Issuu on Google+


Merhaba arkadaşlar. Geçen aydan bu yana Yaradan’dan diliyorum ki hepiniz çok iyisinizdir. 18 aydır sizlerin karşısına bu emek ürünü çalışmayla çıkmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu sanal derginin içeriği tümüyle sizleri bir adım öteye götürecek nitelikte seçiliyor ve düzenleniyor.

Dergimizin çıkışını sağlayan yazarlarıma ve okuyarak 18 aydır yayın yapmamızı sağlayan siz değerli takipçilerimize teşekkür ederim. Sözü çok uzatmadan sizleri yazılarımızla baş başa bırakmak istiyorum. Son olarak amatör fotoğraf çekimlerimi yayınladığım sayfamda sizleri görmekten mutluluk duyarım. Adresim: www.facebook.com/omerarslanfoto Ömer ARSLAN Kişisel Gelişim Sayfa ve Dergi Kurucusu


İçindekiler: Abbas Karimi ve Olimpiyat Rüyası

5

Farklı Karakterler ile İletişim Sanatı

6

Kendine Acımak

9

İş Görüşmelerinde Nasıl Başarılı Oluruz?

13

Strateji Ne Demektir?

15

Algıda Seçicilik-1

17

Hedef Belirlemenin Önemi

19

14 Şubat Ve Her Yerde Yine Sevgi Sözcükleri

22

Kendini Tanı - Kendine Yet - Beklentiler Yaralamasın

24

Geleceğe Miraslarımız

27

Katip Çelebi’nin Hayatı

28

Künye

31


Abbas Karimi ve Olimpiyat Rüyası

Karim gündelik yaşamda birçok sorunla karşılaşıyor. Afgan yüzücü yemek yiyebilmek, cep telefonunu kullanabilmek ve araba sürebilmek için ayaklarını kullanmak zorunda kalıyor. Abbas Karim’i spor ve derslerinden arta kalan zamanda ise Kabil'deki Yıldızlı Eğitim Derneği de İngilizce öğreniyor. (Kaynak: Reuters)

Sizlere gerçek bir hikâyeden bahsetmek istiyorum. Abbas Karimi doğuştan kolsuz olarak Afganistan'da dünya’ya geldi. Onun kolsuz olması spor yapmasını ve özellikle yüzmesini engellemedi. 14 yaşındaki Karimi her gün antrenörünün yardımıyla saatlerce yüzüyor. Amacı ülkesi ve kendisi adına Dünya Paralimpik Oyunlar’ın da altın madalya kazanmak. Genç yüzücü eğer hazırlanış sürecinde yeteri kadar destek alabilirse Brezilya’da gerçekleştirilecek olan 2014 Olimpiyatları’nda ülkesini temsil eden ilk Afgan genci olacak.

Karimi gibi birçok başarılı, kendisini yetiştiren insanlar var. Onları ben engelli olarak görmüyorum. “Asıl engelliler, karşılarına çıkan engeli geçemeyenlerdir.”

Afganistan tarihinde sadece 1996 Atlanta Paralimpik Oyunları sırasında bir çift engelli bisikletçi tarafından temsil edilmişti. Altın madalya hayalleri hakkında konuşan Abbas Karimi konuyla ilgili olarak; “Ben insanlardan beni desteklemelerini istiyorum. Böylece ben de ülkemi temsil edebileyim. Ben ayrıca benim gibi olan kişilere bir sembol olmak istiyorum. Benim onlara tavsiyem hiçbir zaman fiziksel engellerinden dolayı kendilerini kötü hissetmesinler. Kendi potansiyellerinin farkına varsınlar.” dedi.

Her zaman kendi standardınızın üzerine neler koyabilirim diye düşünün. Gelişiminizi bu kadar yeterli diyerek sonlandırmayın. Hayatta öğrenilecek, tecrübe edilecek o kadar çok şey var ki… Size yapıcı şekilde yararı olan insanlarla iletişim kurun. Sizi yıpratan, aşağı çeken insanlar ile iletişiminizi kesin. İlerlemenin yolu önce farkındalıkla, sonra eyleme geçmekle başlar.

Abbas Karim’in antrenörü Qasim Hamidi ise genç yüzücünün yeteneğinden şüphesinin olmadığını; fakat Afgan Hükümeti’nin Karim’e destek olması gerektiğini belirtti.

Zihnimiz de oluşturduğumuz en ufak sorunlara bile yeri geliyor engel gözüyle bakıyor, hemen vazgeçiyoruz. Oysa aşılamayacak hiç bir şey yok. Bunun yeter ki bilincinde olun, yapamıyorum/olmuyor kelimelerini bırakın. Kendinize inancınız tam olsun. Amacına sıkı sıkıya bağlı insanları hiçbir güç yıkamaz.

Karimi herkese güzel bir örnek. Umarım Karimi ve onun gibi inançlarını söndürmemiş, azimli bütün insanlar gereken desteği alırlar.

Sevgiler… Özlem ÖZTULUM


kuramazsınız. İlişki kurabilmeniz için insanlara doğru şekilde yaklaşmalı, kendinizi doğru ifade etmeli, empati içinde dinlemeli ve gerektiğinde karşınızdaki kişinin bakış açısını ustalıkla yöneterek ikna etmelisiniz.

Farklı Karakterler ile İletişim Sanatı Gerek iş hayatında gerek özel hayatımızda, hatta kendimizle olan iletişimde mutluluk büyük ölçüde iyi ilişki kurabilme yeteneğine bağlıdır. Bu yazdıklarımı 20 sene önce bilseydim, iş hayatımda yapmış olduğum hataları yapmazdım. Günümüzde yapılan anketlerde işverenlerin elemanlarında en çok tercih ettikleri özelliklerin başında iyi ilişki kurmak geliyor. İyi ilişki kurmak, eğitim ve deneyimden önce geliyor. Herkes farklıdır. Fiziken doğru, ama karakterler birbirine benzer. Bunları bilirsek, iletişim ustası olabiliriz. Ya benzemezse? İnsanları değiştiremeyeceğimize göre, o zaman insanlar ile uyum sağlamamız lazım. İnsanların inançlarını, değerlerini, bakış açılarını, eğitimlerini, çevrelerini, yaşadıkları toplumun kültürünü, çıkar ve menfaatlerini, önyargılarını düşünecek olursanız, iki insanın iletişim kurmasının ne kadar zor olduğunu anlarsınız. Ama bunu ustalıkla yaparsanız, istediğiniz sonuçları alırsınız. Şarık Tara röportajında şöyle diyor “ Çalışmak önemlidir, ama iş hayatında ilişki daha önemlidir.” İletişim olmadan doğru ilişki

Bu temelde öncelikle kendimizi tanımaktan, kendimizle barışık olmaktan, kendimizi sevmekten, kendimize güvenmekten geçer. İnsanlarla ilişki kurarken eksikliklerimizden rahatsız olmamamız, olumlu yanlarımızı bilmemiz ve karşımızdaki kişiyi tanımamız (duygu ve düşünce), anlamamız ve doğru şekilde kendimizi ifade etmemiz başarımızı belirler. Bütün bunların sağlanması için vazgeçilmez olan iki kural ise dış çevreye açık ve toleranslı olmaktır. İnsanlar arasındaki sürtüşmeler, genellikle kişiler arasındaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. İnsanlar en çok karakter farklılıklarını bilmemekten dolayı iletişim problemleri yaşıyorlar. İnsanları temelde iki kategoriye ayırmalıyız: enerji kaynakları ve karar verme mekanizmaları. İnsanlar, dışadönük veya içedönük olarak doğarlar. Bu özellikler temelde değiştirilemez (ama kültürden kültüre farklılık gösterir), ama geliştirilebilir. İçe dönük kişiler enerjilerini iç dünyalarındaki duygu ve düşüncelerinden alırlar. Kararlarını genellikle kendi kişisel değerleri üzerinden alan bu kişiler, özellikle de diğerleri söz konusu olduğunda farklı seçenek ve olasılıkları değerlendirirler. Sessiz ve yaratıcı olurlar. Dışadönük kişiler


enerjilerini dış dünyadaki eylemler ve konuşulanlardan alır. İnsanlar ile hızla iletişim kurarlar, eleştiriye açıktır. Arkadaşlık kurmaktan büyük keyif alan bu kişiler önceliği "şimdi"ye verirler. Hayatlarını esnek tutarlar ve o an içinde oluşabilecek her duruma o anda karşılık verirler. Hayattan zevk almaya bakarlar ve kolaylıkla yeni arkadaşlıklar kurabilirler. İnsanlar ile hızlı mı ilişki kuruyorsunuz, yoksa seçici ve temkinli mi yaklaşıyorsunuz? İnsanlar kendilerini sizin yanınızda rahat mı hissediyorlar? Dostlukları çabuk mu kuruyorsunuz? İnsanlar ile iletişimde kendiniz hakkında konuşurken cömert misiniz yoksa bilgi vermek konusunda ketum musunuz? Duygularınızı rahatça dışa vurabiliyor musunuz, yoksa içinizde mi tutuyorsunuz? Konuşurken çok fazla jest ve mimik yapıyor musunuz? Bunların cevabı sizin içe mi, yoksa dışa mı dönük olduğunuzu açıklar. İkinci konu kişinin kararlarını nasıl aldığı; mantıksal (iş odaklı mı?) yoksa his (insan odaklı mı?) Kararlarınızı alırken daha çok hislerinize göre mi, yoksa mantığımıza göre mi karar veriyorsunuz? İçedönük ve dışadönük davranışlar arasında, bu iki kişilik özelliğini birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biriyse kişinin önce düşünüp sonra mı davrandığı yoksa davranıp daha sonra mı düşündüğüdür. Benim iki oğlum var; biri 22 diğeri 23 yaşında. Her ikisinin de aynı şartlarda büyümelerine, aynı kültürü veren okullara gitmelerine, aynı çevrede büyümelerine rağmen, biri içedönük (mantıksal) diğeri ise dışadönük (duygusal). İkisinin de arkadaş seçimi, hayata bakış tarzı,

insanlarla iletişim kurma şekilleri tamamen farklı veya zıt. Yukarıda bahsettiğim enerji kaynakları ve karar verme mekanizmalarını içeren dört farklı insan karakteri bulunmaktadır; hiç biri diğerinden ne daha iyi, ne daha kötüdür; her birinin güçlü ve zayıf yönleri vardır. Önemli olan iletişim sürecinde bu farklılıkların farkında olmaktır. Bu dört karakter de bizde mevcuttur. Ama bunlardan birisi davranışlarımızı ve yaptığımız işi en çok etkileyen baskın karakterimizdir. Dört farklı karakterin özelliklerine diğer bir yazımda devam edeceğim. Başarılı kişiler, başkalarını kendi karakterlerine uymaya zorlamak yerine, diğer karakterlerle uyum sağlarlar, bunu yaparken de yapılarındaki temel özellikleri değiştiremezler. Kendini tanıma konusunda Johari Penceresi ile bilinen yöntem kendinizi tanımanıza yardımcı olacaktır. İnsanları nasıl etkiliyorsunuz? İş ve sosyal yaşamınızda kendinizi ne ölçüde koyuyorsunuz? İnsanlardan ne kadar geribildirim alıyorsunuz?

Johari penceresinde dört alan vardır: 1. Sizinle ilgili genel bilgiler ( AÇIK ALAN) 2. Size ait özel bilgiler ( GİZLİ ALAN) 3. Sizinle ilgili diğerlerince bilinenler ( KÖR ALAN) 4. Sizin hakkınızda diğerlerince ve sizce bilinmeyenler ( POTENSİYEL ALAN)

Açık alanı geniş olan kişiler dışa dönükken, gizli alanları geniş olan kişiler içe dönüktür. İçe dönük insanlarla iletişim


kurmak, sohbet etmek zordur. Kör alanda, sizin kendinizle ilgili farkında olmadığınız, bilmediğiniz fakat karşınızdaki insanların bildiği, farkında olduğu tutum ve davranışlarınız yer alır. Kör alanı azaltmak için eleştiriye açık ve geribildirim almak konusunda istekli olmanız gerekir. Potansiyel alan, ne sizin, ne de karşınızdakilerin farkında olmadığı, bilinmeyen özelliklerinizdir. Potansiyel alanımızı ne kadar daraltırsak, potansiyelimizi o kadar kullanabiliriz. Kişilerarası iletişimde başarılı olabilmemiz, açık olan bölümümüzün büyüklüğüyle mümkün olabilir. Bu da dışa dönük, esnek ve eleştiriye açık bir kişilikle mümkündür. İletişimde başarının sırrı kendimiz ile barışık olmamızdan, kendimiz ile ilgili sorumluluk almamız ile başlar. “Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür, ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.” Farklı kişilerle uyum sağlamak için bazen onları güçlendirerek, bazen düzenli, ciddi ve programlı davranarak, bazen yapılacak işlerin heyecanlı ve hareketli taraflarını ön plana çıkararak, bazen de onları huzura kavuşturacak önerileri bilmemiz gerekir. Bu karakter özelliklerini bilirsek; • İnsanları daha doğru anlar ve onlara kendimizi daha iyi ifade ederiz • İkna gücümüz artar • Strese girmez, karşımızdaki kişileri strese sokmayız • Liderlik becerilerimiz gelişir • Daha mutlu ve huzurlu oluruz • Daha nitelikli insan ve anne/baba oluruz

İnsan başkalarının karakterlerini tahlil etmeden, kendi karakter özelliklerini bilmek zorundadır. Kendimizi tanımadan, kişiliğimizi geliştirmeden başkaları ile ilişki kurmayı öğrenemeyiz. İçimizdeki kaynakları fark edip en iyi şekilde kullanmayı bilirsek potansiyelimizin boşu boşuna ziyan olmasına izin vermemiş oluruz. Hayatı ve insanları olduğu gibi kabul etmek, başarı iletişim ve ilişki kurmanın altın kuralıdır. Sevgilerimle,

Taner Özdeş Satış ve Pazarlama Uzmanı Satışın 10 Altın Kuralı Yazarı www.tanerozdes.com.tr

Araştırma yapıldığı zaman ancak bilgi artırılabilir; bilgi artırıldığında ancak istek samimi olabilir; istek samimi olduğunda ancak akıl ıslah edilebilir; akıl ıslah edildiğinde ancak özel yaşam iyileştirilebilir; özel yaşam iyileştirildiğinde ancak aile yapısı düzeltilebilir.

Konfüçyüs


Fiziksel bir engeliniz mi var? Gözleri görmeyen, kulakları duymayan, yürüyemeyen, elleri kolları olmayan ama yaptıklarıyla bize ilham veren sayısız örnek var etrafımızda. Güzel yada yakışıklı mı değilsiniz? Yüzü ve vücudu tamamen yanmış ama kendisine olan sevgisini hiç kaybetmeyerek insanların kalbinde taht kurmuş insanlar var bu dünyada. Kendine Acımak Dünyanın nerdeyse her yerinde, acı odaklı bir yaşam hüküm sürüyor. Bazen birileri bize acıyor, bazen biz birilerine acıyoruz. Fakat hiçbirisi, bizim kendimize acımamız kadar ağır bedeller ödetmiyor. Kendine acımak demek, kendi öz benliğini ayaklar altına almak demektir. “Ben bir işe yaramıyorum, ben bu dünyada gereksiz yere bulunuyorum" anlamına gelir bu. Böylesi bir bakış açısı, o kişinin etrafı çiçek bahçeleriyle ve türlü türlü güzelliklerle bile dolsa, yaşamda kendisine bir yer edinememesine sebep olur. Kendine acımak, bizim genetik programlarımıza aykırıdır. Sonradan öğrendiğimiz bir duygudur bu. Bir insanın kendine acıması için hiçbir gerekçe olamaz! Aklınıza gelebilecek hemen her türlü felakete maruz kalıp yine de kendine acımayı reddeden insanlarla doludur tarih sahnesi.

Neden dolayı kendinize acıyorsunuz? Paranız mı yok? Parası olmayan ama kendi çabasıyla bu engeli aşan on binlerce örnek bulabilirsiniz.

Boyunuz mu kısa? Kaşlarınız orman gibi mi? Ses tonunuz mu kötü? Bütün bunlar kendinize acımak için bir bahane olabilir mi? Yıllar önce ergenlik dönemimde yüzüm sivilcelerden tanınmayacak bir haldeydi. Yüzüm tam anlamıyla mayın tarlası gibiydi. Bu benim özgüvenimi tamamen yok ediyordu. Kendimi çok çirkin, zayıf ve güvensiz hissediyordum. Bu sivilcelerimle ilgili tedavi olmak için hastanede sıra beklerken, karşımda oturan benim yaşlarımda bir gence takıldı gözlerim. Yüzü bembeyaz ve pürüzsüzdü. Çok yakışıklıydı. Onun karşısında kendimi iyice berbat hissettim. Kimse benim yüzüme bile bakmazdı. Derken, bir şeyler oldu. Sanırım annesiydi onun kolundan tuttu, ayağa kaldırmaya çalıştı. O anda beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Bir bacağı yoktu onun… Donup kaldım. Kendimden utandım. Bir an empati kurdum onunla. Hangimiz bir diğerinin yerinde olmak isterdik. Acaba içinden, “keşke bacağım olsaydı da,


yüzüm sivilcelerle dolu olsaydı” demiş midir o da bana bakarken? Şimdi düşünüyorum da, Nick geliyor aklıma. Eminim Nick’de onun yerinde olmak isterdi. Ve yine eminim, bu dünyada Nick’in yerinde olmak isteyenler bile vardır. Hani derler ya, “Beterin beteri vardır” işte bu söz, yaşamda karşımıza ne çıkarsa çıksın, bizim daha sakin ve daha olgun tepkiler vermemizi sağlıyor.

yönlerinize odaklanmanız gerekecektir. Yeteneklerinize, sahip olduklarınıza, hayallerinize… Bazen elinizde hiçbir şey kalmayabilir. Paranız, çevreniz, yetenekleriniz olmayabilir. İnsanlar her şeyi sizden zorla alabilir ama bir şeyi siz istemedikçe elinizden kimse zorla alamaz: Umudunuzu… Umudun olmadığı yerde karamsarlık ve kendine acıma boy gösterir. Bir yerde umut varsa, yıkılanlar yeniden yapılır, yeniden yola çıkılır ve her şeye yeniden başlanabilir.

Bir gece Edison’un atölyesinde büyük bir yangın çıkar. Yakınları telaş içinde Edison’un evine gelir ve onu uyandırırlar. Edison gayet sakin bir şekilde yürüyerek yangının olduğu atölyesine gelir. Herkes feryatlar içinde ağlarken, Edison sessizce yangını seyreder. Sonra çalışanlarını yanına çağırır. “Şu yangına iyi bakın” der. “Bu yangınla birlikte, bütün hatalarımız da yanıp kül oluyor. Sabah her şeye yeniden başlıyoruz!” Elbette ki böylesine zor durumlarda insanın duygularına hâkim olması kolay olmuyor. Ama bir şekilde bizden daha zor durumda olanları düşünmek, mevcut sorunlarımızın gittikçe önemsiz kalmasını sağlıyor. Bu nedenle kendine acıma duygusunu beslememizi sağlayacak hiçbir durum olmadığını hep hatırlamamız gerekiyor. Kendine acıma duygusu, biz onu besledikçe güçlenen bir yapıya sahiptir. Ne kadar kendinize acırsanız, o kadar çok acınacak durumu hayatınıza çekersiniz. Bu durumdan kendinizi kurtarmak için, güçlü

Ne kadar insanüstü bir olgunluk örneği… Günümüzde bu olgunluğu gösterecek kaç kişi var acaba? İşte bu kadar az Edison’un olmasının sebebi de budur herhalde. Umut en son elimizden giden şeydir. Umut bittiği anda çaba da biter. Teslim olduğunuz andır umudun bittiği an. Zihninizin hiçbir zaman umudunuzu elinizden almasına izin vermeyin. Acınacak biri olmak için henüz çok erken. Ayrıca acınacak biri olmak gerçekten de çok zordur. Ancak siz kendinize acıdığınızda bu duruma düşersiniz.


Kendinize acımayı reddedin! Bu kararınıza sıkı bir şekilde sahip çıkın. Bu yaşam sizin ve siz mutlu olmayı hak ediyorsunuz. Kendinize acımakla bu mutluluğu elinize alamazsınız. Kimse de size mutluluğunuzu kristallerle işlenmiş tepsilerde sunmayacak. Siz gideceksiniz ve mutluluk hakkınızı yaşamdan, söke söke alacaksınız. Bir daha kendinizi, kendine acıma duygusu içinde bulursanız, yüzünüze sert bir tokat atın! Bunu gerçekten yapın. Çünkü o tokat’ı siz atmazsanız, hayat sizin yerinize çok daha sert bir şekilde atacaktır… (“Mutsuz Olmak Günahtır” kitabından yazarın izniyle alınmıştır.)

Mustafa ÇAY NLP Master Trainer / Yazar www.mustafacay.com


‘’Ben bir işe gireyim de…’’diyorsanız. Maalesef kısa bir süre sonra kendinizi tüketecek, hızlıca yaşlanacak, stresten çeşitli sağlık sorunları yaşıyor, belki de sırf para kazanmak için her gün bir ton stres yaşayarak gittiğiniz işten kazandığınız parayı da, sağlık hizmetlerine yatırıyor olacaksınız. Bunu kimse istemez. Zaten herkes en iyi olduğu işi yapsa, ortada iş bulamama gibi bir sorun da kalmaz. Özgeçmişim İş Görüşmelerinde Nasıl Başarılı Oluruz? Son günlerde, iş görüşmelerinde başarılı olmak için ne yapmalıyım? Bunun bir eğitimi var mı? Gibi sorularla sıkça karşılaşmaya başladım ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Kariyerinizi istediğiniz gibi şekillendirmek ve hedeflerinize ulaşmak için, doğru işte ve doğru insanlarla çalışıyor olmak çok önemli. Bu yazımda bunu nasıl gerçekleştirebileceğinizle ilgili kısa bilgiler paylaşacağım. Kendimi Tanıyor muyum?

İşe önce kendimizden başlamak her şeyi kolaylaştırır. Ben neyi en iyi yapıyorum? Hangi konuda yetenekleyim? Ne yapmaktan keyif alıyorum? Hiç yetenekli olmadığım konular neler? Nasıl bir çalışma ortamında olmak beni mutlu eder? Çalışma arkadaşlarım nasıl olmalı? Bu soruları düşününce büyük ihtimalle, ‘’Ben iş buldum da bir de çalışma arkadaşlarımı seçmek kaldı.’’ Diyorsunuz içinizden. Eğer başarılı ve mutlu olmak istiyorsanız, çalışırken keyif aldığınız işi yapmaktan başka çareniz yok.

Bana sorarsanız, geçmişten çok vizyon ve gerçekleştirebilme potansiyeli daha önemlidir. Ancak çoğu kurum özellikle büyük ölçekli kurumsal şirketler buna bakmaz. Peki, neye bakarlar?

* Daha önce kaç iş değiştirdiniz? Burada amaç, sadık bir çalışan olup olmadığınızı anlamaktır. Çok iş değiştirdiyseniz bu eksi puan olarak hanenize yazılır. * Daha önce ayrıldığınız şirketten neden ayrıldınız? Burada anlatacağınız her şey, hangi durumlar karşısında işten ayrılacağınızı gösterir. Örneğin, ekip arkadaşlarınızla sorun yaşadıysanız, takım çalışmasına uygun değil imajı yaratabilirsiniz. * Çalıştığınız bölüm ve sektörleri sık değiştirmiş misiniz? Sık değiştirmemişseniz, o alanda uzmanlaşmış olduğunuz ve ileride de değiştirmeyeceğiniz düşünülür. * Hobileriniz bölümü. Buraya genelde herkes tarafından yapılan şeyleri yazmanız yerinde olacaktır. Enteresan bulunacak hobileriniz varsa bunu kendinize saklayın. Görüşmeye Çağrıldım Ne Yapayım?


Tebrikler özgeçmişiniz beğenildi ve görüşmeye davet edildiniz. Şimdi yapmanız gereken orada her ne yazıyorsa anlatabilmektir. Kendinize güvenir şekilde, fazla kasmadan, fazla da rahat davranmadan size sorulan sorulara cevap verin. Soru soracaksanız onların işleri ile ilgili sorular sorun, sakın ola ki daha ilk görüşmeden maaş veya izinlerden söz etmeyin. Görüşme büyük ihtimalle şöyle başlayacak: Bizi araştırdınız mı, hakkımızda bilginiz var mı? Bu soruyu cevaplarken bir ödev sorusu gibi düşünüp, görüşmeye giderken yolda okuyup yarım yamalak ezberlemeye çalıştıklarınızı anlatmaya çalışarak kendinizi ilk dakikada harcamayın. Unutmayın ki onlar sizden daha fazla biliyor ve ne anlatırsanız anlatın, bir de şunlar var diye üzerine ekleyecekler. Onun yerine evet araştırdım, tabi sizden daha detaylı dinlemek isterim, diyip topu ona atın. İlla ne biliyorsun anlat derlerse, bir iki cümle söyleyip hemen soru sorun. Sonrasında kendisi şirket hakkında yaklaşık 10-15 dakika boyunca bilgi verecek. Çok dikkatli dinleyin, not alın, aralarda soru sorun.

İkinci görüşmeye genelde bağlı olacağınız yöneticiniz de katılacaktır. Yöneticinizin dikkat edeceği unsurlar şunlardır; Ekip çalışmasına ne kadar yatkınsınız, aldığınız sorumlulukları yerine getirme konusunda ne kadar hassassınız, ekibin sosyal yapısıyla ne kadar uyumlusunuz ve açık pozisyon için yeterli iş bilgisine sahip misiniz, ileride yöneticinizin koltuğuna aday olma ihtimaliniz var mı ( Bu oldukça önemli bir noktadır. Özellikle görüşülen yöneticinin yaptığı işten bir adım daha ileri gitme şansı yoksa ve kendisi de bunun farkındaysa, görüşme esnasında asla ve asla çok idealist ve uzman görünmemelisiniz. Aksi takdirde siz ne olduğunu anlamadan, reddedilmiş olursunuz. ) Bunların dışında öğrenmeye ve yeniliklere açıklık ve isteklilik de yine bakacakları kriterler arasında olacaktır. Devam Edeceğiz. Şimdiden Başarılar.

İkinci aşama, sizi tanımak isteyecekler ve özgeçmişinizi anlatıyor olacaksanız. İkinci Görüşmeye Gidiyorum İşe Alındım mı Acaba?

Sezen ÇELEBİ / Satış Koçu www.salescoachturkey.com

Başkalarının kusurlarından bahsetmek istediğin vakit, kendi kusurlarını hatırla. O zaman başkalarının kusurlarıyla alakadar olmaya hakkın olmadığını hatırlarsın.

Muhammed bin Abdullah


Strateji, farkı yaratmaktır. Aynı müşteriye, rakiplere oranla çok daha farklı yararlar sunabilmektir. Satış planlaması yaparken bir Road Map hazırlamak stratejik açıdan son derece önemli, nasıl ilerlenecek, hangi alanlarda konumlama yapılacak, ürün ve/veya ürün grupları nasıl kategorilere ayrılacak gibi birçok konuda stratejik düşünce geliştirmeli ve bir plan dâhilinde bunu kâğıda dökmeliyiz. Strateji Ne Demektir? İşletme yönetiminde strateji kavramı, bir işletmenin içinde yer aldığı ortamın dinamizmine karşın, kararlılığını koruyarak varlığını sürdürmek ve pazarda başarı elde etmek için seçtiği yolu betimlemektedir. Kelime anlamıyla “sevk etme, yöneltme, gönderme, götürme ve gütme” demektir. Henry Mintzberg işletme stratejilerini beş kategoride değerlendirmektedir.

İlk olarak Askeri alanda kullanılan ve 1831’de Clawewitc’in “Harbi kazanmak için muharebeleri kullanma sanatıdır.” diye tanımladığı bir kavramdır. Strateji her alanda var olan bir kavram aslında. Askeri, Siyasi, Ekonomi alanlarında olmazsa olmaz bir kavram. Stratejik olarak planlama yapmayan firmalar hatta kişiler ilerleme kaydedemez, aksine düşüş kaybeder.

1. Plan. 2. Şaşırtma. 3. Örüntü. 4. Konumlama. 5. Perspektif. Andrews “İşletmenin hangi işi yaptığını veya yapmak istediğini: ne tür bir işletme olduğunu veya olmak istediğini tanımlayan amaç, hedef ve görevlerin tümü ve bunları gerçekleştirmek için gerekli yöntemlere verilen addır” diye tanımlar. Hofer ve Schendel ise stratejiyi “işletmenin iç kaynakları ve kabiliyetleriyle dış çevrenin fırsat ve tehditleri arasında uyum sağlayacak faaliyetler” olarak ele almaktadır.

Strateji bir planlama süreci değildir, planlama yapılması gereken bir süreci kapsar evet ama asıl olarak yaratma sürecidir. Çünkü strateji kalıpları olan bir kurgu değil, yaratma süreciyle genişleyen, farklılaşan şekil alabilen geniş bir kavramdır. İleriye dönük doğru uz görülerle, gelecek planlamasını sağlıklı bir


şekilde yapmaktır. Tüm planlama süreçlerinde olduğu gibi bir strateji belirlemede ilk başlangıç soruları 5N1K olmalıdır.

• Stratejim Nedir? • Bu stratejiyi Niçin oluşturmalıyım? • Strateji Ne zaman oluşturulacak ve hangi zaman dilimlerini kapsayacak? • Oluşturduğum strateji ile Nereye ulaşmayı hedefliyorum? • Stratejiler Nasıl oluşturulacak? Maddeler, alt maddeler. • Stratejileri Kimler tarafından oluşturacağım?

Ümit ÜNKER Satış Koçu ve Satış Eğitmeni Beta İnternational Firmasının Satış-Pazarlama Müdürü. umit@umitunker.com www.umitunker.com


Algıda Seçicilik-1 İnsan beyni neden algılamaktadır ve nasıl algılamaktadır. Beynimiz kendi çevresinde olup biten her şeyi hafızasına kaydeder mi yoksa elemeden mi geçirir. Algılama sürecine etki eden iç ve dış faktörler neler olabilir? Algılarımız dışarıdan baskı altına alınabilir mi veya kurgusal olarak belli hedeflere şartlandırılabilir mi? Bu makalede inceleyeceğimiz algı kavramı aslında çok karmaşık ve çok yönlü bir yapıya sahiptir. Bilindiği üzere algı kavramı en çok psikoloji alanında kullanılmaktadır. Ancak algı kavramı sadece psikoloji alanında değil sosyal bilimlerin çoğunda kullanılmakta ve farklı açılardan incelenmektedir. Bu makalede algı konusunu iki bölümde inceleyeceğiz. Birinci bölümde algı kavramının psikolojik alt yapısını analiz edeceğiz. İkinci bölümde ise algı kavramını sosyo-politik düzeyde mercek altına alınacaktır. Tanımı itibariyle ‘algı’ insan beyninin dışarıdan gelen uyarıcıları hafızaya kaydetmektir. Duyu organları aracılığıyla hafızaya kaydedilen dış

uyarıcıların duyu organlarımızda bıraktıkları etkileme algı olarak değerlendirilebilir. Beynimiz dış dünyamızdaki fenomenleri fiziksel olarak algılayabileceği gibi, psikolojik düzeyde de algılayabilmektedir. Diğer yandan dokunamadığımız ve göremediğimiz ama etkilerini hissettiğimiz olaylarında algılanması konuya daha farklı boyut kazandırmaktadır. Örneğin vücudumuzda bir ağrıyı fiziksel olarak göremeyiz ama sinir sistemimiz aracılığıyla ağrıyı hissederiz ve o andaki koşullara göre tepki veririz. Algı kavramına nöro psikolojik düzeyde yaklaştığımızda merkezi sinir sisteminin kontrolünde insan beynine dışarıdan gelen uyarıcıların hafızada bilgi işlem aşamasından geçmesi sonucu organizmada bıraktığı etkisel sonuçlar olarak değerlendirilebilir. Yine algı işlevini şekillendiren diğer önemli faktörler ise bireyin kültürel değerleri ve inançlarıdır. Sosyokültürel ve psikolojik acılardan inançlar algıyı şekillendirir. İnançlar değiştikçe bireyin kendisini, çevresini ve dış dünyayı algılaması değişir. Dolayısıyla insanın dünyayı algılama düzeyi bilincinin düzeyine bağlıdır. Kişinin kendisini algılaması yani bilinç açısından kendisinin farkında olması onun dış dünyayı hangi açılardan algılayacağını da belirler. Psikolojik açıdan insanların kendilerini algılamaları, aile içindeki yetiştirilme tarzına, kişiliklerindeki karakter özelliklerine, eğitim düzeylerine, yaşadıkları sosyal çevre ile olan iletişimlerine bağlıdır. Bu algılama sürecini ‘kişinin kendisini tanıması ve fark etmesi olarak açıklayabiliriz. Bu açıklama genelde halk arasında ‘kendini tanıma, bilme veya


kendinde olma’ şeklinde de yorumlanabilmektedir. Diğer yandan algı/algılama süreci bireyin doğuştan getirdiği biyolojik gelişim bozukluklarından, merkezi sinir sisteminde doğuştan gelen işlevsel bozukluklardan veya doğuştan sonraki süreç de bireyin yaşadığı beklenmedik travmalardan olumlu veya olumsuz düzeylerde etkilenebilir, Bireydeki algının psikolojik boyutu tamamen bireyin geçmiş de yaşadığı travmalara, iletişim süreçlerine, yaşam tarzlarına göre şekillenir. İnsanlar geçmiş de yaşadıkları sorunları algılarken genelde yaşadıkları travmaları o dönemin koşularını dikkate alarak algılarlar ve tepki gösterirler. Bu bakış açısı gerçek anlamda bireyde algının tam anlamıyla gelişkin olmadığını kişinin zaman ve mekan açısından halen geçmiş de yaşadığını gösterir. Örneğin insan yaşadığı sorunlara evinin odasından geçmişine bakıyorsa bu fiziksel algı olur. Yine yaşadığı olaylara geçmişin acılar penceresinden bakıyorsa bu da psikolojik algı olur. Verdiğimiz bu örnek de bireydeki algının idrak yani içselleştirme veya yüzleşme aşamasının yaşanmadığını göstermektedir. Algının idrak aşamasını ise makalemizin ikinci bölümünde daha detaylı bir düzeyde analiz edeceğiz. İnsandaki algı yeteneğinin gelişmesi yine diğer kişilik özelliklerinin ve yeteneklerinin geliştiği çocukluk döneminin karakteristik özelliklerine de bağlıdır. Çocukluk dönemindeki, algılama gençlerde ve yetişkinlerdeki soyut ve somut algılamadan farklı olarak sadece somut düzeydedir.

Örneğin iki yaşındaki bir çocuk oyuncaklarını görebilir ve dokunabilir. Ancak yine ayni çocuk, bir gencin veya yetişkinin gülüşünü de somut olarak algılar ama gülüşün soyut boyutunu zihinsel gelişim yeteneklerinin sınırlı olmasından algılayamaz. İnsan gülüşü çocuk için sadece dudakların hareket etmesi anlamına gelir çünkü çocuk yetişkindeki gülmeyi bu şekilde algılamaktadır. Çocuklar, çevrelerindeki nesneleri ve objeleri algılarken bunları hafızalarına kaydederler ve oyunlarında bunu negatif veya pozitif formda yansıtırlar. Bir annenin gülüşündeki soyut algılamayı, çocuk kendi oyununda veya çizdiği şekillerde dile getirir. Çizdiği şekillerde gülen anne figürü çocuğun gerçekteki anne gülüşünün kağıt üzerindeki yansımasıdır. Çocuklardaki soyut algılama süreci bu şekilde işlemektedir. Aile içinde ise baskı altında tutulan ve çocuklara yetişkinler tarafından enjekte edilen görgü kurallarında da yine algılama dışarıdan şekillendirilmektedir. Dışarıdan müdahale edilerek şekillendirilen algılama işlevinde çocuk kendisini fark edemez, birey olduğunun farkında olamaz, Bu psikolojik şekillenme ise çocuğun veya gencin kendi çevresindeki olup biten olaylara karşı verdiği tepkinin yönünü ve içeriğini de belirler. Sonuç itibariyle algı kavramının psikolojik arka planını, algılama işlevinin psikolojik nedenlerini özetlemeye çalıştık. İkinci bölümde ise algılama kavramını sosyo psikolojik boyutlarda inceleyeceğiz.

Çetin ALKAN / BSC, BA Terapist ve Araştirmacı Email : cetinalkan@hotmail.com


Yapılan araştırmalara göre, insanların yalnızca %3’ünün yazılı, %27’sinin sözlü, %70 inin de hiç bir yazılı ya da sözlü hedeflerinin olmadığını gösteriyor. Bununla birlikte hedef ve planlarını yazan %3’lük kesim de zenginliğin %98 ini oluşturuyor. Yazılı hale getirilmemiş bir hedef, bir dilek ya da fanteziden öteye geçemez, arkasında bir enerji yoktur. Yazılmamış hedefler her zaman, kafa karışıklığına, belirsizliğine, yanlış yönlendirilmeye yol açar. Hedef Belirlemenin Önemi "Rotasını belirlemeyen gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez" - Montaigne Birazdan okuyacağınız yazı, hayatta elde etmek istediklerini hayal boyutunda yaşayanlar ve gerçekleştiremeyenlerle hayallerini hedeflere dönüştürerek yaşamına somut olarak getirenler arasındaki farkı açıklamaktadır. Hedefiniz belli olursa karar vermeniz daha hızlı ve hedefinize ulaşmanız daha kolay olur. Bununla birlikte, amacın net olarak belirlenmiş olması ve ona sahip olma konusunda dayanılmaz bir arzunuzun olması yolculuk boyunca vazgeçmemenizi sağlayacaktır. İnsan beyni başarının tetiklediği bir mekanizmadır, belirlediğiniz hedeflere ulaşmak için durmadan çabalar. Hedef belirlemenin ne kadar önemli olduğunu her zaman duyarız veya bir yerlerde okuruz. Ama hedefleri yazmaya gelince bunu genellikle yapmayız.

Bir hedefiniz veya vizyonunuz olmazsa, beyninizin hedefleyecek bir şeyi olmaz. Bu durumda her gün önüne çıkan sıradan bir nesneye ya da kişiye odaklanır. Beynin bu özelliğini, bir hedefe doğrultulan, elinizde tuttuğunuz bir ok ve yay gibi düşünün. Beyniniz oku atmadan bu hedefe gereksinim duyar. Bir hedef yoksa ok rastgele hareket edecek ve o stratejik 12’yi ıskalayacaktır! Beyniniz için de aynı şey geçerlidir, ya stratejik bir hedefiniz vardır ya da rastgele bir “bakalım ne olacak” bakışı. Sizce hangi bakış açısı %3’lük kesimin içinde? Hedeflerinizi belirlerken; spesifik olun, tam olarak ne istediğinize karar verin. Bir yapılacaklar listesi çıkarın ve bu listeyi plan haline getirin. Zaman sınırı koyun, ölçülebilir, gerçekçi ve ulaşılabilir olmasına özen gösterin. Düzenli aralıklarla gözden geçirin ve güncelleyin.

Bir Afrika atasözü şöyle der; Sabah bir ceylan uyanır Afrika’da. Kafasında tek bir düşünce vardır. En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek, yoksa aslana


yem olacaktır. Her sabah bir aslan uyanır Afrika’da. Kafasında tek bir düşünce vardır. En yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşabilmek, yoksa açlıktan ölecektir. İster aslan olun, İster ceylan olun hiç önemi yok. Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini unutmayın. Sevgiler,

Banu BİLECEN Profesyonel Koç / Eğitmen banu@banubilecen.com www.banubilecen.com


kadar çok ihtiyacı var ki insanoğlunun bu sevgi enerjisine ister yıllar önce belli bir amaçla kutlanmaya başlayan bu 14 şubat gününde olsun, isterse başka bir bahaneyle olsun ama “Sevgi” olsun yeter ki dünyamızda. Koşulsuzca… Bana göre sevgililer günü, sadece sevgililer açısından değil, birbirini seven herkes açısından güzel bir gündür.

14 Şubat Ve Her Yerde Yine Sevgi Sözcükleri “Bir insanı sevmekle başlar her şey “ Böyle diyor Sayın Sait Faik Abasıyanık. Bir insanı sevmek bütün bir evreni sevmektir. Her insan bir evrendir çünkü…

Bu benim ilk yazım. Heyecanlıyım bu yüzden. Sadece amatörce, içimden geçtiği gibi, sohbet edercesine; küçük küçük bilgileri paylaşmak, biraz da duygu ve düşüncelerimi katmak benim için çok güzel olacak. Belki çok söz edilen, her yerde çok yazılan çizilen bir konu bu ancak ilk yazıma böyle güzel bir konuyla başlamak; yani “sevgi” ile beni bir nebze daha mutlu ediyor; çünkü benim yasam bicimim bu ve ben herkesi ve her şeyi koşulsuzca sevebilmeyi öğrenmeyi kendime amaç edindim. Bunu başarabildiğim gün kendimi bulmuş olacağıma inanıyorum. Şimdilik sadece öğreniyorum Genel kutlanma şekli olan yılda sadece bir kez sevgililer günü olması değil de; sevgi enerjisinin kutlama bahanesiyle bütün dünyada en üst seviyelere ulaşacak olması ve havada sevgi sözcükleri uçuşuyor olacak olması daha çok önem taşıyor bence… O

Sevgi hep yükselsin, ister eşimize, ister arkadaşlarımıza, ailemize, çocuğumuza, dostumuza, kedimize, öğretmenimize, birlikte bu dünyayı paylaştığımız herkese ve her şeye sevgimizi sunalım ki, bu sevgi dünyayı dolaşsın, tüm evrene yayılsın ve tekrar bize geri dönsün. Tüm bu ikinci şahıslardan öte kişinin kendine duyduğu sevgi dahi, sevgililer gününde hatırlanmaya ve ödüllendirilmeye değer diye düşünüyorum Bir göz atalım bakalım bu gün nasıl kutlanmaya başlamış ilk olarak. Bir Amerikalı olan Esther Howland’ın Valentine kartlarını üretip satmasının üzerinden 200 senenin üzerinde bir süre geçmiş. Her senenin 14 Şubat’ında kutlanan, Valentine isimli bir din adamının ismine ithaf edilen bu bayramın dünya genelinde kutlanması da Esther Howland’ın ekonomik çıkarlarını gözeterek Valentine kartlarını pazarlamasına dayanıyor. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bu din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü”


(İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir Valentine kelimesi, Bati medeniyetlerinde, “hoşlanılan kişi “ veya “sevgili” anlamlarında da kullanılır. Günümüzde ise teknolojinin ve sosyal paylaşım ağlarının bu kadar hayatımıza girmesi sonucunda insanlar aşklarını tweet atarak dile getirirken, facebook aracılığıyla sevgililer günü kartı gönderen veya sevgilisi için bir video ya da resim paylaşan kişi sayısı da 14 Şubat’ta az olmayacak… (Amerikan Boşanma Avukatları Akademisi’nin yaptığı araştırma sonuçlarına göre; her ne kadar 5 boşanma sebebinden 1’i Facebook’tan kaynaklansa da Sevgililer Günü her sene olduğu gibi, bu sene de facebook’tan kutlanmaya devam edecek.

Siz siz olun, sevginizi bu sene böyle sosyal paylaşım sitelerine kurban etmeyin. Bu sefer bırakın asosyalleşmeyi… Dışarı çıkın, aşkınızı onun gözlerine bakarak söyleyin. İmkanlarınız neye elveriyorsa o şekilde geçirin bu günü. O kadar çok alternatif var ki sevdiğimiz kişilerle, dostlarımızla ya da ailemizle birlikte koşulsuzca paylaşabileceğimiz. Bunları benim sıralamam anlamsız olur. Herkes içinden geldiği gibi yaşasın bu günü ama dedim ya yeter ki koşulsuzca, SEVGI ile… Benim yapacağım gibi… Ben o günü ne şekilde ve nerede kutlayacağımı şu anda bilmiyorum, ama şunu biliyorum ki o gün nerede ve hangi şartlarda olursam olayım, çok sevdiğim eşime senenin her gününde duyduğum, hücrelerimin her zerresinde hissettiğim sevgimi yine gözlerinin içine bakarak sessizce anlatacağım ve yine içimden geldiği gibi en güzel şekilde kutlayacağım o günü hayat arkadaşımla birlikte. Çünkü

seneye 14 Şubata çıkar mıyız ya da ne olur, nerede oluruz kimse bilmiyor Allahtan başka… Bir kişiye “seni seviyorum” demek ve bu güzel cümleyi bir yere yazmak kolaydır ama bu duyguları gerçekten hissedebilmek önemlidir, mutluluktur. Onun için Yunus Emrenin dediği gibi: Sevelim, sevilelim dünya kimseye kalmaz… Sevgi, var olmak, var olanı bilmek, Sevgi, Yaradan’a şükretmek…

Yeter ki dünyamızdaki her olayda bizim için hayırlı olanı, sevgi dolu olan yönü görebilelim. Yılda sadece bir günle sınırlandırılamayacak sevginizi, kutsamak ve kutlamak, kendinizi sevdiğinize ifade etmek için sevgililer günü bir bahane olsun. Bu bahaneyi bir şölene dönüştürmek ise sizin elinizde… Sevgilisi olan veya olmayan herkesin sevgililer günü şimdiden kutlu olsun

Sevgi ile kalın

Hatice Köksal DERİ Halkla İlişkiler Uzmanı ve Sağlıklı Beslenme Danışmanı


etmesi ve kendine olan saygı-sevgisini hiçbir şekilde kaybetmemesidir. Eksik ya da yanlış davranışlara sahipseniz bunları olumlu yönde değiştirmek her şeyden önce sizin lehinize.

Kendini Tanı - Kendine Yet - Beklentiler Yaralamasın

İnsanın doğasındaki olmazsa olmaz duygulardan bir tanesi de meraktır. Bunun sonucunda da merak ettiğimiz şeyleri tanımaya çalışırız. Çevredeki insanları, evreni, canlıları, elektronik eşyaları vs. İyi, güzel; ama biz neden tüm bunları öğrenip tanırken en önemli şeyi tanımayı hep es geçiyoruz. Neyi mi? Tabi ki de “KENDİMİZİ.” Peki neden önemli kendimizi tanımak? Hani hep isteriz ya şunu, bunu, öle olsun, böyle olmasınlar. İşte bunları gerçekleştirmenin ilk ve en önemli adımı olduğu için önemli. Hemen elinize bir kalem kağıt alıp kendinizi tanımlamaya başlayabilirsiniz. Neyi seversiniz/sevmezsiniz, sizi nasıl tanımlarlar? Hangi duyguları yoğun hissedersiniz, buna sebep olan şeyler nedir? Nerde nasıl bulunmak istersiniz? Hangi tarz insanları çevrenize alıyorsunuz? Tarzında çoğaltabilirsiniz bu soruları.

Kendini tanımadan (tabi ki objektif bir şekilde) sonra yapılması gereken en önemli şeylerden birisi de insanın kendini kabul

Günümüz şartlarında bir insanın yapması gerekenlerden, en önemlilerden biri de kişinin kendi kendisine yetmesidir. Eğer siz de bu kanıdaysanız bunu yapabilmenin ön koşulu da yukarıda bahsettiğim olaydır yani kendinizi tanımanızdır. Ancak bu şekilde başarılı olabilirsiniz. Bu durum doğrudan özgüveninizi de arttıracaktır. Yalnız kendine yetmeden toplumdan soyutlanma, iletişim kurmama, ketum olma anlamını çıkarmamak gerekir. Bu durumu insani özelliklerimizle beraber toplum içinde gerçekleştirmek gerekir. Yani toplumla iç içeyken kendimize yetebilmektir marifet. Bağımlı olmadan, sadık kalarak; pes etmeden, kararlı olarak; kimseye mecbur olmadan, ama insanlar kaybetmeyerek; yalnız kalmayarak, ama anlamsız kalabalıkta boğulmayarak; kendini tanıyarak ve ne istediğini bilerek bir hayat sürmek gerekir.(psikolojik danışman&eğitim uzmanı serhat yabancı) İnsanın bu konularda kendinden taviz vermesi bir yere kadar kabul edilebilir. Fakat hak etmediğine inandığınız kişiler için kendinizden ödün vermeyin asla. Başkalarının onayını, ne der kısmını çöpe atın. Ne siz o başkalarısınız ne de onlar siz, bunu unutmayın. Sırf insanların sizi sevmesi için davranışlarınızı yönlendirmeyin, doğru olduğuna inandığınız şeyleri yapın. “Beklentiler yaralar” bu sözü pek çoğunuz biliyorsunuzdur. Belki buna katılıyor belki de katılmıyorsunuzdur. Ama ne yazık ki bu çok doğru bir sözdür. Eğer kendinizi tanımaz, kendinize yetemezseniz istemsiz bir şekilde


içten içe hep birilerinden bir şeyler beklersiniz(maddi-manevi).Bu da gerçekleşmeyince yaralanırsınız, hayal kırıklığına uğrarsınız, kızarsınız, üzülürsünüz vs. Kısaca daha çok acı çekersiniz. Bu duygulara maruz kalmayan yoktur diye düşünüyorum. Sonuçta insanız illa ki yaşayacağız ama bunu daha az acıyla atlatmak bizim elimizde. İşte bunları uygulayarak kendi ayaklarınızın üstünde dimdik durma yolunda önemli bir adım atmış oluruz.

Bir Japon psikoloji profesörü, Isamu Saito oturmuş psikolojinin prensiplerinden faydalanarak kendimizi keşfetme oyunu hazırlamış. Aslında bu biraz da eğlenceli hale getirilmiş bir "PSİKOLOJİ TESTİ". Çok nadir bir taşı bulmak için dağa tırmanmak üzere yola çıkıyorsunuz. Dağ hakkında neler düşünüyorsunuz? 2- Sonunda aradığınız taşı buldunuz. Ne tür bir taş? Boyunu, ağırlığını ve değerini tanımlayın. 3- Bir safari parkındasınız, yolu takip ederek otlakta ilerliyorsunuz ve bir dişi ile bir erkek aslanın büyük parçalar halinde çiğ etleri koparıp yediklerini görüyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz? 4- Yıllardır kimsenin ayak basmadığı eski bir binadasınız ve yerin altına doğru inen bir merdiven keşfettiniz aşağıya doğru kaç basamak indiniz? 5- Derken karanlığın içinden birinin sesini duydunuz. Bu kişi yavaşça ağlıyor mu? İnliyor mu? Yoksa sizinle konuşuyor mu? 6- Yolda yürürken kapalı. Siyah bir evrak çantası gördünüz. Etrafta kimsecikler yok ve sahibinin adını görmek için çantayı

açtığımızda içinden bir tomar para döküldü. Bu olaya nasıl tepki verirsiniz? 1- Aaa bu benim şanslı günüm 2- Eyvah şimdi ne yapacağım 3- Bunu düşünmek için zamana ihtiyacım var 4- Tanrı bunu bana bir hediye olarak yolladı 7- Külkedisi masalındaki yakışıklı prens camdan ayakkabınızı çirkin üvey kız kardeşinizin ayağında denerken siz de oradasınız ve ayakkabı üvey kız kardeşinize uyuyor. Bu kötü sürprize nasıl tepki verirsiniz? 8- Bir çilek bahçesine girdiniz. Çilekleri yemeye başladınız. Kaç tane yediniz? 9- Çileklerini çalmakta olduğunuz çiftçi ortaya çıktı ve bağırmaya başladı. Kendinizi savunmak için ne dediniz? 10- Tüm olanı biteni bir kenara bırakıp söyleyin, çileklerin tadı nasıldı? Sonuçlar 1- Dağ hakkındaki düşünceniz babanızın gözünüzde nasıl biri olduğunu gösterir.

2- Taşı tanımlayan sözleriniz değeriniz hakkında hissettiklerinizdir. 3- Safari senaryosuna verdiğiniz tepki hayatınızda ilk defa porno film gördüğünüzde verdiğiniz tepkiye eşittir. 4- Terk edilmiş binalar ve yer altı odaları gömülmüş anıları ve eski psikolojik yaraları sembolize eder. Az sayıda basamak inenler geçmişten daha az etkilenen insanlardır. Çok fazla inenler içlerinde derin yaralar taşırlar. 5- Karanlıkta kendisiyle konuşan bir ses


duyduğunu söyleyenler eski acılarını bir madalya gibi göğüslerinde taşırlar. İnleme veya ağlama sesi duyduğunu söyleyenler zor zamanlarını yalnız geçirmiş kişilerdir.

Bir tane yedikten sonra durduğunuzu söylediyseniz aşk hayatında sadık birisiniz. İki haneli sayılarla cevap verenleriniz ise libidolarını frenlemeyi düşünmeliler.

6- Para dolu çantaya verdiğiniz tepki, sizin bir gün çok çekici biri tarafından teklif alırsanız vereceğiniz tepkiye eşittir.

9- Bahçenin sahibine yakalandığınızda söylediğiniz sözler yasak ilişki sırasında yakalanırsanız söyleyeceklerinize eşittir!

7- Külkedisi masalına vereceğiniz tepki gerçek hayatta eşinizi çalmaya kalkışan bir rakibe vereceğiniz tepkiye eşittir. Sabırlı olmak bilgelik belirtisidir. Ama zaman zaman insan kendisine ait olanı elinde tutmak için savaşmalıdır.

10- Çileklerin tadı hakkında söyledikleriniz geçmiş ilişkiniz hakkında düşündüklerinize eşdeğer.

Hamide ŞİMŞEK 8- Çilek bahçesinde çaldığınız çilek sayısı aşık olduğunuza inandığınız kişi sayısını gösterir.


defalarca uyardı ve en sonunda yazılıdan çıkarma kararı aldı. Böyle bir karar üzerine öğrenci öğretmenin yakınında bir yere kalemini fırlattı. Öğretmense soğukkanlı bir şekilde öğrencisinin kusurunu hoşgördü.

Geleceğe Miraslarımız Evlatlarımız bizlerin gelecek için en büyük miraslarıdır. Tıpkı bir ağaç gibi onlara ancak doğru bakımı yaparsak ulu, güçlü ve doğru birer birey olurlar.

Bu yazımı yazma sebebime gelince. Ben bir öğretmenim ve her günüm geleceğe mirasımız olan evlatlarımız arasında geçiyor. Üzülerek söylüyorum ki büyük bir yozlaşma yaşıyoruz. Bizlerin köklü örf ve adetleri var. Bunlardan biri de saygı. Küçüklerine, yaşıtlarına ve büyüklerine saygıda gözle açık bir şekilde görülebilir bir kayıp var. Evet, bizler öğretmeniz ancak eğitimin temeli ailede başlar bunu unutmamalıyız. Ailede temeli atılan eğitimin üzerine katkı sağlarken ilim öğretebiliriz. Ancak çocuğun eğitiminde bir eksiklik varsa ne kadar çabalarsak çabalayalım bir yerden sonra ilerleme sağlayamıyoruz. Üniversite yıllarımda staj yaparken gördüğüm bir olayı paylaşmak istiyorum. 8’inci sınıf öğrencileri yazılı oluyorlardı. Bir öğrenci ise devamlı çevresindeki arkadaşlarının kağıdına bakma çabasındaydı. Öğretmen Hanım

Örneğe ve örflerimize baktığımızda öğrencinin davranışını doğru bulabilir miyiz? Lütfen akşamları işten döndüğünüzde çocuklarınızı gözleyiniz. Davranışlarına bakınız ve doğru olanın ne olduğuna rehber olunuz. Aile, çocuk için en büyük rol modeldir. Sizin önce ona ve sonra çevrenize nasıl davrandığınız çocuğunuzun karakterinde belirleyici olacaktır. Çocuğunuz doğduğu andan itibaren lütfen eğitimlerine dikkat ediniz. Öğretmenlik hayatımın dışında geçenlerde bir yolculukta tanık olduğum olaysa o an için kanımı dondurmuştu. Orta yaşlı bir bayanın yanında oldukça yaşlı babası vardı. Adamcağızın belli ki zihinsel ve fiziksel rahatsızlıkları yaşı gereği ilerlemiş durumda. Minibüse binmekte zorlanan babasına kadının “Başımın belası!” sözü oradaki herkesin buz kesmesine sebep olmuştu. Allah ıslah etsin demekten başka çaremiz yok maalesef. Yazıma girişte belirttiğim gibi. Geleceğimize miraslarımızdır çocuklarımız. Kendinize nasıl bir mirası yakıştırıyorsanız, temellerini bugünden ona göre atınız.

Ömer ARSLAN Kişisel Gelişim Sayfa ve Dergi Kurucusu


senesinde Sultan Dördüncü Murat ile Revan Seferine katıldı. On sene kadar çeşitli savaşlarda bulunduktan sonra İstanbul’a döndü ve kendisini tamamen ilme verdi.

Katip Çelebi’nin Hayatı 1608 (H. 1017)de İstanbul’da doğdu. Babasının adı Abdullah’tır. Babası, Osmanlı devlet ve siyaset adamlarının yetiştirildi. Enderun mektebinde tahsil görerek yetişmiş bir askerdir. Mustafa bin Abdullah, ordu kâtipliğinde bulunduğu için ulema ve halk arasında Kâtip Çelebi diye tanındı. Hacca gittiği ve başmuhasebeci ikinci halifesi olduğu için Hacı Halife ismiyle meşhur oldu. Babası dindar bir kişi olduğu için beş-altı yaşlarında onu ilme teşvik etti. O da İmam Îsâ Halîfe-i elKırîmî’den Kur’ân ve tecvid dersleri almaya başladı. On dört yaşına kadar çeşitli hocalarından din ve fen ilimleri tahsil etti. On dört yaşında Anadolu muhasebesi kalemine kâtip oldu. 1624 yılında babasıyla birlikte Tercan, bir sene sonra da Bağdat Seferi’ne çıktı. Dönüşte babası bir müddet Diyarbakır’da kaldı. 1627-1628’de Erzurum kuşatmasına katıldıktan sonra İstanbul’a geldi ve yaklaşık iki sene, Bağdat Seferi’ne katılana kadar, Kâdızâde’nin derslerine devam etti. 1630 Bağdat kuşatmasında ordunun defterini tuttu. Seferden sonra tekrar İstanbul’a dönerek Kâdızâde’nin derslerine devam etti. 1633–1635 Halep Seferi’nde hacca gitme fırsatı buldu. Dönüşte bir kış Diyarbakır’da kalıp oradaki âlimlerle görüştü. 1635

A’rec Mustafa Efendi, Ayasofya dersiamı Abdullah Efendi ile Süleymaniye dersiamı Mehmed Efendiden ders aldı ve A’rec Mustafa Efendiyi kendisine üstâd edindi. Bir taraftan kendisi öğrenirken, diğer yandan birçok talebeye ders verdi. 1645’te Girit Seferi münasebetiyle haritaların nasıl yapıldığını, tedkik etti ve bu konuyla ilgili yazılan eserlerde çizilen haritaları gördü. Bu arada memuriyetten ayrıldı ve üç yıl vazife almadı. Bu üç yıl içinde bazı talebelerine çeşitli konularda dersler verdi. Yine bu zaman içinde âni olarak hastalandığı için tedavi çarelerini aramak maksadıyla tıp kitapları okudu. Kalbini kötülüklerden temizlemek, manevî sağlığa kavuşmak için de Esmâ ve Havâs kitaplarını okudu. Din âlimlerine olan aşırı sevgisi sebebiyle devamlı onlarla beraber olmaya çalışırdı. 1648 yılında tekrar memuriyete girdiğinde Şeyhülislâm Abdürrahîm Efendinin en yakın arkadaşlarından oldu ve pek çok eserini bu yıllarda yazdı. Kâtib Çelebi 1656 senesinde vefat etti. Kabri, Vefa’dan Unkapanı’ndaki Mahmudiye (Unkapanı) Köprüsüne inen büyük caddenin sağ kenarındadır. Kâtip Çelebi çalışkan, iyi huylu, vakarlı, az konuşan, çok yazan biri olarak bilinir. Arapça, Farsça yanında Lâtince’yi de bilirdi. Osmanlı Devleti’nde batı ilmiyle en fazla ilgilenen, doğu ilmiyle mukayesesini ve sentezini yapan ilk Türk ilim adamlarından biridir.


Eserleri: 1.Keşfü’z-Zünûn an Esâmi’l-Kütüb vel-Fünûn: Arabça, çok kıymetli bir eserdir. On beş bine yakın kitap ve on bine yakın müellifi tanıtan büyük bir bibliyografya ansiklopedisi mahiyetindedir. Mısır’da, Almanya’da, İstanbul’da basıldı. Lâtinceye de tercüme ve tâb edildi.

9. Tarih-i Kostantiniyye ve Kayâsire,

2.Cihannüma: En eski coğrafya kitabımızdır. Haritalarıyla birlikte İbrahim Müteferrika matbaasında basılmıştır. Daha sonra yazılacak coğrafya kitaplarımıza kaynak teşkil edebilecek bu eser, Avrupa dillerinde tercüme edilmiştir.

13.Tuhfet-ül-Ahfâr fil-Hikem ve’l-Emsal ve’lEş’âr,

3.Tuhfet-ül Kibâr fî Esfâr-il Bihâr: Denizcilik târihi bakımından mühim bir eserdir. Osmanlı Devleti zamanındaki deniz savaşlarından bahseder.

16.Beydâvî Tefsîri Şerhi,

10.İrşâd-ül-Hayâfâ ilâ Tarih-ul-Yunan verRum, 11. Süllem-ül-Vusul ilâ Tabakât-ilFuhûl, 12. İhlâm-ül-Mukaddes,

14. Dürer-i Müntesira vel Gurer-i Münteşira, 15.Düstûr-ül-Amel fî Islâhil-Hâlâl,

17.Hüsn-ül-Hidâye, 18. Resm-ür-Recm bis-Sim ve’l-Cîm,

4.Takvîm-üt-Tevârîh: Âdem aleyhisselâmdan 1648 târihine kadar geçen vakaların kronolojik açıklamasını ihtivâ eder. Arabî ve Farisî dilde basılmıştır. 5.Fezleket-üt-Tevârîh: Bir mukaddime, üç usul ve bir son sözden ibâret olan bu eser, varlıkların başlangıcı, peygamberlerin ve hükümdârların târihi diye hülâsa edilebilecek bir târih kitâbıdır. 6.Fezleke: Fezleket-üt-Tevârih’in devamı niteliğindedir. 1591’den 1654 tarihîne kadar vuku bulan olayları anlatır. 1879’da iki cilt olarak basılmıştır.

7. Kanunname, 8. Tarih-i Firengî Tercümesi,

19.Câmi-ul-Mütûn min Cüll-il-Fünûn, 20.Mîzân-ül-Hak fî İhtiyâr-il-Ehak.


Bu derginin yayınlanmasında emeği geçen ve vakit ayırarak okuyan herkese teşekkür ederim. Unutmayınız bilgi paylaştıkça çoğalır. Bizler sizlere aracıyız, sizler de sevdiklerinize aracı olabilirsiniz. Ömer ARSLAN Kişisel Gelişim Sayfa ve Dergi Kurucusu


Kişisel Gelişim Dergisi Şubat 2013 – Sayı: 18

Dergi Tasarım: Ömer ARSLAN Kapak Tasarım: Özlem ÖZTULUM Dergi Koordinatör: Özlem ÖZTULUM

Yazarlar: Özlem ÖZTULUM Taner ÖZDEŞ Mustafa Çay Sezen ÇELEBİ Ümit ÜNKER Çetin ALKAN Banu BİLECEN Hatice Köksal DERİ Hamide ŞİMŞEK Ömer ARSLAN

İletişim: www.facebook.com/kgelisimim www.kisiselgelisimim.com www.twitter.com/kgelisimim

Elektronik Posta: gelisimim@gmail.com



Kişisel Gelişim Dergisi Şubat 2013