Issuu on Google+

Kapak “EXTRAMÜCADELE” Tasarım “D NOKTA C”


“Hadi Bakiim” işte ilk sayı avuçlarında Yıl olmuş iki bin on beş. Yazılması gereken hala çok şey var. Her kelimenin gitmesi gereken bir yer olduğu gibi gelmesi gereken bir yer de var. Söylenen sözler, yazılan kelimeler nasıl bir adrese yollanıyorsa; o sözleri söyleten, o kelimeleri yazdıran bir adres de hep var. Hayatlarımızdan o adresleri, o kişileri, o anları cımbızla çekip "hah işte" diye ortaya koymak yapmak istediğimiz. "Vira Bismillah" demeyerekten, ancak ona yakın hisler ile "hadi bakiim" minvalinde bir çıkışla heyecanlanmamızın sebebi de bu olsa gerek. Korkutmak. Bizim yazdıklarımızın, sizin yazdıklarınızın, birlikte ve ayrı ayrı okuduklarımızın nereden gelip nereye gittiğini önce kendimizin, sonra da başkalarının suratlarına çarpmak. Bu bizce korkutucu. Eğer sizce korkutucu değilse buyurun buradan yakın...

yıl: 1/sayı: 1 ocak 15 katkı payı: 3 tl yayın türü: süreli tasarım/dizgi/yayın/baskı: Ekip

Kertuba ticari amaçlı değildir. Yazılanların sorumluluğu başta yazana akabinde hepimize aittir. Yazılanlar alıntı yapılabilir. Sağda solda rahatça kullanılabilir. Kullanılması da gerekir. www.kertuba.blogspot.com


Çaresizlik Ne gecemde ışık Ne namluda fişek Yürek mısra dolmuş Şairler ağıtta Anlar tutarsız Günler tutarsız Rengine hasret kan kızıl nehir Kıyısında ben Bir tek beden çaresizliğim ve sen Bu yalnızlık kimseden değil Adını anan dizelerden kaçışım Anlatırken bereketini buğday teninin Kendi iklimine yenik çoraklara Bu yalnızlık değil aslen Çıldırabilme hakkımı son kullanışım Hangi şairin kaleminden çıktın sen Kaç şiirde seviştin, kaç mısrada soyundun Ve nasıl bir yağmur yanaklarındaki Kirpiklerine secde ettiren Kara bulutlara mı tapar oldun Gel, gel etme böylesi zulüm Hem, hem kolay mı sanıyorsun ölüm


Meraklısına İntihar Mektubu Örneği Dilimiz birçok farklı tadı birbirinden ayırt edebilecek kadar detaylı yaratılmış, kimileri haklıysa evrim olmalı. Her yediğiniz aynı tadı veriyorsa, bu, dilinizde bir problem olduğu anlamına gelse de, kategorik olarak gerçeği yansıtmıyor. Gelişen teknolojiye teşne olmakta birinciliği kimseye bırakmayan bilim, bize her yemişi aynı ortamda, her mevsim ve her iklimde yetiştirebilme imkânı ve kudretini sunuyor. Biz de aslında birer insan olma cevheri taşıyan canlılar olarak artık farklı topraklarda, farklı iklimlerde ve farklı mevsimlerde aynı ürünleri vermeye başladık. Bunu tarihsel bir gelişim çizgisinde siyaset bilimiyle açıklayabilmek mümkün olabilir. Ulus devlet, kapitalizm, küreselleşme ve benzeri kavramlar bizlere bunları da açıklıyor; belki az belki çok ama açıklamaya çalışıyor, her ne kadar gayesi bu özne üzerinde bir açıklama getirmek olmasa da. Şimdi nereye varmaya çalışıyor bu embesil diyebilirsiniz. Aslında bir yere varmaya gayret göstermiyor diyeyim ve hep beraber bu gereksiz meraktan kurtulalım. Rahatladıysak, rahatça devam edebiliriz. Demem o ki, bu yaşlı ve büyük, biraz klişe olacak ama köhne, kubbeye hoş bir seda olsun diye bağışlanan sesim ve nefesim hayat bağışlamıyor, ne yazık. Kelimeler yutup kelimeler yumurtluyorum. Yazdığım ve söylediğim kelimeler köşe başlarında beni gözetliyor. Aynı sokaktan iki defa geçtiğim için tartaklıyorlar beni. Hiçbir yere vasıl olamıyorum, kimseye vuslatım da vaki değildir. Aynı naylon çatının altında, 60’lık bir ampulü aynı aptallıkla güneş zannederken farklı tatta bir yemiş vermemi beklemiyor kimse, biliyorum. Ama bu toprak ve bu kirli hava bana artık tat vermiyor.


Yemiş olamayan birçok yeşillik gibi kurutularak saman olacağım ki, bu bile faydalı bir son olurdu. Ya da bu hayat bana bütün salyalarımı yerden toplamam için ihtar çekecek, görüyorum. “Bütün özsuyunu çek ve git” diyecek. Kendimi gittikçe daralan bir kapana kısıyorum. Çekilmez hale getirdiğim hayatım, arkamda bir canavar oldu. Herkes korkuyor benden; çünkü yüzüm gülmüyor; siz göremiyorsunuz belki ama gülmüyor. Hatta gülümseyemiyorum.

Kimseye atmadım değil mi suçu? Bir suç olduğunu düşünüyorum zira. İnsanlığa olmasa da insanlığıma karşı bir suç var ortada, yadsıyamayız, saklanamayız, kaçamayız. Kaçsak da saklanamayız veya saklansak da kaçamayız. Belki de dürüst olmak için yeterince güçlü değilimdir. Ah! Ne kadar ahmağım. Herkes bir problemin varlığında hemfikir. “Bir şey mi var” diye soruyorlar. Komiktir; kimsenin, bir şeylerin olmaması hali aklına gelmiyor. Herkesin, karşısındakinin sahip olduklarıyla ilgilenmesi ne garip? Böyle olunca eksilenler eksildiğiyle kalıyor. Bu toprak üzerinde rahat bir döşek bulamıyorum. Huzur istiyorum.


Elleri Cebinde Dolaşmaktan Bıkmış Bir Adam Genelde tek kelime söylemek için aylarca düşünürsün. Nietzsche’nin dediği gibi “hamilesindir”, aklın doğum sancıları geçirmektedir. Kontrolün ne kadar sende olduğunu düşünürsen o kadar tehlikedesindir. Umursamazsın… Artık pek çok şeyi umursamazsın. Banyoya girdiğinde aylardır yıkanmamış havluyu yerde görürsün, kaldırıp asarsın. Yüzünü gözünü siliyorsun amına koyayım pislik herif dersin kendi kendine ama yine de aynı yerine asarsın tekrar kullanmak için. Boş boş aynaya bakarsın öyle mal gibi, sanki korkularından sıyrılıp bir şey söyleyecekmiş gibi. Senden daha cesurdur belki diye umut edersin; söylemez. O an paramparça etmek gelmez içinden aynayı, bırak hayatına müdahale etmeyi aynadakine bile dokunamazsın. O kadar sikinde değildir işte her şey… Telefon rehberinde hiç görüşmek istemeyeceğin insanın adı ilk sıralardadır. Alfabeye mi yoksa nüfus memuruna mı söveceğini düşünürsün. Sonra neden o insan rehberinde kayıtlı diye kendine söversin. Yine de silmezsin. Arkadaşın sana açıkça siktir git der, düşünürsün; gerçekten siktir olup gitmen lazımdır belki. Yine de gitmezsin. Sigara alacak paran yoktur, en ucuz tütünü alırsın. İt gibi içersin öksüre öksüre. Zaten sigara da artık sigara değildir senin için, duman soluyorsundur sadece. Keyif vermez… Başın ağırır arada bir, doktorlar sinüzit deyip geçmiştir. Adı konulmuştur artık, gereği neyse yaparsın. Çayı şekersiz içtiğin için bi bok anlamazsın tadından. Bazen kaçamak


yapıp tek şeker atayım dersin içine, miden bulanır başın dönmeye başlar. Boktan DNA’larına diyabet işlenmiştir çünkü doğuştan. Ne doğuştan amına koyayım daha spermken. Onun da adı konulmuştur artık, kendine dikkat etmen gerektiği söylenir! Aynı anda iki sigara yakılır bazen dumanları bile birbirine değmez. Tek ortak noktan zaman ve mekândır. Aynı şeylerden konuşulur, sözcükler birbirine değmez. Tek ortak noktan alfabendir. Göz göze gelmek için çok şey feda edebilirsin birisiyle; ama bazen o zaten sana bakıyodur, görmez. Tek ortak noktan göz rengindir… En son ne zaman birine dokunmuşsundur hatırlamazsın. En son ne zaman ağladığını düşünürsün; aklına gelmez. Uyanmakla kalkmak arasında ne kadar uzun zaman geçiriyorsan o kadar yalnızsındır işte. Tüm bu yaşadıklarına farkındalığın yüksektir, müdahalen ise sıfır seviyesindedir. Eğer yapabileceğin bir şeyler varsa günün yüzlerce cebi vardır. Sadece içini doldurmayı bilmek gerekir. Ama sen zaten ellerin cebinde dolaşmaktan bıkmışsındır…


Öykü Dizisi

Öykü Dizisi

Öykü Dizisi

Kum Muhabbet Günümüz insanının ruh dünyasıyla kıyaslandığında yalnız sayılamayacak bir sahil kayalığında akşam olmak üzere. Balıkçılar gereksiz bir telaşla ağlarına asılıyorlar. Ben ise bu sahneye ruhsuz bir tezat oluştururcasına sakin ve ağır bir şekilde cebimden sigara paketimi çıkarıyorum. Çakmağımı ararken -nedendir bilinmez- çözülememiş bir seks cinayeti kurbanının dekoratif suç mahalline benzeyen aklımı, notaların beynimde yarattığı orgazma teslim ediyorum. Sırf bu yüzden birkaç dakika boyunca dumansız, sade ve tatmin etmeyecek kadar temiz hava ile yetindiğimi söyleyebilirim. Sigara içerken mi müzik dinleyesim gelir, müzik dinlerken mi canım sigara çeker bilmiyorum. Bu konuda bildiğim tek şey ikisinin birbirini kusursuz tamamladığı ve bir seks cinayeti sırasında ikisinin de olmazsa olmaz olduğu… Telaşlı balıkçıların, gürültülü dalgaların, aceleci kırkayakların arasında kayıklardan birinin üzerine karalanmış bir kelime dikkatimi çekiyor. -Yazının dili hiç bu kadar yabancı gelmemişti…- Hava yeterince aydınlık, demek ki balıkçı yazmayı pek iyi bilmiyor; zira bu mesafeden bir tanecik kelimeyi seçememem imkansız. Kayığın kıyıya biraz daha yaklaşması gerekti. Ancak o zaman okuyabildim “ÜMİT” diye alelade karalanmış yazıyı. “ÜMİT”, şu dört harfi yan yana getirmek balıkçıya yetmiştir sanırım, insanın dünyada daha neye ihtiyacı olabilir ki? Nedense kendimi olayı ve ortamı anlamlandıramayacak kadar yorgun hissediyorum. Normal şartlar altında böylesine bir anda aforizmalarımın ve gereksiz şairaneliğimin içinde boğulurdum. Ancak benim için -elimden geldiği kadar akışına müdahale ettiğim- bu an son derece yavaş ve sadece dört harften ibaret: “ÜMİT” Daha fazlasını istemiyorum zamandan. Şu an ellerimi açıp yalvarmıyorum tanrıya, ya da fabrikalardan gelen ve de beni son derece rahatsız eden -ki üç kuruşa


çalışan işçileri aynı şidetle mutlu ettiğine eminim- paydos sirenini hiç kafama takmıyorum. “Beklentiyi sıfıra indirdiğinde küçük mutluluklar büyük birer ödüldür…” Saatin kaç olduğundan yahut birkaç dakika sonra ne olacağından haberim yok. Hiç bir zaman olmadı. Bence en doğrusu da bu. İnsanlara bunu söylediğimde onlara anlamsız geliyor. Oysa ki bana göre ikisi de aynı oranda göreceli; birkaç dakika sonra neler olacağını bilmiyorsan, saatin kaç olduğunu bilmeye ne hakkın ne de ihtiyacın var. Ben bu sayede rahat yaşayabiliyorum. Zaman, içinde bulunduğum zaman; mekân, içinde bulunduğum mekân… O an herhangi bir kitaptan herhangi bir alıntı yapacak olsam, belki de seçilebilecekler arasında en doğrusunu seçerdim: “Carpe-Diem” Aynı düşünce balıkçılarda ve kırkayaklarda olsaydı sanırım daha mutlu olurlardı ve “ÜMİT” kelimesinin onlar için gerçekten bir anlamı olurdu… Hava kararmak üzere. Güneş tüm bıkkınlığını bu mayhoş kayalığa yansıtıyor. Balıkçılar evlerine yahut meyhanelerine doğru yol almaya başladılar. Şimdi aşıkların zamanı. Güneşi bir lütuf gibi görmediklerine eminim, ancak anlamlandıramayacak kadar da sarhoşlar. Aşk sarhoşu… Hemen her akşam sahil boyu dizilen onlarca sevgili nedense sürekli zihnimde farklı yansımalara yol açar. Kimi zaman özenle yerleştirilmiş bir balkon çiçeği gibi görürüm onları, kimi zaman yakamozların zoraki gerdanlığı… Kendi dünyalarında öyle kaybolmuş oluyorlar ki; keskin ve sürekli bakışlarımdan rahatsız olmaları gerektiğinin farkına dahi varamıyorlar. Dediğim gibi “Aşk Sarhoşları” Balıkçılar, güneş ve aşıklar sırayla terk ettiler kayalığı. Şimdi sarhoşların vakti. Tanıdık yüzler gelecek birazdan; eve ekmek götürmeyi hayattaki tek görevi sayanlar, içecek hiç bir yeri olmayan yeni yetmeler ve sahte mutsuzluklarıyla -aslında hiç aşık olamamış olan- ayrılmış aşıklar… Acele etmeyin. Onları anlatacağım. Ama önce onlardan birine bu günü anlatmalıyım. Devam edecek…


Yağmur Yağar yağar durur Yok oluncaya dek takatim Son tik-tak'larını vurur Tükendi ömr-ü saatim Gece karanlık vakit Üstüme yığılmış zaman Bari sen kavuş, git Akrebine yelkovan O akrep ki zehrini Kendime reva gördüm Tatmasam da sesini Renkli bir seda gördüm Damlalar -ki her sesiBende yoğurup akar Evimin sağır perdesi O bile duyup bakar Öyle bir karabasan Kaldırımlara çökmüş Bir cesaret bağırsan Çığlık us'a gömülmüş Oluklardan akıyor Baki denen muğlaklık Yalnız beni saklıyor Yalnız benim karanlık


Öykü Dizisi

Öykü Dizisi

Öykü Dizisi

Bileklerinden Karadeniz’e Akan Bir Fahişe Müthiş bir baş ağrısıyla uyandım. 23 yaşıma bastığım günün sabahında beynim alkolle olan ilişkisine medeni olmaktan çok uzak bir şekilde ara vermiş ve alkol problemi olan her modern aile gibi kavgalı ayrılmıştı. Birbirinden ayrı kalamayan bu çift büyük ihtimalle akşam tekrar barışacak ve gecenin ilerleyen saatlerinde çılgınca sevişeceklerdi. Ancak mevcut durumda çektiğim acının tarifi yok. Bu ilişkide beynimin dişi olmasına şaşırmayın. Sorun beynimde değil, ben sert içiyorum. Bir kadına yakışmayacak sertlikte. İçinde büyüdüğüm sosyal çevre de bana hep "evi terk eden erkektir" kodunu yüklediğinden ve beynimin beni asla terk edemeyeceğini düşündüğümden olsa gerek, alkole erkek rolü uygun düşüyor. Kapıyı vurup çıkmıştı alkol beynimden. Öyle sert vurmuştu ki uykumdan uyandırmış, kafatasımı parçalarcasına zonklatmıştı. Hiç bir şey düşünmeden öylece yatakta kalmaya çalıştım. gözlerimi açtığımda görmeyi umduğum hiç bir farklılık yoktu odamda. En azından öyle hatırlıyordum. Öyleyse gözlerimi açmama da gerek yoktu. Öyle yaptım. Yorganı başıma çekip ayaklarımı hayal ettim. Sıcak kumlara gömülmüş bir çift ayak. Hayır iki çift. Taraklı geniş ayaklarımın arasında ince, narin, güneşte tunç gibi parlayan bir çift ayak daha. Bedenime paralel uzanmış ve baş ağırımı dudaklarımdan çekip almaya çalışan bir tanrıça hayal ettim. İşe yaramıyor. Sobanın canımı yakabileceğini öğrenmem için parmağımı sobaya süren babaannem aklıma geliyor. O günden beri acı çekmenin çok da katlanılmaz bir şey olmadığına kanaat getiren ben; Beynimi burnumdan akıp düşürecek


kadar hızla doğruluyorum. Çektiğim dayanılmaz acı istemsiz olarak ellerimi başıma götürmeme ve mengene misali sıkmama neden oluyor. Ellerimi alnımda ovuşturarak banyoya yürümeye çalışıyorum. Musluğu açıp gereksiz teferruatlara ve banyo ritüellerine takılmadan kendimi suyun rotasına bırakıyorum. Yer çekimi eninde sonunda her şeyi buluşturuyor. Ben, su, beynim, tunç ayaklı kadın, soba, babaannem, mide öz suyu ve alkol. Bayılmışım. gözlerimi açtığımda su hala akıyor ve sırtım büyük bir acıyla sızlıyordu. Başım artık ağrımıyordu. Zihnim kendini, bedenimi, zamanı ve mekanı anlamlandırdığında çektiğim acıyı ve kurtulmanın yolunu fark etti. Yaklaşık bir saattir kaynar derecede ve hızla akan su, sırtımı adeta bir ıstakoz gibi haşlamıştı. Bitkin bir halde ayağa kalktım. musluğu kapatıp kurulanmadan dışarı çıktım. aynada sırtıma bakmaya çalışırken aynanın buğusunu ıslak ellerimle silmeyi denedim. O ana kadar hiç bir ayna bu kadar realist olmamıştır diye düşündüm. Yarım bir yüz, diğer yarısı kendi kendinin altına sıkışmış ve sonsuza doğru uzanacakmış gibi duruyor. Burnumu göremiyorum ama üst dudağımın, yüzümün görünebilen kısmında kalan yarısı kırmızıyla boyanmış olduğundan bir burnum olduğuna emin olabiliyorum. Hala yerinde durduğundan ise hiç emin değilim. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın buğulu bir aynayı elinizle temizleyemezsiniz. Fakat eminim ki onlara dokunduğunuzda herkes gibi aynalar da yalan söyleme yeteneklerini kaybediyorlar. Bir anlığına da olsa. Saçlarımdan damlayan sular dudağımın üzerinde biriken kanı bir ebru ustası inceliğiyle çeneme doğru yayıyor. Normal şartlar altında bu gibi sahnelerden müthiş bir şairanelik yaratabilirim ancak şu an ki durum farklı. Beni kan tutuyor. Ellerimi lavaboya kavuşturup son bir çabayla soğuk suyun altına kafamı sokuyorum. Aynayla ve kanla göz göze gelmemeye çalışarak yüzümü temizliyorum. Yalnızca kanı düşünmemeye değil kendimi ve diğer her şeyi düşünmemeye çalışmam gerektiğini düşünüyorum. Bu düşünce yorgun beynimi daha da yoruyor. Avuçlarıma doldurduğum su yüzüme değdiğinde ısınıp yoğunlaşıyor. Kanamayı durdurmanın faydası yok. Gözlerimi kapatıp banyodan çıkmak istiyorum. Bir adım... İki adım.. Üç adım.


Hastaneye nasıl gittiğimi hatırlamaya çalışırken Mustafa kapıdan içeri girdi. Her zamanki umursuyormuş gibi davranmaya çalışan ve beni sürekli yargılayan ifadesiyle yine ne bok yediğimi sordu. "Allahtan eve erken geldim. 2 ünite kan verdiler anca canlandın. Banyoyu görme zaten hiç". "Banyo mu? Banyonu sikeyim Mustafa" diyebilmek için ömrümden iki yıl harcadığıma eminim. Hiç bir şey hatırlayamadığımı fark ettirmemeye çalışırken aniden sinirlendi "Neden erken ayrıldın? Hadi biz sarhoştuk; Zühre’yi niye bıraktın amına koyayım?" Zühre... İşte şimdi ömrümden gerçekten birkaç yıl gitti. Zühre’nin nerede olduğunu sormadan cevapladı. Mustafa ile ben her zaman eksiklerimizi tamamlamışızdır. Sorularımızı sormadan cevaplar alır hatta bazen hiç konuşmadan anlaşırız. "Aradım geliyor. O da merak etmiş, elli kere aramış. Oğlum ne bok yedin sen?" Bir anlık rahatlama yerini müthiş bir baş ağrısı ve telaşa bıraktı. Unutmak ve hatırlamak ayrı ayrı acı verici bir süreç haline geldiğinden beri tekrarlanan kaygı yerini belirgin bir korkuya bıraktı. Kan. Banyo. Ayna. Duş. Baş ağrısı. Doğum günüm. Zühre... Ne bok yedim ben! O an her şeyi hatırlamanın verdiği şoktan kurtulmam için 2 ünite ile telafi edilebilecek kadar kanın burnumdan fışkırmasını ve banyonun halini düşünmem yetti. Tekrar gözlerim kararır gibi oldu ve Mustafa'nın bağırması duyuldu "Doktor yok mu amına koyduğumun hastanesinde!" Devam Edecek…



Kertuba Sayı 1