Page 1

OSB-İMES

işçi bülteni

İşçi Bülteni Özel Sayı 361 KASIM 2008

Krizin faturasını patronlar ödesin! Doymak bilmez kâr hırslarıyla krizleri yaratanların zararlarına ortak olmayalım. Krizin faturasını bizlere kesmelerine izin vermeyelim. Dünya imparatoru ABD’den başlayan krizle birlikte tüm dünya sarsılıyor. Mali alanda yaşandığını söyledikleri kriz her geçen gün daha hızlı bir şekilde bizlerin yaşamına, üretim alanımıza giriyor. İMES’teki küçücük bir atölye sahibinden dev dünya tekellerine kadar tüm kapitalistler bu krizden nasıl çıkacaklarının hesaplarını yapıyor. Bugüne kadar aynı gemideyiz masallarıyla bizleri uyutmaya çalışıp sırtımızdan servetlerine servet katanlar, yine aynı masallarla krizin faturasını bizlere kesmeye çalışıyor. Yoksulluk artar, hayat pahalılığı derinleşirken patronların kestiği ilk gider de biz işçilerin ücretleri oluyor. Tüm dünyada ve Türkiye’de neredeyse tüm fabrikalarda ücretsiz izinler ve işten çıkarmalar gündeme geliyor. Son haftalarda sadece Türkiye’deki büyük metal fabrikalarında işten çıkartılan işçi sayısı binlerle ifade ediliyor. İşyerlerinin önündeki

panolarda iş ilanları yavaş yavaş boşalıyor. Ve yine sermaye sözcüleri krizin etkisinin yeni başladığını, 5-6 ay içinde işsizliğin daha da artacağını söylüyorlar. Herhalde resmi rakamlarla 11 milyon olan işsiz sayısı bu ülkenin patronlarına yetmiyor. Aslında patronların bu önlemleri yeni de değil. Her krizde başvurdukları ilk çıkış noktası bizim ekmeğimizin elimizden alınmasıdır. O da yetmezse baskı ve zoru arttırır, her şeye rağmen elimizde kalana el koymaya çalışırlar. O da yetmezse kendilerine yeni yatırım alanları açmak için savaşlara girer, insanları öldürürler. Tıpkı bugün döne döne andıkları1929 krizi gibi. O zaman da önce işsizlik ve yoksulluk akıl almaz boyutlara ermiş, ondan sonra birçok Avrupa ülkesinde faşizm tek yönetim biçimi olmuştu. O da yetmeyince 2. Dünya Savaşı’nda milyonlarca insan canından oldu. Savaş istediler çünkü ortaya çıkan yıkım yeni pazarlar, yeni yatırımlar ve sıcak para akışı


demekti. Kapitalist sistemin ebediliği için milyonlarca insanın canının hiçbir kıymeti olmadığı bir kez daha böylece kanıtlandı. Bugün de dünya benzer bir gidişata doğru yol alıyor. Borçlarını ödeyemeyen işçi ve emekçilerin intihar haberleri haber bültenlerini süslemeye başladı bile. Bizlerden kestikleri kaynakları batmakta olan sermaye gruplarına da aktarmaya başladılar. Sadece ABD’de 800 milyar dolar civarında bir para bu şirketlere aktarıldı. Türkiye’de ise sermayedarlar krizin etkisini ortadan kaldırmak için işsizlik sigorta fonunda biriken paranın kendilerine aktarılmasını istiyorlar. Fabrikalarımıza, atölyelerimize geldiğimizde ise ücretler geciktiriliyor, ücretsiz izinler dayatılıyor ve işten çıkarma tehditleri yoğunlaşıyor. Tüm bunlar yaşanırken bu ülkede sermayenin uşağı konumunda olan AKP Hükümeti “Elhamdülillah, kriz bizi etkilemez, teğet geçer diyor!” Hatta bazı sermaye sözcüleri krizi bir fırsata çevirmekten, karlarını katlamaktan bahsediyor. Çünkü hesaplarını krizin faturasını bize kesmek üzerinden yapıyorlar. Ücretlerimizin düşürülmesini,

çalışma koşullarımızın ağırlaştırılmasını planlıyorlar. Ve ne kadar saldırganlaşsalar da aslında korkuyorlar. Karşımıza geçtiklerinde aslan kesilen bu asalaklar aslında kendi gölgelerinden bile korkuyorlar. Bu krizde de her ne kadar faturayı bize kesmeye çalışsalar da öfkemizin patlamasından, bu öfke selinin onları da süpürmesinden korkuyorlar. Çünkü işçi sınıfının örgütlü gücü ile ayağa kalktığında saltanatlarının kumdan bir kale gibi yıkılacağını en iyi onlar biliyorlar. Bunun için de bizi sindirmeye, baskı altında tutmaya çalışıyorlar. Ama artık yeter! Doymak bilmez kâr hırslarıyla krizleri yaratanların zararlarına ortak olmayalım. Krizin faturasını bizlere kesmelerine izin vermeyelim. Korkup sinmek, işimizi kaybetmemek için tüm dayatmalarına boyun eğmek bizi bir yere götürmez. Krizlerini ve krizlere neden olan kapitalist dünyalarını başlarına yıkmak için daha güçlü ve daha örgütlü bir şekilde mücadele edelim. Krizlere, sömürüye, yoksulluğa, açlığa, sefalete ve savaşlara sınıf mücadelemizle son verelim.

Bu kriz kimin krizi? Kapitalizm kendisini var etmek için sürekli kar etmek zorunda. Ancak o bu kar ediş kendisini krizlere sürüklese de sürekli kar ve sömürü sistemini sürdürür. Bunun için krediler dağıtır. Piyasaya karşılığı olmayan, daha doğrusu alıcı bulmakta zorlandığı ürünler sürer. Bu da dönem dönem krize yol açar. Bize güya hayatımızı idame ettirmemiz için verdikleri kredi kartlarında biriken karşılık borçlar günbe gün artar. Örneğin cebinde 1000- 1500 YTL limiti olan, aldığı aylık asgari ücreti geçmeyen, onlarca hatta yüzlerce işçi vardır çevremizde. Belki de bunlardan biride bizizdir. Başlangıçta söylediğimiz bir şey var aslında. Burada bizi ilgilendiren en temel nokta burası. Kapitalizm kendisini var etmek ve sistemi ayakta tutmak için sürekli sömürmek ve kar etmek zorundadır. Bu kapitalistlerin doğasında vardır. Öbür türlüsü düşünülemez. Ama bu asalak takımı kendi krizlerinin faturalarını da bize ödetmeye çalışıyorlar. Bunu bulunduğumuz işyerlerinde bire bir yaşıyoruz. “Kriz var işçi çıkarılacak”, “Kriz var maaşlar geç ödenecek”, “Kriz var zamlar dondurulacak”, “Kriz var kemerleri biraz daha sıkmalıyız, esnek üretim şeklinde çalışmalıyız”, “Kriz var bugün git pazar günü telafi çalışmasına gelirsin”, “Kriz var haftalık çalışma süresini dört günde tamamlayalım, geri kalan süre için ben sizi çağırınca gelirsin”. Bunlar patronların söyledikleri. Birde buna bizim inandığımızı düşünürseniz. “İşyeri işçi çıkarıyor, ben patronun gözüne girmek için Ahmet’ten, Mehmet’ten, Ayşe’den daha

2 OSB-İMES İşçi Bülteni

Kasım 2008

iyi çalışmalıyım. Yoksa işsiz kalırım” deyip de patronun ekmeğine yağ sürdüğümüzü düşünün. Kriz var, ama zorunlu mesailer dur durak bilmiyor. Kriz var, ama patron yeni yeni makineler alıyor. Kriz var, ama patron işçiliğin bizden de yani sudan da ucuz olduğu ülkelere fabrika kuruyor. Biz işçilerin görmemiz gereken krizin patronlar için bulunmaz bir fırsat olduğudur. Hem kendi aralarındaki rekabet için, hem de işçileri istedikleri gibi sömürmek için bulunmaz bir fırsattır. Bunların kriz olmadığı dönemlerde de biz işçilere yaklaşımını gördük ve görmeye devam ediyoruz. Onun için bizim bu kriz söylemlerine ve uygulamalarına karşı cevabımız net olmalı. “Kriz siz patronların krizi, bizim krizimiz değil. Hele de bizim yarattığımız bir kriz hiç değil. Onun için faturasını biz işçiler değil siz ödeyin”. Tabi bunu demek için yanımızdaki işçi kardeşimize bu dönemde her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bunun için biz işçilerin sorunları ve yaşadığı sıkıntılar ne kadar ortaksa bunlara karşı koyacağımız tepkilerde ortak olmalı. Her sorunda olduğu gibi bu sorunda da örgütlenmekten başka bir şansımız ve çıkar yolumuz yok. Bize ödetilmeye çalışılan kriz faturasını ödemeyelim. Onun için işyerimizde işçi arkadaşlarımızla bir araya gelerek tepkimizi gösterelim. Yok, bunu yapamayız diyorsanız iyi iş aramalar demekten başka bir şey diyemiyorum. Ümraniye’den bir tekstil işçisi


EKS patronu krizin faturasını işçilere kesti Krizin faturası biz işçilere ve kadın çalışanlara kesildi. EKS patronu ve onun uşakları dünyadaki ekonomik krizi gerekçe göstererek 17.10.2008 tarihinde 7 işçinin işine son verdi. Daha bir ay öncesine kadar yoğun mesailerle çalışırken bugün ise sipariş olmayışından bahsediyorlar. Tüm yaz aralıksız işçileri çalıştırıp kasalarını dolduran EKS patronu kârına kâr katmak için sürekli işçi almayı sürdürdü. Bu işçiler içinde kadın çalışanlar da vardı. Her zaman emeği yok sayılan, yaptığı iş az bulunan, daha çok sömürülen ve her kriz döneminde ilk işten atılan yine kadınlar oldu. Çünkü bir kadını bir erkek çalışana göre daha ucuza çalıştırıyorlar. Erkek sınıf kardeşlerimizle aynı işi yaptığımız halde aynı ücretleri alamıyoruz. Burada da bir kez daha biz kadın çalışanların yaptığı iş az bulunduğu için az maaşa tabi tutuluyoruz. Gelgelelim sigorta primlerimizde de birçok sorunla karşılaşıyoruz. Sigorta primlerimiz aldığımız ücret üzerinden değil de asgari ücret üzerinden ödeniyor. Bir şirkette çalıştığımız halde bir ayın sigorta primi üç-dört şirket üzerinden ödeniyor. Ve ben bunun nedenini muhasebe sorumlusuna sorduğum zaman bu durum karşısında biz işçilerin hiçbir kaybının olmadığını söylüyor. Ben, onların bu durum karşısında ne gibi bir kazançlarının olduğunu sorduğumda ise bir an duraklayıp onların da bir kazançları olmadığını söylüyor. Peki, gerçekten bir kazançları yoksa neden bir aylık sigorta primini üç-dört şirket üzerinden ödüyorlar. Bunu da sormak gerekir onlara… Ama onların yerine onların veremediği cevabı ben söyleyebilirim. Tabii ki amaçları vergi kaçırarak ek kazanç sağlamak. Amaçları kıdem tazminatlarımızı yok etmek. Amaçları kasalarını bizim gibi işçilerin sırtından daha da doldurmak. Tabii ki sömürünün diz boyu olduğu bu fabrikada sorunlar bunlarla da bitmiyor. Burada

erkek işçilerin çalışma koşulları daha da ağır. Çünkü onlar sadece fabrikada değil aynı zamanda şehir dışında bulunan şantiyelerde de çalıştırılıyorlar. Şantiyedeki çalışma koşulları daha da ağır ve zorunlu mesailere bırakılıyorlar. Oradaki çalışma saatleri ise sabah sekiz, akşam dokuz. Geçtiğimiz haftalarda Avrupa yakasında bulunan bir şantiyeye fabrikadan bir grup işçi gönderilmişti. Doğal olarak Avrupa yakasına geçmek için buradaki işçinin sabah 5 gibi kalkması gerekir. Mesai çıkış saati ise akşam dokuz olduğu için, işçilerin eve dönüş saati gece yarısını buluyor. Ve kendilerine kalan beş-altı saat ne uyumaya, ne dinlenmeye ne de aileleriyle birlikte vakit geçirmeye yetmediği için bu işçi arkadaşlarımız zorunlu mesailere itiraz etmeye başlamışlardı. Ve oradaki sorumlu ile yaşanan tartışmalardan sonra arkadaşlarımız ertesi gün fabrikaya dönüp burada çalışmaya başlamışlardı. Geldikleri gün mesai konusunda itiraz eden iki erkek işçinin ve biz beş işçi kadının işine krizi bahane ederek son verdiler. Bu asalak sermayedarlar sömürürken kadınerkek ayrımı yapmadan azgınca sömürüyorlar. Keyfi olarak işimize son veriyorlar. O zaman bize düşen sorumluluk da kadın, erkek ayrımı yapmadan onların karşısında dik ve beraber hareket etmemizdir. Onların keyfi uygulamalarına dur demeliyiz. Bunu da biz işçilerden, işçi sınıfından başka bir güç yapamaz. Bir işçinin bir patronun gözünde hiçbir değeri olmaz asla. İçinde yaşadığımız kötü çalışma koşullarını düzeltmenin yolu daha iyi bir iş bulup kaçmak olmamalıdır. Mücadeleye kendi işyerimizdeki kötü çalışma koşullarını iyileştirmekten başlamalıyız. Bizim en büyük gücümüz örgütlülüğümüzdür. Bizler örgütlü olursak krizin faturası biz işçilere değil patronlara kesilir. Krizin faturası kapitalistlere! Kadın erkek el ele, örgütlü mücadeleye! EKS’den atılan bir kadın işçi

Kasım 2008

OSB-İMES İşçi Bülteni 3


MESS metal işçileriyle dalga geçiyor! MESS ile sendikalarımız arasındaki toplu sözleşme görüşmelerinde uyuşmazlık aşamasına gelindi. MESS düşük ücret, sosyal hakların gaspı ve esnek çalışma dayatıyor. Bu ısrarını kriz bahanesine dayandıran MESS, tüm patronlar sınıfı gibi krizin faturasını işçilere kesmenin, elimizde kalan hak kırıntılarını da gasp etmenin hesabını yapıyor. Oysa tek bir yıllık kârları bizim 6 yıllık ücretimize eşit. Yani bizim ürettiğimiz ürünlerden biz bir kazanırken onlar 6 kazanıyor. Bir de hala gelip bizden daha fazla fedakârlık bekliyorlar. Yıllık resmi enflasyonun bile %12 olduğu bir ülkede 6 ay için %4,15 zam öneriyorlar. İkramiyelerimizim neredeyse yarı yarıya kırpılmasını istiyorlar. Esnek üretimin sözleşmelere girmesini istemeleri ise cabası. Tabi bu arada güya bizlerin temsilcisi konumunda olan Türk Metal de onlara uşaklığa devam ediyor. Fabrikalarda görüşmelere dair hiçbir bilgi vermezken

“Kriz var görüyorsunuz!” masallarıyla bizleri uyutmaya çalışıyor. Ama bunların hiçbirini kabul edemeyiz. Bu teklifler bizlerle alay etmek demektir. Ve hayata geçtikleri koşullarda köleliğimizin katmerleşmesi anlamına gelmektedir. Bizim cevabımız grevdir, grev kararlılığıdır. Eğer MESS bu saldırılar karşısında bu kadar kararlıysa bizde kendi taleplerimiz için o kadar kararlıyız. Kriz bahanesine sarılan MESS’in dayatmalarını kabul etmeyecek, kendi taleplerimizi için mücadele etmeye devam edeceğiz. Biz hala ücretimizin insanca yaşanacak bir seviyeye çekilmesini, eski ve yeni işçiler arasındaki ücret makasının kapatılmasını istiyoruz. Esnek üretim dayatmalarını ise hiçbir şekilde kabul etmiyoruz. Taleplerimizin için her türlü mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğimizi bir kez daha söylüyoruz. Dudullu OSB’den bir metal işçisi

Dudullu ABB işçileri MESS dayatmalarına karşı yürüyor... Birleşik Metal-İş Sendikası İstanbul 1 No’lu Şube’nin örgütlü olduğu Dudullu ABB, sendikanın aldığı karar doğrultusunda Cuma yürüyüşlerine devam ediyor. 17 Ekim’de başlattıkları Cuma yürüyüşlerini 24 ve 31 Ekim’de de devam ettiren ABB işçileri MESS’in düşük ücret, sosyal hakların gaspı ve esnek üretim dayatmalarına karşı “Hak yoksa barış da yok! Alınterimizin hakkını istiyoruz!” diyorlar. 4 haftadır gerçekleşen yürüyüşlerde ABB işçilerinin coşkusu ve kararlılığı her geçen hafta daha da artıyor. 7 Kasım’da da genel merkez ve şube yöneticilerinin katılımıyla OSB-İMES İşçileri Derneği ve MAG işçilerinin de destek verdiği yürüyüş Türk Metal’in örgütlü olduğu Delphi ve Alarko fabrikalarının önnüden başladı. Krizin faturasını ödemeyi kabul etmediklerini söyleyen ABB işçileri MESS taleplerini kabul etmezse greve kadar gideceklerini söylediler. 4 OSB-İMES İşçi Bülteni

Kasım 2008


2. Ümraniye İşçi Kurultayı hazırlıkları devam ediyor! OSB-İMES İşçileri Derneği’nin 3. Olağan Genel Kurulu’nda kararını aldığımız 2. Ümraniye İşçi Kurultayı’nın hazırlıkları devam ediyor. Geçtiğimiz ay gerçekleştirdiğimiz toplantıların ardından kurultayımızın gündemini belirledik ve Kurultay Hazırlık Komitesini de oluşturduk. Kurultay gündemimizi, örgütlenmenin önündeki engeller oluşturuyor. Sosyal yıkım saldırılarını, sermayenin ideolojik saldırılarını, sendikal örgütlenme arayışını ve sendikal bürokrasi sorununu, taban örgütlenmesini nasıl geliştirebileceğimizi kurultay gününde ve o güne kadar gerçekleştireceğimiz çalışmalarla tartışacak, havzada sınıfımızın mücadele gücüne güç katmak için çaba sarf edeceğiz. Tabii asıl önemli olan şu ki bunu hep birlikte tartışarak yapacağız. Kurultay Hazırlık Komitemizi tüm işçilerin katılımına açık bir şekilde oluşturduk. İki haftada bir Cumartesi günleri gerçekleştireceğimiz Kurultay Hazırlık Komitesi toplantılarına böylece bölgede çalışan ve bölge işçilerinin kaderinin

değişmesi gerektiğini düşünen tüm işçi arkadaşların katılmasını sağlamayı hedefliyoruz. Ayrıca kurultay hazırlık süreci boyunca gerçekleştirmeyi hedeflediğimiz etkinliklerle kurultayımızı daha geniş işçi kitlelerine de taşımaya çalışacağız. Kurultayımızın belki de en önemli ayağını ise fabrikalarda yürütülecek çalışmalar oluşturacak. Çünkü bu kurultayla bölge işçilerinin örgütsüzlüğünün aşılması için bir adım atmaya çalışıyoruz. Bunun yolunun ise fabrikalarda örgütlenmekten geçtiğini biliyoruz. Fabrikalarda komiteler kurduğumuz, kendi sorunlarımıza sahip çıkarak çözmek için çaba sarf ettiğimiz koşullarda kaderimiz de değişecektir. Bunun için tüm bölge işçilerini kurultay çalışmalarına katılmaya ve destek olmaya çağırıyoruz. Kasım ayındaki Kurultay Hazırlık Komitesi toplantılarımız 8 ve 22 Kasım tarihlerinde saat 17’de OSB-İMES İşçileri Derneği’nde gerçekleşecek.

2. Ümraniye İşçi Kurultayı Hazırlık Komitesi

Direnen Assist işçisi yalnız değildir! Geçen hafta Türk Telekom Çağrı Merkezi’nden (Assist’ten) bir grup işçinin işten atıldığını ve direnişe geçtiklerini öğrendim. Bunu öğrendikten sonra ise 2. Ümraniye İşçi Kurultayı Hazırlık Komitesi ile direnişçi Türk Telekom işçilerine destek amaçlı ziyarete gittim. İşten atılan işçilerle sohbet ettim ve işten atılma gerekçelerini sordum. Cevap ise oldukça alışılmış bir cevaptı. Sendikaya üye oldukları için işten atılmışlardı. Bağlı bulundukları Türk Telekom ilk önce sendikalaşmanın önünü kesmek amacıyla çağrı merkezini taşerona devretmiş. Ardından taşeronda da sendikal örgütlenme çalışmasının başlamasıyla birlikte öncü işçilerin işlerine son vermiş. Sermaye devleti biz işçilerin örgütlenmesinden, bir araya gelip bilinçlenmesinden o kadar çok korkuyor ki en ufak bir tepkide bile hemen işten atılmalarla karşı karşıya bırakıyorlar. Çünkü biliyorlar ki dünyayı var eden bizler istediğimizde hayatı da durdururuz. Ben orada işten atılan işçilerin gözünden direnmenin, onurlu yaşamak için mücadele vermenin mutluluğunu gördüm. Bu çok güzel bir duygudur. Bu duyguyu tarif etmek imkansız, yaşamak gerekir. Orada yaşadığım ikinci bir mutluluk ise hiçbir hak alma mücadelesinde biz işçi ve emekçileri “yalnız bırakmayan”

sermaye devletinin kolluk gücü olan polislerdi. Onların o korku dolu gözleriydi. Sözüm ona orada bulunmalarının sebebi güvenliği sağlamakmış. Hep alışık olduğumuz bir tablo aslında. Yine ortamı provoke ediyor ve saldırmak için avını bekleyen bir aslan edasıyla orada öylece bekliyorlardı. Kimi kimden koruduklarını tartışmayacağım bile. Bunu sizlere bırakıyorum. Cevabı merak eden arkadaşlar için ufak bir ipucu vereyim. Dönüp 1 Mayıs’lara, 8 Mart’lara baksınlar. Evet arkadaşlar bugün her şeyimizi kaybedebiliriz. İşimizi, aşımızı, belki de hayatımızı. Ama onurumuzu asla kaybetmeyelim. Direnmek onurdur. Biz bugün kendimiz için kısa vadede kurtuluşlar bulsak da aslında çocuklarımızın geleceğini köreltiyoruz. Onların yaşamlarından çalıyoruz. Bizim çocuklarımıza bırakacağımız tek şeyimiz var. Onlara temiz bir isim, mücadeleyle geçmiş koca bir hayattan başka ne bırakabiliriz ki. Bunu da ancak işyerlerimizde birleşerek, bir araya gelerek, ortak sorunlarımız karşısında tek vücut olup tüm saldırıları püskürterek başarabiliriz. Ve biz bilinçlenerek, direnerek bunu başarabiliriz. Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünyayı kurmak bizlerin ellerinde. Direne direne kazanacağız! Yaşasın sınıf dayanışması! DES Sanayi Sitesi’nden bir işçi

Kasım 2008

OSB-İMES İşçi Bülteni 5


Örgütlenmek ne demektir! Patronlar sendikaya düşman. Sendikalı işçiye, iş yerine sendika getirmek için sendika çalışması yapan işçiye düşman. Peki neden? Patronlar işçi dernek ve kurumlarına düşman. İşçi derneklerinin toplantılarına, bülten ve bildirilerine düşman… Peki neden? Patronlar işçilerin örgütlenmesine düşman. İşçilerin bir araya gelip konuşmalarına, tartışmalarına, toplu gösterilerine, yürüyüşlerine, basın açıklamalarına düşman. İşçilerin birlikte hareket etmesine, kenetlenmesine düşman… Peki neden? Patronlar, işçilerin örgütlenmesinden o kadar korkuyorlar ki, örgütlenmeye engel olabilmek için her yolu deniyorlar. Sendika çalışması yapan işçiyi işten atmak, direnişçi işçiler ile diğer işçilerin iletişimini engellemek için önlemler almak, direnişçiler ile konuşma yasağı uygulamak, bildiri dağıtımı yapmak isteyen işçiye kaba kuvvetle saldırmak vb. bu amaçla uyguladıkları yöntemlerin bazıları. Bazı iş yerlerinde, örneğin bazı tekstil atölyelerinde bu önlemler daha da abartılıyor. İşçilerin birbiri ile konuşması dahi yasaklanıyor. Patronlar, korktukça saldırganlaşıyorlar, saldırganlaştıkça da daha çok korkuyorlar. Patronlar, bu çok korkan halleri ile çocukken dinlediğimiz kırmızı başlıklı kız masalındaki komik kurdu hatırlatıyorlar: - “Neden bu kadar çok bağırıyorsun patron?” - “Sizi daha iyi sömürebilmek için!” - “Neden bu kadar çok korkuyorsun, patron?” - “Örgütlenip sömürüye dur diyeceksiniz diye.” Sömürü düzeni içinde bize yaşatılan hayat öyle zor ki, masallara benzetilecek, gülünecek, dalga geçip eğlenilecek bir tarafı yok aslında. Bu sömürü düzeni içinde acımasızca çalıştırılıyor, sınırsızca sömürülüyor ve açlık sınırında yaşamaya mahkûm ediliyoruz. Kendinden ve gücünden emin patronlar çıkıyor hep karşımıza. “İster çalış, ister çalışma” diyen, kendine güvenen bir tavırları var genellikle. Yaşadığımız masal değil, buz gibi, acımasız bir gerçek. Ama biz bir araya gelmeye başlayınca, işçiler olarak birlikte hareket etmeye başlayınca, patronun 6 OSB-İMES İşçi Bülteni

Kasım 2008

karşısına yalnız başımıza değil de, örgütlü işçiler olarak çıkınca değişiyor her şey. Patron sınıfını korku kaplıyor. İşte bu çok korkan halleri ile kırmızı başlıklı kız masalının aç gözlü ve yalancı kurduna benziyorlar. Yalanın bini bir para; örgütlenmenin yanlış ve tehlikeli olduğunu anlatmaya çalışıyorlar bize. Fayda etmezse tehditlere başlıyorlar. Bu da fayda etmezse, türlü saldırıları ile önünü kesmeye çalışıyorlar işçilerin örgütlenmesinin. Çünkü patronlar için, işçilerin örgütlenmesinin sonuçları var: İşçiler örgütlü olduklarında patronlar eskisi gibi açlık sınırında ücretler ile işçi çalıştıramayacaklar. Üç kuruşa zorunlu fazla mesaileri dayatamayacaklar. İşçinin sosyal haklarını çalamayacaklar. Canları istediğinde işçileri işten çıkaramayacaklar. İş cinayetlerini önleyecek iş güvenliğini sağlamak için para harcayacaklar. İş kazalarını gizleyemeyecekler, iş kazaları sonunda tazminat ödemek zorunda kalacaklar. İşçi sağlığına uygun olmayan ortamlarda işçi çalıştıramayacaklar. Sigortasız işçi çalıştıramayacaklar. Yani, işçiyi sömürerek sağladıkları haksız kazançtan, biraz da işçiler için harcamak zorunda kalacaklar. Patronlar bu durumda neden korkmasın ki? Patronlar bu durumda, işçilerin örgütlenmesine engel olacak her


türlü yolu neden denemesin ki? Bizler de bugün korku içindeyiz. İşten atılmaktan korkuyoruz. Ücretlerimizi alamamaktan korkuyoruz. Hastalanıp, hastane ve tedavi ücretlerini karşılayamamaktan korkuyoruz. İş cinayetlerine kurban gitmekten korkuyoruz. Çocuklarımızın geleceğinin bizimki gibi olmasından korkuyoruz. Bugün bizler korku içinde yaşıyoruz. Çünkü yalnızız, çünkü bir başımızayız, çünkü ÖRGÜTSÜSÜZ. İşçiler için örgütlü olmak, insan gibi yaşamaya yetecek ücretler alabilmektir. Yani ocağımızda tencere, soframızda ekmek, sobamızda kömür, başımızın üstünde çatı, çocuklarımızın ayağında ayakkabı demektir. Geleceğimizden ve çocuklarımızın geleceğinden endişe ederek yaşamak yerine örgütlü mücadele ile hak almak demektir. Bırakalım, patronlar korkarak yaşasın. Bizler; üretenleriz, dünyadaki tüm zenginlikleri yaratanlarız. Açlık sınırında ve hep korkarak değil, İNSAN GİBİ yaşamayı hak ediyoruz. İnsan gibi yaşayabileceğimiz günleri; işçilerin örgütlü mücadelesi ile yaratacağız. Örgütlenmenin önündeki engelleri aşalım! Gücümüzü 2. Ümraniye İşçi Kurultayında Birleştirelim!

Dudullu OSB’den bir işçi

Niye bir araya gelemiyoruz? Merhaba arkadaşlar ben tekstil sektöründe çalışan bir işçiyim. Daha önce metal, döküm, plastik gibi çeşitli sektörlerde de çalıştım. Sektörel farklıkları dışta tutarsak aslında her fabrikada olabildiğine sorun var. Tekstilde fazla mesai var ise, metalde işin ağırlığı ve benzeri sorunlar kendini gösteriyor. Yani günü geliyor ücretlerimizi alamıyoruz, günü geliyor sigortamızı yapmıyorlar, günü geliyor elimizi makineye kaptırıp sakat kalıyoruz. Günü geliyor yaptığımız işten kaynaklı zehirleniyoruz, bu hayatımıza sebep oluyor. Tersanede olduğu gibi iş kazalarına kurban gidiyoruz. Günü geliyor ki çalıştığımız yerde patlama oluyor. Mert Döküm’de olduğu gibi. Bunlar saymakla bitmez. Şimdi bunu okuyanların arasından “İki gram moralimiz vardı, onu da bu bozdu” diyenler olabilir. Ama maalesef bunlar bizim hayatımızın bir parçası. Tüm bu sıkıntıları çeken biziz ama en ufak bir şeyde kapı önüne konulan yine biz. Peki bunu hak edecek ne yapıyoruz? Bizim bu soruya verecek bir cevabımız yok. Bu bile hak ettiğimizin en büyük kanıtı. Çevremize baktığımızda en ufak bir sanayi havzasında bile iş adamları derneğine, lokaline rastlamak mümkün. İşverenlerin her şeye hakkı olduğu gibi rahat rahat örgütlenmeye de hakkı var. Peki, bunu ne için yapıyorlar? Bunu bulundukları bölgedeki işçilere çok rahatından hükmedebilmek için yapıyorlar. Ve bunda da maalesef çok başarılar. Bunu yaparken, falancı patron falanca memleketten, filancası bu mezhepten, bu Türk-bu Kürt ayrımı yapmadan sadece ve sadece kendi sınıf çıkarlarını düşünerek yapıyorlar. Bunu yaparken ise en büyük yardımcıları da bizim örgütsüzlüğümüz. Biz niye bir araya gelemiyoruz? Sorunlarımızın hepsi ortak, çözümü de ortak değil mi oysa? Ama biz bir araya gelmemek için elimizden geleni yapıyoruz. O Kürt bu Türk, bu alevi bu Sünni. Bu falanca memleketli, bu eski işçi, bu yeni işçi. Ama hepimiz işçiyiz ve hepimiz de işçi sınıfının birer bireyiyiz. Bunun farkına ne zaman varırsak o zaman bu sorunları çözmek için önemli bir adım atmış oluruz. Ben Sultanbeyli’^den bir işçi olarak “sorunlarımız ortak ise çözümü de ortaktır” diyorum. Çözüm ancak ortak vereceğimiz mücadeleyle, örgütlenmemizle mümkündür. İşte bunun için önümüzdeki günlerde bölge işçilerin örgütlülüğün önündeki engellerin tartışıldığı bir kurultay düzenleyeceğiz. Biz buna kurultay diyoruz. Siz işçilerin birliği, dayanışması da diyebilirsiniz. Size çağrım gelin sorunlarımızı çözmek için ilk adımı buradan atalım. Ve örgütlenmenin önündeki engelleri birlikte aşalım. İşçilerin birliği sermayeyi yenecek! Sultanbeyli’den bir tekstil işçisi

Kasım 2008

OSB-İMES İşçi Bülteni 7


Kölece çalışma koşulunu kabul etmeyelim! Yeni girdiğim fabrikanın çalışma koşullarını paylaşmak istiyorum. İşe girerken yaptığımız konuşma, sözleşme o kadar rahat olmuştu ki patron vekili çok rahat ve yüzsüz konuşup durmuştu. Hafta sonu mecburi mesaiye gelmeyenin ve normal gün yani hafta içi izinsiz işe gelmeyenin 2 günlüğünün kesildiğini, doktora gidenin rapor dahi alsa günlüğünün, servisi kaçıranın yarım günlüğünün kesildiğini hiç utanmadan söyleyivermişti. Bunların üstüne bir de yüzsüzce günlük sayısından fazla üretim yapana pirim verdikleriyle övünerek çıkaramayandan ise para kestiklerini söylemişti. Kadın işçiler de dâhil akşam 9’a kadar zorunlu mesaiye bıraktıklarını da söyledikten sonra “Bu işyeri gibi uygun işyeri bulamazsınız!” diyerek adeta bizlerle dalga geçmişti. İşyerinin içindeki çalışma koşulları ise o yüzsüzce ve ahlaksızca bahsettiği, yaptığı sözleşmeden daha da insanlık dışı ve daha ağır. İyi imkanlı işyeri diye bahsettiği bu işyerinde tuvalete gittiğinde paran kesiliyor. Bu kesinti her defasında artıyor ve bir de puanın azalıyor. Bu puanla zam dönemlerinde asgari ücret zammı verirken kıyaslama yapıyor. Tuvaleti fazla kullandın, rapor aldın, sayını çıkaramadın, işyerinde paydoslar dahil çok insanla konuştun zammı hak etmiyorsun deyip işçiyi susturuyor ve en kötü suçlu gibi gösteriyor.

İşçiden istenilen günlük üretimi 10 yıllık işçi dahi çıkaramıyor. Aybaşında bir liste asılıyor panoya, tüm işçilerden para kesintisi. Sayı çıkmadı, tuvalete gittin, doktora gittin vs. vs. Daha bir sürü hak gasplarıyla işçinin parasını kesiyorlar. İşçi arkadaşlarda ise şunu gördüm. Eski işçi paydos dahi yapmadan çalışıyor, sayıya ulaşamıyor. Bir de sayılı çalışmıyorum diyor, iş yetişmiyor diyor, ama parasının kesilmesini de kabul ediyor. İşyerinin yemekleri ise tam bir açlık geçiştirme. Ölmeden ayakta durabilmek için verilen en az maliyetli yemek menüsü. Gerekçe ise pirincin pahalılığı. Ama işçiler en pahalı yemek menüsü parasının kendilerinden çıktığını düşünmüyor. İş kıyafetlerinin paraları dahi işçilerden kesiliyor. Kısacası kölece yaşam koşulu ve sömürünün en ağırını uyguluyor patron. Ama ben şunu merak ediyorum; işçilerin sömürünün ve kölece çalıştırma koşullarının farkında olmadıklarını mı sanıyorlar da bu kadar rahat davranıyorlar. Peki, biz işçiler hala niye örgütlenmiyoruz? Örgütlenmenin yollarını neden aramıyoruz? Örgütlü gücümüzü öğrenelim. Kölece çalışma ve yaşam koşulunu kabul etmeyelim. Samandıra’dan bir tekstil işçisi

Bu düzen böyle gider mi? Merhaba mülksüz, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar. Bizler işçi iktidarını kurmak için yıllardır mücadele edenler, fabrikalarda canlarımızı bedenlerinizi ortaya koyarak birkaç asalağı sevindirmeye çalışan işçileriz. Hepimiz çalıştığımız fabrikalarda canlarımız pahasına bedeller ödüyoruz. Birçok iş kazası geçiriyor ve devletin yeni çıkardığı sağlık yasalarından faydalanmaya çalışıyoruz. Bunun için gece gündüz demeden çalışıp kazandığımız paraları da bu yasalardan kaynaklı sağlık alanlarının ticarethaneye dönüştürüldüğü yerlere yatırmak zorunda bırakılıyoruz. Bu nedenlerden kaynaklı işe gelmediğimiz için de asalak patronların çeşitli tutumlarıyla karşı karşıya geliyor, hakaretler işitiyoruz. Evet arkadaşlar, birilerine göre bunlar da yetmiyor. Bize karşı uygulanan patron terörünü desteklemek

8 OSB-İMES İşçi Bülteni

Kasım 2008

için çeşitli yasalar çıkarılıyor. İşçilere uygulanan patron terörünün yanına bir de devlet terörü ekleniyor. Yaşımız 30’u geçerse iş bulamıyoruz, tazminat haklarımız elimizden alınıyor, işten atılabiliyoruz. Gördüğünüz gibi hayat bizim üstümüze kurulmuş. Her türlü baskı terör bizlere uygulanıyor ama biz hakkımızı aradığımızda ise bizlere terörist deniliyor. Terörist bizler miyiz, yoksa kendileri mi? Bu sözleri insanları bize karşı kışkırtmak için kullananlar bu insanların gidip evlerini yıkıyor, haklarını ellerinden alıyorlar. Peki, bizler ne yapıyoruz? Olanlara ses çıkarmıyor, haklarımızı aramıyoruz. Peki, bu düzen böyle gider mi? Bence gitmeyecek. Belki biz göremeyeceğiz ama mutlaka ve mutlaka bir gün bu sistem değişecek ve biz kazanacağız. Ümraniye’den sınıf bilinçli bir işçi


Örgütlenelim, Emineler zinciri olalım! Merhaba ben Emine Abla’nın direnişini selamlıyorum. Emine abla Sefaköy’de DESA adında bir işyerinde direniş başlatmış ve grev yapıyor. Ben de Sultanbeyli’den bir işçi olarak Emine Abla’yı bu onurlu mücadelesinde destekliyor ve sevgiyle de özendiğimi söylüyorum. Çünkü sindirilmiş ve kölece koşullar kabullendirilmiş bir işçi sınıfı var çevremde. Emine abla direnerek yürüttüğü mücadele içinde yaşadığı baskılardan bahsetti. Son dönemde polisten baskı gördüğünü, 60 YTL kaldırım cezası verildiğini anlattı. Oturduğu alana araba girmesin diye demir bir kazık çakmış belediye. Ama şunu hepimiz her fabrika önünde, her zengin dükkanının önünde görürüz. “Dikkat fabrika çıkışı!”. Ve o yolun kenarında bir genişleme, park edilmiş arabalar… Patronun yandaşlarının, dükkanın müşterilerinin arabaları sıralanıyor yol kenarlarına. Peki bunlar kimin mülkiyetinde veya kaldırımındalar? Emine Abla’yı gören karayolları sorumluları, belediye patronları zenginlerin gasp ettiği alanı görmezden mi geliyorlar? Görmüyorlar mı? Yoksa Emine Abla’nın oturduğu yerden işçilerin ve emekçilerin o kaldırımlara çıkmasından mı korkuyorlar. Korkuyorlar, çünkü işçinin kaybedeceği bir şey yok. Sadece zincirlerinin kopması ve kaldırımdaki Emine Abla’yı algılayabilmesi… İşte o zaman biz işçi ve emekçilere kaldırım cezası veremeyecekler, kaldırıma çıkmamızı engelleyemeyecekler. Emine abla, patronun işçi kardeşlerimize içerde yaptığı baskıdan bahsetti. Emine Abla’ya bakanı veya konuşanı içerde idareye çekip sorguladıklarını, sendikayı karaladıklarını, işçilerin birbirleriyle dahi konuşmalarını yasakladıklarını söylüyor. İşçiye tam bir sindirme politikasının uygulandığını anlatıyor Emine Abla. Peki patron niye işçiyi çıkarmıyor? Canını yakıyor ama çıkaramıyor. Çünkü kapıda Emine var. İşçi kardeşim Emineler oluşturacak, ondan korkuyor. Eminelerden korkuyor. Bizler de Emineler olmayı isteyelim diyorum.

Çünkü kölece yaşam koşullarında çalıştırılıyoruz ve bunun farkındayız. Bize dayatılan yaşamın farkındayız. En basitinden işyerinde yediğimiz yemek bir gün bulgur pilavı-yoğurt-nohut, diğer gün mercimek çorbası-makarna-yoğurt... Onu da yiyemiyoruz ve aldığımız asgari ücreti de kantinde öğlen yemeği yemek için kullanıyoruz. Kantin patronun olduğu için asgari ücret bile geri yerine gidiyor. Çalışırken tuvalete gittiğimizde pirim kesildiğinin farkındayız. Seri üretimde bant usulü çalıştığımızın ve bantta günlük belirli bir sayıda üretim istendiğinin farkındayız. Hep ücretimizden kesintiler yapılmış, farkındayız. Ama hep sindirilmişiz ailemizde, çevremizde ve işyerinde. “Paranı alıyorsun sana ne git çalış!”, “10 saatten ne olacak? Zengin mi olacaksın? İşine bak!”. Patron bastırıyor, “Burası böyle, iyisini bul git, işçi mi yok?”. En ufak eleştiri yapan ise anında kendisini kapı önünde buluyor. Eski işçiler de eleştiriyi hiç kabul etmiyor. “Ben burayı böyle sevdim, kabullendim. Ekmek paramı alıyorum. Beni kovamaz çünkü tazminatım var. Kovarsa alır tazminatımı giderim!” diye kendinin iş güvencesi olduğunu sanıyor. Ya da en iyisinden alacağı üç kuruş parayla ihtiyacının karşılanacağını düşünüp eleştiriye fırsat vermiyor, Emineleri görmezden geliyor. Peki tazminata dikilen gözleri görmüyorlar mı? Ama şunun farkına varmalıyız ki tüm patronlar örgütlü ve her yerde aynı ücreti, çalışma koşullarını, aynı köleliği dayatıyorlar. Biz işçiler bunun farkına varmalıyız. Bizler de örgütlenmeliyiz, Emineler kervanı oluşturmalıyız. Daha iyisini bulsam bu iş yerinden çıkarım hayaliyle değil, bu iş yerinde nasıl hakkımı alırım düşüncesiyle yaşayalım. Örgütlenelim, sigortamızı isteyelim, sendikal mücadelemizi yükseltelim. Emineler zinciri olalım. Kasım 2008

OSB-İMES İşçi Bülteni 9


Büyük Sosyalist Ekim Devrimi işçi sınıfına yol gösteriyor…

Sosyalizm kazanacak, Dünya emeğin olacak! İşçi sınıfı 150 yılı aşkındır patronlar sınıfı ile mücadele ediyor, savaşıyor. Bu savaş kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde amansız bir şekilde devam ediyor. Bu, yeri geliyor bir fabrikada sömürüyü sınırlandırma mücadelesi oluyor, yeri geliyor tüm dünyayı sarsacak bir iktidar kavgası… Tüm bu mücadelenin kaderi belirleyecek olanını ise, iki sınıf, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki iktidar kavgası oluşturuyor. Patronlar sınıfı daha iktidara gelmeden önce biz işçilere eşitlik, özgürlük ve kardeşlik vaat etmişti. Ama bu vaatlerin hiçbiri gerekleşmedi. Tersine onların iktidarı boyunlarımızdaki kölelik zincirlerini daha da katmerleştirdi. İşte bunun için kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmak, patronlar sınıfını tarihin çöplüğüne göndermek için mücadele ediyoruz. Bunun için; 1830’da Lyon’da 40 bin dokuma işçisi “Çalışarak yaşamak ya da dövüşerek ölmek!” diye haykırdı… Bunun için 1871’de Paris işçi sınıfı şehri işgalcilere teslim etmedi, tüm Fransa için bir komünler cumhuriyeti uğruna mücadele etti… Bunun için 1917’de Rus proletaryası önce Rus Çarlığının, ardından da burjuvazinin iktidarını devirerek işçi sınıfının iktidarını kurdu… 150 yıllık mücadele tarihimizin bu en şanlı dönemeci üzerinden tam 91 yıl geçti. 91 yıl önce tüm dünyada egemenler o güne kadar eşi görülmemiş bir savaşta halkları boğazlarken Rus işçi sınıfı Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ile ezilenlerin bu makûs talihini değiştirdi. Kapitalizmin yenilebileceğini, işçi sınıfının kendi iktidarını kurabileceğini tüm dünyaya kanıtladı. Ekim devrimi ile kanıtlanan, sadece işçilerin kendi iktidarlarını kurabilecekleri değil, işçi sınıfının kendisi ile birlikte tüm insanlığı refaha kavuşturabileceği gerçeği idi.

10 OSB-İMES İşçi Bülteni

Kasım 2008

Devrimi izleyen yıllar içerisinde Sovyetler Birliği eşi görülmemiş bir gelişme sergiledi. İşçi sınıfının çalışma koşulları, insanca çalışabilecek şekilde yeniden düzenlendi. Ulaşım, haberleşme, sağlık gibi temel hizmetler ya ücretsiz hale getirildi ya da oldukça ucuzladı. Eğitim, bilim ve kültür-sanat gibi alanlarda oldukça hızlı ilerlemeler sağlandı. Bu ve benzeri tüm uygulamalar sadece Rusya işçi sınıfının değil, tüm dünyada işçi sınıfının kazanımları oldular. Dünya işçi sınıfı Sovyetlerden aldığı güçle daha güçlü bir şekilde mücadele sahnesine çıktı ve istediği hakların birçoğunu kopartıp almasını bildi. Bir dizi yerde ise bu yükselişten korkan patronlar sınıfı bu hakları kendileri vermek zorunda kaldılar. Rusya işçi sınıfı aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı ile insanlığa musallat olan faşizm belasını da ezdi geçti. Kızıl Ordu milyonlarca can pahasına, Nazi ordusunu işgal ettiği tüm topraklardan söküp attı. Yıllar sonra Sovyetler Birliği çöktüğünde patronlar sınıfı “Sosyalizm öldü! Kapitalizm barış ve refah getirecek!” diyorlardı. Oysa şimdi de barış ve refah getireceğini iddia ettikleri kapitalizm en büyük bunalımlarından birini yaşıyor. Kapitalistler bile “Kapitalizmin sonu mu geliyor!” sorusunu sormaktan kendisini alamıyor. Tüm bu yaşananlar, insanlığın tek gerçek kurtuluşunun sosyalizm ile mümkün olduğunu, bunu ise işçi sınıfının kendi iktidar mücadelesi ile başarabileceğini gösteriyor. Eğer insanca bir yaşam ve özgür bir gelecek istiyorsak bundan başka bir çıkış yolumuz yok. Ve aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen Büyük Sosyalist Ekim Devrimi biz işçi sınıfına yol göstermeye devam ediyor. Dudullu OSB’den bir işçi


25 Kasım Kadına yönelik şiddete karşı uluslar arası mücadele günü…

Şiddet her yerde! Yan yana görmeye alışık olduğumuz iki sözcük. Acaba, işçi ve emekçi kadınlar arasında, hiç şiddete maruz kalmadan ömrünü tamamlayabilen kaç kadın vardır? Çoğumuz, kendimizi bildiğimizden beri şiddete maruz kalmışızdır. Çocukluğumuzda, ana-baba, abi, aile büyüklerinden dayak yeriz. Bazılarımız, evlendikten sonra kocalarından dayak yer. Çalıştığımız iş yerlerinde, patrondan, şeften, ustabaşından hakaretler, azarlar duyarız. Bazı iş yerlerinde taciz, sarkıntılık ile karşılaşırız. Ayrıca, hemen her zaman şiddetin tehdidi ile yaşarız. Sokağa çıksak, evde yalnız kalsak, tecavüze uğramaktan korkarız. Bize saygı duymayan birisi ile tartışsak, “bacaklarımızın kırılması ile” tehdit ediliriz. Bunlar, işçi, emekçi her kadının karşılaşabileceği şiddet biçimleridir. Kadınlara yönelik şiddet bunlarla da sınırlı değildir. Tecavüze uğrayan, namus temizlemek adına öldürülen, fuhuşa zorlanan, fuhuş amacı ile bedenleri mal gibi satılan kadınlar… Savaşlarda öldürülen, tecavüz edilen kadınlar… Cezaevlerinde işkence gören, tecavüze uğrayan kadınlar… Miting ve eylemlerde, polis copu ve kimyasal gazlar ile saldırıya uğrayan kadınlar… Türkiye’de ve tüm dünyada sürmektedir kadına yönelik şiddet. Refahı ve demokrasisi ile övünen batı ülkelerinde sürmektedir. İslam’ın kadına duyduğu saygıdan söz eden şeriat ülkelerinde sürmektedir. Az gelişmiş, çok gelişmiş, dindar, dinsiz, demokrat, diktatör tüm ülkelerin kadınları “şiddetten” payını

almaktadır. Çünkü kadına yönelik şiddet, temellerini üretim ilişkilerinden almaktadır. Bir sınıfın diğerini ezmesi ve sömürmesine dayanan sınıflı toplum yapısı varlığını sürdürdükçe, kadına yönelen zor ve şiddet de devam edecektir. Öyleyse kadına yönelik şiddete karşı mücadele etmek için de patronlar sınıfına karşı mücadele edelim. Üzerimizdeki baskılarına, sömürülerine son verebilmek için onların sınıf iktidarına son verelim. “sınıfa karşı sınıf” diyerek kendi sınıfımızın iktidar mücadelesini yükseltelim. OSİMDER Kadın İşçi Komisonu

OSB-ÝMES ÝÞÇÝLERÝ DERNEÐÝ

Y. Dudullu Mah. Kerem Sok. No: 5/3 (MODOKO Camii arkasý) ÜMRANÝYE TEL: 0 (216) 540 35 80 e-mail: osimder@yahoo.com Kasım 2008

OSB-İMES İşçi Bülteni 11


Büyük Sosyalist Ekim Devrimi 91. yılında işçi sııfına yol göstermeye devam ediyor!..

“Kim inanırdı ki, mahkeme binasının kapıcısı ya da bekçisi bir anda İstinaf Mahkemesi’nin başkanı olacak? Ya da hastane hademesi hastanenin yöneticisi; berber büyük bir memur; dünkü asteğmen başkomutan; dünkü uşak ya da sıradan emekçi belediye başkanı; dünkü tren yağcısı bölüm başkanı ya da istasyon şefi; dünkü çilingir fabrika yöneticisi olacak?” İşçi Bülteni Özel Sayı: 361 * Fiyatı: 25 YKr * Kasım 2008 * Sahibi ve S. Yazı İşleri Md.: Gülcan CEYRAN EKİNCİ * EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. * Mollaşeref Mah. Millet Cad. 50/10 Fatih/İstanbul * Tel: 0 (212) 621 74 52 * Baskı: Özdemir Mat. * Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. C Blok No: 242 Topkapı/İST * Tel: 0 (212) 577 54 92

OSB-İMES İşçi Bülteni - Kasım 2008  

OSB-İMES İşçi Bülteni - Kasım 2008