Page 1


İÇİNDEKİLER

Öz gür bir gelecek için.

YÖK düzenine ve kapitalizmin krizine karşı 6 Kasım’da alanlardayız!

Kapitalizm bataklığında liseler ve lise çalışmamızın politik gündemleri Emperyalist, kapitalist sisteme karşı Deniz olunmalı!

Şanlı Ekim Devrimi 92. yılında Yeni Ekimler’e yol gösteriyor! Özgür Bir Gelecek İçin Liselilerin Sesi Ekim-Kasım 2009 Sayı: 30 Fiyatı: 1 TL. (KDV dahil) Sahibi ve Sorumlu Y. İşl. Md.: Ayten ÖZDOĞAN EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. Yayın türü: Aylık süreli yaygın Baskı: Özdemir Matbaacılık-Davutpaşa cad. Güven Sanayii Sitesi C blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel:0212-577 54 92 Yönetim Adresi: Eksen Yayıncılık Mollaşeref Mah. Turgut Özal Cd. (Millet Cd.) 50/10 Fatih/İstanbul Tel: 0 (212) 621 74 52 Fax: (0212) 534 95 90

E-mail: liselilerinsesi.ls@gmail.com

Liselilerin Sesi’nden Yeni sayımızla tüm okurlarımıza merhaba! Emperyalist, kapitalist sistem kriziyle birlikte bir çıkmazda. Egemenliğini sağlamak için işçi ve emekçilere saldırmaya devam ediyor. Liseli gençlik de bu saldırıların bir hedefi halinde. Paralı eğitim uygulamalarının giderek artması, okullarımızın satılması, her sene deneme tahtasına dönen ÖSS’nin bu sene de değişmesi, eğitim müfredatında yapılan değişiklikler... Bu saldırılara karşı önümüzde ise önemli bir olanak olarak değerlendirebileceğimiz 6 Kasım durmaktadır. Biz liseli devrimcilere düşen görev bu günde taleplerimizi ve şiarlarımızı tok bir biçimde düzene karşı haykırabilmektir. Kapitalizmin krizine, paralı eğitime karşı geleceğimiz için 6 Kasım’da alanlarda yerimizi alacağız! Bu sistemin bizlere gelecek vadetmediğini, geleceğin ancak mücadele ile kazanılacağını var gücümüzle haykıracağız! *** Kapitalizmin krizi bir kez daha bu sistemin tüm çelişkilerini gözler önüne sermişken, 92. yılını kutladığımız büyük Ekim Devrimi işçi sınıfına ve ezilen halklara yol göstermeye devam ediyor! Liseli genç komünistler yeni döneme Ekim Devrimi’nden ve Yeni Ekimler’in Partisi’nden aldığı güçle yürümelidir!

Bir sonraki sayımızda görüşmek umuduyla... Eksen Yayıncılık büroları

Şair Nedim Cd. Küçük İş Merkezi Kat:3 No: 40 Beşiktaş/İstanbul (Ekim Gençliği bürosu)

Sönmez İş Sarayı Kat: 3 No: 220 Heykel/BURSA Tel: 0 (224) 220 84 92

853. Sok. Bilen İş Hanı No: 27/710 Konak/İzmir Tel/Fax: (0232) 489 31 23

Hacı Alibey Mah. Çelikel Sok. Sakarya İş Hanı Kat:5 No:58 Eskişehir

Cemal Gürsel Cd. Shell karşısı Vakıf İşhanı Kat:3 No 306 ADANA Tel: 0(322) 363 52 91

Baskı Özdemir Matbaacılık


3

Özgür bir gelecek için

Liselilerin S

YÖK düzenine ve kapitalizmin krizine karşı 6 Kasım’da alanlardayız!

Okullarımızın açılmasının üzerinden bir ay geçti. Kapitalistler krizi fırsata çevirmeye çalışıyorlar. Eğitim alanında yaşanan sorunlar sadece eğitim yılının başında yaşanıyormuş gibi düzen sözcüleri ve burjuva medya bu yıl da eğitim alanında yaşanan sorunları dile getirdi. Sermaye devleti her geçen gün saldırılarına yenilerini eklerken iktadarını koruyabilmek için sistemi tehdit eden kesimlere yönelik baskı ve zorunu da artırıyor. Mücadele dinamizmi taşıyan gençlik bu anlamda saldırıların da hedefi haline geliyor. Sistem her yönden saldırmaya devam ediyor. Medyasıyla, eğitim sistemiyle, kültürüyle, polisiyle, devletiyle kuşatma altına aldığı gençliğe geleceksizlik dayatıyor. Sermaye devleti, kapitalizmin saldırıları karşısında düşünmeyen, sorgulamayan, üretmeyen beyinler yetiştirmek için tüm imkanlarını seferber ediyor. Çünkü bizler kapitalist sistem için "tehlikeyiz". Geleceğimize sahip çıktığımız; eşit, parasız, demokratik, bilimsel, anadilde eğitim istediğimiz; özgürlük istediğimiz; haklarımızı aradağımız için tehlikeyiz. Çünkü biz sorunların kaynağı olarak kapitalist sistemi sermayenin egemenliğini görüyoruz. Bu sorunları ortadan kaldırmaya çalıştığımız için onlar için bir tehlikeyiz ve tehlike olmaya devam edeceğiz! Ne istiyoruz? Devletin anayasasında "ilköğretim parasızdır" yazmasına rağmen "kayıt parası" ile başlayan soygun haraçlarla, spor, karne, diploma, fotokopi paralarıyla devam etmektedir. Paralı eğitim değişik adlar ve biçimler altında her geçen gün karşımıza çıkmaktadır. Her sene farklı gerekçelerle para toplanmaktadır. Okullarımız satılmakta, sınıflarımıza sponsor getirilmekte, özel eğitim kurumları her geçen gün çoğalmaktadır. Çünkü devlet özel okulları teşvik etmektedir. Toplumsal eğitime bütçeden ayırdığı payı azaltmakta ama özel eğitim sektörüne artırmaktadır. Paralı eğitim her geçen daha da pahalılaşmaktadır. Okul müdürlerinin topladığı haraçları ödeyemediği için çocuğunun okulunda hademelik yapan annelerin utancını, geçtiğimiz yıllarda çocuğunun okul parasını ödemek için çatıyı tamir etmeyi kabul eden babanın ölümü ile sonuçlanan olayı hiçbirimiz unutmadık. Biz eğitimin özelleştirilmesine ve paralı eğitime karşı parasız eğitim istiyoruz! Paralı eğitim sınıfsal ayrılıkları ve çelişkileri daha da derinleştirmektedir. "Parası olan" özel okullarda 10-15 kişilik sınıflarda istediği eğitimi alırken bizler ağzına kadar tıka basa dolu sınıflarda


Liselilerin Sesi

4

eğitim almaya çalışmaktayız. Bu eşitsizlikler bölgeden bölgeye, ilden ile, hatta aynı il içinde ilçeden ilçeye değişmektedir. Düzenin yarattığı bu fırsat eşitsizliğine karşı eşit eğitim istiyoruz! Kapitalizmin ihtiyaçları çerçevesinde değişen gerici ve ırkçı bir eğitim müfredatına sahibiz. Bu sene müfredata eklenen ekonomi dersi bunun en güncel göstergesidir. Gerici tarih derslerine, antibilimsel fen derslerine, ezberci edebiyat, matematik derslerine karşı bilimsel eğitim istiyoruz! Üniversitelerde “açılımın” sahte adımlarından biri olarak Kürt dili eğitiminin başlaması yönlü adımlar atılıyor. Bizler sahte açılımlarla gizlenmeye çalışılan kırıntı haklar değil anadilde eğitim istiyoruz! Anadilde eğitim ise sadece birkaç bölümde Kürt dilini öğretmekle olmaz. Eğitimin tüm kademelerinde verilen bir eğitim ancak anadilde eğitim talebini karşılayabilir. Bu ise ancak Kürt halkına tam hak eşitliği temelinde gerçekleşebilir. Eğitimdeki eşitsizliğin arkasında toplumsal eşitliksizlik yatmaktadır. Kapitalizmde bilim, sermayenin hizmetinde, işçi ve emekçilere, ezilenlere yönelik bir tehdit olarak kullanılmaktadır. Oysa işçi ve emekçilerin elinde bilim, insanlığın ve toplumun yararına kullanılacaktır. Bizler eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim istiyoruz! Bizler “gecelerinde aç yatılmayan, gündüzlerinde sömürülmeyen” bir dünya istiyoruz. İstemekle kalmıyor bunun için her alanda savaşım veriyoruz! Sokakta, okulda, fabrikada, evde, toplumsal yaşamın üretildiği her yerde bu mücadeleyi sürdürüyoruz. Taleplerimizi haykırıyor, mücadele alanlarına sesimizi taşımaya çalışıyoruz. 6 Kasım alanları da bunlardan biri. 6 Kasım sadece bir tarih değildir!

6 Kasım, Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) kuruluş günüdür. YÖK, bu coğrafyada 12 Eylül askeri faşist darbesinin üniversitelerdeki ve liselerdeki postal izidir! YÖK, liselerde işçi ve emekçi çocuklarının eğitim hakkının gaspıdır, “kayıt parası” adı altında eğitimin paralılaştırılmasıdır, tarih kitaplarından yansıyan gericiliktir, piyasaya kolay uyum sağlamak için küçücük zihinlere “bireyselliği” öğreten ilköğretim müfredatıdır, ÖSS düzenini ayakta tutan kurumdur… 6 Kasım yalnızca ne bir tarih, ne de YÖK sadece bir kurumdur. YÖK sömürü düzeninin üniversitelerde ve liselerdeki ayağıdır. İşte bu yüzden liseli gençlik olarak bizler YÖK düzenine karşı geleceğimiz ve özgürlüğümüz için 6 Kasım’da mücadele alanlarında olmalıyız! Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim istiyoruz! YÖK düzenine ve kapitalizmin krizine karşı 6 Kasım’da alanlardayız!


Üniversetiler üstündeki baskı aygıtı YÖK!

12 Eylül darbesinin bir ürünü olarak Yüksek Öğretim Kurumu, 6 Kasım 1981’de kuruldu. Sermaye devletinin üniversitelerdeki eli-ayağı olan bu baskı aygıtının başına ise ilk olarak İhsan Doğramacı getirildi. YÖK uygulamalarının bir yanı baskıyken diğer bir yanı ise eğitimin piyasalaştırılmasıdır. YÖK, gençliğin devrimci dinamiklerini bastırmak, gençliği bütünüyle kişiliksizleştirmek, apolitize etmek, onursuz ve tek tipleştirmek amacında olan kurumsal bir yapıdır. YÖK, eğitimin ticarileşmesinde, üniversitelerin piyasaya açılmasında etkin bir rol oynar. Bunu yaparken aynı zamanda bir baskı aracı olarak işlev görür ve her türlü muhalefeti sindirmeye çalışır. YÖK, üniversitelerden sermaye devletine karşı en ufak bir ses çıkmasını engellemek ister. YÖK’ün amacı gençliğin sesini boğmak, muhalefeti bastırıp, üniversiteleri dikensiz gül bahçesine çevirmektir. Bu doğrultuda kurulduğu ilk yıllarda binlerce devrimci ve ilerici öğretim görevlisi, görev yapması “sakıncalı” görüldüğü için üniversiteden uzaklaştırılmış, binlerce öğrenciyse faşizmin zindanlarına atılmıştır. Keyfi disiplin cezaları ve soruşturmalarla üniversite gençliği sürekli baskı altında tutulmuştur. Çimleri ezdikleri, “yasadışı” müzik aletleri (!) taşıdıkları gibi trajikomik nedenlerle öğrencilere keyfi disiplin cezaları verilmiştir. YÖK, eğitimi piyasalaştırmak görevini de üstlenmiştir. 1995’te YÖK’ün başına getirilen Kemal Gürüz “Eğitimi neden tüm toplumdan alınan vergilerle finanse edelim ki? Bırakalım, parası olanlar eğitimin finansmanına daha fazla yardımcı olsunlar” demiştir. Bu söylemler ise paralı eğitim saldırılarını meşrulaştırmak adına sarf edilmiştir. Parası olanın okuması gerektiğini vurgulayan burjuvazi, işçi ve emekçi çocuklarına eğitimi reva görmemektedir. 1993 senesiyle beraber har(a)ç uygulamasının başlatılması, YÖK’ün paralı eğitim uygulamasının temel aktörü olduğunu gözler önüne sermiştir. Bununla birlikte devletin kırıntı olarak verdiği göstermelik burslar da yetersizdir. Ayrıca en ufak bir

5

Liselilerin S

“yanlış hareket” görüldüğünde burs iptal edilecek ve üniversite kapıları suratımıza kapanacaktır. Anlaşılacağı itibariyle burslar “zincirsiz pranga” olmaktan öteye geçmemektedir. YÖK’ün icraatları bunlarla sınırlı değildir elbette. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, üniversitelerin paralı olması yönünde açıktan tutum aldığını göstermiştir. Özcan “Okullar bedava. Hiçbir yerde görülmemiştir. Şunu yapmak istiyoruz: Üniversiteleri paralı yapalım, ihtiyacı olana burs verelim” demiştir. Bu lafları sarf ederken işçi ve emekçi çocukları için düşündüğü şey ise geri ödemeli burslardır. Onların sistemine karşı en ufak bir başkaldırıda iptal edilecek olan burslar! Çürümüş düzenin üniversitelerdeki kurumu YÖK de diğer tüm düzen kurumları gibi tarihin çöplüğüne yollanacaktır. YÖK 29 yıldır amacına ulaşamamıştır. Gençlik devrimci dinamizmi ile işçi sınıfının yanında olacaktır. Onların korkuları ve tüm önlemleri boşuna değildir. YÖK’ü ve YÖK düzenini yıkıp, kapitalist sömürüye son verip işçi-emekçi iktidarını kuracağız. İnsanca yaşayabileceğimiz ve herkesin eşit bir şekilde yararlanabileceği bir eğitim sistemi ancak bu yolla gerçekleşir. Biz kazanacağız!


6

Eğitim müfredatında yapılan değişikliklere dair…

Liselilerin Sesi

Bugüne kadar tüm düzen partileri hükümete gelirken “eğitim öncelikli meselemiz” der. Her düzen partisi, kendilerinden önce uygulanan eğitim politikalarını eleştirir sonrasında ise güya bir diğerinden farklıymış gibi kendi eğitim politikalarını hayata geçirmek için değiştirirler. Toplumsal yaşamda eğitim elbette öncelikli meseledir. Dolaysız biçimde her eğitim programı kendi döneminin özelliklerini taşır. Eğitim programına belirli bir sınıfın ihtiyaçlarını karşılaması üzerinden yön çizilir. Ya yönetenlerin ideolojik ihtiyacından ya da emekçilerin yükselttiği mücadelenin sonucunda haklarda bir takım değişimler yaşar. Türkiye’de özellikle eğitim programları çok sık değişime tabi tutulmamışlardır. Soğuk savaş döneminin ürünü olan 1948 yılının eğitim programı 20 yıl sonra değiştirilmiştir. 1968 yılının programı ise 36 yıl sonra yani 2004 yılında değiştirilmiştir. Bu senenin başında düzenlenen Ortaöğretim Kurumlarında Yeni Müfredat Programları’nın tanıtım toplantısına Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik katıldı. Müfredata dair yaptığı açıklamada müfredat yenilenmesinin sessiz bir devrim niteliğinde olduğunu belirtti, “Biz daha işin başındayken dedik, bu papağan yetiştiren sistemi bertaraf etmeliyiz. Çocuklara bilgi yüklemeyi esas alan daha sonra geri dönüşümler isteyen bu mekanizma 40-50 yıl önceki yaklaşımlar itibariyle doğru görülebilir ancak bugünün dünyasına uymamaktadır. İnsanları iki ayrı kutuba ayıran düşünmeye sevk eden bir mekanizmamız vardı. Ezberci eğitim sistemi bize ne ezberletti? Ezberlenmesi gereken bir şey varsa elbette ezberlenecek. Ezberci eğitim bu değil. Size şartlandırılarak verilenlenlere karşıyız biz. İlköğretimde bu tamamlandı, ortaöğretimde de tamamlanmak üzeredir. Önümüzdeki yıl 2009-2010 eğitim öğretim yılından itibaren bütün ortaöğretim müfredatı tepeden tırnağa kitapları ile birlikte değişecektir” dedi. Çelik'in iddia ettiği sistem aslında 2005 yılında pilot uygulama ile başlamış, 2006’da tüm Türkiye’de yaygınlaştırılmıştı. Müfredatın meyvelerine ilişkin ilk tespitler ortaya çıkmaya başladı. Bilimsel araştırmalar

gösteriyor ki, müfredatta yeni değişimlere ihtiyaç var. Çünkü sorunlar çözülmüyor hatta gittikçe derinleşiyor. Hem bu ihtiyacı karşılamak hem de yeni oluşan ihtiyaçlara yanıt verebilmek adına uygulanacak programın üzerini biraz cilalayıp tekrar sunmak çözüm gibi görünebilir. İlköğretim ve orta öğretimde senenin başında uygulanan “zorunlu seçmeli dersler”, belirli derslerin saatlerinde yapılan değişiklik, ekonominin ders kitaplarına girmesi, yakın tarihin de anlatılacak olması gibi değişimler bu cilayı oluşturmaktadır. Bu değişimin nedenini anlamak için yeni yapılan değişikliklerden de öte eğitim programının 2004-2005 yılında ortaya koyulan halini inceleme ihtiyacı duyuyoruz. Elbette ki yukarıda belirttiğimiz gibi yapılan değişiklikler dönemin ihtiyacı çerçevesinde yapılıyorsa bu noktada belirli önemli gelişmeleri de belirtmekte fayda var. Çürümüş sisteminin eğitim müfredatının ekonomi politiği Türkiye 24 Ocak kararları ile birlikte ekonomi planlarında değişime gitti. Elbetteki bu süreç 12 Eylül fasist askeri darbesinin açtığı yoldan yürüdü. Ekonomi planındaki değişim ancak dünyada giderek yaygınlaşan neo-liberal politikaların hayata geçirilmesi ile mümkündü. Neo-liberalizm, devletin ekonomi üzerindeki denetiminin kaldırılması ekonominin ve piyasayı özel teşebbüslerin yönetmesi gerekliliği demekti. 1980 sonrasında kamu sektörü özelleştirme uygulamaları ile hızla talan edildi ve beraberinde birçok sorun getirdi. '80 sonrası hayali ihracat, banka hortumlamaları gibi yollarla zenginler türedi. İşsizlik oranlarının artması, uluslar arası finans kuruluşlarının ekonomiye dolaysız biçimde müdahale etmesi bu süreçte kolkola gitti. Toplum neo-liberal politikaların yarattığı yıkımı her alanda yaşadı. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vb. haklar yasal ve fiili uygulamalarla gaspedildi. “Eğitim sistemi ve programlar da, kapitalizmin yeni


7 ekonomik politikalarının ihtiyaçlarına göre değiştirilmiş ve 'eskinin eleştirisi' üzeriden 'yeninin kutsanması' söylemi, bu kez eğitim programları alanında kendisini göstermiştir.” Eğitim müfredatında yapılan bugünkü değişimleri de kapitalizmin yaşadığı yapısal krizi nedeniyle anlamak zor değildir. Bireyler çocuk yaşlardan itibaren belirli programlar çerçevesinde eğitim ve öğretimden geçirilirler. Türkiye’de ve dünyada da yaşanan budur. “Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Talim Terbiye Kurulu tarafından oluşturulan yeni programa bakıldığında, 'küreselleşme' ve 'neoliberalizm'in amaçlarının programın ana öğeleri olduğu görülecektir. Söz konusu öğeler, önceki sistemin eleştirisi üzerinden, kendi kavramlarını meşrulaştıracak yöntem ve teknikler kullanılarak programa dahil edilmiştir. Ancak felsefesini oluşturduğu 'bayrak direği' tanımlaması ile önceki programlardan öz olarak farklı olmadığı görülebilir. Anlatılanlardan hareketle, yeni eğitim programının, 'yeni liberal' olarak tanımlanan sisteme tam uyum ve bu sistemin devamını sağlayacak bireyleri yetiştirmeyi hedef alan bir yapıda oluştuğunu söylemek mümkündür. Kapitalizmin 'yeni' olduğunu iddia ettiği bu sistemde bireycilik, girişimcilik, verimlilik, esneklik gibi son yılların moda kavramları üzerine kurulmuş ve bu kavramları referans alarak eğitimin içeriğini yeniden düzenlemeyi amaçlamıştır.” Eğitimin içeriğinin yeniden düzenlenmesi Eğitimin hangi kademesinde olursa olsun ders kitaplarına baktığımızda temel vurgunun toplum değil, birey üzerine yapıldığını görebiliriz. Ders kitapları toplamda eğitim programının bir yansımasıdır. Eğitim programlarının temelinde “sağlıklı, mutlu ve sürekli gelişen bir toplum oluşturmanın yolunun, bireylerin iyi özelliklerini arttırmaktan geçtiği” tartışmasız olarak vardır. Bu ‘yeni’ programa ek olarak “her birey, yaratılıştan mükemmeldir” ifadesi ile “yaratılış teorisi” ve “akıllı tasarım” bir biçimde eklenmiştir. “Tartışmalarda Newton eleştirisi üzerinden, Kuantum felsefesi temelinden başlatıldı. Bu eleştiriye göre, kuantum fiziği, kaos matematiği, evrimci biyoloji, sinir bilim ve sistem ile ilgili teoriler alanlarındaki buluş ve ilerlemeler, bu dünyanın ve içinde yaşayan insanın öğrenilmesi ile ilgili görüş ve kuramları değiştirmişti. Yani seçenekler sadece 'siyah-beyaz' değildi. 'Gri' tonlar da vardı ve bu tonların görülmesi gerekiyordu. Programın siyasal

Liselilerin S

sahipleri Kuantum fiziğine göre hiçbir şeyin kesin olmadığını, o halde eğitimde pozitif aklın değil, olasılıkçılığın baz alınmasını gerektiğini vaat ediyordu. Bir başka önemli adım da 'yaradılış teorisi'nin de en az 'evrim teorisi' kadar ciddiye alınacak bir kuram olduğunun programa girmesiydi.” Dini dogmaları eğitim ve bilim ile karşılaştırarak bir yandan ideolojik düşüncelerini eğitim programı üzerinden gerekçelendirebileceklerdir, diğer yandan ise değişimi eğitim alanının her yerine ekleyebilmişlerdir. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’na göre yeni program, “...hızla değişen dünyada ortaya çıkabilecek ekonomik fırsatları [çocuğun] değerlendirmesi için rehberlik eder. Bu sayede öğrenci, gittikçe küreselleşen dünyada başarılı bir birey olarak, ilerideki çalışma hayatına girişimci bir ruhla ayak uydurmada zorlanmaz.” “Çocukların girişimci bir ruhla yetişmelerini” hedefleyen program düzen içerisinde ‘birilerinin’ üzerine basarak yükselmeyi yani piyasaya rahatça uyum sağlamalarını kolaylaştırmanın bir adımı olarak düşünülmüştür. Yanısıra 3 yıldır pilot okullarda uygulanan program tüm okulları kapsamaktan uzaktır. Öğrenci profili, genelin üzerinde olan okullar için hazırlanmıştır. Bölgeler arası eşitliğin olmadığı koşullarda eşitlikten sözetmek mümkün değildir. “Yeni eğitim programı hakkında daha çok şey söylenebilir. Ancak özüne bakıldığında, eğitim programının, neoliberal politikaların Türkiye’de kapitalizmin gelişme aşaması ve yönüne uygun olarak hazırlatılıp (ya da tercüme edilip) uygulanmaya çalışıldığı açıktır. Kapitalist ideolojinin “yeni” olduğunu iddia ettiği kavramlar üzeriden kendini yenilemesi ve sistemin geleceğini güvenceye almak açısından yeni eğitim programına yüklenen anlam, burada belirtilenlerden çok daha fazladır.” Oluşturulan müfredatta eğitim sisteminin temelini oluşturan insan unsuru göz önüne alınmadığında başarılı olmak mümkün değildir. Yeni eğitim programı, tıpkı öncekiler gibi insanı değil, kapitalizmin yeni dönemdeki ihtiyaçlarına yanıt verebilen bireyleri yetiştirmeyi kendisine temel amaç edinmiştir. Parasız, bilimsel, demokratik ve anadilde eğitim hakkı dayanak yapılarak oluşturulacak eğitim programlarının uygulanması aşamasında piyasasının istekleri değil, toplumun gereksinimleri dikkate alınmalıdır. Bu ise ancak insanın insanı sömürmediği bir sistemde olabilir! “Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!”


Liselilerin Sesi

8

Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim!

Ticarethane değil, lise istiyoruz!

Yeni bir eğitim-öğretim yılı daha başladı. Sınav sonucunda birçoğumuz çeşitli okullara yerleştirildik. Yeni kayıt yaptıranlar için oldukça yoğun bir koşuşturmaca yaşandı. Bu sırada kayıt paraları ile müşteri yerine konulan bizler de ticarethaneye dönüşen liselere ilk adımımızı attık. Kayıt parasının, bizlerin en iyi şekilde eğitim alabilmesi için olduğu söylenir. Bu para ile okulun ihtiyaçlarının karşılandığı ifade edilir. Ancak soğuk kış günlerinde alınan yakacak paralarına rağmen soğukta oturmak zorunda kalınca tüm söylenenlerin yalan olduğunu anlarsın. Sadece kayıt parası ile kurtulacağını düşünüyorsan bu ticarethaneden, aldanıyorsun. Okul başlarken kağıt almana veya kağıt parası vermene rağmen, her yazılıdan önce bir de kağıt ve fotokopi parası isterler. Vermezsen yazılıya girememekle karşı karşıya bırakılırsın. Ders boyunca sizinle ilgilenmeyen öğretmenleriniz, bu süreçte sizinle özel olarak ilgilenirler. Okullar açıldığında yaratıcılıkta sınır tanınmadığını görürüz. Öğretmenlerin seni daha iyi tanıyabilmek, yazılı notlarını yanlış girmemek için, senden okulda çektirilen fotoğrafları almanı isterler. İstersen alma… Sözlü notu verilirken öğretmenin senin yüzünü hatırlayamaz ve düşük not alırsın. Bunun sorumlusu da fotoğraf çektirmemiş olduğun için sensindir. Hem de evden çıkarken harçlık dahi alamazken... Okula alışmaya başlayıp, arkadaşlarınla kaynaştığın zaman futbol veya basketbol oynamak da kolay değildir. Oynayacağın topların parasını ödemen gerekir.

Alınan toplar 5-6 sene kullanılmasına rağmen her sene top parası alırlar senden ve her istediğinde top da bulamazsın zaten. Galiba biriken paralarla okula spor salonu yapacaklardır! Elbette, aidatları da düzenli ödemen gerekir. Bunları ödemediğinde müdür ve müdür yardımcıları tarafından rahat bırakılmazsın. Madem okulda okuyorsun, haracını da ödeyeceksin! Yanısıra “güvenliği” sağlamak için tutulan paralı gardiyanların parasını da sen verirsin. Ama her nedense okulda hiç güven de olamazsın. Düşüncelerini özgürce savunmaya ve yaşamaya kalkarsan, sana müdahale eden gardiyanların okulun dışında bekleyen faşistlerle gayet iyi anlaştığını görürsün. Peki, sen ne bekliyordun? İyi bir eğitim almayı mı? Bu düzende iyi bir eğitim almayı bekleme. Sadece ezberleyeceksin. Başka seçeneğin yok. Bunca şeyle karşılaşırken sen hala susmayı mı tercih ediyorsun? Kapitalizm, en temel haklarımızdan birisi olan eğitim hakkımızı elimizden alırken, eğitim her geçen gün daha fazla ticarileşirken... Bizlerse örgütlenip mücadele yolunu seçmediğimiz sürece, bu düzeni yıkma kararlılığını göstermedikçe bu çark böyle dönüp gidecektir. Biz gençliğin tek kurtuluşu sosyalizmdedir. Üzerimize düşen görev ise sosyalizmin kızıl bayrağını daha da yükseltip kapitalizmin kalelerine dikmektir. Bu düzeni biz kurmadık, ancak yıkacak olan biziz. Bu mücadelede bütün liseliler yer ini almalı, Liselilerin Sesi mücadele alanlarında daha da gür yükselmelidir. Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim sosyalizmde! A. Akın


Ucuz emek sömürüsünü yaygınlaştırma politakaları ve meslek liseleri...

9

Liselilerin S

“Her yerdeyiz! Biz gelecekten bir resmiz”

Milli Eğitim Bakanlığı’nca 1990 yılından bu yana yürütülen Milli Eğitim Geliştirme Projesi çerçevesinde okullara yönelik değişiklikler söz konusu. Yeni geliştirilen Orta Öğretim Projesi’yle meslek liseleri de bu uygulama kapsamında değişikliğe uğruyor. Yapılması düşünülen değişiklikler en ateşli burjuva kalemşörleri bile şaşkına düşürüyor. Projeyi anlatmak üzere yapılan toplantıda konuşan proje sözcüsü “Eğitim alanında yaşadığımız hızlı değişimler, yeni projeler ve yeni çalışmaları gündemimize taşıyoruz. Uygulamaya konulan bir çok projeyle, eğitimde yarınları yakalamanın yolu açılmaya çalışılmaktadır. Orta Öğretim Projesi, dev bir projedir. Projeden beklenen faydaların elde edilmesinde, paydaşlarımızın proje ve faaliyetleri hakkında bilgilendirilmesi büyük önem taşımaktadır. 5 yıl uygulama süresi olan projede genel lise ve meslek liseleri arasında yatay ve dikey geçiş imkanı sağlandı. Reel sektörün aradığı temel ve mesleki yeterliliklere sahip, tanımı yapılmış alanlarda nitelikli insan gücü yetiştirmeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyaçtan hareketle, projeler hazırlandı. Projenin paydaşı olan İŞKUR, ise 525 meslek dalının tanıtımını yaptı” dedi. Projeyi incelerken zaten proje sahiplerinin ifadeleri bütün mantığı özetliyor. Meslek liselerine bu kadar fazla yatırım yapmalarının arkasında “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı yatıyor. Nitelikli insan gücü için meslek liselerini ucuz emek gücü ‘cennetine’ çevirmenin yolunu düzlüyorlar. Eğitim alanında yılların duayeni (!), bir burjuva kalemşör olan Abbas Güçlü, Miliyet gazetesinde “Meslek liselerine özgürlük mü yoksa umut tacirliği mi?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Bir burjuva kalemşörü, bir çok noktayı vurgulamış, tabii ki sorunun temeline yani sorunun çözümüne dair kendi sınıf perspektifi ile bir cevap üretmeye çalışmış. “Meslek liseleri konusunda gelinen son nokta tam anlamıyla bir umut tacirliği. Ortada bol bol vaat var ama gerisi yok. Öğrenim özgürlüğü getirilmiş. İsteyen istediği yeri seçecekmiş. Kulağa çok hoş geliyor. Ama tam bir kandırmaca. Meslek lisesinden mezun olan bir öğrencinin, okulda aldığı derslerle tıbbı, hukuku, mühendisliği kazanması mümkün değil. Dershaneye gitse bile, alan dışı tercihlerde başarı aranı yüzde 5’i bulmaz… Meslek lisesi öğrencileri, ille de bu fakültelere yönelmek istiyorlarsa, vakıf üniversitelerine parayı bastırdıklarında istedikleri yere girmeleri mümkün… Şimdi hemen, fakir fukara çocuklara vakıf üniversitelerine gidecek parayı nereden bulsunlar diyecek olursanız. Cevap hazır: Peki dershaneye gidecek parayı nereden bulacaklar?... Dershanecilerle konuştum. Hiç saklamıyorlar. Yeni sistem en çok bizim işimize yarayacak diyorlar. Meslek liselerine yönelik hazırlıklara çoktan başlamışlar...” Sorunu çözebilmek ancak toplumun genel çıkarlarını hedef alan bir perspektif ile mümkündür. Küçük bir azınlığın çıkarları üzerinden ve kapitalizmin ihtiyaçları çerçevesinde atılan adımlar, eğitim alanının çürümüşlüğünü gözler önüne sermektedir. Abbas Güçlü yazısını sonunu “Eğitim kazanı fokur fokur kaynıyor. Çaresi?” diyerek bitirmiş. Sorusunun yanıtını liseliler mücadele alanlarında verecektir. Yunanistan’da gerçekleşen olaylarda Yunanistan gençleri sermaye devletine “Her yerdeyiz. Biz gelecekten bir resmiz” diye meydan okumuşlardı. Cehennemi cennete çevirmek için onlara “gelecekten bir resmi” göstermemiz gerekiyor!


Liselilerin Sesi

10

Liselerde baskı açılımı: Her okula bir polis!

Düzenin gençliği teslim alma, yozlaştırma, düşünmeyen ve sorgulamayan bireyler yaratama saldırısı özellikle liselerde yoğunlaşmaktadır. Erken yıllarda türlü metotlarla gençliği baskı altına almayı hedefleyen düzen, şimdi de her okula bir polis saldırısıyla karşımıza çıkmaktadır. Liseli gençlik, geçtiğimiz yıllarda ve özellikle de 1 Mayıs’ta mücadele alanlarındaki yerini almıştır. Bu durum devletin dikkatinden kaçmamıştır. Devlet, liseli gençliğin mücadele ruhunu ve dinamizmini bastırmak için liselerdeki baskıyı daha da artırmıştır. Okullara yerleştirdikleri tel örgüler, kameralar, özel güvenlik elemanları yetmedi şimdi de her okula bir polis dikiyorlar. Bu yönüyle hapishaneden hiç farkı kalmayan okullarımızda düşüncelerimizi de baskı altına almaya çalışıyorlar. Liseli gençlik üzerindeki baskıyı daha da katmerleştirmeye çalışıyorlar. Kapitalizminin krizinin giderek daha yıkıcı bir hal aldığı bugünlerde birçok işçi ve emekçi işten atılırken çocuklarını okula kayıt ettirmek istediklerinde kayıt parası adı altında toplanan ve ne için kullanıldığını hiç öğrenemedikleri paraları ödemek zorunda bırakılıyorlar. “Acaba akşam evde ne yiyeceğiz”, “ayın sonunu getirebilecek miyiz” diye düşünen anne-babalar şimdi bir de “acaba çocuğumu okutabilecek miyim” diye düşünmeye başlıyorlar.

Okulları bir ticarethane olarak gören kapitalist sistemde işçi-emekçi çocuklarının okuyup okumaması onlar için hiç de önemli değil. Önemli olan ticarethanelerinin kâr etmesidir. İşçi- emekçi çocuklarına okuma şansı tanımayan bu sistem yıllardır emeğini sömürdüğü işçi ve emekçileri de kriz bahanesiyle işten atarak geleceksizleştirmektedir. Bizlere geleceksizlikten başka bir şey vaat etmeyen bu düzende liseliler olarak yeni bir döneme başlıyoruz. Örgütlenmek için bu kadar nedenimiz var ve örgütlenmekten başka çaremiz yok! Gençliğin haklarını aramasından korkan sermaye düzeniyse bizleri sindirmek için her türlü baskı ve zora başvuracağını gösteriyor. Bizler ise onlara en iyi yanıtı örgütlenerek ve mücadelenin içinde olarak vereceğiz. Bugün baskı ve zorla her liseye bir polis koyarak kısmaya çalıştıkları sesimizle onları boğacağız. Yıllardır bu topraklarda genç, yaşlı demeden birçok insanı katleden, 17 yaşındaki Ferhat Gerçek’i vurarak sakat bırakan, birçok devrimciyi işkence tezgahlarından geçiren polisleri şimdi liselerimize gönderiyorlar. Çeşitli baskı yöntemleriyle gençliği denetim altına almaya çalışan düzen cephesine yanıtı gençlik Erdal Erenlerle vermiştir ve bundan sonra da her türlü baskı ve polis dayatmasına karşı sözümüzü söylemeye devam edeceğiz. Bizler devrimci mücadeleyi başta liselerimiz olmak üzere bulunduğumuz her alana taşıyacağız. Bunun için artık genel izleyici konumundan çıkıp devrimci faaliyetin birer öznesi olmamız gerekiyor. Şu çok iyi bilinmelidir ki; ‘bir böcek olarak yaşamayı kabullenenler ezildiklerinde şikayet etmemelidirler’. Bizler bu sistem böyle devam ederken hala sesimizi çıkartmıyorsak, başımıza gelen sorunlarda da şikayet etmeye hakkımız yoktur. Biz liselilerin gerçek kurtuluşu gençliğe hiçbir şey vaat etmeyen bu düzende değil sosyalizmdedir. Bunun için mücadelenin içerisinde aktif bir şekilde yer almamız gerekir. GENÇLİK GELECEK, GELECEK SOSYALİZM! A. Akın


İlköğretimde “ilk ders genelgesi” ve ikiyüzlülük Eğitim alanı burjuvazinin egemenliğini sağlamlaştırabileceği en önemli kurumlardan birini oluşturmaktadır. Burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda eğitim müfredatını her sene değiştiriyor. Sistemin sürdürülebilirliği için gerekli olan “uysal toplum yaratma” modelini ilköğretimden başlayarak uygulamaya geçiriyor. “Ağaç yaş iken eğilir” mantığı ile hareket eden sermaye devleti müfredatta oynamalar yapıyor. Kimi dersleri ekliyor, kimilerini ise o dönem için işlevsiz bulduğu için çıkartıyor. Dersin adı ne olursa olsun birleştikleri tek ortak nokta gerici burjuva ideolojisini taze beyinlere şırınga etmeye çalışmasıdır. Okulların açılması ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayımladığı genelge doğrultusunda ilköğretim 1. sınıflarda ilk ders olarak ayrımcılık konusu işlendi. Genelge için Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, ilk ders genelgesinde ayrımcılık konusunun yer almasıyla ilgili olarak, “Amacımız özellikle temel insan hakları, hukukun üstünlüğünün yanı sıra toplumsal barışı sağlayacak olan, birliğimizi sağlayacak olan konunun, belki de en önemlisinin çocuklara yönelik ayrımcılık, çocukların ayrımcılık düşüncesiyle yetiştirilmemesi… “Benim ve hükümetimizin temel felsefesi bütün saydığım alanlarda temel olarak ayrımcılığa, böyle bir açılım öncesinde de bu yönde bir bakış açımızın olmasıydı. Yani kadınlara yönelik olması, onun önlenmesi, engellilere yönelik izlediğimiz politikalar. Ayrımcılığın engellenmesi, Ceza Kanunu’nun düzenlenmesi, azınlıklara yönelik demokratik açılımlar ve etnik, din kökenine dayalı ayrımcılık yapılamayacağı. Sayın Başbakanımızın defaatle altını çizdiği, bunlar kırmızı çizgilerimiz. Bu partinin kurulduğu günden beri bunlar bizim kırmızı çizgilerimiz ve yaptığı her politika bu anlamda AK Parti hükümetinin bu konuya bakış açısının yansıması olarak düşünülmeli. Demokratik açılım önemli bir açılım. Bu açılım çerçevesinde hepimiz tüm bireyler olarak bakanlıklar, basın üzerimize düşeni yapmak zorundayız diye düşünüyorum" Halklar arası düşmanlığı kışkırtan, şovenizmi tırmandıran sermaye devleti yıllardır kendisinden farklı düşüneni yok etmeye, bunu da bir zihniyet olarak öğretmeye çalışmıştır. “Eğitimde ekonomik eşitsizlik diğer eşitsizlikleri ve ayrımcılığı beraberinde getiriyor. Zengin ailelerin eğitim harcaması yoksullarınkinin 21 katı. Hakkari'de

11

Liselilerin S

köyde okuyan çocukla, büyük kentin seçkin okulunda okuyanın arasında büyük fark var. Zorunlu din dersi sürüyor. Müfredat, ders kitapları ve uygulamada ayrımcı içerik ve uygulama sürüyor.” Şubat ayında Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) İlköğretim Genel Müdürlüğü, İl Milli Eğitim Müdürlükleri’ne gönderdiği genelgeyle, Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan 1915 olaylarına ilişkin “Sarı Gelin- Ermeni Sorununun İç Yüzü Belgeseli”nin ilköğretim okullarında gösterilmesini, tüm öğrencilere izlettirilerek, sonuç raporlarının İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine bildirilmesini istemişti. Bir yandan ‘ayrımcılığa karşı’, ‘eşitlik, özgürlük, barış’ naraları atarken öte yandan eğitim müfredatında dinci-gerici, ırkçı, şovenist bir program uygulamaktadırlar. Bu çerçevede birçok örnek verilebilir. Tarih Vakfı tarafından Türkiye İnsan Hakları Vakfı ortaklığı ile başlatılan “Ders Kitaplarında İnsan Hakları-2” projesinin sonuçlarına göre, incelenen 69 ilköğretim kitabından yalnızca 2’sinden, 70 orta öğretim kitabının ise 9’unda herhangi bir hak ihlaline rastlanmadı. Vakıf adına konuşan temsilcinin vurguladığı noktalar egemenlerin ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyor; “Ders kitaplarındaki hakim söyleme bakıldığında, normatif değerler olgular olarak sunuluyor, şiddet ve ölüm yüceltiliyor, ülkedeki azınlık ve etnik gruplar yok sayılarak, farklılıklar tehdit olarak algılanıyor, Sünni İslam anlayışının enjekte edildiği bir din eğitimi ağırlık kazanıyor.” Kitaplarda yer alan anlatım ise ilk derste verilen ayrımcılık karşıtlığının müfredatın geneli açısından hiçbirşey ifade etmediğini gösteriyor;“Türküz, bütün başlardan üstünüz”, “Batır Karadeniz’e, hamsilere yem olsun diyeceğim ama... gavur etiyle beslenen hamsiden hayır mı gelir”, “Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay öğrenilebilecek bir dildir”… Eğitim sistemindeki çürümüşlüğü sistemin çürümüşlüğünden bağımsız düşünemeyiz. Sermaye devleti bir yandan sahte açılım hayalleri yayarken diğer yandan göz boyamak için bu tür yöntemlere başvuruyor. Tümüyle eşitsizlikler ve ayrımcılıklar üzerine kurulu bir sistemde, egemenlerin “açılımları” kardeş halklar arasında gerçek bir birlik kuramaz. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ancak tüm milliyetlerden halkların gönüllü birliğine dayalı olarak kurulabilir. Bunu da her milliyetten işçi ve emekçilerin, gençlerin, kadınların sermaye düzenine ortak mücadelesi sağlayabilir.


Liselilerin Sesi

12

Baskılar karşısında esnemektense kırılmayı tercih ederiz!

İLGP olarak Esenyurt’ta kayıt dönemine ilişkin faaliyet yürütmüş, bu faaliyetin ilk ayağı olan A3 afişlerimizi ve okullara yazılamalar yapmıştık. Düzen güçleri bu çalışmalardan korkmuş olacak ki, Halil Akkanat Ç. P. Lisesi’nde kendilerini teşhir eden uygulamaları hayata geçirdiler. Okulun camlarını donatan afiş ve yazılamaları iki öğrencinin üzerine yıkmaya çalıştılar. Bu öğrencilerden biri benzer olaylarla birçok kez karşı karşıya kalan sınıf devrimcisi bir öğrenci diğeri ise MHP’li idi. Müdür, bu iddiasını kanıtlamak için okul çalışanına zorla bu öğrencileri gördüğünü söyletmeye çalışmış, dilekçe yazması için zorlamış, aksi taktirde çalışanı işten atacağını söyleyerek tehdit etmiş ve sonunda istediğini yaptırmıştır. Okulların açılmasına iki hafta kala iki öğrenci disipline verilmiştir. Çalışmaları yaptığı iddia edilen iki öğrencinin anne babaları aranarak “acil okula gelmeniz gerekiyor” denilmiş, aileler apar topar okula çağrılmıştır. Okula gelen veliler dilekçeyi gözden geçirdiklerinde en çok şu ifadeler dikkatlerini çekmiştir, “pazartesi günü sabah 6:30’da yazmışlardır”. Veliler böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, çocuklarının belirtilen günde ve saatte evde olduklarını söyleseler de öğrenciler disiplin kuruluna sevkedilmişlerdir. Öğrencilerin dilekçe veren okul çalışanının yanına giderek “neden böyle bir şey yaptın” diye sormaları üzerine olayın iç yüzü açığa çıkmıştır. Bu soru karşısında çalışanın verdiği cevap; “Çocuklar benim

de sizin yaşınızda hem de bu okulda okuyan çocuklarım var. Ben bu dilekçeyi verdikten sonra geceleri yatamaz oldum, ben ne sizi gördüm ne de bir başkasını” olmuştur. Özellikle sınıf devrimcisi öğrenciyi kastederek “bana bunları müdür zorla yazdırdı, yazmazsam beni işten atacağını söyledi, ben de mecbur kaldım” demiştir. Öğrenciler daha sonra disiplin kurulundaki öğretmenlerin yanına gitmiş ve herşeyi onlara da anlatmışlardır. Bunun üzerine karşı atağa geçen öğrenciler bir dilekçe hazırlamış, bu dilekçeyi vermeden önce müdürün yanına giderek; neden böyle bir şey yaptığını sormuş, bu iftaranın bedelini ağır ödeyeceğini söylemişlerdir. Bunun üzerine müdür çalışanın yanına gitmiş ve onu yine tehdit ederek ifadesini değiştirmeye zorlamıştır. Çalışan “psikolojim bozuktu aklıma siz geldiniz, ben de sizin isminizi yazdım bütün suç benim, müdürümün hiçbir suçu yoktur, cezam neyse çekmeye hazırım” diyerek ifadesini değiştirmiştir. Bu olaydan sonra devrimci arkadaşımız şunları söyledi: “Bu olay bir kez daha kapitalist sömürü sisteminin tüm kurumlarıyla çürümüş olduğunu göstermektedir. Gençliğin meşru ve haklı t aleplerine tahammülleri yoktur. Sistem biz işçi ve emekçi çocuklarına paralı, anti demokratik, bilimsellikten uzak, gerici bir eğitim dayatmaktadır. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar gayrı meşru olan sömürücü sistemin kendisidir. Meşru olan


13

Liselilerin Se

bizlerin talepleridir. Düzenin bizlere dayattığı saldırıları reddetmek ve tek alternatif olan mücadeleyi seçmek liseli gençliğin görevidir. Tabii bunları yaparken önümüze birçok engel çıkaracaklardır. Evlerimize jandarma gönderip ailelerimizi tehdit edecekler, müdürler üstümüzde baskı kurmaya çalışacak, tehditler savuracaktır. Ancak bilmelidirler ki meşru olan mücadelemizi engellemek için yaptıkları baskılar karşısında cevabımız nettir: ‘Esnemektense kırılmayı tercih ederiz!’ Yapılan bu olay ilk olmadığı gibi son da olmayacaktır. Yaşam bizi mücadeleye çağırmaktadır. Onurlu ve özgür bir gelecek için, eğitim hakkımız için mücadeleye çağırmaktadır.” Kuşkusuz ki Halil Akkanat Çok Programlı Lisesi’nin müdürünün yaptıkları tek başına onun kişiliği ile ilgili değildir. O hizmet ettiği düzeni ve sınıfı temsil etmektedir. Yaşanan olay onların korkusunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Korkularında haksız da değiller! Halil Akkanat Çok Programlı Lisesi’nden İLGP’liler

Baskılar bizi yıldıramaz!

Ankara’da tutuklanan üç sınıf devrimcisiyle dayanışmak ve saldırıyı protesto etmek için 11 Eylül’de Mamak İşçi Kültür Evi bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamanın ardından eve giderken polis beni çevirdi. “Sen daha yeni etkinlikte yok muydun?” dedi. “Vardım” yanıtını alınca “Senin orada ne işin var. Onlar çocukların beynini yıkıyorlar” dedi. “Çocuklar oraya kendi istekleri ile geliyorlar ve biz de çocukların beyinlerini yıkamıyoruz. Biz çocuklara doğruları öğretiyoruz. Biz sizin işçilere, emekçilere, devrimcilere düşman olduğunuzu ve nasıl davrandığınızı anlatıyoruz. Bunun adına beyin yıkama diyorsanız, beyin yıkamak olsun” dedim. Bunun üzerine bir şey diyemeyince sözde beni korkurtmaya çalıştı, “Bak böylesi şeylerle uğraşırsan bu suç siciline geçer. Askerde çavuş bile olamazsın” dedi. Yanıtım açık ve netti, “Bir dakika! Askere gitmek isteyen kim ki!” Bu tutum karşısında bir şey diyemedi, çareyi “Yürü git lan” demekte buldu. Bizler gençlik olarak baskı altında kalmamak için mücadele etmeliyiz. Onlar mücadele zaten korkuyorlar. Bu yüzden bizi de korkutmak istiyorlar. Bunun için bizim korkmamızı gerektiren bir şey yok. Biz mücadele edersek yolda yürürken polis önümüzü çeviremez. Çünkü, mücadele edeceğimizi, korkmadığımızı, yaptıklarımızı savunacağımızı ve bunu da haykıracağımızı bilecekler. Yapmamız gereken etkinliklerde bulunmak, mücadele etmek, devrimin safında saf tutmaktır. Ege Lisesi’nden Liselilerin Sesi okuru


Liselilerin Sesi

14

“Mücadeleye devam etmeliyiz.”

Merhaba arkadaşlar, Ben Avcılar Ticaret Meslek Lisesi’nden bir İLGP’yim. Bilindiği üzere tüm dünya ve ülkemiz kapitalizmin kriziyle boğuşuyor. Büyük şirketler batıyor, hükümetler şirketleri kurtarmak için işçi ve emekçilerden aldıkları vergileri kullanıyor. Küçük esnaf kepenk kapatıyor, işçiler ve emekçiler işten atılıyor. Biz de işçi ve emekçi çocuğu olduğumuz için krizden etkileniyoruz. Okul için yemek ve yol parası bulamıyoruz. Biz bu sorunlarla boğuşurken Milli Eğitim Bakanlığı, meslek liseleri için katsayı uygulamasını kaldırdığını söylüyor. Ama bu uygulama bizler için bir şey ifade etmiyor. Devlet bizlerin patronlar için ucuz emek gücü olmasını istiyor ve bunu da çeşitli düzenlemelerle olanaklı kılıyor. Bunların yanısıra bizlerden yüklü miktarları bulan kayıt, katkı, spor paraları alıyorlar. Türlü türlü bahanelerle aldıkları paralar yetmiyor, şimdi de biz meslek liseliler için hayati önemde olan staj defterlerini paralı hale getiriyorlar. Eskiden ücretsiz olan staj defterleri şimdi 30-50 TL, kimi zaman daha da fazla meblağlar karşılığında bize veriliyor. Biz yol parası bile bulamazken, onlar çeşitli bahanelerle bizleri soymaya devam ediyor. Staj yaparken gördüğümüz baskı ve eşitsiz uygulamalar da cabası. Bizler sesimizi çıkarmadıkça, patronların devleti bizlerin kanını son damlasına kadar emecektir. Ama hepimiz bir araya geldiğimizde, hepimiz tek bir ses olduğumuzda bu sömürü düzeni yıkılacaktır. İşte o zaman sosyalist dünyaya kavuşacağız. Bu o kadar da kolay değil. İşte bunun için, daha iyi bir dünya için yılmadan, yorulmadan, bıkmadan, her türlü engele göğsümüzü gererek mücadeleye devam etmeliyiz. Avcılar Ticaret Meslek Lisesi’nden bir İLGP’l

Yeni sınav sistemine ve geleceksizliğe karşı tek seçenek mücadele! ÖSS sonuçlarının açıklanması ile 0.5 ham puanın altında kalan öğrenciler olduğunu gördük. Bu öğrencilerin puanları hesaplanamadı. Sıfır puan alan öğrenciler eğitim sisteminin çürümüşlüğünü bir kez daha gösterdi. Dershanelere tonlarca para ödemelerine rağmen birçok öğrenci de üniversite hayaline ‘elveda’ demek zorunda kaldı. Bugün birçok öğrenci geleceksizliğin uçurumuna doğru sürükleniyor. Bize dayatılan geleceksizliğin temelinde ise kapitalizm var. Bugün sermaye düzeni fabrikalarda işçi ve emekçilere saldırdığı kadar; dershanelerde ve okullarda da öğrencilere saldırmaktadır. Geçtiğimiz dönem sınav sistemi yine değişti. Bu kez sermaye düzeni başka bir sınav adıyla öğrencilerin tepesine çökmektedir. ÖSS’nin yerine YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) ve LYS (Lisans Yerleştirme Sınavı) olmak üzere iki aşamalı sınav sistemi devreye sokuldu. Yine aynı tas aynı hamam. Bir tek hamamın ismi değişti o kadar. Yine paralı, gerici, niteliksiz ve adil olmayan eğitim sistemi saltanatını sürdürüyor. Eğitim sistemi sermayenin tüm ihtiyaçlarını layıkıyla yerine getiriyor. Eğitim sistemini tamamen değiştirmek ise kapitalist sömürü düzenini yıkmaktan geçiyor. Eşit, parasız, bilimsel ve anadilde eğitim sosyalizmdedir! Kocaeli’den bir Liselilerin Sesi okuru


15

İzmir Liseli Gençlik Platformu’nda örgütlenelim!

Liselilerin Ses

Liselerde yaşadığımız sorunların haddi hesabı yoktur. Paralı eğitim saldırıları, ÖSS, disiplin yönetmelikleri, faşist eğitim müfredatı, meslek liselerinde staj sömürüsü ve daha birçok sorun... Bu saldırılar bizim için geleceksizlik demektir. Sermaye devleti, '80 darbesi ile düşünmeyen, sorgulamayan bir gençlik yarattı. Nitekim Kenan Evren’in şu cümleleri yaratılmak istenen gençliği adeta tanımlıyor, “Bana öyle bir gençlik yaratın ki başını ders kitaplarından kaldıramasın.” İstedikleri gibi insan tipolojisi yaratmak için de bizi türlü saldırılarla karşı karşıya bırakıyorlar. Paralı eğitim, gerici-faşist eğitim müfredatı hatta eteğimizden çorabımıza kadar kılık kıyafetimizi belirleyen disiplin yönetmelikleri... Biz geleceğimiz için eğitim almaya çabalarken bize gelecek değil, geleceksizliği sunuyorlar. Bu sorunlara artık “dur” demenin zamanı gelmedi mi? Tüm liselileri birlik olmaya, bu düzenin gençliğe reva gördüğü geleceksizliğe karşı İzmir LGP saflarına davet ediyorum. İMKB Lisesi’nden bir İzmir LGP’li

Örgütlü mücadeleye! Bugün liselerde yaşadığımız birçok sorun mevcut. Tabii bu sorunlar bireysel sorunlar değildir. İşçi ve emekçi çocuklarının ortak sorunlarıdır. Eğtimin paralılaştırılması yüzünden liseye dahi bir takım ev ihtiyaçlarından kısıntı yaparak devam edebiliyoruz. Parası olanın okuduğu, parası olmayanın okuyamadığı bu sistemde herşey parası olan içindir. Özel okullar, dershaneler... Bu sistemde işçi ve emekçi çocuklarına biçilen tablo ise bellidir; geleceksizlik... Bu gelecekizliğe karşı kaybedecek bir şeyimiz yok! Kazanacağımız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya var. Tüm liselileri sömürüsüz bir dünya yaratma mücadelesine çağırıyorum. Hepinizi İzmir Liseli Gençlik Platformu’nda örgütlenmeye davet ediyorum. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz! Karşıyaka Gazi Lisesi’nden bir İzmir LGP li


Kapitalizm lise çalışmam Kapitalizmin krizinin derinleştiği günümüzde, asalak burjuvazi krizi fırsata çevirmeye çalışıyor. Krizlerini fırsata çevirebilmek için her kapıyı zorlayan sermaye devleti işçi ve emekçilere sefaleti ve yoksulluğu dayatırken, dünya halklarının düşmanı IMF ve Dünya Bankası’nı İstanbul’da ağırladı. Emekçiler krizin faturasını ödememek için İstanbul sokaklarını savaş alanına çevirdi. IMF ve DB toplantısı emeperyalistlerin yeni ve kapsamlı saldırılara hazırlandıklarının bir göstergesidir. Egemenler bir yandan “alın, verin ekonomiye can verin” türünden kampanyalarını sürdürürken diğer yandan önüne çıkan her alanı fırsata çevirmeye çalışıyor. Bu alanların başında ise eğitim geliyor. Çürüyen eğitim sisteminin yansıması olarak liseler… Türkiye’de eğitim sisteminde her düzeyde sorunlar yaşanıyor. Okul öncesi eğitimden üniversiteye kadar öğrenciler birçok sıkıntı ile karşı karşıya kalıyor. Yaklaşık 30 bin öğrencinin sıfır aldığı ÖSS sonuçları, eğitimin her düzeyinde açığa çıkan eşitsizlikler, artan öğrenci sayısına rağmen bütçeden eğitimi ayrılan payın azıltılması, eğitimin özelleştirilmesi ve giderek daha da paralılaştırılması… Tüm bunlar eğitim sisteminin çürümüşlüğünün bir göstergesi olarak karşımızda duruyor. Bu sorunlara bir de her sene değişen anti bilimsel ve gerici eğitim müfredatı ekleniyor. Bütün bunlarla birlikte karşımıza çürümüş bir eğitim sistemi tablosu çıkıyor. ÖSS sonuçlarından yansıyan eğitim sisteminin çürümüşlüğüdür ÖSS sonuçları eğitim sisteminde yaşanan krizin ve çürümenin özeti durumundadır. Bu yılki ÖSS sonuçlarına göre Karaman, Aydın, Denizli, Kayseri, Yalova gibi iller ilk sıralarda yer alırken Siirt, Iğdır, Bitlis, Diyarbakır, Şanlıurfa gibi iller son sıralarda yer aldı. Bu tablo eğitimde fırsat eşitsizliğinin bölgeler ve iller arasındaki uçurumunu açığa çıkarmıştır. Bu yılki ÖSS sonuçlarına göre sınava giren yaklaşık 30 bin öğrenci sıfır puan almıştır. ÖSS’de sıfır puan alanların 15 binini lise çıkışlılar, 14 binini ise meslek lisesi mezunları oluşturuyor. Endüstri meslek liselerinden 6 bin 734, ticaret meslekten 3 bin 185, kız meslekten 2 bin 480, imam hatip liselerinden 982 öğrenci sıfır puan almış. Düz lise ve meslek lisesi öğrencileri derslerine girecek öğretmen dahi bulamazken, mevcudu 100’lere yaklaşan sınıflarda büyük çoğunluğu stajyerlerden oluşan öğretmenlerden ders alırken bu öğrencilerin büyük çoğunluğunun sıfır puan alması şaşırtıcı değildir. YÖK ve MEB konuyla ilgili yaptıkları toplantıda, “bu adayların neden böyle


bataklığında liseler ve mızın politik gündemleri sonuç aldıklarının anlaşılması için oluşturulacak bir ekibin, adaylarla yüz yüze görüşerek bu sonucu almalarının nedenlerini ortaya çıkarmaya çalışacağını” ifade etti. ÖSS de dahil eğitim sisteminin çeşitli basamaklarındaki sınavların sonuçları, sorunun öğrenciden öteye sistemden kaynaklandığına işaret ederken, YÖK ve MEB’nin öğrencileri incelemeye alması çözümsüzlüklerinin bir göstergesidir. Diğer yandan ise okul birincisi olduğu halde üniversite sınavında bir bölüme yerleştirilemeyen 1.126 öğrenci bulunması sorunun öğrencide değil öğrencileri müşteri olarak gören eğitim sisteminde olduğunun bir kanıtıdır. Eğitim sistemi, ÖSS sonuçlarının da bir kez daha gösterdiği gibi işçi ve emekçi çocuklarına hiçbir gelecek vaadetmiyor. Sistem kendi çürümüşlüğünü kendisi kanıtlıyor. Gerici ve anti bilimsel eğitim müfredatı Bu senenin başında ilköğretimden yükseköğretime kadar eğitimin birçok basamağında müfredat ‘değişikliği’ yapıldı. Eski müfredat programı eleştirildi ve yeni dönem için ‘köklü’ değişiklikler olacağı ifade edildi. Artık en yetkili ağızlar bile eğitimin niteliğini kabul etmiş bulunmaktadır. Oysa sorunun kaynağını çözmedikten sonra yapılacak herşey boşunadır. İlköğretimlerde ilk ders ‘ayrımcılık’ olarak işlendi, ders kitaplarına yakın tarih girdi, krizin de etkisiyle birlikte ekonomi dersi eklendi, ortaöğretimde belirli derslerin (resim, müzik, beden vb.) ve meslek liselerinde belirli derslerin saatleri değişti. Müfredatta değişiklikler yapılırken sistemin bütün ağızları “sağlıklı, mutlu ve sürekli gelişen bir toplum oluşturmanın yolunun, bireylerin iyi özelliklerini arttırmaktan geçtiği”ni vurguladı. Eğitim müfredatı da tıpkı eğitim sistemi gibi, ezbere dayalı, gerici, hayal gücünü ve eleştirel düşünmeyi sınırlayan, duyarsız, tepkisiz, kişiliksiz bireyler yetiştirmeye uygun panlanmıştır. Eğitim sistemin çürümüşlüğü müfredatına da yansımaktadır. Burjuvazinin gerici eğitim sistemina karşı bilimsel ve demokratik eğitim şiarı liseli genç komünistlerin bu dönemde öne çıkaracağı başlıklardan birisidir. Ticari eğitime karşı parasız eğitim talebini yükselteceğiz! Eğitim alanı sermaye için büyük bir kâr kaynağıdır. Kapitalist sistemde herşey burjuvazinin ihtiyaçlarına göre şekillenmektedir. Burjuvazi eğitimi de kârlı bir alan olarak gördüğü için ticarileştirmeye çalışmaktadır. Eğitim hizmeti “paran kadar oku” mantığına terkedilmektedir. Sermaye devleti bir yandan karşılamakla yükümlü olduğu eğitim masraflarını işçi ve emekçilerin sırtına yüklerken diğer yandan özel eğitim kurumlarının önünü açarak eğitimi pazara sunmaktadır. Bu anlamda MEB’in ya da düzen sözcülerinin her yeni öğretim döneminde “kayıt parası alınmayacaktır” türünden sözleri yalan ve çarpıtmadan ibarettir. Geçtiğimiz aylarda 22 okulun satışa çıkarıldığını açıklayan İstanbul Valisi Muammer Güler, okulları ticarethaneye, öğrencileri de müşteriye dönüştürmeyi hedefleyen sermaye iktidarının gerçek niyetini göstermektedir. Yine geçtiğimiz günlerde bir okulda başlayan “sponsorlu sınıf” uygulaması ticari eğitimin, sermaye-lise işbirliğinin en somut örneğidir. Egemenler eğitimi alınır-satılır bir metaya dönüştürürken işçi ve emekçi çocuklarının eğitim hakkını gasp ediyorlar. Eğitim kamusal bir hizmettir. Burjuvazi kendi ihtiyaçları çerçevesinde eğitimin kamusal niteliğini ortadan kaldırıyor. Eğitimi ticarileştirerek sermayeye açmaya hazırlanıyor. Eğitim-Sen’in 2009-2010 yılı eğitim raporu, bütçeden eğitime ayrılan payın giderek düşürüldüğünü göstermektedir. 2002 yılında bütçeden eğitime ayrılan pay % 17.18 iken 2009 yılında bu oran % 4.57’e düşürülmüştür. Raporda şunlar söylenmektedir, “…eğitimde bütçeden ayrılan payların ortalama %65’i personel


18

harcamalarına ayrılmaktadır, eğitimin finansmanı öğrencilerin, dolayısıyla öğrenci velilerinin omuzlarına yıkılmıştır. Bütçe içinde sınırlı, ancak sosyal harcamalar içinde önemli bir paya sahip eğitim harcamaları, sosyal harcamaların her geçen yıl azaltılması, daha doğrusu özel kesime yönelik kaynak olarak aktarılması nedeniyle ya azalmış ya da yerinde saymıştır.” Sermaye iktidarının ticarileştirdiği eğitim hakkına karşı genç komünistler “Müşteri değil öğrenciyiz, parasız eğitim istiyoruz!” şiarını öne çıkaracaklardır.

Liselilerin Sesi

İşsizlik ve geleceksizlik gerçekliği Eğitimin giderek pahalılaşması gençlik içerisinde sınıfsal çelişkileri ve ayrımları derinleştirmektedir. Liselerin bugün kendi içinde fen liseleri, anadolu liseleri, meslek liseleri vb. bölümlere ayrılması sınıfsal ayrımların eğitim sistemine yansımasıdır. Eğitim sisteminin tümünde eleme yöntemi uygulanmaktadır. Sistem, bu sınavlarda başarı şansı için gençliğe dershanelere gitmeyi zorunlu kılmaktadır. Bütün bunlar, işçi ve emekçi çocukları için daha baştan eğitim sürecinin dışında kalması, ucuz iş gücü olarak meslek liselerine yönlendirilmesi anlamına gelmektedir. Meslek liselilerde ucuz iş gücü olarak yetiştirilen işçi çocukları sanayi sitelerinde dönen sömürü çarklarına, emekçi semtlerinde okuyan gençlik ise işsizler ordusuna katılmak üzere düz liselere gönderilmektedir. “Meslek lisesi öğrencileri açısından ise eğitim süreci ucuz emek sömürüsü anlamına gelmektedir. Bu kimi zaman ücretli bile olmayan bir emek sömürüsüdür. Staj adı altında gerçekleştirilen bu sömürü, mesleki bir teknik eğitim imkanı sağlamaktan çok, işletmelerin ihtiyaçlarını karşılamaya dönüktür. Örneğin makine bölümü öğrencisi, stajyer olarak aylarca bir petro-kimya fabrikasında temizlikçi olarak çalışabilmektedir. Meslek liselerindeki eğitimin bir diğer yönü ise tek yönlülüğüdür. Edebiyat, sosyoloji, mantık, felsefe gibi dersleri görmeden sona eren bu eğitim dönemi, geleceğin işçilerinin fabrikalardaki ağır sömürü ve baskı koşullarına hazırlandıkları bir zaman dilimidir. Küçük bir kesim ise MYO’lara girerek bu süreci sadece 2 yıllığına geciktirmektedir.” (Eğitim-Sen raporundan...) Meslek liselerinde katsayı uygulamasının kaldırılması sermaye devleti tarafından bir ‘devrim’ olarak adlandırıldı. Dönemin İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ata Özer, "Bu sistemle öğrenci ara eleman değil, aranan eleman niteliğinde olacak. Daha önce yürürlükte olan sistemle benim meslek lisesi mezunu oğlum doktor oldu. Bugün bu sisteme yeniden kavuştuk. Meslek liselerinden mühendisler ve doktorlar çıkacak" dedi. Sadece söylemde kalan bu sözlerin meslek liseleri açısından bir gerçekliği yoktur. Bu sistemde doktorların ve mühendislerin de bir geleceği olmadığını, bu bölümlerde okuyan birçok üniversite mezunu gencin işsizler ordusuna katıldığını kim inkar edebilir? Katsayı uygulamasını kaldıranlar müfredatta buna uygun değişiklik yapmadıkları için son iki senesini staj yaparak geçiren öğrenciler için bir değişiklik olmamaktadır. Nereden bakılırsa bakılsın işçi ve emekçi çocuklarının bu sistemde bir geleceği bulunmamaktadır. Her geçen gün geleceksizleştirilen ve işsizliğe terkedilen gençliğin tek seçeneği mücadeledir. Gençliğin gündemlerini politik çalışmaya konu edeceğiz! Eğitim alanında öne çıkan temel başlıkları faaliyetimizde işlemeye çalışacağız. Liseli gençliğin temel gündemleri dolaysız biçimde bizim çalışmamız açısından da önemli bir yer tutmaktadır. Yerel çalışmalarımız, bu gündemleri alanların özgün sorunları ile birlikte işleyebilmelidir. Liseli genç komünistler olarak tüm öfke ve enerjimizle yeni döneme başlamış bulunuyoruz. Liseli gençlik bugün düzen ve devrim çatışmasını derinden yaşayan katmanlardan birisidir. Sistem bir yandan işçi ve emekçi çocuklarının eğitim hakkını gasp ederken diğer yandan da geleceksizlik kıskacı içerisinde bataklığına çekmeye çalışmaktadır. Bizler ise onurlu bir yaşamın ancak örgütlü mücadeleden geçtiğini biliyoruz. Sistemin çok yönlü saldırılarına karşı örgütlülüğümüzü büyüterek karşılık verelim. Bu da liselileri her anlamda kuşatmak ile mümkündür. Liseli gençlik çalışmamız önümüzdeki döneme güçlü bir politik çalışma ile yüklendiği oranda anlamlı pratikler çıkaracaktır. Liseler bunun imkanlarını fazlasıyla sunmaktadır. Eğitim alanındaki çürümüşlük bu gün kapitalizmin çürümüşlüğünden bağımsız değildir. Paralı eğitimden gerici müfredata, ÖSS sonuçlarından meslek liselerindeki sömürüye kadar birçok temel sorun bize bir kez daha “bozuk düzende sağlam çark olmayacağını” göstermektedir. Liseli genç komünistler olarak bütün liselileri düzenin çarkları arasında kaybolmaktansa düzenin çarklarını yıkmaya çağırıyoruz.


19

Sel suları altında katledilen işçi ve emekçiler kapitalizmin kurbanıdır!

Liselilerin Ses

İstanbul’un yoksul ve yoksun mahalleleri… Bir tarafta burjuvazinin kendi yaşam alanını cennete çevirdiği gökdelenler, lüks daireler, diğer tarafta açlığın, yoksulluğun sömürünün en yoğun olarak kendini hissettirdiği işçi emekçi mahalleleri; Sarıgazi, Avcılar, Silivri, İkitelli, Çatalca, Kartal, Küçükçekmece, Tuzla, Bahçelievler. Geçtiğimiz süreçte yoğun yağışla birlikte oluşan sel, kapitalizmin kentlerinin bozuk altyapısını da gözler önüne sermiş oldu. İnsana ve insanca yaşamın ihtiyaçlarına göre değil bir avuç asalağın kârını esas alan kapitalizmin kentlerinde katledilen yine biz olduk. Silivri’de felçli Remzi Demir, su baskınına uğrayan evinde ölüme terk edildi. Kartal-Pendik arasındaki Yunus tren istasyonunda sel sularıyla dolan yaya alt geçidini kullanamayan bir kadın raylardan geçmeye çalışınca tren çarpması sonucu hayatını kaybetti. Çatalca bölgesinde yaşanan yoğun yağış nedeniyle Kovukdere mevkiinde bir kişi kayboldu. Silivri'de evini su basan bir kişi kalp krizi geçirdi. İkitelli tır garajında araçlarında uyuyan tır şoförlerinden 6 kişi boğularak yaşamını yitirdi. Halkalı Pameks tekstil işçisi 8 kadın, yük taşımak için kullanılan minibüsün arka bölmesine bindirildikleri için öldürüldüler! 2 işçi de patronun arabasını sel sularından kurtarmak için patronun emri ile sel sularına atladılar ve öldürüldüler! Evet, öldürüldüler göz göre göre patronlar tarafından. Patronların sefil çıkarları uğruna ölüme yollandılar. Burjuva basın her ne kadar cinayetlerin gerçek sorumlusunu gizlemeye çalışırsa çalışsın başaramıyorlar. Katleden sermayedir, katleden sermaye devletidir. Etiler’e, Levent’e sel suları uğramazken sel sularında boğulan, hayatları çalınan biz işçi ve emekçiler olduk. Devletin gerçek yüzü teşhir olmuştur. Kimse bizi kandıramaz. Deprem, heyelan, sel değil kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldür! Öldürülen işçilerin hesabını patronlardan soracağız!


Liselilerin Sesi

20

İMF-Dünya Bankası haydutları İstanbul'da toplandılar...

Emperyalist- kapitalist sisteme karşı Deniz olunmalı!

İMF ve Dünya Bankası haydutları 1-7 Ekim tarihlerinde İstabul’da toplantı yaptılar. Yerin yedi kat dibinde toplanan haydutlar kendilerinin yarattıkları krizin faturasını emekçilere ödetmek için yıkım planlarına yenilerini eklediler. Antiemperyalistler ise dünya halklarına kan kusturan bu haydutları militan bir eylemle karşıladılar. Emperyalistler ve işbirlikçileri yerin yedi kat dibine gitseler de işçi ve emekçilerin öfkesinden kurtulamadılar. Bu öfkeyi yaratan neydi peki? Bunun için İMF-Dünya Bankası’nın dünyanın her köşesinde işçi ve emekçilere yönelik saldırılarının toplam sürecine bakmak yeterli olacaktır. Bu haydutlar dünyaya egemen olan emperyalistkapitalist sistem için çalışıyorlar, yani bir avuç asalağın bekasını sürdürmesine katkıda bulunuyorlar. Bu iki suç örgütü gittikleri ülkeleri “uyum kredisi” vererek borçlandırıyor ve soygun mekanizmasının sürekli bir parçası haline getiriyorlar. Bu borçlar doğallığında beraberinde sosyal yıkım politikalarını getiriyor. Uluslar arası tekellerin yağma ve özgürlüğü için işçi ve emekçilere yoksulluğu, örgütsüzlüğü ve köleleştirmeyi dayatıyorlar. Onların gelmesi eğitimden sağlığa, ısınmadan barınmaya kadar insanın tüm temel ihtiyaçlarının paralılaştırılması ve pahalılaştırılması demektir. Gittikleri hiçbir ülkede işçi ve emekçilerin yararına bir gelişme olmamıştır. Aksine İMF ile anlaşma yapan 48 ülkeden 32’sinin ekonomisi çökmüş, milyonlarca insan açlığa mahkum edilmiş, darbeler birbirini izlemiştir. Dünyanın her yerindeki açlığın, sefaletin, yıkımın altında mutlaka onların imzası vardır. Dünya Bankası Başkanı toplantı sırasında bir yandan emperyalist-kapitalist sistemi kutsarken diğer yandan “59 milyon işsiz kalacak, 90 milyon kişi aşırı

yoksulluk içinde yaşayacak, 30 bin bebek ölecek” diyebilmiştir. Onlar ölümlerin, açlıkların sorumlusudur. İMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşlar NATO, CIA gibi diğer emperyalist suç örgütleriyle birlikte koordineli çalışırlar. Bu ülkenin işçi ve emekçileri, emekçileri emperyalistleri çok iyi tanırlar. Çünkü onlar bu coğrafyada da faaliyetlerde bulunmuştur. ‘68’in devrimci gençlik önderleri Denizler’in, Mahirler’in, İbolar’ın mirası sonucu bu topraklarda anti emperyalist mücadelenin kökleri çok derinlerdedir. Öfkeliyiz ve bu öfkeyi yokedemeyecekler. Tıpkı Seattle’da, Genova’da yanan ateşi yok edemedikleri gibi. Tıpkı 6. Filo’yu Dolmabahçe’den denize döken Denizler’in devrimci mücadelesini, Kommer’in arabasını yakanları, devrim tarihimize şanlı direnişleri ile yazılan, antiemperyalist mücadele ateşini büyütenleri yok edemedikleri gibi... Liseli gençlik de ‘68’lerde Denizler’in açtıkları yoldan gidecektir!


Geleceğimiz için liseli genç komünistler olarak meydanlarda yerimizi aldık! Merhaba arkadaşlar,

İMF-Dünya Bankası haydutları 1-7 Ekim tarihleri

arasında İstanbul’a geldiler. Ben bu haydutların kim olduklarından bahsetmek istiyorum.

Dünyanın dört bir yanından gelen emperyalist

ülkelerin bakanları, bürokratları, uluslararası finans ve

sermaye çevrelerinin temsilcileri, emperyalist-kapitalist sistemi aklamak ve krizin faturasını işçi ve emekçi

halklarına daha ağır bir şekilde fatura etmek için bir

21

Liselilerin S

bulamadığı için, hastaneye gidemediği için ölen

milyonlarca çocuğun kaderine onların politikaları yön verdi. Eğitimi ticarileştirdikleri için milyonlarca

çocuğun okula gidememesinin nedeni de yine bu

politikalardı. Milyonlarca işçinin açlık sınırının altında bir ücretle yaşamasının, kamuda ve özel sektörde

güvencesiz çalışma koşullarının yayılmasının sebebi de yine onlardı.

Evet geldiler… Geldiler ve gördüler! Yaydıkları

araya geldiler.

hastalıkları artırmak, sömürümüze sömürü katmak,

çevrelerinin temsilcileri ve bürokratları çeşitli

geldiler ve gördüler.

Bu toplantılar öncesinde uluslararası sermaye

seminerler düzenlediler ve emperyalistlerin çıkarları

adına oluşturdukları politikalarını tüm dünyanın gözleri önünde savunmaya çalıştılar. Arkadaşlar, yoldaşlar…

Ama bizler onları iyi tanıyoruz. Yıllardır sefalete ve

yoksulluğa sürükledikleri hayatımızın bir parçası onlar. İşsizliğin, krizin ve geleceksizliğimizin sorumlusu onlar. Kendi yarattıkları sorunun çözümü sanki kendileriymiş gibi ortaya çıkan yine onlar.

Dünyanın dört bir yanında hastalıktan kıvranan

ve ilaç

daha beter acıları ve yoksullukları dayatmak için

Onların dayattığı tüm kötülüklere inat verdiğimiz

militanca yanıtı aldılar ve gittiler. Biz liseli gençlik olarak öfkemizle, nasır tutmuş ellerimizi yumruk yaparak ve içimizdeki tüm sınıf kiniyle onlara,

işbirlikçilerine ve onların korumalığını üstlenen kolluk güçlerine militanca yanıt vererek onların yüreğine korku saldık! Biz liseli genç komünistler olarak

meydanlarda yerimizi aldık. Hazırdık, öfkemizle ve hıncımızla bizi sömüren o burjuva sınıfının temsilcilerine İstanbul’u dar ettik. Yoldaşlar;

Bizi sömüren, açlığa, sefalete, yoksulluğa iten ve

okullarımızı ticarethanelere dönüştüren emperyalist

haydutlardan ve işbirlikçilerinden daha soracak çok

hesabımız var. Bizim örgütlülüğümüz demek onların çöküşü demek, bizim birleşmemiz demek onların

ortadan kalkması demektir! Okullarda örgütlenmeli genç ve yürekli komünistler olarak dünyayı onlara dar etmeliyiz.

GENÇLİK GELECEK GELECEK

SOSYALİZM

İstanbul’dan liseli genç bir komünist


Liselilerin Sesi

22

Biri bizi gözetliyor…

Biz de birbirimizi...

(İstanbul’da BBG yarışmasına katılacağını sanan 9 kadın bir eve

hapsedildi. Ailelerinin merak etmesi sonucunda jandarma baskınıyla yarışmada olduklarını sandıkları

evde bulundular. Medya aracılığıyla yaratılan ve kanıksatılan yaşamların peşinden koşanlara…) Hazır mısın, onlarca kamera

aracılığıyla insanların seni gözetlediği o şahane eve girmeye? Orada kendini beğendirmeye bak. Çok oy toplarsan ödülü

kazanabilirsin belki. Ama daha da önemli bir fırsat var elinde, kaçırmaman gereken bir fırsat. Onlardan biri olabilirsin sen de. Ne, kandırdılar mı seni? Ev falan yalanmış yani. Olsun, hala bir fırsatın var yine de. İnternette dolaşan video görüntülerin, fotoğrafların var. Bu olay bir de basına yansıyacak elbette. Ne fark eder ki yine de çıkacaksın ya ekranlara. Onlardan biri olmayı istiyorsun değil mi? Kim istemez ki? Hayatında bir kez olsun sesinin güzel olduğunu söylemişlerdir sana da mutlaka. Çok da güzel olması gerekmiyor zaten. Önemli olan, nasıl

sunacağın kendini ekran başındaki hayranlarına. Şarkıların da senin yaşamın gibi olacak. Yani onlar da sallayacaklar. Sen de öyle yapacaksın sallayacaksın herşeyi. Şarkı söylemen de şart değil, dizilerde, reklamlarda oynarsın belki. Zaten tutuldun mu özel bir şey yapman gerekmeyecek artık. İnsanlar ya ‘gıcık’ bulacak seni ya da çok komik, hatta belki çok ‘aptal’. Çoğunluk çok farklıymış gibi sanki ama yine de izlemekten sıkılmayacaklar. Herkes seni konuşacak. Bu dünyadan değilmiş gibi davranacaksın.

Bu dünyaya ait olan her şeyi unutacaksın. Maddi sıkıntın olmayacak mesela. Hayatın boyunca bir arada görmediğin kadar parayı bir çantaya verecek kadar zengin olacaksın. Altındaki arabanla ya da kolundaki adamla konuşulacaksın. Sosyete barlarını dolaşacak, her gece içecek, dağıtacaksın. İçki falan da kesmeyecek, bir süre sonra uyuşturucu partilerinde alacaksın bu kez soluğu. Hatta daha çok eğlenmeni sağlayacak şeyler yapacaksın bu partilerde bazen, yıllarca ayıp dediklerini kimseden utanmadan


23 doyasıya yapabilmenin pervasızlığıyla kendini tanımadığın adamların kollarına atacaksın. Sen de

Liselilerin Se

isteyeceksin üstelik çok eğleneceksin hatta. Sallayacaksın yani hayatı. Bir gün onunla, sıkılana kadar bununla takılacaksın. Sevgiye ya da dostluğa ihtiyacın olmayacak bu dünyada. Acıktın mı? İşte en zor kısmı bu. Acıkmayı unutsan iyi edersin. İçebilirsin istediğini istediğin kadar. Ama yemek konusunda dikkat etmelisin. Sağlıksız bir vücut ya da morarmış göz altları önemli değil. Onları saklayabiliriz. Zaten benzemek istediğin kadınların hepsi aynı şeye benziyor. İncecik bacaklar, kalın dudaklar, kalkık ve küçük bir burun. Sen de onlara benzeyeceksin bir çırpıda. İpince olmalısın. Öyle ki kaburgaların derinin üzerinden görünmeli. Aç kalmaya alışmalısın yani. Bir de incecik

topukluların içinde parmaklarının ucunda yürümeye alışsan iyi edersin. Böylelikle hem boyun daha uzun görünür, hem de hep gergin durur bacakların. Güçlü görünmen gerekmeyecek. Zayıf olduğunu da bilmeyecekler. Çünkü bu süre içinde hiçbir engel çıkmayacak karşına gücünü gösterecek. Ya da onlar öyle bilecekler. Mutluluk mu? Mutlu olup olmadığının bir önemi yok. Eğleniyormuş gibi görüneceksin. Sonra mı? Sonrası iştahla yiyip bitirecekler seni. Sense o güzel sandığın kıyafetlerin içine girebilmek için kusmaya başlayacaksın yediklerini. Ve artık yiyemez olacaksın bir süre sonra ve onlar gibi 30 kiloluk bir cesedin olacak. Ya da tükeneceksin, tekrar sıradan biri olacaksın. Sen de birçokları gibi alışamayacaksın bu duruma. Kabullenemeyeceksin bunu. Seni diğerleri gibi hayata bağlayan bir şey de olmayacak üstelik. Çıkar üzerine kurulu ilişkiler de olsa birçoğunun aileleri ya da arkadaşları var. Sense yapayalnız kalacaksın bu dünyada. Sonra daha önce yaptığın gibi mutluluğu kısa bir süre de olsa beynini uyuşturan o beyaz haplarda bulmaya çalışacak, bu kez büsbütün bağlanacaksın onlara sen de diğerleri gibi. Titreyen ellerin, mosmor çukurlarında kısık kısık bakan gözlerin olacak... Karamsar mıyım? Hayır karamsar olan sensin. Benim umutlarım var. Sense onların sana verdikleri kadarını istedin sadece. Mutluluk sandığın şeyler bile o kadar acınasıydı ki. Sen başından umudunu

yitirmiştin yani. Güzellik mi? Onlara benzemek için akıttığın para ne kadar çoksa o kadar güzel oluyorsun, anlamadın mı hala? Ve onlar hep daha da uzak oluyorlar senden. Hep daha çok para harcamak zorundasın onlara benzemek için. Sen yaklaştıkça onların güzelliği senden uzaklaşır. Kimse söylemedi değil mi sana bunları? Ya da akıllıca konuşanları dinlemen gerekmedi hiç. Parlak şeyler değildi çünkü anlattıklarımız; onların ekranlarda, dergilerde gösterdikleri gibi. Gerçekti hepsi. Bütün sahteliklerden arınmış gerçekleri anlatmaya çalışıyorduk sana var gücümüzle. Ama sen gerçeklerin korkunç olmasına o kadar alışmıştın ki iyi olan şeylerin gerçek olabileceğini hiç ummamıştın. Gerçek dostlukların, gerçek aşkların olmamıştı hiç senin. Ama işte gördün mü sahte bir

hayat yaşarken en acımasız gerçeklerin içinde buluverdin birden kendini onlar gibi. Gerçeklere gözünü yumarak kaçamayacağını nihayet anladın mı? Gerçek senle yüzleşmen gerek şimdi. Kendini dinlemen gerek, onları değil. Aynaya bak. Bir şey yapman gerekmiyor kendine, böyle güzelsin işte. En önemlisi gerçeksin, gerçekten sensin orada gördüğün. Onlar gibi davranmak seni sadece daha aptal gösterir. Birileri öyle olmanı istediği için öyleymişsin gibi davrandın oysa hep. ‘Aptal’ değilsin sen, biliyorsun

artık. Nihayet ayırabiliyorsun artık gerçekle sahteyi. Düşün o zaman şimdi. Ya başka türlü olsaydı? A. Seher


Liselilerin Sesi

24

! r o y i l e s k ü y i s e S n i r e l i Lisel

ayıt paraları yürütüyoruz. çevrelerine, “K n rı la ul ok ki Bölgemizde ıt paralarına Kartal İLGP ! / İLGP”, “Kay im el ey em a öd , i boyunc lı afişleri yasal değildir arak yaz dönem m! / İLGP” şiar li te el ks de yü Kartal İLGP ol ri i bi ey aliyetlerden karşı mücadel ane eşit özgür vam ettik. Bu fa thane ne hapish re ca ti e N ‘’ faaliyetimize de a ı. yaptık. Ayrıc eyelim! / ” hazırlıklarıyd değildir, ödem l sa ya rı la an ra uş “Devrim Okulu pa şımızdan ol lise! / Kayıt rt liseli arkada malar yaptık. i Kartal’daki dö iğ ed , düzenl P” imzalı yazıla bi G ki E İL faaliyetimiz n yo as in Koord ini teşhir eden em st ci si m ri im it ev eğ “D Devrim Okulu Düzeni ve arı planladı. dından çalışmal ”, as ir m ci toplantıların ar im vr devam edecek. rimci kimlik, de ev “D ”, ti Esenyurt İLGP ke re dönem gençlik ha ni ye ve ı ar nl hareketinin soru “Liseli gençlik den bir tlerinden… başlıkları üzerin ı” as şm lı ça erin Sesi faliye il k li el is L ra ka n liseli genç A yaz döneminde rdu. ı ın m ra in Sesi olarak og program oluştu er il pr el un is L ”n a lu ar ku , “İlkel Ank “Devrim O mı kapsamında ra og pr Yaz döneminde im le it er eğ kl ” nlı ve örne “Devrim Okulu Toplum ve Sunumların ca n ği li nç lum, Kapitalist ge gerçekleştirdik. op li T l se li da ı eo as F m , ol m uyarak Toplu cevap şeklinde lerle birlikte ok li se li u” ’y to anlatımı, sorues if Komünist Man eltti. e iz m ri katılımını yüks le faaliyet saldırısın tartıştık. asıyla birlikte te ticari eğitim ik rl bi en e en il Okulların açılm ı nl as ze m dü i arasında Paralı Okulların açıl 7 Ekim tarihler eğil Öğrenciyiz, D in ri iç te ek üş m M et “ devam ettik. 1. ir ık tılarını teşh imzalı işlemeye başlad Bankası toplan iselilerin Sesi” L / 7 e! ey ve el 6 ı ad İMF ve Dünya ığ üc M enin yapıld i okul Eğitime Karşı çalışmaları, zirv dik. Afişlerimiz en sl se ğe li an yürüttüğümüz it nç il diğimiz m afişlerle liseli ge arına ve ara de gerçekleştir ve F a, otobüs durakl İM Ekim tarihlerin ar ak ol ar af tr ol a, er il ın ar nc rl a “Eşit, duva di. İLGP’li öğre ların duvarların ul ok ı n az B yu k. çatışmalar izle bo dı litikalarına asın devrim sokaklara kullan ’nın sömürü po itim!” ve “Yaş eğ le de iz il m ad ri Dünya Bankası le an m l, ve eyle ı yaptık. parasız,bilimse i çalışmalarımız i” yazılamalarım es S in er il el eğmeyeceğimiz is L / mak için ve sosyalizm! k. ndemleri tartış gü la e ıy nd as i’ göstermiş oldu es am is şl artal L Dönemin ba Sesi’nin kapsamında K a’da Liselilerin ar nk A . Çalışmalarımız ik a ed nd tl şı inde ve dı r etkinlik örgü ık. Yeni antılar, okul iç e toplantı yapt k. bi rl di le en nç sl ge se n re yaptığımız topl re le li ve enlerle lise ı tartıştık. çağrısına yanıt ldiriler ve bült kleyen sorunlar be ği li ve nç dağıttığımız bi ge ğe r li geleceksiz tartışıldığı dönemle berabe arak gençliğin gibi sorunların a m aş iz zl em yo Kartal İLGP ol el , si ad li rşı müc ında nasıl YÖK, okul po rüklenmesine ka sorunlar karşıs bu n ği li nç umutsuzluğa sü ge li asım’da toplantıda lise yı i konuştuk. 6 K ta in ul iğ ur kt K re ri sürüyor. ge le ı çi as etal İş çliğin bir tutum alm nı zamanda M i belirttik. Gen in iğ kt İLGP olarak ay a re ar ge al ı as şm len çalı alanlara çıkılm birleşmesi evesinde yürütü mücadelesiyle n nı fı nı sı hazırlıkları çerç çi iş Sesi kurtuluşu için sunuyor. ileri, Liselilerin el is L k. ti Kartal İLGP katılarak katkı et e iz müzik gerektiğini ifad rdık. Etkinliğim ğı ça e ey m ... en ri le pl emi faaliyet dergisini sahi ’den kayıt dön erdi. Esenyurt İLGP dinletisi ile sona Esenyurt an nd dı rnet adresi: ar ın ız ilerin Sesi inte şmalarım lı el is ça L i a m ar ne nk dö A Yaz ürüyoruz. insesi.tr.gg/ etlerimizi sürd iy al fa ak /ankaraliseliler ar erin Sesi :/ ol eç tp er ht -g İLGP aç ar a Ankara Liselil sı ve okul ra pa t yı ka e, Paralı eğitim lışma rşı etkin bir ça ka ra la ra pa n ne almak için iste

n… faaliyetlerinde


TÜRKİYE’DEN... IMFve Dünya Bankası Zirvesi’ne karşı militan yanıt! Yıllık toplantılarını bu sene İstanbul’da gerçekleştiren emperyalist haydutlar 6-7 Ekim tarihlerinde protestolarla karşılandılar. IMF ve Dünya Bankası’na karşı İstanbul sokaklarında militan bir yanıt yükseldi. 6 Ekim günü Taksim’de KESK, DİSK, TMMOB ve TTB tarafından düzenlenen mitingin apar topar bitirilmesinin ardından başlayan polis saldırısı 3 saate yakın devam eden çatışmalarla devam etti. Antiemperyalistler, polis terörüne sapanlarla, molotoflarla, barikatlarla ve taşlarla karşılık verdiler. Azgın polis terörüne maruz kalan eylemciler her yeri eylem alanına çevirirken protestolar sırasında 90’ı aşkın antiemperyalist gözaltına alındı. 7 Ekim günü Şişli Pangaltı’da toplanan eylemcilere yönelik polis terörü devam etti. Polisin tazyikli suyla müdahale etmesinin ardından eylemciler ŞişliÇağlayan E-5 yolunu trafiğe kapattı. E-5 üzerinde polis, kitlenin üstüne ateş açtı. IMF ve Dünya Bankası toplantıları İstanbul’un yanısıra Ankara, İzmir, Adana ve Bursa’da da yapılan eylemlerle protesto edildi. Eylemlerdeki ortak vurgu IMF- Dünya Bankası’nın kendileri için krizden çıkış yolunu aramakta olduğu, krizi bahane ederek aylardır gerçekleştirdikleri işten çıkarma, ücretlerin düşürülmesi gibi saldırılara yenilerini eklemek istedikleriydi. Binler Hrant’ı katleden karanlığa karşı yürüdü... Hrant Dink’in 12 Ekim sabahı Beşiktaş Adliyesi’nde görülen duruşması öncesinde 10 Ekim akşamı Taksim Tramvay Durağı’nda toplanan 2 bine yakın kişi “Uzatın elinizi Hrant’ı düştüğü kaldırımdan kaldıralım” pankartı arkasında Galatasaray Lisesi’ne yürüdü. Tramvay yolunu kapatan kalabalığın sık sık sloganlarla kestiği basın açıklamasında Hrant’ın katillerinin; yedi kadın işçiyi katleden selden, işçi sağlığı önlemleri alınmadığı için katledilen kot taşlama ve tersane işçilerinden, Kabahatler Kanunu’yla yaşamları cehenneme çevrilen transseksüellerden bilindiği söylendi. “Güler Zere ve hasta tutsaklar serbest bırakılsın!” İlerici, devrimci kurumlar Adana Balcalı Hastanesi’nin mahkum koğuşunda tedavisi süren ve yeterli tıbbi desteği alamayan devrimci tutsak Güler ve tüm hasta tutsakların serbest bırakılması talebiyle başlattıkları eylemlerine devam ediyorlar. Haftalardır, “Güler Zere ve hasta tutsakların serbest bırakılması” talebiyle gerçekleştirilen eylemlerin merkezi İstanbul’daki kitlesel ve coşkulu yürüyüşler olurken Adana, Bursa, Eskişehir gibi illerde de basın açıklamalarıyla konu gündemde tutulmaya çalışılıyor. Yapılan basın açıklamalarında, siyasal iktidarın hasta tutuklu ve hükümlülere ilişkin sürdürdüğü imha politikasına devam ettiğini belirtilerek, hakkında düzenlenmiş tüm tıbbi raporlara ve yürürlükte bulunan yasalara göre serbest bırakılması gereken Güler Zere’nin serbest bırakılmayarak katledildiği ifade ediliyor. Sermaye devleti katliamcı kimliğini örtbas edemez! Diyarbakır’ın Lice ilçesinde katledilen Ceylan Önkol’un için İstanbul, Diyarbakır, İzmir vb. illerde eylemler yapıldı. İstanbul’da binler Ceylan’ın katilinin sermaye devleti olduğunu söylerken, Kürt halkına imhanın dayatılamayacağını ifade ettiler.

25

Liselilerin S


Liselilerin Sesi

26

Şanlı Ekim Devrimi 92. yılında yeni ekimlere yol gösteriyor… “Bin dokuz yüz on yedi ikinc teşrin yedi… Yumuşak ve derin sesiyle Lenin: “Dün erkendi, yarın geç. Zaman tamam, Bugün!” dedi…”

Şehirde gergin bir hava hakim… Muhafızlar Petrograd’da bütün giriş çıkışları kapatmış. Kışlık Saray’ın etrafı iki kez çembere alınarak kuşatılmış… Verilecek sadece bir emri bekliyorlar… 400 bin işçi, köylü ayaklanma çağrısıyla birlikte Kışlık Saraya doğru harekete geçmiş… Bir bildiri etrafta dolaşıyor: “Tüm iktidar Sovyetlere!” Şehirde bir kargaşa havası… Tüm fabrikalar grevde. Çalışmalar durmuş, grev ve mitingler yaygınlaşmış. İşçiler Kızıl Ordu’ya katılmaya hazırlanıyor. Köylüler isyanda, ayaklanma çoktan başlamış. Silahlanma çağrısıyla köylüler Kızıl Muhafızlara katılıyor. 400 bin Kızıl muhafız 25 Eylül (7 Kasım) 1917’de Kışlık Saray’ı kuşatıyor. Saat 10:00’da Askeri Devrim Komitesi Lenin imzalı şu bildiriyi yayımlıyor: “Geçici Hükümet devrilmiştir. Devlet erki Petrograt proleterleri ve garnizonunun başındaki Petrograd İşçi ve Askeri Vekilleri Sovyeti organına -Askeri Devrim Komitesi- geçmiştir. İnsanların uğruna savaştıkları davanın başarısı, acil demokratik bir barış yapılması, özel mülk sahiplerinin bertaraf edilmesi, sanayide işçi denetiminin kurumsallaşması ve Sovyet Hükümeti’nin kuruluşu sağlanmıştır. Yaşasın işçilerin, askerlerin ve köylülerin devrimi!” Yıllardır insanların uğruna mücadele verdikleri, yaşamlarını bu uğurda kaybettikleri şanlı Ekim Devrimi başarıyla gerçekleştiriliyor.

Ekim Devrimi’nin ön süreçleri… 1917 Ekim Devrimi tarihin sayfalarına böyle geçti ancak bu süreç sadece bu birkaç aydan ibaret değildi. Yılları bulan hazırlığın bir sonucuydu Ekim Devrimi… Tarihi diyalektik içerisinde incelediğimizde

görebileceğimiz nedenler ve sonuçlardı yaşananlar… 1917’de ayaklanma çağrısı yapan Bolşevik Parti ve Bolşevizm düşüncesi Lenin’in önderliğinde 1903’te doğmuştu. Marksizmin teorik temeline dayanan ve devrimci pratiği ile şekillenen Bolşevik Parti elbette ki sadece Lenin’den dolayı bu başarıyı elde etmemişti. Onu sonuca ulaştıran bu teorinin doğru kavranması ve uygulanmasıydı. “Dolayısıyla Bolşevizmin kendine özgü teorik gelişmesini, marksizmin sağlam teorik temeliyle Rusya’daki devrimci eylemin diyalektik ilişkisi ve etkileşimi içinde kavramak gerekir.” Devrimin ilk aşaması olarak Şubat 1917’de gerçekleştirilen devrim ile Rus Çarlığı yıkılmış, feodal sınıfın egemenliğine son verilmiş ve iktidar burjuvaziye verilmiştir. Bu dönemi Lenin şöyle değerlendirmiştir: “Bugünkü Rusya’da özgün olan şey proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin yetersizliğinden ötürü, iktidarı burjuvaziye vermiş olan devrimin birinci aşamasından, iktidarı proletaryaya ve köylülüğün yoksul katmanlarına devredecek olan ikinci aşamasına geçiştir.” Bu bakışla hareket eden Lenin ve Bolşevik Parti devrimin ön günlerini bu şekilde değerlendirdi. İşçilerin bilinçlendirilmesi yönlü çalışmalar yapıldı, grevler, mitingler örgütlendi. İşçi sınıfı ve köylüler ayaklanmaya hazırlandı. Ve Lenin “Dün erkendi, yarın geç, zaman tamam, bugün!” dedi. “Yağlı çarklılarla, yağlı işçiler: Bugün!” dedi. Ölümü açlıktan öldüren siper: “Bugün!” dedi.” Ağır, çelik, kara Toplarıyla AVORA: “BUGÜN!” dedi.” Tüm bunlarla birlikte devrimi başarıya ulaştıran güç proletaryayı ve köylüleri örgütleyen Marksist temellerde şekillenen parti anlayışıdır. Nasıl ki “tarihin sonu”nu ilan edenlere rağmen Marksizm hala geçerliliğini koruyorsa Marksist parti anlayışı da hala günceliliğini koruyor. Türkiye topraklarında bu anlayışın temsilcisi de aynı inançla, yeni ekimleri yaratmak için mücadelesini güçlenerek sürdürüyor. Şanlı Ekim Devrimi 92. yılında yeni ekimlere yol göstermeye devam ediyor.


Ateşin keşfinden güneşin zaptına…

27

“Yeni Ekimler için ileri!”

Toplumsal muhalefetin durgun olduğu, somut kazanımların çok sınırlı olduğu dönemlerde dahi düzen ve devrim güçleri sürekli bir çatışma halindedir. Bilimsel sosyalizm, kapitalizmin bağrından proletarya diktatörlüğünün doğacını diyalektik olarak kanıtlamaktadır. Mücadelenin dönem dönem geriye çekilmiş olması bu gerçeği değiştirmez. Mücadelenin düz bir çizgi izleyeceğini düşünmek diyalektiğe ve marksizme aykırıdır. Devrim mücadeleleri tarihi bize bunu sayısız kez göstermiştir. Türkiye’nin tarihine baktığımızda da devrimci mücadele açısından önemli yükseliş dönemlerinin ardından karşıdevrimci bir dalgayla birlikte yenilme ve geri çekiliş dönemi geldiğini görürüz. Yükseliş dönemi açısından ‘60’lı yıllara burjuva sosyalizmi damgasını vurmuştur. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte kitlelerin hoşnutsuzluğu ve büyük sosyal uyanış gerçekleşir. Toplumsal mücadele üzerinden yükselen sol düzenin sınırları aşamaz. '70'lerde büyük halk hareketliliklerinde yansımasını bulan küçük-burjuva sosyalizmi döneme damgasını vurur. “Bu iki akımdan ilki bugünün reformist sol çevreleri şahsında, ikincisi ise bazı devrimci-demokrat gruplar şahsında halen de varlığını sürdürmektedir…” Bu iki dönem aynı zamanda dünyada gelişen devrimci yükseliş dönemidir. Dünyadaki yükselişin etkileri ve Türkiye’de kapitalizmin gelişimi ile sınıfsal ayrımların keskinleşmeye başlaması, sertleşen sınıf mücadelesi döneme damgasını vurdu. ‘80’lerin ikinci yarısına gelindiğinde, ‘60’larda burjuva sosyalizmiyle başlayan ve ‘70’lerde küçük-burjuva sosyalizmiyle devam eden süreç sona ermiştir. Bu süreçte iki büyük etkenden bahsedebiliriz. “Birinci etken 12 Eylül darbesi ile yaşanan, örgütsel, politik ve ideolojik alanlarda dağılma, yozlaşma ve bunun sonucu olarak oluşan tasfiyeci dalga, örgütten ve devrimden kaçış eğilimidir. ‘87’de kendiliğinden başlayıp gelişen işçi eylemlilikleri, yeniden bir toparlanma süreci yaşatsa da, ilki kadar büyük sonuçlar doğuran bir etken olarak ‘89 Doğu Bloku’nun çöküşü gerçekleşir. ‘91 yılı da sınıf hareketinin durulması ile birlikte ikinci bir tasfiyeci dalga etkisini göstermeye başlar.”( Zor dönem devrimciliği, Ekim Gençliği) “Devrimcilik bir yıkma ve yeniden kurma diyalektiğidir. Biz 1987’de siyasal mücadele alanına çıktık. Yüzümüzü esasta düzene dönmüş olmakla birlikte, duruşumuz küçükburjuva devrimciliğini aşmaya ve yıkmaya dönüktü. Ona yönelik eleştirimiz, onun tarihsel bir ara dönemin ürünü olarak neden bittiğinin ilanıydı. Yıkıcı bir eleştiri olarak bunun bir değeri vardı; ama partiye kadar daha ileri bir devrimciliğin, sınıf devrimciliğinin üretilebileceği bir iddiaydı, buna dönük bir cüretti.” (Ümit Altıntaş’ın TKİP Kuruluş Kongresi kapanış konuşmasından...) Komünistler burjuvazinin ‘tarihin sonu geldi’ naralarını attıkları bir dönemde, ‘87 yılında siyasal sahneye

Liselilerin S

çıkmışlardır. Komünistlerin siyasal arenaya ilk çıktıklarında belirttikleri gibi, artık yeni bir dönem başlamıştır. Proletaryanın damgasını vuracağı bu dönem proletarya sosyalizmi dönemidir. 20. yüzyılın başında proleter devrimler çağını başlatan büyük sosyalist Ekim Devrimi’nin yol göstericiliğinde, bu geleneğin bu coğrafyada ileri taşınması iddiası dolaysız biçimde işçi sınıfının devrimci partisinin yaratılması iddası ile sıkı sıkıya bağlıdır. Eldeki olanaklar ile karşılaşılan güçlükler arasında muazzam bir uçurum olmasına rağmen komünistler sayısız zorluğu asgari bir başarı ile geride bıraktılar ve partileşme hedefi doğrultusunda kararlılıkla yürüdüler. '98 yılında komünistler, bu coğrafyada, tüm olumsuz gelişmelerin yaşandığı, örgütten, devrimden kaçıldığı bir dönemde sıfırdan, dişe diş bir mücadele ile sınıfın devrimci partisini kurdular. Bu ne bir şans ne de bir tesadüftür. “TKİP’nin dayandığı tarih, Komünist Manifesto’nun ilanıyla bilimsel pusulasını bulan, 1848 Devrimleri ile ilk devrimci itilimini kazanan, Paris Komünü ile yeni bir safhaya ulaşan ve nihayet Ekim Devrimi’nin büyük devrimci fırtınası ile bütün bir 20. yüzyıla damgasını vuran zengin, dopdolu, onur ve gururla anılan bir tarihtir. TKİP işte bu tarihten geliyor, buradan kök alıyor, bu kaynaktan besleniyor, bu birikime dayanıyor. TKİP ağır bir yenilgi ve dünya ölçüsünde bir yıkılış döneminde doğdu. Doğumunu tam da yenilgiye ve yıkılışa yolaçan nedenlerin sorgulamasına borçludur. Türkiye’de kolay bir yenilgi ve dünyada sarsıcı bir yıkılışla sonuçlanan bir geçmişin yapısal zaafları sorgulanmadan, deneyim ve dersleri özetlenmeden, geleceğe yürümek mümkün olamazdı. Bu geçmişin devrimci mirasını ve kazanımlarını savunmak, yaşatmak ve geleceğe taşımak da olanaklı olamazdı.”(“Parti, sınıf, devrim, sosyalizm” gecesinde yapılan konuşmadan... ) Türkiye’nin gelmesi kaçınılmaz yeni devrimci yükselişine işçi sınıfı damgasını vuracaktır. Komünistlerin 20 yıl önce yükselttiği ve TKİP ile taçlandırdığı proletarya sosyalizmi bayrağı, bu yeni döneme ideolojik ve örgütsel bir hazırlıktır. Ateşin keşfinden güneşin zaptına uzanan bu mücadelede Ekim Devrimi'nin 92, Komünist Hareketin 22., Yeni Ekimlerin Partisi'nin 11. yılını selamlıyoruz. Tarih bize göstercektir, komünistler “Yeni Ekimler için!” diye çıktıkları yolu devrim ile taçlandıracaklardır. Bu zorlu dönemde biz liseli genç komünistlere düşen görev elbette kolay değildir. Devraldığımız gelenekten, temsil ettiğimiz sınıftan ve partimizden aldığımız güçle işçi sınıfının kurtuluşu ve özgürlüğü için güne yüklenmeliyiz. Biliyoruz ki “Partiyi kazandık! Önümüzde sınıfı partiye kazanma, parti ve sınıfa dayanarak devrimi kazanma sorumluluğu var! Partiyi kazandık, partiyle kazanacağız! Gençlik partiye, devrime, sosyalizme!


Liselilerin Sesi

28

Ernesto Che Guevara...

Dünya halklarının devrim mücadelesinde yaşıyor!

Burjuvazinin kokuşmuş, çürümüş, insanlığı sefalete mahkum eden düzenine karşı sömürüsüz yeni bir dünya yaratmak isteyen nice devrimci ve komünist, bu uğurda hayatını feda etti. Yaşamını tereddüt etmeden bu mücadeleye adayan Che Guevara da bu yiğit devrimcilerden biriydi. Latin Amerika’nın militan devrim savaşçısı, enternasyonalist devrimci önderi Ernesto Che Guevara’nın ölümünün 42. yılındayız. Gençliğinden beri anti-emperyalist mücadelenin, dünya halklarının kurtuluş mücadelesinin en yorulmak bilmez, en inatçı savaşçılarından biri oldu. Bu inatçılığı ona çocukluğundan kalan bir miras gibiydi. Babası büyüdüğünde sahip olacağı devrimci ruhun izlerini şöyle anlatıyordu: “Küçük Ernesto daha yeni yürümeye başlamıştı. Mate içmeyi sevdiğimizden fincanlarımızı doldurması için onu evden 20 metre uzaktaki mutfağa yollardık. Evle mutfak arasında içinden drenaj borusunun geçtiği bir çukur vardı. Oradan geçerken takılır, elinde matelerle sürekli düşerdi. Ardından canı sıkkın bir şekilde ayağa kalkar, gidip tekrar mate doldurup geri gelir, boruya takılır ve yere düşerdi. Bu böyle devam etti, ta ki çukurun üzerinden atlamasını öğrenene kadar.” Ernesto’nun bu kararlılığı, belki de gelecekte sahip olacağı savaşçı ruhu, devrim mücadelesindeki azmini, “gerçekçi ol, imkânsızı iste” sözünü söyleyeceği günleri biriktiriyordu onun zihninde. Öğrenene kadar vazgeçmiyordu. Defalarca düşmeyi, yara almayı hiçe sayıyordu, ta ki asıl hedefe ulaşana kadar! Tıpkı devrim mücadelesindeki bıkmak bilmez sabrı ve ona bu sabrı veren devrimi başarıya ulaştırma umudu gibi. Ernesto henüz bir tıp öğrencisiyken, iyi bir araştırmacı ve doktor olmayı, insanlığın hizmetine sunulacak bir şeyler yaratmak için durup dinlenmeden çalışmayı hayal ediyordu. Doktorluğu insanlığa hizmet eden bir meslek olduğu için tercih etmesini, bireysel kurtuluş umudu güden kararını destekleyecek bir vicdani rahatlama olarak gördüğünü de itiraf etti sonraları. “Ama bu hayaller kişisel zafer arzularımın etkisiyle kurulmuş hayallerdi. Hepimiz gibi ben de çevremin ürünüydüm” diyordu. Arkadaşı Alberto Granadas ile beraber çıktığı motosiklet gezisinde Latin Amerika’da sömürülen yoksul halkları, sosyal adaletsizlik ve baskıları yakından görmeye başladı. Kapitalist sistemdeki çelişkileri farkederek Marksizmi incelemeye başlayan Che’nin bilincinde bilimsel sosyalizm şekillenmeye başlıyor, halkların kurtuluşunun sosyalizmle mümkün olacağına inanıyordu. Guatemala’ya gittiğinde, oraya bir süreliğine yerleşmesinin sebebini halasına yazdığı mektupta şöyle açıklıyordu: "Guatemala’da gerçek bir devrimci olabilmek için gerekli ne varsa yapacağım ve kendimi mükemmelleştireceğim." Meksika’ya geçtiğinde Fidel Castro ve arkadaşlarıyla tanışması onun için bir dönüm noktası oldu. Başlarında Fidel Castro’nun bulunduğu Küba devrimcileriyle birlikte, yaşamının geri kalanını mücadeleye adadı. Ernesto artık bütün enerjisini, yeteneklerini ve gücünü Küba Devrimi’ni zafere ulaştırmak için harcayacaktı. ABD emperyalizminin uşağı Batista’nın diktatörlük rejiminin devrilmesiyle Küba Devrimi zafere ulaştı. Ama Ernesto anti-emperyalist mücadeleyi diğer Latin Amerika ülkelerine de yaymak, bu konuda üzerine düşenleri yapmak istiyordu. Bu yüzden Küba’dan ayrıldı. Çok uzun olmayan bu devrim yürüyüşünün son durağı olan


29

Liselilerin Ses

Bolivya’da yakalandı, kurşuna dizilerek öldürüldü. Ernesto Che Guevara bugün hala yaşıyor. Yaşamını adadığı devrimci mücadelenin bayrağını taşıyanlar onu yaşatıyorlar. Burjuvazi ise, kurşuna dizip de öldürmeyi başaramadığı Che’yi ticari bir metaya dönüştürerek “yaşatma” yolunu seçiyor. Rant sağlayacağı bardakların, çantaların, tişörtlerin, rozetlerin üzerinden... Elbette bu yolla emekçi halklar üzerindeki etkisini zayıflatmayı, “karizmatik, romantik, maceraperest” bir Che imajı ile devrimci kimliğinden soyundurmayı hedefliyor. Evet Che yaşıyor, ama tek bir yerde, dünya halklarının devrim mücadelesinde!.. (Ekim Gençliği'nin Ekim '08 tarihli 112. sayısından alınmıtır...)

Kitabımı paylaşıyorum...

İllegal bir yaşamın öyküsü:

Yeraltı Yaşamından Anılar

1930’lu yıllar Almanya’da burjuvazinin terör iktidarı kurduğu yıllardır. Kapitalist sistem ekonomik kriz içerisinde debelenmekte, 1920’li yıllarda Alman işçi sınıfının ayaklanmaları burjuvazinin işine gelmemektedir. Burjuvazi yolunu düzleyebilmek için gerçek yüzünü gösterir. O yüz Hitler faşizmidir. Burjuvazi tüm Almanya’da işçi sınıfına ve onun siyasal temsilcisi komünist partiye yönelik operasyonlara girişir, yüzlerce katliam düzenler. İktidardaki rasyonel sosyalist parti haricinde tüm siyasal partiler kapatılır. Artık tüm Almanya’ya gericilik hakimdir. Faşizmin uygun görmediği herşey yok edilir, kitaplar yakılır, faşist olmayan tüm düşünce, eylem ve söz yasaktır. Ancak sosyalizm mücadelesiyle özdeşleşen direniş hiçbir zaman bitmediği ve bitmeyeceği gibi Nazi diktatörlüğü döneminde de sürmüştür. Kitabın yazarı Erich Hanke, Almanya’nın faşist diktatörlük koşullarındaki anılarını anlatıyor. Erich Hanke Alman işçi sınıfının bir üyesidir. Duvarcılık yapan Hanke, işçi sınıfının bir neferi olmanın sorumluluğunu bilerek mücadeleye atılır. Artık Almanya Komünist Partisi’nin bir militanı olmuştur. Faşist diktatörlük koşullarında ise mücadele oldukça zordur. İllegal yürütülmesi gerekir. Hanke de yeraltına geçmek zorunda kalır. Bundan sonra onu açlık, sefalet, soğuk ancak tüm bunlara rağmen onurlu bir mücadele beklemektedir. İllegal matbaada basılan bildiriler illegal bir biçimde ulaştırılmalı ve yine illegal dağıtımlarla Alman proletaryasına teslim edilmelidir. Gericiliğin, faşizmin tüm hakimiyetine rağmen sosyalizmin bayrağı işçi sınıfına ulaştırılır. Tabii tüm bu faaliyetlerde ve görüşmelerde Gestapo’nun takibinden de kurtulması gerekmektedir. Yeraltı yaşamında küçük bir dikkatsizlik üzerine Gestapo’nun eline geçen Hanke, katlanılmaz işkencelere devrim davası uğruna katlanır ve çözülmez. Bundan sonraki on yılını da faşizmin zindanlarında geçirir. Ancak onların zindanlarında yine onlara karşı savaşa hazırlanır. Zindanlarda birkaç yabancı dil öğrenir, kitap kıtlığına rağmen Marksizm-Leninizm bilgisini geliştirmeye çalışır. Vücudunu sürekli dinç tutmaya özen gösterir. Zindanlarda geçen on seneden sonra Kızılordu’nun faşizmi yok etmesine yakın o da cezaevinden kaçar. Erich Hanke, bu kitapla birlikte, mücadelenin her yerde, her zaman ve her koşulda sürebileceğini kendi yaşamından anılarla gösteriyor. Bununla birlikte illegal yaşamın ve devrimci faaliyetin gerektirdiği pratikleri öğrenebiliyor, dersler çıkarabiliyorsunuz. Her devrimci liselinin okuması gereken bu kitabı öneriyoruz...


Liselilerin Sesi

30

Tribünleri kızıllaştırmak!

Adana Demir Spor- Livorno karşılaşması: “-Duydunuz mu Livorno Adana’ya geliyormuş. -Hangi Livorno? -Bizimkiler komünistler…” İşte bu sözlerle başladı, tanıdığımız günden bu yana tribünlerinde devrimin değerlerine sahip çıkan, kaptanı İtalyan faşistlerine inat golünü atınca yumruğunu kaldıran, faşizme karşı zaferin yıldönümünde Stalin’i selamlayan İtalyan komünistlerinin takımı Livorno’yu izleme heyecanımız. Günler öncesinden heyecanlı bir hazırlık başladı. Hem hakkında çok şey okuduğumuz Livorno maçını izleyecek hem de oraya bayraklarımız, pankartımız ile devrimci şiarlarımızı taşıyacağız. Planımız hazır, yoldaşlara haber veriyoruz ve dostlarımıza da tabii ki. Maç günü bayraklarımızla, pankartımızla stadın önündeyiz. Bizim gibi birçok dost da burada yerini almış. Bayraklar, flamalar herkes maçın ve yaşanacakların heyecanı içinde. Ve bir anda hep bir ağızdan başlıyoruz marşlarımızı söylemeye. Çav bella hep bir ağızdan söyleniyor. Bu marş sanki ilk kez bu kadar güzelmiş gibi geldi bana. Sonra hep bir ağızdan aynı coşkulu sloganlar yükseliyor. Saatler ilerliyor ve herkes yerini almaya hazırlanıyor. Bizim yerimiz bugün için Livorno tribünü. ADS bizim işçi takımımız ama yine de bugün misafirlerden yana gönlümüz. Şehir dışından gelmiş Livorno taraftarı dostlarımızla girişe doğru yürüyoruz. Polislerin arasından geçerken daha gür çıkıyor sesimiz; “Canım feda uğruna Taraftarın sosyalizm yolunda” Girişe geliyoruz. Bakıyoruz yoldaş çok, bilet az. Yapılacak şey ortada, içeri girilecek. O halde burjuvazinin turnikeleri durduramaz bizleri. Ve durduramadı da içerideyiz işte. Önce Güler Zere için pankart açıyor dostlarımız ve bir süre sonra hep bir ağızdan haykırıyoruz “Güler Zere’ye Özgürlük!”. Sonra sıra bizde, maçın başlamasıyla biz de açıyoruz pankartımızı, “Gençlik Gelecek Gelecek Sosyalizm!/ Ekim Gençliği” ve hep bir ağızdan haykırıyoruz sloganlarımızı. Bir süre sonra polislerin yönlendirmesiyle güvenlikler geliyorlar, pankartlarımızı kaldırmamızı istiyorlar. Bu arada polisler de çekim yapıyor, saldıracakları haberini gönderiyorlar. Ama bu

istediklerini yapmamız mümkün değil, pankartı açtığımızda geri dönüş gemilerini de yakmış olduk. Bir yandan maçı izliyor bir yandan sloganlarımızı haykırıyoruz. A ramızda ilk kez maça gelen, maçlardan nefret edenler de var ama bizden önce kaptırıyorlar kendilerini. Maçta değil mitingde gibiyiz. Her tarafta pankartlar, flamalar, Che resimleri, tam bir eylem alanı. Bu sırada aramızda olmayanları, olamayanları, uzaktaki yoldaşlarımızı düşünüyoruz ve keşke diyoruz burada olsalardı. Maçın ikinci yarısıyla birlikte hareketleniyor ortalık. Önce güvenlikler geliyor. Daha önce de gelmişlerdi ama bu sefer kalabalıklar. Güler Zere ve Ekim Gençliği pankartlarını almaya çalışıyorlar. Ancak bu mümkün değil. Livorno taraftarı dostlarımızın da yardımıyla püskürtüyoruz onları. Artık tirübünde değil güvenlik. Ancak bu kez çevik kuvvet desteğiyle yeniden gelebiliyorlar ve vahşice saldırıyorlar. Ve işte yeni bir çatışma, pankartımızı korumaya çalışıyoruz. Coplar ve biber gazlarıyla gerçekleşen vahşice saldırıya rağmen bir süre daha direniyoruz. Onların ellerinde coplar bizim ellerimizde bayrak sopaları, her saldırının bir karşılığı var. Dostlarımız ve yoldaşlarımızdan yaralananlar var, ama düşmandan da var. Tribünde bu iş dişe diş göz göz yürüyor. Ve pankartımızı korumayı başardık ve ellerinden söküp aldık. Bu arada tribündekileri bize karşı kışkırtmaya çalışıyorlar. İleri atılanlar oluyor onlar da gerekli yanıtı alıyorlar. Stadın diğer yerlerinden dostlarımız destek veriyor sloganlarla. Ve maç bitiyor. Sahada beraberlik, tribünde devrimciler ve polis arasında çatışma var. Tam da ADS-Livorno maçına yakışır bir tablo. İşte böyle İtalyan komünistlerinin takımına yakışır bir maç oldu böylece. Kapitalizmin herşeyi olduğu gibi futbolu da ticarileştirdiği, amatör ruhunu ortadan kaldırdığı bir yerde biz de bizim olan yerden tribünlerden yanıt verdik onlara. Onlar için “futbol asla sadece futbol değil”. Ama bilsinler ki artık bizim için de değil. Ve bundan sonra sadece sokaklarda, eylemlerde, mitinglerde değil, tam bir kabus gibi stadlarda bile karşılarına çıkacak endüstriyel futbol anlayışına karşı tribünleri kızıllaştıracağız. Adana’dan bir Ekim Gençliği okuru


Liselilerin Sesi 2009-30  

Özgür bir gelecek için Liselilerin Sesi 2009-30/Ekim-Kasım

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you