Issuu on Google+


Her istek, bir gereksinimden, bir yoksunluktan, bir acıdan doğar; giderildiği zaman insan yatışır. Arthur Schopenhauer


“Mülksüz harf kümesi olsun bunun adı” dediğim ama bunu buraya yazdığım için olmadığı şiir. Bilmiyorum. Parmak uçlarım ile tüm bedenime hükmedebildiğimi keşfettiğimden beri, Bilmiyorum. Tanrı’nın 7. katta yaşadığını bir asansöre bindiğimde gördüğümden bu yana. Cennette bile bar çıkışlarında konteynerlerde ateş yakıldığına şahit oldum ben. Ama söylemiştim, cennete girme kriterleri değiştirildi demiştim. İnsanız biz, sizler kadar. Bilmiyorsunuz, sizler bizim neler bilebileceğimizi bilmiyorsunuz. Gözlerimi ellerinize döksem bile, avuç içleriniz ıslanmışlığıyla kalır yalnızca. Özümüz bir. Doğanın özünde karıldı alayımızın teni. Sonra bir ağacı keselim diye elimize bir parça taş verdiler. Üzüldü doğa, ensemizde kırdı oklavasını. Yıkılmadı mı başımıza mağaralar. Bilmiyorum. Elbet vardır bir bileni bu düzensizliğin çaresizliğini. İki nokta üst üste koyabileni var mıdır şu yoksunluğun. Bilmiyorum. Kimse sorusunu cevaplamıyor artık. Unutuyor herkes. Sonra, doğa. Doğa yine vuruyor insanoğlunun diz kapaklarının arkasındaki yumuşak dokudan, kendi kestiği tomrukla. Yanıyor tüm cevapsızlıklar. Devam edemiyorum. Ellerim bana ait değil gibi. Bazen parmak sayım çoğalıyor. Bazen ise azalıyor. Bana ait olsa böyle olmazdı. Herkesinki kadar, benimki kadar olurdu. Bugün tabelaları tersten okumak zorunda kaldım. Aklım bazen öyle yanlış yöne dönüyor. Uyumam gerek. Bilinçsizlik anında yazılmıştır. Sonsuzluğu bundandır.

Pijamalı Lama

04


.

PIRE Göz torbalarımın altında uykusuzluğumun beslediği pireler yiyor şimdi bedenimi. Gözyaşımda boğarken acımıyordum onlara. Şimdiyse onlar acımıyor bana. Kalbimin üstündeki etleri sıyırarak yediklerini hissediyorum. Ben ölüyorum ve elim şaraba yetişmiyor. İnanamazsın. Şarap uzaklaştıkça uzaklaşıyor ve atomlarına ayrılıyor. İlk bir şişe şarap, bir salkım üzüme dönüşüyor. Sonra yok. Boşluğunda pireler hücum etmeye başlıyor. Ağzımdan içeriye sayısını asla bilmek istemeyeceğim kadar pire doluşuyor. İçimden yiyorlar artık, insanı en çok içi öldürüyor. İçime girmeye devam ediyor, gözümü kapadığımda pireler, açtığımda seviştiğim adam. Her kapayışımda içimden ölmeye devam ediyorum. Her açtığımda adamın orgazmına yaklaşıyorum. Gözümü açık tutmakta zorlanmaya devam edersem öleceğim biliyorum. Kapadıkça seviştiğim adam pireleniyor. O pirelendikçe orgazm oluyor. Sonra hala sayısını bilmek istemeyeceğim kadar pire çıkan bir boşalma yaşıyor içime. Boşalınca,ölüyorum.

Neria Lukachirinka

06


... Sessizlik. Çöküyor bazen, Zamanın her hangi bir dilimine. Yalnızlaştırıyor kulak sahibi insanı, Kim-sesizleştiriyor gökyüzünü. Sabırsız, güvensiz, kıskanç, Düpedüz bir sessizlik, Tedavisiz bir hastalık gibi, Kifayeti yarım. Rivayeti meçhul, Kusursuz bir cinayet gibi. Belli anlar da en yakın arkadaş Bazı zamanlar da eli kanlı cellat. Velhasıl, yırtılmaya yüz tutmuş, Kırılmaya mahkum Ve terkedilmeye muhtaç. Ne de olsa, Doğmasa bile güneş Yükselir neşe ya da acı dolu nara! Bağırır ölüm habercisi, Siyah bir karga.

Ufkum Ç.

08


.

.

GODOT DAHA BIR BEKLENESI

Arkamı dönüyorum. Kimse yok. Önümde de kimse olmadığına göre yalnızım. İçime kaçan yalın bir yalnızlık var. Tebrik ediyorum uğultuları. Dünya asla yaşanılabilir bir yer değil. Ani bir fren yapıyor ruhum. Merhaba ben. Tanımıyorsun beni. Yüz yüze gelince kaçıyorum. Ağzımda biraz sarımsak kokusu, makarna sosundan beridir. Hayal etmek için hiç birinci olmadım. Bu işte büyük bir yanlışlık olmalı. Arkamı deniyorum. Kanepenin önünde oturan bir ayna kadar gerçek değil hiçbiri. Büyük bir delik görüyorum. Merhabalar efendim. Duyabileceğim en güzel ses sizin olmalı. Biterken daha güzelsiniz. Daha kılsız, daha heyecansız. Her şey ağdalı olmak zorunda değil ya da vurucu. İtiraz etmiyoruz. Kalorifer peteğinin içerisinde ölmüş ve sonra da tüm nemini kaybedip kurumuş olan böceğin daha söyleyecek bir şeyleri olmalıydı. Şu anda senden dinliyorum. Tüm sesleri kapatan tanrının yarattığı bir memeydi. Akmıyor ve kupkuru insanlık. Ellerini açıyorsun, dua ediyorsun. Kabul oldu. Ruh alışıyor böylece ve Godot daha bir beklenesi.

hassas zemin

09


SANATKâRANE sirenler dökülüyor alevlere sirenler çatlatıyor damarları allı morlu güller paslı ellerde saçını başını yoluyor analar ay tutuluyor güneş tutuluyor sirenler dolanıyor seralarda yonga oldu, talaş oldu saman oldu ziynet kara kafa mankafa kıllar dökülüyor çıplak omuzlara anlık sevinçlerde tuz-buz galata yüksek kaldırım, beşlik simitler demode kardelenler budanıyor en ücra köşelerde sevdasız sevişmeler çoğalıyor nefes nefese uçana kaçana ağızlarda salya süt taslarında sidik pedofolia ağustos ortasında kar kir saçaklarında şölen sofralarında şeref-namus-vicdan, toz duman irin dudaklarında

10


heves emziriyor nefsin döşeği erdemsizliğin yalazında haşlanıyor tin yalan yalan çarşaflara sıvanan baldır baldıran menüde kebap, tavanda anason, bıyıkta zemzemdir şarap peçeteler kanıyor ham hum şaralop acı yiyenler acıyla döllenenler çoğalıyor doğuyor okyanus dolusu kara uçurtmalar tenine sonbahar gizlenen taze yapraklar uçurum yüzlü çocuklar uçurum sözlü rüzgâra çığlıklar bırakıyorlar bir kasığında ateş, bir kasığında kükürt doğum sancısı çekiyor insanlık insan işgal altında rahimlere düşen ağulu yarınlar bin ağız, çatal diller eğreti kimlikler uyluk kemiğinde gezinir rotasız gemiler köyden kente, kentten kızıl ötesine kara kapkara izler eşikler aşındı, kilitler yalama kapılar ardına kadar açık silindi baba ocağı yaşamın belleğinden

11


unuttu gün, gün olduğunu onuru kemirilmiş ay doğdu paramparça döküldü üstümüze gece utandı geceliğinden ağlatan türkülere sığınıp analar yudumluyorlar şafağa soyunmuş yıldızları soluklarında kar kokuları sızılı susmalar kurtarılıyor göçük altında hiçbir yara benzemiyor bir başka yaraya şimdi paslı dilinizle kimliksiz göndere çekmeyin ahlak bayrağını kırmayın zemberekleri, kanırtmayın ıssız özün kabuğunu yarınlara kanayan ana kucağıdır zaman tanrılar kapayın çenenizi söz bitmiştir

MüsaDenizle

12


adim Döndüm işte. Kapıyı çalmadan önce koridoru geçip arka bahçeye yürüdüm. Sağıma soluma bakıyorum. Yerler çamurlu ve başkalarınca birçok kez gerçekleşen gidiş gelişlerden koridorun ortası aşınmış. Bu da onu toprak parçası olmaktan çıkarıp yol haline getirmiş. Solumda kışa soyunmuş olanca dallarıyla erik ağacı. Sağımdaki evin yan duvarına, kireçlerini vaktiyle soyduğum evin yan duvarına, bir haritaya bürünmüşçene sermiş gölgesini. Buradayım yine. Köşedeki üç araba tekerlekleği fırlatılmış halde, üzerindeki tozları hiç eksiltmeden orada duruyorlar. Geldim. Tepemdeki sarı sokak lambası burada işte. Zamanında oyun oynarken gelen bir coşkuyla çitlere astığım hasır şapkam, şimdiye dek şahit olduğu mevsimlerin etkisiyle çürümeye yüz tutmuş rüzgarda uçuşuyor. Birçok renkte ve cinste güvercini tanıdığım kuş kümesi tekrar karşımda. Tam önündeki yerde bir su birikintisi, suyun üzerinde yüzen ilkin oyuncağım olan, evin eski iki tenceresi. Sonrasında güvercinlere kap yaptığım. Terk edilene el koymuşcasına yerleşen sokak kedileri her yere sinmiş. Ancak bir yabancıya yönelen gözlerle bana bakıyorlar. Güvercin seslerini hala duyabilir miyim diye düşünerek kulağımı kümesin pencereyi andıran bölmesine dayıyorum. Fakat ortada kuru bir sessizlik ve anıların paslı kokusundan başka bir şey yok. Neyle karşılaşmayı bekliyordum? Kim karşılayacaktı beni? Kapıya geri dönüyorum. Kapının gerisindeki kim? Evin ışıkları yanmış. Pencereye televizyonun ışığı yansıyor. Kapı, uzun süre kapalı tutulmuş bir ağızın çatallı sesini de beraberinde getirerek açılıyor. Evinde misin? Onu tanıyor musun? Emin olamıyorum, bilmiyorum. Annemin evi ama eşyalar, eski bir fotoğraf albümündeki fotoğraflar gibi, sanrılar halinde. Tıpkı şahit olduğu mevsimlerin şiddetiyle çürümeye yüz tutmuş hasır şapkam gibi, onlar da maruz kaldıkları yılların ve anıların şiddetiyle bu hale gelmiş olmalılar. Sanki hepsi benim kaçırdığım ya da dahil olmadığım hayatlarına dalmışlar. Odadaki duruşum bir eğreti yaratıyor sanki. Öylece duruyorum. Bu oda, üzerinde oturduğum bu yatak benim miydi? Peki ya yan odadaki sesler? Onları tanıyor muydum? Ne konuştuklarını duymaya çalışam da buradan hiçbir şey seçemiyorum. Bir kadın ve bir erkek sesi, seçebildiklerim bunlar. Kapıya biraz daha yaklaşıyorum. Dinledikçe, bu an uzadıkça, yabancılığım da artıyor. Hatta sanki içinde olduğum orayla onların içinde olduğu odanın arasındaki uzaklık da artıyor. Kafamda belirecek bir görüntü kalmayana dek. Bu dili bilmediğimi hissedene dek. Geriye televizyonun cızırtılı sesi ve saatin tik takları kalıyor. Onlardan da emin değilim, bir şey anlamaya çabaladığım için kulaklarımın bana oynadığı bir oyun da olabilirler. Bunların dışındakiler, oradakilerin sırrı. Kapıyı açıp evden çıkıyorum. Ya arkamdan seslenirlerse? O zaman, bir sırrım olmaz mı benim de? Öyle görünmez miyim? Neyse ki seslenen olmadı. İşleyişini durduran bir şey olmadı. Hasır şapkam rüzgarda. Evin ışıkları titreyerek aydınlığını vermeye devam ediyor. Her şey mevsimine uygun işliyor işte. İşte ben de buradayım. Biraz önce tepemde olan sarı sokak lambasının yanındayım. Sahip olduğum tek şey, gölgem, ayaklarımın dininde ve ben yürüdükçe, tıpkı haritaya bürünen gölgesini duvara sermiş erik ağacı gibi yola seriyor kendisini. İşte tek arkadaşım ayaklarım. Onlar da yerindeler. Ay bu gece yarım. Kulaklarımda, başka bir yerden gelen köpeğin uluması. Ağzımda, sırrı olan

Merve Gülgü

14



Klozet Fanzin #11