçmeleri için gereken sözel ve ritmik katalizördür. Kavval icra sırasında sık sık birkaç kelime ya da cümle üzerinde durur. Kelimelere vurgu yaparak dinleyicileri önceden bilmedikleri mâna âlemine yolculuğuna çıkarır. Mâna âlemine gitmek; insanların topluca müzik dinledikleri ortamın atmosferinden başka bir boyuta gitmek anlamı taşır. Kendinden geçme, cezbeye tutulma, ritueller gibi büyüsel ve dinsel davranışlar ritmik hareketlere örnektir. Sürekli tekrarlanan cümle ve melodi karmaşık duruma gelir. Bunu minimal müziğe benzetebiliriz. Minimalizmde kısa motifler sürekli tekrarlanarak eser üretilir. Böylece dilin gücü tekrarlarla aşılır. Dilin gücünün tükendiği anda hissiyat öne çıkar ve trans süreci başlar. Kavvali müziği, soru cevap biçiminde doğaçlama ağırlıklıdır. Sözlerin içeriği, tanrının yüceliği ve liderlere övgüdür. Söylenecek parçaların niteliği zamana göre farklıdır. Bu gelenek Hint Müziği’nden alınmıştır. Hint Ragaları, belirli saatlere ve mevsimlere göre icra edilir. Örneğin; Muson Mevsimi, sabah ve benzeri ragalar. Megh ragası, koyu ve derindir. Bu raganın ciddi doğası, santur üzerinde yorumlamaya elverişli değildir. Raga Ramdasi, imparator Akbar dönemine kadar uzanır. Bu ragada mi bekar, bemol olur.


73

Kitleler Üzerinde Müziğin Etkisi İhsan Güvercin Müziğin önemini asırlar önce tespit etmiş olan bilim insanları, filozoflar, müzikologlar; kitleler yozlaşmasın, hatta daha etkileyici müzik üretsinler diye hem uyarılarda hem de tavsiyelerde bulunmuşlar. Bu tavsiyeleri ve müzik alanında yapılan sayısız çalışmaları alt alta koyduğumuzda, müziğin kitleler için ne denli önem arz ettiğini çok daha iyi anlayabiliyoruz. Aynı yaşam alanlarını paylaşan kitlelerin, mutlu bir yaşam sürdürebilmeleri için, ortak değerlere ihtiyaçları vardır. Müzik, kitlelerin inşa ettiği ortak değerleri ayakta tutan köşe taşlarından biridir. Müziğin kitleleri, kitlelerin de müziği etkileme gücü vardır ve bu karşılıklı etkileme gücü, müziğe “köşe taşı” özelliğini kazandırır. Aşkını ilan edemeyene aracı, derdini dökemeyene tercüman olan müziğe o gücünü, icracı bireyler verir. Besteleyen, yazan ve yorumlayan icracı bireyler, ne zaman ki geleneksel değerlerden uzaklaşır, halktan da koparsa, müziğe kitleleri etkileme gücünü yükleyemezler. Tam da günümüzde yaşadıklarımıza benzeyen bu hallere düştüğümüzde, zurnanın zırt ettiği deliği tespit edemeyiz. Bir şeylerin tadı kaçar. Kulaklarımız zedelenir. Bu durumlar müziği yozlaşmaya sürükler. Acı bir faturası vardır bu sürüklenişin. Bu durum, icracının belki hiç umrunda olmaz ama onları yetiştirip, denetlemeyen kitleler öder o faturaları. Müziğin kitleleri, kitlelerin de müziği etkileme güçlerini her koşulda hissedebiliriz ancak müziğin yozlaşmaya sürüklenişini hemen anlayamayız. İnce sızılar düşer içimize. “Nerede o eski zamanlar” diye başlayan serzeniş cümleleri dökülür dillerimizden. Serzenişler başlamışsa, yozlaşma işlevini tamamlamış, alev de bacayı çoktan sarmış olur. Şu aralar tam da böyle bir ortamı yaşıyoruz. Müziğimizin, dolayısıyla türkülerimizin etkileme gücünü ölçemiyoruz artık. İcracıları yönlendiren kitleler de duyarsızlaştı. Kısa sürede kanıksatma yöntemi uy-

gulanıyor medya aracılığıyla. Satış rakamlarına göre değerleri belirlenen müzikler dayatılıyor kulaklara. Acıtmadan ve incitmeden, argo deyimiyle, çaktırmadan yoz bir müzik enjekte ediliyor damarlara. Son müzik ödüllerinin dağıtımında da şahit olduğumuz gibi, müzik tarzları arasındaki farklılıkları dahi ayırt edemeyecek kadar bilgi yoksunu insanlar yönlendiriyor müzik dünyamızı. Bu sevgisizlik, kırıcılık ülke geneline de yayılmış aslında. Hep bir elden icra edilecek, hep bir ağızdan dillendirilecek yüzlerce türkünün/ şarkının yapıldığı bu ülkede ne yazık ki, Türk Kürdün müziğini, Sünni Alevinin deyişini, Akdenizli Karadenizlinin horonlarını, doğulu Ege’nin zeybeğini benimseyememiş, müziğin babaları bildiğimiz romanlara, abdallara bu ülkede herkes sevgi duyamamıştır. Etnik yapılardan ve coğrafi farklılıklardan çıkıp gelen yöresel müzikler bu nedenle yöresellikten kurtulamıyor. Dolayısıyla ülke boyutuna da ulaşamıyor. Kitleleri kucaklayan o güzelim müziğimiz çekim gücünün çok uzağında kalıyor. Melodi ve ritim zenginliği başka ülkelerle mukayese edilemeyecek kadar zengin olan ülkemizde, “Müziğimiz neden bölgesellikten kurtulamıyor?” sorusuyla ilgilenilmemektedir. Çünkü ötekileştirilen etnik kökenlere ve dolayısıyla ürettikleri müziğe gizli bir kin, aşikâr bir sevgisizlik vardır. Devlet, her ne kadar etnik ayrımın olmadığını vurgulasa da müzik alanında durumun öyle olmadığı ortadadır. Yıllarca sansüre uğramış, yasaklanmış, budanmış yöresel ve etnik türkülerin listesi hayli kabarıktır. İcracıların, yorumcuların siyasi ve ticari kaygı taşımaları ise bir başka etkendir. Çıkar uğruna tavır ve saf değiştirenler, yeni pozis-

yonlarını kabul ettirebilme adına kökenini karalayanlar, yol arkadaşlarıyla zıtlaşanlar ya da onları önemsizleştirmeye çalışanlar da bir başka cepheden hasar vermektedirler müziğe. Koca kitleleri etkileme gücüne sahip müziği, an geliyor bireyler ne hale getirebiliyor. Evrensel boyuta yöresel müziği taşımanın çok zor olduğunu vurgulayan müzik insanları, yöresel kültürlerin ve dolayısıyla müziğin, öncelikle ülke genelinde kitlelerle buluşturulmasını zorunlu kılarlar. Ancak bugüne kadar böyle bir çalışma yapılmamış. TRT bir ara bu işe el atmış ama orası da siyasi hesaplar nedeniyle kel Ali’nin bağına dönünce, sözleri ve ezgileri değiştirilerek genleriyle oynan türkülerin arşivleyen bir kuruma dönüşmüş. Bu amaçlar doğrultusunda kurulmuş olan Kültür Bakanlığı ve yan kurumları da yöresellikten ulusallığa geçme yöntemleri geliştiremediğinden, her şey ters gitmiştir. Dolayısıyla değerli bir hazine olan yöresellik ve gelenekçilik, yurt genelinde halen bir yere oturtulamamış, inançsal ve kimliksel farklılıklar taşıyan etnik müzikler ya tamamen sansüre uğramış ya da küçük operasyonlarla karakterleri değiştirilerek özünden uzaklaştırılmıştır. Hal böyle olunca da ülke boyutuna giden yol tıkanmıştır. Yolu açma çabası da göze çarpmamaktadır zaten. Kent kökenli popüler müziğin, yöresel ve etnik kökenli Halk müziğine karşı verdiği üstünlük sağlama yarışı vardır. Sanki müziklerin üstünlük yarışı gibi görünen olayın arkasında yine bireyler saklanmaktadır ve verdikleri bir üstünlük savaşıdır. Gerek medyanın, gerekse kültürel çalışmalar yapmak amacıyla faaliyet gösterdiğini iddia eden duyarsız kurumların bu yarışta hangi tarafı alkışladıkları biliniyor ama yarışın sonucunu kimse tahmin bile edemiyor. Ruhi Su üstadın “Türkülerden korkan düzenleri, hiçbir şey ayakta tutamaz” hatırlatması insanın gönlünü ferahlatıyor neyse ki.


4

Müzik

Müziğin Kitlesel Boyuttaki Yolculuğu Berna Balkaya Müziğin hızla el değiştirmesi ve evrimleşmesi elbette sadece müzik satışlarını değil, müzik dergisi satışlarını ve piyasanın farklı kollarını da etkiledi. Dinleyici müziğe kolay ulaşabildiği gibi müzik yazılarına da artık bir tıkla ulaşabiliyor. Kitleler artık diğer birçok alanda olduğu gibi müziğe de pek fazla yatırım yapmak istemiyor. Geçmişte gerek savaşlar gerekse savaşılması gereken hastalıklar ve yokluğun üst seviyede olmasından dolayı kitleler her daim tutumlu olmak zorundaydılar. Günümüzde ise medya ve kapitalist sistemin gelişmesiyle insanlar tüketmeye her zamankinden daha fazla yatkın oldular. Fakat bu tüketim kültürü kendini kolay ulaşılabilir bir sisteme çevirdi ve dinleyiciler müziği kolay ve en ucuz yoldan elde etme arzusu içerisine girdiler. Dijital gelişim ile birlikte kaset üretimi tamamen durmuş, CD üretimi ise gözle görülür seviyede azalmıştır. Müzik dağıtım kanalları artık dinleyicisine direkt ulaşıyor, müziğe kolay erişim ise dinleyicinin keşif duygusunu tetikliyor. Geleneksel medyadan gitgide uzaklaşılması dinleyicileri kısıtlı bir alandan çıkarıyor ve yeni medya kanalları ile kendi içeriklerini oluşturmalarına izin veriyor. Bu da havuzun epey bir genişlemesine sebep oluyor. Eskiyle kıyasladığımızda dinleyici artık kendi tercihleri hakkında daha fazla söz hakkına sahip. Özellikle ülkemizde ekonomik durumların ve dinleyicinin ekonomik durumunun el vermeyişinden dolayı müzikal gelişmeleri her zaman on yıl geriden takip ediyorduk. Teknolojinin gelişmesi ise bu durumu tersine çevirdi. Örnek verecek olursak eğer, 1980 yılında kurulan MTV’ye karşın ülkemizde ilk müzik kanalı olan Kral TV 1994 yılında kurulmuştur. Müzik kanallarının müziğin gelişimi için elbette azımsanmayacak bir katkısı vardır. Fakat izleyicinin zevklerini şekillendiren fazla bir seçeneğin olmaması

ise genellikle dinleyici kitlesini popüler olana yönlendiriyordu. Örneğin 1990 yılına kadar tek kanal dönemi yaşanan ülkemizde bunu görmek mümkündür. Radyodan örnek verecek olursak eğer 1950’lerde CHP iktidarken Devlet Radyosu’nda Türk müziğinin yanı sıra Batı müziği yayınları da eşit seviyede yapılırdı. Demokrat Parti başa geçtiğinde ise Batı müziği yayınlarının süresi kısaltılmıştı. Kitlelerin o dönemde müziğe ulaşabildiği nadir alanlardan biri olduğu için dinleyiciler üzerindeki etkileri de müzikal tercihlerini gözlemleyerek görülebilir. Kitle iletişim araçlarının hızla gelişmesi bir yandan dinleyicinin müziğe ulaşması açısından olumlu bir gelişme iken diğer yandan da hızla tüketen toplumlara ayak uydurmak açısından hislerden uzak yapıtlar türemesine sebep olmuştur. Bu ise bir sanat türü olarak müziğe ciddi zararlar vermektedir. Dünya çapında yapılan araştırmalar da gösteriyor ki kitle iletişim araçlarının kontrolsüz kullanımı müzik dinleyicilerinin beğenilerini fazlasıyla etkiliyor ve birbirine benzer kılmaya başlıyor. Sanayi Devrimi sonrası değişen kitle hareketleri herkesin aynı davranış şekillerini sergilemesine sebep olmuştur ve özgün olması gereken sanatın-müziğin popüler olanını yüceltmiştir. Yıllardır sadece küçük bir kitlenin ilgi alanı olarak varlığını sürdüren plaklar buna güzel bir örnektir. Kitlelerin nostaljiye duyduğu özlemle birlikte yeniden gün yüzüne çıkan plaklar şimdilerde bir popülerlik unsuru konumuna gelmişlerdir. Şimdilerde festivalleri de bu örnek grubunun içine yerleştirebiliriz. Elbette bütün bir festival dinleyicilerini bu gruba sokamayız ama büyük bir kitle için bir festival alanında görünmek

başlı başına bir hayat tarzını yansıtmayı da ifade ediyor. Bu yüzden yavaş yavaş festivaller şahsi konserlerini yerini alarak onların tahtına oturuyor da diyebiliriz. Günümüzde küreselleşmenin getirdiği etkiyle birlikte kitleler arasındaki fark gittikçe kapanıyor. Zevkler birbirine benzemeye başlıyor. Müzikal değişimi dönemsel olarak en iyi gözlemleyebileceğimiz bir diğer alan ise eğlence sektörü. Her dönemin kendine ait bir gece hayatı müziği popüler oluyor ve neredeyse sektörün diğer alanlarına da bu değişim yön veriyor. Şimdilerde dijitale olan bağlılık bunun en güzel örneklerinden biri. Elbette değişen kültürel ve ekonomiksel yapının da bunda etkisi var. Son on yıldır gündemde olan en önemli konu ise müzik piyasasının batacağı… Teknolojik ilerlemeler yakından takip edildikten ve kitlelerin istekleri doğrultusunda hareket edildikten sonra batmak bir tehdit olmaktan çıkıyor ve piyasa kendini her yeni trendle birlikte yeniden doğuruyor. Eskiden kitle iletişim araçları kitlelerin zevklerini doğururken şimdilerde ne istediğine kitleler karar veriyor. Her gelişimin getirdikleri ve götürdükleri oluyor. Yeni nesil, stream uygulamalar aracılığıyla müziğe elinden geldiğince destek olmaya çalışıyor. Ama ne yazık ki sanatçılar bu uygulamalarla eski kazandıklarının yarısını ancak kazanabiliyorlar. Bu yüzdendir ki yukarıda da değindiğim gibi konser piyasası büyük bir canlılık gösteriyor ve sadık dinleyicisi sanatçısını bu yolla destekleyebiliyor. Değişen ekonomiler ve zevkler doğrultusunda ise her dönem kendi yatırımını yaratıyor. Müzik piyasasının batacağını söyleyenlere inat dinleyicisi her dönem müziğini korumak için elinden geleni yapıyor. Kitleler sürekli değişse de müzik doğduğu ilk günden beri kendini dinleyicileri sayesinde koruyor.


75

Caferağa Mahallesi, Caferağa Mahallesi Moda Caddesi Fırıldak Sokak Uzunal Apartmanı 24/3, 34710 İstanbul


76

Röportaj

Sibil ile Ermeni Müzik Kültürü Nergis Fırtına Türkiye’nin ilk Ermenice olan albümünü yayınlayan bol ödüllü ses Sibil ile müzikal yaşamından konuştuk. Sibil: “Anadilim, kültürüm benim için çok değerliydi ve bunun doğup büyüdüğüm topraklarda bilinmesini sağlamak en büyük isteklerimden birisiydi” diyerek ifade etti. Klasik bir giriş olacak, ama müzikal yolculuğunuz nasıl başladı? Müzik hayatıma ilk olarak Feriköy Surp Vartanants kilise korosunda korist ve sonrasında da solist olarak başladım. Koro ile çeşitli festivallere ve konserlere katılıyorduk. Ancak en büyük hayalim bir albüm sahibi olmaktı. Anadilim, kültürüm benim için çok değerliydi ve bunun doğup büyüdüğüm topraklarda bilinmesini sağlamak en büyük isteklerimden birisiydi. Ne mutlu bana ki albüm çıkartma hayalim gerçek oldu. Bu hayatımda verdiğim en doğru kararlardan birisiydi. Bu yolda desteklerini benden esirgemeyen herkese sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. İlk albümünüzü 2010 yılında çıkardınız. Mercan Dede, Göksel Baktagir, Majak Toşikyan, Petro gibi önemli müzik insanlarıyla çalıştınız. İlk albüm süreci nasıldı? Hayatımda belki de ilk kez olarak bu kadar kararlıydım. Nasıl ve ne şekilde olacağını bilmeden yüreğimdeki ses bana bu hayalimin gerçekleşeceğini söylüyordu. Majak Toşikyan bu yoldaki en büyük yardımcımdı. Albümümün sadece Ermeni kökenli dinleyicilere değil Türk kökenli dinleyicilere de ulaşmasını arzuluyordum. Bunun için de bir yapımcıya ihtiyacım vardı. İlk denemem olumsuz sonuçlanmıştı. İsmimin duyulmamış olması ve albümlerin çok satmaması buna sebep olabilir. İlk başvurduğum yapımcıdan olumsuz cevap almam beni biraz olsun üzmüştü ama içimdeki umut sönmemişti. İç sesim bu albüm mutlaka çıkacak diyordu. Ossi Müzik’ten sevgili Hakan Eren, albümümü basmayı kabul ettiğinde duyduğum mutluluğu tarif edemem. İlk ve belki de en önemli engeli aşmıştım ancak sanatçıların desteğini almam ve repertuar seçimi çok önemliydi. Sevgili dostlarım Mercan Dede ve Göksel Baktagir albümümde yer almayı seve seve kabul ettiler. Onların albümüme yaptıkları katkılar benim için çok büyük bir şans oldu. Şarkı seçimini Majak Toşikyan ile birlikte yaptık. Bu

aşamada sevgili Majak ağabey ve Petro benim yanımdaydılar. Petro gerek düet gerekse vokallerle “Sibil” adını verdiğim ilk albümümde yer aldı. Türkiye’nin ilk tamamı Ermenice olan albümünüzü çıkardınız. “Namag” da ilk Ermenice klipti. Zorluklar yaşadınız mı? “Namag” adlı parçaya çekilen klip, Türkiye’de çekilip yayımlanan ilk Ermenice klip olma özelliğine sahip olduğu için televizyon kanalları buna ilgi gösterdiler ve yayımladılar. Bununla birlikte şu da bir gerçek ki Ermenice klipler diğer yabancı dillerdeki kliplere kıyasla televizyonlarda çok daha nadiren gösterilmekte. Umuyorum ki ilerleyen zamanlarda bu durum değişir. Son yıllarda duyduğum en nadide seslerden biri olduğunuzu düşünüyorum. Büyülü ve hüzünlü bir sesiniz var. Hatta bir röportajınızda şarkılarınızın babanızı ağlattığını söylemiştiniz. Nedir bu hüznün sebebi? İltifatınız için çok teşekkür ederim. Doğrusu ağlayan sadece babam değildi. Konserlerimde gözü yaşlı birçok dinleyici ile karşılaşıyorum. “Sesin bizi duygulandırıyor, içimizi titretiyor!” diyorlar. Sebebini bilmiyorum ama şarkılarımı seslendirirken tüm varlığımla hissediyor ve bazen öylesine şarkının içine giriyorum ki benim de gözlerim yaşarıyor. Şarkı söylemek benim için hiç bitmeyecek bir aşk gibi adeta! Son albümünüzde Ermenice’nin dışında Süryanice/Aramice bir şarkı da seslendirdiniz. Başka dillerde de şarkı söyleme gibi bir fikriniz var mı? Tabi, neden olmasın! Hatta Ermenistan’dan çok güzel, İngilizce bir parçayı benim için yazıp, armağan ettiler. Umarım en kısa sürede kaydını yapabilirim.


77

Ermenistan’daki dinleyicilerinizle aranız nasıl? Çok iyi! Onlar beni, ben de onları çok seviyorum. İlk günden beri desteklerini benden esirgemediler. Türkiye’de yaşayıp, Ermenice şarkılar söyleyerek insanlara ulaştırabilmem onları da mutlu ediyor. (Gülüyor) Ünlü Ermeni şarkıcılardan Andre ile İstanbul’da konser verdiniz. İstanbullu izleyicilerin tepkileri nasıldı? Andre çok sevilen bir sanatçı. İkimiz aynı zamanda çok yakın arkadaş olduğumuz için sahne önünde de çok güzel bir uyum yakaladık. Umarım tekrarı olur. Çok başarılısınız! Albümleriniz Naim Dilmener tarafından tam not aldı. İki kez Ermeni Müziğini Diaspora’da Tanıtma ve Koruma Misyonu Özel Ödülü, Armenian Music Awards, World Armenian Entertainment Awards, Gomidas Madalyası, Erivan Belediyesi tarafından verilen altın madalyaya sahipsiniz. Ermenistan Cumhurbaşkanlığı tarafından minnet madalyası aldınız. Pan-Armenian oyunlarının açılış ve kapanışında yer aldınız. Ayrıca ikinci albümünüz “Ser”de de ünlü sanatçıların yanı sıra Jivan Gasparyan gibi bir ustanın albümünüzde yer alması size nasıl hissetirdi? Hepsi de gurur vericiydi ve hayallerimin de ötesindeydi. Yaptığınız çalışmaların takdir görmesi mutluluk verici, umarım devamı da gelir. Jivan Gasparyan’a albümümde yer almasını rica ettiğimde hemen kabul etmişti. Benim için büyük bir onurdu. Dilerim ki Tanrı ona uzun ve sağlıklı bir ömür nasip etsin ve hep sahnede olsun. Türkiye’de sizi daha fazla görecek miyiz? Proje teklifleri olursa neden olmasın, seve seve!

Fotoğraflar: Vigen Mnoyan

Albüm veya yeni projeler var mı ufukta? Gelecek planlar arasında neler yer alıyor? Projelerimi gerçekleşmeden önce söyleme taraftarı değilim ancak umuyorum ki yakında sevenlerimi mutlu edecek bir gelişme olacak. Doğrusu ben de sabırsızlıkla gerçekleşmesini bekliyorum. (Gülüyor)


8

Teoloji

Yeni Bir Temel Oluşturma Çabası Martin Hart

Felsefede, dinsel ve metafizik öğretileri anlamsız sayan mantıkçı pozitivizm etkisini yitirir iken anlamına ilişkin daha esnek yeni çözümlemelerin etkinlik kazanması teologları yüreklendirmiştir. Bugün teolojiye daha açık bir düşünce ortamında olduğumuz söylenebilir. Fakat bir yandan da bilim ve ona dayalı teknolojinin atılımları sonucu önemli ölçüde prestij kaybına uğrayan teolojiye yeni bir temel oluşturma çabası başarılı olabilir mi? Ya da teolojinin bilimsellik savına geçerlik kazandırır mı? Dine akılcı bir temel bulma eski bir arayıştır. Katolik dünyasında bugün bile etkisini sürdüren skolastik düşünce, Hıristiyanlığa böyle bir temel oluşturma çabasının ürünüdür. Çünkü Hıristiyanlık uzun süre, Yeni Platonculuğun da etkisi ile doğaya yönelik çalışmalara kapalı kalmıştır. Aristoteles ile temellendiren skolastik düşüncenin kurucusu, Thomas Aquinas, bilgi edinmenin iki kaynağından, inanç ile akıl yürütmeden söz eder. İnanç kutsal kitaba dayanan bir bilgi türüdür. Doğal akıl yürütme ise, yetkin örneğini Aristoteles’in verdiği gözlem verilerini işlemeye yönelik bir çalışmadır. Dinsel dogmaların, kutsal kitaba başvurmaksızın, salt akıl aracılığı ile ispatlanabileceği görüşünde birleşilmişti. Nitekim “Summa Theologica” adlı ünlü yapıtında tanrının varlığını ispata yönelik, kimi teologların gözünde bugün bile geçerliğini sürdüren, argümanlar bulmaktayız. Teoloji medrese eğitimi aracılığı ile İslam dünyasında, skolastizm öğretisi ile Hıristiyan dünyasında tam bir egemenlik kurar. Daha sonra rönesans ve reformasyonu yaşayan batıda bile kilise uzun süre özgür düşünce ve arayışları baskı altında tutmaktan, sakıncalı bulduğu bilimsel kuramlara, 18’inci yüzyıl ortalarına gelinceye dek yasak koymaktan

vazgeçmez. İslam dünyasında ise teolojik bağnazlık hiçbir zaman tümüyle kırılamamıştır. Teolojinin bilimsellik savını doğrulamaya yönelik argümanları bu ölçüte vurarak değerlendirmemiz gerekir. Bilim karmaşık bir etkinliktir; bir tek belirlemeyle yeterli bir ölçütü verilemez, kuşkusuz. Ancak sorunu basite indirgeme pahasına şu kısa belirlemeyle yetinebiliriz: Bilimsel kuram, hipotez ve betimlemeler olgusal içeriklidir; doğruluk değerleri nesnel olarak yoklanabilir. Ölçüt olarak verdiğimiz bu belirlemenin nitelikte olduğu gözden kaçmamalıdır. Öğretileri içerik, yaklaşım ve sonuçları yönünden bu ölçüte vurduğumuzda ne görüyoruz? Örneğin, teolojinin özünde yer alan tanrının var olduğu savını alalım. Teologların, tanrının var olduğunu birtakım argümanlar ile ispatlama yoluna gittiğini biliyoruz. Birinci grup argümanlar, doğruluğu apaçık sayılan ilkelerden ya da tanımlardan kalkmakta; ikinci grup argümanlar, evrenin genel özelliklerini, kimi çarpıcı doğal olguları, dinsel ya da mistik deneyimleri kanıt olarak kullanmaktadır. Biçimsel yönden geçerli olan bu çıkarım, tanrının varlığını gerçekten ispatlamakta mıdır? Tam yetkinliğin varlığı içerdiği neye dayanılarak ileri sürülmektedir? Üstelik, varlık bir yüklem değil. Yetkinliği oluşturan özelliklerden biri sayılamaz. Daha önemlisi tanrıyı tam yetkin diye tanımlayarak bundan onun varlığını çıkarmak, bulmak istediğimiz hazineyi önceden arayacağımız yere saklamaya benzemiyor mu? Ki ontolojik argüman mantıksal olarak kusursuz olsa bile, yukarıda koyduğumuz bilimsellik

ölçütünü karşılamaktan uzaktır. Öncülleri tanımsal doğru olan bir çıkarımın sonucu olgusal içerikli olamaz. Düzenin işleyiş ve sürekliliğini tam açıklığa kavuşturmak için kendi dışında bir gücü varsayma gereği vardır. Doğa kendi içinde olup bitenleri açıklama olanağından yoksundur. Doğanın düzenli işleyişinden tanrının varlığına giden bu argüman üç varsayım içermektedir: Bildiğimiz dünyada, nedensiz hiçbir olgu yoktur. Her olgunun nedeni kendi dışında bir olgudadır. Çünkü dünyada hiçbir şey uğradığı değişikliğin nedenini tam olarak kendi içinde taşımaz. Nedensel bağıntı sonsuza dek geriye uzanamaz. Doğal teoloji, bu üç varsayımla birlikte, nedeni kendi içinde bir ilk yetkin nedenin varlığını zorunlu kıldığı, ancak öyle bir ilk nedenin dünyamızın yeterli bir açıklamasını verdiği savındadır. Etki gücünü yadsımadığımız bu argüman bir ispat değildir. Mantıksal geçerlilikten yoksun olduktan başka, öncülleri oluşturan varsayımların doğruluğu kesin olmaktan uzaktır. İlk iki varsayım David Hume‘den günümüze değin, sürekli tartışılagelmiştir. Pek çok düşünürün dayanaksız, dahası keyfi bulduğu bu sayıltılar, kuantum teorisinde belirsizlik ilkesinin ortaya çıkmasıyla büsbütün sarsılmıştır. Üçüncü sayıltıya gelince, bu da ilk ikisinden daha sağlam değildir. Nedensiz bir ilk neden niçin zorunlu olsun? Evrende sonsuz bir güç olarak sunulan tanrıya olanak varsa, nedensel bağıntının sonsuza dek geriye gidişine neden olanak görülmesin? Denebilir ki, nedensel bağıntı dizisinde her olgu bir önceki olgunun etkisine gidilerek açıklanmakta. Oysa dizi dışında bir ilk etkene gitmeksizin dizinin tümünü açıklamaya olanak yoktur.


79

Teolojinin Kökeninde Yatanlar Mine Koşal

Teolojinin özgür düşünceye, yeni arayış ve açılmalara karşı gösterdiği olumsuz tavrın kökeninde nelerin yattığı halen merak edilmekte ve bilimsel buluşların neden sert tepkiler ile karşılanmış olduğu, yasaklanarak gözlerden uzak tutulmak istendiği akılları kurcalamaktadır. Bu açıdan konuyu ele alacak olur isek, insanları yanlışlardan korumak için diyebilir miydik? Yoksa bunlar bir safsatadan öte bir şey değil miydi? Örneklemeler üzerinden gitmek gerekir ise, bu örneklemelerden ilki buzun soğuk değil sıcak olduğunu, güneşin dünyayı değil dünyanın güneşi aydınlattığını ileri sürse herkes gibi teologlar da gülüp geçebilir. Ama daha üç yüz yıl kadar önce arşın güneş çevresinde dönen sıradan bir gezegen olduğunu söylemek ya da jeolojik bulgulara dayanılarak gezegenimizin yaşını belirlemek, insanın birkaç bin yıl önce değil, milyonlarca yıl süren bir evrim sürecinde ortaya çıktığını ileri sürmek, teologların gözünden bakıldığında bağışlanmaz bir suçtu! Çünkü bu bulgular var olan doğrulara tamamı ile ters düşüyor ve öngörünün zihinlerden silinmeyen çarpıcı örneğini de Kopernik teorisine gösterilen tepkilerde bulabiliyorduk! Dinde reform hareketinin öncüleri teolojik dogmalara ters düşen bu yeni teoriyi içlerine sindiremiyor ve tüm bu kızgınlıklarını açığa vurmaktan kendilerini alamıyordu. Kopernik’i yeni yetme diye küçümseyen Luther, halkın ona kulak vermesini yadırgamış ve hatta şöyle demişti: “Bu budala, tüm astronomi bilimini alt üst etme özentisine kendini kaptırmış. Ama boşuna bir

çaba; çünkü kutsal kitapta Joshua’nın yer küresine değil, güneşe yerinde durmasını buyurduğu yazılıdır.” İncil’de ise “Dünya da kurulmuştu, hareket edemezdi artık!” tümcesini anımsatan Calvin de tepkisini, ”Kopernik’i kutsal ruhun yetkisinin üstüne çıkarma kimin haddine düşmüş!” gözdağı verilmişti. 18’inci yüzyıl teologlarından Wesley ise çok daha da ileri gitmişti. Ve astronomideki yeni gelişmeleri bir tür dinsizlik saymıştı. Kendisi de bir din adamı olan Kopernik karşılaşacağı tepkileri göz önünde tutmuş olmalı ki, Papa’ya ithaf ettiği kitabının yayınlanmasından uzun süre kaçınmış; dahası, kitabın basım işini üstlenen Osiander’in önsözünde yer alan şu açıklamayı yerinde bulmuştu: “Dünyanın güneş çevresinde döndüğü savı yalnızca bir hipotez olarak ileri sürülmüş, doğruluğu söz konusu değildir.” Görülüyor ki, teolojiden gelen tepki, herkesin bildiği doğruların yadsınmasına değildi. Bu zihinlerdeki dogmatik düşüncelere veya metafiziksel öğretilere ters düşen bilimsel buluşlara yönelikti. Güneşin varlığını yadsımak teologlar ile birlikte kimseyi rahatsız etmez. Ki tanrının varlığına ilişkin bir kuşkuyu, dolaylı da olsa, açığa vurmak bağışlanmaz bir suç olarak lanse edilir. Nedeni ise açıktır: Teolojik öğretilerin kuşku, irdeleme ya da özgür tartışmaya dayanma gücü yoktur. Açıklama diye de ortaya konan, priori öğretilerin sarsılması ile onlara dayalı egemenliğin yitirilme korkusu

teolojiyi bir savaşın içerisine itmişti. Öyle ki, Russel’ın bunu şöyle belirtir: “Kuramsal matematik dışında her bilim varolma savaşımı vererek işe koyulmak zorunda kalmıştır. Astronomi Galileo’nun, jeoloji Buffon’un kişiliğinde mahkûm edilmişti. Bilimsel hekimliğin, uzun süre, kilisenin ceset üzerinde teşrih çalışmalarına karşı durması yüzünden, gelişme olanağı bulamadığını biliyoruz. Darwin cezasız kaldıysa, sahneye çıkışının gecikmiş olmasındandır. Ama bugün bile Katolik kilisesiyle Tennessee eyaletinin yasa koyucularının gözünde evrim tiksinti yaratan bir kavramdır. Bilimin gelişmesinde her adım güçlükle atılmış; atılan her yeni adım, bugün bile, geçmişteki yenilgilerinden hiç ders almamış gibi, bağnazlığın direnişiyle karşılaşmaktadır.” Bilimsel bulguların kolayca göz ardı edilemediği durumlarda teologların ya yeni bir yoruma veya durumu kısmen de olsa kurtarıcı sözde hipotezlere başvurduğunu görürüz. Bunun çarpıcı bir örneğini 19’uncu yüzyılda teolog Gosse verir; “Tanrı evreni yarattığında her şeyi sanki çok eskiymiş gibi düzenlemiştir” diyerek teolojiyi kurtarmaya çalışır. Öyle ki, “Kayalara daha yaşlı bir görünüm vermek için içleri fosille doldurulmuş, katmanları volkanik püskürmeler ya da tortul birikimler sonucu oluşmuş gibi yapılanmıştır.” Oysa Gosse’ın bilimsel bulgular ile teolojiyi bağdaştırma yolundaki çabalarının karşılığında beklediği ilgi, teologlar arasında bile kendine yer bulamaz. Deneyimli teologlar direnişlerini daha ustaca yöntemler ile sürdürmenin gereğini bir kez daha anlamışlardır.


0

Teoloji

Doktrin Karmaşası: Kadercilik ve Önceden Belirleme Tanya Avaryan

Hıristiyan doktrini olan “önceden belirleme” ve putperest doktrini olan “kadercilik” birbirleri ile karıştırılıyor. Ve bu sebep ile de birçok yanlış anlaşılma durumu ortaya çıkıyor. Gerçekte ise iki doktrin arasında sadece tek bir ortak nokta vardır; o da gelecekteki bütün olayların mutlak kesinliğini varsaymalarıdır denebilir. Aralarındaki temel farklılık ise kaderciliğin kendi içerisinde kişisel bir tanrıya yer vermemesi ile ilgilidir. Önceden belirleme, meydana gelen her olayın, bilgelikte, güçte ve kutsallıkta olan tanrının bu olayların o şekilde gerçekleşmelerini belirlemesi ile meydana gelir iken, kadercilik ise meydana gelen her olayın kişiselleştirilmeden, ahlaki ve fiziksel gereklilikten ayırt edilemeyen ve tıpkı güçlü bir nehrin bir ağaç parçasını taşıdığı gibi bizi kontrolünde tutan bir güce olan inançtır. Önceden belirleme, tanrının sonsuzluktan bu yana, olayların dünyevi düzende gerçekleşmelerini sağlayarak tek bir plana veya amaca sahip olduğunu öğretmektedir. Tanrının olmasını buyurduğu her şeyin, yeterli sebepler üzerinde kurulmuş mantıklı kararlar olduklarını ve bütününde yaratılışın bu yönde hareket ettiği tek bir yüce amacın olduğunu öğretir. Önceden belirleme, bu plandaki amaçların ilk olarak tanrının yüceliği ardından ise onun halkının iyiliği olduğunu öğretir. Diğer yandan kadercilik en son nedenler kavramını reddeder. Evrensel bir imparatorluğun yönetimini sonsuz bilgeliğin ve sevginin elinden alarak kör bir gerekliliğin eline verir. Kadercilik, doğanın akışını ve insanlığın deneyimlerini, bilinmeyen ve kendisine karşı savaşmanın ve karşı çıkmanın anlamsız olduğu karşı konulamaz bir güce atfeder. Önceden belirleme doktrininde insanın özgürlüğü ve sorumluluğu korunmaktadır. Kesinliğin tam ortasında tanrı

insan özgürlüğünün nasıl olacağını belirlemiştir. Fakat kadercilik, hiçbir seçim gücüne veya özgür iradeye yer vermemektedir. İnsanın hareketlerinin tıpkı doğa yasaları gibi kendi kontrolünün tamamen dışında olduğunu, insanın kişisel olmayan ve ahlaki düşüncelere yer vermeyen soyut bir güç tarafından yönetildiğini öğretir. Önceden belirleme ise bütün bunları tanrı ve insan için eylemlerinin sebepleri ve sonuçları olarak gösterir. Bu doktrin, yaşamlarımızın ve hassas yüreklerimizin kaderin geniş ve acımasız demirden tekerleklerinde veya şansın çılgın gibi dönen dokuma tezgâhında değil, fakat sınırsız iyiliğe ve bilgeliğe sahip olan tanrının her şeye gücü yeten ellerinde olduğunu bize açıklamaktadır. Calvin, bahsettiği doktrinin kadercilik olduğu suçlamasını defalarca reddetti. Öyle ki; kader teriminin benim için ne kadar iğrenç bir anlam taşıdığından emin olabilirdiniz. Aynı iğrenç terimin Augustine’in düşmanları tarafından ona haksızca atfedildiğini de görmüş olurdunuz. Luther, putperestler arasındaki kadercilik doktrinin, nasıl hala bütün insanların içinde hala bir tanrı kavramı bulunuyor ise aynı şekilde önceden belirlemenin bilgisinin ve tanrının hakimiyet kavramlarının da bulunduğunun bir kanıtı olduğunu söylemişti. Felsefe tarihinde materyalizm, panteizm ile birlikte her zaman kendisini kaderci olarak tanıtmıştır. Ne de olsa hiç kimse tutarlı bir kaderci olamaz. Çünkü iddia ettiklerinde tutarlı olabilmesi için şunları söylemesi gereklidir: “Eğer bugün ölecek isem yemek yememin hiçbir anlamı yok. Çünkü nasıl olsa öleceğim. Eğer yıllarca yaşayacaksam da şimdi

yemek yememe gerek yok. Çünkü zaten yaşayacağım. Bu yüzden yemeyeceğim.” Önceden belirlemeye göre ise, eğer tanrı bir insanın yaşayacağını önceden belirledi ise ayrıca bu kişinin aptal bir şekilde intihar edercesine yemeyi reddetmekten uzak kalmasını da önceden belirlemiştir değil mi? Hamilton, “Kadercilik, yüzeysel bir şekilde paganların kader inancından farklı değildir. Bir Hıristiyan değişmez bir determinizmin soğuk ellerinde değil, bizleri seven ve oğlunu çarmıhta bizim uğrumuza veren sevgi dolu göksel babanın sıcak ellerindedir. Bir Hıristiyan, tanrının kendisini sevenlerle ve amacı uğruna çağrılmış olanlar ile birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu bilir. Bir Hıristiyan, tanrıya güvenebilir. Çünkü güvendiği tanrının tamamen bilge, sevgi dolu, adil ve kutsal olduğunu bilir. Tanrı, sonu başlangıçtan görür öyle ki işler bizim için yolunda gitmediği zaman paniğe kapılmak için hiçbir neden yoktur.” Yani bu doktrinini hiç incelememiş veya kötü bir niyet ile yaklaşan birisi derhal bu doktrine kadercilik diyecektir. Önceden belirlemenin ve kaderciliğin ne olduğunu bilip de bu hatayı yapan hiç kimsenin mazereti yok diyebiliriz. İçinde yaşadığımız evren sistematize edilmiş bir bütün olduğundan, tamamen aklı ve amacı ortadan kaldıran kadercilikle, tanrının her şeyi yarattığını, ilahi takdirinin bütün işlerine yayıldığı, kendisi kendi doğasında özgür iken bizlere de kendi doğamızın sınırları içerisinde özgürlük tanıyan tanrıyı anlatan önceden belirleme doktrini arasında bir seçim yapmak zorundayız. Sık sık suçlandığımız gibi önceden belirleme doktrini, pagan kadercilik anlayışı ile aynı olmaktan öte, tam tersine kaderciliğe kesin bir şekilde karşıdır. Ve bu konudaki tek alternatiftir.


81


2

Röportaj

İstanbul Trip ile Sokağın Nabzı Leo Xandre

“Müzik daha çok endüstriyelleştirildi. İnsanlar söylemek istediklerini söyleyemiyor bazı nedenlerden dolayı. Başka bir neden ise bazı insanlar yükseldi. Bu işten para kazanmaya başladı. Bazı insanlar da esnaf kafasına girdi. Bunun haliyle kötü sonuçları da oluyor ama biz müziğe kendimizi adadığımız için bizim için daha iyi oluyor. Bu şekilde kendimizi daha geniş kitlelere anlatabiliyoruz. ” Öncelikle kendinizden bahseder misiniz? Siz kimsiniz ve nasıl tanıştınız? Şam: 21 yaşındayım. Müzik dışında bir şeyle uğraşmıyorum. Xir: 27 yaşındayım. Yaklaşık on yıllık bir arkadaşlığın devamı olarak üç yıl önce İstanbul Trip’i kurduk. Bu ismi koyup stüdyoyu kurmamızın amacı kendimize ait iyi şarkıları kaydetmek istememizdi. Maestro: 29 yaşındayım. Yıllardır bu grupla birlikteyiz; arkadaşız, dostuz. Konserlerde, sokaklarda, her yerde beraberiz. “Bir grup kuralım!” dedik ve bu şekilde devam ettik. Ashoo: Gruba bir süre sonra dâhil oldum. Öncesinde kendi gruplarım vardı, ama dağılınca tek kaldım. Yeni bir grup ararken Maestro ile devam ettim; sonra da İstanbul Trip’e dâhil oldum. Heja: 27 yaşındayım, bekârım, evim yok, arabam yok. Altı yıl boyunca televizyon sektöründe çalıştım ve çok sıkışmıştım. Bir gün Xir aradı. Stüdyoyu bulmuşlar. Stüdyoyu görünce “Bulduk, artık zamanı geldi!” dedim ve işi bırakıp müziğe yoğunlaştım. Sonat: Sahnede DJ’lik görevini üstleniyorum. Yıllardır bu işin içindeyim. Noisart: Ben de altyapıları ve masteringini yapıyorum. Bundan beş, altı yıl kadar önce Xir’e altyapılarımı attım, beğendiler ve bu şekilde ben de bu gruba dâhil oldum. İsmi nasıl buldunuz? Heja: İsim konusunda çok sıkıntı çektik. İlk başta isimsizdik. “Kara Kapüşonlular”, “Haramiler”, “Karaköy Koalisyon” gibi isimler aklımızdaydı. Bir gün Xir aradı, “İsmi bulduk!” dedi. İstanbul Trip’i duyunca “Manyak mısın, öyle isim mi olur?” dedim. Sonra beni razı ettiler. Ve şu an inanılmaz seviyorum. İyi ki bu çocuğa bu ismi koymuşuz.

Pekİ, nerelerden geliyorsunuz? Nasıl aileleriniz var? Bu kültüre dahil olduğunda desteklediler mi sizi? Sonat: 31 yaşındayım, uzun zamandır müzikle uğraşıyorum. Tüm ailem müzisyen. Perküsyon çalarak müzik yapmaya başladım. Sonra sıkıldım ve DJ’liğe başladım. Maestro: Tekstilci bir aileden geliyorum. 1999 yılında HipHop kültürüyle tanıştım. İlk olarak break dans ile başladım. Fakat yapamadığımı gördüğümde HipHop’un içinde olduğumu ve olacağımı biliyordum. Sonra da rapçi olduğumu fark ettim. 2004 yılından bu yana bunu yapıyorum. Bir yandan da tekstilciydim ama sonra tamamen müzik yapmam gerektiğini fark edince o işi bıraktım. Şimdiyse tamamen müziğe odaklandım. Heja: Bende “Godfather” gibi bir aile var. Sadece babam beni destekliyordu. Ailem tümüyle karşıydı ve hala karşılar da. Bazen annem aradığında ve o an “Stüdyodayım” dediğimde “Ne stüdyosu?” diyor hala. Ama rahmetli babamın çok hoşuna gidiyordu. Kürtçe sözler yazmamı istiyordu. “Ben de yazabilirim, sana destek verebilirim.” diyordu. Bu işi çok sevdiğim için içinde olmak istiyorum. Bundan bir karşılık beklemeden yıllarca da içinde olacağım. Şam: Bizimkiler Kars’ta dünyaya gelip İstanbul’a taşınmışlar, ama kafa yapılarından dolayı bana bu kadar destek çıkacaklarını hiç beklemiyordum. İnanılmaz destek verdiler. Neden sence? Şam: Bilmiyorum valla! Fakat Selo ağabeyin (of Kadıköy Acil) büyük bir etkisi oldu. Bir gün Selo ağabey ile ailemi tanıştırdım ve ona çok güvendiler. Xir: Bu adam (Şam) sekiz yaşından beri söz yazıyor; sanki bu iş için doğmuş gibi! Belki de bunu görüp anladılar.


83

Heja: Ailesi Şam’ın kendi ve etrafındaki şeyleri değiştirebileceğini gördüğü için bu kadar güvendiler muhtemelen. Bu şekilde düşünüyorum. Yaptığın iş para kazandırmıyor, ama ailen sana tam destek veriyor. Bu çok güzel bir şey! Şam çok özel şeyler yapacak. Ben de aynı şekilde düşünüyorum. Maestro: Bizimkiler de çok karşıydılar. İlk başta, ama bir konserime gelip gördükten sonra değiştiler. TRT’de bir belgesel vardı. Ben de o belgeseldeydim. Sonra akrabalar beni aramaya başladılar. Babam telefon melodisini benim şarkım yaptı. Xir: Ben de Ankara’da şehirden uzak büyüdüm. Rap müzik kasetleri alıyordum. D12, Eminem, Limp Bizkit gibi o dönemde çıkanları dinliyordum. Ardından Türkçe rapin varlığını keşfettim. Türkçe rap müziği kimlerle keşfettin? Xir: Nefret grubu ile keşfettim. Kartel de vardı, ama yaşım gereği pek ezberleyip dinlemiyordum. Asıl Nefret ve Ceza ile keşfettim. Sonra yavaş yavaş içine girdim. Bir arkadaşımla birlikte yapmaya başladım. Ailem pek karışmazdı yaptıklarıma ve destek de verdiler. Sağ olsunlar. Ashoo: İlkokul sonda mp3 disk ile Nefret dinledim. Sonra break dans yapmaya başladım. Bir ağabey boynunu kırdı orada ve pek benlik bir şey olmadığını anladım. Sonra lisede grup kurduk. Kadıköy’de takılmaya başladık ve ondan sonra ufak ufak yazmaya da başladım. Ailemden kimse destek olmadı bana. Hatta “Rapin Allah belasını versin!” diyorlardı. Ama son dönemlerde gittiğim ve gideceğim yolu gördükten sonra annem de desteklemeye başladı. Noiseart: Annem ve babam ben küçükken ayrıldı. Annem hep destek oldu. Liseden ikinci sınıfta atıldım. Bir şey demedi. “Kendi bildiğini yap!” dedi ve hala devam ediyorum. Sonuç olarak hepiniz istediğiniz şeyin peşinden gitmişsiniz ve meyvelerini almışsınız. Maestro: Bir getiri beklemeden, bir kar amacı gütmeden sadece müzik ve kültür aşkı ile severek yaptığımız bir şey olduğu için. İstanbul Trip ne anlatıyor? Şam: Hepimiz farklı şeyler anlatıyoruz, farklı kafa yapılarında insanlarız ama hepimizin bir olduğu noktalar var. Bu noktalar da toplum ağırlıklı. Toplumsal olaylar, gerçekler, insanların görüp de konuşmadığı, konuşamadığı şeyleri anlatıyoruz. Maestro: Çok renkli bir grubuz aslında; eğlence de var, hüzün de var, sıkıntı da var, sinir de var. Sokakta gördüğümüz her şey var. Heja: Aslında bizde “sıfır sıkıntı!” (Gülüyor) Şarkılarınızı nasıl yazıyorsunuz? Üretim kısmı nasıl gerçekleşiyor? Noisart: Rakı masasında yapıyoruz. Xir: Mesela “Sıfır Sıkıntı” şarkısını anlatacak olursak; Bir arkadaşın evinde oturuyoruz. Bir anda rakı çıktı. Biz içerken, Noise bana bir beat attı. Dinledim ve o an bir nakarat yazdım. Ertesi gün stüdyoya gittim. Şehinsah vardı, Muşta vardı, herkes vardı. Beat seçerken onu seçtik ve sonra bir anda herkes söz yazmaya başladı. O şekilde spontane şekilde çıktı. En iyi şarkılar spontane olarak çıkanlar oluyor. Heja: Ismarlama olunca o sıcaklık olmuyor. Enerji ile alakalı. Enerjimizi verdiğimiz için böyle şeyler çıkıyor. Sizi sektörde diğerlerinden ayıran nedir? Ashoo: Grubuz bir kere. (Gülüyor) Xir: Benim gördüğüm şey şu açıkçası; birçok grup bir menfaate yönelik çalışıyor. Zaten uzun yıllardır arkadaşız ve bu onun bir meyvesi. Maestro: Biz bu tür çıkar olaylarını aşmış arkadaşlar olduğumuz için farklıyız.

Şam: Diğerleri daha iş arkadaşlığı gibi bakıyorlar. Ofis gibi. Bir çalışma saati var, ofise gidiyorlar, sonra da kendi arkadaşlarının yanına gidiyorlar. Biz ise hep beraberiz. Xir: Belki bizim dezavantajımız bu. Bu yüzden daha profesyonel olamıyoruz, ama bizi biz yapan şey bizim underground ruhumuz. Birlik ve beraberliğimiz… Grup dinamikleriniz nasıl? Xir: Hepimiz bir karakteriz. Mesela Maestro afiş hatırlatıcımız, Heja daha kurumsal iletişim, Şam yön göstericimiz. Heja: Xir müziğimizin hammaddesi, Asho grubu bir arada tutan yapı taşımız ve çok yetenekli. Xir: Ashoo çok yetenekli ve ona kızdığımız nokta bu yeteneğini daha üretken bir şekilde kullanmaması oluyor. Noise bizim beynimiz şu an çok üretken. “Genius” adam, bizim atom karıncamız! Sonat bizim orkestranın şefi; bizi ayakta tutan inanılmaz bir müzisyen. Maestro bu grubun enerjisi, hatırlatıcısı, gaz vericisi, tamamlayıcısı! Heja: No1 bizim artistimiz. Bizim şairimiz. Bazen bu sözlerin ondan nasıl çıktığına inanamıyoruz! Size bu rap müzik yolunda kimler destek verdi? Heja: Wu Tang sağ olsun. Selo ağabey bize çok destek verdi. Bizim Trip Tape albümünü dinledikten sonra bize şunu söyledi: “Ben sizin klibi gördüm ve tekrar rap ateşi alevlendi.” Onun gibi yıllarını bu işe vermiş bir adımın bize bu şekilde yaklaşması, böyle bir şey düşünmesi çok hoşumuza gitti.


4

Peki, Kadıköy Acil ve İstanbul Trip arasındaki bağ ve fark nedir? Xir: Kadıköy Acil geçmiste ve şu anda hepimizin içinde olduğu bir oluşum. Hepimizin çocukluğunu yaşayıp bu kültürü öğrendiği bir çatı aslında! Ashoo: Kadıköy Türkçe rapin kalesi gibi! Maestro: Kadıköy kendimizi özgür hissettiğimiz bir rap şehri gibi. Sokakta kendimizi hissediyoruz. Heja: Sadece müzisyenler yok Kadıköy Acil oluşumunda. Oradaki dönerci de, kafedeki çalışan da taksici de Kadıköy Acil’dendir. Bazen çocuklar geliyor, “Ağabey, Kadıköy Acil’e girmek için ne yapabilirim?” diye soruyorlar. Eğer kendini bunun içinde hissediyorsa zaten “Olmuşsun sen!” diyoruz. Burada hep birlikte el ele tutuşuyoruz ve hepimiz birbirimizi destekliyoruz. Grubun dışında solo olarak yaptığınız işler nasıl işliyor? Gruba etkisi nasıl oluyor? Maestro: Biz fabrika gibiyiz. O da birlikte çıkıyor aslında. Kimisini teklisi oluyor; hep beraber yardım ediyoruz. Bazı solo konserlere yine biz de iki üç kişi destek için gidiyoruz. Heja: Ama bunun dengesini tutmak zor! Hepimizin apayrı kafalarda olup stüdyoya hiç uğramadığımız zamanlar da oldu. Bu kadar adamı bir anda toplamak da zor! Şu anda Türkiye’de rap konusunda kimsenin sesi çıkmıyor. Ne televizyonlarda ne gazetelerde görüyoruz rapçileri. Görmezden gelindiğinizi düşünüyor musunuz? Noise: Ana akım medya artık sosyal medya olduğu için biz de gücümüzü sosyal medyada gösteriyoruz. Xir: Türkiye müzik endüstrisi ana akım medya ile anlaşmalı olduğu için başka müzik tarzının gelmesini istemiyorlar. Bizi görmezden gelmeye senelerce çalıştılar, ama biz bunu aştık. Türkçe rap olarak tarih yazılıyor ve yazıyoruz!

Bu tarihe yön verdiğiniz için sizin bir misyonunuz var. Bu misyonu gerçekleştirirken gençlere nasıl yön veriyorsunuz? Xir: Biz insanları, özellikle de gençleri bilinçlendirmek istiyoruz. Biz bu insanlara hem bu müziğin geçmişini, hem de kendi geçmişlerini anlatıyoruz ve bunları öğrenmelerini istiyoruz. Şam: İnsanları düşünmeye itecek şeyler yapıyoruz. Günümüzde insanlara düşünmeye yönelik hiçbir şey yaptırılmıyor. İnsanların önüne duvar koyuyorlar ve o insanlar bu duvarlardan çıkamıyorlar. Bizim hedefimiz içimizdeki düşünceleri söyleyip insanların da düşünmelerini sağlamak. Xir: Türkiye’de yer altı kültür yükseldi. Bunda dizilerin etkisi büyük! Çok fazla dizi var ve milyon dolarlar harcanıyor, ama hiçbiri “Sıfır Bir Adana” dizisinin gerçekliğini ve içtenliğini yakalayamıyor. İnsanlar kendilerinden bir şeyler bulabiliyorlar. Milyon dolarlık, gerçeği anlatmayan prodüksiyonlardan uzaklaşmak istedikleri için Türkçe rapi kendilerine yakin görüyorlar. Türkçe rap çok samimi! Heja: Türkçe rap tokat gibi bir gerçek! Bizim de büyük bir sorumluluğumuz var aslında. Bu gençler bir Nefret albümü dinlememiş. Şu anda bu çocuklar YouTuberları da rapçi olarak görüyor. Biz de bu ayrımı göstermeye çalışıyoruz. Konserlerimize gelen kitlelerden çok memnunuz, çünkü dediklerimizi anlayabildiklerini görüyoruz. Şu anda Türkiye’de rap müziği nasıl buluyorsunuz? Bundan on yıl önce de rap müzik vardı Türkiye’de ama şu andaki gibi bir patlama yapmamıştı. Şu an rap müziğin Türkiye’de altın çağını yaşıyor olmasının nedeni ne sizce? Heja: Biz “Nefret” kasetleri ile büyüdük ve gün geçtikçe biz de onların başlattığı şeyi devam ettirdik. Türkiye’de çok fazla genç var ve sosyal medyanın da çok büyük bir etkisi var. O zamanlar sosyal medya yoktu, ama şu an her şeye ulaşılabiliyor. Bu çocuklar gazetelerin yazamadıklarını, televizyonların gösteremediklerini gösteren, söyleyen ve korkmayan çocuklar. Rap ülkenin gerçeklerini dobra dobra söyleyebiliyor. Pop müzik ve rock müzik gibi endüstriyelleşmiş şeyler


85

anlatmıyor. İnsanlar bu müziğin içinde kendi hayatlarından kesitler bulabiliyor. Xir: Müzik daha çok endüstriyelleştirildi. İnsanlar söylemek istediklerini söyleyemiyor bazı nedenlerden dolayı. Başka bir neden ise bazı insanlar yükseldi. Bu işten para kazanmaya başladı. Bazı insanlar da esnaf kafasına girdi. Bunun haliyle kötü sonuçları da oluyor ama biz müziğe kendimizi adadığımız için bizim için daha iyi oluyor. Bu şekilde kendimizi daha geniş kitlelere anlatabiliyoruz. Çok klasik bir soru soracağım. Rapçi olmak isteyen gençlere ne önerirsiniz? Şam: Kültürü çok iyi araştırmalarını öneririm. Sadece müzikal olarak değil mental olarak da nereden geldiğini çok iyi araştırmak gerekiyor. Ortalıkta kültürler hakkında çok çeşitli hikâyeler duyabilirsiniz. Kimi diyor ki rapçiler kendilerini sokaklardan kurtarmak için parayı bulmaya çalışıyor. Bu yüzden böyle yapıyorlar. Ama rap daha çok sokaktaki insanların birbirlerine destek olup sisteme bir başkaldırışıdır. Şirketler bir sanatçı aldıklarında ve onu endüstriyel bir para yapma makinesine dönüştürdüklerinde rapin içinde popçular ortaya çıktı. Dinleyiciler bunun farkına varmalı. İsteyen istediğini dinleyebilir, ama farkını bilmeliler. Türkiye’de ortak bir görüş olarak kimleri beğeniyorsunuz? Heja: Şehinşah’ı çok beğeniyoruz, Çağrı Sinci’nin sözleri, Nosta, Shao Superstar… Cashflow idoldür. O adamdan halen öğrenebileceğimiz çok şey var. Hem çok eski, hem de çok güncel. Her zaman dinlenebilecek bir adam. Rapin matematiğini çok iyi oturtmuş. Zaten Ceza’yı söylememize bile gerek yok. Son olarak fikirlerinizi ve görüşlerinizi sadece rap müzik ile mi açıklıyorsunuz? Heja: Tabii bizim kendimizi daha iyi açıklayabildiğimiz sosyal medya hesaplarımız var. İnsanlar bizi merak ediyorlar, takip ediyorlar,

güncel olaylarda elimizden geldiğince bilgilendirmeye çalışıyoruz insanları. Ama buna ayrıca Şam’ın yeni çıkacak olan “Piç” adlı albümü güzel bir cevap olacaktır. Xir: Başka sosyal sorumluluk projelerimiz de var tabii. Ama bizim kafa yapımız “İyilik yap, denize at!” olduğu için bu şekilde olmasını tercih ediyoruz. Yeni albümünüz ne zaman çıkıyor? Neler anlatıyor? Xir: Bu yıl bitmeden çıkacak ve kafamızda ne varsa onu anlatıyoruz. Bazen sosyal, bazen politik, bazen eğlence! Samimi bir şekilde o anda ne hissettiysek onu anlattık. Youtuberlara da lafımız var. Takım elbiselilere de var. Tavuğu kötü yapan adama da var. Rapçilere de var. Yapımcılara, müzik endüstrisine de var. Bizim derdimiz sıfatlarla değil, o sıfatları kötü yapan insanlarla!

Profile for Komplike Dergi

Komplike Dergi, Sayı: 1  

Komplike Dergi’de “kitle” temalı ilk sayısı oldukça minimalist bir çizgi belirlendi. Yayın içi yerleşimde görseller minimize edilerek, salt...

Komplike Dergi, Sayı: 1  

Komplike Dergi’de “kitle” temalı ilk sayısı oldukça minimalist bir çizgi belirlendi. Yayın içi yerleşimde görseller minimize edilerek, salt...

Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded