Page 1

Mart-Nisan 2007 Y›l:3 • SAYI: 9

K E P ENK


İÇİNDEKLER Karanlığa Doğan Nur Kutlu Doğum . . . . . . . . . . . . . . . . .8 Hz. Peygamber Gibi Çalışmak . . . . .9 Karadeniz’in Fırtına Başkanı . . . . . .12 Türkçe’miz Tehdit Altında . . . . . . .16 TDK Başkanı Şükrü Hâluk Akalın: “Dil Millet Olmanın En Önemli Şartıdır” . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .17 Meclis Türk Dili Araştırma Komisyonu Başkanı Ekrem Erdem: Türkçe, Türkiye’de Cezalandırılıyor .21 Oktay Sinanoğlu: Türk Milletinin Kuyusu Kazılıyor . . .22 RTÜK Başkanı Zahid Akman: Halkımızın günde 5 saati TV başında geçiyor . . . . . . . . . . . .24 Yimpaş Oteller Zinciri Genel Müdürü Levent Cengiz . . . . . . . . . .28 Kaybolan Meslekler . . . . . . . . . . . .32 Fatma Tülin İpek . . . . . . . . . . . . . .35 Türkan Uslu . . . . . . . . . . . . . . . . .36 Çankırı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .38 Çankırı Suya Kavuştu . . . . . . . . . . .40 Çankırı Sevdası . . . . . . . . . . . . . . .41 Teşkilat Haberleri . . . . . . . . . . . . .42 Sağlık . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .45 Hukuk . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .46 4 Kepenk

12 17 24

32 40


KEPENK Esnaf ve Sanatkarlar Derneği Yayın Organı

Yıl: 3 Sayı 9 Mart-Nisan 2007 İki ayda bir yayınlanır İmtiyaz Sahibi Esnaf ve Sanatkarlar Derneği (ESDER) adına Mahmut ÇELİKUS Genel Yayın Yönetmeni Yusuf KARACA Editör Kerim DAĞ Sorumlu Yazıişleri Müdürü Mehmet ÇETİN Haber Merkezi Mehmet Onur TÜRKEŞ Mehmet GÖNÜLLÜ Yayın Kurulu Prof. Dr. Osman ALTUĞ Av. İsmail AYDOS Doç. Dr. Oya AKGÖNENÇ Fermani ALTUN Abdülrahim ÇELİKTEN Yusuf YILMAZ Adem ŞİMŞEK Necati DURAN Erdal ÇAKIROĞLU Hasan ATILGAN Murat KILIÇ Fatih BİLDİK Adıgüzel KUL Tashih Ali POYRAZ Grafik - Tasarım Kepenk Dergisi İdare ve Yazışma Adresi İstanbul Cad. Soydaşlar Sk. No. 19 Kat: 4 Ulus/ANKARA Tel-faks: 0.312.310 47 97 (pbx) Baskı: Gurup Matbaacılık A.Ş. İstanbul Yolu Trafo Karşısı Varlık/ANKARA Tel: 0.312.384 73 44 - 45 Faks: 0312.384 73 46 www.gurubmatbaacilik.com Basım Tarihi: 09.05.2007 Yayın Türü: Süreli Yaygın ISSN: 1306-2778

editörden Merhabalar, Bu sayımızda dilimizdeki yabancılaşmayı konu edindik. Türkçemizin yozlaşması, kimliğimizin, benliğimizin kısacası halk olarak varlığımızın yozlaşması anlamına geldiğini siz değerli okuyucularımıza bir kez daha hatırlatmak istedik ve bu konuyu kapağa taşıdık. Kapak konumuzla ilgili TDK Başkanı Ş. Hâluk Akalın başta olmak üzere birçok yetkili ve ilgililerle ile sizler için görüştük. Faydalı olacağını umut ediyoruz. Dergimizde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Kutlu Doğumuna da yer verdik. Hz. Muhammed’in dünyayı şereflendirdiği günün yıl dönümünü saygıyla andık. Ayın konuğu olarak RTÜK Başkanı Zahid Akman’ı bu sayımızda dergimize misafir ettik. RTÜK’ün kapak konumuzla ilgili olan faaliyetlerinden birkaçına yer verdik. Bu tatlı sohbetimizi de zevkle okuyacaksınız. ESDER’in öncülüğünü yaptığı “1. Esnaf, Belediye ve Tüketici İlişkileri Paneli” başta olmak üzere ESDER’in bu ay içerisinde gerçekleştirdiği faaliyetlerinden bazılarını KEPENK’e taşıdık. Vaktiyle sevdalar alınır ihanetler satılırdı çarşılarda hem de tanesi üç kuruşa. Yok, olan bu çarşılarda yitik mazileri olan meslekleri canlandırıyoruz. Kuveyttürk yayınlarından çıkan genel yayın yönetmenliğini Emin Oran’ın yaptığı “Kaybolan Meslekler” adlı eserin tanıtım röportajını yayınladık. Bu sayıdan başlayarak her sayıda bir kaybolan mesleğimizi beğenilerinize sunacağız. Yeni bir sayıda buluşabilme umudu ve dileğiyle saygılar… Kepenginiz hep açık kalsın. KEPENK DERGİSİ

Kepenk Dergisine gelen yazıların yayınlanma hakkı dergiye, yayınlanan yazıların sorumluluğu ise yazarlara aittir. Yazı ve ve resimler kaynak gösterilerek iktibas edilebilir. Dergimiz, basın ve ilkelerine uyar. Ücretsiz dağıtılır.

Kepenk 5


başkandan Dil, anlayışa ve bilgiye tercüman olur. İnsan diliyle kimliğini, yaşam anlayışını, dünya görüşünü yansıtır. Kısacası dil, insanın kendisini bilmesi ve beyan etmesidir. Kendilerini aydın diye tanımlayan bazı grupların yüzyıllardır sürdürdükleri batılılaşma mücadelelerinin şu anda acı meyvesini yiyoruz. Büyük bir kültür tahribatı içerisindeyiz. Çocuklarımız, gençlerimiz dillerinden, kültürlerinden hızla uzaklaşmaktalar. Gençlerimizin yani, geleceğimizin özentili tavırları bizi derin düşüncelere gark ediyor. Yabancı dillere olan meyillerinden dolayı özdillerini terk ediyorlar. Özdillerini bilmediklerinden yabancı dilleri de öğrenemiyorlar. Neticede kendilerini ifade edemiyor, sosyallikten uzaklaşıyorlar. Yunus Emre’nin şu mısraları düşüncelerimize tercüman oluyor: İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Bu nice okumaktır.

Mahmut ÇELİKUS ESDER Genel Başkanı

Anadil insanın kendisidir. Ana-dilini iyi bilmeyen insan kendisini bilmiyor demektir. Kendisini bilmeyen de ne kadar okursa okusun etkili olamaz. Eğitim sistemimiz başta olmak üzere birçok alanda izlenen yanlış politikalar nedeniyle dilimiz maalesef bir çöküntü içerisinde. Eğitim sistemimiz başta olmak üzere diyorum çünkü her şeyin başında eğitim gelir.

Burada asıl amacın ticaret, uluslararası ilişkiler vs. değil Anglosakson dediğimiz Amerikan İngiliz ortak kültürünü gençlerimize aşılamak durumundan ibaret olduğunu görüyoruz. Bu kültürün izlerini sadece eğitim kurumlarımızda, gençlerimizde değil hayatımızın birçok alanında görebiliyoruz. Çok ilginçtir ama (Türkiye’de miyiz?) dedirten manzaralarla karşılaşıyoruz.

Okullarımızda dersliklerimizde maalesef yabancı demiyorum İngilizce eğitim veriliyor ve bu sistem sevdirilmeye çalışılıyor. Gelen itirazlara geçerliliği olmayan sebepler sunuluyor. Bunlardan biride İngilizcenin dünya ticaret dili olduğudur. Hâlbuki dünya eko-nomisini ellerinde tutan kalabalık nüfuslarıyla nüfuz sahibi olan Çin, Rusya gibi devletlerin dillerine neden yer verilmediği büyük bir muamma. Burada asıl amacın ticaret, uluslararası ilişkiler vs. değil Anglosakson dediğimiz Amerikan İngiliz ortak kültürünü gençlerimize aşılamak durumundan ibaret olduğunu görüyoruz. Bu kültürün izlerini sadece eğitim kurumlarımızda, gençlerimizde değil hayatımızın birçok alanında görebiliyoruz. Çok ilginçtir ama (Türkiye’de miyiz?) dedirten manzaralarla karşılaşıyoruz. Her yerde bir yabancı hayranlığı ile karşı karşıya kalıyoruz. Bazı esnaflarımız ahiliğin aidiyetlik ilkesini yok sayarak oynan oyunların bir parçası oluyorlar. Esnafımıza da yabancı kültürünün dayatılmaya çalışıldığını görüyoruz. Biz esnaf ve sanatkarlarımızın bu sinsi tahribattan korunmaları için kurum ve kuruluşlarla işbirliği yaparak gereken kültürel ve eğitim çalışmaları yürütüyoruz. Bu konuyu kendilerine şiar eden, mücadele veren tüm kuruluşlarla ülkemizin yarınları için birlikte hareket etmeye hazırız.. Selam ve muhabbetlerimizle

Kepenk 7


Karanlığa doğan nur...

Kutlu Doğum “Taşıdığımız şu yük ey Rabbimiz! Hayber’in yükünden daha hayırlı, daha temiz Yâ Rab! Hayır, ancak Ahiret hayrı! Muhâcir’le Ensar’a sen acı!”

Hazırlayan: İlyas Demirel

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'levvel ayının 12.gecesi doğmuştur. Milâdî takvime göre ise bu, 571 yılı Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.

başlangıçtır. O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidayet meşalesi olan sevgili peygamberimizin gönderilişi, Yüce Allahın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir.

O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir

Peygamber efendimizin dünyaya teşrif ettiği gece dünyada birçok olağanüstü olay meydana gelmiştir. Bunlardan bazıları: İran’da hükümdar olan Kisra’nın sarayından 14 sütun yıkılmış, sava gölü kurumuş, bin yıldan beri yanan Mecusilerin ateşi sönmüştür. Bu olaylar

ileride İran saltanatının yıkılacağına, Bizans imparatorluğunun çökeceğine ve putperestliğin ortadan kalkacağına işaret idi ve öyle oldu. Bu gece, Müslümanlar arasında yüzyıllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Âlimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel şekilde dile getiren değerli bir eserdir.

Hz. Peygamber (a.s.) Gibi Çalışmak Yrd. Doç.Dr. hususta bizzat yasayarak anlatmak (üsve-i hasene) temsil etmektedir. Hz. Peygamber’in (a.s.) hayati Mustafa Karataş istedikleri, sözlerinden çok daha faAllah Resûlü Muhammed (a.s.) gerek sözü ile gerekse yaşantısı ile insanlığa örnek olmuştur. Çalışma ve gayret konusunda da onun pek çok ibretli sözü mevcuttur. Fakat bu

8 Kepenk

zladır. Çünkü o, yapmadığını söylemez; bir şeyi tavsiye veya emretmişse, muhakkak kendisi tatbik eder ve öyle söylerdi. Bu sebeple Resûlullah (a.s.) her konuda olduğu gibi çalışma konusunda da en güzel örnek şahsiyeti

çalışmakla geçmiştir Resûlullah Efendimiz (a.s.), çalışmaya çocukluğundan itibaren başlamıştır; çocukluğunda sütannesi Halime’nin koyunlarını otlattığı gibi, daha sonra da Mekke’de ücret karşılığı


O, vaktini boşa geçirenleri sevmediğini, “İnsanların çoğu sıhhatin ve bos vaktin kıymetini bilmezler”, ve “...Hastalığın için sıhhatinden, ölümün için hayatından istifade et. Vaktini bos geçirme” sözleriyle ifade etmiş, mahşer günü kişinin, ömrünü nerede harcadın, gençliğini nasıl tükettin gibi sorulara muhatap olacağını haber vererek zamanın en iyi bir biçimde değerlendirilmesini teşvik etmiştir.

Kureys’in koyunlarını gütmüştür. O çobanlık yaptığını söyle anlatmaktadır: “Mûsa (a.s.) koyun çobanı iken peygamber olarak gönderildi. Dâvûd (a.s.) da koyun çobanı iken peygamber olarak gönderilmiştir. Ben de Ecyad’da ailem için koyun güdüyordum.” Ayrıca o, koyun gütmeyen hiç bir nebî olmadığını da haber vermiş, kendisine siz de güttünüz mü? denildiğinde “Evet ben de güttüm” demiştir. Dokuz, on yaslarından itibaren amcası Ebû Tâlib’le birlikte Şam’a giden ticaret kervanlarına katılan Hz. Peygamber (a.s.), gençliğinde ticaret yapmış, onun ticaretteki dürüstlüğünü gören Hz. Hatice (r.a.), kendisiyle evlenmiş, daha sonra da işlerini ona havale etmiştir. Peygamberlik verildikten yaklaşık on üç sene sonra, kavminin baskıları sonunda Mekke’den hicret ederek Medine’ye yerleşmek zorunda kalan Allah Resûlü (a.s.), sahâbesini mescit yapımına teşvik etmiş ve bu mescidin inşasında bizzat kendisi de çalışmıştır. Temeli taslarla, duvarları kerpiçle örülen mescidin inşası sırasında Peygamber Efendimiz (a.s.) bizzat çalışmış, çalışırken de: “ Taşıdığımız şu yük ey Rabbimiz! Hayber’in yükünden daha hayırlı, daha temiz. Yâ Rab! Hayır, ancak Ahiret hayrı! Muhâcir’le Ensar’a sen acı!” şeklinde recezler söylemiştir. Onun

yorulduğunu gören bir sahabe, Yâ Rasûlallah! onu bana ver ben taşıyayım dediğinde ise, elindeki kerpici vermemiş, “Sen de bir başkasını al, taşı” buyurmuştur. Diğer taraftan o, evinde de boş durmamış, hanımlarına yardımcı olmuş, evde kendine düşen görevleri fazlasıyla yapmıştır. Zaman zaman süpürgeyi ellerine alıp, odasını temizlemiş, keçilerini o gül kokulu elleriyle sağmıştır. Yeri geldiğinde sabahları hanımlarına uğrayıp, siparişlerini öğrenerek, çarşıya çıkıp evinin ihtiyaçlarını bizzat temin etmiştir. Nitekim Hz. Aişe’ye (r.a.), Resûlullah’in (a.s.) evde ne yaptığı sorulduğunda o şöyle anlatmıştır: “Allah Resûlü ayakkabısını diker, elbisesini yamar, koyunları sağar... kısaca sizler evde neler yapıyorsanız onları aynen yapardı.” Ayrıca Allah Resûlü’nün (a.s.) Medine’de Hendek savaşı sırasında şehrin etrafına hendek kazılmasına bizzat iştirak ettiği ve balyozla taş kırdığı da bilinmektedir. Tembellikten Allah’a sığınan peygamber Hz. Peygamber (a.s.), boş duranları sevmez, kendisi de boşa vakit geçirmekten son derece endişe ederdi. Nitekim o, vaktini boşa geçirenleri sevmediğini, “İnsanların çoğu sıhhatin ve boş vaktin kıymetini bilmezler”, ve “...Hastalığın için sıhhatinden, ölümün için hayatından istifade et. Vaktini bos geçirme” sözleriyle ifade etmiş,

mahşer günü kişinin, ömrünü nerede harcadın, gençliğini nasıl tükettin gibi sorulara muhatap olacağını haber vererek zamanın en iyi bir biçimde değerlendirilmesini teşvik etmiştir. Diğer taraftan “Kıyamet koparken sizden biriniz elinde bir hurma fidanı bulunursa, şayet ölmeden önce onu dikmeğe güç yetirebilirse onu diksin” buyurarak çalışmayı ve hayırlı işlerden geri kalmamayı anlatmak istediği görülmektedir. Diğer yandan “Vakit nakittir” anlayışıyla her an bir işle meşgul olmaya teşvik eden Hz. Peygamber’in (a.s.), İnsanların en hayırlısının insanlara en çok faydası dokunanı olduğunu belirtmesi, kendisi için çalışmanın ötesinde insanlık için, başkaları için çalışmayı her türlü ibadetten üstün kabul eden bir görüşü temsil etmektedir. Ayrıca o, “İki günü müsâvî olan zarardadır” ilkesiyle hareket ederek, insanların her geçen gün ilerleme kaydetmelerine ve üretken olmalarına önderlik etmiştir. Çalışmamak ve yeni bir şey ortaya koymamak onun hayatında rastlanmayacak bir durumdur. Tembellikten o kadar korkuyordu ki, dualarında dahi bu mezmum sıfattan koruması için Allah’a yalvarıyor ve onun yardımını istiyordu; Hz. Peygamber (a.s.) tembellikten Allah’a sığınır ve söyle dua ederdi: “Allahım! Tembellikten ve borçlu olmaktan sana sığınırım. Yalancı Deccâl’in fitnesinden sana sığınırım. Cehennem azabından da sana sığınırım.”

Kepenk 9


Resûlullah (a.s.), dilenen kimseleri sevmezdi Allah Resûlü (a.s.), dilenenleri asla sevmezdi. Çünkü o, çalışan ve üretenin, çalışmayarak parazit ve asalak olarak yaşayanlara üstünlüğünü çok iyi biliyordu. Bir gün bir dilenci yardım istemek için Hz. Peygamber’in (a.s.) yanına geldi. Allah Resûlü (a.s.) eli ayağı düzgün, güçlü kuvvetli bu adama çalışsana buyurdu. Adam nasıl çalışacağını sorunca, Resûlullah (a.s.) şu cevabı verdi: “Sizden birinizin ipini alıp da dağa gitmesi ve arkasına odun demeti yüklenip getirerek onu satması ve Cenâb-i Hakk’in bu sûretle o kimsenin onurunu koruması, istediği verilse de verilmese de halktan dilenmesinden daha hayırlıdır.” Allah Resûlü (a.s.) ne sadece dünya için, ne de yalnız Âhiret için çalışmayı yeterli görürdü. O ancak hem dünya, hem de Âhiret için çalışmayı tavsiye eder, bunlardan birini ihmâl ederek yaşayanları ve başkalarına yük olanları hoş karşılamazdı. Nitekim bu konuda şöyle demektedir: “Âhreti için dünyasını, dünya için de Âhretini terk eden de hayır yoktur. Her ikisi birlikte lazımdır. İnsani Âhrete ulaştıran dünyadır. Başkalarına yük olmayınız!” Hz. Peygamber (a.s.), helâlinden kazanmayı, başkalarına yük olmamayı, “Helâl rızık aramak her Müslüman’a vâciptir” sözleriyle açıklamaktadır. Ayrıca o, kişinin çalışmasının kutsal olduğunu su sözleriyle ifade etmektedir: “Kim bizzat çalışarak yorgun akşamlarsa, o mağfiret olunmuş olarak akşama erer.” “Efendilik halka hizmettir” anlayışı Hz. Peygamber (a.s.) bir gün bir mecliste arkadaşlarına ayakta su dağıtıyordu. O sırada içeri yabancı biri girdi ve bu topluluğun efendisi kimdir? diye sordu. Allah Resûlü (a.s.) o adama bakarak “Bu topluluğun efendisi (şu anda) onlara hizmet edendir” (Seyyidü’l-kavmi hâdimühüm) buyurdu. Başka bir zaman bir yolculukta arkadaşlarıyla koyun pişireceklerdi. Biri kesmesi benden dedi; diğeri, yüzmesi bana ait; üçüncüsü de, pişirmesi bana ait olsun dedi. Resûlul-

10 Kepenk

lah Efendimiz de (a.s.), “O halde odun toplamak da bana ait olsun” buyurdular. Çünkü o, krallar gibi tahtında sefa sürmek yerine, insanlar arasında yaşamayı, onlara her halükarda yardımcı olmayı tercih ederdi. Bu nedenle her vesileyle kendisinin de onlardan biri olduğunu beyan ederdi. Nitekim bir defasında çarşıda esnaf arasında gezerken “Doğru tart, müşteri tarafını ağır yap” diye ikaz ettiği biri, elini eteğini öpmek istemiş, o bunun üzerine “Acemler krallarına böyle yaparlar. Ben kral değilim, sizden birisiyim” diyerek o adama mani olmuştur. Bir başka seferde karşısında titreyen bir bedeviye, “Anası kurutulmuş et yiyen bir insandan ne diye korkarsın” buyurmuştur. Güçlü mü’min zayıf mü’minden hayırlıdır Allah Resûlü (a.s.), “Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır” buyurarak çalışıp kazanmayı, her bakımdan sıhhatli ve güçlü olmayı önermektedir. “Veren el, alan elden daha üstündür” ilkesiyle de üretken ve hayır sahibi insanların, tüketen ve başkalarına bağımlı olarak yaşayan insanlardan daha makbul olduğunu ifade etmektedir. “İki kimseye gıpta edilir, biri Allah’in kendisine ilim verdiği ve o ilimle âmil olan kişi, diğeri de Allah’ın kendisine mal verdiği ve o malı hayra sarf eden kişidir.” Ayrıca “Doğru ve güvenilir bir tüccar, nebîlerle, siddiklarla ve şehitlerle birlikte hasrolu-

nacaktır” hadis-i şerifleriyle de hayır sahibi zenginlere ve başkalarına yararı dokunan kimselere müjde vermektedir. Hz. Peygamber (a.s.), on sene kadar kısa bir süre yaşadığı Medîne’de üstelik bu süre zarfında yirmi yedi savaşa katılmıştır.Bir ömre sığdırılamayacak kadar çok önemli isler başarmıştır. Allah Resûlü (a.s.) devlet yönetimi, risâlet vazifesi, insanların eğitimi gibi çok zor isleri arasında diğer vazifelerini ve ibadetlerini aksatmak şöyle dursun, aksine geceleri kimi zaman topukları şişinceye kadar namaz kılar, Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurdu. O kadar çok ibadet ederdi ki, kendini niçin bu kadar yoruyorsun, halbuki senin gelmiş geçmiş bütün günahların affolunmuştur Yâ Resûlallah diyen zevcelerine, “Allah bana bunca nimetini bahşetmişken ben Allah’a şükretmeyeyim mi?” seklinde karşılık verdiği görülmektedir. Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, hayatını insanlığın hizmetine adayan Allah Resûlü (a.s.), gerek maddî alanda, gerekse mânevî cephede olağanüstü bir gayret sarf ederek, mükemmel bir çalışkanlık örneği sergilemiştir. Dolayısıyla bu güzîde şahsiyetin ümmetine düşen görev, özüyle, sözüyle çok çalışkan olan peygamberlerine benzemeye çalışmak, onun bizzat yaşayarak gösterdiği istikamette ilerlemek olmalıdır.


Araklı Belediye Başkanı Ümit Çebi, hizmetleri ile efsane haline geldi

Karadeniz’in fırtına başkanı “

İlçemiz esnafı ile düzenli toplantılar yapılarak esnafımızın maddi ve manevi olarak kayıplarının neler olduğu ve onun için neler yapılacağı konusunda istişareler yapıyoruz. Hemen hemen her gün esnafımızı iş yerinde ziyaret ederek belediyemizle olan ilişkilerini sıcak tutuyoruz.

Ümit Çebi kimdir? 1961 yılında Trabzon’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise eğitimlerini Araklı’da tamamladı. Evli ve beş çocuk babası. 1985 yılında Araklı Belediyesine memur olarak girdi. Sırasıyla Özel kalem, Emlak şefliği, Personel Müdürlüğü, Otogar Müdürlüğü görevlerini yaptı. Ayrıca, bazı sivil toplum örgütlerine kuruculuk ve başkanlık yaptı. 1999 yılında Fazilet Partisi’nden belediye başkanlığına aday oldu. Yüzde 34 oy alarak Belediye Başkanı seçildi. 2004 yılında Saadet Partisi’nden belediye başkanlığına tekrar aday oldu. Yüzde 67 oy alarak ikinci defa Belediye Başkanı seçildi. Halen bu görevimi sürdürmekte. Halk arasında oldukça sevilen Ümit Çebi, yaptığı çalışmalarla şimdiden efsane belediye başkanı olarak anılmaya başladı.

12 Kepenk

KEPENK: Belediye Başkanı olduğunuz Araklı hakkında bizi bilgilendirir misiniz? ÇEBİ: Araklı, Trabzon’un doğusunda olup, il yerleşim merkezi bugünkü ilçe merkezinin batısında bulunan 'Konakönü' mevkiidir. Araklı adını, Buzluca ve Kalecik yakasında yer alan iki kale arasında bulunması nedeniyle, 'AraKale'den aldığı varsayılmaktadır. İlçemiz, 1916 yılında Rus işgaline uğramış ve 1918 yılında bu işgal sona ermiştir. Fabrikalarıyla, eğitim kurumlarıyla ve yenilenen birçok özel ve resmi kurumu ve de hastanesiyle Araklı, Trabzon'un hızla gelişen ilçelerinden biridir. KEPENK: Araklı’ya ikinci defa büyük bir oy oranı ile belediye başkanı seçilmenizi hangi sebeplere bağlıyorsunuz?

Milli Görüş Ruhu ÇEBİ: İkinci dönem yüksek oyla seçilmemi Milli görüş ruhuyla çalışmama bağlıyorum. Biz halka hizmeti, Hakk’a hizmet olarak algılıyoruz. Belediye başkanları tekeden süt çıkarmak zorundadır bilinci içerisinde

olarak Hakkın verdiği güç, şevk ve heyecanla çalışıyoruz. Halkımıza parti ayrımı gözetmeksizin adil ve eşit olarak müdahale ediyoruz. Yeri geldi mi radikal kararlar alarak ve bunları halkın huzur ve mutluluğu için makamın vermiş olduğu güce kapılmadan uyguluyoruz. Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var sözünü unutmayarak çalıştığımızdan dolayı halkımız bizi bu göreve ikinci defa layık gördüğüne inanıyorum. KEPENK: Bize Araklı esnafı ile olan ilişkilerinizden bahseder misiniz? ÇEBİ: İlçemiz esnafı ile düzenli toplantılar yapılarak esnafımızın maddi ve manevi olarak kayıplarının neler olduğu ve onun için neler yapılacağı konusunda istişareler yapıyoruz. Hemen hemen her gün esnafımızı iş yerinde ziyaret ederek belediyemizle olan ilişkilerini sıcak tutuyoruz. Özellikle günümüzde yaşanan ekonomik çalkantılardan dolayı onlara psikolojik destek oluyoruz. Esnafımıza belediyemizin kapılarını sonuna kadar açık bırakıyoruz. Biz yaptığımız çalışmalarda esnaf ve


belediye ilişkisine büyük önem veriyoruz. Bilindiği gibi belediyelerin yaptığı çalışmaların halka yansımasında esnafımız belirleyici bir rol oynamaktadır. Biz esnafımızla yaptığımız toplantılarda belediye çalışmaları hakkında esnafımızı bilgilendiriyor ve onlarla birlikte aldığımız kararlar doğrultusunda çalışmalarımıza yön veriyoruz. KEPENK: İlçede yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz? ÇEBİ: İlçemizin gelişmesine paralel olarak yeni yerleşim yerlerinin açılması ihtiyaçları beraberinde getirdi. Bu bölgelerimizin yol, su, yağmur suyu ve kanalizasyon alt yapı çalışmaları devam ediyor. Bunun yanı sıra ilçemiz merkezinde elektrik ve telefon hatlarının yeraltına alınmasıyla birlikte yeniden yapılandırma çalışmaları yapıyoruz. Bu kısımlarda yetersiz olan yağmur suyu ve eskimiş olan kanalizasyon ve içme suyu hatlarını da yeniliyoruz. Ayrıca bütün bu güzergâhlarda ve ilçemiz genelinde alt yapı çalışmaları devam ediyor. Yolların parke kaplamaları ile beton kaplama işlemlerine de hız verdik. Halkımızın sosyal ve kültürel alanda birleştirici konumunda olan sosyal ve kültürel tesislerin yapımına hızla devam ediyoruz. Kurumumuz dışında bu ve benzeri çalışmalarda bulunan diğer kamu kurum ve kuruluşlarına belediye olarak her türlü yardımı yapıyor ve onlarında bir an önce hizmete girmesi için çaba harcıyoruz. İlçemizin elli yıllık içme suyu problemini giderebilecek projeler hazırlıyoruz, Karadere Dağbaşı yolunun çift yol yapılması için kara yolları ile ortaklaşa yapılan çalışmalar neticesinde hastaneye kadar olan kısmın fizibilite çalışmaları devam ediyor. Bu kısımda faal durumda olan fakat yetersiz olan yağmur suyu hatları da yenileniyor. Bütün bunlara ek olarak yetersiz kalan imar planımızı yenileyerek düzensiz yapılaşmanın önlenmesini sağlıyoruz. İlçemizin uzun vadedeki yatırımlarından birini oluşturan "Yayla Suyu İçme Projesi" kap-

Kepenk 13


samında, Yeşilyurt Beldesi Horyan vadisindeki kaynak suyunun ilçemize taşınmasında sona yaklaşıldı. Bu yatırımla ilçemize içme suyu konusunda kesin çözüm sağlamayı hedeflemekteyiz. Bunun yanı sıra, bu proje ile suyun elektriğe bağımlılığı ortadan kalkacaktır. Böylece, elektrik sorunlarından etkilenmeyeceğimiz gibi, yıllık yaklaşık Yedi yüz ellibin YTL tasarruf etmeyi amaçlamaktayız. ESDER’i esnafın gerçek sesi olarak görüyoruz. Rant ekonomisini reddeden, reel ekonomiyi hedef alan ESDER esnafın sadece maddi yönden değil manevi yönden de kalkınmasına yön veriyor. Ahievran dedenin görevini yaşatmanın mücadelesini veren ve Türkiye deki despot zihniyetin uşaklığını reddeden, halkın iradesine sahip çıkan zihniyetin temsilcisi olarak görüyor ve takdir ediyorum.

14 Kepenk


KA PA K

Türkçe’miz tehdit altında

Türkçemiz… Asırlara, meydan okumuş bir çınardır. Bu çınar gerek dış mihraklar tarafından gerekse içimizdeki bilinçsizler tarafından baltalanıyor. Bazıları buna abartı deseler de… Maalesef bazı kitleler hiçbir şey yokmuş gibi sessizce bir köşeden bütün bu olup biteni bin iştahla izliyor. Gençlerimiz ve yaşlılarımız neredeyse farklı dili konuşuyorlar. Bunu gençlerin yaşlılarla aynı kavramlara, aynı anlamları yüklemediklerini görerek rahatça anlayabiliyoruz. Bu iletişim kopukluğunun, belki farkında değiliz ama bizi derin bir uçurumun kenarına itiyor. Dilimiz yozlaştıkça kültürümüzü; kültürümüz yozlaştıkça değerlerimizi kaybediyoruz. Güzel Türkçemizde bulunan ve bizim özümüzü yansıtan kelimelerin yerine yabancı kelimeleri alıyor ve bize ait kelimelerin yok olmasına göz yumuyoruz. Dışardan ne gelirse doğru, yanlış-güzel, çirkin ayırmadan maalesef hayranlıkla karşılıyoruz. Unutmayalım ki bu dil bize gelecek nesillere aktarılmak üzere emanet olarak bırakılmış büyük bir mirastır.

16 Kepenk

Karamanoğlu Mehmet Bey ( .... - 1280) Karamanoğullarının ikinci Beyi Kerim’üddin Karaman’ın oğludur. Doğum tarihi belli olmayıp ölümü 1280’dır. Mehmet Bey askeri ve idari yönden bilgili bir devlet adamı idi. Bilim adamlarını etrafına toplayıp onlara büyük önem vermiştir. XIII.yüzyıl ortalarında Selçuklular, edebi dil olarak farsçayı, devlet işlerinde Arapçayı kullanırlardı. Halk ise öz dilleri olan Türkçeyi kullanıyordu. Mehmet Bey millet olarak birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin sağlanmasının gerekliliğine inanıyordu. Bu birliği gerçekleştirmek için Toroslar üzerinde yaşayan bütün Türkmen boylarını çevresinde toplayarak bir ordu oluşturdu. Üzerine gönderilen Selçuklu ve Moğol kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğratarak Konya’ya girdi. Burada yaşayan Selçuklu Türkleri

Karamanoğulları ile birlik oldular. Kısa zamanda Konya vilayeti ve bazı çevre iller Karamanoğullarının hakimiyeti altına girdi. Daha sonra Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un oğlu Gıyaseddin Siyavuş’u başa geçiren Mehmet Bey’in kendisi de vezir oldu. İlk önceleri Moğol baskısına başarı ile karşı koymasına bir çok kere galip gelmesine rağmen, daha sonraki çarpışmaların birinde iki kardeşi ile beraber şehit düşmüştür. İdareciliği sırasında Türkçeyi resmi dil olarak ilan eden fermanını vermiştir. Bu fermanda “Bugünden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek siyasi ve askeri bir zafer değil aynı zamanda kültürel bir zafer kazanmıştır.


KA PA K

Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Hâluk Akalın:

“Dil, millet olmanın en önemli şartıdır”

TDK Başkanı dildeki yozlaşmayı şöyle izah ediyor: “Bizim kelimelerimizi anlamsızlaştırmak, zorlaştırmak için bizim bile haberimiz olmadan imlâ değişiklikleri yapılıyor. Bunun en yaygın örneği şapkalı harflerimizdir. Bizim dilimizde şapka hiçbir zaman kaldırılmadı.” Kimliğimiz olan dilimizin korunması için mücadele eden en önemli kurumlardan birisi olan Türk Dil Kurumu’nun başkanı Ş.Hâluk AKALIN’ı KEPENK olarak makamında ziyaret ettik. Akalın kurum olarak dildeki yozlaşmanın benlikteki yozlaşma olduğu düsturuyla çalıştıklarını belirtti. TDK Başkanı Akalınla dil konusundaki başlıca sorunları ve çözümlerini konuştuk. Dil Millettir Dil insanı insan yapan temel değerlerin başında gelir. Diğer canlılarında ses çıkarma kabiliyeti vardır ama insanoğlu çıkardığı bu sesleri anlamlandırmış, biçimlendirmiş, mana yüklemiş ve geliştirmiş bir iletişim aracı haline dönüştürmüştür. Sadece iletişim aracı değil, kültürü oluşturma, kuşaktan kuşağa aktarma işlevini de kazanmış, bir bakıma düşüncenin de aracı haline gelmiştir. Millet olmanın en önemli şartı o milleti oluşturan bireylerin aynı dilde konuşmalarıdır. Bu bakımdan dilin hem insan hayatında hem de millet hayatında çok

önemli yeri vardır. Bilimin temelinde de uygarlığın temelinde de dil vardır. Biz bütün bilgilerimizi dil aracılığıyla elde ediyoruz. İşte böylesine çok önemli bir yere sahip olan dilin bozulması demek yozlaşması demek toplumun temel değerlerinin de bozulması, yozlaşması demektir.. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk “Türk demek Türkçe demektir” diyerek dilin Türk milletti açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur. Dilin kullanıldığı pek çok alanda ne yazık ki, çok büyük olumsuzluklar yaşanıyor. Yabancı kültürler kendi değerlerini film, gazete, dergi, televizyon ve internet üzerinden dili kullanarak pazarlıyorlar. Biz TDK olarak dilin korunması için herkesle elbirliği içerisinde çalışmaya hazır olduğumuzu bildiriyoruz. Türkçe Fakir Değildir Biz gençlerimize, halkımıza ne yazık ki, Türkçe’yi bütün zenginlikleriyle kavratacak şekilde öğretemiyoruz. Türkçe’nin bugün bizim ortaya koyduğumuz çalışmalarla 600 bine

yakın bir söz varlığı ortaya koymuştur. Bunun 112 bini yazı dilimizin 180 bin kadarı terim 123 bin bölge ağızlarımızla, deyimlerimizle, atasözlerimizle, kısaltmalarımızla 600 bine yakın kelimemiz var. Ama insanımız ne yazık ki 300–400 kelime ile konuşuyor ve karşına çıkan yabancı kaynaklı bir kelimeyi görünce ya herhalde bunun Türkçe de karşılığı yok. Ben bunu olduğu gibi kullanayım, hem de beni daha entelektüel hem de daha kültürlü sansınlar diyerek, yabancı kaynaklı kelimeyi kullanıyor. Şapkalı Harfler Hiçbir Zaman Kaldırılmadı Bizim kelimelerimizi anlamsızlaştırmak, zorlaştırmak için bizim bile haberimiz olmadan imlâ değişiklikleri yapılıyor. Bunun en yaygın örneği şapkalı harflerimizdir. Bizim dilimizde şapka hiçbir zaman kaldırılmadı. Caddeler Kirleniyor İşyeri adlarında ki yabancılaşma ise sadece bir dil sorunu olarak değil bir psikolojik ve ekonomik sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Sonuçta yabancı

Kepenk 17


Her kullanım kılavuzunda 17 dil vardır. Ama bu dillerin arasında Türkçe’ye yer verilmiyor. Bu konuyla ilgili bir tüketici şikâyetini sizinle paylaşmak istiyorum. Bir vatandaşımız kaz tüyünden imal edilmiş bir kazak alıyor. Haliyle kazak zamanla kirleniyor. Kazağı temizlemesi gerekiyor. Nasıl yıkayacağı hakkında bilgisi yok. Kullanım kılavuzuna bakıyor Türkçe açıklama yok. Kazağın yanındaki uygulama işaretlerine bakıyor çamaşır makinesi şeklini görünce makineye atıyor. Kazak makineden kullanılamayacak bir şekilde çıkıyor. Vatandaş kazağı mağazaya götürerek yaptıklarını anlatıyor.

kaynaklı kelimenin kullanılması başlı başına bir sorundur. Ama psikolojik etkileri var. Örneğin; bir esnafımıza sorduk neden yabancı isim kullanıyorsun diye şu cevabı aldık: Son yıllarda baktık ki, vatandaşımız, müşterimiz yabancı adlı işyerlerine yöneliyor. Sanki orada daha kaliteli ürünler üretiliyormuş gibi düşünce var. İşyeri adı yabancı olunca daha olursa daha cazip geliyor ona yöneliyorlar. Bazıları da şöyle diyor bizim adımız eskiden Türkçe idi, ama pasajda baktık ki yabancı isimli işyerlerine eğilim daha fazla. Biz de adımızı yabancılaştırdık. Bu ekonomik ve psikolojik sorun olarak karşımıza çıkıyor. Ve işyeri adında ki yabancılaşma sadece isim yabancılaşmasıyla kalmıyor. İşyerlerinde yabancı markalı ürünler satılıyor. Maalesef bize Türkiye’de miyiz acaba dedirten caddeler görüyoruz. Bindiğimiz Dalı Kesiyoruz Türk firmalarının ürettiği ürünlere de yabancı isimler veriliyor. Marka olarak elbette bizim Türk markaları da satılabilir kendi adları ile. Ama %100 Türk malı ile %100 Türk sermayesi ile Türkiye de üretilen ürünlere de yabancı isimler verildiğini görüyoruz. Yine işyerlerinin yabancı paralarla kiraya verilmesi, ürünlerin yabancı paralar ölçü alınarak fiyatlandırılması, bu

18 Kepenk

büyük alışveriş merkezlerinde yabancı müzik çalınması bütün bunlar ticari hayatta yaşadığımız olumsuzluklardır. Yasalarda Boşluk Var Elbette yasalarımızda bu konularla ilgili bazı hükümler var ama ne yazık ki yasal boşluklar da var. Mesela; Sanayi Bakanlığı işyerine ad verilmesi konusunda bir şirketin isminin Türkçe olması şartı koyuyor. Fakat sen mağaza açtığın zaman mağazana ve ürünlerine hangi isimleri vereceksin diye sorulmuyor. Bu yasal boşluğun giderilmesi gerekiyor. Kullanım Kılavuzlarında Türkçe’ye Yer Yok Ticari hayatta bizim gördüğümüz yabancılaşmanın en kötü örneği yurtdışından gelen ürünlerde Türkçe kullanım kılavuzuna yer verilmemesidir.

Mağazada firmaya gönderiyor sonuç geliyor kullanımda yanlışlık var kazak geri alınamaz. Adam nasıl kullanmam gerekiyormuş diye soruyor. Açıklama yapıyorlar; kazakla birlikte üç adet tenis topuda makineye atılacak, kazan döndükçe toplar kazağa çarpacak ve tüylerin birbirlerine yapışmaları engellenecek. Burada suç kimin vatandaşın mı, mağazanın mı, firmanın mı yorumunu size bırakıyorum. Bu örneğe baktığımızda dil sorununun ekonomik sorun teşkil ettiğini de görüyoruz. Belediyelere Yetki Verilmeli İşyeri tabelalarıyla gerçekleşen yozlaşmayı en iyi belediyelerin kontrol edebileceğine inanıyorum. Bizimle iş birliği yaparak tabelalarda düzenleme yapan 100 kadar belediye oldu. Biz bunların hepsine TDK olarak ödül takdim ettik. Yetkileri olmadığından fazla etkili olamıyorlar.


ATO'dan İşyerlerine Türkçe İsim çağrısı

Dilimizi kullanırken ne kadar bilinçliyiz Sokaktasınız. Geziyorsunuz. Hem de Türkiye’nin başkentinin merkezinde. Başınızı ne tarafa çevirseniz bir yabancı marka ile karşılaşıyorsunuz. Yine bakıyorsunuz işletmelerin isimlerine tamamı yabancı. Acaba diyorsunuz. Ben neredeyim. İşte yabancılaşmanın boyutları... Bazı esnaflar işyerlerine yabancı isim koyarlarken yozlaşmanın parçası olduklarının şuurunda olmadıklarını söylüyorlar. Sim-Po Simit Center’in işletmecisi, Önder ÖZKUTLU dükkânının ismini yabancılaşma furyasının etkisinde kalarak koyduğunu ilk etapta Türkçenin yozlaşmasına sebep olduklarının farkında olmadığını dile getirdi. Sonradan pişman olduğunu söyleyen işletme sahibi, bu isim üzerinden tanıtımlarını yaptıklarını, tabela gibi masraflara girdiklerini belirterek başka bir işyeri açma durumunda daha duyarlı davranacağını vurguladı. Patent alabilmek için farklı isim arayışında olanlar Bazı işletmelerde yabancılaşma amacı güdülmediği halde yanlış anlaşıl-

malara mahal veriliyor. Bizde bundan yakınan bir esnafımıza tercüman olduk. Kebbapçı ismini görünce bizde ilk önce yanıldık içeri girip neden ismini bu şekilde koyduklarını sorduk. İşletme sahibi Berkay Berkmen, kendileriyle aynı işi yapan esnafların işyeri isimlerini standartlaştırdıklarını söyledi ve şöyle ekledi. “Biz büyük çaplı düşünüyoruz. Farklı bir isim bularak alanımızda markalaşmayı hedefliyoruz. Bunun için bu ismi seçtik, hem logo olarak hem de isim olarak patent aldık. Özellikle “b” harfi üzerinde farklılık oluşturmamızın sebebi ise adımın ve soyadımın baş harfi olmasıdır. Yabancılaşmayı desteklemek gibi bir amacımızın olmadığını belirtmek istiyorum.”

Ankara Ticaret Odası Başkanı (ATO) Sinan Aygün,” işyerleri ve ürünlerin yabancı isimlerden arındırılması için kampanyalara destek verilmesi gerekiyor. Kaliteli mal izlenimi vermek için ürünlere İtalyan, Fransız etiketi koymakla kendi sanayimizin kuyusunu kazıyoruz. İşyerlerine ve ürünlere yabancı isim koyma merakı Türkçe"yi kullanılmaz hale getiriyor. Mehmet"in hakkını Coni"ye veriyoruz. Tekstil ürünlerimiz Avrupa"da bir numarayken, ceketin içine, gömleğin yakasına yabancı yafta yapıştırmakla, o ülkelere, o ilkelerin dillerine, sanayisine paye verirken, kendi dilimizi küçümsüyoruz. Türkiye global ekonomide yerini, yabancı ülkelerin dili markaları ile değil, kendi kimliği, ana dili, güçlü yerli markalarıyla alması gerekir. Simiti simmit, balonu baloon, salonu saloon, pazarı baazar şeklinde yazarak Türkçe"yi eğip büküyoruz. Bu eğip bükmekle ne biz İngiliz, ne ürünümüz İngiliz malı oluyor. Balık yerine fish, ev yerine house demekle kimliğimiz değişmiyor, ama olan Türkçe"ye oluyor. Gelin bu toplumsal talebi bir kampayaya dönüştürelim. İşyerlerimizi, markalarımızı yabancı isimlerden arındıralım."

Kepenk 19


Prof. Dr. Zeynep Korkmaz:

“Dil, düşüncenin kaynağıdır”

Prof. Dr. Aydın Köksal:

“Türkçe çöküyor” Türkçe’de kirlenme yok... Türkçe çöküyor

''Bir topluma millet niteliği kazandıran da o topluma özgü gelişmiş bir dilin varlığıdır. Dil aynı zamanda düşüncenin de kaynağıdır. Dolayısıyla kültürel alandaki üreticilik ancak yüksek düzeyde bir dilin varlığıyla ortaya çıkabilir. Bunların dışında, dil, kültürün koruyucusu ve gelecek kuşaklara aktarıcısıdır da. Bu nedenle hep ilgi ve özen bekler. Eğer dil beklenen ilgi ve özeni bulamazsa çeşitli etkenler altında gelişip gürleşmesini engelleyen bir yozlaşma dönemine girebilir. Dünya koşulları nedeniyle dile hızla giren yabancı sözlere ve terimlere karşı da mutlaka yerinde karşılık bulunması gerekir. Ne yazık ki üretilen kelimeleri, yazılı ve sözlü basın ile topluma benimsetmek kolay olmuyor. Çünkü, bu konuda, yabancı hayranlığı ve umursamazlık ağır basıyor. Herhalde özel yaptırımlara gereksinim vardır diye düşünüyorum.''

Sadık Tural, “Aydınlarımız Duyarsız Kaldı” Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Sadık Tural, “Aydınlarımız‚ yabancı kelimelere karşı duyarsız kaldı. Aydınlarımız‚ konuşmalarında İngilizce‚ Fransız‚ Arapça ve Farsça kelimeler kullandıklarında halktan farklı olacakları yanlışından kurtulmalıdır”

20 Kepenk

“Dünyada kendi milli bankaları için milli yazılım üreten üç ülke var. Bunlar ABD, Japonya ve Türkiye. Türkçe, eşi emsali olmayan bir bilim dilidir. İngilizce’ye her yönden fark atar. Yabancı dille eğitimi bize, ABD'li uzmanlar önerdi. Bize, 'Türkçe’yi kullanmayın, yoksa dünyadan uzaklaşırsınız, uygarlıkla bütünleşemezsiniz' dediler. Maalesef devlet yöneticilerimiz de bu önerilere uydu. Yabancı dille eğitimin yaygınlaşması büyük bir tehlike doğuruyor. Türkçe’de bir kirlenmeden bahsediliyor. Türkçe’de kirlenme yok... Türkçe çöküyor. Türkçe, kendisini ölecek diller arasında ilan

etti. Üstelik bunu da devlet eliyle yapıyor. Eski bir YÖK Başkanı, 'Türkçe bilim dili olamaz' dedi. Bazı insanlar da 'Türkçe’deki Ğ,Ş Ö ve Ü harflerinden iğreniyoruz' diyorlar. Eğer bir 20 yıl daha üniversitelerde yabancı dille öğretim devam ederse, Türkçe, silinme tehlikesiyle yüz yüze kalacak.''

Feyza Hepçilingirler:

“Türkçemiz kirleniyor” Madenlerimiz, topraklarımız, arazilerimiz, gözde alışveriş merkezlerimiz yabancılaşıyor yabancılaştı derken güzel Türkçe’miz de ‘yabancı’laşıyor Türkçe’de yabancılaşmanın en fazla görüldüğü yerlerden biri de tabelalardır. Bu alanda yabancılaşma o boyutlara vardı ki ‘fırın’ yerine ‘ekmek shop’, hatta ‘bakery’ diye yazanlara bile rastlanıyor artık.

Markalarda da Türkçe olmayan kelimelerin kullanımının yaygınlaştı. Türkiye’de üretilen mallara yabancı adlar konulmasının, o malın yabancı bir ülkede üretildiği izlenimi doğurarak daha çok satılmasının ticari bir başarı olarak algılanıyor. Bu malların başarısının, taklit edilen ülkenin hanesine yazılacağının da unutulmaması gerekiyor.

Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç:

Yozlaşma Yok Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç bilim adamlarının aksine bir görüş bildiriyor: “Türkçenin yozlaştığı ve kirlendiği kanaatinde değilim, dilimize bühtan etmeyelim.Türkçenin Cumhuriyet dönemi dahil en parlak dönemini yaşıyor.


Meclis Türk Dili Araştırma Komisyonu Başkanı Ekrem Erdem:

Türkçe, Türkiye’de cezalandırılıyor Erdem’e göre yozlaşmanın sebepleri: - Eğitimdeki eksiklik, - Dil bilincinin yetersizliği, - Yabancı dilde eğitim yapılması, - İlim ve teknolojideki hızlı gelişme - Sorumsuzca yayın yapılması, - Türkçeleşmiş ve dilimizin vazgeçilmezi olan bazı kelimelerin atılması, - Yabancı kelime kullanmaya meyledilmesi, - Kısaltmaların yanlış telaffuz edilmesi, - Ticari hayattaki yabancılaşma Meclis Türk Dili Araştırma Komisyonu Başkanı Ekrem Erdem, KEPENK Dergisi’ne Türkçe’nin yozlaşmasıyla ilgili olarak şu beyanatları verdi: “Türkçe’deki bozulma ve yabancılaşmanın araştırılması Türkçe’nin korunması ve etkin kullanımı için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan meclis araştırma komisyonu, önemli çalışmalara imza atmıştır. Haftada dört gün çalışarak bugüne kadar, çok değerli ilim adamlarımız, alanında söz sahibi olan değerli uzmanlarımız ve sorunları birebir yaşayan 23 konuğumuzla 18 toplantı yaptık. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu komisyon meclisimizde muhalefeti ve iktidarı ile ittifak halinde kurulmuş bir komisyondur. Çalışmalarımızı da aynı olgunluk ve aynı dayanışma içerisinde sürdürüyoruz. Türkçe’deki bozulma ve yabancılaşmanın sebeplerini sayarsak çok şey söylenebilir. Önemlilerini şu

şekilde özetleyebiliriz: Eğitimdeki eksiklik, dil bilincinin yetersizliği, yabancı dilde eğitim yapılması, ilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, basın ve yayın kuruluşlarının sorumsuzca yayın yapmaları, Türkçeleşmiş ve dilimizin vazgeçilmezi olan bazı kelimelerin atılması, yabancı kelime kullanmaya meyledilmesi, kısaltmaların yanlış telaffuz edilmesi, ticari hayattaki yabancılaşma (tabela-reklam), alfabeye yabancı harflerin sokulması, bilişim dilindeki yabancılaşma (bilgisayarinternet kullanımıyla, cep telefonu mesajlarının sorumsuzca kullanılması… Biz komisyon olarak sadece yozlaşma sebeplerini tespit etmekle kalmadık çözüm önerileri de geliştirdik. Bu önerilerden bazıları ise şunlar: Eğitim(sorunun temeli de çözümü de eğitimdedir), resmi kurumlar, ticari hayat, TDK, Türkçe’nin bilim dili olarak geliştirilmesi, ödüllendirme, yazılı basın,

radyo ve televizyon, Türk dünyası, dünya dili Türkçe… Her kullanılan bir yabancı kelime dilimizden en az iki kelimeyi yok ediyor. Dilimiz sanıldığı kadar fakir değildir. Örneğin “trend” kelimesinin bizde 56 tane karşılığı var. Türkiye’de yaşayabilmek için biraz İngilizce bilmek gerekir. Mesela; köyden Mehmet amca hastaneye gelse o anda hastanede yangın çıksa amcamız EXIT kelimesinin anlamını bilmiyorsa yangından kaçamaz. Eğitimde büyük eksiklikler var. Test imtihanı kaldırılmalıdır. Çünkü gençler kendilerini ifade edemiyorlar. Beslenmeyi tostla eğitimi testle yapıyoruz. Gençlerimizi tost ve testin arasından kurtarmak zorundayız. Elbette yabancı dil öğrenmeliyiz ama öncelikle kendi dilimizi öğrenmeliyiz. Kendi dilimizi öğrenemediğimiz için yabancı dili de öğrenemiyoruz.

Kepenk 21


Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu:

Türk Milletinin kuyusu kazılıyor... “Yabancı Dille Eğitim ancak o ülkede hiçbir şey öğrenilemesin, yabancı dil de dosdoğru öğrenilemesin, insanlar düşünemez hale gelsinler diye yapılır. Gerçek yabancı dil öğrenme tekniği de bu değildir. Yabancı dil, kendi dilini kaldırıp atıp tüm dersleri yabancı dille yapmakla öğrenilmez.” Yabancı dille eğitimi taokullarına soktular

or-

Talim Terbiye Kurulunun sessizce toplanıp yabancı dille eğitimin anaokullarına kadar indirilmesi kararını tesadüfen internette öğreniyoruz. Kararda 4 kişi "olur" oy kullanmış, 2 kişi karan onaylamamış. İnternet sitesinde "İki kişinin neden onaylamadığı gerekçesi aşağıdadır." diyor. Ancak, bu gerekçeler yer almıyor sitede. Türk Milletinin tarihten silinmesine yol açacak bir olay oluyor. Türk Milletinin kuyusu kazılıyor. Kimsenin haberi yok. "İmzayı basan bu 4 kişi kimdir? Niye bunlar bu karan imzalamıştır? Kim imzalattırmıştır?" Şimdi de Orhun Kitabelerinden ve daha öncesinden de gelen Türk Edebiyatı (zaten ders saatini fazlasıyla azaltmışlardı) son darbe olarak, tamamen müfredattan kaldırılıyor. Türkiye'de yapılanlara toplu olarak baktığımızda oyun çok daha iyi anlaşılır. Ayrıca bu işi Türkiye'de

22 Kepenk

yapanların da (ucu dışarda gizli cemiyet üyelerinin) bu işi niye yaptıkları da çok iyi anlaşılır. 1. Yabancı Dille Eğitimi, ana okullarına kadar indirme 2. İlkokullarda bütün dinleri birden öğreteceklermişki; çocuk kendisi seçecekmiş kendi dinini. Dünyanın hangi ülkesinde (örnek alınan Avrupa ve Amerika dâhil) böyle bir uygulama var? Hiçbirisinde benzeri bir uygulama yok. Yabancı Dille Eğitim ancak o ülkede hiçbir şey öğrenilemesin, yabancı dil de dosdoğru öğrenilemesin, insanlar düşünemez hale gelsinler diye yapılır. Gerçek yabancı dil öğrenme tekniği de bu değildir. Yabancı dil, kendi dilini kaldırıp atıp tüm dersleri yabancı dille yapmakla öğrenilmez. Yabancı dille eğitim, kişi kendi kimliğini, kültürünü, tarihini unutsun; kendi dedesini İngiliz huliganı zannetsin, yaratıcı bir işler yapıp da kendi geleceğine sahip çıkmasın diye yapılır. Onun İçin her

ülkede her mesleğe gereken yabancı dil öğretilir ve bu yabancı dil bir tane de değildir. Birçok dile ihtiyaç var. Her dilde, her meslek gurubuna hizmet için birçok tercüman ve uzman yetiştirilir. Kendi mesleğini iyice öğrendikten sonra gereken yabancı dili de herkes öğrenir. Kurslarla, görsel-işitsel tekniklerle yabancı dil öğretmek ayrı bir uzmanlık dalıdır. Yarım buçuk Tarzanca ile ne fizik öğrenilir, ne de yabancı dil. Öyle okullarımız var ki, (tabii ağız alışkanlığı olarak "bizim okullarımız" diyorum) yerli misyoner okullarıdır. Bu okullarda Türk Edebiyatı, Türk Tarihi dersleri yok. Veyahut varsa bile; Türk'ün tarih boyunca en büyük düşmanı olan, bilimsel tarafı olmayan, İngiliz'in düşmanca yazdığı kitaplardan öğretiliyor. Özel üniversitelerin bazılarında İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü var; Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü yok.


Radyo Televizyon Üst Kurulu Başkanı Zahid Akman:

“Halkımızın Günde 5 saati TV başında geçiyor”

Bu yasal düzenleme; radyo ve televizyon yayın kuruluşlarına çok önemli yükümlülük ve sorumluluk yüklerken, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’na da denetleme görevini vermiştir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu da, milli birliğin ve kültürün hafızasının dil birliğinden geçtiği inancıyla bu görevini yerine getirmektedir. 24 Kepenk

Radyo ve televizyon yayınlarında Türkçe’nin doğru ve özenli kullanılmasının sağlanması için RTÜK’ün aldığı tedbirler var mı? Dr. A. Zahid Akman: Bilindiği gibi, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, 3984 sayılı yasa ile kurulmuş olup, bu yasa çerçevesinde özel radyo ve televizyon kuruluşlarının yayınlarını “Radyo- televizyon yayınlarını izleme sistemleri kurarak, yayınların 4 üncü maddeye ve bu alanda Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmalara uygunluğu açılarından denetlenmesini yapmak, Yayın kuruluşlarının, bu Kanun hükümlerine aykırı yayın yapması ve tahsis şartlarına uymaması halinde gerekli müeyyideleri uygulamaya karar vermek,” olup, yayın öncesi denetimimiz sözkonusu değildir. Ayrıca, yasada be-

lirtilen yayın ilkelerini ihlalden verdiğimiz müeyyideler yargı denetimine tabi olduğundan ve yasadaki müeyyide sistemi aşamalı cezayı düzenlediğinden, zaman zaman ceza sistemi etkisini yitirebilmektedir. Dil, milletleri millet yapan unsurların başında gelmekte, milli birliğin ve bütünlüğün temelini oluşturmakta ve dildeki yozlaşma, dille sınırlı kalmayıp bütün bir milli değerler sisteminin yara alması ile sonuçlanabilmektedir. Bir büyük düşünüre atfedilen bir anektodu sizlerle paylaşmak isterim: “Bir ülkenin yönetimi sana verilseydi işe nereden başlardın” diye Konfiçyüs’e sorulduğunda, bilgenin cevabı şu olur: “Bir ülkenin yönetimini ele alsaydım, yapacağım ilk iş hiç kuşkusuz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, sözcük-


ler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilemezse, görevler ve hizmetler gereği gibi yapılamaz. Görev ve hizmetin gerektiği şekilde yapılamadığı yerlerde adet, kural ve kültür bozulur. Adet, kural ve kültür bozulursa adalet yanlış yerlere sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içindeki halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.” Yaptırdığımız araştırmalarda, ülkemizde günlük ortalama televizyon seyretme süresi, beş saati bulmaktadır. Şüphesiz kitle iletişim araçlarında kullanılan dil, izleyici ve dinleyicileri, özellikle de çocukları etkileyecektir. Türkçemizin gerek yazı ve konuşma dili olarak yapısının korunarak zenginleştirilmesi ve gerek sosyo-kültürel dinamiklerle uyumlu şekilde kendisini yenilemesi konusunda radyo ve televizyon yayın kuruluşlarına da önemli görevler düştüğünün bilincinde olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeye çalışıyoruz. RTÜK Yasası, radyo ve televizyonlarda Türkçe’nin doğru ve özenli kullanımı konusunda ne gibi düzenlemeler içeriyor? Dr. A. Zahid Akman: Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları

Hakkında Kanun’un 4. maddesi’nin giriş bendinde “Yayınların Türkçe yapılması esastır” denilmekte ve aynı maddenin (h) bendinde de, “Türkçe’nin özellikleri ve kuralları bozulmadan konuşma dili olarak kullanılması; milli birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak çağdaş kültür, eğitim ve bilim dili halinde gelişmesinin sağlanması” hükmüne yer verilmektedir. Bu yasal düzenleme; radyo ve televizyon yayın kuruluşlarına çok önemli yükümlülük ve sorumluluk yüklerken, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’na da denetleme görevini vermiştir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu da, milli birliğin ve kültürün hafızasının dil birliğinden geçtiği inancıyla bu görevini yerine getirmektedir. Bu nedenle; 3984 sayılı Kanun’un 4. maddesi’nin (h) bendine ilişkin denetime özel bir önem ve öncelik verilmektedir. Denetim faaliyetleri dışında RTÜK’ün Türkçe’nin doğru ve güzel kullanımı konusunda yürüttüğü başka çalışmalar da var mı? Dr. A. Zahid Akman: Türk Dili ve tarihi konusunda önemli kurumları ülkemize kazandıran Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk

dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.” sözleri Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun çalışmalarına ışık tutan başlıca unsurdur. Üst Kurul, sadece denetimle yetinmeyerek, Türk Dil Kurumu Başkanlığı ile de işbirliği halinde bölgesel ve yerel radyo ve televizyon yayıncılarına yönelik seminerler düzenlemekte ve bu seminerlerde Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. H.Şükrü AKALIN ve Fakültelerin Fen Edebiyat Bölümü Öğretim Üyeleri tarafından “Türk Dili’nin Doğru ve Güzel Kullanımı” konusunda yayıncılara bilgiler verilmektedir. Ayrıca, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ilk defa “Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Güzel ve Doğru Türkçe Kullanımı Ödülleri” yarışması düzenlemiştir. Müracaatlar 30 Martta sona ermiş olup önümüzdeki ay içinde ödüller açıklanacaktır. Ulusal, yerel, bölgesel radyo ve televizyonlarda, 1 Ocak-31 Aralık 2006 tarihleri arasında yayınlanan eğitim, kültür, haber, haber program, güncel programlar, müzik-eğlence, çocuk, spor, drama ve filmler, kuşak programlar, belgesel programlara verilecek ödüller için yayıncı kuruluşlar, program yapımcıları, bizzat başvurabilecekleri gibi, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu veya Seçici Kurul tarafından da aday gösterilebileceklerdir. Her yayıncı kuruluş veya yapımcı, en fazla üç yapım ile başvurabilecektir. Tek bölümden oluşmayan veya dizi şeklinde süren yapımlar bütün olarak değerlendirmede dikkate alınacaktır. Atatürk’ün doğumunun 125. yıl dönümü etkinlikleri çerçevesinde RTÜK ile Türk Dil Kurumu’nun ortaklığında 1 Aralık 2006 tarihinde Ankara’da Atatürk ve Türk Dili konulu uluslar arası bir panel gerçekleştirilmiştir. Devlet Bakanımız Sayın Beşir ATALAY’ın da katılımıyla gerçekleştirilen panele Türk dünyasından akademisyenler katılmış ve Türk Dili üzerine mevcut durum ve gelecek değerlendirmeleri yapılmıştır. Türk Dili’ne yönelik Kurulumuzun gerçekleştirdiği çalışmalardan birisi de, aldığımız karar çerçevesinde, Ocak 2007 tarihinde tüm radyo ve

Kepenk 25


televizyon yayın kuruluşlarına -ki yaklaşık 1400 civarındadır- Türk Dil Kurumu’nun hazırlamış olduğu sözlüğü dağıttık. Yayın kuruluşları ile gerçekleştirdiğimiz tüm toplantılarda Türkçe’nin doğru ve düzgün kullanımına yönelik hassasiyetlerimizi ifade ettik. Yine Ocak 2007’de gerçekleştirdiğimiz Radyo Dinleme Eğilimleri Araştırmasında, Radyo kanallarının Türkçe kullanımlarına ilişkin değerlendirmeye bir bölüm ayırdık ve bu konuda radyo dinleyicilerinin radyolardaki Türkçe hakkında kanaatlerini tespit ettik. Yaklaşık bir yıl önce, 23 Nisan 2006 tarihinde Televizyon yayınlarında programlar için geliştirdiğimiz akıllı işaretler sembol sistemini hayata geçirdik. Bu sembollerden birisi de kaba ve kötü konuşmayı da kapsayan “olumsuz davranışlar” işaretidir. Yayında, diğer olumsuz davranışların yanında dildeki özensizlik yer aldığında, söz konusu işaret kullanılacaktır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Türkçemize yönelik bir duyarlılık oluşturma kampanyası hazırlanacak olursa, buna en üst düzeyde katkı sağlamaya da hazırdır ve bu husus, Türkçe’deki Bozulma ve Yabancılaşmanın Araştırılması, Türkçe’nin Korunması ve Etkin Kullanımı için Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis

26 Kepenk

Araştırma Komisyonuna da açıkça ifade edilmiştir. Günümüzde Türkçe pek çok ülkede konuşulmaktadır. Bunlardan en önemlileri de Türki Cumhuriyetler ve Azerbaycan’dır. Geçtiğimiz günlerde RTÜK ve Azerbaycan Milli Televizyon Radyo Şurası arasında bir işbirliği protokolü imzaladınız. Bu tür işbirliğine yönelik çalışmalar Türkçe’nin daha yaygın bir coğrafyada tek dil olarak konuşulmasına katkı sağlayabilir mi? Dr. A. Zahid Akman: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu olarak dost ve kardeş Azerbaycan’ın Milli Radyo ve Televizyon Şurası ile ülkelerimizin yayıncılık sektörlerinin geliştirilmesi, mevzuatlarımızın çağın gereklerine uyarlanması ve program hizmetlerinin dolaşımı konularında işbirliğine önem

veriyoruz. Öncelikle Azerbaycan Milli Televizyon Radyo Şurası ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulu arasındaki işbirliği çalışmaları hakkında kısaca bilgi vermek isterim. Bildiğiniz gibi Azerbaycan Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesine taraf olması sürecindedir ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu olarak bu sürece katkı yapmak arzusundayız. Uluslararası bir Sözleşme olan Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi ifade ve haber alma özgürlüğünün gerçekleştirilmesinin bir yolu olan televizyon yayıncılığında Avrupa ülkeleri arasında ilke/esas ve uygulamalarda birlik ve beraberliği sağlamak üzere düzenlenmiştir. Amacı sınır ötesi televizyon yayınlarının sözleşmede belirlenen ortak kurallar çerçevesinde yapılarak taraf devletler arasında serbestçe dolaşabilmesine imkan tanımaktır. Türkiye 1993 yılından beri Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesine taraftır. Sözleşme Avrupa Konseyinin yayıncılık alanındaki mevzuatı olup, taraf olmamız nedeniyle iç hukukumuza da uyarlanmıştır. İfade ve haber alma özgürlüğü açısından öneme sahip olan Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi, aynı zamanda demokratik ve çağdaş bir toplum olma yönünde ciddi katkılar yapan bir belgedir. Sözleşmeye Azerbaycan’ın da taraf olması sürecinde çalışmaları kolaylaştırmak ve hızlandırmak için Türkiye ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu olarak gerekli girişimlerde bulunduk ve Aralık ayında Milli Radyo ve Televizyon Şurası yöneticilerinin de


katılımıyla Ankara’da Avrupa Konseyi Uzmanlar Toplantısı gerçekleştirdik. Söz konusu toplantıda Sözleşmeye taraf olmak isteyen Azerbaycan Cumhuriyeti açısından Türkiye’nin 15 yıla yaklaşan tecrübeleri ışığında görüş alışverişinde bulunulmasının yararları Avrupa Konseyi yetkilileri tarafından da vurgulanmıştır. Azerbaycan Milli Radyo ve Televizyon Şurası ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulu arasında bu ziyaretimiz vesilesiyle imzalanan işbirliği protokolü de iki kurum arasında varolan ilişki ve işbirliğini düzenlemeyi, geliştirmeyi ve güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Protokol, iki kurum arasındaki radyo ve televizyon yayınları, uluslar arası ilişkiler, teknik yardımlaşma, teknoloji geliştirme, bilişim ve her türlü eğitim alanlarında işbirliğini içermektedir. Protokol hazırlanırken her iki kurumun ve iki ülkenin yayıncılık sektörlerinin ihtiyaçları esas alınmıştır. İşbirliği protokolü iki ülke düzenleyici kurullarının, birbirlerini desteklemek amacıyla; yayınlar, eğitim programları, donanım malzemeleri, kayıt ve bilgisayar yazılımları konularında birbirlerini bilgilendirmelerini ve bu hususlarda karşılıklı olarak, tarafların imkanları dahilinde, söz konusu malzemelerin değişiminde bu-

lunmalarını, birbirlerine bilgi teknolojilerinin kullanımına ilişkin gereken teknik desteği sağlamalarını, bilişim ve bilgi iletişim teknolojilerinin verimliliğinin artırılması çalışmalarında birbirlerine katkıda bulunmalarını, internet üzerinden yapılan yayıncılık da dahil olmak üzere yayıncılık konularındaki tüm yasal düzenlemeler ve etik ilkeler açısından gerekli koordineleri sağlayarak karşılıklı görüş alış verişinde bulunmalarını, ülkelerinde, yayıncılık alanında düzenlenen, ulusal ve/veya uluslararası nitelikteki kurs, seminer, panel, konferans, hizmet içi eğitim ve benzeri etkinliklere birbirlerini davet etmelerini, her iki ülkede düzenlenen radyo ve TV festivalleri, yarışma ve kültür gösterilerine karşılıklı olarak ve imkanları ölçüsünde katılmalarını, bilgi ve tecrübe aktarımı amacıyla, süre ve şartları ayrıca tespit edilmek üzere, karşılıklılık ilkesi çerçevesinde geçici görevlendirme ile personel değişiminde bulunmalarını öngörmektedir. Bunun yanında oradaki temaslarımızda da ifade ettiğimiz gibi Azerbaycan da dahil olmak üzere Türkçe’nin konuşulduğu tüm Orta Asya Cumhuriyetlerine ve Türkiye’ye yönelik Türkçe yayın yapan bir televizyon kanalının kurulmasını arzu ediyoruz. Azerbaycan’ın rehberliğinde Orta Asya Cumhuriyetleriyle çok ciddi

RTÜK Başkanı Akman'a hizmet ödülü Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Zahid Akman, Karaman Valiliği tarafından verilen Türk Kültürü ve Diline Hizmet Eden Devlet Adamı Ödülü'ne layık görüldü. RTÜK Başkanı Akman, Radyo ve televizyon programlarında Türkçe’nin doğru ve özenli kullanılmasını sağlamak için “Türkçe Ödülleri” veren, Türkçe kitapları bastırıp yayın kuruluşlarına dağıtmasıyla, Karaman 730’uncu Türk Dil Bayramı ve Yunus Emre’yi Anma Etkinlikleri çerçevesinde Karaman Valiliği tarafından verilen Türk Kültürü ve Diline Hizmet Eden Devlet Adamı Ödülü'ne layık görüldü. Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Yasa gereğince radyo ve televizyon yayınlarında

Türkçe’nin özellikleri ve kuralları bozulmadan konuşma dili olarak kullanılmasını denetleyen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, denetim faaliyetinin yanı sıra Türkçe’nin doğru ve özenli kullanımı konusunda toplumun ve yayın kuruluşlarının duyarlılığının artırılmasına yönelik çalışmalar yürütüyor.

münasebetler kurup tüm Türk Cumhuriyetlerinin ortak bir televizyonun kurulması için gereken faaliyetlerin başlatılması zamanı gelmiştir. Teşekkür ederiz.

Zahid Akman Kimdir? Aykut Zahid Akman 1958’de Ankara’da doğdu. 1984 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. 1986-1987 yıllarında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Radyo Televizyon Sinema Ana Bilim Dalında “TRT Televizyon Haberciliği” konusunda yüksek lisans yaptı. 1987-1995 yıllarında “TV Yayınlarının Gecekondu Gençliğinin Eğitimine ve Toplumsallaşmasına Katkısı” konusunda doktora yaptı. 1983-1988 yılları arasında değişik yayınlarda yöneticilik ve gazetecilik görevlerinde bulundu. 1988-1992 yıllarında iletişim ve tanıtım hizmetleri üreten bir ajansın sahipliğini yaptı.

Bu çalışmalarda, radyo ve televizyon programlarını hazırlayan yapımcıların, metin yazarlarının, sunucuların ve muhabirlerin eğitimi öncelikli olarak ele alınıyor.

1993-2000 yıllarında Kanal 7 Televizyonu Ankara Temsilciliği, ana haber sunuculuğu ve çeşitli haber programlarının yöneticiliği ile sunuculuğunu üstlendi.

Türk Dil Kurumu Başkanlığı ile işbirliği halinde bölgesel ve yerel radyo ve televizyon yayıncıları için seminerler düzenleniyor bu seminerlerde yayıncılara Türkçe’nin doğru ve özenli kullanımı konusunda bilgiler veriliyor.

2000-2003 yılları arasında Kanal 7 Televizyonu Washington Temsilciliği görevinde bulundu. 17 Temmuz 2005 tarihinde RTÜK başkanlığına atandı.

Kepenk 27


Yimpaş Oteller Zincirinin Genel Müdürü Muhammet Levent Cengiz:

Türk Kültürü ve Misafirperverliği ile hizmet sunuyoruz” Konaklamak, eskiden beri ticaret yapan, seyahet eden insanların en büyük gereksinimi olmuştur. İnsanlar gittikleri yerlerde gönül huzuru ile kalabilecekleri, güven duygusunu hissedebilecekleri yerler aramışlardır. Türk-İslam geleneğinde devletler kurumlar ve insanlar misafirleri ağırlamak için hanlar, köy odaları, kervansaraylar yapmışlardır. Kervansaraylar aynı zamanda insanların güvenli bir şekilde geceleyip dinlenecekleri mekanlar olarak karşımıza çıkar. Yine hanlar da bu görevleri daha küçük ölçekli olarak yerine getirmişlerdir. İbni Batuta, Ahilerin misarfirleri, tüccarları nasıl ağırladıklarını sitayişle anlatır. Yani ticarette konaklamanın önemi günümüzde olduğu kadar tarihi süreçte de önemli bir yer tutmaktadır. Bu sayımızda bu hizmeti en güzel şekilde yapan bir kuruluşun YİMPAŞ’ın oteller zincirinin genel müdürü M. Levent Cengiz’le günümüzdeki anlayış üzerine söyleşi yaptık. Sayın Cengiz’in konu ile ilgili görüşlerini ilgi ile takip edeceğinizi umuyoruz. Sizi tanıyabilir miyiz? M. Levent Cengiz: 1972 Muğla Marmaris’te doğdum. Muğla İmam hatip Lisesini bitirdim. Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili MYO’dan sonra S.D.Ü İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldum. Milli Gençlik Vakfı ve Anadolu Gençlik Derneği gibi Sivil Toplum Örgütlerinde yöneticilik yaptım.1998 Yılından itibaren Yimpaş Holding bünyesinde görev yapmaktayım. Yimpaş Oteller Zincirinin Genel Müdürlüğü’nü yürütmekteyim. Kısaca Yimpaş Holdingi tanıyabilirmiyiz?

28 Kepenk

M. Levent Cengiz: Yimpaş Holding 1982 yılında yüzde yüz yerli sermaye ile kurulmuş bir halk hareketidir. Küçük birikimleri’ni bir araya getiren Anadolu insanı bu birikimlerini yine Anadolu’nun kalkınması noktasında yatırımlar yapmış ve bu dev holdingi meydana getirmiştir. Şu an bünyesinde Avrupa’nın Gıda Devi Aytaç gibi bir çok fabrikayı uhdesinde bulundurmaktadır. Ayrıca 40 şubesi ile Mağazalar Zinciri, Oteller Zinciri, Hastaneler gibi bir çok şirketinde sahibidir. Bünyesinde 10 binin üzerinde çalışanı ve 115 bin ortağı bulunmaktadır. Yimpaş Holdingin bu kadar büyümesinin altında yatan sebep nedir? M. Levent Cengiz: Yimpaş Holding hiçbir zaman Faizci kapitalist düzenin esiri olmamış bugüne kadar

hiçbir teşvik yada kredi kullanmamıştır. 2001 krizinde bir çok dev şirketler batarken Yimpaş Holdingin ayakta kalmasının en büyük sebebi budur. Ayrıca Anadolu insanının birlik ve beraberlik dokusu şirketimizin en hakim özelliklerindendir. Yimpaş Otelcilik sektörüne nasıl başladı? M. Levent Cengiz: Evet. Yimpaş grubu her alanda hizmette kaliteyi ve güveni esas almıştır. Anadolu’da Türk kültürü ve misafirperverliği ile hizmet veren işletmelerin yeterli olmayışı yimpaş grubunu bu sektörde de var olmasına neden olmuştur. Bir başka açıdan da bir şehirde bulunan otel dokusu o şehrin kalkınmasına da öncelik etmektedir.Yimpaş Grubu da Anadolu’nun kalkınmasını ve yerli sermayenin dirilmesini kendisine amaç edinmiştir.


Eskişehir’in ilk ve tek dört yıldızlı Otelden bahseder misiniz? M. Levent Cengiz: İlk olarak Eskişehir’de 1998 yılında bir otel inşa etmiştir. Bu otel Eskişehir’in ilk ve tek dört yıldızlı işletmesidir. Bünyesinde 10’u süit olmak üzere 79 odası, 1.sınıf Restaurantı, dört ayrı çok amaçlı toplantı salonu, saunası, şark köşesi, bussinnes room gibi ayrıcalıklı alanları bulunmaktadır. Ayrıca bu tesisin hemen yanı başında yine yimpaş grubuna ait bir Alış Veriş Merkezi bulunmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla Yozgat Sivas Karayolunun en nezih dinlenme tesisini siz işletiyorsunuz? M. Levent Cengiz: Grubumuz ikinci otel yatırımını 1999 yılında Yozgat’ta yapmıştır. Yozgat Sivas karayolu üzerinde bulunan bu tesis bölgenin en nezih dinlenme tesisi özelliğini de taşımaktadır. Bünyesinde 37 oda ,toplantı ve oyun salonları, cafe restaurant, Kültür park, Mini hayvanat bahçesi, halı saha, çim saha ve cami bulunmaktadır. Kahramanmaraş’taki özellikleri nelerdir?

Otelinizin

M. Levent Cengiz: Kahramanmaraş’taki tesisimiz bölgenin en büyük kongre oteli olma özelliğini de taşımaktadır. 2000 yılında inşa edilen tesisimizde 12 adet süit olmak üzere 120 oda, Restaurantlar, bir tanesi

Yimpaş Otel / Eskişehir 2000 kişilik olmak üzere 6 ayrı çok amaçlı toplantı salonu, oyun salonu,internet cafe, fitness center, sauna gibi bir çok ayrıcalık bulunmaktadır. Otelcilikteki hedefleriniz nelerdir? M. Levent Cengiz: En büyük Yerli Zincir Oteli olacağız. Yatırımlarımız devam ediyor. Şuan Şanlıurfa, Malatya, Elazığ, Erzurum, Çorum, Düzce, Aydın, İstanbul olmak üzere sekiz adet tesis inşaatımız devam ediyor. Yatırımlar tamamlandığında Tesis sayısı bakımından Türkiye’nin yerli otel zincirleri arasında ilk beş’e yerleşiyoruz. Hedefimiz en büyük Yerli Zincir olmaktır. Peki diğer otellerden farkınız nedir? M. Levent Cengiz: Yatırımlarımızın tamamı şehir otelidir. Diğer otel zincirlerinden farkımız şehir Otelciliğinde uzmanlaşıp fazlaca resmi görünen otel sektöründe Bu resmiyeti Anadolu misafirperverliği ve güler yüzünü kaynaştırarak bir konsept

oluşturmamızdır. Personelimiz bu manada her biri profesyoneldir. Otellerimizde en öne çıkan özelliklerimiz güven, hijyen bir ortam ve Anadolu ile yoğrulmuş hizmet kalitesidir. Özellikle Hafta içi otellerimizde müşterilerimiz en az bir hafta önceden rezervasyon yaptırmaları gerekiyor. Otellerimizde ki hizmet standartımız zamanla müşteri sadakatini de beraberinde getirdi. Dolayısıyla bir yoğunluk yaşıyoruz. Bu durum bizleri daha yeni yatırımları yapmamıza teşvik ediyor. Restauranlarımız klasik otel mutfağının dışında bulunduğu yöreye has kültürü de yansıtan özelliklere sahiptir. Bu manada otel müşterimiz dışında oldukça yaygın bir müşteri kitlemizde bulunmaktadır. Turizm sektöründe başka yatırımlarınız olacak mı? M. Levent Cengiz: Evet.Yimpaş Otelcilik İnşallah pek yakında ALTERNATİFSİZ ACENTA sloganı ile acen-

Kepenk 29


tacılık faliyetlerine başlayacaktır.Bu konu ile ilgili alt yapı çalışmalarımız devam ediyor. Amacımız Anadolu’nun farklı dokularındaki insanları kaynaştırmak ve Anadolu’nun ta ki Malazgirt savaşından itibaren ki manasını insanımıza ve ülkemize gelen ziyaretçilere yaşatmak.

Yimpaş Otel / K.Maraş

Türk Turizmini nasıl değerlendiriyorsunuz? M. Levent Cengiz: Evet. Türkiye’de 1980 sonrası tesis sayılarında yoğun bir artış yaşandı. Maddi imkanları daha geniş turistlere ev sahipliği yaparken maalesef bu tesislerimiz de yeniden yapılandırma yapılamadığından hizmet kalitemizde bir düşüş yaşandı.Bu beraberinde maddi imkanları daha zayıf misafirlere ev sahipliği yapmamıza neden oldu. Ayrıca her şey dahil sistemi de kalitede belirli bir düşüş yaşanmasına da sebebiyet verdi. Ancak özellikle birkaç yıldır yerli ve yabancı otel zincirlerinde bir artış yaşanmakta.Tabi ki bu beraberinde rekabetle birlikte belirli bir kalite standartınıda getirmekte. Turizmde en verimli zaman hangi dönem? M. Levent Cengiz: Efendim, biraz önce dediğim gibi 80’li yıllar da bu sektörde müthiş bir gelişme oldu,ancak turizmde en büyük pasta 1996-REFAHYOL hükümeti zamanında gerçekleşmiştir. Sonradan bazı yıllarda Turist sayısında bir artış yaşanmış olsa da döviz girdisi olarak eski dönemler aranmaktadır. Hükümetten sektör olarak beklentileriniz nelerdir? M. Levent Cengiz: Turizm de kalitenin artması maliyetlerle de paralel’dir. Bu manada son dönemde

30 Kepenk

Yimpaş Otel / K.Maraş söylenen Hükümetin Turizme bakışı atadığı bakandan belli yorumunu ters yüz edecek özellikle KDV gibi bir takım gereksiz vergilerin kaldırılması elzemdir. Sayın bakanımız bu eleştirileri hak etmeyen, vizyonu açık bir insan. Özellikle İç Turizmi canlandırmakla ilgili yapmış olduğu çalışmaları takdire şayandır. Anadolu’muz kilim gibidir. Bu dokuyu öncelikle bizler öğrenmeliyiz ve bu dokuyu yabancı misafirlerimize de göstermeliyiz. Bu manada Bakanlığımıza çok önemli görevler düşmektedir. Özellikle yurt dışı fuarlarına özen gösterilmelidir. EMİTT Uluslar arası Doğu Akdeniz Turizm fuarında Yimpaş standınıda gördük, bu hususdaki görüşleriniz nelerdir?

M. Levent Cengiz: Biz Yimpaş Grubu olarak fuar organizasyonlarını önemsiyoruz.Avrupanın en büyük fuarlarından biri olan EMİTT’te bu yıl yer aldık.YİMPAŞ otelcilik bundan böyle uluslar arası fuarlarda da yerini alacaktır. Son olarak İlave etmek istediğiniz, ulaştırmak istediğiniz mesajınızı da alalım? M. Levent Cengiz: Biz yimpaş ailesi olarak bize gösterdiğiniz ilgiden dolayı çok teşekkür ediyoruz. Kepenk dergisinin yapmış olduğu bu güzide çalışmalarında devamını diliyoruz. Ayrıcalıklarla bütünleşmiş yimpaş Oteller her zaman böyle çalışmaların yanında yer alacaktır.


Kaybolan Meslekler Röportaj: Mehmet Nuri YARDIM

Yüzyıllara, belki bin yıllara dayanıyor meslekler. Kimisi ömrünü tamamlamış ve kitap sayfalarının arasında tozlu raflardaki yerini almış, kimiyse değişen düzene ayak uydurup kendini geliştirmiş ve hayatiyetini devam ettirmiş.

Eski mesleklerimizin toplum hayatımızda yeri çok büyüktü. Değişen sosyal ve toplum hayatı ile birlikte bugün o mesleklerden bir kısmı silindi, hatta neredeyse unutulup gitti. Yeni nesiller büyük dedelerinin yaptığı mesleklerden habersiz bugün. Hâlbuki o mesleklerle toplum hayatı ayakta durmuş, aileler geçinmiş, insanlar ihtiyaçlarını temin etmiştir. Abacılar, Ayvazlar, Badanacılar, Basmacılar, Camgerler, Çatmacılar, Çığırtkanlar, Dalkavuklar, Debbağlar, Dülgerler, Habbazlar’dan, Kakmacılar, Kasarlar, Kuşbazlar, Meddahlar, Paspanlar, Sakalar, Sedafkarlar, Sükkerciler ve Tulumbacılar bugün artık hafızalarda yer etmeyen unutulmuş meslekler kervanına katılmış bulunuyor. Metinleri Serkan Özburun tarafından kaleme alınan, hazırlığı ve genel yayın müdürlüğü Emin Oran tarafından yapılan Kaybolan Meslekler kitabı Kuveyt Türk Yayınları arasında sanat dünyasının ve kitapseverlerin ilgisine sunuldu. Eser, şimdiden kütüphanelerdeki seçkin yerini aldı bile. Daha önce de birçok kültür ve sanat faaliyetine destek olan, sahip çıkan ve yayım yapan Emin Oran ile “Kaybolan Meslekler” kitabı hakkında konuştuk.

kendini geliştirmiş ve hayatiyetini devam ettirmiş. Biz kurum olarak bugüne kadar birçok değişik sosyal proje ve konuyla meşgul olduk. Meselâ bundan önce her sene yaptırdığımız duvar takvimini belli bir konuya tahsis ediyorduk. Bir sene kervansaraylarımıza, bir sene çeşmelerimize, bir sene diğer vakıf eserlerimize. Meselâ, bir sene Avrupa’daki Türk İzleri başlığıyla, Mostar Köprüsü’nün yıkıl-

madan evvelki orjinal halinin fotoğrafının da olduğu takvimimizi hazırlamıştık. Bir sene de kaybolan mesleklerle ilgili on iki tane güzel resim bulmuştum. O zamandan beri aklımdaydı bunu kitaplaştırmak. Nasip bugüneymiş. Oldukça güzel, içimize sinen ve faydasına gönülden inandığımız bir çalışma oldu. YARDIM: Geçmişte esnaf loncalarının önemi büyük. Loncaların ku-

YARDIM: Kaybolan Meslekler kitabının yazılış hikâyesini anlatır mısınız. İlk olarak bu düşünce sizde ne zaman doğdu ve nasıl gelişti? ORAN: Yüzyıllara, belki bin yıllara dayanıyor meslekler. Kimisi ömrünü tamamlamış ve kitap sayfalarının arasında tozlu raflardaki yerini almış, kimiyse değişen düzene ayak uydurup

Kepenk 31


gerçekten çok titiz ve özverili bir çalışma gerçekleştirildi. Arşivler tarandı, birebir mesleklerin ahkâm defterlerinden futuvvetnameleri bulundu, yerli yabancı bir çok kaynak eser incelendi. Kitabın sonunda yer alan yaklaşık üç sayfalık kaynakça da bunun bir göstergesi niteliğinde. İnsanların bu eserden kendine katacağı o kadar çok şey var ki… Şairin dediği gibi “Ben görmek isteyen gözlerin bakışındayım.” Kitabın en güzel tarafı da bu olsa gerek önemli olan neresinden baktığınız...

ruluşu ve toplumdaki fonksiyonu nasıl olurmuş? ORAN: Osmanlı’daki yapıya baktığımız zaman inanılmaz bir sosyal aktiviteyi görüyoruz meslek oluşumlarında. Sivil toplum kuruluşlarına da bir örnek. Bugün günümüzün arayıp da bulamadığı, imrenmiş olduğu bir sosyal yapılaşma. Meselâ şimdi Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bir çok devlet, sosyal dengeyi sağlayabilmek için şehir içindeki esnaflara, işletmelere sınırlamalar getirmeye çalışıyor. Altı yüz sene üç kıtada hüküm sürmüş olan Osmanlı, o zamanın iletişim şartlarında öyle bir sistem kurmuş ki, mesela bir ilde iki yüz tane bakkal olacak. İkiyüz birincisine müsaade edilmiyor. Sosyal dengeyi bozmasın diye. Bugün bunu yapabilirsek ne âlâ. Dikkatimizi çeken konulardan bir tanesi bu. Bunun yanında ticarî ahlak, terbiye, karşılıklı saygı ve sevgi, adalet ve daha bunun gibi yazmaya sayfaların yetmeyeceği binlerce artı. YARDIM: Kalpakçılar, Gedelikçiler, Tekelciler, Yularcılar, Kamçıcılar, Kavaflar, Çizmeciler, Mestçiler, Terlikçiler, Natırlar… Ve daha birçok mesleğin adı geçiyor kitapta. Bugün bunlar genelde yaşamıyor. Unutulan, terk edilen meslekleri mi hatırlatmak istediniz? Yani bir çeşit nostaljik duygu mu bu? ORAN: Kesinlikle hayır. Böyle bir çalışmayı yalnızca bir nostaljik duygu olarak nitelemek yetersiz kalacaktır. Elbetteki insanlara bir şeyleri hatırlatmak istedik, ama düşüncemiz yalnızca bu yönde olsaydı bir sayfaya fotoğraf altına da tek bir satır yazı yazmamız yeterli olacaktı. Ama bizler hatırlatırken kitapta yer alan bilgilerle ve anlatım diliyle o devrin havasını birebir teneffüs ettirmek, dününü çokça bilmeyen bugünü ise kendini arama çabası içinde geçiştiren nesilde yitirilen hasletleri ortaya çıkaracak, geçmişle gelecek arasında da bir köprü vasfı taşıyacak nitelikte bir çalışma olsun istedik. Kitap için

Kitabı hazırlarken dikkatimizi celbeden en önemli hususlardan biri haksızlığın karşısında bütün meslek erbabının birlikte durmasıydı. Bunun yanında da çırak, kalfa, usta ve bununla birlikte meslek loncalarının ilişkileri bireysel kazançlardan ziyade toplumsal bir dayanışmayı örgütleme niteliğinde olmasıydı.

YARDIM: Bizim tarihimizde esnafın kendi aralarında çok sıkı bir dostluk, muhabbet ve dayanışma olduğu belirtiliyor tarihçiler tarafından. Bu konuyu biraz açabilir misiniz? Eski esnafın birbirleriyle olan ilişkileri nasıldı? ORAN: Kitabı hazırlarken dikkatimizi celbeden en önemli hususlardan biri haksızlığın karşısında bütün meslek erbabının birlikte durmasıydı. Bunun yanında da çırak, kalfa, usta ve bununla birlikte meslek loncalarının ilişkileri bireysel kazançlardan ziyade toplumsal bir dayanışmayı örgütleme niteliğinde olmasıydı. Kitapta da yazıldığı üzere yıl içerisinde esnaflar arasında çeşitli etkinlikler ve eğlenceler düzenlenirdi. En küçük çıraktan en yaşlı ustaya kadar herkes bir arada bulunur böylece dayanışma arttırılırdı. Kuşak bağlama törenleri, açılış merasimleri, farklı meslek erbabının bir arada olduğu birçok değişik aktiviteyi görebiliyoruz o dönemde. Bugünlerde büyük küçük hemen hemen her şirket gerek motivasyon gerek birlikte yaşama kültürü adı altında çalışanlarına bu bilinci kazandırmaya çalışıyor. Buradan da anlıyoruz ki zamanında kaybettiğimiz şimdi ise yeniden kazanmaya çalıştığımız hasletlerin öncüsü onlar. YARDIM: Bu mesleklerden Anadolu’da yaşayanlar var. Bakırcılar, Nalbantlar vs. Bugün bu eski mesleklerden yaşayanları ayrı bir çalışma yapmayı düşündünüz mü?

Kepenk 33


“Anadolu’da Direnen Meslekler” gibi bir başlıkla ayrı bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz? ORAN: Açıkçası gönlümüzden geçen o kadar çok başlık var ki... Biz burada Kaybolan Meslekler’le bir kapıyı araladık bir nevi öncülük ettik. Yolun başındayız ama adımımız sağlam, günübirlik tüketilecek şeylerden ziyade bir ömür paylaşılacak değerleri ortaya koymaya çalışıyoruz. Anadolu bir derya, her taşın altında ayrı bir güzellik her kapının ardında ayrı bir hikâye var. Anadolu saf, Anadolu bâkir... Buram buram tarih kokuyor. Aslında geçmişimiz bir gurur tablosu olarak karşımıza çıktığında bize de yapacak o kadar çok iş düşüyor ki. İnşallah bu çalışmadan sonra yapmayı hedeflediğimiz projeler elimizin altında günışığına çıkmayı bekliyor. Meselâ Kaybolan Müziğimizi inşallah kitap haline getireceğiz. Bu arada hemen Itri’ye bir atıfta bulunacağım. Biliyorsunuz Itri Efendi 1700’lü yıllarda yaşamış ünlü bir bestekârımız, şairimiz “tekbir”in de bestekârıdır kendisi. O zat-ı muhterem Edirnekapı’daki mezarlıkta medfun idi. Zamanla mezar kaybolmuş ve âdeta bir değer yitirilmişti. Müzikle alakadar genel müdür yardımcılarımız-

34 Kepenk

dan biri konuyu bizlere açtı ve biz de önem atfederek bu değerli insanın kabrini özenle düzenledik. Ayrıca içine bir de sensör yerleştirerek bestekârı olduğu Tekbir’i oradan geçenlere dinletiyoruz. Bunlarla birlikte yapmayı istediğimiz o kadar çok güzel şey var ki. Tek ihtiyacımız doğru zaman.... YARDIM: Konuya ilgi duyanlara tavsiye edeceğiniz hususlar nelerdir? Özellikle Anadolu’daki araştırmacılarımıza yönelik önerileriniz neler olabilir? ORAN: Daha önce de belirttiğim gibi bizim çalışmamız ummanda bir damla. Böyle bir çalışmaya girecek

kişi öncelikle bunu özümsemeli. Ve tarihini atasını geçmişini sevmeli, bununla birlikte yarını inşa ettiğinin de farkında olup buna göre çalışmalı. Çok sevdiğim bir söz vardır sözün güzelliğinden dolayı da birçok kişinin farklı birçok şeyi kastederek tekrarladığı bir söz “Biz bu dünyayı atalarımızdan miras değil, çocuklarımızdan emanet aldık.” İşte bizim istediğimiz zihniyetin temelini bu oluşturmalıdır. Önemli olan şudur ki dün yaşamış bu meslekler ve hikâyeler aslında bize dünden kalan ve bizimde yarınlara bırakılacak kendi kültürümüzün mirasıdır. Emek asla zayi olmaz yarınlara taşınarak geçmişe vefa geleceğe miras olarak bedelini bize fazlasıyla öder.


“İyi Bir Hekim Aynı Zamanda İyi Bir İletişimci Olmalıdır” Aslen Erzincan Kemaliyeli olan Fatma Tülin İpek 1964’de Ankara’da doğdu. İlkokul öğrenimini Hamdullah Suphi İlköğretim okulunda Ortaokul ve lise öğrenimini ise Bahçelievler Deneme Lisesinde yaptı. Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinden Okul 3.lüğü ile mezun oldu. Evli olan F. Tülin İpek 3 çocuk annesidir.

mamızın başlarında bana karşı tereddütlerinin olduğunu belirterek şu itirafta bulundu: ‘önceleri kadın olduğundan dolayı başarısız olacağını düşünüyordum; ta ki, hastalarının uzun kuyruklar oluşturduğunu görene kadar.’ Tabi bu önyargıların yıkılmış olduğunu görmek bana büyük mutluluk veriyor.

Mezuniyetinden sonra sekiz yıl polikliniklerde çalışarak tecrübe sahibi olan Tülin İpek 12 yıldır Ankara Kızılay’da kendi polikliniğini işletiyor. Yaklaşık yirmi bir yıllık iş hayatında kadın olmanın zorluklarını bize şöyle özetliyor. “Meslek hayatımın ilk yıllarında kadın olduğum için insanlar kadındır, tecrübesizdir diyerek beni hekim yerine koymuyorlardı. Özellikle kurumlarla anlaşırken yetkililerin bana karşı güvensiz yaklaşımları oluyordu. İlk muayenehanemin sahibi bile anlaş-

Tıp, sürekli gelişim gösteren bir alandır. Önce insan diyerek, bu alanla ilgili tüm gelişmeleri yakından takip ediyorum. Yurtiçi ve yurtdışında dişçilik ve diş teknolojileri ile ilgili fuarlar yapılıyor. Bu fuarların en önemlisi ve en büyüğü Almanya’da yılda iki kere yapılan Dünya Diş Fuarıdır. Bazı dünya şehirlerinde dişçilikteki alanlara göre tanıtım fuarları yapılır. Örneğin; Dubai’de kanal tedavisi ile ilgili fuarlar yapılıyor. Ben bunların geneline katılmaya çalışıyorum. Oraya giderek,

Fatma Tülin İpek geliştirilmiş yeni ürünleri görüyorum. Bu ürünleri geliştirenlerin bütün ülkeleri gezip tanıtmaları masraflarından dolayı uzun zamanda gerçekleşiyor. Ben insanlarımız için, bu gelişmelere göz yummayıp, kulak kapatmayıp yenilikleri yakından takip ederek ülkemize getiriyorum. Bu fuarların hem alet açısından, hem de bilgi açısından çok faydalı olduklarını düşünüyorum. Gelişen teknoloji biz hekimlere büyük kolaylıklar sağlıyor. Mesela; önceden hastaya kanal tedavisi yaparken bir film çekimi için hasta on beş dakika beklemek zorunda kalıyordu. Kanal aletlerini takarak ağzı açık bir şekilde bekletiliyordu. Şimdi bilgisayara bağlıyorum film anında görüntüleniyor. Bu da tedavide büyük kolaylık sağlıyor. Ağız içi kamerasını hastanın ağzına yerleştiriyorum, hasta ağzının içindeki çürüklerini ekranda görebiliyor. Bu alandan mezun olan gençlerimizin hemen muayenehane açmalarını faydalı bulmuyorum. Tecrübe edinme açısından polikinliklerde çalışmalarını tavsiye ediyorum. İnsan ilişkileri bu meslekte çok önemlidir. Hastanın, şikâyetini rahat bir şekilde anlatabilmesi için insan ilişkilerinde uzmanlık her doktor için elzemdir. Doktorların mesleki başarılarının anahtarı iletişimdir.

Kepenk 35


rk U an slu

“Estetik Gerektiren İşler Kadın İşidir”

Türkan Uslu 1968’de Ankara’da doğdu. Uslu, liseyi bitirdikten sonra bir polis memuru ile evlilik yaptı. Eşinin görevi sebebiyle çeşitli illerde ikamet etti. Yaşadığı şehirlerin el sanatlarında tabiri caiz ise yeteneğini konuşturarak ailesine katkıda bulundu. El işlerine yatkınlığından dolayı gelinlik moda evlerinde moda tasarımcılığı ve Isparta’da bulundukları dönemde halı motifi tasarımcılığı yapmıştır. Aynı zamanda boyama ve alüminyum folyo işleriyle, çiçek ve takı tasarımları yaparak yeteneklerini sergiledi. Türkan Hanım, ticari serüvenini KEPENK’e şöyle anlattı: “Çocuklarını okula gönderdikten sonra evde akşama kadar televizyonun karşısında oturan kadınlardan olmak beni çok rahatsız ediyordu. Milletin özel hayatlarını kullanarak reyting yapmak isteyen bazı medya gruplarının malzemesi olanlardan olmak istemiyordum. Çalışan ve üreten ailesine katkıda bulunan birisi olmak istiyordum. Çalışmak istediğimi bir arkadaşıma söyledim. Kendisi bir kurumun sekreterliğini yapıyordu ve (gel benim yanımda çalış) dedi. Bende bir müddet orda çaycı olarak çalıştım. Kendi iç muhasebemi yaparken üretimde bulunmadan yaptığım bu işi nereye kadar sürdüreceğimi düşündüm ve bu işten ayrılmaya karar verdim. Nasıl daha verimli olabilirim diye çevremdekilerle istişare yaptıktan sonra bilgisayar kursuna gitmede karar kıldım. Bu yaştan sonra bilgisayar kursunda ne işi var diye arkamdan gülenler oldu. Bende gülenlere sertifikamın işe yarayacağı ortamlar oluştururum yanıtı verdim. Elimin yatkınlığından dolayı kara kalem çalışmaları yapıyordum aynı dönemde. Bunu bilgisayar or-

36 Kepenk

tamına taşımak isterken fotoğraf işleme programları ile tanıştım. Fotoğrafçılık mesleğine ilgi duydum. Bu meslekle ilgili kitaplar okuyarak kendimi yetiştirdim ve kendi kendimin hocası oldum. En çok istediğim ise gelin-damat fotoğrafı çekebilmekti. Daha sonra tanıdık biri ile ortak olarak bir dükkân açtık. Bu dükkânla sadece gelin damat fotoğrafı değil, birçok fotoğraf çekebilme ve alanda uzmanlaşabilme imkânı buldum. Şu anda kırk kadar okulun fotoğraf işlerini aktif olarak yürütüyoruz. Kadın olmanın ticarette büyük sıkıntılarını görüyoruz. Güvenlik ciddi

bir sorun olduğu için işyerini erken kapatmak zorunda hissediyoruz. Erkeklerin fiziki güçlülüklerinden dolayı olsa gerek böyle bir gereksinimi kendilerinde hissetmiyorlar. Sonra halkımız kadın esnafa pek alışkın değil. Dükkâna girdikten sonra beni gördüğü halde kimse yok mu diye soran müşteriler var. Bu gibi davranışlar benim olmasa da görüştüğüm bazı kadın esnafların şevkini kırdığını biliyorum. Her ne kadar erkek işi olarak algılansa da fotoğrafçılık gibi estetik gerektiren işler kadın işidir. Çünkü kadınların estetik bakışı erkeklere göre daha verimlidir.”


Yarenlerin, dostlukların yurdu

Bu hafta sonu kendinize bir iyilik yapın. Ankara’dan arabanıza atlayın ve Çankırı’ya doğru yol alın. Ankara Esenboğa yolunda Çankırı sapağına ayrılın. Bu yol aynı zamanda sizi Kalecik’e de götürür. Ankara’yı çıktıktan sonra kıraç toprakları gördüğünüze içinizi bir pişmanlık kaplamasın. Çankırı’yı ve düşünürseniz biraz daha ileride Ilgaz’ı gördüğünüzde fikriniz değişecektir. Ankara-Çankırı arası toplam 131 kilometredir. Ankara’ya yakın olması sebebiyle hakettiği değeri bulamamış Çankırı, fakat tarihi, kültürü, folklorü ile geçmişten geleceğe bir köprü olmuştur. Çankırı’da neoletik dönemden (M.Ö 7000-5000) bu yana kesintisiz bir yerleşimin varlığı bilinmektedir. Çankırı sırasıyla Hitit, Frig, Kimmer, Pers, Büyük İskender, Roma, Bizans, Selçuklu, Danışment, Candaroğlu ve Osmanlı dönemlerini yaşamıştır. Bizans döneminde Germanapolis ve Gangra,

38 Kepenk

daha sonraları Kengri olarak anılan il, Cumhuriyet dönemimde bugünkü Çankırı adını almıştır. Tabiki Çankırı tarihi birkaç pragrafa sığımayacak kadar çoktur. Kitaplar, ciller Çankırı’yı anlatmaya yetmeyebilir . Sonuç olarak bu yazı kısa bir tanıtım olduğu için konularla ilgili kısa kısa geçeceğiz. Çankırı’nın kültürel oldukça zengindir.

mirası

da

Çankırı'nın merkez ilçesi dahil, köy ve kasabalarında Türk Milli Kültürü yaşatılmakta olup köy ve kasabalarında genel olarak "kapalı toplum" özelliği görülmektedir.

Öyle ki Çankırı köylerinde halen köy odaları bulunmakta, geleneksel Türk misafirperverliğinin en güzel örnekleri bu köy odalarında sergilenmektedir. Düğünlerde, bayramlarda ve benzeri milli günlerde halkın birbirleri ile olan münasebetleri, yıkılmamış bir milli dayanışmanın ender örneklerinden olmaktadır. Büyüklere saygı, küçüklere şefkat ve sevgi yanında sosyal yardımlaşma halen yaşanmaktadır. Bu durum, Çankırı'ya gelip de uzun bir süre yaşayan yabancıları dahi hemen etkisi altına almakta, onları da gelenek ve göreneklere tabi kılmaktadır. Çankırı kültürel hayatının önemli un-


surları folklor, düğünler, sünnet, yaran, el sanatları, mutfak ve belirli günler başlıkları altında verilmiştir.

yazma çöreği, gözleme, cızlama, progi, tatar böreği, palinşka, iri hamur, pıhtı, cullama, puşka gibi yiyeceklerdir. Toyga, tarhana, şaştım, tutmaç, dene, cimçük gibi çorbaların ana maddeleri de buğdaydır.

Çankırı’mızın kültürel açıdan belki de en önemli zenginlik kaynağı yaren teşkilatı geleneğidir. Ahilik-yaran müesseselerinin aralarındaki en açık ve sağlam birlik, şüphesiz ki "dil" kapalılığı şartıdır. Bunun yanında el ve bel kapalılığı ile açık olması gereken alın, kalp ve kapı açıklığı şartları da birbirleri ile olan sıkı bağını ortaya koymaktadır. Ahilik teşkilatı içinde, "feta"lar yani genç ahilerin yetiştirilmesinde esnaf teşkilatları gündüz vazifesini yerine getirirken sohbet teşkilatı yaran ile de mensuplarının gece hayatlarına olan hâkimiyetini koruyordu. Yani yaran da esnaf teşkilatları gibi ahilik müessesesi içinde ele alınabilir. Çankırı sohbet âlemleri, yalnız Türkiye içinde değil, bütün dünya için oldukça ilginç bir sosyal müessesedir. Bu sohbetlerde ahlaka aykırı hiçbir unsur bulunmamaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz üzere Ahilik, erlik esaslarına dayanan bir müessese idi. Bunun için her ahinin sofrası, eli ve kapısı açık, gözü, dili ve beli kapalı olması kesin şart idi. Ki bu esaslardan ilham alarak teşekkül ettirildiğine inandığımız Çankırı Yaran Sohbetlerine katılan yaranın da bu şartları taşır. Çankırı Yaran Sohbetleri geçmiş dönemlerde bir terbiye ve edip ocağı olarak vazife görmekte idi. Anne ve babalar erkek çocuklarını terbiye edilmelerini edep ve erkân öğrenmelerini sağlamak için yaran sohbetlerine gönderirlerdi.

Çankırı'nın yöresel yemekleri etli hamur (mantı), tarhana çorbası, gözleme, cızlama, güveç, pıhtı, harmandaşı, fit fit aşı, cevizli hamur, çeç böreği, mıhlama, keşkek, çalma, çekme helvası, baklava olarak sayılabilir. Geleneksel beslenme biçiminin büyük ölçüde sürdürüldüğü Çankırı'da buğday ve buğday ürünleri, beslenmenin temelini oluşturur. Kıyma, sızguç gibi etler, turşular ve kurutulmuş sebzeler kışa saklanır. Yağlı ekmek,

Buradan Çankırı’nın mesireyerleri ile ilgili bilgileri de izlere verelim. Çankırı’nın mesire yerleri; Ulu Cami, Çankırı Kalesi, Cendere Höyük, Taş Mescit, Ilgaz Dağı Milli Parkı, Karaköprü Bahçeleri, Kaya Mezarları, Kaplıcaları, Acısu, Şerafettin İçmesi, Akkaya Hamamı, Şıhlar Nezle Suyu, Kazancı Maden Suyu, Bozan Hamamı, Ilısılık Maden Suyu, Çavundur Kaynakları, Bayramören İçmesi, Kükürt Köyü Kaynağı, Hışıldayı İçmesi… Buraları görmeden, sularını içmeden Doruk mevkiinde kayak yapmadan Çankırı Müzesini gezmeden… Dönmeyin. Belki bir gün belki de iki günlük bir seyahat için, şehrin yorgunluğundan, stresinden uzaklaşmak için Çankırı’ya ve mesire alanlarına gitmek sizleri gençleştirecektir. Bu sözümüzde iddialıyız.

Bunun için Çankırı'da hala söylenen Dede Korkut'a ait bir atasözü vardır. "Oğlan babadan öğrenir sohbet gezmeyi, Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi” Çankırı’ya uğradığınızda bölgenin yöresel yemeklerini yemeden ayrılmayın.

Kepenk 39


Çankırı, Başkan Dinç ile içme suyuna kavuşuyor

Çankırı İlimizin 2040 Yılına Kadar Olan İçme, Kullanma ve Sanayi Suyu İhtiyacını Karşılayacak Olan “Çankırı İçme Suyu Projesi”nin Temeli Atıldı. 30 Mart 2007 tarihinde Çankırı Güldürcek Barajı’nda gerçekleşen Temel Atma Merasimi’ne; TBMM Başkanvekili Sadık Yakut, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz, Çankırı Valisi Ali Haydar Öner, TBMM Çankırı Milletvekilleri Hikmet Özdemir, İsmail Ericekli ve Tevfik Akbak, Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya, Çankırı Belediye Başkanı İrfan Dinç, DSİ Genel Müdürü Prof. Dr. Veysel Eroğlu, vatandaşlar ve basın mensupları iştirak etti. Çankırı İçme Suyu Projesi’nin gayesi; il merkezi ile 3 adet ilçe ve 10 adet beldenin 2040 yılına kadar olan içme, kullanma ve sanayi suyu ihtiyacının karşılanması. Projeden Çankırı il merkezinin yanı sıra, Eldivan, Orta, Şabanözü ilçeleri ile Dodurga, Kalfat, Dumanlı, Taşkaracalar, Yaylakent, Elmalı, Karaören, Gürpınar, Gümerdiğin ve Sarayköy beldeleri faydalanacak. Proje bünyesindeki yerleşimlerde halen yaklaşık 130 000 kişi yaşamakta ve tesisler ile söz konusu yerleşimlere 2040’a kadar yıllık 14,83 milyon metreküp içme, kullanma ve sanayi suyu sağlanacak. Çankırı İçme Suyu Projesi’nin ana su kaynağı ise Güldürcek Barajı. Tesis; DSİ Genel Müdürlüğü tarafından Çankırı il

40 Kepenk

sınırları içerisinde, Orta ilçesinin 17 km batısında, Devres Çayı menbaında, 1981 – 1988 yılları arasında inşa edildi. Önceleri sadece sulama maksatlı düşünülmüş olan Güldürcek Barajı’ndan, “Çankırı Belediyeleri Su ve Hizmet Birliği”nin talebi üzerine sulamaya verilen suyun yanı sıra yıllık 14,83 milyon metreküp içme ve kullanma suyu tahsis edilmesi uygun bulundu. Birlik; Çankırı Belediyesi ve ile bağlı söz konusu belediyelerin birleşmesi neticesinde, 12.01.2005 tarih ve 2005/8353 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile kuruldu. Temel Atma Merasimi’nde bir konuşma yapan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin sözlerine hatıralara yer vererek başladı ve “1987 yılında milletvekili adayıyken Çankırı’nın birçok köyünü dolaşmış ve en önemli problemin susuzluk olduğunu görmüştüm. 1994 yılında ise İstanbul’daydım ve İstanbul’un da en önemli meselesi susuzluktu” şeklinde konuştu. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin Çankırı İçme Suyu Projesi’nin önemine dikkat çekip “Çankırı geçmişte çok göç verdi. Şu anda İstanbul ve Ankara’da yaklaşık 2 tane Çankırı var. Diğer taraftan şehrimiz 2007 itibarıyla en çok yatırım alan 7. ildir ve dolayısıyla ilimize geri dönüş de başlayacaktır. Bu açıdan bakıldığında Çankırı’nın sağlıklı içme suyuna duyduğu ihtiyaç daha da artacaktır. Dolayısıyla il merkezi ile 3 ilçe ve 10 beldenin içme suyu ihtiyacını karşılayacak

olan proje Çankırı için çok önemli bir hizmettir. Emeği geçen herkesi şimdiden tebrik ediyorum.” diyerek sözlerine son verdi. Çankırı Valisi Ali Haydar Öner ise yaptığı konuşmada “Güldürcek Barajı’ndan su getirilmesi ise zor bir işti. Mahalli İdare Birlikleri Yasası çıkmamasına, Hizmet Birliklerinin kurulması muallâkta kalmasına rağmen yapılan özverili çalışmalarla Birlik Tüzüğü kabul edildi. Daha sonra İsale Hattı Projesi süratli bir şekilde hazırlandı ve bugünkü noktaya gelindi.” şeklinde konuştu. Çankırı Belediye Başkanı İrfan Dinç şehirde yaşayan insanların asırlık su probleminin tarihe gömülmek üzere olduğunu ve yaklaşık 2 yıl sonra yüz bini aşkın Çankırılının kaliteli içme suyuna kavuşacağını ifade ederek “Bu projeyi ya İller Bankası ya da DSİ kanalıyla gerçekleştirebilirdik. İlçe ve beldelerimizle ‘Çankırı Belediyeleri Su ve Hizmet Birliği’ni kurduk ki Türkiye’de en kısa sürede kurulan su birliğidir. İsale Hattı Projesi ve Fizibilite Raporu da DSİ ve Çankırı Belediyesi’nin müşterek çalışmasıyla kısa sürede tamamlandı ve proje Devlet Yatırım Programı’na girdi. Şehrimizin ümit ettiği, özlediği tatlı suya kavuşmasını sağlayacak olan projeye desteklerinden dolayı Başta Sayın Başbakan Yardımcımız, Milletvekillerimiz ve DSİ Genel Müdürümüz olmak üzere herkese teşekkür ediyorum.” şeklinde konuştu.


Çankırı Sevdası HEMŞEHRİME; Önümde Çankırı’nın Sesi Gazetesi. Ankara’da yaşayan Çankırılılardan Çankırı’da bulunan hemşerilerimden bir sürü haber. Her sayısını heyecanla takip ediyorum. Azda olsa kısıkta olsa Çankırılının sesi beni mutlu ediyor. Gecikmiş geç kalmış birliktelikten beraber olmaktan bizde buradayız demenin hazzını bu gazete ile yaşıyorum. 1978 yılında hiç unutmuyorum. Ankara’da bulunan çok büyük bir iş adamına biz Ankara’da bulunan Çankırılılar olarak beraber olmak, birlikte olmak sesimizi duyurmak istiyoruz. Bize nasıl yardımcı olursunuz diye makamına ziyarete gittiğimde, “ben olmayayım, bana gelirler iş isterler v.s.” O gün beni çok üzen utangaç tavrını unutmuyorum. Ama yinede her şeye rağmen o günlerde “Çankırılılar Vakfını” yine çok değerli bir grup, fedakâr hemşerilerimle kurmuştuk. Amacımız birbirini tanısın, birbirine destek olsun, kavuşsun istiyordum, bundan çok mutluyum. Hem vakfımız var hem de iki yüz’e yakın il, ilçe, köy derneğimiz var demek ki birlikte olmak gayretimizin mesajını hemşerilerimiz doğru almışlardı. Bugün misafirlerimiz Ankara’da ellinin üzerinde Çankırı’nın ilçe ve köy derneğinin bir araya gelmesinden oluşan Çankırılılar federasyonu başkan ve üyeleri ile birlikteyim. Belki maddi imkânları sınırlı ama memleket sevdalısı, samimi, candan birlikte olmanın heyecanını yaşayan hemşerilerimizle olmaktan çok mutluyum. Hasseden Çankırı’da kurulacak üniversite için başta sayın valimiz. Değerli dostum Belediye Başkanımız İrfan Dinç, Çankırılılar Vakfı ileri gelen iş adamları, dernekler v.s. birlikte Çankırı’da kurulacak üniversite için gösterdikleri tablo, verdikleri mesaj çok anlamlıydı. Her ne kadar YÖK üniversite kurulmasına karşı çıksa da oradaki Çankırılının çizdiği tablo her görüşten, her partiden, her kademeden güzel, doğru, haklı olan

şeyleri istemeyi bilmesi Çankırı ve Çankırılı için yeni bir dönüm noktası. Haydi, hemşerilerim bu birlik, bu beraberlik… Bu hoşgörü, bu büyük kucaklaşma Ferhat’a dağları deldiren heyecan gibi bir heyecanı hatırlatıyor. Benim hemşerilerim bayrağını gördüğünde kalbini gönlünü açar, İstiklal Marşı söylendiğinde gözleri dolan, en fazla şehidini veren memleket sevdalısı hemşerilerim Türkiye’nin neresinde olursanız, ne görev yaparsanız, hangi kuruluşta olursanız olun bu halka büyüyor. Siz de bir yerinden tutun, Başkente en yakın olmasına rağmen geri kalmışlığı içime sindiremiyorum. Taban yüreğiyle, sevgisiyle, samimiyeti ile tavanda kucaklaşmak ileriye daha ileriye gitmek istiyoruz. Yukarıda saydığım Vakıf, Dernek, Federasyon, Gazete, Dergi v.s. Çankırı için bir tuğla koyanın önünde saygı ile eğiliyorum. Çankırı’yı, Çankırılıları ve ülkemi seviyorum.

Ali İLKBAHAR

Kepenk 41


ESDER Trabzon Şubesi hizmete girdi Esnaf ve Sanatkarlar Derneği Trabzon Şubesi’nin açılışı 28 Mart 2007 tarihinde Genel Başkanımız Mahmut Çelikus’un da katılımı ile gerçekleşti. Genel Başkanımız Mahmut Çelikus “Esnaf ve sanatkarlar tarihi, sosyal, kültürel ve hatta siyasi yaptırımları olan en önemli kesimlerin başında gelmektedir, sanayinin ve ticaretin ilkokulu burasıdır” dedi. Açılış kurdelesini Genel Başkan Çelikus, TTSO Meclis Başkanı Ali Osman Ulusoy, Prof. Dr. Arif Ersoy ve Saadet Partisi Trabzon İl Başkanı Mustafa Özdaş ile birlikte yaptı. ESDER Trabzon Şube Başkanı Hasan Aydın, Trabzon’da esnaf ve sanatkarlar adına böyle bir derneğin kurulmasının çok faydalı olacağını dile getirerek, "Türkiye’de çalışan kesimler içerisinde ne yazık ki en mağdur en sıkıntılı kesim ne yazık ki esnaf ve sanatkarımızdır. Siftah yapmadan kepenk kapatan, perişan vaziyette bir sürü esnaf ve sanatkarımız mevcuttur. Bu noktada sivil toplum örgütlerinin önemi ortaya çıkmakta esnaf teşkilatlarının önemi ağırlık kazanmaktadır. Dolayısıyla bugün her zamankinden daha fazla ESDER’e ihtiyaç vardır. Bu noktada Trabzon’a böyle bir dernek kazandırmanın mutluluğu içerisindeyiz" dedi. Açılışta kısa kısa konuşmalar yapan TTSO Meclis Başkanı Ali Osman Ulusoy ve ESHAM Genel Sekreteri Prof Dr. Arif Ersoy, esnaf ve sanatkarların durumu iyi oldukça, ülkenin durumu iyi olur mantığına dayanarak derneğin gerekliliği hakkında düşüncelerinin dile getirdiler. Ulusoy konuşmasında, "Türkiye’de büyük alışveriş merkezleri kurulmaya devam etmekte ve bu istikamette küçük esnaf ve sanatkar işsiz kalmakta mağdur olmaktadır. Bunlardan doğru olanı hangisi, bunun hesabını yapmak mümkün değil ama bir yeri yaptığınız zaman bir yeri yıkmak da doğru değil. Ben bu konuyu yeri geldiğinde Türkiye Odalar Birliğinde de dile getirdim.

42 Kepenk

Bizim esnafımızın esnaf kefalet kooperatiflerimizin yaşaması bu ülkede şart" şeklinde konuştu. Trabzon esnaf ve sanatkarınına hizmet sunmaktan büyük onur duyacaklarını belirten ESDER Genel Başkanı Mahmut Çelikus, ESDER’in Trabzon’da kuruluşunun önemini anlattı. Çelikus konşmasını şöyle sürdürdü: "Esnaf ve sanatkarlar tarihi, sosyal, kültürel ve hatta siyasi yaptırımları olan en önemli kesimlerin başında gelmektedir. Esnaf önce küçük es-

naftır, sonra büyür kendini geliştirir. Biz esnaf olarak söylüyoruz ki sanayinin ve ticaretin ilkokulu burasıdır. Sanayinin ilkokulu sanatkarlarımızdır. Tüccarlığın ve iş adamlarının ilkokulu esnafımızdır. O yüzden esnafı ve sanatkarına sahip çıkmayan yaptırım, zihniyet, siyaset işadamına ve geleceğine sahip çıkmıyor, demektir." ESDER Trabzon Şubesi’nin açılışına Trabzonlu esnaf ve sanatkarlar büyük ilgi gösterdi.


ESDER, tüketicinin yanında

Esnaf ve Sanatkarlar Derneği (ESDER) Başkanı Mahmut Çelikus, Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Bülent Deniz ile Türk Telekom'un uyguladığı telefon tarifelerine ilişkin ESDER'in genel merkezinde ortak bir

basın toplantısı düzenledi. ESDER Başkanı Mahmut Çelikus Türk Telekom'un yeni fiyat düzenlenmesinde "bir aldatmaca" olduğunu belirtirken, şehirler arası tarifelerdeki

indirim ile şehir içi tarifelerindeki zammı "kepçeyle alıp, kaşıkla vermeye" benzetti. Yapılan zammın da kamuoyu tarafından tam olarak algılanmadığını belirten Çelikus, zamdan şehir içi telefon görüşmesini daha fazla yapan esnafın da büyük zarar göreceğini söyledi. 15 Nisan'da yapılan "telefon kullanmama" eylemini de oldukça önemsediklerini belirten Çelikus, zamların geri alınması için dernek olarak ellerinden gelen desteği vereceklerini ifade etti. Esnaf ve Sanatkarın tüm sorunlarını önemsediklerini, küçük büyük diye bir ayırım yapmadıklarını sözlerine ekleyen Çelikus, “Güç birliği ettiğimiz sürece çözemeyeceğimiz sorun yoktur” şeklinde konuştu.

ESDER’den MÜSİAD’a ziyaret ESDER genel başkanı Mahmut ÇELİKUS beraberinde ESDER yönetim kurulu üyelerinden oluşan heyetle MÜSİAD Ankara Şubesi başkanı Hüdaverdi ÇAKIR’ı 14 Mart 2007 tarihinde ziyaret etti. ESDER’i MÜSİAD il yönetim kurulu ile yapılan toplantı esnasında kabul eden Hüdaverdi ÇAKIR ESDER’in ziyaretinden duyduğu memnuniyetini ifade ederek ‘ESDER ve MÜSİAD ülke esnaf ve sanayicisine en iyi şekilde hizmet etme azim ve inancında olan, aynı zamanda manevi boşluğu dolduran iki kardeş kurumdur. İki kardeş kurum arasında yapılacak olan her türlü girişim ve bilgi paylaşımı küçük esnaf ve sanayicilerimiz için hayırlı olacaktır.’ dedi. Bugünün Holding patronları yarın kendi holdinglerinin bekçileri yapılmak isteniyor. ESDER Genel Başkanı Mahmut

ÇELİKUS ‘Esnaf ve sanayici bir zincirin birbirini tamamlayan halkalarıdır. Bugünün esnafı yarının tüccarıdır. Bugünün sanatkârı yarının sanayicisidir.’ dedi. ÇELİKUS ayrıca ‘Küreselleşmenin getirdiği rekabetçi ortamda Türk sanayicisi, esnaf ve sanatkârının sağlam adımlar atabilmeleri, rekabet

piyasası içerisinde kendilerine yer bulabilmeleri için teknolojik ve bilimsel gelişmeleri yakından takip etmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde bugünün holding patronları bile yarın yabancı yatırımların ülkeye girmesiyle kendi holdinglerinde bekçi pozisyonuna düşebilirler. ESDER’e ve MÜSİAD’a bu süreçte büyük görevler düşmektedir’ dedi.

Kepenk 43


Belediye, Esnaf, Tüketici Paneli ESDER tarafından Ankara AKM (Atatürk Kültür Merkezi)’de “Geleneksel I. Esnaf, Belediye ve Tüketici İlişkilileri” konulu bir panel tertip edildi. Panele ESDER Genel Başkanı Mahmut ÇELİKUS, Etimesğut Belediye Başkanı Serhat Kemal YILMAZ ve Tüketiciler Derneği Genel Başkanı Av. Bülent DENİZ konuşmacı olarak katıldı. Zevkli bir havada geçen oturumun başkanlığını ESDER denetim kurulu üyesi Av. İsmail AYDOS yaptı. Türkiye’de ilk defa belediye, esnaf ve tüketici temsilcilerinin bir araya gelmesiyle düzenlenen panelde konuşan ESDER genel başkanı Mahmut ÇELİKUS, “Esnaf, halk ve belediyeyi bir araya getiren ve yakınlaşmasını sağlayan bu tarz organizasyonların ve işbirliklerinin tekrarlanması gereklidir. Esnaf, belediye ve tüketici bir zincirin vazgeçilmez halkalarıdır” dedi. Esnaf, tüketici, belediye ilişkisinin gelişmesinin hem belediyelerin daha iyi hizmet etmesinde, hem halkın yani tüketicinin daha kaliteli hizmet alması yönünde etkili olacağını savunan Çelikus, belediyelerin esnafa gerekli kolaylığı sağlaması ve esnafında tüketiciye sağlıklı ürün satması gerektiğini sözlerine ekledi.

Panel de konuşan Tüketiciler Derneği Genel Başkanı Av. Bülent DENİZ ise tüketicilerin tüketimden gelen gücünün, paranın gücüne karşı denge unsuru olduğunu belirterek, “Her türlü boykotun başında tüketici vardır” şeklinde konuştu. Tüketiciler derneği olarak gıda denetimi yetkisinin İl Tarım müdürlüklerine verildiğini hatırlatan DENİZ, İl Tarım müdürlüklerinin denetim bakımından yeterli olmadığını denetim yetkisinin tüketiciye daha iyi hizmet verilmesi bakımından tekrardan belediyelere verilmesinin gerektiğini söyledi. Belediye başkanlığı görevinden

önce sivil toplum kuruluşu başkanı olarak da halka hizmetleri bulunan Etimesğut Belediye Başkanı Av. Serhat Kemal YILMAZ, böyle bir toplantının yapılmasından duyduğu memnuniyeti ifade etti. Belediyelerin halka hizmet yani bu bağlamda tüketiciye hizmet için var olduklarını hatırlatan Yılmaz, kendi belediyeleri olarak, tüketicinin temel ihtiyaçlarını karşılama ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını göz önünde bulunduran çalışmalar yapmaya devam edeceklerini söyledi. Yılmaz, “Etimesgut Halk Ekmek bizim tüketiciye yani halkımıza sağladığımız bu konuda en iyi örnektir dedi.

ESDER’den Çubuk turşu ticaretine destek ESDER Genel Başkanı Mahmut Çelikus, Çubuk Belediyesinin AKM’de açtığı belediye ekipmanları fuarındaki standını ziyaret etti. Çelikus’u stantta karşılayan Adem Tuğluca, Çubuk’u markalaştıran Çubuk Turşusunun ticareti hakkında ve Çubuk esnafına verdikleri destek hakkında ESDER’e bilgi verdi. Mahmut Çelikus, Çubuk Turşusunun uluslararası boyutta ticaretinin yapılmasının bölge insanına ve esnafına büyük katkı sağlayacağını belirtti ve Çubuk Belediye Başkanı Adem Tuğluca’nın yaptığı çalışmalara gönülden destek verdiğini söyledi. Adem TUĞLUCA ise ESDER’in ziyaretinden duyduğu memnuniyetini belirterek

44 Kepenk


Rögar ölümlerine ESDER çözümü ESDER yönetim kurulu toplantısında, son günlerde ülke gündeminde olan rögar ölümlerine çözüm önerisi getirildi. ESDER Genel Başkanı Mahmut Çelikus, rögar ölümlerinden üzüntülerini dile getirerek, "Bilindiği gibi bu ölümlerin iki ana nedeni vardır. Birincisi rögar kapaklarının inşaat döneminde hemen kapatılmaması, ikincisi

ise rögar kapaklarının hırsızlar tarafından çalınmasıdır" dedi Toplantıda konu hakkında görüşlerini belirten, ESDER Yönetim kurulu üyesi Adıgüzel Kul bir çözüm önerisi getirdi. Kul, "Rögar kapaklarının altına ikinci bir emniyet ızgarası yerleştirilerek insanların bu ölüm çukuruna düşmeleri engellenebilir ve dolayısıyla bu yaşanan trajik ölümlerin

önüne geçilmiş olur. Ostim’de biz bu çalışmaları başlattık. Teknik ekibimizdeki arkadaşlarımız kendilerine bunu bir görev bilip, bu sistem ile ilgili olarak projelerini hazırladılar. İlgilenen belediyelerimize ve ilgililere yardımcı olmak istiyoruz, bizimle konu hakkında diledikleri zaman irtibata geçebileceklerini söyledi.

ESDER, 3. Belediye Fuarındaydı

ESDER, INFO Fuarcılığın AKM (Atatürk Kültür Merkezi)’de düzenlemiş olduğu 3. Belediye ve Belediye Ekipmanları Fuarında stant açtı. Açılışı ESDER Genel Başkanı Mahmut Çelikus ve Ümraniye

Belediye Başkanı Hasan Can tarafından yapılan fuara ilgi oldukça büyüktü. Türkiye’nin dört bir yanından gelen belediye yetkilileri ve ilgililer ESDER standını ziyaret ettiler. Daha iyi bir ülkede, daha iyi

kentlerde yaşamak için bu yıl üçüncüsü gerçekleşen bu fuarda, ülkemizin yerel yönetimlerinin gereksinimi duyduğu makine, teçhizat ve ekipmanlar tanıtıldı.

Kepenk 45


Çocuklar ve Göz Hastalıkları Op. Dr. Ayşe Hürriyet Mutluay ERA GÖZ HSTL. MERKEZİ

Göz doğumdan sonra gelişimini sürdüren bir organımız olduğu için çocuklarda görülen göz hastalıkları ve bozukluklarının erken teşhis ve tedavisi gereklidir. Bebek ve çocukluk çağı göz rahatsızlıkları görme işlevini etkileyerek görmenin ve gözün gelişimini engellemekte belli yaştan sonra tedavisi olmayan göz tembelliğine yol açmaktadır. Çocuklarda erken teşhis ve tedavi gerektiren göz rahatsızlıkları yaşa göre şöyle guruplanabilir: 1) Erken doğan ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde prematüre retinopatisi olarak adlandırılan ve tedavi edilmediğinde körlükle sonuçlanan hastalık bu bebeklerin göz arkası muayenesi ile bulunup tedavi edilebilir.Bu konuda en önemlisi bebeklerin ailelerinin doğum doktorları tarafından yönlendirilmesidir. 2)Bebeklik çagındaki doğumsal ve gelişimsel kataraktlar bebeğin gelişim kontrolu sırasında pratisyen hekimlerce yapılabilecek basit testlerle teşhis edilebilir. Ancak ameliyatları bu konuda ihtisaslaşmış göz hekimlerince yapılmalıdır.

46 Kepenk

3) Çocukluk çağının önemli problemleri ise göz kayması(şaşılık) ve gözlükle düzeltilebilen göz kusurlarıdır. Göz kayması nispeten dikkatli aileler tarafından fark edilebilmektedir. Ancak göz kusurları özellikle tek gözde ise tespit edilememektedir. Bu bozukların göz doktorlarınca muayenesi gereklidir.. Çocuklarda kayma ve göz bozukluğundan kaynaklanan göz tembelliği doğumdan 10-13 yaşlara kadar tedavi edilebilir, tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi ve takibi bu konuda uzman kliniklerde yapılmalıdır. Merkezimizde bu tedavilere yönelik kapsamlı bir bölümümüz mevcuttur. Okul öncesi çocuklarda göz bozukluklarının tespiti için gelişmiş ülkelerde özel kamera ve cihazlar kullanılmaktadır.Ülkemizde bu konuda yapılan tek çalışma okumayı öğrenen çocuklarda görme ölçme testleri ile zaman zaman hayır kuruluşları aracılığı ile yapılan okul taramalarıdır. Bunların bile faydalı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ancak en azından okul öncesinde anaokulu ve

kreşlerde,ilkokul birinci sınıfta bu özel cihazları taramalarda kullanmak için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Sonuç olarak bebeklik ve çocukluk çağı göz bozukluklarının teşhis ve tedavisine ailelerin bilgilendirilmesi,bebeklerin büyüme çağında rutin kontrolleri, göz taramaları,ailede göz bozukluğu olanların erken göz hekimine götürülmesi gibi tedbirlerle zamanında başlanabilir. Göz tembelliğine neden olabilecek bu rahatsızlıkların erken dönemde tespit edilmesi tüm dünyada önemli ve tartışılan sağlık sorunlarından biridir. Ülkemizde ise en gelişmiş aletlerle Pazar kavgası nedeniyle giderek düşen fiyatlarla, her gün medyada yapılan reklamlarla milyonlarca dolarlık gözlük bırakma(?) operasyonları yapılmakta çocuklarda taramalarla çözümlenebilecek bu sorunlar sadece tartışılmaktadır. Bu nedenle en azından konu hakkında halkı bilgilendirmek hepimizin görevi olmalıdır.


“Hay Dilinizi Eşek Arısı Soksun”

hukuk köşesi

Av. İsmail AYDOS adalethukukburosu@hotmail.com

Yeni kanunlarda da adeta reddi miras yapılarak önceki kanunlarda kullanılan çok önemli terimlerin yerine günlük dilimizde kullanılan ve fakat hukuki mevzuları ciddi bir şekilde karşılamayan kelimeler tercih edilmektedir. Bu kelimelerin “ efradını cami, ağyarını mani” bir terim halini alması çok uzun zaman alacaktır.

Evet, hemen baştan söyleyeyim, bu başlığı yazıya ilgi çekmek için kullanmış bulunmaktayım. Tek kaygım bu değil elbette. Türkçenin güzelliğine, meramı az ve öz bir şekilde anlatmanın özelliğine dikkat çekmek için de böyle bir tercih yaptım. Gerçekten Türkçemiz o kadar zengin ve güzel ki kullanılmadığında, değer verilmediğinde kendini gizleyecek kadar zengin bir hazine, esrarlı bir define… Sayfalar dolusu bir meramı, ciltler dolusu bir düşünceyi bir cümlede anlatmak isterseniz dilimizde o kadar çok nazenin malzeme var ki. Siz onca güzel müktesebatı reddi miras eder ve dilimizden çıkarmaya çalışır, Türkçe olmadıklarını ileri sürerek ve yerine sözde Türkçe “sözcükler ve tümceler” uydurursanız en mühim hazinemizi yerin altına saklar ve dilimizi kısırlaştırmış, arı sokmuş gibi dönmez hale getirmiş olursunuz. Lal olur yani dilimiz kısaca, şişer ağzımızda ve derdimizi dökemez oluruz. Günlük dilimiz ne kadar fakirleşti farkındasınız değil mi? Sanat dilimizin ne hale geldiğini görmek isterseniz sanatçı kimliğindeki eşhasın günlük konuşmalarına dikkat edin lütfen. Tabii ki ben bir hukukçu olarak hukuk dilimiz hakkında düşüncelerimi arz etmeliyim. Ne var ki bu alanlar birbirini ilgilendirmekte, hukuk dilimiz de gelişmelerden payını almaktadır. Bunun ötesinde hukuk diline bir meslek dili, bir terminoloji yani ıstılah dili olarak bakmak ve bu minvalde değerlendirmek zarureti vardır. Mühendislik ilminin ve mesleğinin kendine mahsus bir terminolojisi vardır ve bu meslek alanı içerisindeki düşünce ve değerlendirmelerin kendine mahsus terimlerle ifade edilmesi gerekir. “Terim” her yerde ve her halde aynı şeyi ifade edecek, herkes da aynı şeyi anlayacaktır. Tıp alanı da böyle… Mühendislik alanında, tıp alanında nasıl dilin Türkçeleştirilmesinden bahisle terimlerin yeni uydurulacak kelimelerle yer değiştirilmesi istenemezse hukuk alanında da böyle bir

yola gidilmemelidir. Hukuk sahasında kökleşmiş, yılların belki de yüzyılların yorum ve uygulamalarıyla, neyi ifade ettiği ve neyi ifade etmediği tam olarak tespit edilmiş bir hukuki terim/kelimeyi sözde öztürkçeleştirmek adına ya da çağdaşlaştırmak adına veyahut ta öykündüğümüz batı kelimeleriyle ifade etmek adına yer değiştirirseniz içinden çıkılamayacak bir karmaşaya sebep olursunuz. Yeni kelimeden herkes kendince bir şey anlar ve bu yeni kelimenin meramı tam karşılayan bir terim haline gelmesi onlarca yıl alır. Belki de yolda kalır ve kullanılmaz hale gelir. Ne yazık ki hukuk eğitimi veren bazı kişi ve kuruluşlar, bazı yargı mensubu uygulayıcılar değişik saiklerle hukuk dünyamızda yerleşmiş terimlere karşı, özellikle geçmişimizden bize intikal eden Arapça ve Farsça kökenli kelimelere karşı anti pati duymakta, hukukçu titizliğini bir yana atarak sosyal ve siyasi görüş ve saiklerle bu yerleşmiş terimlerin yerine yeni kelimeler ikame etmeye çalışmaktadırlar. Ne yazik ki bu yeni kelimeler de asla önceki terimi tam olarak karşılamamakta, onun ifade ettiği manayı tam olarak ifade edememektedir. Kanun çalışma ve yapımlarında da bu yola gidilmektedir. Yeni kanunlarda da adeta reddi miras yapılarak önceki kanunlarda kullanılan çok önemli terimlerin yerine günlük dilimizde kullanılan ve fakat hukuki mevzuları ciddi bir şekilde karşılamayan kelimeler tercih edilmektedir. Bu kelimelerin “ efradını cami, ağyarını mani” bir terim halini alması çok uzun zaman alacaktır. Bu yapılırken dil hazinemizde unutulmuş, bize ait o kadar çok Türkçe ya da Türkçeleşmiş kelime var ki… Bari o kelimeler seçilse de şu sonradan uydurulmaya çalışılan kelimeler kullanılmasa. İşte o zaman bize ait bir hukuk dilimiz olacaktır. O günleri görmek ümidiyle.

Kepenk 47


kepenk  
kepenk  

kepenk 9. sayı

Advertisement