__MAIN_TEXT__

Page 1

YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

YTÜ Arch. Fac. E-Journal Volume 2, Issue 1, 2007

YARIŞMACI-KATILIMCI PLANLAMA SÖYLEMİNİN UYGULAMADAKİ YANSIMALARI. ELEŞTİREL BİR BAKIŞ Ayşe Nur ÖKTEN, Betül ŞENGEZER Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Okten.aysenur@gmail.com, betulsengezer@ttnet.net.tr

ÖZET Planlama disiplini Sanayi Devrimi’nden bu yana mekanı ve toplumu kendi varoluş meselesinin parçaları olarak çözümlemeye çalışmaktadır. Bu bağlamda eleştirel yaklaşım planlama sürecinin altında yatan güç ve iktidar ilişkilerini sorgulamıştır. Bu makalenin amacı, yarışmacı-katılımcı planlama söyleminin, planlama pratiği içinde yanlışları meşrulaştırma aracına dönüştürülmesini eleştirel bir yaklaşımla sorgulamak ve Türkiye’deki bazı planlama deneyimlerini bu açıdan irdelemektir. Anahtar Kelimeler: Eleştirel yaklaşım; kurumsal yapılanma; pragmatizm; erk ilişkileri ABSTRACT REPERCUSSIONS OF THE COMPETITIVE-PARTICIPATORY DISCOURSES IN PLANNING PRACTICE. A CRITICAL APPROACH Planning discipline has been analyzing the space and the society to discover –or explain- its own raison d’être, since its early days after the Industrial Revolution, The critical approach to planning has been questioning the power relations underlying the planning process. The aim of this paper is to question why and how the discourses of competitiveparticipatory planning is converted into a legitimization tool of controversial planning practices, and to review some planning experiences in Turkey in this respect. Key Words: Critical approach; institutional structuring; pragmatism; power relations

1


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

sanayisizleştirilmesi, mekansal olduğu kadar toplumsal ve siyasal bir projedir. Benzer nitelikte bir başka örnek Chicago’nun planlarının hazırlanması sürecidir. Kentin planlanması için ivmeyi verenler ve finansal destek sağlayanlar büyük sanayici ve tüccardır. Onların girişimi ve sağladıkları parasal kaynakla hazırlanan planın amacı, Chicago’yu dünyanın bir numaralı ekonomik merkezi yapmak, New York ile sürdürülen rekabette bir adım öne geçirmektir. Planı hazırlama görevini üstlenen Burnham bir Hausmann hayranıdır ve kenti bu toplumsal kesimin ekonomik gücünün sahnesi haline getirmek üzere kolları sıvar. Le Corbusier ve City Beautiful hareketinin içindeki pek çok plancı için kent, finans sermayesinin ve siyasal erkin gücünün yansıdığı mekandır.

I. SOSYAL TEORİ VE PLANLAMA SÖYLEMİ Planlama disiplini, Sanayi Devrimi’nin Batı dünyasına getirdiği büyük, köklü değişimler sonrasında mekanı, toplumu ve kendi var oluş nedenini toplumsal ve politik olarak anlama çabaları içine girmiştir. Aydınlanma felsefesi içinde, toplumsal yaşamın her alanındaki bilgiye, sistemli kuşku, istisnasız sorgulama ve rasyonel mantık ile biçimlenen bir yoldan ulaşılır. Pozitivist paradigma, her alanda bilimsel yöntemin doğrusal araştırma aşamalarının ve rasyonel mantık zincirinin izlemesi gerektiğini söyler, ve böylece araştırmacının nesnel (objektif) ve evrensel sonuçlara varabileceğini olabileceğini kabul eder. Bu düşünce ortamında çalışan XIX. Yüzyıl kent plancısı pozitivist bir teknokrattır. Gözlemlenebilen olguların değerlendirildiği, doğal düzen anlayışının kentte de arandığı bir dönemin plancısıdır. Mekân, bilimsel bir kesinlikle düzenlenir. Planlama, bir bilimsel araştırma süreci kadar kesin, önceden programlanmış ve değişmez aşamalardan oluşan, teknikleri daha önce sınanmış bir süreçtir. Plan kararları pratik gereksinmelerden kaynaklanan soruların yanıtıdır; büyüyen imparatorlukların kentlerinde yapılacak operasyonların planları işlevsellik ve estetik -ki onların da ekonomik, toplumsal ve psikolojik işlevleri vardı- ölçütlerine göre değerlendirilir. Mekânın düzenlenmesine yön veren toplumsal amaçlar, bir ‘toplumsal mutabakat’ olduğu varsayımından hareketle tanımlanır. Planların hangi çatışmaları mekâna yansıttığı üzerinde durulmaz; plancının kimin için plan yaptığı ve kimin için plan yapması gerektiği de bir tartışma konusu değildir. Plancı, siyasal erkin, ekonomik gücün ve egemen sınıfın plancısıdır. Hall’un otoritenin teknisyeni diye adlandırdığı Hausmann, güçlenen kapitalizmin ve onun üstyapısının gereksindiği mekanı yaratmak için kolları sıvar. Paris kentinde gerçekleştirilen dönüşümle kentin merkezinin

Kentte yaşanan yoksulluğun, düzensizliğin ve büyüyen tepkilerin görmezden gelinemediği bir aşamada plancıların –ya da kenti inceleyenlerin- tavırları gerçeğe yaklaşımlarıyla bağlantılı olarak farklılaşır. XIX. Yüzyılın sonunda ve XX. Yüzyılın başlarında P. Geddes, E. Howard ve RPAA (Regional Planning Association of America) önderliğinde gelişen hareket (Hall, 1990) alternatif bir toplumsal düzen ve onun fiziksel mekânının arayışı içindedir (Hall, 1990). Aynı dönemde R.Park ve Chicago Sosyoloji Okulu kentsel-toplumsal reform arayışları ile bilimsel araştırmaları birbirinden ayrı tutma çabasındadır. Yirminci yüzyıl başındaki tartışmalar daha çok kentsel yaşam biçimi üzerinde yoğunlaşmıştır. O güne dek hemen tümüyle gazetecilerin eleştirel çalışmalarından ibaret olan kent araştırmaları, R.Park’ın 1914’de Chicago Üniversitesi’ne gelmesiyle birlikte toplumsal reform arayışlarından ve siyasal eleştirilerden sıyrılarak tüm görüşlere aynı uzaklıkta duran nesnel bir bilimselliği benimser. Toplumsal ve kentsel değişimin gerekliliğine, yoksulların ve ezilenlerin yanında durmanın zorunlu olduğuna inanan reformistlerden ayrılan Chicago Okulu, yoksulların durumunu anlayış ve sempatiyle 2


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

karşılamakla birlikte, her hangi bir ahlaki tavır almaktan kaçınır (Beauregard, 2003).

uzaklaşılmasının hem nedeni, hem de gerekçesi olur (Beauregard, 1990).

1950’lerde, özellikle istatistik ve matematiksel modelleme tekniklerindeki gelişmelerin sağladığı olanaklar toplumsal bilimlerde ve planlamada sistem kuramının geliştirilmesine yol açar. Pozitivist çerçeve içine oturan sistem kuramı, toplumsal dinamiklere işlevselci kuram üzerinden bakar ve her toplumsal öğenin sistem içindeki işlevini açıklayan bir model arayışına girer. Bu arayışın dayandığı temel varsayım, toplumda asal nitelikte herhangi bir çıkar ya da inanç çatışması bulunmadığı, bir uyum, mutabakat olduğudur. Zaman zaman çatışma gibi gözüken olaylar, eylemler geçici, konjonktürel ve yüzeyseldir; yapısal değildir. Bu varsayım hem toplumsal kuram için, hem de gerçek yaşamın mekânını düzenlemek üzere uygulama kararları alan plancılar için asal bir ayırıcıdır. Çünkü, bu varsayımdan yola çıkıldığında, sistemin varlığının tartışılmasına gerek kalmaz (Bailey, 1972). Bu dönemdeki toplumsal araştırmalarda ana mesele olguların açıklanmasıdır. Bu süreçte “Ne?” ve “Hangi nedene bağlı olarak?” sorularına yanıt aranır; ama “Kim? Kimin için?” soruları hiç sorulmaz.

1960’lı yıllardan başlayarak, sosyal bilim tartışmalarında yeni bir evreye girilir: Realistler, bu nesnel-bilimsel yaklaşımı yüzeysel kalmakla suçlarlar. Sayısal analizlerin ve bilimsel yöntemin yalnızca “neden” sorusuyla yetinmemesi gerektiğini, toplumsal kuramın “Kimin için?” sorusunu mutlaka sorması gerektiğini savunurlar. Bilim insanının tarafsızlığının bilimsel nesnellik gerekçesiyle haksızlıklara göz yummak anlamına geldiğini, bilimsel ve nesnel olduğu gerekçesiyle sayısal analizlerle yetinenlerin, bu yolla gerçekte egemen olanın tarafını tuttuğunu ileri sürerler (Bailey, 1972). Bu soruyu plancı da sormalıdır; çünkü erk açıkça, yalın olarak görünmez; mekânsal düzenlemenin altına gizlenir (Lefebvre, (1974)1990; Harvey, 1985). Bu tartışmalar ışığında egemen güçlerin karşısında güçsüze, egemen kültürün karşısında farklı olana da yaşama olanağı sunan, siyasal erkin ve teknokratın karşısında kenttaşa da söz hakkı tanıyan daha demokratik bir planlama arayışı güçlenir. Savunmacı planlama söylemi içerisinde daha demokratik ve reformcu bir gündem oluşturulmaya çalışılır. 1970’li yılların tartışmaları 1990’ların sonuna doğru, biraz farklılaşarak yeniden gündeme gelir. Faludi önderliğindeki bir grup, pozitivist çizgiyi sürdürerek, rasyonel karar almanın tek planlama kuramı olduğunu savunurken, giderek büyüyen bir başka grup da planlamanın somut sosyopolitik süreçler ve ilişkiler bağlamında var olduğunu ileri sürmektedir (Yiftachel, 2000). Dolayısıyla, planlama ile erk arasındaki ilişki ve mekânsal düzenleme sürecinin –planınerkin mekâna yansıtılmasındaki rolü yeniden tartışma gündemine yerleşir.

Benzer bir yaklaşım planlamada da benimsenir. Kent çok değişkenli bir sistem olarak ele alınır; nicel analizlere dayanılarak yapılan sayısal kestirimler planların dayanağını oluşturur (Hudson, 1979). Planlamanın “reformcu” yanı unutulur. Fizik mekânı toplumsal, ekonomik ve siyasal kuramlarla buluşturan, birleştirici (sentetik) ve reformcu planlama anlayışı terkedilir. Kent, işlevsel bölgelerden (zonlardan) oluşan çok parçalı bir sistem olarak ele alınır. Yapılanmış mekâna indirgemeci, kuralcı ve biçimci bir tavırla yaklaşılır. Teknolojik çözümlerin, modellerin “büyüsü” ve giderek karmaşıklaşan problemler, bütünleyici ve birleştirici planlamadan

John Forester’in (1987; 1989) çalışmaları, planlamada katılımın ve uzlaşma arayışlarının gündemde olduğu bir 3


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

yüzü”nü- açığa çıkaran araştırmalara gönderme yaparak planlamanın “iki yanı keskin bıçak” olarak, eleştirel bir yaklaşımla yeniden kavramsallaştırılması gerektiğini söylemektedir (Yiftachel, 2000:910).

dönemde özellikle bilgi altyapısının ve bilgi akışının önemini, erkin mekâna yansımasındaki belirleyiciliğini vurgular. Forester, planların çoğunlukla belirli bir iletişim altyapısı üzerine inşa edildiğine, bu iletişim altyapısını da erk ilişkilerinin biçimlendirdiğine işaret eder. İletişimin planlama pratiği içindeki rolü üzerinde yoğunlaşan bir dizi araştırma yapılır. İletişimci planlama söylemi içinde bilgilenmiş ve bilinçlenmiş kent topluluklarının, demokratik ve eşitlikçi bir ortamda tartışarak karar verebileceği bir kent vizyonu geliştirilir (Yiftachel, 2000). Bu planlama yaklaşımı plancıya, çıkarları çatışan taraflar arasında iletişimi sağlama ve uzlaşacakları bir ortam sağlama rolünü vermektedir. Tam da bu noktada, tarafların planlamaya katılımında plancının sağladığı bilgi büyük önem taşımaktadır; çünkü, bilginin türü, kapsamı, nasıl ve ne kadar iletildiği, çatışmanın algılanmasında, tarafların taleplerinin biçimlenmesinde ve bunların mekana yansımasında belirleyici olmaktadır.

1990’larda kentbilim tartışmalarının gündemine yerleşen sürdürülebilir kent, yaşanabilir kent, kentsel çevre kalitesinin yükseltilmesi, katılım, kentin aktörleri, yönetişim vb. kavramlar, Habitat II’den bu yana Türkiye’deki yönetimlerin de sık sık gönderme yaptıkları ‘yeni söylem’i oluşturmaktadır. Yerel yönetimler kendi eylemlerinin amaçlarını sık sık bu kavramlarla tanımlamaktadırlar. Ancak akademik platformlarda gelişen söylemin ekonomik, toplumsal ve kurumsal dinamiklerle örtüşmediği durumlarda, söylemin dayandığı kavramların içi boşaltılmaktadır. Bu kavramlar, gerçek güç ilişkilerinin mekâna yansıtılmasını toplumsal olarak (kamuoyunda) meşrulaştıran araçlar haline gelmekte, fetişleşerek adeta birer uygulamacı zırhına dönüşmektedir. En önemli tehlikelerden birisi, planlamanın pragmatik yönünden, uygulanabilir çözümler üretme gayretinden kaynaklanmaktadır. Plancı çoğunlukla zaman baskısı altındadır; sınırlı bilgi ile kısa sürede plan yapmak durumundadır. Zamanında eyleme geçebilmek için bu çözümlerin herkesin çıkarına hizmet edebileceği, bu nedenle de çıkar çatışmaları içermediği varsayılır. Çözümlerin dayandığı sistemin tarafsız olmaması olasılığı üzerinde durulmaz. Kullanılan tekniklerin toplumun farklı kesimleri için farklı sonuçlar doğurabileceği, dolayısıyla nesnellik zırhı içinde tarafsız bir teknokrat olarak yapılan uygulamaların bir tarafın çıkarlarına hizmet etmek realitesini doğurabileceği bir tartışma konusu bile değildir. Tam da bu nedenle eleştirel yaklaşım çok önemli olmaktadır. Toplumda uyum kavramını hiç tartışmayan liberal pragmatizmi aşmanın yolu çatışma kavramına öncelik vermekten geçmektedir.

II. BİLGİ, ERK VE PLANCININ GÜCÜ Forester (1989), toplumun bilgi kaynaklarından biri olan plancının da bir güç sahibi olduğuna işaret eder. Plancının bu gücünün kullanma biçimi -bilginin kapsamı ve iletilişi- siyasal ve ekonomik gücün bir toplumsal kesim ya da kurum yararına mekâna yansıtılması sonucunu doğurabilir; çünkü, “planlama mekanın kamusal olarak üretilmesidir. Bir başka deyişle planlama, kentsel ve bölgesel çevreyi modern devletin gözetiminde biçimlendiren politikaların ve eylemlerin bütünüdür.” Güç kurumsallaştığında siyasal yetkeye dönüşür ve hangi konuların sorun olarak, karar vericilerin planlama gündeminde yer alabileceğini belirler (Yiftachel, 2000; Lefebvre, 1990). Yiftachel, planlama yetkesi olan yöneticilerin ve plancıların eşitsizlikler yaratan uygulamalarını -planlamanın “karanlık 4


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

konularında eksik ya da yanlış bilgiler verilmesi de gündemin oluşumunu yönlendirmektedir. Böylece, meselenin toplumsal eşitlik, hakların elde edilmesi, haksızlıklar, refah transferi gibi yönleri tartışılmamaktadır. Örneğin, kentin depremden zarar görme riskinin azaltılması konusu salt ‘teknik karar’ meselesi olarak tartışıldığında, bu bağlamda yapılan dönüşüm projelerinin ve yasal, kurumsal düzenlemelerin siyasal-toplumsal boyutu tümüyle gündem dışına atılmaktadır.

Gerçekçi bir yaklaşım, çatışmanın toplumsal-ekonomik özünü, ekonomik güç ve siyasal erk ilişkilerini anlamaya çalışmak zorundadır. Forester’e göre (1989), erkin planlama yoluyla mekâna yansıtılmasında bilgi üç yoldan kullanılmaktadır: Kararlarda, gündemin oluşturulmasında ve toplumun gereksinme algısının yönlendirilmesinde. Mekâna ve planlamaya ilişkin kararların kullanılmasında yönetimler, kimi zaman, aldıkları kararları ve gerekçelerini açık, anlaşılabilir biçimde yazmayarak gerçek niyetlerini gizlemekte, kasıtlı bir belirsizlik ve kavram kargaşası yaratarak, söz konusu kararın uygulamada doğuracağı sonuçları maskelemektedirler. Kimi zaman da, erkin mekâna yansıtılması için seçeneklerin tümünün varlığının ya da alınan kararın sakıncalarının açıklanmaması yoluna gidilmekte, bir seçeneksizlik sanısı yaratılmaktadır. Bir başka yöntem ise boş vaat niteliğinde, simgesel -bir başka deyişle, hiçbir zaman gerçekleşemeyecek ya da gerçekleştirilmeyecek- kararlar alınmasıdır. Bu yöntemde, yasaların öngördüğü işlemleri yalnızca biçimsel olarak tamamlamış olmak için, ya da kamuoyunda oluşabilecek tepkileri hafifletmek için kararlar alınır, planlar yaptırılır. Ama bir süre sonra, bu kararlar ya tümüyle görmezden gelinir, unutturulur ya da yeni kararlar alınarak uygulamalar, önceki kararların alınmasındaki temel amaca tümüyle aykırı bir yöne saptırılır.

Forester’e göre erkin mekâna yansıtılmasında engelleri aşmak için izlenen üçüncü yol, toplumun gereksinme algısına yön vermek, hatta onu biçimlendirmektir. Bu yönlendirme, gereksinmelerin, sorunların tanımlanmasında ve sunulan çözümlerde ideolojik bir dil kullanılarak yapılmakta, koşulların, zorlayıcı faktörler bu amaçla çarpıtılarak betimlenmektedir. Dönüşüm projelerinin, İstanbul’un dünya kenti vizyonu ile bütünleştirilerek sunulması ideolojik dil kullanılmasına bir örnektir. Bazı plancıların deprem açısından büyük risk taşıyan alanları, ülkenin sosyo-ekonomik meselelerinden ve İstanbul’un bütününden ayırarak, o alanların oluşumunun temelindeki dengesizlikleri irdelemeyerek ele alması da yine sorunların toplumdaki algılamasını biçimlendiren tavırlar olmaktadır. Bu yazının amacı, uygulamadaki bazı gözlemlerimizi popüler planlama söyleminin altında yatan çatışma olgusuyla ilişkilendirerek, eleştirel bir yaklaşımla gözden geçirmektir. Ele alınan olaylar hem ölçek hem de kapsam açısından birbirinden çok farklı planlama örnekleridir. Ancak, bunlara eleştirel bir yaklaşımla bakıldığında, ekonomik ve siyasal erkin mekâna yansıtılmasında kullanılan yöntemlerin bazıları görülebilmektedir.

Forester’in sınıflamasındaki yollardan ikincisi gündem oluşturmaktır. Bu amaçla, konuda uzmanlığı olmayan, ama popüler saygınlığı olan kişilere yetkiler verilir. Ayrıca, kamu yararıyla ilgili kurumsal ilkeleri ve yasal düzenlemeleri göz ardı ederek de gündem saptırılabilmektedir. Böylece siyasal nitelikteki bir mesele salt “teknik bir mesele”ye dönüştürülmekte ve gündem teknik tartışmalara kaydırılabilmektedir. Daha da ötesi, bu teknik tartışmalar içinde maliyet, yarar, riskler, gerçek seçenekler 5


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

bu planlar uygulamanın başladığı tarihte henüz tamamlanmamıştır. 1/5000 ve 1/1000 ölçekli plan kararları da bu alanda bir kavşak düzenlemesi öngörmediği gibi, bu planlarda revizyon yapılmasını öngören her hangi bir belediye meclisi kararı da bulunmamaktadır. (2) Bu olay, kurumsal işleyiş, görev ve sorumluluk kurallarının göz ardı edilmesine de iyi bir örnektir; çünkü, kavşak düzenlemesine girişen yönetim biriminin resmi olarak tanımlanmış yetki ve sorumlulukları kapsamında ulaşım projesi hazırlamak yoktur.

A. Kararlar Bir Yana, Kurallar Bir Yana: Kent İçinde Bir Kavşak Düzenlemesi Bu olayda, Istanbul’daki bir belediye kent içindeki bir yeşil alanı yok etmeyi planladığı için dava edilmektedir. Olayda siyasal erk ile birey, kentsel çevre kalitesinin çok önemli bir öğesi olan yeşil alanlarla ilgili olarak karşı karşıya gelmektedir. Kent içinde, büyük bir uluslar arası ortaklığın alış veriş merkezinin bulunduğu noktada oluşan trafik karmaşasını çözmek üzere, bu bölgedeki yeşil alan üzerinde yapılacak bir kavşak düzenlemesi projesi hazırlanmıştır. Davacı birey bu düzenlemeye itiraz etmektedir.

B. Bir Belde Belediyesinin Kentsel Büyüme Yaklaşımı

Çatışmanın asıl niteliğinin anlaşılabilmesi için örnek olaydaki mekânla ilgili yakın geçmişe bakmak gerekmektedir. Olayda çatışma konusu olan kent parçasındaki çelişki ve çatışmalar uluslar arası sermaye yatırımı olan alış veriş merkezinin yer seçimi ile başlamıştır. Bu etkili ekonomik güç ile siyasal erkin iş birliği sonucu söz konusu kent parçası için plan değişikliğine gidilmiştir. Bir başka deyişle, kentin bütünü düşünülerek, kamu ve toplum yararı gözetilerek yapılmış mekân düzenlemesi, bir kesimin çıkarları ile çeliştiği için değiştirilmiş ve bu değişiklik daha sonra, yeni ve başka çelişkilere yol açtığı için dava konusu olmuştur. Kuşkusuz planlar, günün koşullarında toplum yararına olacaksa, değiştirilebilir. Ancak, bilirkişiler değişikliğin plan ilkelerine aykırı olduğunu ve burada araç trafiği açısından sorun yaratacağını – bir başka deyişle, toplumun çıkarlarına aykırı olduğunu- söylemişlerdir. Buna karşın alış-veriş merkezi açılmış ve bir süre sonra, onun yarattığı trafik yükü nedeniyle bu kez kavşak düzenlemesine gerek duyulmuştur. Ne var ki, bu düzenleme plan hiyerarşisi, kurumsal işleyiş kuralları, kurumlar arası işbölümü ve planlama tekniği açısından çelişkiler ve eksiklikler içermektedir: (1) Teknik ve yasal olarak kavşak noktalarının işaret edileceği üst ölçekli plan 1/25000 ölçekli Nazım İmar Planıdır ve İstanbul için

Bu olayda, İstanbul çeperindeki bir belde belediyesinin kendi beldesindeki kentsel gelişmeyi planlarken benimsediği amaç ve izlediği yol, “yarışmacı” yönetim anlayışına ilginç ve sakar bir örnek oluşturmaktadır. Çatışma, belediye tarafından hazırlanan 1/5000 nazım imar planında, yerleşmenin çevresindeki verimli tarım topraklarının sanayi ve turizm işlevlerine açılmasıyla su yüzüne çıkmıştır. Beldede yaşayan ve tarım toprağı sahibi bir birey, bu işlev değişikliğini kendi varlığına bir tehdit olarak görmüş ve planın değiştirilmesi için belediyeyi dava etmiştir. Dava konusu olan plan, Çevre Bakanlığı tarafından onanmış 1/25000 çevre düzeni planı ile uyumludur. Böyle bakıldığında, planın yasal dayanakları açısından sorun yokmuş gibi gözükmektedir. Ne var ki, bu süreçte iki açıdan sorun gözlenmektedir. (1) Birincisi, çevre düzeni planının hazırlanma amacı ve yasal dayanağı etkileşim içindeki birden fazla belediyenin bir bütün olarak ele alınmasıdır. Bu özellik, çevre düzeni planını, nazım imar planından ayıran en önemli özelliktir. Oysa, dava konusu planlama sürecinde çevre düzeni planı belde belediyesi sınırları içerisinde hazırlanmıştır ve nazım imar planının ölçeği küçültülmüş bir biçimini oluşturmuştur. 6


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

göre rapor hazırlayan yetkili uzman kuruluş, planlanan alanların yağışa bağlı tarımda kullanılan alanlar olduğunu ve korunması gerektiğini belirtmiştir. Ne var ki, çevre düzeni planı hazırlanırken bu rapor bir bilgi olarak değerlendirilmemiştir. (5) Beldenin I., II., III. sınıf topraklarını sanayi ve konut işlevlerine açması zorlayıcı koşullarla açıklanabilecek bir durum da değildir; çünkü, belediye sınırları içinde tarım açısından daha değersiz –üstelik, erişilebilirliği de daha yüksekve yapılaşmaya uygun boş alanlar bulunmaktadır. Burada çaresizlikten söz edilemez; burada var olan seçeneklerin gündeme getirilmemiş olmasından söz edilebilir.

Kısaca, Çevre Bakanlığı tarafından onaylanmış olan plan, yasal tanımlar ve planlama teknikleri ile çelişmektedir. (2) İkincisi, plan hiyerarşisine göre 1/50000 ölçekli plan kararlarına uygun olması gereken 1/25000 ölçekli çevre düzeni planı bu koşulu yerine getirmemiştir. Çünkü, bu çevre düzeni planında sanayi alanı olarak gösterilmiş olan bölge, hem 1980 onay tarihli Metropoliten Alan Nazım Planı’nda, hem de iptal edilen 1995 onaylı 1/50000 ölçekli Metropoliten Alan Nazım İmar Planı’nda korunacak tarım alanları olarak ayrılmıştır. (3) Çevre düzeni planında bu bölgeye sanayi işlevinin verilmiş olması metropoliten gelişme stratejileri açısından da sorun yaratmaktadır. Istanbul’un gelişme alanı içine giren bu bölgede plancılar turizm ve tarım potansiyeli saptamışlardır. Böyle bir bölgeye, bir belediyenin dar bir gelişme perspektifiyle sanayi işlevini getirmesi yalnızca o işlev alanını değil, sanayinin yaratacağı zincirleme etki nedeniyle çok daha büyük bir bölgeyi ve metropolün gelişme yönünü etkileyebilecektir.

C. Simgesel Kararlar - Buharlaşan Planlar Forester’in tipolojisindeki simgesel (uygulanması amaçlanmayan) kararlar alınması yönteminin iki farklı amaçla kullanılabildiğine yukarıda değinmiştik. Bunlardan bir tanesi, simgesel kararların, asıl amaçlanan operasyonun kamuoyundan yaratacağı tepkileri azaltmak, bir tampon oluşturmak üzere alınmasıdır; diğeri ise, yasaların öngördüğü işlemleri yalnızca biçimsel olarak tamamlamış olmak için karar alınmasıdır.

(4) Dava konusu plan kararları profesyonel bilgi, teknik yeterlilik, meşruluk ve planlama etiği açısından da sorunludur. Bilirkişiler, Çevre Bakanlığı tarafından onanmış çevre düzeni planı hazırlanırken, planda dikkate alınması gereken çevre verilerinin yeterince değerlendirilmediğini, korunması gerekli alanların korunmadığını saptamışlardır. Tarım Topraklarının Tarım Dışı Amaçla Kullanımına Dair Yönetmelik’in 4. maddesinde “Bu yönetmeliğin yürürlük tarihinden önce tasdik edilmiş olan Çevre Düzeni Planları, Bölge Planları, ve Nazım İmar Planlarında ‘tarım alanları’ olarak gösterilen alanların başka maksatlarla kullanılması için yapılacak olan plan değişikliklerinde de Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğünün muvafakatı alınacağı” belirtilmiştir. Aynı yönetmeliğin 7. maddesi tarım dışı maksatla kullanılamayacak olan arazileri tanımlamaktadır. Bu yönetmeliğe

Ülkemizde ve özellikle İstanbul’da, deprem ve dönüşüm ile ilgili olarak yaşanan gelişmeler “simgesel karar alarak kamuoyundaki tepkileri azaltma” yöntemin örnekleri gibi görünmektedir. 2003 yılında İBB dört üniversiteye (BÜ, İTÜ, ODTÜ, YTÜ) “İstanbul’un olası bir depreme karşı hazırlanabilmesi amacıyla” Deprem Master Planı (DMP) yapılması işini verirken bu amaç toplumun her kesiminde olumlu karşılanan bir iyi niyeti ve akılcı girişimi ifade ediyordu. Ne var ki, daha plan yapım süreci bitmeden –bir başka deyişle, kentin bütünü için stratejiler geliştirilmeden- kentin içindeki bir alan ‘pilot bölge’ ilan edilerek 7


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

ihaleye çıkarılmıştır. Bu noktada ‘bütüncül bir yaklaşımla stratejiler geliştirilmesi için’ master plan yaptıran yönetim, bu kararının ruhuyla çelişen bir uygulamaya girişmiştir.

sıkıntılara yol açabileceğini dile getirmektedir. Ne var ki, bu tartışma ve endişelerin siyasal erkin uygulamalarına ne kadar yansıyacağı bilinmemektedir.

Dört üniversite, mühendis, mimar, plancı, haritacı ve sosyal bilimcilerin çalıştığı iki ekip olarak deprem master planını hazırlayarak belediyeye teslim ettikten sonra plan İBB’nin web sitesinde yayınlanmıştır. Seçimden sonra gelen belediye yönetimi 2006 yılında İstanbul için -depreme karşı hazırlık amacı vurgulanmayan- bir stratejik plan ve çevre düzeni planı hazırlatmaya başlamıştır. Bunun için bir yandan çeşitli üniversitelerden öğretim elemanlarının çalıştığı bir büroda, bir yandan da yine bu üniversitelerden plancıların çeşitli biçimlerde destek verdiği İBB Planlama Müdürlüğü’nde plan çalışmalarına başlanmıştır. 2003 yılındaki Deprem Master Planı’nı da, 2006 yılındaki stratejik ve 1/100000 ölçekli plan çalışmalarını da yaptıran aynı kurumdur. Bu arada, bazı yerel yönetimler kendi belediye sınırları içinde yapmak istedikleri fizik mekan operasyonları için Deprem Master Planı’na gönderme yaparak, bu planı kimi dönüşüm projelerinin gerekçesi gibi kullanmaktadır. Ne var ki, hazırlanan dönüşüm projelerinin planın amacıyla ve bütüncül yapısıyla uyumlu olup olmadığı tartışma gündemine hiç girmemektedir.

Simgesel karar yönteminin kullanıldığı durumların ikincisi, bazı eylemlere (projelere) geçilebilmesi için yasaların öngördüğü koşulların kağıt üzerinde yerine getirilmesidir. Örneğin bir plan yapma/yaptırma kararı yalnızca bazı projelere kaynak aktarmak için alınabilmektedir. Örneğin, DPT’nin 2005 yılında Erzurum (NUTSII) Bölgesi için yaptırdığı Bölgesel Gelişme Planı da böylesi simgesel bir karara örnek gibi görünmektedir. Bu plan, Yıldız Teknik Üniversitesi ile Atatürk Üniversitesi’nin birlikte çalışarak plan hazırlamak üzere UNDP ve DPT ile imzaladıkları bir protokol uyarınca 2004 yılında başlamıştır. Planın hazırlanması sırasında yapılan analizler, sentezler ve öneriler belirli aralıklarla UNDP ve DPT yetkililerine sunulmuş, alınan olumlu eleştiriler doğrultusunda yola devam edilmiştir. Bir çerçeve niteliğinde olan bu plan 8 Mayıs 2005 tarihinde tamamlanarak ilgili bakanın, DPT yetkilisinin, bölgenin valilerinin, kaymakamlarının ve belediye başkanlarının bulunduğu bir toplantıda sunulmuş ve resmi bir yazıyla DPT’ye teslim edilmiştir. O günden beri, bu plandan bir haber alınamamıştır!

Deprem Master Planı’nın deprem hasar riskiyle ilgili teknik değerlendirmeleri ve stratejileri, yerel dönüşüm projeleri için yalnızca bir meşrulaştırma aracı haline gelmektedir. Bu projelerde dönüşüm kavramının nasıl anlaşıldığı, nasıl anlaşılması gerektiği akademik ve profesyonel platformlarda sık sık tartışma konusu olmaktadır. Konuyu eleştirel yaklaşımla ele alanlar, bir büyülü sözcüğe indirgenmiş olan dönüşüm olgusunun gerçekte ekonomik ve siyasal erkin mekâna yansıtılmasının aracı olabileceğini, büyük haksızlıklara, ekonomik zarara ve toplumsal

DPT’nin web sitesinde böyle bir planın izine rastlamak olanaksızdır. Planın sahibi olan kurum –DPT- bu planı kamuoyuna duyurma gereği de duymamıştır. Planın amacı ve içeriği, onu hazırlayan ekip tarafından akademik toplantılardaki sunuşlarla ve basılı bildirilerle duyurulmuştur. İçinde planın tüm analiz ve sentez malzemelerinin (görsel, sayısal ve sözel) ve önerilerinin bulunduğu dört ciltlik kitap YTÜ-UNDP işbirliği ile basılmış, dağıtılmış ve ayrıca, YTÜ Mimarlık Fakültesi’nin web sitesinde sanal ortamda yayınlanmıştır. 8


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

(a) Mevcut kurumlar (uygulamacı, işlemci birimler) açık bir çözülme içindedir: Yetki ve sorumluluk karmaşası vardır. Kamu kurumları arasında, bilinçli ya da bilinçsiz, bir bilgi akışı sorunu vardır. Kamu kurumlarının eylemleriyle, var oluş nedenleri ve varlıklarının dayanağı olan yasalar arasında çelişkiler vardır.

III. SONUÇ: Planlama, toplumsal-tarihsel bağlamda bir çözüm üretme sürecidir. Planın amacı, hedefi ve çözümlediği sorunlar, planlama sürecinin işlediği ekonomik-siyasaltoplumsal koşulların içerisinde tanımlanır. Bu bağlamda, özellikle, ‘yarışmacı kentler’ olgusunun küresel söylemlerle, ülkedeki toplumsal yaşamın ekonomiden kültüre dek uzanan her alanındaki politika ve uygulamalarla desteklendiği bir ortamda, planlamada realist bir yaklaşımın derinleştirilmesinin önemi daha da artmaktadır.

Kurumların yeniden yapılanması salt bir örgüt şeması değişikliği değildir. İşlemci kurumlar, geniş anlamdaki kuralcı kurumların, bir başka deyişle, toplum yaşamına ilişkin belirli bir anlayışın uygulamaya geçirilmesi için çalışırlar. O nedenle, kurumlardaki çözülme ve karmaşayı anlamak için bu anlayışın irdelenmesi gerekir. Kurumsal yapılanmanın amacının ve hedefinin doğru tanımlanması gerekir. Kurum çalışanlarının kendi iş paylarının öneminin ve kapsamının bilincinde olmaları ve bunların nedenlerini anlamaları gerekir. Bu bilinç ve anlayış bir yanda kurumsallaşmanın süreci içinde oluşturulur, bir yanda da çalışanların teknik ve profesyonel donanımlarının güçlendirilmesiyle, güncellenmesiyle oluşturulur. Personelinin profesyonel donanımı zayıf bir kurum her zaman çözülme sorunlarıyla karşılaşır.

Yukarıdaki örneklerde, erkin mekâna yansıtılmasında, özellikle kamu kesiminde planlama sürecini yönetenlerin oynadıkları dolaylı ve dolaysız roller görülmektedir. Bu roller kurumsal yapılanma, profesyonel yeterlilik, planlama amacı, problem tanımı, siyasal konjonktür gibi çeşitli olgularla iç içe geçmektedir. Planlama sürecinde alınan kararlar çaresizlikle bilgisizlik, etik duyarsızlıkla liberal pragmatizm arasındaki alacakaranlık içinde bir yerlerde üretilmektedir. Mekandaki resmi ve yasal düzenlemeler pratiğinde, etkin ekonomik güçlerin eğilimi ile planlamanın ve demokratik toplumun temel ilkeleri çeliştiğinde, yeni paradigmanın içindeki esneklik ve yarışmacılık kavramlarının öne çıktığı; ama, aynı paradigmanın içinde yer alan şeffaflık, iletişim, bilgi akışı, yerelleşme, yönetişim, toplum yararı, daha etkin kent yönetimi gibi ilkelerin terk edildiği gözlemlenmektedir. Siyasal erkin ve onun işlemci organları olan kurumların toplum yararına çalışabilmesi için kendi kuruluş amaçlarının; görev, yetki ve sorumluluklarının kapsamının, sınırlarının bilincinde olmaları gerekir. Oysa, gözlemlenen olaylarda kurumların kendi var oluş nedenlerini algılamalarının giderek çarpıklaştığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, yukarı özetlenen olaylardan bir kaç önemli ders çıkarılabilir:

(b) Kamu kurumunun toplum yararına -ve çatışmaları göz ardı etmeden- çalışmasının koşulları, bölgenin ve/veya kentin aktörlerini zamanında, yeterince ve doğru olarak bilgilendirmesi ve denetime açık olmasıdır. Kurumsal yapılanma ve uygulamalar ancak sürekli, doğru ve denetlenebilir bilgi akışı sağlanırsa demokratik toplum koşullarında tartışılabilir ve eleştirilebilir. (c) Realist bir perspektif içinde planlama, bütüncül ve sürekliliği olan bir olgudur. Tekil projelerin gerisindeki çatışmaları çözümlemek ve bütüncül yaklaşımı kurabilmek için bölge planları yapılması gerekir. Bölge planları, ekonomik ve toplumsal gelişmenin temel ilkelerini, 9


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. N. Ökten, B. Şengezer

vazgeçilmeyecek özellikleri ve öncelikleri belirler. Hem bölgesel farkların azaltılması, hem ekonomik ve toplumsal gelişme anlayışının mekâna yansıtılması, hem de neo-liberal ortamda yarışmaya zorlanan yerleşmelerin ülke ve bölgenin çıkarlarını gözden kaçırmamaları açısından bölge planları yapılması zorunludur.

KAYNAKLAR BAILEY, J. (1975) Social theory for planning, London: Routledge&Kegan Paul. CONNERTON, Paul (1976) (ed.) Critical Sociology: selected readings [HM585. C74 1976]; FAY, B. (1996) Contemporary Philosophy of Social Science. A Multicultural Approach, Oxford: Blackwell [H61.F355 1996]; FAY, B. et.al. (eds) (1998) History and Theory: Contemporary Readings; FAY, B. (2001) Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi. Çokkültürlü Bir Yaklaşım, Istanbul: Ayrıntı. FORESTER, J. (1987) “Planning in the Face of Conflict”, LeGates, R.T. ve Stout, F. (2001)(der) The City Reader, London: Routledge içinde sf. 410-422. FORESTER, J. (1989) Planning in the Face of Power. Chicago: Chicago University Press. FRIEDMANN, J. ve WEAVER, C. (1980) Territory and Function. The Evolution of Regional Planning, Berkeley, CA: University of California Press. GROSZ, E. et.al. (derl.:yayınevi) (1996) Yitik Ülke Masalları. Kimlik ve Yer Sorunsalı, Istanbul: Sarmal. HALL, P. (1990; 1996) Cities of Tomorrow, Oxford: Basil Blackwell. HARVEY, D. (1985) Consciousness and the Urban Experience, Oxford: Basil Blackwell. HARVEY, D. (1996) Postmodernliğin Durumu, Istanbul: Metis; The Condition of Postmodernity (1990). HARVEY, D. (2003;1988) Sosyal Adalet ve Şehir, Istanbul: Metis. HUDSON, Barkley M. (1979) Comparison of Current Planning Theoris: Counterparts and Contradictions, APA Journal, October, 387-398. KEATH, R. ve URRY, J. (2001) Bilim Olarak Sosyal Teori, İstanul: İmge. MOLES, A. (1992; 1990) Belirsizin Bilimleri, Istanbul: Yapı Kredi Yayınları. SAUNDERS, P. (1981) Social Theory and the Urban Question, London: Unwin Hyman. WALTON, J. Ve MASOTTI, L. (1976) The City in Comparative Perspective. Cross-national Research and New Directions in Theory, New York: John Wiley&Sons. YIFTACHEL, O. ve HUXLEY, M. (2000) Debating Dominance and Relevance: Notes on the ‘Communicative Turn’ in Planning Theory, International Journal of Urban and Regional Research 24(4), 907-913. MEYER-EMERICK, N. (2005) Critical Social Science and Conflict Transformation: Opportunities for Citizen Governance, International Journal of Organization Theory and Behavior, Winter 2005, 8(4).

(d) Planlama bir meslek olarak eleştirel bir yaklaşımla tartışılmalıdır. Bu mesleği kamu kurumlarında ve özel sektörde icra edenlerin, planları hazırlayanların ve denetleme yetkisine sahip olanların teknik bilgi donanımı belirli aralıklarla sorgulanmalıdır. Bu sorgulama, meslek odalarının ve eğitim-öğretim kurumlarının öz eleştiri yapmaları için de bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Ancak, plancı aynı zamanda planlama sürecini de, bir dünya görüşünün, ekonomik-toplumsal politikaların mekâna yansıması olarak sorgulamalıdır. “Örgütler gibi meslekler de doğdukları çağın egemen düşünce ve işlevlerine göre biçimlenir. Zaman içinde, belirli bir mesleğin ortaya çıkmasına neden olan koşullar değişebilir; toplumsal amaç değişebilir; hatta ortadan kalkabilir” (Beauregard, 1990). Profesyonellerin, mesleğin değişen koşulları içinde kendi duruşlarını da tanımlamaları gerekmektedir.

10


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

YTÜ Arch. Fac. E-Journal Volume 2, Issue 1, 2007

İSTANBUL MERKEZ BÖLGE’DE BÜTÜNLEŞME VE AYRIŞMA: 15. ISOCARP GENÇ PROFESYONEL PLANCILAR ÇALIŞTAYI’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Yiğit EVREN Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi; Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, 34750, Beşiktaş, İstanbul yigitevren@gmail.com

ÖZET İstanbul Merkez Bölge son yıllarda kentsel işlevler ve nüfus açısından bir denge kaybı yaşamaktadır. Özellikle 1990’lardan itibaren merkez bölgede yer alan belirli mahallelerin nüfusları, konuttan ticarete dönüşümün etkisiyle belirgin bir biçimde azalırken, bazı bölgeler kentsel gerileme ve çöküş süreci yaşamaktadırlar. Kentsel açıdan gerileyen bu bölgelerde genellikle düşük gelir grupları yer seçmekte, kısmen belirli alanlarda ise yeni orta sınıfın talepleriyle bir soylulaştırma süreci izlenmektedir. Bu arada küreselleşme sürecine paralel olarak, merkez bölgede simgesel niteliği olan büyük ölçekli kentsel dönüşüm projelerinin gerçekleştirilmesi için ulusal ve uluslar arası yatırımcıların baskısı hızla artmaktadır. Planlama açısından değerlendirildiğinde bu durum iki boyutlu bir ayrışma-bütünleşme problemine işaret etmektedir. Bir yanda plancılar kentsel işlev alanları açısından giderek bir yamalı bohça haline gelen merkez bölgede içsel bağlantıların nasıl dengeleneceğini sorgularken, diğer yanda merkez bölge ile metropol bütünü arasındaki ilişkiler bağlamında, kentin imajını ve işleyişini tehdit eden ve mevcut planlardan bağımsız tasarlanarak kent gündemine sokulan kentsel dönüşüm projeleri karşısında nasıl bir tavır alacaklarını düşünmek durumundadırlar. Bu yazıda, bu konu üzerinde 2006 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen 15. ISoCaRP Genç Profesyonel Plancılar Çalıştayı’nın bulguları sunulmaktadır. Anahtar kelimeler: İstanbul, merkez bölge, bütünleşme, ayrışma, ISoCaRP

INTEGRATION AND DISINTEGRATION IN ISTANBUL CENTRAL AREA: TH THINKING OVER THE RESULTS OF THE 15 ISOCARP YOUNG PLANNING PROFESSIONALS WORKSHOP ABSTRACT The central area of Istanbul has been loosing a balance between its functions and population. Since the 1990s some of the central neighbourhoods have been witnessing a significant decrease in their residential population due to the ongoing transformation process from residential use to services. Some neighbourhoods, however, have been deteriorated and occupied by low income migrants. Yet some of those previously deteriorated areas have been revitalised by the new elite and become gentrified. Meanwhile, as the pace of globalisation increases, the pressure on the central area from developers who attempt to build iconic projects increases. From a planning perspective, this is a two fold “integration versus disintegration” problem. On the one hand, within the central area, planners face a challenge of reaching a balance of fragmented city since the central area of Istanbul has become a patchwork of various disintegrated functions. With respect to the relationship between the central area and the metropolis, on the other hand, most of those so-called iconic flagship projects are put on the agenda with no regard to the existing local plans and identities. Thus, such initiatives, threaten the image and the functioning of the city. This paper th aims to discuss the results of the 15 ISoCaRP Young Planning Professionals Workshop, which was held in Istanbul in 2006 on the abovementioned topic. Key words: İstanbul, central area, integration, disintegration, ISoCaRP

11


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

alınmasının gerekliliğini vurgulayarak, planlama pratiği adına bu bölge için önemli ipuçlarını ortaya koydu.

1. GİRİŞ Uluslararası Şehir ve Bölge Plancıları Birliği’nin (ISoCaRP 1 ) 42. dünya plancıları kongresi bu yıl 14-18 eylül 2006 tarihleri arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nün ev sahipliğinde İstanbul’da yapıldı. Ana teması ‘bütünleşme ve ayrışma arasında kentler, tehdit ve fırsatlar’ olarak belirlenen kongreye katılan yerli ve yabancı 450’den fazla meslek adamı güncel planlama sorunlarını ve çözüm önerilerini çeşitli açılardan tartışma olanağı buldular.

Bu yazıda, İstanbul’da kapsamlı ve derinlemesine bir merkez bölge incelemesi yapmak yerine, ISoCaRP Genç Profesyonel Plancılar Çalıştayı’nın –her ne kadar “eskiz” niteliği taşısa da- özgün bulgularından hareketle merkez bölge için genel bir değerlendirme yapmak amaçlanmaktadır. Bütünleşme ve ayrışma planlama yazınında hangi bağlamlarda tartışılmaktadır? İstanbul kent merkezi ve yakın çevresi için ayrışmanın göstergeleri nelerdir? Plancının ayrışma sorunsalına karşı yaklaşımı ne olmalıdır? Bu soruların ışığında makale dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci ve ikinci bölümlerde bütünleşme ve ayrışma kavramsal açıdan ele alınmıştır. Üçüncü bölümde çalışma alanının mevcut yapısı aktarılmaktadır. Dördüncü bölümde ise çalıştay gruplarının merkez bölge için geliştirdikleri önerilere yer verilmiştir.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da kongre öncesinde bir dizi etkinlik gerçekleştirildi. Bu etkinliklerin en önemlilerinden biri 14 yıldır bir ISoCaRP geleneği haline gelen ve UNESCO-MOST 2 tarafından desteklenen ‘Genç Profesyonel Plancılar Çalıştayı’ idi. Lizbon Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nden iki öğretim görevlisinin yönettiği 3 bu yılki çalıştaya on ülkeden yaşları 30’u aşmayan toplam 15 genç plancı katıldı.

2. BİR PLANLAMA SORUNSALI OLARAK AYRIŞMA (VE BÜTÜNLEŞME)

Dört günlük bir çalışmanın ardından çalıştay sonuçları kongrenin ilk günü izleyicilere sunuldu. Kongrenin ana teması olan bütünleşme ve ayrışma kavramlarını İstanbul Merkez Bölge (İMB) özelinde tartışmayı amaçlayan çalıştay, İstanbul kent merkezinin yeni bir anlayışla ele

Kent içi mekânsal ayrışma çok yeni bir tartışma değil. Bu konudaki en eski çalışmalar olarak kabul edilen ve Chicago Okulu’nun geliştirdiği eş merkezli çemberler ve sektör modellerinden bu yana, bölünmüş kent olgusu üzerine çok çeşitli bakış açılarının üretildiğini biliyoruz. Örneğin, davranışsal yaklaşımın benimsemiş kimi yazarlar kentsel parçalanma olgusunu (bireylerin tercihleri, algıları ve karar süreçleri çerçevesinde) salt talep yönlü açıklamayı yeğlerken [1][2]; kurumsal yaklaşımın savunucuları kent içi bölüntülerin oluşmasında kurumların ve kamu müdahalelerinin ağırlıklı rol 4 oynadığını belirtmektedirler [3][4] .

1

International Society of City and Regional Planners Management of Social Transformations 3 Bu çalıştayı benimle birlikte yürüten ve engin tecrübesinden yararlandığım değerli meslek adamı Prof.Dr. Costa Lobo’ya, çalıştay ana temasının belirlenmesi ve içeriğinin kurgulanması sırasında yaptığı katkılardan ötürü Doç.Dr. Zeynep Enlil’e, görüş ve önerilerini cömertçe benimle paylaşan araştırma görevlisi Tolga İslam’a ve çalıştayın hem ön hazırlık, hem de gerçekleşme aşamasında ortaya koydukları özverili çalışma ve katkılarından dolayı YTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü araştırma görevlileri Ebru Seçkin, Erhan Kurtarır, Töre Seçilmişler ve Tuban İnal Çekiç’e teşekkür ederim. Ayrıca, Megaron dergisinin bu yazı için belirlediği hakemlere yapıcı eleştirileri ve tavsiyeleri için teşekkürlerimi sunarım. 2

Bu geleneksel açıklamalar bir kenara bırakıldığında, planlama yazınında bu konu 4

Bu konuda kapsamlı bir literatür incelemesi için bakınız [5].

12


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

planlamanın kentleşmenin hızına yetişememesidir. Hızlı nüfus artışı ve kırdan kente göç sonucu yaşanan hızlı kentleşme, başta planlı gelişme alanları olmak üzere çeşitli kentsel talepleri de beraberinde getirmektedir. Ancak bu taleplerin tamamı, bayındırlaştırma ve imar hakları sürecinin doğası gereği, aynı anda karşılanamaz ve bir gecikme yaşanır. Kent ekonomisinde bu durum toprağının sunumunun fiyat karşısında yeterince esnek olmaması, planlı gelişme alanlarının miktarının toprak piyasasında sürekli kıt ve fiyatının yüksek olması ile açıklanmaktadır [7]. Bu gibi durumlarda, kentler kendi telafi mekanizmalarını devreye sokar ve yasadışı yapılaşan ve kendi kamu hizmetlerini kendisi karşılamaya çalışan alanları yaratarak kendini parçalar.

üzerine birbirinden oldukça farklı en az iki yaklaşımın daha geliştirilmiş olduğunu görüyoruz. Bunlardan ilki, kent içi mekânsal ayrışma olgusunu gelişmekte olan ülkelerin kentleri ile ilişkilendiren yaklaşımdır. Bu bakış açısına göre, kentsel parçalanma aslında üçüncü dünyaya özgü yapısal bir sorundur. Batı kentlerinde de yapılaşmış çevrede farklı parçalara rastlanır ancak bu parçalar homojen bir bütünün birlikte çalışan, dolayısıyla birbirini tamlayan parçalarıdır. Gelişmekte olan ülkelerin kentleri ise fiziksel olarak birbirlerine bitişik, ancak mimari ve sosyal açıdan farklılaşan, kendi içine kapalı bir dizi kompartımandan oluşmuşlardır [6]. Bu parçalar, kentsel hizmetler, gelir düzeyi, kültürel değerler ve kurumsal sistemler gibi pek çok açıdan birbirlerinden farklıdır ve bu farklılık kimi zaman sokak ölçeğinde bile hissedilebilir. Bu tür kentlere kuş uçuşu bakıldığında genellikle çeperde bulunan parçaların sınırlarının, merkez kesimlerdeki parçalara kıyasla, daha tanımsız ve kırılgan bir yapıda olduğu gözlenir [6].

Ayrışmanın bir diğer önemli nedeni ise yerel ekonominin işleyiş biçimi ile ilgilidir. Üçüncü dünya kentlerinde kayıt dışı ekonomi yerel ekonomide belirgin bir yer tutmaktadır. Bu tür aktiviteler ayakta kalabilmek için toplumsal açıdan örülmüş bir ilişki ağının desteğini almak durumundadır. Bu ilişki ağları ev hanımlarının evlerinde üretim yaparak yerel ekonomiye katılmaları şeklinde kurulabileceği gibi, geri kazanılabilir evsel atıkların bahçe köşelerinde ayrıştırılması ve depolanması şeklinde de gerçekleşebilir. Burada önemli olan, informel aktivitelerin, informel mekânları yaratmasıdır. Diğer bir deyişle mekânsal ayrışma, kendine özgü kuralları olan kayıt dışı ekonominin organizasyonel ihtiyaçlarına bir tepki olarak kendiliğinde ortaya çıkar.

Bu söyleme göre üçüncü dünya kentlerinde mekânsal ayrışma üç farklı biçimde kendini ele verir [6]. Örneğin, salt yapılaşmış çevrenin fiziksel özellikleri açısından bakıldığında, tarihsel çekirdek, modern merkez, planlı gelişen alanlar, yasadışı gelişen alanlar ve çöküntü alanları gibi farklı süreçler ve dinamiklerin etkisiyle biçimlenen parçalara rastlamak mümkündür. Kentsel kamu hizmetlerinin sunumu açısından bakıldığında ise, temel altyapı olanaklarından farklı düzeylerde faydalanan parçalar ortaya çıkmaktadır. Buna ek olarak toprağı kullanım haklarına (tenure conditions) bağlı ortaya çıkan bir ayrışmadan da söz edilebilir. Burada anlatılmak istenen, modern mülkiyet sisteminin dışında gelişen ve hisseli ifraz, gecekondu ve ruhsatsız yapılaşma şeklinde oluşan kaçak kent parçalarıdır.

Planlama yazınında kentsel ayrışma için ortaya atılan bir diğer dikkat çekici bakış açısı ise ayrışmayı, diyalektik bir mantıkla, evrensel bir çerçeveden açıklamaya çalışmaktadır. Bu görüşe göre, ayrışma bütünleşmenin bir bedelidir ve sadece üçüncü dünya kentleri için değil, küresel ekonominin etkisindeki tüm ülke kentleri için var olan bir sorundur. Öyle ki, günümüzde

Balbo’ya göre mekânsal ayrışmanın çeşitli nedenleri vardır. Bunlardan en önemlisi, 13


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

için tasarlandığı durumlarda, ortaya senaryosunu neo-liberalizmin yazdığı, başrollerini elit sınıflar ile büyük sermaye gruplarının paylaştığı ve kent ölçeğinde sahnelenen yeni bir eşitsizlikler coğrafyası çıkmaktadır. Diğer bir deyişle, özünde kentsel ayrışmaya bir çözüm olması gereken bütünleşme, süreç içerisinde kendi karşıtını yaratarak başlı başına bir planlama sorunsalı haline gelmektedir.

kentler, ulusal ve küresel ölçekteki piyasalara eklemlenmek ve yerel ekonomilerinin rekabet gücünü artırmak uğruna çeşitli reçeteleri benimserken, uyguladıkları stratejilerin bazı olumsuz sonuçlarına da katlanmak zorundadırlar. Kent yönetimleri, küresel ile bütünleşme çabalarının bedelini çoğu kez yerelde sosyal kutuplaşma, gelir eşitsizliği ve kentsel gerilim ile ödemek durumunda kalıyorlar. Bu durum, başta megakentler olmak üzere, pek çok kent için ‘yeni bir kentsel biçim’ (the new urban form) anlamına gelmektedir [8]. Kentlerin belirli bölgeleri iletişim çağının nimetlerinden yararlanarak ‘dış dünya’ ile farklı kombinasyonlarda çok çeşitli ilişki ağları kurma becerisine sahip iken, uluslar arası iş merkezleri ve korunaklı sitelerin gölgesinde kalan belirli parçaları bu sürecin dışında kalmaktadır [9].

3. KENTLERDE MEKÂNSAL AYRIŞMA HEP VARDI: PEKİ YENİ OLAN NE? Hiç şüphe yok ki, tarih boyunca kentlerde kültür, fonksiyon ve statüye bağlı parçaların örneklerini her zaman diliminde yakalamak mümkün. Ancak bu gün için yeni olan şey, kent içi mekânsal ayrışmanın nedenleri, ortaya çıkış biçimi, ölçeği ve etkileri üzerine odaklanıyor. Coğrafya, kentsel sosyoloji ve planlama disiplinlerini kapsayan geniş bir yazın dilimini incelediğimizde, özellikle 1970’lerden itibaren küresel düzlemdeki gelişmelerin sonucu kentlerde mekânsal ayrışma ve dışlanma eğilimlerinin arttığı yönünde bir görüş birliği olduğunu gözlemliyoruz.

Bir bakıma bu durum, bütünleşme adına atılan adımların aslında neo-liberal politikaların birer uzantısı olarak tasarlanmasından kaynaklanmaktadır. Kentler için yapılan ve çoğu kez yöntem kaygısı güdülmeden yayınlanan çeşitli indeks ve sıralamalar, eskisinden çok daha fazla ilgi çekmekte ve daha da önemlisi gereğinden fazla ciddiye alınmaktadır. Pek çok kent yönetimi, bu listelerde bir üst basamağa çıkmak veya en azından bulundukları konumu rakiplerine kaptırmamak için yatırımcılara çeşitli kolaylıklar sunma çabası içindedirler. Bu konuda, neredeyse her kent yönetiminin cebinde bir olmazsa olmazlar listesi bulunmakta ve bu liste rekabetin en temel yapı taşları haline gelmiş ‘yeni ekonomik gelişimler için arsa üretimi’, ‘yeni altyapı yatırımları’ ve ‘vergi indirimi’ gibi bir dizi standart maddeyi içermektedir [10].

Pek çok yazar, başta küreselleşme olmak üzere, üretim biçimlerindeki farklılaşmaya, refah devleti anlayışındaki zayıflamaya ve teknolojideki değişikliklere bağlı olarak toplumsal eşitsizliklerin keskinleştiğine, sosyal kutuplaşmanın arttığına ve ayrışan kent parçaları arasındaki çizginin kalınlaşarak daha belirgin bir hale geldiğine dikkat çekiyor [11][12]. Bu noktada vurgulanan bir diğer konu da kentlerde, her kent için farklılaşmakla birlikte, yeni bir ikiz sürecin yaşanmaya başladığı. Öyle ki, kentler bir yandan daha belirgin ve daha fazla mekânsal kompartımanlara ayrılırken, diğer yandan bu parçaların her birinin içinde bir tümleşme süreci yaşanıyor. Barınma, çalışma, rekreasyon ve sosyalleşme alanları kendi kendine yeterli yeni sosyo-mekânsal formlar

Ancak burada sorgulanması gereken esas konu, sözü edilen kolaylıkların kimlerin yararına sunulduğudur. Kamu yararı ilkesinin çiğnendiği ve bütünleşmenin kentlerde azınlığı oluşturan belirli bir kesim 14


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

halinde yeniden biçimleniyor. Bu süreçte sınırlar, kapalı sitelerde kontrollü girişler ve duvarlar gibi fiziksel özellikleri ile ön plana çıkarken, getto ve çöküntü alanlarında dışarıdan gelenlerin güvenliğini tehdit eden algısal bir boyut kazanıyor.

tarafından kendi içinde 3 alt bölgeye ayrılmaktadır (Şekil 1).

4. İSTANBUL MERKEZ BÖLGEDE AYRIŞMANIN GÖSTERGELERİ Çalıştay kapsamında İstanbul Merkez Bölgesi (İMB) olarak, İstanbul’un ilk yerleşim bölgesi ile modern kent merkezinin bir kısmını içine alan metropoliten çekirdek ve bu çekirdeği kuşatan geniş bir konut bandından oluşan toplam 4.800 hektarlık bir İstanbul kentsel alan incelenmiştir 5 . Büyükşehir Belediyesi toplam alanının %1’ine denk düşen bu bölge, güneyde Eminönü ve Fatih ilçelerinin tamamını, kuzeyde Beyoğlu, Şişli ve Beşiktaş ilçelerinin E-5 karayolunun güneyinde kalan parçalarını, doğuda ise Üsküdar ilçesinin E5 ve Ankara asfaltı ile sınırlanan merkez kesimini kapsamaktadır. İstanbul’un yeni merkezi iş alanı olarak gelişen BüyükdereMaslak aksı ile Kadıköy merkezi ise çalışma alanının sınırları dışında bırakılmıştır. Bunun temel nedeni İstanbul’da, başta hizmetler sektörü olmak üzere, pek çok sektöre ilişkin istatistiklerin ilçe düzeyinde yayınlanması, dolayısıyla bu verilerin arazi kullanış ile eşleştirilememesidir. Buradan hareketle, çalışma alanının sınırlarının belirlenmesinde öncelikli olarak ilçe sınırları ve ayırıcı özelliğe sahip ana ulaşım arterleri esas alınmıştır.

Şekil 1. Çalışma alanı ve alt bölgeler [15. ISoCaRP Genç Profesyonel Plancılar Çalıştayı için Ebru Seçkin ve Tuba İnal Çekiç tarafından üretilmiştir.]

Buna göre, birinci alt bölge eski kent dokusunun yoğunlaştığı tarihi yarımadanın tamamını, ikinci alt bölge, Avrupa yakasında Haliç’in kuzeyinde kalan kesimi, üçüncü alt bölge ise İMB’nin Anadolu yakasında kalan kısmını tanımlamaktadır. 2000 yılı nüfus sayımı verileri göz önüne alındığında İMB’nin toplam nüfusu 1.144.000 olup, bu değer İstanbul toplam nüfusunun %11’ine denk düşmektedir. Bu nüfusun alt bölgelere dağılımı incelendiğinde %42,5’luk bir pay ile (480.000 kişi) ikinci alt bölge ilk sırayı almaktadır. Bunu sırasıyla %40 ile birinci ve %17,5 ile üçüncü alt bölge izlemektedir. 2002 yılı sanayi ve işyerleri sayımı sonuçlarına göre, çalışma alanında hizmetler sektöründe 80.000’in üzerinde özel işletme faaliyet göstermektedir. Bu işyerlerinde çalışan sayısı ise yaklaşık 400.000 kişidir. Söz konusu firmalar merkez bölge içerisinde belirli alt bölgelerde yoğunlaşmışlardır. Bu firmaların yarısından fazlası (%57) ikinci alt bölgede yer alırken, bunu %33 ile birinci alt bölge izlemektedir. Bu konuda üçüncü alt bölgenin payı ise sadece %10’dur. Firmaların faaliyet gösterdikleri alt sektörler incelendiğinde, toplam işletmelerin %74’ü dağıtıcı

Kısmen bir yarım daire formunda olan İMB, morfolojik açıdan Boğaziçi ve Haliç 2000 yılı bina sayımlarına göre toplam 151.967 binanın bulunduğu bu bölgede sadece ticari aktiviteler için kullanılan binaların sayısı 23.220 (%15) iken, 94.220 (%62) bina salt konut amaçlı kullanılmaktadır. Konut ve ticaret işlevini birlikte barındıran binaların toplam içindeki payı ise %19’dur (29.404).

5

15


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

hizmetlerde yer alırken, %20’si üretici hizmetlerde bulunmaktadır. Kişisel ve sosyal hizmetler alt sektörlerinin her birinde faaliyet gösteren firmaların toplam içindeki payları ise %5’i geçmemektedir. Alt bölgeler arasında ortalama işyeri büyüklüğü açısından da belirgin bir farklılık bulunmaktadır. Öyle ki, Beşiktaş’ta işletme başına 11 çalışan düşerken, Şişli’de bu değer 7,3’e, merkez bölgenin diğer alt bölgelerinde ise 5’in altına düşmektedir 6 .

talepleriyle yıldızı parlayan belirli alanlar ise soylulaştırma sürecine tanıklık etmektedirler. Çoğu kez düşük gelirli grupların yerinden edilmesiyle sonuçlanan soylulaştırmanın en çarpıcı örneklerini, Cihangir ile kısmen Kuzguncuk ve Galata’da gözlemleyebiliyoruz [13][14].

Bu genel değerlendirmenin ardından, merkez bölgede mekânsal ayrışmanın üç temel göstergesinin olduğunu söyleyebiliriz: Bunlardan ilki, merkez bölge içerisinde nüfus artış hızına bağlı olarak birbirinden belirgin bir biçimde farklılaşan mahalle ve alt bölgelerin bulunmasıdır. Şekil 1, İMB içerisindeki mahallelerin 1990 ve 2000 yılları arasındaki nüfus değişimlerini göstermektedir 7 . Buna göre, merkez bölgedeki 207 mahalleden 122’sinin gece nüfusu belirgin bir şekilde azalırken, 85 mahallenin nüfusu değişik oranlarda artmış veya değişmemiştir. Örneğin, Eminönü’nde konuttan ticarete dönüşümün etkisiyle Sarıdemir ve Rüstempaşa mahallelerinin nüfusları %98 azalmıştır.

Şekil 2. Çalışma alanında mahalle nüfuslarının değişimi (1990-2000) [15. ISoCaRP Genç Profesyonel Plancılar Çalıştayı için Ebru Seçkin ve Tuba İnal Çekiç tarafından üretilmiştir.]

Mekânsal ayrışmanın ikinci göstergesi, İMB’nin hane halkının sosyoekonomik durumuna göre birbirinden farklılaşan çok sayıda alt bölgeyi bünyesinde barındırmasıdır. Tablo 1, merkez bölgedeki çeşitli alt bölgelerin 2000 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre bazı sosyoekonomik bilgilerini göstermektedir. Buna göre, örneğin Eminönü ilçesi, merkez bölge içerisinde işsizlik ve okuryazarlık oranlarının en düşük olduğu, göçle gelen çalışma çağındaki bir kesimin çoğunlukla oda kiralayarak ikamet ettiği bir alt bölge olarak diğer alt bölgelerden belirgin bir biçimde farklılaşmaktadır. Bu bölgede oturanların büyük bir çoğunluğu (%40) toptan ve perakende ticaret ile imalat sanayinde (%26) genellikle vasıfsız işçi olarak çalışmaktadır. Buna karşılık, Beşiktaş en yüksek okuryazarlık oranının gözlendiği ve çalışanların bankacılık, finans ve diğer iş hizmetleri alanında yoğunlaştığı bir alt bölge olarak sivrilmektedir (Tablo 1).

Buna karşılık, Üsküdar merkezinin doğusunda yer alan bazı mahallelerin nüfusları, bu bölgede çok sayıda korunaklı sitenin de yapılmasıyla birlikte yaklaşık 200 katına ulaşmıştır. Bu süreçte, başta Süleymaniye ve Tarlabaşı olmak üzere bazı alt bölgeler hızlı bir kentsel gerileme ve çöküş dönemi yaşarken, yeni orta sınıfın 6

Bu paragrafta yer alan veriler İstanbul Metropoliten Planlama ve Tasarım Merkezi tarafından 2005-2006 yıllarında hazırlanan İstanbul Strateji Planı’nın hizmetler sektörü analiz raporlarından yararlanılarak çalışma alanı için yeniden üretilmiştir. Kullanılan veriler ilçe bazındadır, dolayısıyla ikinci ve üçüncü alt bölgeler için Şişli, Beşiktaş ve Üsküdar ilçelerinin toplam verilerini içermektedir. 7 Aynı dönemde İstanbul’un nüfusu %38 oranında artarken, İMB toplam nüfusu %4,6 azalmıştır.

16


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

Tablo 1. İstanbul Merkez Bölge’de hane halkının bazı sosyal ve ekonomik göstergeleri (2000) Göstergeler Ortalama hane büyüklüğü Aktivite oranı İşgücünün sektörel dağılımı (ilk üç sektör) İşsizlik oranı Okuryazarlık oranı Yüksekokul mezunlarının oranı

Alt Bölge 1

Alt Bölge 3

Alt Bölge 2

Merkez Bölge

Eminönü

Fatih

Beşiktaş

Şişli

Beyoğlu

Üsküdar

7.2 kişi

3.5 kişi

4.6 kişi

3.2 kişi

3.8 kişi

3.2 kişi

3.6 kişi

%45 %40 Tic %26 İma %19 Sos %21 %92

%31 %29 İma %27 Tic %24 Sos %14 %94

%40 %33 Sos %23 Tic %21 Mal %11 %98

%38 %28 Sos %25 İma %22 Tic %11 %95

%34 %33 İma %25 Tic %21 Sos %16 %92

%32 %32 Sos %23 Tic %19 İma %13 %97

%34.5 %26 Sos %26 Tic %26 İma %14 %94

%11

%8

%24

%15

%6

%16

%12

[TÜİK 2000 nüfus sayımı hane halkı verilerinden yararlanılarak çalışma alanı için üretilmiştir. Tabloda ‘İma’ imalat sanayi, ‘Mal’ Mali kurumlar, sigorta ve taşınmaz mallara ilişkin hizmetler, ‘Sos’ Toplum hizmetleri, sosyal ve kişisel hizmetler, ‘Tic’ Toptan ve perakende ticaret, lokanta ve oteller alt sektörlerinin kısaltması olarak kullanılmıştır.]

yürürlükteki yerel planlar ile metropoliten ölçekli planlama çalışmalarından bağımsız ve parçacıl olarak tasarlanmakta, dolayısıyla kent ile daha fikir aşamasında bile bütünleşememektedirler.

Üçüncü gösterge ise, merkez bölge içerisinde sayıları hızla artan kentsel dönüşüm projeleridir. Bir kısmı uygulanmış, bir kısmı ise henüz uygulamaya geçmemiş olan bu projeler genellikle simgesel (iconic) niteliği olan beş yıldızlı oteller, konut kuleleri (rezidans), ofis binaları, alışveriş merkezleri ve liman geliştirme bölgeleri vs. şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Şüphesiz böyle yatırımlar yerel ekonomiyi uyaracak güce sahip, öncü (flagship) projelerdir. Ancak burada altı çizilmesi gereken nokta, yer seçim kararlarının verilmesinde, bu tür dev projelerin yakın çevreye getirecekleri ölçülebilen ve ölçülemeyen maliyetlerin çoğu kez göz ardı edilmesidir. Merkez bölgede kent imajı ile bütünleşmeyen ve mevcut altyapı sistemine ek yükler getiren, Gökkafes, Swiss Otel ve Elit Rezidans gibi, çok sayıda gerçekleşmiş kentsel dönüşüm projesi bulunmaktadır. Bununla birlikte atıl durumdaki bazı sanayi tesisleri ile kamu mülkiyetindeki bazı özel alanlar (Haliç tersaneler bölgesi, Galataport, Haydarpaşa Liman bölgesi vb.) ulusal ve uluslar arası yatırımcıların kentsel dönüşüm baskısını üzerlerinde hissetmektedirler. Bu alanlar için öngörülen kentsel dönüşüm projeleri ‘İstanbul’u bir dünya kenti yapacak yatırımlar’ zırhı altında kentin planlama gündemine taşınsa da, pek çoğu

Bu noktada, planlama perspektifinden bakıldığında İstanbul merkez bölge’de bütünleşme ve ayrışma sorunsalı iki anlama gelmektedir. Bir yanda plancılar, kentsel işlev alanları açısından giderek bir yamalı bohça haline gelen [11] merkez bölgede içsel bağlantıların nasıl kurulacağını sorgularken, diğer yanda merkez bölge ile metropol bütünü arasındaki rol paylaşımının ne şekilde yapılacağını düşünmek durumundadırlar. Dolayısıyla, İstanbul merkez bölge için yanıt bekleyen soruların başında dengeli ve yaşanabilir bir merkez inşa etmek için nelerin yapılması gerektiği gelmektedir. 5. İSTANBUL MERKEZ BÖLGEYİ YENİDEN DÜŞÜNMEK: BÜTÜNLEŞME NASIL OLABİLİR? Çalıştay süresinde katılımcılar her biri üç veya dört kişiden oluşan dört alt gruba ayrıldılar ve merkez bölge için fikirlerini bu gruplar bazında geliştirdiler. Yazının bu

17


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

• 2. alt bölgede mevcut metro hattını doğu-batı yönünde destekleyecek yeni bir ring güzergahının yapılması • küçük ölçekli girişimlere kamu desteği verilmesi • kültürel aktivitelerin çeşitlendirilerek çoğaltılması • merkez bölgede yaşayanların girişimcilik ve buluş yapma kapasitesinin geliştirilmesi

bölümünde bu dört grubun yaklaşımlarına yer verilmektedir. Birinci grup 8 merkez bölgede ayrışma sorununu, kentsel fırsatlar ve yaşam kalitesi kavramları bağlamında yeniden tanımlamaktadır. Bu gruba göre, İstanbul Merkez Bölge’de ayrışmanın en belirgin göstergesi, başta kentsel yaşam kalitesi olmak üzere, altyapı olanakları ve diğer kentsel kamu hizmetleri ile işgücü piyasası açısından birbirinden çok farklı kesimlerin oluşmuş olmasıdır. Bu süreçte, ayrışmanın olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenenler, bu bölgedeki düşük gelir grubuna ait kesimlerdir. Dolayısıyla, merkez bölgede bütünleşmenin yolu, öncelikli olarak, İMB’de yaşam kalitesini yükseltecek gerekli müdahaleleri gerçekleştirmekten, diğer bir deyişle, merkez bölgede fiziksel, sosyal ve ekonomik anlamda fırsat eşitliği yaratmaktan geçmektedir.

İkinci grup 9 çalışmalarına merkez bölge için çeşitli analojiler geliştirerek başlamıştır. Buna göre, çalışma alanı taşıdığı yönetim fonksiyonu nedeniyle İstanbul’un beynine, dağıtıcı hizmetler alt sektöründeki belirgin yoğunlaşma ve Haydarpaşa Limanı’nın varlığı nedeniyle kalbine ve kent imajına katkıda bulunan (ve mutlaka korunması gereken) yapılaşmış çevre ve mimari değerleri nedeniyle gözbebeğine benzetilmektedir. Ayrışma süreci ise İMB’nin bu özgün yapısını zedeleyerek, sağlıklı çalışmasını engelleyen önemli bir tehdit olarak tanımlanmaktadır.

Bu çerçevede, çevre koşullarının iyileştirilmesi, kamu taşımacılığının yaygınlaştırılması ve kamusal alanların nitelik ve nicelik yönden zenginleştirilmesi, grubun fiziksel altyapıya ilişkin amaçları arasında yer almaktadır. Sosyal ve ekonomik altyapıya ilişkin amaçları ise, yeni iş olanaklarının yaratılması ve insan kaynaklarının güçlendirilmesi şeklinde özetlenebilir.

Bu grubun yaklaşımına göre merkez bölgede ayrışma, kurumsal, ekonomik, sosyal ve fiziksel düzlemlerde yer alan aktörlerin kendi çıkarlarını koruma çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu aktörler genel hatlarıyla kamu sektörü, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları şeklinde 3 ana grupta ele alınabilir. Burada önemli olan konu, aktörler arasındaki çıkar mücadelesinde kazanmış görünenlerin, kentsel ayrışma sürecinden en az kaybedenler kadar doğrudan veya dolaylı olarak etkilendikleridir. Daha açık bir anlatımla kentsel ayrışma, bedelini o kentte yaşayan tüm kesimlerin, kısa vadede olmasa da orta ve uzun vadede ödediği bir sorunsaldır. Dolayısıyla çözüm, kentsel aktörler arasında işbirliği ve ortaklık ortamını geliştirmekten ve ayrışmayı

Bu doğrultuda, konut, ulaşım, sosyal sermaye, kültür-turizm ile sanayi olmak üzere beş müdahale alanı belirleyen birinci grup, bu alanların her biri için detaylı eylemler ve sorumlu kuruluşları saptamış, daha sonra tüm bu konuları fizik mekân ile ilişkilendirmiştir. Grup üyelerinin İMB için geliştirdiği önerilerden birkaçı şöyledir: • merkez bölgede öğrenciler için konut projelerinin yapılması • yaya bölgelerinin çoğaltılması 8

9

Chrysostomos Makrakis (Yunanistan), Maria S. Iqbal (Pakistan), Stephane D. Christeler (İsviçre) ve Tuba I. Cekic (Türkiye).

Amilia Alexandropolou (Yunanistan), Erhan Kurtarır (Türkiye), Madina Junussova (Kazakistan) ve Markus Nollert (Almanya)

18


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

yaratan aktörleri ortak bir buluşturmaktan geçmektedir.

Y. Evren

paydada

e. Ayrışan parçalarda yaşayanları farklı ortamlarda bir araya getirecek (kültürel, ekonomik vs.) aktiviteleri desteklemek

Sonuç ürün olarak, İstanbul Merkez Bölge’de sosyal, ekonomik, kurumsal ve fiziksel düzlemlerde çatışma yaşayan kritik noktaları saptamakla yetinen grup üyeleri, merkez bölge için diğer gruplar kadar somut önerilerde bulunmasalar da, plancının ayrışmaya nasıl bakacağı ve nereden başlayacağı konusunda önemli bir noktanın altını çizmişlerdir.

Bu çerçevede, üçüncü gruba göre İMB’nin kıyı kesimi ve mevcut yeşil alan sistemi yeniden tasarlanmalı ve bir kültür koridoru yaratılmalıdır. Ayrıca, kentsel ekonomi toplumsal barışa katkıda bulunacak şekilde yeniden kurgulanmalı ve özel taşımacılık yerine kamu taşımacılığı desteklenmeli ve özendirilmelidir.

Üçüncü grup 10 yaklaşımını merkez bölgenin kültürel zenginliği ve sosyal çeşitliliği üzerinden kurgulamaktadır. Bu gruba göre doğu ve batının buluştuğu bir coğrafyada geleneksel ve modernin birlikteliği, İMB’nin bütünleşme ve ayrışma bağlamında sahip olduğu en güçlü özelliğidir. Ancak burada problem oluşturan nokta, farklı sosyal sınıfların mekânsal anlamda kendi içine kapalı bir yapıya bürünmesi ve çevresinde kimi zaman fiziksel, kimi zaman ise toplumsal bariyerler oluşturarak kendini kentin diğer kesimlerinden soyutlamasıdır.

Dördüncü ve son grup 11 , diğer üç gruptan farklı olarak İMB’de bütünleşme sorunsalına iki aşamalı yaklaşmışlardır. İlk aşamada İMB’de bütünleşme için yapılması gereken eylemler genel hatlarıyla sıralanmaktadır. Buna göre, merkez bölgede buluşma mekanlarının sayısını artırmak, eğitim kurumlarının standartlarını yükseltmek, yeni iş olanakları yaratmak, herkes için daha fazla rekreasyon alanı oluşturmak, ulaşım sistemini güçlendirmek ve ayrışma sorunu yaşan alt bölgelerde, kalıcı bölge içi ve bölgelerarası bağlantılar kurmak esastır.

Buradan hareketle, İMB’de bütünleşme mevcut kimlikleri zedelemeden, farklılaşan parçalar arasındaki sınırları yumuşatarak, aralarındaki bağlantıları güçlendirmek ile gerçekleşebilir. Bunu gerçekleştirmek için ise beş planlama aracı önerilmektedir:

İkinci aşamada ise, bu genel çerçeve içerisinden bütünleşme sürecinde öncü niteliğe sahip tek bir proje seçilmiş ve fikren geliştirilmiştir. Bu proje İMB’de bir kent parkının oluşturulması projesidir. İstanbul Merkez Parkı adını taşıyan bu projenin, New York ve Londra örneklerinde olduğu gibi, kent kimliğine ve imajına katkıda bulunması ve İMB’de sosyal kenetlenmeye (cohesion) ivme vermesi beklenmektedir.

a. Parçaları birbirine bağlayan mevcut ulaşım güzergâhlarında kamu taşımacılığının kalitesini yükseltmek b. Ayrışan parçalar arasında yeni bağlantılar oluşturarak, parçalar arasındaki hareketliliği özendirmek c. Sınır bölgelerde araç trafiğini hafifletmek ve olabildiğince yaya mekânları oluşturmak d. Daha fazla toplanma ve buluşma mekânı yaratmak, meydan ve kamuya açık alanları çoğaltmak ve kalitesini artırmak.

İstanbul Merkez Parkı, İMB’nin topografik yapısı, mevcut açık alan sistemi ve kamu alanları göz önünde bulundurularak oluşturulması öngörülen daha büyük bir yeşil alan sistemin en önemli iki parçasından birisidir 12 . Haliçte, Galata 11

Madalen Gonzales (İspanya), Norbert (Avusturya) ve Tore Secilmisler (Türkiye)

10

Ebru Seckin (Türkiye), Edouard Moreau (Fransa), Michael Schweizer (Almanya) ve Li Fan (Çin)

12

19

Mundl

Diğer parça ise Haydarpaşa Liman Bölgesi’dir.


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

ayrışma sürecini hangi biçimlerde, nasıl yaşadığını ve bu süreçten farklı kesimlerin nasıl etkilendiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır [11][14][16][17][18].

köprüsü ile E-5 otoyolu köprüsü arasında yer alacak olan bu park özellikle 2. bölgede Kulaksız ve Hasköy semtlerinin güneye doğru Haliç’e bakan kesimi üzerinde kurulacaktır. Parkın en önemli özelliklerinden biri, Haliç’in bu kesimindeki su yüzeyinin de parkın aktif bir parçası olarak kullanılması, dolayısıyla tarihi yarımda kıyı bandını da kapsamasıdır. Bu yönüyle park, içinde yer alması öngörülen geniş bir ‘gölete’ daha şimdiden sahiptir.

Buradan hareketle, bütünleşme ve ayrışma bağlamında İstanbul’u iki büyük tehlikenin beklediğini söyleyebiliriz. Bunlardan ilki, kentin doğal, kültürel ve tarihsel peyzajının, dolayısıyla özgün kimliğinin, sayıları hızla artan kes-yapıştır kentsel dönüşüm projeleri ile geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde zedelenmesi ve ‘parçalanmasıdır’.

Park, Haliç’in güney kıyısında tarihi yarımada için geçerli olan koruma koşulları nedeniyle mevcut açık alanların elverdiği ölçüde sınırlı genişlikteki bir kıyı bandından oluşurken, kuzeyde Haliç’e inen vadi tabanları üzerindeki niteliksiz ve yasadışı gelişen konut alanlarının kamulaştırılarak temizlenmesi ve atıl durumdaki sanayi tesislerinin (tersaneler) değerlendirilmesiyle oluşturulacaktır. Parkın, İMB’deki ana ulaşım arterlerine yakın noktalarında oluşturulacak giriş kapılarında çok sayıda yeraltı otoparkı öngörülürken, park içerisinde ise farklı aktiviteler için ticaret, kültür ve diğer hizmet yapıları ile hafif bir raylı sistem inşa edilecektir.

İkinci tehlike ise, çeşitli söylem ve hipotezlerin kentsel mekânın biçimlenmesinde eskiye kıyasla daha aktif bir rol oynamaya başlamasıdır. Daha açık bir anlatımla, İstanbul gerçek ihtiyaç ve dinamiklerden çok, akademik düzlemde ortaya atılan ve en önemlisi belirli grupların çıkarları doğrultusunda politik çevrelerce desteklenerek hayata geçirilen neo-liberal politikalar ile biçimlenmeye başlamıştır [19]. Bu bağlamda, söylemlere dayalı kentsel gelişme kentin rekabet gücünü artırmak yerine, yerel emlak piyasasını spekülatif bir biçimde uyararak, elit kesimin ortaya çıkan ranttan pay almasını sağlamakta ve kent içi parçalanmayı artırmaktadır.

6. SONUÇ YERİNE Gelinen bu noktada, kentsel ayrışmanın sadece merkez bölgeye ilişkin bir sorun olmadığının, kentin tamamının bu süreçten farklı biçimlerde etkilendiğinin altını çizmekte yarar vardır. Ancak burada merkez bölgeyi özel kılan konu, ayrışma sürecinin neredeyse tüm göstergelerinin dar bir alanda ve herkesin gözü önünde sergilenmesidir. Bu yönüyle İMB, plancılar için zengin bir laboratuar niteliği taşımaktadır.

İstanbul, 1980’lerin ikinci yarısından itibaren hızlı bir mekânsal dönüşüm ve ayrışma sürecine tanıklık etmektedir. Kimi yazarlara göre bu süreç, 1970’lerde kapitalizmin yaşadığı bunalımın ardından yeni üretim ilişkilerinin ortaya çıkması ve mekânın yeniden biçimlenmesi ile ilişkilendirilerek açıklanmaktadır [15]. Bu dönem, bir bakıma, İstanbul’un 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaşadığı radikal kentsel dönüşüm evrelerinin üçüncü ve son ayağını oluşturmakta ve -öncekilerinden farklı olarak- ayrışmanın en yoğun yaşandığı ve kentsel mekânda çeşitlenerek çoğaldığı bir döneme işaret etmektedir. Yakın zamanda bu konu üzerinde yapılan araştırmalar, İstanbul’un bu dönemde yaşadığı kentsel

Bu değerlendirmenin ışığında, ayrışma ve bütünleşme sorunsalını İstanbul Merkez Bölge özelinde tartışan 15. ISoCaRP Genç Profesyonel Plancılar Çalıştayı’ndan çıkartılabilecek temel sonuç, ayrışma yaratmayan bir bütünleşme biçiminin nasıl 20


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

Y. Evren

[10] Vaggione, P. (2006) Introduction, içinde: Short Outlines of 42nd ISoCaRP Congress Papers, ISoCaRP, Voorburg, 5-8.

olacağına ilişkindir. Bunun sağlamanın bir yolu, kentlerde sosyal, ekonomik ve mekânsal anlamda fırsat eşitliği yaratarak, farklı aktörleri bir araya getirmekten ve farklılaşan parçalar arasındaki sınırları yumuşatarak bağlantıları güçlendirmekten geçmektedir. Bu süreçte, İstanbul’un kimliği ile çelişmeyen ve kentin işleyişine ek maliyetler getirmeyen (dolayısıyla kentle barışık) öncü (flagship) projelere daha fazla ihtiyacımız olduğu unutulmamalıdır.

[11] Enlil, Z. (2000) 1980 sonrası İstanbul’da toplumsal ayrışmanın mekansal izdüşümleri, Mimar.ist, 3(8), sf.84-89. [12] Marcuse, P. ve Van Kepmen, R. (2000) Introduction, içinde: P. Marcus and R.V. Kepmen (editörler) Globalizing Cities. A New Spatial Order? Blackwell Publishers, Oxford, sf.1-21. [13] İslam, T. (2005) Outside the core: Gentrification in İstanbul, R.Atkinson ve G.Bridge (editörler) The New Urban Colonialism: Gentrification in a Global Context, Routledge, sf. 121-136. [14] Enlil, Z. (2000) Yeniden işlevlendirme ve soylulaştırma: bir sınıfsal proje olarak eski kent merkezlerinin ve tarihi konut dokusunun yeniden ele geçirilmesi, Domus m, Aralık, no:8, sf.46-49.

KAYNAKLAR [1] Rossi, P.H. (1955) Why Families Move: a Study in the Social Psychology of Urban Residential Mobility, Free Pres; Glencoe.

[15] Türkün, A. ve Kurtuluş, H. (2005) Giriş, içinde: H. Kurtuluş (editör) İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekansal Dönüşümde Farklı Boyutlar, Bağlam, İstanbul, sf. 9-24.

[2] Speare, A., Goldstein, S. ve Frey, W.H. (1975) Residential Mobility, Migration and Metropolitan Change, Balinger, Cambridge.

[16] Şen, B. (2005) Soylulaştırma: Kent mekanında yeni bir ayrışma biçimi, içinde: H. Kurtuluş (editör) İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekansal Dönüşümde Farklı Boyutlar, Bağlam, İstanbul, sf. 127-160.

[3] Pahl, R.E. (1975) Whose City? Penguin, Harmondsworth. [4] Galster, G., Freiberg, F. ve Houk, D.L. (1987) Radical differentials in real estate advertising practices: an exploratory case study, Journal of Urban Affairs, 9, sf. 199-215.

[17] Kurtuluş, H. (2005) yerleşmeler: Beykoz konakları Kurtuluş (editör) İstanbul’da Mekansal Dönüşümde Farklı İstanbul, sf. 161-186.

[5] Musterd, S., Priemus, H. ve Van Kepmen, R. (1999) Towards undivided cities: the potential of economic revitalisation and housing redifferentiation, Housing Studies, 14 (5), sf. 573-584.

İstanbul’da kapalı örneği, içinde: H. Kentsel Ayrışma, Boyutlar, Bağlam,

[18] Özdemir, M. A. (2005) Kentsel dönüşüm sürecinde eski bir gecekondu mahallesi: Karanfilköykentlere vurulan neşterler, içinde: H. Kurtuluş (editör) İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekansal Dönüşümde Farklı Boyutlar, Bağlam, İstanbul, sf. 187-238.

[6] Balbo, M. (1993) Urban planning and the fragmented city of developing countries, Third World Planning Review, 15 (1), şubat 1993, sf. 23-35. [7] Arslan, R. (1997) Arazi Kullanış Ekonomisi, YTÜ yayını, İstanbul, sf.15-16.

[19] Öktem, B. (2005) Küresel kent söyleminin kentsel mekanı dönüştürmedeki rolü: BüyükdereMaslak Aksı, içinde: H. Kurtuluş (editör) İstanbul’da Kentsel Ayrışma, Mekansal Dönüşümde Farklı Boyutlar, Bağlam, İstanbul, sf. 24-76.

[8] Castells, M. (1996) The Information Age: Economy, Society and Culture, Cilt 1: The Rise of the Network Society, Blackwell, Oxford. [9] Massey, D. (1999) Cities in the world, içinde: Understanding Cities, City Worlds, D.Massey, J.Allen ve S.Pile (editörler), Rutledge, Londra, sf.125-7.

21


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

YTÜ Arch. Fac. E-Journal Volume 2, Issue 1, 2007

15 - 18. YÜZYILLARDA ÇANAKKALE BOĞAZINI KORUYAN BÜYÜK ASKERİ YAPILAR VE BATARYALARI İbrahim Başak DAĞGÜLÜ Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü. daggulu@gmail.com

ÖZET

Yüzyıllar boyunca varlığını sürdürerek günümüze ulaşan yapılara baktığımızda, genellikle bu yapıların ya anıtsal özellikler taşıdığını ya da bir biçimde bu uzun zaman sürecinde işlevselliklerini sürdürebildiklerini görürüz. Özellikle askeri yapılar olan kaleler, tabyalar ve koruganlar, savunma teknolojilerinin çok fazla gelişme göstermediği 15.yy.dan - 19.yy ortalarına kadar küçük müdahalelerle işlevsel kalarak günümüze ulaşmayı başarabilmişlerdir. Çanakkale Boğazını koruyan askeri yapılar olan kaleler, savaş alanlarında ana silah olarak topun yaygın olarak kullanılmaya başlandığı 15.yy.da inşa edilmeye başlamışlardır. Bu kaleler, neredeyse dört yüzyıl boyunca Çanakkale boğazını gemi geçişlerine kapatarak Osmanlı başkenti İstanbul’u çok ciddi tehditlere karşı korumuşlardır. Bu yapılar ve yapıların barındırdığı bataryalar, tehditlerin azaldığı ya da ortadan kalktığı belli dönemlerde ihmal edilmelerine karşın, kriz dönemlerinde elden geldiğince güçlendirilmiş ve yapıların fiziksel durumları iyileştirilmiştir. Çok yakın dönemlere kadar yapıların orijinalliklerini sürdürmelerinin en önemli nedenlerinden biri de topçuluk teknolojisinde yüzyıllar boyunca gerçekleşen küçük gelişmelerin yapı bünyesinde önemli güncellemelerin yapılmasını gerektirmemesidir. Ancak 19.yy ikinci yarısının başından itibaren topçuluk alanındaki olağanüstü gelişmeler bu kaleleri çağdışı kılarak devre dışı bırakmıştır. Bu yapılar en büyük hasarı bu yıllarda gerçekleşen gerek güncelleme çalışmalarından, gerekse yapılan savaşlarda modern ve güçlü silahların hedefi haline gelerek almışlardır. Çalışma, görsel ve yazılı tarihi belgelerden yararlanarak bu yapıları, en etkin dönemlerini yaşadıkları ve tümüyle orijinal oldukları 17.yy.daki halleriyle işlevsel açıdan çözümlemek görselleştirerek belgelemeyi amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Askeri mimari, Savunma yapıları, Çanakkale Boğazı GREAT MILITARY BUILDINGS AND THEIR BATTERIES DEFEND THE ÇANAKKALE STRAIT DURING 15th-18th CENTURIES ABSTRACT The buildings which kept their exsistance throughout the centuries are generally the buildings with monumental qualites or the ones which kept their functionality through long periods of time.Inconsiderable advancement in the field of defending technologies between 15th and mid of 19th centuries let especially military buildings such as fortresses, blockhouses and batteries to sustain their existence with minor changes throughout that era. The building of the fortresses defending Dardanelles has been started in the 15th century when artillery started to took place in the battle fields as the main weapon. These fortresses kept Dardanelles impassable for nearly four hundred years, defending the Ottoman capital İstanbul against very serious threats. Although these buildings and the artillery contained by them were neglected in the periods of time passed with seldom or complete inexistance of treads; the artillery and the fortress buildings were reinforced and restored as much as possible in the times of crisis. The little progress of artillery techniques in the past centurıes is one of the most important reasons for the fortress buildings to sustain their originality until a very near past. However the remarkable advancement achieved in the field of artillery tecniques in the second half of the 19th century left the fortresses outdated and inoperative. These fortresses have been damaged both by the upgrading and reinforcement Works in those years and also by becoming the target of modern and strong weapons in the wars. This study aims to analyse and document by visualizing functional state of these buildings in the 17th century when they were most effective and completly original; benefiting the visual and writen historical documents. Key Words: Military architecture, Defensive buildings, Dardanelles.

22


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

YTÜ Arch. Fac. E-Journal Volume 2, Issue 1, 2007

mesafedir. Bu kalelerdeki hisarpeçeler (deniz kıyısında, ana bataryanın yer aldığı, içinde topların atış yapabileceği deliklerin bulunduğu, asıl hisar tarafından korunan dış sur duvarı) de yer alan toplar çok büyük çaplı ve neredeyse deniz seviyesinde ve denize paralel konumlanmış toplardır. Su yolunun bu bölgede çok dar olması nedeniyle her iki kıyıdan atılan taş gülleler ortada rahatlıkla buluşabilmekte hatta karşı kıyıya kadar ulaşabilmektedir. Bu topların kullanımı şu şekilde yapılmaktadır. Top sabit bir doğrultuya bakar, hedefe dönmez. Ancak gemi er geç topun atış doğrultusundan geçecektir. Zaten birçok atış doğrultusunda yönlenmiş çok sayıda sabit top vardır. Bu toplar gemi atış hattına geldiğinde ateş ederler. Taş gülle bir süre denize paralel uçtuktan sonra denize düşer ve bir sekme yapar, ancak ileri hareketine devam eder. Böylece sıradan bir atışta 6-8 sekme yaparak karşı kıyıya kadar ulaşır. Atış iki boyutlu bir uygulamadır, yani yüksekliği hesaba katılmaz. Sekmeler sırasınca taş gülle en fazla denizden birkaç metre yükselebileceğinden, yüksekliğin yanlış hesap edilmesi sonucu güllenin kısa düşmesi ya da geminin üstünden geçmesi olasılık dışıdır. Hedef vurulur, kurtulma olasılığı düşüktür. Söz konusu taş güllelerin zaman, zaman 600 kilo gibi dev boyutlara ulaşabildiği düşünülürse Karadeniz’den gelecek 15.yy savaş gemilerinin bu hattı gün ışığında geçme olasılığı çok düşüktür.[Ş.1]

“Çanakkale” kelimesi Türkiye’de bir ilin adı olmanın dışında çok farklı anlamlar yüklü, sıradışı çağrışımlar yapan bir sözcüktür. Her Türk vatandaşı 1915 yılında bu bölgede yaşanan insanlık dramı ve kahramanlık destanı hakkında bilgi sahibidir. Çanakkale Boğazını deniz kuvvetleriyle zorlayarak geçmek ve İmparatorluk başkentini ele geçirmek sadece 1915 yılına ait bir girişim değildir. Daha önceki yıllarda da birçok kez denenmesine karşın, 1915 yılı, bu tasarının en büyük güç kullanımıyla uygulamaya konduğu yıldır. Ancak çok bilinmese de benzeri olaylar 15-19 yy.’lar arasında defalarca yaşanmış, bazı girişimler ise sadece tasarı aşamasında kalmıştır. Çanakkale ve İstanbul Boğazları, varlıklarıyla dünya denizlerini Karadeniz’e bağlayarak ticaret, ulaştırma ve askerlikte, egemeni olan uluslara bir çok avantaj sağlarlar. Ancak Çanakkale boğazı coğrafi yapısıyla İstanbul’un ulaşımı ve savunulması için fırsatlar sağlarken diğer yandan saldırganlara da ciddi taktik ve stratejik girişimlerde bulunabilme olanakları vermiştir. 15-19 yy. askeri teknolojisinin seviyesini bilmek, Çanakkale boğazının aynı zamanda hem savunulmasının hem de güç kullanılarak geçilebilmesinin neden çok zor olduğunun anlaşılmasını sağlamaktadır. Saldırganlar için de, iyi savunulan bir boğazın geçilebilmesi hiç de kolay değildir. 15-19. yy.lar arasında,boğaza saldıranlar ve savunanların mücadelesi, karada yer alan top bataryaları ve gemilerde yer alan top bataryalarının mücadelesidir. Daha basite indirgersek, bu kaleyle geminin savaşıdır. Boğazlarda ilk Osmanlı savunma yapıları 14. yy da inşa edilmeye başlanır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethe girişirken Karadeniz bağlantısını inşa ettirdiği Rumeli Hisarı ile kesmiştir. Zaten bu hisarın tam karşısında daha eski bir yapı olan Anadolu Hisarı bulunmaktadır. Bu iki yapının birbirine mesafeleri yaklaşık olarak 700 m dir. Ve savunmayı geçilmez kılan şey de bu

[Ş1] Gravürde genellikle top taşımayan ya da çok az sayıda küçük çaplı top taşıyabilen bir 15.yy gemisi görülmekte.

23


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

Kuşatmadan önce bunu deneyen bir gemi olmuş, ancak bu girişim geminin batmasıyla sonuçlanınca Anadolu-Rumeli Hisarları hattı kuşatma sırasında bir daha [1] zorlanmamıştır. Bu yapılarda çoğunluğun düşündüğünün tersine, hisarlar top bataryalarını barındırmak için değil, kıyıda hisarpeçenin içinde yer alan ağır bataryaları korumak için yapılır. Buradan geçmenin tek yolu bir çıkarma yaparak ağır top bataryalarını ele geçirmek ya da yok etmektir. İşte hisarların ve içindeki muhafızların görevi bu olayın gerçekleşmesini engellemektir. Çanakkale boğazında, fetih öncesinde bu tür savunma yapılarının yapılamamış olması ciddi sorunlara yol açmıştır. Bilindiği gibi kuşatma sırasında kent, Çanakkale Boğazını geçerek gelen dönemin büyük tonajlı gemilerden oluşan bir filo tarafından ciddi bir yardım almıştır. Fetih girişimi öylesine hızlı gelişmiştir ki, Fatih’in Çanakkale Boğazında da İstanbul Boğazındakinin benzeri savunma yapılarından oluşan bir hattın tamamlaması için ne zaman ne de kaynaklar yeterlidir. Ancak fetihten sonra Fatih, Çanakkale Boğazında çok güçlü savunma yapıları yapılması projesini hayata geçirebilecektir. Çok çeşitli rivayetler olmasına karşın en akla yakını bu yapıların, yani Çanakkale ve Kilitbahir’in 1459-1461 yılları arasında inşa edilmiş olduklarıdır. Bu iki yapının da ilk kitabeleri yok olmuş Kanuni döneminde yerleştirilen kitabeler ise işgal yılları sırasında düşman tarafından tahrip edildiği sanılmaktadır. 15-16.yy.lar boyunca dönemin topçulukta en gelişmiş ülkesi Osmanlı devletidir. Top dökümünde en cüretli projeler Osmanlı topraklarında hayata geçirilir. 1552 yılında Osmanlılara esir düşen ve üç yıl boyunca Kaptanı Derya Sinan Paşa’ya kölelik yapan bir İspanyol entelektüel’e göre, taşıma tertibatı da dahil olmak üzere topu ve topçusu Türklerinkine erişecek bir kral dünyada yoktur. Ona göre artık kullanılamaz diye İstanbul da bir

kenara bırakılan toplar bile İspanyol ordusunda kullanılanlardan iyidir.[2] Hemen hemen her dönemde envantere eklenen ve sayıları artan bu toplar öylesine büyük çaplı ve güçlüdürler ki, ilk yerleştirilmelerinden yaklaşık 320 yıl sonra onların bazılarını Çanakkale Boğazı istihkamlarında gören bir Fransız askeri uzmanına göre 18.yy sonları itibariyle hala dünyanın en güçlü toplarıdır.[3] Bazıları kolay taşınmak ve doldurulabilmek amaçlı olarak iki parçalı olarak yapılmışlardır ve ana gövdeyi oluşturan iki parça sahip oldukları vida yiv ve set sistemiyle döndürülerek birleştirilebilmektedir. Bu toplardan biri 600 kg ağırlığında taş gülle atabilen ve barut haznesi 150 kg kara barut alabilen bir toptur. Çapı yaklaşık olarak 1 zira, yani 75 cm (bir zira 75.8 cm dir.) civarında olmalıdır.[4] Bu hatları ziyaret eden Evliya Çelebiye göre, onun gördüğü dönemde bataryalarda daha büyük çaplı toplar da bulunmaktadır. Bu toplardan birinin namlusu içine girerek çömeldiğini ve rahatça oturabildiğini söyler.[5] Kara barut korkunç bir patlayıcıdır. Her ne kadar 16-18.yy.larda kullanılan kara barutun daha düşük nitelikte olacağı kabul edilse de 600 kg.lık bir taş gülleyi fırlatmak için 150 kilo kara barut, korkunç bir patlama ve itme gücü oluşturabilir. Fatih Sultan Mehmet Çanakkale Boğazının en dar yerine karşılıklı iki kale yaptırır. Anadolu yakasında Kale-i Sultaniye ya da diğer adlarıyla Çanak Kalesi (Çimenlik kalesi), Avrupa yakasında ise Kilitbahir. Giriş çıkış yapan bütün gemiler bu hatta geldiklerinde durmak ve kontrol edilmek zorundadırlar. Bu iki kale arasındaki mesafenin 1200 metre olması nedeniyle topların atışları kolayca kesişmekte ve bir [2] [3] [4]

[1]

Albert GABRIEL

[5]

“İstanbul Türk Kaleleri”

24

“Pedronun Zorunlu İstanbul Seyyahati”. François de Tott

“Türkler ve Tatarlar Arasında”

François de Tott

Y.a.g.e.

Evliya Çelebi

“Seyahatname”


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

arada gövdeleri de su dinamiği açısından daha başarılı olacakları şekilde biçimlendirilmeye başlanır. Ancak yine de rüzgarın geldiği yöne doğru hareket etmeleri olanaksızdır.

geminin geçebileceği, topların ulaşamadığı bir ölü alan bulunmadığından boğazdan izinsiz geçmek son derece zordur. Bu iki kaleye bakıldığında birbirlerinden çok farklı yapıda oldukları görülür. 1659 yılında Boğazın girişine iki kale daha, yani Kumkale ve Seddülbahir yapılarak savunma hatları ikiye çıkarılır.

17.yy.da kadırgalar açısından önemli sayılabilecek değişiklikler söz konusu değildir. Yelkenli savaş kalyonları yelken pozisyonlarını zahmetli manevralarla değiştirerek ve gemisine göre değişen bir açıyla zikzak çizerek rüzgara karşı zor da olsa gidebilmektedirler. Yine en rahat seyir, arkadan belli tolerans sınırları içindeki bir açıyla gelen rüzgarı yakalayarak hareket etmektir. Bu gemilerin Boğaza, Ege’den Kuzey rüzgarları altında girmeleri ve zikzaklar çizerek (bocalayarak) ilerlemeye çalışmaları, gerek Boğazın geometrisi gerekse girişte iki kıyıda yer alan kalelere çok fazla yaklaşmak zorunda kalacakları için olanaksızdır. Bu durumda kolayca vurulacaklardır. Zaten Boğaz daha kuzeyde çok daraldığından ve güçlü akıntılar nedeniyle bocalama seyri de yapamayacaklardır. Böyle bir girişimde ana savunma hattı olan Kilitbahir-Kale-i Sultaniye hattını aşmaları ise olanaksızdır. [Ş2]

Yelken dönemi denizcilik teknolojisi ve Çanakkale Boğazında seyir yapmanın güçlükleri: 15-19.yy.lar arasında gemi inşa, direk donanımı ve yelken kullanım teknikleri konusunda çok ciddi gelişmeler yaşanmıştır. 15.yy gemileri temelde iki ana sınıf altında incelenebilirler: kürekli tekneler ve yelkenle hareket eden daha büyük tonajlı ve yuvarlak gövdeli tekneler. Kürekli tekneler rüzgara ve akıntıya karşı da hareket edebilirler, ancak tabiî ki bunun da sınırları vardır. Bir kadırga sürekli olarak 2-3 mil arası hız yapabilmektedir. Yüzey akıntılarının ters ve güçlü olduğu günlerde boğazı geçmekte çok zorlanacak, akıntıya 1-2 mil gibi bir üstünlük sağlayarak adeta yavaş yürüyen bir insan hızıyla hareket edecek ve bataryalara karşı hiçbir şansı olmayacaktır. Yelkenli büyük tekneler ise sadece rüzgarı arkalarına alarak hareket ettikleri için boğaza giriş için güçlü bir güney rüzgarlarını beklemek zorundadırlar. Bu durumda bile yaklaşık olarak 2-3 mil hız yapacaklarından kalelerin arasından geçmeleri çok zordur. Bu yüzyılın gemileri az sayıda ve kısa menzilli toplar taşıyabilmektedirler. 16.yy gemileri dönemin başlarında, 15.yy ikinci yarısındaki gemilerden çok ta farklı değildir. Özellikle kadırgalar çok az değişime uğramıştır. Büyük tonajlı yelkenli gemilerin direk ve yelken donanımlarında gelişmeler olmasına karşın, bu değişim seyirde önemli farklar yatacak boyutta değildir. 16.yy sonlarına doğru yelkenle hareket eden büyük gemilerin direk ve yelken donanımları daha da gelişir. Bu

[Ş2-a] Modelde bir 17.yy baştardesinin sahip olduğu orta ve küçük çaplı 5-7 kadar topuyla Kumkale bataryalarının sadece bir bölümü karşısında ne denli zayıf kaldığı görülmektedir. Geminin ahşap kaplama kalınlığının 810cm, buna karşı kale duvarlarının 1,5-2m kalınlıkta olduğu dikkate alınmalıdır. Baştardenin sahip olduğu en ağır top 16kg, diğer toplar da 10-6kg arasında olabilirler. (kaval topların kullanıldığı dönemde namlu uzunluğu karışla, topun çapı da attığı güllenin ağırlığı ile ifade edilmekteydi)

25


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

ve denizden birlikte yapılacak kuşatmaya dayanamayacaklarını, çevredeki illerden yardım gelmesinin ise bir haftadan önce olamayacağını düşünmekteydiler. Özellikle Fransa kralı 14. Lui, 1683’teki Osmanlıların ikinci Viyana seferinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra İstanbul’un fetih tasarısı için çok istekli görülmekteydi. Bu tasarı için çeşitli görünümlerde çok sayıda casus Osmanlı topraklarına gerek savunma olanaklarını, ordunun ve donanmanın durumunu öğrenmek, gerekse etnik yapı ve bu halkların aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında detaylı bilgi toplanması amacıyla gönderildi. Bu detaylı çalışmalar sonucu ortaya çıkan tasarıda, Boğazın geçilerek İstanbul un alınması ve Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması için gerekecek donanma ve ordu; 60 kalyon 30 kadırga ve 30.000 bini süvari, 40.000 bini yaya olmak üzere 70.000 askerden oluşmaktaydı.[6] 14.Lui’nin ve uzmanlarının tasarısına göre bu kuvvetler Boğazı geçmek, İstanbul’u yakıp yıkmak ve sırasıyla Mısırdan, Suriye ve Lübnan kıyılarına; Egeden Karadeniz e kadar Osmanlı İmparatorluğunun tüm stratejik kıyılarını ve kentlerini ele geçirerek devleti yıkmak için yeterli olacaktı. Bu kadar cüretkar tasarılar üretebilmelerinin mantıklı bir nedeni de yok değildir aslında. Bu neden, İmparatorluğun gerçekten de iki önemli zafiyetinden kaynaklanmaktaydı. Bu iki zafiyet tıpkı yumurta-tavuk ilişkisi gibi birbirlerinden doğmaktaydılar. Ekonomi çok bozuk olduğundan donanmaya yapılması gereken harcamalar kısılmaktaydı. Yetersiz ve eğitimsiz donanmanın savaşlarda kayıplara uğraması ise, yenilenmesi gerektiğinden ekonomiyi daha da bozuyordu. Sorun eskilere dayansa da,bu zafiyetin çok net biçimde ortaya çıkması Girit savaşıyla başlamıştı. Osmanlı devletinin Donanma ana üssü çok uzun zamandır haliçteydi. Burası çok güvenli bir liman ve aynı zamanda dünyanın en büyük tersanelerinden birini barındıran, tüm rüzgarlardan doğal olarak korunmuş ve

[Ş2-b]

Diğer taraftan Boğaza güney rüzgarlarıyla girdiklerinde girişteki kalelerin aralarındaki uzaklığın 3600 m kadar olması nedeniyle az hasar alarak ya da vurulmadan bu hattı geçebilme olasılıkları vardı. Ancak ana savunma hattını geçebilmeleri çok zordu. Bu hatta iki kale arasındaki mesafe 1200m kadardı. Gemiler kolayca vurulacaklardı. Üstlerine yaklaşık olarak 80 kadar büyük çaplı top ateş edecekti. Bazı toplar devasa boyutlardaydılar. Bu topların çok büyük çaplı olanlarının bazılarının, ikinci atışlarını yapmak için yaklaşık olarak 30-50 dakika arasında zamana gereksinimleri olmalarına karşın, tek bir isabetleri bir gemiyi savaş dışı bırakabilecekti. Girişteki savunma hattında da bu gemilerin belli oranda hasar alacakları düşünülürse, Boğazı zorlayan filo büyük oranda gemi ve personel kaybına uğrayacaktı. Bazı gemilerin geçmeyi başardıkları varsayılsa bile, bu gemiler de Marmara da bir deniz savaşı yapmayı göze almak zorunda kalacaklardı. Bu durumda saldırganlar için en elverişlisi, ya karanlık bir gecede geçiş yapmaya çalışmak ya da uygun bir pozisyondan savunma yapılarını yoğun ateş altına alarak yok etmek olabilirdi. Bunun dışında büyük sayıda asker karaya çıkarılarak geçişten önce kalelerin ele geçirilmesine çalışılabilirdi. Bu tür tasarıları olan Avrupalı ulusların casusları, kalelerdeki askerlerin toplam sayısının 3000 civarında olduğunu, karadan

[6]

26

Faruk Bilici

“XIV. Louis ve İstanbul’u Fetih Tasarısı”


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

kıyıları en büyük gemilerin bile karaya yaklaşabilecekleri kadar derin bir doğal oluşumdu. Ancak bir savaş sırasında düşman Çanakkale boğazını bloke ederse donanma açık denize çıkamıyordu. Osmanlı devleti Marmaris koylarından birini ikinci bir donanma üssü haline getirmek için tasarılar üretmişse de, gerek mali durum, gerekse donanmayla ilgili stratejik hedeflerin değişmesi sonucu bu tasarılar gerçekleşmemişti.

Girit savaşının başlangıcında Osmanlı Donanması ana savaş gemisi türü olarak kürekli tekneler olan Mavnalar ve Kadırgalardan oluşmaktaydı. Mavnalar yıllara göre değişerek, donanma kuruluşunda 6-10 arasında bir sayıda yer almaktaydılar. Bu tür savaş gemileri çoğunlukla 6 tanesi ağır ve uzun menzilli olan 20-26 kadar top taşıyorlardı. Ağır toplar sadece ileri doğru ateş edebiliyor, diğer toplar çoğunlukla her iki bordaya eşit olarak bölünmüş ve günümüzdeki makineli tüfeklerin işlevini gören ve düşman gemisinin personelini yok etme amaçlı saçma toplarından oluşuyorlardı. Bu gemide topçuların dışında 100 kadar tüfekli savaşçı bulunmaktaydı. Kürekçilerle birlikte tüm personeli 800 kişi kadardı.[7] Donanmadaki kadırga sayılarında değişiklik olsa da genelde bu sayı sefer yıllarında 80100 dolayındaydı. Kadırgalarda teknenin önünde ileri doğru konumlandırılmış uzun menzilli, ancak çapı çok büyük olmayan genellikle 3 top bulunmaktaydı. 50-60 kadar tüfekli savaşçı taşımaktaydılar. Her iki geminin de önemli dezavantajları bulunmaktaydı. Bu gemiler yelken direklerine ve yelkenlere sahip olmalarına karşın, rüzgarı sadece arkadan ve belli açısal sınırlar içinde aldıklarında yelken açabilirlerdi. Dengeleri yandan gelen sert

rüzgarlarda yelken açmalarına izin vermemekteydi. Çünkü kürekle hareket edebilmek için her iki gemi de olabildiğince hafif yapılmaya çalışılmakta bu nedenle de su kesimleri çok az olmaktaydı. Osmanlı Donanmasında kalyonlar da olmasına karşın bu türden gemiler sadece taşımacılıkta kullanılmakta ve deniz savaşlarına katılmamaktaydılar. Bu bir taktik seçimdi. Nedeni ise rüzgarlı havalarda kalyonların çok etkin olmalarına karşın, özellikle Akdeniz yazlarındaki sakin ve rüzgarsız havalarda hareket yeteneklerini tümüyle kaybetmeleri ve hedef haline gelmeleri idi. Ayrıca bu gemiler çok pahalıydılar. Daha önemlisi kalyonları kullanacak personelin yetişmesi çok uzun zaman almaktaydı. Kadırgalar ve mavnalar kalyonlara nazaran ucuzdu, kolayca ve kısa zamanda yapılabiliyorlardı, rüzgarsız havalarda da harekatlarına devam edebiliyorlardı. Bu gemilerin personellerini yetiştirmek çok daha kısa zaman alıyordu. Dönemin ünlü deniz tarihçisi Katip Çelebi o zamanlar Osmanlı toplumunda, denizcisinden devlet adamına birçok kişinin ortak düşüncesi olan şeyi şu sözlerle açıklamaktaydı, “Donanma Yüğrük ola istediği yere gide”.[8] Bu söz, üstü kapalı olarak, Donanma sadece kürekli teknelerden kurulmalıdır anlamına gelmekteydi. Ortak düşünceye göre kalyonlar asker, silah taşımalı ve lojistik destek amaçlı hizmet vermeli, kendi topları ve asıl donanma tarafından korunmalıydılar. Ana savaş filosu ise Mavnalar ve kadırgalardan oluşmalıydı. Günümüzde inanması çok kolay olmasa da, mavna ve kadırganın geleneksel savaş gemilerimiz olduğuna, kalyonun ise düşman denizcilik kültürünün ürünü olduğuna, bu nedenle de Osmanlılar tarafından ana savaş gemisi sınıfı olarak kabul edilmesinin geleneklere ve atalarına bir tür saygısızlık olacağına inanılmaktaydı. Katip Çelebi 1656 da kaleme aldığı ünlü “Tuhfetül Kibar Fi Esfaril Bihar” adlı eserinde büyükten

[7]

[8]

Girit Savaşı başladığında Donanmanın durumu ve donanmayla ilgili üst düzey devlet adamlarının düşünceleri :

Katip Çelebi

“Tuhfetül Kibar fi Esfaril Bihar”

27

Katip Çelebi

Y.a.g.e.


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

küçüğe tüm kürekli donanma gemilerini detaylı olarak anlatırken, onlardan çok daha güçlü ve görkemli olan Osmanlı kalyonları için özetle şunları söylemekteydi; “Kalyon da buna göre nice türlü olur, lakin donanmada Burtun’dan başka çeşitler kullanılmayıp o da yakında gerek olmakla söz uzatılacak yer değildir. Onları çokluk kafirler kullanır”.[9] Dönemin bir entelektüelinin ve deniz tarihçisinin bu sözlerinden de anlaşılabileceği gibi, düşman tarafından tasarlanan bir araca muhtaç olmak gurur kırıcı olarak algılanmaktaydı.

[Ş.3] Bilgisayar modelinde 17.yy sonlarına ait 96 toplu bir Osmanlı kalyonu ve 5 toplu bir Osmanlı baştardesi birlikte görülmekte. İki geminin boyları hemen, hemen aynı olmasına karşın, taşıdıkları ağır silahlar ve tekne dirençleri açısından korkunç bir güç farkı vardır. Bu güçte bir savaş kalyonu, rahatlıkla 20 kadar kadırgaya karşı koyabilir ve bu savaşı kazanabilir.

“Kalyon” düşmanın gemisi. (1656) Girit savaşının devam ettiği yıllarda, batıda sadece savaş için üretilmiş büyük tonajlı yelkenli gemiler kullanılmaktaydı. Bunların temel özelliği, gövdelerinin ağır savaş koşullarına dayanabilmeleri için son derece sağlam yapılmaları ve birden fazla güvertede çok sayıda top taşıyabilmeleriydi. Uygun rüzgarda kadırga ve mavnaya oranla çok daha hızlıydı. Savaşması bile gerekmezdi, düşmanının üstüne gidip, çarparak onu ezmesi yeterliydi. Bu tür savaş gemilerinin çoğunluğu 40-80 arası top taşımaktaydılar. Bu topların menzilleri kadırga ve mavna baş toplarına oranla biraz daha kısa kalmasına karşın, sayı olarak korkunç bir üstünlükleri söz konusuydu. Yüzlerce silahlı adam taşımaktaydılar. Eğer kadırgalar tarafından rüzgarsız bir havada yakalanırsa yirmi kadırgayla aynı anda savaşabilirdi. 50 kalyondan oluşan bir filo 1500-2500 top ve 15.000 savaşçı taşımasına karşın, içinde birkaç mavna olan 50 kadırgalık bir filo sadece 200 top ve 3000 savaşçı taşıyabiliyordu. Kısacası sadece kürekli teknelerden oluşan bir donanmanın kendi sayılarının yarısı kadar kalyonu bile bir deniz savaşında yenmesini beklemek bir mucize beklemekten farksızdı.[Ş.3]

[9]

Katip Çelebi

Girit Savaşı’nın neden olduğu zorunlu değişiklikler: Bu savaş sürdüğü uzun yıllar içinde çok sayıda felaketin yaşanmasına neden olarak, Osmanlı devlet yetkilileri ve donanma subayları arasında önemli düşünce değişiklikleri yarattı. İlk başlarda devlet ileri gelenleri, kürekli donanma gemilerini, Kuzey Afrika kıyılarında yerleşik Osmanlı tebaasının sahip olduğu kalyonlarla desteklemeyi ve bu gemilerden oluşacak filoya her türlü nakil işinin yaptırılmasını planlamaktaydı. Yetmezse, genelde her durumda tarafsız gözükerek, ticari eylemlerini sürdürmeye çalışan ve büyük paralar kazanan Hollanda ve diğer Avrupalı ulusların ticaret filolarından da gemi kiralama yoluna gidilebileceği düşünülüyordu. Savaş sırasında yaşananlar, İngiliz, Fransız ve Hollandalılardan ödünç gemi alınmasına neden oldu.[10] Bu gemiler ticari seferleri sırasında açık denizde kendilerini korsanlardan korumak için top güvertelerine de sahip olduklarından, aynı zamanda güçlü bir kalyon donanması da oluşturulmuş olacaktı. Özelikle kuzey Afrika üslü kalyon filolarındaki bazı gemiler korsan gemileriydi ve savaş gemisi olarak yapılmışlardı. Ancak bu korsanlık devlet [10]

“Tuhfetül Kibar fi Esfaril Bihar”

28

Robert Mantran

“17.yy. İkinci Yarısında İstanbul”


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

17.yy ikinci çeyreğinde uygulanan yönteme göre bu filolar savaş zamanı devlet tarafından davet ediliyorlar, onlara tanınan ayrıcalıkların karşılığı olarak devlet için savaşmaları isteniyor, ancak savaşta her biri bir servet değerindeki gemileri kaybedilirse herhangi bir tazminat ödenmiyordu. Bu diğer savaş kayıp ve giderleri içinde söz konusuydu.[11] Şüphesiz bunun nedenlerinden en önemlisi devletin ekonomik durumunun kötülüğüydü. Bu nedenle bir deniz savaşı olduğunda bu filolar uzaktan savaşmayı seçiyor, bazen bunu bile yapmadan savaşa girmeden hattan ayrılıyordu. Düşman da bu durumun farkında olduğundan onları ciddi olarak hesaba bile katmıyordu. Bir çok kez azarlanmalarına karşın bu filoların kaptanları, bu gemilerin kendileri için yaşamsal olduğunu tüm personelin yaşamının, gemiden elde edilen gelirle sürdürüldüğünü, gemi kaybedilirse her şeylerini kaybetmiş olacaklarını söylüyorlardı. Devlet de tazminat vermeye yanaşmıyordu. Bu küçümsenebilecek bir rakam değildi. Yirmi gemi kaybedilse yaklaşık olarak 40.000.000 akçe tazminat ödenmesi gerekecekti ki bozuk mali durumla bu çok zor olacaktı. Ayrıca bu gemiler korsan gemisi olarak tasarlandıkları için savaşın birinci hattında yer almaya uygun değillerdi. Bu gemiler düşük tonajlı, az sayıda ve küçük çaplı toplar taşıyan gemilerdi. Bütün güçleriyle ve istekle savaşa katılsalar bile, önemli hizmetler yapmaları olanaksızdı. Diğer kiralık gemiler, yani Avrupalı uluslardan kiralanan gemiler için ödenen kira bedelinin dışında kayıp durumunda tazminat ödenmesiyle ilgili bir anlaşma olup olmadığı bilinmiyor. Ard arda yaşanan kötü deneyimler sonrasında devlet kendine ait bir kalyon donanma oluşturulmasına karar vermek zorunda kaldı. İşte Katip Çelebinin “…yakın zamanda gerek olmakla…”dediği bu dönemdir. Bu karardan sonra donanmada

izniyle yapılan ve sadece devletin düşmanlarına saldırmalarına izin verilen yasal bir organizasyondu. Bu katılımlarla devlet donanması toplam olarak 100 kürekli savaş gemisi ve 5-10 tanesi tersaneye ait gerisi davetli ve kiralık 50 kadar kalyondan oluşabilecekti. Aslında bu iki gemi sınıfı seyir açısından birbirleri ile hiçte uyumlu hareket edemiyorlardı. Kalyonlara uygun olan havaların bir çoğunda kürekli tekneler ağır kalıyor ve donanmanın yavaşlamasına neden oluyor, rüzgarsız havalarda ya da uygun olmayan rüzgarlarda kalyonlar hareketsiz kalıyor, hareket yeteneklerini sürdürmelerine karşın kürekli tekneler onları beklemek zorunda kalıyorlardı. Rüzgarsız havalarda kürekli tekneler yelkenli olanları yedekleyerek ortalama saatte 1 mil gibi bir hızla donanma hareketini sürdürebiliyordu. İşte 17.yy başlarında Osmanlı Donanmasının taktisyenleri kalyonların ağır ve çok sayıda silah taşıma yeteneği ile kürekli savaş gemilerinin fırtına dışında her hava koşulunda düşükte olsa belli bir hızla operasyon yapabilme yetenekleri arasında seçim yapmak zorunda kaldıklarında, birçok etkenin yanında ekonominin zayıf durumunu da göz önüne alarak, ucuz olan kürekli tekneleri seçmek zorunda kalmışlardı. 17.yy sonlarına doğru mükemmel donanımlı bir kadırga 1.000.000 akçeye mal edilebilirken, ortalama boyutlarda bir savaş kalyonu 5.000.000 akçeye, birinci sınıf bir kalyon ise (üç ambarlı) 8.000.000-10.000.000 milyon akçeye mal oluyordu. Kalyon personelinin çok daha zor yetiştiği ve yıllık maaş toplamlarının forsaların kürek çektiği kadırgalara oranla çok daha fazla olduğu da ortadaydı. Bakım ve onarım giderleri de yüksekti. Tüm bu giderler dikkate alındığında birinci sınıf bir kalyonun maliyetine mükemmel donanımlı en az on kadırga yapılabilirdi. Girit Savaşı İmparatorluk donanması bu durumdayken başladı ve yıllarca sürdü. Devlet çoğu zaman Kuzey Afrika filolarından düşündüğü biçimde yararlanamadı. Uygulamadaki bazı yöntemler çok kötü sonuçlar vermekteydi.

[11]

29

Faruk Bilici

“XIV.Louis ve İstanbulu Fetih Tasarısı”


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

boyutlu atış yaparak ve güllelerini deniz üzerinde sektirerek hedefi vuran ağır bataryalar. İkincisi ise kıyıda ya da uzakta tepelerde konumlandırılmış eğik atışlı uzun menzilli toplar. Birinci olasılık düşman gemilerine en büyük hasarı verebilecek seçenek olmasına karşın kıyıda açıkta ya da basit istihkamlar arasında konuşlandırıldığında düşman donanmasının 1000-1200 topu için kolay hedef oluşturacağından olanaksızdı. İkinci olasılıkta ise, eğik atış yapan o dönemin topçuluğu için açı ve mesafeyi ayarlayarak aynı noktaya ya da yakınına birden fazla güllenin isabet ettirilmesinin neredeyse olanaksız olması nedeniyle önemli sonuçlar elde etme şansı yoktu. Hedefi vurmak özellikle uzun menzillerde rastlantılara bağlıydı. Bunun nedenleri topların namlularının iç yapılarının yeterince düzgün ve her topta standart olmaması, kullanılan barutun üretim sürecine bağlı olarak her zaman aynı gaz basıncını oluşturamamasıydı. Topun yükseliş açısı da top nişancısının göz kararı ile belirlenmekteydi. Ayrıca bazı büyük toplar bir saatlik bir zaman diliminde sadece bir kez ateş edebiliyorlardı. Bunun anlamı ilk atışta isabet zorunluluğuydu.

30 kadar kalyon ön saflarda yer almaya başladı. Düşman devlet Venedik’ti.Venedik küçük bir kent devleti gibi gözükmesine karşın, Akdeniz ve Ege deki birçok adası, büyük ticari kapasitesi, ticari ve savaş donanması ile tam bir denizci devletti. Ayrıca her zaman diğer Avrupalı uluslardan da yardım almaktaydı. Varlığı denizlerdeki başarısına, denizlerdeki başarısı ise donanmasının gücüne bağlıydı. Bu nedenle her zaman formda olan büyük bir donanmaya ve çok büyük ve gelişkin bir tersaneye sahipti. Bunun dışında kurumsallaşmış ciddi bir yelkenli donanma gelenekleri vardı. Bu donanmada yıllara göre değişen sayıda 2040 kadar savaş kalyonu da yer almaktaydı. Ve bu kalyonlar Girit savaşı sırasında her bahar takviye ve malzeme götüren Osmanlı donanmasının çıkışını engellemek amacıyla Çanakkale Boğazının Ege girişini ablukaya almaya başladılar.Katip Çelebinin söylediği gibi Koskoca Osmanlı devleti için kalyon yapmak hiçte zor değildi. Zor olan, kalyonları kullanacak olan maharetli personelin ve subayların yetiştirilmesiydi. Ve güçlü bir düşmanla savaşırken acemi personele deneyim kazandırmaya çalışmak çok zordu. Her bahar Venedik kalyonları Boğazı abluka altına almaya başladılar. Boğazın, girişte, savunulması gereken bir su yolu için çok geniş olması ve bu aşırı genişlik nedeniyle karada üslenecek top bataryalarının menzillerinin tüm Boğazı ateş altına alamayacak olmaları nedeniyle savunma yapılarının inşa edilmemiş olmasından kaynaklanan zafiyeti değerlendirerek Venedik kalyonları Boğazın içine girmekte ve Morto koyu civarında yatarak ablukayı başlatmaktaydılar. Yarımadanın topoğrafyasının ulaşıma uygun olmaması, ulaşımın dar ve yetersiz keçi yollarından sağlanması nedeniyle bu kıyılara büyük top bataryaları getirilmesi de çok zor olmaktaydı. Toplar ancak denizden getirilebilirdi. Gemilere ateş açabilecek bataryalar iki temel biçimde kurgulanabilirdi. Birincisi deniz kıyısında yerleştirilecek ve iki

Bu durumda tek çözüm Boğaz girişine, atışları Boğazın ortasında kesişecek, büyük çaplı topların yerleştirildiği güçlü ve kalıcı koruma yapılarının yapılmasıydı. Bu nedenle Anadolu yakasında Kumburnu kalesi (kumkale), Rumeli yakasında ise Seddülbahir kalesi 1658-1659 yılları arasında inşa edilerek Venedik donanmasının Boğaza girerek yatması engellenmiş oldu.Bu Boğazı koruyan, yapım sırasına göre ikinci güçlü hattı. Bu iki yapı tamamlandıktan sonra yüzyıllar boyunca düşman girişimler için son derece caydırıcı oldular. 600 kiloluk sert mermer ya da granit gülleler ahşap gemiler üzerinde son derece yıkıcı etkiler yaratabilmekteydiler. Tek bir isabet en güçlü gemiyi batırabilirdi. Gerçekten de kalelerin yapılmasından önceki son abluka 30


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

sırasında toprak tabyalara yerleştirilmiş uzun menzilli kum burnu toplarından birinin topçusu eğik atışlı bir topla tek bir isabet ile Venedik Amiral gemisini batırarak düşman filosunun ablukayı kaldırmasını sağlamıştı. Bu isabet çok büyük bir şans eseri gerçekleşmişti şüphesiz. Büyük bir uzaklıktan 2-3m den fazla boyda olmayan ve baştardenin ambarında yer alan cephanelik vurulmuştu. Amirallerini kaybeden ve bilmedikleri çok gelişmiş bir topun kullanılmış olabileceğinden korkan tüm Venedik filosu ablukayı kaldırarak çekilmişti. Yetersiz eğitimli personel yüzünden savaşlarda oluşan kalyon kayıplarının Osmanlı Devletinin bütçesine yüklediği büyük maliyet ve artan vergiler nedeniyle vergi veren herkesin buna kalyon yapımının neden olduğunu bilmesi, zaten toplumdaki gerici akımların “düşmanın gemisi” olduğu için kalyona karşı olmalarının verdiği rahatlıkla birkaç yıl sonra donanma kuruluşundan kalyonların çıkarılması ve donanmanın eskiden olduğu gibi sadece kadırgalardan oluşturulması gibi trajik bir karar verildi. Aslında bu karar tümüyle ekonomikti ve her kesimce kabul edilebilir mazeretlerin altına gizlenmişti. Bunun anlamı, on binlerce kilometre kıyı şeridine ve yüzlerce adaya sahip, 6 denize kıyısı olan İmparatorluğun gerçek anlamda bir donanması olmayacağıydı. Devlet bütçesinden Donanma harcamaları kalemi yok edilerek ciddi bir tasarruf sağlamıştı. Ama kısa süre içinde daha ağır ve daha yaşamsal bedeller ödenmek zorunda kalınacaktı. Ancak yine de 1655 yılında 500.000.000 akçe gelire sahip bütçedeki gider 670.000.000 akçe iken, özellikle donanma harcamaları kısılarak 1661 yılında 581.000.000 akçe gelire karşın 593.000.000 akçe harcama yapılarak bütçe açığı %2 ye düşürülmüştü.[12] İşte Fransa Kralı 14.Lui’nin çok cüretkar gözüken tasarısı Osmanlı Donanmasının büyük zafiyet içinde olduğu bu yıllara rastlamaktadır. 1680 yılında yaşanan Sakız [12]

Robert Mantran

olayında, Trablus korsan kalyonlarını takip ederek gelen ve limanı ablukaya alan ve topa tutan, ancak kalyonlardan oluşmuş Fransız filosuna kadırgalarla yanıt verilememiş olması ayrıca birkaç yıl sonra çıkan Venedik savaşındaki kayıpların neden olduğu baskılarla 1682-1683 yılında yeniden kalyon yapımına başlanmıştır. Ancak bir kalyon donanma geleneği başlatmak için inşa edilen 10 kalyon, denizlerde başarı için çok yetersizdir. Bu filo bir gemisini de fırtınada, Kıbrıs adasının batı ucunda kaybetmişti. İşte 14.Lui’nin cesur tasarısı, Boğazdaki savunma yapılarındaki düzensizlik, organizasyon bozukluğu ve henüz iyi yetişmemiş, yeterince deneyimli olmayan bir personel tarafından kullanılmakta olan 9 savaş kalyonuna karşı kendi donanmasının sayıca ve deneyimce daha güçlü olması düşüncesine dayanılarak ortaya çıkmıştır. Boğazı geçme çabalarının belli başlıları şunlardır. -

-

-

“17.yy. İkinci Yarısında İstanbul”

31

16.yy da Avrupa birleşik donanmasının geçiş tasarıları. 17.yy da Papalığın bir haçlı donanması oluşturarak Boğazı geçme tasarısı. 17.yy da Girit savaşı yıllarındaki Venedik Ablukaları ve Boğazı geçme girişimleri. 17.yy da Fransa Kralı XIV.Lui’nin ciddi ve detaylı çalışmalar sonunda hazırlanan Boğazı geçme ve İstanbul u yakma tasarısı. Çeşme faciasını takip eden yıllardan yani 18.yy son çeyreğinden 19.yy başlarına kadar Rusların tasarıları ve denemeleri. 19.yy başlarında İngiliz donanmasının, sonuçsuz, başarılı girişimi. 20.yy başlarında İtalyan donanmasının girişimi. 1915 yılında İngiliz-Fransız Donanmalarının ortak girişimi


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

Bunların dışında çok sayıda tasarı aşamasında kalmış, ya da ciddi ilgi görmemiş Boğazı geçerek İstanbul’u ele geçirme projeleri batıda üretilmiştir.

herhangi bir düşman filosunun Morto koyu ya da Karanlıkliman’da yatmaları olanaksız hale gelmiştir. Boğazın tam orta hattını izleyen bir filo kayıpları ve hasarı göze alırsa bu hattı geçebilir ve içeri girebilirdi. Ancak coğrafi konumları ve günün topçuluk teknolojisi dikkate alındığında bu iki kalenin amacı, geçilmez bir hat oluşturmaktan çok, düşman donanmasının Boğaza giriş yaparak iç koylarda yatmasına engel olmaktı.[Ş.4] Bu açıdan her iki kalenin

Koruma Yapıları, Birinci hat: Boğazın girişindeki birinci hat, daha içerdeki ikinci hattan yaklaşık olarak iki yüzyıl sonra oluşturulmuştur. Hattı oluşturan iki kaleden Anadolu yakasındaki Kumkale, Rumeli yakasındaki ise Seddülbahir’dir. Bu iki kale düşman gemilerinin Boğazın içine girerek yatmaları ve donanma çıkışını engellemelerini önlemek amacıyla geçici bataryaların yeterli caydırıcılığa sahip olmadığının anlaşılması üzerine IV.Mehmet’in saltanat yıllarında, Köprülü Mehmet Paşa tarafından yaptırılmıştır. Köprülü bu görevi eski kaptanı deryalardan Ali Paşa’ya vermiş, Ali Paşa da çok büyük boyutlu ve güçlü bataryalarla donatılmış bu iki yapıyı tasarlama ve uygulama işi için mimar Mustafa Ağa ve Mehmet Paşa’yı seçerek yapıların gerçekten de kısa bir sürede tamamlanmasını sağlamıştır. Bu iki yapı da 1660 yılı civarında bitirilmiş ve kullanıma alınmıştır. Anadolu yakasında yapılan kalenin giderleri dönemin padişahı IV.Mehmet’in kişisel gelirlerinden karşılandığı için, bir süre “Kal’a-i Hakaniye” diye anıldıysa da sonunda bulunduğu yer olan kumburnundan dolayı, adı Kumburnu kalesi olarak değişti. Zamanla da Kumkale olarak anılmaya başladı. Avrupa yakasındaki kalenin giderleri, Valide Hatice Turhan Sultan tarafından karşılandığından, Kal’a-i Sultaniye denildi.[13] Ancak bu ad ikinci hatta yer alan ve Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Kal’a-i Sultaniye ile karışmaktaydı. Zaman içinde de bu ad terk edilerek, Seddülbahir ismi kullanılmaya başlandı. Ayrıca bu tarihlerde diğer bataryalar da gözden geçirilerek güncellenmiştir. Bu iki koruma yapısının tamamlanmasıyla ablukaya yeltenen [13]

Ergun Göze

[Ş.4]

yeri de dikkatle seçilmiş ve bu kaleler işlevlerini son derece iyi biçimde yerine getirmişlerdi. Aslında bu iki kaleden atılan toplar ortada buluşuyor ve deniz yüzeyinde topların ulaşamadığı ölü bir alan bulunmuyordu. Ancak 1687 yıllında kaleleri inceleyen, Fransız kralının bir casusuna göre bu gülleler her ne kadar kesişse de bu menzile ölü olarak geliyorlardı.[14] Bunun anlamı eğik atış yollarının son bölümünde artık hızlarını kaybetmeleri ve neredeyse bir serbest düşüş halinde bu menzile ulaşmalarıydı. Ancak yine de standart uzun menzilli topların gülleleri 300 kiloluk ağırlıklarıyla bu durumda bile gemilere ciddi hasarlar verebilirlerdi. Kalelerin varlığı, ablukaya yeltenecek bir düşmanın Boğazın içine girerek yatmasına izin vermemekteydi. Bu durumda düşman Boğaz girişi dışında yatacak, etkili bir abluka hattı kurmakta güçlük çekecek, bu amaçla donanmasını büyük bir alana yaymak zorunda kalacaktı. Bunu yapsa bile özellikle gece çıkışlarına [14]

“Çanakkale Destanı” Boğaziçi Yayınları

32

Faruk Bilici

“XIV.Louis ve İstanbulu Fetih Tasarısı”


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

tunç toplar da bulunmaktaydı.[15] Bu toplar daha küçük çaplı olmaları nedeniyle daha kolay doldurulabiliyor ve daha seri ateş edebiliyorlardı. Büyük çaplı toplar ise oldukça yavaş ateş edebilmelerine karşın, su üzerinde sektirerek atış yaptıklarından belli bir menzilden isabet şansları çok yüksek vuruşları ise yıkıcıydı. Üst bataryalar daha uzak menzile ateş edebilmekteydiler. Özellikle küçük çaplı toplar gemilerin direk ve yelken donanımlarını hedeflemekteydiler. Büyük çaplı olanlar ise direkt olarak geminin kendisine ateş ediyorlardı. Kumkale dikdörtgen planlı bir yapıdır. İki katlıdır ve düz bir arazide yer almaktadır. Toplarını etkin bir biçimde kullanabilmek için denizin tam kenarında konumlanmıştır. 40 kadar Ağır topa 40 kadar da orta çaplı topa sahiptir. Seddülbahir oldukça eğimli bir yamaçtan denize doğru akan farklı kotlardaki top bataryalarından oluşur. Doğal olarak en ağır toplar deniz kıyısında rıhtımda yer alır. 25 kadar Ağır ve 30 kadar orta çaplı topu vardır.[Ş.5] Modelde görüldüğü gibi, kaleleri yapan mimarlar önce taş rıhtım duvarını oluşturmuş, sonra da dolgu yaparak ana bataryanın toplarının atış hattını oluşturan rıhtımı yapmışlardır. Kalenin duvarları temellerinin sağlam zemine basabileceği kadar içeri çekilmiştir. Rıhtım duvarının olduğu yerde su derinliği, kalelerin denizden ikmal yapabilmelerini sağlamak amacıyla hafif ve orta tonajda teknelerin yanaşmalarına uygundur. Bu ağır bataryalarda yer alan toplar tunçtan yapılmıştır. Yaklaşık olarak 5-6m boyundadırlar. Ortalama çapları 300kg’lık mermer gülleler atmaya uygundur. Ancak içlerinde 600kg’a kadar mermer güller atan daha büyük çapta olanları da bulunmaktadır. Ancak bu olağanüstü büyük toplar farklı konumda ve özel biçimde tabya edilmişlerdir. Kalenin ana bataryasında yer almaktan çok, sürpriz saldırılar yapabilecekleri konumlarda ve düşmanın atış hattına girmeden göremeyeceği

engel olması çok zor olacaktı. Ayrıca ani çıkan fırtınalarda abluka yapan filo sığınacak yer bulamayacağından önemli kayıplara uğrayabilirdi. Son olarak abluka yapan filo Boğaz girişinde konuşlandırılmış ve su kaynaklarını tutan askeri birlikler nedeniyle, su ikmalini, çok büyük zorluklarla belki de yüzlerce mil uzaktaki kaynaklardan yapmak zorunda kalacaktı. Bu durumda abluka yapan filo su nakledecek gemileri korumak için de bir güç ayırmak zorunda olacaktı. Boğaz girişi yakınlarındaki su kaynakları özellikle yaz aylarında çok az ve yetersizdi. Venedik ablukaları sırasında bu kaynaklar Osmanlı askerlerince tutulmuş ve Venediklilerin su almalarına izin verilmemişti. Bu nedenle çok zor durumda kalan Venedik donanması Kuzey Ege adalarına kürekli gemiler göndererek su getirtmeye çalışmış, ancak her ne kadar ikmal filosuna saldırı olmamışsa da kuzey rüzgarları ve akıntı nedeniyle dönüşte büyük güçlükler çeken ikmal filosu nedeniyle donanma çok zor durumda kalmıştı. Yapılan takviyelerle, abluka yapan bir filonun su ikmali yapması şimdi daha zordu. Artık düşman Bozcaada’dan da su alamayacak ve çok daha uzaklara gitmek zorunda kalacaktı. Boğaz dışına çıkmak zorunda kalarak yayılan ve seyrekleşen abluka hattı nedeniyle Osmanlı Donanması kürekli tekneler hatta kalyonlarla daha kolay gece sızmaları yapabilecek ve düşmanının ikmal yollarını vuracak gemileri Ege ye çıkarabilecekti. Bu iki kale bulundukları yerin topoğrafyası ile son derece uyumlu tasarlanmış ve birbirlerinden çok farklı görünümde yapılardır. Ortak özelliklerinin en başta geleni ise, her iki kalenin de neredeyse denizle bir denebilecek kadar alçak seviyede konuşlandırılmış ve gerektiğinde deniz üzerinde sektirme atışlar yapabilecek olağanüstü büyük çaplı tunç toplara sahip olmalarıdır. Kumkale’nin ikinci katında ve Seddülbahir’in ikinci, üçüncü ve dördüncü katlarında bu topların dışında, daha küçük çaplı ve eğik atış yollu demir ve

[15]

33

Faruk Bilici

“XIV.Louis ve İstanbulu Fetih Tasarısı”


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

[Ş.5] Bilgisayar modelinde, yapıldığı dönemdeki haliyle Kumkale burçlarının ve bataryalarının bir bölümü görselleştirilmiştir.

duvara dayanmaktadırlar. Topların bulunduğu zeminden 1.5m kadar yükselen bu duvarın arkasındaki toprak dolgu, küçük bir eğimle bir rampa oluşturarak kalenin içine doğru alçalır. Bunun nedeni yağmur sularını bataryalardan uzak tutmaktır. Aynı zamanda bataryalar denizden de yeterince içeri çekilerek, dalgaların olumsuz etkilerinden de korunmuşlardır. Bilindiği gibi problem, gerek barutun gerekse namlu içlerinin yağmurlu havalarda bile kuru tutulmasının sağlanmasıdır. Ayrıca topu ateşlemeyi sağlayan aksam da her hava koşulunda kuru ve yanar durumda tutulmak zorundadır. Büyük gülleler toplara olabildiğince yakın yerleştirilmişlerdir. Topların arkasındaki setin hemen üstünde yer alırlar. Bu bataryanın tüm toplarının tek bir kez ateş etmeleri yaklaşık olarak 3000 kilo,belki de daha fazla kara barutun patlaması anlamına gelmektedir. Bu inanılmaz bir miktardır. Kalelerin duvarları

tabyalarda yer almaktadır. Bu topların tek bir atışı bir gemiyi yok edebilir. Toplar haznelidir. Bunun anlamı namlu bölümünde topun et kalınlığının oldukça az olmasına karşın, barutun yandığı bölümde oluşacak olağanüstü gaz basıncına dayanabilmesi için, bu bölümün çapının namluya oranla çok küçük tutulmuş olması ve bu bölümü çevreleyen metalin kalınlığının namluya oranla çok fazla olmasıdır. Topun özel tasarımı barut gazının basıncının tam olarak ileri yönlenmesine ve mermer gülleyi büyük bir hızla fırlatmasına neden olmaktadır. Avrupalı gezginleri çok şaşırtan bir şey ise bu dev topların karatalarının, yani top arabalarının olmamasıdır. Top taş bir zemin üzerinde gerekli konumda yatan iki adet, kare kesitli ahşap elemanın üzerine yatırılmıştır. Geri tepmesini sönümlemek amacıyla topun arkası kare kesitli büyük ahşap elemanlarla desteklenmiştir. Bu elemanlar ise arkası toprak dolu bir taş 34


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

topları ve kullanan personeli oldukça iyi koruyacak biçimde tasarlanmıştır. Topların namluları mazgalların hizasında biter ve dışarı hiç taşmadıklarından düşman tarafından vurulmaları son derece zordur. Duvarın kalınlığı ise oldukça fazla olduğundan açılı atışlarda duvarları yıkarak topları etkisiz kılmak çok zor olacaktır.[Ş.6]

bir kaleyle savaşa tutuştuklarında sadece bir bordalarında yer alan topları kullanabileceklerdir.Yani 70 toplu bir gemi ancak bir bordasında yer alan 35 topunu kullanabilecektir.Ne yazık ki bu iki kale de,birinci dünya savaşında 1915 kışındaki birleşik donanma saldırından ciddi derecede hasar görmüşlerdir.[F.1]Zaten her

[Ş.6] Modelde,300kg lık gülleler atan ana bataryanın toplarından birinin kesiti görülmektedir.

[F.1] Seddülbahir kalesi, Çanakkale savaşlarından önce korumak amacıyla torağa gömülmüş,buna rağmen önemli derecede hasar almıştır.

Şunu unutmamak gerekir ki, bu kalelerin rakibi olacak ahşap savaş gemilerinin toplarının en fazla 24kg’lık gülleler atabileceği ve gemilerin ahşap borda kaplamalarının en fazla 40cm kalınlıkta olabileceğidir. Yani gemi kaleye oranla hem çok daha hafif silahlar taşımakta hem de çok daha kolay hasar alabilmekte ve su üstünde kalabilmek ve pozisyonunu korumak gibi gayet ciddi problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Ancak geminin avantajı hareket edebilmesi ve küçük çaplı da olsa toplarının çok daha seri ateş edebilmesidir. Unutulmaması gereken bir şey de yelkenli gemilerin akıntılı ve rüzgarlı yer yer oldukça daralan bir Boğazda hiçbir zaman tam olarak istedikleri gibi hareket etme olanağını bulamayacaklarıdır. Boğazı savaşsız geçmek bile gemiler için oldukça zor ve kapsamlı manevralar gerektirir. Bu geçiş sırasında gemiler, o anki çevre koşullarının gerektirdiği belli bir rotayı izlemek ve belli manevraları gerçekleştirmek zorundadırlar. Bu manevralar ve rota kalelerin savunucuları tarafından da bilinmektedir. Ayrıca gemiler

iki kale de gemi toplarında yaşanan büyük gelişmelerden sonra 19.yy üçüncü çeyreğinden itibaren askeri amaçla kullanılabilmeleri için toprak tabyalarla çevrilmiş, hatta iç avluları toprakla doldurulmuş ve bir bölümleri toprağa gömülmüştür. Bunun nedeni 19.yy sonlarında Avrupa da yaşanan büyük çaplı topların düellolarında, modern top mermilerinin taş tabyalar üzerinde çok ölümcül bir etkiye sahip olduklarının görülmesine karşın, kalın toprak tabyalara karşı daha az etkili olduklarının keşfedilmesidir. Bu nedenle özellikle girişteki kaleler gemi toplarına karşın korunmak amacıyla belli bölümleri toprakla örtülme yoluna gidilmiştir. Günümüzde Özellikle Kumkale tanınmayacak durumdadır. Aslında hemen denizin kıyısında yer alan bir yapı iken, 19.yy son çeyreğinde,bu taktik açıdan çok elverişli bölgenin kuyruktan dolma yeni uzun menzilli top bataryalarının yerleştirilmesi amacıyla kullanılması kararı Kumkale’nin sonu olmuştur. Çok güçlenen 35


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

gemi toplarına karşı koruma sağlamak için, deniz 40m kadar doldurulduktan sonra, bu alana bonetler inşa edilir. Bunlar yarısı toprağın altında, dikdörtgen planlı kalın taş duvarlı, üzerleri tünel tonozla örülü ve çok kalın toprak tabakalarıyla kaplı koruganlardır.[F.2]

ve denizden oldukça içerde ve kıyıdaki büyük toprak yığınlarıyla gizlenmiş bir enkaz durumundadır. Krokide Kumkale’nin günümüzdeki kalıntıları, yeni deniz kıyısı, kalenin yapıldığı günlerdeki kıyı çizgisi ve kalenin eski sınırları görülmektedir.[Ş.7]

[F.2] Fotoğrafta üstleri toprak kaplı taş bonetler ve aralarındaki çakılı top görülmektedir. [Ş.7] Şekilde, kalenin yapılan ağır bombardımanlardan kalan ve yine oldukça hasarlı bölümleri görülmektedir.Mavi hat yüzyıllar boyunca üretilmiş görsel kaynaklara dayanarak belirlenmiş orijinal kıyı çizgisidir.Turuncu hat ise bir zamanlar kalenin kapladığı alanı göstermektedir.Doğal olarak bir kazı yapmaksızın tam olarak gerek kıyı çizgisinin,gerekse kalenin sınırlarının bilinmesi olanaksızdır.Ancak kroki kalenin ve kıyı çizgisinin geçirdiği değişimi şematik olarak anlatmayı amaçlamaktadır.Denize çok büyük miktarlarda toprak yığılarak tabyada yer alan bonetler ve toplar gerek gözlerden,gerekse çevreye düşecek top mermilerinden korunmaya çalışılmıştır.

Komuta merkezinden,cephaneliğe ve yatakhaneye kadar çok değişik amaçlarla kullanılmaktadırlar. Bu bonetlerin arasındaki açıklıklarda da toplar yer almaktadır. Tabyayı hem direkt görüşten saklamak, hem de yakın çevreye düşecek büyük çaplı mermilerden korumak için kıyıya yer yer 8m ye varan toprak yığılarak koruma sağlanmıştır. Ancak bu bölgede konuşlanan topların eski ve menzillerinin kısa olması nedeniyle müttefik bombardımanına cevap verilemez ve Kumkale yüzlerce uzun menzilli modern top tarafından günlerce bombalanır. En uzun menzilli topumuzun 12.000m ye ateş edebilmesine karşın düşman gemilerinin ağır toplarının menzilleri 20.000m’dir.[16]

Benzer bir kaderi Seddülbahir de yaşamıştır. Bu kale de savaşta dış istihkamlar bombalanırken büyük hasar almıştır. Günümüzde ön duvarları, rıhtımı, iç avlusunun birinci bölümü ve ikinci batarya katının ön duvarı varlığını sürdürmekte olduğundan, orijinal şekli ve bir zamanlar denizden nasıl görüldüğüyle ilgili çok fazla ip ucunu hala barındırmaktadır.

Mevcut tarihi bir savunma yapısının korunma olanaklarından ve mekanlarından yararlanılması amacıyla bazı yeni tabyaların kalelerin çok yakınına adeta içlerine yapılması uygulaması sonucu Kumkale çok ağır hasar görür ve adeta yok olur.Günümüzde Kumkale, yaklaşık %30’u ağır hasarlı bir biçimde varlığını sürdüren [16]

Murad HATİP

İkinci hat: İkinci hat Boğazın daha içinde, birinci hattan yaklaşık olarak 12km kadar kuzeydedir. Bu yapılar 15.yy’ın ikinci yarısına aittir. Yapıldıkları dönemde tam anlamıyla Boğazı geçişe kapatmışlardır. Bir 15.yy gemisi için bu hattı geçmeyi hayal etmek bile olanaksızdır. Dönemin teknolojik

“Çanakkale Boğaz Kom.Tarihi Eserler”

36


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

seviyesinin en üstündeki ağır toplarla donatılmışlardır. Hatta yapıldığı dönemin savaş gemisi mimarisi ve gemilerin taşıdığı toplar dikkate alındığında bu hat gereğinden fazla güçlü gözükmektedir. Sembolik olarak ta içerdiği anlamla önemli mesajlar vermektedir. Kaleleri 17.yy başlarında ziyaret eden Evliya Çelebiye göre Boğazı geçen bir düşman donanmasının yaratacağı bir tehlike çok ciddi olacağından, bu bölgedeki olağanüstü tedbirler anlayışla karşılanmalıdır. Evliya Çelebiye göre böyle bir geçiş gerçekleşse bile İstanbul’da telaşa neden olacak ancak hiçbir önemli sonuç doğurmayacaktır. Bu öngörü 200 sene kadar sonra gerçekleşmiş ve Boğazı geçen çok güçlü bir İngiliz filosu bir süre İstanbul önlerinde kalarak kenti tehdit etmişse de, alınan önlemler sonucu hiçbir başarı sağlayamadan ve Boğazdan Ege’ye çıkış sırasında yakın çevredeki kalelerden getirilen ve mevcut bataryalara katılan toplarla toplam olarak, her iki kıyıda konuşlandırılmış 2000 topun ateşi altında ciddi hasara uğramış ve bazı gemilerini kaybetmiştir.

Birinci hat kaleleri birbirlerinden çok farklı mimarilere sahiptirler. Boğaza giriş çıkışlarında ilk zamanlar gemiler Seddülbahir önünde durmak ve kontrol edilmek zorundaydılar. Ancak bu bölgenin doğal koşullarının yelkenli gemilerin bu kale önünde durmaları için çok elverişli olmaması nedeniyle zamanla kontrol Kale-i Sultaniye önüne kaymıştır. Bu iki kaleden atılan toplar, ortada kesişmek bir yana karşı kıyıya kadar kolayca geçebilmekte ve hatta karanın içlerine kadar yüzlerce metre ilerleyebilmektedirler. 1680’lerde tüm kalelerdeki büyük çaplı topların kundakları, yani ahşap top arabaları yoktur. Ancak Evliya Çelebi 1659 da tüm Boğaz kalelerini gezdiğinde, büyük topların bazılarının kundakları olamamasına karşın, bazılarının ahşap kundakları olduğunu görmüştü. Muhtemelen bir zamanlar tüm topların kundakları bulunmaktaydı. Ancak 6-8 ton arasında bir ağırlığı olan ve patladıklarında geri tepme güçleri nedeniyle korkunç bir momenti arabalarına ileten topların tekerlekli kundakları, özellikle açık havada ve yağmur altında fazla dayanmıyordu. Bu, çok güçlü kesitlere sahip olması gereken ve ne kadar itinayla yapılırsa yapılsın 10 senede bir yenilenmesi gereken karatalar dan zamanla vazgeçilmiş olduğunu görmekteyiz.

Şüphesiz her iki hattında işlevini yerine getirebilmesi için savaşa her an hazır ve konsantrasyonlarının her zaman en üst düzeyde olması gerekir. Eğer düşman ikinci hattı da geçebilirse artık Marmara’ya açılmasına engel olabilecek tek şey Osmanlı Donanması olacaktır. 16-18.yy’lar arasında bu kalelerde toplam olarak 40-50 kadar ağır top yine bu kadar da orta çaplı top yer almıştır. Ayrıca 600 kiloluk çok ağır bir top iki kıyının birbirine çok yakın olduğu bu bölgede Kale-i Sultaniye’nin çok yakınında ve denizden görünmeyecek biçimde, toprak tabyada ve üstü bir tür kubbeyle kapalı olarak yerleştirilmiştir.[17]

Fransız casusunun söylediğine göre, kalelerdeki ağır topların karatalarının olmadığı yıllarda, İstanbul’daki SarayburnuKızkulesi iç savunma hattının,Sarayburnu tarafındaki bazı ağır toplar da tıpkı Çanakkale Boğazındakiler gibi kundaksız olarak rıhtımda yatarken, daha değerli olan bazı seçme topların tekerlekli kundakları bulunmakta ve bu toplar ahşap kundaklarının ömürlerinin daha uzun olabilmesi için üstü örtülü yapılarda saklanmaktaydı.[18]

Bu hattı tutan kalelerden “Kale-i Sultaniye” yani Çanakkalesi, Boğazın Anadolu kıyısında, Seddülbahir ise 1200m mesafede Trakya kıyısında yer alır. [17]

François de Tott

[18]

“Türkler ve Tatarlar Arasında”,

37

Faruk Bilici

“XIV.Louis ve İstanbulu Fetih Tasarısı”


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

Kundaktan vazgeçilmesinin önemli nedenlerinden biri, ne kadar büyük kesitli ahşap elemanlar kullanılırsa kullanılsın topun korkunç ağırlığının kundağını zamanla ezmesi ve özellikle ağırlığı zemine ileten tekerlekleri yıpratmasıydı. Dört ahşap tekerlekten her biri, top hareketsizken yaklaşık olarak 1.2-2 ton arası bir yükü kaldırmak zorunda kalmaktaydı. Bu tekerlekler cm2’ye 20kg gibi bir yükü zemine aktarmaktaydılar. Ayrıca bu tekerleklerin dingilleri de en fazla yıpranan parçalardandı. Top ateş ettiğinde oluşan korkunç itki, topu büyük bir ivmeyle geriye doğru hızlandırıyor ve hareketli aksam ciddi biçimde yıpranıyordu. Kundağın hareketsiz aksamı da bu korkunç tepkiden zarar görmekteydi. Diğer yandan geri tepme kontrol edilemezse, ölümle sonuçlanan ciddi kazalara da neden olabilmekteydi. Bu toplar zaten tek bir doğrultuya ateş ettikleri ve hedefe döndürülmeleri gibi bir gereklilik olmadığından, kundaksız da rahatlıkla iş görebilmekteydiler. Toplar gemilere döndürüp doğrultulmuyorlardı. Çünkü er geç gemiler onların atış hatlarına girmek zorunda kalacaklardı. Ayrıca, yaslandıkları büyük kesitli ahşap elemanlarla esnek biçimde tamponlanmış taş duvar ve arkasındaki toprak yığını atış sırasında geri tepmeleri önlemekteydi. Taş kale duvarlarının içindeki tonozlu hücrelerde öylesine yerleştirilmişlerdi ki, geri tepme sonucu yanal hareket yapamamaktaydılar. Her atışta doğal olarak, pozisyonları, bulundukları hücrenin izin verdiği oranda değişebilmekteydi. Ancak bu hareket fazla olmadığından basit kaldıraçlar kullanan top personeli tarafından pozisyonları düzeltilmekteydi. Tekerlekli ahşap kundakları olan toplar savaş sırasında gemilerin küçük çaplı toplarıyla vurulsalar da hasar almazlardı.[F.3] Ancak savaş sırasında ahşap kundakları zarar görürse topların dengeleri bozulacağından, toplar savaş dışı olacaklardı. Ancak bu tür ağır ve kundaksız toplar, kalelerin batarya hücreleri dışında açıkta ateşlenmek zorunda kaldıklarında, büyük miktarda savrulmaktaydılar.

[F.3-a] Fotoğrafta III.Ahmet döneminden 1714’den günümüze ulaşan bir üç kantarlı tunç kalyon topu görülmektedir. Bu top bir kalyonun ana bataryasında yer alan tunçtan yapılmış, ahşap karatalı bir toptur. Namlu çapı 75cm kadardır. Dikkatle bakılırsa kullanıldığı yıllarda katıldığı savaşlarda düşman ateşiyle yaralandığı görülebilir. Ancak bu isabet topa çok az hasar vermiş ve işlevselliğini etkileyememiştir. Bu topta hazneli bir toptur, çap ve atış gücü olarak bir zamanlar Çanakkale Boğazı’ndaki kalelerde kullanılan tunç toplara çok benzer. Yine de bir kalyon topu olduğundan ciddi farklar da içermektedir. En önemli farkı ahşap karataya oturması için kulaklara ve halatlarla bağlanabilmesi için kuyruğa sahip olmasıdır. Bu topun çapı 54cm.dir. Yaklaşık olarak 150kg lık gülleler atabilmektedir. 150kg yaklaşık olarak üç Osmanlı kantarı ağırlıkta olduğundan bu topa üç kantarlı da denilmektedir. Bu toplardan taşıyan kalyonlara da üç kantarlı kalyon adı verilmektedir.

[F.3-b]

Bu durumda yeniden eski pozisyonlarına getirilmeleri için çok sayıda asker uzun süre çabalamak zorunda kalmaktaydı. Bu kaleleri gören gezginlere göre her dönemde kalelerde mazgallar dışında kıyıda yatan kundaksız toplar da bulunmaktaydı. Bu kaleleri ve istihkamları XIX.yy ilk yarısında gören Moltke, Çanakkale’nin savunmasında toplam olarak her çaptan 38


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

580 top bulunduğunu, içlerinde 800kg’a kadar gülle atan toplar olduğunu söylemektedir. Atışları izleyen Moltke, taş güllelerin karşı kıyı içlerine kadar gittiğini söylemekte ve şöyle demektedir: “böyle bir gülle geminin su kesmine rastlarsa 3,5 ayak çapında bir deliğin (yaklaşık 105cm) nasıl tıkanacağını tanrı bilir.”[19] Yine bölgenin rüzgarları da Moltke’ye göre gemiler için ciddi problemler oluşturur. Gemiler Marmara denizine çıkabilmek için çoğunlukla 4-6 hafta arası uygun rüzgar beklemektedirler. Çıkış için gereken güney rüzgarı adamakıllı güçlü olmak zorundadır. Moltke, bu koşullarda eğer Boğaz bataryalarında gerekli düzenlemeler yapılırsa, hiçbir düşman donanmasının yelken açmayı göze alamayacağını söyler.Kilitbahir ile Kale-i Sultani arasında önemli bir fark vardır.

Kale-i Sultani’nin ana duvar kalınlığı yer yer 5m’yi bulmaktadır. İç kalesi ise son derece sağlam ve kalın duvarlıdır. 1915 bombardımanında bile kale neredeyse hiç hasar almamıştır. Buna karşın Kilitbahir’in özellikle dış sur duvarları çok daha ince ve güçsüzdür.[Ş.8] Aslında iç kalesi de Kale-i Sultaniye kıyasla çok zayıf kalmaktadır. Kilitbahir 1915 savaşlarında hasar almıştır. Güneydeki dış surların bir bölümü yok olmuştur.[F.3] 1687 yılında tüm kaleleri gezmiş olan Fransız casuslarının saptamalarına göre bu kalelere sur duvarlarındaki kapılardan girilmektedir. Ancak Fransa kralına sunulan bu krokilerde yer alan kapılar günümüzde mevcut değildir ve kalelere başka girişlerden girilmektedir.

[Ş.8] Ölçekli krokide Kilitbahir kalesinin 16.yy ortalarındaki olası durumuna ait zemin katı planı yeralmaktadır. Günümüzde bu duvarlardan Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan ilk kalenin dış rıhtım duvarı ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan güneydeki ek kalenin batı duvarının önemli bir bölümü yok olmuş durumdadır.

[19]

Helmut v.Moltke

“Unter dem Halfmond”

39


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

mevcut bölümleri, 1687 de Fransa kralının casuslarının hazırladığı rapordaki bilgilerle tamamlanarak, 17.yy sonlarında nasıl bir plana sahip olduğu konusunda bir restitüsyon denemesi yer almaktadır.[Ş.9]

Casuslar kalelere çeşitli mazeretlerle çok kısa süreli girmiş ve gemilerine dönene kadar, gördükleri ve çoğunlukla tam olarak çözümleyemedikleri şeyleri akıllarında tutmak zorunda kaldıklarından, raporlarında çok sayıda hata yapmışlardır. Aşağıdaki krokide, Kale-i Sultani’nin günümüzde

[F.4] Fotoğrafta, günümüzde önündeki hisarpeçe yıkılmış olduğundan giriş kapısı kolayca algılanabilen Kilitbahir iç kalesi görülmektedir.

Ancak küçük çabalarla daha iyi duruma gelmeleri olasıdır. Özellikle Çimenlik kalesi günümüzde deniz müzesi olarak kullanıldığından, toprak tabyaların yapımı için tahrip edilen deniz cephesi dışında iyi durumdadır.[F.4] Bu kaleleri tarihi değerlerini göz ardı ederek, modern ve güçlü savaş silahlarının kullanılacağı çok yıkıcı bir savaş sırasında ana savunma bataryalarının konuşlandırılacağı yerler olarak seçmek zorunda kalınması büyük şanssızlıktır. Ancak dönemin çok olumsuz ekonomik ve politik koşullarının yanında

Kalenin bir zamanlar sahip olduğu ateş gücü krokiden anlaşılabilmektedir. Asıl ateş gücü geçiş hattına yöneltilmiş olmakla birlikte, güneye ve kuzeye doğrultulmuş toplara da sahiptir. Bu şekilde gemilerin kalenin ateş hattı dışında kalarak, ateş açma olasılıkları engellenmiştir. Ayrıca hattı geçen bir gemi olduğunda kale tarafından tekrar ateş altına alınabilecektir. Günümüzde sadece iç hat kalelerinin kısmen iyi durumda olduklarını söyleyebiliriz. Bu kaleler de belli ölçülerde orijinalliklerinden uzaklaşmış durumdadırlar. 40


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

[Ş.9-a] Ölçekli krokide orijinal kaleden günümüzde mevcut olan kısımlar yer almaktadır. Ancak 19.yy sonlarında ve 20. yy. başlarında yapılan toprak tabyalara krokide yer verilmemiş, sadece kaleye ait bölümler gösterilmekle yetinilmiştir.

[Ş.9-b] Ölçekli krokide, kalenin orijinal durumunda, giriş seviyesinden alınmış bir yatay kesit görülmektedir. Ağır bataryaların baktığı rıhtım, her iki yandan örülmüş duvarlarla izinsiz girişlere kapatılmıştır. Kalenin ağır bataryaları kuzey, batı ve güney yönlerinde atış yapabilmektedirler. Ayrıca karadan yapılacak kuşatmalara karşı koyabilmek için doğu yönünde de 8 top yer alabilmektedir.

41


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

Bu görsel belgelerin bazılarının naif karakterde olmasına karşın bazıları ciddi biçimde bilimsel anlamda bilgi içermektedir.Bu belgeler üzerinde yapılacak çalışmalar ve kazılardan elde edilecek bilginin yorumlanması ile restorasyon ya da mevcut durum iyileştirme ve koruma çalışmaları yapılabilir. Özellikle büyük hasar almış olan dış hat kaleleri için ciddi çaba ve harcamalara gerek vardır.Ancak,ulusal askeri mimarlık yapılarımızın çok değerli örneklerinden olan bu kaleler,gerek mimarlık tarihimiz,gerekse ulusal kültürümüz açısından ilgi görmeyi hak etmektedirler.

eski kaleleri güncelleyip kullanma kararını doğuran şey, aynı zamanda bu 15. ve 17.yüzyıl kalelerinin yerlerinin taktik açıdan çok başarılı seçilmiş olmasıdır. Bu nedenle savaş sırasında çok güçlü donanma topları tarafından uzun süreyle ateş altına alınan gerek iç hat gerekse dış hat kaleleri ağır hasar almışlardır. Dış hattaki kaleler için bir şey yapabilmek için ise ciddi araştırma çalışmalarına ve hatta kazılara gereksinme vardır. Ancak önemli bir şansımız çeşitli nedenlerle yüzyıllar boyunca bu kalelerin betimlendiği çok sayıda görsel belgenin üretilmiş olmasıdır.

[F.4] Çimenlik Kalesi günümüzde Deniz Kuvvetlerine bağlı bir deniz müzesi olarak hizmet vermektedir. Bu yapının var olan bölümleri restore edilmiştir ve özellikle şanssız dış hat kalelerine oranla çok iyi durumda sayılabilir. Ancak asıl bataryalarının yer aldığı deniz cephesi duvarları fotoğrafta da görülebileceği gibi toprak tabyaların yapılabilmesi için tahrip edilmiştir.

42


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

İ. B. Dağgülü

KAYNAKÇA: [1]

Albert GABRIEL “İstanbul Türk Kaleleri”, Çev: Alp Ilgaz, Tercüman, 1001 Temel Eser, s.107.

Şekil [1]

Peter Holz “Historische Baukasten” , s.148

[2]

“Pedro’nun Zorunlu İstanbul Seyahati”, Çeviren: Fuad CARIM, Güncel Yayıncılık, s 133 .

Şekil [7]

Krokinin bir bölümünü oluşturan, günümüzde mevcut durumun görselleştirilmesi için [16] numaralı kaynaktan yararlanılmıştır.

[3]

François de Tott “Türkler ve Tatarlar Arasında”, Çeviren: Reşat UZMEN , Milliyet Yayınları, s 186-187.

Şekil [8]

[4]

François de Tott Y.a.g.e.

Krokinin oluşturulmasında Ekrem Hakkı AYVERDİ’nin “Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri” IV adlı eserinden yararlanılmıştır.

[5]

Evliya Çelebi “Seyahatname”

Şekil [9-a]

[6]

Faruk Bilici “XIV. Louis ve İstanbul’u Fetih Tasarısı”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XI.Dizi-Sayı 11, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2004.

Krokinin oluşturulması sürecinde günümüzde orijinal kaleden kalan kısımların görselleştirilmesi için Ekrem Hakkı AYVERDİ’nin “Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri” III adlı eserinde yer alan “Kale-i Sultaniye” adlı çalışmasından yararlanılmıştır.

[7]

Katip Çelebi “Tuhfetü’l-Kibar Fi Esfari’l Bihar” Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1980.

[8]

Katip Çelebi Y.a.g.e.

[9]

Katip Çelebi Y.a.g.e.

aus

Fotoğraf [1] Ergun Göze “Çanakkale Destanı” Boğaziçi Yayınları Fotoğraf [2] Murad Hatip “Çanakkale Boğaz Komutanlığındaki Tarihi Eserler” T.C. Deniz Basımevi Müdürlüğü, s, Birinci baskı Kasım 2005, İstanbul .

[10] Robert Mantran “17.Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul” , Türk Tarih Kurumu Yayınları, IV.Dizi-Sa.12 , s 215 ,Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1990. [11] Faruk Bilici “XIV.Louis ve İstanbulu Fetih Tasarısı”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XI.Dizi-Sayı 11, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2004. [12] Robert Mantran “17.Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, IV. Dizi - Sa.12 , s 215, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1990. [13] Ergun Göze “Çanakkale Destanı” Boğaziçi Yayınları, s 20 . [14] Faruk Bilici “XIV.Louis ve İstanbulu Fetih Tasarısı”, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XI.Dizi-Sayı 11, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2004. [15] Faruk Bilici Y.a.g.e. [16] Murad Hatip “Çanakkale Boğaz Komutanlığındaki Tarihi Eserler” T.C. Deniz Basımevi Müdürlüğü , s 154-157,Birinci baskı Kasım 2005, İstanbul. [15] Faruk Bilici

Modellschiffe

Y.a.g.e.

[16] Murad Hatip “Çanakkale Boğaz Komutanlığındaki Tarihi Eserler” T.C. Deniz Basımevi Müdürlüğü, s 154-157, Birinci baskı Kasım 2005, İstanbul . [17] François de Tott “Türkler ve Tatarlar Arasında”, Çeviren: Reşat UZMEN, Milliyet Yayınları, s. 186. “XIV.Louis ve İstanbulu Fetih Tasarısı” ,Türk [18] Faruk Bilici Tarih Kurumu Yayınları , XI.Dizi-Sayı 11,Türk Tarih Kurumu Basımevi , Ankara ,2004. [19] Helmuth v. MOLTKE “Unter dem Halbmond-Erlebnisse in der alten Türkei 1835-1839”, Horst Erdmann Verlag, 1979 Stuttgart.

43


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

YTÜ Arch. Fac. E-Journal Volume 2, Issue 1, 2007

SAĞLIK KURUMLARINDA DEĞİŞEN PARADİGMALAR VE İYİLEŞTİREN HASTANE KAVRAMININ MİMARİ TASARIM AÇISINDAN İRDELENMESİ Aslı SUNGUR ERGENOĞLU*, Ayfer AYTUĞ Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü asungur@gmail.com, ayferaytug@gmail.com

ÖZET Son yıllarda bütün dünyada, sağlık sektöründe önemli değişimler yaşanmaya başlanmıştır. İyileştiren hastane tasarımı ve akreditasyon konularındaki çalışmaların, sağlık sektöründe gün geçtikçe hız kazandığı gözlemlenmektedir. Makalede, hastane tasarımını etkileyen paradigmaların, yeni yaklaşım ve anlayışların neler olduğu ve bunların hastane tasarımlarına olası yansımaları incelenmiştir. Ayrıca, hastane binaları ve çevrelerinin hasta sağlığına etkileri anlatılmıştır. Hastanelerin, hergün başvurulan kurumlar haline gelmeleri ve iyileşmeye fiziksel yapılarıyla katkı sağlayan birer yapı olmaları için sahip olmaları gereken özellikler ortaya konmuştur. Bu bağlamda, gerek fiziksel özellikleriyle iyileşme sürecine katkıda bulunabilen, gerekse toplumu sağlıklı zamanlarında da kendilerine yönlendirebilme becerisiyle donatılmış olan ‘iyileştiren hastane’ kavramı, iyileştiren hastanelerde kullanıcı katılımı ve günümüzde oldukça önemli bir kavram olan hasta-merkezli tasarımın özellikleri ve hastanelerde kalite kavramı incelenmiştir. Hastane tasarımı için oluşturulan ölçütlerin; mekan standartları ve teknik detayların yanında, çevresel standartlar ve kalite konularını da içermesi gerekmektedir. Son yıllarda dünyada gittikçe önem kazanan ve ülkemizde de gelecekte önemini daha fazla hissedeceğimiz bir konu olan hastane akreditasyonu, hastane tasarımının kalitesinde de büyük rol oynayacaktır. Hastane kalitesinde inkar edilemez bir rolü olan hasta odaklı hastane tasarım kriterlerinin; yakın zamanda akreditasyon standartlarına gerektiği ölçüde dahil olması gerekliliği görülmektedir. Hastane binaları, hasta-merkezli bir anlayışla, yaşam ve bakım kalitesini yükseltmeli, hasta sağlığını doğrudan ve olumlu etkileyecek çözümler sunmalı ve kabul görmüş akreditasyon standartlarına uygunluğuyla güvenilir olmalıdır. Anahtar Kelimeler: mimarlık ve tıp, hasta-merkezli tasarım, akreditasyon, kalite, kullanıcı katılımı ABSTRACT EXAMINATION OF CHANGING PARADIGMS AND HEALING HOSPITAL CONCEPT IN HEALTHCARE FACILITIES WITH REGARD TO ARCHITECTURAL DESIGN In the recent years, significant changes have started to occure in the healthcare sector. Developments in the area of healing hospital design and accreditation have been accelerating. In the paper, the probable reflections of the new paradigms, approaches and insights that effect hospital design have been examined. Furthermore, the effects of hospital buildings and environments on patient well-being are described. The properties that hospitals should have in order to become buildings that are used for everyday purposes and contribute to the healing process with their physical characteristics are put forward. In this context, the ‘healing hospital’ concept, not only contributing to healing process, but also armed with the ability to pull the society to itself in healthy times, user contribution in healing hospitals, the properties of patient-focused design and quality concept are examined. The criteria developed for hospital design have to include environmental standards and quality issues, together with the spatial standards and technical details. Hospital accreditation subject that has been gaining importance in the recent years will play a significant role in hospital quality in the future. The patient-focused design criteria should be included to the accreditation standarts immediately. Hospital buildings have to raise the life and care quality, offer solutions that will be able to affect the patient well-being directly and be trusted with its compatibility to the accreditation standarts with a patient-focused mind. Keywords: architecture and medicine, patient-focused design, accreditation, quality, user contribution ________________________________________________________________ * Bu makale, birinci yazar tarafından YILDIZ Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Mimarlık Bölümü’nde tamamlanmış olan ‘Sağlık Kurumlarının İyileştiren Hastane Anlayışı ve Akreditasyon Bağlamında Tasarımı ve Değerlendirilmesi’ adlı doktora tezinden hazırlanmıştır.

44


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

havalandırma, temiz hava, doğal ışık ve hastane binalarının güneş ve rüzgara uygun yönlendirilmesine olan ihtiyacı vurgulamışlardır. Doktorlar, bu ilkeler uygulandığı takdirde, hastanelerden bulaşan “hospitalizm” olarak tanımlanan hastalığın ve ölüm oranlarının azalacağını ve hasta iyileşmesinin sağlanacağını savunmakta idiler.

GİRİŞ Son yıllarda bütün dünyada, sağlık sektöründe önemli değişimler yaşanmaya başlanmıştır. Öncelikli konular değişmiş, genel olarak hasta-merkezli bir yaklaşım sağlık sektörüne her alanda egemen olmaya başlamıştır. Sağlık alanında içinde bulunduğumuz değişim sürecini ve gelecekte bu alanda yaşanacak gelişmeleri anlayabilmek ve görebilmek, ancak tarih boyunca geçirilen evreleri anlamak ve bunları yeterli derecede analiz etmekle mümkün olabilir. Geçmişte, tıp biliminde ve hastane yapılarının oluşumunda var olmuş paradigmalar, doğrular ve yanlışlar, mimarlara yol gösterici nitelik taşımaktadırlar. 1.

Avrupa’daki hastane mimarisi eleştirileri, Fransa’da Fransız devrimiyle başlayan ve 19. yüzyılın ortasına kadar süren bir tıp devrimi yaratmıştır. Doktorlar, tıbbi bilginin gelişiminde hastanenin önemini kavrayarak, hastanelerin hasta iyileştirmenin yanı sıra, tıbbi bilgiyi arttırma ve incelemeye yarayan kurumlar olarak görülmesi gerektiğini kabul etmişlerdir. Bu değişimler sonucunda, 19. yüzyılın ikinci yarısında doktorlar, hastalığın ‘miasmatik kuramı’nı ilke olarak alan “pavyon” planını ve bu plan tipinin tasarım ilkelerini ortaya koymuşlardır. Hastane binalarındaki problemi çözeceğine inanılan bu plan tipinde hastane binası, dış koridorlarla bağlanan birçok bağımsız bölüme ayrılan çoklu ünitelere dönüşmüştür.

TARİH İÇİNDE TIP PARADİGMALARININ DEĞİŞİMİ VE HASTANE YAPILARINA ETKİSİ

Tıp bilimi, eski çağlardan endüstri devrimine kadar, dini görüş ve inançlara bağlı olmuş, din ve tıp pratiği birlikte yorumlanmıştır. Hastaneyi andıran ilk yapının kanıtları MÖ. 1200 yıllarına uzanmaktadır. Bu yapılar, hastaların bakıldığı Yunan tapınaklarıdır. Bu yapılar sadece ibadet için değil, hasta bakımı amacıyla da kullanılmaktaydılar.

Bu dönemde, tasarımını doktorların yaptığı hastane binaları inşa edilmiştir. Doktorlar blok hastane tipi yerine ana kitleden ışınsal veya düz çıkan birçok pavyondan oluşan hastane binalarının tasarlanmasını önermişlerdir.

18. yüzyılda inşa edilen hastaneler, hem Avrupa’da hem de Amerika’da, “blok” tip olarak bilinen, tekli, yoğun strüktürlerdi. Dış görünüşleri, diğer kamu kurumu binalarına ve büyük konutlara benzemekteydi.

Pavyon planlı hastaneler, hastane personelinin, dolaşım alanlarının uzunluğu nedeniyle gerekenden fazla zaman ve enerji kaybına yol açmış, bina dış yüzey alanının fazla olması ise, ısıtma giderlerinin artmasına sebep olmuş, bu ekonomik olmayan çözüm, hospitalizmin azalmasına da yarar sağlamamıştır. Doktorların önerdiği hastane binalarında ortaya çıkan sorunlar yanı sıra, teknik buluş ve ekonominin öne çıkan bir faktör olmaya başlaması, hastane binaları mimarisini ve

18. yüzyılda hastanede yatan hastaların hastaneye yatırılmalarına sebep olan hastalıktan farklı başka hastalıklar nedeniyle ölüm oranlarında ortaya çıkan artış sonucunda, Avrupa’da doktorlar, sağlık bilimini hastane tasarımına taşımak için bir girişim başlatmışlar, iç avlulu, kare planlı blok hastaneyi de eleştirmiş, bu formun havalandırmaya engel olduğu yönünde tespitler yapmışlardır. Karşılıklı 45


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

havuzlu büyük bahçeler gibi mekanlar yaratma düşüncesinden ortaya çıkmıştır. Bugünün ve geleceğin hastane mimarisinin temelinde, hastaya ve gereksinimlerine öncelik veren, yol gösterici bir işlevi olabilen, içinde bulunduğu toplumla iletişim kurabilen, bir tasarım yaratmak yatmaktadır.

biçimini etkilemeye başlamıştır. Bunlar arasında asansörün, düşey bir taşıma aracı olarak çıkması ve arsa değerlerindeki artış sayılabilir. Pavyon hastanenin değişimini hazırlayan en büyük gelişme ise ‘mikrop kuramı’nın bulunması olmuştur. Avrupa ve Amerika’da bu kuram doğrultusunda antiseptik yöntem uygulanmaya başlanmış, hastalık ve ölüm oranları büyük düşüş sağlanmıştır.

Tarihteki ilk hastane yapılarından, günümüzdeki hastane yapılarına kadar geçirilen evrimde hastalık ve sağlık kavramlarının birçok kereler değiştiği ve tıp biliminde birçok ilerlemeler olduğu görülmektedir. Sağlık yapıları, tarihleri boyunca politik, sosyal, teknik ve ekonomik faktörler, demografik yapılardaki dönüşümler, tıp bilim alanındaki gelişmeler ve zamanlarının felsefeleri tarafından biçimlendirilmişlerdir. Bu durum günümüzde de devam etmektedir.

Bu gelişmeler doğrultusunda, ilk olarak Amerikalı cerrahlar pavyon planı yerine, büyük şehirlerdeki hastaneler için gökdelen binalarını önermiştir. 20. yüzyılın başlarında, pavyon hastanelerin yerini, çok katlı yapılar almıştır. Bunu takiben, hastaların ayırımı için yeni ölçütler belirmiştir. Bunların sonucu olarak, hastane binasına yoğun bakım üniteleri gibi, yeni işlevlere sahip alanlar eklenmiştir. 1970’lerden önce kullanılan ‘tıbbi bakım’ terimi, günümüzde ‘sağlık bakımı’ olarak bilinen yeni bir kavrama doğru kaymış ve bu tanım, sağlık durumu ve yaşam biçimi arasında bulunan ve giderek sağlık konusunda artan bir bilinçlilik halini açıklamak için kullanılmıştır. Anlamdaki bu kaymanın da açıkça gösterdiği gibi, tıbbi bakım, psiko-sosyal boyutu içerecek şekilde bir gelişim göstermiştir.

2.

YENİ TIP KURAMLARI VE TEKNOLOJİK GELİŞMELERİN TASARIMA OLASI ETKİLERİ

Sağlık kurumlarının tasarlanması için mimara gerekli olan teknik bilgi, tıbbi bilgi ve teknoloji artan bir ivmeyle değişip gelişmekte, sürekli yenilenmektedir. Hasta sayısında, hastalık türü ve tiplerinde yaşanan değişimler ile yeni teşhis veya tedavi teknolojilerinin bulunması, doğrudan yapay çevreyi etkilemektedir.

1990’larda tanımlanan bir kavram ise, ‘hasta-merkezli bakım’dır. Özellikle bu kavramla birlikte, hastanın zihinsel, bedensel ve ruhsal yönlerinin birbiriyle bağlantılı oluşunun anlaşılmasının, iyileşme sürecinde büyük etkileri olmuştur. Hastane binalarının gelişiminde, hasta beklentileri ve kişilik özelliklerini öğrenmek amacıyla yakın ilişkiler kurulması önemsenmiştir. Hastane tasarımında atriumların kullanılması, halka sunulan alanların kullanımının desteklendiği, yeni tıbbi bir merkez fikrini ortaya çıkarmıştır. Tıbbi merkez fikri, hastane kullanıcılarına, oturmaya elverişli alanlar, detaylandırılmış lobi alanları, diğer kişisel konforu sağlayacak mekanlar ve

Bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik çalışmalar ve yeni görüşler son yıllarda oldukça hız kazanmıştır. Hastanelerde hastaları enfeksiyondan korumaya yönelik antibiyotik tedavilerinin yerine, hastane mekanlarının sterilizasyonunun en üst seviyede yapılması ve hastanede enfeksiyona bağlı hastalıkların en alt seviyelerde görülür hale gelmesi anlayışı önem kazanmıştır. Biyoloji alanında ise, insan genleri ve hücreleriyle moleküler düzeyde çalışmalar yapmaya yönelik teknoloji artan bir hızla 46


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

gelişmektedir. Genetik mühendislik, hastalıklara sebep olan genlerin bulunarak, hastalık henüz başlamamış iken önüne geçilmesine yönelik çalışmaları yaparak geleneksel tedavi yöntemleri gerektirecek hastalıkların oluşmasını engelleyebileceğinden, en geçerli alternatif tedavilerden biri haline gelebilecektir.

başarının artmasını ve enfeksiyon oranlarının da düşürülmesini sağlamaktadır. Gelişen diğer bir teknoloji türü de nanoteknoloji olup, bu teknolojinin, gerek tıpta etkili olacak yeni cihazların çıkması, gerek destek hizmetlerdeki bilgi depolanması gibi bölümlerin küçülmesi, gerekse bu teknolojinin insan sağlığını korumada sahip olacağı rol sayesinde, sağlık kurumlarını değiştirecek bir teknoloji haline geleceği öngörülmektedir.

Farmakoloji dalında da, yeni ve güçlü ilaçların geliştirilmesi, böylece, özellikle girişimsel cerrahi uygulamaların yerini ilaçlarla tedavinin alması, hastanede kalış süresini oldukça kısaltmakta, cerrahi bölümler ve destek hizmetlere olan ihtiyacı azaltmaktadır.

Tıp alanını etkileyen teknolojik gelişmelerden bir diğeri olan, daha küçük elektronik aletlerin, kablosuz teknolojinin ve internetin yayılması sonucunda ise, tıbbi kayıtlar, muhasebe odaları, hasta çizelgeleri daha az yer kaplamakta, işlemler daha hızlı yürütülmektedir. Sağlık bakımı sağlayanlar ve hastalar, bir hastane binasında bir araya gelmek zorunda olmaksızın hergün iletişim kurabilmektedirler.

Diğer bir önemli gelişme ise, büyük çapta cerrahi girişimlerle tedavinin yerini, girişimsel-olmayan (non-invaziv) tedavilerin almaya başlaması yönündeki hızlı gelişimdir. Lazer teknolojisi; birçok cerrahi uygulamada yaygın olarak kullanılmaktadır. Fototerapi, sadece etkilenmesi gereken alanın boyanmasıyla, çevredeki dokuların zarar görmeden sorunun giderilmesini sağlamaktadır. Endoskopik cerrahi de, geleneksel cerrahi uygulamalara göre çok daha düşük oranda girişimsel olması sebebiyle gelişmeye ve yaygın olarak kullanılmaya devam edecektir.

Bütün bu kuvvetli değişim ve gelişmelerin sağlık kurumlarına etkileri düşünüldüğünde, cerrahi uygulamalar ve travmatik olmayan akut bakım gibi, geleneksel hastanelerin bugün sundukları hizmet tiplerine olan ihtiyacın büyük oranda azalacağı öngörülmektedir. Aynı zamanda, bu gibi hizmet mekanlarının yerini de, genetik görüntüleme, aşı hizmetleri ve genel koruyucu sağlık hizmetleri alacaktır. Girişimsel olmayan cerrahinin önemi artarken, ortalama yaşam süresinin artmasına bağlı olarak test ve gözlem alanları ve ‘iyi-olma’ merkezleri için ek mekanlara ihtiyacın ortaya çıkabileceği öngörülmektedir.

Ayrıca, elektromanyetik dalgaların uygun dozları, kemiklerin iyileşmesinde, düzensiz kalp atışlarının tedavisinde, deri, tendon ve sinirlerin iyileşmesinin hızlandırılmasında, bakteri çoğalmasının geciktirilmesinde kullanılmaktadır [1]. 1990’ların ortalarından itibaren, robot teknolojisi cerrahi uygulamalarda kullanılmaya başlanmıştır. Cerrahların ameliyatlarda robot kullanmasıyla, hem kesinin boyutları oldukça küçültülmüş, hem iyileşme süresi, hem de ameliyathanedeki kişi sayısı azaltılmış olmaktadır. Sonuç olarak bu yeni tıbbi teknoloji, iyileşme sürelerinin kısalmasını, sonuçlarda

3. HASTANE TASARIMINDA DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜMLER Değişim, mimari ürünlerin kaçınılmaz bir fenomeni olsa da, değişimin hızı ve derecesinin bina tiplerine göre değiştiği açıktır. Son 200 yıl boyunca, hastane binaları, diğer mimari ürünlere göre daha 47


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

Günümüzde bu paradigma değişmekte ve olgunluğa değer verilmeye başlanmaktadır.

fazla ve etkili değişimlere maruz kalmıştır. Hastane binaları, hastalık ve bunu yenmek için insanın verdiği savaş kadar eski olan “hasta bakımı”nın yeniden yorumlanmasının bir sonucudur. 3.1.

b-İyileştirmeden sağlığa ve ‘hasta’ olmaktan ‘iyi olma’ haline geçiş: Günümüzde tıpta, anahtar kelimeler, ‘iyi olmak’, ‘korunma’, ‘ayakta tedavi’, ‘teşhis’ ve ‘hizmetler’dir. Modern tıp, sadece hastalığı iyileştirmek yerine, ‘iyi/sağlıklı olma’ kavramına doğru değişim göstermektedir. Bu yeni paradigma, hastane mimarisini büyük ölçüde etkileyecektir. ‘Hasta olmak’tan ‘iyi olma’ haline geçiş; dünyadaki sağlık politikalarının koruyucu bakım kavramına doğru yöneldiğini anlatmaktadır.

Hastane Tasarımını Etkileyen Paradigma ve Dönüşümler

Tıp ve hastane tarihi incelendiğinde görülmektedir ki, tıbbi bilginin sınırlı olduğu devirlerde, sağlık bakımı ‘iyi-olma’ hissine odaklanmıştır. Batıdaki tıp pratiği gelişimi, önceki yüzyıllardan çok farklı nedenlerle de olsa, ‘hasta-merkezli’ olmaya dönmektedir. Bu yeni yaklaşım, hastane tasarımına da yansıyacaktır. Tıbbi alandaki gelişmiş bilimsel teknolojileriyle Batı ülkeleri, alternatif tedavilere ve iyileştirici ortamlara bütüncül bir yaklaşımın önemini dile getirmektedirler.

c-Özelleşmeden bütünlüğe geçiş: Günümüzde, mimarlardan, büyük kullanıcı gruplarına hizmet veren ve değişen ihtiyaçlarla gelişme yeteneğine sahip yapılar yaratmaları istenmektedir. 25 yıl önce hastane binaları, 15 yıl önce sağlık kampusu anlayışı önemli iken, günümüzde ‘sağlık parkı’, ‘tıbbi otel’ tasarım anlayışları ortaya çıkmaktadır.

‘Bakım-merkezli’ bir sağlık sisteminden, ‘hasta-merkezli’ bir sağlık sistemine dönüşüm, günümüzde geçerli olan, sosyal ve teknolojik ortamı biçimlendiren, birbiriyle bağlantılı birçok paradigma değişiminden sadece birisidir. Bireyler, ülkelerindeki sağlık bakımı hizmetlerinin gelecekteki biçimini belirlemekte söz sahibi olmakta, daha yüksek tasarım standartlarına olan ilgi giderek artmaktadır. Bu ortam içinde mimarlar, sağlık bakımı kurumlarının yöneticileri, sağlık bakımından sorumlu kurum ve kişiler ile yasa koyucular, sağlık bakımını 21. yüzyıla taşıyacak, kaliteli, uygun maliyetli ve yeterli esnekliğe sahip hastaneler tasarlamak için işbirliği içinde olmalıdırlar.

d-‘Reaksiyon’dan ‘önceden sezme’ye geçiş: Günümüzde tasarlanan sağlık yapılarında, ihtiyaçların önceden sezilmesi ve yapıların gelecekte ortaya çıkacak ihtiyaçlara hazır hale getirilmesi gerekmektedir. Miller ve Swensson’ın 4 ana paradigmesı ile bağlantılı olarak ayrıca sağlık bakımı anlayışı, tıbbi personel ve hastanın beklentileri doğrultusunda, hastanın tedavide aktif rol alması, daha bilinçli kararlar vermesi ve doktorlarla işbirliği yapması şekline dönüşmüştür. Bu değişim, tasarımın, ‘konukseverlik’ bakış açısıyla ve hastaların görüşleri dikkate alınarak oluşturulması suretiyle hastane ve sağlık kurumları mimarisine yansıtılabilir.

Miller ve Swensson’a [1] göre, sağlık endüstrisi için tasarım yapan mimarlar, 4 ana paradigma değişiminden etkilenmektedirler: a-Gençlikten olgunluğa geçiş: Endüstri çağının başlangıcından beri, eski, yaşlı ve modası geçmiş olanın terk edilip önemsenmemesi tercih edilmiştir.

Sağlık yapılarında kurumsal olmaktan kurumsal olmamaya geçişin tasarımı etkileyen en belirgin olan değişiklik olduğu 48


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

söylenebilir. Geleneksel hastane mimarisi, kurumun büyüklüğünü ve görkemini vurgulayarak hastayı etkileme amacında olurken, yeni paradigmaya göre, mimarlar, hasta-dostu ve korkutucu olmayan hastane çevreleri yaratmak için, konukseverliğe ve tasarımın konut ölçeğinde modellerine doğru dönmektedir. Tıbbi mekanların eski steril imajını hasta, personel ve ziyaretçi deneyimlerini iyileştiren ve geliştiren, rahatlatıcı, dostça karşılayan, mekanlar tasarlayarak, değiştirme sürecine girmişlerdir. Hasta eğitim odaları ve toplumun kullanımına açık mekanlar gibi sağlıklı olmayı ve sosyal iletişimi geliştirecek mekanlar eklenmeye, doğal ortamlara önem verilmeye başlanmıştır.

Bireyin duygusal stres veya hassasiyetinin yüksek olduğu zaman kullandığı binalar olan hastanelerde, kişinin çevresindeki kişiyi rahatsız ortamla etkileşimi edebilmekte, mutluluk veya zarar verebilmektedir.

Dünyada değişen sağlık politikalarının, sağlık binalarının kalitesini önemli ölçüde etkileyeceği de görülmektedir. Geleceğin hastane binaları, hastanın kendi kendine yardımı ve hastalıklardan korunması yönünde eğilim gösteren; spor salonları, toplum için buluşma noktası olabilecek mekanlar, sosyal hizmetler büroları, danışma merkezleri, kişisel bakım hizmetleri veren mekanlar gibi başka işlevler de içereceklerdir.

Cohen-Mansfield ve Werner [2], hastanelerin dış mekan özellikleri ve tasarımlarının hasta üzerinde belirgin olumlu etkileri olduğunu belirtmektedirler. Doğal manzara ve seslerin hastane içi mekanlarda ve hastane çevresinde kullanımının, tıbbi müdahaleler sırasında ağrı kontrolünde etkin bir yöntem olduğu, endişeyi azalttığı, cerrahi müdahale sırasında rahatlama sağladığı, kan basıncı ve kalp atış hızını olumlu yönde etkilediği tespit edilmiştir [3], [4], [5], [6]. Yapılan araştırmalara göre, doğayla temasın (bitkiler, peyzaj düzenlemeleri ve hayvanlar gibi), stres, kolesterol, ağrı ve hastanede kalış süresini azalttığı ve kan basıncını düşürdüğü belirlenmiştir [7], [8].

Florence Nightingale, 1859’da ‘Hemşirelik üzerine notlar- nedir ve ne değildir’ de şöyle yazmıştır: ‘İnsanlar etkinin sadece zihinde olduğunu söylüyorlar. Etki aynı zamanda vücuttadır. Biçim, renk ve ışıktan etkilenmemizin yolunu çok az bilmemize rağmen şunu biliyoruz ki üzerimizde gerçek fiziksel etkileri vardır. Hastalara sunulan objelerdeki biçim çeşitliliği ve renk parlaklığı iyileşmenin gerçek yöntemleridir’.

3.2. Hastane Binaları ve Çevrelerinin Hasta Sağlığına Etkileri ‘Güzelliğin iyileştirici bir gücü vardır.’ Claude Monet

Ulrich ve Gilpin [9], psikolojik olarak uygun olan görsel sanat eserlerinin kullanımının, stres ve ağrıyı azalttığını, beğenilmeyen sanat eserlerinin ise stres ve sağlık için olumsuzluklar yarattığını tespit etmişlerdir.

‘Bütün sanatların arasında, Mimarlık, en yavaş etkileyenidir, ama en kesin olarak, etkisi ruh sağlığı üzerindedir.’ Ernst Dimnet Erken dönemlerde tıpla uğraşanlar huzurlu, rahatlatan mekanların ve ruhsal doyumu sağlayan ortamların iyileştirici etkisini de kavramış, inanca ve ruhsal duruma yönelik iyileştirme yöntemlerini benimsemişlerdir. İnsanlık, fiziksel ve ruhsal sağlığın birlikte yürümesi gerektiği gerçeğini bugün yeniden keşfetmektedir.

Hastane binaları, kullanıcıların sağlıklarının iyi olmasını sağlamayı amaçlayan yapılar olarak kabul edilmektedir. Genel olarak, hastanın, binaya ilk girdiğindeki izleniminde ürkütücü olmayan ve konuksever bir etki yaratılması hastanın yaşadığı stresi azaltmaktadır. Sağlık kurumunda yön 49


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

bulma ile ilgili özelliklerin, hastaların bekleme sürelerini, personelle iletişim sıklığını, kaygı ve stres düzeyini ve hastane içindeki kalabalıklığı etkilediği tespit edilmiştir [10], [11], [12].

etkilediğini gözlemlemiştir. Yapılan bazı çalışmalar, ses düzeyindeki artışın, kalp atış hızı, stres ve gerginliğin artmasında etkili olduğunu tespit etmişlerdir [22], [23] [24].

Roger Ulrich’in Stokholm’deki İkinci Uluslararası Sağlık Konferansı’nda [13] sunduğu bildiriye göre, tasarımın tıbbi sonuçları nasıl etkilediğini anlamak için üç anahtar başlangıç noktası bulunmaktadır:

Beauchemin ve Hays [25], [26], güneş alan ve almayan hasta odalarıyla, hastanede kalış süreleri ve ölüm oranları arasında belirgin bir ilişki olduğunu savunan çalışmalar yürütmüşlerdir. Blackburn ve Patteson [27] ise, odadaki aydınlık düzeyi ile kalp atış hızı, aktivite düzeyleri ve solunum sayısı arasında açık bir bağlantı bulmuşlardır. Glod vd. [28], hasta odalarının rengi ve bitirme malzemelerinin, saldırganlık ve motor becerilerde karışıklık gibi sorunlarla bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır.

1. Psikolojik: endişe, depresyon veya kızgınlık, 2. Fizyolojik: yüksek kan basıncı, zayıflayan bağışıklık sistemi, 3. Davranışsal: uykusuzluk, düşmanca davranış. Hastaneler, hasta insanları bazı durumlarda endişe ve hastane korkusu nedeniyle daha sağlıksız hale getirebilmekte, hastanın endişesi arttığında, bağışıklık sistemi baskı altına alınmakta ve vücut, hastalıklarla savaşabilme yeteneği açısından zayıflamaktadır. Literatürde, ağır hasta olanların, yoğun bakım ünitelerinde, sert ve tek tip olan floresan ışığına, respiratörlerin ve monitörlerin sürekli sesine ve beyaz veya yeşil duvarların oryantasyonu bozan aynılığına maruz kalmasının “ICU (yoğun bakım ünitesi) sendromu”na yol açtığına ilişkin çalışmalar bulunmaktadır. Bu sendrom, uyku bozukluğu, halüsinasyonlar ve bazı durumlarda hafif bir psikozdan oluşmaktadır.

Psikolojik olarak destekleyici tasarımlar, hastanın hastalığa eşlik ettiği bilinen stresle başa çıkmasına yardımcı olmak yoluyla, iyileşme sürecini geliştiren ilaçlar ve diğer tıbbi teknolojiye yardımcı olmaktadır. Bu durumda, hastaların hoş ve rahatlatıcı bulduğu hastane mekanları tasarlamak yoluyla stresi azaltmak ve iyileşme duygusu vermek üzere olumlu bir imge ileten hastane binaları tasarlamak önemli bir amaç haline gelmektedir. Hastane binaları ve çevrelerinin hasta sağlığına etkileri ile ilgili gözlem ve deneyimleri inceleyen araştırmalar günümüzde sağlık çevrelerinde giderek artmaktadır. Bu araştırmaların tasarım ve uygulamaya yansımaları ise, henüz gerektiği kadar etkin şekilde görülmemektedir.

Leather ve arkadaşları [14], bekleme alanlarının fiziksel yapısının, psikolojik durum ve memnuniyet düzeyi ile ilintili olduğunu vurgulamaktadırlar. Baker [15], [16], [17], Morrison vd. [18], Parthasarathy ve Tobin [19] ve Berg [20], ortamdaki ses ve gürültünün fizyolojik (kan basıncı, kalp atış hızı) ve psikolojik (uyku bozukluğu, yoğun bakım ünitelerindeki psikoz, ağrı) etkileri ile ilgili araştırmalar yürütmüşlerdir. Minckley [21], ses düzeyinin, narkotik ve sedatif ilaç kullanımını belirgin biçimde

Bu bağlamda, ‘iyileştiren hastane’ ve hastanelerde kalite kavramları öne çıkmaktadır.

50


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

kurumlarıyla bütünleşmesinin hem zihinsel, hem de fiziksel sağlığın iyileşmesi için temel olarak gerekli olduğunun ve yaratıcılık ile iyi-olma hali arasında bir ilişki olduğunun anlaşılmasından kaynaklanmaktadır.

4. İYİLEŞTİREN HASTANE VE KALİTE 4.1. İyileştiren Hastane Yakın gelecekte, ‘sağlıklı olma’ kavramının yayılması, hastanelerin, aynı zamanda sık kullanılan sağlıklı yaşama merkezleri olmalarını gerektirecektir. Sağlıklı yaşama merkezleri, ‘iyi yaşama danışmanlığı’ için bir kaynak olacaktır. Toplumda, diyet, sağlık kontrolleri, sosyal hizmetler ve yaşadığımız yerde ‘iyi olma hissi’ni güçlendirip arttıracak bir dizi etkinlik ile ilgili yardımın alınabileceği, topluma sağlıklı yaşamayı öğreten sağlık kurumları, geleceğin ‘iyileştiren hastane’ profilini oluşturacaktır.

Geleceğin sağlık binalarının iyileştirici bir çevre sağlamak üzere tasarlanması gerekmektedir. Amaç, esneklik, uzun süreli kullanım ve görsel olarak tatmin edici çevreler oluşturmak üzere kaliteli tasarımın kullanılması aracılığıyla tedavi edici özellikler elde etmektir. Gelecekte tasarlanacak iyileştiren hastanelerin tasarım kalitesi arayışları sürdükçe, çevresel iyileştirici faydalar ve bu faydalara ulaşmanın yolları bulunacak ve bu felsefeden gelen tasarım ve uygulama detayları gelişecektir.

İyileştiren hastane kavramının temelinde, hasta-merkezli olması yatmaktadır. Bu kavram, kısaca, hastanenin, tasarım ve kullanımında, hastayı sağlık bakımının odak noktası haline getirmesi ve kullanıcı katılımına imkan vermesi olarak açıklanabilir.

4.2. Hastane Binalarında Kalite Kavramı Günümüzde hastane binalarında tasarım kalitesi konusu, sadece mekan standardı ve maliyet konularının öne çıktığı tasarım anlayışına üstün gelmeye başlamıştır. Hastane binaları tasarımında hedef, yaşam kalitesini yükseltmek olmalıdır. Yaşam kalitesi, fiziksel sağlık da dahil olmak üzere, yaşamın bütün yönlerini kapsar. Hastane binalarının tasarımında nesnel faktörlerle birlikte, yaşam kalitesi açısından istekler ve psiko-sosyal gereksinmelerin önem kazanmasıyla, iyileştiren hastanelerde kalitenin sağlanması mümkün olabilecektir. Şekil 1’de İyileştiren hastane kalitesini oluşturan bileşenler ve ölçülme yolları bir tablo halinde verilmiştir.

İyileştiren hastane tasarımında, işlevsellik ve ekonomi ile birlikte algı, duyu ve duygulara hitap eden faktörler ve çevresel faktörler gözönünde bulundurulmalıdır. Sağlık kurumları doğa manzarasına yönlendirilmeli, rahatlatıcı, evi andırır mekanlara sahip olmalıdır. Dış mekanla bağlantılarda; kentsel bağlam, giriş/yaklaşım, ulaşım bağlantıları iyi düşünülmüş ve çözülmüş olmalıdır. Hastane ortamı, sosyal, manevi, estetik, hayatın kalitesini arttırmaya yönelik, iyileştirici, rahatlatıcı, uyarıcı, tutarlı, ölçü ve armoniye sahip, biçim, ışık ve malzemelere, renk, dokuya ilişkin istekleri karşılayarak, hem iç mekanlar, hem dış alanların düzenlenmesi, hem de bina kabuğundaki mimari varlığı yoluyla, bir güvenilirlik, temizlik ve profesyonellik mesajı iletebilmelidir. Günümüzde, yurtdışında sağlık kurumlarında sanatı eserleri yer almakta ve estetiğe önem verilmektedir. Bu çalışmaların ana nedenleri, sanatın sağlık 51


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

İYİLEŞTİREN HASTANE KALİTESİ

SAĞLIK VE GÜVENLİK KAL.

MEKANSAL KALİTE

İŞLEVSEL KALİTE

TEKNİK KALİTE

PSİKO-SOSYAL KALİTE

BİNA KALİTESİ

TEKNOLOJİK KALİTE

TIBBİ KALİTE

SAYISAL KALİTE

HASTA BAKIM KALİTESİ

PERSONEL KALİTESİ

POLİTİKA VE PROSEDÜR KAL.

ORGANİZASYONEL KALİTE

YÖNETSEL KALİTE

Kullanım Mek.org. Ulaşılabilirl. Boyutsal

YAPIM KALİTESİ ESTETİK KALİTE

SOSYAL KALİTE

Etki Fiziksel Öz. Biçim

Mahremiye KONFOR (Görsel, Termal, Isısal, Kokusal )

Özerklik Sosyal Destek Y tki Kentsel ve sos. uyum

AKREDİTASYON KURUMLARI

KULLANICI DEĞERLENDİRMELERİ

Şekil 1. İyileştiren hastane kalitesini oluşturan bileşenler ve ölçülme yolları

52


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

parametrelerinden olan kullanım ulaşılabilirlik aşağıda açıklanmaktadır:

4.2.1 Yönetsel Kalite Hastane hizmeti birbirine zincirleme bağlı şekilde yürütülen bir hizmet şeklidir. Hizmetlerin aksamadan yürütülmesi, hastane yönetiminin yönetim şekline, personelin sorumluluk ve kalitesi gibi çeşitli etmenlere bağlıdır. Organizasyonel kalite, politika-prosedür kalitesi ve personel kalitesi yönetsel kaliteyi oluşturmaktadır.

ve

Kullanım

Sağlık binalarında temel ihtiyaçlar, işlevsellikle ilgili olanlardır. Kullanıcıların mümkün olan en kısa ve kolay biçimde bakıma ulaşma gerekliliği, mekansal organizasyonun tıbbi personel ve bakım gerekliliklerine uygunluğu, temel gereklilikler haline gelmektedir. Yol-yön bulma ve oryantasyonun sağlanmasının, hasta ve yakınlarının endişe ve gerginliği üzerinde büyük etkilerinin olduğu bilinmektedir.

4.2.2 Hasta Bakım Kalitesi Hasta bakımı planlama ve uygulama kalitesi, sağlık kurumu ve personelinin sağlık hizmeti vermesi sırasındaki faktörlerden oluşmaktadır. Hasta bakım kalitesi, sağlık kurumundan hizmet alan kişi sayısı, iyileşme ve ölüm oranlarını etkileyen tıbbi bilginin özümsenmesi ve gerekli teknolojik olanakların ve bakım prosedürlerinin tıbbi personelce izlenmesi gibi etmenlerden öncelikle etkilenmektedir. Bakım kalitesi, hasta ve ailelerinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yaklaşımla sağlanmalı, yaşam kalitelerini iyileştirmeli ve kaynakların daha etkin kullanımını sağlamalıdır. Bakım kalitesini sayısal kalite, tıbbi kalite, teknolojik kalite olarak üç bölüme ayırmak mümkündür.

Ulaşılabilirlik

Ulaşılabilirlik, binaya ulaşım imkan ve yolları, binaya yaklaşım, yeterli park alanlarının varlığı ve mekanlardaki tüm işlev ve donatıların, tüm kullanıcılar için uygunluğu, kolaylığı ve güvenliği konularını kapsamaktadır. Psiko-sosyal kalite konuları içinde, mekansal kalitenin yanında yer alan estetik ve sosyal kalite içindeki konu başlıkları ise aşağıdaki gibi açıklanabilir (Şekil 1): •

4.2.3 Bina Kalitesi

Estetik

Estetik kalite, binanın iyileştirme işlevini ve rahatlatma duygusunu iletmesi, hasta ve ziyaretçi psikolojisine fiziksel mekanın estetik özelliklerinin katkısının göz önünde bulundurularak tasarım yapılması olarak özetlenebilir.

Bina kalitesi, hastane kalitesini doğrudan ve dolaylı yollardan etkileyen birçok faktörü barındırmaktadır. Hastane binalarının fiziksel özellikleri, gerek yönetsel, gerekse hasta bakım kalitesini de etkilemektedir. Bina kalitesi, işlevsel, psiko-sosyal ve teknik kaliteler bağlamında incelenebilir: iyileştiren hastane tasarımı kapsamında bu kalite parametrelerinin karşılıklı etkileşimi gözönüne alınarak, mekansal, estetik, sosyal kalite parametreleri ve konfor önem kazanmaktadır.

Konfor

Hasta ve ziyaretçilerin hastane deneyimleri sırasında, görsel, işitsel, termal ve kokusal konfor koşullarının sağlanması ve ergonomik tasarımın var olmasına ilişkin konular konfor başlığı altında toplanmaktadır.

Şekil 1’deki işlevsel ve psiko-sosyal kalite içinde sayılan mekansal kalite

53


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

kısa süre içerisinde kaliteli bir sağlık hizmeti ‘Kalite sunulmasını gerektirmektedir. kavramının sürekli kendini yenilemesi ve toplumun gereksinmelerine yanıt vererek gelişmesinin yolu, bu kavram aracılığıyla ortaya çıkacak zorunlulukların ve bunların ne derece uygulanabildiğinin sıkı şekilde takip edilebilmesinden, yani ölçülebilmesinden geçmektedir’ [29].

Mahremiyet ve özerklik

Toplumdan topluma derecesi değişmekle birlikte, görsel ve işitsel mahremiyetin sağlanması gerekmektedir. Özerklik ise, hasta-merkezli tasarım kavramıyla birlikte ortaya çıkan ve gün geçtikçe önem kazanan bir konudur. Özerklik kavramı, mekanı kişiselleştirebilme ve mekanları kurumsal olan tarzdan çıkarma olanaklarının sağlanmasını kapsamaktadır.

Bu noktada karşımıza çıkan sağlık sektöründe akreditasyon, çoğunlukla devlete bağlı olmayan bir birimin; sağlık kuruluşlarının bakım ve yönetim kalitesini iyileştirmek için tasarlanmış bir standartlar serisini karşılayıp karşılamadıklarını belirlemek amacıyla, kuruluşları değerlendirmeye tabi tuttuğu süreçtir. Akreditasyon, sağlık kuruluşu tarafından, hasta bakımı kalitesini arttırmak, güvenli bir çevre sağlamak, hasta ve personel için var olan riskleri sürekli olarak azaltmak için, görünür bir taahhüt üstlenilmesini sağlar. Akreditasyon gelişme için güçlü bir araçtır ve etkili bir değerlendirme aracı olarak dünya çapında önem kazanmıştır. Birçok ülkede ve farklı sektörlerde akreditasyon kuruluşları oluşturulmuştur.

• Sosyal destek ve Yetki vermek Sosyal destek sağlama konusu, hastamerkezli yaklaşımın önemli bileşenlerinden biridir. Çeşitli faaliyetlerin yer alacağı mekanlar tasarlanması yolu ile hastaların dini ve sosyal alışkanlıklarını devam ettirerek kendilerini daha az izole edilmiş hissetmeleri ve dış dünyayla bağlarını kopartmamalarına yardımcı olmaktadır. Hastaya kendi sağlığıyla ilgili kararlar konusunda yetki verme hakkının korunması ve uygulamaya konulabilmesi için, fiziksel mekanlara yapılacak bazı ekleme ve düzeltmelere olanak sağlanması gerekmektedir.

Günümüzde en yaygın olan ve gelişmişlik derecesi nedeniyle dünyada en fazla kabul gören akreditasyon sistemi ise, Amerika’da kurulmuş olan JCAHO ve bu sistemin yan dalı olan, uluslararası çapta uygulama alanına sahip JCI akreditasyon sistemleridir. Bu sistemler, ülkemizde de bazı hastaneler tarafından uygulanmaktadır. Uluslararası akreditasyon felsefesi; ‘maksimum başarılabilir standartlara sahip, hasta-merkezli olan, kültürel olarak kolayca uyum sağlanabilir ve sürekli gelişimi teşvik eder’ olarak tanımlanmaktadır.

Teknik Kalite: • Sağlık ve güvenlik İyileştiren hastane tasarımında önemli bir yere sahip olan güvenlik, kurumun, hastalar, ziyaretçiler ve personel için güvenli bir fiziksel ortam yaratması, hastane içindeki enfeksiyon kontrolü, düşme ve yaralanmalar, emniyet, hırsızlık, gasp olayları, doğal ve diğer afetlere hazırlık, yangın korunması ve su-elektrik kesintileri konularını kapsamaktadır. 4.3

Sağlık Binalarında Kalitenin Ölçülmesi Ve Akreditasyon

JCI Akreditasyon sisteminde teknik, yönetsel ve hasta bakım kalitesine yönelik irdelemelerin oldukça detaylı olduğu görülmektedir. Buna karşın, bina kalitesi parametrelerine ilişkin standartlar sistemde

Hasta tedavi ve bakım işlevlerinde meydana gelen değişim, hastanelerin yapılanma, tasarım ve işlevlerini etkilemekte ve hastalara mümkün olan en 54


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

çözülmesi için hasta-merkezli tasarım anlayışının geliştirilmesi gerekmektedir.

daha az yer almaktadır. Bu durum, JCI’nın A.B.D. için ulusal sistemi olan JCAHO sisteminde, bina kalitesi ile ilgili birçok standardın, AIA veya ülke mevzuatlarına yönlendirilerek daha az yer almasından kaynaklandığı söylenebilir. JCI Akreditasyon standartları detaylı şekilde incelendiğinde, standartların hasta-merkezli anlayış doğrultusunda oluşturulma çabalarına karşın, henüz yeterince hastamerkezli olmadıkları, hastaların psikososyal gereksinmelerine cevap verecek şekilde hazırlanmış standartların mevcut olmadığı ve mimari tasarım kalitesinin fazla irdelenmediği görülmektedir. 4.4

Hasta-merkezli tasarımın özellikleri, akreditasyon standartları ve yapılan alan çalışmalarının sonuçları bağlamında bina kalitesine yönelik olarak aşağıdaki gibi sıralanabilir: •

Hasta-merkezli tasarım, işlevsel olmalıdır:

Bina, işlevsel dolaşım ve mekansal organizasyon bakımından, kullanışlı ve verimli olmalıdır. Tasarımda çok-amaçlı toplum kullanımlarına yer verilmelidir. Tasarım, uygun mekan standartlarını yansıtmalı, karşılanmasına ihtiyaç duyulan bütün teknik standartları içermelidir. Bu standartlar, hem akreditasyon için gerekli olan standartlar, hem de yasal düzenlemelerdir. Tasarım, bina kabuğunun tahmin edilen yaşam süresi içinde gereken esnekliğe, malzeme seçimine ve ekonomik ve çevresel faktörler göz önüne alınarak sürdürülebilirliğe olanak sağlanmalıdır. Bina, değişen istekleri karşılayabilmek ve gelecek gelişmelere cevap verebilmek için değişebilir ve adapte edilebilir şekilde tasarlanmalıdır.

Hasta-merkezli Tasarım

Önceki bölümlerde, sağlık binalarının tasarım hedeflerinde temel bir değişim yaşanmakta olduğu ve insan üzerine odaklanılmasının öneminden bahsedilmiştir. Hasta-merkezli tasarım, sağlık bakımında yaşanan değişim ve dönüşümlerin tümüne, hastalar açısından cevap vermeli ve bütün ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Akreditasyon sistemleri ile ölçülen yönetsel ve hasta bakım kalitesi yanı sıra, hasta-merkezli tasarım gerekliliklerinin ortaya konulması gerekmektedir. NHS’ye göre, “Sağlık Bakımı Merkezleri, hasta ve hasta yakınlarına yüksek kalitede hizmet sunabilmek için planlanmış ve tasarlanmış olmalıdır. Tasarım, hastaların yüksek kalitede hizmet aldıklarına güvenlerinin gelişmesine yardımcı olmalıdır. Bu noktada, işlevsel ve çevresel ihtiyaçlara olduğu kadar, sağlık binalarının görsel yönlerine de önem verilmelidir. Hastalar ve yakınları endişeli olabilir, bina tasarımı hastanın stresini yatıştırmaya yardım etmelidir. Halka açık alanların çoğunda, özellikle bekleme alanlarında özel bir dikkat gösterilmesi gerekir” [30]. Sağlık kuruluşları, hastanelerin, steril, soğuk imajlarını azaltmak ve bunun yerine daha rahat, hoş karşılayıcı mekanlar tasarlamak için yeni yollar aramaktadırlar. Bu sorunun

Hasta-merkezli tasarım ulaşılabilir olmalıdır:

Hastane binası ve çevresi herkes için ulaşılabilir olmalıdır. Binaya, yaya ve engelli ulaşımının düşünülmüş ve çözülmüş olması, ambulans, toplu taşıma araçları, servis ve yangın araçları için çözümler üretilmiş olması ulaşılabilirlik için temel şartlardandır. Hasta ve ziyaretçi araçları, personel, hastane araçları ve ambulanslar için uygun ve yeterli park alanları bulunmalıdır. Hastane binasının içinde, tekerlekli sandalyenin gerekli bütün mekanlara ulaşımının olması, bankoların tekerlekli sandalyedekiler için alt seviyede bir parçasının olması gerekmektedir. (Şekil 2). 55


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

Hastane binası sosyal anlamda da herkes için ulaşılabilir olmalı, hastayı korkutucu değil, dostça, rahatlatıcı ve insani boyutlarda oluşturulmalıdır.

Düğüm noktaları ve yön bulma için diğer karar verme noktalarında haritalar bulunmalıdır. Tasarım sırasında, oryantasyon için nirengi noktaları gibi başka yardımlar sağlanmalıdır. Koridorlar; renk veya doku gibi ayırt edici bir özellik ile belirlenmelidir (Şekil 3). Farklı bölümler, tasarımda oluşturulacak farklılıklarla ayırt edilebilmelidir. •

sosyal

Sosyal desteği zenginleştiren tasarım özelliklerinin varlığı, hasta-merkezli tasarımda oldukça önemli faktörlerdendir. Hastane içinde dini mekanlar, hastalara kişisel bakım sağlayacak alanlar ile hastalar ve yakınlarına (çocuk bakım olanağı dahil) rahat oturma ve görüşme olanağı sağlayan mekanlar tasarlanmış olmalı, oturma birimleri farklı amaçlara uygun olarak farklılaşmış olmalıdır. Hastane binası, sosyal amaçlı kullanıma olanak vermelidir.

Şekil 2. Resepsiyon bölümündeki alt seviye ve şeffaflığın kullanımı (Kaynak: Total Clinic)

Hasta-merkezli tasarım, destek sağlamalıdır:

Hasta-merkezli tasarım, ‘yön – yol bulma’ya yardımcı olmalıdır:

Bina plan şemasının okunabilir olması, girişe yakın bir bilgi danışma kaynağı bulunması yön bulma konusunda başlıca gerekliliklerdendir. İşaretler açıkça görülebilmeli ve işaretleme sistemi hiyerarşik olmalıdır.

Hasta-merkezli vermelidir:

tasarım,

yetki

Hastane ortamının hastanın karar vermesine yarayan tasarım özellikleri olmalıdır. Bu, hastalıklar üzerine araştırmalar için kitap veya bilgisayar bulunan bir kütüphane gibi mekan ve imkanlarla sağlanabilir. Hasta, ailesi ve tıp personeli arasında etkileşim ve iletişim kurulmasına olanak veren mekanlar bulunmalıdır. •

Hasta-merkezli mahremiyet sağlamalıdır:

ve

tasarım, özerklik

Hastane mekanlarında; hem görsel, hem akustik mahremiyet sağlanmış olmalıdır. Halka açık alandan özel alana (hasta oda ve yataklarına) doğru artarak giden bölgesel bir mahremiyet hissi sağlanmalıdır. Yoğun bakım bölümünde görsel açıklık ve ulaşılabilirlik, bakım düzeyi ile

Şekil 3. Koridorları ayırt edilebilir hale getirmek ve algıda uzun bir koridor etkisinden kaçınmak için bir çözüm (Kaynak: Total Clinic)

56


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

4). İyileşmeye olan ciddi katkılarından ötürü, manzaranın doğal olarak sağlanması mümkün olmayan mekanlarda değişik çözümler bulunmalı, doğa iç mekanlara taşınmış olmalıdır (Şekil 5).

bağlantılandırılmış olmalıdır. Aydınlatma ve sıcaklık gerektiğinde hasta tarafından kontrol edilebilmeli, bireysel olarak kullanılabilecek televizyon, müzik gibi seçenekler bulunmalı ve tasarımda genel olarak çocukların gereksinmeleri düşünülmüş olmalıdır. •

Hasta-merkezli olmalıdır:

tasarım,

estetik

Hastane binasının mevcut binalarla ilişkisi, arsa kullanımı ve şehir planlaması gereklerini karşılamasına dikkat edilmelidir. Topluma ve kentsel bağlama olumlu katkıları olan, estetik olarak hem iç hem de dış mekanda kullanıcı dostu ve iyileştirici bir çevre yaratan, bir tasarım oluşturulmalıdır. İyileşme sürecini hızlandırmak için; mekanlarda ferahlık, etkisi uyandıran, renk, doku, ışık, manzara ve sanat eserleri, donatı bulunmalı, müzik doğru mekanlarda, doğru tarz ve ses seviyesinde kullanılıyor olmalıdır.

Şekil 5. Manzaranın doğal olarak sağlanmasının mümkün olmadığı durumlarda doğanın iç mekanlara taşınması (Kaynak: Healthcare Design Magazine)

Binanın mekanlarında konut ölçeğinin hissedilmesi, tasarımın evi andırması, yerel kültürü yansıtması ve kurumsal olmayan bir duygu vermesi hasta-merkezli tasarımın önemli özelliklerindendir. •

Hasta-merkezli olmalıdır:

tasarım,

güvenli

Hasta-merkezli tasarımda, sağlık ve güvenlik için tasarım ilkesine uyulmalıdır. Tasarımda olası yangın, doğal afetler, felaketler ve kriz senaryoları düşünülerek, hastane binasında önlemler alınmış olmalıdır.

Şekil 4. Doğanın iç mekana taşınması. (Kaynak: Healthcare Design Magazine)

4.5

Bekleme alanları, hasta odaları, koridorlar, personel alanları gibi mekanlarda yeterli doğal ışık olmalı, hasta yatakları doğa veya birbiri ile etkileşim sağlayacak şekilde düzenlenmelidir.

İyileştiren Hastanelerde Kullanıcı Katılımlı Tasarım

İyileştiren bir hastane, kullanıcılarının ihtiyaçlarına tam olarak cevap verebilmelidir. Hastane binalarının kullanıcıları 3 ana grupta toplanabilir:

Doğanın şelaleler, akvaryumlar veya bitkiler şeklinde iç mekana taşınmış olması gibi pozitif uyarılar tasarlanmış olmalıdır (Şekil

57


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

önemsenen konular, kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlayan, iyileşmeleri ve hayatlarındaki değişikliklere adapte olabilmeleri için ihtiyaçları olan faktörler hakkında ve sağlık kurumu çevresinin üzerlerindeki etkileri gibi konuların anlaşılmasında gereksinim duyulacak bilgileri kullanım sonrası değerlendirmeler yardımıyla tasarımcıya gerçek anlamda verebilmektedirler. Sağlık bakımında ‘iyileştiren’ ortamlar yaratma uğraşısı sırasında, hasta ve yakınlarının hastane mekanlarını algılayış biçimlerinin anlaşılması gerekmektedir.

1. Yönetim: kamu veya özel sektöre ait olan hastanelerde hastane yönetiminde çalışanlar; 2. Tıbbi personel: doktorlar, hemşireler, teknisyenler, hasta bakıcılar ve hasta bakımıyla ilgilenen diğer personel; 3. Hasta ve hasta yakınları: yatılı veya ayakta bakılan hastalar, kontrol, eğitim ve toplantılara katılan geçici kullanıcılar ile bu kişilerin yakınları. Sağlık bakımının verildiği ortamlarda, kullanıcı gereksinmelerinin karmaşıklığı, diğer bina türlerine göre en üst seviyededir. Tasarım hataları veya eksiklikleri hastaların yaşamını tehdit edebilecekleri gibi, işletme ve kullanım zorlukları ile bağlantılı olarak da maliyeti arttırıp, tıbbi personelin performansını azaltabilmektedirler. 4.5.1 Yönetim Katılımı

ve

Tıbbi

Geleceğin sağlık hizmetinde, hastaya odaklanmaya olan yaklaşımın sonucu olarak, mimarlar, hastaların yaşam kalitelerine katkıda bulunan binalar yaratmak için çalışacaklardır.

Personelin Tasarımcılar bazen, sağlık binalarını tasarlarken, tasarımlarını hastaların gözünden göremedikleri için, hastalarda olumsuz duygular uyandıran mekanlar yaratabilmektedirler. Birçok tasarımcı ve sanatçının tercihleri, halkın beğenilerinden oldukça uzakta olabilmektedir. Tasarımcıların, hastane ortamının yansıtması gerekenleri öngörmek veya tahmin etmekle, yanılgıya düşmeleri olasıdır.

Yönetim, sağlık kurumuna ait kararları vermek ve kurumun gelecekteki politikalarını belirlemek açısından karar verici bir rol oynadığından, tasarımda yönetimin katılımı oldukça önemli bir konudur. Hastane binasında yapılacak değişiklikler, adaptasyonlar ve binanın büyütülüp genişletilmesi için gerekli karar ve uygulamaların takibi, tıbbi aletlerin alınması, yeni teknolojinin takibi, akredite olma isteği ve bu sürecin başlatılması gibi konular, yönetimin aldığı kararlardır. Uygun tasarımın yapılması işten kaynaklanan sağlık sorunlarının azaltılmasına yarayabilir. İyi bir tasarım, personel için de birçok fayda sağlayabilmektedir. Bunlar; stresi azaltmak, rahat ve hoş bir çalışma ortamı sağlamak ve işe gelmeme sürelerini kısaltıp personel devir oranlarını azaltmak gibi konulardır. 4.5.2 Hasta ve Katılımı

Hasta

‘İyileştiren hastane’ tasarımında, kullanıcılarla sürekli bir iletişim önemlidir. Sağlık kuruluşları tasarımı, mimarlık içinde karmaşık ve çok boyutlu bir sürece doğru gelişim göstermektedir. Bu durum içerisinde tasarlama süreci, tasarlamanın kullanıcı katılımı aşamasında elde edilen ve bilgi kalitesinin doğrudan tasarım özelliklerini yansıttığı bir veri toplamasını içerir. Hastane binalarında, hastalar için rahatlatıcı mekanlar tasarlarken, bu mekanları aynı zamanda personel için de işlevsel hale getirmek, tasarımla ulaşılması gereken ana hedeflerden olmalıdır. Stroppel-Johnson [31], doğrudan

Yakınlarının

Hasta ve hasta yakınları, hastanedeki deneyimlerinin öznel değerlendirmeleri, 58


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

gözlemlerle, iş akışının daha derinlemesine araştırılabilmekte olduğu ve böylece, çözümlerin sadece tasarımcının yaptığı bazı tahminler yoluyla değil, deneyimlerle ortaya çıkacağını belirtmektedir.

Sonuç olarak, hasta-merkezli, ‘iyileştiren hastane’ tasarımları için vazgeçilemez bir özellik; ‘kullanıcı katılımlı tasarım’dır. Şekil 6’da iyileştiren hastanelerde tasarım kalitesinin gelişimini hedefleyen kullanıcı katılımlı tasarımın döngüsel süreci şematize edilmiştir. Şekilde yer alan bilgi toplama süreci, seçenek üretme aşaması, tasarım ve uygulama süreci, kullanım ve değerlendirme süreçlerinin, hastane kalitesini oluşturacağı görülmektedir. Hastane kalitesi ise, kalite ve mevzuat geliştirme, bunun sonucu olarak ise mevcut binalarda reorganizasyon veya yeni tasarımlarda iyileşmeye sebep olacaktır. Sonuçta ortaya çıkan iyileştiren hastaneler ise bilgi toplama sürecine katkıda bulunarak, döngünün devamını sağlayacağı öngörülmektedir.

Hasta ve yakınlarının görüşlerine başvurulmadan tasarlanmış mekanlar, bu kullanıcı grubu üzerinde baskı ve strese neden olabilmektedir. Hastalar için destekleyici bir ortamın sağlanması, mekanın her boyutunun tasarımıyla sağlanmalıdır. Bu sadece, mekanların ölçüsü veya şekli gibi fiziksel özellikleriyle değil, aynı zamanda hastalar tarafından, tıbbi işlemler sırasında gözlemlenen ve çevreyi de saran görsel, işitsel ve kokusal uyaranlara yönelik yanıtları da içermelidir.

PROFESYONEL

YÖNETİM

HASTA ve YAKINLARI

PERSONEL

KULLANICI KATILIMI

YÖNETİM

İYİLEŞTİREN HASTANELER

DİĞER UZMANL.

KULLANIM SÜRECİ

MÜHENDİSLER

SEÇENEK ÜRETME, TASARIM VE UYGULAMA SÜRECİ

MİMARTASARIMCI

MEVZUATAKREDİTASYON GEREKLİLİKLERİ

DENEY TEMELLİ ARAŞTIRMALAR

ÖLÇÜMLER

LİTERATÜR

BİLGİ TOPLAMA SÜRECİ

PERSONEL: DOKTOR HEMŞİRE HASTABAK. HASTA VE YAKINLARI

DEĞERLENDİRME SÜRECİ

• •

REORGANİZASYON YENİ TASARIM

• •

KALİTE GELİŞTİRME MEVZUAT GELİŞTİRME

HASTANE KALİTESİ

PERFORMANS KRİTERLERİ AKREDİTASYON SİSTEMLERİ KULLANIM SONRASI DEGERLENDİRME

Şekil 6. İyileştiren hastanelerde tasarım kalitesinin gelişimini hedefleyen kullanıcı katılımlı tasarımın döngüsel süreci

59


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

ve iç mekanlar oluşturmanın önemi, hasta psikolojisini, hasta sağlığını ve yararını doğrudan etkilemesinden kaynaklanmaktadır.

5. SONUÇLARIN TARTIŞILMASI VE İLERİYE DÖNÜK ÖNERİLER Mimarlık ve tıp meslekleri arasındaki ilişki gün geçtikçe daha fazla farkına varılan ve önem verilen bir konu haline gelmektedir. Sağlık alanına, mimarlık ve sanatın büyük oranda katkılarının olacağı görüşünden hareketle, bu konuda yapılan gerek kuramsal, gerek pratik çalışmalara hız verildiği görülmektedir.

‘İyileştiren’ sağlık kurumları yaratabilmek ve sağlık kurumları kalitesini yüksek seviyelere taşıyabilmek, çevrenin hasta üzerinde kanıtlanmış olan etkisini dikkate alarak standartları yeniden düzenlemekle mümkün olacaktır.

Eski çağlarda tıp bilgisinin yetersiz olduğu dönemlerde sahip olunan anlayış, son yıllarda tekrar benimsenmeye başlanmış, özellikle batı ülkeleri, alternatif tedavi, iyileştirici ortamlar ve “iyi olma” hissine odaklanmıştır.

Hastane binaları tasarım sürecinde, politik kararların, sadece fiziksel, finansal ve yönetsel faktörleri kapsamak yerine, duyusal ve duygusal faktörleri de kapsamasının gereği açıktır. Bu kararların içine sözü edilen faktörlerin de katılabilmesi, performans standartlarına, maliyet limitleri, yönetimle ilgili hedefler veya iş akışı prosedürleri ile birlikte, duyusal ve duygusal faktörleri de kapsayan uygun mekan standartları ve iyileştiren çevresel standartların oluşturulmasıyla mümkün olacaktır.

Gerek fiziksel özellikleriyle iyileşme sürecine katkıda bulunabilen, gerekse toplumu sağlıklı zamanlarında da kendilerine yönlendirebilme becerisiyle donatılmış olan ‘iyileştiren hastaneler’, gelecekte sağlık alanında varılması hedeflenen noktayı anlatmaktadırlar. Bu amaçlara varılması ise, kalitenin sürekli arttırılması, kullanıcı katılımlı tasarıma önem verilmeye başlanması, hastamerkezli tasarım kavramının iyice anlaşılması ve uygulanmasıyla mümkün olacaktır.

İyileştiren hastane kalitesini oluşturan yönetsel kalite, hasta bakım kalitesi ve bina kalitesini oluşturan parametrelerin tümünün birlikte ele alınarak tasarım yapılması gerekmektedir. Psiko-sosyal kriterleri önemsemeden, ekonomik ve fiziksel verilere tek başına önem verilmesi iyileştiren hastane mimarisine gerektiğinden az önem verilmesine neden olmaktadır. Tasarım açısından oldukça önemli olmalarına karşın, metrekare olarak alan tahsisleri, elektrik ve mekanik sistemlerin hesapları ile ilgili şartnameler, sadece sağlık, güvenlik ve teknik standartların karşılanmasını sağlamak için tasarımın ana noktalarını belirleyebilmektedir. Mekanların, kullanıcılarının psikolojik durumlarını nasıl etkilediğini, olumlu veya olumsuz yönlerini değerlendirmek bu konuların dışında kalmaktadır. Bu nedenle, İstanbul ilinde bulunan ve aynı kuruluştan akreditasyon belgesi almış olan üç hastanede yapılan araştırmada, gerek tıbbi personelin gerekse

Yapılan araştırmalar, mimarlık ve tıp bilim alanlarının birbirleriyle yakın ilişki içinde olduklarını, dünya çapında sağlık politikalarının sağlık bakımı hizmetlerini geliştirmeye yoğunlaştıklarını, hastamerkezli bakıma verdikleri önemin ve bu konuda yapılan çalışmaların gün geçtikçe arttığını göstermektedir. Hasta-merkezli bir bakım ortamının kalitesinin sağlık çıktılarında olumlu bir sonuç alınmasına yardımcı olduğu, içinde yaşanılan ortamın kalitesinin sağlık açısından önem taşıdığı görülmektedir. Sağlık binalarının tasarım kalitesinin, yüksek kalitedeki çevresel faktörlerin ve toplum temelli, kolayca ulaşılabilir, dostça karşılayan sağlık binaları 60


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

verilmelidir. Ülkemiz için düşünülen akreditasyon sistemine bakış açısının da, sadece akreditasyonun öngördüğü standartlarla sınırlı kalmayarak, tasarım kalitesini yükseltecek araçların da geliştirilmesi yönünde olması gerekmektedir.

hastaların, hastane ortamlarına davranışsal olarak nasıl cevap verdikleri de araştırılmıştır. Hastanelerin sağlıklı kalma amacıyla da kullanılmaya başlanacağı öngörülerek, gelecekteki hastane tasarımlarında sosyal donatılara daha fazla yer verilmesi gerekliliği saptanmıştır.

Sağlık binalarının düzeltilmesi ve kalite eşiğinin yükseltilmesi için Sağlık Bakanlığı’nın bilimsel araştırmalara verdiği önemi arttırması, üniversitelerle daha yakın işbirliği içinde olunması ve ulusal bir akreditasyon programının önerilere uygun olarak hazırlanmasının gerektiği düşünülmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde hastanelerin bölümlere ayrılmış olması, kampus şeklinde olmaları gibi birçok özelliğin Batı’da yıllar sonra pavyon tipi hastanelerin tasarlanması zamanında başlamış olduğu görülmektedir. Sağlık sektöründe değişen paradigmaların bir sonucu olarak, Anadolu kültüründe var olan hasta-odaklı sağlık kampusu anlayışını tekrar kazanmak gerektiğinin önemi tespit edilmiştir. Türkiye’deki önemli hastaneler tarafından kullanılan mevcut akreditasyon programlarının ulusal olmamalarının yanında, hasta-merkezli yaklaşımı ve psikososyal gereksinmelerin mimari tasarımla yerine getirilmesini yeterli düzeyde sorgulamamaları çalışmanın sonucunda bir eleştiri konusu haline gelmektedir. Halen uygulanmakta olan akreditasyon sisteminin, yönetsel kaliteyi ve bir oranda da hasta bakım kalitesini hedefleyen standartlarının yanı sıra, kullanıcı ihtiyaçlarına daha fazla hassasiyet gösteren, bina kalitesini ve dolayısıyla da psiko-sosyal kaliteyi göz önüne alan akreditasyon sistemi şekline dönüştürülmesinin önemi ortaya çıkmıştır. Ülkemizde, kapsamlı bir ulusal akreditasyon programı oluşturulmalı ve standartları halihazırda kullanılan akreditasyon standartlarından daha geniş kapsamlı tutularak, mevcut sistemlerin de bir adım önüne geçilmelidir. Çevresel kalite ve bunun sağlık bakımına olabilecek etkilerinin önemi hakkındaki bilgiler, bugüne kadar uygulamaya konmada yetersiz olmuştur, oluşturulacak ulusal akreditasyon sisteminde bu bilgi ve verilere yer 61


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

KAYNAKLAR [11] Carpman, J. R., Grant, M., & Simmons, D., (1983), ‘Wayfinding in the hospital environment: The impact of various floor numbering alternatives’, Journal of Environmental Systems, 13(4), 353-364, USA

[1] Miller, R. L., Swensson E. S., (2002), “Hospital and Healthcare Facility Design”, W. W. Norton & Company, New York. [2] Cohen-Mansfield, J., & Werner, P., (1999), ‘Outdoor wandering parks for persons with dementia: A survey of characteristics and use’, Alzheimer’s Disease and Associated Disorders, 13(2), 109-117, Lippincott Williams and Wilkins, USA .

[12] Carpman, J. R., Grant, M. A., & Simmons, D. A., (1985), ‘Hospital design and wayfinding: A video simulation study’, Environment & Behavior, 17(3), 296-314., published by Sage Publications Inc., USA

[3] Diette, G. B., Lechtzin, N., Haponik, E., Devrotes, A., & Rubin, H. R., (2003) ‘Distraction therapy with nature sights and sounds reduces pain during flexible bronchoscopy: A complementary approach to routine analgesia’ Chest, 123(3), 941-948.

[13] Ulrich, R., (2000), Stokholm’deki İkinci Uluslararası Sağlık Konferansı’nda sunulan bildiri: Purves, G., 2002, Healthy Living Centres: A Guide to Primary Health Care Design, Architectural PresElsevier Science, Oxford’dan alınmıştır.

[4] Tse, M. M. Y., Ng, J. K. F., Chung, J. W. Y., & Wong, T. K. S., (2002a), ‘The effect of visual stimuli on pain threshold and tolerance’, Journal of Clinical Nursing, 11(4), 462-469.

[14] Leather, P., Beale, D., Santos, A., Watts, J., & Lee, L., (2003), ‘Outcomes of environmental appraisal of different hospital waiting areas’, Environment & Behavior, 35(6), 842-869.

[5] Tse, M. M. Y., Ng, J. K. F., Chung, J. W. Y., & Wong, T. K. S, (2002b), ‘The effect of visual stimulation via the eyeglass display and the perception of pain’, CyberPsychology & Behavior, 5(1), 65-75.

[15] Baker, C. F., (1984), ‘Sensory overload and noise in the ICU: Sources of environmental stress’, Critical Care Quarterly, 6(4), 66-80, Lippincott, Williams and Wilkins, USA. [16] Baker, C. F., (1992), ‘Discomfort to environmental noise: Heart rate responses of SICU patients’, Critical Care Nursing Quarterly, 15(2), 7590, Lippincott, Williams and Wilkins, USA.

[6] Katcher, A., Segal, H., & Beck, A., (1984), ‘Comparison of contemplation and hypnosis for the reduction of anxiety and discomfort during dental surgery’, American Journal of Clinical Hypnosis, 27(1), 14-21, USA

[17] Baker, C. F., Garvin, B. J., Kennedy, C. W., & Polivka, B. J., (1993), ‘The effect of environmental sound and communication on CCU patients' heart rate and blood pressure’, Research in Nursing & Health, 16(6), 415-421,Wiley Periodicals, USA

[7] Frumkin, H., (2001), ‘Beyond toxicity: Human health and the natural environment’, American Journal of Preventive Medicine, 20(3), 234-240, USA.

[18] Morrison, W. E., Haas, E. C., Shaffner, D. H., Garrett, E. S., & Fackler, J. C., (2003), ‘Noise, stress, and annoyance in a pediatric intensive care unit’, Critical Care Medicine, 31(1), 113-119.

[8] Ulrich, R. S., (1999), ‘Effects of gardens on health outcomes: Theory and research’, C. Cooper Marcus & M. Barnes (Eds.), Healing Gardens, John Wiley and Sons Inc., New York’dan alınmıştır.

[19] Parthasarathy, S., & Tobin, M. J., (2004), ‘Sleep in the intensive care unit’, Intensive Care Medicine, 30(2), 197-206.

[9] Ulrich, R. S., & Gilpin, L., (2003), ‘Healing arts: Nutrition for the soul’, In S. B. Frampton, L. Gilpin & P. Charmel (Eds.), Putting patients first: Designing and practicing patient-centered care (pp. 117-146).: Jossey-Bass Publ., San Francisco.

[20] Berg, S. (2001). Impact of reverberation time on sound-induced during sleep. Sleep, 24(3), 289-292.

[10] Brown, B., Wright, H., & Brown, C., (1997), ‘A post-occupancy evaluation of wayfinding in a pediatric hospital: Research findings and implications for instruction’ Journal of Architectural and Planning Research, 14(1), 35-51, Locke Science Publishing Co., USA

reduced arousals

[21] Minckley, B. B., (1968), ‘A study of noise and its relationship to patient discomfort in the recovery room’, Nursing Research, 17(3), 247-250, Lippincott Williams and Wilkins, USA.

62


YTÜ Mim. Fak. E-Dergisi Cilt 2, Sayı 1, 2007

A. S. Ergenoğlu, A. Aytuğ

[22] Topf, M., & Dillon, E., (1988), ‘Noise-induced stress as a predictor of burnout in critical care nurses’, Heart&Lung, 17(5), 567-574, Elsevier, USA.

Fotoğraf kaynakları: Jeong, J. (ed), (2003), Total Clinic, CAPress Co., Ltd., Seoul, Korea

[23] Topf, M., & Thompson, S., (2001), ‘Interactive relationships between hospital patients' noiseinduced stress and other stress with sleep’, Heart & Lung, 30(4), 237-243.

Peck, R (ed.), Healthcare Design september 2004, vol 4, no 3, Communications LLC., Cleveland

[24] Topf, M., Bookman, M., & Arand, D., (1996), ‘Effects of critical care unit noise on the subjective quality of sleep’ Journal of Advanced Nursing, 24(3), 545-551. [25] Beauchemin, K. M., & Hays, P., (1996), ‘Sunny hospital rooms expedite recovery from severe and refractory depressions’ Journal of Affective Disorders, 40(1), 49-51., Royal Society of Medicine, UK. [26] Beauchemin, K. M., & Hays, P., (1998), ‘Dying in the dark: Sunshine, gender and outcomes in myocardial infarction’ Journal of the Royal Society of Medicine, 91(7), 352-354, Royal Society of Medicine Pres Ltd.,UK. [27] Blackburn, S., & Patteson, D., (1991), ‘Effects of cycled light on activity state and cardiorespiratory function in preterm infants’, Journal of Perinatal & Neonatal Nursing, 4(4), 47-54, Lippincott Williams and Wilkins, USA. [28] Glod, C. A., Teicher, M. H., Butler, M., Savino, M., Harper, D., Magnus, E., et al. (1994), ‘Modifying quiet room design enhances calming of children and adolescents’, Journal of the American Academy of Child and Adolescent Psychiatry, 33(4), 558-566. [29] Çoruh, M., (1998), ‘Hastanelerde kalite belgesi alma girişimi ve ötesi’, Modern Hastane Yönetimi, Sayı 4, Sayfa 4-5, İstanbul. [30] NHS Estates (1995), ‘Health Building Note 36, Local Healthcare Facilities’, London: Purves, G., 2002, Healthy Living Centres: A Guide to Primary Health Care Design, Architectural Pres-Elsevier Science, Oxford’dan alınmıştır. [31] Stroppel-Johnson, D.R., (1998) “Healthcare Facilities Programming: An Analysis with Focus on Communication Methods”, M.S., University of Cincinnati ,Department of Architecture of the College of Desin, Architecture, Art and Planning, Cincinnati.

63

Magazine, Medquest

Profile for KAREPUBLISHING

Megaron 2007-1  

Megaron 2007-1

Megaron 2007-1  

Megaron 2007-1

Advertisement