Issuu on Google+


Merhaba arkadaşlar, Umarım hepiniz iyisinizdir. Yoğun geçen bir ayın ardından gecikmeli de olsa sizlerin karşısında olmanın mutluluğunu yaşıyoruz ekip olarak. Üretmek ve ürettiğinizin başarılı sonuçlandığını görmek mutluluk verici bir durum. Biz de bu dergiyi her ay size sunduğumuzda bu hazzı yaşıyoruz. Ay sonunda ise okunma sayısına baktığımızda gördüğümüz sonuç mükafatımız oluyor. Bilgi paylaştıkça çoğalır. Her sayıda yazdığım bir cümle. Sizlerden ricamız sevdiklerinize de bu çalışmamızı duyurmanız. Zira her ay sizler için yazarlarımızın emeğini böylelikle taçlandırabiliriz. Keyifli okumalar diliyorum.

Ömer ARSLAN Kişisel Gelişim Sayfa ve Dergi Kurucusu www.omerarslan.net


İçindekiler: Adapte Olmanın Gücü

4

Hayat ve Kişisel Gelişim Üzerine

6

Duygularımızı Bastırmak

11

Önce Rengini Seç, Sonra Sat…

14

Öğrenilmiş Çaresizliklerimiz

17

Algıda Seçicilik - 2

20

Yaşın Ne Önemi Var

24

Stres...

28

Mutluluk Bir Tercihtir

30

Hayaller Hayal mi Kalacak?

32

Hayat

34

El-Cezeri

35

Künye

37


gerçekliğine dönüşsün.” İnsanlar farklı kimliklere çok rahat adapte olabilirler; çünkü ellerinde tuttukları bir güç var, otorite insanlara belli bir sistem aşılayarak onların aslında aciz ve ihtiyaç sahibi olmalarını hissettirerek bulundukları kimlikten uzağa çıkmalarını ve verilen emirleri yerine getirmelerini sağlıyor, tıpkı bu deneyde görüldüğü gibi…

Adapte Olmanın Gücü 1971 yılında mahkûm ve gardiyan olmanın psikolojik etkileri ile ilgili bir inceleme yapmak üzere, Stanford Üniversitesi'nde psikolog olan Philip Zimbardo önderliğinde bir grup hapishane deneyi yapar. Deney Stanford Üniversitesi’nin alt bodrumunda sahte bir hapishane ortamında geçer. 2 hafta sürecek olan deneyde gün başına belli bir ücret teklif edilir ve 24 erkek üniversite öğrencisi mahkûm ve gardiyan olmak için seçilir. Deney de gardiyanlara düzenin sağlanıp sürdürülmesi yönünde talimatlar verilerek birebir hapishane ortamında yaşanan süreçler mahkûmlara hissettirilir. Başlarda mahkûmlar bunun sadece bir deney olduğuna insanlarda 6 gün boyunca aşırı duygusal çöküntü, ağlama, öfke, şiddet kaygıları ve panik atak görülmüş, mahkûmların bu şekilde hissetmelerinin nedeni gardiyanların rollerine aşırı kaptırmış olması, uyguladıkları aşırı denetim ve güçten vazgeçmemeleridir. "İnsanlara bir rol verin ve o rol insanın kendi

6 gün sonunda Zimbardo deneye son vermiştir. Mahkûmların zaman ilerledikçe deneyin gerçekliğine kaptırmaları, sadistçe davranan gardiyanların boyunduruğu altına girmeleri ve verilen emirlere ses çıkarmadan itaat göstermeleri, kişilik çatışmalarına neden olmuştur.

Bu deneyde beni en çok etkileyen insanların koşullu şartlanmalara bağımlı olması, elinde olan gücü kullanabileceği halde kullanmamasıdır.

Günümüzde çevresel koşullara, insanların davranışlarına ve arkadaş ortamlarına o kadar bağlı kalıyoruz ki onlarsız adım atamayacağımıza, sözlerin/düşüncelerin hayatımızın bütününe etki ettiğine


inanıyoruz. Bizi şartlayan, hayallerimize ket vuran %80 çevremizin sözleri %20’si ise kendi düşüncelerimizdir. Bu durumu değiştirmek tabi ki elimizde… Zincire vurduğumuz bağlayıcı düşüncelerden irademizle, objektif bakarak, bilinçli farkındalığa vardığımızda iyileştirici süreç başlamış olur. “En büyük gücümüz seçme gücümüzdür. Nerede olduğumuza, ne yaptığımıza, ne düşündüğümüze biz karar verebiliriz. Hiç kimse bizden seçme gücümüzü alamaz. Bu tek başımıza bizimdir. İstediğimiz her şeyi yapabilir ve istediğimiz kişi olabiliriz.” –Alıntı

Not: Deneyin film uyarlaması “The Experiment” izlemek isteyenlere tavsiye ederim. Sevgiyle kalın.

Özlem ÖZTULUM


semineri beni eğitim işine girmem için inanılmaz motive etti. -Sevgili dostum, Rıza Kadılar “ Sen Türkiye’nin Anthony Robbins’i olacaksın” dediğinde, gülümsemiştim. Bugün itibariyle seminer, eğitim vasıtasıyla 50,000 kişinin üzerinde kişiye konuştum.

Hayat ve Kişisel Gelişim Üzerine 15 senedir kişisel gelişim ile ilgili birçok faaliyet içindeyim. 34 yaşına kadar kişisel gelişimi bırakın, iş dışında kitap okumayan bir kişi için inanılmaz bir değişim. Bunun mimari Jaycees derneğinin düzenlemiş olduğu Hawaii’deki Dünya Konferansı ziyaretim. Jaycees derneği konusunda sayfalar dolusu yazabilirim. Belki de bir gün yazmalıyım. Ama bu yazının amacı başka. Hawaii’de dünyanın önde gelen eğitimcilerinden birçok eğitim aldım. 1997 yılında dünyada ve Türkiye’de kişisel gelişim çok yeni bir konsepti. Bu kadar okuduktan sonra bir de kişisel gelişime ne gerek var? Yani biz yeterince gelişmedik mi? NLP, Duygusal Zeka, Sosyal Zeka, Beden Dili, Hedef, Strateji, Müzakere, Sunum Teknikleri vb.. birçok eğitim ile bu konferans esnasında karşılaştım. Bu seminerler bakış açımı tamamen değiştirdi. Ben kimim, niye varım, nereye gidiyorum, nereye gitmek istiyorum, hayattaki amacım ne, hedeflerim, kariyerim; bunların hepsini duymak ve farkına varmak benim için büyük değişimdi. Anthony Robbins’in “ İçinizdeki Gücü Keşfedin”

Anthony Robbins, salonun ortasında, dev cüssesiyle zıplıyor, ve dünyanın her yerinden gelen işadamları havaya zıplayarak onun söylediklerini tekrarlıyorlar, sanki hipnoz oluyorlar. “Ne muhteşem bir güç, ne muhteşem bir motivasyon”. Anthony Robbins dünyanın her yerinde verdiği seminerle insanların hayatlarını değiştiriyor, insanların iç güçlerini keşfetmelerine yardımcı oluyor. Benim için bir idol.

Annem küçüklüğümden beri bana hep övgüler yağdırırdı. Anne “yeter” derdim, çünkü herkesin içinde bu kadar övülmekten dolayı bazen utanırdım (ama içten çok memnun olurdum). Bilinçaltım o kadar pozitif etkilenmiş gibi, özgüvenimi çok olumlu etkiledi. Her çocuk gibi, fiziksel kusurlar ile (boy, diş) alay edilen, bazen de espri kaldırmam ve popüler olmam sebebiyle her yerde ilgi duyulan ve sataşılan bir kişiydim. Bir süre sonra bunları umursamamayı öğrendim. Alınganlık, kırılganlık, pes etmek kendimde fazlaca yoktur. Kendime güvenirim, iç sesimi susturmam. Korkularım yok mu? Bilinçli veya bilinçsiz var. Ama yönetebiliyorum veya da neden korkuyorsam önlemini alıyorum ve kafamdan atıyorum. Çok ufak yaşlarda yurtdışında tek başıma yaşamam, 22 yaşında evlenmem, 27 yaşında baba olmam beni erken yaşta (çoğu


arkadaşım şaşırsa da ve değişmediğimi iddia etse de) olgunlaştırdı. Sorumluluk sahibi birisi yaptı. Mücadele etmek, bir şeyler başarmak, bir amaç verildiğinde sonuna kadar gitmek, bitmeyen enerjim, hırs ve başarı isteğim ufak yaşlardan beri oluşmuştu. Ama kişisel gelişim ile gelen farkındalık bambaşka bir şeydi. Kendimi sürekli keşfediyordum, öğreniyordum, öğrendikçe daha çok merak ediyordum. 34 yaşına kadar kişisel gelişim kitabı okumayan ben, ayda 3-4 kitap okuyordum. 10 sene boyunca Kişisel gelişim seminerlerine katıldım. Kendim eğitmen olunca öğrendiklerimi paylaşmak dışında daha çok öğrenmek zorunda olmam, eğitme konusunda inanılmaz haz almamı sağladı. Bu işten keyif alıyordum; Infonet gibi sektör lideri bir şirketin Genel Müdürü olmanın yanında, eğitim vermek ciddi bir fedakârlıktı. Ama her şeye değiyordu. Bilgimi on binlerce kişi ile paylaşmak bana heyecan, coşku ve keyif veriyor. Anlatılmaz bir tatmin duygusu yaşatıyor. İki sene önce bir yıl boyunca Robin Sharma’dan online koçluk aldım. Her koç, her eğitmen, her danışman gibi, hayatımızda bir değişiklik yapmak için sizi yönlendirir, düşündürür, konfor alanı dışına çıkmaya zorlar. Bunun için de kendinize hedefler koymanızı ister. Niye hedef gerekiyor? Çok basit; insan odaklandığında başarabiliyor. İnsan zora geldiğinde gelişiyor ve motive oluyor. Bu konuda sürekli araştırıyor, fırsatları görüyor, korkularını yeniyor, sınırlarını zorluyor ve bunları belli bir düzende ve zaman içinde yapıyor. Zaman buradaki en kritik faktör. Burada öncelikler ve seçimler devreye giriyor.

Hedefe ulaşmak için belli şeylerden fedakârlık yapmanız, hatta vazgeçmeniz gerekir. Örneğin ben, uyku sürelerimi 7,5 saatlerden 5,5 – 6 saatlere çektim. Televizyonu hayatımdan çıkardım. Evim ve işim arasındaki süreyi 10 dakikaya düşürdüm. Şimdi diyeceksiniz, bu iş paraya bakar. Ben orta halli bir ailenin çocuğuyum, babamdan bana kalan bir şey yok. Bana mükemmel bir hayat, eğitim ve bugün en zengin çocukların olanaklarını verdiler. Yurtdışına 12 yaşında çıkma imkânım, üniversiteyi Amerika’da okuma şansım oldu. Ama ondan sonrası benim kendi çabam. 50 yaşına girmek üzereyim inanın bırakın daha az çalışmayı, daha çok çalışıyorum. Ama hayatımı dengede yaşıyorum. Aile, iş, sosyal ve kendime ait zamanı en iyi şekilde dengelemeye çalışıyorum. Bunu başarmak için acımasız bir zaman yönetimi, iç disiplin, planlama, her konuda hedef ve de sizi destekleyen mükemmel bir eşe ihtiyacınız var (eşim Neylan’a buradan teşekkür ediyorum). Şans hayatımda ne kadar rol oynadı? Herkes kadardır. Şansımı kendim yaratmayı, şansın hazır olana güldüğüne kendimi inandırmış bir insanım.

Bu yazımı bitirirken söylemek istediğim birkaç önemli tavsiyem ve kendinizin yapacağı bir çalışma olacak. Kendinize şu soruları sorun ve dürüstçe cevap verin: - Kendinizi ne kadar tanıyorsunuz? Kendinizi ne kadar seviyor ve güveniyorsunuz? - Güçlü, zayıf ve geliştirebilir yönleriniz nelerdir? Bu konuda ne yapıyorsunuz? - Kişisel gelişim, kariyer, kendiniz ile ilgili


hedefleriniz var mı? Kaç yıl sonrası için? - Spor, hobi, kültürel aktiviteler, seyahat, kitap okuma konularına ne kadar zaman ayırıyorsunuz? - Aileniz ile tatmin edici zaman geçiriyor musunuz? - Kendinize yeterince zaman ayırıyor musunuz? - Para biriktiriyor, uzun vade için yatırım yapıyor musunuz? - Kişisel ve iş ağlarınızı genişletmek için ne yapıyorsunuz? - Kaç tane derneğe üyesiniz? Aktif misiniz? - Hayatınızdaki amacınızı biliyor musunuz? - Yazılı hedefleriniz var mı? Hangi konularda? - Zaman yönetimi konusunda kendinize 1-10 arasında, kaç verirdiniz? - Hayattan zevk alıyor musunuz? - İç sesinizi dinler misiniz? - $ 1.000.000ınız olsa ne yapardınız? - Hayatınızın sonuna kadar hiçbir karşılık beklemeden ne işi severek yapardınız veya yapmak isterdiniz? - Mutlu musunuz? - Huzurlu musunuz? - Günlük tutar mısınız?

neden? Her seçtiğiniz konu için en az 5 neden yazın. Değiştirmek istiyorum, çünkü. Önce farkına varmanız, sonra istemeniz, sonra kendinize hedef koymanız, planlamanız ve yapmanız gerekir.

Size daha yüzlerce soru sorabilirim. Her soru sizi düşündürmeye, kendinizi sorgulamanıza, farkınıza varmanıza ve hayatınızda değişiklik (seçim) yapmanıza neden olacaktır. Bugün bir danışmana/koça da gitseniz size sorular soracaktır. Bazı sorulara cevap verirken bazı sorulara kaçamak cevaplar vereceksiniz. Bazılarına da cevap veremeyeceksiniz (çünkü bu konuda hiç düşünmemişsinizdir !)

13 sene önce ben de bunun keşfettim. Durmadan, yorulmadan, uykusuz kalarak hayatın anlamını bulmanın hazzını, insanlara yardım edebilmenin mutluluğunu ve kendimden çok daha büyük bir amaç için çalışmanın hayatıma anlam kattığını öğrendim.

Bir sonraki yazıma kadar size bir çalışma vermek istiyorum: Neleri değiştirmek isterdiniz (en az üç ) ve

Hayat böyle bir şey değil mi? Hep bir şeyler yaptığınız sürece güzeldir. Hep bir şeyler başardığınız zaman. En önemlisi kendinizi geliştirdiğinizde ve diğer insanların hayatlarına ışık tuttuğunuzda, onların hayatlarını aydınlattığınızda, onlara dokunduğunuzda o zaman hayattan gerçek doyumu, mutluluğu ve tarif edilemez hazzı içinizde hissedeceksiniz.

Hayatımın amacını şöyle tarif edebilirim: insanlara hizmet etmek, dünyada sadece bir kişi bile olsa hayatını değiştirebilmek için uğraşmak, kendimi sürekli geliştirmek suretiyle çevremdeki her şeyi aydınlatmak,


içimde bulunduğum topluma iyi bir aile babası olmak, iyi bir iş adamı olmak, gençlere iyi bir öğretmen ve çevremdeki herkese iyi bir örnek insan olmak. Ben kusursuz muyum? Birçok kusurum var. Kusurlarımı seviyorum, ama kendimi geliştirme potansiyeli olan her konuda elimden gelenin en iyisini yapmak için mücadele ediyorum. Bir hedef bitince başka bir hedef buluyorum.

Sevgiyle kalın, Taner Özdeş Satış ve Pazarlama Uzmanı / Satışın 10 Altın Kuralı Yazarı www.tanerozdes.com.tr


Neden sevdiklerimize, şöyle kemiklerini kırarcasına sarılmıyoruz? Çocuğumuzu, mis gibi çiçekleri koklar gibi dakikalarca neden koklamıyoruz? Neden eşimize, ona olan aşkımızı haykırmıyoruz? Durup dururken onu ne kadar çok sevdiğimizi niye söylemiyoruz ona? Neden hep bir karşılık bekliyoruz? Neden, “Bana ne, önce o adım atsın” diyoruz? Paylaşın sevginizi. Bunu yapmanın en güzel zaman şimdi’dir. Duygularımızı Bastırmak Çağan Irmak’ın, o çok dokunaklı “Babam ve Oğlum” filmini izlediniz mi? Filmde, oğlunu değiştirmeyi başaramayınca, onu reddeden, ama yıllar sonra hasta oğlunun gözlerinin önünde ölümüne tanık olunca pişmanlıktan kahrolan bir babanın hikâyesi anlatılır. İkisinin de birbirine söylemek istediği çok şey vardır. Doyasıya sarılamamışlardır, birbirlerini ne kadar sevdiklerini söylememişlerdir. Kısacası bu bir dramdır. Kaybettiğimiz her şeyin değerini sonradan anladığımız gibi, dile getiremediğimiz, içimize attığımız duyguların acısını da sonradan hissediyoruz. Henüz vakit varken neden paylaşmıyoruz duygularımızı? Neden içimize atıyoruz? Çok mu zor onu sevdiğimizi söylemek? Ona hiç beklemediği anda bir sürpriz yapmak bu kadar mı zor? Neden hep bir şeyleri yarına erteliyoruz? O yarınların geleceğinden adımız gibi emin miyiz?

Hayat akıp geçiyor. Duygularımızı çeyizlerimizi sakladığımız gibi sandıklara mı saklayacağız yine? Takvimin yaprakları birer birer dökülürken, sevgimizi haykırmak için, bir sonraki mevsimi mi bekleyeceğiz? Ya o mevsim gelmezse? Ya da o mevsim geldiğinde, sevgimizi haykıracak biri olmazsa yanımızda? Sevgi, içimizde sakladıkça, küflenen bir duygudur. Tıpkı ekmek gibidir sevgi. Hemen, sıcak sıcak yemelisiniz. Bekletirseniz soğur, üzerine tereyağı sürdüğünüzde hiçbir tat alamazsınız. Ama sıcacık ekmeğin üzerine sürün tereyağını, bir de bal ekleyin üzerine… Bakın o zaman ekmeğiniz ne kadar da tatlı… İşte sevgi de aynen böyle yenmeli. Ekmeğin üzerine balı sürün, sonra da o ekmeği sandığa koyup, “Ben bunu kızım evlendikten sonra, oğlum takdir getirdiğinde, eşim gıcık biri olmadığında yiyeceğim” deyin. Kusura bakmayın ama o ekmeği rüyanızda bile göremezsiniz. Lütfen bunu gerçekten, ama gerçekten deneyin. Hiçbir şey kaybetmeyeceksiniz.


Gidin ve fırından sıcacık bir ekmek alın. Üzerine enfes bir tereyağı sürün. Sonra da bal ilave edin. O ekmek dilimini alıp balkonunuzda ya da zarar görmeyecek bir yerde iki hafta boyunca bekletin. Çok rica ediyorum, hatta yalvarıyorum yapın bunu. İki hafta hiç gidip bakmayın o ekmeğe. İki haftanın sonunda onu elinize alın ve yiyin! Ama gerçekten yiyin. Mecazi anlamda söylemiyorum. Merak etmeyin zehirlenmezsiniz. Hepsini yemeseniz bile, en azından bir ısırık mutlaka alın. Zehirlenseniz bile buna değer. Çünkü duyguları saklamanın bedelini, hafif sıyrıklarla atlatarak öğrenmiş olacaksınız. Duygularınızı saklayın bakalım. Sarılmayın sevdiklerinize. Onları ne kadar çok sevdiğinizi söylemeyin. İçinizde kalsın hepsi. Sonra

günün birinde, tıpkı o ekmek dilimini çıkardığınız gibi, sevginizi çıkarın kalbinizden ve uzatın sevdiklerinize. “Bak, bu benim sana olan sevgim” deyin. “Senin için sakladım bunu yıllarca” deyin.

Emin olun, sevdikleriniz o küflenmiş ekmeğin tadına doyamayacaklardır. “Mutsuz Olmak Günahtır” kitabından yazarın izniyle alınmıştır.

Mustafa ÇAY NLP Master Trainer / Yazar www.mustafacay.com


ürün anlamında değerlendirmeyelim. Giyim noktasında da doğru renkleri tercih etmek mühimdir. Bir satıcı için İmaj son derece önemlidir bu yüzden ve satıcı önce kendini satar.

Unutmayın! İlk intiba son derece önemlidir ve yalnızca 15 saniye’de ilk gördüğünüz kişi hakkında genel bir kanınız/kararınız olur. Bir ürün ve/veya Marka içinde aynı şey geçerli. Simsiyah renkleri kullanmış bir restaurantı gördünüz mü hiç? Önce Rengini Seç, Sonra Sat… Profesyonel İş Yaşantısında En Çok Hangi Renkler Tercih Edilir? Özellikleri Nelerdir? Satış süreci önce bilinçaltında başlar. Yani ilk olarak algıda başlar. Ürünü nasıl algıladığınız sizin satın alma sürecinizi etkiler. Bu nedenle, tüketicinin dikkatini çekmek, aklında kalmak ve belirli ürün ve markalara karşı istenilen tutum ve davranışları yaratmak; pazarlama ve reklam stratejilerinin temel hedefleridir. Ambalajda, tanıtım standında ve reklamlarda kullanılan renkler, bu hedefler doğrultusunda en önemli ve en etkili araçlardandır. (Eiseman, 1998). Renkler; belli bir algı ve duygu yaratmak için kullanılır. Bir anlam ve bir çağrışımı sembolize etmek için, dikkat çekmek, akılda kalmak, etkilemek ve yön vermek için, farklılaşmak, fark edilmek ya da fark edilmemek için, tutum ve davranışları yönlendirmek için, rahatlamak, rahatlatmak ya da heyecanlandırmak için kullanılabilir. Bu nedenle doğru renk seçimi hayati önem taşır, yanlış renk seçimi ise satış sürecinizde önünüzde ki en büyük engel olacaktır. Sadece

Aşağıda renkler ve özelliklerini bulabilirsiniz ve hangi alanda hangi renk kullanılmalı yada hangi kombinasyonların kullanılması doğru olur inceleyerek karar verebilirsiniz. Mavi: Mavi, gözün retina tabakasının hemen önünde oluşur, bu nedenle baktığınızda sizden uzaklaşıyormuş, derinleşiyormuş gibi hissedersiniz. Mavi güveni temsil eder, bilinçaltında sağlam ve kendinden emin duygu yaratır. Aynı zamanda huzurlu ve sakin bir renk olan mavi, konsantrasyon ve rahatlama gerektiren ortamlarda tercih edilir. Kırmızı: Gözün retina tabakasının hemen arkasında oluşur; bu nedenle rengi algılarken, sanki üstünüze doğru geldiğini hissedersiniz. Kırmızı Satışın rengidir. Heyecan ve yüksek enerjiyi çağrıştıran ve en fazla kullanılan renktir. Kırmızı; Bilinçaltını en fazla uyaran, seksi, dinamik, tutkulu ve dikkat çekici bir renktir. Genellikle giyimde tercih edilen kırmızı, atletik, güçlü, tutkulu, heyecanlı, sıcak, şehvetli, hareketli ve dışadönük bir yapıyı temsil eder. Özellikle dikkat çekmesi istenilen satış noktalarında ve iştah uyandırdığı için gıda sektöründe çok sık


kullanılır. Yeşil: Yeşil renk tazeliği ve şifayı çağrıştırır. Doğanın, doğallığın, sağlığın ve dengenin sembolüdür. Sakinleştirir, güven verir. Yaratıcı düşünmeyi kolaylaştırdığı ve hızlandırdığı araştırmalarca desteklenmiştir. Koyu yeşil, para ve prestij rengidir. Prestij ve güvenliğin önemli olduğu sektörlerde yeşil rengin kullanımı uygundur. Turuncu: Enerji, canlılık, sağlık ve memnuniyet hissettirir. Sıcak, doğal, samimi, neşeli yapılar turuncuyu tercih eder. Turuncu kırmızı ve sarının birleşmesinden oluşur. Bu nedenle de her iki rengin güçlü yanlarını taşır. Turuncu, parlak, canlı, cana yakın, dışadönük, mutlu ve çocuksu algı yaratır. Hedef kitlesi çocuklar ve gençlerin olduğu iş kollarında tercih edilmelidir. Canlı turuncu renkler dikkat çekici özelliklerinden dolayı satış noktalarında ve iştah açıcı olduğu için fastfood mekânlarında kullanılır. Sarı: Sarı, güneşin ve sıcaklığın olduğu kadar altının, zenginliğin ve lüksün de sembolüdür. Dikkat ve uyarının rengidir. Dolayısı ile bilinçaltında neşeli ve enerjik bir izlenimi yaratır. Bu nedenle satış noktalarında kullanımı uygundur. Ayrıca sarı dikkat çekmek için ya da uyarı amaçlı da kullanılan bir renktir. Mesela, otopark duvarlarında genellikle sarı siyah kombinasyonu uyarıcı olarak kullanılır. Beyaz: Temizlik, parlaklık, sadelik ve masumiyet duyguları uyandırır. Çocuk ve sağlık ürünlerinde kullanılır. Gözün en parlak algıladığı renk beyazdır. Bu nedenle beyaz renk, işaretlerde, paketlerde ve satış

noktalarında zıtlık oluşturarak dikkati çekmek kullanılır. Koyu mavi: En ciddi renktir. Koyu mavi, polis ve pilot üniformalarında güvenilir, sağlam, emin izlenimini verir ayrıca banka ve finans sektörlerinin de tercihidir. Mavi-yeşil: Mavi yeşil renklerinin bir arada kullanımı bilinçaltında hijyeni, sağlıklı olan şeyi canlandırır. Bu nedenle hijyen ürünleri için tercih edilmesi idealdir.

Kahverengi: Kahverengi, tutarlılık, süreklilik ve zenginliği çağrıştıran bir renktir. Toprak rengi de denilen kahverengi kişide güvenlik duygusunu pekiştirir. Toprak renkleri, genelde olumlu etki yaratırlar. Ev ve yemek sektörü için önemli bir renk olan kahverengi sağlıklı, doğal ve organik ürünleri çağrıştırır. Bu alanlarda hizmet veren sektörlerce rahatlıkla tercih edilebilir. Siyah: Siyah çok güçlü bir renktir. Karanlık ve geceyi çağrıştırdığı için esrarengiz, güçlü, klasik ve şık bir renk olarak algılanır. Siyah, fiyatı yüksek ürünlerin rengidir. Ağır bir renk olduğu için düşme ya da batma izlenimi doğurabilir. Bu sebeple uçaklarda ve


gemilerde kullanılmaz. Ancak, stratejik olarak bazı markalar ürünleri için bilinçli şekilde siyah rengi kullanabilirler buda ürününün elite bir ürün olduğu, ucuz bir ürün olmadığı ancak bu ürüne sahip olmanın uzun vadede kar sağlayacağı algısını yaratmak isteyebilirler. Mor: Zeka, bilinç ve içgörü düzeyi ile paralellik taşır. Kraliyet rengi olduğu için şıklığı ve zenginliği hatırlatır. Aynı zamanda esrarengiz, ruhani ve duygusal bir renktir. Duygulara hitap edici ürünlerde bu renk tercih edilir.

Ümit ÜNKER Satış Koçu ve Satış Eğitmeni Beta İnternational Firmasının Satış-Pazarlama Müdürü. umit@umitunker.com www.umitunker.com


bakmıyorsak ve seçenekleri değerlendirmiyorsak, işte o zaman ortaya çıkan tablo biraz vahim… İşinden, eşinden, yapmak istemeyip yaptığı bir ton şeyden mutsuz olan bir toplum.

Öğrenilmiş Çaresizliklerimiz Kaçımız gerçekten sevdiğimiz iş, sevdiğimiz eş ya da çevreyle birlikteyiz? Eğer bunu bugüne kadar sorgulamadıysanız şimdi durup, derin bir nefes alıp hayatınızda memnun olmadığınız ve değiştirmek istediğiniz ama bir türlü harekete geçemediğiniz alanları bir düşünün… Bugüne kadar ailemizden, eğitim sisteminden ve çevremizden öğrendiklerimizle kim bilir nelere şartlandık. Bu epeyce derin bir konu, ileriki sayılarda bu konuya da değineceğim. Şimdiye kadar danışanlarımdan edindiğim tecrübeye göre; kişilerin şu anda oldukları yerle, olmak istedikleri yer arasında aslında sadece bir adım kadar bir uzaklık var. Bu adım, bazen büyük bir karara, bazen ufacık bir cesarete, bazen de sadece bir an için durup gerçekten ne istediğine karar vermeye bağlı. İşte tam bu noktada ortaya çıkan şey de, bugüne kadar öğrendiklerimizle kendimize oluşturduğumuz sınırlamalar ve bazı kalıplar. Eğer az önce sizin yaptığınız gibi, bir an için durup hayatımızdaki bu noktalara

Dr. Seligman ve çalışma arkadaşları tarafından bulunan bir psikoloji terimi olan öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness), hayvanların ya da insanların, karşılaştıkları olumsuz olaylar üzerinde kontrollerinin olmadığını düşündükleri durumlarda ortaya çıkan apati (duygusuzluk) durumuna denir. Öğrenilmiş çaresizlik, organizmanın davranışlarıyla olumsuz bir sonucu kontrol edemeyeceğini öğrenmesinden sonra, davranışlarıyla olumsuz sonucu ortadan kaldırabileceği durumlarda gereken çabayı gösterememesi olarak tanımlanır. İnsanın yapabileceği bazı şeyleri yapamayacağına inanması, bir işi yapmaya teşebbüs ederken cesaretinin kırılması, kişinin başarısız olmasına neden olur. Kendine güvenini yitirdiği için de gelecekte de o işi başaramaz. Acaba anne ve babalarımızın bize “Sen bunu yapamazsın.”, “Bunu başaramazsın.” , “Sen kim onu yapmak kim.” gibi sözleri üzerimizde etkili olmamış mıdır, dersiniz. Tüm bu şartlanmalar sayesinde içinde bulunduğu kutunun zamanla hayatın kendisi olduğuna inanmış ve başka bir kutu veya kutular olacağını tahmin bile edemez olmuş günümüz insanı. Aynı, filler gibi… Filler daha yavruyken, kalın bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri


hayvan kaçmaya çalışır ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir. Özgürlük kavramını yitirir. İşte bu noktada ayağındaki zincir çözülür ve yerine konulan ince bir halatla birkaç santimetre boyunda tahtadan bir çubuğa bağlanır. Fil, bu koşullarda kolaylıkla kaçabilecek olmasına rağmen olduğu yerde kalır. Çünkü hâlâ var olduğunu sandığı zincirini asla kıramayacağına inanır. Fil büyüyünce ipten kurtarılır. Ama artık o alanın dışına çıkamayacağını öğrenmiştir.

Bizi tuttuğunu ve olduğunu sandığımız bu ipleri fark etmemiz ya da, A kutusundan B

kutusuna geçebilme ihtimalimizin olduğunu fark etmemiz çok önemli. Neden mi? İşte o zaman ben gerçekten ne istiyorum, ne yapmayı seviyorum, kimlerle birlikte olmayı seviyorum veya sevmiyorum diye sorar ve hayallerimizin peşinden gidebiliriz. Sevgiler,

Banu Bilecen Profesyonel Koç / Eğitmen banu@banubilecen.com www.banubilecen.com


sosyopolitik boyutuna tekabül eder. Sosyokültürel ve sosyopolitik müdahale algıda seçiciliğin kurumsal düzeyini oluşturur.

Algıda Seçicilik - 2 Algıda seçicilik konusunun birinci bölümünde, algının aile içinde bireysel düzeyde nasıl şekillendiğini ve etkileyici faktörlerin neler olabileceğini açıklamıştık. Bu bölümde ise algıda seçiciliğin sosyo kültürel ve sosyopolitik boyutlarını anlatıp kültürel ve politik faktörlerin algıda seçiciliği nasıl etkilediğini ve şekillendirdiğini analiz edeceğiz. Algı doğuştan gelen bir özelliktir ve insanın beş duyu yetenekleri arasında görülmektedir. Aile içinde anne babanın çocuk üzerindeki olumlu etkileri çocukta kişiliğin pozitif yönde gelişmesine katkıda bulunurken yine anne babanın yıkıcı etkileri çocuğun kendisine yabancılaşmasına neden olur. Bu süreç algının sosyopsikolojik yönüdür. Aynı ailede anne ve baba, çevrenin, toplumsal normların etkisinde kalarak çocuğun düşünce ve davranış tarzına müdahalede bulunursa bu etkileşim algıda seçiciliğin sosyokültürel düzeyini oluşturur. Eğer aynı anne ve baba aynı çocuğa medyanın etkisinde kalarak müdahalede bulunursa bu süreçte algıda seçiciliğin

Psikoloji alanından davranışçı (öğrenme) teorisi ve ‘bağımlılık teorisi’ algıda seçicilik ile çok yakından bağlantılıdır. Özellikle davranışçı teori (kuram) algılarımızdaki seçiciliğin nedenlerini ve sonuçlarını açıklar. Bağımlılık teorisi ise insanlar arasındaki ilişkilerin algıyı nasıl şekillendirdiğini, başkalarına bağlanmanın algıdaki seçiciliğin bireysel, kültürel ve kurumsal düzeylerde şekillenebileceğini açıklamaktadır. Bunların yanı sıra algıda seçicilik ‘toplum-bilinç’ diyalektiği ile de yakından ilişkilidir. Öğrenme teorisi açısından bakıldığında algıda seçicilik karmaşık işlemlerden geçer. Normal koşullarda insan kendi beynine gelen dış uyarıcıları hafızasında kaydeder ve bilgi işlem sürecinden geçirdikten sonra dışarıya tepki verir. Bu süreçte doğal etki tepki vardır. Eğer uyarıcılar dışarıdan kontrol altında insan beynine ulaşıyorsa verilen tepkide bağımlı yani kontrolü elinde tutan sisteme(örneğin medya) bağlı olur. Örneğin gazete okuyan genç birisi gazetedeki haberi algılarken kontrollü algılama yaşar yani algıdaki seçicilik bağımsız değil baskı altındadır. Eğer aynı genç insan aynı gazetedeki haberi kendisini ifade edebilecek düzeyde okuyup tepki veriyorsa bu da algıdaki seçicilik bağımsız olduğunu gösterir. Sadece habere karşı bir şartlanma olur ancak tepkilerdeki koşullanma ise tamamen aynı kişinin doğal tepkileri olur. Genel anlamda ise medyada yayınlanan farklı sosyal, kültürel ve politik haberlerin,


kullanılan resimlerin şemaların vs. insanın bilinçaltına yolladığı ideolojik mesajlarla doludur. Bu tip medyatik uyarıcılar insanları ideolojik bağımlılığa davet eder. Medyatik haberlere karşı verilen etki-tepki süreci pratiğe şartlanma ve koşullanma düzeyinde yansır. Gazete okuya birisi haberi okuyabilir ama idrak etmeyebilir. İdrak etmek ise özümsemektir ve yüzleşmektir. Eğer yüzleşme gerçekleşmiyorsa algıdaki seçicilik baskı altındadır. Eğer yüzleşme gerçekleşiyorsa algıdaki seçicilik tepkisel düzeyde olup pozitif formda olur. Algıda seçiciliğin sosyopolitik düzeyinde ise tamamen dışarıdan bireye uygulanan tehditler ve baskılar söz konusudur ve bunlar toplumda devlet tarafından gerçek gibi gösterilerek meşrulaştırılır. Yani o toplumda sadece tek bir gerçek varmış ve herkes, hangi bireysel farklılıkta olursa olsun hangi yaşam koşullarında yaşarsa yaşasın tek bir gerçeğe inanır. Bu gerçek din gerçeği olabilir, ideolojik veya politik bir gerçek olabilir veya tek bir kültürel gerçeğe dönüşebilir. Özellikle sosyopolitik düzeyde algıda seçiciliğe kurumsal düzeyde müdahale edilir.

Bireyin iradesi devre dışı bırakılır ve yine kurumlar ve kuruluşlar birey adına düşünürler karar verirler. En sonunda bireye ise sadece uygulamak kalır. Algıda seçiciliğin sosyopolitik düzeyi bireyi yok sayar ve bireyi sadece kararları uygulayan makine gibi düşünür. İnsanların hangi sorunlara karşı nasıl tepki vermeleri gerektiğini kurumlar kararlaştırıyorsa algılamalardaki seçicilikte kurumların kontrolü altında olur. Kurumlar insanlara sadece dışsal uyarıcılara karşı şartlanmayı emrederken, sistemlerin

ideolojisine karşı gelenlere de koşullanmayı emir ederler. Böyle bir süreç algıdaki seçiciliğin tamamen kontrolden çıkmış olduğunu gösterir. Algıdaki seçiciliğin kurumlar tarafından belirlenmesini bir kaç örnekle daha da net hale getirebiliriz. İlk pratik örneğimiz olarak, medyada TV kanallarında yayınlanan dizi ve filmlerdeki örnek aile tablosu ve ikinci pratik örneğimiz ise toplumsal düzeydeki problem çözme yöntemlerinden bahsedebiliriz. İlk örneğimiz olarak, TV’de yayınlanan örnek aile modelini incelemek kanımca konuyu anlama açısından yararlı olacaktır. Filmlerde ve dizilerde örnek olarak gösterilen aile modeli, toplumdaki fakirlik ve zenginlik arasındaki çatışmaları, bireysel duyguları, üretim ilişkilerindeki bireylerin rol çatışmalarını anlatır. Bu tür aile modeli toplumda kurgusal kaderciliğin yaygınlaşmasına hizmet eder. Fakirlik koşullarında yaşayan ailelerde ve genelde ise insanlarda algıdaki seçicilikleri sadece kendi koşullarına göre şekillenir. Yani fakir bir insan, fakirliği kendi kaderi olarak algılar, Ancak gerçekte aynı insan kendi yaşam koşullarının dışına çıkamadığı için fakirliğin kurgusal bir kader olduğunun bilincinde olamaz ve zenginleri kendi efendileri olarak algılar. Bu algı sürecinde ise fakirlere karşı şartlanma zenginlere karsı gelen diğer fakir insanlara karşıda bir koşullanma oluşur. Koşullanmalar ise ailelerde daha yoğun olarak gözlemlenebilir. Şartlanma ve koşullanmanın olduğu süreçte algıda seçicilik tek aşamalıdır. Yani idrak etme içselleştirme ve yüzleşme aşaması yoktur. Zenginler açısından ise algıda seçicilik ise yine


tek aşamalıdır ve koşullanma olup şartlanma yoktur. Zenginler kendi sınıfından olan birini aşağılamazlar. Algıdaki seçicilikleri paylaştıkları değerler ile ölçülür. Ancak fakir bir insanın algıdaki seçiciliği ise karsılaştırmalıdır ve sürekli kendi sınıfından olan başka bireyi aşağılamaya yöneliktir. Zenginlere karsı gelme gibi birleştiren değerler değil kendi birlikteliğini parçalayan değerler ortaya çıkar. İkinci pratik örneğimizde ise toplumsal düzeyde problem çözme yöntemlerini analiz edebiliriz. Toplumun genel sorunları ile bireylerin sahip olduğu problemler farklı veya benzer olabilir. Bireylerin, toplumun sorunlarına göre farklı sorunlara sahip olması, problemlerin nasıl algılandığı ile ilgilidir. Problem çözme yöntemlerinde yine medyanın gücünü görmezlikten gelmek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. TV kanallarında ve gazetelerde yayınlanan dizilerde, filmlerde ve haberlerde toplumun farklı kesimlerinde meydana gelmiş olayların nasıl çözüme kavuşturulduğu ve nasıl çözümler uygulandığı bütün topluma yansıtılır. Medyada topluma dayatılan üç tür problem çözme yöntemi vardır ve bu yöntemler medya tarafından, topluma dayatılır. Toplumsal algılamadaki seçicilikte ise medyatik yönlendirme olur. Söz konusu çözüm yöntemleri ise aktif (radikal ve eğitici), pasif (şiddete dayalı ve intikamcı bireysel çözümler) ve uzlaşmacı çözüm yöntemleri şeklinde sıralayabiliriz. Bu çözüm türlerinin yaygınlığı ise kültürden kültüre değişir ve toplumsal değer yargılarına göre farklı formlarda görülebilirler.

Televizyon kanallarında yayınlanan filmlerde ve gazetelerde resimli haber olarak verilen şiddet olaylarında uygulanan çözümlerde göze çarpan ilk olgu intikam içgüdüsüdür yani şiddet motivasyonludur. Filmlerde ve dizilerde şiddet uygulayanlar ve şiddete maruz kalanlar şeklinde gerçek yaşam olaylarından esinlenilerek senaryosu yazılan ve ekrana aktarılan dizilerdeki ve filmlerdeki olayların algılamalarının nasıl olması gerektiği önceden tespit edilmiştir. Ancak şiddetin neden uygulandığının ise gerçek kaynağı belirlenmez ve şiddetin nedeni ya grupsallaştırılır yada kişiselleştirilir.

Örneğin mafya tipi filmlerde ana motivasyon şiddettir ve neden olarak gücü elinde bulundurma hedefi vardır. Senaryonun arkasındaki gerçek ise tamamen insanın bilinçaltına yüklenen ideolojik bağımlılık mesajları ve algıdaki seçiciliği idrak etme aşamasını çıkaramayan bireysel şartlanma vardır. Filmi izleyen insanlar sadece bireysel düzeyde kendilerine karsı şartlanırlar. Filmin konusunda verilmek istenen asıl mesajları farkına varmadan bilinçaltına atarlar. Bu süreçte dışarıdan gelen uyarıcılar hafızada bilgi işlemden geçmez. Direk algılama vardır. Yüzleşme ise şartlanmadan dolayı gerçekleşmez. Amaç filmdeki şiddetin örnek çözüm yöntemi olduğu mesajının insanların hafızasına yerleştirmektir. Şiddeti sorgulatmak değildir. Mafya tipi vb. filmlerin çoğunluğunda şiddet problem çözümünde kullanılan motivasyon aracıdır. Yine gazetelerde resimli yayınlanan haberlerde ise öğrenme teorisinin pratiğe uygulandığını görebiliriz. Özellikle duygusal içerikli olayların yer aldığı haberlerde


insanların duyguları direk hedeftir. Algıdaki seçicilikte duygusal baskı altına alınır, Amaç haberi okuyan okuyucuların olayın hangi yönünün algılanması gerektiğine gazetelerin önceden karar vermesidir. Olayın yayınlandığı gazetede, okuyucuya sadece oku ve uygula sorgulama dayatmasında bulunur. Çünkü haberin yayınlandığı gazetede veya haber bülteninde okuyucunun olayı sorgulaması için objektif bilgiler bulunmaz. Sonuç itibariyle günümüzdeki toplumlarda şiddetin yaygın olmasının nedeni medyanın ve yasaların, insanların algılamalarında neyi nasıl seçeceklerine karar vermeleridir. Aile

içinde çocukluktan itibaren anne-baba yoluyla birey üzerinde kurulan baskılar, bütün yaşam boyu farklı formlara girerek algıda seçiciliğe neden olur. İnsanların bilinçaltına gönderilen mesajlarda sadece istenildiği gibi davranılması konuşulması ve düşünülmesi istenir. Medya toplumsal sorunların çözümüne katkıda bulunmaz tersine sorunları kendi varlığını ve sistemin varlığını korumak için kullanır ve bunu yaparken insanlardaki algının seçiciliğinden yararlanır. Çetin ALKAN / BSC, BA Terapist ve Araştırmacı Email: cetinalkan@hotmail.com


hayata başlamak, mutlu olmak ve yaşamlarımızı güzelleştirmek için geç değildi ama 20li yaşlarda da değildik, bunun farkında olarak çok zaman geçirmeye gerek yoktu, karar vermiş isek, bunu bir an önce gerçekleştirmeliydik; çünkü bundan sonra birlikte yürüyeceğimiz yolda, yapmak istediğimiz o kadar çok şey vardı ki Allah izin verdiği sürece bunlara bir an önce başlamak ilk adımı atmak gerekiyordu.

Yaşın Ne Önemi Var Yeni bir hedef koymak ya da yeni bir hayal kurmak için asla fazla yaşlı değilsiniz. - C. S. Lewis Yaşın ne önemi var, mutluysanız ve hayata gülebiliyorsanız her daim gençsinizdir. Hedefleriniz, hayalleriniz olsun ki yaşamınız anlam kazansın. Çok geç diye bir zaman yoktur yapmak istediğiniz her şey için, gerçekleştirecek zaman, içinde bulunduğunuz AN’dır. Adım atmak için hiç bir zaman geç kalmadınız. Beyninizi daima olumlu şeylere kanalize edin. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun. İnsan hayal ettiği müddetçe zenginleşir. Üstelik hayal kurmak için tek ihtiyacınız düşünmektir! Kendimden bir iki örnek vermek istiyorum sizlere. Biz esimle, bir ömür boyu yollarımızı beraber el ele, omuz omuza yürümeye karar verdiğimizde benim yaşım 46 idi, eşimin de 53. Ve birlikte mutlu olacağımıza inandığımız için tanıştıktan sadece 3 ay sonra evlendik. Birlikte yeni bir

İkimiz de biliyorduk ki hayatta, kaçırılan fırsatların geri geldiği çok nadirdir. Bu yüzden Allahın bize sunmuş olduğu bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmemiz, bir yerlerden başlamamız gerekiyordu. Ve biz çevremizde birçok kişinin; "bu ne acele“ diye şaşırmış bir şekilde ve hayretler içinde bu kararımızı karşılamalarına rağmen, kimseyi umursamadık ve evlendik. Geçen 6 sene boyunca çok yol kat ettik. 6 seneye biz belki de 26 senede yaşanabilecek çok ani, güzellik, mücadele, macera, gezi ve harika günler sığdırdık. Bundan sonrası için de daha o kadar çok gerçekleştirmek istediğimiz hedeflerimiz var ki yine her 6 seneye en az 26 yıllık yasam sığdırmalıyız sevgimiz ve inancımızla Yaşamda her şey, her zaman çok kolay ya da tozpembe olmuyor elbette. Her gün hava günlük güneşlik değildir hayatta. Fırtınalar da olur bazen. Ama fırtınalar, ağaçların köklerini güçlendirir. Dimdik bu fırtınalara karşı ayakta durmalı ve yaşamın karşımıza çıkarttığı zorlukları sevgi ve şükürle kabul etmeli ve derslerimizi alıp yolumuza devam etmeliyiz. Ve en önemlisi de başarılı, iyi bir yaşam sakin, rahat, kolay olanı değildir. Önemli olan kaç tane fırtınadan çıkıp


hayatının gemisini sağlam kurtarıp yoluna devam ettiğindir.

dönemlerin ince hastalık diye tabir edilen tüberküloz hastalığının pençesindedirler.

Ve bir şey daha, hayaller ya da rüyalarımız ne olursa olsun onlardan vazgeçmemek, onların peşinden gitmek önemli.

Çok güzel manzara sahneleri, filmde geçen çok güzel konuşmalar, şiirler ve bu iki gencin hayal dolu mücadeleli yaşamları beni çok etkiledi…

Geçen ay sonlarında vizyona yeni girmiş olan "Kelebeğin Rüyası" filmini izledim. Çok etkiledi beni. Filmde dram, şiir, yaşamın zorluklarından kesitler, hayallerinin peşinden gitme mücadelesi, aşk, sevgi, ara ara komedi ve daha birçok şey buldum. Belki en çok beni etkileyen yönü de benim geçmiş yaşantımdaki bazı kesitleri bana anımsatmış olmasıydı. Kendi yaşamımdaki zorlukları anımsadım, eskilerden… Filmi izlerken bir an 20 küsur yıl yalnız başıma sürdürdüğüm ve birçok zorluğa rağmen yasam sevincimi, içimdeki koşulsuz insan sevgisini hiç bir zaman yitirmediğim yıllarımı getirdi gözümün önüne… Çok kısa bahsetmek istiyorum filmin konusundan, izlememis olanlar için. Konu 1941 de Zonguldak‘ta geçiyor. İkinci Dünya savaşı dönemi. Halk evlerinin kültür ocağı olduğu dönemler. Biri telgraf idaresinde diğeri maden şirketinde çalışan ve şair Behçet Necatigil‘in örgencisi olan iki genç şair arkadaş, yazdıkları şiirleri durmadan Varlık dergisine göndermekte ama dergi ellerine geçtiğinde durmadan aynı hayal kırıklığını yaşamaktadırlar. Şiirleri yine ciddiye alınıp yayınlanmamıştır Bir yandan bıkıp usanmadan şiirlerini yazmaya devam ederlerken bir de tiyatro oyunu sahnelemeye soyunurlar ve onların bitmek tükenmek bilmeyen mücadeleleri ile devam eder film… Her şeyin üstüne bir de bu iki genç o

Ben de, inanıyorum ki tüm hayallerim, hatta ben onlara hayal demek istemiyorum; çünkü hayal dediğimiz şey hayal olarak kalır , "mucizeler“ diyorum zihnimde oluşturduğum tüm mucizeler gerçek olmak zorunda; çünkü ben onların peşinde gidecek cesarete sahibim.

Bazen arzu ettiğimiz mucizeler bize yıldızlar kadar uzak görünebilir, onlara dokunamayabiliriz ancak eğer o isteklerimizin bize parlak bir yıldız misali yol göstermesine izin verirsek ulaşamayacağımız uzaklık yoktur. Ancak hepimiz öncelikle bakış açımızı değiştirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Yani güzel bakmak, beynimizi olumlu düşüncelere, yararlı düşüncelere kanalize etmek. Ve en önemlisi de hedeflerimizin olması… Robin Sharma’nın "Koza Kelebeği Bilmez" kitabında da dediği gibi : "Nasıl


yaşamak istediğine, neyi hedeflediğine ilişkin kendi doğrularını ifade eden bir felsefen olmazsa, kendin için en iyi seçimleri nasıl yaparsın? Felsefen yoksa hayatını başkalarının isteklerine göre yaşıyorsun demektir. Kalabalığa katılıp uçuruma atlayarak ölen sıçanlar gibi olursun. Bir felsefen yoksa bir gün kendini ölüm döşeğinde, tüm hayatım bir yalan olup olmadığını merak ederken bulursun." Bunun için de hangi yaşta olduğunuzun bir önemi yok. Kendinize ait bir felsefemiz olsun…

"Yapabileceğimiz şeyleri yapmaya

başlarsak, kendimizi hayretler içinde bırakacak sonuçlar alırız." Thomas Edison Hayallerinizin peşinden gidin, onlar yolu bilir...

Sevgiyle kalın.

Hatice Köksal Deri Halkla İlişkiler Uzmanı ve Sağlıklı Beslenme Danışmanı


çıkarıldığı bir dünyada “yeni bir şey” yapma arzusu da ortadan kalkar. Yeni bir şey yapma arzusunun tetikleyicilerindendir “faydalı stres”.

16. yy’da yapılmış olan Sistine Şapeli’nin iç tavan resimlerini yapan Büyük Sanatçı Michelangelo, yapım sürecinde büyük stresler yaşamış ve yaşadığı o stresler, tarihin başyapıtlarından birini ortaya çıkarmıştır. Stres... Özellikle 20.yy ikinci yarısı ile birlikte, neredeyse bütün hastalıkların ve kötülüklerin anası olarak “stres” gösterilmeye başlandı.

O yüzdendir ki; her insanın içinde, onun üretkenliğini, hayata dair kaygılarını tetikleyecek kadar bir “stres” olmalıdır.

Toplumda bir kırılma mı yaşanıyor,

Üniversite sınavına hazırlanan gencin, hayatını olumsuzluk durumunda kabusa çevirmesi ne kadar yanlışsa, sınavı kazansam ne olur, kazanmasam ne olur vurdumduymazlığı da o kadar yanlıştır.

Çocuk derslerinde başarısız mı?

Ölçü; “yeteri kadar”dır. Ne çok… ne de yok…

Cevap hazır; strestendir…

“Çok”u… insan arttırabilir, “yok” ise sadece göçmüş bedenlerde mümkündür.

İnsan davranışlarında bir olumsuzluk mu var,

Bir bakıma doğrudur da. Stresin insan yaşamında olumsuzluklara yol açtığı, bütün bilimsel araştırmalarda ortaya konmuştur. Ancak bunu her olumsuzluğun kaynağı olarak görmek de, dünyaya; “olumsuzluk içeren genellemeler” ışığında bakmak anlamına gelir. Stresin olumsuzluk boyutunun yanında, olumlu bir tarafı olduğunu da düşünmek sanırım faydalıdır. Stresin olmadığı, insan yaşamından tamamen

Üretim kurumları da bundan payını almalıdır. “Olur mu öyle şey, iş mi yapacağız, stresle mi yaşayacağız?” diyenler olabilir. Sürekli büyüyen, gelişen ve gelecek kaygıları taşıyan her kurum, “kontrol edilebilir bir stres”e sahip olmak zorundadır. Özellikle, yeni olana dair doğum sancıları çeken, ona göre yapılanma gayreti içinde olan her sistem, açıkçası “stres” üretir.


Bu üretilen stres, “soyut” bir olgu haline getirilebildiği oranda, pozitif bir enerjiye dönüşebilir. Onu somut bir davranış biçimine indirgemek ve onun bir tarafı olmak ise negatif enerjinin kaynağı olmak anlamına gelir. Pozitif ile negatif iç içedir. İnsan doğası, en küçük olumluluk ya da olumsuzlukta karşı tarafa akabilir. Birinden diğerine geçmek zor değildir. Her insan bu geçişlerin farkında olduğunda,

sanırım “yeni bir şey” yapmanın ortamı oluşur. Gelecek ışıklı olacaksa, bu farkındalığa sahip zihinlerle gerçekleşir…

Mehmet Semih SÖYLEMEZ AGT A.Ş.’nin yönetim kurulu üyesi & CEO / Yazar


aranan değil yaşanandır. Bitmek bilmeyen bir hazine olarak sürekli içinizde dolaşmaktadır. Sahip olduğuna inandığınız sürece sahip olunan bir haldir. Sizde değilse hiçbir yerde değildir. Bazen de kelebek gibidir mutluluk. Kovaladığınızda yakalayamazsınız ama sessizce oturup sabırla beklediğinizde üzerinize konabilir.

Mutluluk Bir Tercihtir Kaç lisan bilirseniz bilin mutluluğun tarif edemezsiniz. Mutluluk tarif edilebilen bir şey değil, yaşanan ve hissedilen huzur halidir. İnsanı hayata bağlayan kalbin tik taklarıdır. Yaşama, düşünmeye, üretmeye ve mücadeleye hazır eden bir duruştur. O ki, dünyayı değiştirecek insanın bitmek bilmeyen yolculuğudur. Mutluluk yaşamın her anını gökkuşağı renkleriyle boyamak demektir. Bu yüzden insanlar çocukken daha mutludurlar. Büyüdükçe mutluğun azaldığı ve kaybolduğu düşünülür. Parada, hızda, hazda ve sonu hüsran eğlencelerde mutluluk aranır. Oysaki bunların bütün damlaları bile bir bardak mutluluk etmez. Çünkü eğlence, zevk ve mutluluk ayrı hallerdir. Zevk anlık olmasına karşı mutluluk süregelen bir durumdur. Bilinen bir hikâyedir. Mutsuzluktan şikâyet eden hastasına Doktor ‘’Şu karşıki sirkte bir palyaço var, ona git çok eğleneceksin. Böylelikle mutsuzluktan kurtulursun.’’ tavsiyesinde bulunur. Bunun üzerine hasta boynunu büker ve doktora şöyle der ; ‘ O sözünü ettiğiniz palyaço benim ‘’. Mutluluk

Hayatı sorunsuz bir zaman dilimi olarak algılayanların mutluluğun tatması zordur. Mutluluk sorunsuz bir yaşam değil, sorunlarla başa çıkabilme yeteneğidir. Mutluluğun sırrı parmağınıza hiç diken batmamasında değil, dikeni tutup çıkarmakta saklıdır. İşler yolunda gittiğinde mutlu olmak kolaydır. Asıl ustalık işler ters gittiğinde mutlu olabilmektir. Bir battaniyeyi ayaklarınız üşümesin diye ayaklarınıza örterseniz omzunuz açıkta kalır, omzunuza çekerseniz ayaklarınız üşür. Oysaki battaniyenin altında hafifçe kıvrılanlar mutlu olmayı bilenlerdir. Bu yüzden bir yaşam ustalığıdır mutluluk. Elinizin uzanabildiği çiçeklerden buket yapabilme sanatıdır. Gece gündüz akan bir nehirdir ki, avucunu daldırıp içmesini bilenlere ferahlık verip canlılığını artırır. İçine atlayanlar ise yaşamı daha renkli algılar, olumlu bakış açısı kazanır ve daha doğru kararlar verir. Mevlana ‘’ bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, o şeyi aslında aramamak demektir ‘’ der. İnsanoğlu mutluluğun kendi içinde olduğunu fark etmeden sürekli başka yerlerde arar. Kâh boyundan yüksekte, kâh boyundan alçakta. Oysaki mutluluk insanın boyunun hizasındadır. Bu durum burnunun üzerindeki gözlüğü arayan dalgınların hali gibidir. Mutluluk siz onu gün yüzüne çıkartana kadar içinizdeki bir hazinedir. Gel


gör ki yaşamın gündelik sorunları karşısında üstü örtülür. Kapalı bir havada bulutların ardında kalan güneş gibi mutlulukta gündelik sıkıntıların ardında öylece durur. Bazı insanlar mutluluğun gerçekleşecek şeylerin sonunda olduğunu düşünürler. Mutluluğa ulaşmak için gerçekleşmesini istedikleri şeylerin hayalini kurar ve bu hedeflere ulaştığında mutlu olacağını zanneder. Bir gün istediklerim olursa, eğer şu arabayı alırsam, şu ev benim olursa gibi düşüncelere dalarlar. Bunlar mutluluğun şartlara bağlamış halidir. Mutluluğunu şartlara ve dış faktörlere bağlayanların hali günümüz dünyasındaki mutsuz milyonerlerinki gibidir. Onların mutluluğu meltem rüzgârı gibi gelip geçicidir. Oysaki mutluluk şartlarda değil kalptedir. O, bir haz alma durumu değil bir karakterdir. Dışınızda nelerin olduğuna değil, içinizde nelerin olduğuna bağlıdır. Nelere sahip olduğunuz değil nelerin keyfine varabildiğinizdir. Voltaire’nin dediği gibi “Bizi şartlardan çok ruh yapımız mutlu kılar.” Mutluluk her istenileni elde etmek değil, elde ettikleri ile mutlu olmayı öğrenme yeteneğidir. Elinde bulunan imkânların değerini bilmeyen ve şükrünü yerine getirmeyenler, her daim mutsuzluğa sobelenmeye mahkûmdurlar. Eski zamanlarda zengin bir ülkenin şatafatlı sultanı varmış ve her türlü imkânlara rağmen mutlu olamıyormuş. Dalkavukları şaklabanlık yapıyormuş, sultanın asık suratı ve kederli yüzü değişmiyormuş. Sonunda ülkenin en ünlü hekimi çağrılmış. Kralı muayene eden hekim, sultanım demiş.'' Size ülkenin en mutlu kişisinin gömleğini giydirmek gerekiyor. Böylece sizde mutluluğu yakalayacaksınız.'' Ülke alt üst edilmiş.

Sonunda bir dağ başında önünde ekmek ve soğandan oluşan yemeği olan bir çoban görmüşler. Kralın adamları aradıkları kişiyi bulduklarını düşünmüşler. Hemen gömleğini almak için çobanın yanına varmışlar. Fakat çoban gömleksizmiş. ''Gömleğin nerede onu istiyoruz demişler'' Çoban ''Benim gömleğim yok ve hiç olmadı da.'' diye onları cevaplamış. Çünkü gömlek alamayacak kadar yoksulmuş. Olay üzerine hekim krala: ''İşte haşmetlim, mutluluk insanın dışında değil içindedir. Zenginlikte, ihtişamda ve makamda mutluluk aranmaz. Kişi her halde mutlu olabilir. Mutluluk elimizdekilere bakış açımızda, zihniyetimizdedir.'' demiş o halde hangi şartlar altında olursak olalım mutluluğu yakalayabiliriz. Yeter ki isteyelim. Webster ‘in dediği gibi ‘’ Mutluluk karşımıza çıkmasını beklemekle değil, karşısına çıkmayı bilmekle elde edilir’’ Mutluluğun yeşerip boy vereceği yer, insanın kendi özüne uyan söylem ve eylemlerin tarlasındaki topraktır. Onun özüne ters, bileşenleriyle uyuşmayan suni ve yaldızlı yaşamlar, sürekli mutluluk hali vermekten uzaktır. Bu tür mutluluk arayışları, çorak tarlada çapa yapmak gibi emek israfıdır. Mutluluğu yaşamayı bilenler için hayatın bütün faaliyetleri içinde bir tat vardır. Önemli olan mutsuzluğa ebelenmeden gece vakti perdeyi açıp pencereye bir güneş çizmektir. Emin olun o güneş sadece yarınki günü değil, bütün hayatınızı aydınlatacaktır. Bakın, şafak söktü bile! Aydın UZKAN


Hayaller Hayal mi Kalacak? Hayali olmayan kaç kişi var? Desem sanırım kimse parmağını kaldırmaz. Küçük büyük, uçuk kaçık, imkânlı imkânsız mutlaka hepimiz gönlümüze bir hayal tohumu ekmişizdir. Bunu bazen kasıtlı yaparız bazen de umut denilen arkadaş ruhumuza duyurmadan serpiştiriverir bu tohumları. Buraya kadar bir problem yok. Güzel ve olması gereken şeylerdir bunlar. Peki, bir de şu sorumu yöneltsem size ne dersiniz acaba. Bu kurduğu hayallere ulaşanlar kaç kişi? Sanırım bu kesimin de sayısı çok sayılmaz. Nasıl oluyor da hayallerini bir kısım insan gayet başarılı bir şekilde gerçekleştirirken diğer kısım hep hüsran ve üzüntü yaşıyor? Şu şekilde cevaplayalım. Başaranlar, nedir onları hayallerine kavuşturan şeyler? Hayalleri sadece hayal olarak ve istemekle kalmıyor. Bu hayali hedefe daha sonra tutkuya dönüştürüyorlar. Bu uğurda hemen bu hedefe nasıl gidebileceklerine ilişkin bir yol haritası hazırlıyorlar. Derken asıl işi yapıyorlar. Kendilerini hedefe götürecek yolda ADIM atıyorlar. İllaki bu yolda düşüyorlar, yaralanıyorlar, üzülüyorlar, sil baştan başlıyorlar hem de tekrar tekrar; ama şunu

asla yapmıyorlar: PES ETMEK. İşte asıl mesele ve doğru yol bu iki şey: Adım atmak ve Pes etmemek. Bir de ulaşamayanlara bakalım. Hayal kuruyorlar. Sadece kuruyorlar. Bir kısmı hedef haline getiriyor her şeyi hazırlıyor ama adım atmıyor. Bir kısmı bunların yanında adım atıyor ama aldığı darbelere yenip düşüp beyaz bayrak çekiyor. Hatta bir de ahkâm keserler. Hayal kurma, boş işler, gerçek olamayacağı için hayal, insan kaderini yaşar vs. Bazıları da öyle bir öğrenilmiş çaresizlik yaşar ki bunların devamını özgüven eksikliği, yetersizlik duygusu ve “Ben başaramam.”lar takip eder gider. Gördüğünüz gibi isteklerinize (hayalini kurduğunuz şeylere) ulaşamamanın kokuşmuş çaresiz tablosu bu. Ne yapmak gerekiyor peki? Sakın ola kimseden sizi hayallerinize ulaştırmasını falan beklemeyin. Daha başarı kanatlarınız çıkmadan onları budamaya çalışırlar. Bunu yapmasalar bile emin olun çok da yardım edeceklerini zannetmiyorum. Şunları hayatınıza müdahil edebilirseniz kendinizdeki gelişmeyi en kısa sürede göreceksiniz. İşe kendi kendinizin lideri olmakla başlamanız gerekmekte. Bunun için de yapmanız ve yapmamanız gereken konularda nefsinizi iyi eğitmelisiniz. Adım atın. Asla ir işe başlamak için mükemmel olmayı beklemeyin. Yoksa imkânsızı istemiş olursunuz. Ufak tefek tutun bir yerinden. Hiçbir iş başlanmadan bitmez bunu asla unutmayın. Jack Nicholson’ın başrolünü oynadığı bir film vardı “Guguk Kuşu”. Film bir akıl hastanesinde geçiyordu. Akıl


hastanesindeki hastaların hayatlarını renklendirmeye çalışan, onları mutlu olmaya, kendilerine dönmeye çalışan sıra dışı bir roldeydi. Hastalardan birisi de hiç konuşmayan Kızılderili şef. Bir sahnede Nicholson hastalarla iddiaya girmişti. Banyodaki ağır bir mermer bloğu yerinden kımıldatmak için. Bahis oynamışlardı. Nicholson bütün gücü ile bir iki kez mermer bloğu yerinden oynatmak için hamle yaptı fakat başaramadı. Hiç bozuntuya vermeden silkindi ve “En azından ben denedim” dedi.

Ben denedim... Asla öğrenilmiş çaresizliğe kapılmayın.(ben yapamam, başaramam, hep yapamadım yine olmayacak vs.) Bunlar için iyi bir enerjiye sahip olmanız gerekiyor. Beslenmenize özen göstererek daha dinç ve enerjik olabilirsiniz. Tam tahıllar ve meyveler size bu konuda yardımcı olacaklardan birkaçı. Hedefiniz doğrultusunda herkes için basit ama sizin için zor bir şeyi başardığınızda

mutlaka kendinizi ödüllendirin ve şımartın. Beyninize çok güzel telkinler yollamış olacaksınız böylelikle. Karamsarlık hırkanızı atıp cesaret zırhınızı mutlaka giyin. Yapacağınız şeye tam anlamıyla motive olun. Başarısızlık denilen kelimeyi hafızanızdan silin. İnsanların ne dediğiyle çok fazla ilgilenmeyin. Güne erken başlayın mutlaka. Zamanı boşa harcamamış olursunuz. Hem o gün kim bilir belki de hedefinize bir buğday tanesi kadar yol kat etmiş olacaksınız.

Biyolojik saatinizi takip edin. Kendinizden en verim aldığınız saat aralıklarını kaydedin. Yapacağınız önemli işleri bu zaman dilimlerinde halletmeye çalışın. Haaaa son bir şey daha: “Asla Pazartesi başlarım.”ın mağduru olmayın. 

Hamide ŞİMŞEK


hayat bu!” diyebilmeliyiz. Öyle iki mutluluk duygusunu her zerremizde hissedebilelim. Bu kimi zaman bir güzel manzara kimi zaman da aileyle, dostlarla geçen zaman olur. Bir yerde oturduğunuzu düşünün. Karşınızda muhteşem bir doğal manzara. Elinizde kitabınız çayınızı yudumlarken seyre dalıyorsunuz. Hayat o zaman mutluluk olur, güzellik olur bize.

Hayat Sadece bir sözcük gibi görünen ama pek çok anlamı içinde barındırabilen bir söz “hayat”. Hangi anlamda kullandığımızı hiç düşündük mü? Geçenlerde bir mesajda parmaklarımdan çıkarken bu sözcüğün bendeki manasını düşündüm bir an. Benim için belirsizliğin ifadesiydi. Yarının ne getireceğini kestirememekti. Anlamını düşündüğümde rahatsızlık duymadım da değil hani. İnsan hayatını kontrol etmek istiyor. Bir saat sonrasını değil yarını değil yıllar sonrasını bile kontrol etmek istiyor. En azından kendi adıma böyle. “Hayat” sözcüğünü en azından bu anlamda kullanmak istemiyorum. Yeri geliyor bu sözcük çaresizliği, bıkmışlığı ifade edebiliyor. Hele ki olumsuzluk ifade edecek şekilde kullanmayı hiç istemem. “Hayat” sözcüğü umut aşılamalı, mutluluğun ifadesi olmalı. Telaffuz ettiğimizde gözlerimizin içi parlamalı. Mutlu olduğumuzda ve o duygu coşkunluğunu göstermeye başladığında “İşte

Sevdiğimiz insana “Hayatım!” diyebilmeliyiz. Ona duyulan sevginin samimiyetinin ifadesi olarak. Adanmış bir ömrün göstergesi olarak. Öyle içten söyleyebilmeliyiz ki o enerji kalbimizden kalbine akmalı. Hissedilen sevgi karşımızdaki insanın yüreğine mutluluk, huzur versin. Ellerini tutuyorsunuz ve tuttuğunuz eller herhangi biri değil. Onun elleri. Ruhunuzun en derinlerinden kopup gelerek dilinizden dökülür. Sevdiğiniz hayatınız olur. Sonuç olarak: Sık sık kullandığımız sözcüklere yüklediğimiz anlamları düşünmüyoruz çoğunlukla. Bir “Hayat” sözcüğü bile düşündüğümüzde pek çok anlamla yer alabiliyor. Daha pek çok açıdan ele alabilirdik. Sözü uzatarak dağıtmak istemedim. Bana sorarsanız son iki örnekte olduğu gibi kullanmak isterim onu. Güzelliklerin ifadesi olmalı. Siz de hayatınızda sıkça kullandığınız sözcükleri düşününüz. Onların size olumlu enerji verecek anlamlarını düşünün. Düşünün ki hayatınıza onları çekebilesiniz. Sağlıcakla kalın.

Ömer ARSLAN Kişisel Gelişim Sayfa ve Dergi Kurucusu www.omerarslan.net


Türklerindendir.

El-Cezeri (d. 1136, Cizre - ö. 1233, Cizre) 12. yüzyılda yaşamış, otomasyon ve otomatik sistemlerinin kurucusu kabul edilen kişidir. Pek çok büyük makine yapmış ustasına, mucide önder olmuştur.

Bir ada gibi çevrili Cizre'de yaşadığından Cizreli manasında Cezeri denmiştir. Artukluların sarayında hanedana hizmet etmiş ama bilginin paylaşılmasını savunduğu anlaşılan ve bilimin evrenselliğine inandığını çıkarabileceğimiz bir önsözü olan kitabı vardır. Kitabın bir kopyası Topkapı Sarayı'ndadır. Tam adı Bediüzzaman Ebu'l-İzz İsmail b. erRezzaz el-Cezeri'dir. Hayatı hakkında, kitabının girişindeki kısa açıklamanın dışında bilgi yoktur. 1181-1206 yılları arasında Amid'de (Diyarbakır) Artuklu hanedanının himayesinde bulunduğu söylenen Cezeri, 1205'te tamamladığı Kitab fi ma'rifeti'lhiyeli'l-hendesiye adlı ünlü eseri Emir Nasirüddİn Mahmud'un isteği üzerine kaleme almıştır. Cezeri lakabıyla şöhret bulmasının sebebi, Cezire (ada) denilen Dicle ile Fırat arasındaki bölgede doğmuş olmasıdır. Artuklu

Diyarbakır'da dünyaya geldi. Cezeri, İslam medeniyetinin oldukça ilerlediği, Doğu Anadolu'da kültür faaliyetlerinin yoğunlaştığı bir devrede ilim ve imar işlerinde bir hayli ilerIeyen Artukoğulları sarayına girdi. Orada 32 yıl Reis-ül amal (başmühendis) olarak görev yaptı. Nureddin Muhammed (1167) ve onun oğulları Kutbeddin Sökmen (1185) ile Nasüriddin Mahmud'un (1201) hükümdar oldukları dönemlerde büyük hizmetlerde bulundu. Karaaslan tarafından Hısn Keyfa'da inşa ettirilen muhteşem köprü ile onun altındaki çarşı, han, hamam ve mahallelerin imarında emeği geçti. Cezeri, sadece otomatik sistem kurmakla yetinmeyip, otomatik olarak çalışan sistemler araşında denge kurmayı da başarmıştır o Aradan 800 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra sibernetiğin babalarından sayılan İngiliz Nöroloji Profesörü Dr. Ross Ashby, ancak 1951'de " Üstün Denge Durumu"nu ortaya atabilmiştİr. Ve ancak ilk defa o zaman otomatik olarak işleyen sistemlerin üstünde bunları kontrol eden sistemlerden söz edebilmiştir. Her ne kadar Fransızlar, sibernetik ve elektronik sistemin Descartes (1596-1650) ve Pascal'la (1623-1662), Almanlar Leibniz'le (1646-1716), İngilizler de Roger Bacon'la (1214-1294) başladığını söylerlerse de, gerçekte Cezeri, bu fikri, ilim dünyasına takdim eden ilk bilgin olarak karşımıza çıkmaktadır.


Bu derginin yayınlanmasında emeği geçen ve vakit ayırarak okuyan herkese teşekkür ederim. Unutmayınız bilgi paylaştıkça çoğalır. Bizler sizlere aracıyız, sizler de sevdiklerinize aracı olabilirsiniz. Ömer ARSLAN Kişisel Gelişim Sayfa ve Dergi Kurucusu


Kişisel Gelişim Dergisi Mart 2013 – Sayı: 19

Dergi Tasarım: Ömer ARSLAN Kapak Tasarım: Özlem ÖZTULUM Dergi Koordinatör: Özlem ÖZTULUM

Yazarlar: Özlem ÖZTULUM Taner ÖZDEŞ Mustafa Çay Ümit ÜNKER Çetin ALKAN Banu BİLECEN Hatice Köksal DERİ Mehmet Semih SÖYLEMEZ Aydın UZKAN Hamide ŞİMŞEK Ömer ARSLAN

İletişim: www.facebook.com/kgelisimim www.kisiselgelisimim.com www.twitter.com/kgelisimim

Elektronik Posta: gelisimim@gmail.com



Kişisel Gelişim Dergisi Mart 2013