Issuu on Google+


Saldırılar yeni dönemde de artarak sürüyor…

Devrimci mücadeleyi yükseltelim!

Üniversiteler cephesinden yeni bir döneme girdiğimiz şu günlerde geride kalan dönemde karşımıza çıkan saldırıların yeni dönemde de katlanarak sürdüğünü görüyoruz. Sermayenin üniversiteler üzerindeki hesapları, emperyalizmin dünyada ve özellikle de Ortadoğu’da çaldığı savaş tamtamları, Türk sermaye devletinin emperyalist stratejilerde üstlendiği rol ve en meşru hakları için direnen Kürt halkına yönelik olarak başlatılan topyekun imha savaşı yeni dönemin en yakıcı başlıkları durumunda.

Bu süreç, tüm bu başlıkları eksen alan alabildiğine sert ve kapsamlı bir mücadelenin hayata geçirilmesini yakıcı hale getirmiştir. O halde yapılması gereken şey tüm bunları özel birer mücadele başlığı olarak ele almak, gençlik kitlelerinin militan karşı duruşunu örgütleyebilmektir.

Üniversiteler sermayenin kıskacında can çekişiyor!

Sermayenin üniversitelere yönelik saldırılarının içeriği geçtiğimiz dönemin sonlarına doğru iyice açığa çıkmıştı. Mayıs ayının sonunda yapılan Uluslararası Yükseköğretim Kongresi’nde (UYK) “Bologna Süreci” olarak ifade edilen saldırıların özü daha açık bir dille ifade edilmiş oldu. Buna göre uzun süredir parça parça hayata geçirilen üniversitelerin yeniden yapılandırılmasına hız verilecek. Özellikle mali özerklik ve mütevelli heyetleri ile somutlanan idari yapılanmadaki değişikliklerle yeni dönem içerisinde daha ileri adımların atılmasının planları yapılmaktadır. Öyle ki, bir dizi üniversitede yeni kayıt yaptıracaklar için hazırlanan tanıtım makalelerinde sözkonusu üniversitenin Bologna Süreci’ne uygun adımları atıyor olması ile övünülmekte, yeni dönemde bu sürecin daha hızlı ilerletileceği ve üniversitenin bu sürecin toplamı ile uyum içerisinde olacağı “müjdelenmektedir”.

üniversite öğrencilerine kavratabilmektir. UYK’da ifade edilenlerin gerçekte ne anlama geldiği, üniversiteleri ve üniversite gençliğini nelerin beklediği yönünde belli bir bilinç açıklığı yaratmaktır.

Sözkonusu aydınlatma/bilinçlendirme faaliyeti içerisinde mümkün olan her araç ve yöntemi kullanabilmek gerektiği açıktır. İmkan olan yerlerde bilgilendirme amaçlı standların açılması, yazılı ajitasyon materyalleri ile gençlik kitlelerinin dikkatinin bu alana çekilmesi çabası ilk akla gelenlerdir. Bu süreçte bununla yetinilmemelidir elbette. Zira gençlik kitlelerinin ilgisini bu noktaya yönlendirmeyi başarmak saldırıların kapsamı ve niteliğini daha açık olarak anlatabilmek sorumluluğunu da getirmektedir. Bunun için de konuyla ilgili toplantılar yapmak, olabildiği oranda diğer gençlik güçlerini de katarak panel, sempozyum vb. etkinlikler örgütlemek oldukça önemli bir yerde durmaktadır. Buradan geriye kalan da ortaya çıkarılan bilinç üzerinden gençliği örgütlemek ve saldırıları püskürtebilmenin tek yolu olarak sokağa/eyleme dökebilmektir. Öğrenci gençliği sermayenin saldırılarına karşı eylemli bir karşı koyuşa çağırırken gençlik mücadelesinin karşısında yükselen bir barikata dönüşen soruşturmauzaklaştırma terörünün de mücadelenin temel bir başlığı olduğunu unutmamalıyız. Geçtiğimiz sene boyunca birçok soruşturma ve uzaklaştırma cezası ile karşı karşıya kalındı. Yaz döneminde soruşturmaların bir kısmı cezaya dönüştü, hatta yeni yeni soruşturmalar açıldı. Sermaye hak gasplarını yoğunlaştırırken baskı ve yasaklarını da boyutlandırıyor. Saldırıları bütünlüğü içerisinde görmeli ve soruşturma-uzaklaştırma saldırısına

Öğrenci gençliği sermayenin saldırılarına karşı eylemli bir karşı koyuşa çağırırken gençlik mücadelesinin karşısında yükselen bir barikata dönüşen soruşturmauzaklaştırma terörünün de mücadelenin temel bir başlığı olduğunu unutmamalıyız.

Bugüne kadar “Bologna Süreci” eksenli hayata geçirilen saldırıların kapsamı üzerine pek çok şey söyledik. İdari yapılanma ve onun getirdiği mütevelli heyetleri ile üniversitelerin sermayenin dolaysız olarak yönetimine gireceğini, mali özerklik denen şeyin ise esasında üniversitelerin paralı hale getirilmesi, dolayısıyla da sermayeye bağımlı hale getirilmesi demek olduğunu yayınımızda defalarca işledik. Bugün çubuk bükülmesi gereken nokta ise saldırılara karşı örülecek mücadele hattıdır. Bu hattı ise “aydınlatma-örgütlenme-eylem” başlıklarından oluşan bir süreç olarak görmek gerekir. Yeni dönemde yapılması gereken ilk iş sermayenin üniversitelerdeki planlarını teşhir etmek, “Bologna Süreci” başlığı altında toplanan yeni dönem saldırılarının anlam ve kapsamını

3


karşı mücadele hattımızı da örmeliyiz.

Kürt halkına yönelik topyekun imha savaşı!

Sermaye devletinin Kürt halkı üzerinde yoğunlaştırdığı baskı ve terörü yeni dönemde daha da artmış bulunuyor. Kürt halkının her eylemi biber gazı ve coplarla karşılanırken yoğun bir gözaltı ve tutuklama terörü estiriliyor. Kürtçe, mahkeme tutanaklarına “bilinmeyen bir dil” olarak geçirilerek Kürt halkının dilinin ve kimliğinin inkar edilmesinde ısrar ediliyor. Diğer yandan, Kürt hareketinin “demokratik özerklik” ilanı ile beraber demokrasi maskesini kaldırıp savaş boyalarını süren sermaye devleti, tehditten de öteye geçerek, Kürt halkına yönelik olarak topyekun bir imha savaşı başlatmış bulunuyor. Kürdistan dağlarına havadan ve karadan askeri operasyonlar düzenleyerek kirli savaşın dozunu arttırıyor.

Yüklendikleri fatura ile omuzlarındaki kamburun arttığını fark eden işçi ve emekçiler grev ve direnişlerle bu faturayı ödemeyi reddediyorlar. Yunanistan’da defalarca genel grev yaparken, İspanya gibi ülkelerde ise yüzbinler olup meydanlara akıyorlar. Ya da Londra’daki gibi bir öfke patlaması yaşanıyor ve kapitalist metropoller emekçilerin öfkesi ile yangın yerine çevriliyor.

Son dönemdeki önemli bir gelişme de Türk sermaye devletinin Kandil’e yönelik hava saldırısı başlatması oldu. Kandil’e yönelik operasyonlar devletin Kürt sorunu karşısında çözümsüz kaldığını, gündeme getirilen “açılım” safsatalarının fiyaskodan ibaret olduğunu gösterdi. Zira tam da bu yüzden geleneksel imha planına bir kez daha dört elle sarılmak zorunda kaldı. Askeri operasyonlar sürerken toplumda da şoven rüzgarlar estirilmeye çalışıldı. Askerlerin cenaze merasimleri ve “teröre lanet” yürüyüşleri ile şovenizm zehri topluma pompalanmaya çalışıldı. Zeytinburnu’nda ve Aydın’da yaşananlardan da görülebileceği üzere, şovenist kudurganlık daha uç boyutlara vardırılarak Kürt halkına yönelik linçler ve katliam girişimleri gerçekleştirildi. Her şeye rağmen sermaye devleti Kürt halkına boyun eğdiremedi. Kandil’e ve diğer tüm bölgelere yapılan askeri saldırılar Kürt halkı tarafından eylemlerle karşılandı. Hemen her yer eylem alanına çevrildi. Kürt analarının başını çektiği azımsanmayacak sayıda insan tüm tehditlere hatta saldırılara rağmen Kandil’e canlı kalkan olmak üzere yollara döküldü.

Gençlik, Kürt halkına yönelik imha saldırılarına ve saldırılar karşısında ortaya çıkan direnişe kayıtsız kalamaz elbette. Bugün yapılması gereken, gençliği Kürt halkının mücadelesinde taraflaştırmak ve direnişe destek olmaktır. Başta anadilde eğitim olmak üzere, Kürt halkının meşru taleplerini sahiplenmek ve bu talepleri kampüslere/eylem alanlarına taşımaktır.

Çelişkiler tüm dünyada derinleşiyor!

Bugün dünyanın çeşitli gelişmelerle çalkalandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ortaya çıkan ekonomik krizler, emperyalizmin yeni saldırı dalgası ve tüm bunlara karşı emekçilerin ve halkların gösterdiği öfke patlamaları…Yeni dönemde dünya çapında yaşanan tüm bu gelişmeler emperyalist kapitalist sistemin onulmaz çelişkilerinin daha da derinleşerek kendi sonunu hazırlamaya başladığının işareti sayılabilir.

4

Dalga dalga vuran kapitalist kriz, gelinen yerde Avrupa’nın ileri ülkelerini de etkisi altına almış bulunuyor. Yunanistan, İtalya, Fransa ve İspanya gibi ülkelerde yaşanan ekonomik krizler kapitalizmin çürümüşlüğünü ortaya seriyor. Öyle ki, ne kadar önlem alınmaya çalışılırsa çalışılsın,

kapitalist sistem bu krizlerden kurtulamıyor. Tersinden, kriz her dalgada daha yıkıcı etkilerle kendisini ortaya koyuyor.

Bugün yapılabilen tek şey ise krizi tekrar tekrar ertelemek oluyor. Kapitalizm krizi yönetme hünerini göstererek yıkıcı darbeyi her seferinde ileri bir zaman dilimine atıyor. Bir hüner olarak sergilediği yönetme başarısının sırrı ise faturanın emekçilere ödetilebilmesinde yatıyor. Bunun sonunca dünyanın tüm emekçilerinin çalışma ve yaşam koşulları daha da kötüleşiyor ve sefalet her geçen gün derinleşiyor. Ancak bu sefer kapitalistlerin işi kolay olmayacağa benziyor. Yüklendikleri fatura ile omuzlarındaki kamburun arttığını fark eden işçi ve emekçiler grev ve direnişlerle bu faturayı ödemeyi reddediyorlar. Yunanistan’da defalarca genel grev yaparken, İspanya gibi ülkelerde ise yüzbinler olup meydanlara akıyorlar. Ya da Londra’daki gibi bir öfke patlaması yaşanıyor ve kapitalist metropoller emekçilerin öfkesi ile yangın yerine çevriliyor.

Öte yandan, dünya yeni bölgesel emperyalist savaşların eşiğinde bulunuyor. Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarının etkisi ile diktatörünü devirmeye yürüyen Libya halkının özlemleri istismar edilerek Libya emperyalist güçlerin paylaşımına ve işgaline açılıyor. Emperyalistlerin göz diktiği ülkelerden biri olarak Suriye emperyalist bir müdahalenin hedef tahtasına çakılıyor. Emperyalizmin Ortadoğu için bölgesel karakol misyonu biçtiği Türk devleti de tüm bu süreçteki uğursuz rolünü eksiksiz olarak oynuyor elbette. Tüm bu yaşananlar emperyalist kapitalist sistemin dünya ölçeğinde bir buhran yaşadığını, faturanın emekçilere ödetilmesi ya da emperyalist işgal gibi yöntemlerle buhranın tahrip gücünü düşürmeye çalıştığını gösteriyor. Bunlara dayanarak “ya kapitalist barbarlık içinde yok oluş ya sosyalizm” ikileminin giderek derinleştiğini söylemek mümkün. Bu da bu ikilemin yakıcılığını gençlik kitlelerine anlatma, emekçilerin ve halkların direnişini gençliğe yayma, devrim ve sosyalizmin bayrağını en yukarıda dalgalandırarak kitleleri bu bayrak altında toplanmaya çağırma sorumluluğunu beraberinde getiriyor.

Artan baskılara karşı saldırıları göğüsleyelim!

Buraya kadar söylediklerimizin tümü yeni dönemde baskı ve terörün de dozunun artacağı anlamına geliyor. Dünya’da ve Türkiye’de yaşanan tüm bu gelişmeler karşısında ortaya konacak tepkilerin düzenin baskı ve terörü ile karşılanacağı açıktır. Bu gerçek geride kalan dönemin sonlarında da kendisini belli etmişti zaten. Bugün de özellikle Kürt halkına yönelik saldırılarda kendisini somut olarak göstermektedir. Açık ki toplumun hemen tüm kesimlerine yönelik gözaltı ve tutuklama terörü artacak, en meşru eylemler bir polis terörü ile karşılanacak, tüm bunlara ek olarak üniversite gençliği soruşturma/ceza terörü ile sindirilmeye çalışılacaktır. Bu baskı ve terörü etkisizleştirebilmenin tek yolu ise mücadeleyi yükseltmektir. Devrimci gençlik hareketimizin tarihi bu açıdan bir dizi olumlu örneğe sahiptir ve tarih bu örneklere yenilerinin eklenebilmesini zorunlu kılmaktadır.


Geleceğin şifresi örgütlü mücadelede!

Eğitim sistemindeki çürümüşlük geçtiğimiz dönemde şifre skandallarıyla bir kez daha açığa çıktı. Birbiri ardına gelen kopya/şifre iddiaları ve ÖSYM’nin bu konudaki acizliği ise durumun vehametini ortaya koyuyordu. Liselilerin kitlesel eylemleriyle düzenin efendilerini telaşlandıran bu durum karşısında, devlet cephesinden alınan tutum ise kurtuluşumuzun örgütlü mücadeleden geçtiğini bir kez daha gösteriyordu. Zira liselilerin öfkesinden korkan devlet şifre skandalını kabul etmek zorunda kalmış, ancak ÖSYM başkanı Ali Demir’i savunmaktan da geri durmamıştı. Dahası yapılan eylemleri “terör örgütlerinin parmağı var” demagojileriyle karalamaya çalışan AKP şefi Tayyip Erdoğan, “istesek biz de 10.000 genci sokağa dökeriz” söylemleriyle gençliğin talepleriyle uzaktan yakından ilgilenmediğini göstermişti. Aynı dönemde birçok genç düşük puan aldığı için intihar etmişti. Bu travmanın sorumluları da yine aynı dönemde miting meydanlarında gençliğin oyunu çalmanın binbir yolunu arıyorlardı. AKP’den diğer düzen partileri MHP ve CHP’ye kadar eğitim sisteminin bu hale gelmesinden sorumlu olanlar gençliğe kurtuluşun kendilerine oy vermekten geçtiğini anlatıyorlardı. Esasta birbirinden farksız olan bu partiler arapsaçına dönen sınav sisteminin asıl mimarları oldukları kadar gençliğin taleplerini karşılamaktan da uzaktırlar.

Hayalimizdeki üniversiteler…

Tüm bu karmaşanın ardından gelen tercih dönemi ise sessiz sakin geçti. Birçoğumuz hayalimizdeki üniversiteleri sıraladık tercih listelerine, birçoğumuz ise neresi olursa olsun diyerek adeta bir kumar oynadık.

Kimimiz keza bir üniversiteye yerleştik ve işte yıllardır hayalini kurduğumuz kampüsteyiz… Önce eğitimimiz için gerekli olan har(a)cı ödemek zorundayız daha sonra kitap, kalem, defter… “Aman evladım sakın olaylara karışma!” nasihatini de aldık ve nihayet üniversitede ilk günümüz…

Şimdi size okulumuzu gezdirelim…

* Öncelikle nizamiye girişinde veya turnikelerde kimliklerimizi onaylatmamız gerekir. Kapıda ve her fakültede yaklaşık 10 tane olan şu üniformalılar ÖGB(Özel Güvenlik Birimi)’dir. Ne işe yararlar diye soracaksınız. Güvenliğimizi

sağlamak mı? Hayır, onlar polisin okulda bulunmadığı durumlarda polis işlevi görürler. Afiş yırtarlar örneğin veya bildiri dağıtan öğrencileri tartaklarlar ya da stant açan öğrencilerin kafasında masa parçalarlar. *Şu her köşe başında veya her fakültede bulunan kameralar ise MOBESE’dir. Bir tanesi 2 bin TL olan bu kameralar yüz tanıyabilme, dudak okuyabilme vs. özelliklere sahiptir. Yani lafın kısası üniversitemizde her daim meçhul bir göz bizi gözetler.

*Okulumuzda sivil/resmi polisler ellerini kollarını sallayarak gezebilirler.

* Metrelerce uzayan kuyruklar ise yemekhane ve ulaşım kuyruklarıdır.

*Gördüğümüz eğitim ezberci ve bilimdışıdır. Düşünmememiz, sorgulamamamız ve en önemlisi de eleştirmememiz istenir bizden.

İşte hayal ettiklerimiz ve bu düzenin bize sundukları... Yukarıdaki listeyi sayfalarca sürdürebiliriz ancak yazının sınırları içinde mevcut durumu ortaya koymaya çalıştık. Eğitimdeki çürümeden nasibini alan üniversitelerin hali ortadadır. YÖK’ün dikensiz gül bahçeleri yaratmak için kullandığı ve yıllardır yürürlükte olan baskıcı ve anti-demokratik uygulamalar gençliğin öfkesinin bastırılması için önemli bir işlev görmektedir. Ve egemenlerin bu derecede pervasızlaşmasının gerisinde buradan aldığı güç vardır.

Eğitimdeki çürümeden nasibini alan üniversitelerin hali ortadadır. YÖK’ün dikensiz gül bahçeleri yaratmak için kullandığı ve yıllardır yürürlükte olan baskıcı ve antidemokratik uygulamalar gençliğin öfkesinin bastırılması için önemli bir işlev görmektedir. Ve egemenlerin bu derecede pervasızlaşmasının gerisinde buradan aldığı güç vardır.

Geleceğimiz ve özgürlüğümüz için...

Bugün bizlere düşen ise, tüm bu uygulamalar karşısında sessiz kalmamak ve örgütlü mücadeleyi büyütmektir. Çünkü geleceğimizi kazanabilmemizin tek yolu kapitalist barbarlık düzenini yıkmaktan ve paranın padişahlığına son vermekten geçer. Çünkü özgürlüğümüzü kazanmamızın tek yolu bu düzeni baskı aygıtlarıyla birlikte tarihin çöplüğüne göndermekten geçer. Üniversite kapılarını şifrelerle işçi ve emekçi çocuklarına kapatan da üniversitelerde paralı eğitimle gençliğin belini büken de bu düzenin kendisidir. Bizler ise geleceğiz! Geleceğimiz de özgürlüğümüz de ellerimizdedir. Kendi ellerimizle kurulacak olan ise, düzenin tüm kirliliklerinden, sahteliklerinden, eşitsizliğinden arınmış yeni bir yaşam, sosyalizm olmalıdır.

5


“I brain METU” üzerine…

“Önce ODTÜ’yü ve kafalarınızı değiştirin”

Dünyayı değiştirmek iddiasında bulunmak herkesin harcı değildir. Bu iddiada bulunmak devrimci olmayı gerektirir. Mücadele etmeyi ve bu uğurda bedel ödemeyi gerektirir. Bilincini ve hünerini devrimci mücadelenin ihtiyaçlarına sunmak demektir devrimci olmak.

Kısa sayılabilecek bir zamandır televizyonda, uzunca sayılabilecek bir zamandır ise ODTÜ kampüsü içerisinde “I Brain ODTÜ” adlı bir kampanya yürütülüyor. Kampanyanın amacı üniversite tercihleri yapacak olan öğrencilerin dikkatinin çekilmesi. ODTÜ kampüsünde kırmızı üzerine beyaz yazılı “I Brain ODTÜ” tişörtlerini görmeye başladığımız gün 2 Temmuz’du. Açıkçası şaşırmıştık ve anlam verememiştik ilkin. 10., 20., 30., 40. yıl mezuniyet madalyalarını almaya gelen yarım asırlık ODTÜ’lü çınarlar bu kırmızı tişörtlerle okulun birçok yerinde fotoğraf çektiriyorlar ve sanki çocukluklarını yeniden yaşıyormuş gibi eğleniyorlardı. Bir kaç gün sonra “Bizler dünyayı değiştirebiliriz, çünkü biz ODTÜ’lüyüz” temalı bir sloganla, “marjinal” görevleri olan “sıradan” ODTÜ mezunlarıyla yapılan röportajımsı bir kısa film yayıldı sosyal medyada. Tüm bu ODTÜ’lüler “ODTÜ Manifestosu”ndan birer cümle okuyorlardı. Şimdilerde ise burjuva medyada aynı filmi izlemekteyiz. Peki bizler soruyoruz:

6

ODTÜ ruhu, ODTÜ kültürü dediğiniz şey madem ki devrimci bir ruhtur, madem ki dünyayı değiştirme arzusudur, neden onu kapitalizmin hizmetine sunuyorsunuz? Bir insan bir şeyi sevebilir. Sevgide bir eşitlik hali vardır. En azından hepimiz sevme kapasitesine sahibiz. Kimimiz çiçeği, böceği sever, kimimiz ise mücadele

içinde yeniden öğrenir insanlığı sevmeyi… Ama öyle ya da böyle severiz. Lakin zeka ve yetenekler eşit gelişim olanaklarından yoksundur. Eşitsizliği yaratan da kapitalist düzenden başkası değildir. Biz sosyalistlerin payına zeki ve akıllı olanların daha iyi bir hayat şansına sahip olacağı bir dünya bizim dünyamız olamaz. Bir insan daha zeki ve akıllı olduğu için niye daha iyi bir yaşam standardına sahip olsun ki?

Kabul edilemez olan zekâ konusunun çirkince ODTÜ’nün devrimci ruhunu istismar etmek için reklâma malzeme edilmiş olmasıdır. Peki ama, bu eşitsizliği niye kör parmağım gözüne misali bir logo haline getiriyorsunuz? Dahası bu okulun en büyük paydasını oluşturan ve asıl sahipleri olan biz öğrencilere sormadan böyle bir reklâmı neden yapıyorsunuz? Acaba sırf taban puanları düşüyor diye böyle çirkin bir girişimde bulunmuş olmayasınız? Reklâm filmine harcadığınız para yerine yurt koşullarını iyileştirip yurtlar yaptırsanız, en azından o yurtları yaşanabilir hale getirseniz, öğrencilerin konaklama ve barınma sorunlarını çözseniz okulumuz için daha iyi şeyler yapmış olmaz mısınız? Sizler dünyayı değiştirme iddiasında bulunmadan önce ODTÜ’yü ve kendi kafalarınızı değiştirin. Anadilde eğitim ve parasız eğitimi gündeminize alın, ÖGB’yi üniversiteden kovun, ÖTK’nın nasıl öğrenci temsiliyetini sağlayabileceğini konuşun mesela. Zira kendini değiştiremeyen başkasını da, dünyayı da değiştiremez.

Dünyayı değiştirmek iddiasında bulunmak herkesin harcı değildir. Bu iddiada bulunmak devrimci olmayı gerektirir. Mücadele etmeyi ve bu uğurda bedel ödemeyi gerektirir. Bilincini ve hünerini devrimci mücadelenin ihtiyaçlarına sunmak demektir devrimci olmak. Devrimciliği ve ODTÜ’nün devrimci geleneğini kendi çıkarlarınıza alet edemezsiniz. Çünkü bu dünyayı değiştirecek olan, sermaye düzenini tüm çirkinliğiyle tarihin çöplüğüne gönderecek olan, devrimci işçilerle beraber devrimci ODTÜ’lülerdir. Sizler değil… ODTÜ’den bir Ekim Gençliği okuru


“ODTÜ’nün yağmalanmasına izin vermeyeceğiz!” Ankara sevgisi mi, rant heyecanı mı?

Öğrencilerin yaz tatilinde olduğu bir dönemde ODTÜ'nün imar planı ile ilgili bir yağmanın önü açılmaya çalışılıyor. Bilindiği üzere Melih Gökçek; ATO (Ankara Ticaret Odası), ASO (Ankara Sanayi Odası), AGSD (Ankara Giyim Sanayicileri Derneği) gibi sermaye gruplarının yaptıkları “Trafiğin rahatlaması için bu yolun ODTÜ arazisinden geçmesi şart”, “Ankara’nın gelişimini hiçbir kurum ve kişi engellememeli” tarzında açıklamalara hak verdiğini belirtmiştir. Gökçek, ODTÜ içerisinden geçirilecek yolun Eskişehir yolunu rahatlatacağını iddia etmektedir. Yeni proje ile, Eskişehir yolunun ODTÜ arazisinde inşa edilecek yol ile Konya yoluna bağlanması planlanmaktadır. Atatürk Orman Çiftliği’ni de yağmalamak için hazır bekleyen Gökçek çetesi, projeler hakkında dava açan bilirkişileri de suçlamaktan geri durmuyor. Arkasına sığındıkları sebeplere bakınca sanırsınız ki Ankara’nın ODTÜ’den başka sorunu kalmamıştır. Ankara’da 17 senedir bitirilemeyen raylı sistem sorunu ortada durmaktadır. Ancak karayolunu teşvik eden, bundan da vahimi toplu taşımayı bile rant alanı haline getiren anlayış şimdi de gözünü ODTÜ’nün ormanlık arazilerine dikmiştir.

Eymir Gölü rantçıların iştahını kabartıyor

ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Mezunu, Yüksek Şehir Planlamacısı, Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Metin Şenbil, yaptığı açıklamada ODTÜ’nün bu zamana kadar imar planı olmadığını, Melih Gökçek’in dört beş sene evvel “ruhsatı yok, bu binaları yıkacağım” demesinden sonra ODTÜ’nün geç kalmış imar planı çalışmalarını başlattığını belirtti. Şenbil yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: “ODTÜ kıskaç altına alınmaya çalışılıyor. Eymir Gölü’nü belediyeye vermesi veya ODTÜ içerisinden Eskişehir yoluna paralel yeni bir yola sessiz kalması için ODTÜ sıkıştırılıyor. Eymir Gölü Ankara’daki rantçıların iştahını kabartan bir bölgedir. Amaç imar planındaki yüzde 40’lık düzenleme ortaklık payıyla Eymir Gölü ve çevresini ele geçirmek. Yapmayı amaçladıkları

şeyin hiçbir yasal dayanağı yok. Böyle önemli bir konunun öğrencilerin okulda olmadığı tatil zamanına denk getirilmesi ise manidardır.” Eskişehir yolunu rahatlatmak için planlanan yeni yolun trafiği hafifletmeye yetmeyeceğini ekleyen Şenbil, 6 aylık metrobüs çalışmasıyla Eskişehir yolunun yükünün azaltılabileceği kanısında. Eymir Gölü ve ODTÜ ormanlarının Ankara için vazgeçilmez olduğunu da ifade eden Şenbil, Ankara’nın kirli havasında ODTÜ ormanları olmaksızın nefes almanın imkânsız olduğunu belirtti. Yalnızca ODTÜ’lülerin değil Ankara’da yaşayan herkesin ODTÜ’ye ve ormanlarına sahip çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.

Yol mücadelesi sanalda başladı

Doç. Dr. Metin Şenbil’in ODTÜ üzerine kaleme aldığı bildiri, internette kısa sürede birçok kullanıcı tarafından paylaşıldı. Bildiriyi alarak, “imza.la/odtu-yol-olmasin” adlı bir internet sitesi oluşturan ODTÜ öğrencileri ise, kampüsün içinden yol geçirilmesine karşı imza kampanyası başlattı. Başlatılan kampanyada 20 bin 506 imzaya ulaşıldı ve bu rant projesine “hayır” denildi. Bu “sırtlan sürüsünün” iştahını kabartan ODTÜ’ye son darbeyi vurmak için sabırsızlandığı görülmektedir. Saldırıyı püskürtmenin tek yolu ise kitlesel-örgütlü ve de militan eylemlilik sürecidir. Bugün bizlere paralı eğitimin dayatıldığı, emekçi çocuklarına üniversitelerin kapılarının kapatılmaya çalışıldığı, her geçen gün sorunlarımızın katmerlenerek arttığı bir süreçte bu mücadelenin yakıcılığı aşikârdır. Bu görev üniversitelerin asıl sahipleri olan biz gençliği tüm gerçekliği ile beklemektedir.

Geçtiğimiz dönem ODTÜ’de “Başkaldıran” ODTÜ öğrencileri bu projenin hayata geçirilmesine izin vermeyecektir. Sermayedarların çıkarları uğruna yaşam alanlarımız olan kampüslerimizin talan edilmesine karşılık okulumuzu savunmak en meşru hakkımızdır. Bu yüzden buradan bir kez daha sesleniyoruz: “ODTÜ’nün yağmalanmasına izin vermeyeceğiz!”, “Sermaye defol, ODTÜ bizimdir!” ODTÜ’den EG okurları

Saldırıyı püskürtmenin tek yolu ise kitleselörgütlü ve de militan eylemlilik sürecidir. Bugün bizlere paralı eğitimin dayatıldığı, emekçi çocuklarına üniversitelerin kapılarının kapatılmaya çalışıldığı, her geçen gün sorunlarımızın katmerlenerek arttığı bir süreçte bu mücadelenin yakıcılığı aşikârdır. Bu görev üniversitelerin asıl sahipleri olan biz gençliği tüm gerçekliği ile beklemektedir.

7


ODTÜ tek tip üniversiteye karşı(!)...

Özgür üniversite için sermayenin tahakkümüne hayır!

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın yükseköğretimin yeniden yapılandırılması için üniversitelerden hazırlamasını istediği raporlardan ilkini ODTÜ verdi. ODTÜ’nün 20 akademisyenin çalışması ile hazırlanmış olan 28 sayfalık raporu, tek tip üniversite yapısından vazgeçilmesi gerektiğini ifade ediyor ve üniversitelerin alanlara göre uzmanlaşmaları gerektiğini vurguluyor. ODTÜ’nün raporunu biz de üniversitelerin öğrencileri, eğitim emekçileri ve üniversite çalışanlarının gözüyle çözümlemeye çalışalım.

Üniversiteler, egemen sınıfın gölgesine yeni girmedi/girmiyor. Sermaye egemenliğinden emin oldukça, üniversiteler üzerindeki tahakkümünü de gizleme gereği duymadan hareket ediyor. Günümüzde üniversitelerin yönetiminde bulunmaları dahi kanıksanır hale geldi. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yapılandırılan eğitim süreci, üniversiteler, üniversite sonrası yaşamı (meslek, mesleki kurslar vb) içerisine alacak biçimde şekillendiriliyor. YÖK’ün tartışmaya açtığı, ODTÜ’nün de yanıt verdiği üniversitelerin yeniden yapılandırılması da bu sürecin ürünüdür zaten.

O nedenle sermaye bugün Türkiye’de neye ihtiyaç duyuyor, üniversitelere dönük ne gibi müdahaleler hedefliyor, yeni dönemde karşımızdaki saldırılar neler olacak? Bu soruların cevabını ODTÜ’nün raporunda bulmak mümkün. Bu soruların cevabını, aynı zamanda geçtiğimiz Mayıs ayında toplanan UYK (Uluslararası Yükseköğretim Kongresi)’nın tartışmalarında, kararlarında bulmak mümkün.

ODTÜ’nün raporunda sözde açılımlarını yoğunlaştırdığı noktalar neler? Üniversitelerin tek tipleşmesine karşı atılacak adımlar, uzmanlaşma, her üniversitenin öğrencilerini kendisinin seçmesi, YÖK yerine YÜKKUR’un (Yükseköğretim Koordinasyon Kurulu) kurulması... ODTÜ’nün bu raporu bize UYK’daki tartışma başlıklarını ve 2020 yılına kadar tamamlanmaya çalışılan Bologna Süreci’nin hedeflerini anımsatıyor. Tüm bu altı çizilenlerle ODTÜ’nün kendinden menkul bir tartışma yürütmediğini iyi anlamak gerekiyor. Sermayenin güncel ihtiyaçları çerçevesinde üniversite yönetimlerine düşen misyonu, koşunun hızlı çocuğu olarak ODTÜ Rektörlüğü yerine getiriyor, o kadar.

YÖK’ün kaldırılıp yerine YÜKKUR’un oluşturulması önerisine göz atalım. YÖK’ün kaldırılması özellikle son bir senedir yoğun bir şekilde tartışılan bir gündem. 27 Kasım ve 4 Aralık tarihlerinde başbakanın rektörleri el pençe divan karşısına dizerek attığı nutuklar tam da YÖK’ün artık kalkması gerektiğine dairdi. YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın cümleleriyle, “YÖK çok yıpranmış bir kurum, ne yapsak adımızı temizleyemiyoruz” denilerek isim değişikliğine gidileceği işaret edilmişti. ‘80 darbesinin ardından kurulan YÖK sermayenin üniversiteler üzerindeki postalı olarak esasta eğitimin ticarileştirmesine hizmet etti. Bugün üniversitelerin yönetiminde gidilen değişiklik, YÖK’ün yeni ihtiyaçlara uyarlanması ve cilalanmasından başka bir anlam taşımıyor. YÜKKUR, üniversitelerin ihtiyaçlarını planlayacak ve yönlendirmelerde bulunacak bir kurum olarak tasarlanmaktadır. Raporda yetkileri program açma-kapama, kuruluş aşamasındaki üniversiteleri yönlendirme, her üniversitede oluşturulacak üniversite konseyine üniversitelerin önereceği isimlerden görevlendirme olarak tarif ediliyor. YÜKKUR ile üniversiteler arasında koordinasyonu sağlayıp YÖK’ün misyonunu üstlenecek her üniversiteye ait YÖK’cükler kurmayı hedefliyorlar. Mütevelli heyetleri olarak adlandırdıkları YÖK’cüklerde, üniversitenin

8

bulunduğu ildeki sermaye gruplarından temsilci/temsilciler, emniyet, belediye vb. kurumlardan görevliler ve akademik kadrodan birkaç isim yan yana getirilecek. YÖK kanalı ile bugüne kadar yaptıklarını üniversite yönetimlerinde oluşturacakları yeni biçim ile birlikte daha doğrudan ve yerinden müdahalelerle gerçekleştirmiş olacak.

Üniversiteler sermaye için tek tipleştiriliyor!

Eğitim sistemi ilkokul sıralarından itibaren müfredatından, sınavlarına kadar tek tipleştiren bir anlayışa sahip. “Tek tip devlet üniversitesi anlayışından vazgeçilmeli ve yeniden yapılandırmayla devlet üniversitelerimizin misyonları paralelinde yapılanmalarına olanak sağlanmalıdır” diyen rapor, elbette ki eğitim sistemi ile köklü bir hesaplaşma çabasında değildir. Burada üniversiteleri “tek tip”likten kurtararak kendi yollarını yürüyen, belli alanlarda “uzmanlaşan” kurumlara dönüştürmek anlayışı ortaya konuluyor. Üniversitelerin uzmanlaşması adı altında sermayenin ihtiyaçlarına göre üniversiteler arasında işbölümüne gidilecek, beraberinde de üniversiteler arasında uçurumlar oluşacak. Rapor yükseköğretimin yapısında “Bu kapsamda; ‘Üniversiteler’ başlığında; İleri Araştırma Üniversiteleri (İAÜ), Doktora-Yüksek Lisans Üniversiteleri (DYÜ), Yüksek Lisans ve Lisans Üniversiteleri (YLÜ) yer almalıdır. ‘Üniversiteler dışındaki yükseköğretim kurumları’ başlığı altında da; Lisans ve mesleki eğitim yükseköğretim kurumları (LMY) ve Özel İlgi yükseköğretim kurumları (ÖİY) yer almalıdır” şeklinde bir sınıflandırmaya gidilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu uygulama ile sermaye, ihtiyaçları doğrultusunda yönelim-yatırım alanlarını seçecek. Kendisine kar getirmeyecek üniversitelere yatırım yapmakla uğraşmayacak. Devlet de topyekün üniversitelere bütçe ayırmaktan kurtulmuş olacak. Hazırlanan rapordaki yükseköğretimde sınıflandırma önerisine ise YÖK’ün bir itirazı var. İtiraz ettiği nokta bu uygulamanın ODTÜ, Boğaziçi, Hacettepe vb. gibi üniversitelerde hayata geçmesine yönelik. YÖK bu uygulamanın, bu üniversiteler yerine yeni açılan üniversiteler için uygun olduğunu belirtiyor. Yeni açılmış, kadro sorunu çeken, eğitim noktasında sıkıntılar çekilen, çoğu tabela düzeyini geçemeyen bu üniversiteler hangi birikim üzerinden uzmanlaşacaktır.

Geçen sene yaşanan şifre skandalı gerekçe gösterilerek ÖSYM’nin devre dışı bırakılacağı bir öğrenci yerleştirme sisteminin getirilmesi de önerilenler arasında. “Üniversitelerin kontenjanlarının bir kısmına kendi sistemleriyle seçecekleri öğrencileri kabul etmelerine diğer kısmına ise merkezi sistemle öğrenci yerleştirilmesine olanak sağlanmalıdır” diyen rapor, aslında eleme sınavı mantığını reddetmemekte, rektörlüklere ihtiyaca göre kullanılacak bir kontenjan istemektedir. Şifreyi bahane edip, kendi kriterlerine uygun öğrenci seçebilmenin önünü açan başka bir biçim yaratıyorlar. Rapor, üniversitelerin ve eğitim sisteminin yaşadığı sıkıntıların özüne dair herhangi bir değişikliği içermiyor. Üniversitelerin yeniden yapılandırılması sürecinde üniversitelerin tek tipliğinden dem vuruyor, YÖK’ü de ailenin kötü çocuğu ilan ederek yeni kurumlar ve yönetim biçimleri tarifliyor. Tek tip yapının son bulması üniversitelerin özgür olabilmesine bağlıdır, üniversitelerin özgür olabilmesi de sermayeden bağımsız karar alarak hareket edebilmesiyle mümkündür. Üniversiteler üzerinde sermayenin ve devletin tahakkümü son bulmadığı sürece üniversitelerin tek tiplikten kurtulma şansı yoktur.


Kampüsler “Hansel ve Gretel”leri bekliyor... LYS sonuçlarının açıklanmasının ardından üniversite tercihleri başladı. Yüzbinlerce genç bir nebze ilgi duydukları, ailelerinin istediği ya da hedefledikleri bölümleri ve üniversiteleri tercih listelerinde sıralayacaklar. Gençlerin üniversitelere nasıl yerleşeceklerini ise istek ve yetenekleri değil, elemeci eğitim sistemi belirleyecek. Üniversite diploması burjuvazinin milyonlardan çaldıkları karşısında hep bir “gelecek vaadi” olmuştur. Bugün üniversite gençliğini mezuniyet sonrası bekleyen kölece çalışma koşulları ile işsizlik ve geleceksizlik, rekabetin en berbat biçimleri üzerine kurulu yanılsamalar ile gizlenmek istenmektedir. Üniversite ve bölüm tercihinin de bu rekabetin bir parçası olduğu vurgulanırken, gençliği bekleyen sefaletin sebebi çürümüş kapitalist düzen ve onun eğitim sistemi değil “başarısız üniversiteler” ve “geleceği olmayan bölümler” gibi gösterilmek istenmektedir. Düzen buna bir “çözüm” olarak ise, gençliği yüzlerce üniversite ve bölümden oluşan bir tercih havuzunda oyalanmaya davet etmektedir. Bu aldatmaca yarışında, “vakıf” adı altında mantar gibi türeyen özel üniversiteler birçok açıdan öne çıkmaktadır. Zira, eğitimin ticarileştirilmesi sürecinin en somut örneklerinden olan özel üniversiteler, “üniversite=şirket, öğrenci=müşteri” denkleminde ‘devlet üniversitesi’ statüsündeki “rakiplerine” belirgin bir fark atmanın yanısıra, tercih dönemlerini de adeta birer “reklam ve promosyon yarışına” çevirerek kapitalizmin eğitim anlayışını gözler önüne sermektedir.

Bu reklamların esas görevi elbette sadece kontenjanları doldurmak değil, gençliği bir bütün olarak burjuvazinin “gelecek serabına” hapsetmektir.

“Her bütçeye uygun diploma, özel promosyonlarla!”

Özel üniversiteler yüksek ücretleri ile ticari eğitim pazarından pay alabilmek adına adeta mağazaların “sezon sonu kampanyaları” ile yarışmaktadırlar. 10 bin TL’den başlayan ücretlerin rahatlıkla 40 bin TL’yi aştığı bu kurumlarda, tercih dönemlerinde onlarca indirim ve kampanya öğrencileri beklemektedir! “Müşterileri”, yani aday öğrencileri kendilerine çekebilmek için türlü promosyonları devreye sokmaktadırlar: Kimileri tüm öğrencilerine sağlık sigortası yaparken, kimileri dizüstü bilgisayar vermekte, kimileri aylık 2 bin TL’ye varan maaşlar bağlarken kimileri ise altlarına 35 bin TL’lik arabalar çekmektedir. Bunların yanında taksitlendirme oldukça yaygındır ve ihtiyacı olana kredi imkanı da sunulmaktadır! Görüldüğü gibi, sözünü ettiğimiz üniversiteler bir mağazadan farksız iş görmektedirler. Elbette bu dudak uçuklatan uygulamaların, halihazırda ticarethane gibi çalışan devlet üniversitelerinde de adım adım hayata geçirilmek isteneceğine şüphe duyulmamalıdır.

Geleceğimizi çalan asalaklar reklamların başrollerinde

Özel eğitim kurumları öteden beri Türkiye’de de sosyal hakları tırpanlayan bir mekanizmanın parçası olarak işlemişlerdir. Bu

unutulmaması gereken gerçek ile özel üniversitelerin reklamlarına birkez daha baktığımızda, yaşadığımız sefaletin ve geleceksizliğin sorumlusu olanların ve ikiyüzlü burjuva yalakaların üniversite reklamlarında gelecek vaadetmesi bize yeterince şey söylemektedir. “Sen de benim gibi olmak istemez misin?”, “Benim gibi güçlü insanlarla aynı tarafta olmak istiyorsan elinden geleni yap ve şu okula kayıt ol!” diyen bu yüzlerle düzen, geleceğin eğitim almaktan değil de sermayenin hizmetine koşmaktan geçtiğini anlatmaktadır. Gençliğe, bu yolla sömürü düzenini benimsemesi ve onun bir alternatifinin olamayacağına kendini ikna etmesi de telkin edilmektedir.

Özgürlüğü satılığa çıkaranların sahte hayallerini parçalayalım!

Tüm üniversiteler söz konusu ‘özgürlük’ olduğunda reklamlarında istisnasız tek düzeleşmektedir. Her biri öğrencilerine “özgür bir ortam, doyurucu bir sosyal yaşam ve yeteneklerin önünü açan eylemler” gibi yaldızlı sözlerle sözde bir “özgürlük” vaadetmektedir. Reklamların gülümseyen, eğlenen ve kendine vakit ayıran öğrenci tipine ise gerçekte rastlamak mümkün değildir. Mevcut haliyle kampüsler, burjuvazinin uyuşturucu yaşam biçimlerinin istilası altındadır. Üniversiteler, rekabetin en berbat biçimlerinde kendine yabancılaştırılan gençlerle doludur ve bu da istenilen öğrenci tipine tekabül etmektedir. Düzenin üniversitelerinde, “eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim” talebini yükseltip, gerçek özgürlük için mücadele eden devrimci ve ilerici öğrencilere ise yer yoktur.

Buna rağmen reklamlara taşınan simaların dayattığı mesaj şudur, “Kendini benim gibi iyi hissetmek için burada yerini alman lazım ve bunu ancak sana gösterildiği gibi yapabilirsin!” Tercih dönemlerinde medyanın ve sokakların üniversite reklamlarının istilasına maruz kalması, düzen açısından bu propagandanın önemini gözler önüne sermeye yetmektedir. Tüm bir yıla yayılan sayısız örneğin yanında, tercih dönemlerinin şatafatlı tanıtım etkinlikleri bile düzenin yaratmaya çalıştığı “gelecek serabını” çarpıcı biçimde önümüze koymaktadır. Hansel ve Gretel’i şekerlemelerden yaptığı ev ile kendine çekip onları tutsak ederek yaşamını sürdüren cadı misali, kapitalistler de üniversitelerini yaldızlı reklamlarıyla pazarlayarak öğrencileri “avlama” niyetindedir. Gençlik bugün gözünü boyayacak ne varsa onla süslenen kampüslerde gelecek özlemlerinden vazgeçirilmeye ve çürümüş kapitalist toplumda esir edilmeye çağrılmaktadır.

Devrimci gençlik ise kampüsleri bu serabı dağıtmak ve gerçek özgürlüğün bayrağını yükseltmek için kullanacaktır. Zira aldatmacanın altında ücretli kölelik düzeninin sömürücü yüzü çıplak biçimde durmaktadır. 29 Temmuz 2011

9


Üniversitelerin kapılarını açmak için mücadeleyi büyütelim! Geçtiğimiz sene Bologna Süreci kapsamında üniversiteleri yeniden yapılandırmak için sayısız toplantı yapıldı. Bunların en bütünlüklü ve üst düzeyde olanı Uluslararası Yükseköğretim Kongresi (UYK) oldu. 27-29 Mayıs tarihleri arasında İstanbul Swissotel’de gerçekleşen UYK’da üniversite idaresinden haraçlara, üniversiteye giriş sınavından “özgürlükler”e kadar geniş yelpazede tartışmalar yürüdü. UYK öncesinde de sonrasında da bu toplantı ile öğrenci gençliği ve üniversiteleri bekleyen sorunların neler olduğunu tariflemeye çalıştık. Bu yazı vesilesiyle UYK’da tartışılan ve Bologna Süreci’nin hedeflerini oluşturan bazı noktaları inceleyelim. Tartışılan noktalardan biri üniversiteye ayrılan bütçe ve haraç paralarıdır. Üniversitelere ayrılan bütçenin devletin belinde kambur olduğu farklı vesilelerle dile getiriliyor ve ardından hemen sermaye ile üniversitelerin sıkı bir işbirliğine girmesi gerektiği ekleniyor. Devletin üniversitelere ayırdığı bütçenin fazla olduğu söylenirken özel ve vakıf üniversitelerine kaynak aktarmanın önünün açılması, sıkıntının bütçe ayırma noktasında yaşanılmadığını gösteriyor. Yine bazı üniversitelerin vakıf üniversitesi statüsüne getirilmesi yönlü tartışmaları da bu kapsam içerisinde görmek gerekiyor. Yaz dönemi, öğrencileri özel ve vakıf üniversitelerine özendirmek için yapılan tanıtımlar, duvarları-panoları dolduran reklamlarla geçti.

Bu eksende UYK’da Yücel Altunbaşak’ın sunduğu “Dünyada Devlet, Vakıf ve Özel Üniversite Statülerinin Karşılaştırılması” başlıklı sunumu inceleyelim. Sunumun üniversite haraçlarında varılmak istenen noktayı, devlet üniversiteleri ile özel ve vakıf üniversiteleri arasındaki ayrımı silikleştiren ve aslında mali özerkliği de hayata geçirip kamu üniversitesi mantığını ortadan kaldıran bir yaklaşımı mevcut. Sunum, mali özerkliğin adını anmadan, her üniversitenin öğrenci başına maliyetini ve sene başına istenilen ücreti kendisinin belirlemesinden dem vuruyor. Özel ve vakıf üniversitelerine gitmek isteyen her öğrenciye de yıllık ücretinin ödeneceği bir “imkan”ın yaratılması gerektiğinden bahsediliyor. Bu sunumda tüm işaretler devleti gösteriyor ama, devlet üniversitelerinin uçuk fiyatlar belirlemeleri sonucunda devletin kaynaklarının “yetmemesi” ile yollar sermayeye çıkıyor.

Sunumu boyunca eğitimi satışa çıkarılan, öğrencileri de alışverişe çıkan şekilde çizen Yücel Altunbaşak UYK’da sunduğu bu raporu 7 yıl önce devletin farklı kademelerine de sunmuş. Sunumunu aktarırken devlete sunduğu planın hayata geçirilmesi yönlü adımların atıldığını da vurguluyor. Kurduğu sistemin en önemli noktalarından birini öğrencilerin eğitime devletin ayırdığı parayı anlamaları ve “eğitim para verilen bir şeydir” mantığının oturtulması olarak belirtiyor. Ve devletin üniversiteye ayırdığı bütçeyi toplu halde vermesi yerine kişi başına düşen ücretin öğrenciye çek

10

olarak verilmesini ve üniversitenin öğrencilerden topladığı çeklerle yıllık bütçesini tamamlamasını öneriyor. Dört aşamada sınıflandırdığı sistemini nasıl anlattığına bakalım.

Altunbaşak ilk aşamayı şöyle gerekçelendiriyor: “Okul direk hiç para almamış olacak. Okul bu çekleri öğrencilerden toplayacak ve sonra hazineden alması gereken parayı alacak. Peki, niye böyle bir şey yapıyoruz? Kulağı tersten göstermek gibi, sonuçta okula aynı para girecek. Öğrenciye veriyorsun, öğrenci okula veriyor, okul gidiyor parayı alıyor. Böyle bir şey yapmanın mantığı nedir? Böyle bir şey yapmanın üç tane sebebi var. Birinci sebebi öğrencilerde bir bilincin gelişmesi gerekiyor. Gerçekten öğrenci başına 4-5 bin lira gibi bir para harcadığımızın farkına varılmalı. Yani girilmeyen derslerin, yapılmayan ödevlerin bir bedeli olduğunu artık öğrencilerin anlaması gerekiyor. Bunun anlaşılması için bu safhanın, böylesi bir bürokrasinin faydası var. Ayrıca 4 senelik bir eğitim için 5 sene para ödeyebilirim devlet olarak. Ücretle birlikte bir kredilendirme sisteminin gelmesi gerekiyor. Ama 5 seneyi geçtiği zaman ya faizleri çok artıracağım ya da hiç vermeyeceğim. Yani şu an üniversite kapısında 1-1.5 milyon kişi sıra beklerken bazı öğrencilerin 4 senelik lisans eğitimini 7 seneye çıkarma lüksü olamaz. Bu devletin kaynaklarını çok kötü şekilde kullanmak demektir.” Öğrencinin devletten aldığı çek ile haracını ödeyerek öğrencilerde “eğitim paralıdır, ödemekle yükümlü olan da sensin” bilincinin yerleştirilmesi hedefleniyor. Böylelikle beş seneden sonrasının lüks olarak tanımlanması ile başlanıp tüm eğitim sürecinin kişinin sorumluluğuna/imkanlarına bırakılması ile sonuçlanacak. İkinci aşama ise şöyle anlatılıyor: “Verilen çeklerin karşılığını uzun vadeli bir kredi sistemi olarak istiyorum. Çekler reel faizsiz olarak verilecek. Öğrenci mezun olduktan sonra ve asgari ücretin üzerinde bir iş bulduysa geri ödeme başlayacak. Bir de teşvik uygulaması olarak sınıfında % 20’ye girenden geri ödeme istemiyorum. İlk % 50’ye girene de % 20’lik bir indirim sağlıyoruz. Böylece öğrenciler çalışmak için motive edilmiş olunuyor. Eğitimde fırsat eşitliği bozuluyor mu diye bir şey çokça gündeme geliyor. Eğitimde fırsat eşitliği bozulmuyor çünkü dediğim gibi isteyen her öğrenciye gerektiği kadar kredi veriyorum.”

Şu anda uygulanan kredi sisteminin geliştirilmiş bir versiyonu olan bu aşama öğrencileri banka borçlarının altında bir yaşama mahkum olan ebeveynlerine benzetecek. Bugün de belli başarı kriterleri ile haraçlarda indirim uygulanabiliyor. Böylelikle dayanışmadan, paylaşımdan uzak rekabetçi bir şekilde ilerleyen sisteme öğrencileri yarıştıracak yeni “hedefler” eklenmiş olacak.

Üçüncü aşama ise şöyle: “Üniversitelerin ücretlerini kendilerinin belirlemesini istiyoruz. Bugün üniversitelerde öğrenci başına ortalama


4-5 bin lira ödeniyor. Üçüncü aşamaya geldiğimizde üniversiteler kendi ücretlerini kendileri belirleyebilecekler. Eğitim ücretini 4 bin liradan 6 bin, 8 bin liraya çıkartabilecek. Yükselttiği ile ortalama fiyat arasındaki farkı üniversitenin fonuna koyacak. Oluşan o aradaki parayı, bir çeşit döner sermaye gibi düşünün, öğretim elemanlarına ve üniversite çalışanlarına dağıtacak. Burada amaç ne? Üniversitenin iç dinamiklerini kaliteyi artıracak şekilde düzenleyebilmek. Üniversiteler ücretlerini kendileri belirleyecek ama burada iki şartımız var. Birisi üniversite taban puanı düşürmemek, iki YÖK’ün onayı. Sistemin iyi çalışabilmesi için gerçekten o üniversitenin iyiye gittiğine, puanlarını yükselttiğine inanırsa YÖK onay verebilecek ve o zaman ücretinde artış yapabilecek. Arada biriken parayı da eğitim elemanlarına dağıtabilecek. Bunun nedeni nedir? Lüzumsuz, işe yaramaz öğretim elemanlarını kimse barındırmak istemez. Bu kaliteyi düşüren müşteri çekmeyi engelleyen bir şeydir. Bir şekilde ücreti artıracaksanız kaliteyi aşağıya çeken her şey sizin cebinizden para çalıyor demektir. Siz de öyle olduğunu düşünürseniz, sistem asalak demeyeyim de daha iyi bir kelime bulamadım şu anda. Gerçekten sistem verimsiz her şeyi temizlemeye başlayacak. Verimsiz olan her şey sizin cebinizden para çalıyor olgusu yavaş yavaş oturmaya başlayacak.” Üçüncü aşamada üniversitelerin mali özerkliği noktasına varabilmesi için öneriler sunuluyor. Kendi ücretini kendisi belirleyen üniversiteler, oluşturulan döner sermayeler ve performansa dayalı çalışmanın öğretim üyelerine dayatılacağı bir sömürü ortamı… Burada “kalite”lerine göre ücretlerini belirleyen üniversitelerin bir kısmının bütçesini oluşturmakta zorlandığını ifade eden bir devlet ile karşılaşacağız. Ve okumak isteyen öğrencilere kol kanat geren, sponsor olan şirketler kaçınılmaz olacak. Üniversite kayıtlarından önce bir de holdinglerin öğrencilere eğitim masraflarını verdikleri departmanlarında kuyruklar oluşacak.

Dördüncü ve son aşama da şu cümlelerle ele alınıyor: “Üniversiteyi kazanan her öğrenciye kredi veriyorum. Aradaki fark nedir, daha öncekilerin hepsi kamu idi. Burada üniversiteyi kazanan her öğrenci. Örneğin özel üniversite, diyelim öğrenci çok iyi bir özel üniversiteyi kazandı, 30 bin lira ücreti. Öğrenci okumak istiyorsa, o parayı o bölüme vermeyi değer görüyorsa ben o parayı vereceğim. Bu krediyi geri istiyorum. Ama verirken kefilsiz, üniversiteye gitmesine yetecek kadar ücreti vermeyi garanti etmeliyim.

İlk üç aşamanın devlete getirdiği bir kuruş bile ek maliyet yok. Neden ek maliyet yok çünkü devlet zaten bu parayı veriyordu. Zaten verilen parayı ben biraz daha değişik şekilde kanalize ettim. Dördüncü aşamada burada ekstra bir maliyet var devlet açısından. Bu nedenle bu aşamanın fonlamasını iyi düşünmek gerekiyor. İki türlü fonlama yapabilirsiniz. Birincisi verilen paralar geri alınacak, alındıkça da bir fonda toplanabilir. Bu dördüncü aşama bu fonla sağlanabilir. Dördüncü aşamaya hemen başlamayabilirsiniz. Kamu üniversiteleri açısından uygulanacak bu üç aşama belli bir parasal birikim sağladıktan sonra uygulamaya sokulabilir. O zaman yine devletin kasasından bir kuruş bile çıkmıyor. Dezavantajı nedir, biraz beklemeniz gerekiyor. Veya diğer bir opsiyon, devletin bir borçlanma opsiyonu var. Bu borçlanma maliyetini biliyoruz, şu anda % 2 civarında. Devletin borçlanma maliyeti ve risk maliyeti ile böyle bir fon düzenlenebilir. İkisi de uygulanabilir. Hangisini önceliğe çekeceği devletin kararı, bu noktası tamamen siyasi bir karar.” Dördüncü aşamada devletin ek maliyete girmeyeceği düşüncesi işleniyor. Çok cüzi bir şekilde borçlanma içerisine girme tercihinde de bulunabileceğinden bahsediyor ama çizdiği ilk seçenekte biraz bekleyip geri ödenen paralarla fon oluşturup masrafsız bu giderin

sağlanabileceği anlatıyor. Peki, geri ödemeler yapıldığı süreçlerde devlet üniversiteleri için haraç çeklerini bekleyen öğrenciler bu formülün neresinde? Hele hele bir de üniversitelere kendi ücretlerini belirleme imkanı tanınacağı bir sistem var ortada. Bir yandan geçmişin belirlenmiş ücretiyle paralar geri ödenirken karşımıza “kalitesi” ile birlikte artan üniversite bütçeleri çıkacak. Altunbaşak’ın tüm bu anlatımlarında dönüp dönüp altını çizdiği bir nokta da paralı eğitimin iddia edildiği gibi düşük gelirli öğrencileri değil yüksek gelir seviyesine sahip ailelerin çocuklarını etkileyeceği. Şöyle diyor:“Kaliteleri çok çok iyi olan vakıf üniversiteleri var. İmkan sağlansa bu üniversitelere gitmek isteyecek çok parlak öğrenciler var. Ben bu öğrencilere bir şekilde kredi verirsem parası olmayan durumu yetmeyen ailelerin çocukları bu üniversitelere yerleşebilecek. Bunun sonucunda da durumu iyi olan, zaten bu üniversitelere rahatlıkla girebilen öğrenciler artık giremeyecek. Böyle baktığınızda dördüncü aşamanın en büyük zararı aslında varlıklı ailelere olmaktadır. Paralı eğitimin zararı söylendiği gibi yoksul ve orta gelirli ailelere değil varlıklı aileleredir.” Sunumda yapılan bir vurgu da bu sisteme asla ve asla paralı eğitim denmemesi, üniversitelerin kapılarının herkese açılıyor ifadelerinin kullanılması gereği. Aslında konuyu sadece paralı eğitim ile anlatmak yeterli değil tabi ki, hak vermemek mümkün değil. Üniversitelerin kapıları herkese açılıyor… Ancak açılan bu kapılardan girebilenler ne/kim gerçekten?

UYK toplantısının ana cümlesini “üniversite kapılarının herkese açılması” olarak ele alabiliriz. Olumlu bir adım ifade eden, ‘herkes’ gibi muallak bir kelimeyi de barındıran ama tartışmaların içeriğine bakıldığında, cümlenin kazındığında alttan paranın tahakkümünün, şirketleşmiş isimlerinin göründüğü bir resim çıkıyor. Aslında üniversite kapılarının her geçen gün “birilerine” kapatıldığını görmek zor değil. Kim bu birileri? Parası olmadığı için eğitimi bırakıp çalışanlar, işsiz kalanlar… Üniversiteye hazırlanırken stres, bunalım vb. sonucunda intihar edenler… Üniversitede düşüncelerini ifade ettiği için, hakkını aradığı için soruşturulup uzaklaştırmalara maruz kalanlar… Tutuklanıp zindanlara kapatılanlar… Üniversite kapılarının sonuna kadar açıldığı sermayeden başkası değildir. Üniversitelerin yapılandırılma sürecinde, üniversitelerin yönetimine dair atılacak adımlarda da sermayenin doğrudan temsiliyetini görmekteyiz. Mütevelli heyeti modeli paranın tahakkümünün açık ismen ve cismen hayat bulmasıdır.

2010-2011 eğitim yılının sonunda gerçekleşen Bologna Süreci’nin önemli toplantılarından biri olan UYK’nın kararları ile karşı karşıya kalınacak bir yılın içerisine giriyoruz. UYK, uluslararası bir saldırının Türkiye’de atılması gereken adımlarını tanımladı. Bunların bir kısmı Avrupa’nın birçok ülkesinde daha erken tarihlerde uygulanmaya başlanan saldırılar. Avrupa’da gençlik bu saldırılara eylemli, militan karşılıklar üretebildi. UYK’da karara bağlanan adımları atarken sermaye uluslararası boyutta bütünlüklü bir şekilde yol yürüyor. Ülkenin sosyo-ekonomik yapısına göre saldırılar parça parça, sindirte sindirte uygulatılıyor. Saldırılar geldiğinde tekil kalınıyor veya en fazla tekil ölçekli bir karşı koyuş ortaya konabiliyor. Saldırının sınırları çoktan geride bıraktığını görmeli ve mücadelenin biriktirdiklerini ortaklaştırmalı, dayanışmayı sağlayabilmeliyiz. Gücümüzü birleştirdikçe üniversitelerin kapılarını işçi-emekçilere ve çocuklarına açmayı başarabiliriz. Z. İnanç

11


Bunalımlar, savaşlar ve devrimler döneminde yakıcı ihtiyaç… Bugün içinden geçmekte olduğumuz süreç, dünya ölçeğinde yeni bir döneme işaret ediyor. Toplumsal alt üst oluşlara gebe çok özel ve heyecan verici bir tarihsel kesit bu. Girilen yeni evreyi karakterize eden, her biri karşılıklı etkileşim içerisinde bir dizi olgu var.

Özellikle ABD hegemonyasının çözülüyor oluşu emperyalist dünyadaki çok kutupluluğu belirginleştirecek ve emperyalistler arası güç ve nüfuz mücadelelerini daha da su yüzüne çıkartacaktır. Bu ilişkileri, rekabeti ve taraflaşmaları (hiç değilse embriyonik halini) bugün Libya üzerinden sürmekte olan paylaşım kavgasında daha şimdiden görmek mümkün.

12

Bunlardan ilki 2007 sonlarında ilk belirtilerini göstermeye başlayan kapitalizmin uluslararası ölçekteki krizidir. Finans sektöründen hızla reel sektöre intikal eden ve adım adım tüm dünyayı saran ekonomik buhranı, “feleğin çemberinden geçmiş” burjuva siyasetçileri de “görmüş geçirmiş” onca liberal ekonomi uzmanı da ilk başta kabullenmek istemediler. “Aman 'piyasaların morali' bozulmasın” dediler, “Sorunu düşünmezsek ortada sorun da kalmaz” zannettiler. Bugün, gelişmeler inkar edilemez boyutlara ulaştığında ise (tekellerin iflasları, devlet iflasları, bir o kadarının da iflasın eşiğine gelmesi, ABD’nin kredi notunun tarihinde ilk kez düşürülmesi, dış borcunu olağan biçimde döndüremez bir hal alması, devasa bütçe açıkları vb.) sorunu lokalize etmeye, mümkün olduğunca toparlanmaya ve her ihtimale karşı kendilerini daha kötü olasılıklara hazırlamaya çalışıyorlar.

Yeni dönemin en belirgin ikinci olgusu, ABD emperyalizminin hegemonya krizidir. ABD’nin çözülmekte olan hegemonyası ideolojik, ekonomik ve askeri üstünlükleri olmak üzere üçlü bir sacayağına dayanıyordu. Sovyetler Birliği’nin ‘91 yılındaki çözülüşü, birçok sonucunun yanı sıra, sözü geçen ideolojik ayağa büyük bir darbe indirdi. Zira ABD emperyalist dünyanın bayraktarlığını devraldığında “Sizi devrim tehdidine, komünizm tehlikesine karşı ancak ben koruyabilirim” diye ortaya çıkıyor, dünyanın jandarmalığına soyunuyordu. Diğer güç odaklarına da üstünlüğünü böylelikle kabul ettiriyordu. SSCB’nin çöküşüyle bu “ortak düşman” algısı ortadan kalktı. Bunun yerine konulmak istenen “İslami terör” korkuluğunun ise hiçbir inandırıcılığı bulunmuyor.

Öte yandan ekonomik alandaki gelişmeler, hegemonya krizini derinleştiriyor. Dünyanın en büyük ekonomisi olan, II. Paylaşım Savaşı sonrasında dünyadaki üretimin % 40’ını tek başına yapan ABD, bugün dünyanın halen en büyük tüketicisi konumunda, ancak üretimdeki payı % 28’e düşmüş olarak. Amerikan dolarının uluslararası ticarette konvertibl para birimi olup olmayacağı, dünyanın geri kalanının ABD’ye bu “haracı” (hazinelerde ABD dolarının tutulmasından gelen bedava finansmanı) ödeyip ödemeyeceği tüm dünya ülkeleri -başta da diğer emperyalist odaklartarafından gün geçtikçe daha fazla sorgulanıyor. Devasa rakamlara ulaşan bütçe açığı ile dış ticaret açığının bir gün bile döndürülememesi durumunda, 2011 Martı’ndaki Winsconsin Eyalet Meclisi’nin işgalini düzene mumla aratacak toplumsal

Ayhan Z. Tozkoparan

gelişmelere kapı aralanabilir.

ABD, hegemonyasını yasladığı bu üç ayaktan ikisini büyük ölçüde yitirmiştir. Geriye elinde bir tek askeri üstünlüğü, yani dünyanın halen daha en güçlü ordusu kalıyor. Hegemonyasının çözüleceği neredeyse kesinleşmekle beraber; bunu mümkün olduğunca geciktirmek ve yeni oluşacak güçler dengesinde hatırı sayılır bir konum elde etmek için uğraşıyor. Irak’ta “istikrarı” halen daha sağlayamamasına, Güney Osetya’da (Gürcistan) madara olmasına, Afganistan bataklığına gittikçe daha çok saplandığı gibi Pakistan’da da bir çuval inciri berbat etmesine karşın; ilerleyen süreçte elindeki son kozu olan askeri yöntemlere daha fazla başvurmaktan çekinmeyecektir. Zaman zaman ikinci plana atılsa da sermaye grupları arasındaki rekabet kapitalizmin doğasında vardır. (bkz: Karl Marx, Grundrisse, sf. 466)

Özellikle ABD hegemonyasının çözülüyor oluşu emperyalist dünyadaki çok kutupluluğu belirginleştirecek ve emperyalistler arası güç ve nüfuz mücadelelerini daha da su yüzüne çıkartacaktır. Bu ilişkileri, rekabeti ve taraflaşmaları (hiç değilse embriyonik halini) bugün Libya üzerinden sürmekte olan paylaşım kavgasında daha şimdiden görmek mümkün. ***

Yukarıda sıralananların hepsi başlı başına birer yazı konusu. Her biri için ayrıca inceleme ve analizler yapılabilir; gelişmeleri doğru okuyabilmemiz ve ilerisini isabetle öngörebilmemiz adına faydalı da olur. Şimdiyse bu arka planın ardından asıl meseleye gelebiliriz. Girdiğimiz bu yeni evrenin en az diğer ikisi kadar dikkat çekici üçüncü bir karakteri ise gittikçe yükselen ve yaygınlaşan toplumsal mücadeleler dalgasıdır. Elbette bunu yukarıdaki gelişmelerden, özellikle ekonomik bunalımın sosyal ve siyasal sonuçlarından bağımsız düşünmemek gerekiyor.

Mısır ve Tunus’ta milyonlar diktatörleri düşürürken; kitle hareketi Suriye, Yemen ve yer yer İran’da sokak çatışmalarına dönüştü. İngiltere ve Portekiz gibi ülkeler “genel grev provalarına” sahne oldu. Fransa’da iki buçuk ay içerisinde 7 tane genel grev gerçekleşti. 3 milyon kişi sokaklara döküldü. Şili’de geçtiğimiz ay gerçekleşen genel grevde ve Yunanistan’da artık sayısını hesap etmekte zorlandığımız genel grevlerin birçoğunda işçiler doğrudan devletle karşı karşıya geldi ve barikat savaşları yaşandı. İngiltere, İtalya ve yine Şili gibi ülkelerde yüzbin kişilik öğrenci eylemlerinin, sektörel grevlerin sözünü bile etmiyoruz. TKİP’nin değerlendirmelerine baktığımızda, daha 90’lı yılların başında işaret ettiği, “bunalımlar,savaşlar ve devrimler çağı” olarak


nitelendirdiği bir tarihsel kesite girmiş bulunuyoruz. Bu gerçek bugün, dost-düşman herkes için tüm açıklığıyla gün yüzüne çıkıyor. Düne kadar değişmez diye bakılan, öyle sunulan tüm “doğrular” yerle bir oluyor. “Bu düzen değişmez”, “Avrupa’da -ve tüm dünyada- sınıf karşıtlıkları bitmiştir artık çelişki kültürler arasındadır”, “Beğenelim, beğenmeyelim kapitalizm insanlığın ebedi geleceğidir” vs. vs. Toplumsal mücadele pratiklerinin bizzat kendisi, dünya çapında uçuşan liberal safsataları bir bir parçalıyor. Bu durumu anlatan bir Norveç atasözü aşağı yukarı şöyleydi: “Yalan dörtnala gider, gerçek adım adım ilerler. Yine de zamanında erişir.” Sahiden de gelişmelerin hızı ve sarsıcılığı toplumun gözlerindeki sis perdesini yırtıp atıyor; dünyadaki ideolojik iklimi bizden yana değiştiriyor. Böylesi ortamlarda, insanların aklı ve kulağı devrimci fikirlere, öncesiyle kıyaslanamayacak ölçüde, daha açık oluyor.

Yunanistan’daki kitle grevleri silsilesi, Güney Kore'deki Ssangyong ve Samsun’daki BAT tütün işçilerinin işgal eylemleri gibi çok sayıda örnek, işçi sınıfının bu mücadele pratiklerinin aynı zamanda hızla radikalleşme ve fiilen düzen dışına taşma eğiliminde olduğunu göstermekte.

Tunus ve Mısır’da sokağa dökülen milyonlar diktatörlerin hakkından geldi. Bu toplumlar onca zaman sonra görkemli bir uyanış yaşadı, üstündeki ölü toprağını attı ve ayağa kalktı. Ancak şimdilik, bir vitrin değişikliğinden başka, kalıcı olarak elde edilen pek fazla bir şey yok. Elbette ki filmin sonu değil bu. Yaşananların henüz bir başlangıç olduğunu söylemek bile gereksiz. Yine de eksik kalan bir şeyler var. Yakın dönemki bu canlı deneyimler ve ilk (ara) sonuçları, kendiliğinden hareketin sınırlarını göstermesi açısından ayrıca önemli.

Eksik olan ne?

Brezezinski adında Polonya asıllı bir Amerikalı 2007 senesinde İkinci Şans adında bir kitap yayınladı. Adam, Carter döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanlığı (akıl hocalığı) yapmış bir siyaset bilimci ve jeo-stratejist. İhtiyar tilki ‘91’deki çözülüşün ABD’ye tanınmış ikinci bir şans olduğunu, BOP da dahil Amerikan projelerinin iflas veya başarısızlıklarla sonuçlandığını, ters teptiğini ileri sürüyor. Bu son şansın da iyi kullanılamaması durumunda işlerin fena halde aleyhlerine döneceği konusunda uyarıyor. Zaten kitabın temel amacı ABD emperyalizmini rehabilite etmek. Dünya konjonktürünü değerlendirirken ise satır arasında son derece ilgi çekici şu analizlere yer veriyor:

1) Yığınların siyasal talebi diktatörlerin ülkeyi terk etmesi, tüm yardakçılarıyla beraber yargılanmaları ve yeni kurulacak hükümetin “eskinin” artıklarından arındırılması ile sınırlı. Şimdilik açık bir iktidar perspektifinden yoksun, ne yazık ki.

2) Kitle hareketinin seyri ve istemlerdeki gerilik ve bulanıklık; sınıfsal karakterindeki bulanıklığın bir dışavurumu. İşçi sınıfının siyasal bağımsızlığını ortaya koyduğu, diğer toplumsal tabakaları devrimci programı ve talepleri etrafında birleştirebildiği, kısacası harekete damgasını vurduğu bir tablodan söz edemiyoruz. Bu en başta proletaryanın kendi sınıfsal çıkarlarının farkında olmamasından, kendi dünya görüşü olan marksizm ile henüz buluşmamış oluşundan kaynaklanıyor. 3) Diğerleri ile bağlantılı ve belki de en büyük eksiklikse bu sonuncusu, işçi sınıfı içerisinde kök salmış, yıllar içerisinde sınıfın ve toplumun güvenini kazanmış, yığın hareketine yol gösterebilecek kabiliyette bir örgütsel önderlik mekanizmasının, yani işçi sınıfının devrimci ve savaşçı partisinin olmayışı.

Sıralananlar, olumlu ve olumsuz tarihsel deneyim içerisinde sayısız kez doğrulanan o ünlü sözleri akla getiriyor. “İktidar mücadelesinde proletaryanın örgütten başka silahı yoktur” diyor Lenin ve şöyle devam ediyor, “Burjuva dünyasındaki anarşistçe rekabet altında ayrı düşmüş, sürekli olarak yoksulluğun, köleliğin ve dejenerasyonun ‘derin çukurlarına’, gerilere itilmiş olan proletarya, ancak Marksizm Prensipleri üzerinde ideolojik birliğe ulaşarak ve çalışan milyonlarca insanı işçi sınıfı ordusu halinde kaynaştıran maddi örgüt birliği yardımıyla, kaçınılmaz biçimde yenilmez bir güç haline gelebilir ve gelecektir.” (V.I. Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, sf. 224) Biz komünist devrimcilerin üzerine düşen, devrimci sınıfı, devrimci ideoloji ve devrimci örgüt ile buluşturmaktır. Doğru ve nitelikli bir devrimci önderlik olmadığı koşullarda; bunalımın sarsıcılığı, ne kadar uzun süreceği, şiddeti bütün anlamını yitiriyor. Devrimci kalkışmaların tüm sonuçlarına varabilmesi, muzaffer bir devrime büyümesi hep gelip kitle hareketine öncülük sorununda düğümleniyor. Ancak tersinden, sözünü ettiğimiz sosyal kaynaşma zemini, işçi sınıfının devrimci partisini var edebilmek, olduğu yerdeyse güçlendirmek için bereketli bir ortam, eşi bulunmaz bir olanak sağlıyor, aynı zamanda bizlere.

Tunus ve Mısır’da sokağa dökülen milyonlar diktatörlerin hakkından geldi. Bu toplumlar onca zaman sonra görkemli bir uyanış yaşadı, üstündeki ölü toprağını attı ve ayağa kalktı. Ancak şimdilik, bir vitrin değişikliğinden başka, kalıcı olarak elde edilen pek fazla bir şey yok. Elbette ki filmin sonu değil bu. Yaşananların henüz bir başlangıç olduğunu söylemek bile gereksiz.

“Bu yaygınlaşan eşitsizlik, 18. ve 19. yüzyılların militan proletaryasına eşdeğer şekilde beklemehalindeki-devrimciler hazırlıyor. Siyasal uyanış, coğrafi kapsam bakımından dünya ölçeğinde; nüfus profili dikkat çekici biçimde genç ve bu nedenle hızlı siyasal hareketlenmelere açık; okur yazarlığın ve kitle iletişiminin etkisiyle uluslararası etkileşime sahip. Sonuç olarak, modern popülist özlemler pekala daha ileri bir amacı tetikleyebilir. Neyse ki Marksizm gibi birleştirici bir doktrin ortada yok. ... ” (Zbigniew Brzezinski, Second Chance: Three Presidents and the Crisis of American Superpower, New York, 2007) Farklı coğrafyalarda yaşanan bu deneyimlerde aslında bir de değil, bir dizi eksiklikten söz edebiliriz. Şöyle sıralamak mümkün sanırım:

13


Baskı ve terör artıyor…

Yoğunlaşan saldırılara karşı birleşik mücadeleye!

Her yönüyle tarihsel bir süreçten geçmekteyiz. Kapitalizmin yapısal krizi tekrar tekrar piyasaları alt üst ederken, krizin yarattığı yıkımlar dünyanın dört bir yanında, Kıta Avrupa’sı, K. Afrika, Ortadoğu ve Güney Amerika’da yaygınlaşan grev ve isyan dalgalarıyla yanıtlanmaktadır.

Kendi coğrafyamıza dönüp baktığımızda ise bu olağanüstü dönem başka biçimlerde yaşanmaktadır. TC devleti her yönüyle olası bir şekilde bu coğrafyada da yaşanabilecek bir başkaldırıya, kitlesel ayaklanmaya karşı tüm kurumlarıyla son sürat hazırlanmaktadır. Son günlerde dizginlerinden boşalan devlet terörü ve polis rejimini aratmayan uygulamalar, önümüzdeki günlerin daha da sert geçeceğinin sinyallerini göstermektedir. Bugün Kürt hareketine ve toplumsal muhalefete dönük saldırılar bu perspektiften okunmalıdır.

“Açılım”dan, çıplak teröre!

Sermaye devletinin “açılım” adı altında sürdürdüğü tasfiye politikaları gerek Kürt halkının gerekse Kürt hareketinin yaptığı hamleleri ile boşa düşürülmüştü. Bir takım kırıntılarla verilen mücadelenin sonlanacağını düşünenler karşılarında daha da diri ve direngen bir halk hareketi buldular. Dillendirilen bu açılım safsatalarının tamamının, eşitlik ve özgürlük isyanının bitirme maksatlı olduğunun Kürt halkı tarafından bilince çıkarılmasıyla oyunlar bozuldu.

Bu süreçte elbette ki sermaye devletinin zıvanadan çıkan zulmünün doğurduğu öfke, diğer bir yandan ise Ortadoğu ve K. Afrika’da yaşanan isyanların yarattığı etkiler rol oynadı. Düzene karşı eşitlik ve özgürlük talebi, sokak sokak başkaldırılar şeklinde yükseldi. Bu noktada meclis boykotu ve DTK tarafından ilan edilen “Demokratik Özerklik” kararı aslında sermaye devletinin sınırlarının her anlamda yıkılması anlamına gelmekteydi. Kürt hareketinin “demokratik özerkliği” yer yer fiilen uygulamaya başlaması ise sermaye devletinin acilen boğması gereken bir süreç olarak görüldü. Özerkliği Silvan’da ters tepen askeri operasyonlar oldu. Burada yaşanan asker ölümleri ise kapsamlı bir saldırının dayanağı olarak kullanıldı.

Sermaye devleti bu gelişmelerle birlikte Kürt sorununda yıllardır uyguladığı ez-çöz politikasına tekrar sarıldı. Bir dönem “açılım” adı altında sahte hayaller yayarak onların bilinçlerini bulandırarak sorunu çözeceklerini iddia edenler, gelinen aşamada gerçek yüzlerini bir kez daha göstermiş oldu. Kürdistan’da valileri OHAL döneminde olduğu gibi özel yetkilerle donatan “süper vali” uygulaması, yaklaşık beş bin kişilik özel harekâtçı ekibinin bölgeye sevk edileceği ve hava harekatıyla birlikte sonrasında kara harekatının da gerçekleştirileceği yönündeki bölgeye dönük askeri sevkiyat, devletin kirli savaşı daha da tırmandıracağını göstermektedir. Hatta bir dönem burjuva medyada “Sri Lanka modeli” tartışmaları yürütülmesi sermaye devleti ve AKP’nin bir soykırım uygulamasını dahi gündemine alabileceğini göstermektedir

14

Tüm bu uygulamalarla birlikte, BDP’li milletvekilleri başta olmak üzere 800 ila 1400 Kürt siyasetçisinin

tutuklanacağı ve hatta devletin elinde hazır bir liste olduğu bilgisi konuşulmaktadır. Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmemesi ve Kürtçe konuşmaya dönük cezaların yoğunlaştırılması kirli savaşın başka bir ayağını oluşturmaktadır. Son dönemde Kürdistan’dan gelen cenazelerin ardından sokağa salınan ve Zeytinburnu’nda iyice ayyuka çıkan linç tabuları ise olası yaşanacak bir iç kargaşa sürecinin toplumsal ayağına ilişkin verilerdir. İçerisinde bulunduğumuz bu saldırganlık süreci sermaye düzeninin Kürt sorununu çözmekten aciz olduğunu ve bir kez daha ‘90’larda yaşanan, faili meçhulleri, köy boşaltmaları ve yakmaları, zorunlu göçleri gündemine aldığını, yani sermaye devletinin faşist özünü ortaya sermektedir.

Polis rejimi uygulamaları koyulaşıyor!

Kürt halkına yönelik bu saldırıları farklı boyutlarıyla toplumun diğer kesimleri, ilerici ve devrimcileri de yaşamaktadır. Toplumsal olaylarda iyice azgınlaşan polis en küçük hak arama eylemine dahi müdahale etmekte, gözaltına almaktadır. Bu eylemlerin birçoğunda Özel Yetkili Mahkemeler eliyle tutuklamalar had safhaya çıkmıştır.

Hopa’da yaşananların ardından devlet polis rejimini aratmayan uygulamalarda bulunmuş, gece yarıları evlere baskınlar yapılarak birçok kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Bu süreçte yargılananların birçoğu terör örgütü propagandası yapmak ve terör örgütüne üye olmaktan yargılanmaktadır. Yine Ankara’da bir lise öğrencisinin duvara “Kahrolsun faşizm” yazması sonucu terör örgütü propagandası yapmaktan ve İstanbul’da lise öğrencilerinin LYS’yi protesto etmeleri sırasında polise mukavemetten tutuklanmaları baskı ve terörün düzeyi hakkında fikir vermektedir. Geçtiğimiz bir yılda gerek üniversitelerde artan polis baskısı ve OHAL uygulamaları, gerekse toplumsal olaylarda yaşanan tutuklamalar ve gözaltılar polis rejiminin gittikçe koyulaştığını göstermektedir.

Artan saldırılara karşı birleşik mücadeleye!

Devletin dizginlerinden boşalan bu saldırı dalgası, yaşanılacak bir toplumsal kalkışmayı bastırabilmek için devletin önceden kendisini hazırlamasıdır. Kapsamlı bir içerikte sosyal yıkım politikaları gündemdedir ve hemen ardından gelişecek olan sınıf hareketliliğinin önüne geçme hedefidir tüm bu yaşananlar. Avrupa’da ve Arap coğrafyasında baş gösteren isyanların Türkiye’ye sıçramasının kaçınılmaz olması bu saldırıların ve hazırlığın özünü görmemizi sağlamalıdır.

Bu saldırıların özü doğru kavranabilindiği ölçüde gençlik düzenin asıl korkusu olan isyanları ve başkaldırıları üniversitelerden taşarak, birleşik ve militan bir şekilde sokağa taşıyabilecektir. Gelinen noktada bu kapsamlı saldırı dalgasına karşı gençliğin sırtına büyük görevler düşmektedir. Bu saldırıya karşı topyekûn bir hazırlık içerisine girilmelidir. Gençlik bu saldırılar karşısında halkların kardeşliği ekseninde taraflaştırılmalı ve eylemli dayanışma yükseltilmelidir.


Emperyalizme karşı gençliği devrim saflarına kazanmaya! Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle beraber karşılarında dengeleyici bir güç kalmayan emperyalistler, dünya üzerinde hegemonya savaşını tırmandırdılar. Bunun sonucu olarak dünya halklarına karşı vahşice saldırıyor, kendilerine bağlı kukla diktatörlükler eliyle halkları baskı ve zorla denetim altında tutuyorlar. Böylece yıllarca kâbusları olan hayaleti tekrar hortlatmamaya çalışıyorlar.

Ancak bu baskı ve zulüm kar etmemiş; yıllarca mayalanmış, en sonunda Tunuslu üniversite mezunu işsiz genç kendini yaktığında ise, yıllarca kaynayan kazan olan K.Afrika ve Ortadoğu’da, isyan ateşine dönüşmüştür. Kapitalist sistem içinde geleceği olmadığını gören gençle beraber, Tunuslu işçi, emekçi ve gençler yıllarca maruz kaldıkları baskıya karşı isyan bayrağını açmıştır. Haftalarca süren çatışmalar sonucunda yıllarca hükümdarlığını baskı ve zorla ayakta tutan Bin Âli’yi devirmişler, mücadele edilince kazanılacağını tüm dünya işçi, emekçi ve gençlerine göstermişlerdir. Mücadele edildiğinde istenilen amaca ulaşılacağını gören halklar yine Bin Ali gibi Amerikancı kukla devlet başkanlarına karşı isyan bayrağı açmış, isyan ateşi Tunus’tan Mısır’a oradan da Ortadoğu’ya sıçramıştır. Öncülüğünü genç kuşakların yaptığı halklar burjuva diktatörlere karşı ayaklanmışlardır.

Emperyalist savaş aygıtı NATO yine devrede

Emperyalist-kapitalist düzenin çıkarları ile çelişen bölgelerde denetimi yeniden tesis etmek, bölgelerin toplumsal muhalefetlerini vahşice ezerek sisteme entegrasyonlarını hızlandırmak amacıyla NATO yine iş başındadır. Yıllarca denetiminde tuttuğu toprakların denetiminden çıkacağı korkusuna kapılan emperyalistler, üzerlerine bir karabasan gibi çöken hayaletin tekrar tüm dünyada dolaşmaya başlamasını engellemeye çalışmaktadır. Ortadoğu’da çatışmalar giderek yaygınlaşmakta, halklar emperyalist saldırganlığın hedefinde bulunmaktadır. Bilindiği gibi Libya’ da emperyalistler Kaddafi rejiminin ayaklananlara yönelik uyguladığı şiddeti bahane ederek bu ülkeye müdahalede bulundular. Emperyalist müdahale için BM kararı çıkarılırken, NATO da emperyalistlerin vurucu gücü olarak operasyonun sorumluluğunu üstlendi.

Emperyalistler, çeşitli örneklerini sıkça gördüğümüz gibi çıkarlarına ters düştükleri anda işbirlikçilerini bir kalemde silmektedir. Bu sefer de, bölge halklarına özgürlük götürecekleri yalanını söyleyerek Libya’ ya müdahale etmişlerdir. Zamanında bölgedeki en ufak bir direnişi püskürtmek için kullanılan silahları kendi uşaklarına veren emperyalistlerin, şimdi ise

yükseltilen isyan bayrağından ötürü isyancıların yanında olduğunu söylemesi tam bir ikiyüzlülüktür. Emperyalistlerin ikiyüzlülüğüne bir diğer örnekse, Arap coğrafyasındaki isyanlarla beraber diktatörleri halka kulak vermeye çağırarak demokratlık dersi vermeleridir. Oysa iş kendi ülkelerine gelince emekçilere karşı polis terörünü arttırmaktadırlar. İngiltere’de ki isyanların bastırılma biçimi ve buna alkış tutan tüm burjuva kliklerin ağız birliği yapmışçasına polis terörünü meşrulaştırılmaya çalışması bunun açık bir kanıtıdır.

Anti-emperyalist mücadeleyi büyütelim

Emperyalistler bölgede hegemonyalarını artırmak için savaş çığırtkanlıklarını yükseltiyor. Önce Libya’ya saldırdı, şimdi de Suriye’ye saldırı planları yapılıyor. Bunun aracı olarak da yine kendi kuklası T.C. devletini kullanmak istiyor. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi de denilmeye başlanan emperyalist plan şahsında bölgenin modern sınıf çelişkilerinin en belirgin olduğu ülke olarak Türkiye öne çıkıyor. Türk sermaye devleti ise emperyalistlerin vurucu gücü olmaya oldukça hevesli davranmaktadır. Savaş tamtamlarının çalındığı bu dönemde bölge halklarına yönelik olası bir savaş ve işgale karşı devrimci gençliğe büyük bir görev düşmektedir. Türkiye gençliğini, haksız ve gerici savaşlara karşı örgütlenmeye ve halkların kardeşliği için mücadeleyi büyütmeye çağırmak, içinden geçtiğimiz dönemde ayrı bir öneme sahiptir.

Savaş tamtamlarının çalındığı bu dönemde bölge halklarına yönelik olası bir savaş ve işgale karşı devrimci gençliğe büyük bir görev düşmektedir. Türkiye gençliğini, haksız ve gerici savaşlara karşı örgütlenmeye ve halkların kardeşliği için mücadeleyi büyütmeye çağırmak, içinden geçtiğimiz dönemde ayrı bir öneme sahiptir

Emperyalizme karşı şimdi Deniz olunmalı

Türkiye devrimci gençlik hareketinin antiemperyalist mücadele tarihi bizlere örnek olmalıdır. 60’lı yılların ortalarında tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gençlik emperyalizme karşı kavga bayrağını yükseltmiş, 6. Filo denize dökülmüş, Vietnam kasabı Kommer’in arabası yakılmış ve Türkiye’nin her yerinde emperyalizme karşı birçok eylem gerçekleşmiştir. Bu mücadele, içinden Denizler’i, Mahirler’i, İbolar’ı çıkartmış ve bugünlere değin gelmiştir.

Emperyalist saldırganlığa ve kapitalist sömürüye karşı Türkiyeli gençliği devrim bayrağı altına alarak, anti-emperyalist/anti-kapitalist mücadeleyi yükseltme görevi önümüzde durmaktadır. Şimdi Denizler’den, Mahirler’den, İbolar’dan devralınan, Ümit yoldaşla yükseltilen emperyalist kapitalist sisteme karşı kavga bayrağını daha da yükseltme zamanıdır. Şimdi Türkiye gençliğini devrimin saflarına, işçi sınıfının öncü partisine kazanma zamanıdır. Şimdi emperyalizme karşı Deniz olma zamanıdır! A.Güney

15


Gençlik haberlerinden İstanbul Üniversitesi’ne “Hoşgeldin!”

İstanbul Üniversitesi’nde yeni dönem kayıtları başladı. Kayıtların bu sene de fakültelere bölünmesi ve günlere göre düzenlenmemesi öğrenciler için eziyete dönüşürken otomasyon sisteminin sık sık kilitlenip kullanım dışı kalması da kayıtları eziyete dönüştürdü. Ekim Gençliği'nin yeni döneme 5 Eylül'de Genç-Sen'in “Kampüs” gazetesinin dağıtımı ile bşlarken Beyazıt'ta 5 saat süren “İşsizliğe ve YÖK’e karşı Gençler Meydana” oturma eylemi gerçekleşti.

Toplumcu Hukukçular Kulübü’nün tanıtım masasına izin verilmemesi üzerine ÖGB’ler kısa bir arbede başlattı anca kulübün tanıtım broşürleri yeni kayıt yaptıran öğrencilere dağıtıldı ve üniversite yönetiminin tavrı teşhir edildi ve faaliyet sahiplenildi.

Ekim Gençliği faaliyetlerinden…

Kayıt sırası bekleyen gençlerle üniversite, gelecek ve mücadeleye dair sohbet ediliyor. Çalışma sırasında birçok kişiyle konuşma ve tekrar görüşmek üzere tanışma olanağı yakalanıyor. Vezneciler’e ve fakülteler arasına yapılan “Gençliğin ve devrimin sesi: Ekim Gençliği”, “Gençlik gelecek, gelecek sosyalizm!” yazılamaları öğrencileri karşılıyor. Ekim Gençliği / İstanbul Üniversitesi

Ege'de kayıt dönemi

Ekim Gençliği Ege Ünversitesi'nda kayıt günlerinde masa açarak öğrencilere öğrenim hayatının sorunarını anlattı ve mücadele çağrısı yaptı. Yeni denem bildirimizi okuyarak masaya uğrayan öğrenciler şifre ve hatalı puan hesabı skandallarına değinerek sistem karşısındaki güvensizliklerini göstermiş oldular. Ekim Gençliği ve

16

Kızıl Bayrak satışı yapılırken geleceksizliğin vardığı boyutta yeni tanışılan öğrencilerin mücadeleye yakınlığı dikkat çekti.

Barınma sorunu

Ege Üniversitesi’nin KYK yurdunun kontenjan azlığını fırsat bilen ve genelini cemaatlerin yönettiği özel yurtlar öğrencilerin etrafını sardı.

Kimlik parası soygunu

Ege Üniversitesi’nin hukuksuz bir şekilde kimlik bedeli olarak aldığı 50 TL, veliler ve öğrenciler tarafından tepki ile karşılandı. Ekim Gençliği masasından, paranın hukuksuzluğu teşhir edilirken, ödemiyenlerin kayıdı yapılmadı.

Mühendislik öğrencileri karşılandı

Mühendislik kayıtları başladığında özgün sorunları anlatıldı. Masamızın arkasına “Eşit, bilimsel, demokrati , anadilde eğitim için sosyalizm” ve “Sermaye için değil toplum için bilim / Toplumcu, Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları” pankartlar asıldı Eksen satışı da yapıldı.

Üniversitenin harçlara yaptığı % 25'lik zam Genç-Sen eylemiyle duyuruldu. Kayıt binasının önünde yapılan oturma eylemiyle bildiriler dağıtıldı ve yapılan ajitasyon konuşmalarıyla alınan paranın resmi harç parasından fazla olduğu anlatıldı. Eyleme veliler ve öğrenciler destek verdi. Ekim Gençliği / Ege Üniversitesi

Anadolu Üniversitesi'nde ceza terörü

Eskişehir Anadolu Üniversitesi rektörlüğü, ilerici ve devrimci öğrenciler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılan soruşturma ve ceza terörünü yaz tatili demeden devreye soktu. Pervasızlıkta gemi azıya alan rektörlük, 45 öğrenciye uzaklaştırma cezası verdi.

AÜ'de İki Eylül Kampüsü’ndeki Yabancı Diller Yüksekokulu’nda 2010 4 Kasım’da gerçekleştirilen YÖK protestosunda ÖGB ve çevik kuvvet öğrencilere saldırmış, çıkan çatışmada fakültenin camları kırılmıştı. 53 öğrencinin gözaltına alındığı, 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde “Kamu malına zarar vermek” suçundan 8 aydan 6 yıla kadar hapis istendiği dava ardından üniversite "devlet malına zarar verdikleri" gerekçesiyle öğrencilere 17 bin TL'lik bir hesap çıkarmıştı.

Öğrencilere para cezası

Ankara'da Danıştay'ın kararına rağmen ulaşım zamlarının geri çekilmemesi üzerine ücretsiz ve nitelikli ulaşım hakkı için eylem


yapan öğrencilere ceza yağdı.

17 Mart 2010’da ODTÜ’de ve Hacettepe Üniversitesi’nde gerçekleşen eylemlerde 127 kişi gözaltına alınmış, Cumhuriyet Savcılığı tarafından iki eylem hakkında iki dava açılmıştı. Ankara 14. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen ODTÜ davası sonuçlanırken, 5 öğrenci karşılıksız yararlanmaya teşebbüs” suçundan 600’er lira adli para cezasına çarptırıldı.

Beytepe’de ceza terörü!

Yaz dönemiyle birlikte ardı ardına ceza yağdıran üniversitelere Hacettepe Üniversitesi de eklendi. Sudan gerekçelerle ilerici ve devrimci öğrencilere ceza veren yönetim “Özgür Beytepe İnisiyatifi”nin “Üniversitelerimiz Hapishaneleşiyor!” başlıklı bildiri ve bildiriyi yırtan bir faşiste yapılan müdahale gerekçe gösterilerek 1'i Ekim Gençliği okuru, 3 öğrencinin eğitim hakkını 1 ay gasp etti.

112 öğrenciye soruşturma

Denizli Pamukkale Üniversitesi Rektörlüğü emniyetin talimatıyla 13 Mayıs'ta Şırnak'ın Uludere ilçesinde Türk ordusu tarafından katledilen 12 HPG gerillası için 16 Mayıs tarihinde yapılan basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle 112 öğrenci hakkında hakkında soruşturma başlattı. Öğrencilerin, 15 Temmuz'a kadar "şüpheli" sıfatıyla ifade vermesi gerektiği belirtilirken 16 Haziran'da PAÜ Rektörlüğü tarafından öğrencilere gönderilen tebligatta haklarında soruşturma başlatıldığını açıkladı. Gerekçe olarak ise Denizli İl Emniyet Müdürlüğü'nün 22 Mayıs 2001 tarihli yazısı gösterildi.

Eskişehir'de soruşturma terörü

Geçtiğimiz Mart ayında Osmangazi Üniversitesi'nde EGSİAD (Eskişehir Girişimci Sanayiciler ve İşadamları Derneği) toplantısına gelen Ali Babacan'ı protesto eden 20'ye yakın öğrenciye

rektörlük tarafından soruşturma açıldı. Soruşturmaları yaz dönemine denk getiren rektörlük bazı öğrencilerin evini arayarak aileleri taciz etti.

DTCF'de ceza terörü

Ankara Üniversitesi DTCF dönem içerisinde yapılan ve rektörlük tarafından yasaklanmaya çalışılan şenliğe ilişkin birçok devrimci ve ilerici öğrenciye ceza verdi.

Aralarında 1 Ekim Gençliği okurunun da olduğu 6 öğrenciye ceza yağdı ve önümüzdeki dönem üniversitede soruşturma ve ceza terörünün daha etkili bir şekilde kullanılacağının da sinyalleri verildi. Her defasında demokrat rolüne soyunmaya çalışan DTCF dekanı verdiği cezalarla üniversitelerde hangi sınıfın temsilcisi olduğunu da bir kez daha gösterdi.

YDG'ye keyfi kapatma

Devrimci-sosyalist basın üzerindeki baskı ve sansür uygulamalarına bir yenisi eklendi. Yeni Demokrat Gençlik(YDG)'in yayın organı Yeni Demokrat Gençlik dergisinin Temmuz tarihli 161. sayısı “ suç ve suçluyu” övdüğü ve PKK propagandası yaptığı gerekçesi ile 1 ay kapatıldı. YDG yaptığı yazılı açıklama ile kapatma kararını protesto etti.

“Gelecek mutlaktır engellenemez” başlıklı açıklamanın tam metni şöyle:

“Halk gençliğine yönelik egemenlerin geleceksizleştirme, yok sayma vb. saldırıları hız kesmeden devam ediyor. Gençliğin bu ülkenin geleceği olduğunu belirtenlerin, bu açıklamadaki amaçları ortadadır. Onların amacı; gençlikten düşünmeyen, sorgulamayan, muhalif kimliğinden soyunmuş bir cehalet sisteminin figüranlarını yaratmaktır. Onların amacı gençliği geleceksizleştirip, kendi geleceklerini yaratmaktır.

Gençliğe yönelik bu saldırılara karşı halk gençliğinin örgütlenmesi ekseninde mücadele eden Yeni Demokrat Gençlik gözaltı ve tutuklamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Daha düne kadar İzmir’de liseli YDG'lilerin evlerine polisler tarafından tehdit mektupları bırakılmıştır. Bu saldırı furyasının son ayağı ise YDG'nin yayın alanına yönelik. Gençlik dergimiz YDG'nin Temmuz tarihli 161. Sayısı “suç” ve “suçluyu” övdüğü ve PKK propagandası yaptığı gerekçesi ile 1 ay kapatıldı. Hem de İstanbul 14. Ağır Ceza mahkemesi tarafından alınan kararda hiçbir yazı veya sayfa gerekçeye delil olarak gösterilmeden...

Son günlerde devrimci-demokrat-yurtsever yayınlara yönelik yayın durdurma, kapatma saldırılarına seçimlerin hemen ardından hız veren egemenler, önce gazetemiz Özgür Gelecek’e, şimdi de gençlik dergimiz YDG'ye kapatma cezası verdi. Halk gençliğin meşru mücadelesine kelepçe vurmak isteyenlerin anlaması gereken bir nokta vardır. Gelecek mutlaktır ve engellenemez. Ne tutuklama ne de kapatma saldırıları geleceğe doğru akan nehrin önüne set çekebilir”

17


Har(A)çlara gizli zam! Üniversitelerin açılmasıyla birlikte yeni dönemin ticarileştirme uygulamaları da hayata geçmeye başladı. Bunlardan karşımıza ilk çıkanlarından biri harçlara yapılan gizli zam oldu. Buna göre öğrencilerden sabit olarak alınan ancak eğitim süresinin uzaması ile artan harçlar artık alttan alınan her derse göre katlanarak artacak.

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okuyan bir öğrencinin 180 TL olan harcı alttan aldığı derslere göre tam 925 TL'ye çıkarılabiliyorsa, bu düzen gençliğe açıkça “Paranız kadar okuyun!” demektedir.

Geride bıraktığımız yakın zamanda birçok öğrencinin harç parası için ölümüne çalıştıkları haberleri duymuştuk. İnşaatta üniversitede harç parası için çalışan bir gencin iş cinayetinde canından olması bugün öğrencilerden talep edilen her ücretin nasıl vahşi bir düzene ait olduğunu açıkça göstermeye yetmişti. Bunlarla beraber birçok genç çeşitli işlerde çalışmak zorunda kalarak eğitimlerini sürdürebiliyorken, eğitimin ticarileştirilmesi gençliğin en temel sorunlarının başında gelmektedir. Zira gelen her zam, ücretli hale getirilen her hizmet üniversite kapılarının emekçi çocuklarına biraz daha kapatılması, eğitim sürecinin aile bütçesinde daha da ağırlaşan bir kambur haline dönüşmesi demektir.

Harçlara sessiz sedasız zam

18

Yeni dönemin başlaması ile birlikte kayıt yaptırmadan önce harçlarını yatırmak isteyen öğrenciler açgözlü bir uygulama ile daha karşılaştılar. Her yıl öğrencinin ödediği sabit harç tutarı çeşitli üniversitelerde uygulamaya konulan yeni düzenleme ile alttan alınan derslere göre arttırılarak hesaplanmaya başlanmıştır. Yani bir ders ne sebeple olursa olsun ikinci kez alınıyor ise, bu öğrenciden daha fazla para alınacağı anlamına gelmektedir. Bir yandan alttan ders bırakmayan öğrencileri etkilemeyecek gibi gözükse de bu oldukça sinsi bir uygulama olarak göze çarpmıştır. Zira,

bugün üniversitelerdeki değerlendirme ve sınama kriterleri bir yana, hali hazırda birçok öğrenci kendi emeğinden bağımsız olarak özellikle de bölümlerin donanımsızlıklarından ötürü aldıkları dersleri bırakmak zorunda kalabilmektedirler.

Kredi başına zam!

Dersin kredisine göre zamlanması dönemi ile birlikte zaten paralı olan üniversite eğitiminin giderek bir alışverişe dönüştüğü açıktır. Bir öğrenci bu yeni zam biçimi ile birlikte artık hesabını daha sıkı tutmak durumundadır(!). Örnek olarak öğrenimini 1 yıl sadece 2 kredilik bir dersi verebilmek için uzatan bir öğrenci 170 TL'lik har(A)ca ek olarak bu 2 kredi için tam 128 TL ödemek zorunda kalmıştır. Bir dersin ikinci, üçüncü ya da dördüncü kez alınıyor olmasının da zam oranını artacak biçimde değiştiriyor olması ile zaten bir gelecek vaat edemeyen üniversite diploması artık bir külfete dönüşecek, binlerce öğrenci alttan kalan derslerinin kredilerini ödemek için akla karayı seçecektir.

Para almanın bin türlü yolu

Hayata geçirilen uygulama önümüzdeki dönemde UYK'da sözü edilen birçok ticarileştirme saldırısının devreye sokulacağının bir kanıtı olmuştur. 200 TL gibi gözüken 4 yıllık bir bölümün harcının neredeyse 1000 TL'ye ulaşabileceği bu gizli zam ile birlikte öğrencilerden eğitim karşılığında para almanın yaratıcı bir biçimini daha hayata geçiren sermaye düzeni gençliğe bir gelecek vaat etmemektedir. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okuyan bir öğrencinin 180 TL olan harcı alttan aldığı derslere göre tam 925 TL'ye çıkarılabiliyorsa, bu düzen gençliğe açıkça “Paranız kadar okuyun!” demektedir.


Sınıftan öğrenerek geçen bir yaz döneminin ardından....

Yeni dönemde mücadeleyi büyütmeye!

Genç komünistler olarak sınıf çalışması içerisinde deneyim kazanmak ve devrimci dönüşümü sağlayabilmek hedefine bağlı olarak örgütlediğimiz bir yaz dönemini geride bıraktık. Sınıf devrimcisi olma iddiasındaki genç komünistler için yaz dönemi, işçi sınıfının üretim ve yaşam alanlarında yürütülen çok yönlü ve bütünlüklü faaliyet olarak geçti.

Sınıftan öğrenerek hareketin ihtiyaçlarına cevap verebilmek

Fabrika çalışması deneyimi ve işçi mahallelerinde yürütülen sistematik faaliyete katılım genç komünistlere yaşamlarını 7 gün 24 saat işçi sınıfının içerisinde planlama imkanı sağladı. Fabrika çalışması deneyimi sınıf devrimciliğinin gerçek anlamını kavrayabilmek açısından önemli bir işlev gördü. Genç komünistler üretim sürecinin içerisinde, işçi sınıfının disiplinini ve kolektif sınıf kültürünü kavramada önemli adımlar attılar. Ayrıca sınıf içerisinde çalışma devrimci kimliğin gelişmesi açısından da zengin olanaklar sağlamıştır. Toplam çalışmanın ihtiyaçları gözetilerek belirlenen hedef sektörlere müdahale sürecinde yeralınarak bütünlüklü bir planlamanın parçası olunmuştur. Özellikle fabrika deneyimi ile mahalle çalışmasının bütünleştirilmesi devrimci yaşamın disiplinini kavramak açısından oldukça öğretici olmuştur. Güncel konuları işleyen materyalleri düzenli bir şekilde işçilere, emekçilere ulaştırmak toplam faaliyetin ihtiyaçlarına cevap vermek noktasında önemli bir yerde dururken, bunun ötesinde ilişkiler yakalamak adına da önemli fırsatlar yakalanmıştır.

Parti çizgisini kavramak için yoğun bir eğitim çalışması

Genç komünistler açısından bu imkanı bir adım

öteye taşımak için sistematik bir eğitim çalışması gerçekleştirmek başlıca hedeflerden biriydi. Uzun süredir tüm kadrolar açısından bir ihtiyaç olan ve sürekli altı çizilen parti ile kadrolar arasındaki açı farkını giderebilmek için eğitim çalışmasının özellikle üzerine düşüldü. Gününü tamamen sınıfın içerisinde ve mücadelenin ihtiyaçları doğrultusunda planlayan genç komünistler açısından eğitim çalışması programı, hem Marksist klasiklerden oluşturulmuş bir ayağa sahipti hem de güncel gelişmeler üzerinden okuma ve tartışmalara. Fabrikada çalışan yoldaşların yoğun mesailerle çalışmalarından dolayı Marksist kitaplar üzerinden ilerleyen eğitim çalışmamız hedeflediğimizden daha yavaş ilerlese de güçlü adımlar atılmış oldu.

İşçi sınıfının disiplini ile mücadeleyi büyütmeye!

Yaz çalışmasını bütünlüklü bir planlama çerçevesinde gerçekleştiren genç komünistler açısından bu süreç tek tek unsurlar açısından deneyim ve birikimi geliştiren bir süreç olurken ayrıca kolektif yaşamı örmede de önemli deneyimler bırakmıştır. Bu süreç sınıf hareketinin ihtiyaçlarına cevap üretecek bir çalışmayı örgütleme iddiasında olan genç komünistler açısından eksiklerini, zaaflarını görme imkanı sağlarken, bunların üzerine gidebilme cesaretini gösterilebildiği ölçüde toplamda devrimci kimliğin gelişmesini sağlamıştır. Yaz boyunca sınıfın içerisinde yer alan ve ondan öğrenen genç komünistler açısından kazandıkları tüm deneyimleri ve birikimleri yeni dönemde üniversitelerde mücadeleyi büyütmek ve sınıfın partisinin ihtiyaçlarına cevap vermek adına kullanacaklardır. İstanbul’dan genç komünistler

Fabrika çalışması deneyimi ve işçi mahallelerinde yürütülen sistematik faaliyete katılım genç komünistlere yaşamlarını 7 gün 24 saat işçi sınıfının içerisinde planlama imkanı sağladı. Fabrika çalışması deneyimi sınıf devrimciliğinin gerçek anlamını kavrayabilmek açısından önemli bir işlev gördü. Genç komünistler üretim sürecinin içerisinde, işçi sınıfının disiplinini ve kolektif sınıf kültürünü kavramada önemli adımlar attılar.

19


Eğitim sermaye açısından geleceğin nitelikli/yarı nitelikli üretici güçlerini var etmenin bir kurumudur. İpler salt sermayenin elinde olduğu sürece, bilim de, öğrenim de, okul/üniversite yaşamı da tüm alanları ile sadece tekellerin ihtiyaçlarına cevap verecek, gençlikten ise onların ortaya koydukları kalıplara zorla girmeleri beklenecektir. Bugün UYK'da altı çizildiği üzere bu kalıplar, gençliğin gelecek güvencesinden Dünyada emperyalist-kapitalist sistemin bunalımlarının arttığı bir dönemden geçmekteyiz. Sistemin krizi o veya bu şekilde birçok yoksun bırakıldığı kölece bir coğrafyada toplumun çeşitli katmanlarını etkilemekte derinleşen bunalım yaşamı çok çeşitli sorunlarla çekilmez bir hale getirmektedir. Açıktır ki, yaşam ve tüm yüklerin önümüzdeki süreç bu bunalım karşısında devrimler dönemi olacaktır. Bu ilişki öğrencilerin üzerine yıkıldığı yayınlarımızda farklı boyutları ile bir süredir incelenmektedir. Sistemin krizi ve çıkmazları derinleşirken, karşısında bu zeminde harekete geçen kitleleri ve yarını belirsiz bir eğitim elbette bu hareketin içinde yeşerecek devrimci kalkışları anlamak son derece önemlidir. sürecidir. UYK'da birçok Burada tüm bu gelişmeleri coğrafyamız genelinde ve gençlik özelinde vesile ile üzerinden önümüzde çeşitli noktaları öne çıkarmak ve aydınlatmak büyük önem taşımaktadır. Mermileriyle, medya afyonuyla, geçilmiştir ki, kamu gelecek yalanlarıyla gençliği teslim alamazlar! kaynaklarından Ortadoğu, Kuzey Afrika, Avrupa ve Güney Amerika; kısacası dünya coğrafyası, son süreçte militan ve kitlesel hareketlerle sistemin krizinin yol açtığı yıkımlara ezilenlerin, üniversitelere ayrılacak sistemle uzlaşmaz çelişkiler yaşayanların cevabına tanık oldu. Gençlik kitleleri bu hareketlerde çeşitli yönleri ile öne çıktılar. Özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da önemli pay kısılacak, krediler imkanların oluşturulmasında yakıcı dönemeçlerde rol oynadılar. Çok kere dile getirdiğimiz yolu ile öğrenciler gibi, gençlik sistemin dayattığı geleceksizlik altında en büyük bedelleri ödemeye mahkum edilmek istenirken tüm dinamizmi ile birlikte maruz kaldıklarına karşı hızla harekete uzun ödeme planları geçebilmek gibi özelliklere sahiptir. Gençlik bu bağlamda coğrafyamızda da ayrı bir yerde durmaktadır. Yılların biriktirdiği, emperyalist-kapitalist sistemin çok yönlü bir biçimde ile borçlanacaktır. beslediği engeller gençlik hareketinin önünde bir dağ gibi dursa da, Türkiye’de de gençlik

Yeni

Tahrir'de, Londra'da, Şili ve İspanya'da yakılan ateşlere cevap verecektir. Zaten sistemin gençlik üzerinde, medyası, yoz burjuva kültürü ile kurduğu yoğun ablukanın, altında da bu olasılıktan duyduğu korku vardır.

Kapitalizmin krizini en sonunda patronlar ödeyecektir!

2011'in son yarısında burjuvazinin aymaz uşakları Türkiye'de krizin aşıldığını iddia etseler de efendileri çoktan 'büyük bir buhranın' gelmekte olduğunu duyurdular. George Soros gibi sistemin asalak haydutları, bunu duyururken devletlerin ve İMF-DB gibi emperyalist haydutların acil ve cesur önlem paketleri almaları gerektiğini söyleyerek, yaklaşmakta olan 'kusursuz fırtınayı' haber verdiler. 2013 olarak öngördükleri tarihi ise şimdiden 1 yıl geriye çekiyorlarsa bunun tek bir anlamı vardır, teğet geçecek bir kriz olmayacaktır bu. Erdoğan gibi deliğe süpürülmemişlerin bu konuda söyleyeceklerinin bir önemi olmayacaktır.

Arap Baharı'nda yüzbinlerce geleceksiz genci de sokağa döken bu fırtına alttan alta coğrafyamızda da esmektedir. Bugüne kadar kariyer haritaları, mesleki gelişim kursları ile aldatılan gençliğin ise iş başvurularına dönecek cevapları beklemekten usanmaya başladığı bir dönemde yeni büyük buhranın faturası ağır olacaktır. Bunun en dolaysız sonuçlarından birisi üniversite mezunu gençlerde % 30'u aşan bugünkü işsizlik oranının daha da artması olacaktır.

Üniversitelerde yaşanacaklar hakkında 27-29 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen Uluslararası Yükseköğretim Kongresi(UYK) de fikir vermektedir. Üniversiteleri sermayeye peşkeş çekmek ve gençliği kapının dışına atmak amacıyla gerçekleştirilen bu kongre, krize karşı sermayenin kar hırsıyla yağmalanmadık herhangi bir şey bırakmama düşüncesinin ürünüdür. Bunun sonucu geleceğin karartılması, özgürlüklerin tırpanlanmasıdır.

Üniversitelerin kapılarını ancak öğrenci gençliğin kendisi açacaktır!

20

Üniversite sermaye açısından geleceğin nitelikli/yarı nitelikli üretici güçlerini var etmenin bir kurumudur. İpler salt sermayenin elinde olduğu sürece, bilim de, öğrenim de, okul/üniversite yaşamı da tüm alanları ile sadece tekellerin ihtiyaçlarına cevap verecek, gençlikten ise onların ortaya koydukları kalıplara zorla girmeleri beklenecektir. Bugün UYK'da altı çizildiği üzere bu kalıplar, gençliğin gelecek güvencesinden yoksun bırakıldığı kölece bir yaşam ve tüm yüklerin öğrencilerin üzerine yıkıldığı yarını belirsiz


dönemi kazanmak için ileri! bir eğitim sürecidir. UYK'da birçok vesile ile üzerinden geçilmiştir ki, kamu kaynaklarından üniversitelere ayrılacak pay kısılacak, krediler yolu ile öğrenciler uzun ödeme planları ile borçlanacaktır.

UYK'da fırsat eşitliği gibi gösterilen, özünde, zaten iş güvencesinden ve gelecekten yoksun bırakılan gençlik kitlelerinin bir de sürüklendikleri belirsizlik içinde öğrenim giderlerini tümüyle ödemek durumunda kalmalarıdır. Soros gibi fırsatçı asalakların yaklaşan krizde devletlerden bekledikleri önlemler pek akıllıca! Bu sebeplerden ötürü, eğer sistemin krizinin faturasını ödemeyeceksek, bu uğursuz uygulamalara derhal dur demek gerekmektedir. Ancak bu faturayı sistemin sonuna çevirecek bir güç ne gençlik içinde ne de emekçi kitlelerde mevcut değildir. Bugün önümüzde kitleleri bu konuda uyarmak ve aydınlatmak görevi durmaktadır. UYK, gençliği Avrupa'da çeşitli dönemlerde ayağa kaldıran Bologna Süreci'nin bizleri hedef alan ayağıdır. Bu sebeple UYK vesilesi ile toplantılarda duyurulan uğursuz hesaplar Bologna Süreci kapsamında her yerelin özgünlüklerinin üzerinde temellenecek biçimde teşhir edilmelidir. Yerellerimizde yaşanan her dönüşüm dikkatle incelenmeli, UYK ile bağları doğru biçimde ortaya konarak teşhir edilmelidir. Durumun niteliğine, alanın duyarlılığına ve güçlerin durumuna göre bilgilendirme çalışmaları esnek araçların ve gençlik örgütümüzün olanakları sonuna dek değerlendirilerek yürütülmeli, her imkan özenle kullanılmalıdır. Bu sürece dair yazılı birikimler oluşturmak, araştırmaları toparlamak da bu bakımdan önem taşımaktadır.

Özerk ve demokratik üniversite!

Bologna Süreci'nin kapsamı bugüne değin çok kez ortaya konmaya çalışıldı. Açık ki, bu kapsamda eğitim alanını kapsayan dönüşümler oldukça geniştir. Ne var ki, kampüslerimizde ve bölümlerimizde bunların özgün yanları öne çıkmaktadır. Bu bir bölümde ders programlarının veya içeriklerinin değişimi olurken, kampüste 'özgür alan' safsatası veya ÖTK olabilmektedir. Sermayenin bu çok yönlü hareketleri gençlik cephesinden de aynı zenginlikte karşılanmalı, örneğin bölüm inisiyatifleri ya da üniversite platformları hayata geçirilebilmelidir. Bununla birlikte ise süreç geçekte ne denli bütünlüklü ise, gençlik güçlerinin oluşturacağı dinamikler de bir eksende birleştirilebilmelidir. Farklı araçların

ihtiyacı vardır ancak aynı yakıcılıkta bunların birleştirilebilmeleri de önümüzde durmaktadır. Bunların biçimlerinin ise süreç içinde şekilleneceğini söylemekle birlikte gençlik Bologna Süreci’ne -eğitimin ticarileştirilmesinekarşı bir hattın izlenmesi gereklidir. Öne çıkacak taleplerin ekseni ise UYK gündemleri de incelendiğinde açıktır ki, “eşit parasız, bilimsel, anadilde eğitim” ve “söz, yetki, karar” hakkıdır. Bu eksende “özerk ve demokratik üniversite” talebi gündemleştirilmelidir.

Özerklik sermayenin üniversitelerde kendi çıkarları doğrultusunda mali özerklik biçimi ile ortaya koyduğu, özünde üniversitelerin yönetim kademelerinin iktisadi boyunduruk altına alınması biçiminde ifade edilmektedir. Bunun karşısında öğrencilerin demokratik katılımları ile oluşturulacak her platform sonuç itibari ile üniversitenin gerçek özerkliğinin özünü içerecek biçimler olacaktır. Devrimci gençlik hareketinin yarattığı inisiyatif örneklerinin dönemimizde geniş kitlelerle olabildiğince paylaşılması bu süreçte ayrı bir anlam taşıyacaktır. Özellikle toplumun tüm katmanlarında sermaye diktatörlüğünün perçinlendiği ancak sahte biçimler -yüksek öğretim özelinde ÖTK veya mütevelli heyetleri düşünülebilir- ile örtüldüğü bu süreçte, örgütlenme ve hareket etme konusunda özverili bir çaba içerisinde olmalıyız.

Bologna Süreci'nin kapsamı bugüne değin çok kez ortaya konmaya çalışıldı. Açık ki, bu kapsamda eğitim alanını kapsayan dönüşümler oldukça geniştir. Ne var ki, kampüslerimizde ve bölümlerimizde bunların özgün yanları öne çıkmaktadır. Bu bir bölümde ders programlarının veya içeriklerinin değişimi olurken, kampüste 'özgür alan' safsatası veya ÖTK olabilmektedir.

21


Sınıfa karşı sınıf!

Yükseköğretim alanında görülen tüm dönüşümler belirttiğimiz gibi işçi sınıfına yönelen ve çalışma rejimini güvencesizleştirmeyi hedefleyen uygulamalardan ayrı düşünülemez. Kıdem tazminatının gasbı, işsizlik ya da güvencesiz çalışma kapsamında sınıfın gündemlerini gençlik içinde işlemek, gençliği gelecek için sistemin karşısında taraflaştırabilmek sürecin siyasal kazanımlarının da bağlandığı hedef olmalıdır.

Yakın dönemde bir dizi süreçte görülmüştür ki, gençlik kitleleri sorunlarının çözümü konusunda geniş gençlik kitleleri yüzlerini düzene dönmüş, düzenin çok yönlü saldırıları ile mücadeleden uzaklaştırılmıştır. Sorunlarının gerçek çözümünün ve geleceğin işçi sınıfının kurtuluşuna, yani sosyalist devrime bağlı oluşunu görmesi geleceği kazanmanın koşuludur. Bu nedenle “Sınıfa karşı sınıf” bakışımızın kitlelere etkin bir biçimde taşınabilmesi, devrim mücadelemizde tuttuğumuz yer bakımından bugün yakıcı bir yerde durmaktadır.

22

Yakın dönemde bir dizi süreçte görülmüştür ki, gençlik kitleleri sorunlarının çözümü konusunda geniş gençlik kitleleri yüzlerini düzene dönmüş, düzenin çok yönlü saldırıları ile mücadeleden uzaklaştırılmıştır. Sorunlarının gerçek çözümünün ve geleceğin işçi sınıfının kurtuluşuna, yani sosyalist devrime bağlı oluşunu görmesi geleceği kazanmanın koşuludur. Bu nedenle “Sınıfa karşı sınıf” bakışımızın kitlelere etkin bir biçimde taşınabilmesi, devrim mücadelemizde tuttuğumuz yer bakımından bugün yakıcı bir yerde durmaktadır.

Emperyalizme ve uşaklarına geçit yok!

Dünyada derinleşen bunalım isyanları da koşullamaktadır. Emperyalizmin bunun önüne geçmek, halk kitleleri ve devrimci güçleri ezmek için seferber olması, bu durumun bilincinde oluşundan ötürüdür. Bu bilinç emperyalizmi Türkiye özelinde iki sonuca getirmektedir. İlki ve onun için esas olan bölgedeki verilecek roldür. Bu rol ise, Türkiye'de sermaye devletine tüm askeri gücü ile birlikte başta ABD ve İsrail olmak üzere Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Balkanlar'da sömürü düzenin jandarmalığı rolüdür. Bu, direnen halklara karşı zorbalık, işgal altındaki topraklarda tekellerin yağmalamalarına bekçiliktir. İkinci ise emperyalizmin jandarmalığını başarıyla yerine getirebilmenin koşulu olarak içeride yoğun bir abluka ve saldırganlıktır. Kapitalist-emperyalist sistemin tüm uzlaşmaz çelişkileri ortaya koyuyor ki, sermaye devleti komşu halkların tepesine dikilecek ise, bunu ancak kendi sınırları içinde işçi sınıfına, gençliğe ve kardeş halklara kan kusturarak

yapabilir. Füze kalkanı projesi ile öne çıkan emperyalist uşaklık ortaya koyduğumuz iki rol üzerinden şekillenmektedir.

Düzenin içerideki baskı ve terörünün en büyük hedeflerinden olan gençlik, geride bıraktığımız dönemde 'OHAL', soruşturma-ceza terörü, öğrencilere yönelen tutuklama saldırıları ile kesintisiz bir baskının hedefi olmuştu. Kampüslere sivil polisleri yığan el aslında Ortadoğu'da emperyalizmin savaş tamtamlarını çalan ve sayısız faili meçhul ile ünlenmiş özel harekat timlerini JİTEM'leri sahneye süren el ile aynıdır. Bu sebeple gençlik için antiemperyalist mücadele beraberinde kendi özgürlük sorunu ile ilintidir. Bu önümüzdeki dönemin yakıcı siyasal gündemlerinden biridir.

Çeşitli eğitim çalışmaları, tartışma grupları vb. ile böylesi siyasal gerçeklerin kitleler ile paylaşılması gerekmektedir. Bunun için ise öncelikle güçlerimizin bu konularda etkin biçimde donatılmaları çok önemlidir. Okullardaki ablukanın bizleri müşteri haline getirmek isteyen ve geleceğimizi elimizden alan sistemin sinsi bir saldırısı olduğu bilince çıkarıldığı ölçüde geçmişteki “Irak’ta asker, okulda müşteri olmayacağız!” şiarı güncel anlamına kavuşabilecektir. Ne var ki, emperyalist-kapitalist sistem için böylesi öncelikli bir coğrafyada günlük sorunlar ile sistemin genel sorunlarını bütünlüklü kavramak bir ayrıcalık değil, zorunluluktur. Günlük mücadele konuları ancak bu biçimde gerçek eksenlerine oturabilirler.

Anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunamaz!

Antiemperyalist mücadele coğrafyamızda önemli bir mirasa dayanmaktadır. Gençlik de dahil olmak üzere köklü geleneğimiz içinde önemli

yanılsamalardan sapmaları, mücadelenin anti-kapitalist özünden kopuk ele alınmasında yatmaktadır. Elbette, çeşitli ulusalcı-milliyetçi söylemler ve bunların uçlaştığı siyasal akımlar teşhir edilmeli, gençliğin içindeki anti-emperyalist duyarlılığın bu çevrelerde heba edilmesinin önüne geçilmelidir. Bu çevrelerin sermaye ile göbekten bağlı oluşu teşhir edilmelidir. Bunun yanında ise, bu duyarlılığın gerçek anlamının ancak kesin bir sistem karşıtlığı ile, bilimsel sosyalizmin ışığında anlamını bulacağı gençlik kitleleri ile paylaşılmalı, başta Ortadoğu


olmak üzere komşu coğrafyalarda işgali sona erdirecek ve kardeş halklara özgürlüğü verecek olanın sınıf mücadelesi olduğu vurgulanmalı, gençlik sınıfın sosyalizm bayrağı altında mücadeleye çağrılmalıdır.

Kürt halkına eşitlik, özgürlük, gönüllü birlik!

Yıllardır Kürt halkını inkar eden, resmi ideoloji dahilinde asimile etmek isteyen ve başarısız kaldığı yerde imha operasyonlarından kaçınmayan sermaye devleti halklar arasına kin ve düşmanlık tohumları ekmeyi ilke edinmiştir. Bir yandan “Lazı'yla Çerkezi'yle....” diye kurduğu cümleler ile etnik çeşitliliğin bir potada yok etmeye çalışırken, diğer yanda ise ısrarla Kürt kelimesini ağzına almamıştır. Özünde ise, tüm halklara kendi çıkarları doğrultusunda kimlikler dayatmıştır. Sermaye iktidarı işçi sınıfının sömürüye baş kaldırmasının önünü almak için kendi ideolojisini ona dayatırken, birliğini de bölmek için elinden geleni yapmaktadır. Bugün kitle tabanını özellikle Kürt halkının emekçi katmanlarına dayanan Kürt siyaseti, siyasal baskılara ve anti-demokratik uygulamalara karşı yükselttiği “Demokratik özerklik” iradesi, sermaye devletinin vahşi saldırısı ile karşılaşmıştır. Bunun kapitalist devletin özünde olmasından ötürü şaşılacak bir tarafı yoktur. Ancak bir avuç asalak burjuva çıkıp da “bu bizim çıkarlarımıza ters düşüyor” diyemeyeceği için, tüm baskılara toplumsal bir meşruluk yaratmak zorunda olan sermaye devleti paralel olarak sınıfın lümpen, yani kendi sınıfsal kimliğine yabancılaşmış kesimlerini de Kürt halkına ve halkların kardeşliğini savunanlara karşı kışkırtmak yolunu tutmuştur.

Düzenin imha ve inkar politikasında alacağı her mesafe Kürt halkının meşru taleplerinin baskılanması anlamına geldiği gibi, bu yolla sınıfın üzerindeki boyunduruğun da güçlenmesine yarayacaktır. Bir halka dayatılan her türden baskı, dilinin, kültürünün yasaklanması kesinlikle kabul edilemez. Gençliğin şovenist-milliyetçi-ırkçı ideolojilerin etki alanına çekilmesi burjuvazinin eline düşmesinden başka bir şey değildir. Kürt halkının meşru taleplerine karşı ne gerekçe ile karşı durulursa durulsun bu bireyi insanlık değerlerinden

uzaklaştırmaktan ve burjuvazinin aşağılık çıkarlarını savunan kirli lejyonlarına devşirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu yönüyle ulusal sorun karşısında gençliği taraflaştırmak, çözüm olarak sosyalizmi göstermek zorundayız. Kürt halkının meşru taleplerini arka çıktığımız gibi, bunu eşitlik ve özgürlük temelinde sahiplendiğimizde Kürt gençliğini devrime kazanabiliriz.

Kürt ulusal sorunu ile ilgili olarak yayınımızda yer alan yazılara ek olarak şunu belirtmek gerekir ki, bu sorunun devrimci temellerde gerçek çözümü sosyalist geleceğimizin de hazırlanması demektir. Böylesi bir demokratik sorunu ile yüzleşmemiş ve açıklığa kavuşamamış bir işçi sınıfının coğrafyamızda verilecek devrim mücadelesinde tam anlamıyla başarılı olabilmesi imkansızdır.

Gençliği devrime kazanmak ve örgütlülüğümüzü büyütmek için!

İçinden geçtiği özel süreçte devrimci bir kalkışmanın muazzam olanakları birikmektedir. Bu olanakları değerlendirmek için öncelikle gençlik etkin ve ısrarlı bir politik faaliyet ile taraflaştırılmalı ve mücadele saflarına kazanılmalıdır. Esnek örgütlülüklerin, yerel örgütlerimizin bütünleyici müdahalesi ile yerinde değerlendirilmeleri, özverili bir kitle çalışmasının garanti altına alınması dönemin ihtiyaçlarına yanıt verebilmek için olmazsa olmazdır. Bununla birlikte devrimin ve sosyalizmin gerçek bir alternatif olarak gençlik kitlelerinin önüne çıkarılabilmesi ve kazanılan güçlerin özenle işlenmesi artık daha da büyük bir ihtiyaçtır. Bu, imkanları değerlendirebilmenin, dünyada esen rüzgarı devrimimizin çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmenin tek yoludur. Güçlerimizin kendilerini çok yönlü olarak geliştirdiği, faaliyetimizin garanti altına alındığı bu dönemin temel yaklaşımı gençliği devrime kazanmak, bunun için de örgütlülüğümüzü büyütmektir. Genç komünistlerin omuzlarına yüklenen tüm görevler başlayan dönemi kazanmak için seferberliğe bir çağrıdır. Genç komünistler bunun moral birikime sahip olarak başladıkları bu dönemde mücadelenin ihtiyaç duyduğu iradeyi ortaya koymalı ve ihtiyaçlara ısrar ve kararlılıkla cevap vermelidir.

Güçlerimizin kendilerini çok yönlü olarak geliştirdiği, faaliyetimizin garanti altına alındığı bu dönemin temel şiarı gençliği devrime kazanmak, bunun için de örgütlülüğümüzü büyütmektir. Genç komünistlerin omuzlarına yüklenen tüm görevler başlayan dönemi kazanmak için seferberliğe bir çağrıdır.

23


Kürt halkına yönelik saldırıya birleşik direnişle cevap verelim!

Sermaye devletinin kendisini yeni bir savaşa hazırladığı açıkça görülüyor. İçeride ve dışarıda yeni bir savaş ve saldırganlık dönemine giren devletin ilk büyük hamlesi 90’lı yılların başında Kürdistan’da büyük bir terör estiren polis özel timlerinin tekrardan iş başına getireceğini açıklamasıydı.

Yaz ayları Kürt halkına yönelik saldırıların yoğunlaşarak devam ettiği bir dönem olarak geçiyor. Seçimden olabildiğince güçlü çıkan Kürt hareketine, onun yasal alandaki temsilcisi BDP’ye yönelik saldırılar seçimden hemen sonra yoğunlaştı. Kürt halkının oylarıyla seçilmiş 6 BDP’li milletvekili düzenin kendi yasalarına bile uymamasına rağmen hapisten çıkartılmadı ve bir kez daha Kürt halkının iradesi çiğnenmeye çalışıldı. Bu hamleye yaygın sokak hareketleri ve meclis boykotuyla cevap veren Kürt hareketi, süreçten aldığı güç ve özgüvenle ‘Demokratik Özerklik’ ilan etti. Düzenin kırmızı çizgileriyle oynamak anlamına gelen bu meşru istem ise, düzen tarafından tam bir tahammülsüzlükle karşılandı. Bunu bir başkaldırı ve Kürtler’in kendi kendini yönetme isteği olduğunu gören devlet baskı ve terörü yoğunlaştırdı. DTK’nın ‘özerklik’ ilanına yönelik hakaretler bir süre sonra askeri operasyonların artmasıyla birleştirildi. Türk devleti tüm kurumları ve siyasi partileriyle peş peşe yaşanan asker ölümlerini Kürt sorununu çözmedeki acizliğini örtmek, işçi-emekçileri şovenizmle zehirlemek ve Kürt halkına yönelik yeni saldırılara meşruluk kazandırmak için kullandı. Düzen cephesinden birbirini izleyen şoven açıklamalar bir süre sonra Kürt halkına yönelik saldırıların yolunu açtı. Kürt halkına yönelik olarak Bursa, Elazığ, Mersin, Eskişehir ve Zeytinburnu gibi birçok il ve ilçede linç girişimleri yapıldı. Bu linçler düzen medyası tarafından ‘öfke patlaması’ gibi argümanlarla utanmazca meşrulaştırılmaya çalışıldı. Çukurca’daki asker ölümlerinin hemen ardından şovenizmi tırmandıran AKP iktidarı özellikle de iftar sofralarını fırsat bilerek savaş naralarını yükseltmeye başladı. Gerillalar için ‘inlerinden çıkaracağız, bunun için operasyonsa operasyon’ diyen Tayyip Erdoğan bir yandan askeri operasyonun zeminini düzlerken, BDP’ye de ‘terörle aranıza mesafe koyun, meşruiyet zeminine dönün’ diyerek tehdit savurdu. Bunu ise PKK’yi yalnızlaştırma saldırısının dayanağı yapmaya çalıştı. Tüm düzen medyasının yaptığı gibi.

Savaş tamtamları çalınıyor!

24

Sermaye devletinin kendisini yeni bir savaşa hazırladığı açıkça görülüyor. İçeride ve dışarıda yeni bir savaş ve saldırganlık dönemine giren devletin ilk büyük hamlesi 90’lı yılların başında Kürdistan’da büyük bir terör estiren polis özel timlerinin tekrardan iş başına getireceğini açıklamasıydı. Geçmişinde kitlesel katliamlar dahil birçok insanlık dışı icraat yapmış bu katiller sürüsü yeniden Kürt halkını katletmek için bölgeye gönderiliyor. AKP yeni dönemde polisi ‘terörle mücadele’ adı altında savaş makinesine çevirmekten geri durmuyor. İmha savaşına özel bütçe ayıran AKP, 2011 yılında kullanılmak üzere polis teşkilatına 100 milyon lira tesis etti. Aynı miktar 2012 yılı için de geçerli. Özel bütçeyle 300’e yakın zırhlı araç alınacak, gene 300’e yakın zırhlı aracın yeni

teknolojiyle donatılması sağlanacak, polis noktaları yenilenecek ve yeni tüfekler satın alınacak. Kürdistan’daki polisler ise katillik eğitimden geçirilmeye şimdiden başlandı. Kısacası “bütçe olmadığı bahanesiyle kadrolu öğretmen atamayan, sağlık ve eğitimi paralı hale getiren, asgari ücreti kölelik ücretine çeviren devlet, emekçilerin vergisiyle savaş simsarlarının kasasını dolduracak.”

Savaş sesleri şimdiden duyuluyor. Çukurca’daki asker ölümlerinin ardından Türk ordusu günler boyunca Kandil’i bombaladı. Sadece gerilla mevzilerini vurduğunu belirten Türk ordusu, bu saldırılarda 1’i kadın 4’ü çocuk olmak üzere 7 sivili öldürdü. Gerillaları katletmek için ormanları da yakan devlet, Kandil Dağı etrafındaki köyleri de vurmayı ihmal etmiyor. Bir diğer gelişme de Kızılhaç ve Güney Kürdistan hükümeti yetkililerinin Kandil Dağı etrafındaki köylüleri ziyaret ederek onlara bölgeyi terk etmeleri karşısında 20 milyon dinar teklif etmesiydi. Köylülere TSK’nın köyleri bombalayabileceği belirtilerek başlarına bir şey gelmeden ayrılmaları gerektiği ifade edildi. Bölgenin insansızlaştırıldığı gerçeği görülürse akıllara Türk devletinin bölgede kimyasal silah kullanabileceği ihtimali geliyor. Yaşananlara ve yapılan açıklamalara bakılırsa bu hiç de küçük bir ihtimal değildir. Keza Türk ordusu bundan önce birçok defa gerillaya karşı kimyasal silah kullanmıştı. Sınıra 2000 komandonun gönderilmesi, özel timlerin bölgeye yerleştirilmesi, Beşir Atalay’ın “Sınır ötesi operasyonlar etkili, karşılığını buldu. Devam ediyor. Bu, bir yeni entegre stratejidir” demesi ve hükümetin 17 Ekim’de bitecek sınır ötesi operasyon tezkeresini 1 yıl daha uzatmak istemesi yükseltilecek savaşa ve yeni bir kara ötesi operasyona işaret ediyor.

Emperyalizm Kürt halkının düşmanıdır!

Gözden kaçmaması gereken bir başka nokta da operasyonlar sırasında görülen ABD-Türkiye-İran işbirliğidir. Birbirleriyle her fırsatta didişen iki düşman devlet olan İran ve ABD konu Kürt düşmanlığı olunca TC ile birlikte Kürt halkına yönelik imha savaşında birleştiler. Bu ibretlik tablo yürütülen ulusal mücadelenin karşısında sadece Türk devletinin durmadığını, dolayısıyla Türk devletine karşı yükseltilecek mücadelenin emperyalizme karşı verilecek mücadeleyle birleştirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Eğer bugün Türk sermaye devleti bu kadar pervasızsa gücünü ve politikalarını ABD’den aldığı içindir. Karşılığında ise ABD lehine dün Libya’da oynadığı rolü, yarın Suriye’de başka bir gün ise başka bir Ortadoğu ülkesinde oynayacaktır. İşte kirli pazarlık denen şey budur!

Kürt çocukları katledilmeye devam ediyor!

Sermayenin faşist devleti sadece gerillaları değil, aynı zamanda Kürt çocuklarını da hedefe alıyor. İHD


Diyarbakır Şubesi’nin hazırladığı rapora göre sermaye devleti bugüne kadar 18 yaş ve altı 417 çocuğu katletti. Bu sayı resmi verilere göredir, gerçekte ise bu sayı 500’ü buluyor. Bu sayının kendisi bile devletin caniliğini, kana susamışlığını göstermeye yeter. Bu 500’ün içinde 12 yaşında olmasına rağmen vücuduna 13 kurşun girmiş Uğur Kaymaz, hayvan otlatırken vücuduna havan topu isabet etmiş 14 yaşındaki Ceylan Önkol, 24 Temmuz’da Silopi’de başından yaralanıp yere düşen, düştüğü yerde polisler tarafından tekmelenen ve hastaneye kaldırılmasına izin verilmeyen 13 yaşındaki Doğan Teyboğa ve daha yüzlerce çocuk var. Dahası TSK’nın Kandil’i bombalaması sonucu ölen 7 kişiden 4’ü çocuktu. Samsun’da 16 yaşındaki Gökhan Demirtaş’ın ölümü ise tüyler ürpertici. Abisi ile giden Gökhan Demirtaş’ın üzerine özel tim tarafından tam ‘500’ tane mermi sıkıldı. Üstelik bu 500 mermi karşı tarafın bir tane bile kurşun sıkmadığı bir ortamda sıkıldı. Mahkemeye tutuklama talebiyle sevk edilen tim komutanı teğmen ise serbest bırakıldı. Tıpkı o da Uğur’un, Ceylan’ın ve diğer Kürt çocuklarının katilleri gibi hiçbir ceza almayacak. Ama aynı aşağılık düzen Uğur Kaymaz’ı anan 4 Eğitim-Sen üyesini tutuklayarak Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderdi.

Devletin zulmü zindanlarda da sürüyor!

Kürt tutsaklara ise baskılar sürüyor. Düzmece iddialarla Kürt halkının iradesini kırmak için açılan KCK davası yargının keyfiliğine ve tahammülsüzlüğüne sahne oluyor. Anadilinde savunma yapmak isteyen mahkumlara izin vermeyen mahkeme, mahkumların savunma hakkını gasp ediyor. Bu tutumu protesto edip mahkemeye katılmayan avukatlara da dava açıyor. Ayrıca son duruşma öncesi 28 KCK tutuklusunu Diyarbakır’dan Bingöl Cezaevi’ne naklettiren devlet mahkumlara teslimiyeti dayatmak istiyor. İşte Kürt tutsaklara yönelik yapılan diğer uygulamalar; -Mardin’in Midyat ilçesindeki M tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan 18 yıllık PKK tutsağı Şehmus Yalçın 6 Ağustos günü idare-gardiyan işbirliği içinde beyin kanaması geçirerek öldü. -KCK davasından Kırıkkale F Tipi 2 No’lu Cezaevi’nde bulunan Ahmet Arslan 10 gardiyan tarafından darp edildi ve tedavi edilmeden hücreye konuldu.

-Bakırköy Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan görme engelli ve kanser hastası Hediye Aksoy’un tedavisi yapılmıyor. Bu durumu protesto eden 22 kadın siyasi tutsağa onlarca gardiyan tekme, yumruk ve coplarla vahşice saldırdı. -Fiili saldırılara ek olarak her gün onlarca kişi tutuklanıyor. Öcalan’ın avukatları “terör örgütü PKK’ye hiyerarşik yapıya dahil olmadan yardım ettikleri” iddiasıyla yargılanarak 1 yıl süreyle Öcalan’ın müdafiliğini ve vekilliğini yapmaktan alıkonuldular.

-İmralı Cezaevi’nde bulunan Öcalan ve diğer 5 tutsağın kendi aralarında ve aileleriyle Kürtçe konuşmaları yasak. Ayrıca tutsaklara Kürtçe yayın ve Kürtçe mektup yasağı da var.

-Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde okuyan ve bir faşistin öldürülmesi iddiasıyla tutuklanan Seyfettin Bal gardiyanlar tarafından ‘intihar etti’ yalanı eşliğinde katledildi. PKK ve PJAK tutsakları cezaevindeki durumu ve

yaşanan sorunu ortaya şöyle koyuyorlar: “…yüzlerce arkadaşımız en ücra yerlere işkence zoru ile sürgün edilmekte ve gidilen yerlerde insanlık dışı şartlarda tutulmaktadır… Ailelerimize hakaret edilmekte, görüşe gelen ailelerimiz taciz edilmekte, faşist ve ırkçı çeteler aileler üzerine salınmaktadır!... Gelin zindanlarda uygulanan ve vahşet boyutuna varan bu uygulamaları yerinde görün. Hiçbir arkadaşımızın can güvenliği bulunmamaktadır, sürgün edilen arkadaşlarımızdan haber alamıyoruz, her gün bir arkadaşımızın, ‘intihar etti’ denilerek, cenazesi dışarıya çıkarılıyor, hasta ve en insani ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olan onlarca arkadaşımız tedavi edilmiyor, dışarıdan gelen ilaçları verilmiyor, ana dilimizle telefon ve görüş yerlerinde konuşmamız engelleniyor, hiçbir muhalif dergi ve gazete içeriye verilmiyor, ailelerimizle görüşmelerimiz, ‘disiplin cezası’ adı altında engelleniyor, yasal hakkımız olan ortak alanlara keyfi nedenlerle çıkarılmıyoruz, mahkemelerde ana dilimizle konuştuğumuz için hakimlerin gözü önünde ve onların yönlendirmesi ile işkencelerden geçiriliyoruz!”

Gerçek, kalıcı ve onurlu bir barış devrimde, sosyalizmdedir!

Sistem bir kez daha imha, inkar ve asimilasyon politikasını dayatmaktadır. Açıktır ki bundan başka bir planı da yoktur. O imha, inkar ve asimilasyon politikalarından beslenmektedir. Bunun için hem Kürt halkının meşru ulusal taleplerini bastırmakta hem de yükselttiği şovenizmle Türk işçi ve emekçilerini zehirlemektedir.

Bunca ölüme, ödenen bedele rağmen devletin silahların susması için sunduğu tek şart PKK’nin silah bırakmasıdır. Bunu ise Kürt halkının 15 Ağustos 84’den beri silahlı mücadeleyle kazandığı hakları tekrardan yok etmek için ortaya atıyor. Kürt halkı bunu kabul etmeyip direndiği için de operasyonlara, katliamlara ve tutuklamalara başvuruyor.

Bu sistem içerisinde TC ile ‘gerçek, kalıcı ve onurlu’ bir barış mümkün değildir. Devletin bugüne kadar takındığı tüm tutumlar bunu ispatlamaktadır. Kürt halkı bugüne kadar kazandığı tüm hakları fiili mücadeleyle kazandı. Ona bu hakları anayasal güvenceler (talepler) sağlamamıştır. Ve sağlamayacaktır. Bir takım burjuva yazarların ya da liberal aydınların belirttiği gibi çözümün yolu ne meclisten geçmektedir ne de göstermelik kağıt yığınlarından... Kürt halkına özgürlüğünü ancak ve ancak toplumsal bir devrim verebilir. Bu coğrafyada devrim ve sosyalizm davası kazanmadıkça iki halk arsında ne gerçek bir kardeşlikten bahsedilebilir ne de kalıcı ve onurlu bir barıştan. Çünkü savaşları yaratan emperyalist-kapitalist sistemin ta kendisidir. Bu sistem yıkılmadıkça taleplerimizin gerçekleşme olanağı yoktur. Eğer birtakım geçici şeyler istemiyorsak...

Bu yazı yazılırken BDP’li Yıldırım Ayhan polis tarafından uğradığı saldırı sonucu yaşamını yitirmişti. Beşir Atalay’ından, Tayyip Erdoğan’ına, ondan Genelkurmay Başkanı’na kadar herkes kara ötesi operasyonundan bahsediyordu. Bildiğimiz gibi savaş seslerinin yükseltilmesi, sadece Kürt hareketine değil, tüm ilerici-devrimci güçleri de hedeflemektedir. Yeni bir eğitim yılına girerken başta biz genç komünistler olmak üzere tüm ilerici-devrimci güçlerin omuzlarında bundan dolayı önemli görevler vardır. Bizler Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesini desteklemeli, saldırganlığa karşı birleşik bir direnişe geçmeliyiz. Üniversiteleri kardeşliğin kalesi haline getirmeliyiz. Ancak böylesi bir duruş saldırıları göğüsleyebilir.

Bu sistem içerisinde TC ile ‘gerçek, kalıcı ve onurlu’ bir barış mümkün değildir. Devletin bugüne kadar takındığı tüm tutumlar bunu ispatlamaktadır. Kürt halkı bugüne kadar kazandığı tüm hakları fiili mücadeleyle kazandı. Ona bu hakları anayasal güvenceler (talepler) sağlamamıştır. Ve sağlamayacaktır.

25


Kürt halkı asimilasyon ve imha saldırılarını direnişle püskürtecektir! Son yapılan YAŞ toplantısı ile birlikte AKP hükümeti ordu üzerindeki ezici üstünlüğünü ilan ederek içeride ve dışarıda başlatılacak olan yeni bir savaş döneminin startını verdi. Sermayenin sözcüleri tarafından katıldıkları her toplantı ve iftar yemeklerinde Kürt hareketine ve devrimci harekete karşı kapsamlı bir saldırının başlatılacağı ilan edildikten sonra Güney Kürdistan’a yönelik hava harekatı başlatıldı. Metropollerde artacak terör olaylarını engellemek yalanı ile polis devleti uygulamalarında kapsamlı bir mesafe alan sermaye devleti hazırlandığı söylenen gözaltı listeleri ile baskı ve terörü tırmandırıyor. Sınırlarda görev yapacak özel birlikler adı altında bir kez daha kontr-gerillayı işbaşına geçiriyor. Açılım aldatmacasının artık tamamen sona erdiği bir dönemde Kürt halkı bir kez daha kapsamlı bir saldırı ile karşı karşıya. Sermaye devleti Kürt hareketini tasfiye planına dayanan açılım planında başarılı olamayınca bir kez daha asimilasyon ve imha politikalarına sarıldı. Kürt hareketine yönelik sınır ötesi ve havadan saldırılar sürekli yoğunlaşırken bu saldırılarda ise birçok sivil hayatını kaybetti. Olayları protesto edenler ise devlet teröründen nasibini aldı. Kürt halkı bir tarafta sürekli operasyonlarına devam eden Türk ordusu, diğer tarafta ise gelen her asker ölümünden sonra başlatılmaya çalışılan linç girişimleri ile karşı karşıya bulunuyor. Zeytinburnu’nda tamamen organize bir şekilde başlayan linç girişimleri bunun en iyi örneğidir. Oraya gelen bir polis amirinin ise olaylara müdahale etmek yerine “siz gidin biz bunlara yeteriz” sözü olayın içerisinde devletsivil faşist işbirliğini açıkça gözler önüne seriyor. Yine Eskişehir’de mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırı halklar arasında atılmaya çalışılan nifak tohumlarının sonucunu gösteriyor. Amerika’nın direktifleri doğrultusunda Suriye’deki halkı kurtarmaya soyunan AKP hükümeti orada yapılanları vahşet olarak nitelendiriyor. Yapılan konuşmalarda ise tüm bu baskıyı yapanların döktükleri kanda boğulacaklarını ifade ediyor. Oysa tüm bu sözleri söylerken Kürdistan toprakları bombalanıyor. Birçok Kürt hayatını kaybediyor. Katliam listelerine son eklenen isimlerden biri BDP Van İl Genel Meclisi üyesi Yıldırım Ayhan oldu. Ayhan, operasyonların durması için sınıra yürüyenlere askerler tarafından gerçekleştirilen saldırıda gaz bombasıyla katledildi.

Somali’de küçücük çocukların açlıktan öldüğünü söyleyen sermayenin sözcüleri Kürdistan’da küçücük çocukları kendi elleri ile katlediyor. 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, 9 yaşındaki Ceylan Önkol bunun başlıca örnekleridir. Somali’deki, Suriye’deki çocuklara gözyaşı dökenler ikiyüzlü bir şekilde Kürdistan’da katledilen çocukları görmezden gelmektedirler. Tüm bu sahte gözyaşları o çocukların ölmesinde kapitalizmin rolünü asla saklayamayacaktır.

Birçok kez birbirleri arasında husumet olduğu düşünülen İran ve ABD mevzu Kürt halkı olunca anlaşmakta hiç zorluk çekmiyor. Türk devleti de bu ikilinin arasını yapmakta birer maşa olarak kullanılıyor. Ama unutulmasın ki tüm bu kirli ittifaklara karşı son sözü direnen halklar söyleyecektir. Kürt halkı tüm bu baskı ve teröre karşı direniş bayrağını yükseltmektedir. Sınır ötesine geçip gerilla cenazelerini almaları, Kürt analarının sınıra canlı kalkan olarak gitmeleri direniş ateşinin söndürülemeyeceğinin en iyi göstergesidir.

26

Kürt halkının üzerine düşen bombaların parası ise işçi ve emekçilerin cebinden çıkıyor!

Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre Türkiye 1988-2008 yılları arasında dünyada en çok silah ithal eden ilk beş ülke arasındaydı. İran 3.8, Rusya 4.3, Pakistan 4.4, Türkiye 4.9 oranı ile bütçesinde savunmaya en çok pay ayıran ülkelerin ön sıralarında yer almaktadır. Kurumun verilerine göre Türk devletinin silahlanma için harcadığı kaynaklarda son yıllarda yüzde 2.7’lik artış yaşandı. 2010 yılında silahlanmaya ayrılan kaynak 26 milyar 313 milyon lira. İsveçli kurumun yaptığı araştırmada dünya genelinde ekonomik krizden dolayı bütçe kesintilerine gidilmesine rağmen askeri harcamalarda büyük artış yaşandı. Bütçeden emniyete ayrılan paranın AKP’nin hükümet olduğu 2002’den bu yana düzenli olarak artmış olması elbette bir plan ve programın parçasıdır. Yine polise tanınan geniş yetkiler de öyle.

Dinci-gerici partinin temel askeri dayanağı olduğu ölçüde, silahlanma yarışında bütçeden emniyet müdürlüğüne ayrılan pay TSK’yı geçmiş durumda. 2011 yılı bütçesinde Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ödeneği bu yıl % 23.2 artırılarak 10 milyar 578 milyon TL’ye çıkarıldı. Emniyete ayrılan bu büyük pay, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü gibi birçok birime ayrılan payın neredeyse beş kat üstünde olurken, Deniz ve Hava Kuvvetleri ile Jandarma Genel Komutanlığı’na ayrılan toplam bütçe ile hemen hemen aynı seviyeye ulaştı. Yine Emniyet’e ayrılan bütçenin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı’ndan daha fazla olması dikkat çekti.

Kürt halkına ve hareketine karşı savaşta polise daha etkin rol verilmesinin ardından özellikle bölgede kullanılmak üzere emniyete yeni zırhlı araçların alınacağı da gündemdeki konuları arasında bulunmaktadır. Basına yansıyan bilgilere göre değişik marka ve modeldeki 300’e yakın zırhlı aracın teslim alınmaya başlandığı, araçların 2011 bütçesinden 100 milyon liralık kaynağın kullanıldığı kaydedildi. Cobra, Shortland, kameralı Shortland, Dragon panzer, TOMA (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) ve zırhlı personel otobüslerinin, ihtiyaca göre öncelik özel harekat birimlerinde olmak üzere illere dağıtılacağı ve 2012 bütçesine de benzer büyük çaplı alım için ödenek konulacağı öğrenildi. Yine yakın bir zaman önce ABD’ye 109 adet helikopter karşılığında 3.5 milyar dolar ödeneceği açığa çıkmıştı. Bütçesinden en büyük payı askeri harcamalara ayıran bir ülkede, resmi verilere göre kayıtlı çalışan sayısının yarısı, yani 4.5 milyon kişi asgari ücretle yani açlık sınırının altında çalışmak zorunda kalıyor.

Eğitime ayrılan bütçe ortadayken, her dönemin başında harç parasını ödeyebilmek için çalıştığı işyerinde yaşamını yitiren öğrencilerin haberi gelirken kirli savaşa neden bu kadar para ayrıldığı sorgulanmalıdır. Birçok öğrenci parasızlıktan okuyamazken, dershane parasını ödeyemediği için annesi hapse giren ve intihar eden Soner Sipahiler örneği orta yerde dururken bu paralar Kürt halkının üzerine bomba, mermi olarak düşüyor. Bugün bizlere düşen ise bu zulme dur demek, Kürt halkı ile eylemli dayanışmayı yükseltmektir.


Kadın cinayetleri tırmanıyor...

Kadınlar neden ölüyor?

Son dönemde kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet burjuva medya tarafından yoğun olarak işleniyor. Gazetelerin üçüncü sayfalarında, ana haber bültenlerinde hemen hemen her gün kadına yönelik şiddet veya kadın cinayeti ile ilgili bir haber oluyor. Sayısal verilere bakıldığında durumun vahameti daha da çıplak bir şekilde görülüyor: - 2002 ile 2011’in ilk altı ayı arasında resmi rakamlara göre 4 bin 410 kadın öldürüldü.

- 2002 yılından 2009 yılına gelindiğinde öldürülen kadın sayısı yüzde 1400 artış gösterdi.

- Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2011’in ilk altı ayında öldürülen kadınların sayısının 130'a ulaştığını açıkladı.

- Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün “Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması”na göre Türkiye’de kadınların yüzde 41.9’u fiziksel ve cinsel şiddete uğruyor. Yaşadığı şiddeti kimseye anlatmayan kadın oranı yüzde 48.5. - Türkiye genelinde ‘ekonomik şiddete’ uğrayan kadın oranı yüzde 23.4. Erkeklerin ‘işten çıkmaya neden olma veya çalışmaya engel olma’ oranı düşük gelir seviyesindeki kadınlarda yüzde 21.5 iken, yüksek gelir düzeyindeki kadınlarda yüzde 21.2. (Kaynak: Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, “Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması) - 2010 yılında tacize uğrayan kadın ve çocukların sayısı 381. Tecavüze uğrayan kadın ve çocukların sayısı ise 207. 2010 yılında tanıdıkları bir erkek tarafından tecavüze uğrayan kadın ve çocukların oranı yüzde 91.3. (Kaynak: Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, “Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması)

Tablonun yakıcılığıyla birlikte kamuoyu da artık kaçınılmaz olarak kadın sorununu “tartışıyor”. Kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini çözmek için çözümler aranıyor, öneriler getiriliyor. Bu vahşetin sorumluluğu oğullarını iyi yetiştiremeyen analara ve en ileri adım olarak feodal aile yapısına yükleniyor, kadınlar cahillikle suçlanıyor. Mevcut yasal düzenlemeler işlediği takdirde bile engellenebilecek pek çok şiddet olayı ve cinayet varken, devletin yaşananlardaki tüm sorumluluğu örtbas edilmeye çalışılıyor. Çözüm ise yeni sığınma evleri açmak gibi göstermelik projelerle aranıyor. Kısacası kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet burjuva medya tarafından şişirilen, göstermelik bir gündem olarak kalıyor. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerindeki artışın gerçek nedenlerini ve çözüm yollarını aramak ancak mevcut toplumsal düzeni ve kadının bu düzen içerisindeki konumunu sorgulamakla gerçekleşecektir. Kapitalist düzende kadın her

zaman ikinci sınıf cins olarak aşağılanır ve ezilir. Bu bakış açısıyla kapitalist düzen kadının ezilmişliğini tüm kurumlarıyla -eğitim, din, yasalar vb.- her daim ayakta tutmaya çalışır, çünkü bu ezilmişlikten beslenmektedir. Evde bedava işgücü, iş yerinde ucuz işgücü anlamına gelen kadının toplumsal konumu da buna göre belirlenir. Sömürü üzerine kurulu kapitalist düzende kadınlar sınıfsal ezilmeyi de katmerli şekilde yaşamaktadır. Kadın sorununun sınıfsal özünü görmeden ortaya konan yaklaşımlar eksiklik ve/veya çarpıklıkları barındırır. Kadın sorunu ve bu sorunun gerçek çözümü ise şöyle özetlenebilir:

“Bunun karşısında biz komünistler kadın sorununun tarihsel bir sorun olduğunu vurgularız; tarihin belli bir evresinde belli koşulların ve ilişkilerin ürünü olarak ortaya çıktığını, tarihin gelecek bir evresinde bu koşulların değişmesi ve ilişkilerin ortadan kalkmasına/kaldırılmasına bağlı olarak da ortadan kalkacağını söyleriz. Bununla da yetinmez, bu tarihsel sorunun aynı zamanda sınıfsal nitelikte olduğunu vurgularız. Kadın sorununun tarih içinde belli sınıf ilişkilerinin ürünü olarak ortaya çıktığını, her yeni sınıflı toplumun bunu kendinden öncekinden devraldığını, özünü koruyarak kendi yeni koşullarına uyarladığını, dolayısıyla sınıfların doğmasıyla oluşan ve tüm sınıflı toplumlarda özü bakımından süren kadın sorununun ancak sınıfların tasfiyesiyle ortadan kalkacağını savunuruz.” (Kaynak: Günümüzün burjuva toplumunda genel boyutlarıyla kadın sorunu - H. Fırat, Kadın sorunu üzerine konferanslardan.../1) Son dönemde tırmanan kadına yönelik şiddet olaylarını ve kadın cinayetlerini kadın sorununun doğru tespiti çerçevesinde değerlendirmek, yaşananları doğru anlamak ve çözüm yolları geliştirmek noktasında yardımcı olacaktır. Burjuva sistemin ve onun borazancılığını yapan medyanın tüm aldatmacaları ve safsataları karşısında kadına yönelik şiddet olaylarının ve kadın cinayetlerinin artmasının tam da kapitalizmin krizinin derinleştiği bir dönemde olması tesadüf değildir. Krizin faturası işçilere ve emekçilere kesilirken, bu durum toplumsal çalkantı ve yozlaşmayı da derinleştirmektedir. Kadınlar da toplumsal ezilmişlikleriyle birlikte bu dönemde bir yandan en kolay işten çıkartılan ya da kölece çalışma koşullarına razı edilmeye çalışılan kesim olurken, bir yandan da kapitalizmin bunalımını canlarıyla ödemektedir. Açıktır ki gelinen aşamada kadının gerçek kurtuluşunu sağlayacak mücadeleyi büyütmek ve kadınların bu mücadele içerisinde zincirlerini kırmasını sağlamak çok daha yakıcı bir şekilde ortada durmaktadır.

B. Bahar

27


Mazlum halkların savunucusu değil, emperyalizmin tetikçisidirler! İsrail’le gerilimi siyasi ranta çevirme konusunda deneyim kazanan AKP şefleri, bu taktikle hem dinci gericiliğin etkisindeki toplum kesimleri hem Arap halkları nezdinde prestij kazanmaya çalışıyorlar. Zira siyonist rejimin Filistin halkına reva gördüğü zulüm, bölge halklarında İsrail devletine karşı yaygın bir tepkinin oluşmasına neden olmuştur.

İki Amerikancı rejim arasında yaşanan gerilimler yapay olmamakla birlikte, Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP şeflerinin İsrail’e “efelik” taslaması, kaba bir sahtekarlıktan başka bir şey değildir. Zira ortada dinci şefler adına ciddi bir duruş olsaydı, aynı mizansen defalarca tekrar edilmezdi.

İşbirlikçi sermaye iktidarının etkili güçlerinden biri haline gelen dinci gericilik odağı AKP hükümeti, defalarca gerilim yaşamasına rağmen, İsrail’le ilişkileri sürdürmektedir. Türk devletini ve hükümetini küçük düşüren “alçak koltuk krizi” ve Mavi Marmara saldırısından sonra bile, AKP’nin siyonist rejimle ilişkileri devam etmiştir. İki rejim arasında yaşanan gerilimlere rağmen, Ankara’daki işbirlikçi takımının İsrail’le ilişkileri düzeltmek zorunda kalması, emperyalist/siyonist güçler önünde dik durma gücü ve iradesinden yoksun olmasıyla doğrudan bağlantılıdır.

Yeni bir sahtekarlık manevrası...

İki Amerikancı rejim arasında yaşanan gerilimler yapay olmamakla birlikte, Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AKP şeflerinin İsrail’e “efelik” taslaması, kaba bir sahtekarlıktan başka bir şey değildir. Zira ortada dinci şefler adına ciddi bir duruş olsaydı, aynı mizansen defalarca tekrar edilmezdi. Efelik taslayanların Washington’daki efendiden emir gelince sarfettikleri büyük sözleri yutmak zorunda kalmaları, boyunlarını aşan işlere kalkışmalarından kaynaklanıyor olsa gerek. Ne Tayyip Erdoğan ne müritlerinin büyük lafları yutup alçaltıcı bir duruma düşmekten hoşnut oldukları söylenebilir. Buna karşın emperyalist/siyonist güçlerle kurdukları ilişkiler, onları bu hallere düşmeye mahkum ediyor.

28

Mavi Marmara saldırısıyla ilgili Birleşmiş Milletler’in hazırladığı raporun içeriği, bir kez daha AKP hükümetinin şeflerini çileden çıkardı. “Koca Türk devleti”ni hiçe sayarak siyonist katilleri aklayan BM raporu, hükümetin İsrail’e

karşı yeni bir “taarruz” başlatmasına vesile oldu. Zira “büyük devlet” olmakla övünen, bölgesinde ABD taşeronluğu yaparak da olsa etkili bir güç olmakla hava atan Ankara’daki gerici rejimin şefleri, İsrail sözkonusu olduğunda BM nezdinde bir hiç olduklarını birkez daha gördüler.

İsrail’le yapılan askeri anlaşmaların askıya alındığını ilan eden AKP şefleri, diplomatik ilişkilerin alt düzeye indirildiğini, İsrail ordusuna karşı Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda dava açacaklarını belirttiler. Gazze etrafındaki kuşatmayı tanımakdıklarını da açıklayan Amerikancı hükümetin sözcüleri, Türk gemilerinin Doğu Akdeniz sularında daha sık görüneceğini beyan ettiler. Olaylar öyle bir şekilde yansıtıldı ki, sanki AKP hükümetinin İsrail’le yaşadığı gerilimin temel nedeni Filistin halkından yana tutum almasıdır. Oysa gerilimin temel sebeplerinin Filistin sorunu veya Filistin halkının acılarıyla hiçbir ilgisi bulunmuyor.

AKP hükümeti adına bu sahtekarlık manevrası yeni değil elbet. Daha önce defalarca İsrail’le gerilim yaşayıp, arayı düzelten Tayyip Erdoğan’la müritleri, ne pahasına olursa olsun Washington’daki efendiyle arayı iyi tutmak zorundalar. Bu defa sorun daha da boyutlanmış görünse de, Washington’dan gelen haberler, AKP şeflerinin siyonistlerle yaşanan gerilimi hafifletmek için çaba harcamak zorunda kalacağına işaret ediyor. Böylece sahterkarlık zincirine yeni bir halka eklemiş olacaklar.

NATO’nun tetikçileri, mazlumlardan yana tutum alamazlar

İsrail’le yaşanan gerilimle ilgili konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, sadece Filistin halkını değil, bütün mazlum halkları savunacaklarını iddia etti. AKP şefleri buna benzer ifadeler kullanırken, medyadaki organik gazeteci müsveddeleri de benzer şeyler yazıp çiziyorlar. Oysa “İsrail’e kafa tutuyoruz”, “biz mazlum Filistin halkının yanındayız” diye caka satan Amerikancı hükümetin sözcüleri, aynı günlerde, savaş aygıtı NATO’nun füze kalkanının Türkiye


topraklarında inşa edilmesine onay verdiler. Üstelik dinci gerici hükümet, füze kalkanıyla ilgili kararı dini bayramda aldı. Görüldüğü üzere, “biz İsrail’e kafa tutuyoruz”, “biz mazlum halklardan yanayız” türünden söylemler kaba bir riyakarlıktan başka bir anlam taşımıyor. Zira mazlum halklardan yana olanlar, halkların celladı NATO adına tetikçilik yapmak için bu kadar utanç verici bir kararın altına imza atmazlar. Oysa ilke, ahlak, değer yoksunu sermaye hükümetinin şefleri, sefil çıkarları uğruna sözkonusu imzayı Ramazan Bayramı’nda atmayı uygun buldular. Mazlum halklardan yana olduklarını öne sürenler, aynı günlerde savaş uçaklarıyla Kürt hareketi ve Kürt halkının tepesine bomba yağdırıyordu. Ulusal eşitlik ve özgürlük uğruna mücadele eden mazlum Kürt halkına savaş ilan edenlerin “mazlum halklardan yanayız” türünden laflar etmeleri, riyakarlıkta sınır tanımadıklarını gözler önüne sermektedir.

“Şımarık oğlan” 63 yaşında

ABD adına tetikçilik yapan İsrail-Türkiye ikilisinin arasında yaşanan gerilim, dünya kamuoyunda tartışma konusu edilirken, kameralar karşısına çıkan AKP şefi Tayyip Erdoğan, “Bugüne kadar dünyada BM’nin İsrail ile ilgili almış olduğu kararlar karşısında İsrail, her zaman bir şımarık oğlan rolünü oynamıştır ve bu şımarık oğlanlığının devamlı süregideceğini zannetmiştir” diye konuştu.

Füze kalkanı inşası konusunda somut adımlar atmaya hazırlanan Ankara’daki işbirlikçi takımının, tetikçilik rolünü pekiştirirken buna uygun bir üslup geliştirmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Aynı günlerde İsrail’le yaşanan gerilimde kullanılan dil de “etkin tetikçi havası”ndan bağımsız değil. İsrail sözkonusu olduğunda, saldırganlığı, “AKP mazlum Filistin halkından yana tutum alıyor” şeklinde pazarlamak mümkün oluyor. Son günlerde sergilenen hamaset de bundan kaynaklanıyor. Yayılmacı heveslere kapılan güçlerin daha kaba, daha saldırgan bir politika izlemeleri kaçınılmazdır. Türk burjuvazisi ve onun hizmetindeki AKP iktidarının belirginleşen yayılmacı yönelim bunun ilk işaretlerini veriyor.

Bu yönelimin belirginleşmesi, dinci gericilik odağı AKP’nin “mazlumlardan yanayız” türünden iğrenç propagandalarının etkisini giderek sınırlayacaktır. Özgürlüğü uğruna mücadele eden bölgenin mazlum halklarının ise, gelinen yerde emperyalizme olduğu kadar bölgedeki tetikçilerine karşı da mücadele etmek zorundadırlar.

(Sosyalizm Yolunda Kızıl Bayrak,

Sayı: 2011/34, 9 Eylül 2011)

Düne kadar İsrail’le sıkı-fıkı olan AKP şefleri, “şımarık oğlan”ı yeni keşfetmiş gibi rol yapıyorlar. Oysa bu “şımarık oğlan”ın 63 yaşında olduğunu en iyi bilenlerden biri Tayyip Erdoğan’dır. Üstelik bu aynı Erdoğan ve onun hükümeti, halen İsrail’le çok farklı ilişkiler içinde bulunuyor. Yakın geçmişe kadar ise, siyonist rejimin bölgedeki temel dayanaklarından biri idiler.

Düne kadar siyonist rejimin işbirlikçisi olduklarına göre, dinci gericiliğin şeflerinin Filistin halkının acıları veya sorunlarıyla ilgili oldukları iddiası kaba bir aldatmacadır. Zira sorun mazlum Filistin halkından yana olmak olsaydı, İsrail’le ilişkiler çoktan kesilirdi. Bu böyle olmadığına göre, Filistin halkının acıları, AKP ve onun destekçileri için ancak siyasi rant konusu olabilir. Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları, siyonist rejimle yaşanan gerilimin giderilebileceğini, bunun için İsrail’in adım atmasını beklediklerini ortaya koyuyor. Washington’daki efendinin olaya el koymak için harekete geçtiğine dair haberlerin ardından konuşan AKP şefinin “en keskin” ifadelerinde bile, bu sorunun çok uzun sürmesinin istenmediği hissettirildi.

Yayılmacı zihniyetin dilini geliştiriyorlar

Türk burjuvazisi ve onun hizmetindeki AKP iktidarı, ABD’nin bölgesel çıkarlarına hizmet ederken üstlendiği tetikçilik rolü karşılığında yağmadan pay istiyor. Çizilen sınırların dışına çıkmadan belli etkinlik alanları da talep ediyor. Bu ise, hem içe hem dışa karşı daha saldırgan bir politikanın belirgin hale gelmesini kaçınılmaz kılıyor. Kürt halkına karşı savaşın tırmandırılması, NATO’nun Libya saldırısına verilen destek, Suriye konusunda yapılan küstahça açıklamalar… tüm yayılmacı zihniyetin saldırgan dilinin tezahürleridir.

29


Yardıma muhtaç bırakanlar, çaldıkları yaşamların hesabını verecekler

Açlık oyununda sahnelen insani yardım trajedisi değil, onu yaratanların 'yalancı atışmasıdır'!

Afrika'dan çalınanlar ile korkunç birikimlerini büyüten emperyalistkapitalist sistemin devleri, gözalıcı hayatları bu yolla gerçek kılabilmektedirler. Öyleyse bugün milyarlarca insanı pençesine almış, milyonlarca Somalili'yi tehdit eden bu canavarın sebep olduğu esas facia üretici güçlerin bu denli geliştiği günümüzde, üretilenlerin sermayenin mülkiyetinde olmasıdır.

30

Gelişen üretici güçler ile birlikte bugün dünyada var olan tüm kaynaklar daha önceden hiç olamayacağı kadar büyük bir verimlilik ile insanlığın ihtiyaçlarına sunulmaya hazırdır. İnsanlar için tüm bunları gerçekleştirmek hiç bu kadar kolay olmamıştı. Öyleyse bu sahnede trajediye yer var mıdır?

Trajedi insanın karşılaştığı faciaları korku ve heyecan örgüsü içinde anlatan bir tiyatro türüdür. Peki bugün kim açlığın insanlığın karşı karşıya kaldığı bir facia olduğunu söyler? Öyle ya, çöpler tüketilmemiş yiyeceklerle doluyken, dünya nüfusunun büyük bir kısmı aşırı beslenmekten ötürü sağlığını kaybetmektedir. Herşey bundan ibaret de değildir: Dünya üzerinde gıda üretimi için ayrılabilecek tarım alanlarının önemli bir bölümü tercihen farklı ihtiyaçlara göre işletilmektedir. Her gün 24 bin insanın açlıktan öldüğü topraklarda mısır gibi temel gıda maddeleri kapitalist metropollerde bioyakıt olarak motorların yakıt ihtiyaçlarını karşılamak için değerlendirilmektedir. Hala açlığın bir facia olduğunu kim söyler?

Açlık, sefalet, salgın hastalık, iç savaş: Kapitalist sistemin Afrika'ya faturası

Afrika'da açlık 27 yıl sonra yeniden ilan edildi. Bu sefer Somali'de... Açlık bugün üretim ve tüketim arasındaki eşitsizlik üzerine kurulu özel mülkiyet düzeninin bir sonucudur. Bundan dolayı bu gerçekle kapitalist metropoller de dahil dünyanın her yerinde karşılaşırız. Çöplerin hiç yenmemiş yiyecekler ile dolu olduğu, dünyadan çalınan tüm zenginliklerin toplandığı merkezlerde onbinlerce hatta yüzbinlerce insan açlık, sefalet ve ölüm ile yüzyüze yaşamaktadır. ABD'de 40 bin insan açken Almanya'da 2 milyon çocuk yetersiz beslenmektedir. Ancak Afrika'da tablo bambaşkadır. Tüm doğal kaynakları ile tekellerin talanına açılmış bu coğrafyada her 22 milyon hektar toprak emperyalist metropollere üretim yapmak üzere satılmıştır. 11 milyon insanın açlıktan ölmekle yüz yüze olduğu Etiyopya topraklarında Etiyopyalılar'ın yiyecekleri gıdalar yerine Avrupa'ya bioyakıt sağlamak için tarım yapılmakta, Kenya'da ise tarım üreticileri İMF ve Dünya Bankası'nın (DB) dayatmaları sonucunda emperyalist metropollere çiçek üretmektedir(!).

İMF-DB politikaları Afrika'da insanları açlığa sürüklerken tarım alanlarını emperyalist-kapitalist sistemin talanına tahsis etmiştir. Somali'den çalınan 400 milyon dolarlık deniz ürünlerinin emperyalist ülkelerin mutfaklarında sunulmasını da eklediğimizde şunu söylemek artık şarttır ki, ne Afrika da ne de Somali'de açlık emperyalistkapitalist sistemin adaletsizliğin ve tekellerin açgözlülüklerinin dışında birşeydir. Bu kapitalist özel mülkiyet düzeninin kendisidir.

Görülen odur ki, bu coğrafyada yaşananlar insanlığın çözmekten aciz oldukları sorunlar değildir. Afrika'dan çalınanlar ile korkunç birikimlerini büyüten emperyalist-kapitalist sistemin devleri, gözalıcı hayatları bu yolla gerçek kılabilmektedirler. Öyleyse bugün milyarlarca insanı pençesine almış, milyonlarca Somalili'yi tehdit eden bu canavarın sebep olduğu esas facia üretici güçlerin bu denli geliştiği günümüzde, üretilenlerin sermayenin mülkiyetinde olmasıdır. Bu eşitsizlik bugünlerde olduğu gibi o kadar büyüyebilmektedir ki, bir kıtada çöpler yenmemiş yiyeceklerle dolarken, bir diğerinde hergün 24 bin insan açlıktan ölmektedir. Hem de ürettikleri yiyecekler bir başkasının çöpünde çürürken! Facia işte milyarlarca insanın bu şekilde yaşamaya ve ölmeye mahkum edilmesidir. Bu açlık ve sömürünün üzeri ise bir de emperyalizm patentli diktatörlüklerle süreklileştirilmiştir. Milyonlarca insanın açlıktan öldüğü bir kıtadan milyonlarca yiyecek -petrol, elmas vs. gibi diğer kaynaklardan bahsetmiyoruz bile- çalınırken milyarlarca dolarlık silahlar karşılığında iç savaşı sürdürmek için bu ülkelere satılmakta, yoksulluk bir kat daha derinleştirilmektedir. Burada dikkati çeken ise tüm kapitalist devletlerin bu konuda birbirleri ile az çok uzlaşmış olmalarıdır.

Sahne mutlaka işçi sınıfının olmalıdır!

Bir tiyatro oyunu olan trajedi izleyiciye yaşattığı korku ve heyecan ile çeşitli dersler verir. Dünya bir sahne olsa, bu düzenin tüm kurumları ile


yıkılması gereken bir düzen olduğunu söylerdik. Ancak burada ters bir giden birşey var. Asalak kapitalistler bu oyunu bu kadar açık oynadıklarında çözülecek düğümleri bildikleri için bugün yarattıkları birçok sorunda olduğu gibi Somali'de yaşanan açlıkta da yardımsever kılıkları ile sahneye çıktılar. Karşılıklı atışarak ellerini aölüme terk ettikleri Somalililere uzattılar. Bugün onlar bir düete soyundular. Bir yanda biri olanlardan yakınırken, diğeri ise yardım çağrıları yapıyor, sahte gözyaşları döküyor. Öyle bir çaba ile bunu sahneliyorlar ki, onca yıldır çaldıklarından üç beş kuruşu gözden çıkarıyorlar. Afrika'da soygunun başını çeken İngiltere ABD ve AB gibi aktörler toplam 150 milyar dolar kadar bir yardım sözü verdiler. Ne var ki, ülkeden çalınan sadece deniz ürünlerinin bedeli 400 milyardan fazla iken ve ülkeye sayılan silahların geliri şöyle bir düşünüldüğünde nasıl bir ikiyüzlülükle davrandıkları görülür. Elbette bu verilen sözün tutulmadığını da söyleyelim. Dahası Afrika gibi coğrafyalarda yapılan yardımların ardından gelen siyasi-iktisadi dayatmaların herşeyi çok daha kötüye götürmüştür. '80'ler ile İMF-DB eli aracılığı ile kıtaya daha derinden müdahale edenlerin birkaç onyılda yarattıkları sefalet bunu daha açık göstermektedir: 1 milyardan fazla insanın açlık tehdidi altında olduğu bir dünyada bu rakamın en büyük dilimini temsil eden bir kıtada, onlarca milyon hektar toprak çiçek ve bioyakıt için ayrılmıştır. Bu sahtekarlık izin verildiği sürece devam edecek ve yaşananlar bu aşağılık dalaverecilik ile sınırlı kalmayacaktır. Halbuki, sahnemiz dünya ise, bunlar oyunun sadece bir perdesi... Burjuvazinin sefilliğini gösteren, aç bırakanı ve sahte gözyaşı dökeni tanımamızı sağlayacak bir perdesi! Bu sahneye ancak işçi sınıfı çıktığında, ancak bu sahnede sınıfın bilimsel ideolojisi sosyalizm sözünü söylediğinde bu sahtekarlık son bulacak ve Afrika ile birlikte Dünya'ya insanca bir yaşamı inşa etmeye başlayacak koşullar egemen olmaya başlayacaktır.

Gençliğin yeri yardım aldatmacasında değil devrim saflarındadır!

Çeşitli felaketlerin olmazsa olmazı yardım kampanyaları ile türemiş onlarca kuruluşun birbirleri ile yarıştıkları bir gösteri hali almıştır. Gelişen teknoloji ile cep telefonları veya banka hesapları ile her bütçeye uygun bir aldatmaca

sunulmaktadır. Böylelikle gün yüzüne çıkanlar ise bu aldatmacayı teşhir etmek için kimseye bir söz bırakmamıştır. Cep telefonu aracılığı ile yapılan yardımlarda, operatörlerin kısa mesaj ücretlendirmeleri ile kendilerine de çuvalla para kestikleri ortaya çıkmıştır. İşte size yardım! İnsani yardımı bile satılacak bir hizmet olarak gören bir sistem sefalete çare olabilr mi? Yoksa tek derdi biraz daha kar elde etmek ve bunu yaparken sorumlu oldukları sefalette dikkatleri üzerlerinden uzaklaştırmak mıdır?

İnsanca bir yaşam sosyalizmde!

Açıktır ki, emperyalist savaşlar ve sefalet gibi açlık da emperyalist-kapitalist sistemin bir ürünüdür. Kapitalist sistemin özünde yatan uzlaşmaş çelişki çözülmedikçe bunların hiçbirine bir çözüm gelemeyecek, her yıl milyonlarca insan açlıktan ölmeye devam edecek, milyarlarca insan ise sefalet içinde yaşayacaktır. Bu çelişki ancak sosyalist bir düzen altında yıkılp yeniden düzenlene bir dünya ile çözülür, milyarlarca insanın yaşamı çekilmez olmaktan kurtarılabilir. Bunun anlamı kapitalist özel mülkiyetin üretim üzerindeki tahakkümüne son verilmesidir. Ancak bu şekilde Afrika'da yaşamların çalınması, insanlığın böylesi bir eşitsizlik altında esirleştirilmesi önlenebilir. Bugün bir bardak içme suyunu da, bir tablet ilacı da ihtiyaçları olandan alıkoyan kapitalist düzendir. Bu düzende üretim sadece sermaye sahiplerinin karları için sürer, ve de milyarlarca dünyalı ürettikleri ne varsa onlara ulaşmaktan aciz bırakılır. Bir milyardan fazla insanı günde 1 dolardan az bir ücrete yaşamaya mahkum eden bu üretim biçimi insanlığı yıkımdan başka nereye götürebilir ki? Bu düzen alt üst olmadıkça, sosyalist bir düzenin inşaası başlamadıkça, bu düzenin yol açtığı sorunlara kesin bir çözüm mümkün olmayacak, her yardım kampanyası, her reform bir başka "yalancılar atışmasına" dönüşecektir. Öyleyse, "İnsanca bir yaşam için sosyalizm" sözü, bu sahnede artık daha güçlü haykırılması gereken bir sözdür. Bu sözün gereğini yapmak sistemin ölüme terk ettiği her insana karşı bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun taşıdığı irade, dünyayı değiştirme iradesidir. Bu, bu adaletsizliği bilince çıkarmış her insan gibi biz gençliği de ilgilendirmekte, emperyalist-kapitalist sistemin başlattığı bu aşağılık oyunu bilimsel sosyalizmin işaret ettiği biçimde sonlandırmaya davet etmektedir.

Çeşitli felaketlerin olmazsa olmazı yardım kampanyaları ile türemiş onlarca kuruluşun birbirleri ile yarıştıkları bir gösteri hali almıştır. Gelişen teknoloji ile cep telefonları veya banka hesapları ile her bütçeye uygun bir aldatmaca sunulmaktadır. Böylelikle gün yüzüne çıkanlar ise bu aldatmacayı teşhir etmek için kimseye bir söz bırakmamıştır.

31


Azınlıklar mı? Onlar “hain”, tabi ki bize ihanet edebilirler(!) 56 yıl önce Rum azınlığına karşı girişilen ve kapsamı bütün gayrimüslimleri içine alarak genişleyen 6-7 Eylül olayları, azınlıkların sermaye devleti tarafından varlığının asla kabul görülmeyeceğinin kanıtıdır.

Olaylar baştan sona kadar devlet tarafından sistematik biçimde tezgahlanmış ve uygulanmıştır. Olayların işareti Hürriyet gazetesi ile verilmiştir. Gazete, İstanbul’daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Enosis için para gönderdiğini yazıyordu. ‘Atamızın evi bombalandı’ manşetiyle çıkan İstanbul Ekspres ad��ndaki yerel gazete de olayların fitilini ateşlemiştir. Günlük tirajı 20 bin olan bu gazetenin bu manşeti taşıyan baskısı yüz bini aşkın sayıda basılmıştır.

32

Olaylar baştan sona kadar devlet tarafından sistematik biçimde tezgahlanmış ve uygulanmıştır. Olayların işareti Hürriyet gazetesi ile verilmiştir. Gazete, İstanbul’daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Enosis için para gönderdiğini yazıyordu. ‘Atamızın evi bombalandı’ manşetiyle çıkan İstanbul Ekspres adındaki yerel gazete de olayların fitilini ateşlemiştir. Günlük tirajı 20 bin olan bu gazetenin bu manşeti taşıyan baskısı yüz bini aşkın sayıda basılmıştır. Kıbrıs Türktür Derneği (KTD) üyelerince satılmış ve halkı galeyana getirmeye araç olmuştur.

KTD’nin öncülük etmesi ve devletin derin teşkilatlarının yönlendirmesiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitleler, 6 Eylül’ü 7 Eylül’e bağlayan gece Rum ve diğer azınlıkların yaşadığı ev, işyeri, kilise, sinagog ve okullara saldırılar, yağmalar gerçekleştirmiş, tecavüzler başlatmıştır. Olayın sonunda resmi kaynaklara göre 30 yaralı, 15 ölü olduğu ve 60 kadına tecavüz edildiği belirtilmiştir. Elbette ki bu sayıların gerçeği yansıtmadığı bilinmelidir. Saldırılardan sonra büyük göç dalgası kaçınılmaz olmuş, başta Rumlar (ki onlar bu toprakların en eski sahiplerinden olmalarına rağmen) ve diğer azınlıkların büyük bir kısmı bu topraklardan göç etmek zorunda kalmışlardır. Olaylarla ilgili açılan soruşturmada KTC başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi ama kendilerinin serbest bırakılmamaları halinde gerçekleri açıklamakla tehdit ettiler ve serbest bırakıldılar. Fütursuz Demokrat Parti hükumeti ise komünistleri suçlayarak olayları onların üzerine yıkmaya çalışmıştır. Sonunda tüm bunlar tutmayınca olaylar “halkın” üzerine bırakılmıştır. Halkın galeyana geldiğini ve olayları gerçekleştirdikleri söylendi. Bu olayın devletin tezgahı olduğu dönemin generallerinden Sabri Yirmibeşoğlu tarafından televizyon ekranlarında bir bir itiraf edilecekti. Yunanistan’da yaşayan

birkaç Türk gencinin eline üç beş kuruş para sıkıştırılarak Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin kundaklatılmış, sonra da olay Rumların üzerine atılmıştı. O dönem dış politikada ihtiyaç duyulan milliyetçi/şovenist atmosferin nasıl yaratıldığı büyük bir marifetmiş gibi anlatılacaktı.

Rumlara ve diğer gayrimüslimlere yapılan bu saldırılar, hala da ihtiyaç duyulduğunda, bu topraklar üzerinde yaşayan halklara yönelik uygulanacaktır. Tecrübe kazanan ve bu olayları düzenlemekte ustalaşan katil sermaye devleti unutmayalım ki aynısını 18 yıl önce Madımak katliamını tezgahlayıp 35 canı diri diri yakarak Alevilere de uygulamayı ihmal etmemiştir. Ezilmiş Kürt halkı ve emekçileri de Dörtyol, İnegöl, Zeytinburnu olaylarıyla benzer saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Dörtyol’da 4 polisin ölmesi sonrasında başlayan saldırılar, İnegöl’de esnaf kavgası olarak başlayan ve etnik çatışmaya dönen olaylar da devletin derinlerinden gelen emirlerle gerçekleşmiştir. Bugün Kürdistan topraklarında yürütülen imha savaşıyla ezilen Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkı elinden alınmaya çalışılmaktadır. Sınırötesi operasyonu engellemek için canlı kalkan olmak amacıyla sınıra gidenleri gaz bombasıyla öldüren bu katil sermaye devleti Kürt halkının imhasını acımasızca yapacağının sinyallerini açık bir biçimde vermektedir.

Katil sermaye devleti TC, kuruluşundan beri azınlıkları hep düşman olarak görmüştür. Azınlıkları sistematik bir biçimde baskılara, asimilasyonlara, zorunlu göçlere ve katliamlara tabi tutmuştur. İşçi ve emekçileri de aynı şekilde düşman olarak gören kokuşmuş düzenin devleti, işçi ve emekçilerin her türlü hakkını elinden almak ve alabildiğine sömürmek için elinden geleni yapmaktadır. Bu onun doğasında vardır. Sermayenin egemen olduğu bir coğrafyada baskısız, asimilasyonsuz, zorunlu göçsüz, katliamsız ve sömürüsüz bir hayat yaşanamaz. Bilinmelidir ki azınlıkların, ezilen ulusların, işçi ve emekçilerin sorunlarının ÇÖZÜMÜ DEVRİMDE, KURTULUŞU SOSYALİZMDEDİR. A. Zaim


12 Eylül rejimi sürüyor!

ABD uşağı Türk sermaye devletinin genelde işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarına, özelde ise gelişip serpilen toplumsal muhalefete ve devrimcilere yönelik olarak gerçekleştirdiği 12 Eylül faşist askeri darbesinin 31. yıldönümündeyiz. Faşist TC devleti kuruluşundan itibaren orduya yönetimin temel bir parçası olarak yer verdi ve her yeni dönemde bunu güçlendirdi. Ülke idaresini 60’lardan itibaren on yıllık periyotlarla yaptığı faşist darbelerle sağlamaya çalışmıştır. Dışarıdan bakıldığında salt bir yönetim krizinin ürünleri gibi görünen darbeler ile esasta ordunun da bir parçası olduğu sermayenin iktisadi, sosyal ve siyasal egemenliğinin sürdürülmesi hedeflenmiştir. Faşist darbelerin nedenlerini kısaca şöyle tanımlamak mümkün:

- ‘60 darbesi, ‘50’lerde emperyalizme bağımlılığı derinleşen Türkiye kapitalizminin kaynak bunalımı nedeniyle girdiği ekonomik krizi aşmak için yapılmıştır. Daha çok burjuva klikler arasındaki bir iktidar değişimi biçiminde ortaya çıkmıştır. - ‘71 darbesi, ‘60’larda büyüyen toplumsal muhalefeti ezmek ve beraberinde sermaye birikiminin önünü açabilmek için tezgahlanmıştır. Darbecilerin “sosyal gelişme iktisadi gelişmeyi aşmıştır” biçimindeki gerekçeleri darbenin nedenlerini özetlemektedir.

- ‘80 darbesi, genel olarak dünyada neo-liberal politikaların uygulanması, özelde ise sermayenin 24 Ocak kararlarının hayata geçirilebilmesinin önündeki engelleri aşmak ve sermayenin arzuladığı ‘siyasi istikrar’ı sağlamak için gerçekleştirilmiştir.

Emperyalist, kapitalist sistemin zayıf bir halkası olan düzenini pekiştirmeye çalışan faşist karakterli TC devleti, bu darbeler yoluyla her yeni dönemde ortaya çıkan toplumsal muhalefeti de baskı ve zor ile kontrol altına almaya çalışmıştır. Yaşanan sayısız katliam, binlerce insanın tutuklanması, devrimci önderlerin işkencelerle katledilmesi, sosyal saldırılarla kazanılmış hakların gaspedilmesi, açlık, sefalet ve işsizlikteki artış 12 Eylül döneminde doruk noktasına ulaşmıştır. 12 Eylül darbesi bu kadarla kalmamıştır, her bakımdan kurumsallaştırılmıştır. Böylelikle uzun vadeli olarak kapitalist sistem güvence altına alınmaya çalışılmıştır. Eğitim alanında yapılan düzenlemeler bunu açıkça ortaya koymaktadır. YÖK’ün kurulması, din derslerinin zorunlu hale getirilmesi, imam hatiplerin yaygınlaştırılması ve daha birçok uygulamayla geleceğe yönelik tedbirler alınmıştır. Öte yandan tüm muhalif sesleri kolluk kuvvetleriyle bastırmaya çalışmak, en ufak tepkiye bile pervasızca cezalar yağdırmak bu düzenin topyekün bir saldırı yöntemini hayata

geçirdiğinin göstergesidir. F tipi hücre saldırısı bunun bir başka örneğidir. Tüm bunlardan yola çıkarak, sistemin kendi geleceğini sürdürmek için yarattığı uygulamaların her dönem yenilendiğini görmek ve bunlara topyekün mücadele ile karşılık vermek yakıcı bir ihtiyaçtır.

12 Eylül faşist darbesi günümüze uzanan süreçte bir rejim biçimini almıştır. Darbelerle hesaplaşma iddiasındaki AKP’nin yaptığı ise gerçekte varolan baskı ve zor mekanizmasının başına kurulmak olmuştur sadece. Öyle ki bir yandan demokratik açılım adı altında kimi manevralar yaparken, diğer yandan PVSK ve TMY ile faşist baskı mekanizmalarını güçlendirmektedir. Polis sahip olduğu yetkiyle artık sokak ortasında insanları infaz edecek noktaya gelmiştir. Öyle ki baskı ve zorun düzeyi 12 Eylül dönemine yaklaşmaktadır.

“12 Eylül’le hesaplaşma” adı altında anayasada değişiklikler yapan ve yeni bir anayasa yapmak üzere hazırlıklarını sürdüren AKP esasta sermaye egemenliğini pekiştirme telaşındadır. Anayasa referandumunun üzerinden geçen bir yıla daha yakından bakarsak bu gerçeği oldukça net bir biçimde görebiliriz. Anayasa değişikliğinin ardından baskı ve terörün boyutları görülmemiş ölçüde artmıştır. Dahası devlet emekçi halklara karşı yeni bir savaş ve saldırganlık döneminin önünü açmıştır. Üniversiteler cephesinden ise durum farksızdır. Eğitim-öğretim dönemine soruşturmalarla girilmiştir ve sonrasında gelen süreçte Dolmabahçe’de, Cebeci’de ve ODTÜ’de öğrencilerin yaptığı meşru eylemlere azgınca saldırılmıştır. Tüm bu süreçlerin ardından ise açılan davalarla yüzlerce öğrenci hakkında yüzlerce yılı bulan hapis cezaları istenmiştir.

Tüm bunlar 12 Eylül rejiminin kendini yenileyerek sürdüğünü gösterirken, aynı zamanda her noktasında karanlığın yaşandığı bu sistemle mücadele etmenin zorunluluğunu da ortaya koymaktadır. Bu da ancak demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin kitlesel, militan ve devrimci bir temelde yükseltilmesi ile gerçekleşecektir. Aksi takdirde sistem, ister anayasayı değiştirerek olsun isterse de pervasız şiddet kullanarak olsun, işçi ve emekçileri köleleştirmeye, anti-demokratik uygulamalarını ve gericiliğini dayatmaya devam edecektir. Y. Toprak

“12 Eylül’le hesaplaşma” adı altında anayasada değişiklikler yapan ve yeni bir anayasa yapmak üzere hazırlıklarını sürdüren AKP esasta sermaye egemenliğini pekiştirme telaşındadır. Anayasa referandumunun üzerinden geçen bir yıla daha yakından bakarsak bu gerçeği oldukça net bir biçimde görebiliriz. Anayasa değişikliğinin ardından baskı ve terörün boyutları görülmemiş ölçüde artmıştır.

33


Ulucanlar katliamı 12. yılında! Unutmadık, unutturmayacağız!

“Zafere On Yıldız” Devletin kanlı tarihine, bir sayfa daha eklendi 26 Eylül 1999’da. Ulucanlar Kapalı Cezaevi’nde devletin kolluk güçlerinin ağır silahlarıyla gerçekleştirdiği katliam sonucunda 10 devrimci tutsak katledildi, onlarca devrimci tutsak yaralandı ve yine onlarcası ağır işkencelerden geçirildi. Ankara’nın göbeğinde, tüm dünyanın gözleri önünde saatlerce süren saldırı boyunca tutsak yakınları, gazeteciler ve avukatlar alev alev yanan cezaevine yaklaştırılmadı. Ve operasyonun sonunda ölüm haberleri bir bir geldi …

Katliamı yapan devlet ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit nedeni şöyle açıklıyordu: “İçeriyi teslim almadan, dışarıyı teslim alamayız.” Evet çok doğru söylüyordu. Teslim alınmak istenen toplumsal mücadelenin kendisiydi, teslim alınmak istenen devrim ve sosyalizm iradesiydi. Bunun için de F tipi cezaevleri gündeme getiriliyordu. Çünkü yükselen muhalefeti dizginlemenin tek yolu toplumun öncülerini yani devrimcileri zindanlara doldurmaktı.

Peki neydi bu katliamın sebebi?

Katliamı yapan devlet ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit nedeni şöyle açıklıyordu: “İçeriyi teslim almadan, dışarıyı teslim alamayız.” Evet çok doğru söylüyordu. Teslim alınmak istenen toplumsal mücadelenin kendisiydi, teslim alınmak istenen devrim ve sosyalizm iradesiydi. Bunun için de F tipi cezaevleri gündeme getiriliyordu. Çünkü yükselen muhalefeti dizginlemenin tek yolu toplumun öncülerini yani devrimcileri zindanlara doldurmaktı. Bu yüzden daha modern(!) cezaevleri yapılmalıydı. Hücre tipi cezaevleriyle birlikte uygulanacak tecritle devrimci tutsakların ıslah edilmesi amaçlanıyordu.

Bunun için burjuva medya katliama zemin hazırlamak için F tiplerini pazarlıyor, cezaevlerini hedef tahtası haline getiriyordu. Ulucanlar’da F tipi cezaevlerine geçişin provası yapılıyordu. -Nitekim sermaye devleti Ulucanlar’da karşılaştığı direniş nedeniyle bu saldırıyı bir yıl ertelemek zorunda kalacaktı-. Aynı dönemde Öcalan’ın yakalanmasının ardından estirilen şovenist dalga ile tasfiyeci hava, katliama yönelik tepkilerin önüne geçmek için uygun bir ortam oluşturuyordu. Devrim ve devrimci örgütte ısrar edenler ise devlet terörünün hedefi durumundaydı. Böylesi bir siyasal atmosfer hakimdi ülkede. Ama aynı zamanda zindanlardan şu slogan yükseliyordu cellatların yüzlerine: “Ölürüz de hücrelere girmeyiz!” Devletin F tipi saldırısını önceden sezen tutsaklar direnişe hazırlanıyordu.

34

Fakat katiller “kaçmak için tünel kazıyorlar” yalanlarıyla operasyonun düğmesine bastılar. Bir Eylül sabahı ağır silahlarla ve binlerce kişilik

asker/ polis ordusuyla Ulucanlar’a çıkarma yapan devlet gözü dönmüş bir vahşilikle saldırıya geçti.

Ulucanlar’da katliam ve işkence

“26 Eylül sabahı katliam başlatıldı. Koğuşlara zehirli gazlar, sis ve gaz bombaları atarak ve köpük sıkarak operasyonu başlatan özel timler, devrimci tutsakların üzerlerine hedef gözeterek ateş açıyordu. Tutsakların çoğu, burada açılan ilk ateş sırasında hayatını kaybetmiş ya da ağır biçimde yaralanmıştı. Ardından ise saatler süren operasyonun ardından teker teker koparılan devrimciler, 300 metrelik bir koridor boyunca darp edilerek hamama getirildi. Adeta bir işkencehaneye dönen hamamda dayak, haya burma, kesici aletle yaralama, kimyasal sıvılarla vücudu yakma, odun hızarı ile kesme provası, göze ve boğaza cisim sokma, bıyık yolma, pense ile vücut sıkma, çıplak vaziyette ıslak ve kelepçeli olarak bekletme, arkadaşlarının cesetlerine bakmaya ve üzerilerine basmaya zorlama, küfür, hakaret, tehdit gibi türlü yöntemle işkence yapıldı. Hedef gözeterek yapılan işkence sırasında da pek çok tutsak katledildi.” (kizilbayrak.net sitesinden alıntıdır)

Katliamdan sağ kurtulan tutsaklar anlatıyor

Enver Yanık: “...Dışarı çıkan tutsaklardan Habip Gül’e (Nevzat Çiftçi) havalandırma kapısında duran Özel Harekat Timi nişan aldı ve ateş etti. Habip Gül bir arkadaşının kucağına ağır yaralı vaziyette düştü. Bu gelişmeler olurken artık gündüz vakti idi. Tutsaklar nefes almanın yollarını arıyorlardı. Her yere gaz bombası atılıyordu...”

Cem Şahin: “...Burada bana yapılanlar herkese uygulanıyordu ve bu noktada tanık olduğum şeyler de vardı. Örneğin İsmet Kavaklıoğlu hamama getirildiğimizde yaşıyor ve yanımızdaydı. Sesini duyuyordum. Çok şiddetli bir şekilde onu da dövüyorlardı. Ama bir süre sonra onu götürdüler ve daha sonra öldüğünü duydum. Aynı şekilde Habip Gül, Önder Gençaslan, Zafer Kırbıyık, Mahir Emsalsiz, Ahmet Savran isimli arkadaşlarımız da koğuştaki son anlarımızda daha yaşıyorlardı. Daha sonra bu arkadaşlarımızın da öldürüldüğünü duyduk...”


Hatice Yürekli: “...Önce giriş kapısına yükleniyorlar. Biz de barikatımızı ilk oraya kuruyoruz. Katletmek ve teslim almak amaçlı geldikleri için sonuna kadar çatışacağız. Kapı tahta olduğu için kırıyorlar. Ancak barikatımızı yıkmak için bir hayli uğraşıyorlar. Barikatımız zayıfladı, bu arada da yangın çıktı. İçeriye tazyikli su sıkıyorlar sonra da kükürt. Her yer karanlık, ıslak ve toz duman içinde. En yakınımdaki arkadaşı kavrıyorum. Birbirimize sıkı sıkıya kenetlenmiş, postalların arasındayız. Cop ve postal darbeleriyle ayırmaya çalışıyorlar bizi, bunda hayli zorlanıyorlar. Bedenlerimiz birbirinden koparılarak cop ve postal darbeleri eşliğinde koğuştan çıkarılıyoruz. Havalandırmaya kadar koridor oluşturmuşlar, her çıkardıklarına cop, kalas ve tekmelerle kıyasıya vuruyorlar. Merdivenlerden sürüklenerek indiriliyorum ve kelepçelemek için ellerimi kaldırdıklarında parmaklarımın kırıldığını fark ediyorum. Ellerimi arkadan sıkıca kelepçeliyorlar. İşkence devam ediyor...” Fatime Akalın: “...Cop, tekme, silah dipçikleri ile saldırdılar. İçimizden tek tek insanları alıp sürükleyerek asker koridorundan geçirerek koğuştan çıkarıyorlardı. Koğuşta geçen üç saat ve sonrasında sürekli olarak onurumuza ve kadın kimliğimize dönük küfür, aşağılama ve hakaretlere maruz kaldık. Ben de koğuştan 4 asker tarafından saçlarımdan sürüklenerek ve merdivenlerden yuvarlanarak indirildim. Maltaya çıkarıldığımda bir arkadaşı yüzü parçalanmış ve baygın halde yatarken gördüm...”

Teslim olun çağrılarına verilen yanıt: Ölümüne direniş!

Saldırı başladığı andan itibaren tereddütsüzce direnişe geçen devrimci tutsaklar bir yandan barikat kuruyorlar, öte yandan yoğun gaz bombası, kimyasal silahlar ve tazyikli suyla yapılan saldırıya karşı koymaya çalışıyorlardı. Havalandırmada açılan ilk ateş sonucu birçok tutsak katledilmişti. Devrim için direnmenin ve siper yoldaşlığının en güzel örnekleri sergileniyordu Ulucanlar’da.

Şehitler kuytu bir tarafa taşınıyor ve düşen her devrimciden devralınan bayrak zalime inat kan kızılıyla dalgalandırılıyordu. Dört duvarın ve demir parmaklıkların ardında bile teslim olmamanın manifestosu yazılıyordu Ulucanlar’da. Çelikten bir iradeyle, boşuna ölünmeyeceğini bilinerek, coşkuyla kucaklanıyordu ölüm. Üzerlerine yağan kurşunları hiçe sayanlar halaylar ve zılgıtlarla zaferlerini kutluyordu. Cellatları şaşkınlıkla seyrediyordu ON’ları. Saatler süren saldırının ardından ise başka bir işkence başlıyordu. Birçok işkence yöntemiyle devrimci irade teslim alınmaya çalışılıyordu. Ancak orada da yanıt net oluyordu düşmana. Devrimci irade teslim alınamaz! Gün geceye evriliyordu Ulucanlar’da. Koşulları eşit olmayan çatışma ise sona eriyordu. Kaybedilen bir zindan, kazanılan ise siper yoldaşlığı, devrimci direniş geleneği ve kanla yazılan bir tarih oluyordu.

Zafere ON yıldız

Sermaye devletinin bekası uğruna gerçekleştirdiği Ulucanlar katliamı aynı zamanda 10 şehit verilerek yaratılan bir direniş olarak da geçti tarihe. TKİP MK üyeleri Habip GÜL ve Ümit ALTINTAŞ, TKP/ML'den Halil TÜRKER, TKP(ML)'den Mahir EMSALSİZ, Önder GENÇASLAN; DHKP-C’li tutsaklardan İsmet KAVAKLIOĞLU, Ahmet SAVRAN ve Aziz DÖNMEZ; TİKB'den Zafer KIRBIYIK, MLKP'den Abuzer ÇAT ölümsüzleşerek devrim andımız oldular. Gözlerini kırpmadan ölümü göğüsleyen, “Yoldaşlık üzerine gelen kurşunları paylaşmaktır” diyen 10 yıldız ölümsüzlüğe uğurlandılar. Onların ardından çok şeyler yazıldı, söylendi. Bugün de Ulucanlar direnişini yaratan 10 yıldızın destanı söylenmeye devam ediyor. ON’lar bilinçlerimizde, her devrimci eylemimizde yanıbaşımızda, yolumuza ışık tutuyorlar. Ve her gece sabaha evrilirken “geceyle batmayan güneşler” yolumuzu aydınlatmaya devam edecekler...

Saldırı başladığı andan itibaren tereddütsüzce direnişe geçen devrimci tutsaklar bir yandan barikat kuruyorlar, öte yandan yoğun gaz bombası, kimyasal silahlar ve tazyikli suyla yapılan saldırıya karşı koymaya çalışıyorlardı. Havalandırmada açılan ilk ateş sonucu birçok tutsak katledilmişti. Devrim için direnmenin ve siper yoldaşlığının en güzel örnekleri sergileniyordu Ulucanlar’da.

35


Ulucanlar Direnişi 12. yılında...

Devrimci irade ve kimliği mücadelemizde yaşatacağız! İnsanlığı aşağılık bir eşitsizliğe ve muazzam bir sömürüye mahkum eden sınıflı toplum düzeninde, zulüm egemenlerin elinde kirli bir silah olarak ezilenleri sindirmenin bir aracı olageldi. Kapitalist düzende geride bıraktığımız yüzyıl, korkunç katliamlara tanık olurken yeryüzünde devrimci ideolojiyi kuşananların büyük direnişleri ve çelikten inançları sayesinde asla silinmeyecek bir mirası da bizlere bıraktı.

Katliamı yapan devlet ve dönemin başbakanı Bülent Ecevit nedeni şöyle açıklıyordu: “İçeriyi teslim almadan, dışarıyı teslim alamayız.” Evet çok doğru söylüyordu. Teslim alınmak istenen toplumsal mücadelenin kendisiydi, teslim alınmak istenen devrim ve sosyalizm iradesiydi. Bunun için de F tipi cezaevleri gündeme getiriliyordu. Çünkü yükselen muhalefeti dizginlemenin tek yolu toplumun öncülerini yani devrimcileri zindanlara doldurmaktı.

Açlığa ve sefalete mahkum bırakılan milyonların devrimci öncüleri ile tanışmalarından ölesiye korkan sermaye sınıfı ‘90’lara geldiğinde devrimci güçlere yönelik kapsamlı bir tasfiye operasyonunu devreye sokuyordu. Yenilgi dönemlerini inanç ve kararlılıkla karşılayanlar geleceğe güvenle bakıyorlar, emekçileri devrimci sınıf kavgasına davet ederek kapitalistlerin korkularını büyütüyorlardı. 26 Eylül 1999 Ulucanlar Katliamı’na gelinirken sermaye devletinin “istikrar programlarının uygulanabilmesi için cezaevleri sorununun çözülmesi şarttır” demesi bunu en açık biçimde göstermiştir.

“Devrimci irade teslim alınamaz!”

“İçerisi teslim alınamadan, dışarısı teslim alınamaz” diyen sermaye devleti katliam hazırlıklarını tamamlarken, aşamayacağı bir sınır vardı: Devrimci irade... Ulucanlar’da gece yarısı başlayan saldırı devrimci tutsakların muazzam direnişi ile karşılandı. Yağan mermilerin, kimyasal bombaların karşısında çelikleşen irade yenilmezdi. Bedenleri delik deşik eden katil sürüleri kurşun geçirmez yürekler karşısında çaresizleşti. 10 devrimci ölümsüzleşirken, onlarcası yaralandı.

Operasyon tamamlandığında vahşetin bilançosu ile belgelenmiş bir katliam, devrim cephesinde ise eşsiz bir direniş, teslim edilmemiş bir irade vardı. Devrimci tutsaklar katledildiler, akıl almaz işkencelerden geçirildiler ancak şafağı zafer ile karşıladılar. Zaferdi çünkü devletin amacı teslim almaktı. Ancak nice vahşete rağmen yapamadığı da bu oldu. Devrimci tutsaklar, ölüm pahasına, teslim olmaktansa kırılmayı tercih ettiler.

Direnişte partili kimlik yenilmezliğini bir kez daha gösterdi!

36

Katliamdan önce Parti’yi, devrimci güçleri ve kamuoyunu bilgilendiren, gelecek saldırının boyutu ve önemi bakımından uyaran TKİP Merkez Komitesi üyelerinden Ümit Altıntaş ve Habip Gül

yoldaşlar aylar öncesinden yüklendikleri sorumlulukla hareket etmiş ve devrimci kamuoyunu uyarmışlardı. Bunun gereği ise her türden zorbalığa ve zulme karşı cezaevlerinde çok yönlü kimliksizleştirme ve teslim alma saldırılarına tam bir direniş ile karşı koymaktı. F tipi ile devrimci iradeyi ezmeyi amaçlayan sermaye devletinin amacı teşhir edildikten sonra içeride ve dışarıda güçlü bir mücadele örülmesi gerekmekteydi. Bu kararlılıkla düşmanın önünde devleşen yürekler saldırıyı baştan öngörüp direniş kararlılığını haykırdıkları gibi, ölümü de göğüslemeyi bildiler. İki komünist devrimci hayatlarında olduğu gibi ölümlerinde de taşıdıkları bayrağa leke sürmediler. Sermaye düzenin karşısında yer aldıkları devrim cephesinin yiğit neferleri olarak ölümsüzleşen 10 devrimci arasında onlar da devrime adanmışlığın ve sarsılmaz inancın simgesi oldular.

“Her şey devrim için, her şey Parti için!”

Ulucanlar, sermaye devletinin katliamlarından sadece biridir. Ancak asla unutulmadan, her dönemde ve her yerde yeniden incelenmesi, özümsenmesi gereken ayrı bir anlamı daha ortada durmaktadır. Ulucanlar, aynı zamanda sermaye düzeninin yüzüne atılmış bir tokattır da. Düzen ve devrimin karşı karşıya gelişlerinde devrimci irade bir kez daha zafer kazanmış ve teslim alınamamıştır.

Tüm bunlar “Her şey bitti” diyerek yılgınlığı geveleyenlerin ortaya çıktığı bir dönemde yaşandı. Devrimi kavrayan ve kendi yaşamlarını devrime adayanlar, sahip oldukları bilincin, taşıdıkları kimliğin sorumluluğu ile davrandılar: “Kanla yazılan tarih silinmezdir!”

Henüz kuruluşunu yeni ilan etmiş TKİP, hedefi olduğu polis darbelerinin ardından gelen hücre saldırısını sınıfın devrimci öncüsü olmanın gerektirdiği sorumlulukla karşılamış, TKİP’li tutsaklar devrimci kimliğin gereklerini layıkıyla yerine getirenlerin arasında yerini almıştır. İki merkez komitesi üyesinin ölümsüzleştiği o günden bize ise önemli dersler ve pırıl pırıl devrimci bir miras kalmıştır. Bugün karşılaştığımız her durumda esas olan devrimin çıkarları ve gerekleridir. Bize miras kimliğimize baktığımızda ise bunları nasıl yerine getireceğimiz en özlü biçimi ile gözükmektedir. Yarınlar “Her şey devrim için her şey Parti davası için” diyenlerindir! P. Mete


Ölümünün 44. yılında Ernesto Che Guevara’yı saygıyla anıyoruz…

Kavgamızda yaşıyorsun Comandante!

“Halkımız, tek başına bulunduğu öncü siperinden sesini duyuruyor, söylediği, bozguna uğramış bir devrimin son şarkısı değil, Latin Amerikalı savaşçıların dudaklarında sonsuza dek kalacak bir devrim marşıdır ve tarihten yankılarla çınlamaktadır.”

(Latin Amerika Devriminin Taktik ve Stratejisi Ernesto Che Guevara)

Adını tarihe yazdırmış bir insanın yaşamını anlatmayı bir dergi sayfasına sığdırmak mümkün değil. Söz konusu kişiyi anlamak ya da anlatmak için koca bir tarihi okumak/yazmak gerekir. Ne de olsa hiçbir şey ya da hiç kimse yaşadığı tarihsel koşullardan ayrı olarak ele alınamaz.

Ernesto Che Guevara’yı anlatmak da böyle bir şey işte. Arjantinli bir tıp öğrencisinden dünya halklarının devrimci mücadelesinde bir simgeye dönüşen Che’yi anlatmak, yaşadıklarının kronolojik olarak sıralanmasından çok daha öte bir şeydir. Esas olan şey onun nerede doğduğu, ailesinin kim olduğu gibi şeyler değil, “CHE” adını taşıyan devrimci bir yaşamın politik anlamıdır. Kimlik bilgilerinin gerçekte Che için de bir önemi yoktur. Zira kendisini çeşitli ülkelerdeki ezilen halkların mücadelesine adamış enternasyonalist bir devrimcidir o. Belki de Che’nin yaşamını anlatırken belirtilmesi gereken ilk ve en önemli şey bir insanın devrimci dönüşümü ve devrime adanmışlığıdır. Arjantinli orta sınıf bir ailenin mensubu olan Che, yalnızca ailesinin sol duyarlılığı ile sınırlamamıştır kendisini. Eğitimden tutun da sosyal-kültürel birçok alanda kendisini geliştirirken, yaptığı bir gezide Latin Amerika halklarının yoksulluğuna ve ezilmişliğine tanık olması sonucunda halkların kurtuluşu için mücadele etmek gerektiğine inanmıştır. Çeşitli ülkelerdeki ilk deneyimleri ve buralardaki başarısızlıkları, verilecek mücadelenin yöntemi konusunda bir açıklık sağlamıştır. Öyle ki, farklı ülkelerdeki ilk girişimleri ne kadar “barışçıl yöntemlerle” de olsa bizzat ABD eliyle bastırılmıştır. Burada, halkların karşısında elinde silahıyla bekleyen bir ABD ve onun şahsında simgelenen emperyalizm olduğunu kavramıştır. O halde yapılması gereken halkın desteğine dayalı silahlı bir savaşa girişmektir.

Meksika’da Raul ve Fidel Castro kardeşler ile tanışması Che’nin aradığı şeyi bulması anlamını taşımaktadır. Vakit kaybetmeden de çalışmaya başlamıştır. Doktor olarak katıldığı gerilla birliğinde askeri yetenekleri ile de dikkat çekmiştir. 25 Kasım 1956’da Castro önderliğindeki gerilla birliğinin Küba’ya doğru yola çıkması, karaya çıkar çıkarmaz Batista’nın askerleri tarafından saldırıya uğraması ve saldırı sonucunda yalnızca 12

gerillanın hayatta kalması savaşın başlamasına ve aynı zamanda ne ölçüde sert geçeceğine de işaret etmiştir. Bu çatışma sırasında kaçan bir yoldaşının düşürdüğü cephaneyi almak için elindeki tıbbi malzeme çantasını bırakan Che, bu anı doktordan savaşçıya dönüştüğü an olarak hatırladığını yazar. Cesareti ve askeri yeteneği nedeniyle giderek saygı görmeye başlayan Che, kısa bir süre sonra, gerilla savaşındaki en tehlikeli işleri üstlenen “intihar timi”nin komutanlığına getirilir.

1 Ocak 1959’da taçlanan Küba devriminin önderleri arasında bulunan Che, devrimden sonra da önemli görevlerde bulunmuştur. Ancak o kendisini bir devrim savaşçısı olarak görmekte ve dünyanın çeşitli ülkelerindeki devrim mücadelelerinin kendisini çağırdığına inanmaktadır. Bunun için Küba’yı terk ederek diğer Latin Amerika ülkelerindeki savaşlara katılır, buralarda devrimci mücadelenin ve savaşın örgütlenmesinde belirleyici bir rol alır.

Bir süre Bolivya’da askeri eğitimler yaptıktan sonra, peşinde bulunan CIA ve Bolivya hükümeti tarafından eğitim kampında kuşatma altına alınır ve çatışmaların ardından yaralı olarak yakalanır. CIA tarafından yöneltilen hiçbir soruya cevap vermez. Yakalanışının ertesi günü, 9 Ekim 1967’de, yakalandığı yerin yakınlarında bulunan bir köydeki okul içerisinde Bolivyalı bir asker tarafından makineli tüfekle taranarak öldürülür. Cesedinin akıbeti ise yıllar sonra ortaya çıkar. Bugün gördüğümüz kadarıyla yok olan şey yalnızca Che’nin bedenidir. Ne düşleri, düşlerindeki geleceğin devrimci özlemi ne de kendisinde simgeleştirdiği/örnekleştirdiği devrimcilik yok olmamıştır. Aksine dünya halklarının mücadelesinde bir komutan olarak var olmaktadır hala o. Emperyalist kapitalist sisteme karşı başkaldıran Latin Amerika ülkelerinin gurur ve onurla taşıdığı bir semboldür artık o. Onlarca yıllık diktatörleri deviren Ortadoğu halklarıyla, sokaklara akarak Yunanistan’da, İspanya’da ve Şili’de ayağa kalkan kitlelerin elinde bayrak olmuştur.

Bugün gördüğümüz kadarıyla yok olan şey yalnızca Che’nin bedenidir. Ne düşleri, düşlerindeki geleceğin devrimci özlemi ne de kendisinde simgeleştirdiği/örnekleşti rdiği devrimcilik yok olmamıştır. Aksine dünya halklarının mücadelesinde bir komutan olarak var olmaktadır hala o. Emperyalist kapitalist sisteme karşı başkaldıran Latin Amerika ülkelerinin gurur ve onurla taşıdığı bir semboldür artık o.

Elbette bu topraklara da kazınmıştır Che ismi. Genç komünistler onun enternasyonalist kimliğinden, cesaretinden, fedakarlığından ve devrime adanmışlığından öğreniyorlar ve öğrenmeye devam edecekler. Çürümüş dünya düzeni yerle bir oluncaya dek komutanı savaşın en önünde yaşatacaklar. Dünya devrim mücadelesine bıraktığı mirasın anısı önünde saygıyla eğiliyoruz…

37


Devrim için yaşanmış bir hayat, Yılmaz Güney

Sanatı toplumsal kavgasının bir parçası, ezenle ezilen arasındaki çelişkiyi gözler önüne sermek için bir araç olarak değerlendiren Güney, sanatın devrimimizin yolunu döşemek için taşıdığı imkanı görmüştür. Sanatını milyonlarca emekçinin onurlu kavgasını büyütme çabasının bir parçası olarak değerlendirmiştir.

38

“Devrimci sanatçı devrimin hedefleri doğrultusunda görevlerle yükümlüdür. Devrimci sanatı devrimin hedefleri doğrultusunda sürdürülen mücadeleden bağımsız düşünemeyiz. Mücadelenin dışında devrimci sanat olamaz. Bu nedenle, devrimci sanatçı, her şeyden önce, teorik ve ideolojik bir sağlamlığa ulaşmak için çaba göstermelidir. Yani bilimsel sosyalizmin temel yasalarını öğrenmeli ve toplumsal, siyasal mücadelesinin klavuzu yapmalıdır. Devrimci teoriyi kavramadan devrimci sanat yapılamaz.” Yılmaz Güney

Yaşamak için ne gerekir diye sorduğunuzda akıllara ilk gelen cevabın ‘para’ olduğunu duyup, artık şaşırmadığımız bu düzende, zekasının pırıltısını sermayeye köle etmek yerine devrime adamayı seçmiş bir yaşamın öyküsüdür ‘Yılmaz Güney’in hayatı.

Yazar, şair, senarist, oyuncu, sinemanın ‘Çirkin Kralı’ Yılmaz Güney, topraksız bir köylü ailesinin iki çocuğundan biri. Dokuz yaşında çalışmaya başlamış, pamuk işçisi, simitçi, gazozcu, ayakkabı boyacısı olmuştur. Yaşama kavgasını içinden geçerek tanıyan Güney, eserlerine ezen ve ezilen arasındaki çelişkileri en yalın bir biçimde taş��mıştır. Sanatı toplumsal kavgasının bir parçası, ezenle ezilen arasındaki çelişkiyi gözler önüne sermek için bir araç olarak değerlendiren Güney, sanatın devrimimizin yolunu döşemek için taşıdığı imkanı görmüştür. Sanatını milyonlarca emekçinin onurlu kavgasını büyütme çabasının bir parçası olarak değerlendirmiştir.

Filmlerine bedenini parça parça patronlara satan işçilerin de, söz hakkı olmayan kadınların da, ezilen Kürt halkının da sesini taşımıştır. Bu yüzden 12 yılını cezaevinde ve sürgünde geçirmiş, vatandaşlıktan çıkarılmıştır. Sanatında insanı kendisine ve topluma yabancılaştıran, bunun için sahte duygular üreten sermaye düzeninin yanılsamalarına karşı ezilenlerin hayatını konu alan Güney, unutturulmak, zayıflatılmak istenen özlemleri, ezilenlerin mücadelesini işler. Filmlerindeki gerçeklik ve samimiyettir onu unutulmaz yapan. Onlarca ışık, kamera, efekt kullanılmış, fakat ne anlattığı anlaşılmayan göz boyayıcı bir sanat değildir onun sanatı. “Bizim sanatımız toplumsal kavgamızın bir parçasıdır” der.

Bugün sanatı insani değerlerden ayrıştıran ve bir metaya dönüştüren, insanı esir almanın bir aracı haline getiren kapitalist sistem karşısında, sanatın siyasetten ayrılmayacağını ve toplumsal devrimin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösterir.

“Sanat tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgiye, dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı, eserleri yoluyla, halkla kitlelerle çok güçlü ve geniş bağlar kurabilir.”

Halkla çok güçlü ve geniş bağlar kurabilmiş bir sanatçı asla unutulmaz. Yılmaz Güney gibi, eserleri hala toplumun uzlaşmaz çelişkilerine ayna tutan bir sanatçının bu zenginliğinin bir başka sebebi de sömürü sisteminin dünden bugüne sadece daha fazla azgınlaşmış olmasıdır. Sanatı sermaye egemenliğinin sürekliliğini sağlamak için kullanmayı tercih eden düzen, Yılmaz Güney'in filmlerini yasaklarla, sansürlerle toplumdan yalıtmaya çalışmıştır. Gün içerisinde televizyonlarda artık repliklerini ezberlediğimiz filmler dönerken, 104 filmde başrol oynamış, 24 film yönetmiş, 50 filmin senaryosu yazmış olmasına rağmen bu filmler, dünya çapında ödüllere layık görülseler bile pek rastlanmaz... Çünkü düzenin duyduğu korku bunu engeller. “Düşünmeden hiçbir insanın herhangi bir şey yapabilmesine imkan yoktur. Ben sadece düşündürmek istiyorum.”

Düşündürmek mesela, Somali'de insanların neden aç olduğunu düşündürmek... Neden bu kadar çok iş kazası, işçi ölümü yaşandığını düşündürmek... Neden bazı çocukların çocuk olamadıklarını düşündürmek…Ve sorunun esasını bulabilmek ve onu paylaşabilmek... “Sorunun esası şudur; ya devrim yolunu seçeceğiz… Ya da bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş yok olmanın bir biçimidir.” Yılmaz Güney insanlığın yok olmaması için çalıştı, hayatını devrime adadı. En son çıktığı mahkemede yaptığı savunmada “Bu karşılaştığım ilk haksızlık değil, son da olmayacak biliyorum” demişti. Devrime adanmış tüm yaşamlar gibi düzen onu hep kıskıvrak yakalamak istedi ama o hep direnmeyi seçti.

“Her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız. Yarın bizim çünkü… Biz öleceğiz ama çocuklarımız bıraktığımız mirası toplayacaklar yüreklerinde… Ve onların yürekleri bizim altında ezildiğimiz korkuları taşımayacak.” Yılmaz Güney’in bıraktığı miras yüreklerimizde, yarın bizim çünkü…

Z. Deren



Ekim Genciligi - 193