Issuu on Google+

emekciningundemi@gmail.com

Emperyalizme, kapitalist sömürüye ve şovenizme karşı;

Sayı: 13  Nisan 2008  25 Ykr.

1 Mayıs’ta Taksim’e

Kapitalist sömürü koşullarına karşı baş kaldırışın adıdır 1 Mayıs. Başlangıcını “8 saatlik iş günü” talebinde bulan ancak daha sonra dünyadaki her milliyetten işçilerin sermayeye karşı ortak mücadelesinin bir simgesi haline dönüşen, “birlik, mücadele ve dayanışmanın” önemini vurgulayan, hatırlatan bir gündür. Daha da özcesi 1 Mayıs; işçilerin, sermayeye karşı verdikleri mücadelede onun tam karşıtı bir sınıf olarak var olduklarını bilince çıkartmalarının ve de toplum çapında ifade etmelerinin simgesel bir günüdür. Bu yüzden de içinde bulunduğumuz yılın 1 Mayıs’ını bu içerikte, anlamına uygun bir şekilde kutlayabilmek biz işçi ve emekçiler için her zamankinden daha yakıcı bir hal almaktadır. Zira bizlere ağır yıkımlar yaşatacak olan sermayenin yeni ekonomik, sosyal saldırılarıyla karşı karşıyayız. Emeklilik hakkından sağlık hakkına kadar bir dizi temel hakkımızı gasp eden SSGSS yasası, Meclisten peyder pey geçirilerek yasalaşırken, “kıdem tazminatı”nı ortadan kaldıracak, “kiralık işçi” devrini başlatarak Orta çağ köleliğini aratmayacak olan ve daha başka bir dizi saldırıyı içeren “istihdam paketi” ise sırada bekletilmekte-

1 Mayıs mücadele tarihi... -2-

dir. Sefalet boyutundaki ücretlerimizin daha da düşürülmesin bir yolu olarak “Bölgesel asgari ücret” uygulaması, kuralsız ve keyfi sömürünün yolunun düzlenmesi için “esnek üretim”, örgütlenme koşullarımızı zorlaştırarak boşa düşürmesi bakımındansa “taşeronlaştırma” vb. uygulamalar sermayenin temel talepleri olarak sürekli gündeme getirilmektedir. Elbette ki saldırılar sadece bunlarla da sınırlı kalmıyor. Kölece çalışma koşullarına eşlik eden sefil bir hayat da dayatılıyor bizlere. Fabrikalarda ve işletmelerde hiçbir can değeri taşımayan, ucuz iş gücü olarak görülen bizler, Tersaneler’de, Davutpaşa’da olduğu gibi adına “iş kazası” denen katliamlarda kıyımlara uğratılıyoruz. “Kentsel dönüşüm” adıyla gerçekleştirilen rant paylaşımı uğruna iki gözlü kondularımız başımıza yıkılıyor. Eğitimden ulaşıma, temiz su hakkından daha başka bir dizi hakka kadar temel haklarımız birer birer gasp edilerek, paralı hale getiriliyor. Sorumlusu olmadığımız kapitalist krizlerin faturası bir kez daha bizlere ödettirilmek isteniyor ve her yerde “işsizlik belası” ayaklarımıza vurulan prangalara dönüşüyor. Üç kuruşa düşürülen maaşlarımız bile

1 Mayıs üzerine işçi-emekçilerle konuştuk.... 4-5

kriz vb. gerekçeler öne sürülerek zamanında ödenmiyor. Borç ve sefalet içinde yaşayan bizlere sermaye düzenin sunduğu tek “hizmetse” yeni hapishanelerin ve mezarlıkların açılması oluyor. Bizler sermayenin azgınlaşan saldırıları karşısında yaşam mücadelesi verirken onlarsa kendi aralarında bu sömürü yağmasından kimin daha fazla pay alacağının, buna bağlı olarak da toplumu yönetmede kimin daha fazla söz sahibi olacağının kavgasını veriyorlar. Laiklik, anti-laiklik kutuplaşmasıyla üstünü örtmeye çalıştıkları ve böylece bizleri de taraf etmeye çalıştıkları bu kavganın her iki cephesi de, söz konusu sömürü düzenin genel çıkarları olduğunda can, ciğer kardeş oluyorlar. Başta ABD olmak üzere emperyalist efendilerine uşaklıkta ve onların hizmetinde görev alma noktasında birbirleriyle yarış ediyorlar. Ortadoğu’ya dönük emperyalist politikalar çerçevesinde kardeş halkların kanını dökmek için tetikçilik yapmaya soyunuyorlar. Zira aynı saldırganlığı yıllardır Kürt halkına karşı biz işçi ve emekçileri de kullanarak gerçekleştiriyorlar. Fabrikalarda ucuz işgücü olarak gördükleri bizleri, ucuza ölecek askerler olarak da emperyalist efendilerine pazarlamak istiyorlar. Her geçen gün biraz daha katlanılmaz hale gelen bu koşullara koyu bir devlet terörü eşlik ediyor. Herhangi bir sebepten ötürü polis şiddetine maruz kalmayan kimse kalmazken, gözaltında ölüm olayları adeta sıradan bir hal alıyor. Sömürü pastasından daha fazla pay alabilmek için “demokrasi ve özgürlüklerden” dem vuranlar sıra işçi ve emekçilerin, ezilen yoksulların, Kürt halkının haklarına gelince devlet terörünü uygulamaktan bir an olsun geri durmuyorlar. Sendika hakkı için mücadele eden işçinin, eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim hakkı isteyen öğrencinin, dilenmek ve nimet etmek yerine hakkını arayan soran bir emekçinin, demokratik taleplerini dile getiren Kürt’lerin karşısına sermaye devleti sadece zor ve baskı aygıtlarıyla çıkıyor. Ancak uyguladıkları tüm baskı ve zulme rağmen sömürü düzenlerini sonsuza kadar ayakta tutamayacaklardır. Zira sömürünün ve baskının olduğu yerde öfke ve isyan da olacaktır. Bu tabloyu dağıtacak olan işçi ve emekçilerin 1 Mayıs’lardan miras kalan “hak verilmez alınır” anlayışıyla mücadele sahnesinde yer almaları olacaktır. THY ve TELEKOM TİS’leri, Özelleştirme karşıtı TEKEL işçilerinin direnişi, SSGSS’ye karşı

Fazla çalışma nedir? -6-


13–14 Mart’ta, 1 ve 6 Nisan’da yapılan eylemler ve daha bir dizi veri geleceğe dair güçlü umutlar vaat ediyor. Ülkemiz için geçerli olan şey dünyanın geri kalanı için de geçerlidir. Fransa’dan, Yunanistan’a, Mısır’dan İran’a tüm dünyada işçi ve emekçiler hakları için mücadele yolunu seçiyor. Bu yüzden de yarınımıza ve geleceğimize sahip çıkmak için bu yıl ki 1 Mayıs’ta iş bırakarak Taksim Meydanı’nda yerimizi almalı ve sermayenin artan saldırılarına karşı “Genel grev, genel direniş” şiarını haykırmalıyız. Bizlere kölece çalışma ve yaşam koşullarından başkaca bir şey sunmayan bu düzene karşı da “sınıfa karşı sınıf, düzene karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm” sloganını haykırmalıyız.

Birlik, mücadele ve dayanışma bayrağı elden düşmedi, düşmeyecek! Türkiye işçi sınıfı daha ilk gelişim evresinden itibaren 1 Mayıslar’a sahip çıkmış, onu mücadele geleneğinin vazgeçilmez bir parçası haline getirmiştir. Öyle ki, kutlandığından bu yana neredeyse her 1 Mayıs sermaye düzeni ile işçi ve emekçiler arasında ciddi bir çatışmaya dönüşmüş, şimdiye kadar onlarca şehit verilmiştir. Türkiye’de ilk 1 Mayıs kutlamaları 1900’lü yılların başlarına dayanır. 1909, 1911, 1912 yıllarında çeşitli gösterilerle kutlamalar yapılır. Araya emperyalist savaş girer, gösteriler bir süre ertelenir. 1920’li yıllarda 1 Mayıs kutlamaları kitleselleşmeye, etkinleşmeye başlar. Gösterilerin temel hedefi emperyalist işgal, temel talep bağımsızlıktır. 1921 1 Mayıs’ında özellikle taşımacılık sektöründe (vapur işletmeleri, tramvay şirketi vb.) gerçekleşen iş bırakmalar İstanbul’da günlük yaşamı etkilemiştir. 1922 gösterilerinde ise işçiler kitlesel gösteriler ve iş bırakmalarla alanlara çıktılar. Enternasyonal Marşı’nı söyleyerek yürüyen işçiler kızıl bayraklar taşıdılar. 1917 Ekim Devrimi’nin de etkisiyle yükselen sosyalist hareket ve Bolşevizm korkusu Türk egemen sınıflarını baskı ve terör aygıtlarına sarılmaya zorladı. ‘20’li yıllarda gitgide politikleşen 1 Mayıs kutlamaları 1922 gösterilerinden sonra burjuva Kemalist rejim tarafından yasaklandı. 1 Mayıs’a yönelik saldırılar bu kadarla da sınırlı kalmadı. Onun sınıfsal içeriğini boşaltmak, “birlik, dayanışma ve mücadele” kimliğini ortadan kaldırmak için çeşitli oyunlara başvuruldu. Hazırlanan bir kanunla 1 Mayıs “bahar ve çiçek bayramı” ilan edildi. İşçi bayramı olarak kutlanması için ortaya 24 Temmuz tarihi atıldı. Ancak bunların hiçbiri başarılı olamadı. 1 Mayıs’ın devrimci geleneği, militan ruhu ve sınıf kimliği hep korundu ve geliştirildi. ‘60-70’li yıllarda yasaklara ve baskıya rağmen 1 Mayıs tekrar gösterilerle ve direnişlerle kutlanmaya başlandı. DİSK’in kurulmasının ardından militan grev ve direnişlerle dişe diş bir mücadeleye girişen işçiler 1 Mayıslar’a da kendi sınıf rengini vermeye başladılar. ‘71 faşist darbesi sınıf ve kitle hareketini kırma yönünde fazla bir başarı sağlayamamıştı. Genç devrimci önderleri katleden sermaye devleti çok geçmeden militan bir sınıf ve kitle hareketiyle karşılaştı.

* 1 Mayıs resmi tatil ilan edilsin! * Krizin faturası sermayeye! * SSGSS yasası geri çekilsin! * Kahrolsun Emperyalizm ve şovenizm! * Kahrolsun ücretli kölelik düzeni! * Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği! * Yaşasın devrim ve sosyalizm! Bu atmosfer içinde 1976 yılında ilk merkezi ve kitlesel 1 Mayıs gösterisi Taksim’de kutlandı. Bu gösteriden itibaren Taksim 1 Mayıslar’ın düzenlendiği bir alan olarak belirlendi. ‘76 1 Mayıs’ının kitleselliği ve görkemi bir kez daha egemenleri korkutmuş ve onları kanlı plan ve hesapların içine sokmuştu. Gitgide yükselen kitle hareketi ‘77 1 Mayıs’ında bir patlamaya yol açacaktı. Egemen sınıflar böylesine bir kitlesel eylemi aylar öncesinden tezgâhladıkları kanlı ve kirli bir tertiple karşıladılar. Toplam 36 emekçi hayatını kaybetti. Binlerce başka örnekte olduğu gibi bu kanlı kontr-gerilla operasyonu da bugün hala aydınlatılabilmiş değil. Sermaye devleti ‘77 1 Mayıs katliamını bahane ederek Taksim Meydanı’nı ‘78 yılında 1 Mayıs’a kapattı. Fakat buna rağmen Türkiye’nin pek çok yerinde 1 Mayıslar kutlandı. ‘79 yılında da sıkıyönetim gerekçe gösterilerek Taksim Meydanı bir kez daha emekçilere kapatıldı. 12 Eylül 1980 cuntasının ilk işlerinden biri, pek çok demokratik hak ve özgürlüğün yanı sıra, 1 Mayıs kutlamalarını da yeniden yasaklamak oldu. Ağır baskı koşulları altında geçen ‘80’li yılların ilk yarısından sonra 1 Mayıslar 1990’lı yıllara yaklaşırken tekrar canlanmaya başladı. Bunda ‘87’den itibaren canlanan ve ‘89’daki Bahar Eylemleri ile doruğa ulaşan işçi eylemlerinin büyük bir payı vardı. 1989 1 Mayıs’ında Mehmet Akif Dalcı polis kurşunuyla 1 Mayıs şehitleri kervanına katıldı. 1990 1 Mayıs’ında ise Gülay Beceren yine polisin açtığı ateş nedeniyle felç oldu. Tüm bu azgın saldırı ve baskılara rağmen 1 Mayıslar’ın Türkiye’de her yıl daha kitlesel ve coşkulu bir tarzda kutlanmasının önüne geçilemedi. Sermaye devleti yasakladığı 1 Mayıs’lara izin vermek zorunda kaldı. Fakat bu yasal izin hiç de devletin 1 Mayıs düşmanlığına son vereceği anlamına gelmedi, gelmiyor. ‘96 yılında Kadıköy Meydanı’nda toplanmak üzere devrimci örgütlerin oluşturduğu kortejlere açılan ateş sonucunda 3 emekçi yaşamını yitirdi. Fakat bu saldırı yüz bini aşkın kitlenin Kadıköy Meydanı’nı zaptetmesine engel olamadı. Sermaye devletinin tüm engelleme ve baskılarına rağmen nihayet 2007 yılında işçi ve emekçiler 1 Mayıs’lara yasaklanan Taksim meydanını fiilen özgürleştirmiş oldular. Dünya proletaryası 1 Mayıs’ı ağır bedeller ödeyerek kazandı. Türkiye işçi sınıfı ise bu geleneği yaşatmak için bedeller ödemekten kaçınmadı. 1 Mayıs her yıl yeniden kazanılacak. Gün gelecek 1 Mayıs’ın kızıllığı tüm dünyayı saracak.

üzerine rastgele kurşun sıktılar. Alan kan gölüne dönmüştü. Bu olayın ardından çok sayıda sendikacı ve işçi önderi tutuklandı. Düzmece iddialara dayanan bir fezleke hazırlandı. Verilen siyasi karar sonucu birçok işçi ağır cezalara çarptırıldı. Albert Persons, Adolph Fischer, George Engel ve August Spies isimli 4 işçi önderi ise idama mahkûm edildi. Bu karar 11 Kasım 1887’de infaz edildi. Louis Lingg ise idamına birkaç gün kala yüzünün yarısı patlayıcılarla yokedilmiş bir halde hücresinde ölü bulundu. ABD burjuvazisi bu uygulamaları ile yükselen işçi mücadelesini durdurabileceğini düşünüyordu. Ancak buna en net yanıt darağacında gözünü kırpmadan ölüme giden işçi önderlerinden geldi. August Spies ölmeden önce “Mezardaki sessizliğimiz, hayattaki konuşmalarımızdan daha etkili olacaktır” diyordu. Nitekim burjuvazinin tüm baskı ve tehditlerine, yoğunlaştırdığı terörüne rağmen 1 Mayıs sadece Amerika’da değil tüm dünyada işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma sembolü oldu. 1 Mayıs 1886’dan üç yıl sonra, 14–21 Temmuz 1889’da Paris’te toplanan II. Enternasyonal I. Kongresi 1 Mayıs 1890’da tüm ülkelerde gösteriler yapılmasını kararlaştırdı. Gerek 8 saatlik işgünü talebi için, gerekse de 1887’de katledilen dört işçi önderinin anısına birçok ülkede görkemli gösteriler düzenlendi. İşçiler birlik ve dayanışma içerisinde militan bir ruhla alanlara çıktılar. 1891’de Brüksel’de toplanan II. Enternasyonal 2. Kongresi ise 1890 gösterilerinin başarısı üzerine 1 Mayıs gösterilerinin her yıl geleneksel olarak kutlanması kararını aldı.

Kan ve can bedeli kazanılan bir mevzi! 1 Mayıs mücadele geleneğimizde elden ele taşınan kızıl bir bayraktır! 1 Mayıs işçi sınıfının mücadele tarihinin 117 yıllık mirasıdır. 1886 yılında ABD’nin Baltimore kentinde toplanan İşçi Sendikaları Kongresi’nin 8 saatlik işgünü talebi için mücadeleyi yükselttiği ilk gündür 1 Mayıs. O gün İşçi Sendikaları Kongresi’nin kararı doğrultusunda Amerika çapında yüz binlerce işçi iş bırakarak alanları zapt etti. 8 saatlik işgünü talebine militan bir şekilde sahip çıktı. Amerika’da giderek yükselen işçi sınıfı mücadelesinin 1 Mayıs 1886’da ulaştığı bu düzey, burjuva sınıfında panik yarattı. İşçi hareketi provokasyonlar ve şiddet yoluyla bastırılmaya çalışıldı, devlet terörü iyice yoğunlaştırıldı. 1 Mayıs’ı takip eden günlerde polisin yoğun saldırıları yaşandı. 3 Mayıs günü işçilerin düzenlediği bir gösteriye saldıran polis bir göstericiyi katletti. Ancak işçiler bilenen öfkelerini ertesi gün daha kitlesel ve güçlü bir protesto gösterisiyle ortaya koydular. Haymarket Alanı’nda yağmura rağmen binlerce işçinin katıldığı bir miting gerçekleştirildi. Mitingin dağılmasına az bir zaman kala bir patlama sesi duyuldu. Dağılmaya başlayan kitleye saldırmaya hazırlanan polis taburunun önüne bir bomba düşmüştü. Bu devletin düzenlediği açık bir provokasyondu. Gözü dönmüş polisler gösterici kitlenin

2


İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs böylesine zorlu ve can bedeli bir mücadelenin ürünüdür. Tüm dünya işçilerinin bir sınıf olarak burjuvaziye karşı kazandıkları bir mevzidir 1 Mayıs.

Mısır’da işçiler sokakta, Amerikancı hükümet panikte!

Son sözleriyle 1 Mayıs geleneğimizin öncüleri! Mısır'da halkın en temel besin maddesi olan August Spies, Adolf Fischer, Louis Lingg, Albert Parsons, ekmek bulmadaki sıkıntı yüzünden, 31 yıl önceki "ekmek ayaklanmasından" bu yana en büyük George Engel, Samuel Fielden, Michael Schwab ve Oscar isyan çıktı. Neebe’nin mahkeme önündeki son sözleri: August Spies: “Öyle bir zaman gelecek ki; bizim suskunluğumuz, sizin bugün ipe çektiğiniz seslerden daha güçlü olacaktır!”“(...) Bu mahkemenin önünde ve devletin temsil etmesi gereken halkın önünde, Eyalet Başsavcısını ve Chicago Polis Müdürünü uydurma bir dava tezgâhlamakla suçluyorum...”

Fischer: “(...) Ölüme mahkûm edilmemi protesto ediyorum, çünkü cinayet işlemedim. Ancak fikirlerimden dolayı öleceksem, bir sözüm yok...”

Parsons: “(...) Bu ülkenin yasalarına karşı gelmedim. Ne ben, ne de arkadaşlarım Amerikan vatandaşlarının herhangi bir yasal hakkını ihlal etmedik. Konuşma özgürlüğüne, basın özgürlüğüne, toplanma özgürlüğüne tecavüz edilmeyeceği hakkını savunuyoruz. Anayasanın tanıdığı öz savunma hakkını savunuyoruz ve Amerikan halkının çok pahalıya kazandığı bu haklarının ellerinden alınmasına karşı çıkıyoruz. Ama iddia makamı, yedi adama ölüm cezası istemekle zaferi kazandığını sanıyor (...)”

Engel: “Hakları yalnız imtiyazlı olanlara göre ayarlayan ve işçilere hiç hak tanımayan hükümete karşı kim saygı duyabilir? Böyle bir hükümete saygım yok benim...” Lingg: “(...) Sizi tanımıyorum! Sizin yasalarınızı, nizamınızı, kuvvete dayanan yetkinizi tanımıyorum! Bu yüzden asın beni!” Fielden: “(...) Bir yanım var ki, öldüremezsiniz...” Schwab: “(...) İdealimizin bu yıl, ya da gelecek yıl gerçekleşmeyeceğini biliyorum, ama mümkün olduğu kadar yakın bir gelecekte, ileriki bir yılda gerçekleşeceğini biliyorum.” Oscar Neebe: (*) “Evet, işlediğim suçlar şunlar: Evimde bir tabanca ve pankartlar bulundu. İşçi sendikaları örgütledim. İş saatinin azaltılmasından, işçilerin eğitilmesinden ve işçi gazetesinin yeniden çıkartılmasından yanaydım. Bomba atma olayı ile ilişkim olduğunu, ya da bombanın yanında, yakınında olduğumu gösterecek hiçbir delil yok. Çok üzgünüm, sayın yargıç -yani, mümkünse yapabilirseniz yapmanızı rica edeceğim- yani beni asmanızı; çünkü yavaş yavaş ölmektense, ansızın öldürülmek daha şereflidir. Ailem, çocuklarım var; mezara gidip önüne diz çökebilirler; ama hapishaneye gidip hiç işlemediği bir suçtan dolayı mahkûm edilen babalarını göremezler. Söyleyeceklerim bu kadar. Arkadaşlarımla birlikte asılamayacağıma üzgünüm.”

Tahılın önemli bölümünü ithal eden ve ekmek tüketiminin çok yüksek olduğu Mısır'da halk bir süredir ekmek sıkıntısı yüzünden uzun kuyruklar oluşturuyor. Şubat ayından beri kuyruklarda en az 11 kişinin hayatını kaybettiği, bunlardan birinin kuyruktayken otomobil çarpması yüzünden, bazılarının da kalp krizinden öldüğü bildiriliyor. Nüfusun yüzde 20'si günde 2 dolardan az bir parayla geçinen Mısır'da kuyruklarda çekilen çile, isyana dönüştü. Orta Doğu'nun en büyük tekstil fabrikasının bulunduğu Mahalle el Kübra'da hafta başındaki protestolarda göstericiler Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in sokak panosunda asılı dev resmini yırttı ve polisle çıkan çatışmada 2 kişi öldü, 100'ün üzerinde kişi yaralandı. Grev ve gözaltı Gıda fiyatlarının yükselmesini protesto için çeşitli yerlerde gösteriler düzenlenirken ülke çapında yapılan genel grevde hayat felce uğradı. Mahalle el Kübra'da bir yıldan fazla bir süredir tekstil fabrikasında ücretlerin artırılması için grevler yapılıyordu. Gösteriler, aralarında demokrasi yanlısı Kifaye'nin de bulunduğu çeşitli muhalefet gruplarınca düzenlendi. Bunun, muhalif grupların işçilerin hoşnutsuzluğunu Mübarek'e karşı geniş bir siyasi protestoya dönüştürme konusundaki ilk büyük girişimleri olduğu belirtiliyor. Yetkililer, gösteriler üzerine Kifaye liderlerini ve üyelerini "ayaklanma ve şiddete teşvikten" gözaltına aldı. Polis dün de Mahalle'ye girmeye çalışan profesörler, siyasi eylemciler ve gazetecilerden oluşan 50 kişilik grubu engelledi. Halkla dayanışmalarını göstermek için Mahalle El Kübra'ya gelen bilim adamları ve siyasi eylemcilerden oluşan grubun ziyaretini izleyen 9 gazeteci de gözaltına alındı. Muhalefet partileri ve basının bir kısmı, Cumhurbaşkanı Mübarek'ten yeterli ekmek arzı sağlamada başarısız olduğu için Başbakan Ahmed Nazif'i görevden alma çağrısında bulunmuştu. Artan ekonomik sıkıntılar Mısır'da ekmek devlet tarafından sübvanse ediliyor ve halka sübvanse edilmiş ekmek sağlamak hükümetin temel görevlerinden biri olarak kabul ediliyor. Ülkede süt ürünlerinin fiyatının yüzde 20, sebze fiyatının yüzde 15 ve ocaklarda kullanılan gazın fiyatının yüzde 40 arttığı belirtiliyor. Siyasi uzmanlar, artan fiyatlar ve düşük ücretler yüzünden tırmanan hoşnutsuzluğun Mısır hükümetini sarstığını ancak güçlü bir muhalefet olmadığı için ayaklanmanın henüz hükümeti tehdit etmediğini ifade ediyor. Mısır'da 1977'de patlak veren ekmek isyanında 70 kadar kişi ölmüştü.

İsviçre: Grev kazandırdı! (11.04.08) - İsviçre burjuvazisi ülkede işçi sınıfı ve diğer emekçilere yönelik ekonomik ve sosyal saldırılara aralıksız devam ediyor. Özellikle son yıllarda gündeme getirilen yasa ve yasa tasarılarıyla bu saldırıyı hızlandırmış durumda. Başta sağlık, eğitim ve emeklilik olmak üzere öteki tüm alanlarda peş peşe gündeme getirilen saldırılarla İsviçre burjuvazisi 'sosyal refah' devletinde toplumun her katmanında hissedilir gedikler açmış bulunuyor. Haliyle gündeme getirilen her saldırı işçi ve emekçilerin küçümsenmeyecek direnişiyle karşılanıyor. 2007’nin sonuna doğru eğitim ve sağlık çalışanları saldırılara karşı büyük kentlerde coşkulu, kitlesel eylemlerle bu saldırılara sessiz kalmayacaklarını duyururken, 2008 yılının hemen başında, başta inşaat ve demir yolları sektörü olmak üzere diğer bazı sektörlerdeki işçiler grev ve eylemlerle ülke gündemine girdiler. Bu seri eylemlerin biri de tüm mevcuduyla kargo işçilerinin sonuna kadar kararlı bir tutumla sürdürdükleri bir aylık GREV oldu. İsviçre demir yollari CFF, merkezi italyan kantonunda (Tesen-Belitzona) olan demir yollarına bağlı kargo bölümünü yeniden yapılanma adı altında küçülterek burada çalışan toplam 430 işçinin 123’ünü işten çıkarma kararı aldı. CFF’nin bu saldırısı karşısında işçiler ve sendika sesiz kalmayarak tüm işçilerin katılımıyla grev kararı alıp hemen uygulamaya koydu. Kararlılıkla süren bir aylık Kargo işçilerinin grevi bir çok kantonda yapılan dayanışma ve basın açıklamalarıyla toplumun gündeminde sıcak tutularak, CFF yönetimine geri adım attırdı. Demiryolları yönetimi işçi çıkarmaktan vazgeçtiğini açıklayınca toplam 430 kişiyle kargo işçileri de greve son vererek yeniden işbaşı yaptı. Sendika, işçiler ve siyasi çevreler bu grevin sektörde önemli kazanımlarla sonuçlanmasına dikkat çekerek, CFF yönetiminin bu yenilgiyi kolay hazmetmeyeceğini, bazı değişikliklerle bu saldırıyı yeniden gündeme getireceğini, esas mücadelenin de o zaman verileceğini ve iki tarafın da bunu bildiğini vurguluyor. Greve önderlik yapan bir sendikacının deyimiyle bu grevle 'büyük bir savaşın küçük bir mevzisi kazanılmıştır.' Tesen’deki kargo işçileri grevinin 9 Nisan günü zaferle sonuçlanmasından bir gün sonra hemen diğer bir kantonda (Firiburg) aynı sektördeki işçiler grevin kazanımlarını korumak ve sınıf kardeşleriyle dayanışmak için 800 kişinin katıldığı bir yürüyüş düzenlediler. 'Refah toplumu' İsviçre’de sosyal saldırılar şiddetleniyor, mücadele de.

3


İ ş ç i , e m e k ç i , g e n ç l i k 1 M a y ı s ’ ta

Bölgemizde işçi, emekçi ve öğrenci gençlikten 1 Mayıs’la ilgili düşüncelerini aldık...

a) İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs hakkında ne düşünüyorsunuz? b) Bu yıl 1 Mayısta hangi taleplerin öne çıkarılması gerektiğini düşünüyorsunuz? c) 1 Mayıs’ın bu yıl da Taksim’de gerçekleşmesi sizin için ne ifade ediyor?

1- 1 Mayıs denilince aklıma gelen ilk şey işçilerin birlikte hareket ettiğinde ekonomik ve sosyal taleplerini kazanımla sonuçlandırmanın yolu oluyor. Tıpkı Amerika’daki işçi kardeşlerimizin 8 saatlik iş günü için birlik ve beraberlik içerisinde mücadele ederek kazanması gibi. 2- Çok zor bir süreçten geçiyoruz. Ortalığı toz duman almış durumda. Patronlar kendi aralarında bir kavgaya tutuşmuş durumda. Biz işçileri de bu kavganın bir tarafı yapmak, her gün gerici düşünce ve fikirlerini bizlere aşılamak ve kendi taraflarına çekmek için başta medya olmak üzere tüm güçlerini seferber etmiş durumdalar. Ancak bir şeyi gözden kaçırıyorlar. Onların bu taraflaştırma çabaları içerisinde işçiler-emekçiler başta yeni hazırlanan “sosyal güvenlik reformu” karşıtı mücadele ile asıl yürünmesi gereken yolda adım atmaya başlamış durumdalar. Bugün bizlere düşen görev 1 Mayıs sürecinde de başta bu sağlık yasası ve onun ardından meclis gündemine sokulması planlanan istihdam paketi, kıdem tazminatının gaspı gibi güncel sorunları ön plana çıkarmalıyız. Emek düşmanı bu yasasın geri çekilmesini talep etmeliyiz. Aynı zamanda sosyal ve ekonomik kazanımlarımızı daha da geliştirmek için mücadele alanlarında 7 saatlik iş günü, 35 saatlik çalışma haftası, kölelik yasasının iptali gibi acil demokratik taleplerimizi daha gür bir şekilde haykırmalıyız. 3- Geçen yıl devletin tüm faşist önlemlerine ve saldırılarına karşın ’77 1 Mayıs’ın 30. Yılında fiili olarak Taksim’i 1 Mayıs alanı olarak kazanmış olduk. Bugün bizlere yani sınıfın öncülerine düşen görev bu kazanımın devamını sağlamaktır. Bu anlamıyla bu yıl Taksim’de kutlanmasının ileriki süreç için önemli olduğunu düşünüyorum. Bu arada DİSK, KESK, Türk-İş’in Taksim’de 1 Mayıs’ı ortak kutlayacağız açıklamasına önem veriyorum ve onlara düşen görevin bu kararın arkasında kararlılıkla durulması olduğunu düşünüyorum. Tarihsel anlamına ve özüne uygun bir 1 Mayıs’ta tüm işçi ve emekçileri Taksim’e 1 Mayıs alanına çağırıyorum. Küçükçekmece’den Türk Metal üyesi bir işçisi

1- 1 Mayıs işçi ve emekçilerinin mücadele günüdür. 1 Mayıs alanı işçi ve emekçilerin kendi öz taleplerini dile getirildiği hak ve özgürlüklerin alanıdır. Mevcut düzenin tüm sıkıntılarını yaşayan işçilerin o alanda yer alıp, söz söylemesi gerekir. Yani dünyaya olan özlemlerini, ısrarlarını düşmana rağmen dile getirmesi lazım. Ben bir tekstil işçisi olarak orada en önde yerimi alacağım. Bir kazanım olsun istiyorsak sendikalı olsun ya da olmasın tüm işçileri de oraya yönlendirmek gerekir. 2- SSGSS’ye karış yürütülen çeşitli çalışmalar ve mitingler, iş bırakma eylemleri ses getirdi. Ben SSGSS’ye karşı yapılan tüm eylemlerde birlikte hareket etmeyi, o iradeyi gördüm. Bizler bunu 1 Mayıs alanına taşımalıyız. 8 saatlik iş günü yasalarda var olduğu halde pratikte karşılığını bulmadığı, aksine 14–15 saatlik ağır çalışma koşullarına tabi tutuluyoruz. Yeni istihdam paketiyle özellikle kadın işçilerin hakları fazlasıyla alınıyor. Kreş, emzirme odaları, süt parası, doğum iznine bile göz dikiyorlar. Asgari ücretin yaşam koşullarına uygun, insanca yaşayabileceğimiz miktara yükseltilmesini istiyoruz. Saydığım bütün bu nedenler ve bir dizi hakların korunması için bu talepleri ön plana çıkarmalıyız. 3. Bu yıl sendika ve sivil toplum örgütlerinin ortak bir açıklama yaparak 1 Mayıs’ta Taksim’de olunacağını söylemeleri anlamlıydı. Bu 1 Mayıs’ın parçalı, dağınık olmaması, emek cephesinin birilikte hareket ederek Taksim’de eylem kültürünü geliştirmeleri önemli ve anlamlı bir adımdır. Bundan sonra atacağımız adım ve üreteceğimiz politikalarla kaybettiğimiz Taksim kazandığımız Taksim olacaktır. Şahintepe’den bir tekstil işçisi

1) İşçi bayramı olarak biliyorum. Boyalı basından ise bir grup yasadışı örgütün ortalığı karıştırdığı bir gün olarak biliyor insanlar. Kendine işçiyim diyen herkesin katılması gereken bir gün. Her şeyden önce ekmeği ve onuru için bunu yapmalılar diye düşünüyorum. 2) Öncelikle 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmeli. Her yıl rahat bir şekilde anma ve kutlamalara katılmak için bu olmalı. Eğer çok tatil oluyor diyorlarsa da yılbaşı tatilini kaldırabilirler. Yine bu süreçte sosyal güvenlik reformunun geri çekilmesi sağlanmalı. Ve haklarımızın geliştirilmesi için mücadele verilmeli. En

4

başta çocuklarımız için bunu yapmalıyız. 3) Taksim işçiler için manevi bir değer taşıyor. Sürekli 1 Mayıslarda Taksim’in işçilere açık olması gerekir. Hortumcuya soyguncuya güvenen devlet emeğiyle kazanan işçilere niçin güvenmiyor? Kaleporselen’den bir işçi 1) İşçilerin kendilerini sermaye sınıfına karşı bir güç olarak gösterdikleri tarihsel gündür 1 Mayıs. Bu yüzden biz işçiler için fazlasıyla önemli bir gündür aynı zamanda. 2) Bu 1 Mayıs sürecinde son sosyal yıkım saldırıları öne çıkarılmalı. Bu saldırıları püskürtebilmek için ise özellikle genel grev vurgusu yapılmalı. Bu sosyal yıkım projeleri ancak böyle püskürtülebilir. 3) Evet. Özellikle biz Türkiye işçi sınıfı için ayrı bir yeri ve anlamı olan bir yerden bahsediyoruz. Bu meydanda bizler işçi sınıfının görkemli gösterilerine tanık olduk. Bu günde bizler yani işçi ve emekçiler Taksime çıkmak için diretmeliyiz. Çünkü Taksiminde ayrı bir tarihsel önemi var. İkitelli OSB’den bir matbaa işçisi

1- 1 Mayıs dünyada insanların emeklerini, alın terlerini savunmak için kutladıkları bir gündür. 1 Mayıs’a gölge düşürmek isteniyor. Patronlar kendi servetlerine servet katmak için biz işçilerin, köylülerin, emekçilerin dünyadaki tüm ezilenlerin alın terlerini sömürmeye hala devam etmektedirler. Bu yüzden bizlerin de hak ve özgürlüklerimizi savunduğumuz, insanca yaşamak istediğimizi haykırdığımız bir gündür 1 Mayıs. 2- Dünyada barış, özgürlük, insanca yaşamayı ön plana çıkartmalıyız. Türkiye’de ise emekçilerin üzerinden oynan oyunların derhal ortadan kalkmasını temenni ediyorum. Kazanılmış haklarımızın şu an elimizden alınmasını mutlaka gündeme getirmemiz gerekiyor (Kıdem tazminatı, sağlığın özelleştirilmesi, fabrikaların özelleştirilerek sermayeye peşkeş çekilmesi, emeklilik yaşının yükseltilmesi, vb). 3- İşçilerin ve emekçilerin alın teriyle geçinen bütün insanların senede bir defa olan hak ve özgürlüklerini savunmak için 1 Mayıs’a geliyorlar. Fakat sermaye, para babaları bunu dahi hazmedemiyor, kolluk güçleriyle acımasızca saldırıyor. Ve ülkenin her yönüyle kalkınmasını sağlayan, üreten, koruyan, kollayan insanlarımızın karşısına o kadar şiddet ve nefretle çıkılıyor. Çünkü biz işçiler ve emekçiler kendi haklarımızı savunuyoruz, savunmaya devam edeceğiz. 1977’de bedel ödenen Taksim’i 2007’de tekrar kazandık. Bu yıl da 7’den 77’ye bütün insanlarımızı Taksim’e bekliyoruz. Yaşasın 1 Mayıs! İkitelli’de çalışan bir metal işçisi 1- İşçilerin, emekçilerin ve ezilen halkların dünyada kutladığı birlik, dayanışma ve mücadele günüdür 1 Mayıs. 2- Fabrikalarda gün be gün daha zor koşullar altında çalışıyoruz. Özellikle tekstilde düşük ücrete talim ediliyoruz. Mesela fabrikamızda uzun zamandır zam nedir bilmiyoruz. Sürekli mal çıkartıyoruz, mesai yapıyoruz fakat sürekli bize satış yok, kriz var diyorlar. Diğer yandan da podyumlarda, gazetelerde satışların ne kadar da fazla olduğuna dair övünerek demeç veriyor Ten patronu. Sefalet ücretine çalıştırılıyoruz. Bu sorun başta olmak üzere, sağlıkta özelleştirme kapsamındaki genel sağlık yasa tasarısına karşı 1 Mayıs’ta gündeme getirmemiz gerektiğini düşünüyorum. 3- 30 yıl sonra geçen yıl kazanılan Taksim alanı, bu yılda biz işçi ve emekçilerin 1 Mayıs alanıdır. Kazanılan Taksim alanını bu yıl daha da kızıllaştırmak bizlerin ellerindedir. Ten’de çalışan bir işçi 1- 1 Mayıs biz işçilerin yarattığı mücadele ve dayanışma bayramıdır. Bu bayramda biz işçilerin iş bırakıp alanlara çıkması, haklarını araması gerekir. Bizlerin bu yaratılan değerlere sahip çıkması gerekir. 2- Bence bu sene 1 Mayıs’ta öne çıkarılması gereken talebin içeriği yeni çıkarılan sağlık yasasına karşıtlık olmalıdır. Çünkü bu yasayla biz içlere patronlar ve devlet, ölün diyor, sağlıksız yaşayın diyor. Emeklilik yaşını 65 çıkarmaya, mezarda emekliliği getirmeye çalışıyorlar. Bunun yanı sıra düşük ücretler, yoğun mesailer, “iş kazaları”, savaş da işlenmeli. 3- Taksim’de kutlanması benim için de önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu alana 77 1 Mayıs’ında yaşananlardan dolayı işçilere yasaklanmış ama başka şeylere açılmış bir alan. Ayrıca ben gidemesem de geçen sene de iyi bir şekilde kutlandı. Şimdi bu sene de bu irade ile Taksim tamamen kazanılmalı, bizlerin alanı olabilmeli. Tüm işçi kardeşlerimi 1 Mayıs’larda alanda olmaya


T a k s i m’ d e b u l u ş u y or ! çağırıyorum. Bizler birlikte olunca güçlüyüz, yan yana omuz omuza olduğumuzda güçlüyüz. İkitelli’den bir metal işçisi

1- Bu günde işçiler hep beraber haklarını almak, savunmak için yan yana, beraber, omuz omuza olurlar. Yani bizlerin mücadele günüdür. Bizleri köle gibi çalıştıran sömüren kanımızı emen patronlara dur dediğimiz bir gün. 2- Bu sene bence düşük ücretler ve bu yeni ölüm yasası gündemde öne çıkartılmalı. Çünkü bunlar şu anda bizlerin en önemli sorunlarıdır. Tabii bunun yanında kıdem tazminatı hakkımızı elimizden alınmasını amaçlayan “istihdam paketi” yasası da gündeme getirilmeli. 3- Taksim’de kutlanması çok yerinde çünkü buralar bizlere hep yasaklanmaya çalışılıyor. Ama bizlerin dedeleri daha önceki işçiler buralar için bedel ödedi kanlarını döktüler ve şimdi bizlere izin verilmiyor. Buna karşın bu 1 Mayıs Taksim’de kutlanması gerekir. Her ne olursa olsun geçen seneki gibi Taksim’e çıkılmalı haklarımızı haykırmalıyız. Beraber olduğumuzda aşamayacağımız engel yoktur. Bunun için hep beraber 1 Mayıs’ı coşkulu bir şekilde kutlamalıyız. Doğu Sanayi Sitesi’nden bir metal işçisi

1- 1 Mayıs işçi sınıfının sınıfsal bir mücadele günüdür. Bunu kabullenemeyen sistem ve de oportünist, revizyonist kesim tarafından işçi sınıfının “bahar bayramı” olarak yansıtılıyor ve de kabul ettirilmek isteniyor. Buna izin vermememiz gerekir. 2- Bu süreçte Taksim vurgusu ön planda olmalıdır. Bunun yanı sıra dinsel gericilik ve her türlü karanlık güç teşhir edilmelidir. 3- 1 Mayıs’ta bu sene Taksim’de olunmalıdır. Taksim’de 1977 yılında katledilen emekçi halkın anılması onların mücadelelerinin son bulmadığını, kavganın hala devam ettiğini herkese göstermemiz lazım. Bu yüzden bu sene ben de Taksim’deyim. Geleceğime ve mücadeleye sahip çıkmak için. Yenibosna’dan bir lise öğrencisi

1- Yine burjuvazi ve sahte oyunlarına alet ettiği yazılı basını gelecek 1 Mayıs, üreten sınıfın dayanışma ve mücadele gününü karalamak, yaşatılmasının, geleceğe umutla bakan yüreklerde tekrar yeşertilecek devrim inancının büyümesinin önüne geçmek adına türlü zorbalığa, yıldırma ve baskı politikalarına devam ederken, her sene gördüğümüz bu kirli oyun tekrardan oynamak isteniyor gibi görünüyorken biz işçi ve emekçiler yani yaşamı yeniden ve yeniden üreten tüm sınıfın kalbi olarak alanları yeniden zaptedecek ve 150 yıllık tarihimize yeni destanlar ekleyebilmek adına tüm gücümüz ile sermayenin karşısına sabit kararlılıkta dikileceğimiz bir gün olarak düşünüyorum. Buradan yola çıkarak 1 Mayıs’ın öneminin her işçi tarafından bilinç seviyesinde kanıksanmasının gerekliliğini de vurgulamak istiyorum. İşçi isek haklarımızın aranması ve savunulması yolunda önemli bir kilometre taşı olan bu günün manası tüm işçi kardeşlerimiz arasında anlaşılana kadar yayabilmeliyiz. 2- Öncelikli olarak güncel konular olan sosyal güvenlik yasası saldırılarına karşı durabilmek üzerinde temellendirilecek olan bir bakış ile genel grev ve genel direniş sloganı eşliğinde özgür ve özel mülkiyet ile kapitalist üretim tarzının yerle bir edildiği günlerin melodilerini haykırabilmenin üzerinde kurulmuş bir 1 Mayıs örgütlemek ve kıyasıya yaşamak isteği içerisinde olunması gerektiği düşüncesindeyim. 3- Geçen sene yaşanılanların üzerine daha da hazırlıklı bir biçimde gelecek olan sermaye düzeninin kolluk kuvvetleri ve düzenin tüm bekçilerinin silahlı kuvvetleri bu sefer karşılarında daha örgütlü ve daha bilenmiş bir mücadele bütünlüğü ile karşılaşacağını ve ona göre bir tutumda bulunacağını düşünüyorum. Ancak SSGSS ve diğer sindirme politikaları ile ellerimizden alınmak istenen hakların savunulması için alanda bulunacağımız gerçeği ile bir yandan da titreyecek olan sermayenin bütünü görecektir ki 10 kişi de, 20 kişi de, 100 bin kişi de olsak bile bu seferki “buluşma”nın farklı olacağını kendileri de bir o kadar iyi biliyor. Mücadelenin ve dayanışmanın yakıcı ve bir o kadar acil görevi ile bütünleşmekte olan bir devrimci sınıf hareketi mensubu olarak meydanları sermeye dar edeceğiz. K.çekmece’den bir bilişim işçisi

1- 1 Mayıs işçilerin ve emekçilerin birliği ve mücadele günüdür. Onun bayram olabilmesi için tüm emekçilerin kendi özgür haklarını elde etmeleri gerekiyor. Günümüzde1 Mayıs mücadele günü, mücadeleyi yükseltme günü olarak algılanmakta. Emeğin değerinin olduğu, halkların özgür olduğu 1Mayısların bayram olarak kutlandığı günlerin özlemidir bugünkü 1 Mayıslar. 2- Bu yıl yeni çıkartılmak istenen yasalarla birlikte emekçilerin ve halkın daha tepkili ve öfkeli olduğunu görüyoruz. Sendikalarla ve devrimci örgütlerle birlikte kutlanacak bir 1 Mayıs olacağını düşünüyorum. Yeni çıkarılacak yasalarla kadınların hakları da ellerinden alınmak isteniyor. Bu saldırılara tepki gösterilmesini, zorunlu mesailerin kaldırılmasını, gece vardiyalarının kaldırılmasını, çalışma koşullarının iyileştirilmesinin öne çıkarılmasını bekliyorum. 3- Geçmişten günümüze kadar aslında 1 Mayıs’ın alanı Taksim’dir. Ve geçen yıl yılardan sonra tekrar kazanılmıştır. Valilik bu yıl da izin vermeyeceğini belirtti. Ama emekçiler bu yıl da yılmayacak ve 1 Mayıs’ta taksimde sesimizi yükselteceğiz. Astel’den bir işçi

1- Dünyadaki işçilerin ve emekçilerin sömürüye karşı sınıf dayanışması oluşturduğu bir mücadele günü aklıma geliyor. 2- İşçilerin hep birlikte bayramlarına sahip çıkması gerektiğini ve sömürüye artık yeter demelerini istiyorum. Ayrıca birçok işçi işini kaybetme korkusuyla girmek istedikleri halde işlerini kaybetme korkusundan katılamıyor. 1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edilmesini istiyorum. 3- Taksim daha merkezi bir yer olduğu için daha çok ses getireceğini ve burjuvazinin kalbi olduğu için daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca geçmişteki katliamları anmak için inadına taksim diyorum. Akar Tekstil’den bir işçi

5


Fazla çalışma nedir?

İş yasasında belirtilen haftalık 45 saatlik çalışma süresini aşan çalışmalara “fazla çalışma” denir. İşçiye günde en fazla üç (3) saat fazla çalışma yaptırılabilinir. Fazla çalışmaların toplamı bir yılda iki yüz yetmiş (270) saatten fazla olamaz. Ancak işçi, yine de bu sürelerden fazla çalıştırılmışsa, fazla çalışma sürelerinin ödenmesi gerekir. İşçilerini bu sürelere aykırı bir şekilde çalıştıran işverene, şikâyet ya da tespit edilmesi halinde Bölge Çalışma Müdürlüğü tarafından idari para cezası verilir. Gece çalışmaları yedi buçuk saati geçemeyeceğinden gece çalışmalarında fazla çalışma yaptırılamaz. Ayrıca bazı işlerde çalışan işçilere ve hangi işte çalışırsa çalışsınlar bazı işçilere fazla çalışma yaptırılamaz: * Sağlık kuralları bakımından günde ancak yedi buçuk saat veya daha az çalışılması gereken işlerde çalışan işçilere (bu işler bir yönetmelikle düzenlenmiştir. Örneğin; kurşun, arsenik, civa, çinko, karpit, ve asitle ilgili bazı işler, cam, demirçelik ve çimento sanayindeki bazı işler, bazı kaynak işleri, gürültünün belli bir düzeyin üzerinde olduğu işler vb.), * Yer ve su altında çalışan işçilere, * 18 yaşını doldurmamış işçilere, * İş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesi ile önceden veya sonradan fazla çalışmayı kabul etmiş olsalar bile sağlıklarının elvermediği işyeri hekiminin veya Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı hekiminin, bunların bulunmadığı yerlerde herhangi bir hekimin raporu ile belgelenen işçilere, * Gebe, yeni doğum yapmış ve çocuk emziren işçilere, *Kısmi süreli iş sözleşmesi ile çalıştırılan işçilere fazla çalışma yaptırılamaz.

Fazla çalışma yapmak (mesaiye kalmak) zorunlu mudur?

İşverenin fazla çalışma için işçinin onayını alması gerekir. Yani çalışma yapılması, karşılıklı anlaşmaya bağlıdır. Ancak işçinin onayının ne şekilde alınacağı konusu tartışmalı bir konudur. Uygulamada işverenler iş sözleşmelerine bir sözleşme şartı olarak “işçi fazla mesai yapmayı peşinen kabul eder” tarzında maddeler koymakta ve bu onayı önceden almaya çalışmaktadır. Bunun dışında, işçilerden, yıl veya ay başlangıçlarında o yıl veya o ay için fazla çalışma yapmayı kabul ettiklerine ilişkin olarak imza almak ya da fazla çalışma yapılacağını bir gün önceden ya da aynı gün duyurarak, o gün için fazla mesaiye kalacaklara günlük bir çizelgeyi imzalatmakta bir diğer yöntemdir. Pek çok işyerinde ise bu onay hiç alınmamakta ve işçiler fazla çalışmaya zorlanmakta, aksi takdirde ise işten çıkarılmaktadır. Oysa yasal düzenlemeye göre sadece kabul eden işçilere fazla çalışma yaptırılabilir; fazla çalışma yapmak istemeyenler ise buna zorlanamaz. İşçinin iş sözleşmesi fazla mesaiye kalmak istemediği gibi bir gerekçeyle feshedilemez. Sözü edilen onayı önceden vermemiş olan işçiler, fazla çalışmanın duyurulduğu anda seçimlerini istedikleri yönde yapabilir, bu seçimleri nedeniyle işten çıkarıldıkları takdirde ise yasal yollara başvurabilirler. Sorunlar daha çok, yukarıda belirttiğimiz şekilde önceden onay vermiş işçiler açısından çıkmaktadır. Belirli bir ay ya da yıl boyunca istendiğinde fazla çalışma yapacağına dair önceden imza atarak onay veren işçilerden fazla mesaiye kalmaları istenmekte, bunu yapmadıklarında ise iş sözleşmeleri feshedilmektedir. Yukarıda belirttiğimiz tarzda alınan onayların geçerliliği ve işçiyi bağlayıcılığı konusunda açık ve net bir yasal uygulamadan söz etmek güçtür. Bu nedenle, bu tarz bir onayı vermekten kaçınmak en doğrusudur. Fazla çalışma konusunda önceden onay vermiş işçilerin son derece dikkatli davranmaları ve özellikle o anki koşulları göz önünde bulundurmaları zorunludur. Örneğin; fabrikadaki ya da vardiyadaki tüm işçilerin önceden onay vermiş olduğu ve mesaiye kalmaları istendiğinde de büyük bir çoğunluğun buna uyduğu bir durumda geçerli bir neden de olmaksızın bir tek işçinin fazla mesai yapmayacağını söylemesi, özellikle de bunu tekrarlaması kendisi açısından oldukça riskli bir durum yaratabilir. Bu nedenle, bu onay önceden verildiğinde ya da önceden verilmiş bir onaya dayanılarak fazla çalışma yapılması istendiğinde işçilerin birlikte hareket etmeleri; yani hep birlikte peşin onay vermekten kaçınmaları ya da belirsiz ve peşin bir onay alınmış olsa bile hep birlikte fazla çalışma yapmaktan kaçınmaları en doğrusu olacaktır. İşçiden fazla çalışma yapacağına dair peşinen alınmış geçerli bir onay olsa bile, kendisinden yasanın belirlediği sınırları aşacak şekilde fazla çalışma yapması istenemez. Örneğin; günde 3 saati ya da yılda 270 saati aşan fazla çalışma yaptırılamaz. İşçi yasal sınırları aşan fazla çalışma yapmaktan kaçınabilir.

6

Deri işçileri güvencesiz çalışmaya, geleceksiz yaşamaya karşı

1 Mayıs’ta Taksim’e!

Deri sektöründeki işlerin azalmasıyla birlikte patronlar işçileri birer, onar fabrikanın önüne koymaya başladı. Bazı fabrikalarda sözüm ona tazminat adı altında çok komik ücretler veriliyor. Ve çalışanların sigortalarında girdi çıktı yapılıyor. Boş kağıtlara ise biz işçilere hem haklarını bilmedikleri, hem de işten atılma korkusuyla geleceksizliğe imza attırıyorlar. Patronlar köle olarak gördükleri işçileri birer ya da ikişer hafta ücretsiz izne ayırıyorlar. Kimi yerlerde patron şöyle diyor “şimdi sizinle işimiz bitti, izine çıkıyorsunuz, işler başladığında hepinizi işe çağıracağız” ardından aylarca işsiz kalabiliyoruz. Ya da başka iş bakmak durumda bırakılıyoruz. Patronlar çalışmadığımız süreç içerisinde işçiler ne yer, ne içer, nerede kalır diye düşünmez. Çalışanlar izne çıkarıldıkları için para talep ettiklerinde ise patron bize “arkadaşlar işimiz bitti, çalışamıyoruz, paramız yok olsa vermez miyiz” oysa bunların hepsi birer tezgâh bizi daha çok sömürmek için patronların kullandıkları yöntem. Sezon ortasında da zam vermemek için geliştirdikleri yöntem gibi “kargolar kapalı, mal gönderemiyoruz arkadaşlar!” ama bu da yalan ya da “yok deri gelmedi arkadaşlar, yok deri kesilemiyor, yok dikilemiyor yine para yok, yine para yok.” Biz talep ettiğimiz ve zor durumda olduğumuzu söylediğimizde ise “biz görmüyor muyuz arkadaşlar, biz hiç ister miyiz zor durumda kalmanızı, vardı da biz mi vermedik?” gibi patronun söylemlerine birçoğumuz her defasında kanıyor. Patronlar bizlerin sırtından kazandıkları paralarla fabrikanın dış görünüşünü çok gösterişli ve muhteşem hale getirirken, içerisini de çalışan biz işçilere ise sömürü cehennemi haline getiriyorlar. Yaşadığımız bu sömürü koşullarına, bu insanlık dışı dayatmalara biz deri işçilerinin vereceği karşılık ancak örgütlü bir mücadele olacaktır. Önümüzde bu örgütlü gücümüzü göstereceğimiz uluslar arası işçi- emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs var. 1 Mayıs’ta patronlara, bizleri iliklerimize kadar sömüren, kanımızla beslenen bu asalak sınıfa karşı işçi sınıfının gücünü gösterelim. 1 Mayıs’ta mücadeleci geleneği olan deri işçilerinin geçmişini sahiplenerek alanda yerimizi almalıyız. Güvencesiz çalışmaya, geleceksiz yaşamaya karşı 1 Mayıs’ta, 1 Mayıs alanı olan Taksim’de en ön saflarda yerimizi almalıyız. Zeytinburnu’ndan bir deri işçisi

Güzel yarınlar için bir başlangıç

Yıllardır deri sektöründe çalışıyorum. Son 6 yıldır büyük bir fabrikada çalışıyorum. Ve bu zaman zarfı içerisinde sadece bir sefer zam aldım. Sabah 08:30 akşam 10:00 çalışma saatlerim. İş yoğunluğundan kaynaklı Cumartesi, Pazar dahil olmakla birlikte çalışıyoruz. İşverenler işçileri sosyal bir varlık olarak görmüyorlar. Bugün doğru dürüst bir arkadaşım yok. Çünkü arkadaş edinecek zamanım yok. Ne sinemaya, ne tiyatroya gidemiyorum. Bu yoğun çalışma ve sömürü koşullarından kaynaklı psikolojim bozuldu. Bizlerin evlenip, gelecek kurma gibi şansımız da kalmadı. Buna ne zaman ne para var. Çünkü kazandığın parayla ailemi geçindirmem gerekiyor. Bu durumda evlenip bu düşük ücretle ikinci bir aileyi geçindirebilmem imkânsız oluyor. Yarından umutlu değilim. Ama buna rağmen yarınlar için bir şeyle yapmak gerektiğini düşünüyorum. Emekçinin Gündemi’nden birlikte çalıştığım abi bahsetti. Bizim sorunlarımızı yazan bir yayın olduğunu söyledi. Ben de bu yazıyı yazdım. Bu yazıyla sorunlarımızı yazarak bir başlangıç yapmış oldum. Çıkarsız bir şeyleri paylaşmak buradan seninde dediğin gibi “yarin yanağından gayri her şeyi hep beraber paylaşmak” Zeytinburun’dan genç bir deri işçisi


Türkiye’den direnişler... Direnen SCT Filtre işçileri kazandı!

15 Mart 2006 tarihinde Mersin’de başlayan SCT Filtre grevinin 742. gününde işçiler patrona sendikayı kabul ettirdi. Birleşik Metal-İş’ e üye olan işçiler grevin 742. gününde yapılan TİS’ le patrona sendikayı kabul ettirdi. İmzalanan toplu iş sözleşmesinde 1 Mayıs da ücretli izin günü olarak kabul edilirken, işçi ücretlerine ilk 6 ay için yüzde 20.29 zam yapılacak. İkinci 6 ay zam oranı yüzde 7 ve diğer 6 aylar için de enflasyon rakamına 2 puan eklenmesiyle bulunacak oran kadar zam yapılacak. Sözleşmenin 2. yılında 30 günlük ücret tutarında ikramiye verilecek. Bayram ödeneği 50 YTL, aylık yakacak ödeneği 15 YTL, izin ödeneği 50 YTL. Ayrıca evlenme, doğum, öğrenim ve çocuk ödeneği de verilecek.

Fora Zeytin işçileri grevde!

Tek Gıda- İş sendikasına üye olan Balıkesir Fora Zeytin fabrikası işçileri 24 Şubat’ tan beri süren grevlerine devam ediyorlar.

Yörsan grevi devam ediyor!

Tek Gıda- İş sendikasına üye olan Balıkesir Yorsan işçilerinin haklı mücadelesi 4 aydan beri devam ediyor.

Tega işçileri direniyor!

TEGA Mühendislik'te 7 Şubat'tan bu yana süren grevi, işveren grev kırıcılığıyla karşılaşmaya devam ediyor. Ankara Sincan Organize Sanayi Bölgesi'ndeki Tega Mühendislik işçileri şimdi de grev çadırlarının kurulu olduğu yerlerde inşaat çalışmasıyla karşı karşıyalar. Konuyla ilgili BirGün'e açıklama yapan Birleşik Metal İş Sendikası Ankara Şube Başkanı Seyfettin Gülengül "İşveren grevi kırabilmek için elinden geleni yapıyor. İşçiler greve çıktıkları ilk günlerde güvenlik güçlerinin saldırılarına uğramışlardı. Şimdi de patronlar ve organize sanayi yönetimi sadece Tega Mühendislik etrafındaki taşları söktürerek yeniden yaptırmaya başladı" diye konuştu.

Şahin Motor işçileri direniyor!

Gebze Çayırova’da kurulu bulunan Şahin Motor Yatakları A.Ş’de işten atılan Birleşik Metal-İş üyesi 59 işçinin onurlu direnişi devam ediyor.

UPS işçileri direniyor!

10 Mart tarihinde güvencesiz çalışma ve geleceksiz yaşama koşullarına karşı mücadele yolunu seçtikleri için işten altılan Adana UPS kargo işçileri eylemlerine devam ediyorlar.

Soda Sanayi’de greve doğru

Soda Sanayi A.Ş, Petrol-İş'in, yürütülen toplusözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamazsa 25 Nisan'da greve başlanacağını bildirdiğini duyurdu.

BİMTAŞ işçileri sendikalarından vazgeçmiyor.

İstanbul Deniz Otobüsleri’ne (İDO) bağlı BİMTAŞ’ta çalışan işçiler sendikalaşma nedeniyle yaşanan işçi kıyımını protesto etti. İstanbul Deniz Otobüsleri’ne (İDO) bağlı BİMTAŞ’ta çalışan işçiler sendikalaşma nedeniyle yaşanan işçi kıyımını protesto etti. Türkiye Denizciler Sendikası’nda (TDS) örgütlenen işçiler, sendikalarından vazgeçmeyeceklerini dile getirdiler.

DİMES’te anlaşma!

İzmir Kemalpaşa’da Tek Gıda İş Sendikası’na üye oldukları için işten çıkartılan DİMES işçileri, patronla sağlanan uzlaşma üzerine grev sona erdirdi. Tek Gıda İş Sendikası 7 No’lu Şube Başkanı Kemal Köse, DİMES patronunun işten çıkartılan 18 işçinin işe geri alınması konusunda söz verdiğini bildirdi.

Çukurova Tarım işçileri kazandı!

Yaz aylarında Polatlı’da grev yapan tarım işçilerinden sonra Çukurova bölgesinde de 50 bin tarım işçisi greve gitti. Çukurova Tarım Aracıları Derneği’nin çağrısıyla Adana, Ceyhan, Erzin, Dörtyol, Tarsus ve Mersin bölgelerinde başlatılan grevde tarım işçileri 3 aydır para alamadıklarını belirttiler ve günlük yevmiyelerinin tarım komisyonu tarafından belirlenen 21 YTL olmasını istediler. Çukurova bölgesindeki tarım işçilerinin yaz aylarında yaptıkları günlük iş bırakma eylemlerinin ardından yevmiye ücreti 21.1 YTL belirlenmiş, fakat toprak sahipleri tarafından ödenmemişti. Bu kez greve giden tarım işçileri kazandılar. Toprak sahiplerinin çoğunluğu belirlenen yevmiye ücreti üzerinden yevmiye ödemesini kabul ettiler.

Çarşamba Belediyesi işçileri eylemde!

Samsun Çarşamba Belediyesi’nde geçen Aralık’ta iş akitleri feshedilen Belediye-İş üyesi 126 işçi, işe iade davalarının ertelenmesi üzerine çılgına döndü. Yapılan basın açıklaması sırasında yaşanan gerginlikte bazı işçiler ve yakınları fenalık geçirdi.

Emekçi Kadın

vardık varız var olacağız!

“En az üç çocuklarıyla” birlikte emeğin, yoksulluğun ve açlığın sahipleri geliyor! Son günlerde başbakanın yaptığı her açıklamayı hayretle karşılıyoruz. Ülkenin gündemine giren bir açıklama da “en az üç çocuk” çağrısıdır. Hemen her açıklama da vurgu yapılan nüfusun azaldığı yönündeki kaygılarla mı, yoksa yeni dönem politikalarıyla mı ilgili olduğu ilk bakışta anlaşılmayan bu cümleler, acı toplum gerçeklerinin yanında öylece yerini almıştır. Peki üç çocuk sahibi olmak sağlık ve eğitim hizmetleri ücretli olan bir ülkede hele de işçi ve emekçiler için ne kadar kolay? Bugün yoksulluk sınırının altında yaşamakta olan ve iki kişi çalıştıkları halde kazandıkları para yetmeyen birçok aile var. Üç çocukları olan bir ailede kadın da iş sahasından uzaklaştırılarak eve ve çocuk bakımına yönlendirilmiş oluyor. Bu da hem aylık gelirin azalmasına hem de kadınların bilinçsizleştirilerek dört duvar arasına hapsine sebep olacak. Saydığımız olumsuz sebepler bir yana çocuklarımıza güvenli bir gelecek sağlamak zorunda olan biz emekçiler işsizlik açlık ve yoksulluk içinde nasıl bir gelecek temin edebiliriz? Daha hastanede doğduğu gün rehin bırakılmak zorunda kalan çocuklar ileride neler yaşayacak diye düşünmekten alamıyor kendini insan. Bugün kadınların sigortasız çalıştırılmasının yaygınlığı artarken var olan kreşler kapatılırken, süt ödenekleri düşürülürken başbakan utanmasızca 3 çocuk öğüdünü veriyor. Bunun arkasından ana çocuk sağlığı ve aile planlaması genel müdürlüğün kapatılması geliyor. Yani kadınlara “evlerinize gidin” deniyor, “çalışma yaşamında uzak kalın ki işsizliğin bir nedeni olmayın” deniyor. Oysa bu ülkede hala önlenebilir nedenlerden dolayı ölen anneler ve bebekler var. Oysa bu ülkede hala çocuklarını satmak ya da kuytu köşelere bırakmak zorunda kalan anneler var. Oysa bu ülkede hala yeni doğum yapan kadının bebeğini rehin alan hastaneler gerçeği var. Kıyıda köşede, otobanda, karşımıza çıkan binlerce sokak çocuğu var, tıka basa dolu olan, şiddet, baskı ve tacizin eğitim sayıldığı çocuk yuvaları, bakımevleri ve yurtları var. Okuyamayan çocuklar, okul yollarında belediyelerin açtığı çukurlara düşüp ölen çocuklar var. 5-6 yaşlarından itibaren atölyelere “eti senin kemiği benim” denilerek verilen, 9’unda kapkaççı, 13’ünde katil olan çocuklar var… Ve bu ülkenin başbakanı, elindeki tastan işçi ve emekçilerin alın terini içerken, milletvekili maaşlarının artmasını desteklerken, çıkmış kürsüye “en az 3 çocuk “demagojisiyle naralar atıyor. Emekçi kadınlarımız da çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamak amacıyla işliklerde, atölyelerde, kağıtta, taşta, metalde ve tekstilde, gece-gündüz demeden, mesai-paydos demeden, sağlık-sıhhat demeden ter dökmeye devam ediyor. Sermayenin temsilcileri, alın yasalarınızı, açıklamalarınızı, kirli ellerinizi ve de o kirli ellerle yumuşak yataklarda büyüttüğünüz, 15’inde spor arabalarla trafiğe bıraktığınız çocuklarınızı ve yer verin! Emeğin sahibi, yoksulluğun ve açlığın sahipleri geliyor. Emekçi kadınlar üçer, dörder ve beşer çocuklarıyla beraber, 1 Mayıs’ta emeğini savunmaya geliyor!

7


Kültür Sanat Köşesi İşçi sınıfına, özgürlüğe ve sosyalizme adanmış bir

Julius Fuçik

Julius Fuçik 23 Şubat 1903’de Prag’da doğar. Babası bir çelik işçisidir. Fuçik henüz 12 yaşında iken ve ortaokul öğrencisiyken kendisinin büyük çabasıyla okulda “Slovan” isminde, sosyal konularla ilgili haber-yorum, kültür-sanat gibi değişik konulara yer veren bir gazete çıkarırlar. Daha çocuk yaşta böylesi konulara merak salmasının nedeni tanık olduğu işçi yaşamı, sefalet ve dünya genelindeki toplumsal olaylardır. Bir tarafta kapitalizmin barbarlığı ve beslemesi faşizm, diğer tarafta işçilerin, ezilen halkların kölelikten ve de faşizmden kurtulma mücadelesi. Fuçik 15 yaşına geldiğinde işçi sınıfının mücadelesine daha fazla öncelik vermeye başlar. Edebiyata asıl yönelişi ise 1918’de, Çekoslovakya’nın bağımsızlığını kazanmasından sonra başlar. Bağımsızlığı coşkuyla karşılar. Bu dönemden itibaren yerel ve yabancı edebiyatçıların eserlerini inceler. 1920’de yüksek öğrenim görmek için Prag’a gider. Aynı dönemlerde sosyal demokrat partiye üye olur. Partinin sol kanadında yer alır. Partinin yaşadığı çürümeye başkaldıranlar SDP’den ayrılırlar. Ayrılanlar arasında Fuçik de vardır. Ve bir yıl sonra komünist partisini kurarlar. Okulu bitirdikten sonra “Kmen” adlı bir dergide redaktör olarak çalışmaya başlar. Yine aynı dönemde partisinin (Çekoslovakya Komünist Partisi) kültürel çalışmalarının sorumluluğunu üslenir. Bu konudaki başarıları büyük beğeni kazanır. Partinin yayın organı olan “Rude Provo”daki çalışmaları ve yazıları da son hız sürer. Bu çalışmaları polisin dikkatini çekmeye başlar. Sonraları ise bu çalışmalarından dolayı değişik gerekçelerle gözaltına alınır. O her defasında daha güçlü çıkar karşılarına. Devletin amacıysa günümüzde olduğu gibi aynıdır; Fuçik’in etkileyici ajitatörlüğünden ve yazdıklarından sınıfı uzak tutmaktır. Ancak bunu başaramazlar. O işçilere yönelik faaliyetlerini durmaksızın sürdürür. O dönem özellikle maden işçilerinin Most bölgesindeki greviyle iç içedir. 1930’a gelindiğinde Fuçik kısa bir zaman için Sovyetler Birliği’ne sosyalist inşayı incelemeye gider. 4 ay kadar Moskova’da kalır. Geri döndüğünde Sovyetler ve işçi sınıfı davası aleyhine yapılan tüm girişimlerin karşısına dikilir. Sosyalizmin ve işçi sınıfı davasının ateşli savunucusu olur. 1934’de yeniden Sovyetler’e gider. Sovyetler Birliği’ni en

İrtibat

Sefaköy İşçi Kültür Evi İnönü Mah. Maslakçeşme Cad. No: 175 Tel: (0 212) 697 71 53

uzak köşelerine kadar dolaşır. Sosyalizmin ülkesini gezer, insanlarla iç içe yaşar, röportajlar yapar, işçilerin görüşlerini alır. Kısacası sosyalizmin inşasını ve üretici güçlerin o muazzam dönüşümünü inceler. İki yılık süreyi bu çalışmalarıyla geçirir. İki yıl sonra (1936’da) ülkesine döner. Sosyalizmin uygulamalarına ilişkin tartışmalar burada da sürmektedir. Fuçik’te bu tartışmaların içindedir artık. Sovyetler’de edindiği izlenimlerini de aktararak sosyalizmin gerçekliğini, temel niteliklerinin önemini anlatır. Ve Alman faşizminin insanlık için büyük tehdit oluşturduğunu savaşın gelmekte olduğunu anlatır. Böyle bir ortamda “başka tartışmalar yapmanın” işçi sınıfı davasına zarardan başka katkısının olmayacağını söyler ve bu yönde tutum alır. Nazi vahşetinden kaçıp Çekoslovakya’ya sığınan Alman anti-faşistlerle röportajlar yapıp yayınlar. İşçileri ve emekçileri, halkı yaklaşan faşist tehlikeye karşı uyarır. Ve nihayet bahsettiği tehlike, 1938’de Hitler’in Avusturya’yı işgal etmesiyle daha da gerçeklik kazanır. Kapının önüne kadar gelen Hitler faşizmi 1939 Mart ayında bu kez Çekoslovakya’yı işgal eder. Komünistlere yönelik başlatılan imha savaşını artık bizzat Alman Nazileri sürdürmektedir. Her tarafa gestapo işkencehaneleri kurulur. İşgalin ardından partiyi yeraltına (illegal çalışma) çekerler ve öyle çalışırlar. Fuçik yeraltı yaşamında parti çalışmasının sürmesi için bildirilerin çıkarılmasında, yayın organının yayınlanmasında görev alır. İşgal boyunca halk kitlelerini işgale karşı savaşmaları için aydınlatır ve örgütler. Partinin direnişi örgütleme mücadelesinde Fuçik’in rolü yine büyük olur. Kaleme aldığı “Bakan Göbels’e açık mektup” ve “Biz hepimiz Hitler’e karşı savaş halindeyiz” yazıları ile anti-faşist mücadelenin sadece komünistlerin değil yurtsever, demokrat, işçi-köylü, bilim adamı, sanatçı herkesin görevi olduğunu kabul ettirir. Daha sonra ailesiyle birlikte Cotimer’e gider. Sürekli Prag’a gidip gelmektedir. 1941’de komünist partisi merkez komitesinin tutuklanması üzerine merkez komitesi üyeliği sorumluluğunu üstlenir. 1942’nin 24 Nisan’ında yoldaşlarıyla beraber bir buluşma esnasında Gestapo tarafından yakalanır. Bir yıl sonra Prag-Pankrac Cezaevi’nde tanıştığı “Kolinski” adlı Çek gardiyan aracılığıyla, bin bir güçlükle yazdıklarını dışarıya ulaştırır. Pankrac Hapishanesi’ndeki direnişçi kimliği, işkencecilere başeğmezliği, geleceğin kazanılacağına olan inancı tüm halkın dilinde dolaşır. Direnişçiliğinin halkı ateşlediğini gören Nazi faşistleri onu Berlin’e getirirler. 8 Eylül 1943’de Plötzense Cezaevi’nde asılarak idam edilir. Dışarıya gönderdiği yazılarında yaşadıklarını şöyle anlatır: “Korkunç ve ateşli olan gerçeğin kendisiydi. Belki üç kere, belki on kere beni işkence tezgâhına taşıdılar. İşkenceciler dinlenmek istediklerinde ya da başkasıyla uğraştıklarında beni bırakıyorlardı. Sürekli yalınayaktım ve yerdeki beton parçaları parçalanan tabanımı soğutuyor bu da bana iyi geliyordu. Bunları hatırlıyorum.” Asıldığı dönemde karısı Augustina da o sırada Ravensbrück’deki kadın toplama kampında yaşam mücadelesi vermekteydi. Karısı da kendisi gibi bir direnişçiydi. 1945 Mart’ında Hitler faşizminin kesin yenilgisinden sonra Augustina ülkesine döner ve o dönemi şöyle ifade eder: “Kurtarılmış anayurduma döndüğümde tıpkı Alman kuşatmacıları tarafından sürüklenip sayısız işkence cehennemine atılan, kocalarını, karılarını, çocuklarını, baba ve analarını arayan binlerce insan gibi ben de durmadan kocamı aradım.” Ne var ki kocasının katledildiğini ancak Hitler’in yok oluşundan sonra öğrenir. Julius Fuçik çok genç yaşta yaşama veda eder. Ama yaşadığı bütün yılları işçi sınıfı davasına ve sosyalizme adayarak yaşamıştır. Davasına ölümüne bağlı bu yiğit komünistin cezaevinde yaşadıklarına dair yazdıklarını karısı toparlayarak kitap haline getirtir. “Darağacından notlar” diye basımı yapılan bu kitap 90 dile çevrilmiştir. 20. yüzyılın en çok basılan kitabı ünvanını almış olan bu kitabın ülkemizde de basımı yapılmıştır. Yoldaşı Samuel Sillen onun için, “Kendi geleceği dosdoğru ölümü gösterirken başkalarına güzel geleceği gösteren, onları oraya yönelten bir yoldaştı” der. Julius Fuçik yaşamıyla, sosyalizme ve işçi sınıfına olan inancıyla, direnişçi kimliğiyle günümüzdeki genç nesillere yol göstermeye devam etmektedir. Özellikle genç işçiler olmak üzere herkese “Darağacından notlar”ı mutlaka okumalarını tavsiye ediyoruz. Günümüzde işçi sınıfına ve emekçilere dayatılan kölece yaşam, yanı başımızdaki halkların katledilmesi, ülkelerinin işgal edilmesi ve cezaevlerindeki katliamlar vb. gözönüne alındığında, bunun önemi daha da artmaktadır. Çek komünisti Julius Fuçik gibi davada sarsılmaz örnek devrimcilerin yaşamı ve mücadelesini incelemek, onlardan öğrenmek, kapitalist barbarlığı yıkma ve insanlığın özgür geleceğini kurma mücadelesinde bize güç verecek, yol gösterecektir.

İşçi Bülteni Özel Sayı: 293 * Fiyatı: 25 YKr * Nisan 2008 * Sahibi ve S. Yazı İşleri Md.: Gülcan CEYRAN EKİNCİ * EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. * Mollaşeref Mah. Millet Cad. 50/10 Fatih/İstanbul * Tel/Fax: 0 (212) 621 74 52 * * Baskı: Özdemir Mat Davutpaşa Cad Güven Sanayi sit C Blok No: 242 Topkapı İstanbul * 577 54 92


E Gundemi 13