Issuu on Google+

İLKBAHAR 2013

| ARA

1


��o�r�� ���e�i al����a si�e �e yer var" �o�r�m��a yepyeni bir ya�am�n a��m�n� �a��a� �n�aat��n 20 y�ll�k �eneyimi ile güvenle at�n. ����er ��e s�� of �o�r��� ��ere is a place for yo� �oo�� Take a step con��ently to a whole new life with �a��a� �n�aat�s 20 years of experience.

2

ARA |

İLKBAHAR 2013


İLKBAHAR 2013

| ARA

3


Koç Üniversitesi Adına İmtiyaz Sahibi: Prof. Dr. SAMİ GÜLGÖZ

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: ÇAĞLA ALKAN Öğrenci Editörler: HAMZA GÖKTAŞ, EZGİ ÜNLÜ

Fotoğraf Editörleri: CEMRA ARSLANER, BELCE AYDAL Reklam ve Pazarlama: MEHMET KÜÇÜK, DAĞLARCA ÇAĞLAR, MERYEM BAŞERKAFAOĞLU Kapak Tasarımı FATİH EMRE SOYLU Katkıda Bulunanlar CANAN AKTAŞ, CEMRE ASLANER, BELCE AYDAL, MERTCAN AYHAN, MÜBECCEL BERTUĞ BALOĞLU, MERYEM BAŞERKAFAOĞLU, NAZLI BÜBEROĞLU, MICHELLE EUN YOUNG CHO, HAMZA GÖKTAŞ, KADİR ÇETİN GÜLERYÜZ, SEDA IŞIL, MEDİ TİLDA KALAONRA, MEHMET KÜÇÜK, BAŞAK LAYİÇ, CENA MESERİ, FATİH EMRE SOYLU, UMUR SUNGURLU, NİSAN SÜMAN, BÜŞRA TAVUCBAY, YAĞIZ MURAT YILMAZ, DAĞLARCA ÇAĞLAR, EZGİ ÜNLÜ, ELÇİN İNAN, BURCU ŞEN

http://aradergisi.ku.edu.tr Koç Üniversitesi Rumeli Feneri Yolu 34450 Sarıyer İstanbul Tel: 0212 338 1000 aradergisi@kua.edu.tr Baskı: RENK MATBAA

ARA DERGİSİ MAVA 350 DERSİNİN ÖĞRENCİLERİ TARAFINDAN HAZIRLANMAKTADIR.

Fotoğraf: OKTAY ÖZKAN

4

ARA |

İLKBAHAR 2013

ARA tüm Koç Üniversitesi öğrencilerine ve mezunlarına açık bir platformdur. ARA'da yer almasını istediğiniz yazı, tasarım, fotoğraf ve her türlü fikri calkan@ku.edu.tr adresine yollayabilirsiniz.


voyeger_pand_218X280.indd 1

İLKBAHAR 2013

4/23/13 3:24 PM

| ARA

5


6

ARA |

İLKBAHAR 2013


LALE FOODS

İLKBAHAR 2013

| ARA

7


Visual Design dersinin öğrencilerinin tasarladığı tuvalet levhaları ses getirdi.

LEVHA SAVAŞLARI

Durduk yere ortaya çıkan icatlar her zaman birilerinin başını ağrıtır. Kimi zaman icadı çıkaranlar, kimi zaman da bu icatlarla muhatap olanlar şikayet eder. Okulumuzun yeni WC sembolleri belli ki birçok kişi için bir sorun haline geldi. Peki bu sorunlar gerçekten haklı sebepleri mi dayanıyor, yoksa bu sembollerin kaldırılması için ortaya atılan sembollerin ardındaki gerçek yeniliğe karşı gösterilen, “durduk yere icat çıkartmayın yahu” anlayışı mı? YAZI ve FOTOĞRAF: FATİH EMRE SOYLU, MAVA '15 İLÜSTRASYON İLAYDA ŞARLAK

B

irçoğumuzun malumu, üniversitemiz küçük ama radikal bir karar alarak öğrencilerin tasarladığı WC işaretlerini fakültelerde yer alan tuvaletlerin bazılarının girişlerine yerleştirdi. 2012 Güz Dönemi’nde verilen “Visual Design” dersinde yapılan bir projeden seçilen çalışmalardan oluşan bu işaretler, hararetli tartışmaları da beraberinde getirdi. Kimileri, işaretleri yeterince anlaşılabilir bulmadı, kimileri böyle bir değişikliği anlamsız buldu, kimileriyse bu sembollerin cinsiyet ayrımcılığını tetiklediğini iddia etti. Bu projenin içerisinde doğrudan yer alan, projenin nedenini ve sürecini gayet iyi bilen biri olarak, tüm bu iddiaların altının yeterince dolu olduğuyla ilgili ciddi kuşkularım var. Belki şaşılacak ve haksız görülecek bir durum değil bu. Nihayetinde her yenilik, karşısında ayak direyen birçok insanla ve durumla karşılaşır. Ancak süreçten bahsederek, tüm bu çalışmanın perde arkasından bilgi vererek, insanların kafasında oluşan soru işaretlerini ve bilgi eksikliğinden kaynaklanan bu direnci azaltmak niyetindeyim. En başa dönüp projenin nedeninden bahsederek başlamak daha doğru olur sanırım. Bu projenin yapılmasının arkasında yatan

8

ARA |

İLKBAHAR 2013

neden, öğrencilere günlük hayatta karşılaşılan sembolleri farklılaştırmayı öğretmekti. Bu dönüştürmeyi metaforlar kullanarak gerçekleştirmemiz istendi. Öncelikli kriter, sembollerin anlaşılabilir olmasıydı. Çünkü acil bir ihtiyacı gidermek için kullanılan bir yerin kapısının önünde bulmaca çözdürerek insanları sıkıntıya sokmak, işlevselliği öldürürdü. Projedeki ilk sıkıntılar bu faktörden dolayı yaşandı. Çünkü bana anlaşılır gelen bir diğerine oldukça anlamsız gelebilirdi. Kimileri bu sorunu daha az yaratıcı ve herkes tarafından bilinen sembollerle çözmeye çalıştı, kimileriyse hazırladığı sembollerin anlaşılabilirliğini insanlara sorarak kontrol etti. Projenin sonunda, seçilen çalışmaların tamamı, bir üniversite öğrencisin'n algılayabileceği anlaşılabilirlik düzeyindeydi. Eğer bu sembolleri anlama konusunda sıkıntı yaşıyorsanız bunun sebebi, muhtemelen dikkatli bakmamanızdır. Ben bu üniversiteye gelebilmiş herhangi bir insanın yeterince dikkatli baktığı takdirde, hangi tuvaletin erkekler hangi tuvaletin kadınlar için olduğunu oldukça kısa bir sürede anlayabileceğini düşünüyorum.. Projenin bir diğer önemli amacı halihazırda kullanılan tuvalet sembollerine farklı bir tat getirmekti. Başlarda


bu çalışmaların herhangi birinin ya da birkaçının tuvaletlere konulacağını bilmesek de, her birimiz diğer kriterler gibi yaratıcılık konusunda da oldukça gayret gösterdik. Ancak bu semboller olması gereken yerlere yerleştirildiğinde, uygulamanın gereksiz olduğuyla ilgili tepkiler gelmeye başladı. Her ne kadar oldukça küçük bir yenilik olsa da, okulumuzun öğrencilerinin bazılarının farklılıklara olan bu olumsuz tavrı beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Kimi öğrenciler, bir üniversite öğrencisinin olgunluğuna yakışmayacak davranışlar gösterdiler. Tuvalet sembollerini soymaya, bunu başaramayınca da kazımaya başladılar. Elbette, herkes yenilikleri sevecek, yaratıcı fikirleri destekleyecek diye bir durum söz konusu olamaz. Ancak bu duruma karşı olan tepkilerini, bu çalışmalara zarar vermek yerine, ilgililere çeşitli yollardan bildirerek gösterebilirlerdi. Proje karşısında yer alan en elle tutulur argüman, çalışmaların cinsiyetçi olduğuyla ilgiliydi. Ancak bu düşünceye sahip insanların da projeyle ilgili yeterli bilgiye sahip olmadığını düşünüyorum. Daha önce anlaşılabilirlik ve yaratıcılık gibi hayati kriterlerden bahsetmiştim. Cinsiyetçi olmamak da bir diğer hayati kriterimizdi. Ancak cinsiyet ayrımını da bir şekilde yapmak zorundaydık. Bu ayrımın da, herhangi bir cinsiyeti küçük düşürmeyecek, marjinalleştirmeyecek ya da ön plana çıkarmayacak bir şekilde olması gerekiyordu. Bu nedenle bazılarımız bir cinsiyete ait olmasına fazlasıyla alıştığımız objeler kullandı, bazılarımız da evrensel olarak kabul görmüş tuvalet sembollerinin üzerinde çalışmalar gerçekleştirdi. Bazı insanlar pembe ve mavi kullanılmasını da oldukça eleştirdi. Evet, bir rengi belli bir cinsiyete atamak bana göre de yanlış, fakat toplumun genelinde kabul görmüş bir durumu, anlaşılabilirliği bir adım daha öteye taşımak için kullanmanın altında doğrudan, cinsiyetçi bir zihniyet aramanın da iyi niyetli bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca mavi ve pembe kullanımı cinsiyetçi bir kafadan çok klişelerle dolu bir kafanın meyvesi olmaya daha yakın. Peki bir tuvalet sembolünün cinsiyetçi olmaması mümkün müdür? Bana göre mümkündür. Buradaki asıl mesele cinsiyetçiliğin bize ne ifade ettiğidir. Bana göre cinsiyetçi bir bakış açısı, herhangi bir cinsiyetin bir diğerine göre daha zeki, daha güzel ya da daha çirkin olduğunu iddia eder. Bu noktadan baktığımızda, bu sembollerin hiçbiri herhangi bir cinsi ayrımcılık yapmamaktadır. Eğer cinsiyetçiliği, en ufak ve iyi niyetli bir şekilde bile olsa, bir cinsiyeti diğerinden ayırmak olarak algılıyorsanız sadece bu sembolleri değil, hali hazırda evrensel olarak kullanılan tuvalet işaretlerini de “cinsiyet ayrımcısı” olarak nitelendiriyorsunuz demektir. Bu da ayrı bir talebi gündeme getiriyor zaten: Tuvaletler unisex olmalı. Tuvaletlerin unisex olması talebi tüm diğer meselelerin önüne geçen çok daha geniş kapsamlı bir konu.

Bu meseleyi sosyolojik olarak ele alıp karmaşık yollara girme niyetinde değilim. Ancak çoğunluğa kulak verdiğimizde, unisex tuvaletlerin hem pratik hem de arzulanan bir fikir olmadığını fark etmek hiç de zor değil. Tabii ki, bir şeyin meşruluğu belirleyen kriter, onu savunanların sayısı değildir. Ama bu tip, toplumun genelini ilgilendiren, bireylerin zararsız kişisel taleplerinin ötesine geçen durumlarda, demokrasinin daha adil bir yöntem olduğunu düşünmekteyim. Tüm bunların dışında, bu konu özelinde asıl değinmek istediğim mesele, bu talebin kaynağı ve zamanlaması. Ağırlıklı olarak, farklılıklara saygı gösterilmesini, özgür düşüncelerin desteklenmesini savunan insanların, bu zihniyetle barışık olan yaratıcı ve yenilikçi bir projeyi baltalamaya çalışmalarını anlayabilmiş değilim. Bu tuvaletler her zaman oradaydı. O “cinsiyetçi” semboller, kampüsümüzün açıldığı 2001 yılından değişmedi ve tuvaletlerimiz de hiçbir zaman her iki cinsiyet için ortak olmadı. Bu durumun tam da bu proje yürürlüğe sokulduğunda birilerinin aklına gelmesini oldukça garipsedim doğrusu. Tüm bu tartışmalar, bir yandan haklı ya da haksız nedenlerle görmezden gelinen durumları gözler önüne sererken, diğer yandan yeniliklere ne kadar kapalı olduğumuz konusunda da bizlere ufak bir ders veriyor. Uzaktan bakıldığında altı dolu görünen tüm bu rahatsızlıklar, aslında oldukça iyi niyetli ve yaratıcı bir amaç taşıyarak tasarlanan sembollerin akıbetetini belirsiz kılıyor. Umarım bu küçük yenilik, gelecek yaratıcı fikirlere kalıcı bir örnek olarak kalabilmeyi başarır. Çünkü yaratıcılığa çok gerek var.

Sembollerin aldığı bir eleştiri, yeterince anlaşılır olmamak.

İLKBAHAR 2013

| ARA

9


KAMPÜSTE ARAP BAHARI

Koç Kampüsü iki bahardır alışık olmadığı bir sivil hareketlenme yaşıyor. Bu değişim daha demokratik ve şeffaf bir KU Kampüsü yaratacak mı? ISS çalışanlarının başarıya ulaşan direnişlerinin aktörleriyle konuştum. YAZAR: BAŞAK LAYİÇ, MAVA '16

Ü

niversiteler düşüncelerin özgürce söylenmesi ve geliştirilmesi amacıyla kurulu platformlar olmalarından ötürü var olduklarından beri siyasal olayların, sosyal patlamaların ve eylemlerin odağı olmuşlardır. Gerek 68 kuşağının dünyayı saran özgürlükçü etkisinden esinlenen, gerekse ülkenin o dönem yaşadığı toplumsal düzen ve siyasal rejimiyle ilgili gerçekleştirilen eylemler sebebiyle 68-80 arası dönemde Türkiye de, Fransa, Amerika gibi ülkelerin geçtiği yollardan geçmiş; kanlı eylemler ve onların acı sonuçlarıyla yüzleşmiştir. Ülkemizde özellikle 70’li yıllarda yoğunlaşan öğrenci eylemleri, 2000’lerde varlıklarını eğitim düzenine veya otoriteye karşı olarak sürdürseler de etkileri ve sonuçlarının ağırlığı azalmıştır. 1993 yılında kurulan Koç Üniversitesi; İstanbul Üniversitesi, ODTÜ, Ankara Üniversitesi gibi kurumların yaşadığı çalkantıları yaşamamakla beraber 2012 Güz Dönemi’yle beraber hareketli bir döneme girmiştir. Koç Üniversitesi 2012 Güz Dönemi’nde Kürtçe seçmeli dil dersi açılması isteği ve açlık grevlerine desteklerini belirten öğrencilerin oturma eylemleri ve bunlara tepki olarak toplanan milliyetçi gruplara sahne oldu. 2013 yılının Mart-Nisan aylarında ise Rektör Ümran İnan’ın temizlik firmasının değişimini haber verdiği email ve sonrasında işçileri söylenenden yaklaşık 40 gün önce işten çıkartma çabası karşısında akademisyenler, öğrenciler ve okul çalışanları tarafından desteklenen eylemler başladı. Tüm bu süreç, taşeron firmanın değişimini haber alan ve bundan rahatsızlık duyan öğrenci ve öğretim görevlilerinin, Martın son haftasında Sevgi Gönül Kültür Merkezi’nde bir toplantı olacağının konuşulmasıyla başladı. Öğrenciler, akademisyenler ve işçilerin katıldığı bu toplantıda her üç gruptan da komiteler oluşturuldu ve sonucunda 1 Nisan Pazartesi günü geniş katılımlı bir yürüyüş yapılnasına karar verildi. ‘Taleşerona Hayır’ pankartının arkasında yaklaşık 400 kişinin katıldığı yürüyüş Fen Fakültesi’nden başlayıp Rektörlük Binası’na kadar devam etti. Ertesi gün, yani 2 Nisan günü iş çıkışnda ISS çalışanları bindirildikleri servislerinde işlerine son verildiğini öğrendi ve bunun üzerine süreç hızlandı. Okulun na girişinin önünde eylemler başladı. Batı Kampüs’ten Ana Kampüs’e kadar yürüyen işçilere pek çok öğrenci ve akademisyen katıldı. 3 saatlik olması planlanan eylem, katılımın artması; basının ve sendikaların da gelmesiyle, önce bir geceye daha sonra da yaklaşık 1 haftalık bir sürece yayıldı. Direnişe okul çapında destek artarken, bir yandan okulun temizliğinden şikayetçi öğrencilerden tepki geldi. Bunun üzerine eylemcilerden ve gönüllülerden oluşan insanlar öğrenci merkezi ve yurtlarda temizliğe başladılar. Ellerinde torba ve bezlerle temizledikleri yerlere ‘Bu alan öğrenciler tarafından temizlenmiştir’ post-it’lerini yapıştıran öğrenci

10

ARA |

İLKBAHAR 2013

ve akademisyenler müzakereler sonuçlanana kadar kapıda da eylemlerine devam ettiler. İşçiler, öğrenciler ve öğretim üyelerinden oluşan komitelerle toplanan Genel Sekreter, bir noktada mutabık oldu ve bazısı aşağıda listelenen şu kararlar alındı: • • •

Arzu eden eski ISS çalışanları yeni firma Eurest Services’in altında çalışıp okulda kalabilecekler, İşçilerin istirahat saatinde dinlenebilecekleri yerlere ilişkin ihtiyaç tespiti yapılacak ve bu ihtiyaçların giderilmesine çalışılacaktır, Puantaj kontrolünü sağlamak için gerçekleştirilen parmak izi, avuç izi, retina taraması gibi yöntemler yerine alternatifler üretilecek. Bu alternatifler BM Küresel İlkeler Sözleşmesi’ne uygun olacaktır, İşçilerin bir önceki firma tarafından işten çıkarılış tarihihndeki tüm ücret ve sosyal hakları yeni firma tarafından korunacak ve maaşlarına asgari ücret artış dönemlerinde en az asgari ücret artış oranında zam yapılacak, Asıl işveren - alt işveren sözleşmesinin bitiminde, yeni taşeronla sözleşme yapıldığı takdirde Koç Üniversitesi’nin bünyesinde hizmet veren işçilerin yeni taşerona devri sağlanacak.

Bu süreci bir de ilk ağızdan dinlemek için eylemlerde yer alan bir akademisyen, bir ISS çalışanı ve okul başkanı Veysel Onur Kaynar’la görüşmeye karar verdim. Gittiğim ilk öğretim görevlimiz konuşmayı elbette isteyeceğini ve fakat ismini vermek istemediğini belirtti. Bilgi Üniversitesi’nde geçen sene pek çok akademisyenin işten çıkarıldığı olayları hatırlatıp, neden eylemlere katıldığını sordum. Kendisi bana katılımının nedeninin genellikle kişisel sebeplerden kaynaklandığını, bütün bu erken işten çıkarılma gibi durumların vicdani olarak onu rahatsız ettiğini söyledi. Akademik bir ortamın her türlü çalışanına gereken saygıyı göstermesi gerektiğini düşünen hocamız taşeron mevzusunun ne kadar derin olduğunu ilk elden görünce, bir şeyler yapmak gerekliliğini hissetmiş. Yaklaşımının ideolojik temellere dayandığına parmak basmam üzerine bana pek çok akademisyen arkadaşının bu süreci bir yönetim krizi olarak gördüklerini ve okulun bazı konularda sürdürdüğü anti-şeffaf yönetim tarzına örnek teşkil ettiğini söyledi. Okulda belirli güç merkezleri olduğunu, öğrenci akademisyen ve çalışanların bunlara erişim hakkı olmadığını düşündüğünü ve bu süreçten sonra okulun şeffaf yönetim adına önemli yol kattedeceğine inandığını ekledi. Çalışmaları-15 Nisan'da başlayan Akademik Senato, Taşeron Denetleme Mekanizması’nın önemli kazanımları olduğunu belirten hocamız, bu sistemi Boğaziçi Üniversitesi’nden örnek aldıklarını, bu şekilde taşeronun gerçekleştirdiği hak


Hocalar ve öğrenciler ISS çalışanlarının direnişine destek verdiler.

ihlallerini, biraz taşeronun etrafından dolanarak da olsa tespitinin yapılabileceğini; işçilerin giriş-çıkışlarda retina kontrolü gibi uygulamalarının kaldırıldığını ve okuldaki herhangi bir bireyden işçilere karşı sözlü ya da fiziksel taciz durumunda disiplin yolunun açıldığını söyledi. 23 Nisan Kutlamalarına işçilerin çocuklarıyla beraber katılması gibi sembolik kazanımlar da elde ettiklerini; ama ne yazık ki spor salonu ve kütüphanenin mesai saatleri dışında işçilerin kullanımına açılmasının kabul edilmediğini, bunun da “Herkes eşittir, ama bazıları daha da eşittir” düşünce şeklinden kaynaklandığını söyledi. Eyleme destek olan ve olmayan bütün öğrenci ve çalışanların bu süreç sonunda gerçekleşen şeffaf yönetimden faydalanacaklarını ve ilk defa bu süreç ile birlikte kendini ‘Koç Bir Aile’ söylemine yakın hissettiğini vurguladı. Bu röporatajdan sonra, bir de konsey ve okul başkanı olan Veysel Onur Kaynar ile konuşmaya karar verdim. Mail ve konuşmalarıyla süreci yakından takip ettiği belli olan Kaynar, öncelikle sürecin çalışanlar adına önemli kazanımlar getirdiğini ve bundan büyük mutluluk duyduğunu söyledi. Üniversite olarak süreci Türkiye’ye örnek olacak şekilde geçirildiğini, başkalarının derdine ortak olan büyük bir kesimin gurur verici olduğunu belirtti. Kaynar sürecin barışçıl bir şekilde gerçekleşmesinin, üniversitemizin öğrenci kalitesine ve özgür ortamına dair bir kanıt olduğunu belirtti. Okul yönetiminin yeterince şeffaf davranmadığına dair eleştiriler karşısında, yönetimle görevi sebebiyle sık sık görüşen bir öğrenci olarak, yönetimin konseye karşı bir kere şeffaf duruş sergilemediğini söyleyebileceğini; yine de bunu yeterli görmediğini ve üniversitenin bütün mensuplarıyla alınan kararların gerekçelerinin detaylı ve anlaşılır şekilde paylaşılması gerektiğine inandığını belirtti. Aksi takdirde alınan kararlar ne kadar iyi olursa olsun,yanlış intiba yaratılabileceğini, bu konuda yönetimin eksik kaldığını onlarla da paylaştığını, zira okulun nüfusunun doğrudan iletişimi sağlamak için gayet elverişli olduğunu söyleyen Kaynar, özellikle son yaşanan gelişmelerin doğrudan

“Eskiden İki Tane Çocuğum Vardı, Artık Binlerce Çocuğum Var”

iletişime duyulan ihtiyacı gözler önüne serdiğini; ama okul yönetiminin son gelişmelerden çıkarımda bulunmuş olduğunu ve şeffaflığın gerekliliğini anlamış olduklarını düşündüğünü belirtti. Okul ve Konsey Başkanı Kaynar ile yaptığımız görüşmeden sonra süreci başlatan asıl faktör olan, yine de seslerinin geri planda kaldığı düşündüğüm ISS çalışanlarını aradım. Bazısı konuşmak istemedi, bazısı yeterince konuştuğunu söyledi; ama hemen hemen herkes ‘Melahat Abla’yı işaret etti. Bunun üzerine Sosyal Bilimler’in koridorlarında kendisini aradım, kendisi konuşma teklifimi kabul etti. İlk olarak bu süreçte neler yaşadığını sorduğumda gururunun kırık olduğunu, tüm bu eylemlere başlama nedenlerinin habersizce 2 Nisan’da ‘kapı önüne konmak’ olduğunu anlattı. Aldıkları asgari ücretin okul ve taşeron arasında bir muhattap bulamamalarından ötürü hasta olduklarında veya kar tatilinde bile kesildiğini belirten Melahat Hanım, bu direnişin çocukları için de büyük bir önemi olduğunu, pes eden anne-baba duruşu sergilememek için tüm bunları yaptıklarını söyledi. Kazanımların güzel ama yetersiz olduğunu belirten Melahat Hanım, eğitim yuvası olarak adlandırılan bir yerde, çalışanlar olarak neden kütüphaneden yararlanamadıklarını anlayamadığını söyledi. Ayrıca Taşeron Denetleme Sistemi hakkında oldukça mutlu olduğunu belirtti ve artık ‘pin pon topu gibi muhattap aramaktan ve haksız duruma düşmekten kurtulacaklarına’ inandığını söyledi. Süreç boyunca akademisyen ve öğrencilerden gelen destekler için de çok mutlu olduklarını; onlar olmasaydı bu kazanımları elde edemeyeceklerini düşündüğünü söyledi. Maddi-manevi pek çok destek gördüklerini, hocaların onlara yiyecek, içecek taşıdıklarını; zira öğrencilerin de çok emekleri olduğunu belirten Melahat Hanım: “Eskiden 2 tane çocuğum vardı, artık binlerce çocuğum var” diyerek sözlerini tamamladı

İLKBAHAR 2013

| ARA

11


Sorusu olan var m覺?

HOCAM!

12

ARA |

襤LKBAHAR 2013

?!


Turkish mi? English mi? The Koc classroom milieu is an interesting dynamic: How do Turkish and exchange students, and professors deal with the use of Turkish in class. BY MICHELLE CHO, MAVA'14

“A

ny questions? Problem var mi?” the professor asks.

population just under 3,000, six to eight percent of this population is made of exchange students.

A student replies, “I have a question. May I say it in Turkish?”

Some exchange students are unable to take some courses offered at Koç because the courses will be taught predominantly in Turkish. At the beginning of the semester, I received an email from a professor who asked me to drop his Media and Visual Arts (MAVA) course because it was going to be lectured in Turkish, as it featured a Turkish journalist as a class guest each week and some of those guests did not speak English. Nevertheless, I was disappointed; getting to meet a journalist each week would be a dream course for a foreign journalism student like myself.

“Evet, soru nedir? Netleştirmek için…” says the professor. The discussion eventually progresses into a five to ten minute heated conversation in Turkish between what seems as the differences between a capitalist and traditional society. Wide-eyed and perplexed, Sarah Cauthen watches the digression of this exchange from the back of the classroom as confused as the other two exchange students in her international human rights class at Koç University.

It is very common for a professor to ask a question related to the lecture in English only to receive a Turkish response in return followed by a discussion entirely in Turkish.

Sarah Cauthen is an exchange student studying English literature at Hamilton College in the United States. For her, she finds the bilingual element of her class to be both intriguing and frustrating. “There was an entire argument for five to ten minutes and it was all in Turkish. The professor was engaged in it as well and I think she would have translated a lot of it for us except she was so engaged in it,” says Cauthen in an interview.

At Koç University, an English medium university, lectures and discussions in Turkish between professors and students do occur, despite the university’s established conventions. Although it is inevitable for Turkish students and professors to refrain from speaking their native language in their home country, this becomes a dilemma for both Turkish and exchange students. A percentage of Turkish students prefer to practice their English as much as they can and exchange students, who are not fluent in Turkish, are unable to comprehend lectures and discussions if Turkish is spoken. With an undergraduate student

The Koç classroom culture reveals an interesting dynamic of the habits of both international and local students, and professors. Turkish students speak both English and some more often Turkish during class discussions. It is very common for a professor to ask a question related to the lecture in English, only to receive a Turkish response in return followed by a discussion entirely in Turkish. Throw in an exchange student in the mix, and this same interaction usually occurs, however the professor may respond in English to a question asked in Turkish or he or she will translate. For some exchange students, this cross-language exchange is both a gem and nuisance. Some find it interesting to observe such an interaction during class, however others dislike being excluded from the classroom conversation. "I feel lucky because I am getting a more authentic experience of studying abroad in a foreign country by being in a class with very few exchange students,” says Cauthen. “As I have been learning Turkish, it has been fun to pick up on words and phrases that my classmates have used.”

İLKBAHAR 2013

| ARA

13


Fotoğraf: MICHELLE CHO

History professor Can Nacar's classes have a large exchange student population. Although he sympathizes with first year Turkish students he does not allow Turkish discussions when there are exchange students in the classroom. For some Turkish students, it is half the battle of improving their English or expressing themselves more proficiently by speaking their native tongue. Like most universities, Koç students come from an extensive breadth of backgrounds. The range of fluency of the English language by local Turkish students is vast. Some Koç students have done well on their English entrance exams after spending months or years learning English, while others may have attended English primary and secondary schools. Some students are fluent, while some first year students have only been studying the language for a year. In her three years as an industrial engineering student at Koç, Dilan Ezgi Ustunyagiz from Izmir, Turkey, in an interview says, that most professors speak in English but may switch to Turkish if he or she senses confusion. From her experiences during class, speaking English can be a daunting task for some students who will gladly speak Turkish if a professor or student opens any window to do so. For those students who do speak Turkish during class, the longterm consequences are forgotten. Ustunyagiz says she admits students do not think about these consequences when choosing to speak in Turkish during class discussions. From San Francisco State University in the United States, Zach Malin is an anthropology major, currently spending his second semester here at Koç as an exchange student. In

14

ARA |

İLKBAHAR 2013

"Imagine doing your whole college education in a foreign language, it's quite challenging." an interview, for Malin, he says he understands most professors and students use Turkish to cross language barriers to clarify what is lost in translation. “As being an exchange student, it does not upset me,” he says. “If any way, I feel guilty that I don’t speak more Turkish while being here.” Merve Çıplak is a second year business administration and psychology student from Ankara, Turkey. Her Turkish accent, or lack of, while speaking English can be attributed to having attended a British high school in Greece and living in New York City in the United States for five years. From Çıplak’s experience, in an interview, she says that some of her professors will often lecture in Turkish when they are having a difficult time, which will usually instigate students to speak in Turkish instead of English. Although she is fluent in English, she says she responds to questions automatically in Turkish in class and in discussions. For an English medium university in an international setting, it is inevitable to avoid conversations of the home language. “I


Professor Charles Emir Richards, who teaches the Film and Video Production class at MAVA, has told students that if they gossip during class, they must gossip in English.. used to speak more English and then slowly I’ve been influenced by people around me, so now if someone asks me a question in Turkish and it’s class and it’s in discussion, I’ll automatically respond in Turkish,” says Çıplak. Çıplak says she believes students speak Turkish based on how flexible the professor is, a student’s confidence level in speaking English and the presence of an exchange student. “People read and write in English, it’s just that when you’re talking, it’s a public speaking phobia. Speaking in another language comes with other things such as self-confidence issues,” says Çıplak.

For Bourgeois, having a diversity of teaching styles and classroom experiences for both local and exchange students can prepare students for their professional careers both in their home countries and internationally. “That is the beauty of this experience in that the international students and the local students are coming together, and discussing things that they may not have a chance to discuss together,” says Bourgeois. It becomes a question, is there a solution? The clash of interests between both Turkish and exchange students continually present a challenge, with difficulties to adapt to for Turkish and exchange students, and professors in the classroom. Exchange students must acknowledge the difficulties Turkish students are challenged with in pursuing their higher education in a second language. Turkish students must be conscious of prior classroom expectations exchange students bring with them to Koç as an English university and for most, their lack of familiarity with the Turkish language. Professors in the midst of both interests must accommodate for both Turkish and exchange students to foster a convivial classroom environment. These classroom interactions offer a peek to exchange students into the cultural lens of Turkish students, further explaining how the complexity of patterns and habits of a culture can pose a challenge to those unfamiliar. It seems as if empathy is the panacea; its simplicity can solve this complexity. From what I have learned since my time here, empathy, friendliness, and an open mind has been the solution to most problems. Fotoğraf: MICHELLE CHO

The presence of an exchange student can change the class dynamics and the extent of English spoken can change dramatically. Professors will pressure students more frequently to speak English during class and in discussions if exchange students are present. From the Department of History at Koç, Professor Can Nacar’s teaching style follows a simple classroom conduct, a possible solution that benefits both Turkish and exchange students. Currently he teaches an international course, Governments and Politics of the Middle East and a history course, the Ottoman World in Transition, both of which are populated by a large percentage of exchange students. He sympathizes with first year Turkish students who often do not feel confident enough to ask questions or raise points, in English. However, Professor Nacar also believes that holding a discussion in Turkish with an exchange student in the class is unethical.

education in a foreign language, it’s quite challenging. It’s already challenging academically, but then you have the language element added,” says Bourgeois.

“When I realize they [first year Turkish students] suffer, sometimes I let them ask their questions in Turkish,” says Professor Nacar in an interview. “But before responding to his or her question, I first translate the question into English, try to explain and respond to the question in English.” Other professors strictly bar students from speaking Turkish during class. Professor Charles Emir Richards, who teaches Film and Video Production, has told students that if they gossip during class, they must gossip in English or leave class. For most students at Koç, English is their second language. Kathryn Bourgeois, resident director of the Council of International Educational Exchange at Koç, says that exchange students must empathize with Turkish students because of the daily challenges they encounter while taking classes in their second language. “Imagine doing your whole college

Multilingual campus has benefits and challenges.

İLKBAHAR 2013

| ARA

15


Fotoğraf: Murathan ÖZTEK

16

ARA |

İLKBAHAR 2013


Potaların Efendisi

Türk basketbolunun en önemli yıldızlarından biri olmasına rağmen centilmen ve alçak gönüllü kalabilmiş bir sporcu İbrahim Kutluay. Kendisi, Ara için röportaj isteğimi kırmadı, sorularımı samimiyetle yanıtladı. Ünlü sporcu ile başarılarla dolu kariyerini, başlangıç yıllarını ve özel hayat��nı konuştuk. YAZAR: DAĞLARCA ÇAĞLAR, BUS. ADM. '14

B

ir basketbolsever olarak, tahmin edeceğiniz gibi, İbrahim Kutluay'ı uzun süredir hayranlıkla takip ediyorum. Geçtiğimiz günlerde kendisini gittiğim spor salonunda görünce, bunun Ara okuyucuları (ve benim için) bulunmaz bir fırsat olduğunu düşündüm ve yanına gidip kendisiyle röportaj yapıp yapamayacağımı sordum. İbo bu teklifimi çok sıcak kanlı bir şekilde kabul etti ve sorularımı içten bir şekilde yanıtladı. Neden basketbolu seçtiniz? Küçükken başka spor dalına merakınız var mıydı? Futbola vardı. Küçükken Fenerbahçe altyapısında futbola da başladım fakat basketbolu daha çok sevdiğim ve fiziğimin yatkınlığı nedeniyle basketbola kaydım. Basketbol kariyerinize ilk adımı nasıl attınız? Kariyerinizin başlangıç yıllarını merak ediyorum. Basketbola 12 yaşında başladım. Esasında başlarda basketbola yatkınlığım yoktu fakat gün geçtikçe basketbolda bir şeyler başarabileceğime inanmaya başladım, çok çalıştım ve çalıştıkça içimdeki sevgi arttı. Fenerbahçe altyapısında başladım basketbola ve A takıma kadar devam etti. Profesyonel sporcular için altyapı aşamasını verimli geçirmek çok önemli. Önce basketbolu öğreniyorsunuz sonra basketbol oynuyorsunuz ve oynadıktan sonra kendinizi geliştiriyorsunuz. Son olarak A takımda kendinizi ispatlama süreniz var. O evreleri doğru antrenör, doğru takım arkadaşlarıyla geçirdiğiniz zaman çok büyük bir avantaj oluyor. Fenerbahçe’de beni çalıştıran antrenörler, beraber büyüdüğüm takım arkadaşlarım ve ağabeylerim basketbolcu olarak olgunlaşmama çok destek oldular. Başarımda büyük payları olduğunu düşünüyorum. Gençlik yıllarınızda örnek aldığınız biri veya bir idolünüz var mıydı? Türkiye’de o zamanlarda Erman Kunter vardı. İyi bir skorerdi, onu örnek aldım. Daha sonrasında Harun Erdenay, hem basketbolcu kişiliği hem de karakteri basketbolu sevmemde etken oldu. Yurtdışında da Drazen Petroviç’in basketbolculuğunu çok beğenirim.

"İstediğiniz kadar yetenekli olun çok çalışmadan arzu ettiğiniz noktaya gelmeniz çok zor. Başarımdaki en önemli etkenlerden biri kendimle yarışmam ve kendimi aşıp her zaman daha iyi olmaya çalışmam." Ailenizin basketbolcu olmanıza ne dedi? Babam çok sporcu olmamı istiyordu. Öncesinde futbol daha sonrasında da basketbol oynarken devamlı hem antrenmanlara hem de maçlarıma gelerek büyük destek verdi. Annem bir noktada sporu bırakacağımı düşünüyordu ama benim içimdeki başarma isteğini görünce o da destek oldu. İlk kez dönemin Fenerbahçe baş koçu tarafından A takıma çağırıldığınızda neler hissettiniz? 19 yaşında o sorumluluğu almak nasıl bir duyguydu? Daha önce dediğim gibi ilk başta öğreniyorsun, sonrasında uyguluyorsun ve bu sürenin en kritik noktası A takıma çıktıp kendini ispatlaman. Ben A takıma ilk çıktığımda yıllarda hep kendime güveniyordum, genç takımda, yıldız takımda kaptanlık yaptım, Fenerbahçe’de gelecek vaad eden oyuncu olarak bakılıyordum. Sonuçta ne olursa olsun sahada kendini göstermen gerekiyor, tabi ki heyecanlı olmak gerekiyor ama bunun yanında heyecanını kontrol edebilme özelliğine de sahip olman gerekiyor. Altyapılarda hep skorer bir oyuncu olarak oynadığım için de A takıma çıktığımda kendim gibi oynamaya çalıştım. Tabi ki A takım farklı bir yer, orada koçun, ağabeylerin dediğini uygulaman gerekiyor. Heyecanlanmadan onları yerine getirmeye çalıştım. İlk maçta çok heyecanlanmıştım fakat yine de 23 sayı atabildim ve kendimi biraz daha ispatlamış oldum. Yunanistan’da hem AEK hem de Panathinaikos takımlarında çok başarılı sezonlar geçirdiniz ve bir kerede MVP seçildiniz, Yunanistan ile Türkiye basketbolunu karşılaştırdığınızda neler söylersiniz? Yunanistan’a gitme kararını kolay almadım. Fenerbahçe’de altyapısından başlayıp yıllarca oynamış biri olarak bu kararı

İLKBAHAR 2013

| ARA

17


18

ARA |

İLKBAHAR 2013


"NBA tamamen şova dayalı bir sistem. Seyircinin mutlu olmasına dayalı bir sistem. Amaç insanlara maçları izletmek, forma satmak, hot dog yedirmek ve bir sonraki maça gelmelerini sağlamak. Avrupa’daki sistem tamamen kazanmaya dayalı." verirken çok zorlandım. Kariyerim açısından doğru olduğunu biliyordum ama buradan kopmak çok zordu. Neticede Avrupa’nın en önemli basketbol ligi olan ve Avrupa’nın en iyi oyuncularının oynadığı bir ligde oynamanın kendimi çok geliştireceğini düşündüm. Gittikten sonrada gördüm ki Yunanistan gerçekten bir basketbol ülkesi. Hem çok şey öğrendim hem de çok şey kazandım. Avrupa şampiyonluğu kazandım ve halen bu şampiyonluğu kazanmış tek Türk oyuncusuyum. Üç kere Yunan Lig'i şampiyonluğu ve üç kere de Yunan kupasını kazandım. Yunan liginin MVP’si seçildim. Yani Yunanistan'a giderek sportif anlamda çok başarı kazandım. Yunanistan’da bir Türk olarak oynamakta zorluk çektiniz mi? Benden önce bir örneği olmadığı için zor karar verebildim ama kendime güvendim. Sorumluluk sahibi bir yapım var bunu doğru taşıyabileceğimi ve bunun ülkeme olumlu bir şekilde yansıyacağını düşündüm. Allaha çok şükür bu böyle gerçekleşti. Yunanistan'da halen arkadaşlıklarım devam ediyor. 2001 yılında Abdi İpekçi Dostluk ve Barış ödülü kazandım ki bu da hayatımda kazandığım en anlamlı ödüldü. Yunanistan’dan sonra Türkiye’ye geri döndünüz ve Ülkerspor’a transfer oldunuz fakat sözleşmenizdeki özel bir madde sayesinde NBA’nin Seattle Supersonics takımına transferiniz gerçekleşti. NBA’ye transferinizi anlatabilir misiniz? Basketbol oynayan her genç NBA’de oynamayı hayal eder. Orası bir şov yeri. Benim NBA’ye gitme şansım daha önceki yıllarda da vardı fakat 1997 yılında yine bir grev olmuştu ve ben Türkiye’de kalmayı tercih etmiştim. 2004 yılında Türkiye’ye döndükten sonra milli takım Amerikan takımı ile iki tane hazırlık maçı oynadı. Dream team’e karşı çok iyi iki maç çıkardım ve her iki maçta da 25'er sayı attım. Maçların ertesinde federasyonun verdiği yemekte 2-3 tane takımdan transfer teklifi aldım, hiç aklımda yokken. O zaman 31 yaşındaydım, NBA için geç bir yaş, benim için zor olacağını bilmeme rağmen iyi bir tecrübe olacağını ve de oradaki organizasyonu görmemin basketbolu bıraktıktan sonra bana katkı sağlayacağını bildiğim için gitmeye karar verdim. Philadelphia 76 Sixers ve Seattle Supersonics arasında bir seçim yapmam gerekti. Basketbol tarzı bana daha

yatkın olduğu için Seattle’ı tercih ettim. Tabii ki takım tercihi çok önemli orada. Koçun sana inanması, güvenmesi çok önemli fakat şöyle bir şanssızlığım vardı. Takım o sene NBA tarihinin en önemli senesini geçirdi. Ligin en iyi rekoruna sahip takımları arasındaydık. Benim önümde oynayan Ray Allen müthiş bir performans sergiledi. Haksızlık etmiyim, ben de koç olsam o sen Ray Allen’ı oynatırdım. NBA’de maalesef antrenmanda iyi performans gösterip maçta oynama şansınız yok. Maçta oynarsanız kendinizi gösterebiliyorsunuz. Ben o şansı elde edemeyince tekrar Yunanistan’a dönmeye karar verdim. Panathinaikos’daki ikinci döneminiz çok başarılı geçti ve Final Four’a kalma mücadelesinde Efes Pilsen ile karşılaştınız. Yunanistan’daki maçta çok iyi bir performans sergilediniz ve bu nedenle Türkiye’de oynanan rövanş maçında Türk taraftarlardan ciddi tepki aldınız. Bunun hakkında ne söylemek isterseniz?? O an için üzüldüm ama bunlar sporun içinde olan şeyler. Ben hiç bir zaman bunları şahsi algılamadım, ama orada Efes Pilsen yönetimine yakışmayan hareketler vardı. Ben bir Türk sporcusuyum ama sonuçta profesyonel olarak Yunan takımının formasını giyiyorum. Çıkıp kendi takımımın başarısı için mücadele etmek zorundayım. Bu tepkiye hiçbir zaman takılmadım ve sonuçta Yunanistan’da iyi bir performans sergiledim ve Final Four’a kaldık. Efes Pilsen yöneticileri kendi başarısızlıklarını böyle örtmeye çalıştılar. Ben her zaman ülkemle gurur duymuşumdur. Milli takım formasını en çok giyen oyuncuyum. Profesyonel hayatta herkes her yerde oynayabilir. Bunu başka yerlere çekmenin bir anlamı yok. Daha önceki bir röportajınızda Galatasaray ile hiç bir zaman sözleşme imzalamayacağınızı söylemiştiniz. Bu düşünceniz geçerli mi hala? Samimi olduğum için o zaman öyle söylemiştim. Kendim mutlu olayım ki insanları mutlu edebileyim. Tabi ki profesyonelim, Fenerbahçe haricinde başka kulüplerde de oynadım ama hem kendime hem kulübüme hem de Galatasaray’a olan saygımdan dolayı böyle bir şeyin mümkün olamayacağını söyledim. Kaldı ki Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra böyle bir teklif geldi. Fakat kendi açımdan doğru olmayacağı için nazik bir şekilde reddettim. Bu ne Galatasaray camiasını küçümsemek ne de başka bir anlama geliyor. Tamamen şahsi düşüncem böyle. Her iki kulüpte oynayan arkadaşlarım var ve onları saygıyla karşılıyorum. Yuanistan'dan sonra tekrar Türkiye’ye, Ülkerspor’a transfer oldunuz ve ertesi sene Ülker-Fenerbahçe birleşmesiyle basketbola başladığınız Fenerbahçe kulübüne dönmüş oldunuz. Tekrardan Fenerbahçe’de olmak size neler hissettirdi?

İLKBAHAR 2013

| ARA

19


Fotoğraf: Murathan ÖZTEK

Her fırsatta dünyadaki en güzel mesleğin sporculuk olduğunu söyleyen İbrahim Kutluay, 36 yaşında basketbol hayatını sonlandırmasına rağmen spor hayatına son vermiş değil. Bizde bu keyifli röportajı kendisinin gittiği spor salonunda gerçekleştirdik.

2006’da Ülkerspor ile şampiyon olduktan sonra ben birleşme olmasa bile Fenerbahçe’ye dönmek için kontratımı kesmiştim. 100. yılında Fenerbahçe’de olmam gerektiğini düşündüğüm için dönmeye karar verdim. Yani aslında birleşmeden dolayı Ülkerspor’dan Fenerbahçe’ye geçmedim. Fenerbahçe’nin 100. Yılında çok başarılı bir sezon geçirdiniz ve Fenerbahçe’deki ilk şampiyonluğunuzu kazandınız. Bu şampiyonluğun diğerlerinden özel olarak bir farkı var mıydı sizin için? Hayatımın en özel yıllarından biriydi o sene. Belki başkaları için daha farklı olabilir ama altyapısında yetişmiş, taraftarı olduğum bir kulübün 100. yılında şampiyon olmak benim için ayrı bir duyguydu. O yüzden çok mutlu oldum ve o sezon geldiğim içinde ayrıca mutlu oldum. Güzel bir sezondu benim için. Basketbolu bırakma kararınızın sebepleri nelerdi? Esasında sporda belli bir yaş yok. Şartlar durumu belirliyor açıkçası. Tabi ki daha fazla oynayacak fizik kondisyona sahiptim ama Fenerbahçe’de bırakmak istiyordum. Fenerbahçe’de bırakma şansı verilmediği için

20

ARA |

İLKBAHAR 2013

1 sene İTÜ’de oynadım daha sonra da orada bırakmak zorunda kaldım. Fenerbahçe’de bıraksam daha doğru olabilirdi. Sadece benim için değil Fenerbahçe kulübü için de aynı şey geçerli. Orada bırakmak benim hayalim olduğu kadar Fenerbahçe kulübünün altyapısındaki oyunculara da iyi bir örnek teşkil edecekti. Fakat sporda hiç bir zaman duygusallığa yer yok. Profesyonelce düşünmek lazım. O günün şartları öyle gelişti ve İTÜ’de bıraktım. Şuan da dönüp baktığımda pişman değilim. Son olarak oynadığınız üç değişik ligi (Türkiye, Yunanistan, NBA) karşılaştırdığınızda en belirgin farklılıkları olarak neleri gösterirsiniz? Aslında NBA ile Avrupa liglerini karşılaştırmak çok doğru olmaz. NBA tamamen şova dayalı bir sistem. Seyircinin mutlu olmasına dayalı bir sistem. Oyuncuların egemenliğinde ve pazarlama esaslı. Amaç insanlara maçları izletebilmek, forma satabilmek, hot dog yedirmek ve bir sonraki maça gelmelerini sağlamak. Avrupa’da sistem tamamen kazanmaya dayalı. Kazanırsan var oluyorsun, kaybettiğin zaman önce koç gidiyor daha sonra oyuncular ve en sonunda başkan gidiyor. Avrupa’da devamlı bir stres ve kazanmak için


her şeyi yapmak var. Türkiye hepsinden farklı zaten. Türkiye’de ileri boyutta fanatizm, ileri boyutta kazanma hırsı, sabırsızlık ve sistemsizlik hükümsürüyor. O yüzden Yunanistan’ı biraz daha ayırıyorum çünkü Yunanistan tam bir basketbol ülkesi. Tribüne gelenler basketbolu bilerek izliyor. Yatırım yapılsın yapılmasın takımların belli bir basketbol kültürü var. Dolayısıyla oradan çok şey öğrendim ve halen bunca yatırıma rağmen ligimizin benim oynadığım yıllardaki Yunanistan ligi seviyesine gelemediğini düşünüyorum. Kazandığınız ilk para ile ne aldınız? Annemle babama bir ev aldım. Basketbolcu olmasaydınız ne olmak isterdiniz? Fizik mühendisi olmak isterdim.

Sizce sporcuların aktif kariyerlerinde evlenmeleri ne kadar faydalı? Ben 32 yaşında evlendim. Benim için doğru bir yaşta evlendim. Basketbol yaşantımın zirvesindeydim. Evliliğin sporculuk yaşanmıma çok olumlu yansıdığını düşünüyorum. Ama önemli olan doğru insanı bulmak. Ancak doğru insanla hayatınızı paylaştığınız zaman özel hayatınız ve profesyonel hayatınız iyi yönde etkilenir. Ben çok şükür çok şanslıyım. "Sporcular büyük paralar kazanıp bu paraları savurganca harcıyorlar" şeklinde bir düşünce var kamuoyunda. Siz para yönetimine önem verdiniz mi? Spora genç yaşta başlıyorsun tabii, belli hayallerin oluyor. Genelde sporcuların araba merakı olur. Kazandıkları ilk para ile araba alırlar. Benim de araba merakım oldu, güzel arabalarım da oldu. Ama kazandığım paranın belli bir bölümü ile yaptım bu harcamaları. Öye deli gibi paralar harcamadım. Genelde yatırımlarımı doğru yaptığımı düşünüyorum. Türkiye’de bilindiği gibi gayrimenkul değerli ve bende o yönde yatırımlar yapmaya çalıştım. Hayatımın garanti altına alabilecek, çocuklarımın geleceğini düşünerek yatırımlar yaptım. Savurgan değilimdir, tutumluyumdur genelde ama zevkimden hiç bir zaman ödün vermem. Basketbol kariyerinizi sonlandırdıktan sonra basketbol akademisi kurdunuz. Bu akademinin hedefleri neler? Akademiyi kurarken amacım öncelikle iyi insan daha sonra iyi sporcu daha sonra iyi basketbolcu yetiştirmekti, Şu an hem Türkiye’de hem de yurtdışında burs imkanı sağladığımız bir çok sporcumuz var. Bunu gördükçe mutlu oluyorum.

Bir çok sporcuya spor alışkanlığı kazandırdık, kimisine basketbolu öğretip basketbol hayatlarına bir yön vermeye çalıştık. Bir taraftan da eğitimlerini doğru götürmeleri için onlara rehberlik yaptık. Bu yönde arkadaşlarımla beraber 10 senede önemli yol katettik. Umuyorum ki ilerde kendi akademimde yetişen gençler

iyi yerlere gelecekler. İleride koç olmak gibi hayaliniz var mı? Şu an yok. Türkiye’de de Amerika’daki gibi üniversite ligleri kurulması düşünülüyor. Sizce bu Türk basketboluna ne kadar faydalı olur? Bunun faydalı olması için üniversiteler ligi kadar kulüplerin altyapılarında üniversitelere devredilmesi gerekiyor. İyi oyuncular zaten kulüp altyapılarında oynuyorlar. Üniversiteler basketbolu sevdirmek için iyi ama yeterli değil. O yüzden bu sistemin geliştirilmesi lazım. Geriye dönüp baktığınızda unutamadığınız bir maç veya bir anınız var mı?

Avrupa şampiyonluğu maçını unutamam. Panathinaikos ile kazandığım Avrupa şampiyonluğu benim için çok önemli. 100. Yılda Efes Pilsen’e karşı aldığımız galibiyet serisini unutamam. Bir de milli takım ile 2001 Avrupa ve 2006 Dünya şampiyonalarını unutamam. Sıkı Fenerbahçeli olduğunuz Fenerbahçeli oldunuz?

biliniyor.

Nasıl

Babam iyi bir Fenerbahçeli ve kulübün içindeydi. Küçük yaşlarda beni maçlara götürmeye başlamıştı ve o sayede Fenerbahçeli oldum. İleride Fenerbahçe Kulübünde herhangi bir konumda görev almayı düşünüyor musunuz? Şu an öyle bir plan yok ama ileride ne olacağını bilemem.

İBO İLE KISA KISA Ne tarz müzik dinliyorsunuz? Genelde lounge ve jazz dinliyorum. Daha sakin tarzda müzikler dinliyorum. Dinlediğiniz sanatçılar kimler? Popüler anlamda Kenan Doğulu ve Tarkan’ı seviyorum. Bir de Şebnem Ferah’ın sesini çok beğeniyorum. Televizyon dizilerini takip ediyor musunuz? Sadece Homeland’i izliyorum, o da ara sıra. Kariyerinizde en iyi anlaştığınız basketbolcu kimdi? Harun Erdenay ve Levent Topsakal. Kobe mi LeBron mu? Kobe.

İLKBAHAR 2013

| ARA

21


Tektipleştirmek mi?

Tektipleştirmemek mi?

1 Erkek 1 Kadın dizisi senaristi Zeki Enes Akkan'la, Türk televizyonuna içerik hazırlamanın püf noktalarını, kitle komedisi yazmanın esaslarını ve dizilerdeki cinsel yönelim temsiliyetini konuştuk. YAZAR: HAMZA GÖKTAŞ, HİST '15

T

akım elbisesini kıravatsız kullanıp beyaz gömleğinin içinden az miktar göğüs kılı teşhir eden adamı hatırlıyor musunuz? Her daim beli dolu gezen, siyah jiple dolaşan, konuşması "doğu" aksanlı, maço iş adamından bahsediyorum. Ya da parası için orta yaşlı milyonerle evlenip hayatını kurtaran ama gizliden gizliye yakışıklı delikanlıya aşık olan genç ve güzel kadını? Tanıdık geliyor öyle değil mi? Yaşadığımız toplumda cinsel yönelim temsiliyeti yakından tanıdığımız bu tip klişeler üzerinden işliyor. Bu klişeler içinden çıktıkları toplumun değerlerini temsil ettikleri kadar bu değerleri besliyorlar ve böylece k bir kısır döngü yaratılmış oluyor. Peki TV için içerik üreten profesyoneller bu konuya nasıl bakıyor? Bu yazımda sevilen komedi dizisi 1 Kadın 1 Erkek'in senaritsi Zeki Enes Akkan'la bu konuyu ve dizinin yaratılış sürecini konuştuk. Benim için çok zevkli ve aydınlatıcı bir görüşme oldu. Ama önce teori.

22

ARA |

İLKBAHAR 2013

Televizyona Nasıl Bakmalı? Televizyon, insanları eğlendiren bir kitle iletişim aracı olma misyonunun dışında toplum üzerinde ciddi bir belirleyici güce sahip. Herhangi bir görseli ya da fikri düzenli aralıkla yayınlayarak insanların algılarını çatışmasız bir şekilde etkilemek mümkün. Durum böyle olunca bizlere de televizyonda yayınlanan her türlü materyal için eleştirel bir bakış açısı getirme hakkı doğuyor. Dizilerdeki cinsiyet ve cinsel yönelim temsiliyeti sorgulanmaya son derece müsait bir konu. Bugün Türk televizyonlarındaki cinsiyet ve cinsel yönelim temsilleri tektipleştirici, gerçekten uzak yahut gerçeğin sadece bir kısmını gösterir şekilde. Peki Türk televizyonlarına içerik sağlayanlar bu konuda ne düşünüyorlar ya da bu konuyu hiç düşünüyorlar mı? Televizyonda izlediğimiz cinsiyet ve cinsel yönelim temsilleri nasıl oluşuyor? Bu konuda bir etiğe


veya yaptırım sahip olmalı mıyız yoksa toplumda var olan bir herhangi bir duruma, örneğin, cinsiyetçi dahi olsa, yer vermeli miyiz? Cinsiyetçiliği ve cinsel ayrımcılığı önleme adına atılacak bir adım sansürcü bir zihniyete kayabilir mi? Televizyon yapımlarının kar etme amaçlarıyla etik değerler nasıl çarpışıyor? Toplumda hali hazırda var olan cinsiyetle ilişkili normları körüklememek adına neler yapılabilir? Bu ve benzeri sorular pek tabii ki cevaplaması çok da kolay olmayan ve aslında akademik çalışmaların konusu olabilecek nitelikteler. Benim de bu yazı ve röportaj ile yapmayı hedeflediğim, tüm bu sorulara kesin yanıtlar vermekten ziyade konuyu eleştirel bir bağlamda tartışmaya çalışmak. 1 Erkek 1 Kadın 1 Erkek 1 Kadın, tüm dünyada farklı uyarlamaları olan bir konseptin Türkiye versiyonu. 2008 yılında yayına başlayan dizi bugün Bando Yapım'ın yapımcılığı altında Star TV'de 5. sezonunu sürdürmekte. Demet Evgar ve Emre Karayel'in oynadığı dizi izleyici tarafından sevilen başarılı bir yapım. İsminden de anlaşılacağı üzerine bir çiftin yaşamlarını anlatan dizi, konu olarak medyada toplumsal cinsiyet rolleri ve cinsel yönelim temsili çalışmak isteyen insanlar için iyi bir örnek. Benim de izleyicisi olduğum ve oyuncularının performanslarını çok beğendiğim bu dizi üzerine bu tür bir çalışma yapmak istememin sebebi bu. 1 Erkek 1 Kadın heteroseksüel bir çiftin hayatını anlatan bir dizi olarak seyircisine heteroseksüel kimlikle ilişkilendirilmiş davranış kalıplarını sunuyor. Fakat dizinin eleştirilebileceği nokta heteroseksüel ve/ veya heteronormatif olmayan kimliklerin temsiliyetini nasıl yaptığı. Dizinin senaryosu espritüel olmak adına "bildiğin totoş", "Gay oldun sen, Allah yazdıysa bozsun!" ya da "Benim ablam lezbiyen olamaz!" gibi ifadelere yer verebiliyor. Ya da bir homofobi klasiği olan efemine kuaför, kendisinden vebalıymışcasına korkan erkek karakterin karşısına çıkartılabiliyor. Bu tip kurguların toplum üzerinde farklı cinsel yönelimlere dair uyandıracağı tektipleştirici ve ayrımcı bakış açısı,tartışılmayı hak eden bir konu. Stereotipleme Kasıtlı yapılıp yapılmamasından bağımsız olarak kitle iletşim araçları için cinsel yönelime dair bit stereotip yarattığınızda, hedef aldığınız kimliğin etrafında karikatürize bir algı oluşturuyorsunuz ve bu algı, seyircinin bu abartılı özellikleri, yaratılan karakterin kimliğine sahip olan bireylerden beklemelerine yol açabiliyor. Söz gelimi, yıllarca dizilerde boy gösteren efemine, dedikoducu kuaför tiplemesi, tüm eşcinsellerin feminen karakterler olduğu şeklinde bir düşünceyi besliyor. Ya da “erkeksi”, kısa saçlı, sürekli kareli gömlek ve kot pantolon giyen, erkek jargo-

nunu kullanan bir “erkesksi/butch” lezbiyen kadın karakteri, tüm lezbiyen bireylerin “erkek Fatma” gibi göründüğü kanısına yol açıyor. Öte yandan, tüm kadınların erkeklere göre daha sofistike, duygusal, ince eleyip sık dokuyan karakterler olduğu da oldukça genel bir yargı. Ya da kadınların seks yaparken aşk aradıklarını ama erkeklerinse sadece zevk için seks yaptıklarını sürekli olarak işlemek iki tarafa da haksızlık oluyor. Bireyleri tektipleştiren genellemeler ve cinsiyetçi yargılar sahip olduğumuz kimliğin kompleks, geçirgen ve değişiken yapısını yansıtmaktan uzak. . Sanatçı iO Tillet Wright’ın “Fifty Shades of Gay” isimli TED (Technology Entertainment Design) konuşmasında çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi bir insanın ne olduğu konusunda kesin bir sınırı çizmek çok zor. Ve insan kimliğinin çok yönlülüğü bize dizilerde sunulan karikatürize tiplemelerin aslında nasıl, gerçekliğin sadece ufacık bir parçasını verebilme kapasitesinde olduğunu gösteriyor. Televizyon ve Eleştirel Düşünce Gel gelelim işin bir de televizyonculuk boyutu var. Televizyon dizileri temelde eğlence odaklı yapımlar ve iddiasında bulundukları eğlenme vaadi için pek çok şeyi yapma hakkına sahipler. Ayrıca büyük kitlelere ulaşan dizilerin bu kitlelerin benimsedikleri normaları adapte etmeleri ticari olarak mantıklı görünüyor. Bu ilginç tartışmayı çok yönlü bir şekilde sunabilmek adına Bando Yapım’ın Tarabya’daki şirin ofisinin kapısını çaldım ve de dizinin senaristlerinden biri olan Zeki Enes Akkan ve Bando Yapım sorumlularıyla konuştum. Kendisine okul dergimiz için görüşme talebimi bildiren maile, sevgili Zeki Enes Akkan, çok kısa bir sürede ve çok nazik bir şekilde cevap verdi. Röportaj günü, arkadaşım Fatih Emre Soylu ile okuldan ayrıldığımızda, yine çok nazik bir davranışta bulunarak bizi, ofislerinin yakınından bizzat gelip aldı. Ve en önemlisi, sorularımızı içtenlikle ve anlayışla yanıtladı.

Cinsiyetçiliği önlemek adına atılacak bir adım sansürcü bir zihniyete kayabilir mi? Televizyon yapımlarının kar etme amaçlarıyla etik değerler nasıl çarpışıyor? Toplumda hali hazırda var olan cinsiyete dair normları körüklememek için neler yapılabilir? İLKBAHAR 2013

| ARA

23


1 Erkek 1 Kadın'in yazarlarından Zeki Enes Akkan'la Röportaj: Birçok izleyicinin ve benim de kanaatim, dizinin Star TV’ye geçtikten sonra “açıklık” eğiliminin azaldığı yönünde. Bunun hakkında ne söylemek istersiniz? Şunu açıkça söyleyeyim ki bunun sebebi RTÜK değil. Bunun sebebi Turkmax’taki izleyici kitlemizin belli ve dar olması, kanalın şifreli bir kanal olmasıydı. Şimdi ise ulusal kanalda 7’sinden 70’ine herkes izliyor ve bunu izlemek için seyirci para ödemiyor. Farkı budur. Bizim sorumluluk almamızla ilgili. Kişisel görüşünüz, bir dizinin ulusal kanalda yayınlanıyor ve herkes tarafından izleniyor olması dolayısıyla senaristlerin sorumluluk duyması gerektiği yönünde mi? Bence her şeyin mizahı yapılabilmeli, her şeyle dalga geçilebilmeli. Ancak bu şekilde insanlar doğruları tabulardan arınmış bir şekilde bulabilirler, mizah bunun önemli bir yoludur. Ama bir de gerçekler var tabii. Dizide evlilik dışı birlikte yaşama durumunu bazı kişiler eleştirdi. Ulusal televizyon kitlesini hedef alıyorken çiftin evli olmaması bir tezat oluşturuyor mu? Evlendireceğiz yani. (Gülüyor) İnsanlar hâlâ izleyip kendilerini buluyorlar. Oradaki çift imza atmış atmamış, seyirciyi çok ilgilendirmiyor. Yani aslında evlilik dışı birlikte oluşlarının insanları çok da etkilemediğini düşünüyorsunuz ki ben de katılıyorum. Sen de one night stand yaptın ya! Adamlar nişanlı. Evli değiller ama bir yandan da tek eşliler mesela.

Aslında bu da soracağım sorulardan biriydi. Dizi, daha önceki kanalındayken tek eşlilik konusu da biraz farklıydı. Mesela Ozan, Zeynep’i başka kadınlarla yatmak isteyebileceği şeklinde tehdit ediyordu. Ayrıca Ozan’ın Derya ile (Ozan’ın çalışma arkadaşı) tek gecelik bir birlikte olma durumu vardı. Ahh! Biz bu unutuldu zannediyorduk. Ben bayağı izlediğim için hatırlıyorum sanırım. Hay Allah! Dizinin önceki bölümlerinde heteronormativiteden biraz sıyrılan bir çift vardı. Bugün bir çok çift için aldatmak, başkalarıyla cinsel ilişkide bulunmak ayrılma sebebi. Ama görüyoruz ki Ozan ve Zeynep ilişkilerini bir şekilde devam ettirmişler. Kısacası bu durum, dizi Star TV’ye geçtikten sonra neden değişti? Demin bahsettiğim gerçekler sebebiyle değişti, bizim duyduğumuz sorumlulukla ilgili olarak değişti. Şimdi bir Türkiye gerçeğine hitap ediyoruz. Türkmax’tayken tam olarak öyle değildi. Şimdi bir ulusa hitap ediyoruz, dolayısıyla o toplumun gerçekliklerinden hareket etmemiz gerekiyor. Terleteceksiniz siz bizi… Bu arada, mesela, televizyon için müstehcen bulunabilecek şeyler internette +18 ibaresiyle yayınlanıyor. Yani biz aslında yazacağımızı yine yazıyoruz. Yapımcıların sizden belli talepleri oluyor mu bölümlerin yaratım sürecinde? Yapımcımız Müge Turalı da süreçte yer alıyor. Önce toplantı yapılıyor; hangi konuları işleyelim ya da nasıl işleyelim gibi. Özel günler varsa, Sevgililer Günü ya da çiftimizden birisinin doğum günü gibi, bunları atlamamaya çalışıyoruz. Dizinin yayınlanma sürecine bakarsak, bu kadar uzun

Boğaziçi 'deki Ortakantin öğrenciler arasında popüler.

24

ARA |

İLKBAHAR 2013


soluklu bir dizi için çok zor olmalı yeni şeyler üretmek. Binlerce skeç oldu! 5 sene, 361 bölüm… Star’da 100 bölüm oldu. Her bölüm ortalama 21 ila 25 skeçten oluşuyor. Haftada 50 skeç… sadece Star’da 5000 skeç. 5000 şaka… Biz öyle konuşuyoruz kendi aramızda. (Dizi cumartesi ve pazarları yayınlanıyor.) Bölümler yazılırken senaristler birbirini etkiliyor mu? Örneğin, sizin dizide yer almasını istediğiniz bir söze bir başka senarist ya da yapımcı müdahale edebiliyor mu? Hepimiz televizyon kökenli olduğumuz için en başta, zaten neyi söyleyip neyi söylemememiz gerektiğini biliyoruz. Ama senaryo toplantılarında senaristler olarak “Ya, diyelim onu da. Ne olacak!” veya “Yok yok, demeyelim. Ne olur ne olmaz.” tartışmasına da girdiğimiz oluyor. Tartışma dediğim de hoş muhabbetlerden ibaret. Oyuncular rollerini yaparken yazılı metnin dışına çıkıyorlardır muhakkak, değil mi? Oyuncularımız doğaçlama konusunda muhteşemler. Her skeçte mutlaka bir şey katıyorlar, onu söyleyebilirim. Metne sağdık kalıyorlar ama skeci daha komik hale getirmek için kendi tarzları dahilinde metne bir şeyler katıyorlar. Kişisel görüşlerinize aykırı olsa da televizyon seyircisi tarafından tüketileceğini bildiğiniz bir şeyi, seyircinin hoşuna gidecek bir şeyi senaryoya koyduğunuz oluyor mu? Elbette oluyor. Netice itibariyle bu bir iş, iyi gitmesi lazım. Bizim de bu konuda yaptığımız küçük oyunlar illa ki oluyor. Prensiplerden vazgeçme durumu oluyor mu yani? Yok, hayır. Kesinlikle prensipler dahilinde. Medyada ve dizilerde, cinsiyet ve cinsel yönelim temsiliyeti ile ilgili düşünceleriniz neler? Kendi diziniz özelinde ne düşünüyorsunuz? Dizide, farklı cinsel yönelimler için hoş sayılmayacak bir takım ifadeler duyuyoruz. Örneğin feminen, gay bir tasarımcı tiplemesi olan Bruce için Ozan, “Bunun kimyası bozuk.”, “Kırılmaz o; yumuşak malzemeden. En fazla eğilir.” gibi ifadeler kullanmıştı. Ya da yine feminen bir eşcinsel tiplemesi olan kuaför Erol vardı; saçını yaparken Zeynep’le sürekli dedikodu yapan, ağzından “ay” ve “ayol”u düşürmeyen bir homoseksüel canlandırması. Şunu öncelikle belirteyim: Daha önce bahsettiğim “çatışma” gereği, Zeynep ileri görüşlü ve açık fikirli bir Türk kadınını temsil ederken Ozan bir “öküz”ü temsil edebiliyor. Hikayemizi bu şekilde kurguladık, karakterlerimizi bu şekilde oluşturduk. Bunu (gay temsillerine karşı hoş olmayan sözleri) söyleyen biz değiliz; bunu söyleyen bir “öküz”, Ozan karakteri. Belli açılardan çok eğitimli fakat belli açılardan yontulmamış bir adam Ozan, bunu o söylüyor. Demin de söylediğim gibi, her şeyin mizahı yapılabilmeli diyorum ya, Amerika’daki örneklere baktığımızda, bir Family Guy’a,

Sevilen dizi 1 Erkek 1 Kadın'ın yapımcısı Müge Turalı, Demet Evgar ve Emre Karayel'le. adamlar her şeyle dalga geçiyor, her şeyi yerin dibine sokup çıkartıyor. Ama bunu Peter Griffin üzerinden yapıyorlar. “İdeal olmayan kişi” yani? Kesinlikle! İdeal olmayan, idiotik bir karakter üzerinden işliyorlar. Bizim yaptığımızı şey de aslında bu. Bir bölümde bir gay karakter varsa Zeynep onu sevmeli, Ozan’sa sevmemeli ki bir yerden bir mizah çıksın, çatışma çıksın. Yoksa Zeynep olur Ozan. Biz, birbirlerine zıt olmalarını istiyoruz. Sorumluluktan bahsetmiştik. Her ülkede olsa da özellikle Türkiye’de cinsel yönelim ayrımcılığı çok yüksek derecede ve önemli bir sorun. Tamam, farklı cinsel yönelime sahip bireylere karşı olumsuz tutumu takınan kişi Ozan, yani ideal olmayan karakter. Fakat seyircinin çoğu bu çıkarımı yapamıyor olabilir, yani Ozan’ın, ideal olmayan karakter olduğundan ötürü bir takım hoş olmayan sözleri söylediğinin ayırdında olmayabilir. Türkiye’deki cinsel yönelim ayrımcılığına baktığımızda, biraz daha hassas olunabilir miydi acaba? Neden seyirci Ozan’ı örnek alıyor da Zeynep’i almıyor? O zaman da böyle bir soru sorulabilir diğer yandan. Öte yandan, işin içinde bir “gender” hassasiyeti olan durumlarda, dikkat edin, Zeynep’in argümanları hep mantıklı ve doğru olan argümanlar. Aslında biz seyirciye “Zeynep’i örnek al o zaman, Ozan’ı niye alıyorsun?” seçeneğini bile bırakmıyoruz; Zeynep doğrudan haklı oluyor o konularda,

İLKBAHAR 2013

| ARA

25


Ozan haksız oluyor. Bu gibi durumlarda Zeynep’i haklı çıkarmak bilinçli bir duruş yani? Evet. Eğer bunu daha bariz hale getirsek o zaman da iş mizah olmaktan çıkıyor. “Ozan sen ne kadar öküz bir insansın da bu şekilde davranıyorsun”a getirsek o zaman mizah olmaktan çıkar. İnsanları kırmamaya çalışıyoruz. Bize, mesela Sevgililer Günü gül fiyatlarıyla ilgili, Çiçekçiler Federasyonu’ndan sanırım, (Sevgililer Günü temalı bölüm sonrasında) mail geldi. “Böyle diyorsunuz ama biz asla 20 lira yapmıyoruz.” diye. Herkes her konuda o kadar hassas ki dikkat etmeye çalışıyoruz. Daha önce bir late night show’da editörlük ve metin yazarlığı yapıyordum. Orada da sınırları zorlamamız gerekiyordu ama duracağımız yeri de iyi tespit etmemiz gerekiyordu aynı zamanda. Oradan öğrendiğim bir his bu. Televizyonculuk ya da yazarlık hissi… Nerede duracağımızı biliyoruz, zannediyorum. Bu konuya çok hassasiyet gösterdiğimizi, ince eleyip sık dokuyarak bölümleri yazdığımızı seyircinin de bilmesini isteriz. Dizideki gay karakterler konusunda sadece belli bir tipe odaklanmanın sorun yaratacağını düşünüyor musunuz? Evet “feminen gay” gerçekliği de var; fakat biz gerçeğin aslında küçük bir kısmını görüyoruz. Bu durumun stereotipleştirmeye sebep olacağını düşünüyor musunuz? Elbette düşünüyoruz stereotipleşmeye yol açtığını. Bir skeçte, hiç stereotip dahiline uydurulamayacak bir karaktere Zeynep tarafından “gay olma şüphesi” kondurmuştuk. Şüphe sözcüğünü tırnak içerisinde söylüyorum, Zeynep tarafından olduğu için. Bizim bir skece başlayıp onu bitirmemiz için maksimum üç, üç buçuk dakikamız var. Seyirciye bir çok şeyi çok kısa bir sürede anlatmak zorundayız. Netice itibariyle feminen eşcinseller var mı, var. Biz de onları konu ediyoruz, aslında bu kadar basit yani. Şimdiye kadar genel olarak bunu yaptık, ama bundan sonra tersini de yapabiliriz. Yani çok kısa bir süremiz var ve tercihimizi o yönden yana kullanıyoruz. Ayrıca, hikaye, o gay karakterin gay olmasıyla ilgili olsa, biz muhtemelen gayet maskülen bir gay seçeriz. Hikaye, o gayin gay olmasına dayalı değil; o, orada bir karakter sadece. Hikayenin çatısını, karakterin gay olması oluşturmuyor; hikayenin çatısını, yine, bizim Zeynep’imiz ve Ozan’ımız oluşturuyor. Ferah’ın söylediği çok doğru, biz aslında herkesi seviyoruz. Peki bunun toplumda sorunlara yol açacağını

26

ARA |

İLKBAHAR 2013

düşünüyor musunuz? Bir takım insanların, sadece bazı özellikler üzerinde kimliklendirilmesi toplumda sorunlu algılara yol açmaz mı? Toplumda bir stereotip varsa, biz bunu yaratmış olmuyoruz. Tabii, bu durum bizim sorumluluk göstermeyeceğimiz anlamına gelmiyor ancak toplumda zaten böyle bir stereotip var. “Biz bu işi sadece stereotiplerden öğrendik, size sadece gay stereotipini yansıtabiliriz.” de demiyoruz; sadece şu ana kadar bu işimizi gördü, öyle denk geldi diyeyim. Bir bölümde, Ozan’ın işten çıkardığı bir çalışanı, ona değerli bir hediye veriyor ve Ozan, o arkadaşının gay olduğundan şüpheleniyor. Ve arkadaşında herhangi bir feminenlik durumu yok. Giderayak şüpheleniyor adam. “Şüpheleniyor” diyorum; çünkü Ozan bu. Şunu da söylemek lazım; eğer bir gay karakter çevresinde Ozan’ın ve Zeynep’in duruşlarını göstermek istiyorsak, önce o kişinin gay olduğunu derhal seyirciye göstermemiz gerekir. Yani kısa bir süre içinde hızlı ve etkili anlaşılabilirlik için stereotipleri kullanabiliyoruz, diyorsunuz? Evet. Bir de bunları stereotip olarak görmüyoruz ki. Gerçek olarak görüyoruz. Benim (gay) arkadaşlarım da var. (Gülüyor) Hep aynı muhabbete geliyoruz, biliyorum. Benim gay arkadaşlarım da var. Benim feminen gay arkadaşlarım da var. Onlardan tanıdım zaten ben bu dünyayı. Maskülen gay arkadaşlarım var… Bir şeyin çok klişe olması, gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Bu konuda hassaiyet gösterdiğimiz için savunma tarafında hissediyorum kendimi biraz ama o kadar bölüm içinde illa ki biz de hata yapmışızdır. Sonuç olarak, aslında, toplumda yansıttığınızı mı söylüyorsunuz?

var

olanı

Evet. “Arkadaşlarım var”ı o yüzden söylüyorum; afaki konuşmuyorum manasında. Hatta toplumda olanı yansıtmak da değil; mizahımızı yaparken bir gerçekliğe dayanmak, mümkün olan en pratik ve en çabuk gerçeğe dayanmak.

Kimseyi kırmamaya çalışıyoruz Mesela Sevgililer Günü gül fiyatlarıyla ilgili email geldi Çiçekçiler Federasyonu’ndan sanırım “Böyle diyorsunuz ama biz asla 20 lira yapmıyoruz.” diye. Herkes her konuda o kadar hassas ki dikkat etmeye çalışıyoruz.


"Çatışma gereği, Zeynep ileri görüşlü ve açık fikirli bir Türk kadınını temsil ederken Ozan bir “öküz”ü temsil edebiliyor Hikayemizi bu şekilde kurguladık, karakterlerimizi bu şekilde oluşturduk... Ozan karakteri belli açılardan çok eğitimli fakat belli açılardan yontulmamış bir adam."

İLKBAHAR 2013

| ARA

27


DİZİ EKONOMİSİ 101 Pek çoğumuzun seyirci olarak katkıda bulunduğu dizi sektörü büyüyen, gelişen ve yurtdışında pazar payı elde etmeye başlayan bir sektör. Peki bu sektörün ekonomik dinamikleri nasıl işliyor? Bir dizi nasıl para kazanıyor, nasıl kaybediyor? Dizilerin yayından kaldırılmaları hangi faktörlere bağlı? Dizi üretiminde çalışanlar ne kadar kazanyor? Türk dizi sektörünü artılarıyla eksileriyle araştırdım. YAZAR: KADIR CETIN GULERYUZ, BUS. ADM '14

M

edya takip merkezi Interpress’in yaptığı yeni bir araştırmaya göre son üç yılda 7 kanalda yayınlanan 263 yerli dizinin 236’sı yayından kaldırıldı. Birçok  dizi sadece  birkaç bölüm yayınladıktan  sonra final yaparak ya da onu bile yapamadan ortadan kalkıyor. 63 katılımcı arasında yaptığım araştırmaya göre, uzun yıllardan beri yoğun dizi bombardımanına uğrayan Türk izleyicileri en çok dizilerdeki sıradanlıktan ve sıkıcı senaryolardan şikayetçi. Diğer bir deyişle lişe konulara dayanan veya yurt dışındaki popüler dizilerin bire bir uyarlaması olan diziler seyircileri eskisi gibi cezbetmiyor. Konu hakkında konuştuğum Senarist Nilgün Öneş (İkinci Bahar, Hatırla Sevgili) Türk izleyicinin yenilikçi TV programları talep ettiğini söyledi.. “Bu kadar fazla dizinin yayınlanması ve doğal olarak büyük bir kısmının elenmesi, elbette bir çöküş.” diyen Öneş, "Ülkemizdeki dizi sektörü teknik imkânlar açısından gelişmiş ama yaratıcılık baş aşağıya gidiyor" şeklinde konuştu. "Bu sonu biz kendi ellerimizle hazırladık. Kanallar prime time’ı dizilerle kapatmaya ve süreleri 45 dakikadan önce 60, sonra 90, şimdilerde de 100 küsur dakikalara çıkarmaya karar verdiklerinde sektörün kendi bindiği dalı keseceği ortadaydı...”diyen Öneş, yurtdışında dizi sürelerinin en fazla 45 dakika ve sezonda 13, en fazla 26 bölüm yayınlandığını hatırlattı. Mad Men ya da Homeland gibi sinema kalitesindeki işlerse kanallara kendi yapım koşullarını dayatıyorlarmış. Televizyondaki bir dizinin başarısını belirleyen önemli unsurlardan biri yayın saati. Dizilerin, programların, filmlerin kime ulaşacağını ya da ulaşamayacağını önemli ölçüde yayın saatleri belirliyor (İnternet bu durumu bir ölçü değiştirdiyse de yayın saatleri hala çok önemli). Dizi, program veya

28

ARA |

İLKBAHAR 2013

YERLİ Mİ YABANCI MI?

filmlerin yayın saatlerinin değişmesi bu programların ciddi reytinglerin kaybına neden oluyor ve de seyirciye dizinin performansına dair bir sinyal gönderiyor. Reytingler de dizilerin televizyon ekranlarında kalıp kalmayacağını doğrudan belirliyor. Dizilerin yapım aşamasındaki finansman sıkıntıları da yapım kalitesini önemli ölçüde etkiliyor. Bütçe darlığından dolayı az yazarla yazılan veya adapte edilen diziler seyircinin beklentisini karşılayamayabiliyor. Türk mizah anlayışı yabancı dizilere göre farklılığı adapte edilen senaryolarda büyük değişiklikler gerektiriyor. Anadolu Üniversitesi’nin yayınladığı radyo ve televizyon programcılığının temel kavramları ile ilgili kitapta Türk dizi sektöründeki en büyük sıkıntılardan birinin, yabancı dizilerden adapte edilmeye çalışılan mizah anlayışının olduğu belirtiliyor. Mizah anlayışı çok genel bir tanım. Sanırım yabanci ve Türk mizah anlayışları arasındaki başlıca fark Batı'nın her şeyle dalga geçebilme yetisi. Türk televizyonu bu derece liberal bir değişime hazır değil gibi görünüyor. Bazen oyuncuların arasındaki sorunlar da bir dizinin son


bulmasına neden olabiliyor. Öte yandan reyting sistemindeki yolsuzluğun ortaya çıkması sonrasında, ölçüm şirketinin değişmesi ve deneklerin fazlalaştırılması da dizi sektörünü olumlu etkilemişe benzemiyor.

İZLEDİĞİNİZ DİZİLERİ NASIL SEÇİYORSUNUZ?

DİZİ İTHALATTI Doğan Haber Ajansı’nın yaptığı araştırmaya göre, Türk dizilerinin yurtdışında yakaladığı başarı sadece medya sektörünü değil Türk ekonomisinin diğer kollarını da olumlu etkiledi. Dizi sektörü, , Türk mallarına olan talebi arttırdı ve Türk ticaretine büyük katkıda bulundu. Türkiye’de başarı yakalayan diziler artık Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’da izlenme rekorları kırıyor. Son olarak Pakistan ve Vietnam da dizi ithal ettiğimiz ülkeler arasına girdiler. Dizilerin yurtdışı satışları; kanal, yapımcı firma ve varsa aracı şirket tarafından yapılıyor. Fiyatlar ise bölüm başına 15 ila 150 bin dolar arasında değişiyor. Türkiye’den yurtdışına dizi satışı şuan 100 milyon dolarlık bir pazar haline geldi. Büyüklüğü yaklaşık 4.5 milyar YTL’yi bulan reklam sektörünün büyümesindeki önemli faktörlerden biri de dzii sektörünün gelişmesi. 80 dakikalık bir dizinin arasına yaklaşık 30 dakikalık reklam satılıyor (Fransa'da bu oran 8'e 60 ile sınırlı, yani kanallar 60 dakikalık bir diziye en fazla 8 dakikalık reklam satabiliyorlar. İngiltere'de 60 dakikaya alınabilen maksimum reklam süresi 12 dak.) Reklam tarifeleri kanallara göre farklılık gösterse de prime time’da yayınlanan dizi arasındaki reklamların fiyatı saniyede 200 ile 400 YTL arasında değişiyor. Televizyonların prime time’larının %80'ini diziler işgal ederken, prime time’daki reklam gelirleri televizyonların kazancının yüzde 70-80’ini oluşturuyor. En çok izlenen dizilerin 30 saniyelik reklam spotu 6-7 bin doları buluyor. Medya Takip Merke-

zi’nin 4-10 Ağustos 2008 tarihinde yaptığı bir çalışmaya göre, en çok reklam alan program tipleri arasında yerli dizilerin ezici bir üstünlüğü bulunuyor. Avrupa ve ABD’de dizi süreleri 20 dakika ile 60 dakika arasında değişiyor. 60 dakikayı geçen dizi neredeyse yok. Türkiye’de ise dizi süreleri 80-90 dakika veya daha uzun. Her bölüm dizinin önceki bölümlerinin özetinin yayınlanması da bu süreyi uzatıyor ve seyirciyi sıkıyor. Dizilerin uzun yayınlanma süreleri dizilerin içeriğini belirleyen yaratıcı sürece ciddi darbe vuruyor. Senaryo Yazarları Derneği (Sen-Der) geçen sene yaptığı bir açıklamada yapımcıların uzun program süresine uygun formatları (melodrama gibi) tercih etmesinin dizileri tek tipleştirdiğine dikkat çekiyor. Fakat yatırımını sağlama almak isteyen yapımcı yaratıcı içerik üretmektense risksiz olduğunu düşündüşü formatlara tutunuyor. Fakat bu formatlardan sıkılan seyirci oyunun kurallarını değiştircektir ve Türk dizi sektörü finansal risk almamak için yaratıcı risk almak zorunda kalacaktır diye düşünüyorum.

EN ÇOK KAZANANLAR

“En çok Kazanan Dizi Yapımcıları" listesine göre, sezonu, ikisi Kanal D’deki “Fatmagül’ün Suçu Ne?” ve “Kuzey Güney” isimli yapımlarla Kerem Çatay, 75 milyon lira ciro ve 7,2 milyon liralık karla yılın en çok ciro yapan ve kazanan yapımcısı oldu. Doğan Yayın Holding 50,1 Milyon liralık cirosu ve 4,8 milyonluk kârıyla listede ikinci sırada yer aldı. Timur Savcı (Tim’s Production) ise bu sezon yapımını üstlendiği üç dizi (“Muhteşem Yüzyıl”, “Suskunlar”, “Mazi Kalbimde Yaradır”) ile sezonu 50 milyon lira ciro ve 4,8 milyon liralık karla kapatarak en çok kazanan üçüncü yapımcı oldu.

DİZİ BÜTÇESİ Bir dizide, kamera önü ve arkasında en az 60 kişilik ekip görev alıyor. Bazı dizilerde kadro 100 kişiye kadar çıkabiliyor. Genelde dizi maliyetinin yüzde 20-30’unu başrol ve diğer oyuncu ücretleri oluşturuyor. YILDIZ ÜCRETLERİ (BÖLÜM BAŞI) DİĞER GİDERLER Meryem Üzerli Wilma Elles Erkan Petekkaya Halit Ergenç Beren Saat Nurgül Yeşilçay Necati Şaşmaz Kıvanç Tatlıtuğ Sinem Kobal bölüm

20 bin TL 20 bin TL 35 bin TL 45 bin TL 45 bin TL 55 bin TL 60 bin TL 60 bin TL 15 bin TL

Yönetmen 5-20 bin TL  Senarist 5-15 bin TL  Müzisyen 2-8 bin TL  Yönetmen yrd. 500-5 bin TL  Başrol oyuncusu 10-60 bin TL  Orta kademe oyuncular 5-10 bin TL  Noname oyuncular 1-5 bin TL  Figürasyon 20-25 TL

İLKBAHAR 2013

| ARA

29


MESLEK: OYUNCU

YAZAR: SEDA IŞIL, BUS. ADM., '14

B

ugün ünlü bir oyuncu bölüm başına 20 ila 60 bin TL arasında bir ücret alabiliyor. Fakat bu rakamları telafuz edebilen kişiler giderek kalabalıklaşan sektörün içinde küçük bir oranı oluşturuyorlar. Yıldız olmayan veya ismi tanınmayan bir oyuncunun bölüm başına kazancı bu rakamlardan oldulkça uzak. Ayrıca bu işi yüzünü tanıtmak adına bedava ve sigortasız yapan kişiler de çok fazla. Bu tip bedava roller bile kolay bulunmuyor. Oyunculukla ilgili önemli bir sorun oyunculuğun sabit bir iş olmaması. Televizyonda veya sinemada başarılı bir projenin parçası olabilmiş bir oyuncu bile kamuoyunun gündeminde bir süre kaldıktan sonra kolektif hafızadan silinebiliyor. Diğer yandan 30’lu yaşlarının ortasından itibaren özellikle bayan oyuncular için iş bulma sıkıntısı başlıyor, hele ki popüler

30

ARA |

İLKBAHAR 2013


değillerse... Oyunculuğu meslek olan seçen kişiler kıran kırana bir rekabetle başetmek zorundalar. Artan ajans sayısı, kanallar, dizi projeleri bunu biraz iyileştirse de oyuncu olmak için can atan kalabalığın içinden sıyrılmak kolay değil. Oyuncuların yakındıkları diğer bir unsur düzenli çalışma saatlerinin olmaması. Bu durum özellikle aile kurmak isteyen profesyonel oyuncular için bir mesele. Pek çok oyuncu inişlerle çıkışlarla dolu bu hayatı oyunculuk aşkı uğruna kabüllendiğini söylüyor. Fakat oyunculuk kadar şöhret olmak da önemli bir motivasyon. Efsanevi aktör Laurence Olivier'in kendisine neden bu işi yaptıklarını soran Dustin Hoffman'a verdiği cevap gibi, "Bak bana! Bak bana! Bak bana!" istemi oyuncu olmak isteyen çoğu kişinin bu kararı almasında önemli bir faktör. Konuyu daha derinlemesine soruşturmak için henüz kariyerinin başında olan üç genç oyuncuyla konuştum. Hayallerini, iş bulma sürecini ve B planını tartıştık.

İLKBAHAR 2013

| ARA

31


Algı Eke 1985 doğumlu Eke Cağaloğlu Anadolu Lisesi mezunu. İstanbul Üniversitesi Alman dili ve edebiyatı bölümünde okuduktan sonra Berlin’de oyunculuk dersler' almış. Baba Ocağı dizisinde başlayan Algı, sonrasında Durüye’nin Güğümleri ve Keşanlı Ali Destanı projeleriyle ekrana gelmiş. Kendisini şimdilerde Kanal D'nin Galip Derviş dizisinde izliyoruz

Yazar Seda Işıl, oyuncu Algi Eke ile. Oyunculuğa nasıl başladın? İlkokulda tiyatro yapmaya başladım. Ondan sonra bir dönem çocuk tiyatrolarında çocuk kadrolarında yer aldım. Ondan sonra da bitmedi hep devam etti. Oyunculuğun keyifli yanları ve zorlukları neler? Benim yapmak istediğim tek meslek buydu ve sevdiğim işi yaptığım için çok mutluyum. Çok emek verdim. Çok disiplin gerektiren, uzaktan sanıldığı gibi o kadar parıltılı bir mecra olmayan, sürekli alkışlandığınız bir ortam değil tam tersi çok eleştireye açık. Ve eleştiriye tahammülünüz yoksa asla yapamayacağınız bir meslek. Galip Derviş’teki rolünden biraz bahsedebilir misiniz? Oynadığım karakterin ismi Hülya Uçar. Erken evlenip boşanmış bir kadın. Kocası tarafından aldatılmış olduğundan erkeklere karşı önyargılı biri. Çocuğu var ama pek annelik yapamıyor ona. Kendi de çocuk olduğu için. Galip’le tanışması ciddi bir renk olmuş hayatında. Hülya hastanede çalışırken Galip’le tanışınca asistanlık hikayesine soyunuyor. Ve maceralar başlıyor. Nasıl biri Engin Günaydın? Kendi gibi birisi ve çok iyi bir oyuncu hatta oyuncudan da öte aktör. Bir proje bitince yeni bir iş bulmak stres yaratıyor mu? Ciddi bir rekabetin olduğu piyasa. İlk başlarda çok zorlanıyorsun. Mesela bir role çok seçilmek istiyorsun ama seçilemiyorsun. Bu durum çok acı verebiliyor oyuncuya. Ben çok kısa bir süredir seçiyorum, seçilmiyorum. Oyuncu olan insanların önce bunları kafasında tartıp başlaması gerekiyor bu işe. Menajerin var mı? Bu mesleğe adım atacak her kişininde ihtiyacı var mı? Benim iki yıldır var ve olması gerekiyor. Oyuncu olarak geçinebilmek için bir menajer lazım Oyuncuyuz ve ticari ortamda malzemeyiz aslında. Ticaret yapan birinin sizi

32

ARA |

İLKBAHAR 2013

güzel sunması gerekiyor.. Akrabalarınızdan değil de daha objektif bakışla yaklaşan biri olmalı. Profesyonellik bunu gerektiriyor. Kendini nasıl geliştiriyorsunuz oyunculuk anlamında? Oyuncu için gözlem çok önemlidir. Bizim için her şey bir malzeme. Yaşadığımız tanıklık ettiğimiz her şey. . Mesleğe yeni başlayacak olan insanlar için tavsiyelerin neler? İstediğin kadar plan yap hayat öyle bir şey ki biraz akışında gidiyor. Ben oyuncu olayım diye düşünüyorsan zaten oyuncu olma derim. Sen zaten oyuncuysan ne yapmam gerekiyor diye sormazsın zaten istediğin budur. Bazı meslek grupları böyle oluyor. Geliştirecek her türlü imkanı sağlarsın. Eğitim alır ya da almazsın ama bu yola baş koyduğun başka hiç bir şey düşünmüyorsun. Kim kendini bu kadar deşifre etmek ister ki delilik aslında bu. Maddi açıdan yaptığın meslek seni tatmin ediyor mu? Oyuncuların kazançları popülerliklerine göre değişiyor. Bu da sizin popülerliğe ne kadar ihtiyaç duyduğunuzla ilgili bir seçim yapmanızla başlar. Oyunun kuralı biraz burada başlıyor. O popülerliği kaybetmeniz ki zaten elbet kaybedilecektir bu zor bir yarış haline gelir. Ben oynarken popülerleşirsem kabul ederim onun dışında ayrıca bir çaba göstermeyi düşünmüyorum. Her mesleğin belli yaş aralıklarında durakladığı zamanlar var sanatla uğraşan kişinin alması gereken bir risktir bu. Birikimlerinizi yaparsınız ve geleni nasıl karşıladığınızla ilgili doğru bir kariyer planlaması yaparsınız ama hayat sizin planlarınıza göre hareket etmez. Sağlam bir duygusal altyapı oluşturmanız bu mesleğe devam etmeniz için önemli bence. Zaten kolay bir iş olduğunu söylemiyorum daha garantici bir karakterseniz sabit gelirli bir iş daha cazip gelecektir. Oyunculuk hevesi para hırsıyla orantılıysa heves olarak kalma ihtimali yüksek. Türkiye’de oyuncuların sosyal güvenliği için telif hakları için sendika sürekli çalışmakta umarım dünya standartlarına yetişebileceğiz.


Oyunculuğa nasıl adım attın? Oyunculuğa aslında menajerim Uğurkan Bey (Erez) yönlendirdi. Bana üç aylık bir eğitim aldırdı ve bu süre zarfında ufaktan görüşmelere gitmeye başladım. Eğitimlerin bitimine yakın Çakıl Taşları’ndaki karakterim onaylanmıştı. Oyunculuğun zorlukları ve keyifli yanları neler? Asla “oldum” diyemeyeceğiniz bir meslekten söz ediyoruz. Sürekli yeni şeylerle karşılaşıyorsunuz, istemeseniz bile yaşadığınız süreçte tonla duyguya şahit olup, devamlı öğreniyorsunuz. Bunun yanı sıra okuyor, izliyorsunuz. Sonu belli olmayan set saatleri, düzensiz uyku ve yaşam gibi birçok sıkıntıları mevcut. Fakat ortaya çıkardığınız işe karşı aldığınız tepki hepsini unutturuyor, bu da keyifli yanı. Her biten proje sonrasi iş aramak stres yaratıyor mu? Elbette. Fakat asıl can sıkıcı olan, o kadar yoğun tempodan sonra bir anda boşlukta kaldığını hissetmek. Yapacak bir şey bulamazsanız zaman geçmek bilmiyor. Çalışma saatleri özel hayatını nasıl etkiliyor? Özel hayat? O da ne? (Gülüyor) Arkadaşlarıma aileme zaman ayırmayı bir kenara bırak, kendime bile bakamıyorum ben! Mesleğindeki hedeflerin neler? Bir B planı yaptın mı? Sevdiğim bir işim var ve giderek tecrübe kazanıyorum. Şimdilik bu yolda devam etmek düşüncesindeyim; gelecek ne getirir bilemem. Her zaman bir B planım vardır ama hiç kullanmak zorunda kalmadım, bu da ayrı şans..  Kazancın seninle Evet fazla.

aynı

eğitimi

almış

kişilerden

Tuğçe Karabacak 2012 yılında Çıplak Gerçek dizisinde rol aldı. Daha sonra Atv’de yayınlanan Uçurum dizisinde Selin karakterinde izleyici karşısına çıktı. 2013 yılında Osman Sınav’ın yönetmenliğinde Aşk Kırmızı Filmi ile sinema severlerle buluştu. Oyuncu olmaya nasıl karar verdin? Ufak tefek fotomodellik yapıyordum ama mankenliği bir meslek haline getirmek istemedim. Oyunculuk ise bana hep göz kırpıyordu ama sanırım biraz desteğe ihtiyacım varmış. "Aşk Kırmızı" ilk sinema deneyimin, nasıl bir deneyimdi? Sinema filmi tabii ki çok farklı bir deneyim. Dizide 6 günde 1 bölüm yetiştirme derdiniz var ve 90 dakika. Sinema oyuncu olmak isteyen, bu mesleği sırf para kazanmak için yapmak istemeyen insanlar için çok güzel bir deneyim. Bu işin devamlılığı olmazsa bir B planınız var mı? Bu işin devamı olmaz ise diye bir şey olmamalı. Bu işin devamlılığı sadece televizyon sektörü içinde bulunmak değil çünkü. Oyunculuk birçok oyuncu için bir yaşam biçimidir.  Hayatımı sürdürebilmek için B planı oluşturmadım açıkçası. Resim yapıyorum. Sosyoloji ile yakından ilgileniyor, günümüz çağdaş

fazla

mı?

Özgün Karaman

1988 Adapazarı doğumlu Özgün 2010 yılında Çakıl Taşları dizinde rol aldı. Daha sonra TRT1’de Elde Var Hayat dizisiyle sevenleriyle buluştu. Şimdiler de ise Umutsuz Ev Kadınları dizisiyle karşımızda. Halen Kocaeli Üniversitesi’nde öğrenciliğe devam ediyor.

sanatı ve toplumsal olaylar ile ilgili yazılar yazıyorum. Bunlar oyunculuğa  devam edemediğim için değil, her zaman yapacağım şeyler olacak. Maddi açıdan yaptığınız meslek sizi tatmin ediyor mu? Alınan ücretler arasında büyük fark var. igartasız çalışan oyuncular var.. Bugün çok kazanan oyunculara çok yüksek meblağlar ödeniyor. Ortalama bir oyuncu onun çok altında kazanıyor elbette. Bedava çalışan demiyim ama, projeden hiç bir maddi beklentisi olmadan yer alanlar da oluyor tabii. Sigorta ve set şartları oyuncular için hep büyük bir sorun olmuştur. Sevgili Mehmet Ali Alabora Oyunculuk mesleğini icra eden sanatçıların sorunları ile özellikle sinema ve televizyon sektöründe yaşanan güncel sıkıntıların çözümlenmesi amacı ile Oyuncular Sendikası kurumu altında bir çok hukuk mücadelesi vermekte. Bunun en başında oyuncuların sigortalanma talebi var. Bu işten emeklilik var mı? Bu işte emeklilik olsaydı Yıldız Kenter şu an evinde oturuyor olurdu öyle değil mi? Oyuncu işini sağlıklı olduğu sürece yapmak işini. Senin çalıştığın bir ajans var mı? Ben oyuncu dükkanı Harika Uygurla çalışıyorum.

Ipis ullam eosaesequas ut magnit aliquas molorum et reptatur rehento blautaque ium quiante İLKBAHAR 2013

| ARA

33


MUSEVİ KÜLTÜRÜ ve GELENEKLERİ Yüzyıllardır süregelen Yahudi gelenekleri çevremizde çoğu zaman merak konusu olmuştur. Bu yazımızda Yahudi cemaatinin zengin kutlama geleneklerini tanıtmak, Bar Mitzvah, Bat Mitzvah, Purim ve Pesah bayramlarımızı ve düğünlerimizi sizlerle paylaşmak istedik. YAZI: MEDİ KALAONRA, MAVA '15 ve CENA MESERI, ENCL'14

34

ARA |

İLKBAHAR 2013


Düğün töreninin sonunda damat sağ ayağıyla bardak veya cam kırar.

Düğün

B

ir Türk Yahudi’sinin düğünü nasıl olur? Düğünler bütün dinlerde ve kültürlerde büyük coşkuyla kutlanır çünkü düğünler aşkın, mutluluğun sözleşmesidir. Yahudilerin Entadura adını verdikleri bir gelenekleri vardır. Damat ve ailesi ellerinde gümüş bir tepsi üzerinde de beyaz badem ezmeleriyle gelirler. Bu bir çeşit kız istemedir Beyaz badem ezmeleri gelin ve damadın güzel günler geçirmelerini, tatlılığın ve sevginin gelmesini simgeler. Gelin ile damadın aileleri tanışır, babalar konuşur çeyizi nasıl hazırlayacaklarına karar verirler. . Nişanda aileler arasında da Entadura yapılabilir. Damat şaraptan bir yudum aldıktan sonra geline verir gelin de şaraptan bir yudum içtikten sonra nişanı gözlemleyecek şahitler yanlarına gelirler. Damadın gelinin sağ elinin işaret parmağına taktığı yüzükle devam eder. Nişan sırasında Kiduşin dedikleri bir sözleşmeyi oluştururlar. Kiduşin, evlilikleri boyunca söz verdiklerini simgeler ve görevlerdir ve ancak ölüm veya boşanma ile feshedilebilir. Nişan ile düğün arasında eskiden bir yıl kadar bir zaman olurmuş ama artık o geleneğin neredeyse hiç kalmadığını söyleyebiliriz. İzmir’de Yahudi düğünleri genelde Pazar günleri yapılır. Düğünden önceki Cuma günü gelinlere Mikve denilen bir tören düzenlenir. Gelin, gelinin ailesi, arkadaşları ve yakınları bu törene davet edilir Mikve’de gelinin önce saçlarını yıkar, makyajını, ojelerini, takılarını ve lenslerini çıkarır ve saf Mikve suları ile dolu havuza girerek arınır. Mikve’ye dalmanın hijyen ile bir alakası yoktur. Vücudu değil ruhu arındırdığına ve temizlendirdiğine inanılır. İzmirliler bu törene Mikve yerine “Banyo de Novya” adını da vermişlerdir. Mikve töreninden sonra Pazar

Geleneksel badem ezmesi. günü düğün gerçekleştirir ki, benim en beğendiğim törendir düğün. Düğün günü gelin kendi evinde (baba evinde) hazırlanır. Damat ve ailesi gelini baba evinden almaya giderler. Damadın anne ve babası yukarı çıkar ve gelini alırlar evin önünde bekleyen damada getirirler. Damat ailesi ile bir arabaya binip sinagoga gider, gelin ise babası ile bir arabaya biner ve geriden takip eder onları. Gelin gelene kadar damat ve ailesi, sinagogun kapısında gelenleri karşılarlar, tebrikleri kabul ederler. Gelin gelince damat gelinin üstüne pirinç, para ve şeker atar bu ileride mutluluk, para ve sağlığı simgeler. Sinagoga giriş tam bir hiyerarşi şeklindedir. Herkesin bir oturma düzeni vardır. Damat ve annesi, kız kardeşi varsa babası ile gelinin ailesi diye devam eder. Herkes yerini aldıktan sonra kapıdan içeri düğün şarkısı ile birlikte gelin ve babası gelir. Babası gelini damada teslim eder ve gösterilen yere oturur. Hupa, dört çubuk üzerine gerilmiş bir gölgeliktir, gelin ve damat Hupa’nın altına geçerler. Hupa, gelin ve damadın bir çatı altında yaşamalarını simgeler. Gelin ve damat Hupa’nın altındayken dualar okunur, yeminler edilir. Düğünün sonuna doğru damat sağ ayağıyla bir bardağı veya cam parçasını kırar, bu hareket Kudüs’teki tapınağın yıkılışını simgeler. Düğün töreni bittikten sonra gelin ve damadın kafasının üstünde, kuş ve kuş yuvası şeklinde hazırlanmış beyaz badem ezmesi evli ve mutlu çiftler tarafından bölünür. Bölünen badem ezmeleri davetlilere dağıtılır, onların mutluluklarına şahit olsunlar diye. Artık resmen karı koca olmuşlardır. Gecesinde ise isteğe bağlı eğlenceler veya yemekler düzenlenir. İçkiler kaldırılır ve hep bir ağızdan “LEHAYIM” denir “Hayata” dostlarım.

İLKBAHAR 2013

| ARA

35


Pesah akşamı kurulan yemek masası pesah sederi denir.

Pesah

H

er Nisan ayında sorulan "Yediğin o kraker tipli yiyecek ne?", "Neden okuldan bir şey yemiyorsun?" sorularınız bu yazuyla cevap bulacak. Etrafımdakilere ilkokuldan beri açıklamak durumunda kaldığım bu geleneği bir kere de burdan açıklamak istedim. Aslında bütün bunların arkasında bir hikaye var. Musevi inancına göre, firavun Mısır’dan Musevilerin çıkmasına izin vermeyince Tanrı Musa’ya onları, Mısır’dan çıkarmak için mucizeler göstereceğini söyler ve Mısır’lıların başına 10 bela yağdırır. Tüm bu zorlukların ardından gelen kurtuluşu kutlamak için olan bayrama Pesah bayramı diyoruz. Musevi dininde ‘Pesah’ olarak telafuz edilen ve ‘geçti, atlatıldı’ anlamına gelen bu bayram özgürlüğü temsil ettiği kabul edilir. Pesah, Yahudi milletinin doğuşu olarak kabul görür. Pesah bayramının ilk iki akşamı tüm aile fertleri bir araya gelir. Bu yemeğe *‘pesah sederi’ denir. Yemek sırasında dua ederek , sohbet ederek, ilginç hikayeler ve şarkılarla geçen akşam boyunca Mısırlılara her bir belayı sembolize eden yiyecekler yenir, bu belaları masadaki çocuklara örnekleyecek minik tiyatrolar hazırlanır, çocukların merakını uyandırmak için soru sormaları teşvik edilir. Ailenin en küçüğü kuzenim her sene bir önce-

36

ARA |

İLKBAHAR 2013

kinden daha farklı, daha ilginç sorular sorarak öğreniyor Pesah'ı. Çünkü bu gelenekler ancak gelecek nesillere aktarılabilirse yaşamaya devam edebilir. Böylelikle Pesaha bayramına giriş yaparız. Mısırlılar ekmeklerini yoğurmaya vakit bulamadıkları için mayasız pideler pişirirler, bu yüzden ‘matsa’ yani mayasız ekmek yeriz. 8 gün boyunca süren bu bayramda dışarıdan yiyecek yemeyiz ve evde yapılan hamursuz, bayrama uygun yemekleri tüketiriz. Bu yüzden dışarıda birçok kişinin matsayla ilgili soru yağmuruna tutulur, tüm olayı açıklarız. Pesah bayramına hazırlık da geleneğin önemli bir parçasıdır. Bu hazırlıklardan biri pesah bayramına uygun olmayan (hamets) yiyeceklerin evden çıkarılışıdır. Pesah'tan bir gece önce bütün aile bir araya gelir, evlerde dikkatli bir hamets arayışı yaparız. Bu arama mum ışığında yapılır ve tüm aile için unutulmaz, değişik bir deneyim olur. Kalan hametsleri de ertesi sabah yakarız veya Pesah haftası içinde Musevi olmayan birine satarız ya da ihtiyacı olan birine veririz. Nedeni ise hametsler bir Museviye 8 gün boyunca kesinlikle ait olmamalıdır. Bu açıklamalar sayesinde krakerin yani ‘matsa’ nın şifresi çözüldü.


Bar-Mitzvah ve Bat-Mitzvah

M

usevi bir arkadaşınız varsa muhtemelen bu kavramla tanışıklığınız var diye düşünüyorum. İbranicede “Bar” erkek, “Mitzvah” ise uyulması gereken kurallar anlamına geliyor. Musevi kültüründe bu özel gün 13 yaşındaki erkek çocuğunun ergenliğe geçişinin ilk adımı olarak kabul edilir. Kizlar içim bu törenin ismi ‘’Bat-Mitzvah’’ dır ve bu tanımın içindeki ‘’Bat’’ kız anlamına gelmektedir. Kızlar için Bat-Mitzvah törenin yapılması zorunlu olmamasına ragmen, 12 yaşından itibaren ergenliğe geçişi kabullenip gerekli emirleri yerine getirmeleri istenir. Museviliğe göre çocuklar dini şartları uygulamakla mesul değildir; fakat ileride bu gereklilikleri yerine getirmek için çocukluk yıllarında öğrenmeleri ve gözlemlemeleri için teşvik edilirler. Musevi toplumunun bir üyesi olmaya hak kazanan bar-mitzvah ya da bat-mitzvah yapan çocuk bundan sonra dini sorumlulukları dahil kendi yaşamından, yaptıklarının sonuçlarından sorumludur. Bu tören o yaş grubu için sadece bir törenden daha fazla bir önem taşır. Tam anlamıyla sanki bir gala gecesine hazırlanır gibi kendisini güzel tanıtmaya çalışan ergenlerin gecesidir. Bu törenler için yapılan hazırlıklar bazen bir sene öncesinden başlanır , gerek kıyafet gerek dini kısımlarının öğrenilebilmesi için. Bu törende bütün ailesinin ve tanıdıklarının karşısına çıkacak çocuk hahamdan bu bir sene boyunca özel ders alınır ve dualara çalışır. Törende tören sahibi anne ve çocuğu her zaman saflığı temsil ettiğinden beyaz giyinirler. Benim için de o yaşlardayken gideceğim her tören ayrı bir önem taşırdı. Kıyafetimin ve saçlarımın kusursuz olması için gösterdiğim çaba takdire şayandı, diyebilirim. Bu tatlı telaşın bir nedeni de törenin arkasından gelen ve genelde bir otelin kutlama salonunda gecenin geç saatlerine kadar süren partilerdi. Ergenlik yaşındaki musevi gençlerin sosyal hayatlarında bu kutlamalar çok önemli yere sahiptir.

Purim P

urim, Ester adlı güzel bir Yahudi kızının, Yahudileri İranlıların katliamından kurtarması nedeniyle kutlanır. Kahramanlarımız Ester ve Esteri kendi kızı gibi yetiştiren kuzeni Mordecei. Ester, Ahaşveroş’a Pers İmparatorluğu hükümdarının hareminin bir parçası olması için alınmıştır. Haremin en gözdesidir ve kral onu kraliçe yapmak istemiştir fakat bilmediği bir şey vardır. O da Ester’in bir Yahudi olduğudur çünkü Mordecei Ester’e Yahudiliğini saklamasını söylemiştir. Haman, kralın baş danışmanıdır ve bütün Yahudilerden nefret eder. Kral, Yahudi hal-

Tören sırasında çocuk Tevrat’tan bir bölüm okumak üzere *Teva’ya ( dua okunan yer) çağrılır. Bu töreni gerçekleştiren kişi, büyümüş, annesine babasına, tüm ailesine, çevresine faydalı bir ergin olacağına söz vermiş, çocukluğunu geride bırakmış bir ergin olarak kabul edilir. Bar ve Bat-Mitzvah törenlerinin ardından birey yetişkinliğe adım atmış olarak kabul edilir. Bu sayede, o kişininin yeni sorumlulukları olur. Bunlar, ayinleri yönetebilmesini, minyan (bazı dualar için gerekli en az 10 yetişkin erkek) içinde sayılabilmesini, (dini açıdan) resmi anlaşmalar yapabilmesini ve mahkemede tanıklık edebilme haklarını da beraberinde getirir.

kının kaderini Haman’ın eline bırakır. Ne yapmak isterse onu yapabilir artık ve biran önce Yahudilerden kurtulmak isteyen Haman hemen bir plan hazırlar. Mordecei Ester’e gider ve yardım etmesi için rica eder. Ester kralla konuşmaya karar verir ama bu çok tehlikelidir eğer kral onun Yahudi olduğunu anlarsa ölümünü isteyebilir. Kralla konuşmadan önceki üç gün boyunca oruç tutar, dua eder ve kralla konuşmaya gider. Krala Haman’ın hain planını anlatır ve bunun önlenmesini ister. Kral’ın gözdesi olduğundan isteği kabul edilir ve Haman’ın asılmasıyla Ester bütün Yahudileri kurtarmış olur.

Purim günü şölenler düzenlenir, yoksullara bağışta bulunulur. Hiçbir Yahudi geleneği Purim kadar coşkulu kutlanmaz, tam bir karnaval havasına hakimdir. Peki, Purim’in anlamı nedir? Pur, zar demektir ve Purim ise zarın çoğuludur. Purim günü çocuklara zarlar dağıtılır. Eskiden şenliklere katılan çocuklar kostümlerini Ester'in hikayesindeki karakterlerden seçerlermiş (Ester veya Mordecei gibi) şimdilerde bu gelenek yerini Disney karakterlerine bıraktı. Kostüm ne olursa olsun kostüm giyme kavramı aslen Ester'in kimliğini gizlemiş olmasını temsil eder.

İLKBAHAR 2013

| ARA

37


50 grinin

tonu

Geçen yılın en çok satan kitabı neydi dersiniz? Hayır, Alacakaranlık serisi değil. Geçtiğimiz sene 70 milyon kopyanın üzerinde satıp en çok satanlar listesinin tepesine yükselen kitap E.L. James’in Grinin Elli Tonu (Fifty Shades of Grey) ve serisi oldu. YAZAR: UMUR SUNGURLU, BUS. ADM '14

G

38

rinin Elli Tonu üniversiteden mezun olmaya hazırlanan Anastasia Steele isimli genç bir kadının işadamı Christian Grey ile yaşadığı Sado Mazoşist ilişkiyi konu ediyor. Özellikle kadın okuyucular tarafından büyük ilgiyle karşılanan Grinin Elli Tonu kadınları hedefleyen ilk erotik roman olmamakla beraber kadın okuyucular arasında bu derece popülerlik kazanan ilk erotik roman.

sine ve partnerine, acı çekme ve çektirme yoluyla cinsel doyuma ulaşıyor. Kitabın başkahramanı olan Anastasia, Christian'ın dominant ve sadist emellerine itaatkar şekilde hizmet ediyor. Kadın karakterini kimi zaman alçaltıcı durumlara sokan kitabın, kadın okuyucu arasında inanılmaz popüler olması (kitabın okuyucusunun %80’i kadın) biraz ironik bir durum değil mi?

Peki kadın okuyucuyu hedefleyen bir erotik kitap nasıl oldu da tüm dünyada bu kadar popüler oldu? Ben kitabın başarısının arkasında kitabın sunduğu Sado Mazoşist ilişki modelinin yattığını düşünüyorum. Çağdaş kadın okuyucunun kitaptaki erotik ilişki modeli (S&M) ile toplumsal kimliği arasındaki tezatlık fantezi dünyasını zenginleştirmek isteyen okuyucu için çekici bir kurgu bence. Kitabın sunduğu zengin fantezi dünyasının merkezinde Christian Grey karakteri yatıyor. Hem özel hem iş hayatında dominant bir karakter olan Grey kendi-

Benim Grinin Elli Tonu ile tanışmam güzel bir Haziran akşamı aile dostlarıımızla katıldığımız bir akşam yemeği davetinde gerçekleşti. Yemek masasındaki davetlilerden bir tanesi, kendisi başarılı bir iş kadını ve sevdiğimiz bir aile dostumuz, eşiyle beraber kitabı okuduklarını, bıyık altı gülüşmelerle anlattı etrafındakilere. Kitabın yemek ortamına uygun şekilde sansürlenmiş özeti bile bahsi geçen okuyucunun kimliği ve gündelik hayatı düşünüldüğünde dikkat çekici geldi bana. Saygın ve başarılı bir kadın olan okuyucu nasıl olmuştı da

ARA |

İLKBAHAR 2013


romanın ana karakteri Anastacia ile kendini özleştirebilmişti? Fifty Shades of Grey edebi bir eser değil elbette, önemli toplumsal çıkarımlar yapmak için okunan bir kitap da değil ama yakaladığı ticari başarı analiz etmeeye değer. Kitabın sahip olduğu bir avantaj hikayenin okuyucuya en kısa yoldan maksimum haz sağlayacak konular üzerinden yürümesi: Aşk, para ve seksten bahsediyorum. Her çerezlik kitap gibi bu üç kavram sonuna kadar sağılmış kitapta. Sonsuz bir şehvetle birbirine aşık olan kadın ve adam, asla bitmeyecek olan servetler ve benzeri klişeler okuma aktivitesini hedonistik bir deneyime dönüştürmüş. . Grinin Elli Tonu erotik, ve özellikle sado-mazoşist romanlara dair ilginç bir tartışmaya da yol açtı. Kitapla ilgili ortaya sıkça atılan bir soru "nasıl oluyor da çağdaş dünyanın eşitliğe inanan kadınları yatakta domine edilmekten hoşlanan hemcinslerinin macerasını okumaya bu kadar istekliler?" şeklinde özetlenebilir. Toplumsal hayatta erkek egemenliği kabul etmeyen kadın cinsel hayatında bu egemenliği neden arzuluyor? Medeni alanda giderek törpülenen biyolojik farklılıklar fantezi dünyasında nasıl ortaya çıkıyor ve sahipleniliyor? Çağdaş bir kadın karakteri olan Anastasia nasıl oluyor da partnerinin “Aferin kızıma!” , “Harikasın!” tezahüratlarını arzulayabiliyor ve bunun için acıyı ve sindirilmeyi hazmediyor. Bu pasif duruşun arkasında yatan şey de aslında ataerkil normlara karşı bir duruş mu? Sado-mazoşist ilişkinin içinde pasif rolü üstlenmiş bir kadının yataktaki itaat etme durumu, toplum tarafından kabul görmeyen bir şeyi yapmaya cesaret etmesinden dolayı bir nevi başkaldırı sayılabilir mi? Bu özgürlüğü yakalayabilmiş bir kadın, kendi gücünü kanıtlamış mı oluyor? Newsweek dergisi yazarı ve cinsellik uzmanı Katie Roiphe Grinin Elli Tonu'ndaki erotik ilişki modelini şu şekilde açıklamış: “Belki de güç, günlük hayatımızda sahip olmak istediğimiz ama belli noktalarda bile isteyemediğimiz ve karşımızdakine vererek zevk duyduğumuz bir şeydir.” Diğer bir değişle erotik bir canlı olan insan karşısındaki bedene kendini teslim ettiğinde egolarıyla güçlerini birleştirerek, kendini yenilmez görüyor. Feminist yazar ve emekli dominatriks Melissa Febos'a göre ise roman hakkında konuşulanlar gereksiz ve abartılıyor: “Kitabın başarısının ardından feminizmin yıkılması gibi fazla ‘ciddi’ şeyler aramak saç-

ma. Kitap çok satıyor çünkü ticari bir nitelik taşıyor ve her kadının aklında itiraf etmese de bu tarz fanteziler var.” Yani söylentiler gereksiz, kadınların fantezi dünyalarını zenginleştirme çabaları tamaen kişisel alanda kalan ve kalması gereken bir olgu. Grinin Elli Tonunu bir ticari başarısının arkasında yatanlardan biri de ereaderler sayesinde erotik kitap satın almanın çok daha kolay ve rahat olması. Ereader sayesinde fantezi dünyasını zenginleştirmek isteyen okuyucu evinin konforunu bırakmak veya kitapçıda erotik kitap isterken iş arkadaşıyla karşılaşmak riskini almak zorunda değl. Ayrıca ereader okuduğunuz kitabın kapağını sergilemediği için erotik eserleri gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz. Nitekim ereaderların yaygınlaşması erotik roman satışlarını tür genelinde arttırdı. Porno filmleri reddeden kadın tüketici erotik kitaplara karşı çok daha kabüllenici. Her şey bir yana Fifty Shades of Grey bir kültürel tüketim malı olarak inanılmaz derecede başarılı bir formül yaratmış durumda. Kitabın astronomik satış rakamları bir tarafa kitabın okuyucusuna deri kırbaçtan altın kaplama kelepçeye kadar çeşitili ürünler Fifty Shades of Grey markasının altında pazarlanıyor. Sado Mazoşizm böylece kitleselleşiyor, normalleşiyor ve bir fetişizm unsuru olarak değerini yitiriyor.

Yazar E.L. James kitabıyla.

İLKBAHAR 2013

| ARA

39


40

ARA |

İLKBAHAR 2013


FANTASTİK EDEBİYAT BİZİM OLABİLİR Mİ? Fantastik Edebiyatı seven ve takip eden Türk okuyucusu Türk Fantastik Edebiyat'ına neden ısınamadı? Türk okuyucusunun önyargıları neye dayanıyor?

A

YAZAR: NİSAN SÜMAN, ECON '13

rtık en sevdiğimiz dizileri, filmleri konuşurken hayran olduğumuz karakterin bir kurt adam olduğunu söylemek, gizliden gizliye bir zombi saldırısına hazırlanmamız gerektiğini tartışmak ya da arkadaşımızın bir vampire aşık olduğunu öğrenmek doğal hale geldi. Tüm bunların sebebi hayatımıza fantastik dünyaların girmiş olması. Yüzüklerin Efendisi’nden Game of Thrones’a, True Blood’dan Alice Harikalar Diyarına bizi kendine hayran bırakmış ve bizi yeni tanıştığımız dünyalarına ait hissettirmiş bu eserler günden güne önem kazanıyor. Çoğumuz bu eserleri beyaz perdeden, televizyon dizilerinden ya da bilgisayar oyunlarından biliyor olsak da, aslında bu eserlerin çoğu fantastik edebiyatın ürünleri ve bu tarz romanlardan uyarlama. Fantastik edebiyatla hiç ilgilenmediğini düşünen biri bile uzay gemisinde ışın kılıcı kullanma fikrine heyecanlanabiliyor. Peki bu ışın kılıcı bir Türk Jedi tarafından kullanılsaydı? Hepimizin hayatının bir kenarından teyet fantastik edebiyat Türk edebiyatında nasıl bir yere, nasıl bir geçmişe ve en önemlisi nasıl bir geleceğe sahip? Fantastik edebiyatın Türk edebiyatındaki yerini incelemeden önce "fantastik" tanımına biraz bakalım. Sözlük tanımına göre, bir romanın "fantastik" sayılması için "olağanüstülük " eserde hakim öğe olmalı. Bu durumda olağanüstü dediğimiz şey tüm detaylarıyla bildiğimiz, kabullendiğimiz, yaşadığımız hayatın, mantığımızı, kurallarımızı ihlal ederek farklı bir şekilde ortaya çıkması. Fantastik öğeler çocuk masallarından dini hikayelere kadar bir çok yerde bulunsa da ama bu öğeler bahsi geçen eserleri fantastik roman kategorisine sokmaz. Yüzüklerin Efendisi serisinin yazarı Tolkien’e göre Fantezi kelimesi gerçek olmayanı ve gözlenmiş, kabullenilmiş gerçeği birbirinden bağımsız kılan şeylerdir ve bütünüyle bağımsız olmalıdır. Fantastik eserlerde okuyucunun kafasındaki soru olayın gerçek olup olmadığı değildir, yaratılmış bu olağanüstü dünyadaki olayların sürükleyiciliği, etkileyiciliğidir. Kitabi okurken bir tavşanın dans etmesi şaşırtıcı olmamalıdır, yazarın yarattığı dünyada tavşanın dans edebildiği kabulle-

nilmeli ve bu yeni dünyanın kuralları çerçevesinde olaylar, maceralar takip edilmelidir. Ve tabii bize tamamen aykırı bu fantastik dünyayı kabullenmek için inandırıcı olması da çok önemlidir. Ursula Le Guin bir eserinde fantastik edebiyatın en önemli unsurunun anlatım dili olduğunu söyler çünkü dil aidiyet yaratandır. Fantastik türünün ortaya çıkışının kökenleri bir çok çevresel faktöre dayanır ve tüm bu etkenler Türkiye’de fantastik edebiyatının neden geç kalınmış bir tür olduğunu ortaya koyar niteliktedir. Modern fantezi olmasa da Batının fantastik eserlerini dayandırabileceği köklü ve hala gücünü koruyan binlerce yıllık bir mitoloji tarihi vardır ve bu Batılıların geçmişinde olağanüstü öğelere olan inanışın günlük hayata hakim olacak kadar güçlü olduğunun kanıtıdır. Game of Thrones yazarı George Martin bir röportajında eserlerini yazrken en çok Yunan mitolojisi ve İngiltere’nin tarihinde kanlı savaşlar olarak bilinen Güller Savaşı'ndan etkilendiğini belirtmiştir. Ancak modern fantastik türün ortaya çıkışı Batıda modernimizin etkisiyle başlar. Koç Üniversitesi İnsanı Bilimler ve Edebiyat Fakültesi'nden Veli Uğur’a göre dinin gücü ve etkisi toplumda azaldıkça, insanlar özgürleştikçe bilinmeyene olan merakları onları fantastik ögelere yöneltiyor. Özellikle kentleşmenin etkisiyle topluma yabancılaşan insanlar, gündelik hayattan istediklerini bulamadıkça fantastik edebiyata yöneliyorlar. Fantastik edebiyatı olağanüstü ögeler içermekle beraber, açık veya gizli olarak mutlaka aşina olduğumuz duygular, iyi ve kötünün savaşı gibi temalara sıkça başvuruyor. Batı tarihinin etkisinin eserlerde olması ve okurların bu farklı dünyalarda kendilerini görebilmeleri fantastik edebiyatın popülerleşmesinde önemli rol oynadı. Bilim geliştikçe, bilinmeze duyulan ihtiyacı fantastik edebiyat doyurdu. Türk tarihine baktığımızda, Batı'da fantastik edebiyatı besleyen mitolojiye karşılık gelen fantastik unsurlar görebiliyoruz. Dede Korkut hikayelerini, samanları, kösleri içeren bir geçmişe sahip olsak ta bu zenginlikler maalesef sadece fantastik unsur olarak kalmış ve fantastik edebiyat başlı

İLKBAHAR 2013

| ARA

41


başına karşımıza çok uzun bir süre çıkmamış. Batıdaki bireyselliğe, dinden uzaklaşmaya karşı Türkiye çok uzun sure dinin etkisinde, toplumsal değerlere son derece bağlı, zevklerin sınırlar içinde kaldığı bir toplum yapısında kalmış ve fanteziye geçiş imkânı sağlamamıştır. Zamanla Türkiye batıya yetişmiş ve 1980li yıllarda toplumsal hayatin değişmeye başlamasıyla edebiyat daha çok önem kazanmış ve bu sayede çevirilerle fantastik edebiyat Türkiye’ye girmiştir. Bilgisayarların ve fantastik oyunların ,özellikle FRP (Fantasy Role Playing), gençlerin hayatında girmesiyle fantezi türü kendini Türkiye’de kabul ettirmiş ve merakla beklenen, takip edilen bir tür haline gelmiş. Tüm bu süreç içerisinde Türk Fantastik edebiyatının ortaya çıkışı 2000'li yıllara denk gelir ve bu eserler çoğu okur tarafından maalesef günümüzde bile ‘batı taklidi’ olarak görülmektedir.

Kahraman adlı bir uzay gemisinin maceralarını okumaj pek ciddiye alınacak gibi değil ülkemizde. Türkiye'yi fantastiğe yakıştıramıyoruz...

Türk fantastik edebiyatının tür olarak taklit olarak algılanması Türk edebiyatı için gerçekten üzücü bir durum. Çoğu yazar bunun altında yatan sebebi tercüme kitaplarla yüklü bir fantastik edebiyat kütüphanesine sahip olmamıza yıkıyor, ve de tercüme kitapların biz okurları fantastiği yabancı bir tür olduğu ön yargısına sürüklediğini düşünüyor. Öte yandan Türk fantastik edebiyatı çok yeni ve gelişmekte bir tür olması da bu türe ait eserlerden beklentileri azaltıyor. Öte yandan fantastik edebiyatın Türk kültürüne uygunluğunu sorgulayanlar da var. Örneğin, yeni yazarlardan Selim Ilgaz’a göre Türkiye’deki sınav sistemi okurun sürekli sınırlar içinde kalmasına sebep oluyor ve belirli çerçeveler dışında düşünebilmesini engellliyor, bu da fantastik edebiyat algısını negatif etkiliyor.

‘Benim yaratığım dünyada yeşil köpekler ile uzaylılar varsa o dünyanın adı Türkçe olmak zorunda değil ancak maalesef yarattığımız her kelime yeni bir dile, farklı bir dünyaya ait olarak algılanmıyor ve yabancı dil damgası yiyip özenti olarak görülüyor’. Bu durum hala yıkamadığımız önyargılarımız olduğunu ve her türlü fantastiği ‘ ne kadar özenti’ damgasıyla bir kenara ittiğimizi gösteriyor.

Fantastik edebiyatının yazarları çoğunlukla Selim Ilgaz gibi genç yazarlar. Türk edebiyatında daha çok yeni olan bu fantastik türünün öğrenilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Fantastik demek düşünebilmektir, geçmişi ve bugünü kavrayıp geleceği görebilmektir. Yazarlara göre ülkemizdeki okurların bakış açılarını değiştirmek ve yeniliğe açık düşünceleri toplumun geneline yaymak çok zor. Fantastik bir eserde geleceği yazabilmek için önce geçmişi ve bugünü değiştirebilmek gerektiğini söylüyorlar ve bunu sadece yazarak yapamayacaklarını ısrarlarla tekrarlıyorlar. Bu durumu örneklemek gerektiğinde Türkler Uzayda kavramının bize

42

ARA |

İLKBAHAR 2013

ne kadar komik geldiğini düşünmek yeterli olur. Kahraman adlı bir uzay gemisinin kaptanı Hüseyin’in maceralarını okumak pek ciddiye alınacak gibi değil ülkemizde. Türkiye’yi fantastiğe yakıştıramıyoruz ve bunu özentilik olarak görüyoruz. Ilgaz Türk eserlerinin en büyük eleştiri aldığı noktalardan birinin fantastik edebiyat yazarlarının yabancı isim kullanma alışkanlığı olduğunu söylüyorve kendisinin bir fantastik edebiyat yazarı olarak hiç bir zaman bundan kaçınmayacağını ısrarla tekrarlıyor. Ona göre fantastik demek onun yarattığı bir dünya demek:

Öte yandan Türk okurlarının fantastik eserleri kendilerine yakıştıramamalarının maalesef çok geçerli sebepleri var. Kültürümüzde hala değerini koruyan destanlar, Dede Korkut hikayeleri olsa da okuyucular tarafından hatırlananlar bu eserler değil. Özentilik ayrı bir tartışma konusu olsa da, bana göre Türk fantastik edebiyatını kabullenememenin asil sebebi geçmişimizdeki eziklik. Sürekli televizyonlarda gördüğümüz, küçüklüğümüzden beri yabancı yapımlarla karşılaştırıp dalga geçtiğimiz, çok güçlü ve oldukça komik filmlerimiz var. E.T. filminden uyarlama ‘Badi’, tarihteki en kötü filmlerden biri seçilen ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ ya da ‘Turist Ömer Uzayda’ bize sadece gülmeyi ve Türklerin sadece komik şeyler yapabileceğini gösteriyor. Kendimizle sadece dalga geçtiğimiz ve halimize güldüğümüz bu filmler Türk izleyicisinde ve okurunda kalıcı hasarlar bırakmış. Fantastik öge kullanabilsek bile bunları sadece ‘ çocuklar için’ adi altında yapıyoruz ve bunlarda da oldukça basarisiz oluyoruz. Bu yeni ürünlere örnekler Selena ya da Sihirli Annem oluyor ve gülünecek halimiz devam ediyor. Bu tip


diziler, filmlerde maalesef büyük çabalarla yazılmış Fantastik edebiyatı eserlerini hiç değerlendirmeden bir kenara atmamıza sebep oluyor. Eserleri ciddiye almak için yazarların biz okuyuculardan beklediği tek şey önyargılarımızı bir kenara bırakıp, geçmişteki hataların getirdiği eziklik psikolojisinden kurtulmamız. Peki bu özentilikten nasıl kurtulunulur? Fantastik edebiyat kendi içinde bir çok türe sahip. Birincil dünya, ikincil dünya, epik fantezi gibi bir çok farklı çeşidi var ve bunlar ne tür çerçevelerde yazılırsa yazılsınlar yine batinin etkisiyle, batinin elfleriyle, orklarıyla bezenmişler. Bu noktada, tüm bu eleştirilere, tüm bu önyargılara karşılık ayrı tutulması gereken bir yazar var, Ihsan Oktay Anar. Türk Fantastik edebiyatı ile ilgili fikirlerini aldığım kimi fantastik okuru Türk eserlerini özentilikle suçladı, kimisi Türk oldukları için küçük görüldüklerini, okumaya başladıktan sonra sevmemenin mümkün olmadığını söyledi. Bu iki farklı okur kitlesi de bir noktada birleşti, iki tarafta düşüncelerini belirtirken ‘Ihsan Oktay Anar’ı farklı tutuyorum ama’ demeden konuşmaya başlamadı. Tüm okurlar onun eserlerine bir fantastik sever ve Türk olarak hayran olduklarını dile getirdi. Bana kalırsa Türk fantastik edebiyatının hem tarihimizden bağımsız eserlere hem de Türkiye’ye özgü, İngiltere, İskandinavya kökenli batılı eserlerden bağımsız, Türkiye tarihiyle desteklenmiş eserlere ihtiyacı var. Bu eserlerin en harika örnekleri Ihsan Oktay’ın fantastiği Osmanlı ile birleştirmesiyle ortaya çıkmış. Anar’ın romanları yarı tarihsel, yarı fantastik. Kitaplarından birini ilk kez okumaya başladığımda, kullandığı Türkçenin zorluğu beni neredeyse yıldırıyordu ama merakım beni devam etmeye zorladığında bambaşka bir dünyayla tanıştım. Anar ‘in dilindeki kelimelerin çeşitliliği ,tasvirlerin özgünlüğü,

hikayelerindeki kurgunun ilgi çekiciliği kitabi bir kere okumayı yetersiz kılıyor. Ekşi sözlükteki yorumlardan biri eserlerin başarısını özetlemeye yetiyor: ‘Puslu kıtalar Atlasını okurken dış dünya yok gibiydi.’ Eserlerinde hırs ,nefret gibi konular isleyen Anar, esas olarak iyinin ve kötünün savasını anlatıyor. Kimi zaman masallarla, kimi zaman Anadolu’da, kimi zaman İstanbul’da anlatıyor Anar Cüce Efendi’yi, kara Calûd’u yada Bünyamin’i. Ve bence bir Türk okurun mutlaka okuması gereken eserler yaratıyor, defalarca okunabilecek, ‘özgün’ kelimesini so-

..bu eserlerin en harika örnekleri Ihsan Oktay’ın fantastiği Osmanlı ile birleştirmesiyle ortaya çıkmış. Anar’ın romanları yarı tarihsel, yarı fantastik. nuna kadar hakketmiş kitaplar katıyor edebiyatımıza. Sonuç olarak Türk Fantastik edebiyatı daha çok yeni ve önünde uzun bir yol var. Hatalarını, özendiği ögeleri zamanla, kendi kurallarını oluşturdukça asacağına inanmak gerekiyor. En önemlisi okurlarında önyargılarını bir kenara bırakıp yazarlarımıza bir şans vermesi gerekiyor. Eleştirileriyle, önerileriyle bu yeni edebiyat türünü geliştirmeye yardımcı olmaları gerekiyor. Fantastik edebiyatın uzayda, goblinlerle dolu ormanlarda geçebileceğini kabullenmek ve yadırgamadan okumak gerekiyor. Batinin fantastik eserlerinin yani sıra kendi tarihimize dayalı, bizim mitolojimizden ilhamla yaratılmış eserlerin artması da fantastik edebiyatımızı geliştirmenin yani sıra çeşitliliği ve özgünlüğüyle çok daha farklı yerlere taşıyacağına hiç şüphe yok.

George R.R. Martin'in eseri Taht Oyunları (Game of Thrones), Türk okuyucuları arasında popüler.

İLKBAHAR 2013

| ARA

43


44

ARA |

İLKBAHAR 2013


Hitchhiker's Guide to The Blogosphere YAZAR:BERTUĞ BALOĞLU, INT. REL., '16

İLKBAHAR 2013

| ARA

45


Photo: Prialterno

ELİF TANVERDİ (CİZENBAYAN) HAS MORE THAN 55,000 FOLLOWERS ON TWITTER.

I

t seems like everybody has a blog nowadays. Some have very limited traffic (say, 5) but some succeed to have thousands, even billions of page views. How does that happen? How do people actually make money from blogging? How do you get more viewers? What is going on behind the scenes of Blog World? Hold onto your Macbooks, ‘cause we are about to answer all of these questions.

46

into a full-time job that they actually earn their living from such as Cizenbayan (Elif Tanrıverdi started out as a Twitter user, then became a “Twitter Celebrity” and now has her own blog and everything) and Charlie McDonnell (who is actually a Vlogger, but also active on social media platforms) who is broadcasting his videos through his own Youtube channel, Charlieissocoollike, with the tagline "professional internet human."

Is it possible to make a living out of the money you earn from blogging?

Charlie McDonnell, an average young teenage Brit from Bath, decided to post videos of him talking about random stuff on Youtube in 2007 and in just a few years, he became Youtube Celebrity, has moved to London, bought a HOUSE (a quite big one, I must add) with what he earned from vlogging. He now has close to 2.000.000 subscribers to his Youtube Channel where he talks about himself, daily issues, and science. Charlie's target audience mostly consists of teenagers.

Yes! There are a lot of people who make money from blogging. In fact, there are many people who have started this as a hobby or a part-time job and then turned it

While we’re at the subject, something that I’ve observed in Charlie’s Vlog is that he likes to interact with his viewers. In all of his videos, he speaks directly to

ARA |

İLKBAHAR 2013


the camera and asks questions. I mean real questions, not rhetorical ones; he actually wants people to answer his questions in the comment section of the page thus starts a conversation. The very same thing applies to blogging, by creating chat rooms or online forums or even comment sections you stir up the conversation and make your page more interactive. Plus, this way, you get tons of feedback which is good for setting the direction of your future posts. Cizenbayan says that as much as blogging is like having a personal journal, she also does it to be read by others so she values the feedback she gets from the viewers. Another thing that Charlie McDonnell does is that he is active on a lot of social media platforms. Social media is a great means to get more viewers. When you google the name “Charlie McDonnell” the first three results you get after a Wikipedia article about him (no surprises over there) and his Official Website are his Youtube Channel then his Twitter account and his Facebook page. It is essential to use these pages efficiently and provide links to provide a better flow of viewers on all platforms. Moving on to some local examples, blogger since 2007 PuCCa (aka Selen Işık) was really popular for a while and has more than 165.000 views. Think about it: this blogger comes –all the while, her real life identity unknown- and writes about her break ups and her ex-boyfriends’ new girlfriends and all the stuff that women think but never really dare and/or think of saying out loud, it was a huge hit when we got to see her for the first time. PuCCa initially decides to launch a blog and a Twitter account to mock her ex-boyfriend but ends up becoming a Twitter celebrity (has more than 620.000 followers on Twitter), now even has 3 books. I hate to admit that I have actually read the first book and quite enjoyed it. I recommend it if you want a good laugh and nothing more than a good laugh. Elif Tanverdi (architect/ blogger/ the manager of “The Away Days”) aka Cizenbayan, started out as a Twitter user and she tweeted her way up to her “Twitter Celebrity” status. And then 2 years ago started her blog to win a scholarship for traveling. “One of the conditions of the contest was to have a blog so I decided to create one.” Says the young blogger. “I created my first blog by writing about the places I have been to and adding photos. Thanks to my popularity on Twitter, my blog got more page views and eventually blogging became a job for me rather than just a hobby.” She now is a full time blogger among many other things that came with the success of her Twitter account. She says that she cannot say that she posts every single week and that she writes when there is a festival or when she is travelling. Looking through her blog, I cannot help but envy her as I saw the posts about all the cities she has been to and all the concerts

Moving on to local examples, in 2007 blogger PuCCa launches a blog and a Twitter account to mock her ex-boyfriend but ends up becoming a Twitter celebrity, with more than 620.000 followers on Twitter and 3 books. CHECK IT OUT! Cizenbayan recommends: Off Ne Giysem Prialterno Hazal Yılmaz Weartbeat Iconjane Playtuşu Damla recommends Fuckyeahfeminists 87daysbefore Turkish Problems The Collective Collage Pelinsu recommends livinginankara.tumblr.com clubangkok.tumblr.com Bertuğ recommends elifbatuman.net ridingfences.tumblr.com Les Mean Girls Love Taza jean-baptistegrenouille.tumblr.com

İLKBAHAR 2013

| ARA

47


The 100 Best

Dailytekk's

Blogs and Websites of

2013

Climbur – Incredible inspiration for intelligent people. Visual News - The cure for eyeball boredom. moddea – Visual catalog of everyday modern objects. Very Short List – Cultural gems from a different curator every day. SoulPancake - Art, culture, science, philosophy, spirituality and humor. BuzzFeed - High quality original reporting, insight and viral content. UPROXX - The culture of what’s buzzing. PocketHits - The most popular stories, videos, images, recipes and more from Pocket. What’s Trending - See it first. Viral Viral Videos - Videos going viral right now. Open Culture -The best free cultural and educational media on the web. Trendland - Your daily dose of fashion, trends, art, design and photography. Slacktory - A comedic blog about the pop culture of the internet. Flavorwire - Culture curation. Highbrow, lowbrow and everything in between. Internet for Beginners – About. com’s guide to participating in online culture. Open Culture – The best free cultural and educational media on the web. Trendland - Your daily dose of fashion, trends, art, design and photography. Slacktory - A comedic blog about the pop culture of the internet. Flavorwire - Culture curation. Highbrow, lowbrow and everything in between. Internet for Beginners – About. com’s guide to participating in online culture

48

ARA |

İLKBAHAR 2013

and festivals she wrote about. Having looked at these two very successful examples, we can deduce that having an interesting content on you website is a must. Give all the advertisement you want, if the content of the blog is not something interesting or something that the reader can relate to, your work will be in vain. On this subject, Cizenbayan says that she would advise the amateur bloggers to write about things that might be of use to people and things that are interesting. “I am writing about things that people can use, writing guides about cities I have been to. It is an awesome source for those who wish to travel: useful addresses, prices, general information about the city, photos… I cater to their needs.” She continues, “What can I say to them other than to be themselves while writing?” Indeed, the best advice one could get. These are very current examples of people who have been blogging as amateurs and became professionals with time. However blogging is not limited to this type of users. Damla Alkan, an amateur blogger/ English Major from The College of Charleston, USA uses her blog as a diary, saying “It's a personal blog, so most of my posts are personal stories or funny things that happened during my week. Sometimes, I share pictures from my own life, and other times I share photos from other blogs. The topics range from boring, every day events to larger events going on around the world.” She updates her blog once or twice a week, more if she is bored. You can check it out at: http://ridingfences.tumblr.com/ This awesome blog got more than 1300 hits and counting! “The only advice I would give is to be yourself completely, and let your blog be a representation of exactly what you are rather than trying to recreate the look of someone else's blog.” She says to the n00bs of blogosphere and warns them about the amount of personal information they give on their blogs and reminds them that the things they post are on the Internet and visible to everyone –including their future employers. There are several ways to promote your blog. The key to promoting your blog is to “market yourself” that is, to be active on several social media platforms such as Facebook, Twitter, Instagram and now even Vine. Professional blogger Cizenbayan says that being a “Twitter Celebrity” brought her blog recognition and emphasizes on using the social media: “There are people who follow me on Instagram but not on Twitter. The photos I post from all those different places, their curiosity lures the viewers to my blog.” Posting comments on other peoples’ blogs, Facebook pages, etc. link exchanges are other things you can try. But nobody likes those people who only comment on other posts only to promote their own blogs/ websites, etc. There a dilemma appears: would you risk your likability for the possibility of generating traffic of your website. If you want to take it to a more professional level or just look professional you can buy a domain name, and having a good design & hosting goes without saying. Pelinsu Polatoğlu from Koç University, says that she pays attention the the blog’s design as well as it’s content, “I like minimalistic designs, pages that are easy to read.” She adds. Most people try to get more viewers by affiliating with other blogs, that is, they have their website appear as an affiliate on another website, so the person who browses one website may check out the other one through the links provided. Also sharing your blog with your friends is very important, 3 out of 3 people that I interviewed stated that they mostly followed blogs of their friends and the people in their friend circle. Use your connections. Now, as to how to have advertisement on your blog, there are several ways of doing this. When you look at the list of top blogs that earn a lot of money, you


Charlie McDonnell, has more than 1,999,500 subscriber to his Youtube channel Charlieissocoollike. can see that most of them use PPC (Pay Per Click), which means that the blogger gets paid by the amount of the clicks in total. The other ways to have ads on your website are Affiliate Sales, Affiliate Commissions, Membership Area and Advertisement Banners which is the safest way since you get paid just for putting up the ad regardless of the page views/ clicks. Is ad placement the only way to make money out of it? No. You can also make money by product placement (Charlie McDonnell has a video of him telling a story and he utters these words “Mars Bars” like A LOT of times, but in the end of the video he swears that Mars Bars don’t pay him a dime to do so and he could have easily done the same thing with Twix had he thought about it first) and merchandising. Promoting your own product (i.e. books,

e-books, e-courses, etc.) or having subscription fees also does the trick. Charlie McDonnel sells t-shirts and his songs on iTunes via links he gives under his videos. Though one of the most common ways to make money is to use PayPal. So how do you get ads on your blog? You just use a “contextual ad serving system” which basically means that the ad that is going to be on your page is chosen in accordance with the content of the page. Say, you have piece about donuts, then the system places and ad about donuts and baking on the page -which is more or less the same thing that whenever I email someone about dieting the next day I get tons of ads featuring diet pills and slimming clothes ads. Big Brother is watching you… and your inbox.

Jenna Marbles' dog Marbles also stars in her videos.

İLKBAHAR 2013

| ARA

49


Experiential Ömer

Pulling and tugging at the thin ropes that keep balance in the student center’s social conduct – Here is two quasi-experiments that observe socialization in Ömer while trying to challenge the deeply-rooted norms.

T

AUTHOR:EZGİ ÜNLÜ

PHOTOGRAPHY: GÖZDE ERTEKİN

he student center plays a substantial role in the daily life of a Koç University student. A significant part of our day is dedicated to lounging on the red seats “under the stars,” passing the free slots in between classes and munching away at both our meal and our time. Like any other social institution, there are certain rules that operate without our conscious awareness and it is seldom if ever, that these invisible lines are crossed. The social norms and expectations follow certain gridlines, as if there is a code of conduct that has been distributed to every student. The consequences of not abiding to these norms are maybe not as severe as disciplinary punishment, but going against these expected forms of behaviour is also not a matter to be taken lightly. In order to take a closer look at the student center, (Ömer), I decided to conduct a solo social experiment. By experimenting around a little, I wanted to better unders-

50

ARA |

İLKBAHAR 2013

tand these social norms that we ourselves have created, to turn the tables and to challenge them. In attempt to challenge these so-called norms, I needed to first establish what they were. In order to do so, I would like to contrast our approach of things with foreign cultures. Around the world, it is more often than not, very common for students to work in the service sector, regardless of their financial background. Considering the rigors of getting to work, it is seen as somewhat a privilege to be able to work during free hours of school. Contrasting this with Koç, (with an emphasis on the fact that it’s a private university) working at a school canteen would be regarded as radical action. It is considered to be very unorthodox and it’s probably not likely to happen in Koç any time soon. I want to note that I am no longer talking about presumptions, but rather about my personal experience. I think we would all


The social norms and expectations follow certain gridlines, as if there is a code of conduct that has been distributed to every student agree that a student makes a purchase from Pigastro on an average of 4 days a week, once a day. Therefore I decided that it would be a good place to start, in order to better inspect the interaction that takes place between the students and the workers. But it wasn’t enough to stand next to the counter and watch the daily transactions. I wanted to dig deeper, because as much as understanding the norms, I felt the urge to challenge them as well. Thus, I arranged to work behind the counter of Pigastro for two whole days. Besides the initial shock of my new angle to the student center, my gaining of a fresh perspective was what was most transcending. The counter was a figurative border that I had crossed, and the territory I entered was an entirely different one. From where I stood, things looked a lot different. I no longer felt like a student, but an outsider watching the other students, my friends, myself. I had never given much thought to the cap with the red logo before and now it found its place on top of my head. I exchange a glance with Ali Abi, the cashier, and he tells me I’ve saved him as they’re entering the busiest hour. The first customer is my friend, and she is shocked. “What are you doing?! Did you lose a bet?” I am not surprised that this is the first guess that she has, because I would have articulated the same logic. After a few moments she loses interest entirely, grabbing her coffee and leaving. Customers that I don’t personally know have to express their confusion through a look. They throw one gaze towards my direction then ignore me completely, carrying on their transactions with Ali Abi. A few find it amusing that someone from their kind is now serving him/ her and they cheerfully order from me, this time ignoring Ali Abi. After all this time asking for “a toast and an orange juice please,” it feels truly groundbreaking to say “Sure, eight liras please.” Besides addressing the social issue that arises with me working there, I want to share something of a more personal nature. From my observations, I found that a very small portion of the students display the proper etiquette that we would expect from the cultivated population of the school. Most of them just mumble their order and thrust the money without so much as making eye contact. This is not particularly done in a rude manner, but it most definitely is cold and inattentive. The “please” and “thank you” are lacking in most cases, and it makes me wonder would it really takes that much effort to show some more courtesy? Maybe we are being careless without realization, and I see that we should take more care to not neglect such social attitudes. Right after a debonair customer, I ask Ali Abi “Are there any ‘usuals’ that come every morning whom you have a friendly relationship with? ” Apparently there is a few, and he tells me that they exchange brief words of socialization like ‘How’s it going.’ “Those kinds of customers are good

for us as well, and our day is more pleasant that way.” He’s not complaining about the lack of manners in the general lot, but he is aware of the difference of the courteous few. Looking at Ömer from that perspective inevitable meant seeing relations and interactions from a more impartial point of view. Besides really conversing, it looks like people just say a simple “what’s up” and pass, accompanied by a full “checking out” of what the other is wearing. This brings me to the other issue about the social conduct in ömer. The time and elaboration devoted to attire. So as my second little social experiment, I decided to spend a day in ömer wearing an outfit that would be considered ridiculous by most. Upon entrance into Ömer, I immediately gained three times the attention I would on a regular day. People nudged their friends and pointed without reserve. But my outfit was so obviously comical that the looks I accumulated affected me less than the gazes I would receive with a regular outfit, as I was safely not dressed like this out of my taste preferences. It goes without saying that if I was looked at this much in this way because of an outfit that I felt good in, I would be very offended. For some, the concern for what to wear to school is as laborious as doing an assignment. And even if everyone doesn’t give that much thought and time to dressing himself or herself, they still don’t pass on critiquing or crediting what others have worn that day. Don’t get me wrong, I also give importance to dressing and think that an outfit can communicate many things. It’s definitely not a meaningless concern to take care of how you are looking. But the level it’s approached in Koç is excessive. It is to the extent that an appraisal of an outfit comes before true socialization and a bundle of aloof interactions take hold of ömer. Experimenting around in ömer, I managed to gain an in depth view to student life from an external point of view, both as a current student and as a foreigner. Integrating the two perspectives, I now see that the obvious and rooted norms have grounds that can just as easily be abolished as they were created. Maybe a little more care could be given to social etiquette, and we could all question whether we are taking our dressing too seriously. Just a thought…

İLKBAHAR 2013

| ARA

51


Elektrikli araba bitişe yaklaştı mı? YAZAR: MEHMET KÜÇÜK BUS. ADM '14

52

ARA |

İLKBAHAR 2013


F

osil yakıt kaynaklarının azalmasından dolayı, aynı zamanda fosil yakıtlara yüksek bağımlılığımızın global olarak etkileri nedeniyle ulaştırma sektörü için yeni güç üretim çözümlerinin bulunması gerekmektedir. Ulaşımda enerji verimliliği için alternatif yakıtlar, içten yanmalı motor teknolojisinde yapılan iyileştirmeler ve alternatif tahrik sistemlerine sahip araçların geliştirilmesi gündemdedir. Araştırmaların devam ettiği anlardan biride elektrikli tahrik sistemlerinin araçlar içerisinde kullanılmasına olanak sağlayan Tümü elektrikli ya da Hibrit Elektrikli araçlardır. Üretici firmalar ilk olarak hem elektrikli hem benzinli çalışan motorlu arabaları geliştirmeye başladı. Bu araçlar 70 km hıza kadar elektrikle çalışıp daha sonradan benzinli sisteme geçmektedir. Bu motor seçeneği özellikle İstanbul gibi trağin yoğun olduğu şehirlerde ciddi ekonomik kazanç sağlamaktadır. Aracın en fazla yakıt tüketimi yaptığı dur kalk anında şarjlı batarya sayesinde elektriğini depolayıp benzin yerine elektrik kullanmaya başlıyor. Çift motor sayesinde daha yüksek performans sağlanabiliyor. Ekonomik avantajlarının yanında ise ekolojik artıları ise; daha az sera gazı salınımı, petrol ve petrol türevi yakıtlara bağımlılığın azalması, orta-uzun vadede elektrik enerjisi üretiminde alternatif temiz enerji kaynaklardan faydalanma ihtiyacın artırmasına neden olmaktadır. Hybrid motor seçeneğini şuanda çok fazla araç üreticisi firmalar kullanmıyorlar. Şuan üretimde olan Honda, Renault, Chevrolet ve Audi markaları bunlardan birkaçı. Fakat gerek pahalı olmaları gerekse her markanın böyle bir motor seçeneğinin olmaması tasarruf arayanlar için hala dizel motor seçeneğini cazip kılınmaktadır. Önümüzdeki yıllarda insanların benzin problemlerini kökünden çözebilecek elektrikli arabalar hayatımıza girmeye başladıktan sonra ciddi bir yakıt problemlerinden kurtulabileceğiz. Teknolojiyle gelişmesiyle elektrikli motorların ilk arabaları piyasalara çıkmaya başladı. Bunun en ciddi örneği ilk elektrikli spor araba Tesla markasıdır. Teslanın tek kapı ve 4 kapı seçenekleri mevcuttur. Teslanın en son lansmanını yapmış olduğu Model S 85 kWh modeli 480 km menzili olup şuana kadarki tek şarjla en uzun menzil gidebilen aracıdır.0-100km ye 4,8 km/h ulaşmaktadır. Model S Saatte maximum 210 km/h çıkabilmektedir. Aynı zamanda 85 kWh modeli ömür boyu batarya ömrü garantisi vermektedir. Tesla’ların başlangıç satış fiyatı Amerika’da 100.000$,Avrupada ise ortalama 85.000£,Türkiyede özel ithalat olup fiyatları değişkenlik göstermektedir. Türkiye’de ise sadece bir kaç tane bulunmaktadır. Normalde 0-100 km’ye 3,7 sanayide çıkabilen benzinli bir aracın kilometrede yaklaşık olarak 1 TL yakmaktadır. Buna rağmen Tesla Model S kilometrede nereyse 0.18 kuruş yakmaktadır. Şuan için elektrikli araç piyasasında bu kadar performanslı araç ürete bilen bir rakibi bulunmaktadır.

GELECEK 10 YILDA BENZİNLİ ARABALARIN ELEKTRİKLİ ARABALARA KARŞI HİÇ ŞANSI YOK. elektrikli araç segmentine giriş yapmıştır. İlk olarak Audi’nin spor yüzü olan r8 i hibrit olarak ürettikten sonra arkasından e-tron serisini çıkartıp bunu a1, a3, r8 modellerinin üretimine başlayıp 2014 yılında da a4 ve a5 serilerinde de seri üretime başlayacaktır. Biraz r8 e-tron modelinden bahsetmek gerekirse bu araç Nürbürbring pistini 8 dakika 9 saniyede tamamlayarak en hızlı seri üretim elektrikli araç ünvanını kazanmıştır. Fikir açısından örnek vermek gerekirse pistteki hız rekoru 7 dakika ile 515 hp gücündeki v8 Audi motorunu kullanan Gumbert Apollo Sport’a ait olduğu göz önüne alındığında Audi’nin elektrikli otomobil konusunda başarısını daha da ön plana çıkarıyor. E-tron konseptte üretilen araçlar 4 adet elektrikli motora sahiptir, yani her motor gücünü bir lastiğe aktarmaktadır. E-tron modellerinin hızı saatte 200 km ile sınırlandırılmıştır. Full şarjlı batarya ile 240 km menzil yol alabilmektedirler. 2012 yılının en iyi elektrikli modeli olarak Chevrolet Volt seçildi. Bu otomobili diğerlerinden ayrıran özellik ise kendi elektriğini kendi üretebiliyor olmasıdır. Chevrolet Volt, elektrik gücünü lityum-iyon denen bataryadan sağlar.4 saat şarj ettikten sonra 80 km yol gidebilirsiniz. Ayrıca 500 km ye kadar gidebilen elektrikli jeneratör ilerde yola devam edebilirsiniz, bu demek oluyor ki şarjınız bittikten sonra bile 500 km yol gidebilirsiniz. . Chevrolet Volt’ ta geri dönüşüm sağlayan yenilikçi fren teknolojisi kullanılmaktadır. Fren yapıldığında ortaya çıkan enerji tekrar bataryalara aktarılarak bataryaların ve menzilin uzatılması sağlanır. Chevrolet Volt’ ta fren yapıldığı anda ortaya çıkan enerjiyi bataryalara aktararak kullanım ömrünü uzatır. Elektrikli arabalar bu kadar hızlı bir şekilde geliştirilip üretilirken bir yandan da araçların şarj edilebilmesi için uygun fiziki şartlar oluşturulmaya başlamıştır. Sonuçta bu arabalar yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandıktan sonra insanların en büyük problemleri şarj edebilmek olacaktır. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de elektrikli araçların şarj edile bilme istasyonların açılım lisansının ihalesi olmuştu. Yeni yapılan akıllı rezidansların otoparklarında arabaların şarj edilebilme olağanın alt yapısı hazır bulunmaktadır. Bizim ülkemizde tabi ki de elektrikli arabaların sayısı belirli bir noktaya ulaşmadığı için bu alt yapı çalışmaları Avrupa ya göre daha yavaş ilerlemektedir.

Audi markasının 2009 yılından beri hem hibrit hem de

İLKBAHAR 2013

| ARA

53


Chevrolet Volt

Fiyat: 42,000 Euro CO2 Emisyon: 27g/km Menzil:500 Türkiye Pazarı: Mevcut Piyasaya Sürüs Yılı: 2011

Renault Fluence Z.E

Fiyat:50,350 TL Maksimum hız: 165 km/s CO2 Emisyon: 0 Menzil:190 km Türkiye Pazarı: Mevcut Piyasaya Sürüş Yılı:2012 Şarj süresi: 6 saat.

* Fluence Z.E Bursa Mais Fabrikasında üretiliyor.

Audi R8 e-tron

Fiyat: Henüz belirlenmemiş Acceleration: 0-100 km\h 4,8 saniyede çıkabilmektedir. Yakit tüketimi 1 km'de 0,18 kuruş CO2 emisyon 0 Menzil 260 km Türkiye pazarı Yok Piyasa sürülüş yılı 2012

* R8 e-tron Nürburgring pistinin elektririkli arabalar arasında en hızlı tur zamanına sahip.

Tesla Model S

Fiyat: 70.000 $ Acceleration: 0-100 km\h 3,8 saniyede çıkabilmektedir. CO2 emisyon 0 Yakit tüketimi 1 km'de 0,18 kuruş Türkiye pazarı Yok Piyasa sürülüş yılı 2012 * New York Times'ın Model S hakkında

Boğaziçi 'deki Ortakantin öğrenciler arasında popüler. 54

ARA |

İLKBAHAR 2013

Şubat ayında yayınladığı kötü değerlendirme Forbes'un değerlendirmesine göre Tesla Motors'a 100 milyon dolara mal oldu.


Ülkemizde üretimi başlayan Renault Fluence modeli ülkemizin otomotiv ithalatında önemli bir yeri bulunmaktadır. Bursa'da bulunan Renault Mais fabrikasında üretilen elektrikli Fluence modeli ülkemizde üretilen ve satışa sunulan ilk elektronik araba. Tesla'ya göre daha ekonomik ve basit bir teknolojiye sahip olan Renault Fluence'in satış fiyatı 50.350 TL den başlamakta. Fluence ile dolu bir şarjla 160 km yol yapabiliyorsunuz. Fluence 0'dan 100km'ye 13,7 saniyede ulaşmakta. Modelin maksimum hızı ise 135 (km/s). Full şarj edilmesi yaklaşık olarak 6-7 saati bulan Fulence'in elektrikli modeli teknik verileri tatminkar olmadığı için tercih sebebi olamıyor. Bunun yanında Türkiye’deki satış fiyatı dizel motorlu seçeneğinden daha pahalı olduğu için ciddi bir kullanıcı kitlesi kaybediyor. Önümüzdeki günlerde elektrikli motorlar geliştikçe üretim maliyetlerinin daha ucuzlayacağını ve daha geniş bir tüketici kitlesine ulaşacağını tahmin ediyorum. Elektrikli arabaları günümüzün araba piyasasında dezavantajlı duruma sokan bazı etkenler var. Örneğin bu arabaların yedek parça temini ve bakımı elektrikli olmayan araçlarınkine oranla daha kısıtlı. Elektrikli araçtan anlayan tamircilerin ve ustaların yetiştirilmesi başlı başına bir proje. Bu ustaların karşılaştıkları problemleri çözebilmeleri için deneyim kazanmaları gerekiyor bu da ancak zaman içinde olacak bir şey. Elektrikli arabaların kitlesel kullanımının önündeki diğer engel bu arabalar için yeterli sayıda şarj noktasının bulunmaması ve Tesla haricideki modellerin dolu bataryayla uzun menzil gidememesi. Mesela Renault elektrikli model satışını şuan için sadece 5 büyük illerde gerçekleştirmekte. Bu modeli diğer illerde de satışa sürebilmesi için şarj noktalarına alt yapı yatırımı yapılması lazım. Teknolojik problemlerin dışında bataryalı arabaların karşılaştıkları bir engel de elektrikli motorların ekolojik etkilerine dair süregelen tartışma. Elektrikli araçların tüketeceği elektriğin üretimi elektrik santrallerine ciddi bir yük bindirecek. Bu santrallerin önemli bir kısmı fosil kaynaklı enerjiyle (kömür, doğalgaz) çalışıyor yani atmosfere sera gazı atıyor. Başla bir deyişle elektrikli arabalar hiç egzos gazı çıkarmasalar da tükettikleri elektriğin üretim biçimi yüzünden çevreyi kirletmeye devam ediyorlar. Elektrikli araba devriminin istenen sonucu vermesi için bu arabaların tükettikleri elektriğin de yeşil olarak üretilebilmesi lazım. Elektrikli arabalarla ilgili diğer bir konu da Türkiye'nin halen tükettiği elektriğin %50'sinden fazlasını ithal ediyor olması. Yurt dışına olan petrol bağımlılığımız elektronik araba teknolojisi ortadan kalkmak yerine elektrik bağımlılığına dönüşebilir. Bunu önlemek için Türkiye'nin elektrik

Araştırma şirketi Frost and Sullivan'ın son raporuna göre 2022'ye kadar araba pillerinin geri dönüşüm pazarı 2 milyar Euro'ya ulaşacak.

Pist rekorları kıran R8 e-tron'un full bataryaya ulaşması 5-6 saat sürüyor. üretimi konusunda yeni yatrımlar yapması gerekiyor. Diğer bir önemli konu da elektrikli araba bataryalarının çevreye verdiği zarar. Büyüme Danışmanlığı ve Araştırma (Growth Consultancy & Research) kuruluşlarından Frost & Sullivan’ın son raporuna göre, 2022'ye kadar Araba pillerinin geri dönüşüm pazarı 2 milyar Euro’ya ulaşacak. Araştırmanın sonuçlarına ilişkin yapılan açıklamaya göre, otomotiv sektörü için 2016 yılına kadar önümüzdeki beş yıl elektrikli araba pillerinin yeniden dönüşümü bakımından büyük önem taşıyacak. Elektrikli arabalarda kullanılacak olan lityum iyon pillerinin ekonomik açıdan hassasiyet taşıdığına işaret edilen araştırmada, lityumun diğer elementlere göre daha az maliyetli olsa da rezervlerin yüzde 70'inin Bolivya ve Şili başta olmak üzere Arjantin ve Brezilya’da bulunmasının elektrikli araba üreticileri açısından önemli riskler taşıdığı vurgulanıyor. Bununla birlikte uzmanlar, elektrikli araba sayısı arttıkça pillerin geri dönüşümü ve yeniden kullanımını yürüten sektörün kısa bir zamanda büyük önem kazanacağını ve yeniden kullanım için dönüşümün, elektrikli Arabaların enerji ihtiyacını bir anlamda ‘kapalı bir döngüde’ sağlayarak önemli bir ekonomik kazancı da beraberinde getireceğinı vurguluyorlar.Türkiye pazarı için geri dönüşümün ithal bir ürün olan lityuma talebin azaltılması açısından önemli. Pillerde demir ve fosfor gibi düşük değerli elementlerin kullanımı için araştırma ve yatırımların teşvik edilmesi ve yakın ve orta vadede lityuma bağımlılığı azaltmak için diğer güç kaynaklarının geliştirilmesi Türk ekonomisine katkı sağlayacak girişimler olmaya aday. Elektrikli motorlu arabaların avantajlarını ve dezavantajlarını karşılaştırdığımızda ortaya çıkan tablo çok kesin olmamakla beraber umut verici. Elektronik arabalar şu an için tüketicilere çok cazip görünmese de teknolojik gelişmelerle beraber pek çok araba kullanıcı için cazşp olmaya başlayacak. Araba piyasasının ultra rekabetçi yapısı bu yöndeki araştırmaları tetikleyecektir.Bunun yanında performansından ve güçlü motor sesinden vazgeçemeyecek araba kullanıcıları olacaktır elbette ama önümüzdeki 10 yıl içerisinde Türk tüketicilerinin elektrikli motoru dizele tercih etmeye başlayacaklarıı düşünüyorum.

İLKBAHAR 2013

| ARA

55


Fotoğraf: CEMRE ARSLANER

TRAFİĞİ YENMENİN YOLLARI İstanbul trafiğinde kaybettiğiniz zamandan, arabanın içinde esir kalmaktan, egzos dumanı solumaktan ve trafiğe dair diğer herşeyden bıktınız ama A'dan B'ye gitmek zorundasınız. İhtiyacınız olan şey iyi bir şehir içi ulaşım stratejisi. İstabul'un en efektif kısa yollarını Ara okuyucuları için araştırdım. YAZAR: ELÇİN İNAN, BUS. ADM '14

H

er gün 3,5 milyon aracın trafiğe çıktığı İstanbul'da trafiğe her ay 80 ila 120 bin arasında yeni araç katılıyor. İstanbullular mesai saatlerinde

diğer Avrupa şehirlerinde yaşayanlara göre trafikte %57

daha çok zaman harcıyorlar. Bu çarpıcı figür İstanbul'u

56

ARA |

İLKBAHAR 2013

Avrupa'nın trafiği en kötü şehirleri sıralamasında tepeye oturtuyor. (listenin ikincisi Varşova, üçüncüsü Marsilya) Diğer bir deyişle yapılan tüm yatırımlara rağmen, Belediye Başkanı Kadir Toptaş'ın da dediği gibi, İstanbul'un trafik sorununun yakın zamanda rahatlaması mümkün görünmüyor. Bu iç açıcı tablo karşısında İstanbullulara düşen, trafiği besleyen ana alterlere alternatif yolları


bulmak, ve deniz ulaşımını, raylı sistemleri ve metrobüsü olabildiğince çok kullanmak. Toplu ulaşım yöntemleri arasında benim şahsi tercihim deniz ulaşımı. Trafiğin gürültüsünden uzak, boğazın tadını çıkararak yol almak biz Sarıyer'liler için ideal bir ulaşım metodu olmalıyken boğaz hatlarının yetersizliği yüzünden deniz yolu gündelik yaşantımız içinde çoğumuzun aklına bile gelmiyor. Şehre inmek için toplu ulaşım araçları arasında ikinci tercihim metro. Metro Koç Kampüsü'nden Taksim'e gitmenin, açık arayla, en kısa, en rahat ve çevreye en az zarar veren yöntemi. Toplu taşıma, aynı Londra veya New York'ta olduğu gibi,

İstanbul'da da rasyonel düşünen herkesin ilk tercihi olmalı. Yeni yapılan metro hatlarının açılmasıyla İstanbul bu yönde önemli bir adım kaydedicektir diye düşünüyorum. Bu yazımda pek çok şehir iiçinde çok koullanılan rotalardaki en efektşf ulaşım yollarını sunacağım. Pek çok İstanbullu'nun bilmediği veya ihmal ettiği yeni yolları ve kestirmeleri tanıtacağım. Ulaşacağınız yere nasıl gideceğinize karar vermenize yardımcı olacak bazı programları telefonunuza yüklemek de trafiği yenmenize yardımcı olabilir. Tercih edebileceğiz programlar: İBB Cep Trafik, CepYol, İstanbul Şehir Hatları Vapurlar Tarifesi.

DENIZYOLU

SARIYER - KADIKÖY

Haftaiçi sabah 10:00 civarı Kadıköy’de bir görüşmeniz olduğunu düşünün ve buraya Koç Üniversite’sinden gideceksiniz. Sizce en hızlı ulaşım şekli ne olurdu? Muhtemelen bir çoğunuz bu sorunun cevabını metrobüs olarak verdi; ancak doğru cevap deniz otobüsüyle gitmek. Haftaiçi her gün saat 09:00’da Sarıyer’den kalkan bir deniz otobüsü seferi var. Bu yolculuk sadece 65 dakika sürüyor. Sırayla uğradığı iskeleler; Beykoz (09:15), İstinye (09:25), Beşiktaş (09:40), Kabataş (09:50) ve Kadıköy (10:05).

SARIYER - İSTİNYE

Çoğunlukla İstinye’ye arabayla veya minibüs ile gitmenin daha kısa süreceğini düşünürüz, fakat Sarıyer İDO’dan saat 18:05’te kalkan deniz otobüsü ile bu yol sadece 15 dakika! Üstelik bu deniz otobüsü seferi ile Bostancı’ya kadar gidebilirsiniz.

SARIYER - BEŞİKTAŞ

Haftaiçi Koç’tan Beşiktaş’a deniz ulaşımını kullanarak 10 dakikada gidebileceğinizi biliyor muydunuz? Tek yapmanız gereken 18:05'te Sarıyer'den kalkan deniz otobüsünü yakalamak.

KISALTMA YOLLAR

KOÇ-TÜNEL

Geçtiğimiz sene hizmete giren tünel sayesinde Koç Üniversitesi öğrencilerinin ulaşımı ciddi şekilde kolaylaştı. Çarşamba günleri Sarıyer Pazarı sebebiyle kullandığımız diğer bir yol olan Maden Yolu’ndan gidiyoruz. Saklıbahçe Restaurant’ı geçtikten sonra sağdan bir yol ayrımı var. Bu ayrımdan (Vakıf Sokak) girdikten sonra dümdüz aşağı inişi takip edin ve Şifasuyu Konakları’nın önüne gelin. Oradan sonra Tünel’e gitmek 1 dakikadan daha kısa bir süreyi buluyor. Bu yolu okula geleceğiniz zaman da kullanabilirsiniz. Tünel’den çıktıktan sonra otobüs duraklarını geçiyorsunuz ve sağınıza bir göbek geliyor; buradan sola dönüp dümdüz ilerleyin. Sağınızdaki manavı görür görmez sağdan yukarı tırmanmaya başlayın. Bu yol sizi Saklı Restaurant’ın oraya çıkaracak (Boğaziçi Caddesi). Bu yolda hiç bir zaman tıkanıklık olmuyor; Sarıyer’in trafiğinden ve minibüsleri beklemekten kurtuluyorsunuz.

İLKBAHAR 2013

| ARA

57


SARIYER - TAKSİM

Nişantaşı, Cihangir ve Gümüşsuyu’nda oturanlar için Metro'ya alternatif bir yol. Okuldan çıktıktan sonra Tünel’i kullanarak Maslak yönüne doğru ilerleyin. Plazaları geçtikten sonra Tem Yolu tabelalarını takip edin ve Edirne yönüne sapmadan yeni yapılan stad yolundan ilerleyin. Bu yol sizi Kemerburgaz-Taksim yönüne götürecek. Bu yolu bitirdikten sonra soldan devam edin ve 1-2 km sonra Sütlüce-Halıcıoğlu sapağını sağınızda görecekseniz. O sapaktan girdikten sonra yolun solunu takip edin ve yol bitiminden tekrar sola dönüp sağa doğru yanaşın. Tabelalarda Tünel işaretini göreceksiniz. Bu tünel sizi Kasımpaşa’ya çıkaracak ve diğer bir Tünel’e gitmek için yolun solunu takip edeceksiniz. Dolmabahçe tabelaları sizi bu Tünel’e götürecek. Bu tünelden çıkar çıkmaz kendinizi sağa atın ve Tophane’yi geçtikten sonra sağınızda kalacak olan Çukurcuma tabelasından girin. Yolun sağını takip ettiğinizde bu yol sizi Sıraselviler’e çıkaracak ve trafikten kurtulmuş olacaksınız. Bu yolu kullanarak Nişantaşı’na da gidebilirsiniz. 2. Tünel çıkışından yolun sağını takip ederseniz tabelalar sizi Nişantaşı’na yönlendirecektir. Aynı şekilde İnönü Stadyumu’nun oradan Taksim tabelalarını takip ederek Gümüşsuyu’na da gidebilirsiniz.

YEDİKULE-MASLAK

Haliç Köprüsü trafiğinden kurtulmanın en güzel yolu! Yedikule Yolu, Bakırköy-Ataköy-Yeşilköy hattında oturanlar için hayat kurtaran bir yoldur. Bu yolu kullanarak Şirinevler, Edirnekapı ve Merter’in E-5 trafiğinden uzak kalabilirsiniz. Sahilyolunu kullanarak Bakırköy-Yenikapı istikametinde ilerleyin. Zeytinburnu sahilinde bulunan Fox binasını ve İbis Hotel’i geçtikten sonra sağdan tabelalar Yedikule diye gösteriyor. Yedikule tabelalarını takip edin. Yedikule Zindanları’nı geçtikten sonra bir alt geçide geleceksiniz. Bu alt geçit bittikten sonra sağdan FSM Köprüsü-Ankara diye bir tabela var. Oradan girerekte Haliç’ e bağlanabilirsiniz fakat orası iş saatlerinde yoğun oluyor. Alt geçitten geçtikten sonra dümdüz giderseniz bu yol sizi Haliç Köprüsü’nün üzerine bağlayacaktır. Bu yolu kullanırken Maslak veya Taksim’e gidecekseniz. Haliç Köprüsü’nü geçtikten sonra sağ şeridi takip ederek Edirne-Ankara tabelalarını takip edin. Bu tabelalar sizi AKOM yoluna çıkıyor ve Tem Yolu’na bağlanılıyor. Tem Yolu’na bağlandıktan 600 m sonra Maslak sapağını göreceksiniz. Yedikule Yolu’nu Maslak yönünden Bakırköy’e doğru gelirken de kullanabilirsiniz. Haliç Köprüsü’nü geçtikten sonra sağdan Topkapı-Aksaray tabelasını takip ederek E-5’ten ayrılın. Önünüze düz akan bir yol ve sağdan Yedikule ayrımı gelecektir. Yedikule’yi takip edin ve daha sonra sahilyolu tabelalarını izleyin.

58

ARA |

İLKBAHAR 2013


REŞİTPAŞA

Maslak ve Etiler’i birbirine bağlayan harika yol! Etiler, Bebek veya Baltalimanı’e gidecekseniz ve hatta FSM Köprüsü’ne gidecekseniz Reşitpaşa Yolu’nu bazı günlerde zaman kazandırabiliyor. Özellikle de iş çıkış saatlerinde hayat kurtarıcı olabiliyor. Okuldan İstinye Park’a gidecek gibi yolunuza başlayın. FMV Özel Işık Üniversitesi’ni geçtikten sonra yol sola ayrılır ve sizi trafik ışıklarına götürür. Bu ışıklardan sonra sola İstinye- Tarabya yönüne döneceksiniz; 500 m sonra ileride sağınızda Reşitpaşa yol ayrımını göreceksiniz. Buradan saptıktan sonra dümdüz ilerleyin. Yolu sağ taraftan takip edeceksiniz. Bu yol sizi Etiler’in alt kısmına çıkarmış olacak. Etiler tabelalarını takip ederseniz sizi Akmerkez’in karşısına çıkarıyor. Burası çoğumuz için ters bir yerdir. O nedenle Reşitpaşa Yolu’nu bitirdikten sonra ilk sağdan devam edin ve 200-250 m sonra solunuza çıkacak olsan kavşaktan sola dönün ve dümdüz karşıya geçin. Bu yoldan yukarıya çıktıktan sonra sağınızda Saraylar Beldesi Sitesi’ni görecekseniz. Bu siteyi geçip sağa döndükten sonra Alkent’in bulunduğu Tepecik Yolu’na bağlanıyorsunuz. Buraya geldikten sonra Nispetiye Caddesi sadece 2 dk ve Bebek 6 dk. Etiler veya Bebek’e gitmeyip Baltalimanı’na gidecekseniz; Reşitpaşa Yolu’nu bitirdikten sonra önünüze çıkan kavşaktan sağa dönüp Baltalimanı tabelalarını takip edin; bu yol sizi İstanbul Üniversitesi Sosyal Tesisleri’nin karşısına çıkaracak. FSM Köprüsü’ne gidecekseniz de bu yolu kullanabilirsiniz. Baltalimanı’na gelmeden sağdan FSM Köprüsü diye tabelalar gösteriyor. Gişelerin oraya çıkmış oluyorsunuz.

İSTİNYE SAHİLYOLU

Trafik ışıkları nedeniyle 15-20 dakikamızı çalan yol! Sahil Yolu’nu sıkça kullanan kişilerin bildiği gibi İstinye Devlet Hastahanesi’nin önünde bulunan ışıklar oldukça trafik yaratıyor; ancak buradaki yoğunluktan da kurtulmanın bir yolu var. Yeniköy’deki kafeleri geçtikten sonra en son sağınızda Vagabondos ve Tribeca kalıyor. Bu iki kafeyi geçtikten 130-150 m sonra sağdan bir patikaya yol ayrılıyor. Bu yol arnavut kaldırımlarıyla döşenmiş bir yoldur. Oradan yukarı çıktıktan sonra sola doğru dümdüz devam ediniz ve yol bitiminden aşağıya doğru ininiz. Bu yol sizi Borusan’ın karşı yönüne çıkaracaktır. İstikametiniz Emirgan’a doğru ise ileriden U dönüşü yaparak tekrar sahilyolundan devam edebilirsiniz.

İLKBAHAR 2013

| ARA

59


60

ARA |

İLKBAHAR 2013


Şiddete Dönüş

Pop müzik yıldızı Rihanna'nın kendisini feci şekilde döven erkek arkadaşı Chris Brown'a geri dönmesi kadına yönelik şiddet konusunu popüler kültüre taşıdı. Peki ekonomik özgürlüğünü fazlasıyla kazanmış, milyonlarca hayranı olan global bir yıldız kendisinden şiddet gördüğü bir erkeğe neden geri döner? Ve bu durum kadına şiddet tartışmasını nasıl etkiler ?

G

YAZAR: CEMRE ARSLANER, MAVA, '15

eçtiğimiz senenin en çok ses getiren magazin haberlerinden biri Rihanna’nın eski nişanlısı Chris Brown’a geri dönmesiydi. Popüler kültürü takip edenlerin hatırlayacağı gibi Rihanna 2009 yılında, o zamanki sevgilisi, rap yıldızı Chris Brown tarafından dövülüp hastanelik edilmişti. Magazin haberlerine ve kültürüne mesafeli duranlarımız bile Rihanna’nın iki gözü şişmiş, dudağı patlamış resmiyle bir noktada karşılaşmak zorunda kaldı. Olaydan sonra tutuklanan ve “ev içi şiddet” suçlamasıyla yargılanan Chris Brown, Amerikan mahkemesi tarafından suçlu bulunup 50 bin dolar cezaya ve Rihanna’ya 50 metreden fazla yaklaşmama cezasına çarptırıldı. Tüm bunlara rağmen Rihanna, 2012’nin ortalarında Chris Brown’la yeniden beraber olmaya başladığının sinyallerini Twitter üzerinden göndermeye başlamıştı. 2012’nin sonunda eski sevgilisine geri döndüğünü ve ondan çocuk yapmak istediğini açıklayan Rihanna, feci şekilde dayak yediği sevgilisiyle “Nobody’s Business” isimli bir düet piyasaya sürdü. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Chris Brown, kız arkadaşının şiddete uğramış fotoğrafını boynuna dövme yaptırıp kırmızı halıda poz verince internetin en nefret edilen adamı ünvanını kazandı ve başta kadın örgüleri olmak üzere kamuoyundan ciddi bir tepki aldı. Rihanna’nın başrolünü oynadığı bu dramatik olaylar silsilesi bir dedikodu haberi olmanın ötesinde modern toplumlarda kadına uygulanan şiddetin çarpıcı bir örneği. Ve aynı zamanda kamuoyunu şekillendiren şöhret kültürünün toplumsal normları nasıl etkilediğine dair bir tartışma konusu. Rihanna’nın başına gelenler ve buna verdiği tepki gerçekten “nobody’s business” mi yoksa Rihanna’nın özel hayatında aldığı kişisel karar kadına şiddet tartışmasının önemli bir parçası mı? Bence bu sorunun cevabı ikinci seçenek.

Rihanna’ya tepki Gördüğü şiddetin hemen sonrasında kadına şiddet toplantılarına katılan ve diğer şiddet mağdurlarına “cesur olun” mesajı veren Rihanna’nın 180 derecelik dönüşü kadına şiddet konusunu nasıl yönlendirecek? Bu konuda uzmanların görüşleri farklılık gösteriyor. İngiltere’deki The Independent Gazetesi'ne konuşan, şiddet gören kadınlarla ilgili araştırmalar yapan Vivienne Hayes’e göre Rihanna olayı, ilişkilerinde şiddet gören kadınları tereddütte düşürüyor ve kendilerine kötü bir şeyin yapıldığı konusundaki inançlarını yitirmelerine sebep oluyor. Amerika’daki kadın hakları örgütleri de Rihanna’yı tavrından dolayı sorumsuzlukla suçladılar ve şiddet gören diğer kadınlara kötü örnek teşkil ettiği için kınadılar. Rihanna’ya kamuoyunun verdiği tepki sadece kınamayla da kalmadı, pek çok blog yazarı Rihanna’yı ve Chris Brown’ı boykot etme çağrısı yaptı. Chris Brown’ı boykot etmek anlaşılır olsa da şiddet kurbanı Rihanna’yı boykot etmek neden? Huffington Post’taki blogunda okuyucularını Rihanna’yı boykot etmeye çağıran Jacob Brookman, bu çağrısının arkasında Rihanna’ya karşı kişisel bir nefretin yatmadığını söylüyor ve milyonlarca dolar değerindeki “Rihanna markası”nın bir ticari kurum olarak sorumlu ve etik davranmaya zorunlu olduğunun altını çiziyor. Brookman’a göre ergenlik yaşındaki genç kızlar üzerine büyük etkisi olan “Rihanna markası”nın takındığı vurdumduymaz tavır toplumda ciddi bir sorun olan kadına karşı şiddeti normalleştiriyor. Sosyal medya üzerinden Rihanna’yı savunan genç kadın hayranlarının “Chris Brown’ın kendilerine vurmasını affedeceklerine” dair yaptıkları beyanları kaygı verici bulan Brookman, müzik endüstrisinin yarattıkları markalar için sorumluluk üstlenmeleri gerektiğini ileri sürüyor.

İLKBAHAR 2013

| ARA

61


Fotoğraf:CEMRE ARSLANER

Öte yandan konu hakkında konuştuğum Koç Üniversitesi Felsefe Bölümünden Yrd. Doç.Dr Dilek Hüseyinzadegan, kimsenin bir kadının otonomisine karışma hakkı olmadığını belirtti ve herkesin Rihanna’nın kişisel hayatında aldığı kararlara saygı duyması gerektiğini ekledi. Dilek Hüseyinzadegan’a göre kadına yüklenmek veya ahkam kesmek yerine, bu toplumsal sorunu nasıl çözebileceğimizi tartışmalıyız. Şiddetin sorunun boyutu Sosyal Demokrasi Vakfı SODEV’e göre şiddet mağduru kadınların bu şiddetin sorumlusu olan eşlerine veya erkek arkadaşlarına geri dönmesi son derece yaygın bir durum. Bu kararı alan kadınların bir kısmı ekonomik özgürlükleri olmadığı, bir kısmı çocuklarını babasız yetiştirmek istemedikleri için, bazılarıysa toplum baskısı veya yalnızlık korkusundan dolayı bu kararı alıyorlar. Aile içi şiddet hakkında yapılan çalışmalarda görüyoruz ki kadınların kendilerine şiddet uygulayan kişiyi affetme kararı çoğu zaman aile içinde kendisini sıklıkla tekrarlayan bir şiddet döngüsü yaratıyor. Bu döngünün mağdurları bir süre sonra bunu içselleştiriyorlar. Toplumun genelinde de kadına şiddet affedilir, kabullenilebilir, göz ardı edilebilir ve hatta öğütlenebilir bir olgu haline geliyor. “Erkek döver de sever de” pek çoğumuz için akıl almaz bir klişe olabilir ama yaşadığımız toplumda pek çok kadın için günlük hayatlarını etkileyen, mutluluklarını, sağlıklarını ve çocuklarını tehdit eden bir tehlike. Konu hakkında konuştuğum Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı

62

ARA |

İLKBAHAR 2013

Huffington Post’taki blogunda okuyucularını Rihanna’yı boykot etmeye çağıran Jacob Brookman, bu çağrısının arkasında Rihanna’ya karşı kişisel bir nefretin yatmadığını söylüyor ve Rihanna markası”nın bir ticari kurum olarak sorumlu davranma zorunluluğunun altını çiziyor. Brookman’a göre ergenlik yaşındaki genç kızlar üzerinde büyük etkisi olan “Rihanna markası”nın takındığı vurdumduymaz tavır toplumda ciddi bir sorun olan kadına karşı şiddeti normalleştiriyor. yetkilileri bu tutumun devletin şiddetle baş etmekle yükümlü kurumlarını etkileyen bir felsefe olduğunun altını çiziyor. Anlattıklarına göre kocasından şiddet gören kadınlar, sığındıkları karakolda polis tarafından kocalarıyla barıştırılmaya çalışılıyor. Bu vakaların çoğunda kadınlar şiddet gördükleri ortama geri gönderiliyor. Aile içi şiddet çağdaş toplumlarda ağır bir suç olarak değerlendiriliyor. 1992 yılında Avrupa Birliği’nde yapılan araştırmaya göre her dört kadından biri hayatı boyunca en az bir defa şiddete maruz kalıyor. ABD Adalet Bakanlığı’nın 2008 tarihinde 16000 katılımcıyla gerçekleştirdiği araştırmaya göre Amerikalı kadınların %22’si beraber yaşadıkları veya evli oldukları erkeklerden bir veya birden fazla kez şiddet görmüş. “The Economist” gazetesine göre Türkiye’de ise 15 yaşından büyük kadınların %42’si hayatları boyunca bir veya daha fazla


Gelişmiş ülkelerde bile ciddi bir sorun olan aile içi şiddetin gelişmekte olan ülkelerdeki sonuçları daha da çok ağır. Buna rağmen Ürdün’de yaşayan kadınların %90’ı, Gine’de yaşayan kadınların% 85.6, Zambia’da yaşayan kadınların %85.4’ü, Laos’da yaşayan kadınların %81.2 ve Etiyopya’da yaşayan kadınların %81’i bazı durumlarda eşlerinin kendilerine şiddet uygulamalarını haklı buluyorlar. Irak’da şiddet, erkeklerin eşlerini kanunen “cezalandırma hakkı” olarak kabul görüyor. Diğer bir değişle kadının içinde bulunduğu şiddet döngüsünü toplumsal normlar destekleyebiliyor. Çözüm

kez cinsel veya fiziksel şiddete uğruyor. Ülkemizde sadece 2009 yılının ilk yedi ayında ev içi şiddet nedeniyle hayatını kaybeden kadınların sayısı 953, yani her gün yaklaşık 5 kadın aile içi şiddet nedeniyle yaşamını yitirmiş.-2009 yılları arasında Türkiye’de yaşanan kadın cinayetleri %1400 artmış. Konuştuğum uzmanlar bu artışın nedeninin şiddetin toplumda normalleştirilmesi olduğunu söylediler. Aile içi şiddetle ilgili özellikle şaşırtıcı bulduğum nokta bu durumun kültür, ekonomik durum, sosyal çevre gibi etkenleri tanımadan çok sayıda kadını etkiliyor olması. Rihanna örneğinde olduğu gibi ekonomik özgürlüğünü kazanmış kadınlar bile aile içi şiddetin kurbanı olabiliyorlar. Türkiye’de lise veya üstü eğitim almış 10 kadından 3’ü şiddet görüyor. Eğitimli kadınların yaşadıkları şiddeti başkalarıyla paylaşma oranı eğitimsiz kadınlara göre çok daha düşük. Yani eğitimli kadınlar şiddet gördüklerini etraflarından gizliyorlar çünkü şiddet mağduru olmanın getireceği stigmanın utancı, mağdur kadınların hayatı için ekstradan bir komplikasyon yaratıyor. Rihanna ünlüler dünyasında şiddete uğramış ilk kişi de değil. Whitney Houston, Tina Turner ve Madonna gibi pek çok ünlü aile içi şiddete uğradığını kabul ediyor. Tina Turner da kendisine sözlü ve fiziksel şiddet uygulayan kocasıyla 16 yıl evli kalıyor. Madonna da 1988 yılında eşi Sean Penn tarafından şiddet gördükten sonra polise sığınıyor. Fakat bu isimler şiddete uğradıklarını olayın üzerinden uzun zaman geçtikten sonra medyayla paylaşıyorlar. Rihanna’nın şansızlığı şiddet olayının kendisi ve devamındaki süreci kamuoyunun gözü önünde yaşamak zorunda kalması.

Avrupa birliği standartlarına göre her 7500 kadına bir sığınma evi açılması gerekirken, Türkiye’de ortalama 3 milyon kadına bir sığınma evi düşüyor. Ayrıca sığınaklarda kadınlara iyi yaşam koşulları sağlanmıyor ve sığınaklara maddi destekte bulunulmuyor. Konuştuğum Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı yetkilileri bana şiddet kurbanı olan kadınların devlet tarafından sosyal, psikolojik veya hukuki destek görmediklerini, onun yerine kendilerine devlete bağlı kurumlarda aile danışmanlığı adı altında “sabırlı olmaları ve kocalarını hoş tutmalarının” salık verildiğini belirttiler. Sığınaklarda maddi ve hukuki destek göremeyen çoğu kadın çaresiz kalıp, şiddet ortamına geri dönüyorlar. Sığınaklar yeterli olmadığı için Türkiye Aile Sağlığı ve Planlama Vakfı, Türk Kadınlar Birliği, Türk Anneler Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi dernekler de şiddet mağdurlarına yardım ediyorlar, kadına yönelik şiddetin önlenmesini ve duyarlılığın arttırılmasını yönelik çalışmalar yapıyorlar. Konu hakkında görüştüğüm Dilek Hüseyinzadegan sorunun çözümünün yapıcı bir diyalogdan geçtiğini, kadınlara yüklenmenin, ahkam kesmenin ve eleştirmenin soruna olumsuz katkı yaptığını söyledi; televizyon dizileri ve filmlerinin de kadına uygulanan şiddeti normalleştirdiğinin altını çizdi. Ben çözümün önemli bir kısmının yaşamlarımızda ve kamuoyunda şiddete yönelik mesajların ve tavırların farkındalığından başladığını düşünüyorum. Demokratik bir toplumun mensupları olarak kadın karşıtı söylemin farkında olmak ve bunu reddetmek, devletten mağdur kadınlara destek sağlamasını istemek hepimizin görevi. Kadına karşı şiddeti savunan kültürü ve kültürel ürünlerireddetmediğimiz takdirde, bu ciddi sorunun bir parçası ve destekleyicisi olmaya devam edeceğiz.

İLKBAHAR 2013

| ARA

63


Eski Mahalleye Yeni Mahalleli

Son günlerde sıkça duyduğumuz bir konu kentsel dönüşüm. Kentsel dönüşüm ne demek? Kimi, nasıl etkiliyor? Artısıyla eksisiyle kentsel dönüşümü araştırdım. YAZAR:NAZLI BÜBEROĞLU , SOC '13

İ

stanbul'daki kentsel dönüşümü bir mahallenin eski binalarının yıkılıp yerine yeni ve depreme dayanıklı binaların inşaa edilmesi olarak tanımlayabiliriz. Kentsel dönüşüm projeleri dahilinde çöküntü alanı ilan edilen bölgeler mimarlar tarafından depreme dayanıklı, modern ve çağa uygun bir şekilde planlanmakta ve proje, düzgün sokakların, yeşil alanların ve parkların çoğunlukta olduğu yerleşim alanları geliştirmeyi hedeflemekte. Kentsel dönüşüm çalışmaları Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından 5 Ekim 2012 gününde Türkiye’nin

64

ARA |

İLKBAHAR 2013

35 ilinde aynı anda başlatıldı. Projedenin ana fikri depreme uygun olmayan yerleşim alanlarını güvenli ve iyi planlanmış yerleşim birimlerine çevirmek. Kentsel dönüşüm kamuoyunda yandaş bulduğu kadar tepki de çeken bir konu. Peki gerçekte nedir bu kentsel dönüşüm?

“Kentsel Değil Rantsal Dönüşüm” Kentsel dönüşüm alanı kapsamına giren mahalleler yatırım fırsatı arayanlar için yıldırım hızıyla hızlı rant elde etme aracı haline geldiler. Tarlabaşı da bu sürecin en yoğun yaşandığı bölgelerden biri oldu. Tarlabaşı’nda daha proje başlamadan birçok gayrimenkul yatırımcısı o bölgeye yatırım yapmaya başlamış bile. Bu alanların yatırıcımlar için büyük bir fırsat olması elbette kaçınılmaz bir


durum. Bu yatırımcılardan medyatik olanlar gazeteye haber oldular. Bir habere göre 2009 senesinde Tarlabaşı'nda 800 bin TL’ye iki tane beş katlı bina alan Perihan Mağden bu binaları restıoe ettikten sonra yüksek bir fiyata Alman bir firmaya kiralamış. Tarlabaşı’nda konuştuğum bir emlakçısı bana talebin etkisiyle semtte son bir buçuk yıldır kiraların neredeyse ikiye katlanmdığını söyledi. Tarlabaşı'nda ev ve dükkan sahibi olan olan Erol Bey ise dükkanının olduğu binadaki dairelerin geceliği 100 dolardan turistlere kiraya verildiğini söyledi. Yıkık dökük evleri barındıran bu mahalleler için konuşulan bu fiyatlar fazla yüksek geldi bana. Daha iyi fikir edinmek için Hürriyet Emlak sitesinde baktığım evlerin çoğu oturmaya müsait değil fakat satış fiyatları oldukça yüksek. Mesela Aynalı Çeşme’de satılık 108 metrekare bir daire 450 bin TL'den satışa sunulmuş. Rant kavgası bir yana daha önceden de belirttiğim gibi kentsel dönüşümde asıl belirtilen amaç depreme dayanıklı sağlam binaların yapılması. Ulusal bir gazetede yayınlanan habere göre, Türkiye genelinde 6,5 milyon bina yıkılıp tekrar yapılacak. Şimdiden eski oturanların mağduriyetinin önlenmesi için kentsel dönüşüm kapsamında Esenler, Beyoğlu, Kartal ve Şanlıurfa’da bulunan hak sahiplerine 15 milyon 500 bin kira yardımı yapılmış. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın verdiği bilgiye göre, bakanlık tarafından mülk sahiplerine verilmek üzere Esenler Belediyesi’ne 10 milyon lira aktarılmış bulunmakta ve böylelikle devlet tarafından Esenler’ de 331 binada yaşayan 5 bin 430 bin kişiye 18 ay boyunca 600 lira kira yardımı yapılmış oluyor. Ayrıca bu paranın ilk 5 aylık kısmı peşin diğer kısımları da 13 ay boyunca 600 milyon şeklinde ödenecektir. Ayrıca yine Çevre ve Şehircilik Bakanlığının verdiği bilgiye göre Beyoğlu Belediyesi tarafından yürütülen kentsel dönüşüm çalışmaları kapsamında Beyoğlu belediyesine 87 bina için 2 milyon 500 bin lira para aktarılmıştır. Bu veriler doğrultusunda bakılırsa kentsel dönüşümün yapılması için gerekli olanaklar sağlanmış. Türkiye’de meydana gelecek olası bir depremde çarpık yapılaşma nedeniyle zarar görecek olan insanların sayısı göz önünde bulundurulduğunda kentsel dönüşüm bir an önce yapılması gereken bir uygulamadır. Diğer yandan Mimarlar Odası kentsel dönüşüme çok da iyimser yaklaşmamakta. Mimarlar Odası’nın 14 mart 2012’de yayınladığı basın açıklamasında "Türkiye Kentsel dönüşüm çılgınlıklarına kurban edilemez" sözü dikkat çekici. Geçen sene Mimarlar Odası Mersin başkanı Sinan Tütüncü

Mimarlar Odası Mersin başkanı Sinan Tütüncü verdiği yazılı basın açıklamasında kentsel dönüşümün dünyada çok iyi örneklerinin bulunduğunu fakat ülkemizde kentsel dönüşümün yanlış yaklaşım ve yöntemlerle geliştirildiği için insanların tepkisini çektiğini belirtmiştir. verdiği yazılı basın açıklamasında kentsel dönüşümün dünyada çok iyi örneklerinin bulunduğunu fakat ülkemizde kentsel dönüşümün yanlış yaklaşım ve yöntemlerle geliştirildiği için insanların tepkisini çektiğini belirtmiş. Sinan Tütüncü, kentlere yarar yerine zarar veren bu değişimin zarar vermesinin nedenini yeni yapılan binalara yeterli özen gösterilmemesine dayandırmış ve 4 Temmuz 2012 ‘de Samsun’da yaşanan sel felaketini örnek göstermiş. Olayı hatırlamak gerekirse geçen yaz Samsun’da TOKİ’nin yaptığı yeni konutlara sel basması nedeniyle 12 kişi hayatını kaybetti ve bu durum kentsel dönüşüm ve TOKİ binalarıyla ilgili kamoyunun hakli tepkisini çekti. Korkunç facianın ardından Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Samsun’da sel olayının yaşandığı TOKİ Kuzey Yıldızı konutlarıyla ilgili, ‘’Yer seçiminde ve yapılaşmada bir hata olduğunu zannetmiyorum’’ açıklaması yapsa da kamuoyunda TOKİ aleyhine oluşan görüşü değiştiremedi. Mimarlar Odası üyesi Kadir Yıldız’ın belirttiğine göre TOKİ’nin yeni bina yaptığı yerlerde gerekli zemin çalışmalarını yapması ve bölgesel şartların durumuna bakması gerekmekte fakat ülkemizde bu şartların göz ardı edilerek rant düşüncesinin ön plana çıkması kentsel dönüşümün sağlıklı şekilde gerçeklemesine engel olmuş. Yıldız , devletin toplumun genel çıkarı için rant olayına müdahale etmesi gerektiğini düşünüyor.

İLKBAHAR 2013

| ARA

65


Getirdiği öneri ise kentsel dönüşüm yapılan her yere aynı sistemin uygulanmaması gerektiği mesela Fikirtepe ve Tarlabaşı bölgelerini ele alırsak ikisi tarihi doku açısından oldukça farklı bu yüzden de projelendirmeleri ona göre farklı olmalı yani kentsel dönüşümün yapıldığı yerler bir tutulmamalı.

Tarlabaşı Tarlabaşı İstanbul’da kentsel dönüşüme maruz kalan bölgelerden sadece biri ve bugünlerde büyük bir değişim süreci içerisinde. Tarlabaşı deyince akla ilk gelen şeyler renkli cumbalı evler, sokakta oynayan çocuklar, iplere asılı çamaşırlar ,merdivende oturan kadınlar olur. Bir zamanlar Tarlabaşı tarihi dokusuyla İstanbul’un en güzel semtlerinden biriymiş. Çoğunlukla gayrimüslimlerin yaşadığı Tarlabaşı 6-7 Eylül 1915 olaylarından sonra gayrimüslimler tarafından terk edilmiş. Gayrimüslimlerin çoğu Türkiye›den göç etmiş ve göç edenlerin yerini köylerini boşaltmak zorunda olup zorunlu göçe maruz kalanlar almış. Şimdilerde ise Tarlabaşı hem Doğu’dan gelenlerin hem de yaşamını zar zor sağlayan birçok insanın mahallesi olmuş. Genelde Doğu’dan göç edenlerin, Romanların, eşcinsellerin ve Afrikalı göçmenlerin yaşadığı Tarlabaşı merkezi konumu nedeniyle kentsel dönüşümün odak noktası haline gelmiş. Tarlabaşı’nda kentsel dönüşüm ile ilgili konuşabileceğim birilerini ararken gözüme roman asıllı Erol Bey’in kemanlarla dolu dükkanı çarptı. Doğma büyüme Tarlabaşı’lı olan ve hayatını yaptığı kemanları satarak kazanan Erol Bey’e göre kentsel dönüşüm kesinlikle gerçekleşmeli. Onların mahallesinde henüz yıkım başlamamış fakat dediğine göre satılık bina fiyatları artmış. Erol Bey’in iki katlı bir evi bir de dükkanı var ve bu mülkünün kazanacağı değer konusunda çok iyimser. Kentsel dönüşüme karşı mısınız diye sorduğumda ‘Tarlabaşı eskiden çok güzel bir yerdi burayı sonradan gelenler mahvettiler. Esrar satmaya başladılar, her köşe başında esrar satanlar var, mahallede artık can güvenliği diye bir şey kalmadı fakat eskiden hiç böyle

Eski insanlarımız azaldı. Ben kendimi kurtarmaya bakıyorum. 300 - 500 milyar verilecek bu evlere diye konuşmalar yapılıyor. Bana paramı versinler gidiyim istiyorum.. değildi. Eski insanlarımız azaldı ben kendimi kurtarmaya bakıyorum o yüzden. 300-500 milyar verilecek bu evlere diye konuşmalar yapılıyor, bana paramı versinler gidiyim istiyorum kendime nezih bir yerde ev alıp orada oturmak istiyorum.’ diye cevap veriyor. Yani Tarlabaşı’nda bu aralar işler karışık kimi kurtulmak için çekip gitmek istiyor kimininse çekip gidecek ne parası var ne gücü. O yüzden her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Merak edilen konulardan biri evinden çıkartılıp TOKI evlerine götürülen mahallelinin yeni yaşamı bu yeni yerlerde nasıl devam ettirdiği konusu.

TOKİ: Yeni hayat Toplu Konut İdaresi Başkanlığı veya TOKİ, Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı’na bağlı, özellikle sosyal konut üretimi için kurulmuş olan kamu kuruluşu. Kentsel dönüşüm projesi TOKİ ile birlikte yürütülen bir proje çünkü kentsel dönüşümün başladığı bölgelerde evlerinden çıkartılan birçok vatandaş genellikle şehrin merkezinden uzak bölgelerde TOKİ’nin inşa ettiği yerleşim alanlarına yerleştirilmekte. TOKİ’nin inşa ettiği yerlerden biri Kayaşehir. 2005’te başlayan yaklaşık 65 bin apartmanlık bir TOKİ projesi olan Kayaşehir, Tarlabaşı’nda evlerinden çıkartılan birçok ailenin yeni adresi haline gelmekte. Bende bu yüzden Kayaşehir’de ki hayatla ilgili bir kaç bilgi edindim ve sizlerle paylaşıyorum.

Tarlabaşı’ndan Kayaşehir’e Bu bölgeye iki vasıtayla önce otobüs sonra minibüs kullanılarak az trafikte yaklaşık iki saatte varılmakta. Minibüsün bıraktığı son duraktan Kayaşehir’e varmak için ise yaklaşık 15 dakika yürümek gerekiyor. Tabi yolunun uzun olması dışında birde maliyeti var o da gidiş geliş 8 TL civarında.

Tarlabaşı'nda keman dükkanı olan Kanuncu Erol Bey

66

ARA |

İLKBAHAR 2013

Tarlabaşı’nda yaşayan biri ona TOKİ’den ev teklif edildiğini fakat istemediğini söylüyor ‘Kayabaşı diye daha önce duymadığım bir yerde ev teklif ettiler, ben orada oturup ne yapayım, nerede çalışayım’ diye ekliyor. Görünen o ki eski mahalleli için yeni binaların şehirden uzak olması hem maliyetli hem de yorucu bir şey. Mesela buna örnek olarak, 2008 yılında 300 roman aile Sulukule’den Taşoluk’ta ki TOKİ evlerine gönderiliyor. Taşoluk’ta aynı Kayaşehir gibi şehirden çok uzak, yaklaşık 40 kilometre kadar. Sulukule’den Taşoluk’a gelmek ise yaklaşık 3 saat sürüyor. Gönderilen


Fotoğraf: MEHMET CAN İPEK

Tarlabaşı'nın alışkın olduğumuz eski dokusu; sokakta insanlar, evler, ipe asılı çamaşırlar 300 aileden yaklaşık 291’i Taşoluk bölgesine taşındıktan 6 ay sonra eski mahallesine geri dönüyor. Çoğunun sorunları aynı, yeni yapılan apartmanların şehirden çok uzak oluşu, gidiş gelişin hem zahmetli hem de pahalı olması. Daha da önemlisi çoğu ailenin yeni yapılan konutlardaki kira, su ,elektrik ve ısınma paralarını ödeyememeleri. Bir diğer sorun ise gittikleri yerlerde eskiden olduğu gibi sosyal ağlarının bulunmaması ve işsizlik. Tarlabaşı’nda oturan ve kentsel dönüşüm sürecine olumlu bakan Erol Bey’e göre değişim sürecinde mahallelinin istekleri ve düşünceleri arka planda kalıyor ve orada yaşayan insanlara söz hakkı verilmiyor bu durumda projede aksamalara yol açıyor. Bu bilgileri başka bir kentsel dönüşüm araştırması da doğruluyor. Maltepe Başıbüyük, Sarıyer Derbent ve Tuzla Aydınlı gecekondu mahalleri arasında 1362 hane yani 6100 kişiyle yapılan araştırmanın sonuçlarına göre eski mahallelerinden alınıp TOKİ’nin Bezirganbaşı ve Küçükçekmece’de yaptığı yeni yerlerine yerleşenlere 201 ve 400 TL arasında aylık ödeme yapılmakta fakat bu ortalama 4 kişilik bir aile için hiç yeterli değil. Birçok aile yakıt ve aidat parasını ödemekte zorluk çekmekte. Bunun yanında zaten adapte olmakta zorluk çeken eski mahalleli bir de yerlerinin değişmesi yüzünden sosyal ağlarını kaybetmekte. Araştırmaya göre, eskiden Tarlabaşı’nda çalışan-

lardan %54’ü ise işini kaybetmiş bulunuyor. Suluke roman orkestrası yazdığı bu şarkı onların acılarını özetler nitelikte ‘Rak, rak, raki.. Yaktın bizi TOKİ.. mahallemden kopardın, vicdansız TOKİ’. Bir yandan çarpık kentleşme, deprem çöküntü ve ölüm riski. Bir yandan mahallesinden gitmek istemeyen birçok insan ve işin içinde bir sürü aktörş TOKİ, Çevre Bakanlığı, yerli halk, emlakçılar. Herkesin kendine göre desteklemek veya desteklememek için haklı sebepleri var. Kentsel dönüşüm barındırdığı sosyal dinamikler sayesinde son derece kompleks bir proje ve bu yüzden çok boyutlu ve demokratik bir bakış açısıyla yaklaşılması gereken bir proje. İstanbullular bu süreçten geçerken bireysel ve toplumsal faydanın çatıştığı alanları ve devletin müdahale sınırlarını sık sık sorgulamak zorundalar.

Rak, rak, raki. Yaktın bizi TOKİ Evimden ayırdın Mahallemden kopardın Vicdansiz TOKİ İLKBAHAR 2013

| ARA

67


Son yıllarda çifte kumrularda gözlemlediğim bir trend çiftlerin giydikleri kıyafetlerin uyumuna gösterilen titizlik. Okul koridorlarında aynı renk pantalon, aynı renk t-shirt giymiş şekilde dolaşan çiftlere siz de rastlamışsınızdır belki...

68

ARA |

İLKBAHAR 2013


KAMPÜSTEN AŞK RAPORU

Kampüste aşk işleri ne alemde? Romantik ilişkiler uzmanımız Burcu Şen okulda ve yakın çevresinde tanık olduğu aşk ve ilişki trendlerini bildiriyor.

E

YAZAR: BURCU ŞEN, BUS. ADM '14

fes’li filozof Heraklitus’un dediği gibi, hayatta değişmeyen tek şey değişimin kendisi. Buna toplumsal normlar ve kadın erkek ilişkileri de dahil. Kadın erkek ilişkilerini yönlendiren uzun vadeli büyük değişimlerden bahsedebileceğimiz gibi, son 50 senenin boşanma oranları örneğin, daha kısa zaman birimleri içerisinde gözlemlediğimiz trendlerden de bahsedebiliriz. Trend derken, büyüklerimizin değimiyle, başımıza yeni yeni icatların çıkmasından bahsediyorum. Önce tek bir kişide gözlemlediğiniz bir davranış birden virüs gibi başka insanlara yayılabiliyor. Sanıyorum modayı veya teknolojiyi gündelik hayatımıza nasıl çabucak adapte ediyorsak ilişki normlarını da benzer şekilde hayatımıza entegre ediyoruz. Bu yeni kalıpları benimserken ne kadar sorguladığımızsa ayrı bir soru. Acaba ilişkileri yaşama şeklimizi gerçekten ihtiyaçlarımız doğrultusunda mı değiştiriyoruz yoksa etraftan gördülerimizi çok düşünmeden kopyalama eğiliminde miyiz? Gelin şu trendlere bir yakından bakalım. 14 ŞUBAT ÇİLESİ Bu yeni trendlerin başında 14 Şubat sevgililer gününün giderek abartılan önemini sayabiliriz. Evet 14 Şubat eskiden de kutlanıyordu, yeni bir şey değil ama eskiden uğruna bu kadar emek ve para harcanan bir gün değildi. 14 Şubat’ın giderek artan etkisini tüketim toplumuna bağlayıp konuya noktalamak mümkün. Ama bana öye geliyor ki 14 Şubat’larda karşılaşmaya başladığımız abartılı durumların arkasında sadece tüketim değil aynı zamanda engel olamadığımız sosyal paylaşım dürtüsü var. Kız arkadaşlara yapılan inanılmaz 14 Şubat jestlerinin ve sürprizlerinin hikayelerini hepimiz duyuyoruz, sevgilisinin arabasını balonlarla donatan veya fakültelerden birinin yerlerini kalplere boyayan erkek arkadaşların hikayeleri kampüste ve İnstagram'da yayılıyor. Yine de geçtiğimiz 14 Şubat’a dair duyduğum en abartılı hikaye bizzat tanığım bir çifte ait. 14 Şubat sabahı, başına geleceklerden habersiz park yerine giden

Ay dönümünü hatırlamak iyi güzel de bunu kutlama zorunluluğunun çiftlerin ilişkisini zora sokması ironik bir durum kız arkadaşım bütün arabasını renkli post-itlerle kaplanmış olarak buluyor. Romantik erkek arkadaş, arkadaşımın arabasını görünmeyecek hale gelene kadar post-itlerle kaplamakla da kalmıyor, bir de her post-it'e üşenmeden farklı bir sevgi sözcüğü karalıyor. Mutlu çiftin 14 Şubat kutlamaları bununla da bitmiyor, aynı günün akşamında evine dönen arkadaşım salonunu komple güller ve balonlarla kaplı halde buluyor. Bunun yanında erkek arkadaşı bir de muhteşem bir akşam yemeği hazırlıyor kendisine. Tüm bu jestler arkadaşımı şüphesiz çok mutlu etti. Erkek arkadaşı belli ki kendisine ve ilişkilerine çok önem veriyor. Öte yandan biz kadınların kendimizi değerli hissetmemiz ve erkek arkadaşımızın bize değer verdiğine ikna olmak için bu kadar seremoniye ihtiyacımız var mı? Konu hakkında konuştuğum erkek arkadaşlarımın çoğu 14 Şubat’ın ticari bir amaca hizmet ettiğini farkında ve tüm bu hediye trafiğini yapmacık buluyor fakat bu günü potesto etmeye veya bu konudaki beklentilere görmezden gelmeye de sıcak bakmıyorlar. AY DÖNÜMÜ ŞENLİKLERİ Çifte kumrular arasında gözlemlediğim diğer bir fenomen çıkma ay dönümünün törenle kutlanması. Bu iş o kadar ciddiye bindi ki kız arkadaşıyla çıkmasının 1. ay dönümünü unutan bir arkadaşımın başının ne kadar ağrıdığına bizzat şahit oldum. Ay dönümü kutlamalarına önem atfeden çiftin bir mensubu bu önemli günü kutlamayı unutunca ilişkileri yıpranabiliyor. Ay dönümünü hatırlamak güzel de bunu kutlama zorunluluğunun çiftlerin ilişkisini zora sokması ironik bir durum. Ay dönümü kutlamaları hakkında gözlemlediğim bir şey, bunun daha çok kadınların önem verdiği bir hadise olması. Bu nedenle çıkmalarının ay dönümünü kutlamayı ihmal edenler daha çok erkekler oluyor. Bir erkek

İLKBAHAR 2013

| ARA

69


arkadaşım kız arkadaşıyla çıkmasının sekizinci ay dönümünü kutlamayı unuttuğu için sevgilisinin haşlamasına maruz kaldı, öyle ki az daha ilişkileri bu baskıyı kaldıramayacaktı. Ay dönümünü unuttu diye beraber olduğumuz insanın sevgisinden şüphe edebiliyorsanız her ay kutladığnız ilişkiniz belki de her ay kutlamaya değecek kadar sağlam bir zemine oturmuyor. Ayrıca ay dönümü kutlamak nereye kadar? Bu işin bir kuralı olmalı. Yani ilk bir senenin sonunda ay dönümü kutlamak yasaklanmalı ve hatta ayıplanmalı ki kimse çıkmalarının 40. ay dönümünü kutlamayı beklemesin erkek arkadaşından. Yoksa ilerde başımıza haftadönümü kutlama modası bile çıkabilir. ERKEN EVLİLİK Etrafımda gözlemlediğim trendler arasında beni en çok şaşırtanı genç insanların yakın zamanda evlenmek istediklerine dair verdikleri beyanlar. Bunu söyleyen arkadaşlarımın bir kısmının bu sözlerinde ciddi olduğunu biliyorum ve 20'lerinin başındaki insanların biriyle evlenmek için acele etmelerini anlamıyorum. Bu durum bu sene mezun olacak arkadaşlarım arasında yaygın. Özellikle de uzun

70

ARA |

İLKBAHAR 2013

Evlilik konusunun gündeme gelmesinin sebebi genç yaşta yaşanan ciddi bir ilişkinin ardından başka bir opsiyonun kalmaması bence. zamandır biriyle ilişkisi olanlar mezun olduktan sonra evlenmeleri gerektiğine inanıyorlar. Ve hatta okul bitmeden nişanlanan çiftler bile tanıyorum. Evlilik konusunun gündeme gelmesinin sebebi genç yaşta yaşanan ciddi bir ilişkinin ardından başka bir opsiyonun kalmaması bence. Dört sene boyunca sinemaya gittiniz, yemeğe çıktınız, tatile gittiniz bunun bir sonraki aşaması doğal olarak nişan veya evlenme oluyor. Burdaki sorun, evliliğin çok uzun süreli bir söz olması ve insanların 20'li yaşlarda büyüme süreçlerini tamamlamamış olmaları. Uzun süredir beraber olan çiftleri bir derec anlıyorum da kimseyle çıkmadığı halde evlenmekten bahsedenlere ne oluyor? Yoksa artık dating için efor sarfetmekten mi bıktılar? Ben hayatımın bu aşamasında evliliğe sıcak bakmadığım için olsa gerek, eski erkek arkadaşlarımdan birinin evlenip iki tanesinin nişanlanmasına resmen şok oldum. Bu değişen


bir mentalitenin belirtisi olabilir mi? 30’lu yaşlarını süregelen jenerasyonun erkekleri evlilik konusunda daha tereddütlüydüler sanki. Beklemeyi savunan anlayışın yerini "ne kadar çabuk o kadar iyi" mi aldı? MEKTUP YAZMAK Zamanımızın retro trendi aşk mektupları. Eskilerin birbirlerine duygu dolu mektuplar yazdıklarını duyup da kıskanıyorduysanız, merak etmeyin mektup işi geri döndü. Fakat bu konsepti sevgilisine duyduğu aşkı dile getirmek için kullananlar olduğu gibi mektup kavramını sevgilsiyile yüzleşmeden ayrılabilmek için kullananlar da var. Ben sevgilisinden ayrılmak için bu yöntemi tercih eden bir kişiyi bizzat tanıyorum. Bu arkadaşım yüzüne karşı söyleyemediği her şeyi bir mektuba yazıp sevgilisine verdi. Neden mesaj atmadı diye sorarsanız, mesaj atmak yerine mektup yazarak ayrılmak karşındakine değer verdiğinin bir göstergesiymiş. Ayrılmaya yataklık dışında mektupların işe yaradığı diğer bir durum doğımgünleri. Birbirleriyle hediyeleşen kumrular sevgililerine verdikleri hediyelerin arasına mektup koyar oldular. Gözlemlediğim kadarıyla platonikler de faydalanıyor mektup işinden. Bir arkadaşım uzun süredir platonik bir şekilde aşık olduğu kıza duygularını mektupla açabildi. Güzel bir taktik aslında karşı tarafı etkilemek için çünkü sonucunda kızı etkilemeyi başardı. Aşk mektubunu bir trend olarak desteklesem de hayatta her şeyde olduğu gibi bunu da abartmamak lazım diye düşünüyorum. BİSEKSÜEL ERKEK ARKADAŞLAR Son zamanlarda karşılaştığım ilginç bir fenomen sevgililerinin biseksüel eğilimleri olduğunu öğrenen kız arkadaşlarım. Bu durumu yaşayan kız arkadaşlarım genellikle işi ayrılığa götürüyorlar. Böyle bir durumu yaşamadan bilmek mümkün değil bence, bu sebepten ayrılma kararını veya öğrenseler bile ilişkiye devam etme kararlarını yargılamayı, eleştirmeyi doğru bulmuyorum. Fakat erkek arkadaşlarının biseksüel eğilimlerini öğrenenmelerine rağmen ilişkilerini sürdüren kız arkadaşlarımın kendilerine güvenlerini kaybettiklerine, ve ilişkilerine ve erkek arkadaşlarına şüpheyle bakmaya başladıklarına şahit oldum. Bu sağlıklı olmayan paranoyaya çoğu zaman ilişkinin sonu oluyor. WHATS APP? Gelişen teknoloji hayatımızın her alanını olduğu gibi ilişkilerimizi de büyük ölçüde etkiledi. Özellikle whatsapp ve foursquare pek çok insanın beraber oldukları insanı denetleme araçları olarak kullanılmaya başlandı. Koç kampüsünde çok popüler olan Whatsapp yüzünden kız arkadaşlarım nerdeyse

Ben kıyafelerini benim kıyafetlerimle koordine etmek isteyen biriyle çıksaydım ilişkimiz uzun ömürlü olmazdı diye düşünüyorum. takıntılı bir halde erkek arkadaşlarının veya eski erkek arkadaşlarının online olma durumunu kontrol ediyorlar. Erkek kişi online olduğu halde iletişimde değilse bu kendi kendini körükleyen bir endişe hali yaratıyor. Aynı takıntılı durum Foursquare’de yapılan check-in’ler için de söylenebilir. Yapılan check-in’ler bir de bildirim olarak gelince telefonlara bu sürekli bilgi akışı insanları nerdeyse paranoyaklaştırıyor. İnsan beyni ve ilişkileri bu sürekli update olma durumuna uygun mu emin değilim açıkcası. SEVGİLİLERDE KIYAFET UYUMU Son yıllarda çifte kumrular arasında trend olan bir fenomen giydikleri kıyafetlerin uyumuna gösterilen titizlik, diğer bir deyişle kıyafet koordinasyonu. Okul koridorlarında aynı renk pantolon, aynı renk t-shirt giymiş şekilde dolaşan çiftlere siz de rastlamışsınızdır belki. Renk ve tarz uyumuna verilen bu önem bana çok anlamlı gelmese de bu akıma dahil olan bir dolu arkadaşım var. Arkadaş olarak çok sevdiğim bir çift, örneğin, ne zaman görsem aynı renk kıyafetle dolaşıyorlar. Bu koordinasyonu düzenli olarak nasıl sağlıyorlar, sabah kıyafet seçimini kim yapıyor, hangisi bu konuda ısrar ediyor bilmiyorum ama merak ediyorum. Ben kıyafelerini benim kıyafetlerimle koordine etmek isteyen biriyle çıksaydım ilişkimiz uzun ömürlü olmazdı diye düşünüyorum. Bu iş için gerekli lojistik eforu sarf edecek heyecanı kendimde görmüyorum nedense. SADECE TAKILANLAR Aşk raporumuzda sadece çiftlerden bahsetmek olmaz. Son yılların yaygın trendlerinden biri de takılmak. Takılmanın sözlük tanımı, bir kişiyi kız veya erkek arkadaş ilan etmek ve o kişiyle sabit bir ilişki kurmak yerine opsiyonlarınızı açık tutmak ve pek çok kişiyle aynı anda flört etmek. Takılmak genellikle erke tarafının ortaya attığı ve kadınların nefret ettiği bir seçenek. Ülkemize Sex and the City ile girdiğini düşündüğüm bu dahiyane konsept tek kişiye uzun süreli bağlanma fobisinden mağdur erkekler için birebir. Çapkınlık yapmayı meşrulaştıran bu ilişki modeli sayesinde aldatma ve aldatılma gibi dertler ortadan kalkıyor. Koç kampüsünden bildirdiğim ilkbahar aşk raporu şimdilik bu kadar. Yeni trendler ve gelişmelerle yeniden birlikte olmak dileğiyle. Aşklı kalın.

İLKBAHAR 2013

| ARA

71


İyi bir önyazı, başvurduğunuz pozisyon için uygun olabilecek diğer adaylar arasında, üzerinde neden daha fazla zaman harcanmaya değer kişi olduğunuzu ifade etmelidir.

Canan Aktaş Koç Üniversitesi Sarıyer, İstanbul

72

ARA |

İLKBAHAR 2013


KENDİNE YATIRIMIN ZAMANI ŞİMDİ Kariyer hazırlığı ve mezuniyet konuları güzel bir bahar sabahı konuşmak isteyeceğimiz türden meseleler olmamakla beraber, mezuniyete hazırlanan bir son sınıf ögrencisi olarak bu konudaki araştırmalarımı ve deneyimimi Ara okuyucuları ile paylaşmak istedim. Baharın bitmesini beklemeyin. Okul sonrası hayatınıza yatırım yapmaya bugün başlayın.

YAZAR: CANAN AKTAŞ, BUS. ADM '13

CV

Üniversiteye girdikten sonra uzun bir süre üniversite sonrası hayat hakkında düşünmeyi erteliyoruz. Çoğumuz okuldaki ikinci veya üçüncü yıllımıza kadar kısa ya da uzun dönem süren staj fırsatlarından, iş olanaklarından, yönetici yetiştirme programlarından ve yüksek lisans programlarından haberdar edilmiyoruz. Bu fırsatlardan haberdar olmak için bilginin bize gelmesini beklemememiz gerekir. İş ya da staj araştırma, iş ararken yapılması muhtemel yanlışlar ve doğru yapılanlar ile özgeçmiş yazmanın inceliklerine ilişkin olan okumakta olduğunuz bu kılavuzun, mezuniyet öncesi ve sonrasında üniversite öğrencilerine yardımcı olmasını umuyorum. Öğrenciler olarak, yaşam (vitae) için mezuniyetten önce bir markayı pazarlar gibi kendimizi pazarlamayı öğrenmemiz gerekiyor.

Curriculum

İş veya staj arama araçlarını iki kısıma ayırabiliriz; dijital kaynaklar ve yüz yüze kaynaklar. Dijital yapacağınız başvurunuzda iletişim ve eğitim bilgilerinizi sağlamanız, birkaç soruyu yanıtlamanız ve özgeçmişinizi bir önyazı (kapak yazısı) eşliğinde vermeniz istenir. Özgeçmişiniz başvurunuzun gövdesi ise yazdığınız önyazı kalbi olacaktır. İyi bir önyazı, başvurduğunuz pozisyon için uygun olabilecek diğer adaylar arasında, üzerinde neden daha fazla zaman harcanmaya değer kişi olduğunuzu ifade etmelidir. Özgeçmişinizde ve yazdığınız önyazıda sizi benzersiz yapan ve öne çıkaran kuvvetli yönlerinizden ve başarılarınızdan bahsetmelisiniz. Ayrıca ders dışında yapmış olduğunuz faaliyetleri ve aktiviteleri yazmalısınız. Yüz yüze olan kaynaklar konusunda tanınmanız için ara bir bağlantı olmalıdır; bu bazen şans eseri bazen de ilişkiler ağı sayesinde olacaktır. Bunun yanı sıra şirketlerin ya da markaların internet sitelerine bu şirketler haklarında bilgi sahibi olmak ve buralarda bulunabilecek kariyer olanaklarını araştırmak için bakabilirsiniz. Şirketlere dair son haberleri ve iş ilanlarını şirketlerin tweetlerinden (twitter.com), Facebook sayfalarından (facebook.com) ya da LinkedIn sayfaları (linkedin.com) gibi kariyer ağlar kuran sitelerin bağlantı ibarelerinden alabilirsiniz.

ya da

Resume Nedir?

Vitae (CV) profesyonel iş yaşamınızın, eğitiminizin, tecrübelerinizin ve niteliklerinizin ayrıntılarını da barındıran bir özetidir. Bir CV, edinmiş olduğunuz tecrübeler ve geliştirmiş olduğunuzu becerilerle işveren için ne yapabileceğinizi belirtir. Kısa, açık ve basit olmalıdır. Yapısı genellikle kişisel veri, akademik, tecrübeler, beceriler, diller, bilgisayar bilimi ve diğer veri biçimindedir. Bunların her biri kronolojik sırada olmalıdır. CV’niz birincil pazarlama aracınızdır. “Resume” kelimesi özellikle ABD’de kullanılmaktadır. “Curriculum Vitae” ise Avrupa, Amerika, Afrika ve Asya’da kullanılır. “Vitae” kelimesi Latince’dir ve “yaşam” demektir. CV’nizin amacı, bir görüşme sağlayabilmek ve görüşmeciyi pozisyon için en mükemmel bir aday olduğunuza ikna etmektir. İşe girmeniz için değildir.

ÖZGEÇMİŞ Özgeçmişiniz kişisel ve size özel olmalı. Özgeçmişinizin basit ve etkili hale gelmesi için şu bölümleri bulundurmalıdır:

A) KİŞİSEL BİLGİLER Başlık, ad ve soyadınızı, ev ya da mobil telefon numaranızı, e-posta adresinizi, iletişim adresinizi, doğum tarihinizi, askeri hizmet durumunuzu (erkekler için) ve diğer kişisel bilginizi içerir.

B) KARİYER HEDEFLERİ Kısaca hedefinizi, iş/staj için ne zaman uygun olduğunuzu, başlamak istediğiniz zamanı ve işveren için yapabilecekleriniz bağlamında amacınızı yazın. Kariyer hedefinizi, iş/staj aramalarınızda nelere odaklandığınızı gösterir. Kariyer hedeflerinizi tanımlamaya yardımcı olur. Kısa (en çok üç cümle) ve anlaşılır olmalıdır. Yasin Bey, ajansınızdsn bahseder misiniz? Genç yaşta girişimci olan biri olarak, girişimcilikle

İLKBAHAR 2013

| ARA

73


KARİYER GELİŞİM MERKEZİ

Y

önlendirme için iyi ve kolay bir başlangıç noktası Koç Üniversitesi Kariyer Gelişim Merkezi olacaktır. KUcareerlink (koc-csm.simplicity.com) internet adresi, iş ve staj arayışları için oldukça bilgilendirici ve yardımcıdır. İlkönce, personel ve akademik olmak üzere ikiye ayrılabilen bir profil oluşturabilirsiniz. İkinci olarak, Doküman Bölümü’nde özgeçmişinizi indirebilir ya da Kaynaklar Bölümü altında Özgeçmiş Oluşturma Bölümü ile kendi özgeçmişinizi yaratabilirsiniz. Ayrıca, Kaynaklar Bölümü’ndeki Doküman Kütüphanesi’nde sorularınızı yanıtlayabilmek için sunumlar, el kitapları ve atölyeler de bulabilirsiniz. Yeni iş ilanlarıyla ilgili olarak e-postalar da alabilirsiniz.

ETKİLİ CV YAZMA KLAVUZU • CV yazımı için boş bir A4 kağıdı kullanın. • Özgeçmişinizi bilgisayarda oluşturun. • İki A4’ten daha uzun yazmayın. • En önemli bilgileri ilk sayfaya yerleştirin. • Üste “CV” ya da “Resume” başlığını koymayın. • Kısa ve açık olmasını sağlayın. • Standart font (Times New Roman ya da Arial, 10-12 büyüklükte) kullanın. Süslü fontlardan kaçının. • Özgeçmişiniz boyunca font tipini ve büyüklüğünü değiştirmeyin.

Kariyer.net Linkedin.com Facebook.com Twitter.com Glassdoor.com Yenibiris.com Secretcv.com Monster.com Mtstajprogramlari.com Kariyeryap.net

• Koyu, italik, büyük ve altı çizili yazı kullanabilirsiniz. Ancak çok fazla kullanmayın zira bunlar okumayı zorlaştırır.

Akillikariyer.net

• Hizalama ve kolon kullanın.

Internship.aiesec.org.tr

• İmlânın tamamının doğru olduğundan emin olun. Gramer ve imlânızı tekrar kontrol edin.

Vault.com

• Üçüncü şahıs kullanın, “ben” kelimesini kullanmaktan kaçının; geçmiş zaman kullanın. “İçin çalışıyor” gibi tümceler yerine “için çalıştı” kullanın. • Ücret bilgisini ya da beklediğiniz ücreti belirtmeyin. • Yaş, boy, kilo ya da medeni halinizi eklemeyin. • Özgeçmişinizde din, ırk ya da politik görüşünüzden bahsetmeyin. • En son akademik/iş tecrübenizden başlayarak resume’nizi kronolojik olarak sunun. • Yanıltıcı ya da doğru olmayan bilgi vermeyin. Dürüst olun! • Üç ya da dört önemli özelliğinizi öne çıkaran, sizi pozisyon için en iyi aday haline getirecek bir önyazı yazın. • Resume’nize kafa avcılarının ya da işverenlerin internette aradıkları anahtar kelimeler yerleştirin. • Özgeçmiş yazınız taranabilir olsun. • Özgeçmişinizi görüşmeye giderken işverene ya da insan kaynaklarına bir dosya içinde getirin. Böylece pozisyona, işverene, markaya ya da şirkete önem verdiğinizi göstermiş olursunuz. • Özgeçmişinizi sık sık güncelleştirin.

74

SİTELER

ARA |

İLKBAHAR 2013

Ab-ilan.com Careerjet.com.tr Legal500.com/c/turkey Oip.ku.edu.tr/outgoing/internship Career.ku.edu.tr Career.ku.edu.tr/tr/faydali_bilgiler Mezun.ku.edu.tr KUcareerlink: Koc-csm.symplicity.com


tim ve grup çalışma becerilerinizi de dahil edin. CV’nizde bütün becerilerinizi, iş ya da başarılarınızı tanımlarken inceliyor ya da öğreniyor gibi –yor ile biten kelimeler yerine üçüncü şahıs ve geçmiş zaman kullanın (örneğin; çalıştı, inceledi, öğrendi). Ayrıca, becerilerinize denk düşen tecrübelerinizi de ilave edin. Örneğin, proje ekip lideri ya da basketbol takım kaptanı liderlik becerisi ile bağlantılandırılabilir.

E) EĞİTİM BİLGİLERİ Devam ettiğiniz bütün eğitim kurumlarını listeleyin, elde ettiğiniz diplomaları ve mezuniyet yıllarını kronolojik bir sırayla yazın. Eğitim hayatınızda neler yaptığınızı yazabilirsiniz; mesela, voleybol takımı oyuncusu, MAVA350 sınıfı asistanı, aktif KU Business Club üyesi, TEMA gönüllüsü vb.

F) ALDIĞINIZ ÖDÜLLER Bu başlığı eğitim başlığından hemen sonra girin, böylece akademik onur birliklerindeki burslar ve üyelikleri göstermiş olursunuz.

G) İŞ TECRÜBESİ En son akademik/iş tecrübesinden başlayarak özgeçmişinizi kronolojik sırayla gösterin. İş ünvanınız, başlama ve bitirme tarihleriniz, çalışmış olduğunuz şirket, şirket tanımı ve önem sıralarına göre (ve tabii ki kronolojik olarak) görevlerinizin kısa açıklamaları. Mezun olmakta olan öğrenciler genellikle yarı-zamanlı yaz işleri ya da gönüllü işler yapmışlardır. Bu bölümde gönüllü işlerden, stajlardan ve uygulama eğitiminden edindiğiniz ücretli ya da ücretsiz olarak çalıştığınız işlerdeki tecrübelerinizi belirtmelisiniz.

H) BECERİLER VE NİTELİKLER Yabancı diller, bilgisayar bilgisi ve başvurulan pozisyonla ilgili olan herhangi başka bir eğitim/geliştirme bu başlık altında yazılmalıdır. Öte yandan, dilleri ve bilgisayar bilginizi başlangıç, orta, iyi ve ileri olarak seviyelendirin.

I) REFERANSLAR Unutmayın, özgeçmişler görüşme, referanslar ise iş teklifi kazandırır. En az iki referansa sahip olmalısınız; biri akademik (eğitmen ya da proje gözetmeni) ve diğeri işveren (kısa dönem ve uzun dönem stajyerlik ya da iş). Ayrıca özgeçmişinizin en alt kısmına “Referanslar istediğinde sağlanacaktır” yazılabilir.

C) İLGİ ALANLARINIZ İş tanımı için gerek duyulmayan bazı becerilerinizi de eklemeyi unutmayın. Farklı olun. Temel, kişisel yöne

İLİŞKİ AĞINIZ DÜŞÜNDÜĞÜNZDEN DAHA GENİŞ Ağınızı kullanın! Sosyal medya iş başvuru sürecinizi etkileyebilir. Facebook, Twitter, Instagram, LinkedIn, GooglePlus vb. kullanırken kafa-avcılarının ya da işverenlerin adaylarını internette aradıklarını düşünün. Sosyal medyaya, kelimelerinize, fotoğraflarına, gruplarınıza ve arkadaşlarınıza bakarlar. Bütün bunlar özgeçmiş yazınızdan çok daha fazlasını anlatır.

TAVSİYELER Özgeçmişiniz kolay okunabilir olmalı ve okuyucunun laylıkla uyum sağlayabileceği fontlarla yazılmalıdır. Temel sorun insanın kendisini başkalarına ifade etmesindedir. Birisini işe alacağınız zaman neye odaklanacağınızı hayal edin. Kendinizi görüşmecinin yerine koyun ve görüştüğünüz kişiden beklediklerinizi almaya çalışın. Onu inandırmak için özgeçmiş yazınızda neleri bulundurmanız gerekirdi, görüşme sırasında neyin tartışılmasını isterdiniz? Telaşlı bir günde kafasında bin bir tilki dolaşırken özgeçmiş yazınızı anlamaya çalışan bir insan kaynakları yöneticisinin psikolojisini resmedin. Tam da sizin tecrübe ve becerilerinizin yazıldığı, kolayca anlaşılabilen eksiği fazlası olmayan bir özgeçmiş düşünün. Aklınızda değişik pozisyonlar/sektörler varsa, farklı bir şekilde yaklaşmak isteyebilirsiniz. Sektör dinamikleri nasıl çalışır? Şirket, pozisyona özel öncelikleri nereye yerleştiriyor? Bu sorulara cevapları olan tecrübeli insanlara ulaşıp onlarla konuşmaya çalışın.

GÖRÜŞMEDE... Kendiniz olun Güzel giyinin ve şirket kültürü ile aynı şarkıyı söyleyin Vurgulayıcı olun Saygılı ve nazik olun Dürüst olun Kendinize güvenin Görüşmeden önce şirketin web sitesini çalışın Farklı olun ve zekâ ürünü sorular sorun İş ve şirkete olan ilginizi gösterin Basılı bir CV sunun Akıcı konuşun

Beden dilinize dikkat edin Görüşmeye gitmeden önce görüşmeci ile ilgili bilgi toplayın İyi bir dinleyici olun ve sonunda geri bildirim isteyin Olumlu olun ve gülümseyin İsteklerinizle ilgili olarak kararlı ve açık olun Genel kültür soruları bekleyin Alanınız ve tecrübenizle ilgili sorulara hazırlıklı olun Sakin ve kendine güvenli olun Önceden denemeler yapın ve heyecanınızı kontrol edin Konuşmanızı (kendiniz hakkındaki sunum) prova edin

İLKBAHAR 2013

| ARA

75


Röportaj: Selcen Yavuz; Koç Üniversitesş Kariyer Gelişim Merkezi career.ku.edu.tr Boğaziçi Üniversitesi İşletme bölümünü mezunu Selcen Yavuz'un, University of Texas at Austin’den MBA derecesi bulunuyor. Fotoğraf: CANAN AKTAŞ

Selcen Yavuz, Koç Üniversitesi’nden önce Mercer Danışmanlık’ta Doğu Avrupa ve Ortadoğu Bölge İn san Kaynakları Direktörlüğü ve Avrupa İK İş Ortağı olarak çalıştı. Daha öncesinde, GlaxoSmithKline İlaçları İnsan Kaynakları Direktörü olarak görev yaptı ilgilenen üniversite öğrencilerine ne önerirsiniz? Üniversite yıllarında yapılan kulüp aktiviteleri beraberinde birçok referansı getirebiliyor. Ben okul bitiminde birçok kurumsal firmadan bu sayede iş teklifleri aldım fakat girişimcilik yolunu seçmek istedim. Bu aslında kişinin özellikleriyle paralel ilerleyecek bir süreç. Ben kendi işimi yönetebileceğime inanıyordum ve bu yolu seçtim. Üniversite eğitimi sürecinde en önemli detayın, kişinin kendini, özellikleri ve yeteneklerini keşfetme süreci olduğunu söyleyebilirim. Özellikle üniversite kulüplerinde aktif olarak bulunan ve görev alan kişilerin kariyer yolunda olumlu bir adım atıyorlar. Çünkü başarılı bir çok öğrenci kulübü yönetimleri bir işletme mantığı ile ilerliyor ve yapılan organizasyonlar firmalarca tecrübe olarak yorumlanıyor. Aynı zamanda iş dünyası networkünün genişlemesiyle iş hayatına giriş süreci kolaylaştırıyor. Karakter mi deneyim mi? Neden?

Politik bir cevap olacak ama her ikisi de. Deneyimden kas-

tım sektörde en az iki yıl deneyimli olsun değil. Hiç kimse ilk işine deneyimle başlamadı. “Hayat deneyimi”nden bahsediyorum. Bu üniversitede gerçekleşen bir organizasyon olabilir ya da parçası olduğu bir ekip olabilir. Aslında kişide aranan; teorinin üzerine az da olsa pratik eklemiş mi? Alınan tüm bilgilerin iş hayatındaki uygulanabilirliği hususunda biraz çabaladığınız da aslında tecrübe sahibi de olmuş oluyorsunuz. Karakter zaten tüm yaşam boyunca kazandığımız donanımların tümünü ifade edeceğinden her ikisinin bileşkesini savunuyorum ben. Master mı yapmalı hemen çalışmaya mı başlamalı? Katıldığımız üniversite eğitimlerinde aldığımız sık sorulardan biri bu. Yüksek lisans, her firmanın insan kaynağı

76

ARA |

İLKBAHAR 2013

temininde elbette pozitif olarak değerlendireceği bir farktır. Rakiplerinizden bir adım daha öne çıkarması muhtemel. Bununla ilgili bir tavsiye vermek için kişinin hedefleri ve bağlı bulunduğu sektöre göre farklı tavsiyelerimiz olacaktır. Şirket içinde hem çalışırken hem de yüksek lisansınızı gerçekleştirebileceğiniz programları tercih etmek de bir seçenek olabilir. Lakin şu bir gerçek ki yalnızca teorik eğitim ile ilerlemek yerine sektörel çalışmalara dâhil olmaya çalışarak deneyim kazanmak önemli. Yeni işe başlayan birine ne tavsiyeler verebilirsiniz? Kurumunuzu derinlemesine tanıyın. Kurumun vizyonu, stratejik amaçları nedir? Bu doğrultuda kuruma nasıl katkıda bulunabilirim? Kurum bana ne katar? Sorularını sormakla başlayın. Bu doğrultuda bireysel hedefler oluşturulmalı ve hedefe ulaşmak adına çalışılmalı. Ekip arkadaşları ile iletişimini güçlü tutmalı ve kurum içi anlaşmazlıkların içine girmemeli hedefler doğrultusunda çalışmalar sürdürmesi hem kurum adına hem de birey adına faydalı olacaktır. Günümüzde özgeçmiş yazılarının hepsi birbirine benzemeye başladı. Sizin adayları eleme sürecindeki öncelikleriniz neler? Kendimizi nasıl farklılaştırırız? Biz esasında şekle çok önem veren bir ajans değiliz. As CV’yi üçgen mukavva kağıda ya da kuşe renkli şekiller ile vermek ilk bakışta bir fark katsa da herşeyden önce önemli olan içerik. Kişinin içine aktarabildikleri. Belki tasarımcı bir personel alacaksam şekle önem verebilirim tasarımı inceleyebilirim. Ama finans departmanıma aradığım bir kişi için CV’sinde aranan; finans ile ilgili neler araştırmış, uygulamış, çalışmış ve o departmana ne katabilir? Bu soruların cevaplarını o kağıda yazabilmek başarılı bir CV ortaya çıkarmış oluyor.


Başvuranın çok, işin az olduğu günümüz iş piyasasında elektronik özgeçmişimiz aradan nasıl sıyrılır?

Mülakat sonrası "Teşekkür Mektubu"

Birçok İK sitesinde elektronik özgeçmiş manüel olarak oluşturulmakta. Başvurduğunuz firmalar rahatlıkla CV’nize ulaşmakta. Fakat yoğun başvurular söz konusu olduğundan firmaların ön eleme yapmak adına önyazı kullanımını sıklaştırdığını görüyoruz.

Mülakat sonunda görüştüğünüz kişinin ya da işverenin kartvizitini ya da mail adresini bağlantıyı koparmamak ve iş ile ilgilendiğinizi göstermek adına istemelisiniz. El sıkışmayı unutmayın ve kişinin elini ne az ne de çok sıkın. Kendinize güvenin. Aldığınız kartta bulunan ya da aldığınız maile, teşekkür mektubu yollayın.

İlk izlenim, önyazı için de önemli. Önyazıların etkili olabilmesi için, niçin işle ilgilenildiğinizi ve bu işe niçin başvurduğunuzu düzgün bir dille anlatmalısınız. Unutmayın ki sizi işe alacak kişi sizi hiç tanımıyor. Amacınız işi istediğinizi ve işin özelliklerinin size uyduğu anlatmak olmalı. Bunu da mümkün olduğunca amacınızdan uzaklaşmadan özellikleriniz ve farklı yönlerinizi anlatarak yapmalısınız. İş ilanında istenilen kriterlerin sizin becerilerinizle uyuştuğunu yazınızda belirtmeli ve bu görüşünüzü destekleyen örnekler vermelisiniz. Sosyal medyanın işveren için önemi nedir? Bir başvuru sonrasında işveren ya da İK yöneticisi bu mecralarda sizi izlemek adına sizi bulabilir. Burada aldığı izlenimlerde işe alım sürecinde etkili olacaktır. Sosyal medya sizi işe sokar mı? Neden?

İçimizi dışımızı döktüğümüz bu mecralarda dikkatli olunmalı. Paylaşılan herhangi bir resim, atılan bir tweet risk unsuru taşıyabilir. Özellikle LinkedIn’de doğru ifadelere yer vermeli başvururken verilen CV ile çelişkiler bulunmamalı. Sosyal mecralarda aktif olarak rol alıp mecraları sektör ve branşınız ile ilgili paylaşımlarla kitlelere ulaşabilirsiniz. Böylece o alanda algı yaratıp dikkat uyandırmaya başlamış olursunuz. Bu sayede gelebilecek iş tekliflerine de açık olmak gerek. Örneğin firmamız daha önce aradığı içerik yöneticisini bir ilan ya da başvuru şeklinde değil sosyal mecralarda yazılarıyla dikkatimizi çeken kişiyle iletişime geçerek temin etti. Bunun gibi örnekler fazlasıyla mevcut. Dolayısıyla sosyal mecralar eğlence ve sohbet platformu olmaktan daha çok anlamlar kazanabilmekte.

HOW TO PREPARE A CV

İLKBAHAR 2013

| ARA

77


Röportaj: Yasin Kaplan; Moof Dijital Ajans Kurucusu 1984 yılında Kayseri’de doğan Kaplan online pazarlama şirketi Moof'un kurucusu.. Kendisiyle girişimcilik ve ilişki ağı konularında konuştum.

Fotoğraf: ELİF ERCAN

ilgilenen üniversite öğrencilerine ne önerirsiniz? Üniversite yıllarında yapılan kulüp aktiviteleri beraberinde birçok referansı getirebiliyor. Ben okul bitiminde birçok kurumsal firmadan bu sayede iş teklifleri aldım fakat girişimcilik yolunu seçmek istedim. Bu aslında kişinin özellikleriyle paralel ilerleyecek bir süreç. Ben kendi işimi yönetebileceğime inanıyordum ve bu yolu seçtim. Üniversite eğitimi sürecinde en önemli detayın, kişinin kendini, özellikleri ve yeteneklerini keşfetme süreci olduğunu söyleyebilirim. Özellikle üniversite kulüplerinde aktif olarak bulunan ve görev alan kişilerin kariyer yolunda olumlu bir adım atıyorlar. Çünkü başarılı bir çok öğrenci kulübü yönetimleri bir işletme mantığı ile ilerliyor ve yapılan organizasyonlar firmalarca tecrübe olarak yorumlanıyor. Aynı zamanda iş dünyası networkünün genişlemesiyle iş hayatına giriş süreci kolaylaştırıyor. Karakter mi deneyim mi? Neden?

Politik

bir cevap olacak ama her ikisi de. Deneyimden kastım sektörde en az iki yıl deneyimli olsun değil. Hiç kimse ilk işine deneyimle başlamadı. “Hayat deneyimi”nden bahsediyorum. Bu üniversitede gerçekleşen bir organizasyon olabilir ya da parçası olduğu bir ekip olabilir. Aslında kişide aranan; teorinin üzerine az da olsa pratik eklemiş mi? Alınan tüm bilgilerin iş hayatındaki uygulanabilirliği hususunda biraz çabaladığınız da aslında tecrübe sahibi de olmuş oluyorsunuz. Karakter zaten tüm yaşam boyunca kazandığımız donanımların tümünü

78

ARA |

İLKBAHAR 2013

ifade edeceğinden her ikisinin bileşkesini savunuyorum ben. Master mı yapmalı hemen çalışmaya mı başlamalı? Katıldığımız üniversite eğitimlerinde aldığımız sık sorulardan biri bu. Yüksek lisans, her firmanın insan kaynağı temininde elbette pozitif olarak değerlendireceği bir farktır. Rakiplerinizden bir adım daha öne çıkarması muhtemel. Bununla ilgili bir tavsiye vermek için kişinin hedefleri ve bağlı bulunduğu sektöre göre farklı tavsiyelerimiz olacaktır. Şirket içinde hem çalışırken hem de yüksek lisansınızı gerçekleştirebileceğiniz programları tercih etmek de bir seçenek olabilir. Lakin şu bir gerçek ki yalnızca teorik eğitim ile ilerlemek yerine sektörel çalışmalara dâhil olmaya çalışarak deneyim kazanmak önemli. Yeni işe başlayan birine ne tavsiyeler verebilirsiniz? Kurumunuzu derinlemesine tanıyın. Kurumun vizyonu, stratejik amaçları nedir? Bu doğrultuda kuruma nasıl katkıda bulunabilirim? Kurum bana ne katar? Sorularını sormakla başlayın. Bu doğrultuda bireysel hedefler oluşturulmalı ve hedefe ulaşmak adına çalışılmalı. Ekip arkadaşları ile iletişimini güçlü tutmalı ve kurum içi anlaşmazlıkların içine girmemeli hedefler doğrultusunda çalışmalar sürdürmesi hem kurum adına hem de birey adına faydalı olacaktır. Günümüzde özgeçmiş yazılarının hepsi birbirine benzemeye başladı. Sizin adayları eleme sürecindeki ön-


celikleriniz neler? Kendimizi nasıl farklılaştırırız?

liyiz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

Biz esasında şekle çok önem veren bir ajans değiliz. As CV’yi üçgen mukavva kağıda ya da kuşe renkli şekiller ile vermek ilk bakışta bir fark katsa da herşeyden önce önemli olan içerik. Kişinin içine aktarabildikleri. Belki tasarımcı bir personel alacaksam şekle önem verebilirim tasarımı inceleyebilirim. Ama finans departmanıma aradığım bir kişi için CV’sinde aranan; finans ile ilgili neler araştırmış, uygulamış, çalışmış ve o departmana ne katabilir? Bu soruların cevaplarını o kağıda yazabilmek başarılı bir CV ortaya çıkarmış oluyor.

İş arama sürecinde ve/veya iş hayatında kendimizi daha iyi bir ifade ile insanlara yansıtmak için bireysel hesabımızın yanında bir de kendimize kurumsal hesap açabilirsiniz. Buradan sektördeki iş insanlarına ulaşıp paylaşımlarımızı da daha spesifik yapabilirsiniz. Böylece ilgili bir kitleye seslenmiş ve kişisel yorumlarınızı paylaşıp kendinizi daha iyi bir şekilde anlatmış olacaksınız. Kişisel fotoğraf paylaşımlarına özen gösterilmeli paylaşılan diğer içeriklerde ilgili kitleye yönelik olmalıdır.

Başvuranın çok, işin az olduğu günümüz iş piyasasında elektronik özgeçmişimiz aradan nasıl sıyrılır? Birçok İK sitesinde elektronik özgeçmiş manüel olarak oluşturulmakta. Başvurduğunuz firmalar rahatlıkla CV’nize ulaşmakta. Fakat yoğun başvurular söz konusu olduğundan firmaların ön eleme yapmak adına önyazı kullanımını sıklaştırdığını görüyoruz. İlk izlenim, önyazı için de önemli. Önyazıların etkili olabilmesi için, niçin işle ilgilenildiğinizi ve bu işe niçin başvurduğunuzu düzgün bir dille anlatmalısınız. Unutmayın ki sizi işe alacak kişi sizi hiç tanımıyor. Amacınız işi istediğinizi ve işin özelliklerinin size uyduğu anlatmak olmalı. Bunu da mümkün olduğunca amacınızdan uzaklaşmadan özellikleriniz ve farklı yönlerinizi anlatarak yapmalısınız. İş ilanında istenilen kriterlerin sizin becerilerinizle uyuştuğunu yazınızda belirtmeli ve bu görüşünüzü destekleyen örnekler vermelisiniz. Sosyal medyanın işveren için önemi nedir? Bir başvuru sonrasında işveren ya da İK yöneticisi bu mecralarda sizi izlemek adına sizi bulabilir. Burada aldığı izlenimlerde işe alım sürecinde etkili olacaktır. Sosyal medya sizi işe sokar mı? Neden? İçimizi dışımızı döktüğümüz bu mecralarda dikkatli olunmalı. Paylaşılan herhangi bir resim, atılan bir tweet risk unsuru taşıyabilir. Özellikle LinkedIn’de doğru ifadelere yer vermeli başvururken verilen CV ile çelişkiler bulunmamalı. Sosyal mecralarda aktif olarak rol alıp mecraları sektör ve branşınız ile ilgili paylaşımlarla kitlelere ulaşabilirsiniz. Böylece o alanda algı yaratıp dikkat uyandırmaya başlamış olursunuz. Bu sayede gelebilecek iş tekliflerine de açık olmak gerek. Örneğin firmamız daha önce aradığı içerik yöneticisini bir ilan ya da başvuru şeklinde değil sosyal mecralarda yazılarıyla dikkatimizi çeken kişiyle iletişime geçerek temin etti. Bunun gibi örnekler fazlasıyla mevcut. Dolayısıyla sosyal mecralar eğlence ve sohbet platformu olmaktan daha çok anlamlar kazanabilmekte.

HAZIR MISINIZ? İş arama maceranıza bunlar olmadan başlamayın: • Özgeçmiş (Resume/CV ) hazırlama

• 60 saniyelik Video CV (elektronik CV’nize link eklemek)

• CV fotoğrafı

• Önyazı (Her şirket için ayrı bir önyazı yazmalısınız)

• Referanslar

• Tavsiye mektupları

• Mülakat sonrası teşekkür mektubu • Ağ ve sosyal medya durumunuz • Stajyerlik

• Sosyal Faaliyetler, Projeler ve Kulüp üyeliği • Uğraşlar, ilgi alanları ve beceriler • Görüşme kıyafeti

• Görüşme incelikleri İş mülakatında bunlardan kaçının: • Geç kalmak.

• Başınızın üzerinde güneş gözlüğü tutmak

• Konuşma esnasında mmm, aaa nidâlarını kullanmak.

• Göz temasından kaçınmak

• Söylenenlere aşırı heyecanlı tepkiler vermek.

• Mülakat ettiğiniz sektör hakkındaki güncel bilgilerden bi haber olmak

• Mülakat yaptığını sektör veya şirket hakkında kararsız veya isteksiz görünmek • El sıkışmamak.

• Mülakat sonrası teşekkür mektubu yollamamak.

Facebook’ta kendimizi anlatırken nelere dikkat etme-

İLKBAHAR 2013

| ARA

79


ÇAĞDAŞ SANATA DAİR BİLMEDİKLERİMİZ (AMA MERAK ETTİKLERİNİZ) YAZI ve FOTOĞRAFLAR: BELCE AYDAL, SOCI, '15

Ç

ağdaş sanat bir çok insan için ne ifade eder ya da çağdaş sanat denildiğinde aklınıza ilk neler gelir? Çağdaş kelimesi aynı çağda yaşayan, bulunulan çağın anlayışına, şartlarına uygun olan anlamını taşımaktadır. Geleneksel olarak herkesin bildiği “sanat” anlayışından farklı olarak çağdaş sanatta hiçbir şekilde malzeme sınırlaması yoktur. Her türlü malzeme sanat üretiminde kullanılır. Çağdaş sanatı anlamak için biraz daha sanata dikkatli bakmak ve kendimize ya da sanatçının bakış açısına göre anlam yüklemek gerekir. Güncel çalışmaların olduğu bir sanat galerisine gittiğimizde ressamın neyi ifade etmek istediğini daha iyi anlarız fakat çağdaş sanatta ise sanat, izleyicisine karşı beklenti içinde olur. Sanatın anlamlandırılmasında izleyicinin katılımı çok önemlidir. Çağdaş sanat genellikle düşünceyi ön plana çıkardığı için üretilen, ortaya konulan sanatı anlamak için ise izleyicinin sanatçıya dair bir ön bilgisi olması gerekir. Çağdaş sanatın ortaya çıkması 1950’ li yıllara dayansa da Türkiye’ye 1980’li yıllarda yerleşmeye başlamıştı. Halen bakıldığında çağdaş sanat kavramı Türkiye’de

80

ARA |

İLKBAHAR 2013

çok fazla oturmamıştır. Bu yargı asla genellenemez ama benim düşüncemde bu yönde. Ben ise aklımda kalan soruları sormak ve çağdaş sanata daha yakından bakmak için yola çıktım. Beyoğlu’nda Arter ve Salt galerilerini gezdim. Daha önceden bilgim vardı fakat eserleri görmeye ilk defa gidiyordum. İlk başta “Salt” sanat galerisini gezdim. Şener Özmen’in düzenlediği “Duvar Resimden Korkuyorlar” adlı çalışması vardı. Her kata yayılmış olan bu eser aslında çağdaş sanattan çok güzel manzaralar yansıtıyordu. Sanatçılar o dönemde geçen grevi protesto ederek resimler yapmaya başlamışlardı ve ilk kez sanat, halkla iç içe olmaya başlamıştı. Sanat insanların ilgisini çekmeye başlamıştı ve tabiki sanatı engellemek isteyenler vardı. Yusuf Taktakçı’nın eserini engellemek isteyenler tam açılış günü resmin üstünü brandalarla çekmişlerdi ve engeller bununla sınırlı değildi. Bilinmeyen kişiler tarafından sanatçıların resimleri üzerlerine boyalar atılıyordu. Peki sanat halkla bu kadar iç içe olmaya başlamışken bunu engellemek niyeydi? Şimdiki zamana dönüp baktığımızda Türkiye’de sanatın hala bu kadar insanlarla iç içe olmamasının nedeni neydi? Türkiyede sanatın yaygın olmaması, insanların bu kadar sanattan


Hera Büyüktaşçıyan: Komplimanlar

uzak olmalarının bir sebebi var mıydı? Bence geçmişten günümüze kadar gelen bu olay en ufak Antalya’ daki sanatçılarımızın o zamanlar yaptıklarının engellenmesi geçmişten günümüze kadar gelen bir tepkidir. Sanatın geçmişten bu güne varolma nedeni değişti ve aslında sanat artık felsefi bir araç oldu. Duygular yavaş yavaş gündelik yansımalara dönüştü resim artık kendisiyle ilgili bir şey haline dönüştü ve bir form olmaya başladı. “Salt” galerisinden sonra “Arter” sanat galerisine gittim ve ordaki sergilenen eserler çok daha farklıydı benim için. Şener Özmen’in “Bayrağından Kaçan Direk” adlı çalışması vardı. Paslanmaz çelikten yapılmış iki direk birbirine sarılmış bir şekilde duruyordu peki bu sanat eseri ne ifade ediyordu. Bu başlık bize ne anlatmaya çalışıyordu? Bayraksız iki direk, birbirlerinin aynası gibi kusursuz bir simetriyle yükseliyorlardı. Bayrak direkleri soyut bir forma dönüşürken, birbirlerine dolanışlarında dostça bir kuçaklaşma, ama aynı zamanda bir düğümlenme hissediliyordu. DNA sarmalınıda yansıtan bu form adeta genlerimize kazınan bir aidiyet meselesini gündeme getirmekteydi. Bayrağından kaçan direk derken aslında sanatçı bir aidiyetliktende bahsediyordu. Çok fazla anlam yüklemek mümkün aslında ve anladığım kadarı ile sanatçının asıl amacı bizim düşünmemizi sağlamaktı. Başka bir eser ise Hera Büyüktaşçıyanın sunduğu “Kayıp Guguk Kuşu” eseriydi. Guguklu saatten yere kadar sarkan birbirine bağlı kumaş mendiller vardı. Bu da benim ilgimi çeken değişik eserlerden biriydi. Kayıp guguk kuşu aslında, bir kaçış planı sunan yerleştirmeydi. Saatin kapısından birbirine bağlanarak sarkan mendiller tamamlanmış veya gelecekte gerçekleştirilmesi planlanan bir kaçış tasvir ediyordu. Hikayenin kahramanı olan guguk kuşu da ortada görünmüyordu. Başka bir eseri ise “Ada” idi. Bu eser halının üstünde duran ahşap bir sandalyeden

Galerici, sanatçıyı bulur ve genç yeteneği sahiplenir ve kariyerinin inşasında onu yönlendirir, ona destek olur. oluşmaktaydı fakat Ada diye kasdedilen aslında neydi? Bu eserlerin her biri üsütünde düşünülmesi gereken ve çok anlam taşıyan eserlerdi bana göre fakat çağdaş sanatın limitleri hakkında biraz olsun fikrim oluşmuştu. Bana göre çağdaş sanatın limiti yoktu bu eserleri görünce. Sanatçılar yaşamlarından etkilenip herşeyi sanatlarına yansıtabilirlerdi bana göre. Hera Büyüktaşçıyanın Ada isimli eseride bana göre bunlardan biri. Benim yorumladığımla başkaları farklı yorumlayabilirdi. En son olarak ilgili çeken “Komplimanlar” adlı sanat çalışması oldu. Bir videoda iki bayanın birbirlerine yaptıkları komplimanlar güzeldi. “Çok zekisin” ya da “Saçlarının omuzlarına gürül gürül dökülmesi şahane, çok güzel” sözleri gibi. Aslına bence çok güzel ve anlamlı bir eser. İltifata iltifatla cevap verme döngüsü etrafında kurulan bu sürekli meydan okuma oyunu, giderek rekabet dolu, çekişmeli bir tenis maçına dönüştüğünü gördüm. İltifatların sürekli değişen içeriği ve tonu bizi kim olduğumuzu sürekli saklamaya veya kendimizi sunuş biçimimizi değiştirmeye yönelik güçlü niyetimizi keşfetmeye de yöneltiyor ayrıca. İnsanların biribirlerine iyi davranmadığı, güzel sözler söylemediği bir dünyada yaşar olduk. Bu eser aslında bir çok anlam yüklüyor bana göre çünkü komplimanı söyleyiş biçimi bile insanın içini ısıtıyor aslında. Arterden çıktığımda aklımda bi kaç soru işaretleri vardı çünkü sanatın limiti bana göre yoktu olamazdı. Türkiye’ de insanların sanattan uzak oldukları kanısına vardım tabiki bunu genelleyemem

İLKBAHAR 2013

| ARA

81


Hera Büyüktaşçıyan'ın Kayıp Guguk Kuşu (Sanki bir kaçış planı) isimli eseri mizahi öğeler taşıyor.

82

ARA |

İLKBAHAR 2013


ama insanlar sanatla çok iç içe değillerdi. Peki insanlar neden sanatla ilgilenmeliydi ? Bana göre sanata duyulan ilgili sonradan kazanılacak bir şey değil ve öyle olmadığınıda keşfettim. Sanatı sevmek bana göre doğuştan, içten gelen bir yapı. Peki çağdaş sanat ticareti ve galeri yönetimi nasıl olur? Salt tüccar-galerici olmadığını, menajerler ve koleksiyonerlerle işbirliği yapan, çağdaş sanat söylemine katkıda bulunan bir galerici olduğunu ve bu pozisyonuyla gurur duyduğunu belirtir. Galerici ve sanatçı ortak çıkarlar doğrultusunda iş birlikçisidir. Zamanımızda sanatçının bir kariyeri vardır; ve bu kariyerin menajerler ya da menajer gibi çalışanlar tarafından yönlendirilmesi gerekir. Galerici, sanatçıyı bulur ve genç yeteneği sahiplenir ve kariyerinin inşasında onu yönlendirir, ona destek olur. Sanatçı için emek harcamış olan, bu nedenle de onu sahiplenen ve bir tür sözleşme aracılığıyla kendine bağlayan galericinin amacı, sanatçısının ürünlerini yerel ve uluslararası piyasalarda dolaşıma sokmak ve onların değerini arttırmaktır.   Çağdaş sanat piyasasında koleksiyonerlik: Galeriler, genç sanatçıların yanı sıra, genç koleksiyonerleri de teşvik etmek ve yönlendirmek durumundadırlar. Sahiplendiği sanatçıların ürünlerini kimlerin aldığı, galericinin sorumluluğunda ve yönetimindedir. Bir yandan sattığı ürünün garantisini vermek, bir yandan da onun doğru kullanılıp kullanılmadığını denetlemek onun görevidir. Çünkü koleksiyoner bir işin sanat piyasasındaki geleceğinin belirlenmesinde öenmli bir yer taşır. O nedenle de, koleksiyonerin belli bir esere karşı duyduğu beğeniden ziyade, “hangi koleksiyoner hangi işi alırsa o işin piyasa değeri artar?” sorusu, pazarlamada temel alınır. Çağdaş sanatta sponsorluk: Sanata sponsorluk, pek çok şirketin halkla ilişkiler ve pazarlama

faaliyetlerinin önemli bir parçasıdır. Şirketlerin sanatın teşhir edildiği ortamlara maddi destekte bulunması anlamına gelen sponsorluk,  sanatın denetim altına alınmasının başlıca yöntemlerinden biridir.   Sponsorluk, aynı zamanda sanatın resmen onayı anlamına gelir. Bir şirketin, bir serginin sponsoru olması, sergiyi ve eserleri sahiplendiğini ifade eder. Kısıtlı bilgim olsada çağdaş sanatla ilgili çağdaş sanatı ve bilinmeyenlerini, edindiğim izlenimlerimi sizlerle paylaştım. Çağdaş sanatı daha yakından tanımak ilginç bir deneyimdi.

İSTANBUL'UN EN ÖNDE GELEN MODERN SANAT GALERİLERİ: İSTANBUL MODERN SANAT MÜZESİ: Meclis-i Mebusan cad. Liman İşletmeleri Sahası Antrepo No: 4, 34433 Karaköy İSTANBUL ARTER : İstiklal cad. No: 211 Beyoğlu 34433 İSTANBUL, TR SALT BEYOĞLU: İstiklal Caddesi 136 Beyoğlu 34430 İSTANBUL, TÜRKİYE SALT GALATA: Bankalar Caddesi 11 Karaköy 34420 İSTANBUL, TÜRKİYE RAMPA: Şair Nedim Caddesi No: 21a Akaretler 34357 Beşiktaş İSTANBUL, TÜRKİYE GALERİ NEV: İSTIKLAL CADDESI MISIR APT. NO: 163 KAT 4 D:23 BEYOĞLU ISTANBUL ARTER İstiklal Caddesi'nde.

GALERİ MANA: Kemankeş Mahallesi Ali Paşa Değirmeni Sokak, no 16–18 Beyoğlu 34425, İSTANBUL, TÜRKİYE

İLKBAHAR 2013

| ARA

83


BALAT'IN YÜZLERİ Yaşadığımız şehrin zenginliklerini ve hikayelerini tanımak isteyenlerin gitmesi gereken bir yer Balat. Barındırdığı tarih, kültürel miras ve çeşitlilik dolayısıyla Balat'a İstanbul'un Kudüs’ü diyebiliriz. Balat'la ilgili gözlemlediğim en çarpıcı şey, bu bölgenin farklı etnik grupların beraber uyum içinde barınabildiğine dair bir örnek teşkil etmesi. Balat'ın renkli sokaklarında futbol oynayan çocukların kiminin ismi Mustafa kiminin ismi Hristo kiminin ismi İvo. Burada kiliseler ve camiler aynı bahçe duvarını paylaşıyorlar. YAZI: MERYEM BAŞER KAFAOĞLU, ARHA '13, FOTOĞRAFLAR: BİLCE ÖZKAN, İNTEL '13

84

ARA |

İLKBAHAR 2013


K

oç Üniversitesi kampüsüne uzak olasa da zaman ayırmak gerekiyor Balat’a çünkü sadece orda bulunmak bile unutulan yolları yeniden keşfetmek demek. Sarıyerden sabah vapuruyla Beşiktaş iskelesine, Beşiktaş'tan deniz motoruyla Kabataş iskelesine. Eğer hava güzelse Balat’a kadar yürünebilir fakat tüm günü Balatta yürüyerek dolaşacağınızdan yorulmamak için Eminönüne kadar tranvay tercih edilmeli. Tranvaydan indikten sonra en güzeli Eminönünden Balat’a yürümek, Haliç’in havasını ciğerlerine doldurarak, İstanbulda olduğunu farketmek. Haliç kıyısında ardı sıra konumlanmış camiilerin oluşturduğu görüntüyle ve Osmanlının arda kalan tüm ihtişamıyla birlikle yürüdüm. Minareleri, kubbeleri seyrederken bir anda gri görkemiyle Sveti Stefan kilisesi çıktı karşıma. Bu kilise tamamen demirden ve prefabrik olarak 1898 yılında inşaa edilmiş. Abdulhamit’in fermaniyla yapimina izin verilen kilisede hiç bitmeyen bir restorasyon çalışması var. Bu yüzden içine girip gezemedim. Yolun öbür tarafında Balat’ ın dik yokuşları görünüyor. Demir kiliseyi ardımda bırakarak karşıya geçtim. Balat gördüğüm ve duyduğum anlardan kalmış bir köşemde. Bu yüzden tanıdık geldi ilk ziyaretim olduğu halde. Hala sokak saticilarinin mavi- yeşil arabalarıyla bağirarak dolaştığı, ev hanımlarının kapı önlerinde muhabbete daldığı eskimiş bir film seti gibi Balat. Rengi atmış camaşırlar bir pencerden diğerine asılı, sokaklara gölge eden beyaz çarşaflar altında yürüdüm. Semt esnafı dükkan önü taburelerinde zar atiyor. Cocuklarin hala alinlarinda terle sokakta oyun oynuyor, yerlerine seksek çizilmiş bir İstanbul burası. Daracık sokaklarına girdiğinizde bazı sahneler hatırlayacaksınız filmlerden, dizilerden ve sanacaksınız ki yıllar önce yürüdünüz bu semtte. “Hiç gelinmemiş olunsa dahi Balat her ziyaretçisine bir hatirayi animsatır”. Bu cümleyi semt sakinlerinden sıkça duyacaksınız gezerken. Yeşilçam filmleriyle başlıyor Balat’ın film setine dönüşümü. Kadir İnanır’ın Türkan Şoray için şişeleri devirdiği Agora Meyhanesi burada. Öyle Bir Geçer Zamanki’nin sokak sahneleri hep burada çekilmiş. Tarık Akan Hülya Koçyiğit’e aşkını Kırmızı Mektebin önünde ilan etmiş. Bir Çocuk Sevdim dizisinin usta oyuncusu Çetin Tekindor çekimler için bir süre Balat’ta yaşamış ve semt sakinleriyle hala devam eden bir dostluk kurmuş. Şebnem Bozok’un başrolde olduğu Bizim Yenge ilk bölümünden son bölümüne Balat’ta geçmiş. Dizinin prodüksiyon ekibinden Nükhet Özer, yapımcıların Balat’ı tercih etme sebebinin ‘mahalle dokusu’ olduğunu söylüyor. Dizide dokuz erkek çocuk sahibi Mehpare hanımı oynayan Ayşenil Şamlıoğlu, Balat sakinlerinin oyuncuları ve set ekibini aynı mahallede yaşadıkları komşuları olarak görmeye başladıkla-

rını söylüyor. Balat’ın filmografisine Balatlılarla beraber dalarsanız, çoğu size oyunculuk deneyimlerini anlatabilir. Yönetmenlerin özellikle onları oynatmak istediklerini söylüyorlar, doğal bir hava ancak onların katılımıyla sağlanabiliyormuş dizilerde. Balat’ın dinsel ve tarihi dokusunu keşfetmeden mutlaka Vodina Cafe’de kahvaltı yapın. Ekonomik özgürlüğü olmayan kadınlara meslek kazandırmak ve onlarıda sosyal yaşama dahil etmek için kurulan Balat Kültür Evi bünyesinde bulunan Vodina Cafe’nin bahçesinde kuru üzümlü ekmeklerle ve ev yapımı vişne reçeliyle bol kaymaklı bir kahvaltı edin. Bu sırada güleryüzlü Balatlılarla bolca sohbet edin. Hem Balat hemde Fener ile ilgili tüm sorumalarıma aslında burada yanıt buldum. Eflak- Boğdan Prensi Dimitri Kantemir’in cumbalı ve üç katlı olan klasik Balat evinin bağışçılar tarafından restore edilerek Balat Kültür Evi yapıldığını ve aslında o evin bahçesinde kahvaltı etmekte olduğumuda bu keyifli sohbet sırasında öğrendim. Kahvaltı ve sohbet faslı bittikten sonra ilk adresiniz Fener Rum Ortadoks Patrikhanesi oldu. Balat ve Fener’i dünya çapında değerli kılan bu kırmızı bina ortadoks mezhebinin merkezi. Ortadoksların en yüce din adamı olarak kabul edilen Patrik te burada ikamet ediyor. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbulu fethinden hemen sonra çıkardığı fermanla yasal statüsü süreklilik kazanan Rum Patrikhanesi Osmanlidan bu yana devlet tarafindan korunmakta ve her yıl dini törenlere ev sahipliği yapmakta. Kirmizi Mektep olarakta anılan yapı, 1880’ den sonra okul olmuş ve bir çok önemli sanatçı yetiştirmiş. Günümüzde hala lise olarak faliyet göstersede öğrenci nüfusu azalmış. Kırmızı Mektebin içindeki kütüphane Ortadoksların en kutsal el yazmalarını raflarında bulunduruyor. Patrikhaneyle aynı duvarı paylaşan Mesnevihane, amatör yada profesyonel tüm sanatçılarn en sevdiği konulardan biri. İki farklı dini temsil eden yapilarin tek bir kareye içiçe olması bende Kudüs çağrışımı yaptı. Bu

İLKBAHAR 2013

| ARA

85


benzetmemi daha sonra sürekli olarak anımsadım. Kilise kubbesiyle minarenin arasında durduğunuzda ezan sesinin kilise duvarlarinda yankı bulduğu bir yerdesiniz, o an, mesnevihaneyle patrikhanenin bilinçli olarak içiçe yapildiklarinin farkına variyorsunuz. Mübadele sirasinda evlerinden ayrilmak zorunda birakılan iki tarafın acılarını da Vodina Cafe’ de Balatlılardan dinlemiştim. Komşu evlerde yaşarken ne kadar huzurlu olduklarını ve pek çok sevenin, ailenin, dostun politik bir kararla bir anda ayrılığa sürüklendiğini bu duvarın yanı başında düşündüm. Mesnevihaneden çıkıp soldaki yokuştan devam ettğinizde Çana Sinagog’u çıkacak karşınıza. Sveti Stefanda olduğu gibi tel örgülerle çevrilmiş olduğundan içeri giremiyorsunuz yinede üç dini bir adım mesafelerde somut biçimlerde bulabilmek farklı bir deneyim. Çana Sinagog’undan aşağı doğru yürüğümde bazı hayırseverler tarafindan yenilenmekte olan evlerin önünden geçtim, hala bu tarihi semti önemseyenlerin ve yatırım yapanların olması umut veriyor ama yinede bir çoğu yapinin yokolmasına engel olunamamış ve bir vakıf yada fon tarafından desteklenmediği sürecede Balat’ ın bu rengi solmuşluktan sıyrılması oldukça zor görünüyor. 1450 lilerden 1860'lı yıllara kadar İstanbul’ un en kalburüstü, en görkemli semti olan Balat, mübadeleden sonra bir anda terkedilmenin hüznünü hala yaşıyor gibi, camsız binaların içinde küflenmiş koltuklar, oymalı rengarenk kapilar ve eskinin ihtişamını yansitan ince işçilikli cumbali evler, hepsi tarihe karışmış bir dönemin ıssız yansımaları. Balat meydanina çıktığınızda elinizde fotoğraf makinesi varsa semt kahvesinn yaşlı müdavimleri size Agora Meyhanesini görüp görmediğinizi soracaklar. Çoğu ziyaretçinin Agora Meyhanesinin önünden geçip gittiğinide yakınarak söylemeleri muhtemel çünkü

86

ARA |

İLKBAHAR 2013

1450'lerden 1860'lı yıllara kadar İstanbul’ un en kalburüstü, en görkemli semti olan Balat, mübadeleden sonra yaşadığı terkedilmenin hüznünü hala üstünden atamamış gibi... bu meyhane onların yeşilçam artistleriyle ilk kez bir araya geldiği, çocukluk hatıralarını taşıyan bir yer. Şimdiki karanlık ve kapalı haline alışamadıklarından gözden kaçırılmasını ve unutulmasını istemiyorlar. Akşamüzerine doğru karnım acıktığında bir restaurant seçmek yerine pazar yerinde atıştırmaya karar veriyorum ve Fener- Balat güzergahında kurulan, gastronomi dünyasının şu sıralar en popüler adresi olan Kastamonu Pazarına doğru yürümeye başlıyorum. Sabahın erken saatlerinde dahi dolup taşan bir yerel pazar Kastamonu Pazarı. Kastamonun ünlü çekme helvası ( saray helvası), yayikta yapılmış tereyağları, meşe odunuyla taş ocaklarda pişmiş sebzeli ekmekler, ev yapimi reçeller ve hormonsuz sebze meyveler gurmeler tarafından çoktan keşfedilmiş. Kastamonu Pazarinin sürekli müşterileri Changa, Mikla, Auf, Backyard gibi ünlü ve yerel lezzetlerin peşinde koşan restaurantlar. Bu müthiş yiyeceklerden ekmek arası birşeyler atıştırmak restaurantta oturmaktan çok daha keyifli geldi bana. Eğer sakin bir yemek ve güzel müzik istiyorsanız Fener Köşkündede akşam yemeği yiyebilirsiniz. Gezinizin sonunda, Balat'ın dik yokuşundan tırmanın, tepeye çıktığınızda, yeni istanbul, bizim istanbulumuz tum modern gorkemiyle karsinizda, bir zamanlardan simdiye bakmak bu tepeden seyre dalmak. Tanıdık bir yüze bambaşka anlamlar katmak.


İLKBAHAR 2013

| ARA

87


88

ARA |

İLKBAHAR 2013


ARA Dergisi