Issuu on Google+


2  Kızıl Bayrak

İÇİNDEKİLER Başyazı: Rejim krizi ve sol . . . . . . . . . 3 ABD’den Ankara’daki işbirlikçilerine etkin taşeronluk rolü! . . . . . . . . . . . . . . . 4 Düzen içi çatışmanın gölgesinde solculuk çıkmazı. . . . . . . . . . . . . . . . . . . 5 DTP 2. Kongresi’nin aynasında Kürt sorunu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 6-7 Saldırı sırası kıdem tazminatında!.. . . . . 8 TİB-DER’den Meclis araştırma raporu açıklaması... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 9 Belediye işçilerine polis saldırısı... . . . 10 Belediye işçileri barikatları aşıyor! . . . 11 Arser işçisiyle dayanışmaya! . . . . . . . . 12 Liman işçilerinin direnişi sürüyor... . . . 13 Toplu görüşmeyi toplusözleşmeye çevirmek için devrimci kamu emekçilerini bekleyen görevler… Saldırıları püskürtmek, hakları kazanmak ve grevli-toplusözleşmeli sendika hakkı için grev! . . . . . . . . 14-15 Emekçilerden kesilen kaynaklar militarizme aktarılıyor! . . . . . . . . . . . . 16 Ulucanlar’dan Hrant Dink’e... Katil devlet hesap verecek! . . . . . . . . . 17 Bayrampaşa Cezaevi “törenle” kapatıldı... . . . . . . . . . . . . . . . 18 14 Nisan’dan 19 Temmuz’a... . . . . . . . 19 Metal işçileri sermaye işbirlikçisi faşist çeteden hesap sormalıdır!. . . . . . . . . . . 20 Sincan İşçilerin Birliği Kurultayı Sonuç Bildirgesi: . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 21 Temmuz bültenlerinde sınıf dayanışması.... . . . . . . . . . . . . . . . 22

Kızıl Bayrak’tan...

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Kızıl Bayrak’tan İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) her yıl hazırladığı “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu 2007 Yılı Raporu” açıklandı. Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da en fazla kâr eden kuruluşlardan Tüpraş ilk sıraya yerleşti. Ülkenin en büyük sanayi kuruluşu olan Tüpraş’ın yüzde 51’i 4 milyar 140 milyon dolara üç yıl önce Koç-Shell tekeline satıldı. Geçen yıl en fazla kâr eden kuruluşlar içinde ilk sırayı yine Tüpraş almıştı. ‘06 yılında 884,7 milyon YTL olan Tüpraş’ın vergi öncesi kârı, ‘07 yılında yüzde 41,5 oranında artarak 1 milyar 252 milyon 197 bin 224 YTL olarak gerçekleşti. Yok pahasına peşkeş çekilen Tüpraş böylece son 3 yılda da en fazla kâr eden kuruluş oldu. Listenin onuncu sırasında sendikalaştıkları işçileri kapı önüne koyan Unilever’in ismi geçmektedir ve bu hiç de şaşırtıcı değildir. Listede değişik sıralarda yer alan birçok tekelin adı geçmektedir. Ford Otomotiv, Toyota Otomotiv, Oyak-Renault, Vestel, Arçelik, Tofaş, MercedesBenz Türk AŞ., Bosh ile Habaş’a kadar birçok sermaye tekelinin ismi bulunuyor. Raporda dikkat çekici olan bir başka olgu ise geçen yıl yüzde 31’lik pay ile ilk sırada yer alan taşıt araçları ihracatının bu yıl yüzde 36,9 oranında artmasıdır. Yine ihracatta ikinci sırada yüzde 20,6 pay ile yer alan ana metal sanayi ihracatının yüzde 30,8 oranında artmış, üçüncü sıraya, yüzde 16 pay ile metal eşya, makine ve teçhizat ile mesleki aletler sanayi yerleşmiş gözükmektedir. Raporda kârlarını katlayan tekellerin tablosu sunulmaktadır. Ancak tekelci sermayenin kârlarının işçilerin aşırı emek sömürüsü üzerine kurulu olduğu gerçeğine hiç değinmemektedir. Zira onların kârları hakları budanan, ücretleri en aşağı seviyeye çekilen, örgütlülükleri dağıtılan işçilerin artan yoksulluğu ve sefaleti üzerinden artmaktadır. Çalışma yaşamının ve istihdamın esnekleştirilmesi sayesinde sermaye tekelleri kârlarını katlamaktadırlar. Listenin ilk üç sırasına yerleşen tekellerin metal sektörüyle bağlantılı olması ise hiç şaşırtıcı değildir. Zira giderek yoksullaşan metal işçilerinin tablosu

bunu en açık bir biçimde kanıtlamaktadır. Yaklaşan metal TİS’leri ise MESS patronları tarafından daha fazla esneklik ve sefalet ücreti dayatması üzerinden gerçekleşecektir. Metal işçileri bugünden TİS sürecine hazırlanmalı, MESS patronlarının karşısına sınıfın örgütlü militan gücüyle çıkmalıdırlar. Başta Türk Metal çetesi olmak üzere Çelik-İş’in ihanetine geçit vermemek, BMİS’i mücadeleci bir çizgiye sürüklemek için tabandaki öncü, mücadeleci metal işçilerinin TİS sürecine bu bilinçle yaklaşması ve hazırlanması gerekmektedir.

Savaş kundakçıları Afganistan’daki fiyaskoyu itiraf ediyor!. . . . . . . . . . . . . 23 DTP Kongresi vesilesiyle bazı değerlendirmeler M. Can Yüce. . . . 24-25 Eylem ve etkinliklerden... . . . . . . . . . . 26 Mücadele postası . . . . . . . . . . . . . . . . . 27 Sosyalizm İçin

Kızıl Bayrak Haftalık Sosyalist Siyasal Gazete

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008 Fiyatı: 50 Ykr Sahibi ve Y. İşl. Md.: Gülcan CEYRAN EKİNCİ

EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. Yayın türü: Süreli Yaygın Yönetim Adresi: Eksen Yayıncılık Mollaşeref Mh. Turgut Özal Cd. (Millet Cd.) No: 50/10 İstanbul Tel: 0 (212) 621 74 52 Fax: 0 (212) 534 95 90 e-mail: info@kizilbayrak.net Web: http://www.kizilbayrak.de http://www.kizilbayrak.org http://www.kizilbayrak.net

Baskı: Gün Matbaacılık Beşyol Mah. Telsizler Mevkii Akasya Sk. No. 23/A İSTANBUL / Tel: 0 (212) 426 63 30

. . . e d r e l i i y a b e v ı ç p a Kit CMYK


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Başyazı

Kızıl Bayrak  3

Rejim krizi ve sol Kapatma davasının nihayet karar aşamasına yaklaşması ile birlikte rejim krizinde de yeni bir evreye gelinmiş olmaktadır. Fakat bu dananın kuyruğunun kopacağı nokta değildir. Zira kapatma davasının muhtemel tüm sonuçları kapatılmanın hedefi durumundaki AKP’nin kendisi tarafından hesaba katılmış, sindirilmiş, plan ve hazırlıklar da buna göre yapılmıştır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin alacağı karar yalnızca tarafların konumlanma ve davranış tarzına etkide bulunacak, krizin kendisi ise karardan bağımsız olarak fakat kararın niteliğine göre yeni biçimler alarak sürecektir.

Kapatma davası ve rejimin selameti Karar büyük bir ihtimalle kapatma yönünde olacaktır. Buna olmak zorundadır demek belki daha doğrudur. Zira aksi yönde bir sonuç, halen zaten üstün bir konumda bulunan dinci gericilik kanadına yeni bir güç kazandıracak, laik cephe içinse, bu en önemli silahının boşa düşmesiyle, tam bir siyasal-moral bozgun anlamına gelecektir. Dolayısıyla çatışmanın bugünkü dengesinin aşırı ölçüde bozulmaması için, bir bakıma da rejimin selameti için, AKP’nin kapatılması neredeyse bir zorunluluktur. Rejim, kapatmanın sonuçlarını kaldırmaya hazırdır; AKP’nin dilinden düşürmediği B ve C planları bir bakıma bunun ifadesi ve güvencesidir. Oysa AKP’nin aklanması anlamına gelecek bir karar için aynı şey söylenemez. Bu arada düzenin efendileri, yani Amerikan emperyalizmi ile ona göbekten bağlı büyük sermaye çevreleri, düzenin dengesini bozan ve temel kurumlarında ciddi yıpranmalara yol açan krizi kontrol altına almak, rejimin iç yapılanması ve işleyişinde bir an önce yeni bir dengeye ulaşmak için daha etkin bir çaba içine girmiş görünmektedirler. Fakat bunda kısa vadede fazla bir başarı şansları yok. Zira ilkin, çatışmanın bugünkü düzeyinde “makul” bir uzlaşma noktası bulmak kolay değildir. Dinci gericilik iktidar bünyesinde ve toplum yaşamında kazandığı mevzileri genişletmek ve pekiştirmek gayretindedir ve sahip olduğu güç ve olanaklar çerçevesinde bundan taviz vermek için de bir neden görmemektedir. Oysa krizi yaratan ve şiddetlendiren tam da budur. İkinci olarak, uzlaşma ve yeni bir dengenin arayıcısı güçlerin kendileri de gerçekte dolaysız olarak çatışmanın içindedirler ve mevcut krizin etkenleri arasındadırlar. Bu, böylece taraf olanların hakem olma olanaklarını ortadan kaldırmaktadır. Buna bir ölçüde, tarafları kontrol olanaklarına sahip konumda bulunan ve tarafların desteğini almak için birbirleri ile yarıştıkları ABD’nin kendisi de dahildir. Onun dinsel gericiliği özel tarzda kollayan tutumu olmasa, işler zaten bu noktaya varamazdı.

“Ulusalcı” kanadın bozguna dönüşen tasfiyesi Sürmekte olan rejim krizinin halihazırdaki en önemli sonuçlarından biri, Ergenokon olarak kodlanan operasyonlar dizisi ile laik cephenin “ulusalcı” kanadının tasfiyesidir. Dinci gericilik cephesi tarafından bu kanada önemli bir siyasal-moral darbe indirilmiş, yıllardır “ulusalcı ordu” efsanesi ile efsunlanmış tabanı da büyük ölçüde demoralize edilmiştir. Bir yıl arayla

yüzbinlerin katılabildiği mitinglerden birkaç bin kişilik mitinglere düşmek, bu sonucun en veciz ve acınası ifadesi olmuştur. Amerikancı düzen ordusuna ilişkin temelsiz efsanelerin başpapazı Perinçek, kapatıldığı F Tipi’nden tabanına moral aşılamak için o artık kabak tadı vermiş derin subjektivizmiyle hala da yüksek perdeden konuşup dursa da, gerçekte durum budur. ABD’nin gücü ve çatışan taraflar karşısındaki üstün hakem konumu da burada ortaya çıkmaktadır. Zira tümüyle siyasal bir tercihin ifadesi olarak gündeme getirilen bu operasyonlar dizisinin gerçek amacı, hiç de kirli işlerin deşifrasyonu ve cezalandırılması değil, fakat tümüyle ABD’ye karşı çatlak seslerin tasfiyesidir. Bu çatlak sesler düzenin en temel kurumunun en üst düzeyinde görev yapmış generallerden çıksa bile, sonuç Garnizon mahalinden alınıp F Tipi’ne kapatılmak olabilmektedir. Ergenekon operasyonunun en derin mesajı budur. İçeri tıkılanların sürmekte olan tüm sızlanmalarına rağmen işbaşındaki generallerin olup bitenleri boş gözlerle izlemeleri, dahası bu operasyona örtülü onay vermeleri, aynı mesajın bir başka yansımasıdır. Rejimin karşı karşıya bulunan tarafları aynı ölçüde Amerikancıdırlar ve birbirlerine üstünlük sağlamak için en büyük ihtiyaçlarının ABD desteği olduğunu herkesten iyi bilmektedirler. ABD ise halen taraflardan birinden birini tercih etmek yerine iki tarafı bir arada idare etmekte, mevcut çatışmadan dönemsel ihtiyaçlarına en uygun düşecek bir yeni rejim yapılanmasına ulaşmak üzere yararlanma yolunu seçmektedir. Çatışmanın halen bir sonuca bağlanamadan belli bir denge içinde sürüp gitmesinin gerisinde de zaten bu vardır.

Soldaki tutum açıklığının sınırları Devrimci ve reformist kanatlarıyla sol hareketin tümünde halen dikkatler rejim krizinin seyri üzerinde odaklanmış bulunmaktadır. Konuya ilişkin çeşitli değerlendirmeler birbirini izlemekte, bu değerlendirmelerden çatışmanın gerici niteliği konusunda giderek daha açık bir bilinç ve çatışan taraflara alet olmamak konusunda daha açık bir tutum yansımaktadır. Bu kadarı kuşkusuz olumlu bir tablonun ifadesidir. Böylece toplumsal muhalefetin düzen içi çatışmalara dolgu malzemesi yapılması zora girmekte, sınıf ve kitle hareketinin bağımsız gelişimi olanağı güçlenmektedir. Günümüzdeki durumun 28 Şubat sonrasından temel önemde bir farkıdır bu. 28 Şubat sonrasının laikliği savunmak adına solda ve toplumsal muhalefet saflarında yarattığı ve etkisi yıllar boyu süren büyük kargaşa düşünüldüğünde, bugünkü farklı tutumun önemi daha iyi anlaşılır. Fakat yine de mevcut durumu gereğinden fazla abartmamak, dahası alınan tutumun sınırlarını da açıklıkla görmek gerekir. Reformist odaklardan peşpeşe gelen ve mevcut tutumun anlamını ve sınırlarını abartan değerlendirmeler karşısında bu ayrıca bir önem kazanmaktadır. Bir kere, mevcut iddiaların aksine solda halen de bu konuda asgari bir tutum ortaklığından sözetmek olanağı yoktur. Kürt hareketi de içinde reformist cephedeki zaafiyet göze batar ölçülerde orta yerde durmaktadır. Her iki kanadın temsil edildiği Parti Meclisi’nin son bildirisi yeterince açık ve kuvvetli olmayan ifadelerle

Reformist hareketin hiç değilse bir kanadının şu sıralar burjuva gericiliğinin iç çatışmasına alet olmayı reddetmesi elbette olumlu bir tutumun ifadesidir. Ama bu solda tutum ortaklığı konusunda yaratılmak istenen liberal hayallere prim vermeyi, hele de sözü edilen olumlu tutumun devrimci açıdan son derece dar ve iğreti sınırlarını gözden kaçırmayı hiçbir biçimde gerektirmez. çatışan taraflarla araya belirli sınırlar çizmiş görünse de, gerçekte ÖDP’nin genel başkan Ufuk Uras tarafından temsil edilen kanadı, en bayağı liberal iddialar ve hayaller eşliğinde, halen dinci gericiliğin yedeğindedir. Yakın zamana kadar nispeten daha olumlu bir tutum içinde görünüp AKP’nin ikiyüzlülüğünü teşhir eden bir çizgide bulunsa da, son DTP kongresi üzerinden Kürt hareketinden yansıyanlar da umut kırıcıdır. Yeni genel başkan Ahmet Türk’ün “Fırat’ın batısındaki Ergenekon’u soruştururken, doğusundaki gerçek Ergenekonları unutmayalım” ifadeleri olup bitenlerin özünü karartmakta ve çatışmanın AKP odaklı kanadı hakkında kaba hayaller yaymaktadır. “İtalya’da örneğini gördüğümüz gibi bir temiz eller operasyonuyla demokrasimizi zehirleyen bu ittihatçı uzantıları temizlemeliyiz” sözleri bu temelsiz hayalleri daha açık bir biçimde ortaya koymaktadır. DTP’nin homojen bir parti olmadığı, Türk’ün açıklamalarının Kürt hareketinin ortak eğilimini yansıtmadığı elbette doğrudur. Ama sonuçta ÖDP’de olduğu gibi DTP’de de genel başkanlar düzeyinde açık tutarsızlık olduğu gözler önündedir. Son bir örnek olarak soldaki tutum ortaklığına kendince övgüler düzen TKP’den sözedilebilir. Burjuva gericiliğinin halen solu ve toplumsal muhalefeti şaşırtma şansına sahip çıkışlar AKP odaklı dinsel gericilik cephesinden gelmektedir. Böyle olunca da solun önemli bir bölümünün buna alet olmaması tutumu haliyle TKP’yi memnun etmektedir. Ama bu, yıllardır burjuva gericiliğinin öteki kanadı hakkında hayaller kuran, bunun bir uzantısı olarak halen de muhalefetini “AKP karşıtlığı” çizgisinde sürdüren bu partinin kendi gerçeğini örtmeye haliyle yetmiyor. Tüm bu örnekler solda oluştuğu iddia edilen ortak tutumun dayanaktan yoksunluğunu göstermektedir. Reformist solun dikkate değer bir bölümü halen de burjuva gericiliğinin iç çatışması konusunda açık ve tutarlı bir tutum almak yeteneğinden yoksundur. Bu tutarsızlık reformist hareketin doğasında vardır. Reformizm doğası gereği burjuvazinin farklı kesimleri ya da devletin farklı kurumları hakkında ham hayallerle hareket eder. İzlediği siyasal çizginin sınırları bunu kendiliğinden koşullar. Reformist hareketin hiç değilse bir kanadının şu sıralar burjuva gericiliğinin iç çatışmasına alet olmayı reddetmesi elbette olumlu bir tutumun ifadesidir. Ama bu solda tutum ortaklığı konusunda yaratılmak istenen liberal hayallere prim vermeyi, hele de sözü edilen olumlu tutumun devrimci açıdan son derece dar ve iğreti sınırlarını gözden kaçırmayı hiçbir biçimde gerektirmez.

Kızıl Bayrak


4  Kızıl Bayrak

Emperyalizm ve işbirlikçileri yenilecek!

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

ABD’den Ankara’daki işbirlikçilerine etkin taşeronluk rolü! İran’ın nükleer programı, ABD-İsrail ikilisinin yanısıra İngiltere, Almanya gibi emperyalist güç odaklarının gündeminde de işgal ettiği önemli yeri koruyor. Bölgede ise, siyonist rejimin çaldığı savaş tamtamlarına ABD ile AB’nin diplomatik girişimleri eşlik ediyor. Kısacası emperyalist-siyonist güçler, Ortadoğu halklarına rahat yüzü göstermemek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Fiili savaş hazırlığının yanısıra Telaviv’den dünyaya yayılan savaş tehditlerinin dozu artmaktadır. Nükleer bomba peşinde olduğu iddia edilen İran’ı durdurmanın tek yolunun “askeri seçenek” olduğunu savunan ırkçı-siyonistler, depolarında istiflenen yüzlerce nükleer bomba ile de tehdit ediyorlar. ABD emperyalizmi ile Batılı müttefiklerine çağrılar y��kselten siyonist şefler, Batılılar’ın pasif olduğunu, gerekirse İran’a tek başlarına saldırabileceklerini ilan etmekte bir sakınca görmüyorlar. Gerçekleşme olasılığından bağımsız olarak, ABD emperyalizminin desteği olmadan İsrail’in İran’a saldırabilmesi için tek dayanağı var: Depolarındaki nükleer bombalar! Kısa süre önce İsrail’i ziyaret eden ABD Genelkurmay Başkanı Mike Mullen’in, siyonistleri, “üçüncü cephe açma zamanı değil” diye uyarma ihtiyacı hissetmesi, dikkat çekici olduğu kadar, Telaviv’deki savaş baronlarının kirli niyetleri hakkında fikir de veriyor. Amerikan savaş makinesi Irak bataklığından kurtulmamışken, Afganistan’ın yeni bir bataklığa dönüştüğü Washington’da resmen itiraf edilirken, ABD kamuoyu yeni bir savaş tezahüratı yapacak takatten yoksunken, dahası petrol fiyatları astronomik rakamlara doğru tırmanırken, İran’a karşı üçüncü bir cephe açmanın emperyalistler için akılcı bir tercih olmayacağı kanısı yaygındır. Zira böyle bir saldırıdan ABD emperyalizminin ekonomik ya da siyasi kazanım elde etme ihtimali son derece düşük görünüyor. ABD savaş makinesinin İran’da askeri zafere ulaşmasına ise ihtimal bile verilmiyor. Irak’tan sonra Afganistan’da da bataklığa saplanan bu savaş aygıtı, hava saldırılarıyla İran’da büyük tahribatlar yaratabilir, ancak bu onun zafer kazanacağı anlamına gelmiyor. AB emperyalistleri de olası bir saldırıdan endişeli görünüyor. İran’ın tahrip edilmesi umurlarında olmasa da, böyle bir saldırı çıkarlarına uygun görünmüyor. Gerek İran’la kurdukları ekonomikticari ilişkiler, gerekse olası bir saldırıda İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatacak olması AB şeflerini kaygılandırıyor. Petrol fiyatlarındaki artış bu haliyle onlar için sıkıntı kaynağı olurken, dünya pazarlarına sunulan petrolün yüzde 40’ının Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor olması AB emperyalistlerini fazlasıyla kaygılandırmış bulunuyor. Bu nedenle Cenevre’de İran’la görüşme sürecini başlattılar. İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılan toplantıya BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi (Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, ABD) ve Almanya’nın temsilcileri ile İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve nükleer enerji konusundaki başmüzakerecisi Said Celili katıldı. Toplantıda, ABD adına, dışişleri bakanlığının üç numaralı ismi olduğu söylenen William Burns da hazır bulundu. İran yönetimiyle başlatılan görüşmelerde AB Dış Politika Yüksek Komiseri Javier Solana’nın etkin bir

rol üstlendiği söyleniyor. Emperyalist güçlerin İran’la görüşmelere başlamaya hazırlandığı, hatta ABD’nin Tahran’da diplomatik bir misyon açacağının söylendiği günlerde Washington-Ankara, Ankara-Tahran hattında görülen yoğun trafik dikkat çekicidir. İlkin Temmuz başında ABD Genelkurmay 2. Başkanı James Cartwrigt Ankara’ya gelmişti. Ayın ortalarında Bush’un ulusal güvenlik danışmanı Stephen Hadley Ankara’ya gelerek yoğun bir gün geçirdi. Hadley önce Dışişleri Bakanı Ali Babacan ardından ise Tayyip Erdoğan’la görüştü. Görüşmelerin ardından basın karşısında çıkan ABD’li yetkili, iki ülke arasındaki stratejik işbirliğini daha da ileri götürmek istediklerini söyledi. Bush’un danışmanı ile 7 Avrupa ülkesinin lider danışmanları Ankara’da bir araya geldiler. Kapalı kapılar ardında yapılan görüşme ABD’li yetkili Türkiye’den ayrıldıktan sonra basına duyuruldu. Bush’un danışmanı temaslarını bitirdikten sonra, İran Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttaki, Ali Babacan’ın davetlisi olarak çalışma ziyareti için Ankara’ya geldi. Havaalanında açıklama yapan Muttaki, ziyareti sırasında Ankara’da üst düzey yetkilileri İran’ın son nükleer faaliyetleri hakkında bilgilendireceğini söyledi. Dışişleri Bakanı’nın yanısıra Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’le görüşen İranlı bakan, düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi: “Biz bu konuda sürekli istişare içindeyiz. Türkiye her zaman İran’ın nükleer faaliyetlerini takip ediyor ve biz burada Türkiye’nin İran’ın nükleer faaliyetleriyle ilgili yapıcı tutumuna teşekkür ediyoruz.” İranlı bakanın Ankara ziyaretinin ardından görüşme trafiği telefonla devam etti. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier ve AB Ortak Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Javier Solana ile telefonda uzun süre görüşen Ali Babacan’ın, İran’ın nükleer dosyası ve sürecin

Görüşme trafiğindeki yoğunluk, Washington’daki savaş kundakçılarının diplomatik girişimleri çerçevesinde, Ankara’daki işbirlikçilerine önemli bir rol biçtiği izlenimi vermektedir. Nitekim hem ABD’li görevliler hem Ankara’daki işbirlikçiler, iki ülke arasındaki stratejik işbirliğini daha da geliştirmek istediklerini ifade etme gereği duydular. diyalog yoluyla ilerlemesi konusunda görüş alışverişinde bulunduğu belirtildi. Muttaki’nin ardından, Cenevre’deki toplantıya katılan İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve nükleer enerji konusundaki başmüzakerecisi Said Celili Türkiye’ye geldi ve Türk yetkililerle görüştükten sonra Tahran’a gitti. Celili ile görüşen Ali Babacan şunları söyledi: “Bu çerçevede İran’ın nükleer programıyla alakalı konuları da hem kendileriyle hem de 6 ülkeyle Türkiye olarak istişare ediyoruz. Biz, egemen ve bağımsız her ülkenin nükleer teknolojiyi barışçıl amaçlarla kullanabilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu teknolojiye sahip olmanın bir hak olduğuna inanıyoruz. Öte yandan da bölgemizde nükleer silahlara karşıyız.” Görüşme trafiğindeki yoğunluk, Washington’daki savaş kundakçılarının diplomatik girişimleri çerçevesinde, Ankara’daki işbirlikçilerine önemli bir rol biçtiği izlenimi vermektedir. Nitekim hem ABD’li görevliler hem Ankara’daki işbirlikçiler, iki ülke arasındaki stratejik işbirliğini daha da geliştirmek istediklerini ifade etme gereği duydular. Tayyip Erdoğan’la müritleri bu uğursuz işbirliğinden pek memnun görünüyor. Washington’daki efendilerin kendilerine rol biçmesi, Amerikancı düzen temsilcilerinin “bölgede etkili güç olma” hayallerini depreştirse de, biçilen rol, efendinin taktik ihtiyaçları çerçevesinde geçici taşeronluktan ibaret görünmektedir.


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Düzen içi çatışmada reformist sol...

Kızıl Bayrak  5

Düzen içi çatışmanın gölgesinde solculuk çıkmazı Düzen içi çatışmanın gölgesinde konumlanmak, düzenin sağı ve soluyla tüm partilerin doğasında var. Bir tarafını AKP’nin temsil ettiği kutuplaşmada, CHP AKP’nin karşısında Ergenekon operasyonuna maruz kalanların avukatlığına soyunarak net bir karşı konum almış durumda. Düzenin diğer önemli partilerinden olan MHP ise, ana kutupların tutulduğu bir kapışmada arada kalmanın sancılarını yaşıyor. Geleneksel siyasi refleksleriyle bağdaşmamakla birlikte orta yolcu, “darbe yapmak isteyenler yargılansın, ama bu bir siyasi kutuplaşmaya dönüştürülmesin” ifadesinde somutlanabilecek bir tutuma sahip. Diğer düzen partileri için bu bakımdan zaten söylenebilecek bir şey yok. Zira sayıları giderek azalan bu partiler siyasal alanda büyük ölçüde silinmiş durumdalar. Dolayısıyla düzen siyaseti, sağı ve soluyla, kimin nasıl tutum aldığıyla ilgili esasa dair bir sorun yaşamamaktadır. Ortada sert bir kavga var. Ya bu kavganın bir tarafındadırlar ya da diğer tarafında. Değilse oturup bir an önce kavganın bitmesini ve bu arada bu kavgaya taraf olanların birbirlerini yıpratmasını beklemekten başka bir seçenekleri yok. Bu cephede sözkonusu olan kavganın gereklerine göre yapılacaklardır, tutum alıp almamakla ilgili bir tartışma yürümemektedir. Düzen siyasetinin ana partileri cephesindeki konumlanma konusundaki netlik, düzene devrimci bir konumdan bakan sol hareket cephesinde de büyük ölçüde var. Düzen içi çatışmanın niteliği ve bu çatışma etrafında yaratılan politik yanılsamaların ve hayallerin temelsizliği konusunda belli bir bakışla davranılmaktadır. Bununla birlikte devrimci iddiaları ve umutları erozyona uğramış bazılarında, özellikle pratik-politika planında ciddi yalpalanmaları görmek mümkün. Özellikle hala da devrimci hareketle politik ve organik yakınlıkları olan ama esası yönünden liberal-reformist bir kimliğe ve zemine sahip güçlerin düzen içi çatışmanın taraflarına meyillenmesi ve bunu bir politik cereyana dönüştürmeye çalışmaları, bu yalpalanmaları kolaylaştırmaktadır. Şu ya da bu gerekçeyle çatışan düzen güçlerinden birine meyletmiş olan bu liberal-reformist çevreler, tutumlarını daha geniş sol kesimlere mal edebilmek, tutumlarından dolayı tabanlarında yaşanan rahatsızlıkları bastırmak, ayrıca devrimci hareket cephesinden uygulanan basıncı savuşturmak istemektedirler. Düzenin çatışan güç odaklarının cephelerini genişletmek amacıyla medya gibi araçlarla yürüttükleri kampanya da, liberal-reformist cenahın bu çabasına paralel yürütüldüğü ölçüde, toplumun özellikle mücadeleye açık kesimleri başta olmak üzere işçi ve emekçiler üzerinde yanılgıları ve kafa karışıklıklarını beraberinde getirmektedir. Buradan gelen basıncın devrimci hareket içerisinde veya onun etkisi altındaki güçler üzerinde etkisi de bununla birlikte artmaktadır. Bilindiği üzere, mücadele cephelerini genişletmek amacıyla düzenin çatışan güçlerinden birinin bayrağında laiklik, diğeri demokrasi mücadelesi yazılı. Ancak gerek tarafların kimlikleri, karanlık sicilleri ve bu sicilleriyle de ispatlanan açık tutarsızlıkları ile birlikte yürüttükleri çatışmanın bir iç iktidar mücadelesi olduğu görüldükçe, bayraklarda yazılanların inandırıcılığı da kalmıyor. Dolayısıyla

onların gerçek konumlarını ve kimliklerini teşhir etmek ve özellikle ilerici-toplumsal muhalefet güçleri üzerindeki etkilerini kırmak zor olmuyor. Fakat, düzenin çatışan güçlerinin bıraktıkları yerden liberal ve reformist sol güçler işbaşı yapıyorlar. Mevcut çatışma zemininde kurgulanmış politikalarını öne sürerek, ilerici-toplumsal muhalefet güçlerini bu çatışma zemininin sınırlarına hapsediyorlar. Bunu yaparken de, opotünist politik platformlarına derin anlamlar yüklüyor, ince biçimler veriyorlar. Bu çerçevede ortaya konulanlar içerisinde iki uç tutum özellikle göze çarpıyor. Birincisi, “hangi niyetlerle yapıyorsa yapsın sonuçta darbecilerle ve kontrgerillayla çatıştığı için AKP’nin başını çektiği cepheyi görmezden gelelim, nasıl olsa İslamcılarla sonra boğuşuruz” biçiminde formüle edilen tutumdur. Bu tutum bugün ÖDP’nin Ufuk Uras tarafından temsil edilen kanadı ile birlikte birçok liberal çevre ve kişi tarafından paylaşılmaktadır. İkincisi ise, “zaten ABD emperyalizminin ılımlı İslam politikası gereği AKP’ye destek verdiği bir aşamada darbe olmaz. Bugün emperyalizmin ana dayanağı AKP’dir. Bundan dolayı hedefe AKP’yi koymalı ve ona karşı mücadeleyi öne çıkarmalıyız” biçimindedir. Bu tutumu da en açık biçimiyle TKP almaktadır. Birinci tutumun sahipleri, “demokrasi ve asker vesayetine karşı AKP’nin operasyonlarına destek verelim” diyerek AKP tarafında konumlanmakta, ikinci tutumun sahipleri ise, “bağımsızlık ve laiklik” adına AKP’nin kontrgerilla artıklarını hedefleyen operasyonlarına karşı gelmekte ve “cumhuriyetin ilerici birikimlerini korumak” adına “sözde değil özde” iddiasıyla mücadeleye atılmaktadırlar. Doğal olarak bu tutum da onları işin özünde “ulusalcılar”la aynı safta hizalamaktadır. Dahası, sol değerler kullanılarak eski kontrgerilla artıklarının kendilerine anti-amerikancılık ve laiklik yakıştırmalarına inandırıcılık kazandırmak gibi bir rol de oynamaktadırlar. Dolayısıyla bu tutumların sahiplerinin siyasal pratikleri, çatışan düzen güçlerinden birine dolgu malzemesi olmaktan, onlara toplumsal bir meşruiyet kazandırmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır. Gündelik politika yapmak ve düzen içi kavgadan kıvrak taktiklerle yararlanmak iddiasıyla da

perdelenen tutumlar, ilerici-toplumsal muhalefetin önüne kurulmuş gerçek tuzaklar haline gelmektedir. Bilinmelidir ki düzen içi çatışmadan bu biçimde yararlanmayı düşünmek avanaklıktan öteye gitmez. Çünkü, bu kavgadan bağımsız bir tutum alınmaksızın ondan sol adına yararlanmak da mümkün değildir. Bu kavga bir yerde bir dengeye ulaşıp kurulu düzenin temelleri sağlam durduğu ölçüde, bu kavgadan nemalanmayı umanlar da çöken hayalleri dışında bir şey bulamaz. Bunun böyle olduğunu da en iyi ÖDP ve TKP’nin kendi tecrübeleri anlatmaktadır. Bilindiği üzere Susurluk süreciyle başlayan ve 28 Şubat “postmodern” darbesiyle yeni bir aşamaya ulaşan dönemde, bu iki partiden ÖDP süpürgeli kampanyalarıyla düzenin devleti aklayacak tarzda yürüttüğü açığa çıkmış çeteleri ayıklama kampanyasına eklemlenmiş, TKP ise (o zaman SİP) laiklik bayrağını yükselterek 28 Şubat sürecine dahil olmuştur. Fakat, sonuçta ana kutuplarını düzen güçlerinin tuttuğu bir zeminde girilen bu arayışların sonu hezimet olmuştur. Bugün ortaya çıkan birçok olgu, sergilenen bu tutumların ve buna bağlı olarak oluşturulan beklentilerin temelsizliğini göstermektedir. Çünkü, açıktır ki ne AKP cephesinden yürütülen Ergenekon operasyonu, eskimiş ve ipliği pazara çıkmış kontrgerilla elemanlarının dışına çıkarak darbecilerle birlikte Genelkurmay merkezli kontrgerilla aygıtına dokunmak gibi bir hedefe sahiptir. Ne de diğer taraftan ordunun AKP’ye karşı gerçek manada laikliği savunmak gibi bir niyeti vardır. Öyle ki, bugün karşılıklı hamleler biçiminde gelişen çatışmada taraflar, çatışmanın ulaştığı yeni güç dengesinde çatışmayı daha ileri bir seviyeye çekmekten uzak durma niyetlerini göstermişlerdir. Dahası ortaya çıkan son veriler, AKP ve Genelkurmay’ın belli bir mutabakat çerçevesinde hareket ettiklerini, ABD emperyalizmi ile işbirlikçi sermayenin stratejik çıkarları çerçevesinde, bu çatışmayı devleti ve siyasal alanı yeniden yapılandırmak üzere değerlendirdiklerini göstermektedir. Böyle olduğu ölçüde bugün bu çatışmaya derin anlamlar yükleyip hayal kuranların gerçekte, Amerikan çizgisinde ve ordu ile AKP’nin belli bir mutabakat çizgisinde uzlaşarak yürüttükleri yeniden yapılandırma operasyonlarının dolgu malzemesi olması kaçınılmazdır.


6  Kızıl Bayrak

DTP 2. Kongresi üzerine...

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

DTP 2. Kongresi’nin aynasında Kürt sorunu DTP 2. Olağan Kongresi’ni gerçekleştirdi. Kongre öncesinde genel başkanlığa adaylığını koyan Mahmut Alınak’ın Ahmet Türk lehine adaylıktan çekildiğini açıklamasıyla kongreye tek genel başkan adayı olarak giren Ahmet Türk, oy birliği ile başkanlığa seçildi. Böylece kongre öncesinde yaşanan “şahinlergüvercinler” ayrışması Ahmet Türk’ün Genel Başkan seçilmesi ile uzlaşmaya bağlanmış oldu. Ahmet Türk kongreden önce uzlaşmanın sinyalini, “Aramızda gerginlik yok, biz bir misyon partisiyiz. Genel başkanlığımı en çok isteyen arkadaşım da Emine Ayna” sözleriyle vermişti. Kongreye partililer ve delegelerin yanısıra ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, SDP Genel Başkanı Filiz Koçali, EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel ile KESK Genel Başkanı Sami Evren de katıldılar. Avrupa’dan gelen katılımcılar arasında ise İngiliz İşçi Partisi, Alman Federal Parlamentosu, Alman Sol Parti, Yunanistan PASOK, İngiltere Büyükelçiliği, Avrupa Parlamentosu ve Danimarka Sosyalist Halk Partisi’nden temsilciler vardı. Barzani ve Talabani’nin davet edildikleri ancak katılmadıkları kongreye Kürdistan Yurtseverler Birliği Ankara Temsilcisi Bahruz Galali bir mesaj gönderdi. Kongrenin seçim kısmına yansıyan uzlaşma, yapılan konuşmalarda da göze çarptı. Demokratikleşme adına yapılan Ergenekon operasyonunun “Genelkurmay ve onun darbeci geleneği”ne karşı yürütülmesinin haklı olduğunu söyleyen DTP Eşbaşkanı Emine Ayna, “Argüman doğru ama zemini yanlış buluyoruz. Sanki üç-beş komutan bir araya gelmiş, bir darbe planı yapmış suç işlemiş; hukuk da bunun gereğini yapıyormuş gibi, sıradan bir suç gibi ele almak zemini de sonuçlarını da yanlış kılar” dedi. AKP’yi soruşturma kapsamını sadece kendi işine geldiği ölçüde tutmakla eleştirdi. 1980 sonrasında Türkiye’deki NATO kökenli yeraltı örgütlenmelerinin ‘Kürtler’e karşı Ergenekon Gladyosu’na dönüştüğünü söyleyen Ayna, “Ergenekon çetesini çökertiyorum deyip Kürtler’in lincine sessiz kalmak olmaz” dedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını, Kürtler’in 1921 Anayasası ile birlikte kendilerine tanınan kimlik hakkından ve Lozan ile ellerine geçen kendi kaderini tayin etme hakkından feragat etmesine borçlu olduğunu söyleyen Ayna, sözlerine şöyle devam etti: “Eğer silah hak arama yöntemi olmamalı diyorsak, öncelikle silahı hak arama yöntemi olmaktan çıkarmak gerekir. Demokratik yolların ve siyasetin önü kapatıldıkça, insanları kendi elimizle farklı arayışlara iteceğimizi asla unutmayalım.” Kürt sorununun çözümü konusunda anayasal değişiklik temelinde demokratik özerkliği öneren Ayna, bunun yapılması halinde Kürtler’in farklı arayışlar içerisine girme gerekçelerinin ortadan kalkacağını söyledi. Çatı Partisi çalışmalarına da değinen Ayna şunları söyledi: “Türkiye’de bir demokrasi hamlesi haline gelecek olan Çatı Partisi Hareketi, Türkiye Cumhuriyetinin Demokratikleştirilmesi Hareketi olacak, bu çalışma bu kongremizden sonra en temel çalışmalarımızdan biri olacak. Çatı hareketini önemsiyoruz. Yukarıda saydığımız çözümlerin hepsi Türkiye’nin birliği içerisindeki çözümlerdir. Bugün

mevcut anayasanın yanlış olduğunu savunan, Türkiye’nin özgür bir ülke olmadığında hem fikir olan, çoğulculuğun en temel demokrasi sorunu olduğunu bilen ve eşit ve özgür bir Türkiye’de birlikte yaşamı esas alan tüm çevreler Türkiye Cumhuriyetinin Demokratikleşmesi hareketi olan Çatı partisinde bir araya gelmelidir. Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm; birbirini besleyen ve özgürleştiren demokrasi adımlarıdır.” Daha sonra söz alan DTP Genel Başkan adayı Ahmet Türk ise şunları söyledi: ‘’Kürt sorunu, Cumhuriyet tarihinin en büyük ve çözümü en acil olan sorunudur. Bugün artık çözüm için koşullar, her zamankinden daha elverişlidir”. Türk konuşlasına şu sözlerle devam etti: “Devlet de ordu da artık bu sorunun askeri yöntem ve politikalarla çözülemeyeceğinin farkındadır. Kürtlerin Türkiye’nin üniter yapısı içerisinde makul bir çözümden yana irade ortaya koymasıdır. Kürtler çözümün adresi olarak Ankara’yı ve çözüm merkezi olarak da parlamentoyu görmektedir“ Ergenekon soruşturmasını bir umut olarak değerlendiren Türk, “Fırat’ın batısındaki Ergenekon’u soruştururken, doğusundaki gerçek Ergenekonları unutmayalım” sözleriyle operasyonun kapsamının genişletilmesini istedi ve “İtalya’da örneğini gördüğümüz gibi bir temiz eller operasyonuyla demokrasimizi zehirleyen bu ittihatçı uzantıları temizlemeliyiz” şeklinde konuştu. Türk, 22 Temmuz seçimlerinden bu yana DTP’nin aldığı yolu değerlendirerek, DTP’nin halkın temel sorunlarını Türkiye’nin gündemine taşımakta yetersiz kaldığı yönünde bir özeleştiride bulundu. DEP’in kapatılmasından 14 yıl sonra meclise girmelerinin hazmedilemediğini ve DTP’nin, bir parçası olmayı reddettiği gerginlik senaryolarının merkezine çekilmek istendiğini belirtti.

“Jet hızıyla milletvekillerimiz hakkındaki dokunulmazlık fezlekeleri meclise gönderildi, parti hakkında kapatma davası açıldı. İktidar ve muhalefet birleşerek bize karşı blok oluşturdu” diyen Türk, buna rağmen DTP’nin barış ve uzlaşma için sağduyulu yaklaşımını sürdürdüğünü söyledi. Öcalan’ın ateşkes çağrısının gözardı edilmesini eleştirerek, “Silahı bir hak arama aracı olmaktan çıkartalım, demokratik ve barışçıl bir siyaset alanı yaratalım. Bu her şeyden önce Türkiye’nin önünü açacaktır” dedi. “Tekçiliğin” ve “ulus devlet sistemleri”nin aşıldığını iddia eden Türk, buna rağmen Türkiye’de çoğulculuğun reddedilerek, resmi politika düzeyinde “tek kimlik ve tek kültür”ün dayatıldığını belirtti. Kürtler’e karşı uygulanan ayrımcı politikalara değinerek, “Bu inkârcı politika, meşru temsil haklarından yoksun bırakılan ve dil-kültür-kimlik haklarını kullanamayan Kürtler’in siyasal sisteme başkaldırısına yol açmıştır” diyerek, Türkiye’nin değişmesi gerektiğine vurgu yaptı. Kısaca belirtecek olursak, DTP 2. Kongresi’ne damgasını vuran söylem, tümüyle anayasal reformlar çizgisine oturmaktadır. Ahmet Türk’ün “çözümün adresi olarak Ankara’yı ve çözüm merkezi olarak da parlamentoyu” göstermesi, bunun açık bir kanıtıdır. Burada mevcut devleti ve düzeni kendi temelleri üzerinde demokratikleştirme anlamına gelen reformist bir çizgiyle karşı karşıyayız. Bunun gerici bir ütopya olduğunu, günümüz dünyasında kurulu düzeni kendi temelleri üzerinde demokratikleştirme ve böylece Kürt sorununda kalıcı bir çözüme ulaşma umudunun ham bir hayal olarak kalmaya mahkûm olduğunu bir kez daha vurgulayalım. Kongrede, iktisadi-sosyal temelleriyle mevcut toplum düzeni büyük bir özenle tartışma dışı tutuldu. Anlaşılan kongreye hakim düşünceye göre, “devleti demokratikleştirmek” liberal çizgisi, cumhuriyeti


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008 demokratikleştirmek, dolayısıyla da “demokratik cumhuriyet” çizgisi olarak sunulunca, hem daha bir çekici hale geliyor ve hem de böylece sorun tarihsel zemine ve çerçeveye oturtulmuş oluyor. Cumhuriyetimiz var deniliyor, bu cumhuriyeti zamanında birlikte kurmuştuk, biz bu cumhuriyette asli kurucu üyeyiz, ama cumhuriyet demokratik olmayı başaramadı, süreç kesintiye uğradı, Kürt sorununu doğuran da bu oldu, bugün gelinen yerde hedef devleti, dolayısıyla da cumhuriyeti demokratikleştirmektir, Kürt sorununun çözüm yolu da budur, deniliyor. Ayna’nın sözleriyle söylersek, “Türkiye Cumhuriyeti Kürtler’e kimliğini borçludur. Bu borcu ödemenin zamanı gelmiştir.” Bir devletin bünyesinde ulusal sorunun varlığı, ulusal baskı ve eşitsizliğin varlığı anlamına gelir. Bunu çözmeden, ezilen ulusun siyasal özgürlüğünü sağlamadan, uluslar arasında tam hak eşitliğini gerçekleştirmeden, bu çerçevede ezen ulusun tüm ayrıcalıklarına son vermeden ulusal sorun çözülemez. Egemen ulus, devlete ulusal özellikleriyle hakim olandır; devlete onun ulusal kimliği, onun siyasalkültürel değerleri damgasını vurur, devlet onun adıyla anılır, onun bayrağıyla temsil edilir, resmi dili onun dili olur. Devletin ulusal niteliği kendini bu temel siyasal unsurlar üzerinden gösterir. Ulusal baskının işlevi tüm bunları ezilen ulus ya da uluslara kabul ettirmek, zorla benimsetmektir, böyle şekillenmiş bir devlet bünyesinde ezilen konumdaki ulus ya da ulusları zorla tutmaktır. Ulusal özgürlük ve eşitlik, zora dayalı bu duruma son vermek, ezilen ulus ya da ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımak ve fiilen gerçekleştirmek, dolayısıyla egemen ulusun her türlü ulusal ayrıcalığına son vermektir. Bu koşullar gerçekleşmediği sürece sorun sorun olarak kalır, bir dizi reformla sorunun ağırlığı belki hafifletilebilir, fakat yine de sorun çözülmüş olmaz. DTP 2. Kongresi ise, egemen ulusun siyasal ayrıcalıkları kapsamına giren tüm sorunları tartışmanın dışında tutmaya özen göstermiştir. Bunun anlamı, Türk üst kimliğini tartışma dışı tutmak ve Kürtler için gerçek bir siyasal özgürlük ve eşitlik istemini bir yana bırakmaktır. Devlet ve toplum yaşamının düzenlenmesinde siyaset alanı olduğu gibi Türk ulusal kimliğine bırakılıyor, ama kültürel alanda Kürt ulusuna bir alt serbesti alanı açılmak isteniyor. Hayatın döne döne kanıtladığı üzere, Kürt sorunu etnik-kültürel haklara dayalı anayasal reformlarla çözülemez. Kürt sorunu derin tarihsel köklere dayalı son derece önemli ve kapsamlı bir siyasal sorundur. Sorun, Ortadoğu’nun en kadim halklarından biri olan Kürtlerin bugünkü ulusal kölelik statüsünden kurtulması sorunudur. Ezilen uluslar, doğal olarak siyasal kurtuluşa erişmek, özgür ve eşit olmak isterler. Ulusların özgür, eşit ve kardeşçe ilişkiler içinde olmasının önündeki engel ise temelde özel mülkiyet düzeni ve burjuva sınıf egemenliği sistemidir. Bu engeller aşılmadan, halklar eşit ve özgür olamaz, gönüllü birlik temelinde kardeşçe ilişkiler içinde yakınlaşıp kaynaşamazlar. Bu, geride bıraktığımız yüzyılın da döne döne kanıtladığı paha biçilmez bir dersidir. Kürt hareketinin önemli bir parçasını oluşturan DTP, bir kez daha kongresi vesilesiyle, ne yazık ki, bu temel dersin fersah fersah uzağında olduğunu göstermiş bulunmaktadır.

DTP 2. Kongresi üzerine...

Kızıl Bayrak  7

DTP Kongresi gerçekleşti...

“Birlikte yaşam, birlikte çözüm!” “Birlikte yaşam, birlikte çözüm!” sloganıyla örgütlenen DTP 2. Olağan Kongresi 20 Temmuz günü kitlesel ve coşkulu bir atmosferde gerçekleşti. Sabah saatlerinden itibaren ağırlığı Kürdistan’dan gelen 30 bine yakın kişi Atatürk Spor Salonu’nun dışında halaylarla ve sloganlarla toplanmaya başladı. Kongre sırasında sıklıkla “Katil Erdoğan!”, “Sayın Öcalan!”, “Biji Serok Apo!”, “Şehit namırın!”, “Baskılar bizi yıldıramaz!” sloganları atıldı. Kürsüde divanın arkasında Türk bayrağı ve DTP bayrakları, ortasında “Birlikte yaşam, birlikte çözüm/DTP 2. Olağan Genel Kongresi” şiarı ve kürsüde ise “Demokratik Türkiye için demokratik özerklik!” sloganı yeralıyordu. Kongre, divanın oluşturulmasının ardından, DTP eşbaşkanları Emine Ayna, Ahmet Türk ve başkan yardımcısı Mustafa Sarıkaya’nın konuşmalarıyla başladı. Üç konuşmada da Kürt sorununun demokratik çözümü, demokratik özerklik, Ergenekon operasyonu ve Çatı 20 Temmuz 2008 Partisi temel gündem olarak ele alındı. Bu üç gündemin / Ankara son ikisi ağırlıklı olarak öne çıktı. Emine Ayna DTP’nin Kürt sorununun dışında başka bir sorunu dile getirmemesi üzerinden kendilerine yönelik eleştiriler geldiğini, ancak yaşanan ekonomik sorunların temel nedeninin Kürt halkının inkârı ve imhası olduğunu ifade etti. Ergenekon’u “En iyi Kürt halkı bilir” dedi. Bu sözleri “Şehit Namırın” sloganı ile kesildi. Ergenekon’la AKP hükümetinin hesaplaşmasının mümkün olmadığını söyleyen Ayna, Ergenekon operasyonu ile kontrgerillanın yargılanmasının mümkün olmadığını vurguladı. Sözlerini Çatı Partisi’ne ve demokratik özerkliğe bağlayarak, Demokratik Özerklik projesinin cumhuriyeti güçlendireceğinden bahsetti. Yeni bir anayasa ve AB üyeliğine değinerek, Kürt sorunu çözülmeden bu noktalarda da adımlar atılamayacağını söyledi. Kongrede AB’ye Kürt sorununun çözümü için kurtarıcı rolü biçildi. Ahmet Türk ise sözlerine şöyle başladı: “22 Temmuz seçimlerinden bugüne Nurettin Demirtaş’ın tutuklanması, linç girişimleri, partinin kapatma davası ile Kürt halkı susturulmaya çalışılmaktadır. ‘94’te Kürt milletvekillerini parlamentodan attınız, faili meçhuller yaptınız, Kürt halkını susturamadınız. Siz buradasınız halk burada. Halk onurunu yaşamından önce tutuyor.” Türk konuşmasında sık sık “silahı hak arama yöntemi olarak ortadan kaldırmak gerekiyor” sözlerini kullandı. Ergenekon operasyonu ile Türkiye’nin şeffaflaşma sürecine girmiş olduğunu söyleyen Türk, Kürdistan’daki faili meçhuller, katliamlar ortaya çıkmadıkça şeffaflaşma sağlanamayacağını ifade etti. “Kürtler çözümü Ankara’da, Türkiye’de parlamento da görmektedir” diyerek konuşmasını özetledi. Alevilerin ve Kürtlerin yeni bir çatı partisi altında birleşmesinin, İmralı’ya barış elinin uzatılarak silahların bırakılmasının sağlanacağı bir sürecin oluşmasında önemli olacağıni ifade etti. “Ancak özgürlüğümüzü artıracak, halkları kardeşleştirecek bir çatı partisi ile toplum birleşebilir. Bütün farklılıkların barış içinde yaşayabilmesi böyle mümkün olacaktır” dedi. Ardından DTP Kadın Meclisi ve Yurtsever Demokratik Gençlik adına konuşmalar yapıldı. Benzer noktalar bu konuşmalarda da vurgulandı. Ahmet Türk’ün ardından Mustafa Sarıkaya benzer içerikte bir konuşma yaptı. Ardından 11 konuşmacıya söz verildi. Mahmut Alınak bu bölümde en çok alkışlanan ve sözleri sloganlarla kesilen konuşmacı oldu. Alınak kendi başkan adaylığından, Ahmet Türk’ü başkan adayı olarak göstererek çekildi. Alınak “zorbalar hangi çözüme başvurursa başvursunlar Kürt sorununu ‘kansız’ bir şekilde çözeceğiz” şeklinde konuştu. Kongrenin ardından İmralı’nın da onayıyla Kandil’e giderek ateşkes isteyeceklerini ifade etti. Alınak şunları söyledi: “Yeni siyaset tarzımızda halkımızı panzerlerin ezmesine izin vermeyeceğiz. Uğur Kaymaz’ların, Menekşeler’in ölmesine izin vermeyeceğiz. İlker Başbuğlar’ı, Tayyip Erdoğanlar’ı, Abdullah Güller’i siyasal, demokratik mücadelemizle silip süpüreceğiz. Saltanatlarını başarına yıkacağız. Akhisar’daki işçinin, tütün çay üreticisinin, iş isteyenlerin, toprak isteyenlerin, esnafların temsilcisi olacağız.” Ardından ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras, EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, SDP Genel Başkanı Filiz Koçali, KESK Genel Başkanı Sami Evren, Devrimci ‘78’liler Federasyonu adına Ruşen Sümbüloğlu, ‘78’liler Vakfı sözcüsü Celalettin Can söz aldılar, Ergenekon’a ve Çatı partisine değindiler. İngiltere İşçi Partisi AB parlamentosu milletvekili, Kuzey İrlanda’nın bağımsızlığı sürecinde İngiliz İşçi Partisi’nin 30 yıllık şiddet politikasını durdurmakta nasıl başarılı olduğunu ifade etti. Bu sözlerin alkışlarla kesilmesi dikkat çekti. Alman Federal Meclisi sol parti milletvekilleri, bir yıl önce kendilerinin çatı partisi olarak siyasete başladıklarını ifade ettiler. Bugün parlamentoda asgari ücretten Afganistan’daki savaşa, emeklilik hakkına kadar pek çok sorunun sözcüsü olduklarını söylediler. Ahmet Türk’ün Genel Başkan olduğu DTP kongresi, liberal sol bir zeminde sosyalizm, eşitlik, kardeşlik, barış vb. kavramların havada uçuştuğu, Kürt halkının bu zemine daha çok çatı partisi üzerinden kazanılmaya çalışıldığı bir atmosferde geçti. “Sayın Öcalan” kampanyasından sıklıkla bahsedilen kongrede Kürt sorununun demokratik çözümü dile getirilirken, geçmişe dönük herhangi bir değinme yapılmadı. Sonuç olarak, liberal sol hayallerin damgasını vurduğu bir kongre gerçekleştirildi. Kızıl Bayrak/ Ankara


8  Kızıl Bayrak

Kazanımlarımıza sahip çıkalım!

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Saldırı sırası kıdem tazminatında!..

Kazanımlarımıza sahip çıkmak için

mücadeleye! Geçtiğimiz hafta sermaye hükümetinin iki bakanı, kıdem tazminatının kaldırılacağını dile getirdi. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, 15 Temmuz günü MÜSİAD toplantısında yaptığı konuşmada, Türkiye’de emeklilik sisteminin ülke koşullarına ve dünyaya göre oldukça “makul”, “cömert” bir yapıya sahip olduğunu savunarak şunları söyledi: “Birçok ülkede kıdem tazminatı kalmadı. Bu konuda bizim bütün hissedarlarla hep birlikte çalışmamız lazım. Burada atmamız gereken adımlar var.” Çalışma Bakanı Faruk Çelik ise kıdem tazminatlarının kaldırılacağını, kıdem tazminatı fonunun kurulacağını, sermaye basını yazarlarıyla yaptığı toplantıda ifade etti. Birçok sermaye hükümetinin gündeme getirdiği halde cesaret edemediği kıdem tazminatlarının gasp edilmesini içeren yasayı, dinci parti büyük bir gözü karalıkla yasalaştırmak için harekete geçti. Yapılan açıklamalar, sermaye sınıfının bir yükten daha kurtulmasına yönelik çalışmanın sonuçlandırıldığını gösteriyor. Yaklaşık 5 yıl boyunca birçok saldırı yasasına imza atan dinci parti şimdi de kıdem tazminatını gaspetme çalışmalarına hız vermiş bulunuyor. Emek düşmanı her yasa değişikliğinde kıdem tazminatlarının gaspı da gündeme getirildi. Bu saldırının başarısı durumunda, işçi sınıfı önemli kazanımlarından birini daha kaybedecek.

Kıdem tazminatı yükünden sermayenin kurtulması hedefleniyor! Sermaye hükümeti 2004 yılından bu yana kıdem tazminatı yükünden patronları tamamen kurtarmak için çalışmalar yapıyor. Kıdem tazminatlarını fona devretmek üzerinden nabız yokluyor. Zira kıdem tazminat fona devredilirse, patronlar bundan böyle fona isterlerse ödeme yapacaklar. İşçilerin fondan yararlanması için ise 10 yıl çalışmış olmaları zorunluluğu getiriliyor. Patronlar fona gerekli katkıyı sunmazsa ne olacak? Patronun ödeme yapmaması durumunda işçiye para verilip verilmeyeceği konusunda herhangi bir açıklık kıdem tazminatı fonu yasasında yeralmıyor. Ayrıca paranın diğer fonlarda olduğu gibi kuşa çevrilip işçiye ödenmesi tehlikesi de var. Fon en son 15-16 Eylül 2004 tarihlerinde toplanan 9. Çalışma Meclisi’nde gündeme getirildi, ancak işçi ve patron örgütlerinin tepkisi üzerine “Fonun kapsamlı bir şekilde tartışılıp değerlendirildikten sonra gündeme getirilmesi” kararı alındı. Dönemin Çalışma Bakanı,“üzerinde mutabakat sağlanana kadar fonu rafa kaldırdıkları”nı belirtse de, kıdem tazminatı fonu gündemlerden hiç düşmedi. Gelinen yerde kapitalist patronların baskısı sonuç vermiş bulunuyor. Sermaye hükümeti sermayenin yükünü azaltacak bir anlayışla alternatifler için hazırlıklara başladı. Önce kıdem tazminatının her tam yıl için 30 günlük brüt ücretten 15 günlük brüt ücrete indirilmesi gündemleştirildi. Daha sonra ise fonun patronların istediği biçimde yeniden düzenlenmesi

gündeme getirildi.

Kıdem tazminatları saldırısı karşısında sendika ağalarının ihanetçi tutumu sürüyor Türk-İş Genel Mali Sekreteri Ergün Atalay konuya ilişkin olarak şunları söyledi: “Kıdem tazminatı konusu, yıllardır bazı işverenler tarafından dile getirilmekte, hükümetlere baskı oluşturularak kıdem tazminatı tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu girişimler sonucunda, hükümetin yasalaştırdığı son İstihdam Paketi’ne bu konuda bir düzenleme konmuştur. Ancak paket yasalaşmadan hemen önce, Başbakan’ın talimatıyla bu düzenleme yasa tasarısından çıkarılmıştır. Kaldı ki Başbakan’ın, kıdem tazminatı hakkına dokunulmayacağına ilişkin sayısız açıklamaları da vardır.” Atalay, kıdem tazminatı hakkı ile ilgili bir düzenleme yapılması halinde Türk-İş için grev yolunun açılacağını da belirtti. Bu, Türk-İş’in yağmadan gürleme tutumunun yeni bir örneğidir. Umutlarını Erdoğan’ın verdiği söze bağlayan Türk-İş ağalarının, saldırıya karşı mücadele etmek bir yana, bir kez ihanet edecekleri, dahası yasaya karşı gelişebilecek tepkileri dizginlemek için çaba gösterecekleri açıktır. Salih Kılıç tarafından yapılan açıklama bunu yeterli açıklıkta ortaya koymaktadır: “1 Ocak 2008’den itibaren yeni işe girenler açısından fon uygulaması olabilir. Mevcut işçiler yönünden ise, eskiden olduğu gibi işten çıkarılma durumunda kıdem tazminatı ödenmelidir.” DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün de Bakan

Çelik’e tepki gösterdi. Kıdem tazminatlarının kaldırılmasının genel grev-genel direniş anlamına geldiğini söyleyen Görgün, AKP’nin “sosyal devlet”in son kırıntılarını da ortadan kaldırmak için çabaladığını ifade etti. Kıdem tazminatlarının kaldırılması talebinin Dünya Bankası ve IMF’den geldiğini belirten Görgün, bu girişimleri engelleyeceklerini dile getirdi. Bu söylenenler anlamlı olmakla birlikte, tutumun söylemin ötesine geçebilmesi, kıdem tazminatının gaspına karşı mücadelenin pratik olarak örülmesi gerekiyor. Yanısıra, fon uygulamasına karşı net bir tutumun alınabilmesi gerekiyor. Zira, daha önce Süleyman Çelebi yaptığı açıklamada, “Üçlü Danışma Kurulu toplantısında kıdem tazminatının 2821 ve 2822 sayılı yasalarla birlikte ele alınması gündeme geldi. Biz kıdem tazminatını pazarlık konusu yapmayız. Bazı işyerlerinde işçi kıdem tazminatını alamıyor. Bu yerler için fon uygulaması olabilir. Ancak kazanılmış haklar açısından bir kayıp doğurmayacak biçimde düzenlenmelidir” diyerek fon uygulamasının olabilirliğini dile getirmiştir. Saldırı hayata geçerse, kıdem tazminatı uygulaması tarihe karışacak. İşten çıkarmada kıdem tazminatı ödenmeyecek, böylece işten çıkarmalar kolaylaşacak. Kıdem tazminatı bir tür emeklilik ikramiyesine dönüştürülecek. Sendika ağalarının mevcut tablosu, kıdem tazminatlarına karşı mücadelenin sendika ağalarına karşı mücadeleyi de içermesi gerektiğini gösteriyor. İşçi sınıfı, sermayenin kıdem tazminatı yükünden kurtarılması saldırısına karşı mücadele bayrağını yükseltmeli, sendika ağalarının ihanetçi tutumuna geçit vermemelidir.

Bursa’da direniş sürüyor! Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından TÜMTİS’e üye olduğu için işten atılan 133 sarı otobüs işçisinin direnişi sürüyor. İşçiler ve aileleri her gün olduğu gibi 21 Temmuz günü de Bursa Büyükşehir Belediyesi önünde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. İşçiler eylem alanına slogan ve ıslıklarla geldi. Önce ajitasyon konuşmaları ile yaşanılan sürecin teşhiri yapıldı. Ardından okunan basın metninde şunlar söylendi: “Sarı belediye otobüslerini önce BURULAŞ adına işletti, olmadı, Deniz Ulaşım diye bir şirket kurdurttu ve Evin Taşımacılığa ihale etti. Bunun yasal olmadığını anlayınca, bu defa doğrudan BURULAŞ aracılığı ile Evin Taşımacılığa ihale etti. İşçiler bu oyunlara karşın sendikamıza üye olunca da BURBAK diye bir belediye şirketi kurdurup otobüsleri bu şirket aracılığı ile yeniden ihaleye çıkarttı...” Yılların tecrübeli şoförlerinin işten çıkarılarak yerlerine eğitimsiz kişilerin geçirildiğinin vurgulandığı açıklama, atılan işçiler işbaşı yapana dek mücadelenin süreceğinin ilanı ile sona erdi. Eyleme yaklaşık 150 kişi katıldı. Kızıl Bayrak / Bursa


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Sınıfa karşı sınıf!

Kızıl Bayrak  9

TİB-DER’den Meclis araştırma raporu açıklaması...

Tersane raporu gerçekleri es geçiyor! Meclis İnceleme ve Araştırma Komisyonu Tuzla tersaneler havzasında yaşanan iş cinayetlerinin nedenlerini araştırmak ve soruna yönelik çözümler üretmek maksadıyla uzun zamandır incelemelerde bulunuyordu. Gelinen yerde komisyon araştırmasını tamamlamış ve sonuçlarını rapor olarak sunmuş durumda. Rapor, iş kazalarına ve cinayetlerine neden olan bir takım sorunları inceliyor. Daha çok teknik eksikler üzerinden ortaya konulan ve maddeleştirilen sorunlar doğruluk temeli taşısa da, beklendiği üzere, bu sorunların arkasındaki gerçeklik ortaya konulmuş değil. Açık ki, tersaneler havzasında sürekli gündemi işgal eden iş cinayetlerinin kaynağı, onun varlık koşullarını devam ettirmekle görevli unsurlar tarafından gerçek bir teşhire konu edilemezdi, bir kez daha yaşanan bu olmuştur. Kamuoyu baskısıyla kurulmuş komisyonun ortaçağ köleliğini aratmayan üretim koşullarında gerçekleştirdiği inceleme, bir takım teknik sorunları sıralamanın ötesine geçememiştir. Cinayetlerin sorumlusu kapitalist patronlara dokunmayan ve kamuoyunun gelişen tepkisini bir nebze olsun dindirme işlevinden başka hiçbir işe yaramayacak olan bir rapor ortaya çıkmıştır. Raporda işaret edilen teknik sorunların ciddi bir yaptırıma konu edilmesi de sözkonusu değildir. Örneğin, raporda taşeronlaştırma sorununun altı çizilmekte, ancak buna ilişkin tek çözüm yolu tümüyle ortadan kaldırılması olduğu halde, bir takım düzenlemeler yapılması gerektiğine işaret edilerek, bu önemli sorunun üzerinden atlanmaktadır. Tek başına bu yaklaşım bile, kurulan komisyonun ne denli biçimsel olduğunun göstergesidir. Ölümlere sürekli davetiye çıkaran bu taşeronluk uygulaması sayesindedir ki, kapitalist patronlar kârlarına kâr katmaktadır. Komisyon da tersane patronlarının çıkarlarına uygun bir yaklaşım sergileyerek “kontrol altına almak gerektiği” vurgusuyla sorunu geçiştirmektedir. Raporda, üretim alanının darlığından kaynaklanan bir takım sorunların altı çizilmekte, fakat bu sorunun çözümü için küçük ve dar işletmelerin büyük olanlarla birleştirilmesi, “böylece alanın çalışmaya uygun hale getirilmesi” gerektiği belirtilmektedir. Bu da aslında büyük kapitalist patronlar için daha fazla kâr etmelerini sağlayacakları bir düzenleme anlamına gelmektedir. Bir başka konu ise eğitim meselesidir. İşgücünün kalifiye nitelik taşıması ve işçilerin iş güvenliğinin sağlanması maksadıyla belirli bir programla eğitilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Bu madde de kamuoyunu yanıltmaya hizmet etmektedir. Tersane patronlarının ağız birliği yaparak ifade ettikleri, işçilerin cehaleti ve kazaların bu cehaletin eseri olduğu yönündeki açıklamaları meşrulaştırılmaktadır. Oysa iş kazaları daha çok elektrik çarpması, yüksekten düşme, patlamalar vb. nedenlerle yaşanmaktadır. Buna yol açanlar ise, yırtılmış ve eskimiş kabloları kullanmayı zorunlu tutan, gerekli ışıklandırmayı ve iş güvenliği teçhizatlarını sağlamayan, gaz ölçümlerini yapmayan, birçok işin aynı anda yapılmasını dayatan kapitalist tersane patronlarıdır. Sonuç olarak rapor sorunun özüne değinmemekte, gerçek sorumlululara işaret etmemekte, bir takım

yüzeysel belirlemeler üzerinden güya çözüm önerileri getirmektedir. Bu tür raporların hazırlanması ve alanda alınan sözde birtakım önlemler, bundan sonra yaşanacak ölümlerde,“bakın bütün önlemleri aldık ama yine de oluyor, yapacak bir şey yok” demek içindir. Ne yaşanan iş cinayetlerinin sorumluları cezalandırılmıştır, ne kayıt dışı çalışma engellenmiştir, ne de sektör ağır ve tehlikeli işkolu alanına alınmıştır. Bunlar bir yana, bu düzenin mevcut yasaları bile işletilmemektedir. Hiçbir çözüm ve yaptırım gücü olmayan bu komisyonun ve onun raporunun gerçekte tersane patronlarının savunuculuğunu yapmaktan başka bir işlevi yoktur. Tersane İşçileri Birliği 18 Temmuz 2008

7 Ekim 2007 / T

aksim

Tuzla tersanelerinde göstermelik uygulamalar devam ediyor! Tuzla tersanelerinde sürekli ölümlü kazalar yaşanması ve bu kazaların kamuoyunda önemli bir yer tutması üzerine Çalışma Bakanlığı tarafından bir takım önlemler alınacağı söylenmişti. Yakın bir zamanda Tuzla Araştırma Komisyonu tarafından sözde tersaneler denetlenmiş, eksiklikler tespit edilmişti. Hatırlanacağı üzere, daha komisyon Tuzla’yı terk etmeden yine iş cinayetleri yaşanmıştı. Selah tersanesi böyle bir süreçte ard arda bir hafta içinde iki iş cinayetinin yaşanması üzerine kapatılmıştı. Aynı tersane bir hafta geçmeden “eksiklikler giderilmiştir” denilerek tekrar açılmıştı. Son olarak üç tersaneyi daha kapattıklarını belirttiler. “İş sağlığı ve iş güvenliği ile çalışma ortamına aykırı tersanelerin gerekirse kapatılacağı”nı söyleyen Çalışma Bakanı nedense GİSBİR üyesi olan tersanelere dokunamamaktadır. Ne tesadüftür ki, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin duvarlardaki panolar dışında ismi bile telaffuz edilmeyen tersaneler de bu tersanelerdir. Hatta büyük bir aymazlıkla alınması gereken bu önlemler için “çok masraflı” denilebilmektedir. Göstermelik uygulamalara devam eden Çalışma Bakanlığı, şimdilerde ise işçilere mesleki eğitim verileceğini, bundan sonra sertifikası olmayan işçilere iş verilmeyeceğini belirtiyor. Tuzla’nın olumsuz bir şekilde anılmaması için çalışmalarını hızlandırdıklarını söyleyen Çelik, sanki cinayetlerin ve diğer hak gasplarının sorumlusu üretimi esnekleştiren, taşeronluğu yaygınlaştıran tersane patronları ve kendileri değilmiş gibi, kursa başlayan işçilere tehditle karışık vaaz vermeyi de ihmal etmiyor. ‘’Sizin sağlığınız her şeyden önemli. Önemli olan sağlıksa bu sertifikaları alacaksınız. Kara düzen anlayışı artık bitmiştir. Babadan, dededen kalma alışkanlıklarla çalışma hayatımızı sürdüremeyiz. ‘Bana bir şey olmaz’ anlayışıyla çalışma hayatında var olamayız. Bu konudaki teknolojik gelişmeler, bütün imkânlar gerek işveren, gerekse bizim tarafımızdan seferber ediliyor. Sizlerden bu kurallara uymanızı istirham ediyorum.’’ diyen Çelik, aynı zamanda sanki yaşananların sorumlusu “bana bir şey olmaz” diyen işçilerin sorumsuzluğuymuş gibi yansıtmaya çalışıyor. Tüm meseleyi işçilerin bilgisizliğine ve sözde sorumsuzluğuna bağlayan Çalışma Bakanı cinayetlerin mesleki eğitim ve iş sağlığı ve güvenliği eğitimi ile çözüleceği gibi gerçekten tamamen uzak intibalar yaratarak kamuoyunu yanıltmaya çalışmaktadır. Az çok tersanelerde yaşanan gelişmeleri takip edenler iş kazalarının tersane asalaklarının aşırı kar hırsı yüzünden yaşandığını bilmektedir. Üç kuruşluk güvenlik tedbirleri almayanların işçilere iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vermeleri ne kadar samimi ve gerçekçidir. İşçilere gerçekten bu eğitimin nitelikli bir şekilde verildiğini düşünsek bile, önlemlerin alınmadığı tersanelerde bu ne kadar yaşam bulacak? İşçilerin bakanın sözleri ile iş güvenliği ve sağlığı konusunda “bilgisizliği” koşullarında bile çalışırken işverenin yapmasını istediği bir işi tehlikeli olduğu için reddeden ya da koruyucu malzeme isteyen işçiye kapıyı gösterdiği koşullarda, bu ikiyüzlü uygulama ne kadar gerçekçi gözükmektedir. Aynı şekilde tersanelere çalışmak için ilk girişte verdikleri iş güvenliği eğitimini de biliyoruz. Ya işçilerin eline bir kitapçık tutuşturularak “daha sonra uygulamalı eğitim vereceğiz” yalanıyla işe göndermekte ve bir daha ismi bile telaffuz edilmemekte ya da en fazla yarım saatlik CD gösterimi ile olay geçiştirilmektedir. Yine böyle bir uygulama içinde olanlardan ve onlara icazette sınır tanımayan uşakları tarafından bu sözde eğitim safsatasının ne kadar kıymeti harbiyesi olur bilinmez. Onlar bu aymazlıklarını tersane işçilerinin parçalı durumu üzerinden şekillendiriyorlar. Bu oyunları boşa çıkarmak, tersane işçileri olarak haklarımız ve geleceğimiz için gücümüzü birleştirip örgütlü mücadeleyi yükseltmekten geçmektedir. Aksi takdirde her geçen gün karşımıza yeni düzmecelerle çıkacak ve yaşamlarımızı öğütmeye, bizi kölelik koşullarına mahkûm etmeye devam edecekler. Tersane İşçileri Birliği


10  Kızıl Bayrak

Sınıfa karşı sınıf!

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Belediye işçilerine polis saldırısı...

Direne direne kazanacağız! İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı ilçe belediyelerinde ve Anakent’te toplusözleşme süreçleri devam ediyor. Belediye işçilerinin örgütlü olduğu Belediye-İş Sendikası ve Genel-İş Sendikası ile belediye yönetimleri arasında süren TİS görüşmeleri tıkanmış ve birçok belediye grev kararı asmıştı. Belediye-İş Sendikası, görüşmelerin tıkanması üzerine, 17 Temmuz günü Büyükşehir Belediyesi’ne kitlesel bir yürüyüş yapmak istedi. Örgütlenmelerin önündeki engellerin kaldırılması, atılan işçilerin geri alınması, işçilere yönelik baskıların durdurulması, toplusözleşmelerde dayatmalara hayır demek için yürümek isteyen belediye işçilerinin karşısına yine sermayenin kolluk güçleri dikildi.

“İşçiye değil çetelere barikat!” Edirnekapı Suriçi otobüs duraklarında toplanan belediye işçileri, kortejler oluşturup, pankart ve dövizlerini açarak, sloganlarla Büyükşehir Belediyesi’ne doğru yürüyüşe geçmek istedi. İşçilerin önü sermayenin kolluk güçleri tarafından kesildi. Belediye-İş Sendikası yöneticileri ile kolluk güçleri arasındaki ilk görüşmeden sonuç çıkmadı. Yürüyüşün engellenmesi, “Baskılar bizi yıldıramaz!”, “İşçiye değil çetelere barikat!”, “Sözleşme hakkımız engellenemez!”, “Direne direne kazanacağız!” sloganlarıyla karşılandı. Ardından ikinci ve üçüncü görüşmeler devam etti. Yine sonuç alamayan belediye yöneticileri kendi aralarında bir görüşme gerçekleştirdiler. Bu arada ses aracından ajitasyon konuşmaları yapılarak, Büyükşehir Belediyesi’ne yürünüp grev kararı asılacağı anons edildi. Son görüşme de sonuç vermeyince, belediye işçileri en önde “En büyük güç örgütlü güçtür!” Belediye-İş Sendikası pankartı açıp kol kola girerek barikata yüklendi. Kitlenin bir kısmı barikata yüklenerek barikatı aşmayı başardı. Bu sırada kitlenin büyük çoğunluğu barikatın yan tarafına yöneldi. Kolluk güçleri kitlenin etrafını sararak gaz bombası ve panzerlerden tazyikli su sıkarak kitleyi dağıtmaya çalıştı. Yer yer geriye çekilen kitle tekrar toplanarak barikata yüklendi. Ve yine gaz bombaları, tazyikli su ve joplarla karşılaştı. Uzun bir süre sermayenin kolluk güçleri karşısında direnen kitlenin en önünde sınıf devrimcileri duruyordu. “Sermayenin saldırılarına karşı birleşik mücadeleyi yükseltelim!” pankartıyla BDSP’li sınıf devrimcileri sermayenin kolluk güçleri karşısında adeta bir barikat vazifesi gördü. Bir süre daha saldırılara direnen kitle geriye çekilerek, Topkapı, Fatih ve Vatan Caddesi’ni kullanarak Saraçhane Parkı’na doğru yöneldi. Saraçhane Parkı’nda toplanan kitle buradan Büyükşehir Belediyesi’ne yürümek istedi. Kolluk güçleri burada da kitleyi engellemeye çalıştı. Bunun üzerine, “Yılgınlık yok direniş var!”, “Topbaş istifa!”, “Yaşasın sınıf dayanışması!” ve “Direne direne kazanacağız!” sloganları atıldı. Belediye-İş Sendikası yöneticileri ve sermayenin kolluk güçleri arasında yapılan görüşmelerin ardından kitle alkış ve sloganlarla belediye önüne doğru yöneldi.

“Bu ses greve gideceklerin ayak sesleridir!” Belediye önünde basın açıklamasını Belediye-İş Sendikası 2 Nolu Şube Başkanı Hasan Gülüm yaptı. Açıklamada şunlar söylendi: “Artık son sözlerin söylendiği noktadayız. Bugün 5

bin işçi İBŞB Başkanı ve ilçe belediye başkanlarının % 8 teklifini kabul etmediği için burada. Büyükşehir Belediye Başkanı ve ilçe Belediye Başkanları işçilerin bu sesine kulak vemelidir. Bu sesler grev öncesinde işçilerin kendi hakları için greve gideceklerinin ayak sesleridir...” Sözlerine son üç ayda temel tüketim maddelerine % 30 zam yapıldığını vurgulayarak devam eden Gülüm, örgütlenmek isteyen işçilerin işten atılmasına karşı DESA’da, Cerrahpaşa’da, Çapa’daki direnişlerin, toplusözleşmeden kaynaklı grevde bulunan E-Kart, Unilever grevlerinin ve belediye işçilerinin mücadelelerinin görmezden gelindiğini belirtti. Basın açıklamasının ardından Belediye-İş Sendikası Genel Sekreteri Nihat Ayçiçek kısa bir konuşma yaptı. Bugünkü saldırı ve engellemeleri teşhir ederek,“biz isteyeceğiz onlar vermeyecek, biz yine isteyeceğiz onlar yine vermeyecek ama biz direne direne kazanacağız” dedi. 17 Temmuz Ardından grev kararı Büyükşehir Belediyesi’nin kapısına asıldı. Yaklaşık 3 bin kişinin katıldığı eyleme, Türk İş İstanbul Şubeler Platformu, Genel-İş Sendikası 2 No’lu Şube, Emekli Sen, TÜMTİS, LEVER işçileri, TES-İŞ üyesi işçiler, BDSP, İşçi Gazetesi, ESP, GOP İşçi Platformu, UİD-DER destek verdi. BDSP eyleme, “Sermayenin saldırılarına karşı birleşik mücadeleyi yükseltelim!” pankartıyla katıldı. Kızıl Bayrak / İstanbul

Temmuz 2008 / İ

stanbul

17 Temmuz 2008

/ İstanbul

Belediye işçileri saldırıyı protesto etti!

“Haklarımızı korumak için ortak mücadeleyi yükselteceğiz” Belediye-İş İstanbul Şubeleri 21 Temmuz günü yaptıkları eylemle devlet terörünü protesto ettiler ve suç duyurusunda bulundular. Belediye-İş Sendikası önünde bir araya gelen işçiler, sloganlarla Büyükşehir Belediyesi’ne yürüyüş gerçekleştirdiler. Büyükşehir Belediyesi önünde, Belediye-İş Sendikası İstanbul Şubeleri adına 2 No’lu Şube Başkanı Hasan Gülüm basın açıklamasını gerçekleştirdi. İşçilerin grev kararlarını kitlesel olarak işyerine asmak ve taleplerini dile getirmek istemesine güvenlik güçlerinin tazyikli suyla, gazla saldırdığını ifade etti. Saldırı sırasında kadın ve çocuklardan oluşan çok sayıda kişinin yaralandığını vurguladı. Bu saldırının sadece belediye işçilerine değil, hak alma mücadelesi veren işçi ve emekçilere karşı yapıldığını, onları sindirme politikası olduğunu belirtti. Eyleme, DİSK Genel Yönetim Kurulu üyesi Ali Rıza Küçükosmanoğlu, Türk İş 1. Bölge Başkanı Faruk Büyükkucak, Haber İş 1 No’lu Başkanı Levent Dokuyucu, Tez Koop-İş Sendikası 2 No’lu Şube Başkanı Rabia Özkaraca, Harb İş 1 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Över, TÜMTİS İstanbul Şube Başkanı Çayan Dursun, Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, Deri-İş Sendikası Başkanı ve yöneticileri, Sağlık İş Sendikası Şube Başkanı, Tüm-Bel Sen İstanbul 4 No’lu Şube yöneticileri de katılarak destek verdi. BDSP eyleme “Yaşasın sınıf dayanışması!” ve “Sermayenin saldırılarına karşı birleşik mücadeleyi yükseltelim!” şiarlarının yazılı olduğu dövizlerle katıldı. Mücadele Birliği ve İşçi Gazetesi de eylemde dövizleriyle yer aldı. Eyleme EMEP de katıldı. Konuşmalarda Hayat TV’nin kapatılması protesto edildi. Yapılan açıklamanın ardından Belediye İş Sendikası, Büyükşehir Belediyesi’nin grev kararını sökmesi ile ilgili suç duyurusunda bulundu. Eyleme 300 civarında işçi katıldı. Kızıl Bayrak / İstanbul


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Sınıfa karşı sınıf!

Kızıl Bayrak  11

Belediye işçileri barikatları aşıyor! Genel-İş Sendikası’na bağlı Kartal belediye işçileri, tıkanan toplusözleşme görüşmelerinin ardından 21 Temmuz günü belediye binasına grev kararını asmak için Kartal Belediyesi Bakım ve Onarım Müdürlüğü’nde saat 10.00’da toplanarak yürüyüşe geçtiler. Eyleme destek veren kurumlarla beraber toplanan kitle Karlıktepe Mahallesi’nden Kartal Belediyesi’ne doğru yürümeye başladı. Kitlenin önü stadın önünde polis barikatı ile kesildi. Kitlenin barikat kalkana kadar buradan ayrılmayacağını kararlılıkla belirtmesi üzerine barikat kaldırıldı. Yeniden yürüyüşe geçen kitlenin önüne bu kez belediye binasının önünde polis barikatı çıktı. Daha fazla içeri giremeyeceklerini söyleyen polis şeflerini işçiler kararlılıkla karşıladı: “Yüklen emekçi kazanacağız!”, “İşçiler saflara barikatı aşmaya!” sloganları atıldı. Barikata yüklenen işçiler ciddi bir çatışma çıkmadan barikatı aştı ve belediye binasının önünde konumlandı. Slogan ve alkışlarla başlayan konuşmalarda önce destek veren kurum, sendika, kitle örgütü ve partilerin isimleri okundu. Daha sonra sözü Genel-İş Sendikası Genel Merkez Yöneticisi ve Toplu Sözleşme Daire Başkanı İsmail Özhamarat aldı. Özhamarat polisin bu tutumunun tamamen yasa dışı olduğunu belirtti ve Büyükşehir belediyesi işçilerine gerçekleşen saldırıya değindi. Faili meçhul onlarca cinayet işleyenler yargılanmazken hakkını arayanların polis şiddetine hedef olduğunun belirtildiği açıklamada, Kemal Türkler’in katledilmesi, ‘77 1 Mayısı ve Sivas katliamına da değinildi. Özhamarat konuşmasını, ne olursa olsun işçi sınıfının iktidarını istemekten, hakları

için mücadele etmekten vazgeçmeyeceklerini vurgulayarak sonlandırdı. Ardından Genel-İş Anadolu Yakası 3 No’lu Bölge Başkanı Veysel Demir söz alarak polisin tutumunu kınadı. Katılan ve destek veren tüm kurumlara teşekkür eden Demir, baskıların işçileri yıldıramayacağını ve eninde sonunda kazanacaklarını belirtti. Ardından Genel-İş Sendikası adına 1 No’lu Şube Başkanı Şahan İlseven basın metnini okudu. Basın metninin okunmasından sonra grev ilanı belediye binasına asılarak eylem sonlandırıldı. Kızıl Bayrak / Tuzla

21 Temmuz 2008

/ Kartal

Kadıköy’de grev kararı asıldı! DİSK Genel-İş Anadolu Yakası 1 No’lu Şube ile Kadıköy Belediyesi arasında 5.5 aydır süren toplusözleşme sürecinin tıkanması üzerine, belediye işçileri 23 Temmuz günü Kadıköy Belediyesi’ne grev kararını astılar. Kadıköy İskele Meydanı’nda toplanan işçiler saat 10.20’de yürüyüşe geçtiler. Yürüyüşte “DİSK Genel-İş Kadıköy Belediyesi İşçileri”, “Birlik, mücadele, zafer!”, “İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız!” pankartları açıldı. Eyleme BDSP, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”, “Yaşasın sınıf dayanışması!”, “Genel grev-genel direniş!”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!”, TİB-DER ise “Yaşasın tersane işçilerinin birliği!”, “Direne direne kazanacağız!”, “Yolu yok kurtuluşun isyanı seçmedikçe!” dövizleriyle destek verdi. Kaldıraç da eyleme dövizleriyle katıldı. İşçiler alkış ve sloganlarla, Tepe Nautilus önünden geçerek Kadıköy Belediyesi’ne geldiler. Burada Genelİş Anadolu Yakası 3 No’lu Bölge Başkanı Veysel Demir kısa bir konuşma yaptı. Grev ve direnişlere yönelik baskıları kınadı ve sınıf dayanışmasını yükseltmek için ortak mücadeleye çağrı yaptı. Ardından Genel-İş Sendikası Toplu Sözleşme Daire Başkanı İsmail Özhamarat ve DİSK Genel-İş İstanbul Anadolu Yakası 1 No’lu Şube Başkanı Şahan İlseven konuşmalar yaptılar. 450 civarında emekçinin katıldığı eylem grev kararının asılmasıyla sona erdi. Kızıl Bayrak / İstanbul

Belediye işçilerine yönelik saldırı protesto edildi Grev kararı asmak üzere Büyükşehir Belediyesi’ne doğru yürüyüşe geçen işçilerin polis terörüne hedef olması pek çok kurum ve sendika tarafından protesto edildi. Türk-İş Yönetim Kurulu yazılı açıklama yaparak polis terörünü protesto etti. Kolluk güçlerinin son dönemde sendikaların gerçekleştirdiği eylemlere karşı benzer bir tutum takındığına değinilerek, Ankara’da TEKEL işçilerine, 1 Mayıs’ta İstanbul’da binlerce işçi ve emekçiye yönelik saldırılar örnek gösterildi. Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu saldırının ardından yaptığı yazılı açıklama ile işçi ve emekçilere dönük saldırıyı kınadı, belediye işçilerinin, grev ve direnişleri devam eden işçilerin yanında olmaya devam edeceğini söyledi. TÜMTİS Genel Başkanı Kenan Öztürk saldırıyı mahkum eden bir açıklama yayınladı. Açıklamada şunlar söylendi: “Belediye işçilerini desteklemek amacıyla aralarında Unilever’in depolarında sendikamıza üye olduklarından dolayı işten atılan ve direnişte olan üyelerimizin de bulunduğu işçiler ile basın mensupları da saldırıdan nasibini almıştır. (...) Belediye İş Sendikası ve belediye işçileri ile

dayanışma içerisinde olacağımızı belirtiyorum.” TİB-DER tarafından yapılan açıklamada, belediye işçilerine yönelik saldırı protesto edildi. TİB-DER açıklamasında şu görüşlere yer verdi: “Bu yaşanan saldırılar işçi ve emekçileri sefalet koşullarına mahkûm etmek isteyen sermaye sınıfının uyguladığı politikalardan bağımsız değildir. İşçi ve emekçi kardeşlerimizin biran önce bunun bilincine varması, sermayenin uyguladığı topyekûn saldırılara karşı topyekûn mücadele hattının örülmesi gerekmektedir. Bunun da yolu sınıf dayanışmasını yükseltmekten, mücadelemizi ortaklaştırmaktan geçmektedir. Bizler Tersane İşçileri Birliği Derneği olarak yaşanan bu saldırıyı kınıyor tüm sınıf dostlarımızın haklı mücadelelerinin yanında olacağımızı dosta ve düşmana ilan ediyoruz.” ILPS (Halkların Uluslararası Mücadele Ligi), Partizan, İşçi-Köylü Gazetesi, Devrimci Demokratik Sendikal Birlik, Yeni Demokrat Gençlik tarafından yapılan açıklamada, devletin emekçi düşmanı yüzünü bir kez daha gösterdiği belirtilerek şunlar söylendi: “Derinleşen ekonomik krizin faturasını emekçilere ödetmek isteyen düzen, emekçilerin dipten gelen

dalgasının-biriktirdiği öfkesinin yüzeye çıkmaması için elinden geleni yapmakta, sendika-grev-toplu sözleşme haklarına saldırmakta, eğitim-sağlık-sigorta vb. haklarını gasp etmektedir. Ancak bu saldırılar emekçilerin öfkesini ve mücadelesini boğamayacak, aksine mücadele yükselişini sürdürecektir...” KESK’e bağlı Yapı Yol Sen Sendikası açıklamasında şunları söyledi: “Biz soruyoruz? Grev kararını kapıya asmak isteyen işçilere vahşice saldırmanın anlamı nedir? Emekçilere karşı yapılan bu vahşet ve bu zulüm nedendir? Ve nedendir bu düşmanca hazırlık ve saldırı?” Türkiye Belediyeler ve Genel Hizmetler İşçileri Sendikası (Belediye-İş) da polis terörüne ilişkin bir açıklama yaptı. “En temel hak ve özgürlüklerini kullanmak isteyen üyelerimize tahammül edemeyenler, hukuk devletinden, demokrasiden söz edemezler…” başlıklı yazılı açıklamada gerçekleşen saldırı teşhir edildi ve devletin sorumluluğu vurgulandı. Kolluk güçlerinin temel hak ve özgürlüklerin kullanımını engellediği belirtildi. Bu hakların engellenmesine izin verilmeyeceği vurgulandı.


12  Kızıl Bayrak

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Sınıf dayanışmasını büyütelim!

Arser işçisiyle dayanışmaya! Ambarlı Limanı’nda Arkas Holdinge bağlı faaliyet yürüten Arser A.Ş.’de çalışan işçiler bir süredir sendikal örgütlenme çabası içindeydiler. 400’ü aşkın işçi bir ay gibi kısa bir sürede Liman-İş Sendikası’na üye oldu. Sendikalaşma sürecinin tamamlanmasıyla birlikte patron saldırıya geçti. İşçiler üzerinde baskıları yoğunlaştırarak onları sendikadan istifaya zorladı. Arser’de çalışan işçilerin çoğunu kağıt üzerinde Marport A.Ş’ye kaydırarak örgütlülüğü boşa düşürmeye çalıştı. Hemen ardından ise iş yavaşlattıkları gerekçesi ile işçilere noter onaylı belge imzalatmaya çalıştı. İşçilere geri adım attıramayınca tensikat saldırısına başvurdu. İlk olarak 5 işçiyi “iş ahlakına ve iyi niyet kurallarına aykırı davrandıkları” gerekçesiyle işten çıkardı. 15 Temmuz günü ise 52 işçi daha atıldı. İşçiler bu saldırıya da sendikal örgütlülüklerine sahip çıkarak, direnişe geçerek yanıt verdiler. İşçilerin 15 Temmuz’da direnişe geçmelerinden itibaren patronun yardımına jandarma koştu. Jandarma işyeri önünde bekleyen işçileri çeşitli bahanelerle rahatsız etmeye başladı ve bu abluka gün geçtikçe artıyor. İlk günlerde direnişin uzun sürmeyeceği beklentisiyle patron liman alanına giriş çıkışlara fazla engel çıkartmıyordu. 18 Temmuz sabahından itibaren, direnişçi işçilerin ve onlara destek için gelenlerin liman alanına girişi jandarma tarafından engellenmeye başladı. Bu saldırılara rağmen işçiler dağılmadılar ve direnişi liman alanının hemen dışında bulunan sendika temsilciliğine taşıdılar. 18 Temmuz günü sendika binasının önünde toplanan işçiler gün boyunca direnişlerine burada devam ettiler. Tüm işçilerin direnişe katılmasıyla işletmede üretim tamamen durmuş durumda. Patron limandaki yükleme boşaltma faaliyetlerini sürdürebilmek için bazı işçileri arayarak rüşvet teklif etti. Bundan beklediği sonucu alamayan patronun sağda solda başka firmalarda çalışan deneyimsiz işçilere işbaşı yaptırdığı belirtiliyor. Bu işçiler yapılan işe yabancı oldukları ve gerekli tedbirler alınmadığı için sık sık iş kazalarına uğruyorlar. Örneğin tonlarca ağırlıktaki bir konteynerin devrildiği kazada işçiler şans eseri ölümden kurtuldular. Patronun bulduğu bir çare de eskiden işyerinde çalışmış ve emekli olmuş işçiler oldu. Bu işçileri arayıp yüksek ücret teklif eden patron umduğu sonucu alabilmiş değil. Çünkü direnişteki işçiler patronun ayartmak istediği emekli işçileri bilgilendiriyor ve eylemi kırmalarını engelliyorlar. Patronun tüm saldırılarına rağmen Arser işçileri baskılara boyun eğmiyor, sendikal örgütlülüklerine sahip çıkıyor ve direniyorlar. Fakat tüm direniş deneyimlerinin de gösterdiği gibi, yalnız kalan direnişlerin kalıcı kazanımlar elde etmesi neredeyse imkânsızdır. Arser işçisi başta Esenyurt, Büyükçekmece ve Avcılar olmak üzere yakın bölgelerdeki ve tüm İstanbul’daki sınıf kardeşlerinin aktif desteğine ihtiyaç duyuyorlar. Sendikal örgütlülük hakkı için direnen Arser işçisinin bütün bir sınıf adına direndiği bilinciyle hareket etmek, etkili bir dayanışmayı örgütlemek ertelenemez bir sorumluluktur. Kızıl Bayrak / Esenyurt

Arser işçilerine destek artıyor! İşten atılan ve direnişe geçen Arser işçilerine

sendikalardan da destek artıyor. Aralarında TÜMTİS Genel Mali Sekreteri Seyfi Erez’in de olduğu TÜMTİS üyesi işçiler, Arser işçilerini ziyaret ettiler. Ziyarette konuşan Seyfi Erez “örgütlülüğümüzü dağıtmadığımız sürece, birlik ve beraberliğimizi dün olduğundan daha ileri bir noktaya taşıdığımız sürece kazanacağımıza inanıyorum” dedi. TÜMTİS Merkez Yönetim Kurulu bir açıklama yaparak, sonuna kadar direnişteki işçilerin yanında olduklarını belirtti. Petrol İş Sendikası da yaptığı açıklama ile Arser işçileri ile Liman-İş Sendikasının yanında olduğunu bildirdi.

ve

BDSP’den direnişteki Arser işçilerine ziyaret Esenyurt BDSP Arser işçilerine 20 Temmuz günü dayanışma amaçlı bir ziyaret gerçekleştirdi. “Direnen işçiler kazanacak!”, “ Yaşasın sınıf dayanışması!”, “ Liman işçisi yalnız değildir!”, “İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız!” sloganlarıyla direniş yerinin yakınından yürümeye başlayan BDSP’li işçiler, direnişçi işçiler tarafından sloganlar ve alkışlarla karşılandılar. BDSP adına yapılan konuşmada, sermayenin saldırılarını şiddetlendirdiği bu süreçte, liman işçilerinin başlatmış oldukları bu direnişin önemine değinildi, sınıf dayanışmasına vurgu yapıldı. İşçi sınıfı cephesinde son dönemde gerçekleşen direniş

21 Temmuz 2008

/ Ambarlı

grevlere değinilerek birleşik mücadelenin öneminin altı çizildi. Direnişçi işçiler de kararlı olduklarını ve mücadelelerini mutlaka başarıyla sonuçlandıracaklarını dile getirdiler, bunun için sınıf dayanışmasına ihtiyaç duyduklarını vurguladılar. Coşkulu bir atmosferde gerçekleşen dayanışma ziyaretinin daha güçlü bir dayanışma ile birleştirileceği ifade edilerek ziyaret sonlandırıldı. Kızıl Bayrak / Esenyurt

Ambarlı liman işçileri mücadeleyi yükseltiyor! Ambarlı liman işçilerinin Arkas Holding’in sendikasızlaştırma saldırısına karşı başlattıkları direniş kararlı eylemlerle devam ediyor. İstanbul Avcılar Ambarlı’da bulunan Arser İş Makinaları A.Ş. işyerinde örgütlenen Türk-İş’e bağlı Liman-İş Sendikası işçileri, sendikal örgütlenme mücadelesinin önüne konulan engellere karşı mücadeleyi yükseltiyor.

Liman işçilerine destek… Liman işçileri Ambarlı’da sürdürdükleri direnişlerini 22 Temmuz Gayrettepe’deki Arkas Holding binası önüne taşıdılar. Dövizleriyle beraber öfke ve kararlılıklarını eylem alanına taşıyan işçilere Hava-İş Sendikası Genel Başkanı Atilay Ayçin, Deri-İş Sendikası Genel Başkanı Musa Servi, Petrol-İş Sendikası Genel Merkez Yönetim Kurulu üyeleri, TÜMTİS Genel Sekreteri Gürel Yılmaz, Tek Gıda-İş Genel Sekreteri Mecit Amaç genel merkez düzeyinde destek verirken, Tuzla’da patronların safında görünen Dok Gemi-İş Sendikası Genel Başkanı Necip Nalbantoğlu da eylemde boy gösterdi.

Liman işçileri: “Haklarımızı istiyoruz!” T. Harb-İş Anadolu Yakası ve İstanbul Şube yöneticilerinin de destek verdiği eylemde liman işçileri “Direne direne kazanacağız!/Marport Liman İşçileri”, “İşimizi ve haklarımızı istiyoruz!” pankartlarını açtılar. “Ölmek var dönmek yok!”, “Sendika hakkımız, söke söke alırız!”, “Baskılar bizi yıldıramaz!” sloganlarını atan işçiler, işten atma saldırısına karşı öfkelerini dile getirdiler. Holding önünde eş ve çocuklarıyla birlikte gelen liman işçilerine seslenen Türk-İş 1. Bölge Temsilcisi Faruk Büyükkucak sendikal örgütlenme mücadelesi üzerindeki baskılara karşı Arkas Holding’i uyardı. Ardından Liman-İş Sendikası İstanbul Şube Başkanı Muzaffer Akpunar, Arser işçilerinin sendikal örgütlenme mücadelesi sürecinde karşı karşıya kaldıkları baskılara değindi. Patronun dışarıdan vinç operatörü olarak getirttiği işçileri ehliyetsiz olarak çalıştırdığını, bunun “iş kaza”larına yol açabileceğini vurguladı. Eylemin son konuşmalarınıı liman işçilerinin eşleri ve çocukları yaptılar.

İşçilerin eylemleri karalanmak isteniyor... Eylem sırasında Arkas Holding’in çalışanları sendika yöneticilerinin yaptığı konuşmaları dikkatle not ederken, haberi takip etmek üzere holding önünde bulunan basın mensuplarından bazılarına liman işçilerinin yaptığı eylemleri karalama amacı taşıyan basın metni dağıttılar. Eylemde yapılan konuşmalar arasında işten atmalara tepki gösteren işçiler haklarının geri verilmesini istediler. Daha büyük eylemler yapma uyarısında bulundular. Kızıl Bayrak / İstanbul


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Sınıfa karşı sınıf!

Kızıl Bayrak  13

Liman işçilerinin direnişi sürüyor...

“Mutlaka biz kazanacağız!” Ambarlı Limanında Arkas Holdinge bağlı Arser A.Ş.’de çalışan işçilerin mücadele süreci ve direniş üzerine Arser işçisi ve Liman-İş Sendikası Başkanı Muzaffer Akpunar ile konuştuk... - Arser AŞ.’de çalışan işçiler olarak bir süredir sendikalaşma mücadelesi içerisindesiniz. Örgütlenme süreci patronun saldırısıyla karşılanmış durumda. Buna paralel olarak gelişen direniş sürecinizi genel çerçevesiyle anlatabilir misiniz? Arser işçisi: Bu sürecin gelişmesinde liman içerisindeki sağlıksız ve ağır çalışma koşullarının giderek arttırılması oldukça etkili oldu. Çalışan işçilerin büyük kısmı -ki birçoğu operatör olarak çalışmakta- daha hızlı ve daha fazla iş yapmaya zorlandı. Patronun bu zorlamaları ölümle sonuçlanan birçok kazanın yaşanmasına sebep oldu. Daha fazla üretimin yapılması gerekçesiyle öğle yemeği hakkı kaldırılmış oldu. Haftalık izinler yalnızca gemilerin bittiği dönemlere denk getirilmeye başlandı, çoğu zaman haftalık izinlerimizi kullanamadık. Ayrıca biz işçilerin haberi olmadan kağıt üzerinde firma değişiklikleri yapıldı. Bir gün içerisinde “Arser kapandı, artık hepiniz Marport’a geçtiniz” denilebildi. Bu geçişle ilgili hiçbir açıklama da yapılmadı. Örneğin tazminatlarımız veya benzer haklarımıza dair firma değişikliği sonrası ne gibi gelişmeler yaşanacağı kimseye açıklanmadı. Yaşanan bu gelişmelere paralel olarak sendikalaşma faaliyeti içerisine girmiş olduk. Sendikalaşma sürecimizle birlikte patronun işten atma saldırısıyla karşı karşıya geldik. İlk olarak 5 arkadaşımız işten çıkarıldı. Arser patronu işçileri sendikadan istifaya zorladı. Kağıt üzerinde işçileri Arkas Holding’e bağlı çalışan diğer bir firma olan Marport A.Ş’ye kaydırdı. Yaşananlara rağmen bizler geri adım atmayınca 52 işçi arkadaşın daha işine son verildi. Sonrasında kısa sürede örgütlenerek birçok arkadaşımızla birlikte sendikaya üye olduk ve şu an devam eden direnişimize başladık. - Sendikalaşan işçi sayısı ve direnişe rağmen çalışmaya devam eden işçi sayısı nedir? Arser İşçisi: Şu an sendikalaşan işçi sayısı 400’ün üzerinde. Arkas Holdinge bağlı Arser Makina Servis Bölümü’nde, yani operatör bölümünde çalışanların sayısı, tam net olarak bilmiyorum ama, yaklaşık 15-20 kişi civarında. - Hedefleriniz ve talepleriniz neler? Arser işçisi: Amacımız hem sendikalaşma hakkımızı kullanmak hem de sendika etrafında oluşan örgütlülüğümüzle birlikte diğer haklarımızı da alabilmek. Burada önemli noktalardan biri de, işten çıkarılanlar ile birlikte şu an direnişte olan ve sendikalaşma talebinde bulunan tüm işçi arkadaşlarımızın hep birlikte işe alınmasıdır. Var olan haklarımızın korunması ve sendikal faaliyetlerimizin devam etmesi şartıyla ancak yeniden çalışmaya dönebiliriz. Bizim başka alternatifimiz yok, sendika buraya girecek ve işten çıkarılan tüm arkadaşlarımız işe geri alınacak. Artık bundan geri dönüşümüz yok ve herkes de bunun bilincinde. - Liman işçileri olarak üretimden gelen gücünüzü kullanarak taleplerinizle birlikte patronların karşısına dikilmiş durumdasınız. Sınıf mücadelesi açısından oldukça önemli olan bu direnişinizde gerek diğer sınıf kardeşlerinizden gerekse siyasal örgütler, demokratik kitle örgütleri ve diğer

sendikalardan neler bekliyorsunuz? Arser işçisi: Bizler anayasal çerçevede var olduğu söylenen haklarımızı istiyoruz. Bu süreçte tüm duyarlı kamuoyundan destek almak istiyoruz. Bizler bugüne kadar yasal olmayan bir biçimde sürekli daha fazla daha fazla çalıştırılmaya zorlandık. Burada birçok iş kazası ve ölümler yaşandı. Bizler emeğimizin karşılığı olan yasal haklarımızı istiyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz. Buradan herkese çağrımız, birlik ve mücadeleyi yükseltmek ve dayanışmayı büyütmek! - Liman işçilerinin ortaya koymuş olduğu bu direnişi selamlıyor, mücadelenizde yanınızda olacağımızı bir kez daha ifade ediyoruz. *** - Direniş sürecinden bahsedebilir misiniz? Muzaffer Akpunar: Ayın 14’ünden bu yana, üç gün Marport limanında üç gündür de Ambarlı’daki sendikamız bölge temsilciliğinde işçi arkadaşlarımızla birlikte yürüttüğümüz mücadelemiz devam ediyor. Amacımız anayasal hakkımız olan sendikal hakkımızı kullanmak ve örgütlenmek. İnsanca yaşama koşullarını kullanmak için sendika hakkımızı alacağımızı belirtiyoruz. (...) Kendi personelini 300500 YTL ücretle 21 gün çalıştırıp hafta tatili dahi vermeyen bu işverenler neden bu sendikal hakkımızı, örgütlenme hakkımızı kullanmamıza bu kadar tahammül edemiyorlar? İş akitlerini feshederken dahi mevzuata uymadan, telefonlarla arkadaşlarımız aranarak konu söyleniyor. Kolluk güçleri ve sivil bürokratlar dahil baskı yapmanın tüm yolları aranarak mücadelemiz engellenmeye çalışılıyor. -Liman işçileri sendikalaşma sürecine nasıl geldiler, hangi sorun ve talepler ekseninde bu sürecin içerisine girdiler? Muzaffer Akpunar: Liman işçilerinin içerisinde olduğu koşullar tamamen kölevari çalışma koşulları. 21 gün çalışıp hafta izinlerini dahi kullanamıyorlar. Bunun yanısıra işçi arkadaşlar cenazeleri olduğu zaman dahi işlerini bırakamıyorlar. İşveren “Git bana defin kağıdı getir” diyebiliyor. Yemekhanesinden barınmasına, elbisesinden verdikleri makinaya kadar hemen her şey olumsuz. İş güvenliği ve işçi sağlığı

için bir kez dahi toplanılmamış. Bugüne kadar bu keyfi uygulamalar ve kölelik koşulları sürekli devam etmiş ancak artık işçilerin canına tak etmiş durumda. (...) 20 Haziran günü arkadaşların bir kısmı gelerek sendikamıza üye oldular. O gün beş arkadaşı telefonla işten çıkarttılar, resmi tebligat dahi yapılmadı. Birkaç gün sonra 52 kişi daha telefonla aranarak işten çıkarıldı. 57 kişi dışında geriye kalan diğer arkadaşlar işe davet edildiler, ancak patron uyanıklık yaptı. İşçilerin girişte kart basarak geçtiği makinalar var. Patron bu kartların şifresini bozduğu için işçilerin hiçbiri içeriye giremediler. Patron bununla beraber işyeri girişine noter getirerek işçilerin “işi terk etme”lerine dair kayıt tutturdu. Bu süreçte eylemliliklerimiz, sendikal haklarımızın devam etmesi ve işten çıkarılan bütün arkadaşlarımızın yeniden tüm haklarıyla birlikte işe başlamaları talebiyle yürütülüyor. - Direnişte bulunduğunuz sürede yaptığınız ve bundan sonra yapacağınız etkinliklerden bahsedebilir misiniz? Muzaffer Akpunar: Önce direnişimizi iki gün iki gece liman içerisinde sürdürdürdük. Jandarmanın gelmesini de içeren baskı sonrasında bölge temsilciliğimizin bulunduğu binamıza geldik ve direnişimizi burada sürdürüyoruz. Herkes işbaşı yapıncaya kadar bize düşen görev neyse onu sonuna kadar yapacağız. - Buradan diğer işçilere, sendikalara, siyasal örgütlere ve demokratik kitle örgütlerine çağrınız nedir? Muzaffer Akpunar: Bugün 400 insan anayasal haklarını kullandıkları için işten atılmış, aileleri ile birlikte binin üzerinde insan açlığa mahkum edilmiş durumda. Kamuoyuna diyorum ki, bu bir zulümdür, bu bir haksızlıktır. Duyarlı herkesi bize sahip çıkmaya ve destek vermeye çağırıyorum. Siyasi iktidarı ve yetkilileri de göreve davet ediyorum. Bu ülkenin üretenleri biziz ve bizler insanca yaşama koşulları istiyoruz. Kızıl Bayrak / Esenyurt


14  Kızıl Bayrak  Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Toplu görüşmeyi toplusözleşmeye çevirmek için

Toplu görüşmeyi toplusözleşmeye çevirmek için devrimci kamu emekçiler

Saldırıları püskürtmek grevli-toplusözleşmeli s Kamu emekçileri sendikaları ile sermaye hükümeti arasında bu yıl 7.’si yapılacak olan toplu görüşme süreci yaklaşıyor. Görüşmeler 6 yıldır sermaye hükümetinin pervasız tutumları ve dayatmalarıyla gerçekleşmektedir. Kamu emekçileri konfederasyonları ise görüşme oyununun figüranları olmaktan öteye geçememektedir. Devlet güdümlü ve kontra konfederasyonlar konumları gereği bu oyunda onay mercii gibi davranmaktadır. Fiili-meşru mücadele sonucunda kurulan, mücadeleci dinamikleri içinde barındıran KESK ise, yönetimleri tutan liberal reformist anlayışların uzlaşmacı mücadele çizgisi nedeniyle oynaması gereken misyonu yerine getirememektedir.

Yıllardır aynı oyun sahneleniyor! Sermaye devleti 4688 sayılı yasa ile kamu emekçileri hareketine deli gömleğini giydirdi. Grev ve toplusözleşme hakkını tanımayarak emekçilerin en etkili silahını yok saydı, sendikaları işlevsiz hale getirdi. Sahte sendika yasasıyla toplu görüşme oyununu devreye soktu. Görüşmeleri ücret artışlarına indirgemekle kalmadı, baştan ilan ettiği sefalet düzeyindeki artışları dayattı. Yasaya göre, 15 gün içinde sonuçlanması gereken toplu görüşmelerde anlaşmaya varılması durumunda mutabakat metni imzalanarak Bakanlar Kurulu’na sunulmaktadır. Anlaşmazlık durumunda ise uyuşmazlık tutanağı tutulmakta ve Yüksek Hakem Kurulu Başkanı ve 4 öğretim görevlisinden oluşan Uzlaştırma Kurulu devreye girmektedir. Uzlaştırma Kurulu kararına tarafların katılmaması durumunda ise anlaşma ve anlaşmazlık konuları Bakanlar Kurulu’na gönderilmekte ve dayatılan ücret artışı onaylanmaktadır. Görüşme süreçlerinde hükümetin çizdiği sınırları aşmayan kontra ve devlet güdümlü konfederasyonlar emekçilerin en temel hakları konusunda ağzını dahi açmamaktadır. KESK ise iş güvencesi, SSGSS, grev hakkı vb. konuları kerhen dillendirmekte, emekçilerin en acil taleplerini sermaye devletinden koparıp almayı hedefleyen bir mücadeleye konu etmemektedir. Özetle sermaye hükümeti tüm kuralları koymakta, yıllardır uygulamakta kararlı olduğu saldırıları dayatmakta, sendikaları da bu sürece ortak ederek görüşme masasını her yıl tekrarlanan bir orta oyununa çevirmektedir. Bunda kamu emekçileri konfederasyonlarının da payı bulunmakta, Kamu-Sen ve Memur-Sen bu işi gönüllü yapmakta, KESK ise mücadeleci geleneğinden uzaklaştıkça aynı konuma düşmektedir.

İki yıldır oyundan çekilen KESK İLO’ya sığındı! Toplu görüşme adı altında kamu emekçilerinin aldatıldığını iki yıl önce nihayet “fark eden” KESK yönetimi görüşmelerin 4. turunda masadan kalktığını ilan etti. Yaptığı basın açıklaması ile yüzlerini

işyerlerine, alanlara döneceğini ilan etti. Ancak toplu görüşmelerden çekildiği günden itibaren sınırlı basın açıklamaları gerçekleştirmekle yetindi. Daha sonra ise durumu İLO’ya taşımaya hazırlandığını açıkladı. Geçen yıl ise görüşme öncesinde de masaya oturmayacaklarını ilan etti. Ancak yüzünü işyerlerine dönmek yerine Çalışma Bakanı’na, hükümete ve devlet güdümlü sendikalara döndü. Konuyla ilgili Mehmet Ali Şahin’e mektup yazarak resmi başvuruda bulundu. Yaptığı açıklamalarda hükümete ve güdümlü sendikalara seslenmeye devam etti. “Toplu görüşmeler başlamış olsa da hala vaktimiz var. Bir an evvel toplu görüşme yerine toplusözleşme masasını kuralım. Toplusözleşme yapmak için iddia edildiği gibi herhangi bir yasal düzenlemeye gerek yoktur. Grev ve toplusözleşme hakkımız vardır, bunun önündeki engel siyasi iradedir” vb. açıklamalar yapmakla yetindi. Özetle KESK masadan çekildi ancak yönetimdeki reformistlerin aklı masada kaldı. Yönetimleri tutan liberal reformist anlayışların masadan çekilme nedeni kağıt üzerindeki yetkinin kaybedilmesi olduğu için onlardan başka türlüsü de beklenemezdi.

KESK yönetimi Tayyip’le görüştü! Buraya kadar söylediklerimizde esasa ilişkin bir yenilik bulunmuyor. Yıllardır sorunun özünün masaya oturup oturmamak ikileminde olmadığını, aslolanın kamu emekçilerinin mücadelesini örgütleyip örgütlememekte olduğunu ifade ediyoruz. “Özünde sorun masada oturmakta ya da masadan kalkmakta değildir. Asıl sorun militan bir mücadele programını rehber edinmemekte ve hak alıcı bir mücadeleyi pratikte örgütleyecek araç, yol, yöntem ve mekanizmaları yaratmamaktadır. Masada kalmak ya da masadan kalkmak buna bağlı olarak taktik bir sorundur. Dişe diş bir hak alma mücadelesi örgütlendiği, işyerleri eylem alanlarına çevrildiği, alanlar kuşatıldığı koşullarda KESK’in masada oturup oturmadığının bir önemi de kalmayacaktır.” (SİKB, 31 Ağustos ‘07, sayı:34) Son iki yıldır yüzünü işyerlerine, kamu emekçilerinin taleplerine döneceğini iddia ederek görüşme masasından çekilen KESK’in yeni yönetimi geçtiğimiz hafta Tayyip Erdoğan’la görüştü. Görüşmede TİS ve grev hakkının emekçilerin evrensel haklarından biri olduğunu dile getirdi. 4688 sayılı yasada buna yer verilmeyerek kamu emekçilerinin bu haklarının kullanımının engellendiğini dile getirdi. Sermaye adına ülkeyi yöneten Tayyip Erdoğan’dan grev ve toplusözleşme hakkı ile aynı işyerinde farklı statülerde çalışanların ortak örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılmasını, kamu emekçilerinin ücretlerine 350 YTL seyyanen zam yapılmasını, sendikaların iç işleyişine ve sendikal faaliyete yönelik engellere son verilmesini, toplu görüşmelerin 15 Eylül’de başlamasını, kadın emekçilere yönelik bir takım haklar ile kesintiye uğrayan “özgür, eşitlikçi ve demokratik bir Türkiye için ‘yeni anayasa’” çalışmalarına yeniden başlanmasını talep etti.

CMYK

Tüm bunlar, her türlü hak ve özgürlüklerin, örgütlenmenin, sendikal faaliyetin önündeki en temel engel olan sermaye iktidarının has uşağından talep edildi. İşçi ve emekçilerin hak ve özgürlükleri, Kürt halkının özgürlük ve eşitlik talebinin inkar ve imhayla bastırılması sözkonusu olduğunda aralarındaki tüm sorunları bir tarafa bırakarak birleşen, sermayeye hizmette, emperyalizme uşaklıkta kusur etmeyen AKP’den istedi! KESK yönetimi bununla da yetinmedi. Burjuva düzen güçlerinin iç iktidar savaşında malzeme olarak kullanılan “Ergenekon operasyonu” davasında sonuç alınmasını “demokratikleşme”nin bir imkanı olarak gördüklerini ilan etti. Emekçilere baştan aşağıya çürüyen ve çeteleşen devlet gerçeğini teşhir edeceğine, ülkedeki demokratik siyasal yaşama tehdit oluşturan tüm kirli çete ilişkilerinin açığa çıkartılıp yargılanması gerektiğini ifade etti. 12 Eylül darbecilerinin yargılanmamış ve 12 Eylül anayasası yerine özgürlükçü, demokratik, eşitlikçi ve barışçıl bir sivil anayasanın getirilememiş olmasının bu karanlık ilişkilere cesaret ve güven verdiğinin altını çizdi. Ergenekon soruşturmasının derinleştirilmesi ve daha önce üzeri örtülen karanlık tertiplerin, katliamların ve faili meçhullerin açığa çıkartılması gerektiğini dile getirdi. Böylece emekçilerin bilincinde, “derin” ilişkilerinden arındırılarak, içindeki “çetelerin” yargılanarak devletin demokratikleşebileceği yanılsaması yarattı. AKP şahsında dinci gericiliğe yedeklenmiş oldu. KESK yönetimi görüşmede AKP’ye yönelik kapatma davasıyla ilgili de söz söyleme ihtiyacı hissetti! DTP ve AKP aleyhine açılan kapatma davalarının Türkiye’deki “laiklik” ve “Kürt sorunu” etrafında yaşanmakta olan gerilimlerin çözümüne hizmet edemeyeceğini vurguladı. Böylece, düzen güçlerinin laiklik-şeriat sahte ikilemi yaratarak emekçileri yedeklemeye çalıştığı kutuplaşmada “demokrasi”yi savunma adına burjuva gericiliğinin bir kanadını temsil eden AKP’ye yedeklenmiş oldu.

KESK yönetiminde yer alan devrimci ve ilerici anlayışlar ilk sınavda başarısız oldu! Basınımızda KESK Genel Kurulu’ndan yansıyanlar üzerine yapılan değerlendirmede, geçmiş sürecin baş sorumlusu olan liberal reformist anlayışlarla ittifak yapan ilerici ve devrimci güçlerin eksikliklerine vurgu yapmış, şunları söylemiştik: “Kurulda dönen kirli hesaplaşmaları mahkum etmek, kamu emekçilerini devrimci sendikal anlayış temelinde ayrıştırma mücadelesi yürütmek yerine ÖDP’nin Dinçer kanadı, Yurtsever Emekçiler ve Sendikal Birlik gericiliğinin oluşturduğu ittifakı desteklediler. Böylece liberal reformist anlayışlara yedeklendiler, ittifak yaptıkları kesimi aklamış oldular.” (SİKB, 4 Temmuz ‘08, sayı:27) KESK yönetiminin tümünün katıldığı Tayyip Erdoğan görüşmesinde Sami Evren tarafından dile getirilenler, yönetimde yer alan devrimci, ilerici


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008  Kızıl Bayrak  15

devrimci kamu emekçilerini bekleyen görevler…

rini bekleyen görevler…

k, hakları kazanmak ve sendika hakkı için grev! bileşenlerin seçimlerde ittifak yaparak yedeklendikleri liberal reformist kesime sonrasında politik olarak da yedeklendiklerini göstermektedir. Devrimci, ilerici anlayışlar görüşmeye hem katılarak hem de görüşmede dile getirilenlerle ilgili olarak bu anlayışları teşhir edici açıklama ve eleştiri yapmayarak liberal reformist kesimlerin söylemlerine ve politik tutumlarına ortak oldular. Böylece kendileri adına sınav niteliği taşıyan bu gelişme karşısında başarısız oldular.

İkinci sınavı toplu görüşme süreci belirleyecek! Toplu görüşme sürecinin toplusözleşmeye çevrilmesi, grev hakkının grev yapılarak kazanılması vb. söylemler devrimci, ilerici güçlerin KESK reformistlerine karşı dile getirdiği haklı ve temel eleştiriler arasında yer almıştır. Nitekim Devrimci Memur Hareketi geçen yılki toplu görüşme döneminde görüşlerini şu sözlerle dile getirmiştir: “Bu yılki toplu görüşmelerde KESK’in masaya oturması, ya da çekilmesi şeklinde bir tartışmayı tek başına yürütmek yetersiz ve yersizdir. Süreci bu biçimiyle ele alarak çözüme ulaştırmak mümkün değildir. Masaya oturalım mı, çekilelim mi şeklinde bir tartışmayı yürütmek yerine, yöntem ne olursa olsun arkasından izlenecek olan programların tartışılması, kararlaştırılması ve arkasında durulması gerekliliği vardır. Sergilenen tavrın ve verilen sözlerin gerekleri yapıldığı zaman kitlelerde inandırıcılığı olur. Aksi takdirde ne inandırıcılık ne de KESK’e güven kalır. Sendikaları ve haklarımızı masada değil; fiilimeşru mücadele çizgisindeki direnişlerimizle kazandık. Gerçekten bu konudaki samimiyet, toplu görüşme ve grev hakkını kazanmanın da yolunu gösterebilecek tek adrestir. Tersini düşünenler, geriye dönüp KESK’i KESK yapan mücadele tarihimize bir kez daha bakmalıdırlar!” Devrimci Kamu Çalışanları ise 2006 yılı toplu görüşme sürecine ilişkin görüşlerini 24 Ağustos ‘06 tarihinde sendika.org sitesinde yer alan metinde şu şekilde dile getirdiler: “Burada esas tartışma hiç kuşkusuz KESK’in şekilsel olarak ‘Toplu Görüşme’ masasından kalkması üzerinden yürütülemez. Gerçekte masadan kalkması gereken KESK’in masa yerine mücadele zeminini nerede tanımlayacağı işin özünü oluşturur. Son 5 yıldır tüm örgütü Kamu-Sen’e karşı ‘üye yapma’ ve ‘yetki alma’ yarışına kilitleyen, Eğitim-Sen’in ardından usulsüzce de olsa Tüm Bel-Sen’deki yetki kaybıyla Toplu Görüşme masasındaki sandalyesi sarsılan KESK’in, buna çare olarak ‘Toplu Sözleşme’ yapma hakkı olduğunu keşfedip ‘Toplu Sözleşme Hakkımız vardır’ konulu bir uluslararası Konferans düzenlemeye çalışması kafa karışıklığının ne boyutlara vardığını göstermeye yeter. Oysa kamu emekçileri daha KESK’in nüvelerini kurarken üyelerin nasıl artırılacağını, kitleselleşmenin

ancak kamu emekçilerinin tüm emekçi kesimlerle bütünleşen gerçek talepleri doğrultusunda fiili-meşru ve hareketli bir zeminde olabileceğini yaşayarak öğrenmiş ve öğretmişlerdi. Bu masaların nerede kurulacağını kamu hizmetinin verildiği her okulun, hastanenin, dairenin bahçesinin-giriş kapısının buna müsait olduğunu göstermişlerdi. Buralarda toplanan gücün Kızılay Meydanı’nda neye dönüşebildiğini de!” 6 yıldır kamu emekçilerine hiçbir kazanım getirmeyen, aksine sendikaların da ortak edilmesiyle devlet tarafından meşrulaştırılmaya çalışılan toplu görüşme masasına bu yıl kesinlikle oturulmamalıdır. KESK reformistleri yıllardır toplu görüşme masasını hükümet tarafından ciddiye alınmanın, muhatap kabul edilmenin bir imkanı olarak gördüler, kamu emekçilerinin mücadelesini görüşme masasına oturmak uğruna heba ettiler. KESK reformistleri iki yıl önce çekildiklerini açıkladıklarında kamu emekçileri arasında umut yaratan bu tutum, geçen yıl da günü savmaya dönük eylem pratikleriyle geçiştirilince, kamu emekçilerindeki tüm beklentiler boşa düştü. Dolayısıyla, toplu görüşme süreci tek başına masaya oturmamak tutumuyla ele alınmamalıdır. Toplu görüşme süreci ve masası tüm taraflarıyla birlikte (hükümet, devlet, kontra ve işbirlikçi sendikalar) mahkum edilmeli, mücadelenin yönü işyerlerine çevrilmelidir. KESK tutumunu hak alıcı bir mücadele programı ve pratiğiyle birlikte açıklamalı, toplu görüşme sürecini de aşacak tarzda mücadeleyi işyerlerinden doğru örmenin ve örgütlemenin biçimlerini somutlamalıdır. Toplu görüşmelerin 15 Eylül’de başlamasını sermaye uşağı Tayyip Erdoğan’dan talep edeceğine, kamu emekçilerini uzun erimli bir mücadeleye hazırlamalıdır. KESK yönetiminde yer alan devrimci, ilerici anlayışlar bugüne kadar toplu görüşme sürecine ilişkin KESK reformistlerine yönelttikleri eleştirilerine uygun bir tutum almak, bu tutumu boşa düşürmeye çalışan liberal reformist anlayışları kamu emekçilerine açık bir tarzda teşhir etmek ve eleştirmek sorumluluğuyla davranmalıdırlar. Toplu görüşme sürecini KESK’e çöreklenmiş reformist anlayışlarla hesaplaşmanın bir zeminine, kamu emekçilerinin mücadelesini devrimci kanallara akıtmanın bir imkanına çevirmek bilinciyle ele almalıdırlar. Zira kapalı kapılar ardında yönetim toplantılarına sıkışmış bir tartışma süreciyle günü geçiştirmek reformist anlayışlara yedeklenmek anlamına gelecektir. Toplu görüşme sürecinde KESK reformistlerinin iddiasız ve pasif mücadele çizgisini etkin ve etkili bir teşhire konu etmek ve devrimci iddiaya uygun bir pratik yönelim içinde olmak günün güncel görevleri arasındadır.

Somut ve hak alıcı bir mücadele programı! KESK Genel Kurulu, hareketin dibe vurmasından doğrudan sorumlu olan liberal reformist anlayışların

CMYK

dar grupsal kaygılarla bugüne kadar kamu emekçileri hareketini nasıl içten içe kemirdiklerinin ve mücadele dinamiklerini nasıl heba ettiklerinin kendi ağızlarından itiraflarına sahne olmuştu. Kurul sonrası benzer bir tablonun yaşanacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Zira koltuk kapma telaşıyla birbirlerini yıpratmaya çalışanlar, eylem kırıcılığı yapanlar, mücadeleye zarar vermek pahasına, bundan sonra da benzer yöntemleri izleyeceklerdir. Kamu emekçileri hareketini ve mücadeleyi elbirliğiyle tasfiye edenler KESK’i grupsal hesaplaşmalarının zemini olarak görmeye devam etmektedirler. Önümüzdeki dönemin kamu emekçileri hareketi açısından zorlu geçeceğini kestirmek zor değildir. Bir yandan yönetimde yer alan ve alamayan liberal reformist anlayışların grupsal çıkar çatışmaları, diğer yandan sermaye devletinin baskı ve saldırıları, devrimci ve ilerici kamu emekçilerine önemli görevler yüklemektedir. Sermaye hükümetinin kamu emekçilerinin iş güvencesini gaspedecek olan Kamu Personeli Rejimi Yasa Tasarısı’nı önümüzdeki dönemde yasalaştırmaya çalışacağı açıktır. SSGSS ile gaspedilen sağlık ve emeklilik hakkı ise herkesin malumudur. Özetle kamu emekçilerinin en temel kazanımları birer birer tasfiye edilmektedir. Bu süreçte parasız sağlık ve eğitimle sosyal güvenlik hakları, herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi, esnek çalışma ve istihdama son verilmesi, çeşitli adlar altında iş güvencesiz çalışanların kadroya alınması, örgütlenmenin önündeki tüm engellerin kaldırılması, insanca yaşamaya yeten ücret, grevliTİS’li sendika hakkı vb. talepleri yükseltilmelidir. Toplu görüşme süreci kamu emekçilerinin acil ve güncel talepleri etrafında mücadeleyi yükseltmenin imkanına çevrilmelidir. Bunun için görüşme masasını ve taraflarını mahkum etmek, “biz masada yokuz” demek önemlidir ancak tek başına yeterli değildir. Asıl önemli olan hak alıcı bir program etrafında mücadelenin tabana, işyerlerine doğru yayılmasını sağlayacak mekanizmaların yaratılması ve sürecin bu örgütlülükler aracılığıyla örülmesidir. Bunun somut anlamı tüm işyeri ve sektörlerde grev ve TİS komitelerinin kurulmasıdır. Birbirini besleyen ve aşan tarzda bir mücadele hattının hayata geçirilmesidir. Kamu emekçilerine güven vermenin ve umut aşılamanın yolu somut ve hak alıcı bir mücadele programıyla buna uygun örgütsel mekanizmaların yaratılmasından geçmektedir. Zira bir atımlık barut misali emekçilerde umutsuzluk yaratan basın açıklamaları, Ankara yürüyüşleri, faks çekme eylemleri, kokart takmalar, dilekçe imzalamalar, merkezi ve bölgesel mitingler vb.’nin ancak uzun soluklu ve hak alıcı bir mücadele yöntemi olan “süresiz iş bırakma ve grev” hedefiyle birleştiğinde bir anlamı olacaktır. Bu da ancak yasaları ve görüşme masasına aşan bir bakışla sürece yaklaşan, fiili-meşru mücadele geleneğine inanan tüm devrimci, ilerici kamu emekçilerinin iradesi ve çabasıyla mümkündür.


16  Kızıl Bayrak

Kaynaklar emekçilere!

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Emekçilerden kesilen kaynaklar militarizme aktarılıyor! AKP hükümeti uyguladığı iktisadi ve sosyal saldırılarla işçi ve emekçilerin yaşamında ağır yıkımlara yol açıyor. Emekçilerin artan sefalet koşullarına karşı yükselttiği her türlü talep karşısında hemen “artan maliyetler”, “bütçenin yeterli olmaması” vb. bahaneleri öne sürüyor. Temel tüketim malları ve hizmetlerde gerçekleşen fahiş zamlarla birlikte asgari ücrete ek zam yapılmasına ilişkin talep de yine aynı gerekçelerle geçiştiriliyor. İşçi ve emekçilerin talepleri karşısında kaynak sıkıntısını gerekçe gösterenler, sıra sermayenin ihtiyaçlarını karşılamaya gelince hiçbir duraksama yaşamıyorlar. Batık bankalarının zararlarının karşılanması, vergi afları, teşvik primleri vb. üzerinden yıllardır bütçe sınırsızca sermayenin hizmetine sunulmuştur. Emekçilerin eğitim, sağlık, emeklilik vb. gibi temel sosyal hakları ise bütçenin sırtındaki “kambur” olarak ilan edilmiştir. Bu haklar birbir gaspedilerek bütçenin bu “yüklerden” de kurtulması sağlanıyor. Ancak öte yandan silahlanmaya, savunma sanayine ayrılan pay her geçen yıl daha da arttırılıyor. Bunun son örneklerinde biri de geçtiğimiz günlerde Deniz Kuvvetleri için denizaltı alımına gidilmesidir. Medyaya yansıdığı kadarıyla, Genelkurmay Başkanı, Başbakan ve Savunma Bakanının ortak kararı sonucu Almanya’dan alınmasına karar verilen ve ilk teslimatı 2015 yılında gerçekleşecek olan 6 denizaltı için toplam 2,5 milyar Avro ödenecek. Daha önce de Deniz Kuvvetleri için uçak gemisi alınması yönünde ABD ile çeşitli pazarlıkların yapıldığı sermaye medyasına yansımıştı. Yakın zamanda İsrail ile “keşif uçakları” için anlaşma yapan sermaye devleti, silahlanmaya ilişkin yaptığı harcamalarla dünya pazarında silah ve savaş sanayinin en “yağlı müşterileri” arasına adını kaydetti. Elbette bu ödenekler sürekli açık verdiği iddia edilen bütçeden karşılanmaktadır. Dolaylı ve dolaysız vergilerle emekçilerin soyulması üzerine kurulan bütçe sermayeye ve silahlanmaya sonuna kadar açılmaktadır. Bütçeden “savunmaya” ve silahlanmaya ayrılan payın emekçiler için ne anlama geldiği ise 1 Mayıslar’da yaşanan saldırılardan, insanca yaşamaya yeten bir ücret için greve çıkacak belediye işçilerinin maruz kaldığı şiddetten ve sendikal hakları için mücadele eden emekçilerin karşısına dikilen kolluk kuvvetlerinden biliniyor. Bütçeden sosyal harcamalara ayrılan payın her yıl daha fazla azalması demek, işçi ve emekçiler üzerindeki sömürü ve baskının daha da artması demektir. İşçi ve emekçilere kölece çalışma ve yaşam koşullarını dayatan sermaye devleti, “polis devleti” uygulamalarını devreye sokuyor, bu nedenle kendini daha fazla tahkim etmeye çalışıyor. Bu amaç doğrultusunda hiçbir harcamadan kaçınmıyor. Hükümetinden ordusuna kadar tüm kurumlar bu hedef doğrultusunda tam bir anlayış birliği ve uyum içinde hareket ediyorlar. Tüm toplumsal zenginlikleri üreten, buna rağmen yoksulluğa mahkum edilen işçi ve emekçiler için tek ve gerçek çözüm yolu sermayeye karşı birleşik militan mücadelenin yükseltilmesinden geçiyor.

KİP’ten DESA işçilerine ziyaret! 18 Temmuz günü Sefaköy fabrikalar yolunda bulunan DESA Deri Fabrikası önünde Küçükçekmece İşçi Platformu tarafından bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Direnişinin 16. gününde olan Emine Arslan ile dayanışmayı büyütmek, direnişin ilk gününden itibaren Arslan’a ve fabrika işçilerine uygulanan baskıları protesto etmek için yapılan basın açıklamasına sendika temsilcileri de destek verdi. Basın açıklamasında şunlar söylendi: “Sefaköy’de örgütlenen işçilerden bir işçi işten atıldı ve fabrika önünde direnişte. Direniş sürdükçe destek de büyümekte. Desteğin büyümesinden rahatsız olan DESA patronu direniş yerine mobese ve ses dinleme cihazı koymakla kalmayıp direnişte olan işçi arkadaşı takip ettirmeden geri kalmamıştır. (…) İşten atılan ve 18 Temmuz 2008 / Sefaköy fabrika önünde bekleyen işçi arkadaşımız unutmayalım ki sadece kendisi için beklemiyor, içerideki yoğun sömürü altında çalışan işçi kardeşleri için bekliyor, onuru için bekliyor, bu onura sahip çıkalım. Taraf olarak patrondan yana değil, sınıf kardeşimizden yanında safımızı belirleyelim.” Atılan sloganlarla basın açıklaması sonlandırıldı. Küçükçekmece İşçi Platformu’nun direniş yerinden ayrılmasının ardından fabrika önünde bekleyen polis ekipleri sendika temsilcisiyle yaptığı görüşme sonrasında Emine Arslan ve üç sendikacıyı ifadelerini almak üzere Sefaköy Polis Karakolu’na götürdü. Emine Arslan ve sendikacılar üç saat karakolda tutuldular. Polisin baskısı burada da devam etti. Polis “Buraya 15-20 kişi topluyorsun, işçilere sataşıyorsun, slogan atıyorsun” gibi sözlerle Arslan üzerinde baskı oluşturmaya, direnişini kırmaya çalıştı. Ancak polisin tavrı direnişin kararlılığını etkilemedi. Kaldırımı işgal ettikleri gerekçesiyle direnişçi işçi ve sendikacılara para cezası kesildikten sonra saat 17.00’de serbest bırakıldılar. Tekrar fabrikanın önüne gelen Arslan 19.00’a kadar direniş yerinde bekleyişini sürdürdü. Bu olayı protesto etmek ve direnişe destek olmak amacıyla 19 Temmuz günü Küçükçekmece İşçi Platformu, İMDER, Halkevi, İnönü Mahallesi halkı bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret esnasında Arslan’la destek konuşmaları yapıldı. Hep bir ağızdan türküler söylenerek halaylar çekildi. Ziyarete 30’u aşkın kişi katıldı. Küçükçekmece İşçi Platformu

Direnişten direnişe dayanışma! Gebze-Dilovası Unilever depolarında sendikasızlaştırma saldırısına karşı direnişlerinde 59. günlerini dolduran TÜMTİS üyesi Unilever işçileri, kendileri gibi direnişte olan DESA deri işçileriyle dayanışmak için 23 Temmuz günü bir ziyaret gerçekleştirdiler. 86 gündür sendikalı olarak işe dönmek için fabrika önünde direnişte olan Desa Deri işçilerine gerçekleştirilen ziyarette Unilever işçilerinin yanı sıra TÜMTİS Genel Sekreteri Gürel Yılmaz, TÜMTİS İstanbul Şube Başkanı Çayan Dursun, TÜMTİS İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Ersin Türkmen, Türk-İş Marmara Bölge Temsilcisi Adnan Uyar, ÖDP Düzce İl Başkanı Ulviye Dikmen de yer aldılar. “Sendika hakkımız engellenemez!”, “Desa’ya sendika girecek!”, “Unilever’e sendika girecek!”, “Yaşasın sınıf dayanışması!”, “Direne direne kazanacağız!”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”, “İşçiler birleşin, sömürüye son!” sloganlarının atıldığı destek ziyareti, direnişteki işçilerin gerçekleştirdiği eylemli bir dayanışma olması açısından oldukça önemliydi. Ziyaret sırasında Deri-İş Sendikası Genel Teşkilatlandırma Sekreteri Gürsel Menteşe, TÜMTİS Genel Sekreteri Gürel Yılmaz, Türk-İş Marmara Bölge Temsilci Yardımcısı Adnan Uyar ve ÖDP Düzce İl Başkanı Ulviye Dikmen konuşmalar yaptılar. Destek ziyareti alkış ve sloganlarla sona erdi. Kızıl Bayrak / İstanbul


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Katliamın hesabını emekçiler soracak!

Kızıl Bayrak  17

Ulucanlar’dan Hrant Dink’e...

Katil devlet hesap verecek! Hrant Dink’in katledilmesinin üzerinden 1.5 yıl geçti. Ancak cinayetin birkaç faşist beslemenin işi olmadığının, devletin kirli odaklarına kadar uzandığının anlaşılması için çok uzun bir zaman geçmesi gerekmedi. Her ne kadar ortaya çıkan delillerin üstü örtülmek, açığa çıkan sorumlular bir bir aklanmak istense de, katliamın aleni bir şekilde örgütlenmesi buna olanak tanımıyor. Katliamın örgütlenmesine ve bağlantılarına ilişkin bilgiler bir bir açığa çıkıyor. Hrant Dink’in katledilmesinde hiç de yabancısı olmadığımız sicili kirli eli kanlı olan bir katil daha çıktı karşımıza: Ali Öz! Dink’in katledildiği dönemde Trabzon’da İl Jandarma Alay Komutanı olan Albay Ali Öz, ‘99 yılının 26 Eylül’ünde Ulucanlar katliamının başındaydı ve katliamı bizzat yönetmekteydi.

26 Eylül ‘99 Ulucanlar...

dava açılmak zorunda kalındı. Bu davanın baş sanıklarından biri de Ali Öz’dür. “Devletin otoritesini temin etmek” amacıyla operasyon gerçekleştiren Ali Öz ve ekibi, 14 Mayıs 2001 günü 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya “sanık” sandalyesine oturarak katıldı. “Tutukluların aramaya direnmesi üzerine bir jandarma erine zimmetli uzun namlulu silahı alıp ‘sadece uyarı ateşi’ yaptığını” söyleyen Öz, burada da büyük bir pervasızlıkla katliamı savundu, tutsakları suçladı ve saldırganlığından geri durmadı. Çünkü arkasında devlet vardı. Ulucanlar davasında gelinen aşamada Öz ve diğerlerinin aklanması süreci devam ediyor, deliller karartılıyor, operasyonun kamera görüntüleri mahkemeye bir türlü getirilmiyor... Ulucanlar’da da süreç, diğer cezaevi katliamlarında olduğu gibi katilleri ve özünde de devleti aklamaya çalışan şekilde işlemeye devam ediyor.

17 Ocak 2007 / Ş

işli Agos önü

bir takım bilgilerin aleni bir şekilde ortaya dökülmesi ve oluşan kamuoyu tepkisi, sonuçta Ali Öz’e de yargı yolunu açılmasını sağladı. Ali Öz, 1.5 yılın ardından Hrant Dink’in katledilmesi ile ilgili ilk ifadesini verdi. 21 Temmuz günü Bursa 1. Sulh Hukuk Mahkemesi’ne verdiği ifade de ise pervasızlığını sürdürü. Dink’in adını öldürüldükten sonra duyduğunu, iddia edilen olayları hatırlamadığını söyledi. Öz, “gelen uyarıyı dikkate almamak” gibi hafif bir suçlamayla hakim karşısına çıksa da, mahkemede de gerçekleri karartmaya çalıştı, tüm pervasızlığını takındı. Oysa, Hayal’in eniştesi JİTEM muhbiri Coşkun İğci, Hayal’in Dink’i öldürmeyi planladığını Trabzon jandarmasına bildirdiğini ifade etmektedir. İğci’nin ihbarını ilettiği astsubay Okan Şimşek ile Veysel Şahin de bilgiyi üstlerine aktardığını söylemektedir. Açılan davada tanık olarak ifade veren istihbarat yüzbaşı Metin Yıldız da yine kendisine ulaşan bütün bilgileri üstü olan Ali Öz’e ilettiğini, ancak Öz’ün gereken işlemleri yapmadığını ifade etmektedir. Hatta Öz mahkemede, altında imzası olan “cinayeti Yasin Hayal’in organize ettiği”ne dair olan belgeyi de inkar etmiştir.

Devletin cezaevlerine yönelik en kanlı Ulucanlar’dan Trabzon’a... katliamlarından birisi olan Ulucanlar katliamı bir yıl öncesinden planlanmış ve 26 Eylül gecesi adım adım Öz bir süre sonra yarbaylıktan albaylığa terfi uygulanmıştır. Ali Öz ise dönemin Ankara İl Jandarma ederek Trabzon’daki yeni görevine başladı. Alay Komutanı Yardımcısı olarak bizzat operasyonun Bu eli kanlı katilin il jandarma alay komutanı başındadır ve katliamı yönetmektedir. olarak görev yaptığı dönem, 10 devrimci tutsağın katledilmesi, yüzlercesinin Trabzon’daki çeteleşmenin yaralanması ve yaralı oldukça etkili olduğu bir döneme tutsakların başka tekabül eder. Yasin Hayal’in 24 cezaevlerine Ekim 2004’te Trabzon’da Mc sevkedilmeleriyle Donald’s’ı bombalaması ve sonuçlanan kanlı ardından tahliye edilmesi, Santa operasyonun Maria Katolik Kilisesi’nin ardından ilerici ve papazı Andrea Sentoro’nun 5 devrimci güçler Şubat 2006’da öldürülmesi ve katliama karşı Eli kanlı katiller hesap verecek! kentte açıklama yapan tepkilerini ortaya TAYAD’lılara yönelik linç koydular. Ali Öz, Hrant Dink katliamının faillerinden biridir. girişimi, ilde yaşanan olayların Kamuoyunun Tıpkı Ulucanlar’da olduğu gibi katliamın sadece başlıcaları... basıncıyla Meclis görünen yüzüdür. Yargı karşısına çıkmıştır, çıkmak 17 Ocak’ta Hrant Dink’in İnsan Hakları zorunda kalmıştır. Ama her adımında devlet tarafından katledilmesinin ardından Komisyonu da bizzat korunmakta ve kollanmaktadır. Öz de bunun katliamın failleri, Ogün harekete geçmek bilinciyle alabildiğine pervasız ve saldırgan bir tutum ar Samast’tan Yasin Hayal’e, zorunda kaldı ve nl ca lu U / sergilemektedir. 26 Eylül 1999 Erhan Tuncel’den Trabzon katliama ilişkin Bugün toplumsal muhalefetin düzeyi onları ancak Emniyeti’ne ve albay Ali araştırma başlattı. yargı karşısına kadar getirebilmiştir. İşçi ve Öz’e kadar ulaştı. 8’i tutuklu 18 sanıklı dava 3 Kasım ‘99 emekçilerin örgütlü gücü ise, bu eli kanlı katillere hak görülürken, katliamda bizzat sorumluluğu olan tarihinde Meclis İnsan ettikleri cezayı bir gün mutlaka verecektir. emniyete ve jandarmaya özenle dokunulmadı. Ancak, Hakları Komisyonu’nun yaptığı görüşmede Öz, katliamı açıktan savundu. Operasyonda kullanılan ateşli silahları, yoğun gazı, tazyikli ve köpüklü suları “içeriden ateş edildi” yalanlarına dayanarak meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak tüm anlatımlarında 19 Aralık 2000’de düzenlenen “Hayata dönüş” operasyonunda Bayrampaşa Cezaevi’nde tam bir vahşet devrimci tutsakların sergilediği direnişi de teslim sergilenmişti. Operasyonun ardından ise saldırının hedefi olan ve katledilen tutuklular hakkında dava açılmıştı. etmek zorunda kaldı. Ali Öz komisyona verdiği 167 tutuklu ve hükümlünün, “cezaevi idaresine karşı silahla toplu ayaklanma” suçundan yargılanmasına 18 ifadede şunları söyledi: “En az zaiyatla bu iş bu Temmuz’da devam edildi. Duruşmaya, başka davalardan tutuklu bulunan sanıklar Kenan Günyel ve Serdar şekilde oldu. Bugün Türkiye’nin başka bir cezaevine Karaçelik ile tutuksuz sanıklar Volkan Kartal, Mehmet Güvel ve Mesude Pehlivan katıldı. bir müdahale gündeme gelirse çok daha vahim Tutuklu sanıklar önceki savunmalarını tekrar ederek, beraatlarına karar verilmesini istedi. Hakim Ali sonuçlarını göreceğiz... Göğüs göğüse bir mücadele Belen, dosyanın geçirdiği aşama ve kapsamlı oluşu, kendisinin ilk kez duruşmaya katılması, dosyanın yürüdü orada. Yani ateşli silah da kullanıldı, biz silah incelenmesi ve eksikliklerin giderilmesi amacıyla duruşmayı 24 Nisan 2009’a erteledi. Duruşma sonunda da kullandık, bunu hep söylüyorum, benim gazetecilerin sorularını yanıtlayan Av. Taylan Tanay hakimin tam 25 kez değiştiğini söyledi. personelimde çok miktarda darp var, bunlarda da bire Duruşma başlamadan önce adliye önünde TAYAD’lı aileler bir basın açıklaması gerçekleştirdi. “Diri diri bir mücadele olduğu için darp olur doğaldır... Niye, yakan kimyasal bomba açıklansın! / TAYAD’lı Aileler” pankartının açıldığı eylemde 19 Aralık operasyonu PKK’lilerden teslim olanlarda darp izi var mı...?” protesto edildi. Ulucanlar’da da katliamın ardından operasyonun Eyüp Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, 167 sanığın, 19 Aralık 2000’de ���Hayata sorumluları hakkında dava açılmadı. Ancak bir süre Dönüş Operasyonu” sırasındaki olaylar nedeniyle “cezaevi idaresine karşı silahla toplu ayaklanma” suçundan sonra, uygulanan vahşet karşısında yaratılan kamuoyu 7.5-10.5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması isteniyor. tepkisi sonucu, operasyona katılan askerler hakkında

19 Aralık davası ertelendi


18  Kızıl Bayrak

Tecrit saldırısında yeni adımlar...

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Bayrampaşa Cezaevi “törenle” kapatıldı...

Tecrit saldırısı derinleştiriliyor! Bayrampaşa Cezaevi resmi bir tören düzenlenerek kapatıldı. Türkiye gündemi, Ergenekon soruşturması, AKP’nin kapatılması davası gibi güncel konularla dolu olmasına rağmen bu haber birçok insanın ilgisini uyandırdı. Bu ilgi yersiz de değildi. Zira Bayrampaşa Cezaevi özellikle ‘90’ların sonu ile birlikte toplumsal hafızaya kazınmış bir simge olma özelliğini her türlü çabaya rağmen kaybetmemişti. Burjuva düzenin tahakkümü için kurulan ve kimlik öğütücüsü-imha kurumu misyonu taşıyan tüm cezaevleri devletin bekasını simgeler. Ancak Bayrampaşa Cezaevi, F tipi saldırısının hayata geçirilmeye çalışıldığı dönemde, egemenlerin de defalarca yineledikleri gibi, dişe diş bir mücadenin verildiği, dahası devletin dönemsel olarak otoritesini yitirdiği bir yer olagelmiştir. Simge olma özelliği de buradan ileri gelir. F tiplerine geçiş sürecinde koğuş sisteminin “tehlikeleri”nin sayılıp dökülmesi eşliğinde yürütülen kampanya kapsamında da işte bu yüzden en çok Bayrampaşa Cezaevi’nin ismi kayıtlara geçmiştir. Devletin kendi kurumlarına giremediği yinelenmiş, bu yolla kanlı katliamların yolu düzlenmeye çalışılmış, bu cezaevi bir “terör okulu” olarak lanse edilerek, devlet açısından kendi “mutlak gücünün” ispatlanmasının zorunlu olduğu bir simgeye dönüştürülmüştür. Gerek 2000 yılında gerçekleştirilen “Hayata Dönüş Operasyonu”nun, gerekse geçtiğimiz günlerde gerçekleşen törenin gerisinde bu yatmaktadır. 12 Eylül faşist askeri darbesinin ardından gelişen süreç ve mücadele dinamikleri kısaca hatırlandığında bu zorunluluk daha iyi anlaşılır. Faşist darbeden sonra devrimci hareketin diri güçleri cezaevlerine kapatılmış, ancak bu aynı güçler toplumsal muhalefetin darbe etkisiyle içerisine düştüğü derin sessizlikte ilk gediği açanlar olmuştur. ‘84 direnişi ile başlayan direnme geleneği günümüze kadar kırılamamıştır. Gerek ‘96’da, gerekse 2000’lerde cezaevleri toplumsal muhalefeti harekete geçirmede önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’de devrimci mücadelenin bu ayağı elbette ne ‘80 sonrası direnişlerden ibarettir, ne de Bayrampaşa’dan... Ancak nasıl dönemin özgün koşulları bu dönemde cezaevlerinde ortaya konan direngen çizgiye geçmişi aşan bir anlam ve önem yüklediyse, Bayrampaşa’daki direnişlerdeki gözle görülür güçlülük de bu cezaevinin öne çıkmasına yol açmıştır. Özellikle sermaye düzeni ile cezaevlerindeki irade çatışmasının tecrit saldırısı ile birlikte iyiden iyiye derinleşmesi ile birlikte, başta Bayrampaşa ve Ulucanlar olmak üzere cezaevlerinin birer direniş simgesine dönüşmesi, öncelikle bu alanlardaki iradenin kırılmasını, ardından ise bu iradenin yarattığı toplumsal etkinin zayıflatılmasını egemenler cephesinden zorunlu kılmıştır. “Hayata Dönüş Operasyonu” ve sonrasında derinleşen tecrit saldırısı ile devrimci irade teslim alınamadı ancak devrimci tutsakların büyük direnişlere ve ödenen bedellere rağmen F tiplerine kapatılması ile toplumun geniş kesimlerine sopa gösterilmiş oldu. Şimdi ise açık ki “cezaevi kapama törenleri” makyajıyla “güçlü devlet” imajına cila çekilmek isteniyor.

Ulucanlar’da konser dinlemek, Bayrampaşa’da piknik yapmak!

Bayrampaşa Cezaevi’ni kapatma törenini tecrit politikalarının geldiği son aşama ile birlikte değerlendirmek gerekiyor. Son birkaç yıl içerisinde şehir merkezlerinde bulunan başka cezaevleri de kapatıldığı halde, özellikle Ulucanlar ve Bayrampaşa öne çıkartılıyor. Bu cezaevlerinin toplumsal hafızada devlet egemenliği ile değil ama katliamlar karşısında bütün olanaksızlıklara rağmen ortaya konan direnişle anılmasından dolayı kapatmalar da bir gövde gösterisine dönüştürülmek isteniyor. Ve tam bir utanmazlıkla, devletin en kanlı yüzüne şahit, duvarlarına can bedeli direnişlerle yiğitlik destanı yazılmış bu yapılar, karşımıza piknik alanı, kültür merkezi, müze vs. diye çıkartılmaya çalışılıyor. Cezaevinin adı ile birlikte kendisi de ortadan kaldırılarak, toplumsal hafızadan devlet terörünün bir bölümü silinmek isteniyor. Dahası var! Adalet Bakanı Bayrampaşa kapanırken ne kadar da güzel özetliyor! “Hayata Dönüş Operasyonu” öncesi defalarca duyduğumuz yavan sözcükler bu kez bir cezaevinin kapanış töreninde karşımıza çıkıveriyor! Yine “tarihi bir an”, “bir dönüm noktası” tanımlanıveriyor. “Yeni cezaevi sistemine geçişimiz” kutlanıyor. Kısacası Bayrampaşa Cezaevi’nin kapatılması egemenler cephesinden koğuş sisteminin bitişinin ilanı oluyor. Koğuş sisteminin yerine geçen, ses geçirmeyen duvarlar ardında sürdürülen sistematik işkence, modern ve gelişmiş bir Türkiye resmi olarak ballandıra ballandıra anlatılıyor.

Bu törenli kapatmalar neyin işareti? Bayrampaşa’da düzenlenen törende Adalet Bakanı Şahin şunları söylüyor: “Aslında sadece Bayrampaşa Ceza İnfaz Kurumu’nu terk etmiyoruz, onun şahsında çağ dışı kalmış olan bir ceza infaz sistemini de terk ediyoruz. Koğuş sistemine dayalı, hükümlü ve tutukluların 50-60-70 kişilik, üst üste ranzalarda bazen de yer yataklarında yatmak zorunda kaldıkları infaz anlayışını terk ediyoruz.” İkiyüzlülükten beslenen burjuva siyasetin nezih bir örneği! Yani bugün insanların tek tek hücrelerde sistematik

işkenceye maruz kalmasına denk gelen tecrit anlayışı insanların yerde yatmamaları içinmiş... Ulucanlar’da ek koğuş isteyenler bu yüzden katledilmiş... Ağızdaki bakla ise törenin sonuna doğru çıkıyor: “Adil, hızlı, erişilebilir, güven duyulan, insan haklarına saygılı etkin bir yargı ve infaz sistemini ortaya koymayı amaçladık, bunu büyük ölçüde başardık.” Ankara’da “isyanlarla, ölüm oruçlarıyla anılan, belki Bayrampaşa’dan daha olumsuz şartlarda olan” (Şahin’in nitelemeleri) Ulucanlar Cezaevi’nin de kapatıldığını belirten Şahin, İzmir’de Buca’da bulunan cezaevinin de bu yıl içinde Aliağa’da yapmaya başlayacakları cezaevinin tamamlanmasının ardından kapatılacağını bildiriyor. İşte bu son bilgi, düzenlenen bu törenlerin ne anlama geldiğini de ortaya koyuyor. Zira egemenler bir süredir tecrit saldırısını yeni bir boyuta sıçratmış durumdalar ve bunun adımlarını atıyorlar. Çünkü cezaevlerinde kıyasıya bir irade çatışması devam ediyor. Söylemlerdeki “insan hakları, adalet” vb. gibi mavallar üzerine söz söylemeye zaten gerek yok. Ancak bu kez halihazırda hücre tipi yaşam işkencesine maruz bırakılan tutsaklar şimdi zorunlu sevklerle, gece yarısı sürgünleri ile şehir merkezlerinin dışında, en yeni işkence teknolojisi ile donatılmış cezaevlerine taşınıyorlar. Merkezdeki cezaevlerinin kapatılması bunların yaygınlaştırılması ile paralel yürüyor. 2007 sonlarından itibaren bu yönlü haberler yansımaya başladı. Tutsaklara eşyalarını toparlama fırsatı dahi tanınmıyor. Taşınılan cezaevlerinin ulaşım vb. sorunları bilinçli olarak çözülmüyor. Kısacası tutsakların aileleriyle, avukatlarıyla, dostlarıyla bütün bağlantıları kesilmeye çalışılıyor. Dahası tutsaklara uygulanan bu zorba ceza genişletilerek aile ve yakınlarına da taşınıyor. Bu törenler ve başka vesilelerle verilen mesajlarla da bir meşruluk zemini yaratılmak isteniyor. Bunun gerisinde bir korku olduğu açık. Yalnızca devrimci tutsakları değil, bütün tutuklu ve hükümlüleri de kapsayacak olan bu uygulamaya karşı mayalanabilecek bir mücadeleye karşı alınan erken bir önlemdir bu kapatma töreni... Ama sonuçsuz kalmaya mahkumdur!


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Düzen içi çatışma...

Kızıl Bayrak  19

14 Nisan’dan 19 Temmuz’a... Geçtiğimiz yıl 14 Nisan mitingleri ve “e-muhtıra” derken, milyonlarca insan “Cumhuriyet mitingleri” ile doğrudan düzene yedeklendi. Mevcut tepkiler bir bütün halinde gericilik cephesinde AKP, “laik” cephede ise ordu arasında paylaşıldı. Böylece sınıf savaşımının tüm “acı gerçekleri” örtüldü. Sol sosa batırılmış milliyetçi söylemlerin egemenliği altında ‘60’ların o revaçta olan “milli cephesi” şahsında yaşanan darbe hezeyanı 14 Nisan mitinglerine ve ardından gelişen harekete yön verdi. Ancak dinsel gericiliğin 12 Eylül’le birlikte palazlanmasını sağlayan, Kürdistan’da kirli savaşı aynı zamanda radikal dinci örgütler ile sürdüren ordu, bırakın antiemperyalist bir karakter taşımayı, baş uşak olarak ABD’nin ayarıyla karşılaşınca, 14 Nisan ile başlayan hareket sessizce geri çekildi. Bazı liberal burjuva aydınların da destek verdiği hareket üstüne giymeye çalıştığı “sol gömleği” ise uzun süre üzerinde taşıyamadı. Zaten her şey fazlasıyla yalan ve saçmalık üzerinde kurulmuştu. Örneğin mitinglerde yıllarca türkü söyleyen Edip Akbayram ve Tolga Çandar Nazım’dan “Güzel günler göreceğiz çocuklar”‘ı ve Sabahattin Ali’den “Aldırma gönül”’ü söyledi. Ancak öyle pek bir cansiperane korunan Cumhuriyet, Nazım’ı “vatan haini” ilan edip 15 yıl zindana atmıştı. Sabahattin Ali de bu Cumhuriyetin zindanlarına düşmüş, Cumhuriyetten kaçarken sınır boyunda katledilmişti. Bu kimliksiz ve köksüz hareket, savunduğu Cumhuriyet gibi öylesine çürük temellere basıyordu ki, kendine ait hiçbir şeyi yoktu. Nazım’ın komünistliği, Sabahattin Ali’nin faşist devlete olan isyanı meydanlarda yankılanırken, mitingin yaratıcıları bambaşka bir telden, cunta makamından türkü söylemeye çalışıyorlardı. Ancak eşyanın tabiatı gereği bu saçmalık söndü gitti. Geriye ise, bir avuç ordu artığı tescilli katil, yıllarıca solculuk adına şovenizmi besleyip büyütenler, ordunun dizi dibinde huzur bulan mutlu azınlık ve ne yaptığını bilmeyen eski solcu artıkları kaldı. AKP gericiliğine karşı çıkış ise AKP’nin Ergenekon karşı saldırısı ile sonlanmış oldu. Hızla başlayan gerici kuşatma ile Kemalist statükonun karşı koyması arasında sıkışıp kalan 14 Nisan hareketi oldu. Ancak 14 Nisan ile başlayan süreç çoktan kırılmıştı. Antiemperyalistlik ve ilericilik masalı biterken, acı gerçekler kendi doğrularını ve sonuçlarını çoktan üretmişti. Ergenekon tutuklamaları Cumhuriyet mitinglerinin organizasyon komitesini de kapsayınca, dün milyonların yanıt verdiği çağrı bu kez havada kaldı. “Terörist” olarak cezaevine düşenler, “ulusalcı” cephenin en militanları, aynı zamanda geçmişi en karanlık ve en şaibeli olanlarıydı. Kitle desteğini büyük oranda kaybettiğinin açık göstergesi ise geçtiğimiz günlerde düzenlenen miting oldu. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Kadıköy Şubesi tarafından düzenlenen “Atatürk ve demokrasi” mitingine yaklaşık 5 bin kişi katıldı. CHP’nin de destek verdiği Kadıköy İskele Meydanı’ndaki mitingte “Hainler Meclis’te yurtseverler hapiste!”, “Millet-ordu elele milli cephede!”, “İnadına hukuk, inadına demokrasi, inadına laiklik, inadına Atatürk!”, “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye!” sloganları atıldı. Kadıköy İskele Meydanı’ndaki mitinge İstanbul ve

çevre illerden gelen ADD üyeleri katıldı. Ayrıca CHP, İşçi Partisi, Halkın Kurtuluşu Partisi, Türkiye Gençlik Birliği gibi parti ve kuruluşlar da mitinge katılarak destek verdi. Mitingin doğal gündemi ise “Ergenekon operasyonu”ydu. ADD Genel Başkan Yardımcısı Sina Akşin, “Ergenekon soruşturması ile Atatürkçülerin baskı altına alınmaya çalışıldığı”nı söyledi. Çok zayıf ve cansız bir atmosferde geçen miting, Cumhuriyet mitingleri ile yakalanan rüzgarın çoktan geçtiğini göstermiş oldu.

14 Nisan 2007 / A

nıtkabir

Gazi: “Ergenekon yetmez, kontgerilla yargılansın!” Gazi Mahallesi’nde DTP, EMEP, ESP, Partizan, SDP ve TÖP tarafından 18 Temmuz’da, “Ergenekon yetmez, kontrgerilla yargılansın!” şiarlı bir basın açıklaması yapıldı. Eylem eski karakolun önünde başlayıp Cemevi’nin önünde okunan basın açıklamasıyla son buldu. Yapılan açıklamada, Ergenekon’un kontrgerillanın sadece bir parçası olduğu ve bunun TSK bünyesinde hala varlığını sürdürdüğü söylendi. “Egemen sınıflara karşı birleşip, gerici ve darbeci kutuplara karşı üçüncü ses olmalıyız” denildi. Eyleme ağırlığını reformist solun oluşturduğu yüz kişi katıldı. Eylemde sıklıkla “Gazi katliamının hesabını soracağız!”, “Darbeciler yargılansın!”, “Gazi’nin, Şemdinli’nin, Hrant’ın katili kontrgerilla devletidir!” sloganları atıldı.

Halkevleri: “Biz halktan yana tarafız!” Halkevleri 20 Temmuz günü İstanbul Halkevleri binasından Galatasaray Lisesi önüne yürüyerek “Ergenekon operasyonu”yla ilgili açıklama yaptı. “Ne takke ne postal, tek yol demokratik halk iktidarı/Halkevleri” pankartının açıldığı eyleme yaklaşık 70 kişi katıldı. Açıklamada şunları söyledi: “‘At izinin it izine karıştığı’ bugün bize taraf olun diyorlar. Bu çatışmanın her iki tarafı da halkın, emekçilerin karşısındadır. Bugün bizlere sunulduğu gibi, ne AKP demokrasi mücadelesi veriyor ne de darbeciler laiklik mücadelesi veriyor. Kimisi takkeli Amerikancı, kimisi apoletli Amerikancı. Her iki taraf da NATO’cu, sermayeci, her ikiside kontrgerillacı, derin devletçidir... Biz halktan yana tarafız. Biz halkın hakları için, halkın demokratik iktidarı için tarafız. Ve biliyoruz ki bütün bu dediklerimiz halkın demokratik iktidarıyla mümkündür.” Kızıl Bayrak / İstanbul

Yargı egemenlerin hizmetinde! “Ergenekon operasyonu”yla birlikte “yargının bağımsızlığı” tartışmaları sürerken, yargının nasıl tümüyle egemenlerin çıkarları temelinde işlediği Bolu’da yaşanan son olayla bir kez daha gözler önüne serildi. Yerel Bolu Expres gazetesi, 7 Ekim 2007 tarihinde, Işın Erşen imzasıyla “Türk, işte düşmanın” başlıklı bir yazı yayınlamıştı. Gabar Dağı’nda Bolu 2. Komando Tugayı’na mensup 13 askerin ölmesinin ardından yayımlanan yazıdan kan damlıyor, DTP milletvekillerinin, MYK üyelerinin ve belediye başkanlarının isimleri tek tek sıralanarak şunlar söyleniyordu: “Yüce Türk Ulusu, işte karşında düşmanın. ‘PKK bölücü terör örgütüdür, onun mensupları da vatan hainidir’ demedikten sonra bunların topu Türk düşmanı olarak bundan sonra ‘sivil yurtsever’ unsurların hedefi olacaktır. Kahpece pusu kuran dağdaki teröristin peşinde koşmaktansa üç-beş mikrobu temizleyip bundan sonra bir bizden, beş sizden, tamam mı, devam mı? demek gerekir. Bunu yapacak ve diyebilecek yurtsever unsurlar da çıkar elbet. Toplumun arzusu, yoğun olarak bu yöndedir. Bundan böyle şehit edilen her güvenlik görevlisine karşın, bunlardan birinin aynı kaderi paylaşması toplumun çoğunluğunun isteği haline gelmiştir. Artık kangren olmuş uzuv veya uzuvların kesilip atılma zamanı gelip geçmiştir.”

Yazıda suç unsuru yokmuş! Yazının ardından DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, avukatı Faruk Duran aracılığıyla 24 Kasım 2007 tarihinde Bolu Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. “Basın yoluyla hakaret, suç işlemek için alenen tahrik, halkı kanunlara uymayaya tahrik” suçlamalarıyla Erşen’in cezalandırılması istendi. Bolu Cumhuriyet Savcılığı, altı ay süren soruşturmanın ardından, yazıda suç unsuru bulunmadığını gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi. Böylece bizzat düzenin hukukçuları eliyle yeni katliamlara davetiye çıkarılmış oldu.


20  Kızıl Bayrak

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Sınıf düşmanlarından hesap soralım!

Türk Metal’in faşist ağası Mustafa Özbek Ergenekoncuları savundu…

Metal işçileri sermaye işbirlikçisi faşist çeteden hesap sormalıdır! Metal işçileri, Türk Metal-İş’in faşist mafya babası Mustafa Özbek’i yakından tanırlar. Zira metal patronları ile işbirliği halinde metal işçilerini yıllardır arkadan hançerleyen, ağır çalışma ve yaşam koşullarına mahkum eden Özbek haini bugüne kadar sayısız kez metal işçilerine ihanet etmiştir. Her TİS döneminde kraldan daha çok kralcı kesilen Özbek haini MESS patronlarının sözcülüğünü yapmakta, “üretimin devamlılığı için işçinin daha çok fedakarlık yapması gerektiği”ni empoze etmektedir. Kriz edebiyatı eşliğinde metal patronlarının çıkarlarını savunmakta, işçileri kölelik koşullarına, sefalet ücretine, esnek üretime razı etmek için vargücüyle çalışmaktadır.

Mafya babası Özbek’in büyüyen serveti MESS patronlarına hizmetinin karşılığıdır! ‘71 yılına kadar bir torna işçisi olan Mustafa Özbek’in hayatı ‘75’te Türk Metal-İş’in Genel Başkanı seçilmesiyle tümden değişti. 33 yıldır çöreklendiği Türk Metal’i kendi çiftliği gibi kullanan Özbek, işçilere ihanette sınır tanımadı. Metal işçilerine sefaleti reva görürken kendi servetini katladıkça katladı. Metal patronları kendilerine sunduğu sınırsız hizmetten dolayı faşist mafya babasını fazlasıyla ödüllendirdi. Mustafa Özbek 33 yılda çok sayıda villa, daire, arazi ve lüks marka makam araçlarının sahibi oldu. Özbek’in 2 gaz dolum tesisi ile çok sayıda villa ve dairesini ise yakın zamanda elden çıkardığı medyaya yansıyan bilgiler arasında yeralıyor. Ankara Bahçelievler’de bir daire, Kırıkkale’de10 daireli apartman, Kıbrıs-Girne Çatalköy’de 15 dönüm arazi üzerinde 1 villa, Kırıkkale’de 40 dönüm arazi, halihazırda içinde oturduğu Ankara Beysukent’te 4 katlı villa, Ankara Çayyolu’nda kooperatif dairesi, Kıbrıs-Girne Karaoğlu Mahallesi’nde daire, Çubuk’ta havuzlu çiftlik, birden çok lüks makam aracı. Bu servet, metal patronlarının Türk Metal’in faşist mafya babasını fazlasıyla kolladığını, ihanetlerini karşılıksız bırakmadığını gösteriyor.

Ergenekon operasyonu sırasında darbeci paşaları savundu! Metal işçilerinin en temel hakları sözkonusu olduğunda ağzını dahi açmayan, açtığında ise doğrudan metal patronlarının çıkarlarını savunan, bunun için işçilere baskı ve tehdit uygulamaktan çekinmeyen mafya babası Özbek, “Ergenekon operasyonu” sırasında en önde Türk milliyetçiliğini ve darbecileri savundu. Özbek hayretler içinde sivil toplum örgütlerinin neden seslerini çıkarmadıklarını sordu. “Türkiye Cumhuriyeti devletini ayakta tutan kurumların başında Türk Silahlı Kuvvetleri gelir. Buradaki hedef Türk Silahlı Kuvvetleridir. Avrupa’nın hedefi de bu… Avrupa politikası, Amerika politikası burada askerleri, ordumuzu halk nezdinde küçük düşürmek, ‘askerlere bu yapılabiliyormuş’, ‘paşalar da tutuklanabiliyormuş’, ‘şu da yapılabiliyormuş’ gibi orduyu halk nezdinde gözden düşürmek ve dolayısıyla halkın gönlünde başka değerleri ortaya çıkarmak ve

demokratik sistemi çökertmek…” diyerek, iktidar savaşı yürüten düzen güçlerinin “ulusalcı” kanadına işçileri yedeklemeye çalıştı.

Özbek haininin paşalarla geçmişi 12 Eylül’e dayanıyor! “Türkiyem Topluluğu” adlı bir faşist çetenin başını çeken Mustafa Özbek’in generallerle geçmişi 12 Eylül’e dayanmaktadır. 1970’lerde ülkücü faşistlerle girdiği sıkı ilişkilerin ardından sendika yönetimine gelen Özbek, ‘80 sonrasında 12 Eylül yönetimi ile işbirliği yapmakta gecikmedi. Postal yalayıcısı bu hain, 12 Eylül faşist darbesini kasasını doldurmanın bir imkanına çevirdi. Sermaye ile kolkola girerek, sendikayı kişisel çıkarları için olabildiğince kullandı. Faşist Özbek’in, eli devrimcilerin, ilerici güçlerin, Kürt halkının kanına bulaşmış bin operasyoncu Mehmet Ağar’la, “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” diyen Tansu Çiller’le, Demirel’le yakın ilişkileri olduğu da bilinmektedir.

Şovenizm zehiri yayarak sermayeye hizmet ediyor Özbek haini, Ergenekon operasyonu vesilesiyle buram buram şovenizm kokan açıklamalar yapmakta, ülkeyi yönetenleri ABD ve AB emperyalizmine sırtını dayamakla, onlara hizmet etmekle suçlamaktadır. Türkiyem Topluluğu adı altında ve Avrasya TV aracılığıyla faşist düşüncelerini yaymakta, işçi sınıfını bölen en tehlikeli zehirlerden biri olan şovenizm kusmaktadır. Üstelik bunu yoksulluk edebiyatıyla birlikte yapmaktadır. Ergenekon operasyonu vesilesiyle veryansın ederken, “Bu artık bitmeli bizim sistemimiz oturmalı, bizim vatandaşımız aç, insanlar işsiz, köylü perişan, işçi perişan, emekli perişan, esnaf perişan, küçük orta ölçekli sanayi perişan, büyük sanayi perişan, fabrikalar kapanıyor, fuzuli yere aile kavgası çıkıyor. Fabrikalar kapanıyor, işçi aç, 3 ay 5 ay maaş alamıyor…” vb. söylemlerle işçilerin bilincini bulandırmaya çalışmaktadır. Türk Metal’i gerici söylemlerle çiftliği gibi kullanan Özbek haini, her dönem imza attığı sözleşmelerle metal işçilerine sefalet ve kölece çalışma koşulları dayatmakta, onları “perişan sanayiciler”in çıkarlarını savunmaya ikna etmeye çalışmaktadır. AB, ABD emperyalizmiyle işbirliği halindeki sermayeye hizmette hiçbir kusur etmemektedir. Kullandığı “milliyetçilik” sosu bu gerçeğin üzerini örtemez.

Türk-İş’in hainleri Özbek’le aynı safta Sermayeye hizmette kusur etmeyen Türk-İş hainleri de Özbek’le aynı safta yeralmakta, işçileri ilgilendiren en temel sorunlar ve saldırılar söz konusu olduğunda nutku tutulanlar düzen içi çatışmada burjuva kliklerden yana taraf olmakta, en hızlı “demokrasi havarisi” kesilmektedirler. Ergenekoncular’ın “bağımsız yargı” önüne çıkarılması için alelacele tutum açıklamaktadırlar. Türk-İş Yönetim Kurulu “Sorunların demokrasi

içinde çözüleceğine inandıkları”nı ilan ettikten sonra Türk-İş’in “demokratik rejime yönelik her türlü girişimin karşısında” olduğunu duyurmaktadır. “Bu tür girişimlerin şiddetle cezalandırılmasından yana” olan Türk-İş hainleri “Ergenekon adı altında yürütülen hukuk sürecinin, aradan çok uzun bir zaman geçmesine rağmen hala iddianamesinin açıklanmaması, ilgililerin yargı önüne çıkarılamamış olması ve son operasyonda da olduğu gibi kamuoyunun yakından tanıdığı gazetecilerin, emekli askerlerin, iş adamlarının nedeni belirtilmeksizin apar topar gözaltına alınması kaygı verici” demektedir. Türk-İş’in hainleri böylece Türk Metal çetesiyle aynı hamurdan yoğrulduklarını, aynı yerden beslendiklerini bir kez daha gözler önüne sermektedirler.

Metal işçileri Türk Metal çetesinden hesap sormalıdır! MESS ile metal sendikaları arasında başlayacak grup TİS’leri yaklaşmaktadır. Bugüne kadar sayısız ihanet sözleşmesine imza atarak metal işçilerini esnek üretime, düşük ücrete, sosyal hakların gaspına mahkum eden Türk Metal çetesinin ihaneti saymakla bitmez. Özbek haini bugün de metal işçileri lehine en ufak bir hak kırıntısını dahi dillendirmekten uzak durmaktadır. Metal işçilerinde en ufak bir beklenti dahi oluşmaması için var gücüyle çalışmaktadır. MESS patronlarının yüksek sesle dillendirdiği esnek üretim maddelerinin bu seneki TİS’lere damgasını vuracağı bugünden bellidir. Bugünden açık ve net olarak görülen bir başka gerçek de, Türk Metal çetesinin yeni bir ihanete daha hiç tereddüt etmeden imza atacağıdır. Metal işçileri bu gerçekler ışığında sürece hazırlanmalıdır. Metal işçilerinin geçmiş deneyimi, önderlikten ve örgütlülükten yoksun olduğu en elverişsiz koşullarda dahi (‘98’de olduğu gibi) öfke ve tepkisinin nasıl bir güce dönüşebildiğini göstermiştir. Metal işçileri Türk Metal’in yeni bir ihanetine daha sessiz kalmamalı, eli devrimcilerin kanına bulaşmış faşistlerin sözcülüğünü yapan bu çeteden hesap sormalıdır. Süreci Türk Metal hainlerine bırakmamak için bugünden TİS komiteleri kurmalı, sömürüye geçit vermemek için sendikal ihanet barikatını aşmalıdır. Metal işçisi bunu yapabileceğini geçmişte bir çok kez göstermiştir. Bugünün ihtiyacı daha örgütlü bir biçimde sürece kararlılıkla hazırlanmaktır.


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Sınıf çalışmasında yeni mevziler...

Kızıl Bayrak  21

Sincan İşçilerin Birliği Kurultayı Sonuç Bildirgesi:

Sınıfın devrimci birliğini ve mücadelesini örgütlemek için! Onbinlerce işçinin düşük ücret, ağır çalışma koşulları altında örgütsüz ve güvencesiz çalıştığı Sincan bölgesinde, sınıfın örgütlü birliği ve mücadelesi yolunda gerçekleştirdiğimiz işçi kurultayıyla önemli bir adımı geride bırakmış bulunuyoruz. Sincan İşçilerin Birliği Kurultayı gerek içeriği gerekse işlevi açısından başta Sincan bölgesinde bulunan geniş işçi kitlelerinin yaşamakta olduğu sorunları tespit etmek, tartışmak ve bu sorunları ortak bir mücadele ve örgütlenme zemininde sınıf bölüklerinin birlikteliğini sağlamak hedefi ile örgütlendi. Bu temel hedef üzerinden gerçekleştirilen ve ön hazırlık süreci ile birlikte asgari bir sınıf zemini oluşturarak işlevini yerine getiren Sincan İşçilerin Birliği Kurultayı, aşağıdaki başlıklar üzerinden bir mücadele programı ortaya çıkarmıştır.

Kurultay ve emeğin korunması mücadelesi Ankara’da önemli bir sanayi merkezi olarak Sincan, tam bir sömürü cehennemidir. Başta Ankara 1. OSB olmak üzere civarında irili-ufaklı birçok fabrika ve sanayi merkezi bulunmaktadır. Sermaye açısından önemli bir yer olan Sincan’ın öteki yüzü ise işçilerin yoğun bir emek sömürüsüne maruz kaldıkları bir alan olmasıdır. Bölgede hemen her sektörde düşük ücret, fazla mesai, ücret kesintileri, iş güvenliği, iş kazaları ve mesleki hastalıklar işçilerin yaşadığı sorunların ilk sıralarında yer almaktadır. İşçiler ağır ve yıpratıcı koşullarda ve sağlıksız ortamlarda çalıştırılmaktadır. İnsan hayatı hiçe sayılmaktadır. İşçilerin Birliği Kurultayı, aşağıdaki talepler temelinde yükseltilecek bir mücadele programı ortaya koymuştur: * 7 saatlik işgünü, 35 saatlik çalışma haftası * Kesintisiz iki günlük hafta tatili, 6 haftalık yıllık ücretli izin * Keyfi ücret kesintilerine son * Vergiden muaf insanca yaşamaya yeten bir ücret * Her türlü mesainin kaldırılması * İşçi sağlığını tehdit eden sektörlerde gerekli önlemlerin alınması, işçilerin sağlık ve yaşam güvenliğinin sağlanması * İş kazalarına karşı etkin tedbirlerin alınması. Kazalardan kaynaklanan maddi-manevi tüm sonuçların işverenler tarafından karşılanması.

Kurultay ve sosyal yıkım saldırıları Sermayenin yıkım saldırılarının dizginlerinden boşaldığı bir süreçten geçmekteyiz. Sağlık, emeklilik ve kıdem tazminatı gibi en temel sosyal haklar bu saldırılarla birlikte budanmakta ya da tümden ortadan kaldırılmaktadır. Bu saldırılar tüm sonuçları ile birlikte Sincan’da da yaşanmaktadır. Dolayısıyla kurultayımız, sermayenin sosyal yıkım saldırılarına karşı Sincan bölgesinde de etkin bir sınıf çalışması yürütmeyi ertelenemez bir görev olarak kararlaştırmıştır. Kurultayımız, bölgede hak ve özgürlükler çerçevesinde etkin bir bilinçlendirme faaliyeti yürütülmesi, sermayenin sosyal yıkım saldırılarının içeriği ve tüm sonuçları üzerinden emekçilerin

aydınlatılması, kurultayın ardından örgütlenecek işçi birlikleri temelinde diğer sınıf örgütlülükleri ile birlikte ortak panel, seminer, belgesel gösterimleri vb. etkinliklerin örgütlenmesi kararını almıştır.

Kurultay ve burjuva gericiliğine karşı mücadele Sermaye işçi sınıfını denetim altına almak, azgın sömürü koşullarını engelsizce uygulayabilmek için kendi gerici ideolojisini ve kültürünü sistematik olarak işçi sınıfına taşımaktadır. Milliyetçilikle, şovenizmle, dinsel gericilikle sersemlettiği sınıfı kolayca denetleyebilmekte, dahası bu temelde bölüp parçalayarak gerçek düşmanı yani sermaye düzenini gizleyebilmektedir. Yanısıra, uyuşturucu, alkol, fuhuş, televole kültürü vb. araçlarla insani değerleri çürütmekten geri durmamaktadır. Kurultayımız, işçi sınıfının örgütlenmesinin ve mücadelesinin önünde büyük bir engel olan burjuva ideolojik kuşatma karşısında sistematik bir mücadele yürütmeyi önüne koymuştur. Bu çerçevede sınıf bilincini ve dayanışmasını güçlendirecek kültürelsanatsal ve sosyal etkinlikler örgütlemeyi, her türlü burjuva gericiliği karşısında işçi sınıfını bilinçlendirmek, dahası bunun karşısında kendi sınıf kimliği ve konumu üzerinden tutum almasını sağlamak için eğitim çalışmaları gerçekleştirmeyi kararlaştırmıştır.

Kurultayın çağrısı: Bölgemizde ve fabrikalarda sınıf birliklerimizi kuralım! Sermayenin tepeden tırnağa örgütlü olduğu Sincan bölgesinde işçi kitlelerinin tamamına yakını örgütsüz ve dağınık durumdadır. Geçtiğimiz dönemlerde bunu kıracak önemli ve anlamlı bir takım adımlar atılmış olsa bile örgütsüzlük sorunu tüm ağırlığı ve

sonuçlarıyla varlığını sürdürmektedir. İşçilerin Birliği Kurultayı, başta Sincan bölgesindeki örgütsüzlük tablosuna son verecek yeni adımların atılması ve bu doğrultuda çeşitli sektörlerde çalışan işçilerin yan yana getirilmesi için bölgenin toplamını kesen bir sınıf örgütlülüğüne ihtiyaç olduğunu tespit etmiştir. Bu doğrultuda oluşturulacak bölgesel bir işçi platformu bölgedeki işçilerin mücadele ve örgütlenme süreçlerinde önemli bir zemin oluşturacaktır. Kurultayımız çeşitli sektörler üzerinden oluşturulacak işçi platformu üzerinden önüne aşağıdaki görevleri koymuştur: * İşçiler arasında sınıf dayanışması ve sınıf bilincinin geliştirilmesi için eylem ve etkinliklerin örülmesi. * Kurulacak işçi platformu ile birlikte işyerlerinde ve fabrikalarda işçi birlikleri oluşturulması için etkin bir çağrı faaliyetinin örgütlenmesi. * İşçilerin sorunları etrafında oluşturacağı işyeri örgütlenmeleri, dernek vb. araçlarla süreçlerinin desteklenmesi ve geliştirilmesi. * Bölgede yaşanan sendikalaşma girişimlerinin başarıyla sonuçlanması için azami çabanın sarf edilmesi. * Sınıfın örgütlenme ve mücadele deneyimlerinin Sincan yerelinde işçilere etkin bir şekilde taşınması. Bu deneyimler ışığında yeni adımların atılması için güçlü bir mücadele zemininin yaratılması. Sincan İşçilerin Birliği Kurultayı yürüttüğü tartışmalar temelinde önüne koyduğu yeni görev ve sorumluluklarla birlikte işlevini yerine getirerek geride kalmıştır. Kurultayımız ortaya çıkardığı birikim üzerinden yeni dönemi kazanacak, bölgemizde sınıfın birliğini, örgütlülüğünü ve mücadelesini ileriye taşıyacak daha güçlü adımlar atmaya devam edecektir. Sincan İşçileri Birliği Kurultayı Hazırlık Komitesi 23 Temmuz 2008


22  Kızıl Bayrak

Bültenlerden...

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Temmuz bültenlerinde sınıf dayanışması... Sınıf devrimcilerinin işçi sınıfının örgütlenmesi ve mücadelesinde kullandıkları en temel araçlardan biri olan yerel işçi bültenlerinin temmuz sayıları çıktı. Tersane İşçilerinin Sesi Rota, OSB-İMES İşçi Bülteni, Topkapı İşçi Bülteni, GOP İşçi Bülteni ve Çiğli İşçi Bülteni çıkan son sayılarında ardı ardına yapılan zamlar ile işçi ücretleri arasında oluşan uçurumu dile getirdiler. İnsanca yaşanacak ücret talebini ileri sürdüler. Aynı zamanda bültenlerin Temmuz sayılarında öne çıkan temel bir gündem de düzen içi çatışmanın yeni bir aşaması olan son Ergenekon operasyonu oldu. Bültenlerde işçi sınıfına bu kayıkçı kavgasında bağımsız tutum alma çağrısı yapıldı. Kuşkusuz ki, ardı ardına yaşanan işçi direnişleri ve direnişlerle dayanışma çağrıları da yerel bültenlerde yer buldu. GOP İşçi Bülteni Temmuz sayısına GOP İşçi Platformu’nun Ekmek, ulaşım, doğalgaz, elektrik, su… Zam, Zam, Zam Artık seyirci kalmayacağız!” şiarıyla yürüttüğü kampanyayı taşıyor. İstanbul’da devam eden grev ve direnişlere de genişçe yer ayıran GOP İşçi Bülteni, son süreçte sömürünün en azgın olduğu alanlardan birine “Kot taşlama atölyelerine” de değiniyor. “İşçi mezarlığına dönüşen bir iş kolu: KOT TAŞLAMA” başlığı ile yeralan yazıda ölüm sektörü çarpıcı sözlerle anlatılıyor: “Birçok iş kolunda olduğu gibi kot taşlama alanında da bu hastalıkların ve can kayıplarının nedeni çok basit. Makineler aracılığı ile yapılan işlemler maliyetli olduğu için işçilere yaptırılıyor ve bu işlemler sırasında işçilerin maruz kaldığı kimyasallar nedeniyle de ölümcül hastalıklar ortaya çıkıyor. Yani patronlar üç kuruş daha fazla kazanmak için işçileri bile bile ölüme sürüklüyorlar.” Adana Sanayi İşçileri Bülteni ise Temmuz sayısında bir çok işçinin asgari ücret ve zamlar ile ilgili yazılarına yer veriyor. Yeşiloba Sanayi Sitesi’nden bir işçi “Sefalet ücretine karşı mücadeleye!” başlığını taşıyan yazısında şu görüşleri ifade ediyor: “İşyerlerinde hemen her konuda sorun yaşıyor tepkiler veriyoruz. Ya işletmeyi terk ediyor ya da kaderimizdir deyip herşeye katlanıyoruz. Yaşadığımız sorunlar kaderimiz değil. Kendi geleceğimizi ve çocuklarımızın geleceğini kazanmak bizlerin elinde. İnsanca yaşayabilecek ücret almak istiyorsak tek bir çatı altında birleşmeliyiz.” Topkapı İşçi Bülteni’nin son sayısında sınıfın toplamını ve bölge işçilerini ilgilendiren temel sorunlara işaret edilmiş. Bülten ön kapaktan “İğneden ipliğe her şeye zam... Zam... Zam… Ya ücretlere?” sorusunu yöneltiyor ve iç sayfalarda da pekçok işçinin zamlara dair görüşlerine yer veriyor. Ayrıca gündemde olan Ergenekon operasyonu da arka kapaktan işlenerek işçi sınıfı düzen içi çatışmalara karşı bağımsız tutum almaya çağırılıyor. Metal işçilerinin en yakıcı sorunlarından birini oluşturan metal TİS’lerine de bültende değiniliyor. Topkapı İşçi Bülteni bu sayısında şu sözlerle Topkapı İşçi Derneği’ne üye olma çağrısı yapıyor: “Derneğe güç taşımak için tüm işçi arkadaşları öncelikle derneğe üye olmaya çağırıyoruz. Binlerin buluştuğu ve mücadelesine ortak olduğu bir İşçi Derneği’nin bükemediği kol olamaz. Bunun için İşçi Derneği’ne sahip çıkalım, üye olalım,

dernek çatısı altında birleşelim.” OSB- İMES işçileri Bülteni ise Temmuz sayısında bir süre önce gerçekleşen OSB-İMES İşçileri Derneği genel kurul sonuç bildirgesini işlerken, bir dizi işletmeden de işçi yazılarına yer veriyor. Bülten aynı zamanda Ümraniye’den Metal İşçileri imzalı bir yazıyla 2008-2010 metal grup TİS’leri yaklaşırken metal işçilerini göreve çağırıyor: “2008-2010 metal grup TİS’lerinin bir önceki dönemlere benzemesini istemiyorsak, var olan haklarımızı korumak ve yeni haklar kazanmak istiyorsak aktif olarak mücadele etmeliyiz. Fabrikalarda “TİS komiteleri” kurmalı, kendi TİS taslaklarımızı hazırlamalıyız. Bu taslakları sendikalara ve MESS’e kabul ettirmek için mücadele etmeliyiz. “Bu süre içinde bölgemizde oluşturacağımız bir TİS platformu ile diğer fabrikalarla ortak hareket etmek gerekiyor. Bu platformlarda hangi sendikaya üye olduğumuz önemli olmamalı. Önemli olan MESS’e ve sendikal ihanete geçit vermemek için ortak bir şekilde mücadele edebilmektir. MESS patronlarını ve sendikal ihanet çetelerini ancak bu şekilde dize getirebiliriz.” Tersane İşçilerinin Sesi ROTA da 11. sayısını ağırlıklı olarak eylem ve etkinliklerine ayırdı. 15 Haziran’da tersane işçilerinin gerçekleştirdiği kitlesel ve coşkulu etkinliğin ardından 16 Haziran eylemine ilişkin görüşlere yer verdi. ROTA, son sayısında tersane işçilerin en yakıcı sorunlarından biri olan Meslek Hastalıklarını da genişçe ele alıyor. Tuzla Gemi’den bir işçi tarafından yazılan yazıda meslek hastalıklarına karşı alınması gereken önlemler şu şekilde ifade ediliyor: “Geçen gün genel tedavi, kan tahlili, kulak, nefes ve akciğer filmi gibi birçok formalite uygulamadan geçtik. Bizlere kişisel koruyucu donanımları, yani eldiven, toz maskesi, kulak koruyucu vb. aletleri dahi vermeyenler önlem adına birçok formalite yaptılar. Genel tedavide doktor bir arkadaşa “arkadaşım bir şeyin var mı” diye soruyor. İşçi tam ağrıyan ayağını gösterecekken, tamam diyor doktor başka zaman bakarız. Bugün bakmayacaksan ne zaman bakacaksın. Bizlere yapılan testlerin hiçbirinin sonucu açıklanmıyor. Daha sonra sonucu patronlara açıklanan bir uygulama bu. Eğer hastaysan bir gün nedensiz yere işten çıkarılabilirsin. Biz işçiler kendi sorunlarımızın çözümünü birilerinden beklersek daha çok bekleriz. O yüzden meslek hastalıklarına karşı komitelerle örgütlenmeliyiz. Sorunlarımızı kendimiz çözmeliyiz.” Çiğli İşçi Bülteni’nin son sayısında bir dizi işçi eylem ve etkinliğinin yanısıra 3. Çiğli İşçi Kurultayı’na sunulan ‘Sendikalar ve sınıf sendikacılığı” tebliği yeraldı. Tebliğin temel vurgusu şu şekilde özetlenmekteydi: “(...)Ekonomik mücadele ve bu mücadelenin örgütlülüğü olan sendikalar, işçi sınıfının tarihsel mücadelesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Fakat sendikaların sınıf mücadelesinde kendi rolünü oynayabilmesinin temel koşulu, sınıfa karşı sınıf tutumuna dayalı güçlü örgütlenmeler yaratabilmekten, sendikalar içinde etkin mücadeleler yürüterek devrimci sınıf sendikacılığı anlayışını hâkim hale getirmekten geçmektedir.”


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

İşgalcilerden fiyasko itirafı...

Kızıl Bayrak  23

Savaş kundakçıları Afganistan’daki fiyaskoyu itiraf ediyor! Afganistan işgalini sürdüren kapitalist-emperyalist düzenin savaş aygıtı NATO, fiyasko üzerine fiyasko yaşıyor. Geçen hafta bir üsse düzenlenen saldırıda 9’u Amerikalı toplam 19 işgalci asker öldürülünce, NATO saldırıya uğrayan üssünü kapatmak zorunda kaldı. ABD ordusunun 2001’deki işgalden bu yana ilk defa tek saldırıda bu sayıda asker kaybettiği belirtildi. Taliban güçlerinin vurduğu etkili darbeden birkaç gün sonra NATO askerleri ile kukla yönetime bağlı Afgan polisinin birbirine girmesi ise savaş aygıtının yeni bir beceriksizliği oldu. Ülkenin güneyinde yanlışlıkla Afgan polisiyle çatışmaya giren NATO askerlerinin yardım çağrısı üzerine bölgeye hava saldırısı düzenleyen işgal gücü ISAF, 9 Afgan polisini öldürürken, 5’ini de yaraladı. Bombardımanda sivilleri de öldüren NATO askerleri tam bir rezalet yaşadılar. Yedinci yılına yaklaşan vahşi işgal boyunca hem ABD hem NATO askerlerinin sivil halk üzerine bomba yağdırıp katliam yapmak, ardından özür dilemek dışında bir şey başardıklarına pek tanık olunmamıştır. Bu yenilgi ve rezaletler, NATO’nun son aylardaki asker takviyesine rağmen yaşanmaktadır. Washington’daki savaş kundakçıları ile “müstakbel ABD başkanı” sayılan Barack Obama’nın son günlerdeki itirafları, Afganistan fiyaskosunun gizlenemez noktaya geldiğini göstermektedir. Vahşi işgalin hezimetini kabullenmek zorunda kalanlardan ABD Savunma Bakanı Robert Gates, düzenlediği basın toplantısında, “Afganistan’a ek Amerikan askerinin en kısa zamanda gönderilmesinin en iyisi olacağını” söyledi. “Ek güçlerin daha erken gönderilmesinin uygun olup olmadığını görmek için sıkı çalışma içinde olduklarını” belirten ABD’li bakan, konuya ilişkin henüz bir kararın alınmadığını söyledi. Toplantıya katılan ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Michael Mullen de yaptığı açıklamada, Afganistan’daki tehdidin arttığını belirtti. Artan Taliban şiddetiyle mücadele ve Afgan güvenlik güçlerinin eğitimi için ek 3 tugaya ihtiyaç duyduklarını ifade etti. Daha kapsamlı itiraf ise Barack Obama’dan geldi. Kabil’deki soysuzluk abidesi kukla devlet başkanı Hamid Karzai’yi ziyaret eden Obama, Afganistan’daki durumun işgalciler açısından vahim olduğunu yerinde saptamış görünüyor. Kukla başkanın yemek davetinde konuşan Obama, “Ülkede durumun istikrarsız olduğunu ve alarm verdiğini anlamalıyız. Terörizmle mücadelede ana odağın, ana cephenin burası olduğuna inanıyorum” dedi. Durumun yeterince acil hale geldiğini vurgulayan Obama, Afganistan’daki Amerikan askeri sayısının artırılması gerektiğini ifade etti. ABD’nin Irak’tan Afganistan’a asker kaydırmayı şimdiden planlaması gerektiğini savundu. İzlenimleriyle ilgili basına da konuşan Obama, NATO güçlerinin giderek güçlenen bir Taliban ayaklanmasıyla karşı karşıya olduğu Afganistan’daki durumu “tehlikeli ve acil” diye tanımladı. Hem işbaşındaki savaş kundakçılarının, hem “müstakbel başkan” kabul edilen Obama’nın işgale dair sözleri, Afganistan’daki hezimetin resmi itirafıdır. Kapsamlı bir halk direnişi olmamasına rağmen, savaş aygıtı NATO’nun ve tabii ki ABD emperyalizminin maruz kaldığı bu utanç verici akıbet, en modern, en acımasız savaş aygıtlarının bile halkları köleleştirme gücünden yoksun olduğunun yeni bir kanıtı olmuştur.

İsrail zindanlarındaki tutsaklar serbest!.. Hizbullah ile siyonist rejim arasında tutukluların takası konusunda varılan anlaşma, ikinci yılında Lübnan direnişini hedef alan ABD patentli İsrail saldırısının yeniden tartışılmasına vesile oldu. İsrail’in Lübnan’ı yakıp yıkan saldırısı, direnişçilerin iki işgalci askeri kaçırmasına bir tepki şeklinde yutturulmak istenmişti. Ancak kısa süre sonra basına yansıyan bilgiler, İsrail saldırısının askerlerin kaçırılmasından önce planlandığını ortaya koymuştu. Tıpkı Irak işgalinin 11 Eylül saldırılarından uzun süre önce planlanmış olması gibi... Hizbullah liderleri de, daha İsrail savaş makinesi Lübnan halkları üzerine bomba yağdırırken yaptıkları açıklamada, saldırının önden planlanmış olduğunu, ancak direnişçilerin siyonist orduya yaptıkları isabetli vuruştan dolayı erkene alındığını dünyaya duyurmuşlardı. Saldırının başlatıldığı Temmuz 2006’da hem Tel Aviv’deki küstah savaş baronları hem Washington’daki efendileri, siyonist orduya çok güveniyorlardı. Direnişi ezmek için birkaç haftanın yeterli olacağını sanan emperyalist-siyonist güçlerle işbirlikçileri, doğmakta olan “yeni Ortadoğu” müjdesini vermekte biraz acele davrandılar. İşgal ordularının Irak’a girmesinden kısa bir süre sonra, haydutbaşı Bush da “zafer”lerini ilan etmişti. Her iki örnekte de işgalcilerin tez canlılığı, halkların direnme gücünü hesaba katmama gafleti içinde bulunmalarından kaynaklanmıştı. Bilindiği gibi, emperyalist işgal karşıtı direniş, kısa sürede Irak’ı ABD savaş makinesinin bataklığına çevirmeyi başarmıştı. Lübnan’a saldıran İsrail savaş makinesi ise, esir askerlerini kurtarmadan, üstelik “yenilmez güç” efsanesini geride bırakarak geri çekilmek zorunda kalmıştı. Ezici çoğunluğu asker olan 160 ceset toplayan siyonist ordu, Lübnanlı direnişçilerin 34 gün boyunca İsrail’e yaptıkları füze saldırılarını engelleme konusunda da aciz kalmıştı. İki yıldır askerleri rehin tutan Hizbullah, askerlerin cenazelerini (yapılan araştırmada iki askerin kaçırıldıkları gün çıkan çatışmada öldüğü anlaşıldı) İsrail’e teslim ederken, karşılığında beş direnişçi tutsağın serbest bırakılması ile siyonistlerin katlettiği 200 Filistinli ve Lübnanlı direnişçinin cenazesinin iade edilmesini sağladı. Hizbullah ile İsrail arasında varılan anlaşma, saldırgan siyonistlere iki yıl önceki utanç verici yenilgiyi yeniden hatırlatırken, Beyrut’ta da zafer kutlamalarına vesile oldu. Hizbullah’ın serbest kalan beş tutsağından biri olan ve Lübnan’da sembol isim haline gelen Semir Kantar, 28 yıldan beri İsrail zindanlarında yatıyordu. Esirlerin Beyrut’a döneceği gün düzenlenen törene, aralarında başbakan Fuad Sinyora’nın da bulunduğu Hizbullah’ın muhalifleri de katıldı. Cumhurbaşkanı, eski başbakanlar, Dürzîlerin önderleri, milletvekilleri, ŞiiSünni Müslüman dini önderler, piskoposlar, yüksek düzeyde bürokratlar, bütün güvenlik birimlerinin şefleri ve Lübnan’daki BM temsilcisi Hizbullah’ın kurtardığı beş Lübnanlı esiri karşılamak için Beyrut havalimanında toplandı. Dünya basınında geniş yer alan esir değişimi, bazı çevreler tarafından“Lübnan savaşının son perdesi” şeklinde yorumlandı. Kuşkusuz ki bu anlaşma, siyonistlerin kendini dayatma küstahlığının eskisi kadar kolay olamayacağını göstermiştir. Fakat yine de bu durum İsrail-Lübnan çatışmasının sona erdiği anlamına gelmiyor. Emperyalist-siyonist güçlerin geçmişte olduğu gibi önümüzdeki dönemde de, ezilen halkların direnişini kırmak için her yola başvuracaklarından kuşku duyulamaz. Ancak bu saldırganların halkların direnme gücünü yok sayarak hareket etmeleri de artık kolay olmayacaktır.


24  Kızıl Bayrak

DTP 2. Kongresi üzerine...

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

DTP Kongresi vesilesiyle bazı değerlendirmeler M. Can Yüce DTP, 2. Kongresi’ni Ankara’da gerçekleştirdi. Ahmet Türk Genel Başkan seçildi. İmralı çizgisindeki basın, 2. Kongre ve aldığı kararları, “Yeni bir sürecin başlangıcı” olarak değerlendirdi. Kongreden alınan güçle, DTP yönetiminin bundan böyle yaşadıkları hata ve eksikliklerden hızla arınmaları ve demokratik çalışmaları etkin bir biçimde yoğunlaştırmaları istendi… DTP veya “yasal parti” çalışmaları her dönemde tartışma konusu olmuş, içinde yaşanan gelişmeler mercek altına alınmıştır. Bugüne kadar yasal parti çalışmaları ve bunun aktörleri başarılı görülmemiştir; hem PKK ve “taban” tarafından, hem de onun dışındaki politik aktörler tarafından… Başarısızlık, bir olgudur, hem kendisine yüklenilen misyon açısından, hem de genel ölçülerdeki politik hedefler açısından… Ancak bu başarısızlığın nedenlerini kavrama ve ortaya koyma bakımından doğru veya doğruya yakın bir değerlendirmenin ortaya konulduğunu söylemek çok güçtür, neredeyse olanaksızlık düzeyinde… DTP veya daha öncekileri de katarsak, yasal parti çalışmalarına yüklenilen misyon nedir? Bu misyonu yerine getirmede neden başarısız oluyorlar? Gerçekten kongrelerin, merkezlerin, genel başkan ve diğer kurulların, gerçek anlamda bir iradeleri, bir yönetme ve karar verme güçleri, olanakları var mı? Eğer yoksa egemen medyada yapılan “Şahinler-Güvercinler” yakıştırmasının bir anlamı var mı? Kanadı, gagası ve pençeleri olmayan bu “kuşların”, uysallığı veya yırtıcılığı bir anlam ifade edebilir mi? Bu sorulara doğru yanıtlar verilmeden yapılacak değerlendirmelerin gerçeği yansıtması ve bu anlamda bir değer ifade etmesi olanaklı değildir! Bu sorulara kısa kısa yanıtlar vermeye çalışacağız. DTP’nin gerçekleştirdiği 2. Kongre’de “birlik ve bütünlüğünü” perçinleyerek çıktığı ve yeni dönemde Çatı Partisi hedefi doğrultusunda çalışılacağı değerlendirmesi yapılmaktadır. Demokratik Özerklik kavramının hatırlatılması ve “Çözüm adresinin İmralı olduğu” yönündeki vurgular, yine kongrede öne çıkan mesajlar oldu. Hemen belirtmek gerekir ki, bu gerçek anlamda, “iradesizler topluluğunun” çözümsüzlük beyanıdır, zaten bundan başka bir mesajın çıkması da olanaksızdı. Gerçek başarısızlıklarının temel nedeni de budur! Yani iradesiz olmalarıdır. Üstten belirlenen, yetkisi olmayan, ama bütün sorumluluğu taşıyan bir politik “kadro”nun başarılı olma şansı olabilir mi? Başka bir nokta: “Birlik” vurgusu hep öne çıkarıldığına göre, bu, bu alanda önemli bazı sorunların varlığına da işaret etmektedir. Egemen medyada bu, “Şahinler-Güvercinler” biçiminde yansıtıldı. Gerçeklikte ise böyle bir ayrım yok; var olan esasla, politik çizgi ve stratejiyle değil, “üslup farkı” ile ilgili bir durumdur. Biraz açmakta yarar var. Mücadelenin 1990’lı yılların başında kitlesel boyutlar kazanması, bunun kendisini serhildanlar biçiminde ortaya koyması ile birlikte yasal parti çalışması da bir zorunluluk haline geldi. Ancak bu çalışma alanı ve örgütlenmesi, devrimci mücadelenin devrimci bir bileşeni olmaktan çok, kitleselleşmenin bir sonucu olarak siyaset yapma ihtiyacı duyan Kürt egemen ve orta sınıflarının kendilerini ifade etmeye başladıkları bir alana dönüştü. Öyle olmakla birlikte

bunun yine de ikili bir yönü var: Bir yandan mücadelenin esas yükünü çeken, her türlü fedakârlığı göstermekten çekinmeyen Kürdistan emekçileri, yoksul sınıf ve tabakaları, bir yandan da “üst” sınıfların kendi sınıfsal kimliklerine göre siyaset yapma ihtiyaçları doğrultusunda bu yasal zeminde boy göstermeleri gerçeği… Ama esas olarak Öcalan tarafından bu alana yüklenilen işlev, düzen ve devletle bir köprü oluşturmaktır. Bunun, her dönemde farklı biçimler ve kapsamlar kazansa da özü hep aynı kalmıştır. Bugün de yüklenilen misyon budur. Dolayısıyla DTP’ye uzanan partilerin devrimci mücadelenin ihtiyaç duyduğu bir işlevi olmadı, olması da mümkün değildi… Bu geniş bir konu, başka bir tartışma konusudur, birçok yazımızda bu konu genişçe değerlendirilmiştir! Yine yasal zeminde politik çalışma ve örgütlenmenin görece özerk bir yapısı ve işleyişi olmadı. Yönetimi ve kadroları, “irade” olarak tanımladıkları iktidar sisteminin belirlediği çizgide, bir bakıma “kapıkulları” düzeyinde bir işlev gördüler. Bu alandaki yönetim ve kadroların hiçbir zaman politika oluşturma ve karar süreçlerinde etkin olma konumları ve güçleri olmadı. Başka bir ifadeyle, hep “üstten belirlendiler”, onlara düşen buna eksiksiz uymaktı. Aslında bu durum PKK merkez ve kadroları için de aynen geçerlidir. Tek kişiye dayalı despotik iktidar yapısı ve ilişkileri, çok daha katı bir biçimde yasal alan çalışmalarına da yansımıştır. Çizgi belirleme, politika yapma ya da politika yapma süreçlerini etkileme şansı ve olanağı olmayan kadroların kendi aralarında yaşadıkları sorunlar, bu nedenle, ideolojik ve politik olmaktan çok, bireysel düzlemde, daha fazla kariyer elde etme ve bunun sağladığı olanaklardan yararlanma kaygılarından kaynaklanmaktadır. Bu

olayın bir boyutudur. Bir de çizginin yorumunda kimi farklılıklar çıkmaktadır, bu da öze ilişkin değildir veya belli bir kopuşu anlatmamaktadır. Egemen Türk medyasında Aysel Tuğluk “güvercin”, Emine Ayna “şahin” olarak tanımlanmakta, bunlar iki eğilim olarak gösterilmektedir. Aslında her ikisinin de ne kanatları, ne pençeleri, ne de özgün bir yanları var… Aysel Tuğluk, İmralı çizgisini en katışıksız, en rafine ve hiçbir elbise giydirmeden ifade etti. Bu, tabanda, büyük bir yanılsama içinde olan kitlelerde tepki yarattı. Bu, tepki aslında dolaylı olarak izlenen çizginin kendisinedir! A. Tuğluk, aslında politik davranmadı, Öcalan’ı en iyi ifade etmenin güveni içinde davrandı, yanıldı. Başka etkenler de işin içinde olabilir, ama bunları şimdilik geçiyoruz, tartıştığımız konu bağlamıyla sınırlı kalıyoruz. Diğerleri ise daha “politik” davranıyorlar, geçmişten gelen birikimin ve devrimci dinamiklerin duyarlılıklarını hesaba katmaya çalışıyorlar. Yoksa onların söyledikleri ile A. Tuğluk’un söyledikleri arsında özde hiçbir fark yok. Örneğin “şahin” olarak tanıtılan Emine Ayna son kongrede yaptığı konuşmada, “Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda kanlarını dökerek dahil oldular. Türkiye’yi vatanları kıldılar. Bu ölümüne kardeş bilmenin, vatan bilmenin karşılığı yok sayılmak olmamalıydı. Türkiye Cumhuriyeti, Kürtler’e kimliğini borçludur. Bu borcunu ödeme zamanı gelmiştir” sözleriyle her onurlu Kürdün, her gün evladını yitiren Kürt ananın onurunu ayaklar altına alırken, A. Tuğluk’tan farklı ne söylüyordu? Devam ediyoruz. Olayın diğer boyutu ise daha önemli ve şudur: Kuzey Kürdistan’da egemen sınıfların iradeleri 1940’larda kırıldı ve bunun sonucu olarak sömürgeci sistemin bir eklentisi haline getirildiler. Kürt egemen sınıflardan aileler ve aşiretler,


Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008 TC’nin partilerinde kendilerini ve kimliklerini inkâr ve kendi gerçekliklerine küfür temelinde siyaset yapmaya, böylece çıkarlarını geliştirmeye çalıştılar. Ancak 1990’larla birlikte bu genel tabloda belli bir kırılma yaşandı: Belli bir kesim eski tarzda siyaset yapmayı sürdürürken, diğer bir kesim mücadelenin de etkisiyle “yurtseverlik” zemininde siyaset yapmaya çalıştı. Bu “yeni” zeminde görece daha bağımsız olacaklarını var saydılar, ama gördüler ki burada da esas olan “tabi olmaktır”! Bu zeminde kalarak, ama daha bağımsız veya asgari düzeyde özerk siyaset yapma olanağı elde etmek için mücadele ettiler, bu eğilimleri doğrultusunda gruplaştılar… Ancak bu çok sağlam ve güçlü bir eğilim ve örgütlenme değildi, olamadı. Ahmet Türk’te ifadesini bulan bu eğilimin, temel sorunu, görece daha bağımsız ve kendilerinin karar verdiği, ya da en azından söz haklarının olduğu bir uzlaşma zemininin yaratılmasıdır. Son dönemde ortaya çıkan farklılaşmanın, “kanat çatışmasının” altındaki temel neden budur! Yoksa Ahmet Türk ve temsil ettiği eğilimin politik çizgi bakımından İmralı’dan farklı bir yanı yoktur. Bu eğilimin temsilcileri, bu düzen ve devlet içinde kendilerine görece rahat ve özerk siyaset yapma hakkını istiyorlar, Kürt sorununun kimi kültürel kırıntılarla çözülmesini talep ediyorlar. “Demokratik özerklik” olarak ifade edilen kavramın anlamı ve özü bundan başkası değildir. “Üstten belirlenme” ile “daha özerk siyaset yapma istemlerinin” uzlaşma, bu uzlaşmayı sürekli sürdürme olanağı var mı? Teorik olarak yok, pratik de bunun olmadığını yıllardır kanıtlıyor. Tek kişiye dayalı, tek kişinin dışındakilerin son noktada sürü yerine konulduğu, iktidar çarkının mutlak olarak böyle döndüğü bir iktidar ve ilişkiler sisteminde özerkliğin kapsamı, ancak karar süreçlerinin dışındaki alanlarda mümkün olabilir. Ne var ki yukarda vurguladığımız, zaman zaman kendisini daha açık ortaya koyan eğilimin isteği bunun ötesindedir: “Bu alanı üstten belirlemeye son verin, bu alanın yönetimi, bu alanda çalışanların elinde olsun!” Bunun da bu iktidar sisteminde mümkün olmadığı açıktır. Dolayısıyla varılan uzlaşma değil, anılan eğilimin tabi olmasıdır, bunun dışında siyaset yapma olanakları da hemen hemen yok gibidir. Çünkü yılların mücadelesiyle ortaya çıkarılan birikim ve günün dinamikleri Öcalan iktidar sisteminin tekelindedir; bu tekel durumu da sözcüğün tam ve gerçek anlamında despotiktir. Bu despotik iktidar sistemi, Kuzey Kürdistan’da her türlü gelişmenin, demokrasinin önündeki en temel engeldir. Bu engel aşılmadan hem bağımsızlık ve özgürlük, hem de demokrasi mücadelesi ve kültürünün gelişmesi mümkün değildir. DTP veya İmralı Partisi, Türkiye’nin demokratikleşmesi talebini ileri sürmeden önce kendilerinin tabi oldukları iktidar sisteminin “demokratikleşmesini” ileri sürsünler, sürebilsinler. Çünkü öncelikli sorunları budur. DTP’liler, “kurulmadan önce bu kadar kişinin katılımıyla, bu kadar toplantı yaptık, şu kadar özgür tartışma süreçleri yaşadık, bunu daha sonraki süreçlerde devam ettirdik” gibi bir avuntu içindedirler. Evet, bunlar yapılıyor. Peki, bu toplantılar, sözcüğün gerçek anlamında karar ve politika belirleme süreçleri mi? Katılan kişilerin belirlenen çizgi ve iktidar sistemini tek sözcük düzeyinde etkileme şansları var mı? Yoksa bu toplantılar ve yüksek katılımlı süreçler, belirlenen çizgiyi ve iktidar sistemini özümleme ve özümsetme süreçleri mi? Kuşkusuz doğru olan ikincisidir. Devlete yaranma, devletten medet umma anlayışı ve çırpınışı içinde olan, kendi içinde ise despotik, hiçbir farklılığa yaşam hakkı tanımayan İmralı Partisi ve ona tabi olanların, iradesizler topluluğunun gerçekliğinin en genel özeti budur! 22 Temmuz 2008

DTP 2. Kongresi üzerine...

Kızıl Bayrak  25

Mansour Osanloo’ya özgürlük! Tahran Otobüs İşçileri Sendikası’nın (VAHED) kurucusu ve genel başkanı olan Mansour Osanloo’nun 2007 yılından bu yana sendikal faaliyetlerinden dolayı tutuklu bulunması, 20 Temmuz günü İran Büyükelçiliği’ne siyah çelenk bırakılarak protesto edildi. Uluslararası Taşımacılık Çalışanları Federasyonu’na (ITF) üye Birleşik Taşımacılık Sendikası (BTS), Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası (TÜMTİS), Türkiye Sivil Havacılık Sendikası (Hava-İş) ve Deniz Çalışanları Dayanışma Derneği’nin (DAD-DER) düzenlemiş olduğu basın açıklaması Yüksel Caddesi’nde gerçekleştirildi. Buradan İran Büyükelçiliği’ne doğru yürüyüşe geçmek isteyen eylemcilerin önü barikatla kesildi. Yapılan pazarlık sonucu Karanfil Sokak çıkışına kadar pankart ve flamaların indirilmesi şartı ile slogansız yürüyüşe izin verildi. Büyükelçiliğe giden Akay Caddesi’ne gelindiğinde pankartlar açıldı ve sloganlarla yürüyüş başladı. Yürüyüşte “Osanloo’ya özgürlük! / Free Osanloo!” yazılı pankart ve aynı şiarlı dövizler taşındı. TÜMTİS işçileri pankartları ve kitlesellikleriyle dikkat çektiler. Yürüyüş boyunca “Yaşasın enternasyonal dayanışma!”, “Baskılar bizi yıldıramaz!”, “Osanloo’ya özgürlük!”, “Yaşasın sınıf dayanışması!”, “Yaşasın halkların kardeşliği!”, “Küresel şiddete, küresel direniş!”, “Zafer direnen emekçinin olacak!” sloganları atıldı. Büyükelçilik önüne gelindiğinde basın açıklaması okundu. Sendika ve örgütlenme hakkının kimi ülkelerce engellenmek istendiği, sendika yöneticilerine ve sendikalı işçilere baskılar uygulandığı vurgulandı. Sık sık sloganlarla kesilen açıklamada şunlar söylendi: “Mansour Osanloo hükümet yanlısı değil bağımsız bir sendika önderi olduğu için 2005 yılından bu yana defalarca gözaltına alındı, defalarca tutuklandı, kaçırıldı, şiddete maruz kaldı, dili kesildi, çeşitli yerlerinden yaralandı, hapishanede tedavisi engellendi, arkadaşları katledildi. 2007 Ekim ayında düzmece senaryolarla tutuklanarak muhaliflere zulüm yapılan EVİN hapishanesine konuldu. Yine 25 Haziran 2008 de Tahran Otobüs İşçileri Sendikası’nın (VAHED) iki yöneticisi, Gholamreza Gholomhosseini ve Hassan Dehghan Dehnavi tutuklanarak cezaevine konuldu...” Eylemi örgütleyen sendika temsilcilerinden oluşan heyet tarafından elçilik kapısına siyah çelenkler bırakılarak eylem bitirildi. 150 kişinin katıldığı eyleme birçok sendika temsilcisi de destek verdi. Kızıl Bayrak / Ankara

İşgalciler İran sınırına üs kuruyor Ankara’daki işbirlikçilerinin katkılarıyla İran’a karşı diplomatik girişimlere başlayan ABD emperyalizmi, savaş hazırlığından vazgeçmiş değil. İran sınırına 11 kilometre mesafedeki Halepçe’de, 1500 dönümlük arazi üzerinde askeri üs kurma hazırlığının devam ettiğinin ortaya çıkması, savaş hazırlığının yeni bir göstergesi kabul ediliyor. Olası bir savaşta İran’a karşı kullanılmak üzere kurulduğundan kuşku duyulmayan üs ile ilgili tartışmaların gündeme gelmesi, Bağdat’taki işgalci güçleri konuya dair açıklama yapmak zorunda bıraktı. İşgal güçlerinin basın danışmanı Abdulletif Reyan tarafından yapılan açıklamada, ABD’nin uluslararası havaalanı kurduğu öne sürüldü. “ABD tarafından Halepçe’de yapılacak olan havalimanının sivil uçuşlar için kullanılması planlanıyor” şeklinde konuşan emperyalist orduların sözcüsü, İran ile son dönemde yaşanan gerginlikler nedeniyle yanlış algılamaların olabileceğini öne sürerek, üs inşaatını teknik bir işmiş gibi göstermeye çalıştı. Savaş tehditleri eşliğinde İran sınırının dibine üs inşa etmenin “sivil amaçlı” bir çalışma olduğu iddiasının inandırıcılıktan yoksun olduğu açıktır. Aylar öncesinden başlayan inşaata dair hiçbir açıklama yapmayan işgalci güçlerin, konu dünya basınına yansıyınca apar-topar bir açıklama yapıp, “sivil havaalanı inşa ediyoruz” demeleri dikkat çekicidir. Irak’ı işgal eden emperyalist orduların, başkent Bağdat başta olmak üzere ülkenin pek çok kentini tahrip ettikleri bilinmektedir. Bu kentlerin altyapıları bile henüz düzenli hizmet sunabilecek donanımdan yoksunken, elektrik kesintileri saatler sürerken, ülkede benzin sıkıntısı çekilirken, ABD’nin İran sınırına sivil uçuşlar için uluslararası bir havaalanı inşa ettiği iddiası, Irak halklarıyla alay etmektir aynı zamanda. Emperyalistlerin vurucu gücü olan savaş aygıtları, halklar nezdinde yıkımla özdeşleşmiştir. Zira işgal ettikleri coğrafyalara ölüm ve yıkım dışında bir katkıları olmamıştır. Emperyalist işgalcilerin ölçüsüz yıkıcılıkları bilindiği içindir ki, Bağdat’tan yapılan “Biz İran sınırına sivil havaalanı inşa ediyoruz” safsatasına pek inanan olmamıştır.


26  Kızıl Bayrak

Eylem ve etkinliklerden...

GOP İşçi Platformu: “Seyirci kalmayacağız!” “Kölece çalışmaya, düşük ücretlere ve zamlara seyirci kalmayacağız!” başlığıyla örgütlediğimiz kampanya çalışmamızı değişik araçlarla güçlendirerek sürdürüyoruz. GOP’lu emekçilerin işe giderken kullandığı değişik duraklarda imza toplamaya devam ediyoruz. En son Yunus Emre Mahallesi son durakta imza standı açtık. Belediye otobüsü şoförleri de imza vererek çalışmamıza destek oldular. Otobüs tutunma kolları için hazırladığımız, üzerinde “İETT sefer sayıları artırılsın! Herkese ucuz ve sağlıklı ulaşım hakkı tanınsın!”, “Ekmek, ulaşım, doğalgaz, su, elektrik, ulaşım, ZAM, ZAM, ZAM... Yağmalanan bizim hayatımız, seyirci kalmayacağız!” yazılı materyallerden 50 adet kullandık. Bültenimizin 4. sayısını da işçi ve emekçilere ulaştırmaya devam ediyoruz. GOP Küçük Sanayi Sitesi, Meha Tekstil, Semeteks, CMT (İlbek Tekstil), Efecam, Ejot Tezmak işçilerine iş çıkışı bültenlerimizi ulaştırdık. Dağıtım yaptığımız her yerde işçilerle canlı sohbetler gerçekleştirdik. Bazı işçilerin “GOP İşçi Platformu’nun bülteniyse alırız” gibi söylemleri çalışmamızın aldığı mesafeyi ifade ediyordu. Bir fabrikada dostlarımız bültenleri alarak kendileri dağıttı. Birçok fabrikada da işçi dostlarımız bültenimizi almayan arkadaşlarıyla konuşarak

Hayat TV kapatıldı! 3 Aralık 2007 yılında yayın hayatına başlayan Hayat Televizyonu 16 Temmuz günü öğleden sonra kapatıldı. Hayat TV yönetimi, Türksat tarafından yayını durdurulan Hayat TV’nin kapatılmasının herhangi bir mahkeme kararına dayanmadığını açıkladı. Açıklamada, İngiltere merkezli Hayat Media şirketi tarafından Türksat uydusu üzerinden yayın yapan Hayat Televizyonu’nun frekansının iptal edilme gerekçesi, “bölücü içerikli yayın” olarak açıklandı. Türksat’ın aldığı kararın hiçbir hukuki geçerliliği olmadığı, uluslararası sözleşmelere aykırı ve keyfi bir karar olduğu belirtildi. Türksat şirketi yetkililerine ve AKP Hükümeti’ne bu hukuk dışı kararı geri alma çağrısı yapıldı. Hayat TV’nin kapatılmasına siyasi partiler, kurumlar, kitle örgütleri ve sendikalardan tepkiler geldi. DİSK’e bağlı Birleşik Metal İş Sendikası, Petrol-İş Sendikası Merkez Yönetim Kurulu, Eğitim-Sen, SES Merkez Yönetim Kurulu ve BTS Genel Başkanı tarafından yapılan açıklamalarda, kapatma kararı protesto edildi. Hayat TV’nin kapatılması Dersim’de yaklaşık 40 kişilik bir grup tarafından protesto edildi. Sloganlar eşliğinde postaneye kadar yürüyen grup burada bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Eylemde “Kahrolsun ABD, işbirlikçi AKP!”, “Hayat TV susturulamaz!” sloganları atıldı.

almalarını sağladılar. GOP Küçük Sanayi Sitesi’nde ve Su Deposu’nda çalışan işçilerden bazıları telefon numaralarını vererek onlara ulaşmamızı ve işyerlerindeki sorunların çözümü için atacakları adımlarda yanlarında olmamızı istediler. Önümüzdeki günlerde de bültenlerimizi işçi ve emekçilere ulaştıracağız. Kampanya çalışmamıza kullandığımız materyalleri çeşitlendirerek, eylem ve etkinliklerle güçlendirerek devam edeceğiz. Ağustos ayında topladığımız imzaları Büyükşehir Belediyesi önünde yapacağımız basın açıklamasıyla teslim edeceğiz. Yine Ağustos ayında metal işçileri ve tekstil işçileri buluşmaları gerçekleştirerek final etkinliğimize yürüyeceğiz. GOP İşçi Platformu

Sayı: 2008/30  25 Temmuz 2008

Mamak’ta festival hazırlıkları Mamak İşçi Kültür Evi olarak 5.’sini düzenlediğimiz Mamak Kültür Sanat Festivali’nin ön çalışmasını yoğun bir şekilde sürdürüyoruz. Müzik, tiyatro ve el becerileri atölyeleri çalışmaları ile festivale yönelik hazırlıklarımız devam ediyor. Diğer yandan festivalin bu yılki gündemlerini içeren, “Sosyal yıkım saldırılarına, çeteleşen devlet, çürüyen düzene, yoksulluğa, yozlaşmaya, geleceksizliğe karşı 8 Ağustos’ta Ekin Sanat Merkezi’nde, 9-10 Ağustos’ta Tek Mezar Hacı Bektaş-i Veli Parkı’nda buluşalım!” şiarının yer aldığı üç ayrı pankartımızı bölgemizin farklı noktalarına astık. İki haftadır festival gündemiyle bölgemizde işçi ve emekçilerin evlerini ziyaret ederek Kızıl Bayrak gazetesini de ön çalışmada etkin bir araç olarak kullanıyoruz. Festivalin politik gündemlerini emekçilerle tartışıyor ve yaşadığımız ekonomiksosyal-siyasal sorunlara karşı örgütlü mücadele çağrısını yükseltiyoruz. Faaliyetimiz hız kazanarak devam edecek. Mamak İşçi Kültür Evi çalışanları

“Kentsel değil rantsal dönüşüm!” İstanbul Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamına alınan Sulukule Mahallesi’nde Kasım 2007’den itibaren evler istimlak edilerek yıkılmaya ve bölge boşaltılmaya başlandı. 22 Temmuz günü Sulukule Hacı Murat Sokak’ta, Sulukule bölgesinde yaşanan sorunlara dikkat çekmek, çözüm önerilerini dile getirmek ve İTO’nun hazırlamış olduğu konuya ilişkin raporu kamuoyu ile paylaşmak amacıyla bir basın toplantısı gerçekleştirildi. HSGG Platformu pankartı ve “Kentsel afet bölgesi Sulukule!”, “Kentsel değil rantsal dönüşüm!”, “Ranta değil sağlığa yatırım!/İstanbul Tabip Odası” dövizlerinin açıldığı basın açıklamasını İTO Genel Sekreteri Hüseyin Demirdizen yaptı. Semt sakinlerinin geçmişten bu yana temel sorununun yoksulluk, işsizlik, sağlıklı altyapı ve üstyapı olanaklarına sahip olmamak, sağlık hizmeti ve eğitime ulaşamamak olduğunu belirten Demirdizen, “kentsel yenileme” ile bu sorunlara bir de barınma, sağlıklı yaşama, sosyal-kültürel değerlerini yitirme ve yok olma sorununun eklendiğini belirtti. Mahallede insanların hayatının iyileştirilmesi için bu konularda önlemler alınmasına ve çözümler geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu vurguladı. Ardından Mimarlar Odası üyesi Mücella Yapıcı konuştu. Bu bölge insanlarının projeye karşı olduğunu, bölgedeki altyapı sorunlarının tüm yetkililere iletildiğini, ancak herhangi bir çözüm getirilmediğini, çeşitli davaların açıldığını ancak bu davalarda yürütme kararı alınmadan 5366 sayılı yasa ile Sulukule’de yağma ve talanın başlatıldığını söyledi. Sulukule Platformu’ndan Mehmet Asım Hallaç ise, Roman kültürünün yok edilmek istendiğini, hor görüldüğünü ve suçlu gösterildiğini söyledi. Kızıl Bayrak / İstanbul

Kuruçeşme’de yıkım ertelendi! Kuruçeşme’de bir hafta önce duyurulan yıkım kararı üzerine mahalle halkı sonuna kadar direnerek gecekondularını yıktırmama kararı almıştı. 17 Temuz günü Buca Belediyesi’ndeki son görüşmede, Cuma sabahı mahalleye yıkım ekipleri ile gelineceği söylenmişti. Mahallede oluşturulan inisiyatif tarafından devrimcilerin de katıldığı bir toplantı düzenlenerek, yıkım ekipleri geldiğinde neler yapılacağı planlandı. Akşam saatlerinde BDSP, ESP, DHP, Partizan, DTP, SDP bileşenleri kendi kitleleriyle mahallede konumlandı. Gece saatlerinde mahallenin girişleri üç noktadan barikatlarla kapatılmaya ve kitlesel bir şekilde beklenmeye başlandı. Sabah saat 09:00 civarında yıkım ekipleri, panzerler ve çevik kuvvet mahalleye yığınak yapmaya başladı. Kitle de mahallenin iki noktasındaki barikatların arkasında yerlerini aldı. Mahalleden inisiyatif temsilcileri, İHD yöneticisi Av. Canan Uçar ve Oktay Konyar yıkım ekipleri ile görüşmek için gönderildi. Görüşme sonunda yıkım ekipleri, yıkımı 15 gün ertelediklerini, bu süre içinde evlerin boşaltılması gerektiğini söyleyerek mahalleden ayrıldılar. Daha sonra yapılan konuşmalarda, sürecin daha iyi örgütlenmesi, daha kitlesel bir şekilde hazırlanılması, kamuoyuna yıkımları duyurmak için çaba harcanması gerektiği ifade edildi. Kızıl Bayrak / İzmir


Mücadele Postası

1 Mayıs tutukluları bırakıldı!

Munzur Festivali’ne hazırlık! Bu yıl 8.’si gerçekleştirilecek olan Munzur Festivali öncesinde Tunceliler Dernekleri tüm Dersimlileri ve emekçileri 8. Kültür ve Doğa Festivali’ne destek vermeye çağırdı. 27 Temmuz 2008’de, saat 13.00’te Kadıköy İskele Meydanı’nda gerçekleştirilecek basın açıklamasıyla da Dersim yöresinin yaşadığı sorunlara dikkat çekilecek. Derneklerin ortak çağrısında şu ifadelere yer verildi: “Halkların ortak acılarına paydaş olan Dersimlilerin birliğinin ve dayanışmasının, sorularına çözüm arayışının anlamıyla yüklü MUNZUR FESTİVALİ’ni 8. kez gerçekleştirmeye hazırlanırken, yöremizin yaşadığı kapsamlı sorunlara dikkat çekmek istiyoruz. * Coğrafyamızın ve insanımızın kuşatılmışlığına; * İnsansızlaştırmanın adı olan siyanürle altın aramacılığına ve barajlara; * Operasyonlara ve koruculaştırmaya; * Ormanlarımızın yakılarak doğal güzelliklerimizin yok edilmesine; * Anti demokratik uygulamalara, yoksulluğa ve işsizliğe karşı geniş kamuoyunda duyarlılık yaratmak ve dikkat çekmek için yapacağımız basın açıklamasına tüm Dersimlileri ve halkımızı çağırıyoruz.”

Ege Temel Haklar’a baskın! Ege Temel Haklar Derneği 18 Temmuz günü kapatıldı. İzmir 1. Sulh Ceza Mahkemesi, derneğin kapatılmasına 10 gün kala ihtiyati tedbir kararı alarak derneğin faaliyetlerini durdurdu. Aynı gün derneği basan polis, evraklara el koydu. Halk Cephesi 19 Temmuz günü Kemeraltı girişinde Ege Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği’nin kapatılmasını protesto etti. Yapılan açıklamada, Türkiye’de ezilenden, halktan yana bir adalet olmadığı, bütün yasaların sadece bir avuç egemenin çıkarlarını korumak, sömürü ve talanlarını sürdürmek amacıyla hazırlandığı vurgulandı. Açıklamanın ardından 29 Temmuz’da görülecek duruşmaya çağrı yapıldı. Kızıl Bayrak / İzmir

Adana’da 1 Mayıs günü, mitingin bitimine yakın, polis kitleye saldırarak 47 kişiyi gözaltına almıştı. Halkevi üyesi iki kişi tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. İlk duruşma 22 Temmuz günü görüldü ve tutuklular serbest bırakıldı. Duruşmanın ardından 1 Mayıs mitinginde yaşanan saldırıyı kınamak ve yargılananlara destek olmak için bir basın açıklaması gerçekleştirildi. Açıklamada, Adana’da uzun zamandır sistematik bir şekilde devam eden devlet terörüne değinildi. Demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesi verenlerin emniyetin tehdidi altında bulunduğu vurgulandı ve son dönemde kırmızı tişört giydiği, şiir okuduğu, basın açıklamasına katıldığı ya da slogan attığı için onlarca kişinin tutuklandığı ve bunun faşizmin olağanlaştırılmasının bir ürünü olduğu dile getirildi. Açıklamanın ardından Halkevleri adına bir konuşma yapıldı. Eylem sloganlarla sona erdi. Kızıl Bayrak / Adana

Kemal Türkler anıldı! DİSK ve Maden-İş Sendikası’nın Genel Başkanı Kemal Türkler ölümünün 28. yılında Topkapı’daki mezarı başında 22 Temmuz günü anıldı. Mezarlık önünde toplanan kitle sloganlar eşliğinde Türkler’in mezarı başına kadar yürüdü. “Kemal Türkler aramızda /Birleşik Metal-İş Sendikası” pankartı en önde yer alırken, İGD, BDH, KETEV ve CHP pankartlarını açtı. Nakliyat İş Sendikası dövizleriyle, TKP de flamalarıyla anmada yerini aldı. Saygı duruşunun ardından KETEV Başkan Yardımcısı avukat Rasim Öz bir konuşma gerçekleştirdi. Ardından Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu ve DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi birer konuşma yaptı.

Anma Nazım’ın “Türkiye işçi sınıfına selam” şiirinin okunmasıyla son buldu. Kızıl Bayrak / İstanbul

Kızıl Bayrak satışında gözaltı! Kızıl Bayrak gazetesini işçi ve emekçilere ulaştırmaya devam ediyoruz. Hafta sonu Doğu Sanayi Sitesi önünde satış gerçekleştirdik. Kimi işçilerin gazetemizi biliyor olmaları dikkatimizi çekti. 19 Temmuz günü ise Sefaköy Gümüşçüler Çarşısı’nda Kızıl Bayrak satışı gerçekleştirdik. Birçok işçiyle konuşma ve tartışma fırsatı yakaladık. Sermayenin kolluk güçleri gazetemizden rahatsız olduklarını bu hafta da baskıcı tutumlarıyla gösterdiler. Gazetenin toplatması olup olmadığına bakarken, bir arkadaşımızın tutumundan dolayı kimlik kontrolü yapmak istediler. Bir arkadaşımız araması olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Sermaye devletinin saldırıları, gazetemizin gerçek sahibi olan işçi ve emekçilere ulaşmasını engelleyemeyecek. Kızıl Bayrak / Küçükçekmece

Rota işçilerle buluşuyor! Her ay düzenli olarak çıkararak işçilere ulaştırdığımız tersane işçilerinin sesi Rota’nın Temmuz sayısının satışına başladık. 21 Temmuz sabahı Tuzla Gemi tersanesi önünde işçilere hitaben yaptığımız ajitasyonlar konuşmaları eşliğinde bültenimizin satışını gerçekleştirdik. Tersane sermayedarlarının, onların eli kanlı örgütü GİSBİR’in işçilere dayattıkları kölece çalışma koşullarını, Çalışma Bakanlığı’nın kamuoyu ve işçileri tersaneler konusunda aldatma çabalarını teşhir ettik. Akşam saatlerinde Sedef ve RMK tersaneleri önünde yine ajitasyon konuşmaları eşliğinde bültenimizin satışını gerçekleştirdik. Bu cehennem koşullarına karşı işçilere örgütlü mücadele çağrısı yaparak satışlarımızı bitirdik. Bülten satışlarımız devam edecek. Tersane İşçileri Birliği Derneği

EKSEN Yayıncılık Büroları

Gazetene sahip çık! Abone ol! Abone bul!

Üsküdar (İstasyon) Cad. Pınar İşhanı No: 5 Kat: 4 Daire: 52 Kartal/İstanbul (0 216 353 35 82)

853. Sok. Bilen İşhanı No: 27/710 Konak/İZMİR Tel-Fax: 0 (232) 489 31 23

Necatibey Cd. Gözlükçü İşhanı No: 26/24 Kızılay/ANKARA Tel: 0 (312) 232 29 10

Cemal Gürsel Cd. Shell Karşısı Vakıf İşhanı Kat: 3 No: 306 ADANA Tel: 0 (322) 363 19 94

Adı : ........................................................................ Soyadı :........................................................................ Adresi : ........................................................................ ......................................................................... Tel : ........................................................................ 6 Aylık 1 Yıllık

Yurt içi 30.000 000 TL Yurt dışı 100 Euro Yurt içi 60.000 000 TL Yurt dışı 200 Euro

Gülcan Ceyran adına, * TL için : Yapı Kredi Bankası İstanbul/Aksaray Şb. * Euro için : İş Bankası İstanbul/Aksaray Şb. No’lu hesaba yatırdım. Makbuzun fotokopisi ektedir.

Sönmez İş Sarayı Kat: 3 No: 220 Heykel/BURSA Tel: 0 (224) 220 84 92

CMYK

0097680-3 10021127094



SİKB 2008 - 30