Page 1

Şükran Günay Aydın İli’nin Germencik ilçesinde dünyaya geldi. Denizli Kız İlköğretmen Okulu’nu 1966/67 öğretim yılında bitirdi. 1967/1972 yılları arasında Köy İlkokul Öğretmeni ve Yönetici olarak çalıştı. 1972 yılının ağustos ayında Almanya´ya işçi olarak geldi. Halk okullarında Almanca öğrendi. 1975/1976 öğretim yılında çok sevdiği öğretmenlik mesleğine Nürnberg şehrinde yeniden başladı. 1990/1991 yıllarında, Anadolu Üniversitesi Eskişehir (A.Ö.) İktisat Fakültesi Lisans Diploması aldı. Türkçe ve İslam Dersleri Öğretmeni olarak Nürnberg şehrinde, bir Alman ilkokulunda görevine devam etmekti. Türkçe dersleri kaldırılınca; Almanca İslam Dersi Öğretmeni olarak göreve devam etti. 2013/2014 Öğretim yılı sonunda emekli oldu. İki kızı, bir oğlu var. Şükran Günay’ın, Bavyera Öğretmenler Birliği (BLLV) Yabancı Öğretmenler temsilcisi, Nürnberg Türk Veliler Birliği Dernek Başkanlığı, Nürnberg Türk Dernekleri Koordinasyon Kurulu Eğitim Görevlisi olarak üstlendiği birçok sosyal faaliyetleri vardı. Çeşitli Antolojilerde, yurtiçi ve yurtdışı yerel dergi ve gazetelerde şiirleri yayınlandı. Genel Ağ sistemi içinde de şiir ve öyküleri okurlarıyla buluştu. Yayınlanmamış, beklemekte olan çalışmaları var. Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Merkezi Kütüphanesinde kullanılmak üzere ÇILGIN TÜRKLER / Turgut Özakman eserini (2006) bilgisayarında sesli okudu. Yetkililere CD olarak ulaştırdı. İSLAM´da KADININ ROLÜ, TÜRKİYE´de KADIN / Prof. Dr. BEYZA BİLGİN´in eserini yine aynı amaçla sesli okudu. Şükran Günay; ´Öğretmenim öğrenenim, öğrenmenin eşiğindeyim.´ diyor.

1


Geliyorlar Öykü

Şükran Günay

2


O g端zel insan babam!..

3


İçindekiler

Önsöz En Değerli Miras Geliyorlar! Gavur Hasan Sabah Güneşi Çişliye; Akşam Güneşi Güzele Gelir 31 Tütün Tarlası Babalar Babacıklar Ana Kucağı Baba Ocağı İnsan Olmanın Milliyeti Yok Genç Anne ve Babalar Gönül Gözü ile Görmek Uyuyamadım Öğretmenim Üzüm Gözlü Alfred Nürnberg'te Yeni Yıla Girerken Sevgi Kaşıkları Yabanda Oruç Ayı Kurban Bayramı Otuz Dokuz yıl Önce Ramazan Davulu Günümüzde Kadın Olmak

4

7 13 19 23 35 41 45 51 57 57 60 71 75 79 81 87 91 97 103


5


Önsöz

Merhaba! Elinizdeki bu eseri sonuna kadar okuyacağınızı biliyorum. Çünkü okudukça içinde kendinizden izler bulacaksınız. Kendinizden olmasa, annenizden, babanızdan, büyükbaba ya da büyükannelerinizden kesitleri göreceksiniz. “Aaa! Benim annem

de ninem de aynı şeyleri yaşamış” diyeceksiniz. Bu öyküleri yazan ben, yaşadıklarımı sizinle paylaşmak istedim. Neden mi? İzin verin birazcık izaha çalışayım: Günümüzde maddiyat ve dış görünüş o kadar önem kazandı ki, aile bağları durmadan gevşiyor… Anne, baba ve evlatlar arasında fırtınalar esiyor… Alın terinin kıymetini bilenler azalıyor… Çalışmadan köşeyi dönmek isteyenler çığ gibi çoğalıyor… Bir sınav yeri olan yeryüzünün ve üzerinde yaşayanların değeri bilinmiyor. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Özü bu. Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiştirdiği bir öğretmen olmanın gururunu ve sevincini hep yaşadım. Bu, gözlerimi kapatacağım son nefesime kadar devam edecek. Mustafa Kemal Atatürk gibi bir liderin BAŞÖĞRETMENİM olmasından sürekli güç aldım. Öğrencilerime Mustafa Kemal Atatürk'ü anlatabilmek, yaptıklarını idrak ettirebilmek için son gücümle çalıştım. Yaşadığım sürece gelecek kuşaklara aktarılması için elimden geleni yapacağım.

6


Zihnime, gönlüme insan sevgisini tıpkı Yunus Emre'nin "Yaradılmışı severiz Yaradandan ötürü” sözleri gibi kazıyan rahmetli babam ve annemin hakları üzerimde sonsuzdur. Ömrünü seyyar satıcılıkla geçiren, sokak sokak topladığı birer liraları hep bizler için harcayan, yorulduğunu bile sezdirmeyen, babacık değil baba olan, benim ilk öğretmenim Adil GÜNAY'a ve yuvasında her türlü güçlüklere göğüs gererek bizlere analık yapan Hatice Günay'a yazdım bu öyküleri. Onlar turnalar, angutlar, kırlangıçlar, kumrular gibiydiler. İkiden bir olabilmeyi başarmışlar, aşklarını tek yürekli yapmışlardı. Yürekleri yuvaları ve yavruları için çırpınıyordu. Yunusça aşkı biliyor ve yaşıyorlardı. Onların ruhuma işledikleri güzellikler ve gerçek aşkın meyvelerini toplaya toplaya geldim bu günlere. Allah'ın hikmetleri asla bitmiyor. Bu öyküleri yazarken aklımdan geçen bir arzum vardı. Öykülerimin kara kalem resimleri olsun istiyordum. Resimlerle yazdıklarımı daha iyi anlatırım inancındaydım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, ama bu isteğim birden gerçekleşti. Bir kardeş kazandım: Ressam ve şair Asuman Soydan Atasayar. "Ablam, resim öğretmenim, kara kalem resim yapmamı çok istemişti. Başarılı olduğumu söylüyordu. Bir türlü de elim karakalem çizmeye gitmiyordu. Senin öykülerini heyecanla okuyorum ve içinde kendimden kesitler buluyorum." dedi. Ve bu resimleri öylesi bir aşk ile çizdi ve bitirdi ki, anlatamam Yaşamımızda öylesi anlar yaşıyoruz ki, nedenlerini açıklaması mümkün değil. Benim bu hayatta olan kazanımlarımdan biri de çok sevdiğim oğlum Osman Demiroğlu'dur. İnsan bir başka ananın evladını kendi oğlu kadar sevebilir mi? O benim dördüncü evladım oldu. Her türlü sevincimi, kederimi paylaştı-

7


ğım, kitabımın basımında maddi desteği veren ve varlığında huzur bulduğum. Teşekkürler Zeynep ana! Bu kitapçıktaki öyküleri, her gencin, her anne babanın okumasını çok arzu ediyorum. Günümüzün teknolojik gelişmelerine paralel olarak yok olmaya doğru yol almış olan AİLE İLİŞKİLERİNİN olumlu yönde gelişmelerinde birazcık faydası olursa çocuklar gibi mutlu olacağım. Haydi! Birlikte geçmişin izlerinde yol alalım. Şükran Günay

8


"İnsan topluluğu, bir ulus; erkek ve kadın denilen iki cins insanlardan oluşmaktadır. Olabilir mi ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim? Diğerini göz ardı edelim de, kitlenin tamamı ilerlemiş olabilsin? Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok, ilerleme adımları; dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmalıdır. Ve gelişme sahalarında ve yeniliklerde birlikte mesafe almak gereklidir." Kastamonu, 1925 / Mustafa KEMAL ATATÜRK

9


10


En Değerli Miras Ege’nin şirin, verimli bir kasabasıdır Germencik. Aydın iline bağlıdır. Bir zamanlar; doğanın koynunda yaşatırdı fakirini. Kimseye el avuç açtırtmazdı insanını. Şimdi mi? Onu da bilenlere sormalı… Yarım asır öncesinde, bu kasabanın kenar mahallelerinden birinde bir ev vardı. Bahçesi cennetin habercisi gibiydi. Rengarenk çiçeklerine seferdeydi arılar, kokularına kanat çırpardı kelebekler. Tulumbanın başında göğe yükselen bir çift selvinin dallarına konan kuşlar cıvıldaşır, ağustos böcekleri durmadan şarkılarını, türkülerini okurlardı cır cır. Sonbaharın ilk demlerinde, ayvalar sarı sarı sallanır, narlar al yanaklı köy gelini gibi süzülürlerdi. Çekirdeksiz üzümler parmak üzümleriyle yarışırdı salkım salkım. Biber, patlıcan, domates son ürünlerini verirlerdi güz başlarında. Güz çiçekleri olanca hızlarıyla morlu, kırmızılı, pembeli, eflatunlu, sarılı, renk renk açarlar, mevsimin tadını çıkarmaya çalışırlardı sanki… O evde doğmuşum. ‘Sen güzün doğdun’ derdi annem. Okuması yazması yoktu canım annemim. Doğduğumda babam çok sevinmiş. Ağabeyim tüm kasabaya helva dağıtmış. "Ayaklarıma kara su indi, sokak sokak dolaşmaktan." derdi rahmetli ağabeyim. Bana kızgın mısın dediğimde, "hayır, şaka yapıyorum kardeşim, ben de çok sevinmiştim" derdi. Hani kız çocuğu doğunca pek de sevinilmezmiş ya bazı yörelerde? O yüzden de bir toplulukta sessizlik olduğunda ‘kız doğdu’ diyerek gülüşülür ya? Benim doğumumda tam tersi olmuş.

11


Babama, anneme bayram olmuş gelişim. Egeli olmamız bir şanstır diye düşünürüm bu yüzden… Çocukluğumda; yanağıma konan öpücüklerle uyandırıldım Doğanın mis kokularını taşırdı bu sıcacık ve yürekten gelen

12


öpücükler. Yine Güneş’in doğum sancılarını yaşadığı, sabahın pırlanta saçlarının yayıldığı bir gündü. Babam hafifçe iki yanağımı öptü, uzun saçlarımı da sıvazlayarak sevdi. Uyandım, gözlerimi açtım, gülümseyerek baktım. Sarıldık baba kız. “Yavrum hayırlı sabahlar! Akıllı kızım, sabah Güneş’i çişliye, akşam Güneş’i güzele gelirmiş... Tan yeri çoktaaannn! ağardı, kurtlar kuşlar secdeden kalktı‚ haydi! Benim uğurlu bebeğim, sabahın kokularını çekelim, güne hoşgeldin! diyelim.” dedi Sol kolunun altına aldı, sarmaş dolaş odadan çıktık. Babam: "Şu ananız yok mu? On parmağında on ayrı hüner! O’nun tarhana çorbasını kimse yapamaz. Şu bazlamalara bakın! Kayınvalidem sağ olsa beni çok sevecekmiş. Yeme de yanında yat! Ellerine sağlık gülümmm!.." diyerek sofraya oturdu, bağdaş kurdu, sofra bezi ile ayaklarını örttü. Babasının tombişi, anasının doğuştan sürmeli kızı ben, tulumbaya koştum. Sağ elimle su çektim, sol elimle ise yüzümü yıkadım. Sonra elimi yüzümü kuruladım, fistanımın eteklerini topladım, bağdaş kurup, şeker babamın yanına oturdum. Oh! sıcacık bazlamalar! Tarhana çorbasının kokusu daldı nefeslerimize. Bahçeden toplanmış maydanoz, taze biber, tere otu, nane her zamanki gibi sofranın baş köşesinde ve göz kırpıyorlardı çapkınca. Dayanmak kimin haddine!. Besmele ile başlandı kahvaltıya ve şükredildi sonunda. Olmayanlara da versin duaları gönderildi göklere. Toplandı yer sofrası, eller ağızlar yıkandı. Sıra yapılacaklara gelmişti. Babam ekmek parası toplayacaktı. Fıstıklı taktak helvası ile kat kat doldurulmuş tepsi onu bekliyordu. Bembeyaz satış önlüğünü taktı, başının üstüne yuvarlak (annemin diktiği) bez simidi koydu. Tepsiyi başına, sehpasını kolunun altına yerleştirdi: “Allahaısmarladık yavrularım! Ananızı üzmeyin haaa!” diyerek avlu kapısına doğru yürüdü.

13


Ağabeyim sokak kapısını sonuna kadar açmış, babamın çıkmasını bekliyordu.Tam kapının yanına gelmişti ki, dayanamadı, kolundaki sehpayı açtı, tepsiyi üzerine koydu. Beni, ağabeyimi tekrar öptü. Koşarak annemin yanına gitti, sarıldı, alnına bir öpücük kondurdu. “Hayırlı işler! Kendine dikkat et, sıcakta kalma, öğle sıcağında dolaşma sakın!” diyordu kaymak Hatice’si. Biz de onları izliyorduk sessizce... Merak etme Hatice’m!’ diyerek ayrıldı. Simidini başına koyarak yüklendi tepsiyi yine ve hoş bir şarkı tutturarak ayrıldı: “Tak tak, tiki tiki tak! Bedava olmaz tak tak! Tak tak helvası geldiii! Ye de bi tadına bak!” Onun şarkısını beklerdi çocuklar. Paralarını akşamdan hazırlarlardı. Sokağın sonunda kayboluncaya kadar baktım. Akşama eve dönecek, o zamanlar büyük bir lüks olan fındıklı, Nestle çikolatasını getirecekti. Ben de bütün gün yaptıklarımı anlatacaktım kendi güzel, huyu güzel, adı güzel babama. Akşam sularında eve döndü çalışkan, dürüst babam. Anneme teslim etti kazancını:” Şunlar da benim kahve, çay param yavrum!” dedi . Şu an yazdıklarımı okumakta olan dost, anlatmaya çalıştıklarım sadece kısacık bir anı babamdan. Onun gibi bir başka baba tanımadım. O bir gönül adamıydı. Sevgisini yüreğinden diline oradan da sevdiklerine utanmadan döken. O, köy köy dolaşırdı, düğünleri kaçırmazdı. Kazanmalıydı, alın teri önemliydi; damlaya damlaya göl olurdu. Çocuklarının gözü zenginlerde kalmamalıydı. Kuruşları toplayarak geçerdi koskoca gün! Yorgun, bitkin olmalıydı eve döndüğünde kesin.. Oysa sevgi taşıyordu gözünden gönlünden.

14


Geliyorlar

A

nnesinin sesiydi, ağlıyor ve söyleniyordu. Gözlerini ovaladı. Kim gelmişti bu saatte? Acele yer yatağından fırladı. Basma entarisini giydi. Hızla oda kapısını açtı. Badem gözlü annesine sokuldu, sarıldı... Yumuşacık, sıcacık annesi: “Eh, yetti gari, canımdan bezdim!’’ diyordu. Hayatta (çıkartmalık) minderin üstüne oturmuş, ellerini dizlerine vura vura yakınıyordu. Yumuk elleriyle anacığının gözyaşlarını sildi, yanaklarından öptü, yeniden sıkıca sarıldı. Henüz anlamamıştı olup biteni… Kederli ana, kollarının altına alıp yavrusunu, öptü yanaklarından. Sıcacıktı göğsü anasının. Tüm vücuduna akan bir ılıklık hissetti, dayadı başını iki göğsünün arasına, suskundu, sadece anacığını dinliyordu: “Kör olmayasıca! Aldı başını gitti yine. Üstünde iç don, fanilâ ve yalınayak. Ay başı tuttu! Gecesi gündüzü belli değil, geldiler mi kaçıyor. Bıktım usandım büyük Allah’ım! Onca hocalar da bilemedi derdini. Hastane kapılarında çürüdüm, bir şeyi yok bu adamın dediler hep.” Çileli kadının gözyaşları, simsiyah saçlarına akıyordu küçük kızın. Alnında ıslaklığını hissetmeye başladı. Kalktı, bez mendil buldu, sildi gözlerini, yüzünü annesinin, mendili de tutuşturdu eline. Burnunu sildi kadıncağız, hıçkırıklar dinmiyordu:” Ah, gülüm ahhh! Seni bu hallere getirenler kahrolsun! Ortalıkta kimseler de yoktur şimdi, ya kör kuyulardan birine atarsan kendini! Ne olur benim hallerim? Sığırtmaçlar çoktan yol aldılar, kovalıkta kimseler yoktur ki, seni bulup da tutsalar, getirseler.”


Anlamıştı olup biteni şimdi küçük kız, doğruldu, hayat dedikleri terasın üç dört basamaklı merdivenlerini ikişer ikişer atladı, lastik ayakkabılarını giydi, tahtadan sokak kapısının tokmağını çekti, kovalık yoluna koşmaya başladı. Sokağın bitiminde upuzun, köylere giden toprak yol uzanıyordu. Bir iki seslenenler oldu, "Ne oldu?" diye. Aldırmadı, duymazlıktan geldi. Aklı fikri babacığında idi. Ya kör kuyulardan birine düşer ve koca koca yılanlar onu sokarlarsa? Daha da hızlandı. Ovalığa gelmişti, yoldan ayrıldı, sazlıkların arasına daldı. Sanki bir ses vardı, ona "gel!" diyen. O tarafa doğru bocaladı bacakları. Hem ilerilere bakıyor, hem de çalılıkların arasındaki taşlık yolu izlemeye çalışıyordu. Güneşin ışıkları sırtını fazlaca okşamaya başlamıştı. Saç diplerine kadar terlemiş, alnından göz kapaklarına, oradan da boynuna akıyordu damlalar. Güllü entarisi bacaklarının arasına sıkışıyor, terden vücuduna yapışıyor, koşmasını engelliyordu. Elbisesinin eteğini çekiştirip duruyordu bu yüzden, hızını kesmiyordu ama.. Dikenler takılıyordu ara sıra bacaklarına. Çizilen yerlerden kanlar akıyordu. Ilık ılık akarak lastik pabuçlarının içlerine sızdıklarını hissediyordu... Ne sırılsıklam olmuş vücudu ne bacaklarındaki sıyrıklar ne akan kanlar ne de gittikçe daha fazla yakan güneşe aldırmıyordu. Bir an önce bulmalıydı maviş babasını…

16


Bir karaltı gördü uzaklarda. Umutlandı; yüzüne kan, bacaklarına güç geldi, uçacak gibiydi. Gözleri yalnızca karaltıyı izliyor, bir an önce yaklaşmaya çalışıyordu. Nasıl da yuvarlanıverdi aniden! Önündeki engeli görmemişti. Şimdi de ayak parmakları acımaya başladı. Kocaman bir taş tökezlenmesine sebep olmuştu. Umurunda değildi, toparlandı, koştu yine soluk soluğa, karaltının olduğu tarafa… Dikkatliydi ama şimdi, düşmeden ulaşmalıydı hedefe. Bastığı yerleri ve varacağı yeri biliyordu artık. Gittikçe ikileşti karaltılar. Yaklaştıkça belirginleşti gördükleri. İki adamdı o karaltı. Onlar görmüştüler belki, sormalıydı. Nefesi duracak gibiydi heyecandan, ümitten. Yaklaştıkça kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. Babasıydı adamlardan biri. Son hızla koştu, babasının kucağında buldu kendini. Öptü... öptü... doyasıya, "Yavrum!" diyen canının içi babası sımsıkı sardı kollarıyla. Bir zaman öylece kaldılar. Ağlıyordu ikisi de. Yaşlı adam: "Evlat dediğin budur işte!" dedi. "Bak yavrum! Babanıza göz kulak olun. Peşini bırakmayın. Kendini kaybedince ne yaptığını bilmiyor." Bu kör kuyunun başında babası ile oturan kimdi bilemedi küçük kız. Bir daha da görmedi onu. Sarıldılar baba kız. Eve vardılar. Annesinin yüzü gülüyordu. Ağabeyi okuldan dönmüştü. Yer sofrası kuruldu, olanlardan konuşulmadı. "Yavrularım! Sizler benim canımsınız." diyordu can babası. Her seferinde böyle olurdu. Hatırlamaz, bilmezdi yaptıklarını. Soran da olmazdı. Neden? Korkarlar mıydı? Hayır, hatırlanmak istenmezdi ailece. Korkulu anlardı, bir dahaki sefere kadar suskun kalırlardı. Bilirlerdi, annesinin deyimi ile yeni ay göründüğünde başlardı kaçmalar. Kimdi gelenler? Neden kaçardı? Kimselerin olmadığı kıyı köşe aramasına sebep olan iç dünyasında neler vardı? Senelerce bilemedi küçük kız. Yıllar birbirini kovaladı. Anne oldu küçük kız. Araştırdı,

17


buldu: Kurtuluş Savaşı’nın acılarıydı iki yüreğin derinliklerinde gizlenen. Ana oğul saldırılara uğramışlardı. Namus ar bilip saklamışlardı yaşadıklarını; sözleşmeli, beynin akıl almaz dehlizlerine bohçalamışlardı savaşta yaşadıklarını. Gecelerin simsiyah koynunda depreşiyordu an(ı)lar... Bedenleri isyandaydı koskoca bir ömür boyunca ama. Babaanne son nefesini "Geliyorlar! Geliyorlar!" diyerek sedir altlarında verdi. Çocukları, en yakınları bilemediler nedenini, oğlundan gayrısı… Dertli baba ise huzurluydu, yalnız değildi son nefeste. Çünkü koca kızına, son yıllarında dökmüştü savaşın çıldırtan sırlarını ve rahatlamıştı. Ömür boyu kaçmıştı yaşadıklarından oysa... Kim bilir nice canlar vardı daha; gömdüler zihinlerinin derinlerine, diyemediler başlarına gelenleri…

18


Gâvur Hasan

Okuduğum kitabın yazarı ile öylesine derinleşmiş ki sohbetimiz, sabahın aydınlık elleri dokundu omuzuma. Oh! teşekkürler sana Yaradan’ım! dedim, kahvemi yaptım, arka balkona gittim. Kuşadası’na güneş, bir başka doğar Pilav Dağı’ndan; meydan okurcasına. Tepelerinden eteklerine salar günün ışıklarını. Sanırsın gelin telleridir boylu boyunca yamaçları sarıp sarmalayan. Bir tutamını alıp takıveresin gelir saçlarına. Çocukluğumda büyüklerin, "habersizce gelinin duvağından bir tel 'gelin teli' koparın, takın saçınıza ve öylece uyuyun. Kısmetiniz açılır, iyi biri ile evlenir, mutlu olursunuz" dedikleri geldi aklıma. Bizler de dolanır dururduk gelinin etrafında. Genç kızlara, gelin kendiliğinden verirdi tellerinden. Bana ne veren oldu, ne de ben gizlice koparabildim. Çalmak gibi gelirdi, yapamazdım. Utanırdım… Uzunca seyre daldım karşı yamaçları. İçime çektim aydınlığı. Ağustos sıcağı yakar gibi olunca ön balkona gittim. Tam okumaya devam edecektim ki, sahilde gördüğüm amca geldi aklıma. Anlattıklarına daldım gittim: Sabah yürüyüşlerinde tanıdım onu. Deniz kenarında bir kanepede, boynu bükük, sessiz sessiz oturması yüreğimde bir şeyler uyandırırdı. Birkaç gün önceydi; yanına yaklaştım, selam verdim, kenara doğru kaydı, oturmam için yer açtı sahil kanepesinde. Sevindim. Beyaz teni, lacivert gözleri, tertemiz eli ayağı ile içimi kaynattı. Sarılıp öpesim geldi. Tedirgin bir hali vardı. Halini sordum, o da bana sordu; karşılıklı “şükürler olsun” dedik. Konuşmak istiyordu, belliydi bakışlarından. Yalnızdı benim gibi o da. Oradan buradan konuşmaya başladık. Durmadan anacığını anlatıyordu. Rahmetler diliyordu. Anlıyordum, demek istedikleri vardı…

19


Ertesi sabah ayaklarım o yöne doğru hızlandı yine, görmek istiyordum. Beni görünce hemen ayağa kalktı, selam verdi coşku ile. Ellerini öptüm. Arka arkaya dualar yaptı, dileklerde bulundu yürekten. O ara bir turist geçti önümüzden. Bir ohladı ki, içindeki çekilmezleri etimde kemiğimde hissettim. Anlat be amca! dedim. Açılırsın! Elleri titriyor, gözleri doluyor, birileri duyacak hissiyle sesini kısmaya çalışıyordu. Derin denizler mavisi gözleri, denizde fırtınaya tutulmuş gibiydi. Kimseler yok, bizi duymazlar dedim. Biraz rahatlar gibi oldu, başladı usulca anlatmaya:

20


Anam çok çekti çoook! İstiklâl Harbi çetin oldu. Yalnız anam mı? Çoluk çocuk, ana kız, baba oğul yandı cayır cayır; kimileri yolda, kimileri uykuda, kimileri bayırda, tarlada, bağda, bahçede… Kızlarımızı da… Senin anlayacağın her taraf gavur tohumu ile dolduuu taştı. -En acısı ne biliyor musun? Kızlarımızı zorla kullandılar. Çoğunu delik deşik bıraktılar. Hele şu Kanlı Bahçe yok mu? Diri diri gömmüşler büyük küçük, kadın erkek demeden. Günlerce inlemelerini işitmişler hep. Duyanlar var. Ben korktum, oralara gidemedim savaş bitmesine rağmen. -Sen kaç yaşlarındaydın? -Sen de on üç, ben deyem on beş, yeni yetmelik işte… Anamla beni kaçırdılar. Yunan çavus anamı çok beğenmiş, öldürtmekten vazgeçmiş. Beni de anam için öldürtmemiş. -Nasıl? -Anam, sizin her dediğinizi yaparım, tek oğlancığıma dokunmayın demiş. Anamla beni ayrı yerlerde tuttular. Ara sıra görmeye geliyordu, yanında da bir iki gavur. Ben deyem üç ay, sen de altı ay…Geçmek bitmedi o günler. Uzun uzun görüşmek nerdeee? Anacığım her seferinde hüngür hüngür ağlar, sıkıca bağrına basardı beni. Yunan gavurunun esiri idik, ne isterlerse yapıyorduk. Benim, ölmek hiç aklıma gelmiyordu, gelmiyordu ammaaa, anama bir şey olur diye de ödüm kopacak gibi oluyordu. -Sana da bir şey yaptılar mı? -Yok yok! Tekme tokat iş yaptırdılar gün boyu… Anamı sorduğumda; güldüler kıs kıs pezevenkler. Canımı yakıyordu gülmeleri. O güzel anam neden hep ağlıyordu? Anlamıştım, dövüyorlardı anacığımı. Her tarafı yara bere içindeydi. Mor mor görünüyordu açık yerleri bile… Sonradan olup bitenleri daha iyi

21


anladım... Taaa büyük delikanlı olduğumda. Anlıyorsun değil mi beni? -Nasıl anlaştın onlarla? -Türkçe bilenler vardı aralarında. -Nasıl oldu da öldürmediler seni? -O gavur komutan var ya, anama her istediğini yaptırmış. Anamın da beni görmesine izin veriyormuş. Benim sağ olup olmadığımı bilmek için geliyormuş anacığım yanıma. -Ellerinden nasıl kurtuldunuz? -İşte burasını hiç unutmam! Bir gün, gece yarısı, "Allah! Allah!" sesleriyle uyandık. Paşanın askerleri baskın yapmış. Kaçacak kovuk aradı gavurlar. Askerlerimiz kaçanı kovalıyordu. Karşı gelenleri öldürdüler. İçim yandı, kavruldu sanki... Bize yaptıklarını düşündükçe de hak verdim askerimize. -Sizi nasıl başı boş bıraktılar? Yani nasıl kurtuldunuz? - Dedim ya! Askerlerimizi görüverince soluğu kaçmada buldular… Anam da tam o sırada benim yanıma gelmişti. Görüverince askerlerimizi tuttu elimden, koşturmaya başladı. Ben de onunla birlikte. -Soluk soluğa vardık askerlerimizin yanına. Bizi görür görmez yanımıza bir iki asker verdiler. Birlikte diğerlerinin olduğu yere gittik. Uzun zaman orada kaldık. Düşman denize dökülünceye kadar onlarla birlikte yaşadık. Sonunda hepimizi yerlerimize geri getirdiler. Anamla ben de kasabamıza, evimize geldik. -Nerelisin amca? -Eh, orasını sorma gariii… duyanlar olur… -Siz bilirsiniz, haklısınız. Peki sonra ne oldu amcam? -Babam anamı boşadı! O zamanlar kolaydı boşamak. Sen boşsun benden dedi ve attı evden… -!!! -Sonra?

22


-Ben okula başladım gene. Eski Türkçe ile yazmayı okumayı öğrenmiştim. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Paşa Okuma Yazma Seferberliği başlattı. O zaman yeni Türkçe ile yazmayı da öğrendim. -Peki anneniz? -Anama ben baktım. Babam harçlık verdiğinde hemen koşup o para ile ekmek peynir alırdım. Onları bölüp bölüp, aralarına da peynir koyup satardım sokak sokak. Parayı anama verirdim. Bir zaman böyle geçti… -Sonra? -Anam güzel kadındı. Adı çıkmıştı ama… Yunanlılar kaçırdı diye… Rahmetli anamın iki gözü iki çeşme olurdu çoğu zaman. Geceleri korkudan uyuyamazdık. Çitten yapılmış tek göz evimiz vardı. Bahçesi de pek büyük değildi. Bahçe duvarları da ottan çöpten… Tahtadan bir sokak kapısı vardı. Fakirlik işte… -Daha sonra? -Üvey babam talip oldu anama. O da balkanlardan gelmiş bizim oralara. Görmüş geçirmiş biriydi ki, anamla evlenmek istedi. Allah’ın emri ile evlendiler. Kardeşlerim oldu. İyi geçindiler, ama üvey babamın adını değiştirdi etraftan duyanlar. Yüzüne demediler haa! Etrafta, onun bunun yanında, arkasından hep GÂVUR HASAN diye konuştular. -Neden? -Gâvurlar kaçırmıştı ya bizi?!. Ondan. Gâvurun kullandığı anamla evlendiği için… -Offf! Ne zor! -Tabii! Anacığım hep ağladı durdu… Gâvur Hasan ama sevdi anamı. Üç tane kardeşim oldu… -Onlar da biliyorlar mı bunları?

23


-Hayırrrr! Olur mu? Demedik kimselere…Ben ve anam gizli gizli durmadan ağlıyorduk. Anacığım, ağladığını benden bile gizlemeye çalışırdı, ama ben bilirdim Bir tek benim hanıma anlattım. Anam ölünceye kadar bana;" kardeşlerine, kimseye deme haaa!" derdi. Haklıydı tabii…Bilinsin istemiyordu. -Başkaları da demediler mi? Etraftan boşbağazlı olanlar olmadı mı? -Orasını bilmem gariii… Yerin kulağı var derler… -Anneniz kaç yaşındaydı? -Yüz yaşını geçti dediler de ben pek bilmem. Önce Hasan babam Allah’ın rahmetine kavuştu. Anam çok zaman sonra öldü. Anamın ölüsünü divanın altında bulmuşlar. O gece çok bağırmış: "Geliyooolaaa! Geliyooolaaa!" diye. -Neden? Geceleri korkardık ikimiz de, Yunan işgalinden beriii… Gelişlerini, yakışlarını unutmak mümkün mü? Ben halâ öyleyim. Şu turistleri gördükçe aklım başımdan uçacak, beynim tepemden fırlayacak gibi olur. Hele de geceleri!.. Sen anlamazsın bunları güzel kızım. Ah şu başımızdakiler bir anlasalar da gençlerimizi bölük pörçük dağıtmasalar ne olur ki?!. Sandalye uğruna yapmadıkları pislik kalmıyor. O koca Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün kadrini kıymetini de bilmez oldular. Bu ülke için, göklerimizin al fistanlı, ay yıldızlı bayrağımız için az kan mı döküldü? Az canlar mı yandı? Anam gibi, benim gibi nice canlar ömür boyu acı çektiler. Unutmak mümkün mü? Aha, şuracığımda yazılı hepsi! Her sabah, ayaklarım o tarafa doğru sürüklüyordu beni… Daha neler neler anlatmıştı o güzel insan… Hâlâ düşünürüm. Ne kadar zordur biz kadınların durumu değil mi? "Erkeğin elinin kiri, kadının yüzünün karası…" demişler. Kimler?

24


Acaba G璽vur Hasanlar olmasa, han覺mlar覺n halleri nice olurdu?

25


Sabah Güneşi Çişliye; Akşam Güneşi güzele Gelir “Yavrum, haydi uyan! Neredeyse Güneş doğacak. Sabah Güneşi çişliye, akşam güneş’i güzele gelir. Tulumbaya koş, elini yüzünü yıka. Üstünü değiştir. Sabah serinliğinde başlayalım toplamaya.” Babasının yanaklarına kondurduğu öpücüklerin verdiği hazla hemen kalktı küçük kız. Babası herkesten önce kalkmış, yavrularını uyandırmıştı. Âşık olduğu, dünyanın en güzel kadını eşi ise kahvaltı sofrasını çoktan hazırlamıştı. Tarhana çorbasının ve odun ocağında pişirilmiş bazlamanın kokusu mis gibi yayılmıştı bahçe damının (ev) duvarlarına. Önce bahçeye çıktı küçük kız. Damın önündeki bardacık ağacının dallarına baktı. Sonra lop incirinin ağacına. Hepsi birbirinden güzel ve iştah açıcıydı. Damla damla çiğ taneleri toplanmıştı kabaların (taze incir) üstünde. Bir iki tane kabuğunu soymadan yedi ve gerisin geri koştu, sofra bezini kaldırdı, bağdaş kurup oturdu babasının, anasının çalışkan kızı. Bahçeden toplanmış maydanoz, nane, tere, dereotu, taze soğan, domates, bol zeytinyağlı siyah ve yeşil zeytinler ile karıştırılmış kesik. Abisi hâlâ yoktu ortalıkta. Babası yine denedi, aynı sevecenlik ve aşkla uyardı oğlunu. Nedense hep böyle olurdu. Buna üzüldüğü belliydi adamcağızın. Kim bilir neler düşünüyordu içinden…Neyse ki geç de olsa gözlerini ovuştura ovuştura geldi o da. Önce baba, kaşığı çorbaya daldırır daldırmaz, arkası geldi. Bir çorbadan bir yeşilliklerden, derken sabah öğünü bitti. Sofra birlikte toplandı. Kaldırılacaklar kaldırıldı.

26


“Haydi güzellerim! Toplayı toplayıverin! Altın bilezik alıvecem.Oğlum sana da bisiklet. Daha hızlı, daha hızlı! Gün doğmadan toplayalım bütün ağaçların altını. Yapılacak çok işimiz var daha. “ İki eliyle topladı. Son hızla çalışıyordu. Onu gören abisi de hızlanıyordu. Annesi, babası, teyzesi ile sanki koskoca bir ordu gibiydiler. Tüm ağaçların altı toplandı. Toplanan incirler sergilere döküldü. İş, kuruyan incirleri seçmeye gelmişti. Bu işi annesi ile teyzesi daha iyi biliyorlardı. Küçük kızın seçtiklerini kontrolden geçiriyorlardı. Harıl harıl çalışıyorlardı hepsi. Babası sevinçten

27


uçacak gibi oluyordu sanki. Kıpır kıpırdı. Onlar çalıştıkça onun da hızı artıyor, bembeyaz yüzü pembeleşiyor ve gözlerinden güller fışkırıyordu al al. Güneş çoktan doğmuş, sergilerde incirlerin seçimi yapılmış; çuvallar doldurulmuştu. Öğlen sıcağı bastırmadan çuvallar damın içine taşındı. Artık iş incirlerin büyüklü küçüklü olmasına göre seçimine gelmişti. Teyzesi, babası, abisi ve küçük kız incir odasına girdiler. Minderlerin üsüne oturdular. Başladılar seçmeye hurdasını, yemekliğini, satılık olanlarını ayırmaya. Anne ama artık başka işle meşguldu: “Ocak için odun çalı çırpı topla gel Ertan (babaya oğlunun adı ile seslenirdi). Ocağı tutuşturamadım.“ “Hemen kaymak Gadın’ım, hemen!” Öğlen yemeği hazırdı. Toprak tavada pişirilmiş bol domatesli bulgur pilavı ve bahçeden toplanmış yeşillikler… “Ali, oğlum, karpuzu sen kes!” Yaradanın adı ile başlandı yemeğe aynen sabahki gibi. Bahçeden toplanmış yeşillikler, komşunun verdiği karpuz, annesinin pişirdiği bulgur pilavının tadını bugün hâlâ unutmadı o şimdiki kocamış kız. Nice sofralar gördü, oturdu, paylaştı ama o tadı hiç bulamadı…Karpuzla bulgur pilavı yemesine bayılırdı. Taze soğanla başlanır, karpuzla biterdi yeme işini. Yemeğe şükürlerle başlanır, sonsuz teşekkürlerle bitirilirdi. Yutulan her lokmada başkaları da düşünülür, olmayanlara da versin yüce Yaradan denirdi. Anneye mutlaka; “ellerine sağlık” denir ve teşekkür edilirdi. Nasıl da mutlu olurdu, sevinirdi anne, iştaha ile yediklerini görünce… “Eee, öğlen uykusu iyi oldu değil mi meleğim? Haydi bakalım, eşeğimizi hazırlayalım, yola düşelim. Kızılay için çalışalım şimdi de. Geleceksin değil mi güzel kızım?”

28


“Tabi geleceğim canım babam, verilenleri ben alayım ama, olur mu?” Her gün öğleden sonra çıkarlardı yola. Anne, ev işlerini ve akşam yemeğini hazırlarken, onlar da Kızılay için incir toplardı. Babası hayır işlerini çok severdi. Karşılıksız çalışırdı. Eşeğin sırtındaki heybeler incirlerle doldukça, kendi bildiği türkülerden tuttururdu. Kızını yürütmek istemezdi ama, o seve seve yürürdü. İncir bahçelerinin sahiplerinin verdiği incirleri hep küçük kız almak isterdi. Babasına verir, onun zevkle torbaya dolduruşunu izlerdi. Babasının deniz mavisi gözleri ışıl ışıl parlardı. Heybenin gözleri doldukça güçleşir, daha bir canlanırdı. Görevini yapabilme mutluluğunu yaşardı. Küçücük aklıyla onu anlamaya çalışırdı küçük kız da. Bilirdi ama; yaptıkları iş kutsaldı. Annesi, akşam, kapıda olurdu eve döndüklerinde. Sebze yemeklerinin kokuları karşılardı burunlarını. El ayak temizlenirdi önce. Herkes sevgiyle bakardı birbirine. Dolu dolu ve çalışarak geçen bir günün sonunda yorgunluğun izi bile görülmezdi. Verimli olmanın huzuru dolar taşardı. Bahçedeki köpek, kedi, dallardaki kuşlardan yerdeki böcek ve karıncalara kadar her can korkusuz ve mutluydu... Akşama doğru her biri güzelleşirdi. Üretkenliğin verdiği akşam güzelliğiydi bu. Güneş’in batışını seyrederken tatlı bir sakinlik olurdu her birinde. Günün verimliliği çökerdi gözbebeklerinee… “Sabah Güneşi çişliye, akşam Güneşi güzele gelir.” diyerek uyandıran babası olmasa, çalışmanın tadını nasıl öğrenirdi acaba?!.

29


30


Tütün Tarlası On iki yaşındaydı. Simsiyah saçlarını, oyalı yemenisinin içine toplardı önce. Sonra çenesinin altından bağladığı yemenin uçlarını boynunun arka tarafından yeniden düğümlerdi. Ayağında çiçekli şalvarı ve üzerindeki uzun kollu bluzu ile küçücük bir köylü kızını andırırdı. Bir de eli çabuk oluşu ve çalışkanlığı ile tarla komşuları tarafından çokça övülürdü. Sabahın seherinde ve akşamın serinliğinde tütünler kırılır, keletirlere doldurulur, gün boyunca iğnelere dizilir, kargılara sağılır, kurumaları için tel askılara asılırdı. Tütünlerin dizimi ve kargıların asımı erken bitirilsin diye can atardı herkes. Sabah, öğlen ve akşam yemekleri dışında hep çalışırlardı. Dinlenmek için fırsatları kollardı her biri. Sözün kısası; gündoğumundan günbatımına çalışılırdı ailece. Otlardan yapılmış tek odalı bir çardakda yatıp kalkarlardı. Kapısız, penceresiz bir tarla evi işte! Geceleri, yatmadan önce bir örtü ile açık yerler kapatılırdı. Çardağın dışında uygun bir yerde annesinin topraktan yaptığı bir ocak vardı. Tam ortasında da üç ayaklı sacayağı. Üzerinde yemek pişirilen toprak tencerenin ya da börek pişirilen saçların konduğu demirden yapılmış bir alet. Annesinden yemek pişirmeyi, ocak yakmasını çoktan öğrenmişti. Çünkü annesi ona sık sık; "Yaptığın banaysa, öğrendiğin kendine yavrum." derdi.

31


Babası seyyar satıcıydı. Önceleri kavrulmuş yer fıstığı satıyordu. Onun tek işi, eve ekmek parası getirmekti. Aniden küçük kızkardeşi ağır hastalandı. Anne ile babası kasabaya doktora götürdüler kardeşini. Uzun zaman gelemeyeceklerdi. Nasıl olsa ağabeyi yetişkindi. İki kardeş tarlada kalabilirlerdi. Anacığı; kara kaşlı, üzüm gözlü, çalışkan kızını gözü arkada olmadan bırakıp gitmişti. Mecburdu. Başka da çaresi yoktu ki! Oğlunun geceleri çardağa gelmediğini bilemezdi. Oysa delikanlı, yakışık-

32


lı oğlu, geceleri sevgili peşinde idi…Babası ise haftada bir iki kez uğrar, bolca yiyecek getirirdi. İçme suyunu da bahçelerdeki kuyulardan doldurup getiriyordu ağabeyi. İki adet testileri vardı… Geceler geçmek bilmiyordu. Karanlık basar basmaz korkuları da depreşiyordu küçük kızın. Yapayalnız olmak ne kadar da zordu! Çaresizdi ama… Yorganı başının üstüne çekiyor, altında iki büklüm kıvrılıyordu. Bildiği duaları okuyarak, sabahın olmasını bekliyordu. Biliyordu, seherde yine güneş doğacaktı. Düşündü küçük kız: Komşularının tütün tarlalarına baktı. Onların tütün salmaları hemen hemen bitmek üzereydi. Boydan boya saçı sıfırlanmış oğlan gibi görünüyordu komşularının tütün tarlaları. Gece gündüz çalışmaz ise buralarda tamamen yapayalnız ve kimsesiz kalacaktı. Düşündü, düşündü... Dalıp dalıp gitti uzaklara...Tütünler toplanmalıydı. Buralarda nasıl kalacaktı? Zaten geceleri yapayalnızdı. Komşular da giderse ne yapacaktı? Korkudan titremeye başladı eli ayağı... Uyumadı geceler boyunca. Topladı örgülerini, taktı yemenisini, kırdı tütünleri akşamdan gün doğana kadar. Durmak bilmedi hiç. Karanlık çöktüğünde fenerini üç ayaklı kargıdan yaptığı askıya astı. Arada sırada ay ışığı var mı diye etrafına bakıyordu. Ay ışığı olmadığı zaman zifiri karanlık oluyordu her taraf. O aldırmıyordu ama korksa da… Biliyordu, yüce Allah'ın melekleri koruyordu onu. Annesi, babası hep öyle derdi. Çocuklar birer melektiler, onları korurdu diğer melekler. Bunu düşündükçe güç gelir eline koluna ve son hızla çalışırdı. Bir arık bitip de diğer arığa geçerken şimşek gibi hızlanırdı. "Hah işte! Biri daha bitti!" diyerek sevinirdi... Güç gelirdi eline, ayağına. Belinin ağrısını duymaz olurdu. Tütünler bir başka güzelleşirdi gecenin koynunda.Yeşil yaprakları sanki değerli taşlar gibi parlarlardı. Fenerin ışığının

33


tesiriyle mi bilinmez ama, altın sarısına bürünürlerdi her biri… Ara sıra karpuz, kavun çıkardı önüne. Birini kırıp, oracıkta yemek ister, ağzı sulanırdı. Yapamazdı ama. İşine ara verince her şey ortada kalacak sanırdı. "Sabah olunca, gelir bu karpuzu, kavunu koparırım" diyerek çalışmaya devam ederdi. Durmadan çalışmalıydı. Gecelerce tütünleri kırdı, sabahın seherinde tapaları topladı, keletirlere doldurdu ve gün boyunca çardakda ağabeyi ile birlikte yeşil yeşil iğnelere dizdiler. Dizilen tütünleri kargılara sağdılar. Kurumaları için de askılara astılar. Az uyuduğu için, ara sıra, oracıkta, hasırın üstünde şekerleme tadında uyuyordu. Kısacık aralıkla yaptığı bu şekerlemeler ona yeniden enerji veriyordu. Tütünler kırıldı. Onların tarlası da tıraş yapılmış oğlan gibi görünüyordu. Tütünlerin pembe pembe çiçek açmış başlarına baktıkça;" Haydi, gözün aydın, az kaldı. Yakında evine döneceksin artık." dediklerini duyar gibi oldu küçük kız... Doğru, artık askılara asılmış tütün kargılarının kuruması kalmıştı son iş. Bir onlar da kurusa! İşte o gün bir gelse! Koşa koşa gidecekti kasabaya. Yol kenarlarındaki çeşmelerden susuzluğunu giderecekti susadıkça. Bir saat içinde nasıl olsa evlerinde olurdu... Bir gün bilemedi nedendir, kaşıntı sardı her yerini. Silkindi, silkindikçe silkindi, tepeden tırnağa pireler düştü yağmur gibi. Delirecekti, bilemedi nedenini. Ağabeyi de yoktu. Bu, kovadan boşanırcasına düşen küçücük canlıların tütün piresi olduğunu bile bilmiyordu. Gördüğü tek şey, koskoca bir ordu gibiydiler ve başından aşağıya dökülen küçücük yaratıkların ardı arkası kesilmiyordu. Kaşındıkça küçük kız, onlar da yere, üstüne başına düşüyorlardı... Çardak önünden komşu kadın geçiyordu o sıra. Küçük kızı görünce durumu anladı. Hemen yanına geldi. "Ah yavruuum! Anasız babasız olunca böyle olur işte! Bekle! Hemen geri gele-

34


ceğim. Sakın buradan ayrılma!" dedi ve hızla oradan uzaklaştı. Çok geçmedi. Soluk soluğa elinde DTT ile geri döndü. Küçük kızın siyah saçlarının dibine bolca döktü, "Korkma! Ölecekler şimdi hepsi! Akşama doğru yıkanırsın." dedi. Söylene söylene oradan uzaklaştı ... Sevgili okur, Bir dost dertlerini sıralamış. İçini dökmüş. Birer birer hepsini okudum. Okudukça anılara daldım. Anılarım benden içeri süzüldüler ve silinmezlerden birini yaşama geçirdiler. İyi ki de geçirdiler! Aklımı başıma, Allah'a şükretmeyi insanca aklıma getirdiler. Düşündükçe o günleri; irkilir, kaşınırım yeniden. Şükrederim halime binlercesinden. O küçük tarla kızı, Ben idim seneler öncesinden...

Açıklamalar Çardak:Tarla, bahçe gibi yerlerde; ağaç dallarından örülmüş barınak. Keletir:Küfenin halk arasındaki söylemi; genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan büyük sepet. Tapa:Kırılan tütünlerin bir elde toplanmış şekline verilen isim. Bu tapalar tütün arıklarında sıra sıra bekletilir, kırma işi bitince küfelere doldurulur, çardaklara taşınır.

35


Kargı:Gövdesi 5-6 m yüksekliğe erişebilen çok yıllık bir bitki. DTT:Tütünlere zarar veren böcekleri yok etmede kullanılan bir çeşit zehir

36


Babalar Babacıklar

Genç kadın, elini yüzünü yıkadı. Salona, oradan da balkona geldi. Tan yeri ağarmıştı. Oldum olası bu sahil şehrini çok severdi. Ev halkı mışıl mışıl uyuyordu. Her zamanki gibi yüreğinin içindekileri bohçaladı, dualarını turnaların kanatlarına asıp, gökyüzüne uğurladı. Bakışları ise denizin engin sularındaki maviliğe uzandı. Geçmişin anılarına dalmıştı ki, babası geldi. Arkasından annesi. Hep böyle olurdu, üçleşirler ve tatlı tatlı sohbet ederlerdi. Sohbete başlamadan önce, sabah namazının verdiği huzuru anlata anlata bitiremezdi babası. Konu analardan babalardan açılmıştı ki, aklına geldi. Babasına: Baba hep “baba varrr, babacık var!” derdin. Nedendi? Bir bildiğin vardı kesin. Bak, benim de üç yavrum var. Ana oldum. Başka anaları, babaları tanıdım. Neydi senin bildiklerin? Derinden” Ahhh!” çekti ve başladı anlatmaya: Sen bilmezsin, annen bilir, bizim kasabada arabacı Osman vardı. Hani at arabaları var ya?!. Bilirsin. Eskiden gelinlerin çeyizleri, at arabaları ile taşınırdı. Kamyonlar çıktı çıkalı, onların da pabucu dama atıldı. Öyle bir arabası vardı Osman’ın, yük taşırdı. Arabasını gelin gibi süsler, atlarını iyi beslerdi. Ekmek teknesi tabiii… Osman yakışıklı adamdı haaa! Boylu, poslu, kara kaşlı, siyah saçlı, güçlü kuvvetli bir delikanlıydı. Hiç yanlış bir hareketi de yoktu. Severdik hepimiz. Büyük küçük tanır, sazına sözüne güvenilirdi. Adam gibi adamdı yani…

37


Evi kahvelerin karşısındaydı. Karısı gündelikçi olarak çalışırdı. Güzel mi güzel, hanım mı hanım bir de kızları vardı. On iki yaşlarında. Akşamüstü, herkesin kahvede oturduğu bir gün, Osman’ın karısı avazı çıktığı kadar hem bağırıyor hem de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sesin geldiği tarafa doğru kulak kabarttık, baktık; saçını başını yoluyor. Bir yandan da kızını sokağa sürüklemeye çalışıyor. Bizim Osman ise; kızını ve karısını tekme tokat avludan içeriye atıyor, “Beni rezil ettiniz o…….” diye sayıp sövüyordu. Birkaç zaman sonra bir dedikodu yayılmaya başladı: - Ne olmuş? - Ne olmuş? - Kız hamileymiş!

38


Hepimiz donduk kaldık. İçimiz cız etti. Ne de olsa bizler de babaydık. Osman’a, karısına, kızına yani hepsine ayrı ayrı üzüldük. Elimizden bir şey gelmezdi. Yardım istemediler. Aradan bir zaman geçti, duyduk ki, kadın polise bile gidememiş. Çaresiz yutmuş başına gelenleri. İşin aslını bilemedik. Gün geçtikçe unutuldu mesele. Kızı görünmez oldu. Mahallede birbirine yakın kadınlardan duyduklarımızla yetindik. Allah sonumuzu hayır etsin dedik durduk. -Kimden hamile kalmış? -Kimden olacak? O it oğlu it Osman’dan! Kendi kızını iğ… etmiş. - Neee! Nasıl? İşte böyle kızım. Hepimiz dut yemiş bülbüle döndük. Kanun adamlarından ses çıkmadı. Herkes görmemiş, bilmemişe döndü. O zamanlar şimdiki gibi değildi. Böylesi babacıklar da var işte! Ondan derim; baba varrr, babacık var diye. Atalarımız babana bile güvenmeyeceksin diye, boşuna dememişler… -Eee! Ne oldu sonra? -Hepsi aynı evde oturmaya devam ettiler. Kızın oğlan evladı oldu. Ana kız kuma gibi yaşadılar. Çocuk üç dört yaşlarına gelmişti. Kimseler sesini çıkarmadı. Kendi hallerinde yaşayıp gittiler. -Sonra ? Sonra ? Yine bir akşamüstü, erkeklerin kahvede, kadınların ise kapı önlerinde oturduğu bir andı. Arabacı Osman, kahvenin önünden geçerken atlar birden yere çöktüler. Osman arabadan indi. Atlara ana avrat düz gitti, bağırdı, çağırdı. Gık yok! Atlar kalkmıyor! Aldı eline kırbacı, başladı zavallıları kırbaçlamaya. Hayvancıklar dayanamadılar, kalktılar. “Oh be! Hele şükür!” dedi bizim imansız Osman. Arka tarafa doğru yürüdü, tekerlek-

39


lere baktı, tamam. Çuvalın biri yere düşmüş. Yarısı arabanın altında, yarısı yolda. Eğildi arabacı Osman, çekti çuvalı. O çekiş! Atlar birden çöktüler. Osman arka üstü yere düştü; Osman arabanın yükünün altında inliyor! O anı görmeliydin yavrummm! Seneler geçti, gözümün önünden gitmez. Bağırsakları fırlamış. İçi dışı dışarıda; ağzından burnundan kanlar akıyor. Gerisini sen düşün artık. Oracıkta danalar gibi bağıra bağıra can verdi. Şimdiki gibi değil o zamanlar. Doktor, ambulans nerdeee? Allah’ın hikmeti işte! Adaletinin zamanını bilen yok ki... Yüce Yaradan affetsin, içimden sevindim. Bilmem ki hata mı ettim ?!. Ettimse de ettim işte. Allah, böylesi canavarların elinden zamanında kurtarsın, korusun... Genç anne ağladı, babasının boynuna sarıldı. Baba da kızını bağrına bastı, sıkıca. Hıçkırıklara boğuldular üçü de. Balkon çiçekleri boyunlarını büktüler. Üç yüreği sessizlik sardı. Sabahın gelin yüzlü güzelliğine sis çöktü. Genç anne daldı düşüncelere; umutsuz ve çaresiz; inanılacak gibi değil, ama çoook babacıklar, anacıklar var ve bu gerçek! Allah’ın bunca olumsuzluklardaki hikmeti nelerdir dedi, bildiklerini elekten geçirdi. Bilemedi.

40


Ana Kucağı Baba Ocağı

Tramvayda eski bir tanıdığa rastladım. İki hanım, sohbet ederken, geçmişin güzelliklerinden şimdinin dertlerine geliverdik. Esmer güzeli, ince yapılı, dost bakışlı Demet Hanım: -Sizinle senelerdir görüşemedik Hocahanım. Şehrin dışına taşınmıştık. Bu yüzden de eş dost ve tanıdıklardan uzak kalmıştık. Bahçeli bir ev kiraladık. Çocuklar rahat etsinler, bahçesinde oynasınlar, çocukluklarını yaşasınlar istemiştik. Masraflı oldu. Para biriktiremedik. Tatillerde Türkiye’de sahil şehirlerinde tatil yaptık. Onları okutmak ve rahat yaşatmak için uğraştık durduk. Bir de ana baba, kardeş, eş dost, akraba derken, kazandıklarımızı da paylaştık bunca zaman. Arada bir telefon edip, halimizi, hatırımızı sorsalar, hiç yüreğim yanmayacak. -Ne mutlu size ve çocuklarınıza! Yatırımın en güzelini ve doğrusunu yapmışsınız. Anne ve baba düzenli, birbirlerine bağlı olunca; yavrular da sağlıklı, başarılı, mutlu oluyorlar Demet Hanım. (derinden ahladı, gözleri doldu, dudakları titredi, başladı anlatmaya) -Ahhh, ah! Biz de öyle sanmıştık. Babam, "Ayakkabımı satar, çocuklarımı okuturum…" derdi. Şimdi anlıyorum, babacığımın o zamanlar ne denli üzülmüş olduğunu. Biz okumadık ama, onları terk etmedik. Anamıza, babamıza saygıda, sevgide kusur etmemeye çalıştık. Ele güne rezil etmedik. Gurbet ellerde, onlara maddi manevi destek verebilmek için, kendi zevklerimizden kıstık. Öyle değil mi? ya bizimkiler?!.

41


Dudaklarının titreyişi ve gözpınarlarından taşmaya hazır gözyaşları top top olmuş, yanaklarına doğru akmaya hazırlanıyorlardı. İçim cayır cayır yanmaya başladı, başımı salladım doğrularcasına. "Haklısın canım." derken, yüreğimin daraldığını hissettim. O, "Büyük kızımın başarılı olduğunu, okuyabileceğini söylerdiniz. Öyle de oldu, kızımı okuttuğunuz yıllar gözümün önüne geldi." dediğinde, gözlerinde eski günlerin sevincini okudum. Top top olan gözyaşları, geçmişin sevinci ve şimdinin acılarıyla akıverdiler yorgun yanaklara doğru. O güzel yüzünü geçmişin mutluluğu süslemişti bir anda. Benim de, gözlerimin içi parladı, sevinçten yüzüme renk geldiğini hissettim. "Türk çocuklarının okuduğunu duymak ne büyük haz veriyor, bir bilseniz!"dedim. İçimi tanımsız bir huzur sarmıştı. Bu güzel ana: -Offf!.. Hocahanım of!.. Okumasına okudular ama, evi de terk ettiler sırayla. Önce büyük kızımız, sonra da iki numara…

42


Sustuk, daldık, bir zaman konuşamadık. Bu acıyı seneler önce tatmış bir anne olarak, ne diyeceğimi şaşırmıştım. Burnumun direği sızladı, kirpiklerim gözyaşlarımı saklamaya çalıştı, ama olmadı; gözpınarlarımdan yanaklarıma aktılar ardı sıra. "Anlıyorum, üzülmeyin diyemeyeceğim. Elde mi üzülmemek?" diyebildim sadece. Sonra gözyaşlarımı sildim. Düşündüklerimi anlatmalıydım: -Bak canım, bizim, kendimizi eleştirerek, doğruları bulmamız gerek desem ne dersin? -Doğru, Hocahanım.

nedenlerini

bulmalıyız.

Aslında

biliyoruz

Birbirimizin içini okumuş gibiydik. İki ana yüreği buluşmuştu. Söze devam ettim: -Kardeşim, evlerini terk edenler, sayısal verilere göre, çoğunluğu kız çocukları oluyorlar. Bunun üzerinde düşündün mü? -Düşünmez olur muyum? Oğlanlar kızlara göre daha serbest yaşıyorlar. Kızlara baskı yapılıyor. Gezmeleri kısıtlanıyor. Onlar ev işlerinde çalıştırılıyor. Oğlanlara "Sen erkeksin, erkekler iş yapmaz!" diyorlar. Tabi yalnız bu değil, başka sorunlar da var. Oğlanın kız arkadaşı olunca, anne-baba böbürlenerek anlatıyor. Kızlar için durum böyle mi? Hiç unutmam, evi terk eden kızımın bir sevdiği varmış. Babasına söylerim diye benden gizlemişler. Babası takip etmiş, masasının anahtarlarını kırarak mektuplarını ele geçirmiş. Güya babalık (!) yapmışmış. Sonrasını siz düşünün... Dayak ve baskıcı tutumlar kızlarımızı daha da uzaklaştırdı evden. Sık sık yalana başvurdular, yalan üstüne yalan... Eşlerimizi bir de bizler destekledik aptalca. Evin direği (!) ne derse o olur. Sonuç; gün geçtikçe bize yabancılaştılar... Hani mektuplaşmadan

43


başka bir suçu da yoktu! Ki bu da suç ise... Başımı salladım. Bir konuşsam arkası gelecekti… Utandım… Sustum… Pek farklı olaylar yaşamamışız meğer dedim ama yine de. Benim yaşadıklarımı izaha çalıştım: -Benim en büyük hatam, babalarını desteklemek, onun doğrultusunda hareket etmek olduğuydu. Ergenlik çağlarında kızlarım bu tutumumu anlayamadılar. Onları desteklememi beklediler. Babaları ise, farkına bile varmadığım olaylardan beni sorumlu tuttu sonunda. Günlerim öylesine doluydu ki, işlerimi bitirip de yatağa girdiğimde yattığım yeri bilemez olur, çoğu kez yorgunluktan uyuyamazdım. Ev işleri, okul hazırlığı, çocukların bakım ve eğitim sorunları, eşe kusursuz hizmet etme çabası, misafirleri ağırlama, Türk aile ve çocuklarının eğitim sorunlarına destek… Say sayabildiğin kadar… Sonuçta anne olarak ben hüküm giydim. Çocuklarımdan değil, toplumdan ve ayrıldığım kişiden, yani babalarından. Büyük kızım, üzülmelerime dayanamıyor. “Türkiye’de okuyan gençlerin çoğu, ailelerinden uzak yerlerde okumayı seçiyorlar. Böylelikle istedikleri gibi yaşayabiliyorlar. Tabi ki böyle olmayanlar da var. Bu sorun sadece Almanya’da yaşayan gençlerde görülmüyor. Anneciğim, Türkiye’deki kızlar, bu sorunu çözmüş durumdalar Sen hala boşuna üzülüyorsun. Önemli olan iyi ahlak değil mi? Erkeklerin onca arkadaşları oluyor ve bu normal karşılanıyor. Kızların da biyolojik yapılarının, yaradılışlarının zorunlulukları neden görülmüyor?.." diyor. Demet Hanım sözümü keserek: -Erkeğin elinin kiri, kadının yüz karası demişler ya?!. Bizleri de bağlamışlar sıkıca bu yargılar. Ruhumuza işlemişler doğrulu-

44


ğu, dürüstlüğü, hem de tek taraflı. Değil mi? Dinimizde ise bu emirler ve yasaklar hem kadın hem de erkek için belirtilmiş. Doğruların herkesten önce analara öğretilmesi gerekiyor. Erkekleri eğitenler, biz analar değil miyiz?.. Temiz ve ahlâklı topluma ulaşmanın yolu, galiba analarımızın eğitimi ile mümkün olacak. Çocukları ile arkadaş gibi, dost gibi olan babalar var. İşte o çocuklar ve anneler şanslı! Kız evlatların, annelerden daha çok babalarına, onların yakınlığına çok gereksinimleri oluyor. Hatta evleninceye kadar süren bir yakınlık ihtiyacı bu. Baba sevgisini, ana sevgisini yaşayanlar ana kucağını, baba ocağını kolay kolay terk etmiyorlar. Evlendikleri zaman ve de ömür boyu süren evlatlık bağı kurulmuş oluyor. Ben ve eşim başaramadık, toplum baskısı ağır bastı, içinde yaşadığımız toplumun da kurbanı olduk bir bakıma. Korumak istedik yavrularımızı güya(!). İçimde dinmeyen bir sızı var Hocahanım; kızlarımı beyaz gelinlikler içinde görmek en büyük emelimdi. Olmadı... Senelerdir düğünlere gidemez oldum. Bakıştık iki ana, yüreklerimiz konuştu. Gönüllerimiz sözleşti, acılarımızı paylaşırcasına salladık başlarımızı, tuttuk ellerimizi, destek aldık karşılıklı... Susamadım, devam ettim içimi dökmeye: -Evet! Dertlerimiz pek çok. Çocuklarımızın düğünlerini görmemiş olmaksa; kapanmayacak, acısı hiç dinmeyecek, derin bir yara... Şükretmeli, yavrularımızı terk etmemeli, sabırla beklemeli, onları anlamalıyız. Onlar, gün gelecek, bizleri anlayacaklar. Sırf onların geleceğini düşünerek yaptığımız hatalarımızı irdeleyecekler. Kendi kayıplarının da farkına varacaklar. Herkes ektiğini biçecek sonuçta…

45


Can kardeşim, biz ana kucağı olmak istedik; karnımızda büyüttük, doğurduk, besledik, baktık. Babalar da ocak olmak istediler kesin. Bilemedik, suç kimin? Güle güle! deyip, tramvaydan inerken; çaresiz benliğim, beynimin sayısız anılarında geziniyordu...İnsanca yaşamak her canın hakkı değil mi? Nedir doğru olan?

46


İnsan Olmanın Milliyeti Yok Frau Sommer (Bayan Yaz)

Y

aş ilerleyince doktora gitmeler gelmeler de artmaya başladı. Erlangen Göz Kliniğinde belirlenmiş doktorla görüşme zamanım vardı. Erkenden kalktım. Hazırlığımı yaptım. Çantamı kontrol ettim, her şey tamamdı. Trende, eczaneden aldığım aylık mecmuayı okumaya koyuldum. Sayfaları gözden geçirirken, hoş ama yorgun bir hanımın resmine takıldım kaldım. Altındaki yazıyı okudum: "Yaşlandınız, eşiniz genç hanım aramaya başladı, çocuklarınız da takmaz oldular. Mesleğinizde gençlik yıllarınızdaki gibi verimli olmak çabasındasınız, ama gücünüz ve sinir sisteminize yenilmek üzeresiniz." diye yazıyor ve altında bir ilacın övgüsünü yağdırıyordu. Biz kadınların kaderi nasıl da birbirine benziyor diye düşüncelere daldım… Neler neler düşünmedim ki bir anda… Amannn! Ha Avrupa ha Asya, kadın her yerde kadın, erkek de erkek dedim, diğer sayfaları okumaya devam ettim. Ettim etmesine de rahmetli babam geldi aklıma ve erkeklerin tümünün günahını almak istemedim. "Allah’ım şahit, senden başkasına uçkur çözmedim, valla billa gaymak Haticemmm!" deyişi geliverdi gözlerimin önüne, gülümsedim. Karşımda oturan genç kim bilir aklından neler geçirdi benim için. Öyle ya, kendi kendine gülene deli derler. Okurken zaman su gibi akıp gidiyor. Erlangen’e gelivermişiz. Aceleyle inenlere katıldım. Hangi otobüse bineceğimi araştırdım. Hastane üç durak uzaklıkta imiş. Kısa keseyim: Hastanede kontrollerim yapıldı, geriye dönüş için durağa geldim. Tahta oturakta bir Alman hanım oturuyordu, selam verdim, selamımı aldı, başladık sohbete:

47


- Nereye gidiyorsunuz? - Nürnberg’e - Biletiniz var mı? - Tabii. - Kart basmayın, bende aylık kart var. Benim kartımla gidebilirsiniz. - Teşekkür ederim. Sağ olun. Kartım var. - Olsun, siz onu kullanmayın. Bana biraz katkıda bulunun. Benim kartımla gidin. Düşüncelerim çağlayan hızıyla zihnimde konuştular. Neler neler düşünmedim ki?!. Belli dedim, emekli ve aylık kart almak zorunda buralara gelmek için. Yoksa benden niçin katkı istesin. Kontrol gelirse bir zorluk yaşarsam diye düşündüm, anladı. -Çekinmeyin. Benim kartım aile kartı. Korkmayın. Dün de bir sığınmacı kıza yardım ettim, ondan para almadım ama… Bu hanım iyi birine benziyor. İnanmalıyım dedim. Hemen çantamdan para çıkardım. İstediği miktarı vermek istedim. - Yooo! Hayırrr! Nürnberg’e gelince verirsiniz, dedi. Dinlemedim, ona inandığımı, parayı almasını rica ettim, aldı.

48


Biraz sonra esmer güzeli, genç bir hanım geldi. Hissettim hal ve davranışlarından. Bu hanım Türk dedim içimden. Bakıştık, ama konuşmadık. Aaaa! Çantasından sigara çıkardı, tam yakacaktı ki: - Yakmayın lütfen! dedim. Şaşırdı, bana baktı, gözlerimdeki samimiyeti ve yüreğimdeki sevgiyi anlamış gibiydi. Yakmadı, çantasına geri koydu. - Sonra içerim. - Hiç içmeyin. Lütfen! - Ahh bir bırakabilsem! Çok istiyorum. - İsteseniz bırakırsınız. - İstiyorummm! - En önemlisi ne biliyor musunuz? - Ne? - Sigara içenler, affedersiniz! aptallığının farkında değiller. - Haklısınız! Haklısınız! - Çok şükür ben aptallığı bıraktım. Bizim gençliğimizde bize yasak koydular, ama anlatmadılar. Onlar da bilmiyorlardı sigaranın tüm zararlarını. Kokusu, parası konuydu daha çok. Kızlar için ise bir başka açıdan önemliydi yasak olması. Nedense erkeklere yakıştırılırdı sigara içmek. Bugün öyle mi? Herkes biliyor sigaranın zerre kadar faydasının olmadığını. Sadece zehir!.. -Haklısınız! Haklısınız! -Çok genç ve güzelsiniz. Bir on sene sonra sizi yiyip bitirecek. Çirkinleşeceksiniz de… Şimdilik farkında değilsiniz değil mi? Diş doktoruna gidiyor musunuz? Aman ihmal etmeyin ve sorun her gidişinizde, dişlerinizde yaptığı tahribatı. -Evet evet! Doğru. Haklısınız, ama bir yavrum var. Hasta. Sürekli tedavi görüyor. Onun üzüntüsü beni daha çok sigaracı yaptı. - Öyle sanıyor insan, oysa öyle değil. Artık bağımlısınız, esirsiniz o pis zehire! Bedeninizi içten içe kemiriyor. Bir gün…

49


-Doğru doğru… Bir bırakabilsem. Eşim de sigara içiyor. Sıkıntımız sebep… -İçince sıkıntılarınız bitmiş olsaydı, artık sigara içer miydiniz? -Kaçamak cevaplar işte. Kendi kendimizi yalanlıyoruz. Öksürmeler başladı. - Aaa! İşte o öksürmeler hep sinyal! Bedeniniz haber veriyor. En yakınlarımı kaybettim. Sigarayı bırakmış olsalardı, bugün belki daha yaşıyor olacaklardı. Yaşamak değil önemli olan, sağlıklı ölmek. Bir de aylarca acı çekmek hem de yatalak. Birini tanıyorum. Son zamanlarda eşi bile kalmadı yanında. Konu komşu destek verdiler. Onlar da ne kadar verdiler, orası pek aydınlık değil. Bir düşmeye görsün insan! Yanında kimseler kalmıyor. -Deneyeceğim. Bırakabilsek keşke! -İstemek ve bu esirlikten kurtulmak gerek. Yalnız kendinize değil tüm doğaya zarar veriyorsunuz. Çocuklarınız birinci derecede etkileniyorlar. 0 ara otobüs geldi, bindik. Yerlerimizi aldık. -Size bir şey demek istiyorum. -Buyrun. -Bu ikinci, geçenlerde yine bu durakta tam sigara yakmak istedim, bir Alman hanım beni durdurdu, uyardı. Bakın yine aynı yerde… -Bunda kesin bir hikmet vardır. Tanrı sizin sigara içmenizi istemiyor. Bunu görmek, anlamak gerek. Bir başkası için belki anlamı olmayabilir ve tesadüf der böylesi bir olguya, ama benim için başka. Sanıyorum bu o yüce Yaradan’ın arzusu. Bırakmanız için sizi uyarıyor, araya vesileler koyarak… - İnanın ben de böyle düşünüyorum. Deneyeceğim. Biz Erlangen tren istasyonuna gelince indik, o yoluna devam etti. Sarıldık, bakıştık, gözlerimizle anlaşmıştık. Sigaradan kurtulmak istediğini haykıran sessiz bakışlarını unutamıyorum…

50


Alman Hanım, sessizce bizi dinledi, anlamasa da gözleri gülümsüyordu, belli ki, konuşmamızdan, dilimizden rahatsız değildi. İkimiz başbaşa kalır kalmaz sordu: -Tanıdığınız mı? -Yooo! - Aynı ülkeden mi, o da mı Türk? -Evet. Trenin saatini öğrendiğimizde hızlandık. İki dakika sonra hareket edecekti. Rahat bir yer bulduk, oturduk. Dalgındım, meraklandı, sordu: - Neyiniz var? - Araştırıyorlar. Perşembeye başımın kontrolü yapılacak. -Aaa! Üzülmeyim sakın! Benim çektiklerimi bir bilseniz. -Sizin rahatsızlığınız nedir? Affedersiniz adınızı sorabilir miyim? -Sommer -Ne güzel! Yaz gibisiniz. - Gözüme ölen birinin saydam tabakasını koydular. Tam bir sene bekledim. Sağ gözüm görmüyordu. Görmesem de önemli değildi, sol gözüm görüyordu ya! Ama şimdi böyle daha iyi tabi. Tanrı’ya inanıyorum. Tek tanrı var. Hepimiz için tek bir Tanrı var. Allah, Gott… Hepsi aynı. - Tabii tabii! Ne güzel düşünüyorsunuz! Şükretmek gerek, ki siz bunu yapmışsınız. Adınız gibisiniz. Yaz mevsiminin renkleri var düşüncelerinizde. - Sizin için de her şey iyi olacak. Üç senedir gelip gidiyorum. Bana çok iyi baktılar. Korkmayın. - Yok yok! Korkmuyorum, hayırlısı olsun. Şükretmek gerek. Biraz meraktayım, o kadar. Ağrılarım da var. Bayan Sommer konuştukça güzelleşiyordu gözümde. Sarışın, kısa saçlı, maviş maviş gözleri, orta boylarda ve bencileyin tombiş şeker tatlısı bir hanımdı. Almanca konuştuğumuzu unuttum bir an. Türkçe “Ne iyisiniz! Yüzünüz gibi yüreğiniz de güzel!” dedim. Merakla baktı, izah ettim, gülüştük… On beş dakikalık yol kısalıvermişti. Nürnberg’e geldiğimizde. Adı yaz mevsimi, bakışı bahar gülüşlü, gönlü çocuk temizliğinde olan

51


bayan Sommer aksi yöne devam etti. Ayrılışımız da karşılaşmamız gibiydi. Candan, yürekten ve insanca. Üstelik, ayrılırken sarıl sarmaş olduk, teşekkür ettik karşılıklı. Sadece iki kadın ve birer insandık. İnsan gibi insan olan iki kadın. Sen Alman, ben Türk gibi bir kavram yoktu aramızda. Gelişi ve gidişi yine toprak olacak olan iki can. İnsan olmanın milliyeti yok…

52


Genç Anne ve Babalar

Günün aydınlığı yatak odama sızmıştı. Pencereden baktım, gökyüzü tam istediğim gibi, masmavi gülümsüyor. "İlkbaharlar olmasa nasıl çekilirdi bu yaban eller?” dedim kendi kendime. Acele giyindim. Kulağım telefonda, gözlerim bilgisayarımdaki birikmiş iletilerimde. Yine okuyamadım hepsini, telefon çaldı: Ben, Doris. Bekliyordum arkadaşım. Ne diyorsun, yürüyüşe çıkacak mıyız Şükran? Evet evet! Nerede buluşacağız? Merkez istasyonda. Saatini, buluşacağımız noktayı konuştuk. Acele ile sırt çantamı hazırladım. İçimde çocukluğumda duyduğum heyecana benzer bir sevinç vardı. Şehir dışına çıkacak, -affedersiniz!ayıpırasası toplayacaktık. Ne olduğunu bilmiyordum, ama meraklanmıştım. Tam anlamıyla et yemez olmamama rağmen, genelde otla beslenen olduğumdan, bu otu toplamayı, tanımayı çok istiyordum. Öylesine hoş anlatıyordu ki Doris, tam bana göreydi. Tarlalardan topladığımız yaban sarımsağını anımsattı bana. Egeli biri olarak, ot yiyerek büyüyenlerden biriyim. Turpotu, ebegömeci, hindibahar, iğnelik, pazı, arapsaçı, sarmaşık, devedikeni geldi gözlerimin önüne. Nasıl anlatsam bilmem ki, özlemişim o günleri... Trende sohbete daldık, söz anaya babaya geldi; gözlerim doldu, sesim titreyerek annemi çok özlediğimi, ama bunun çaresi olmayan bir özlem olduğunu anlatmaya çalıştım: Yaşamıyor mu?

53


Doksan sekizin şubatında uğurladık, dönüşü olmayan son gidiş. Ne ana ne de baba var. -Seni çok iyi anlıyorum Şükran. Annemi kaybetmedim, yaşıyor, ama ölümden döndü. Aylarca komada kaldı. Saatlerce başında oturdum. Ölmemesini diledim. Aklına gelebilecek her türlüsünden dua ettim. "Onunla konuşmalıyım, her şeyi baştan deşmeliyim. Ölmemeli. O benim annem. Aramızdaki buzlar çözülmeden gitmemeli." diyordum... Aranız iyi değil miydi ? Annem, hayvan doktoru idi. Babam da. Annemin hayallerinde neler vardı bilmiyorum. "Siz olmasanız, benim yaşamım daha iyi olur, kendimi yetiştirmeye zamanım olur." derdi. Çocuk aklımla yorumladım. Geceleri uyuyamadım. Kendimi yük olarak görmeye başladım. Senelerce sürdü bu durumum. On sene öncesine kadar, sürekli mutsuz oldum. Kiminle bir arkadaşlık kursam acaba yük mü oluyorum diye kıvrandım. Annemin beni sevmediğine öylesine inanmıştım ki... Yanılmış olamaz mısın? Hayır, bana karşı o da soğuk durdu hep. Kız kardeşim ile arası iyiydi, o onun becerikli, kabiliyetli kızı idi. Hep de öyle kaldı. Şimdi aranız nasıl? İyi, anlaşıyoruz, çok değişti. Eski hali yok. Ben de olanları unuttum. Peki, nasıl başardın bunu? Çok geç oldu, otuz yaşımdan sonra. Nasıl yani? Düşündüm; hep başarısız, mutsuz olan bendim. Onca dostlarım olmuş, her birinden kopmuştum. Hep sevilmediğimi, yük olduğumu düşünüyordum. Bu doğru olamazdı. Bunu yenmeliydim. Nasıl?

54


Konuşarak, içimdekileri apaçık söyleyerek. Artık, komplekslerimi yenmeli, "İşte, ben buyum!" diyebilmeliydim. İçimdeki olumsuz düşüncelerden kurtulmalı, iletişim kurduğum kimselere olduğum gibi, hissettiğim gibi seslenebilmeliydim, korkmadan, çekinmeden. O zamandan beri rahatım. Annen ile konuşmanın etkisi oldu mu tüm bu gelişmelerinde? Tabii ki... Açıkça yara aldığım her konuya değindim. Sonuçta kazançlı oldum. Annemi seviyorum, kaybetmek istemiyorum, ama şimdiki haliyle…Bu yüzden anne olmak istemedim. Çektiklerimi benim çocuklarım çeksin istemedim. Doris’i anlamakta zorlandım desem yalan olmaz, belki eksik olur. Kendi çocukluğumu düşündüm o konuştukça. Böylesi duygular yaşamamıştım. Ağabeyimi kıskandığımı hatırlıyorum, annem hiç üşenmez, sevdiği yemekleri yapardı. Benim nedense özel isteklerim hiç olmadı. Verileni yedim, istenileni yaptım. Çoğu kez de fazladan çalıştım. Düşünüyorum da, bunda babamın sevgisinin payı büyüktü galiba. "Benim kızım başka, adam olacak çocuk b……dan belli olur." diyordu, halk diliyle. Omuzlarında taşırdı beni. Annem ise, benim çalışkan, güzel kızım, Yaradan’dan sürmeli gözlü kızım diye dil döker, yumuşacık kucağına alır, bağrına bastırırdı. Arada sırada dövdüğü de oldu. Nedenlerini anlamış değildim o zamanlar. Bildiğim tek şey, onları çok sevmiş olmam. Dayaklar, olumsuzluklar derin yaralar açmadı, bunun da tek nedeninin, onların sevgisine olan güvenimin olduğunu çok iyi biliyorum. Üç yavrum oldu. Sevdim yürekten. En iyisini hep onlar için istedim, yine de tam başardım diyemem…

55


Doris haklı, çocuklarımızla yeterince açık, anlaşılır bir iletişim kuramıyoruz, kendimizi her şeyi bilenler mi görüyoruz acaba? Ya da işin içinden çıkamayınca, omuzlarımız ağırlaştığında yaşamın koynunda; acısını onlardan mı çıkarıyoruz sinirli ve de düşünmeden yaptığımız tavır ve konuşmalarla?!. Sanıyorum, bu hataya ben de düştüm. Onları dinlemekten çok, onların beni dinlemesini istedim çoğunlukla. Bunu yaparken, onların iç dünyalarına girmeyi başarmayı ne de çok istedim oysa... Yeniden genç anne olsam, önce dinlemesini öğrenmeyi denerdim. Yeni anne olacaklara ne mutlu! Onlara ışık tutacak, yanılgılara uğramış Şükranlar, boşuna senelerini yemiş Dorisler, Ayşeler, Aliler, Mehmetler var. Hem de yanı başlarında… Ülkelerin geleceği çocuktan çocuğa geçen miras değil midir ? Anlarımız aydınlık olsun.

56


Gönül Gözü ile Görmek

Ayakların alıp götürdü mü seni bir yerlere? İçinden gelen sese boyun eğip ilerledin mi hiç, bir cadde veya sokakta? Veya aklında olmayanları gözlemleyip; aslında her gün yaşadıklarının ya da duyduklarının, gördüklerinin, okuduklarının; hissettiklerinden farklı olgular olmadıklarını tekrarladın mı hiç kendi kendine? Bak, bugün neler oldu: Ödemelerimi yaptıktan sonra tam eve dönecektim ki, içimdeki dost: “Bu tarafa yürü!” dedi. Ayaklarım hemen o tarafa doğru hızlandı. Trafik lambasından karşıya geçtim. Şehrin alışveriş merkezine varmışım. Türklerin CE- A dedikleri C&A mağazasının önünde durdum. Hayret! Senelerdir kaç kez geçmiş ve bu tabloyu seyretmiştim. Oysa defalarca bakmıştım oradaki heykellere. Her seferinde incelemiş, kendimce yorumlar yapmıştım. “Acele işe şeytan karışır.” denmesine benzer bir şey bu galiba. Anlatılmak isteneni nedense hep yarım yamalak izlemişim. Ama bu sefer, kimselere aldırmadım; çünkü şarıl şarıl fışkıran fıskiyelerden akan sular büyülemişti beni; Etrafında tam dört kez dolandım. Öylesine anlamlı ve yaşamın içinden alınmış ki kişilikler; heykeller uyandılar, canlandılar, konuştular benimle. Bakıştım her biriyle. Anlattılar birer birer; beynimdeki anıları doğruladılar. Baktım: Mutlu oldukları belli; anne bakımlı, gözlerinin içi gülüyor. Babanın sevgi dolu bakışlarını hem kadına hem de çocuklara yansıtmış heykeltıraş. Neler düşledim anında… Çocukluk yıllarıma gittim o an ve gençlikteki beklentilerimle kucaklaştım. Tahsil bitecek, babam gibi eşim olacak, annem gibi çocuklarıma

57


kol kanat gerecektim. Aynen bu heykellerin sunduğu tablo gibi...

Devam ettim izlemeye: Elips şeklinde sıralamışlar kompozisyonu. Yakışıklı adamın gözleri gökyüzünün hikmetlerini arar gibi ikinci tabloda. Giysileri vücuduna yakışmış, yağsız ve atletik vücudu dikkati çekiyor. Yanında oturan diğer adam ise taşıdığı yükün farkında değil; elde kadeh ve boşalmaya yüz tutmuş şarap şişesi... Dokuz aylık (!) gibisinden görünen göbeği, her tarafından taşan yağlarıyla, oburluğun tam resmi olmuş.

58


Bizleri düşündüm iç çekerek; Alman halkının % 50’ ye yakın kısmının fazla kilolu olduğunu okuyoruz, Amerikan halkının 2/3’ si ise zayıflamak için çeşitli diyetler uygulamaktalar ve bunun için milyarlar harcanmakta açıklanan verilere göre... Günümüzde hemen hemen her dört saniyede açlık nedeni ile bir insanın öldüğü ise yine gerçekler arasında ki, bu ölenlerin % 75’i beş yaşın altındaki fakir çocuklar... Nasıl da çarpık ve düşündürücü bir gerçek değil mi? Yürüyorum diğer heykellere doğru: Dertli çoban derler ya, hiç de öyle görünmüyor. Almış eline kavalı, geçmiş karşısına sevgilinin, döktürüyor aşkını nefes nefes. Sevgilinin ise sevinçten al al güller açmış yanaklarında. Daldırmış çıplak ayaklarını havuza, hayran hayran çobanını okşuyor bakışlarıyla. Sanki onların aşkı ile coşan geyik, eşine koşmaya hazır görünüyor üçüncü tabloda... Mutluluk bu galiba dedim: Sevmek ve sevilmek ve iki yürekte tek yürek olabilmek. Yürüdüm neşeli ve keyiflice: Ancak, az sonra içim birden cızzz! etti. Ruhuna dertleri yüklemiş, iki büklüm bir kadın, göklere çıkarmış erkeğini. Adamdaki o ne gurur ve duruş ki; Nemrut azgınlığında ve her şeyi ben yarattım dercesine yükseklerden bakışı kadına, canımı yaktı dördüncü tabloda... Nice hemcinslerimi hem de kendimi düşündüm inceden inceye... Sevilmeye layık olmayanları sevmemeyi neden öğretmediler de kuru kuru vefakâr, cefakâr olmayı işlediler benliklerimize dedim sessizce... Dürüst, saf, iyi ahlâklı olmalıydık. İhanet etmemeli, ihanete uğrasak da sabırlı olmalıydık. Yavrularımıza sahip çıkma adına erkeklerimize boyun eğmeli, gururlarımızı ayaklar altına almalıydık. Daha neler neler?!. Değil mi can? Devam ettim yine merakla: Bedenini para karşılığı satan, ruhunu hiçe sayan kadın ve ona yular takmış para canavarını (!) temsil eder gibi görünen

59


zengin adam midemi bulandırdı, beşinci tabloda. Bu daha da içimi alt üst etti inan güzelim! Düşündüm günümüz kadınlarını. Eşini para için tutup, başkaları ile ilişkiye girenler, mesleği olmadığından ayrılamayıp gizli gizli aldatanlar, modaya ayak uydurabilmek pahasına maddiyata kurban olup evli kalanlar ama eşlerini uyuttuklarını sananlar… Tüm bunları bildikleri halde sesini çıkarmayan paralı eşler, sözde kocalar (!). Daha birçok örnekleri fısıldadım kendi kendime… Sonuncu tabloya kadın olarak bakabilmek, pek kolay değildi. Heykeltıraşımız, kadını tüm korkunçluğu ile sergilemiş. Kocamannn! Bir ejderhanın sırtına bindirmiş onu ve altına yatırmış erkeği. İlginç olanıysa, erkeğin de kadının da canavar şeklinde olması… Hani filmlerinde gördüğümüz kan emicilerin şekillerine çok yakın; dışarı fırlamış iri iri dişler, kel kafalar, sayılan yüz ve kaburga kemikleri… Diğerlerini artık sen tahayyül et canım, korkunç ve iğrenç bir sahne! Kadının fendi, erkeği yendi derler bizde. Ne kadar makbul görür bilmem ama, bu tabloda kadın kazanmış. İki canavarın birbirlerini yok etme savaşını gördüm sanki… Güzel dostum, biz insanlar, gönül gözü ile görmedikçe sevmesini bilemeyeceğiz. Görünüşe, maddiyata ve çağımızın hoş görünen çarpıklıklarına kurban gideceğiz galiba... Yoksa böyle gelmiş, böyle mi gidecek dersin?

Uyuyamadım Öğretmenim 60


D

ershanenin ön tarafına sandalyelerimizle gelir, daire şeklinde yerleşir, dertleşiriz öğrencilerimle. O ders saatlerini hepsi heyecanla beklerler. Ne yalan söyleyeyim, ben de öyle. Küçük öğretmenlerim onlar benim. Her gün bir yenisi eklenir bilmediklerime, göremediklerime, düşünemediklerime... Ben dahil, her öğrenci has güller gibi açılır, içimizden geldiğince konuşur, anlatırız. Öyle hoş anlar olur, çözümler ararız birlikte. Öylesine candan ve yürektendir ki o anlarımız; zilin çalması, of ya! ne çabuk geçti! dedirtir her birimize. Böylesi derslerden birindeyiz. Evdeki anılarımızdan konuşuyoruz. Ahmet, derinden bir of! çekti. Hani bir türkü vardır; “Bir oh çeksem karşıki dağlar yıkılır…” diye. Bende o türküyü çağrıştırdı birden, bu ufacık, tazecik, yumuşacık, daha ikinci sınıfta olan yavrumun ohlayışı. Hepimizin gözleri ona dikildi merakla. Biri var ki kızlardan, pat diye konuşur. “Ayni babam gibi ofladın!” dedi. Sözü ben aldım izin isteyerek. Sen de benim gibi dertlisin galiba?!. Anlat bakalım dedim. Biraz çekimser kaldı, utanır gibi oldu. Baktı, herkes beklemede, arkadaşlarının ısrarları da devam ediyor, Aydın havası kısaca:

61


“Yaaa! uyuyamıyorum! Kardeşime bakıyorum, mışıl mışıl uykuda. Ben uyuyamıyorum işte!..” “Nedeeen?” “Ondan esneyip duruyorsun!” “Televizyondan ayrılamadın tabi değil mi?” “Filim güzel miydi?”

62


“Çok mu yemek yemiştin? Akşamları tıka basa yemek, uykuyu kaçırırmış.” “Odan mı soğuktu? Dün gece çok kar yağdı.” “Kardeşin horluyor mu?” Neler sorulmadı ki daha… O sadece dinliyor ve ara sıra ohluyordu yine. Sabrı taştı sonunda, döküverdi ne varsa arka arkaya. “Tam uyuyacağım, başlıyorlar. Kulaklarımı kapatıyorum, yorganın altına saklanıyorum, olmuyor. Duymak istemiyorum. Yatağımın içinde, onları duymamak için neler neler yapıyorum, bir bilseniz öğretmenim! Oyuncak ayı bebeğime sarılıyorum, onunla konuşuyorum, ne çare? Kardeşim altı aylık, küçücük daha…” “Neler duyuyorsun güzelim?” dedim ve sonucu anlamaya çalıştım. Tahmin etmiştim ama, kendisinin söylemesini bekliyordum. Sınıfta çıt yok. Öğrenciler pür dikkat onun neden uyuyamadığını anlamak niyeti ile sessizce bekliyorlardı. “Annem ile babam! Tam uyuyacağım anda başlıyorlar. Deliye dönüyorum. Çıkıp bağırmak geliyor içimden. Yeterrr! diye. Olmaz ki! Yapamam ki! Döverler diye de korkuyorum.” “Eviniz çok küçük, sesleri çabuk duyuyorsun.” “Öğretmenimmm! Duyulmayacak gibi değil ki! Karşılıklı bağırıp duruyorlar. Tam da benim uyuyacağım saatte. Hep de geceleri kavga ediyorlar öğretmenim! Babam annemi, annem de babamı dövüyor.”

63


“Sabahleyin kalkamıyorum. Uyumak istiyorum. Okulda hep uykum geliyor. Dersleri anlamıyorum. Derslerim iyi değil diye de kızıyorlar bana.” Ne demeliydim? Düşündüm kaldım. Üç çocuk annesi olarak kendi geçmişime göz atmaya çalıştım. Zil çaldı o ara. Diğer canlarım, onu soru yağmuruna tutmasınlar diye yanımda kalmasını rica ettim, biraz daha dertleştik ikimiz. Ahhh çocuklarımız ah! Vahlar olsun bizlere! Hem de ne vah!

64


Üzüm Gözlü Alfred

Pazartesi günleri derslerim başka bir okulda. Önce tramvayla merkez istasyona kadar gidiyor, oradan da yeraltı trenine (U-Bahn) biniyorum. Beş dakika kadar bir yürüyüş sonunda okula ulaşıyorum. O kısacık yolu ne de çok severim. Trenden inip yukarıya ana caddeye ve oradan da okul yoluna girince, başlarım içimden dualarımı okumaya. Arada bir tanıdıklar geçer önümden ve başımla gülümseyerek selâm veririm. Solumda evler, sağımda yol boyunca sıralanmış çeşit çeşit ağaçlar. Yaban kestanesinden ıhlamur ağacına kadar… Gözlerimi gökyüzüne doğru çevirmek gelir hep içimden. Her birinin gövdelerinden yapraklarına doğru yol alır, dualarımı aralarından göklere gönderirim… Ekim ayının sonlarındayız. Hava soğumaya başladı. Hafiften esen rüzgâr, yol kenarlarındaki ağaçların elbiselerini alt üst ediyordu. İnsanın saçı başı da az etkilenmiyor hani. Okula gitmek üzere durağa yaklaştım. Yaklaştıkça burnuma sigara kokuları doluyordu. Tiksintiyle uzaklaştım. Durağın başka tarafına doğru giderken, kimdir sabahın bu saatinde şu iğrenç sigarayı tüttüren diye de baktım göz ucuyla. Öğrenci. Sanırım 5. ya da 6. sınıfa gidiyor. Ah yavrum ah! diyerek içimden dertlendim. Anlamadı kesin. Ne bilirdi ki, o an neler düşündüğümü; o tazecik yaşı ve gençliğe giden ilk deli merdivenlerin başında… O da baktı göz ucuyla, sessiz ve bir şeyler sorarcasına… Rahatsız olduğumu düşünmüş olabilir mi acaba? Ya da neler düşünmüştü, içinden neler demişti bana?!. Bilinmez. Ama ben, başına gelecek olası olumsuzlukları düşünüvermiştim bir çırpıda.

65


Boylu poslu, simsiyah saçlı, yakışıklı bir oğlan. Yavrum gibi geldi…Ne de güzel yaratmış Yaradan! Bir kaç sene sonra, şu pis sigaranın onu ne hallere sokacağını bir bilse, ama gerçekten bir bilse… İçer miydi ki sırılsıklam âşık gibi delicesine? Görebilse aynalarda şimdiden; dökülmüş saçlarını, kırışmış yüzünü, sapsarı ve uçuk rengini.Ve sabahları kahrolası öksürüklerle uyandığını, alır mıydı eline şu zıkkımın kökünü? Dişlerini bir bir kaybettiğini, dolgularla doldurulmaya başlandığını bir bilebilse. Hissetse tek tek onları da uğurladığını ve takma dişlere doğru uzandığını yaşamın. İzleyebilse tüm olcakalrı kaçar mıydı ki dört nala şu kahrolası zehirden? Orta yaşlara gelince merdivenleri çıkarken soluk soluğa kalacağını ve zavallı göğsünün acıyla sıkışacağını iliklerinde fark edebilse; fırlatıp atar mıydı elindeki şu ölümcül pis sigarayı?!. Çocuklarını büyütmüş, emekli olmaya ramak kalmışken; hastane odalarında kıvrandığını, çocuklarının ve eşinin bile kısa ziyaretlerle yanına uğradığını, ölümün pençesinin ensesinde olduğunu bilerek, geriye dönüşün olmadığını yol yakınken kavrayabilse… Çılgınlar gibi uzaklaşır mıydı nerde bir iz görse şu iğrenç takıntıdan? Yaşama daha doyamadan; kara tabuta konduğunu, mezarlığın yoluna doğru omuzlarda taşındığını bir görebilse ne yapardı acaba?!. Düşüncelere dalmıştım ki, tramvay geliverdi. Kalabalık bir grup bekliyordu. Aynı yönde ilerleyen küçücük bir insan seli misali. Birbirimize dikkat ederek, sırayla bindik tramvaya. Biletimi bastım ve ilerledim. Yer yok! Tüm oturaklar dolmuş. Ayakta gitmekten başka çarem yoktu. Bakınırken, pencere kenarında oturan bir gence ilişti gözlerim. Belli, o da öğrenci. Selâmlaştık. Bakışları canayakındı. Elinde bir defter, baktım Almanca dil defteri. Tam da onun yanıbaşında duruyordum. O da ara sıra bana bakmaya başladı. Yer vermek istedi. Teşekkür ettim. Ayakta kalmak istiyorum dedim.

66


Üst dudağının sol tarafında ince bir beni vardı. Henüz bıyıkları çıkmamış. Simsiyah beni, gür saçları, gözlerini süsleyen koyu kahve kaşları bana oğlumu anımsattı. İçimde bir burukluk eşliğinde burnumun direği sızladı. Sanki ciğerlerime balta vurulmuş sandım. Dayanamadım, Türkçe olarak “sınavın mı var?” dedim. Sınav kelimesini Almanca (Probe) olarak sorduğum için olacak, başını salladı, "Evet." dercesine. Almanca’dan mı dedim? “Ben Türk değilim. Adım Alfred” dedi gülümseyerek. Gülüştük. Kısa kısa sorular sordum. O da hep güleryüzle yanıtladı. Irak Süryanilerindenmiş.Ortaokul (Realschule), 8. sınıf öğrencisiymiş. -Almanca’dan sıkıntın var mı? -Hayır, yok. - Ne güzel! -Burada mı doğdun? -Hayır. -Kaç yıldır buradasın? -Sekiz. -Zamanını aldım, çalışmana devam et. -Yok almadınız. İyice çalıştım. Sadece bir göz atıyordum. O ara merkez istasyona yaklaşmıştık. İnmeye hazırlandım. Yüreğim kıpırdadı, beynim zihnime bir şeyler fısıldadı; eğildim, kulağına; - Biliyor musun, çok hoşuma gittin. Zamanını boşa harcamıyorsun. Değerlendiriyorsun. Yolculuk esnasında okuman, bilgilerini pekiştirmen; senin geleceğinin parlak olduğunu gösteriyor. İnanıyorum ki, çok iyi yerlerde olacaksın. Kendine ve insanlığa faydalı bir insan olmanı diliyorum. Haydi hoşçakal! Gözleri ışıl ışıldı. Gelecekten umutları olduğu belliydi. İyi bir hafta diledik birbirimize. Tramvaydan inerken; “Size diyeceklerim var!” der gibiydi…

67


Kim bilir o tertemiz çocuk yüreğinde neler saklıyordu?

68


Nürnberg'te Yeni Yıla Girerken

Alışverişten

geldim, torbaları boşalttım. Anahtarı alıp, acele sizin kapıyı açtım. Hüzün kokan bir sessizlik vardı... Sesledim, ortalarda yok gibiydin. Biliyordum ama, gizlice beni seyrediyordun. Aldırmadım, işe koyuldum. Hayret! Tabaklar boşalmış, suyun da kalmamıştı. Önce boşalan tabaklarını tertemiz yıkadım. Şöyle yan gözle baktım ki, oturma odasından beni gözlüyordun. Gözlerim gözlerine değdi, içim burkuldu, burnumun direği kırılırcasına sızladı. Gözlerimden damlalar yanaklarıma süzüldü. Sen anladın mı bilmem içimde esen fırtınaları?!. Ben seni anladım ama... Maciek’siz, Sladja’sız koskoca üç gün…Onlar Hollanda’ya gittiler. Yeni yılın ilk gününün akşamı dönecekler. Güzelim ise evin içinde yapayalnız, kimsesiz… Çaresizliğin duruşundan belli. Bana yaklaşmazsın aslında onlar evde olsalar. Yoklar ve bir dosta gerek var değil mi? Sesledim yine, gel! dedim, Almanca, Türkçe... Oysa seninkiler Polonyaca ve Yugoslavyaca konuşuyorlar. Beni anladın ama, sokuldun, kokladın. Sev beni! dercesine kuyruğunu kaldırdın. Esnercesine uzandın, dizlerime dayandın. Elimi başına koydum, boynunu okşadım. Kar beyazı tüylerine dokunur dokunmaz, iliklerime kadar aktı sıcaklığın. Seni canımın içine sokuveresim geldi. Doyulacak gibi değildi candanlığın. Ah! böylesi dostu olmalı insanın dedim sessizce…Öylesine cana yakın duruyor, benimle oynamak istiyordun ki, kal! gitme! der gibiydi bakışların. O sessizliğinin, sakinliğinin nedenini anlamamak mümkün mü?

69


Farkımız yok. Ben de aynen senin gibiyim. Birkaç saatliğine kızımla birlikte oldum. Gezdik, dolaştık, yedik. Kahvemizi, suyumuzu içtik. Senin gibi sokuldum kızıma; sessiz, sakin ve biraz daha kal der gibi... Kar beyazı, pamuk kedim, yaşam işte! Birazdan ikimiz de yalnız, kimsesiz çekileceğiz yuvamıza. Suyun, yemeğin hazır. Tuvaletini de temizledim. Evin, evim sıcak.

70


Bilir misin bilmem, niceleri var sokaklarda; evsiz, yurtsuz... Aç ve giysileri yırtık pırtık. Kimisi yaşlı, kimisi hasta ve yoksul. Sayıları bilinmeyen kim bilir kaç kişi var daha?!. Çaresizlikten kıvranıyorlar belki odalarında. Sayıları milyonları aşan onca canlar var bilinen, elleri göklerde ve tek umutları Tanrı kalmış...

71


Sen ve ben şanslıyız. Seni el bebek, gül bebek büyüten iki güzel insan var. Beni de ara sıra arayan dostlarım, yavrularım. Yaz tatillerinde senin kardeşlerini bolca görüyorum. Kimileri çöp kutularının başında bekliyorlar. Kimileri restoranlarda masaların arasında dolanıyor, yemek artıklarını bekliyorlar. Bazıları var ki, açlıktan bir deri bir kemik; miyavlıyor, miyavlıyorlar... Duyanlar devede kulak... Etleri kendi ağızlarına, kemiği onlara atanlar çoğunlukta biliyor musun? Yaaa pamuk kedim, işte böyle. Yeni yıl denen gece geldi çattı yine. Milyarlar yine umutlarını yeni yıla bağladılar, kıyıda köşede. Kedi olmuş, köpek olmuş ya da ne bileyim öylesine bir can işte! Ne farkı var ki? Kimilerinin bir eli yağda bir eli balda… Benim mi? Taaa, işte şuracığımda, kimilerinin yürek, kimilerinin kalp dediği o anlatılamaz yerimde, iliklerime kadar işleyen bir ateş var. Tenimi sarmış sarmalamış. Oturduğum yerde ruhumla koşuşturuyorum, biçare… Hoşça kal kedim. Yeni yıla girerken yalnız değiliz...

72


Sevgi Kaşıkları "VEREN EL, ALAN ELDEN ÜSTÜNDÜR"

B

ir gün ermişlerden birine sormuşlar: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Göstereyim demiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırmış. Onlara bir sofra hazırlamış. Misafirler oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar gelmiş, her biri bir metre uzunluğundaki derviş kaşıkları konmuş önlerine. Derviş; "Bu kaşıkların ucundan tutarak yiyeceksiniz." diyerek, nasıl yiyeceklerini göstermiş. Kaşıklar uzun olduğu için, bir türlü döküp saçmadan yiyememişler. Sonunda doymadan sofradan kalkmışlar. Sonra derviş; "Şimdi de sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım." demiş. Yüzleri ay gibi aydınlık, gözleri parıl parıl ve gülümseyen, gönülleri bakışlarına yansımış misafirler gelmişler. Oturmuşlar sofraya sırayla ve saygıyla. "Buyrun!" dendiğinde, her biri kaşığını çorbaya daldırmış ve dolusunu karşısındaki arkadaşına uzatmış. Karşılıklı birbirlerini beslemişler. Böylece herkes dökmeden ve doyarak kalkmış sofradan. Yaradan'a şükretmeyi de unutmamışlar.

73


"İşte!" demiş derviş; "Kim ki, şu yaşam sofrasında, sadece kendini görür ve kendi nefsini doyurmayı amaçlar; görünürde doysa bile maneviyatta aç kalacaktır. Karşısındakini düşünen ve doyuran ise, kesinlikle doyurulacaktır. Unutmayalım! Yaşam pazarında; alan el değil, veren el kazançlıdır." demiş ve bitirmiş sözünü. Dileyelim ki; yüce Yaradan veren ellerden eylesin.

74


Yabanda Oruç Ayı

Fırın sıcağı

öpücükler kondursan Üşümüş yanaklarıma Davulcular geldi bebeğim! desen Nazlansam mahmur bakışlarımla Sokulsam kollarının altına Fısıldasak Ramazan Manilerini Dinlesek dom doma da dom dom! Davulcunun yürek sesini Bir çırpıda soluğu kapıda alsam Beklesem bitmesini manilerin Versen elime sıkıştırdığın bahşişi Bir mani de benim için dökse Davulcu! Dinlesek dom doma da dom dom! Davulcunun yürek sesini “Ulu cami direk ister Söylemeye yürek ister Benim karnım toktur ama Arkadaşım börek ister” Dom doma da dom dom dom! “Şekerim var ezilecek Tülbentlerden süzülecek Çok bekletme Şükran kızım Çok kapım var gezilecek” Dom doma da dom dom dom!

75


Ramazan geceleri öylesine kazınmış ki beynime; her Ramazan geldiğinde üşürüm yalnızlığımda. Ne yalan söyleyeyim? Sucuk gibi sırılsıklam ıslanır yanaklarım. Hıçkırıklarım deler geçer odamın her noktasını. Bedenim şu sandalyede otururken; ruhum sizlerin yanına uçar; çocuk ruhum ve bedenimle nefes alırım yanı başınızda. Önce maniler biter, davulcular diğer kapılara giderler. Yavaş yavaş uzaklardan gelen bir davul sesi ve sonrası gelen bir sessizlik doldurur evimizi. Ve o ara sahur sofrası kurulur, yemekler yenir. Sabah ezanını bekleriz tanımsız bir haz ve istekle. Sanki arınmıştır her birimiz. Yüzlerimizde içimizden dışa taşan huzur, mutluluk… Neydi o günler? Arabamız, bağımız, bahçemiz yoktu ama; dünyalar kadar dolu dolu yüreklerimiz ve birbirimize sevgimiz, güvenimiz vardı. Yediğimiz lokma içtiğimiz su helâldi. Ağabeyim neden kızmazdı sana? "Maniler önce Şükran’a" dediğinde, niçin çocuklaşmazdı? Birlik, dirlik vardı yuvamızda değil mi? Buralarda bir başka be babam!.. Zaman değişti. Hani sen, filips marka radyomuzun önünde oynarken, "Zaman gele-

76


cek, bu şarkı, türkü söyleyenlerin yüzünü, kendilerini de canlı canlı göreceğiz." derdin ya?! Birlikte gördük olanları, televizyonun önünde de oynadık seninle, ama her şey daha da çok değişti pamuk babam, gadın anam. Hak yolunda insanları uyandıran davulculara ihtiyaç kalmadı artık. Saatleri, ya da telefonları ayarlıyı veriyorsun, kalkıyorsun gece yarısı oruç için niyetlenmeye. Kuru kuru, kupkuru… İnsanın canı su bile içmek istemiyor yapayalnız olunca. Zar zor bir şeyler atıştırıp, Yaradan’a olan görevini de yaptıktan sonra sessizce giriyorsun yine yatağa. Ben ise çoğu kez sabahlıyorum. Bazen de okurken uyuyup kalıyorum… Börek, çörek, mendil, yemeni toplayan Ramazan Davulcuları yok buralarda. Siz de bilirsiniz ya, bizim oralarda da değişmeler olmuş. Gece rahatsız oluyormuş kimileri. Sanırım gün boyu çalışanlar onlar. Sabahları kalkmak zor geliyor galiba. Eh, onlara da hak vermek gerek. Çalışmak ibadettir diyor dinimiz. Kimileri de hiç zevk almazlarmış, huzur veren sahur vakitlerinden… Ben, hâlâ büyümedim, büyüyemedim. Çocuk yanım hep öksüz kaldı. Sizleri üzmemek için gizli tuttum özlem çeken yanlarımı. Bir bilseniz, sizden sonra hiç bir defacık olsun birlik dirlik yaşamadığımı. Sahur sofralarında yalnız kaldığımı… Bayram sabahları hazırladığım sofralarda çocuklarımla baş başa bayramlaştığımı… Aileler farklı, gelenek görenekler çeşit çeşit; aynı ülkeden, aynı kültürden de olsak. Dilimiz, dinimiz ortak da olsa; alışkanlıklarımız, algılarımız değişik… Diyorum ki, gençler biraz daha gözü açık yetiştirilmeli. Aynı yöreden olanların uzlaşmaları sanki daha iyi olur gibi geliyor bana. Öyle değil mi sizce de? Unutmam, unutamam! Daha güzelini yaşayamadığım için olsa gerek. Ya da yaban ellerin yalnızlığı korkutuyor beni.

77


Özledim babam, tatlı dillerini Yaradan’a şükreden hallerini Arıyorum anamın bildiklerini Oruç ayı dert eker Almanya’da Camiler var ama ezan sesi yok! Oruç tutuluyor konu komşu tok! Yoksullar artıyor görmeyenler çok Oruç ayı dert eker Almanya’da Güzeller güzeli babam, yumuk elli, yumuşak yürekli gadın anam; oruç ayı geliverince; anlatamadığım, anlayamadığım duygular yaşarım yine de. Bilirim sokaklar, evler, tüm şehir nice benim gibilerini taşır bünyesinde. Hoş kokular sarar her yanımı. Bedenimde bir başka huzur ve yakınlık hissederim Yaradan’ıma. Yediğim, içtiğim, kullandığım, giydiğim herşey, ama herşey bir başka kutsallaşır benliğimde. Şükretmek, şükretmek ama hep şükretmek gelir içimden. Yukarılara değil de aşağılara bakarım. Elimdekilerin farkına varmak öylesine rahatlatır ki beni; sevincimden göz pınarlarım dolup dolup taşar. Yanaklarımdan boyunlarıma doğru akar yürek tanelerim. Hepsini önce Yaradan’ıma sonra da size borçluyum becerikli anam, çalışkan babam! Ruhuma işlenmiş sizdeki dürüstlük, sevecenlik ve saflık. Ruhuma verilen hediyeleri birer birer işlemişsiniz nakış nakış. Hani, köy kızlarının gaz lambalarının altında göz nuru dökerek işledikleri çeyizler kadar güzel sevmiş ve işlemişsiniz zihnimi. Bunu anlayamayanlar beni aptal sanıyorlar. Kimler geldi geçti yaşamımdan. Aldatıldım, soyuldum, küçük görüldüm. Yoksullaştırılmaya çalışıldım. Yok! Başaramadılar! Kocakarı diyorlar artık bana. Onlar bana vurdukça, maddi manevi yıkmak istedikçe; daha çoğunu yağdırdı Mevlâm. Beni yuğurdu çektiklerim. Hiçliğime sürükledi benimi...

78


Başımı yastığa dokundurur dokunmaz, dökülüyor dualar dudaklarımdan. Uyandığımda sabahın seheri olmuş, farkında değilim. Gündüzün aydınlığında susmuyor dilim, yüreğim... Teşekkürler gönderiyorum göklere. Seni anneciğim, seni babacığım ciltlerce kitaplarda yazsam dile getiremem değerinizi. Şükrümü yeterince ifade edemem. Sizin kızınız olmasaydım; neye yarardı şu bedenim, bendeki bu ruh?

79


Kurban Bayramı

Y

ine bir arife geldi geçti. Kardan soğuk, ateşten baskın. Arife donar, ben yanarım. Şaşkın gönlüm, dellendi; açtı kanatlarını. Oturdum özümle şahlanmış gövdesine gönlümün. Öptüm yelesinden, doladım kollarımı boynuna; haydi dedim, yolumuz Anadolu’ya! Uçtuk; yağmur, kar, tipi, fırtına diyarlarından. Yükseldik ağıta hazır bulutların üstüne. Nice engin denizleri aştık ve vardık mis kokularına Anavatanın. Sabaha oradaydık. Ezan sesleri süslerken, mavi gelinlikli göklerini memleketimin; durduk seyre daldık… Camiler tıklım tıklım. Avlulara taşmış seccadeler. Bir köşede yer buldu gönlüm, arka saflarda kıldı namazını birlikte. Tüm canlar aşk ile tek yürek gibiydi görünüşte… Beklemekteydi o anda kurbanlar evlerde, bahçelerde. Çıt yoktu hiçbirinden. O ne sabır ve hikmettir ki, gecede kalmıştı yakarışlar. Kınalı kuzuların meee! meee! leri kesilmişti birden. Kömür gözlü ciğerlerimin suskunluğu nedendi acaba?!. Karagözlü, alaca ve ak koyunlarımı sevdim birer canözümle. Yoktu hiç birinden tek bir direniş, sesleniş… Yurdun bir köşesi kalmadı dolanmadığı kartal gönlümün. Hangi tarafa baksam; tir tir titriyordu bedenleri Ak koyunlarımın, kıvrak keçilerimin. Birkaçı kurbanlık danalarımızın nasıl da kaçıyorlardı can havliyle?

80


Geldi o beklenen an. Vuruldu boyunları. Kanları suya, toprağa karıştı. Etleri parçalanıp doğrandı. Poşetlerle dağıtıldı sokak sokak. Çoğu da buzdolaplarının soğutucularına yerleştirildi gelecek günlere. Ah! bacım, ağam! Al gülüm ver gülümdü oynanan. Bayramlıklar giyildi. Eller öpüldü. Çocuklar sevindirildi güya... Köprü altları inliyordu oysa…Odalar çatlıyordu kahrından; yaşlıyı, fakiri, kimsesizi taşımaktan. Kavurma kokuları yakıyordu ciğerleri. Boşuna beklediler, umutlandılar… Yakarışlarla açılan elleri; gökleri deldi geçti iniltilerle… Görmediler, duymadılar; tok olanlar, bayramı kutlayanlar… Bayram sevinci sarmıştı gönülleri. Öylesine keyifli, öylesine ilgisizdiler yanı başlarında olanlara. Bîhaberdiler ağıt yakan göklerden. Sofralar kuruldu, kavurmalar sunuldu varsıldan varsıla... Diller süslü püslü döküldü. Bayramlar övüldü. Zikredildi cömertçe(!) Yaradan. Bir döngüdür ki; döndü yine, aynı devridaim. Yüreğim iki büklüm, canözüm yıkık dökük, başım yana düşük; taştı canevim ıslak ve

81


gürül gürül çağlayarak yasımdan. Bayramsa çoktaaan hüzne döndü. Bilemediler, göremediler dostlarım... Ne dersiniz bilmem bu garibe?!. Olsun diyeceğim yine de; gören gözlerimden öte, duyan kulaklarımdan öte, hisseden ellerimden öte, koklayan burnumdan öte; gördüklerim, duyduklarım, hissettiklerim, kokladıklarım var. Yoksulların, yaşlıların, sokak çocuklarının, hastaların, kimsesiz ve yalnızların yakarışlarıdır bu kez zerrelerimde özümü yakıp kavuran. Ahhh! lar yükselmekte göklere; beni, seni tarumar edecek olan… Onlar ki; kul sandılar kendilerini. Gözleri âmâ, kulakları sağır; yediler içtiler gönüllerince. Bayramı küstürdüler; bilemediler. Yine aldandı onca canlar… Düşünemediler… Çözemediler… Bayram kederlendi, dellendi; yoldu saçını, dağladı bağrını, BEN´im gibi…

82


83


Otuz Dokuz Yıl Önce Bu kalabalık da ne? Nereye gidiyorlar? Üzerinde yürüdüğümüz yol yokuş, ama nasıl da yorulmaz insan, anlamıyorum. Yorulmuyorum, zorlanmıyorum. Diğerleri de öyle. Oysa onların içinde her yaştan insan var. Hayret! Onca yolu nasıl da aştık ve buralara geliverdik; gözkırpması kadarcık bir zamanda?!. İki onluktan biraz fazla olan yaşamımda böylesi bir bina hiç görmemiştim. Kaç katlı olduğunu bile sayamıyorum. Nasıl ve nereden en üst kata çıkıverdik?!. Gökyüzüne çıkmış gibi yükseklerdeyiz. Galiba gökdelen dedikleri bu olacak. Kimsenin beni gördüğü yok. Farkında bile değiller aralarına katıldığımın. Sessiz sedasız yürüyor kalabalık. Bir Allah’ın kulu yok konuşan. Şu duvarlara bak, bembeyaz! En üst kattayız, spor sahası büyüklüğündeki salon, biz insancıklarla tıklım tıklım dopdolu. Ne bir resim ne de bir başka nesne var! "Bakın!" diyor bir ses. Tüm başlar sesin geldiği tarafa dönüyor. Ben de bakıyorum. Çoook uzaklarda muhteşem bir binaya takılıp kalıyor gözlerim. Gördüklerime benzemiyor, cami değil, ama göklere yükselen minareleri var. Yemyeşil her tarafı. Pencerelerinden pırıl pırıl ışıklar saçılıyor etrafa. Küçük bir köy kadar büyük görünüyor. Kim bilir içi ne kadar geniş, kaç tane odası var?! İçimde sonsuz bir özlem duyuyorum. Beni sarıveren o tanımsız yeşillikle kucaklaşabilmeyi arzuluyorum. Bu nasıl olacak? Bir gökdelenin en üst katından gökyüzündeki bir yıldıza bakarcasına bakıyorum. Uzaklarda, hem de çoook uzaklarda. Birden yine o ses; "Kimin yüreği temizse, o gidecek oraya!"diyor. Gelen sese kulak veriyorum, gülümsüyorum sevine-

84


rek. Ben giderim öyleyse diyorum. "Yüreği pak gızım" diyor ya canım anam.

85


Konuşursak yetişemeyecekmiş gibi telâşla yollara düşüyoruz, aynı yöne doğru. Ses yok! Konuşan yok! Sadece akın akın insan seli ve ben de aralarında… Ne kadar yürüdük, nerelere vardık anlayamıyorum, yürüyorum öylece… Ne oldu, nasıl oldu bilemiyorum; yapayalnızım. Arkama dönüp bakıyorum, kimseler yok! Beton bir duvar yükseliyor aramızda. Tuhaf! Sesler, yakarışlar duyuyorum, duvara sitem yapan… Aşmaları olanaksız. İçim burkuluyor, yalnızlık korkusu yaşıyorum, iliklerimde hissediyorum geriye dönüşün imkânsızlığını… O da ne? Sağ tarafımda bir oğlan çocuğu var, elimi tutuyor sıcacık; birlikte yürüyoruz. Yüzünde melek tazeliği ve güzelliğini görüyorum. Sağımız solumuz gür ormanlarla bezenmiş, yolumuz dümdüz ve tertemiz. Biraz ilerliyoruz. Gel! diyor bir ses sol taraftan, oraya doğru yürüyorum. Yanımdaki melekle birlikte. Yaklaştıkça seçmeye başlıyorum. Başında yeşil bir başlık, üzerinde de aynı renkte abası, önünde tahtadan bir masa ve üzerinde bir kitap. Seçemiyorum, ama görüyorum; ciltli, Türkçe bir kitap. Bir soru soruyor bilge, yanıtlayamadığım. – Bu soruyu bilirsen devam edeceksin diyor bana. İçim burkuluyor yine, korku sarıyor her yerimi. Şimdi ne olacak derken, kulağıma fısıldıyor küçük melek; "İki yarım bir ölçü" diyor. Hemen söylüyorum aynısını. Gülümsüyor bilge, yolumuza devam ediyoruz. Olacak şey değil, yanımdaki küçük melek yok! Bir başka biri var şimdi. Esmer, kara kaşlı, siyah ve omuzlarına kadar uzun saçlı bir delikanlı. Boyu uzunca. Boyum kısa olduğundan başımı kaldırarak yüzüne bakıyorum. Yan yana yürüyoruz. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Tanımsız bir yakınlık hissediyorum, anlayacak diye de utanıyorum. Kolunu omzuma atıyor ve hafifçe gülümsüyor. Kendimi emin ellerde hissediyorum. Ne kadar daha birlikte yürüdük bilemiyorum.

86


Bir binanın önüne geliyoruz ve kapısının önünde duruyoruz. Ortalıkta bir başka bina göremiyorum. Tek katlı, arkaya doğru uzanıp giden bir mimarisi var. Kapıyı açıyor, içeri giriyoruz. Sol tarafımızda bir oda görüyorum. Adamın biri şaşırmış, hem kadının paralarını alıyor, hem de zalimce dövüyor. Acı acı yanıyor bedenim, yüreğim. Yanımdaki yakışıklı elini cebine sokuyor, küçücük ama kalın kaplı bir kitapçık çıkarıyor ve ona gösteriyor. İnanılacak gibi değil! Cayır cayır yanmaya başlıyor hain adam. Öylesi bir ateş ki, zırh gibi sarıyor vicdansızı. Canı yandıkça bağırıyor, bağırdıkça da ateş daha da bir zevkle çoğalıyor alev alev… Oh be! Kurtuldu kadıncağız diyorum. Coşuyorum sevinçten. Bir iki adım yürüyoruz. İkinci odanın önünde duruyoruz. Odada orta yaşlarda bir adam ve kucağında beş altı yaşlarında bir kız çocuğu. Eliyle kızı soymaya çalışır gibi bir halleri var. O anda yanımdaki delikanlı, oraya doğru bakıyor. Bakışlarına dayanamayan iğrenç adamın gözleri görmez oluyor. Başlıyor odanın içinde haykırmaya, oradan oraya koşmaya el yordamıyla. Oh olsun! diyorum içimden sevinçle. Küçük kız kaçıp kurtuluyor, kayboluyor odadan. Hafifçe dokunuyor bana yürüyelim der gibi, yine yürüyoruz; koridorun en sonunda ve tam karşımızda duran kapıyı aralıyor yavaşça; bakıyoruz. Allah'ım! O da ne! Dünyanın tüm işlerini bu odaya getirmişler! Kimi gülüyor, kimi ağlıyor, kimi ekmek pişiriyor, kimi harmanda, kimileri alet elde makine başında. Çoluk çocuk, haşır neşir olan aileler, gençler, ihtiyarlar ve daha neler neler… Uzun uzun bakıyor ve başını sallıyor gülümseyerek. Hadi gidelim dercesine dokunuyor yine bana. Geriye doğru yürüyoruz. Koridorun sonuna yaklaştıkça, duygularım daha da belirginleşiyor. İçimdekileri anlar diye korkmaya başlıyorum. Tarif edemeyeceğim bir his sarıyor benliğimi. Adına ne denir bilemiyorum. Sıcacık, güven ağlarıyla örülmüş bir yakınlık.

87


Adına sevgi mi, aşk mı deniyor bilemem, düşündüğüm tek şeyi ya anlarsa?!. İlk defa konuşuyor; "Korkma!" diyor, yine kollarını omzuma koyuyor. Birden anlıyorum yaşadıklarımı. O bir melek ve beni koruyor. Kapıya geliyoruz. Meraklıyım. Cesaretle soruyorum: O kötü adamı yaktın, yaşlı adamı kör ettin, ya bu üçüncü odadakiler? Onlara ne olacak? "Onlar kendi yağı tuzu ile kavrulanlar" diyor ve yine melek güzelliği ile gülümsüyor. Benim yerim neresi diyorum heyecanla. "Bak!" diyor. Bakıyorum hemen. O muhteşem bina ve sayısız pencerelerinden fışkıran parıltılarıyla göklere yükselen minareler... Tam da burasında uyanıyorum. Vakit sabaha yakın. Kim bilir belki bir gün o yeşilliğin koynunda olacağım. Kısa aralıklarla arka arkaya üç kez gördüğüm bu rüyayı hiç unutmadım. Aradan tam koskoca otuz dokuz sene geçti… Unutacağımı da sanmıyorum.

88


Ramazan Davulu

R

amazan ayı gelmeden konuşmalar, hesaplamalar başlardı bizim evde. Çocuk aklımla anlamaya çalışır ve ben de katılırdım sohbetlere. Rahmetli babam açık yürekliydi. Gizlisi saklısı olmazdı bizlerden. Belediyede ihaleye katılır ve Ramazan Davulunu mutlaka alırdı. Dürüst adam, çalışkan ve imanlı insan diye çok güvenirlerdi. Annem sürekli karşı çıkardı. Bırak artık bu işleri derdi. Anacığımın gönlünü ne de çabuk alırdı canım babam: "Hatice'm, bu yaptığım çok büyük bir hayır işi. Bir ay dediğin ne ki? Hem sevap kazanırım, hem de evin masrafını çıkarırım." derdi. Gece yarısı hazırlıklar başlardı. Annem ve ben babamı büyük bir sevinçle uğurlardık. Babamla davulcular buluşur, sokak sokak insanları sahur için uyarırlardı. Babama, bizim sokağa ne zaman geleceklerini sorar dururdum. Bana söyleyecekleri manileri beklerdim heyecanla. Manilerden her hangi birini benim adımı söyleyerek okurdu manici amca. Nasıl da sevinirdim uykulu uykulu gözlerle! İşte onlardan biri: Şekerim var ezilecek Tülbentlerden süzülecek Çok bekletme Şükran kızım Kapılarım var gezilecek

89


Kuşadası’na taşındığımız ilk yıl idi. Beşinci sınıf öğrencisiydim. Babam yine Ramazan Davulunu kiralamıştı. Beklenmedik bir şekilde annem hastalandı. Ayakları tutmaz oldu. Babam da onun arkasından yatağa düştü. Doktor adı bile geçmiyordu evde. Hâlâ düşünürüm; parasızlıktan mı, bilgisizlikten mi ya da yer yurt bilemezlikten miydi yalnızlığımız?

90


Germencik’te evimiz hiç boş kalmazdı. Soframızda hep misafir olurdu. Kuşadası’nda ise yaban ellerde gibiydik başlangıçta. Bizi yeni yeni tanımaya başlayan komşulardan bazılarının ara sıra kapımızı çaldıklarını ve yemekler getirdiklerini hatırlıyorum. Ağabeyim, İstanbul´a gitmişti artist olma sevdasıyla. Küçük erkek kardeşim üç yaşına yeni basmıştı. Annem babam çaresizdiler. "Şimdi ne olacak? Parayı kim toplayacak? Belediyeye borcumuzu nasıl ödeyeceğiz? Kim bize yardım eder? Davulcularla kim dolaşacak vb. şeklinde dertleniyorlardı. "Ben dolaşırım baba" deyince irkildi ikisi de. "Olmaz!"dediler, ama ben ısrar ettim. Nasıl yapacağımı da anlattım. Babamın pantolonunu, ceketini, şapkasını giyip çıkacaktım. Uzun uzun tartışmalardan sonra kabul ettiler. Nasıl da sevinmiştim! Davulcular gelmeden giyindim. Babamın da boyu kısa olduğu için kıyafetler aşağı yukarı uydu, fazlalıklarını ise kıvırıverdim, oldu bitti. Yok canım! Boy aynası nerdeee? Küçücük bir aynacık vardı evimizde. Uzun saçlarımı sakladığım şapkanın altında nasıl göründüğümü merak ederek bakmıştım. Nasıl olmuştum, nasıl görünüyordum pek de umurumda değildi. Atatürk´ün şapkasına benzerdi babamın şapkaları. Kendimi kahraman gibi hissediyordum erkek kıyafetlerinin içinde. Aileme destek olacak, belediyeye olan borcumuzu çalışarak ödeyecektim. Nasıl olsa sahur vakti geçince eve gelecek ve okul vaktine kadar uyuyabilecektim. Şunun şurası bir aycık gibi bir zamandı. Artık davulcularla ben çıkmaya başladım. Mani söylenen kapının karşısında bekliyor, açılan kapıdan uzanan ele elimi uzatarak, verilen parayı ya da emaneti hızla alıyordum. Verenin yüzüne bile bakmadan.

91


Bazen para, bazen tatlı bazen de el işlemesi mendil, havlu cinsi hediyeler veriyorlardı. O yıllarda el işleme sanatlarının önemi henüz kavranmış değildi. Şimdi olsa kimse vermez o güzelim el-işi çeyizlerini… Kırsal kesimi kastediyorum. O yıllarda İstanbul, Ankara, İzmir zengini ne durumda idi, onu bilemem tabii... Bir gün, teneffüs zili çaldığında rahmetli sınıf öğretmenim Mithat Baysal; “Benimle gel kızım!" dedi. Birlikte müdür beyin (Reşat Özbek) yanına gittik. Öğretmenim, müdürümüzün bir işareti ile masanın yanındaki boş sandalyeye oturdu. İkisi de beni süzmeye başladılar. Sonra birbirlerine bakıştılar. Söze müdür bey başladı: "Kızım sen geceleri Çingenelerle çıkıyormuşsun. Bu olmaz! Bugünden itibaren bunu sana yasaklıyoruz!" dedi sonra sözü öğretmenim aldı; "Yavrum! Olur mu öyle şey? Sen kız çocuğusun. Ya başına bir şey gelirse?!. Olmaz! Olmaz böyle şey! Annene babana yasak ettiler diye söyle." Sessizce ikisine bakıyordum. Bir ona bir diğerine. Sustuklarında ben konuştum. O zaman bizim eve siz bakarsınız dedim. Başladım anlatmaya bizim evin hallerini: Annem babam yatalak, yerlerinden kalkamıyorlardı. Annemi arkama alarak, tuvalete nasıl indirdiğimi izaha çalıştım. Anneciğim, zar zor tuvalete kendisi gitmek istiyordu. Ama bacakları tutmuyordu. Altına lazımlık koyulmasını bir türlü istemiyordu. Çok temiz bir kadındı. Pişirdiği yenir, yıkadığı giyilirdi. Evinin içini düzenli ve tertemiz tutardı. Hasta olunca bütün iş bana düşmüştü. Yavrularını çok severdi. Kızının gece yarısı işe çıkmasına onun da gönlü yoktu. Çamaşırları evin bahçesinde, teknenin içinde nasıl yıkadığımı anlattım öğretmenime ve okul müdürümüze.

92


Kimsemizin olmadığı anlaşılıyordu. Akrabalarımız geldiğimiz kasabamızda kalmışlardı. Eş dost henüz yeni taşındığımız bu deniz kasabasında yeterli değildi. Komşuların getirdiği bir tabak çorba ya da yemek çözüm değildi. Ve ben aileme destek olmalıydım. Neler saydım döktüm bilmiyorum. Bildiğim tek şey ve son sözüm yine aynıydı. Ben çalışmaz isem, bu bana yasak ise, aileme siz bakın dedim. İşte o an olan oldu. Her ikisi de ayağa kalktılar. Bana doğru yürüdüler. Meraklandım. Heyecanlandım. Şaşkın şaşkın bir ona bir diğerine bakmaya başladım. Birisi sağ, diğeri sol tarafıma geçti. Omuzlarımdan tutup, sözleşmiş gibi; "Aferin kızım! Sen kendini korumasını bilirsin! Ne biliyor ve neye inanıyorsan onu yap! Ailene de bizden çok selam söyle. Geçmiş olsun dileklerimizi ilet." dediler. Müdür odasından çıktığım andaki huzurumu hâlâ unutamıyorum. Bir ay geçmiş, Ramazan Bayramı gelmişti. Halamın kızının diktiği bir fistanım vardı. Mavi renk üzerine küçücük papatyacıklarla süslenmiş o basma entarimi giydim. Eteği hemen hemen ayak bileklerime kadar uzundu. Annem saçlarımı ördü. Uçlarına beyaz kurdeleler taktı. Ayağıma kısa beyaz renkli bir çorap giydirdi. Kırmızı renkli ayakkabılarımı da unutmam. Bayramlığım tamamlanmıştı. Artık babam, sağlığına kavuşmuş, ayağa kalkmıştı. Babam, ısrarlarıma dayanamadı. Bayramda benim onlarla birlikte dolaşmama izin verdi. Kapı kapı tüm sokakları üç gün içinde dolaştık. Elimde ısrarla tuttuğum bayrağımızı kimselere vermek istemedim. Yorulduğumu anlayan babam elimden almak istese de vermedim. Bayrağımızın altına çeşit çeşit yemeni, mendil, havlu ve çeşitli kumaşlar asıldıkça elimdeki sopa ağırlaşıyordu. Eve gidince onları tek tek açma sevincinin

93


hayali ile güç buluyor, daha da bir hazla bayrağımızın sopasına sarılıyordum. Üç gün olan Ramazan Bayramı sonunda, topladığımız tüm el işlemelerini bir bir gözden geçirdik. Annemle birlikte tek tek dürdük. Odanın köşesinde bulunan tahtadan sandığımızın içine özenle yerleştirdik. En sona ay yıldızlı, al fistanlı bayrağımız kalmıştı: Babam, bayrağımızı iki elinin avuçlarının üstüne aldı. Annemin ve benim özenle dürüp katladığımız şeklini bozmadan, önce öptü ve sonra da yavaşça sandığın en üstüne koydu. Mutluydu babam ve annem. Ben ise sevinçten uçuyordum adeta. Borcumuz yoktu. Evimizin kirası ödenmiş, tel dolabımız ise yiyeceklerle dolmuştu.

94


95


Günümüzde Kadın Olmak

Arkadaş iyi dinle: Her şeyden önce güzel olacak evleneceğin kız. Sonra sırasıyla; tahsilli, görgülü, parası olan, ayakta durabilen olmalı. Ailesini iyice araştırmayı da unutma ha! Diyelim ki, evlendiniz. Her ikiniz de çalışıyorsunuz. Hayat müşterek demiş atalarımız. Eve gelir gelmez o mutfağa, sen oturma odasına gitmelisin. Al gazeteni, ya da aç bilgisayarını ve gönlünce yap yapacaklarını. Hayat arkadaşın, yemeği pişirip sofrayı kurana kadar sen dostlarınla konuşup dertleşmelisin. Ne de çok sevdiğini sayıp dökmelisin onlara. Gazete başlıklarından söz etmelisin. Ülkenin gidişini yorumlamalısın "Sofra hazır! Haydi çocuklar, babanızı da çağırın!" seslerini duyduğunda umurunda olmamalı. Bir kaç kez yalvartmalısın."Lütfen, haydi gel artık! Yemekler soğuyor!" çağırmalarına kulak asmamalısın. Sen yine aldırmamış görünmeli, "geliyorum canım!" diyerek ses vermelisin son haykırışlara.. Uflaya puflaya oturmalısın sofraya. Aklın bilgisayarda, konuşacağın dostlarında; atıştırmalısın çabuk çabuk. Hiç aklına gelmesin "eline sağlık canım" demek. Herkes görevini iyi bilmeli. Değil mi ya?!. Tabağının boşaldığını hemen görmeli eşin. Bir bakışın dünyalara bedel olmalı. Sana güler yüzlü ve sevecen bakmalı. "Buyur aşkım!" demeli hizmetini yaparken. Sen ise sadece başını sallamalısın. Ne gerek var ki, teşekkür etmeye?!. Bu tür

96


saçmalıklarla kendini ve dilini yormamalısın. Bu gençlik senden hesap soracak sonunda.

Yemek işi bitmeden çayı ocağa koymalı evin annesi. Sana sormalı ama, "Yemekten sonra kahve mi çay mı istersin kocacığım?" diye. Sormayı unutursa eğer, hiç sesini çıkarmamalısın. Bir yandan sofrayı toplamalı, bir yandan da çayı getirmeli önüne. "Ben çay içmeyecektim. Kahve istiyor bugün canım." diyebilmelisin işte o zaman. Suç onda. "Çay mı, kahve mi içeceksin?" diye sormalı insan, değil mi ya?!. Bulaşıklar yıkanmalı, çocukların anaokulu yemek çantaları hazırlanmalı akşamdan. Her günkü gibi yarın için neler pişirileceğini hesaplamalı eşin .

97


Çok sevdiğin (!) güzel eşinin tam oturacağı zaman gelip çatmıştır. Dinlenecektir artık. Hiç olur mu? Derslerine yardımcı olması için çocukları göndermelisin anneye. "Anneniz daha iyi bilir. Size o yardım etsin!" diyerek başından savmalısın hepsini. Bu senin en başta gelen görevlerinden olmalı. Çocuklara masal okumalı eşin. "Sakın masal okumayı unutma çocuklara!" demeyi ihmal etmemelisin. Sen nasıl olsa masal okumayı da beceremezsin. "Yuvayı dişi kuş yapar!" dememiş mi atalarımız? Aldırma sen kimseye! Hele de "yuvayı İKİ KUŞ yapar" diyenleri hiç duyma! Saçı uzun aklı kısa olduklarını bilmez onlar. Gece yarısı öksürükler, aksırıklar mı duyuyorsun? Çocuklardan biri mi ağlıyor? Yoksa her gece altını mı ıslatıyor evlatlarınızdan biri? Sen bunları iyi takip et. Ağlamalar, yakınmalar gelir gelmez, hemen dürt yanında uyuyan eşini! "Çocuklara baksana!" de. Aldırma çok geç yattığına ve yorgun olduğuna. Ana o! Çocukları o doğurmadı mı? O bakacak tabii! Senin gönlünü almak da en başta gelen görevlerinden biri değil mi? Kadın dediğin güçlü olmalı. Herşeyi becermeli. Gerekirse ekmeğini taştan çıkarmalı.

98

Geliyorlar  

GELİYORLAR

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you