Issuu on Google+

39. SAYI YAZILARI

SAHTE ŞANS DEVİRLERİ Necip Fazıl KISAKÜREK Başımızda düne, çeyrek asır evveline kadar gelen idarenin biricik özrü, kendi zamanına göre insanlığın içinde yüzdüğü dünya buhranıydı. Bu idare farkında değildi ki, bu hal de onun biricik talihiydi. Asıl talihsizlik yani hadiseler tarafından himaye imtiyazından mahrum kalma vaziyeti, daha doğrusu tam istihkakına rücu anı, yarın, bir dünya muvazenesi kurulduğu zaman belli olacak ve o vakit günlük ölçüler içinde bile bu milleti ayakta tutabilme zorluğu birden bire belli olacaktır. Bakalım o zaman da başımızda kim ve ne, hangi idare bulunacaktır. Amerika’nın, bizden, bütün yardımını hiç olmazsa bazı ıvazlar mukabili olarak isteyeceği veya büsbütün keseceği, Batı piyasasının piyasamızdan hiçbir şey çekemeyeceği; bütün kaynaklara malik Garp demokrasyalarının bize 180 derece arka çevireceği, Çin ve Hint pazarlarına giden hava ve karayollarının belli başlı zabıtalar altına alınmak isteneceği, Türk Milletinden ise boşlukta mekân işgal etme hassası adına hangi şahsiyet ve ehliyete malik bulunacağı sorulacağı gün, başımızda bulunacak olan devlet mümessilleri, eğer hâlâ dünkü ölçünün bir devam ve istihalesini ifade edeceklerse, halimiz duman olacaktır. Zira gelmesi mukadder görünen böyle bir gün; sun’i tedbir ve sahte talih devirlerinin paydosunu da beraber getirecektir. Bütün bir mazi, hal ve istikbal mikyasiyle dünya çapında nefs muhasebelerine girişen cins kafaları ve gerçek düşünürleri yetiştiremedikçe, alınan bütün tedbirler, yanık bir elin acısını muvakkaten dindirmek için kendisini suya batırıp daha korkunç acıları istikbale tâlik etmesinden farklı olmayacak; ve herkes sahte talih tedbirleriyle gününü gün etmeye bakacaktır. Her madde, her mâna ve her şey gibi kadının da bütün vücut ve hikmeti, keyfiyeti ve mevkii İslâm’da... Kadın, İslâm’da, kendisine Şeriat yolundan ulaşmak şartiyle sevgili bir varlıktır. Yeryüzünün Efendisi ve Peygamberler Peygamberi ki buyurmuşlardır ki: “Bana dünyanızda üç şey sevdirilmiştir: Kadın, güzel koku ve namaz...” Hemen anlamak gerektir ki, meşru şekiller ve hadler içinde kadına bağlılık, Yeryüzünün Efendisi ve Peygamberler Peygamberinin mizacına uymak bakımından İslâm î ve makûl bir hâdise... İslâm’ın zâhir ve bâtın çerçevelerinin bütün kahramanları bu şekiller hadler içinde kadına bağlı kalmışlardır. Ruhbaniyeti kabul etmeyen İslâm, bâtınî büyük marifet yolunda nefs körletmenin usûlü olarak kadından uzak durmayı kabul etmez. Aksine büyük marifet yolunda, meşru şekiller ve hadler içinde kadın alâkası şarttır. Kadın, İslâm’da, her şeyden evvel derin bir hayâ mevzuudur; ve bütün mahrem köşeleriyle çepçevre hisarlar ortasında yükselen bir saray gibi, edep, ismet ve gizlilik surlariyle halkalanmıştır. Mukaddes İslâm Şeriatı, kadını, her noktasiyle kocasının nazarlarına helâl olarak teslim ettikten sonra, onun cemiyet hayatını, mahremi bulunduğu veya bulunmadığı insanlara karşı ayrı ayrı görünüş şekilleriyle ve son derece sarahatle tanzim etmiştir. İslâm cemiyet ve beldesinin büyük meydanında ve bütün nazarlara karşı kadın, yüzünden, el ve ayaklarından başka hiçbir noktasını çıplak olarak gösteremeyecek derecede hayâ ve hicap ifade eder. Tek tel saçın bile dâhil olduğu bu hayâ ve hicap şartları yerine geldikten sonra kadın, aynı İslâm cemiyet ve beldesinin aynı meydanında en faal ve en vazifedâr bir unsur olabilir. Kadını kafes arkalarına ve haremlere hapsetmek, hiç kimsenin karşısına çıkarmamak ve topuğundan saçına kadar simsiyah bir torba içine sokup öylece ve bir ân için cemiyet koridorundan geçirivermek, İslâmî ölçü ve gereklerin emrettiği bir iş değildir. Her bakımdan mükemmel olan dine bir şey eklemek veya ondan bir şey eksiltmek, dini anlamamaya ve nihayet ya ham ve kaba softalığa veya kör-kütük anlayışsızlığa varacağına göre asırlar boyunca Türk cemiyetinde kadının halini, dinî vecd ve idrâkten mahrum ham ve kaba softaların eseri diye mütalâa ve bu halden İslâmiyet’i tenzih etmek lâzımdır. Şer’î ölçülere bürülü olarak kadın, İslâm cemiyet ve beldesinin büyük meydanında ve her türlü iş ve faaliyet sahasında, bütün nazarlara açık bir edep ve ismet heykelidir. Ayrıca kadın, mücerred kadın olarak, mücerred güzellik ölçüleriyle, ancak İslâm Şeriatinin gizlenme hadleri ve görünme şartları içindedir ki, tesir ve kıymetinin azamîsine ulaştırılmıştır. Kasap dükkânlarında kuyruğuna kadar yüzülmüş çırçıplak etin vahşetini esirî bir tılsıma götüren örtü sırrı, münhasır (estetik) göziyle de yalnız İslâm’dadır.


İslâm’da kadın, içtimaî vazifeler arasında yalnız iki tanesinin ehliyetine malik değildir: Biri imamlılık, öbürü hâkimlik... Bunda da son derece ince bir hilkat sırrı güden İslâmiyet, her şeyden evvel hissîlik ilcaîlikten uzak bir erkek seciyesi isteyen bu iki işten başka kadına hiçbir içtimaî vazifeyi yasak etmemiş, fakat kadının en yüksek ve ulvî mevkiini, onun ve erkeğinin yuvası olarak göstermiştir. Kadın; anne, hemşire, zevce; güzellik bakımından kadın, içtimaî vazife noktasından kadın; hilkat sırrının maddî ve mânevî bütün tecelli şekillerini İslâm’da arasın ve yalnız onunla övünsün! KAYNAĞI BULAN ADAM DERGİ EDİTÖRÜ Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, “İyi insanlar, iyi atlara binip gitti.” Kardelen’in elinizdeki sayısını hazırlarken ortaokul yıllarım hatırıma geldi. Dünyanın en büyük istilâcısı… Tarih derslerinde bir mesele kafamı kurcalayıp dururdu o zamanlar. Niçin mensubu olduğumuz milletin başarıyla neticelenen seferleri “fetih” oluyor da, yabancılarınki “istilâ”? Başında “Millî” sıfatı bulunan eğitim sistemine rağmen dersin hocasına bu soruyu sormaya hiçbir zaman cesaret edemedim. Korktuğumdan değil, beni tatmin edecek cevabı alamayacağımı hissettiğimden… Bugün, ne derslerin sadece kitap kapağında yazılı “Millî”liği kaldı, ne de fetih ile istilâ arasındaki farkı merak edenler. Kardelen’in elinizdeki 39. sayısıyla bu hususta tefekkür etmemize yardımcı olacağını umuyoruz. Genlerimize işleyen fetih ruhunu Asya’dan Avrupa’ya koşulan üç beş kilometrelik Avrasya maratonuyla tatmin etmeye çalışsak da, bu; devirler kapayıp açan bir tarihî mirasa sahip çıkamadığımız gerçeğini gizleyemiyor. Atasözümüzün “Koyunun bulunmadığı yerde, keçiye abdurrahman çelebi derler” misaline eş, sizin adalet dağıtamadığınız dünyada, elbette birileri adalet dağıttığı iddiasıyla at oynatacak. Türk milleti bu çilenin muhasebesini yapmadıkça geleceğe ümitle bakmak da zorlaşıyor. Allah’a çok şükür ki hâlâ bu çileyi çeken ve onu anlayanlar var. Yazarımız ve dergimizin sahibi Ali Erdal’ın “Kaynağı Bulan Adam: Ertuğrul Gazi” kitabı yenilenmiş dördüncü baskısını yaptı. Bilecik Valiliği tarafından basılan kitap aynı zamanda Valilik Kültür Yayınları’nın ilk eseri olarak dikkati çekiyor. Bugüne kadar hakkında pek çok eser kaleme alınmamış en büyük devletimizin kurucusuna gösterilen ilginin sebebini şöyle özetlemiş yazarımız: “Düşünün, kendisinden sonra 36’sı padişah, 10’u cumhurbaşkanı 46 devlet başkanı gelmiş geçmiş… Devlet yıkılmış, yenisi kurulmuş… İhtilâller, inkılâplar olmuş… Tanzimat, meşrutiyet, cumhuriyet… Kaç parti kurulmuş, kaybolmuş… Köklü değişiklikler olmuş ama ona ilgiden vazgeçmemiş millet. Çünkü onunla kendisini özdeşleştirdi. Onu anmayı ruh köküne bağlılıkla bir tuttu.” Ertuğrul Gazi gibi uzun yıllar hattâ asırlar boyunca milleti tarafından hayırla anılacak “Kitaplı Kral” Aliya İzzetbegoviç’e Allah rahmet etsin. Mübarek Ramazan ayının bütün insanlığa hayırlar getirmesi dileğiyle gönüldaşlara” selâmlar… YUMURDTA ve k KÜHEYLÂN Ali ERDAL Atasözü “Bir tavuk yumurtlar, yedi mahalle duyar; ahırda cins küheylân doğar, kimsenin haberi olmaz” diyor. Evet doğru, az sonra bir tavuğun yumurtlayacağını yedi mahallede duymayan kalmaz… Ama meydan gelen yumurta bir “çıt” la biter; en iyi akıbet, bir yiğide yemek olmaktır. Cılk olup çöplüğü boylama ihtimali de cabası… Küheylândan ise ıstırabını çeken asil anne dışında kimsenin haberi olmaz; ama bir gün iyi yetiştirilirse yedi mahalleye değil, yedi düvele, hattâ cihana şan olur… Hem de ömründen çok uzun bir zaman… Yumurta en fazla bir öğünlük aş, küheylânsa hisseden, ağlayan, fedakârlık yapan, rüya gören yani uykusunda bile ayrı bir hayat yaşayan, “eşref-i mahlûkat”a en yakın hayvan; yiğidin sırdaşı… Köroğlu’nun dediği gibi: “At yiğidin öz kardaşı” Benim memleketimde (Bilecik) bir mani şöyle başlar: “Yumurtanın sarısı, Yere düştü yarısı...”


Yaygarayla gelenin akıbeti işte bu kadar… Küheylânsa, yiğitle beraber tarihe geçer… Hattâ, Köroğlu’nun kendisi değil de, “Atlaslarla donataydım yolunu, Altınlardan edeydim nalını, Üç güzele dokutaydım çulunu… Elma gözlü, kız perçemli Kıratım!..” Ve: “Canım Kırat, gözüm Kırat!” Diyerek yücelttiği atı; “ab-ı hayatı / ölümsüzlük suyunu” içmiştir… O nihayet bir efsane mi diyeceksiniz? Evet, ama küheylânın insan gözünde, yani Allah’ın yeryüzündeki halifesi nazarında nelere lâyık görüldüğünü olsun göstermez mi? Tek başına, fethi müjdelenen şehri fethe kalkan kahramanı… Şuna bakın, öyle inanıyor ki müjdeye, tek başına bile gerçekleşmesini mümkün görüyor. Böyle cesur ve gözükara bir yiğidi, Battal Gazi’yi atı Aşkar’dan söz etmeden anlatabilir misiniz? Yok böyle hikâyelere karnımız tok diyor, masalda tavus kuşu yumurtasının da yüceltildiğini söyleyip ille de elle tutulur (somut), kimsenin itiraz edemeyeceği bir değer isteyecekseniz, ağızların suyunu akıtan arabalardan daha fazla değer taşıyan asil yarış atlarını gösterebiliriz sadece bizde değil, bütün dünyada böyle… At yaratıldığından beri… İnsanlığın Ufku’nun diliyle övülmüş: “Zafer atların alınlarına nakşedilmiştir”... At tabloları galerileri doldurur. Kahramanlar at üzerinde resmedilir… İnsan, en üstün sanatla, şiirle ifade etmiş onu… Hakkında yazılmış şiirler, her dilde antolojiler doldurur. Atasözümüz, “At bir gün için… (beslenir)” demiştir. Atlar yılda kaç yarışa katılabilir ki… Demek asıl değer, yaygara koparanlarda değilmiş. Gerçek değer; yaygarayla, şamatayla, tantanayla geliyormuş… “Kuvvet mahcuptur!”, diyen Avrupalı fikir adamı haklı imiş. Şirretlik, bir zaman için hakkı olmayan bir yeri işgal edebilir, bazı zihinleri kandırarak istilâ edebilir; ama eninde sonunda lâyığını bulur. Gerçek değer, zor anlaşılsa da bir gün kafaları ve gönülleri fetheder… Atasözümüzün dediği gibi, “Doğru sallanır ama yıkılmaz”. İlk insan ve Peygamber’le başlayan İlâhî teze –vahye- karşı nefsin alternatif olarak ortaya attığı fikirler, düşünceler, inanışlar, aldatıcı tantanalı reklâmlara, şaşırtıcı, zihin karıştırıcı yaygaralara, haksız iddialara, ahmak şişinmelere rağmen tarih içinde birer çakımlık kibrit misali yanıp söndüler. Küheylân fikir ve iman manzumesi ise yaşıyor. İlk insan ve Peygamber’den beri… Küfür safındaysa her devirde ayrı bir çakıntı… Firavun ve Nemrut gibi bugünlere ismi kalanlarsa zulüm timsali olarak anıldı. İnsanlık ne kazandı ise imandan kazandı, küfürden günümüze sadece zulüm timsalleri kaldı… “Allah’a inananlar devletler, imparatorluklar kurdular; sadece insana değil cine, dağa-taşa, ota, ağaca; yani her şeye ‘Allah’ın halifesi’ olmak hakkıyla hâkim oldular. Allah’a inanmanın; bağlıları, devlet adamları, âlimleri, uzmanları, sanatkârları, velileri, sevdalıları, divaneleri, meczupları, mensupları, halkı, tebaası oldu… Tarih sayfaları şahittir… Hattâ tarih bu sayede yazıldı; ilim, teknik, sanat, kültür, medeniyet bu sayede doğdu; her sahada gelişme bu sayede oldu. Küfürse; sadece fert seviyesinde kaldı. Fert seviyesinde ve muteriz… Sadece muteriz… Hakka!.. Hiçbir zaman devlet olamadı. Halkı ve tebaası hiç olamadı. Kâfir devlet adamı, kâfir alim, kâfir uzman, kâfir sanatkâr, kâfir teknik eleman, kâfir sıradan fert görüldü; fakat ‘küfür sanatı’, “küfür edebiyatı’, “küfür kültürü’, ‘küfür tekniği’, ‘küfür devlet idaresi’ ve ‘küfür kamuoyu’ olmadı. Küfür mayalaşamadı, ekolleşemedi. Sanatın, edebiyatın ve tekniğin –hak olmadığı halde- küfür için kullanılması ve bunların küfrün malı imiş gibi gösterilmesi de küfrün ayrı bir haksızlığı ve zulmü… Küfür, ferdi aşamadı dedik… Hattâ hakiki mânâda ferdi bile kazanamadı. Bunun için de değil velileri, sevdalıları, divaneleri ve delileri olmak… meczupları olmak… sıradan bir bir ferdi bile olamadı. Hakiki mânâda mensupları olamadı. Kalbinden, özünden, içinden aşkla yananı olamadı. Öyle görünmekte fayda umanları oldu. Kendisini tanrılaştıran günün despotu karşısında günübirlik çıkarlar için öyle görünenler oldu… Ancak küfür inadının delileri görüldü. Onlar bile küfrün delileri değil, küfür inadının delileri…” (Günümüze ne kaldı? Yeni bir diyalektik). Bunun için küheylân fikir, kafaları ve gönülleri fethedebilir ve bunun içindir ki küheylân fikrin kahramanları FATİH’tir!.. Zaman ve mekân onların müktesep hakkıdır. O’nun dışındaki fikirler, inanışlar, düşüncelerse, şirretlik kısa bir zamanda bir mekânı işgal ederler… Onun için onlar İSTİLÂCI’dırlar.


FİKİR ÇAKINTISI Gönüldaş İlk insan peygamber olduğuna iman etmeyen bile; ilk insanın peygamber olarak yaratılmasının, sıradan bir insan olarak yaratılmasından üstün olduğunu kabul eder. “Yaratılmışların en üstünü” olmakla, ilk insanın peygamber olmasının birbirine uygun düştüğünü, yaratılmışların en üstününe, peygamberlik yakıştığını inanan inanmayan herkes yine kabul eder. İnanmayanı bile, yüceliğine inandırabilen ve söylediklerinin uyum içinde olduğunu kabul ettirebilen bir fikir ve iman manzumesi lâzım. İŞGAL, İSTİLÂ Turgay ERTEM Dünya tarihi incelendiğinde çeşitli kavimler, değişik zamanlarda farklı ülkeleri işgal etmişler, ele geçirmişler, istilâ etmişlerdir. İskender, Romalılar, Hunlar, Gotlar, Vandallar farklı özellikle işgaller, istilâlar gerçekleştirmişlerdir. Bunlardan bazıları kısa süreli, bazısı uzun süreli olmuştur. Bazıları da bir başka kavimden kaçarken bir başka yerin istilâsına yol açmıştır. Tarihte bu olaya “Kavimler göçü” adı verilmektedir. Tarihte “İŞGAL” fiilinin ne gibi özellikleri var diye baktığımızda yine değişik uygulamalara rastlarız. Hepsinin ortak yanı, işgal ettiği bölgeyi, orada yaşayanları kendi yararı için kullanılmaktadır. Moğol istilâsında hiçbir kural tanımayan, yakıp yıkan, öldüren, yağma yapan ve çekip giden bir görünüş vardır. Uzun süreli bir istilâ olmamıştır. Ülkeleri uzun süreli elde tutma ve o bölgeleri vatan kabul etme anlayışı Oğuz Türklerinde görülmüştür. İslâmî değerleri de göz önüne alan Türkler; “Fetih” adını verdikleri, “bir beldeyi İslâmî yaşayışa açma” olarak özetleyebileceğimiz bir anlayışla hareket etmişlerdir. Selçuklular ve Osmanlıları fethettikleri yerlerdeki insanlar Allah’ı kulu olarak görmüşler, inançlarına geleneklerine müdahale etmemişlerdir. Sömürge olarak da kullanmamışlardır. Meselâ Osmanlılar, Avrupa’daki topraklara yerleşen ve onları yurt edinen çocuklarına “evlâd-ı fatihan” demişler, bu bölgelere aldığı vergiden çok daha fazlasını hizmet ve vakıf eserleri olarak inşa etmişlerdir. Coğrafî keşiflerden sonra Avrupa’da özellikle İngiliz, Fransız, Portekiz ve İspanyol denizciler yeni keşfedilen ülkeyi, adayı orada yaşayanları kendi malları olarak görmüşlerdir. O ülkenin zenginliklerini kendi ülkelerine götürmüşler, insanlarını köle olarak kullanmışlardır. Bu gün Avrupa ve Amerika’daki zenciler Afrika’dan götürülen ve kırbaç altındaki çalıştırılan insanların (Kunta Kintelerin) çocuklarıdır. Avrupa ve Amerika bugünkü zenginliğini büyük ölçüde sömürüldüğü bu ülke insanlarından sağlamıştır. Yirminci yüzyıl başında imparatorluklar parçalanırken İngiltere, ABD, Fransa, Rusya gibi devletler değişik yollarla birçok ülke ve insan kendilerine bağlı/bağımlı hale getirdiler. İkinci Dünya savaşından sonra ülkelerin işgali fiilen değil, ekonomik, siyasî ve kültürel yönden olmaya başladı. Televizyonun icadı, yolların ve iletişimin gelişmesi, teknolojideki hızlı ilerleme, dünyanın küçülmesi ve insanların birbirine daha çok bağımlı ve muhtaç hale gelmesine sebep oldu. Bu arada ABD, Rusya’nın çökmesinden sonra tek süper güç olmuş ve her istediğini yapabilecek bir cüret kazanmıştır. Bu gelişmeler ABD’nin bütün dünya ülkelerinin katıldığı Birleşmiş Milletler’i kendi isteği doğrultusunda kararlar almaya zorlamasına, olmazsa, karar olmasa da yapmak istediklerini rahatça uygulamaya koymasına yol açtı. 11 Eyül’de İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan saldırı, kimin yaptığı tam anlaşılmamasına rağmen ABD’nin İslâm dünyasına terörü önlemek adına (!) göz dikmesini kolaylaştırdı. Afganistan ve Irak, Ortadoğu’yu kontrol altına almasının ilk hedef oldu. Arkası da gelecek mutlaka. Suriye ve İran sıradaki ilk ülkeler. Peki ABD’nin dünyayı savaş gerginliğinde tutmaktaki amacı nedir? Başka ülkeleri terörle suçlarken kendisinin başka ülkelerde yaptıkları terörden ne kadar farklıdır? İsrail’in senelerdir Ortadoğu’da yaptıkları karşısında neden sessiz kalmakta, hattâ el altından neden destek vermektedir? Birleşmiş Milletler’de defalarca İsrail aleyhinde karar alınmış olmasına rağmen bu kararları veto eden ve güvenlik konseyinden İsrail’i cezalandırıcı hiçbir kararın çıkmasına izin vermeyen ABD niçin böyle davranmaktadır? Bu soruların tek önemli cevabı var: Yahudi lobisi ABD’de çok güçlüdür, yönetimde çok etkilidir ve ABD’deki savaş sanayinin hemen hemen tamamı Yahudi kökenli iş adamlarının elindedir. İsrail devletinin isteğine uygun şekilde kararlar alınmakta ve uygulanmaktadır. İsrail için tehlike oluşturan her engel ABD tarafından bir vesile ile ortadan kaldırılmaktadır.


Son on yılda, savaşların katliamların yaşandığı her yerde ABD’nin parmağı veya müdahalesi vardır desek abartmış olmayız. Dünyayı düzene sokma, terbiye etme adın işgaller maalesef devam edecektir. Ancak ABD’nin son zamanlarda bütün dünyada hızla itibar kaybettiğine dikkatinizi çekmek isterim. Bu sebeple önümüzdeki on-on beş yıl içinde ABD’nin zulmü, hem kendi fakir halkına hem de dünyadaki diğer insanlara ulaşmıştır. İnanıyoruz ki hiçbir zalim, zulmünü uzun süre devam ettirememiştir. Allah zalimleri asla bağışlamaz: “Böylece zulmeden toplumun kökü kesildi. Hamd âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur. Allah’ın verdiği nimete şükredecekleri yerde nankörlük ettiler, böylece kendilerine zulmettiler. Yüce Allah da yeryüzünü onların zulüm ve küfürlerinden temizlemek için onları helâk etti.” (En-a, 4) İŞTE DÜNYANIN BELÂSI

AP ajansının, siyaset bilimciler ve eski devlet adamlarının görüşlerini de yansıttığı yorumunda, “Tarihte hiçbir süper gücün, yeryüzünde ABD’nin bugün sahip olduğu ölçüde egemenlik kurmadığı” görüşü savunuldu. Yorumda, “Tarihte Romalılar ve eski Çin’den, İngiliz ve Fransız sömürgeciliğine kadar birçok süper güç mevcuttu. Ama hiçbir ulus, 21. yüzyılın başlangıcındaki ABD gibi, yeryüzünde bu kadar hâkim durumda olmamıştı” denildi. TEK ÖLÇÜSÜ “ÇIKAR” Brry Renfrew tarafından kalem alınan yorumda, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski müsteşarı ve sözcüsü James Rubin’in, ‘Dünyadaki birçok gözlemcinin ABD’yi, ‘kontrol dışı süper güç’ olarak nitelendirdikleri, bu kesimin, ‘ülkenin, hiçbir yasayı veya uluslar arası sözleşmeyi, kendi çıkarlarından üstün görmemesinden kaygılandıkları’ şeklindeki görüşüne yer verildi. GİDEREK AZGINLAŞIYOR Yoruma göre; Irak işgali ile birlikte, ABD’nin en yakın bazı dostları ve müttefiklerinde bile, “gücün ve etkinin tek bir ulus elinde bu kadar toplanması” kaygısı ortaya çıktı. Bazı uzmanlar, ABD’nin bundan böyle, “daha önceki müttefiklerle danışma, oydaşma” durumuna geri döneceğinden, farklılıklarını gidereceğinden kuşku duyduklarını da dile getiriyorlar. Fransa Parlementosu’nun muhafazakâr üyelerinden Axel Poniatowski de endişesini, “Dev bir tek süper gücün olması, bu gücün, başka hiçbir ülkeye ihtiyaç duymamış, hangi politikayı isterse uygulayabilmesi beni kaygılandırıyor” şeklinde ifade ediyor. Bu basat gücüne karşın ABD’yi yeryüzünde çok az ülkenin, ‘kendi egemenliğine karşı bir tehdit olarak gördüğü” de yorumda belirtildi. Yorumda, Avrupa’da ve diğer ülkelerde yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın, “Bu ülke bizi bölmek istiyor” görüşünü savunduğu, ancak birçok ülkede de ABD’ye karşı dostluk ve iyi niyet olduğu belirtildi. İNSANLARDA “ABD TAKINTISI” İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw’un, BBC’de yayımlanan, “Birçok insan, sınırsız zenginliği ve gücü dolayısıyla ABD’ye takıntılı” ifadesinin de hatırlatıldığı yazıda, bu durumun giderek “moda” haline geldiği savunuldu. Irak’a saldırının, bu durumu daha da körüklediği, hattâ Almanya ve Fransa gibi çok yakın ülkelerin yönetimlerini de kapsadığı kaydedildi. ARTIK HİÇBİR ŞEYİ UMURSAMIYOR Yoruma göre; ABD’nin dev gücü, “silahlı kuvvetlerinin tüm dünyayı sarmış olmasıyla, Amerikan ekonomisinin dünya pazarındaki en büyük oyuncu olmasıyla, Amerikan idealinin ve kültürünün, filmler, TV’ler, hattâ internet ile dünyanın tüm köşelerine yayılmış olmasıyla” ortaya çıkıyor. Birçok kişi, ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisinin de oluşturulmasında çaba gösterdiği BM’nin de dahil olduğu uluslar arası sistemi, savaş sonrasında kurduğu müttefiklik ilişkilerini ‘artık umursamamayı başlamasından” kaygı duyuyor. Yazıya göre ayrıca, bu ülkenin oluşturduğu “güvenlik şemsiyesine” ihtiyacı olan birçok ülke de bunları tartışma konusu yapmamaya özen gösteriyor. (İbrahim KARAGÜL; Yeni Şafak, 24.07.2003) SANATIMIZ ve SANATÇIMIZ ÜZERİNE Mücahit KOCA Günümüzde sanat ve edebiyata ilgisizlik çok fazla… Bunu da okuma yazma oranının düşüklüğü ile açıklamak mümkün değil… Bütün bu olumsuz şartlara rağmen yine de bugün; sanat adamları saygın bir konumdadırlar. Kimsenin sanat adamlarını küçümsediği de yok. Şairlerin, ressam, hattat ve musikî


üstatlarının herkes tarafından nasıl baş tacı edildiğini ve toplum içinde nasıl saygın bir konumları olduğunu hep görmüyor muyuz? Bir zamanlar sanata; “Sanat kuvvettir” anlayışıyla bakılıyor; herkes çoğunluğunu yukarıda adı geçen bu sanat yollarından birisinde mutlaka deniyordu. Bu yüzden olacak başta padişahlarımız olmak üzere, vezirler, paşalar, bilim adamları bile bu sanat dallarından birisinde eser vermiş oluyordu. Batı ile askeri alanda yarıştığımız gibi edebiyat ve sanat alanında da yarıştığımıza ait ne çok örneklerimiz vardır. Musikî ve geleneksel sanatlarımızın en önemlilerinden olan hat sanatımıza karşı günümüzde takınılan düşmanca tutumu anlamak zordur. Ben burada sanat adamlarını iki bölümde anlatmak istiyorum: Önemliler (marjinal) ile değerlidirler. Değerli şair, bestekâr, hattat ve ressamın ürettiği kalıcı bir eseri vardır. Önemlinin ise boş zamanlarında ürettiği sıradan verdiği değeri göstermektedir. Bu tutum bir bakıma önemli esere giden yolun dikenlerini temizlemektedir. Batılılaşmayla başlayan uygulamalarla, devlet ve medeniyetimizin en önemli eserleri unutturulmaya yüz tutulmuş; bizi biz yapan değerlerimiz ya yasaklanmış yahut da ihmal edilmiştir. Divan Edebiyatı gibi dünyada bir benzeri olmayan sanat harikamız, “Saray edebiyatı” denilerek küçümsenmiş, şairlerimiz yabancı bir ülkenin şairleriymiş gibi muamele görmüştür. Türkçülük adına Ziya Gökalp “Millî vezin hece veznidir” demiş; bu sözü resmi ideoloji tarafından da öyle benimsenmiş ki; Necip Fazıl Kısakürek gibi bir deha bile aruz vezni ile şiir yazmamış; hece ölçüsünü tercih etmişti. Üstelik yazsaydı, aruzun son büyük şairi olacakken; yine de moda olan hece ile yazarak halk şiirinin veznini başka hiçbir şairimizin ulaşamayacağı bir yere taşımıştır. Cumhuriyet’ten günümüze müsikide olanları Musikî Mecmuası’nın editörü ve Türk musikîsinin önemli isimlerinden Müzikolog Etem Ruhi Üngör’den dinleyelim: “Çeşitli iktidarlar, sanatı denetleyerek veya yönlendirerek insanların zihinlerine ve tercihlerine hâkim olabileceklerini düşünmüşlerdir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren bu yaklaşımla sanata en büyük kötülüğü yapanlar iktidarda olanlar olduğu halde; yine de sanatı kendi onurları, saygınlıkları söz konusu olduğunda kullanmaktan çekinmeyenler de onlardı. Musikî dünyasının varlığını sürdürebilmesi, intikal zincirlerinin kopmamasına ve repertuarın sonraki nesle aktarılmasına bağlıydı. Bunun önü Batı musikîsinin yerleşmesi adına kesildi.” Üngör, söyleşinin devamında bu kullanılmayı bakın nasıl anlatıyor: “Benim, ‘Atatürk ve Musikî’ diye bir çalışmam var. O çalışmamda tespit ettiğime göre; çeşitli formlarda, yani şarki, türkü, oyun havası, çocuk şarkısı, marş, koral ve daha başka türde üç yüzden fazla eser bestelenmekle Atatürk, Stalin’in zoraki besteleri dışında, dünyada hakkında en çok beste yapılan insandır” deyince; “Aynı kişi inkılâp adına klâsik Türk musikîsini yasaklamıştı, ne dersiniz’ sorusuna Üngör: ‘Peşinen söyleyeyim; yanlış bir adım musikî inkılâbına kalkışması! Dünyada musikî inkılâbına kalkışması! Dünyada musikî inkılâbı görülmemiştir” diye cevap verir. Öyle ya, işine geldiği zaman saygınlığın için sanatı kullanacaksın; işine gelmediği zaman ise onu yasaklayacaksın! Bu öbür geleneksel sanatlarımız için de belli bir zaman diliminde hep böyle değil midir? Burada geleneksel sanatlarımızdan şimdi de hat sanatımıza karşı resmi ideolojinin düşmanca tutumuyla ilgili bir karşı tavrı aktarmadan edemeyeceğim; 1914’de duyulan ihtiyaç üzerine kurulan Medreset ül Hattatin, 1924’te Medreselerin Lağvı Kanunu ile kapatır. Hamdullah Suphi Tanrıöver’in gayreti ile “Hattat Mektebi” adıyla tekrar açılır. Bu defa 1928’de harf inkılâbı bahane edilerek tekrar kapatır. 1929 yılında “Şark Tezyini Sanatlar Mektebi” adıyla yeniden açılır, fakat bu defa da “Hüsn-i hat” okulun programından çıkarılır. Ayrıca düşmanca bir tutumla sayısız hat eserleri vakıfların teberrükat ambarlarına kaldırıldığı gibi; çoğu da imha edilir. Hattatlar, bu uygulama ile uzun yıllar işsiz kalır. Örneğin, Hattat Hamid Aytaç gibi bir deha tabelacılık yapmak zorunda kalırken; Hattat Halim Özyazıcı, bağcılığa ve Hattat Hulusi Yazgan, Türbedar Başbekçiliğine geçer. Öyle bir baskı vardı ki, hattatlar uzun yıllar yaptıkları eserlere bu baskıdan dolayı imzalarını bile atamazlar. Geçen yüzyılın başlarında yapılanlarla, özellikle musikî, hat, minyatür, ebru vb gibi geleneksel sanatların aktarılmasında önemli kesintilerin yaşandığı bir gerçektir. Şair, bestekâr, hattat, ressam vb gerçek anlamı ile marjinal olup; hiçbir şekilde mülkiyetle ilişkili değildir. Bugün önemli, marjinal; yahut uç anlamı ile sanatçılarla ulaşmanın ne kadar zor ve hattâ hayal olduğu kabul ediliyor. Ama yine de bakmayın siz “Şiir ve roman karın doyurmaz” diyenlere… O sözleri söyleyenlerin yanında bile dikkat edilirse, şairler ile sanatçıların nasıl birer efsane değerler olduğu görülecektir.


Batı hayat standartlarının dayatmasıyla eskisi gibi belki kimse rahatlıkla çocuğuna “Şair ol, romancı, hattat, ressam, bestekâr ve icracı ol” diyemeyecektir ama yine de kimseye itiraf etmese bile ben inanıyorum ki; bu sanatçılara futbolculardan, artist ve aktrislerden daha çok değer verecektir. İşte bu medeniyetini seslendiren önemli sanat ve edebiyat adamları, bizim gelecek aşkımız, moralimiz ve hattâ geçmiş hafızamızdır. Çoğu kimse bunu kendine açıklayamasa bile; bilinç altından onlara hayranlığını sürdürecek, alt yapısı olmasa da bir şekilde bazıları sanatçı gibi görünmeyi yeğleyecektir. Şair, bestekâr ve hattatları marjinal kabul etmenin altındaki psikoloji de; onlar için bu yetenekleri Kaf Dağında olduğu söylenen masal kuşu Anka gibi ulaşılmaz sanmalarındandır. Bunda yanıldıkları da söylenemez. Baksanıza, son iki yüzyıldır gidenlerin yeri bir türlü dolmuyor. Gelenler de ustalıkta hep onların bir iki gömlek gerisinde değerliler oluyor. Bugün elbette Mevlâna, Sadi, Fuzûli, Nâbi, Şeyh Galip gibi şairlerin, Merâgi, İtrî, Dede Efendi gibi beskekârların Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Karahisâri, Mustafa Rakım, Nigâri gibi hattat, ebrûzen ve müzehhibler derecesinde birilerinin gelmesini beklemiyorum. Ama Muallim Naci, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi büyük şairlerin, Bekir Sıtkı Sezgin, Çinuçen Tanrıkorur, Niyazi Sayın vb gibi musikî üstatlarının ve Hattat Hamid, Aytaç, Halim Özyazıcı, Necmettin Okyay vb hattat, ebrûzen ve müzehhiblerin yerlerinin boş kalmayacağını, yenilerinin geleceğini düşünüyorum. Son yıllardaki gelişmelere bakılırsa; bu bana mümkün görünüyor. Sanki hikmet ve medeniyet gözüyle bakmaktan uzaklaştıkça ve dünyanın ömrü de uzadıkça, bazılarına müslüman hep kaybedecekmiş gibi görünüyor. Bu tamamıyla yanlış bir düşünce… Çünkü İslâm dünyası açılmaya başladığımız ve dışa açılma ile birlikte Avrupa sanatı ile de yüzyüze geldiğimiz iki yüzyıldır bir değişim geçiriyor. Müslüman kendini yeniden keşfedip; bu değişime medeniyetimizi tanıyarak ayak uydurması, sanatı ve hayatı ile kendini yenilenişe, dünyaya ve insana yararlı bakışa ulaştırması; dolayısıyla gurbetten eve dönmesi, kendi değerlerini keşfetmesi hiç kolay olmadı. Artık hiçbir şair Şeyh Galip gibi aruz şiirlerinin yeniden dirilişine çalışmıyor. Aynı şeyi resimhat, musikî için de söyleyebiliriz. Ama yeni yetişen marjinal sanatçılar, çağdaş teknikleri medeniyetimizin zengin tecrübesi ile haleleyerek sanat ve sanatçılarımızı ölümün kapısından döndürüyor; yeniden bir galibiyetle ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bugün İslâm dünyasında sanatımızın ve sanatçımızın varlığı ve değeri heyecanla kavranmaya başladığı günler yaşanıyor. Bu yeniden bir derleniş, toparlanış ve uykudan uyanıştır. Bu bir şekilde sıyrıldığımız rengimiz, kokumuz, ahlâkımız ve beğenilerimiz olan medeniyetimize yeniden dönüştür. Artık kendimizi daha iyi görebiliyoruz ve kendimiz olabilmenin soylu mücadelesine girişebiliyoruz. Doğru bakış, seziş ve doğru haber kaynaklarına şimdi eskiye göre daha çok sahibiz. Biz müslümanlar yalanı yaşayarak öğrendik. Artık Batı’ya yenilmemiş sanat ve edebiyat adamımızın öncülüğüne eskisi gibi “Marjinal” diye bakıp geçildiği yıllar çok geride kaldı. Radyolarımızın, televizyon, dergi ve gazetelerimizin çoğunluğunun programları batıcılarınkiler gibi magazin ve Batı’ya öykünme değil, fikir, sanat ve inanç yüklü… Mevlâna “İnsan fikirle değerli, fikirle diridir” derken, müslümanın düşüncesi zalimi değiştirsin, ister gibidir. Bunun yurt geneline yayılmış şiir şölenlerinden, hat sergilerinden ve musikimizin icrasında yeni seslerin gördüğü ilgiden anlamıyor muyuz? Dahası bu yeni başarıların yıkılmış ve yakılmış geçmişimize ve yeniden kurulan sitemize ışık tuttuğunu bu vesile ile görmüyor muyuz? Velhasıl her aydınımız Batıya öykünmeyi bırakıp, şimdi daha çok kendinde olana bakmalı; üç şeyi de mutlaka yapmalıdır. Geleneğin içinden seslenerek birincisi yeteneğine göre şiir, ikincisi musiki, üçüncüsü geleneksel hat ve tezyin sanatına sarılmalıdır. Ancak bu bakış benimsendiği zaman; “Çağımızda müslüman farklı olarak yaşama şansı bulabilecektir” diye düşünüyorum. Müslüman, her nerede olursa olsun evvelâ işinin adamı olmalı… İşinin adamı oldukça önemli olacak; yani marjinalleşecek; toplum tarafından ne kadar sevilirse, kurulu düzen yanlıları tarafından da o kadar düşmanlık görecektir. Bu öyle önemli bir olma olmalı ki; bu oluş, en iyiyi yakalamanın basamaklarında aklını kaybedecek kadar işinin divânesi olacaklarla olmalı. Sanatçı başka türlü bu yüce milletin beklediği büyük eseri veremez. Hem inanç, hem düşünce ve hem de gönül âleminin sanatçılarıdır o hedef gösterdiğimiz. Bu özellikleri yüzündendir zamana dayanmaları, yüzlerce yıldır sevilerek okunmaları, zevkle dinlenmeleri ve hayranlıkla seyredilmeleri…


“BENDENSİN” diyenler, gerçekten bizden midir? BAYRAKTAR Dünyanın en büyük istilâcısı… Kimler ve hangi ülkeler bu vesileyle ele alınmaz ki; Cengiz Han, Atilla, İskender, Napolyon, Hitler, Moğollar, Roma İmparatorluğu, Çinliler, İngilizler, Almanlar, Amerika, İsrail… Holywod’un katkısıyla fantastik istilâcılar da var tabiî; çekirgeler, karıncalar, arılar, piranhalar hattâ uzaylılar. Biz meseleye farklı bir açıdan bakalım istedik. Bir Türk firmasının piyasaya sürdüğü kolayı içmek moda bugünlerde. Televizyonlarda dönen reklâm filimlerini izleyip de içmemek mümkün mü! Bir ellerinde firmanın ürettiği kola, diğerinde Türk bayrağı New York sokaklarını arşınlayan, bir yudumdan sonra Onun Yıl Marşını ezbere söyleyen Amerikalıların yanında bizim yaptığımızın lâfı mı olur!.. Ülkenin kahir ekseriyeti, yeni bir ürünü pazarlamak için bunun dâhice bir görüş olduğunda hemfikir. Oysa bayrakla, marşla ve kirli bir Türkçe’yle yüklü senaryosuyla, yıllardır elinden az çekmediğimiz Amerika ve onun şahsında bütün Batı dünyası karşısında ezilmişliğimizin en bariz ifadesidir bu reklâm. Eğer günün birinde aynı reklâmın iç piyasaya değil dışarıya hitap eden bir versiyonuyla; meselâ bir elinde Türk bayrağı, diğerinde boza, şalgam suyu veya pekmez haydi ayran da diyelim gezen bir Amerikalının oynadığı reklâm filmiyle karşılaşırsak, işte o zaman bunun dâhice bir buluş olduğunu kabul edebiliriz. Sona bırakmadan tezimizi şimdiden söyleyelim: Bizce dünyanın en büyük istilâcısı kola şirketleridir. Tezimize delil bulmak için uzaklara gitmeye gerek yok. Anadolu’nun en ücra köşesindeki köy bakkalı bile kapısının üstüne, üzerinde kocaman harflerle ismi yazılı bir kola firmasının tabelâsını asmıştır. Sofralarımızın hattâ iftarlarımızın vazgeçilmez içeceğidir kola, misafirlerimize sunulabilecek en makbul ikram. Çocuklarımızın sütten çok kola içtiğini hangi anne baba inkâr edebilir ki… İnsan sağlığı yönünden zararlı olup olmadığı bu yazının konusu değil, ama yıllardan beri söylenegelen iddiaların hepsinin de mantıksız, mesnetsiz olduğunu kabul etmek bana inandırıcı gelmiyor. Kola firmaları Amerika’nın dünyaya sunduğu hayat tarzının öncü kuvvetleridir. Gittiği her yere kendi hayat tarzını da beraberinde götürür, zira. Siz hiç kuru fasulye ile birlikte kola içildiğini gördünüz mü? Oysa hamburgerin vazgeçilmez parçasıdır. Genelde kapitalizm, özelde Amerika nereyi ekonomik, siyasî hâkimiyeti altına almayı kararlaştırmışsa bilin ki oraya öncelikle kola şirketleri el atacaktır. İşte halimiz demekten kendimi alamıyorum. Kolaya kapılarını ardına kadar açan Batılı ülkelerin, Japonya’nın hattâ Arap ülkelerinin hali de ortada. Komünist Çin’in de artık Amerika’ya karşı direnmeyeceğini söyleyerek bir de tahminde bulunalım, zira orada da mantar gibi biten Amerikan kola firmaları harıl harıl çalışıyor. Çok fazla komplo teorisi ürettiğimizi zannedenler şunu kabul etmeli ki, Amerika ile menfaatlerimiz çatıştığı her zeminde, meselâ Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde, maalesef ilk aklımıza onların mallarını tabiî ki başta kolalarını boykot etmek geliyor. Demek ki ne kadar severek içsek de bir şeyleri hissediyoruz. Türk firmasının ürettiği kolaya gösterilen ilginin sebebi de bu. Ancak çözüm onlara alternatif isimler altında kola üretmek değil. Kaldı ki bunu ilk yapan da biz değiliz. İran’ın Zemzem kolası, Fransa’da müslüman bir işadamının piyasaya sürdüğü Mekke kola (Mekke ve Zemzem gibi isimler vermenin yanlışlığı ayrı konu) hep bu arayışların bir ifadesi. Bunlar kolanın hâkimiyetini kırmaktan çok, onun kabul edilirliğini arttıran davranışlar. Kapitalist sistem kendi içinde iç içe geçmiş halkalar misali bir bütün ifade ediyor ve kola bu zincirin en kuvvetli halkalarından biri. Yukarıda da değindiğimiz gibi kola tek başına hareket etmiyor. Yanında hamburgeri, bluejeani, interneti, alışık olmadığımız ucube bir dili ve daha neleri neleri getiriyor. Ve bir bakıyorsunuz ki, şehirlerin meydanlarında bu kültüre teslim olmuş, aynı içeceği içip, aynı yemeği yiyen, aynı şekilde giyinen, aynı müziği dinleyen, kullandıkları lisanla sadece kendi aralarında anlaşabilen, öncekinden çok farklı bir nesil ortaya çıkmış. İşin kötü tarafı kendi ellerinizle bu şekilde yetişmesine izin verdiğiniz bu nesil size acıyarak bakıyor ve sizi arabesk kültür olarak değerlendiriyor. Hal böyleyken “Bendensin” diyenlerin gerçekten bizden olup olmadıkları sizin de aklınızı kurcalamıyor mu?.. HANGİSİ DÜZELDİ? Hidayet DİLER Ak Parti, iktidara geldiğinden bu yana bir sürü problemle uğraşıyor. AB, Irak, boş hazine, yüzlerce milyar dolar iç ve dış borç, ilk boğuştuğu problemlerdi. İktidara gelmek için vaad ettiklerini, milletin beklentilerini yerine getirme gayretini henüz göremediğimizi itiraf etmeliyiz.


Türkiye’nin değerlendiremediğ, kıymetini tam anlamadığı devlet adamlarımızdan biri olan Kâmran İnan, henüz 20 milyon liralıkların basılmadığı dönemde bazı tespitlerde bulunmuş, ben de saklamışım. Bunlardan hangisi düzeldi diye merak edenlerin dikkatine sunuyorum. 1-Türk bürokrasisi hâlâ seçilmişlerin üstünlüğünü kabul etmiş değil. 2-Mersedes arabası Almanya’da imal edilir; ama Türkiye’de Almanya’dan çok resmî mersedes makam aracı vardır. 3-Devlet kuruluşları sahillerin geniş kısmına el koymuş, tel örgü çekmiş, milletin parasıyla yapılmış bu tesislerden ancak belli bir azınlık yararlanıyor. 4-On milyonluk basılmış parası bulunan (şimdi 20 milyonluk) tek ülkeyiz. 5-Bütün kaynak ve imkânlar yönetenler için kullanılır. Millet yönetenlerin hizmetindedir. 6-350 bin resmî lojman var. Okul sayısından fazla. 7-Devletin 125 bin makam arabası, 162 bin resmî telefonu var. 8-Bürokrası 152 gün tatil yapıyor. 9-Her yıl 15 bin memur sözde görev ile yurtdışı seyahatine çıkarak 70 milyon dolar harcıyor. 10-Dış işlemlerimizdeki 3300 memur, hiçbir ihtiyaç ve hizmeti olmadan yabancı dil bilmediği halde, maaşlı turist olarak yurt dışında. 11-1980 öncesi iki meclisli (Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu) döneminde TBMM 650 kişi çalıştırdı. Bugün tek mecliste 5500 kişi çalışıyor. Maaşları da çok yüksek. 12-Başta TRT olmak üzere birçok kamu kuruluşunda sadece maaş lan başka hiçbir hizmeti ve üretimi olmayan çok sayıda insan var. 13-Türkiye 63 başkonsolosluğa ve buradaki 7500 görevliye her sene 500 milyon dolar harcama yapıyor. Oysa ABD 35 milyon dolar tasarruf sağlamak için 35 temsilciliğini kapatmak 2000 hariciye mensubunun sözleşmesine son verebiliyor. Yukarıya aldığımız tespitler en büyük düzeltmenin bürokraside yapılması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Meclis lojmanlarına taşınmayarak güzel bir jest yapan millet verilerlimiz, şimdi lojman tazminatı alıyor. O halde değişen, düzelen nedir? Anlaşılan hükümetimiz, kendisini derin devlete ve dünyaya beğendirmeyi daha önemli kabul ediyor. Nasıl olsa milletin oylarını çantada keklik (!) mi görüyor? Oysa milletimiz AK günlerin özlemini yıllardır çekmektedir. Devletin kendine hizmet ettiği, inancını, kültürünü utanmadan, hor görülmeden, yaşayacağı bir ortam istemektedir. Bozuk düzeni düzeltmek için devletin yapısını ve işleyişini, bürokrasiyi baştan ayağa yeniden milletine hizmet edecek şekilde ele almak gerekir. Bunun için de ne kadar acele edilse yeridir. Dört Mesele Sinan AYHAN Arthur Cravan Paul Auster(Oyster)’ın midesinde mi? Auster’ ı bir televizyon röportajında, dinlemiştim; beni çarpan bir şeyler anlatmıştı kameraya karşı... Onu kayıta alırken yönetmen çapraz bir kamera açısı kullanmıştı. Çaprazlığın belki hiçbir hassaya değer yanı yok, Auster da çiçek-dürbününden çıkma görüntü çerçevelerini yazmaktan başka bir işe yaramaz zaten; fakat Auster’ın dikkatini çeken bir bilimsel olay bütün bir bakışımızı olağan gidişin dışına taşırıyor... Auster diyor ki “Beni etkileyen bir şey oldu son günlerde, hep bunu düşünüp durdum... :kitap okumakla anıların ne gibi bir ilişkisi olabilir... diye... Bir bilimsel araştırmaya göre insanlar, kitap okurken beynin anılarını hatırlamaya çalıştıklarında hangi bölgesini kullanıyorlarsa o bölgesini kullanırlarmış yine, çeşitli aralıklarla farklı insanlara uygulanan deney şartları sayesinde bu yargıya varmak bilim adamları için hiç de zor olmamış...” Yazının bulunmadığı günlerde bile ona benzer bir anımsama tekniği mevcuttu; insan hayal kurmayı meslek edindiği andan başlayarak olmayan yaşantılar içinde aslında yine kendini buldu, kendini anımsadı. Olmadığı yerde bile kimliğini aradı... Belki Paul Auster, “Yalnızlığın Keşfi”nde Arthur Cravan’ı anımsadı. Cravan kimdir, bir şair mi, oyuncu mu yoksa, ağırsiklet boks şampiyonu mu..? Bunu kimse tespit edebilmiş değil, en azından kimse bir yargıya varamamış... Sanki ıstakozun kollarında dans eden bir kukladır Cravan... Tıpkı Auster’ın “Yalnızlığın Keşfi” adlı kitabının kahramanı gibi... Göz önünde olduğu halde bazen bir şeyi, en keskin gözler dahi göremez.


Şehir şehir dolaşılır o yine bulunamaz... Bazı insanlar kayıptır, gerçekten bu dünyadan geçmiş oldukları halde sis perdeleri arkasında bir hayal gibidir... Anımsanırlar, ama ispat edilemezler... O yüzden şöyle sorulmalıdır artık “Cravan Auster’ ın midesinde mi şimdi..?” Claude Simon’un İzinde Marcel Aymé Nasıl Tanınmayan Bir Yaratığa Dönüştü? “Elmanın etine tutunan saptan kibrit çöpü ve göl kamışlarına dek olan sıradan simetrinin dışında ikinci bir gerçekliğe yaslanarak yazmak”(simetrinin içinde bakıp görmeye dayanan bir eşya anlayışı vardır, eşyasız simetri kelimesiz yazıya benzer)... Bu elbette yeni-romancılara atfedilecek bir çığır değil... Onlardan önce bir çok sıradanlıktan tiksinenine tanıklık etmiştir yazım coğrafyası... 18. ve 19. yüzyıların en fark edilir tipleri Musset, Lamartine ve Victor Hugo olması ne acıdır... Dile kolay o günün Fransa’sında bir Baudelaire atlanmış, bir Rimbaud görülmemiş, bir Leon Bloy umursanmamıştır... Böyle bir değer örgüsüne sahip olması o devrin, ancak anlayışlarının ne derece cüce olduğunu gösterir, yoksa üstün fikrin namusunu karalamaz... Musset ve Lamartine belki üçüncü, dördüncü sınıfa dahil edilmesi gereken şiir söyleyicileriydi, onların yeri Malarme, Nerval ve Verlaine’dan sonra gelmeli... Belki onlarla kıyaslanabilirler, ancak ne Baudelaire, ne Rimbaud hiçbirinin harcı değil... Aymé’nin “Duvargeçen” hikâyesinden Simon’un “Tramvay”ına varana kadar hiç de simetrik olmayan eklem yerleri, bağlar bugün aklımızda tüten meselelerin cins değiştirdiğini ve bizim artık olağan gerçeklikten sıkıldığımızı ispatlıyor... En azından sıkılanların sayısının arttığını... Hiç yoksa Orlic veya Olric’ten önce ve sonra Aziz Duvargeçen’i dünyaya getiren bir çok gerçeklik türü oldu; Cervantes bunlardan biridir, keza Sterne de öyle... Ne mutlu ki bizim elimizde de Oğuz Ataylar ve Sevim Buraklar var. İkinci bir gerçekliğin merceğinde bize göz kırpıp duruyorlar... Hjemslev Safirin İçinde “Radyo” Olduğunu Biliyor muydu? Dil kültürel mutasyonların olduğu uç bir alandır. Dilin yapısı değişmeden hiçbir millet hiç bir alanda özgün bir eser veremez ve bir şey icat edemez... Hatta böyle bir değişime uğramadığı takdirde varoluşunu, tarihsel devamını tehlikeye atmış olur... Girift bir dil yapısına doğru tekâmül etmeyen millet baskın karakter de taşıyamaz, sömürge olur... Sassurelerin, Hjemslevlerin, Martinetlerin dilbilim çalışmaları dilin ekranlaşmasında ve görünen dünyanın sistemini çözüp ona hakim olmak yolunda birer başlangıçtır. Focault belki onların doğrultusunda “İktidarın, bireylerin üzerine anlayışını kazımaya çalıştığını” iddia etmiştir... Oysa iktidarın beynini ve hareket alanını çizen ve programlayan mevcut iktidardan önceki mevcut kültür alanının şairleri, yazarları, düşünürleridir... Onlar yanlış ve marazi bir şey hayal ettikleri için iktidarlar kötü olur, baskıcı olur, adaletsiz olur... Düşünce dünyası olmayanın iktidar konusunda bir iddiası da olmaz, dolayısıyla sebepleri oluşturan iktidarlarmış gibi görünse de aslında sebeplerin oluşturucusu ve geliştiricisi o milletin düşünen adam takımı, sonuçlara kurulanları da iktidarlarıdır... Yani Stalin’in kötülüğü çocukluğundan ve Freud’dan önce Marks’taki sakatlığa ve rusyadaki nihilizme bağlı bir durum... Yoksa Stalin gökten zembille inmedi, onun arkasında sosyalizm idealinin dışında insan düşüncesini sakat bırakan bir eksiklik de durmaktaydı. Geçenlerde genç bir yazarın şiirinde şöyle bir ifadeye rastladım beni şaşkına çevirdi: “as!şık surat”... ters çevrilmiş ünlemin ifadeye kattıkları ve imlayı hiçe sayan tavrı bir tarafa bir çok anlamı buluşturabilen bu mutasyon dili ve dil kullanımı hoşuma gitti. Bir seferde asık surat, aşık surat, asîlik kavramını söyleyebilen hoş bir buluş... İşte dilin aradığı böyle bir şeydir; çakıl taşlarında, safirde, bazaltta titreşimler yakalayıp, onlardaki radyoyu görmek... Bütün bir eşya alemi her parçasında belki bir radyo yayını taşır; kelimelerin içini dolduran geçmiş sesin bugünkü akışla buluşması ve ek, kök ve yapı kavgaları içinde yine de zırhlanabilmesi bir dil zevkinin göstergesidir. “buruşuk” olabilenin as!şık da olabileceği gerçeği anlamlıdır, bu gerçek bizim anlayışımıza simetrik olmasa bile... O halde, yapıbilimsel ve semantik bir örgü içinde Hjemslevlerden bize gelen miras safirin içindeki radyodur ve dilde değişen bir eşya bakışı her alanda yaygınlaşır, sonra da bütün parçalı yapısı eriyip baskın değer haline gelir... Michaux’ yu Saka Kuşunun Ses Teline Kim Çağırdı? Michaux’ nun kimlerle mimetik akrabalığı var, başka mesele... Ancak onun isminin ve şiirinin telâffuz edilişi bana bir saka kuşunu anımsatır hep. Anımsatsa iyi, bu söyleyiş biçimi, artı, gözümün önüne havada uçuşan tüylerin birbirine yapışarak “michaux” sesini örgütlemiş olmasını getirir... “Michaux” hafızamda artık yeri değiştirilemez bir saka kuşudur. Doğaçlamanın etkisi bir dil doğurabilir pekâla. İcat edilen dil Auster’ ın anlatım tarzını yıkar, midesine oturur; belki Aymé’nin hakkını verir; Sasurre’ü, Hjemslev’i sevindirir...


Yeni bir dil kuruluyor; dillerin yapılarının ötesinde, anlayışlardan ayaklanarak kuruluyor; yeni bir dil geliyor, kuşların ses teline, çiçeklerin taç yapraklarına kanatlı kediler, patileri olan menekşeler tutundurarak geliyor... Beni şaşırtan Kafka’nın “Melezleme” adlı hikâyesinden sonra mekândan bahsediliyor olması... Kedi ve koyun arası olabilen elbette “michaux”yu saka kuşu diye çağıracaktır. Kederin eşyası görünen dünyadaki masalar, sandalyeler, perdeler, yataklar olamaz; kederin bir mekânı mı vardır... Düşüncenin, duygunun, gözünde ışıltı taşıyanın bir mekânı mı vardır... Bu alem belki mekânsızlıkla sarılıp mühürlenmiş; o halde, o dili kullanalım; mekânsızlık dilini... Michaux’yu yaşatmak için değil, sadece sakayı öldürmemek için... GELECEK SAYININ KONUSU: BAŞÖRTÜSÜ Kim ne derse desin ve kim ne yaparsa yapsın, “başımızın üstünde yeri var!..” Eserler en geç, 28 Aralık 2003’te elimize geçmiş olmalıdır. Elimizde eserleri olanlar, nasıl olsa yedekleri neşrederler diye düşünmemeli, her sayı yeni yazı göndermelidirler. Bu ayı ile ilgili toplantı, aynı gün saat 14.0’t yapılackır. İlgilenenlere arzolunur. “VEDA ETMEDEN ÖNCE” Yavuz SERT Bu köşenin okurları hatırlayacaktır, daha önceki sayılarımızda polisiye türü romanlardan örnekler vermiştik. Birkaç eseri filme de çekilen Robert Ludlum’un yazdığı “Prometheus’un İhaneti” adlı kitap bu türe verdiğimiz örneklerden biriydi. Bu sayımızda, polisiye-gerilim romanlarına bir örnek daha vermek istiyorum. “Ve Etmeden Önce” (orijinal: Before I Goodbye), polisiye-gerilim romanlarının usta yazarlarından Mary Higgins Clark tarafından kaleme alınmış ve geçtiğimiz yıl (Mart2002) Epsilon Yayınevi tarafından basılan eser Türçe’ye Eda Tanrıkulu tarafından kazandırılmış. Bugüne kadar yirmiiki romanı kaleme almış olan Clark, hem dünyada, hem de ülkemizde büyük bir okuyucu kitlesine sahip olmuş bir yazar. Tüm eserlerini polisiye-gerilim türünde kaleme alan Clark bu nedenle yurdışında “Gerilim Romanları Kraliçesi” olarak anılıyor. Yirmiikinci romanı “Veda Etmeden Önce” yine bu türün en yeni örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Eserin konusuna gelince; kitabın kahramanı Nell küçük yaşta anne ve babasını kaybettiğinden, çok ünlü bir politikacı olan büyükbabasının yanında büyümüştür. Uzun yıllar Newyork’un Kongre üyesi olarak politikanın içinde efsanevî bir ün yapmış olan büyükbaba bu göreve artık torunu Nell’in talip olmasını istemekte ve torununa baskı yapmakta… Kendisi de bu görevi isteyen Nell, eşi Adam’dan beklediği desteği alamaz. Bu anlaşmazlık yüzünden tartıştıkları gün, Nell’i doğaüstü güçlerde çözüm aramaya iten çaresizliğin ve geçmişin sırlarıyla dolu kâbusun başlangıcı olur. Polisiye türlere ilgi duyanlar tarafın sıkılmadan, ancak bu tür kitaplara ilgi duymayanlara çok şey kazandırmayacak bir roman “Veda Etmeden Önce”… ÖRNEK FAALİYET Bilindiği gibi Ali Erdal’ın yapılan “Kaynağı bulan adam ERTUĞRUL GAZİ” isimli eserin 4. baskısı yapıldı. Son baskı Bilecik Valiliği tarafından cemiyete kazandırıldı. Yazar Ali Erdal, “Bilecik Valiliği Kültür Yayınları” serisinin ilk eseri olarak basılması ile ilgili olarak Vali Ayhan Çevik’e teşekkür etti ve takdirlerini belirtti. Yazar yeni baskı için şöyle dedi: “Bu baskıda eserin tezini kuvvetlendiren ilâveler var. Bunların başında Bilecik Yeniköy’ünde Kayı damgalı bir taşın bulunduğunu kamuoyuna duyurulması var. Bu taşın ehemmiyeti, Kayılar’ın bu bölgede yaşadığının elle tutulur, gözle görülür bir belgesi olmasıdır.” Eserin önsözü, sıradan bir önsöz olmanın üstünde edebî bir değer de taşıyor ve eseri tezlerinden ipuçları veriyor. Bu sebeple ÖNSÖZ’ü okuyucularımıza aynen takdim ediyoruz. Önümüzdeki günlerde yazarın 4. kitabı olan “Yeni bir diyalektik”in 2. baskısı yapılacak.


Kaynağı bulan adam ERTUĞRUL GAZİ’nin önsözü Ali ERDAL İdeolojilerin, biten bir mum gibi söndüğü bir dönemde; devletlerin yıkılıp, yerine her sahada olduğu gibi, sun’ilerinin kurulduğu; insanlığın “yeni dünya düzeni” arayışları içinde bunaldığı, bocaladığı, şaşırdığı, hattâ çılgınlaştığı bir zamanda; milletimizin bu buhranın dışında kalması düşünülemez. Hattâ “Türk milletinden bahsetmeden tarihini ele alabilecek millet düşünülemez.” diyen Batılı fikir adamının çerçevelediği gerçeğe göre bu buhranın taa merkezinde olması icabeder. Yarının dünyasında, sadece fikir kazanında gerekli aşı pişirmesini başarabilen milletlere yer olacaktır. Çünkü insan, “en şerefli mahlûk”tur; yanılsa ve şaşırsa da, eninde sonunda yaratılışındaki yücelik, fonksiyonunu icra eder. Yukarıda belirtilen gerçeğe göre bu aşı en iyi pişirmek borcu da bize düşer. Bunun için gelişmeleri, minareye kuyu der gibi yanlış değerlendirip tarihten kopmak, insanlık haysiyetiyle bağdaşmaz. Köksüz ağaç olmadığı gibi, hafızasız da -değil insan- hayvan bile olamayacağına göre, hız almak için geri çekilmek misali, tarihteki büyüklerimizi tanımak gerekir. Bütün çivilerinin çıktığı bir cemiyetin, önce geçmişteki kıymetlerini yeniden ele alması ve haklarını teslim etmesi gerekir. Ertuğrul Gazi’yi bu düşüncelerle kaleme aldım ve eser tamamlanınca ona “KAYNAĞI BULAN ADAM” demenin yerinde olacağına inandım. Şiddetli arzuma ve bütün gayretlerime rağmen, hayalimdeki eseri, [ilâvelere rağmen] yazdığımdan emin olamıyorum. Yalnız bir geminin yerini, paralel ve meridyen hesabıyla kesin olarak belirtmek gibi, Ertuğrul Gazi’nin tarihimizdeki yerini tespit edebildiğime kaniyim. Çalışmalarım sırasında en büyük güçlüğü kaynak bulmakta çektim. Orijinal eserlere aracısız ulaşamamak ıstırabı yeterken, bugüne aktarılmış olanları bile bulmak zor oldu. Bulunanları kütüphanelerden almanın zorluğu da cabası. İlerde yeni imkân ve kaynaklarla daha güzel ve tafsilâtlısının yazılmasını ümit ve temenni ediyorum. İşe başlarken, tarihin keskin bir dönemecinde yaşamış biri hakkında yeteri kadar eser yazıldığını sanıyordum. Bunun için de, ben yeni ne söyleyebilirim, diyordum ve öncekilerin bir tekrarını yapacak olmak beni kaygılandırıyor ve üzüyordu. Gördüm ki, yazılanlar içinde kuru bilgilerin dışında yorumu esas alan eser, yok denecek kadar az. Mevcutlar, ya pek az kuru bilgileri vermekle yetinmişler, ya bir takım duygulu sözler etmişler. Bilgiler pek az olduğu için, tekrarlar yapıp durmuşlar. Ertuğrul Gazi döneminin; yüzyıllar aşan bir zamana damgasını vuran yepyeni ve şahsiyetli bir başlangıç olduğu idrakine, daha derinden vardım bu çalışmalar sırasında. Bunun için Söğüt’te meydana gelen haşmetli doğumu, birincisi ile kıyas kabul etmez derecede üstün bir “İkinci Ergenekon” olarak değerlendirmenin doğru olduğuna inanıyorum. Bugüne kadar bunun tesbit edilip, değerlendirilmemiş oluşuna şaşıyorum. Sanki zaman şimdi, döne dolaşa, başladığı noktaya gelmiştir. Bugün de, milletimiz ve insanlık yepyeni bir dönemin eşiğindedir. Şartlar bizi bugün; dünyada söz sahibi büyük ve kuvvetli olmak veya gelişmiş denilen devletlere uşak olmak tercihleri ile karşı karşıya getirmiştir. Tarihten ders almanın bugün daha çok gerektiğini ve yeni oluşumları, bu tecrübelerin üzerine bina etmenin şartını, eseri kaleme alırken, daha derinden anladım. Bunun için, kendimce çok önemli bulduğum “TEKLİFLER”i kamuoyuna sundum… Her yıl yapılan Osmanlı sempozyumunun 12. sindeki konuşmamı ve ‘sogutsenlikleri.org’da yayınlanan röportajı yazıyla ifade edilenlerin sözle de desteklenmesi olduğu için kitabın sonuna ekledim. Dördüncü ve beşinci baskı, ele aldığımız büyüğün karakterine ve milletin onu anmada gösterdiği bütünlüğe yakışır bir kadro çalışması oldu. Fotoğrafların çoğu bu kitap için çekildi, yayına hazırlayanlar yeni buluşlar ortaya koydu, hataları farkettiler, internetin imkânları ile araştırmalar yaptılar. Kayı damgalı taş bulundu ve resmi çekildi, ihtifalin 1946’daki kesintiden sonra tekrar başlamasını anlatan konuşma banda alındı, kapak ve muhteva hakkında zaman zaman toplantılar yapıldı... Bu arada şunu da bilhassa belirtmek gerekir. Kitaba yapılan ilâveler, esası değiştirmedi. Hattâ başlangıçta ortaya konan tezleri sağlamlaştırdı. Önsöz başlığının altındaki notta da belirtildiği gibi, önsözde bile esas bakımından değişiklik olmadı. Bunun için Allah’a hamdediyorum. Düşünen ve fikir çilesi çekenlerin takdirlerine arzederim. ORUÇ (İman ve İslâm Atlası’ndan) BİR AY İŞTİHALARA PAYDOS


Ramazanda, güneşin doğmasına hazırlanmasiyle batışı arasında, en uzun günlerde ortalama 18, en kısa günlerde 10 saat, sırf Allah için, vücuda ağızdan veya herhangi bir yerinden hiçbir madde almamak, cinsi temasta bulunmamak ve bütün maddî iştihalardan kaçınmak rejimi… (…) Şartları da her ibadet şeklinde olduğu üzere İslâm, bülûğ ve akıl… Oruç bozmayan çeşitlerine kadar bütün iştihalara bir ay paydos… (…) BİLGİ Hicretin ikinci yılı farz kılındı. Kâinatın Efendisi Medine’ye bağlı 11 yıllık hayatlarında 9 Ramazan idrak ettiler ve bunların dördünde 29, beşinde 30 gün hesabiyle oruç tuttular… CEZA Tutulmayan orucun kazası güne gün, kast ile bozulanın da 1 güne aralıksız 60 gün… Yahut 60 fakiri sabah-akşam doyurma şekli… Kefaret mecburiyeti… BOZMAZ Unutularak oruç bozucu fiillerden birini işlemek, içmek, orucu bozmaz. Hatırlayınca kendine gelmek, ağzındakini tükürmek ve oruca devam etmek icap eder. İnzal olmaksızın öpmek… Uykuda ihtilâm olmak… Cünüplük… Ağız balgamı yutmak, burun akıntısını boğaza çekmek… Kulağa su kaçırmak… İstenmeyen boğaza toz veya duman gitmesi… Boğaza sinek kaçması… Ağızda kalan lezzetlerin tükürükle yutulması… Dişlerde kalan yemek artıklarının nohut tanesine varmayacak kadarını yutmak… Dışarıdan susam tanesi kadar bir maddeyi, lezzetli olmamak şartiyle çiğnemek… Dıştan ilâç sürünmek, vücuda akıtmak… Bıyık ve sakal yağlamak… İstenmeden kayyetmek… Ağız dolusu olmadan… Gelen kayyin kısmen ve cüz’i, geri gitmesi… Ağza parmak sokup az miktarda kayy getirmek… Hacamat olmak… Bozmayı düşünmek… Günah işlemek… BOZAR Yenilen ve içilen her şey… İçe çekilen duman… Hususiyle sigara dumanı… Buruna çekilen her şey… İlâç ve enfiye… Madenî veya nebatî, ne olursa olsun; bir şey yutmak… Kulağa yağ damlatmak… Dışarıdan boya vesaire gibi bir karışım olan tükürüğü yutmak… Yağmur; dolu ve kar yutmak… Ağız ve burun yıkarken suyu boğaza veya genze kaçırmak… Ağız dolusu gazeyan… Zaman hesabında yanılarak oruç bozucu bir fiilde bulunmak… Kadın veya erkekte edep yerlerine pamuk veya bez cinsinden de olsa dışarıdan bir şey tıkmak… Niyetinin mazur ve mecbur olarak orucunu bozacağı bu ve benzerleri fiillerde kaza, gününe gün olduğu halde bile bile bozanlara kefaret icap eder; unutma hallerindeyse oruç bozulmamışken bozuldu sanıp yemekte devam edenlerse o günün kazasından başka bir oruç altına girmezler. Uykuda bir insanın ağzına bir şey koymak veya damlatmak ve yine uykuda veya baygın bir kadınla cinsî temas, oruç bozucu olmak mahiyetini değiştirmez ve fiilden sonra farkına varanın kazasını gerektirir. Fail ve farkında olan, günahtadır. MEKRUHLAR (…) Hatırlanması ve yapılmaması gerekirken, yapılmasiyle orucu bozmayacak gaflet fiillerinin büyük kısmı… Mekruh… Sakız ve benzerlerini çiğnemek… Kadına sarılmak, öpmek… Tükürüğünü ağzında biriktirip yutmak…


Kan aldırmak… Hacamat… Meşakkat verici işler… Ağız ve buruna zaruret fazlası su çekmek… SÜNNETLER Sahura kalkmak… Sahuru geç yemek… İftarı geciktirmek… İftarı hurma veya su ile başlamak… Bellibaşlı iftar duaları… MÜBAH KILAN ŞEYLER Müminden fiilen oruç tutmamayı mübah kılıcı 8 hal sayılmıştır. Hastalık, yolculuk, zor altında olmak, gebelik, emziklilik, korkulu açlık, kaygılı susuzluk, düşkün ihtiyarlık… Hastalık: Her nevi kudret kesici maraz… Hastaya bakan da aynı müsaade içinde… Yolcu: Devrimizin ulaştırma imkânlarına göre hiçbir zorluk çekmese de müsaadesine sahip… Zor altında olmak: Kötülük gelebilecek biri tarafından cebredilmek… Gebelik: Açlığın gebeye ve çocuğa zarar vermesi hali… Emziklilik: Anneyi zaif düşürmek ve çocuğunu besleyememek durumu… Korkulu açlık… Kaygılı susuzluk… Düşkün ihtiyarlık: Açlık ve susuzluğa dayanıklılığını kaybettirici bitkinlik… Böyleleri ya kaza, yahut hallerinin devamı takdirinde fidye verirler… Fidye ramazan başında da sonunda da verilebilir. Fidye, oruç tutulamayan her güne karşılık Fıtır Sadakası miktarınca bir fakire doyumluk para ödemektir. İhtiyarlıktan gayrı özür hallerinde mâni geçince kaza etmek icap eder. Fidye, sonradan imkân kazananların borcuna karşılık olamaz. Borcun, imkân avdet eder etmez bizzat ve bilfiil ödenmesi lâzımdır. Oruç kazalarında, kefaret cezasında olduğu gibi, kesintisiz gitmek şart değildir. Dinlene dinlene, kaza günlerini atlata atlata da gidebilir. Kazalarını yapamayan ve fidyelerini veremeyen, namazda olduğu üzere, ölümünden sonra iskat yapılmasını vasiyet etmelidir. Vâcip… İlâhî rahmet kapıları açık diye sağlığında vazifeden kaçmak iman ve vicdana sığmaz. Nafile oruçlarda ziyafet, hem ziyafet sahibine hem de davetliye oruç bozma cevazını verir. ÖLÇÜLER Öfkeli mizaç taşıyan bir mümin, ramazanda bilhassa öfkesini yenmek ve oruç faziletini sağa-sola çatmakta bir imtiyaz saymamakla mükelleftir. Orucun nefse bindirdiği baskıyı unutmak için birtakım “mâlâyâni’ler” ve oyunlarla uğraşmak ramazanın ruhuna aykırıdır. Ramazanda abdest alırken suyu ağza ve buruna çekmeyi son derece ihtiyatla yapmak ve içeriye son derece ihtiyatla yapmak ve içeriye tek damla geçirmemek gerekir. Deniz banyolarında da aynı dikkat. İçeriye geçmek ve kana karışmak ihtimali olan hiçbir ilâç kullanılamaz. Küçücük bir çivi yutulsa oruç kalmaz. Yaprak, taş, hep aynı. SUAL ve CEVAPLARI Enes (rağmen) Hazretleri’nden: Allah’ın Resulü (sav) ile birlikte oturduğumuz esnada deve üstünde biri gelip devesini mescidin kapısında çökerttikten sonra bağladı. Döndü ve bize bakarak: –Aranızda hanginiz M…’dir? Diye sordu. Kâinatın Efendisi, sahabelerin arasında bir yere dayanmış oturuyorlardı. –İşte şu dayanmış olan beyaz kimsedir. Dedik. –Ey Abdülmuttalib’in oğlu! Diye hitabetti. Allah’ın Resulü: –Seni dinliyorum. Buyurdular. Adamcağız:


–Ben sana bazı şeyler soracağım, soracaklarım pek ağırdır! Gönlün incinmesin! –Aklına geleni sor! Buyurdular. –Rabbin ve senden öncekilerin Rabbi aşkına söyle, seni bütün insanlığa Allah mı gönderdi? Diye sordu. –Evet! Buyurdular. –Allah aşkına söyle bir gün ve bir gece içinde be vakit namaz kılmayı sana Allah mı emretti? –Evet! –Allah aşkına söyle, senenin malum ayında oruç tutmayı sana Allah mı emretti? –Evet! –Yine Allah aşkına söyle, malum olan sadakayı zenginlerden alıp fakirlere dağıtmayı sana Allah mı emretti? Allah’ın Resulü buna da “Evet!” deyince adam haykırdı: –Sen ne getirdinse ben ona iman ettim. Geride kalanlara da elçi benim! Ben, Saad Bin Bekr kabilesinden Dammâm Bin Sa’lebe’yim! MAHCUP RAMAZAN NE-FE-KA (Büyük Doğu, 06.12.1967) Bu memleketin muhacirleri resmî kayıtlara göre ne kadardır bilmiyorum; fakat benim fikir muhasebemde 30 milyonu aşgın… (Bu yazının kaleme alındığı yıllarda Türkiye nüfusu-Kardelen) Biz, bu memlekette 30 milyonu aşgın büyük ve som kitle, cami avlularında karantina hayatı geçire muhacirler yığınından ibaretiz! Hayat, meydan, söz, hak, bizi zaptetmeğe memur küçücük zümrenin… Şairin dediği gibi: Vatancüda değilim, fakat firakıyle, Muhacirane gezer, ağlarım diyarımda… İşte biz buyuz! Ve işte Allah’ın, iftar sofrasında lokmalara kendi ilâhî visalinden bir lezzet kattığı rahmet ve gufran ayını bu yüzle karşılamış bulunuyoruz. Tahsildara vergi verircesine tutacağımız oruçlarla, kılacağımız namazların da bizi kurtaracağına inanıyoruz. Yirminci Asrın en büyük velisi, İstanbul’da bir çarşıda geçerken, adamın biri ellerine sarılıp yalvarmış: –Dua edin de Muhammed Ümmeti kurtulsun! Velinin cevabı, şu kadar yıllık hayatımda duyduğum en güzel cümledir: –Hangi Muhammed Ümmeti? Nerede o Ümmet?.. Siz bana onu gösterin, ben de hemen kurtulmuş olduğunu size haber vereyim!.. Mahcup Ramazan! Yüzüne bakamıyorum!.. BİZ SÖYLESEK LAF OLUR Başörtüsü yasağı, inanç özgürlüğünün kısıtlanması demektir. (Almanya Anayasa Mahkemesi) Okullarda başörtüsünün genel olarak yasaklanmasına karşıyım. (…) Biz başta örtünün altında neyin saklı olduğuna bakmıyoruz. (…) Kadınları kendi korku ve vehimlerimizin objesi haline getiriyoruz. (Wolfgang Gerhards, Alman Adalet Bakanı, Die Zeit) Yaptığı ayırımcılık bizi derinden düşündürmeli. (…) Burada verilmek istenen bir mesaj var. Hayli kaba bir mesaj. Açıkçası beni utandıran bir mesaj. Başörtülü insanlar itilip kakıldı, toplum dışına atılmak istendi. Şimdi bu itip kakmanın son görüntülerinden biriyle karşı karşıyayız: Cumhurbaşkanı da, başörtüsünü Köşk’te görmek istemiyor, onları dışlıyor. Bir ayıp daha kayda geçti. Maalesef Cumhuriyetimizin 80. kuruluş yıldönümünde oldu bu da. (İsmet BERKAN; Radikal, 25.10.2003)


İŞTE SÖZ Allah’ı verdiği nimet yüzünden seven; Allah’ın değil, o nimetin kuludur. (Ali el Havas) Şehvet şeytanın elindeki yular. Onu boynuna geçiren, şeytanın kölesi olacaktır. (Eu Bekr Muhammed el Kettanî) Bilgisine göre davranmayan, kitap yüklenmiş eşekten farksızdır. (Sadi-i Şirazî) Eli inmeli, dili düğümlü, gönlü karanlık, edası mahkûm, sermayesi korkak, işi ödlek, ahlâkı sükût, ibadeti hicap… Sonra da ismi müslüman!.. Nerdesin; bunların yerini alacak genç nesil? (Adıdeğmez) İSLÂM NE DİYORSA O! Gönül AĞIR İslâm, çağ atlandıkça daha iyi anlaşılabilen, hiçbir gelişme karşısında acze düşmeyen çağlar üstü dindir. İlim ve irfanla böylesine hemhal bir dinin mensupları hamd ve şükürle Rabb’e sığınmalıdır. Resul-i Ekrem Efendimiz (sav) buyuruyorlar: “Kişi kendi istediğini başkaları için de istemedikçe hakkıyla iman etmiş olamaz”. Bu emre riayet kaygısıyla, “İslâm ne diyorsa o!” diyerek örtünmeden söz etmek istiyorum. İnanan nasıl örtünür? Örtünmekteki asıl gaye nedir? Örtünen neye dikkat etmelidir? Her örtülü inandığı için mi örtünür? Örtü, sadece başa bağlanan bir kumaş mıdır? Kur’ân-ı Kerîm’de Allah (azze ve celle) şöyle buyuruyor: “Ey Peygamber; eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle dış elbiselerini üzerlerine sıkıca örtsünler; bu onların tanınıp eziyet edilmemelerine en elverişli bir yoldur. Allah gafur-ur rahîmdir.” (Ahzab/59) İman eden her emre amade olur… Her yerde ve şekilde; evinde, dışarıda, dikkat çekmeme; tanınmama yönünden kendilerini değerlendirmelidirler. Örtülerini bu yönden tekrar düşünmelidirler. Örtünüyor ama, “ben buradayım, beni görün” der gibi bir kıyafete bürünmüşler midi; dışarıdan biri gibi örtülerini gözden geçirmelidirler. Resulullah Efendimiz (sav) buyuruyorlar: “Benden sonra erkeklere, kadınlardan daha zararlı bir fitne ve fesat bırakmadım”. Dikkat etmeliyiz… Fitne her zaman bilerek yapılmaz. Bilmeden de, Allah korusun, fitneye sebep olunabilir. Efendimiz (sav) yine buyuruyorlar: “Allah kadına benzeyen erkeğe ve erkeğe benzeyen kadına lânet etmiştir”. Pantolon giyen bir hanım, örtünme emrini yerine getirmiş olsa bile, erkeğin giydiğini giymiş olmuyor mu? Hele giyilen pantolon, vücut hatlarını ifşa ediyorsa, iki yönden mahzurludur. Resul-i Ekrem Efendimiz, Miraç’dan sonra buyuruyorlar: “Azabı anlatılamayacak kadar şiddetli bir kısım kadınlar gördüm. Bunlar, elbiseli oldukları halde vücut hatlarını ifşa eden, yani çıplak hükmünde olan ve dışarıya erkeklerin dikkatini çekmek için süslenerek çıkan kadınlardır.” Anlıyoruz ki, örtünmeyi şahsî düşüncelerimize göre değil, İslâm’ın emrine göre yapmamız gerekiyor. Açık kıyafetle kendilerini sergileyemeyenlerin şık giyinerek dikkatleri cezp etmesi, kıyafet oyunlarıyla gerçek niyetlerini kapatır gibi yapmaları doğru mudur? Bunu insan en iyi kendisi bilir. Daracık kot, şeffaf gömlek, yırtmaçlı etek makyajlı bir yüz ve üzerinde örtü… Bu kıyafet, örtünmenin ruhuna ne kadar uygundur? İnancı için yaşamak bu mu? Modern olmak, komik olmak mı? Örtü edeptir. Her icraatın bir ahlâkı vardır. Ahlâkına aykırı icraat, sonunda müşküle düşer. Bizden dâvacı olacak örtünün hakkını verelim. CEP, CÜZDAN, ANAHTARLIK, AKBİL Mustafa Alp ERTEM “Cep, cüzdan, anahtarlık, akbil” dörtlemesini her evden çıkışımda, arabadan indiğimde veya yabancı bir ortamdan kalktığımda söylerim. Cep kelimesi; cep telefonuyla aramızda olan samimiyetin bir simgesi. Akbil ise İstanbulluların veya İETT ile az çok muaşakada bulunmuş her kişinin bileceği Akıllı-Biletin kısaltılmışı. İstanbul’da geçirdiğim üniversite hayatımda bu dörtlemeyi söylemeyi alışkanlık haline getirmiştim. Her biri benim için hayatî önemi haizdi o günlerde. Ankara’ya geldikten


sonra da, adı akbil olmasa da buradaki otobüs biletlerinin, aynı dörtlemeyi söylemeye devam ettim… Ta ki, bir gün cebim ve cüzdanım benimle ilişkisini kesene kadar. Çok hassastım bir şeyimin kaybolması hususunda. Hattâ bazen arkadaşlarım cüzdanlarını kaybettiklerini söylediklerinde, içindeki devletlû evrakları yeniden çıkartmakla uğraşmaktansa intihar etmelerini salık verirdim. Ama başıma gelmişti işte, artık ben de “kaybedenler” güruhundandım. Olaya ilk tepkim gülmek şeklinde oldu. Bu, belki o andaki sinir bozukluğumu gösterirdi, ama sonra aklıma gelen; “Dünya umûrunda (işlerinde) kaybettiğin bir şeye üzülme, kazandığın bir şeye de sevinme” düsturu beni daha çok teselli etti. Buradan yola çıkarak olayın bilimle irtibatını düşündüm. Bilimde, bazı teorilerin geçerliliği tartışılırken uç noktalar düşünülür. Yani öne sürdüğünüz savı eksi sonsuzda veya artı sonsuzda düşünürsünüz. Eğer bu uç noktalarda teoriniz doğrulanıyorsa teorik plânda önemli mesafeler katetmiş sayılırsınız. Bu, bana aşina olduğumuz kavramlardan ifrat ve tefriti hatırlattı. Hep söyleriz ve biliriz dünyanın geçici olduğunu; ancak şehirlerarası bir yolculukta uğranılan bir mola yerine ne kadar ehemmiyet veriliyorsa ve yatırım yapılıyorsa –ki bu yatırım muhtemelen en fazla bir öğün yemek ve def-i hacet parasıdır- o kadar kıymetinin olduğunu. Bunlar aklıma geldi cebim ve cüzdanım çalındıktan sonra. Olmaması gereken üzüntümün, giden nakdî miktarımla doğru orantılı olduğunu gördüm. Düşündüm ki, uç noktada, insanın ne kadar az malı kaybolursa üzüntüsü o kadar az olur. Hiç malı olmazsa, kaybolamaz, üzüntüsü de sıfırlanır. Aslında üzüntü, bir de dünyalığa ne kadar bağlı olduğumuzu gösteriyor. Efendimiz (aleyhis satau vesselam), Uhud dağını göstererek, “Vallahi”, diyor, “şu Uhud dağ kadar altınım olsaydı; üzerinden bir gün geçmeden bir zerresini bile bırakmaz, tasadduk ederdim.” İşte bu da bir diğer uç nokta… Yani malının üstüne bir güneşin daha doğmasına izin vermiyor. Dünyayla irtibat bu kadar. İnsan dünyaya pamuk ipliğiyle bağlı derler, gerçekten de böyle ancak, unutan ve alışan insan yine aldanıyor. Bekâra karı boşamak kolaydır, benim de katlarım, yatlarım, atlarım olsaydı böyle düşünebilecek miydim, müteredditim. Uğraştım, ama korktuğum kadar zor olmadı devletlû evraklarımı yeniden temin etmek. Giden, gelirdi; yeter ki cana gelmesindi ve nitekim gelmişti de, ancak, insana verilen en değerli emaneti, ruhu, ait olduğu yere bir gün geri gelmemek üzere gidecek. Mola süresi belli olan şehirlerarası yolculuk veya bilmediğimiz zamanda anons yapan Azrail (as)’in sesiyle çıktığımız öteler seyahati… İtidal, ortayol, istikamet ve davranışlarımızda esasımız; düşünce ise ifrat ve tefritin yamaçlarında dolaştıkça hadiseleri yorumlamaya yardımcı oluyor. OLAYLA BAKIŞ GÖNÜL RAHATLIĞI İLE Gönül rahatlığı ile “Allah rahmet eylesin!” diyebileceğimiz bir müslüman… Bütün dünyanın dilinde “Bilge Kral”… Bize göre; çevremizde pek çok örneğini gördüğümüz fikirsiz, çilesiz, esersiz, devlet adamı geçinen politikacılara nisbet “Kitaplı Başkan”… “Düşünen adam”… Bosna-Hersek’i bağımsızlığa kavuşturan devlet başkanı Aliya İzzet Begoviç, Hakk’ın rahmetine kavuştu… Bütün insanlığa bir müslüman devlet adamının inançlarından taviz vermeden bugünün şartlarında bile kendisini kabul ettirebileceğini ve fikir adamlığı ile devlet adamlığının bir arada yürüyebileceğini gösterdi. İslâm dünyasına Avrupa’dan; İslâm dünyasının dışından bir örnek… Sadece milletinin değil, İslâm dünyasının ve Osmanlı’nın yüzakı… Demek ki bir lider, olduğu gibi görünerek, “takiye” yapmadan, kendisini kabul ettirebilirmiş… Darısı bizimkilerin ve Arapların başına. Eserleri devlette mühim bir mevkide olduğu için tanınmadı… Eseri ile hem kişiliğini hem devlet adamlığını ispatladı. Devlet başında olmasa yazdıkları kimse tarafından dikkate alınmayacak ve uzaklaştıktan sonra kimse tarafından hatırlanmayacak kişilerden değildi… Dünyada en son hatıra gelecek bir millet üzerinde bir mucize gerçekleşti. Bir müslüman devlet adamı, hem kendisini, hem milletini kabul ettirdi insanlığa… Büyük milletlerde görülmesi gereken bir lider tipi, küçük bir millette de görülebilirmiş… Demek ki, İslâm’ın tecellisi için şu veya bu millet şart değilmiş. Onun sayesinde görüldü ki, bir davanın başarıya ulaşması için “eser” gerekiyormuş… Dava çilesi çekmek gerekiyormuş. Kafkaslar’daki ve Ortadoğu’daki müslümanların eksiği onun sayesinde anlaşıldı. Anlayan anladı… Rahmetli Cumhurbaşkanı Özal’ın cenazesindeki gibi büyük bir halk alâkası, tekbir ve rahmet temennileri ile gözyaşları içinde toprağa verildi. Ajanslar, 150.000 kişiden bahsediyor. Gönül rahatlığı


ile “Allah rahmet eylerin!” diyoruz. Sadece 150.000 kişi kılmadı cenaze namazını, dünyanın pek çok yerinde “gıyabında” cenaze namazı kılındı, dua edildi. KALBİMİZ KIRIK Gönül rahatlığı ile “Allah rahmet eylerin!” dedik… Ama gönlümüz rahat değil… Milletçe kalbimiz kırık. Geldiği ilk günlerde millete ümit veren Cumhurbaşkanı Sezer, yeniden parti başkanı seçilen Deniz Baykan’ı seçildiği saniye kutlayan devlet başkanımız; Bosna Hersek devlet başkanını vefatında milletin beklediği gibi hareket etmedi… Üstelik Başbakan da cenaze namazını kılmaya gitmedi… Millet oraya kalbini gönderdi ama milletin en yüksek temsilcileri bekleneni yapmadı. Dışişleri ile birkaç bakanın ve 100 kadar milletvekilinin gitmesi iyi ama, “sadre şifa” değil. NURTOPU GİBİ… Kriz meydana getirmekte ve onu yaşatmakta her halde son elli yılın en başarılısıyızdır. Ve bu başarımız (!) gittikçe ivme kazanıyor. Cumhuriyetin 80. yılı kutlamaları vesilesi ile düzenlenen resepsiyon, yeni bir kriz doğurdu. Resepsiyon mu doğurdu? Resepsiyon doğurur mu? Her ne ise… Her yönden gelişmiş, hiçbir meselesi olmayan, bölgede ve dünyada söz sahibi devletimizin bu kadarcık lüksleri olsun değil im? Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, resepsiyona, CHP milletvekillerini eşleri ile davet ederken, AKPARTİ milletvekillerini (iktidarda olan CHP değil AKPARTİ) “eşsiz” olarak davet etti. Sebep, belirtilmiyor ama, söylemeye lüzum olmayacak kadar açık: Akparti milletvekillerinin hanımları başörtülü… Köşk “kamusal alan” imiş. Oraya dinci bir kıyafetle girilemezmiş. Son zamanlarda bir “kamusal alan” lâfı ortaya atıldı. Ne demekse… Başörtüsüne geçit yok, sizin anlayacağınız. Bu bile iktidardaki partiyi harekete geçirmeye ve tavır almaya yetmiyor. Eşimizin lâyık görülmediği yere biz de gitmeyiz, diyemiyorlar. “Biz başörtülülerin reyleri ile buraya geldik, başörtüsüne karşı bu yapılanı ve eşlerimizin vebalı gibi gösterilmesini protesto ediyoruz!” sözünü hiç söyleyemezler. İktidar partisinin tekrar seçilen genel başkanı ise bu durumu “millete havale ettiklerini ve bu hareketi milletin değerlendireceğini” söylemekle yetindi. Kamusal alan, tamusal alan derken başörtülülerin bu memlekette yaşamaya hakkı yok deme noktasına mı varacak bu iş? Hem Cumhuriyet, bir başörtüsü ile yıkılacak kadar güçsüz müdür? Bunu gökgürültüsü gibi haykırmak varken, “millete havale etmek” de ne demek? NUR TOPU GİBİ ÜÇ YENİ (eski) GENEL BAŞKAN Üç parti; AKPARTİ, MHP ve CHP kongrelerini yaptılar ve yeni idarecilerini seçtiler. Üç; heyecansız, şevksiz, durgun genel kongre… Masraflı, organizasyonlu; ama cansız… Üçünde de beklenen oldu… Eski genel başkanlar tekrar seçildiler. Bizde demokrasi dediğin karşılıklı bir alışveriş gibidir. Genel başkanlar, delegeleri seçer; delegeler de genel başkanı… Padişahlığa son vermiş olan bir ülkede, liderler padişahtan farksızdır. Dillerde “parti içi demokrasi” nutukları, ellerde çıt çıkaranları usulüne göre etkisiz hale getiren “tüzük, yönetmelik, disiplin kurulu” isimli zarif satırlar… Bizde demokrasi büyük işler… Partiler, seçim kaybeden, itibar kaybeder, ümidini kaybeder, en sadık üyelerini kaybeder; ama asla genel başkanlarını kaybetmez. Daha ikinci kongresini yaptığı için, genel başkanın yeniden seçilmesi, ona karşı bir adayın çıkmaması normal. Artık genel başkanlıktan “liderliğe” yükselmeli. AKPARTİ’nin yaşama şansı bu. Eğer partisini, milletin istediği çizgi üzerinden yürütürse, lider olabilir. Yoksa türkünün dediği gibi, “hem ben yandım, hem kendim!” Allah’ın bir lütfu olarak, karşısında rakip de yok. Hiçbir parti milletin sempatisini kazanabilmiş değil. Ya AKPARTİ?.. Diğerlerinden millet öylesine ümit kesti ki, buna ümit bağlamaktan başka şansı yok. Allah’ın lütfu… Milletten AKPARTİ’Ye, genel başkanına ve arkadaşlarına açık çek… Anlaşılması gereken şu: İçeride ve dışarıda gün, sıradan liderliğin, genel başkanlığın, başbakanlığın, cumhurbaşkanlığının günü değil.. Gün Türk milletini içinde bulunduğu çıkmazdan kurtaracak, düşmanları ile fikir savaşı yapacak gündür. Cesur olmak bile yetmez; gözükara olmak günüdür. Diğerleri bunu anlayamadığı için milletin soğuk yüzüne muhatap oldular. AKPARTİ anlasa bari… Dünyanın en buhranlı bir yerinde yaşıyoruz. Artık günübirlik politikaların sonu geldi. Uzun vadeli hesaplar, plânlar yapacak lider gerek… “Şartlar bunu gerektiriyor” mazeretine sığınmak bitti. Seçim kaybetmenin sorumluluğunu kabullenen, hatasını ifade eden ve genel başkanlıktan çekileceğini gür bir sesle haykıran adam gitti; yerine, sanki hiç seçime girmemiş, dolayısıyla da seçimi kaybetmemiş, o gür sesle haykıran kendisi değilmiş gibi, ilk defa meydan yerine çıkıyormuş gibi bir de kitap yazarak tekrar aday olan biri geldi. Seçtiği delegelere kendisini tekrar seçtirdi. Acaba bütün ülkücülerin katılacağı bir referandum yapmaya cesaret etse ve onlara sorsa kalayım mı, gideyim mi


dese sonuç ne olur? Buna cesaret edebilir mi? Hele bir de yandaşları, sanki hiç hükümette yer almamış, siyasete taze kan zerk ediyormuş gibi “Devletin başına Devlet geçecek!” diye slogan atmazlar mı… Devlet ya hafızasını kaybetti, ya milletin hafızasını kaybettiğini sanıyor. MHP’deki potansiyel enerji öldürülüyor… Ülkücüler ve millet gücendiriliyor. Ülkenin akıbeti için kan dökenler, göz yaşı akıtanlar, ümitlerini kaybediyor. Anma Nasrettin Hoca’nın dediği gibi bir ümit var… Eşeğini türkü söyleyerek arayan Hoca’ya, böyle kaybettiğini insan türkü çağırarak mı arar, bunun sebebi nedir diye sormuşlar… Bir ümidim şu karşıki dağda, orada da bulamazsam, sen bende ağlamayı seyret… Bir ümit, mahallî seçimlerden sonra yapılmak mecburiyetinde kalınacak olağanüstü kongrede… O zaman da ülke hilâlli bayrak liderini bulamazsa, sen bizde ağlamayı seyreyle… Bizde demokrasi işte böyle olur. Genel başkanlar delegeleri seçer, onlar da genel başkanları… Ve yıllar akıp gider… PARTİ İÇİ BÖYLE YA PARTİ DIŞI NASIL?.. Parti içi demokrasi böyle, parti dışı demokrasi nasıl? Durumu; “biz söylesek laf olur” bakanlık yapmış; hem de Millî Eğitim Bakanlığı yapmış bir yazar söylesin: Radikal Gazetesi yazarı Neşe Düzel soruyor eski Devlet ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Celâl Güzel cevap veriyor: –Bizim devleti kim yönetiyor? –Demokrasilerde devleti, milletin seçtiği temsilciler yönetir. Ama bizde devlet hiç tam olarak millet tarafından yönetilmedi. Menderes ve Özal dönemleri gibi karma yönetimler dışındaki dönemlerde devleti bizde hep asker yönetti (…). –Hükümetler devleti yönetemiyor mu bizde? –Silâhlı kuvvetler, ‘halâskaran zabitan’ı (kurtarıcı subaylar) oynuyor. (…) Sivil yönetime ve halka güvenmiyorlar. (…) ‘Halka bırakırsan, ülke ya bölünür ya irtica gelir’ diyorlar. –Peki, hükümetin, yasalar izin verse dahi yapamayacağı şeyler var mıdır? Parlamento, Anayasa’ya uygun olmak kaydıyla her yasayı çıkarabilir mi, yoksa Meclis’in önünde de gizli engeller bulunur mu? –Türkiye’de askerin “KIRMIZI KİTAP” diye bilinen bir gizli anayasası var. Bu, anayasa büyüklüğünde kabı kırmızı olan ‘Millî Siyaset Belgesi’dir. Bu kitabı devlete ancak müsteşar olduktan sonra görürsünüz. Kırmızı kitap bakanlara verilmez, müsteşarlara verilir. Çünkü devletin asıl sahibi bürokrasidir, bakanlar değildir. Bakanlar, idare edilmesi gereken çocuklardır. (…) Başbakanlık müsteşarı olduktan sonra bir MİT mensubu geldi bana. Evvelâ arkadaki odaya kozmik evrakı saklamak için koca bir kasa koydular. Sonra da ilk kozmik evrak olan kırmızı kitabı getirdiler. (…) Bu kitap gerektiğinde “GİZLİ ANAYASA” gibi kullanılıyor ve engelleyici oluyor. “MİLLÎ SİYASET BELGESİ’NİN FALANCA MADDESİNE UYMUYOR” denildiğinde, o kanun veya kararname çıkarılamıyor. –Türkiye’de devlet denildiğinde ne kastediliyor? –Devlet denildiğinde akla, asker, Genelkurmay, Cumhurbaşkanlığı, bürokrasi ve lütfen Başbakanlık geliyor. Meclis akla çok fazla gelmez. (…) YA MİLLETİN BEYNİ NE ÂLEMDE? Milletin beyni mi? Üniversite canım!.. Milletin beyni “ilim yuvaları” olmayacak da, neresi olacak? Rektörler, dekanlar, (proflar) kısacası üniversite ne diyor, ülkemizde demokrasinin işlemeyişine?.. Beyinleri sulanmadı ya, her halde bu durumu görüyorlardır ve bir çare düşünüyorlardır “ülke yararına”… Onların şimdi demokrasi düşünecek halleri yok. Çok mühim “sorunlarla” meşguller: 1-Cumhuriyeti koruyorlar, 2-Atatürk ilkelerini bekliyorlar, 3-Başörtüsüne karşı çıkarak irticaya geçit vermiyorlar. Üniversite kapılarında kız öğrencilerin başlarını açtırıyorlar, 4-Ülke bütünlüğünü koruyorlar, 5-Üniversite “olanaklarını” deve yapıyorlar… Böylesine “möhüm” faaliyetlerle öylesine yoğunlar ki, ilmî çalışmalara ayıracak vakit bulamıyorlar. Kitap yazmaya bile vakitleri yok. Hükümeti yukarıda saydığımız görevleri sebebiyle uyarmaktan canları çıkıyor adamların. Değil kitap bir makale bile çıkaramıyorlar. Dışarıdaki ilim erbabının kitaplarından alıyorlar ve isimlerini yazıp meydana çıkarıyorlar. Ancak bu kadarına zaman bulabiliyorlar… Bir de halden anlayan ve kendilerini destekleyen medyaya açıklamalar yapıyorlar…


Bu kadar meşgul oldukları halde yine de medyanın “lojistik” desteği ile Anıtkabir’e bir yürüyüş yaptılar. Şu fedakârlığa bakın… Türbana, İmam Hatip okullarına geçit vermeye kalkan hükümete karşı orduyu göreve çağırdılar. Kendilerinin dışında herkes, onları tehdit ettiği halde, hiç kimseyi dinlemediler… Daha ne yapsınlar? Silâhı ellerine alıp, kendileri mi darbe yapsınlar? Yakışır mı ilim erbabına? Ordu ne güne duruyor? Hem demokrasi dediğin kendileri gibi ilerici, aydınlıkçı, bilimsellikçi, laikçi kişiler için, yoksa demokrasi düşmanı irticacılara karşı şöyle biraz “askıya” alınabilir, n’olcek yani… Zira irticacılar, demokrasiyi araç olarak kullanmak istiyorlar, menfaatleri için… “Takiye” yapıyorlar. Dini de demokrasiyi de istismar ediyorlar. Böylelerini hizaya geçirmek i demokrasi azıcık askıya alıvermeye demokrasinin kendisi de razı olur, inanın… Halka sormaya “gereksinim” yok.. Şöyle fiyakalı bir “balans ayarı” her şeyi halleder: Onun için “Ordu göreve!”… CHP’Yİ UNUTMADIK Kongresini yapan üç partiden bahsettik… Ama ikisini ele aldığımız halde üçüncüsünden, yani CHP’den bahsetmedik… Unuttuğumuzu sanmayın… Dünyada benzeri olmayan bir parti unutulabilir mi? Herkesin ittifak ettiği bir özelliği var ki, unutulmasına “olanak” yok. Her yerde muhalefet partileri güç kazanırken, CHP muhalefette olduğu halde itibar kaybetmeyi başaran tek parti. Baş aşağı gidiyor bakalım… (Eski ve yeni) Genel Başkan Deniz Baykal, CHP geleneğine aykırı “taze kanlar” (veya takma organlar)la partiyi takviye etmiş olmasına rağmen, partisinin kan kaybını önleyemedi. Bu transferlerdeki hatasını anlayıp tabanın sesine kulak vereceği yerde, son kongrede kendisini garantiye aldı. Âdetâ “imparator” oldu… “Son İmparator”… Artık CHP’yi İnönü bile kurtaramaz… Eğer parti bayrağındaki oklar, daha işin başında Türk ruh kökünün dışında bir yerleri işaret ediyorduysa, o zaman CHP’nin yıllardır niçin milletten iltifat görmediğinin sebebini keşfettik demektir. Yok eğer, son zamanlarda bu hareket başladı ise iflâh olmayacak, parti mezarlığını boylayacak demektir. YAPRAK DÖKÜMÜ Ne enteresandır ki, yaprak dökümü sadece CHP’de değil; bütün partilerde… Hepsi de aynı sebepten: Türk ruh köküne yabancılaşmak.. “Enteresan” diye ifade ettik ama, aslında Türkiye’deki partilerin durumunu bilenler için bu durum, “perşembenin gelişinin, çarşambadan belli olması” gibidir. Özal’ın ANAP’ı nerde, bugünkü nerde!.. Safrasından kurtulmasına rağmen, düşüş sebebi keşfedilip gereği yapılmadığı için “hazan mevsimi” devam ediyor… Zannediliyor ki, genel başkan değişti mi, gelişme olacak. “Kırat”ı amblem olan bir Türk partisi için yol ikidir: Ya Köroğlu’nun Kırat’ı olur, ya uyuz beygir. DYP’nin ilk yıllarındaki milletin itibarı, bu ümittendi. Zannedildi ki, o günün genel başkanı bu itibarı sağladı. O bunu bildiği, partideki düşüşün muhakkak olacağını kestirdiği için cumhurbaşkanlığı makamının arkasına kaçtı. Parti kan kaybettikçe onun yerine geçenler marifeti ondan bildiler. O da köşesinde içinden kıs kıs gülerek, ziyaretleri bu hava içinde kabul buyurdu. Niçin partisinin itibar kaybettiğini bildiği, havasını kaybedeceğini anladığı için “meydanlara” inemedi. Kafalara dank etmesi gereken şu: Partiler, Türk ruh köküne bağlı olmadıkları için itibar kaybetmektedir. Daha doğrusu milletin sempatisini kazanamamaktadır. Millet, aradığını tam bulamayınca, kendine yakın bulduğunu destekliyor. Ümidini kestiğini de hiç tereddüt etmeden terk ediyor. Bizim izahımıza dudak bükenler, başka bir izah da yapamayacaklardır. EŞSİZ DAVETİYE Sayın Cumhurbaşkanı’nı “eşsiz davetiyeleri” yetmiş milyonu üzdü. Eğer bütün vatandaşlara davetiye gönderilseydi, yüzde yüze yakını “eşsiz” olurdu. Acaba davetlilerin, yani milletin yüzde kaçı davete icabet ederdi? Yoksa bu vesile ile millete mi “mesaj” verilmek isteniyor? Eğer millet bir tercih durumunda kalırsa, hiç tereddüt etmeden, “Başımızın üstünde yeri var!” diyecektir, başörtüsü için… Yani bunca yıl sonra bir yanda “demokrasi” nutukları bir yanda “halka rağmen” gerçeği… Eğer öyleyse, bizim isteğimiz başörtüsünün üzerinde gidilmemesi değil. Sadece “demokrasi nutuklarından” vazgeçilmesi olacaktır. Biz bu satırları yazarken, sayın Sezer’in Anıtkabir ziyaretinde, şu mübarek ramazan gününde, su içtiğini televizyonlardan gördük ve gözlerimize inanamadık. Bu hareketini, eşsiz davetiye hakkındaki savunması ile birlikte düşünelim: “Bu devletin davetidir, benim davetim değil ki. Son zamanlarda


laikliğe aykırı davranışlar başladı. Bunlara geçit vermem.” Laikliğin müdafaasını bu kadar basite ve kolaycılığa havale ettiği için bizden çok laiklik taraftarları kızmalıdır. RAMBOLARI KORUMAK IRAKLILAR’A KALDI Irak’taki ABD askerlerinin bunalım geçirdiği ve intihar edenler bile olduğunu artık, (Buş) bile kabul ediyor… Hattâ geriye dönebilmek için ABD askerlerinin kendilerini yaraladıklar, bu sebeple ölenlerin bile bulunduğu bildiriliyor. Iraklılar, en iyisi Ramboları’ öldürmeyip yaralasınlar. Böylece hem onlar kurtulur, hem kendileri. IRAK’A ASKER GÖNDERMEK Irak’a asker göndermemiz konusunda ABD hem kararsız, hem çok başlı… Hangi görüşün ağır basacağı belli değil. Bizim kanaatımıza göre ABD’yi Irak’ta ateşe iten güç, bizi dünya kamuoyunda küçük düşürmek için bu oyunu oynuyor. Bizi dünya müslümanlarının gözünde para için ABD’nin emrine girmeyi göze alıyor göstermek gayretinde. Kinin kime düşman olduğu bile tam bilinemeyen bir yerde, kime yardımcı olunabilir ki? Mehmetçik, bir yere “fetih” için girer. Onu Irak’a göndermeyi düşünenler, bunu söyleyebilecek mi? İZZETBEGOVİÇ, ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISI Zeki Kentel tarafından imeylimize gönderildi: “Karanlık bize bir derinlik kazandırırken, ışık bizi bazı görme yeteneklerimizden alıkoyar” (İzzetbegoviç) “Gündüz aydınlıkta yıldızlı gökyüzünü, gökyüzünün yıldızlarını göremeyiz. Işık bizi bu şehrayini görmemizi engeller. Fakat karanlık bize çok değerli bir gözlem olanağı verir.” diyen Bosna eski cumhurbaşkanı İzzetbegoviç bu olağanüstü tespitini eski Yugoslavya’da hapsedildiği zindanda yazdığı “Özgürlüğe Kaçışım” adlı kitabında dile getirdi. İzzetbegoviç’in adı Bosna-Hersek Cumhuriyeti ile bütünleşir. Müslüman dünya için, Bosna faciası karanlığında parlayan ve yol gösteren bir yıldız olmuştur. Tarihin bu döneminde İzzetbegoviç Bosna’nın batağa düşmüş unutulan kimliğini yeniden keşfetmiş ve yazmış, onu özgürlüğe ve yeniden İslâm’a bağlamayı başarmıştır. Benzersiz Bir Gelişme İzzetbegoviç. 1925 yılında Bosna’nın kuzeydoğusunda Bosanski Samac kasabasında doğdu. Oldukça varlıklı ve mutlu bir aileden geliyordu. Bilindiği gibi Balkanlar, 1389’da Osmanlılar’ın Kosova’da Sırplar’ı mağlup edişinden sonra İslâm bölgesi olarak anılmaya başlamıştır. Bosnalılar İslâm’ı 1463 yılında Osmanlı hükümranlığı altında iken kabul ettiler. Bundan sonra da dinî ve etnik zulüm ve ayırımcılık nedeniyle sürekli acı çektiler. Birçokları kurtuluşu Türkiye’ye göç etmekte buldu. (…) İzzetbegoviç İslâm karşıtı bir ortamda yetişti. İlk eğitimini Saray-Bosna’da bir Alman okulunda aldı. Yeteneklerinin geliştiği bu süreçte 16 yaşında iken bir kısım arkadaşlarıyla birlikte dini müzakere ve tartışmaların yer aldığı bir okul kulübü kurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında kurduğu Genç Müslümanlar Derneği, eğitim ve sosyal yardım çalışmalarına öncülük etti. Genç kadınlar için şube açıldı. Düşkünlere, ihtiyaç sahiplerine yönelik çalışmalar gerçekleştirildi. Genç Müslümanlar Derneği’nin Kuruluşu (…) Dernek Kahire, El Ezher’de öğrenim görmüş Bosnalı gençlerin çalışmalarından olumlu etkileşim içinde oldu. İslâm’ın yaşanması gereken bir ideoloji olduğunu kabul ediyordu. O sadece kişilere ve belirli merasimlerle sınırlanacak sıradan bir din değildi. İslâm’da dengeyi korumak için onun Arap dünyasında çıkış dönemindeki hareketlerini derinliğine inceledi. Endonezya ve Pakistan’daki benzer hareketlerden ve deneyimlerden kendilerine dersler çıkardılar. Batı kültürüne açıklığı nedeniyle, üyelerine Avrupa düşüncesini anlamaları ve okuyabilmeleri için Avrupa dilleri kursları açtı. İzzetbegoviç burada Almanca, İngilizce ve Fransızca öğrendi. Saray-Bosna Üniversitesi’ndeki müslüman gençliği kazandı ve bu gençlere farklı bir yoldan İslâm’ı öğretmeyi plânladı. Bazı Nazi düşünceler gençlerin kafasında yer bulduğunda Almanlar 1941 yılı Nisan’ında Yugoslavya’yı işgal ettiler. Müslüman gençlik bu düşüncelere kararlı bir tavırla karşı çıktı ve müslümanların Nazi yanlısı bir hükümette yer almasını yasakladı. Komünist yönetimde katlanılan zulümler


II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra Avrupa haritası yeni baştan çizildi. 1945’te; Bosna, Hersek ve diğer iki otonom bölge Kosova ve Voyvodina’yı kapsayacak 6 bağımsız cumhuriyetin yer aldığı Yugoslavya Birliği kuruldu. (…) Yugoslavya’nın yüzölçümü 288 bin kilometre kare. Böyle büyük bölgede 14 ayrı lisanın konuşulduğu 20 etnik grup belki dünyanın önde gelen en büyük etnik ve kültür toplumunu oluşturmaktadır. O zaman İzzetbegoviç’in Saray-Bosna Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olduğu yıllardı. Marksist düşüncelerin büyüleyici yılları. İzzetbegoviç ticaret hukuku diplomasını alıncaya kadar daha öğrenci iken birkaç kere hapishane ile tanıştı. 1953’te Josep Broz Tito iktidarı devraldığında özellikle İslâm dinine karşı Marksist görüşün çok acımasız bir dönemi başladı. İzzetbegoviç bu dönemde ateizme karşı nefreti arttıkça acı ve zulümler de arttı. (…) Hapishane, tecrit ve yakalanan şöhret 1980’de Tito öldüğünde İzzetbegoviç henüz dinamik çağını yaşıyordu. (…) Marksist baskılar biraz azalmıştı. Yugoslav müslümanları kimliklerin daha açık belirlemek için hareketlendiler. İzzetbegoviç’in oğlu Bekir’in babasının makalelerini toplaması büyük tepki ve gürültüye neden oldu. İzzetbegoviç, Avrupa’nın göbeğinde kökten dinci bir İslâm Cumhuriyeti kurmakla suçlandı. (…) 14 yıl hapse mahkûm edildi. Bu sürede genç nesillere İslâm’ı en iyi şekilde tanınmasına vesile olan ünlü eseri “Doğu ile Batı arasında İslâm”ı yazdı. Bir arkadaşı kitabın müsvettelerini gizlice kaçırarak. Amerika’da ilk baskısını sağladı. Kitap, İzzetbegoviç’in ne derin bir İslâmî bilgi ve kültüre sahip olduğunu bütün dünya tarafından anlaşılmasının yanında, batılı uzmanların zayıflıklarına ve doğrularına çok isabetli işaretler getirdi. Kitabın, uygarlığın ve kültürün sahip oldukları ortak kavramları derinlemesine inceledi. Kültürün dini kökenli olduğunu, buradan dinin insan üzeride olan etkisini ve onu takip eden insanların da aynı etkiyi yaşayacaklarını, bunu da insanın özgürlüğünün bir ifadesi olarak kabul etmek gerektiğini söyledi. (…) Komünizmin çöküşü, etnik grupların yükselişi Serbest kaldığı günlerde Avrupa’da Komünist Blokta önemli değişiklikler oluyordu. Bunların içinde en önemlisi komünizmin çöküşü ve diktatörlüklerin halk yığınları üzerinde baskılarını sürdürme gücünü kaybetmeleri geliyordu. Bunun sonucu olarak Yugoslavya’da çok partili sistemin devreye girmesini görüyoruz. İzzetbegoviç Demokratik İşçi Partisi’ni kurdu. Çok partili sistem içinde serbest demokratik seçimler yapıldı. Bosna Hersek’in de içinde yer aldığı dört Yugoslav cumhuriyetinde komünistler ağır yenilgiye uğradılar. 18 Kasım 1990’da İzzetbegoviç Bosna’da cumhurbaşkanlığına seçildi. Fakat bu arada Solbodan Miloseviç gibi aşırı liderler tarafından kışkırtılan “Tek Sırbistan ve Tek Sırp Ulusu” gibi fanatik düşünceler ve akımlar su yüzüne çıktı. Aradan bir yıldan biraz daha fazla bir süre geçtikten sonra Yugoslav Birliği dağılmaya başladı. Hırvatistan v Slovenya bağımsızlıklarını ilân ettiler. (…) Şubat 1991’de İzzetbegoviç, her bir altı cumhuriyet içinde iki cumhuriyetin yer alarak kurulacağı, bağımsız (…) federal cumhuriyetlerin Yugoslavya birliğini yeniden tesis edilmesini öngören bir tasarı hazırladı. (…) Tasarı Avrupa Birliği tarafından desteklenmesine rağmen, Sırp ve Hırvatların karşı çıkmaları nedeniyle bir sonuca ulaşamadı. Bosna’da yaşanan facia, Etnik Temizlik Hırvatistan ve Slovenya 1991 yılında tek taraflı bağımsızlıklarını ilân ettiler. Sırplar tarafından kumanda edilen Yugoslavya ordusu her iki cumhuriyete de saldırdı ve kanlı bir savaş başladı. (…)İzzetbegoviç, Bosna’nın bağımsızlığını sağlamaya kararlıydı. Halkın, tercihini korkmadan yapmasını istediği bir referandum kararı aldı. 1 Mart 1992’de İzzetbegoviç kendisini takip eden binlerce müslüman ile Bosna’nın geleceğinin kararının ortaya çıkacağı referandumu gerçekleştirdi. Referandum sonuçları yüzde 62,8 ile İzzetbegoviç’i doğruladı ve destekledi. Fakat İslâm düşmanı Batı medyası hep bir ağızdan Bosnalı müslümanların aleyhinde büyük bir kampanya başlattı. (…) Bundan büyük güç alan Sırplar, Bosnalılar’a karşı içlerinde Avrupalı binlerce gönüllü askerlerin de Sırpların yanında yer aldığı çok kanlı etnik ve doğrudan bir katliam savaşı başlattılar. Birleşmiş Milletler kararları çok zayıf oldu. (…). Güç dengesinin çok az da olsa müslümanlar lehine geliştiği bir sırada Amerikalılar devreye girdiler ve Bosna’da müslümanlara ve Hırvatlara arazinin yüzde 51’ini veren ve Bosnalıları sahip oldukları arazinin üçte ikisinden yoksun bırakarak bağımsızlıklarını sağlayan 1995 Dayton Antlaşmasını baskı altında imzalattılar.


(…) Bir batılı tarihçi bu savaşı ile Avrupa’nın 19. yüzyılın vahşetine geri gittiğini söyledi. Müslümanlar 350.000 ölü verdiler ve onbinlerce kadın tecavüze uğradı. İzzetbegoviç bu facia süresince efsane bir kimlik sergiledi, milleti için mücadeleyi bir an bile bırakmadı ve tüm felâketlere rağmen hiçbir yılgınlık göstermedi. Savaş sona erdikten sonra görevini bıraktı. Sağlık nedenleriyle, kurduğu partisinin yönetiminden çekildi. Şimdi onun ruhu ve düşünceleri, zorbaların, zalimlerin gücünden daha güçlü olarak apaçık yaşamaktadır. İzzetbegoviç 1994 yılında Kıral Faisal, 2001 yılında İslâm Dünyası’nda Yılın Adamı ödüllerini aldı. (…) Allah rahmet eylesin… İĞNE SEBEBİNİ BİLİR GİBİYİM… –Aliya İzzetbegoviç’in cenaze törenine, devlet başkanı seviyesinde pek çok kişi katıldığı halde, onlardan daha fazla ilgi göstermesi ve cenaze namazına koşa koşa gitmesi gereken Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer; cenazeye gitmediği gibi açık ve net bir tavırla mesafeli durdu. Sebebi ne ola ki? –Rahmetlinin hanımının başı örtülüyse… OLAMAZ!.. İlim adamları, timsahın “çenesi en güçlü hayvan” olduğunu söylüyormuş… İnanımıyorum… Bizim politikacılarınkinden güçlüsü olamaz… MUHALEFET HAS, İKTİDAR ÜVEY EVLÂT MIDIR? Cumhurbaşkanı, köşkteki resepsiyona CHP milletvekillerini eşleri ile davet ederken, AKPARTİ milletvekillerini eşsiz davet ediyor; ne dersin bu duruma? Eşsiz derim… HAVALE GEÇİRİYORUZ AKPARTİ Genel Başkanı (Başbakan) Erdoğan, Cumhurbaşkanının başörtüsüne karşı takındığı tavırdan için “Bu hareketi millete havale ediyorum” demiş… –Millet de sizi, tek başına iktidara getirerek, her şeyi size “havale” etmişti… CÜBBELERİ İLE YÜRÜYENLERİN DEDİĞİ DEDİK… Bir rektör, “üniversiteler devletin kurumlarıdır” buyurmuşlar… Buna karşılık bazı ilim erbabı, “üniversiteler devlete bağlı, devlet emrinde kurumlar değil, bağımsız ilim yuvalarıdır” diyormuş… Bay rektör haklıdırlar… Şöyle izah edeyim size durumu: (Kur)mak fiilinden türetilmiş “müessese” demek olan “kur-um” değil… Çizim gibi… “Soba isi” olan “kurum”… İĞNECİ ACIYORUM Bir kişinin kürsüde, ramazan mübarek günde, göstere göstere su içmesi ne oruca, ne oruç tutana zarar verebilir. Hattâ onları inançlarında daha kavi yapar; birbirine kenetler. Böyle bir hareket sadece; adına yapılan fikri, düşünceyi, inancı, sistemi, tez ortaya koyamayan, refleks tepkileri aşamayan durumuna düşürür. Bir gerçek gösterilmişse, durumu ifşa edilenler düşünsün. Yok iftira edilmişse, yine onlar düşünsün… İŞTE Amerika’nın, bizden, bütün yardımını hiç olmazsa bazı ıvazlar mukabili olarak isteyeceği veya büsbütün keseceği, Batı piyasasının piyasamızdan hiçbir şey çekmeyeceği bütün kaynaklara mâlik Garp demokrasyalarının bize 180 derece arka çevireceği, Çin ve Hint pazarlarına giden hava ve kara yollarının bellibaşlı zabıtalar altına alınmak isteneceği, Türk Milletinden ise boşlukta mekân işgal etme hassası adına hangi şahsiyet ve ehliyete mâlik bulunduğu sorulacağı gün, başımızda bulunacak olan


devlet mümessilleri, eğer hâlâ dünkü ölçünün bir devam ve istihalesini ifade edeceklerse, halim duman olacaktır. Zira gelmesi mukadder görünen böyle bir gün, sun’î tedbir ve sahte talih devirlerinin paydosunu da beraber getirecektir. Bütün bir mazi, hal ve istikbal mikyasile dünya çapında nefs muhasebelerine girişen cins kafaları ve gerçek düşünürleri yetiştiremedikçe, alınan bütün tedbirler, yanık bir elin acısını muvakkaten dindirmek için kendisini suya batırıp daha korkunç acıları istikbâle tâlik etmesinden farklı olmayacak; ve herkes sahte talih tedbirleriyle gününü gün etmeye bakacaktır. (İdeolocya Örgüsü) LAFA BAK; HİZAYA GEÇ! “… yoksa İmam Hatip liselerini tekrar laik eğitim sistemi başına belâ etmeyi amaçlayan yasa tasarısına…” Oktay EKŞİ; Hürriyet, 15.10.2003 “İmam Hatipler kapatılmalıdır.” Tufan TÜRENÇ; Hürriyet, 17.10.2003 ŞİİRLER “SULTANım” Sultanım, bugün seni İpek yataklar içinde düşündüm yine… Ve utandım, ümmetliğimden! Sen, sedirler üzeride yatarken Sağ yanına; Rüyalarını melekler süslerdi… Bense rahat uyuyamıyorum O ipekten yatakta; Çünkü ben, sensiz zamanın katranlarında Açtım gözlerimi dünyaya Nur yüzüne kavuşamadım. Oysa acılar içinde, Sen’li zamanlarda yaşamalıydım. Karnım bir hurmayla doyabilmeliydi Senin gibi… Ayaklarımı sıcak kumlar dağlamalıydı Senin gibi… Ebu Cehil’in öfkesine muhatap (duçar) olmalıydım; Leheb’ azgın kinine… Ve içime düştü mü aşkının ateşi, Erkam’ın evinde almalıydım soluğu… Ve içimde büyüdükçe ateşin, Mescid-i Nebevî’de bulmalıydım seni!.. Beni affet Sultanım, Ben nankörüm! Sensiz zamanlarda Hayatın akışına bıraktım kendimi Unuttum, hatırlamadım seni. Oysa Cennet’e kolay ulaşmamıştı ashabın… Bense rahat içinde bekledim Cennet’i… Beni affet Sultanım, Efendim… Bana şefaat et; Çünkü bu acz- bîçare, Senin şefkatine


Allah’ın rahmetine muhtaç! Züleyha KOÇ RAMAZAN Var mı senin gibi mübarek zaman? Bekledik yolunu, geldin Ramazan, Ol biz kullar için günaha hazan. Biliriz, nefs şeytan kin kusar bize. Mağfireti örtü yap da sar bize… Aç’ı doyurana takdir var sende, Doğru yoldan çıkan nadir var sende, Bin aydan hayırlı Kadir var sende. O gece semayı melekler bürür, Kadiri gösteren Allah’a şükür. Dermanı olunur, fakir, muhtacın, Sayende biliriz halini acın, Olmasa da başın, yoksa da tacın. Kara ufukların bir tanısın sen, Her yıl Onbir ayın sultanısın sen. İçinde sen yoksan zamanlar viran, Senin kıymetini düşündüm bir an, Sende inmedi mi mübarek Kur’ân?.. Sultan oluşuna yeter bu delil, Delili görmeyen zihinler zelil. Kim içmez saf akan o şen pınardan? Rahmet kapısından kaçar kenardan, Sende kurtuluş var, ateşten nardan. Mümine ne bir yük, ne zahmetsin sen, Gündüzün gecenle bir rahmetsin sen. Ahmet Mahir PEKŞEN BEYİTLER ORUÇ Oruç; senede bir ay vücudun tatilidir, Başa çıkılmaz nefsin günahsız katilidir. MÜCADELE Oruç ne aç kalmaktır, ne midenin çilei. İradenin gün boyu çetin mücadelesi. İRADE Oruç günahlar ile aramızda ağ oldu; İrademiz güçlendi, büyücü bir dağ oldu. RAMAZAN On bir ay Ramazan ve Kadir’le onurlanır. Oruç tutan müminler iman ile nurlanır. İRADENİN ZAFERİ Oruç tutan insanın olur iradesi.


Ramazanda kesilir nefs ve şeytanın sesi. DÜŞÜN Savaş olan yerlerde oruç tutanı düşün, Hisli yüreğin varsa yarım kalır gülüşün. FARS Oruç; sayılı günler kulluk görevini arz, Günahtan korunalım diye kılınmıştır farz. MÜKÂFAT Kim kavuşmak istemez o en güzel sonuca?.. Düşün!.. Allah veriyor mükâfatı oruca GÖZ ve KULAK Ne dön bir harama bak, ne lüzumsuz söz dinle, Gözün ve kulağın da oruç tutsun seninle. ZİHNİN ORUCU Oruçken zihninin de kötülüklerden sakla, Allah’ı düşünerek abes işlerden pakla. Ahmet Mahir PEKŞEN BÜYÜK HASRET Hasret… Dünyada hasret, hasreti çölün suya, Veyahut kapkaranlık gecelerin uykuya. Hasret, o yıllar süren uykudan uyanıyor. Çöle ateş püskürüyor, için için yanıyor. Âlemler kucak açmış, bekledikleri rahmet, Beklenen o son elçi; Allah Resûlü; Ahmet. O’nu bekliyor o gün, su denizde, kum çayda, Şeref o an, o günde, o haftada, o ayda. O gün kıpırdanış var, Arafat’da, Hira’da O anı bekleyenler ardardına sırada. Doğacağı haberi kulaklara varınca, Bayram etti gökte kuş, yerde gezen karınca. Ufuktaki aydınlık siyahı boğuyordu, O gün güneş dünyaya bir başka doğuyordu. Toprak o ruha hasret, toprak vurgun o cana, Toprak bir müjde ile kapıldı heyecana. Ahmet Mahir PEKŞEN USUL USUL Usul usul geç dudaklarımdan, İz bıraka bıraka… Usul usul ül bana Sevincini bildire bildire… Konuş ki, anlamaya fırsatım olun…


Usul usul ağla; Usul usul ağla… Ama yüzünü ıslatmadan, Yeterince… Usul usul tut elimi; Tut ama elim, eline değmesin Kesinlikle… Usul usul anlat bana gerçekleri; Usul usul anlat ki, anlamam da, Usul usul olsun, tıpkı senin gibi… Usul usul… Ömriye KAŞMER Altın Levha çenenin orta yuvarlağında tatlı ve sert lapina pullar taşırdı davudi... 1 atlı gibi kanat kuşanırdı okunduğunda çöle damlayan mürekkep 10a altın tülbent denirdi insan eti yiyen sözlere ekşi atsa da 100 derisi bazen bir karpofor eti büyütürdü kal1000de “haksızlık bakır bir tırnaktır.” sen ey üzerlere nikel kilimler seren, unutma, en iyi gören camın da canı çıktı. kolay değil uçuşan kum torbalarına göz taşımak bebek bronşlarını çöle gömdükten sonra ey kavmim iz vermez nefesi aynalarda huysuz, okyanus kirletir bakır bir tırnak mı yine ten gömleğinizde seğiren tırnağınızı çenenize tanıtan mı yoksa oksit sizden değildir arınma arafın en doğusu arafın en batısı ya bir alaşımdır cleo-burun


ya tükürük mayanızdır: CLEO-PATRA... Sinan AYHAN SICAK TEBESSÜM Ölüm herkese soğuk gelir ya; Bana aksine sıcak göründü şimdi. Aslında üzülmem gerekiyordu belki ama, Bana nedense bir sevinç verdi. Belli ki ölen memnun gittiği yerde, Hiç ağlar gibi değildi yüzü, Yüzündeki tebessüm, Bana o ölmeden önce mesut diyordu. Duaları hep o yönde idi, “Allahım beni kimseye muhtaç etme” derdi. Sonunda duaları kabul oldu, Elden ayaktan düşmeden, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Herkes gibi benim de bağrım yanık, İçimdeki bu hasret, Ancak ölünce biter. Ama bana teselli veren o ufacık tebessüm; “Sen üzülsen de o mutlu gittiği yerden, Kendini üzme o bunu istemezdi, Herkes gibi sen de ölünce kavuşacaksın Hem Yaratanına, hem sevdiklerine.” Diyordu. Ondan sona kalan O ufacık tebessüm, şimdi bana… Feyza KOCA BOZGUN Bir yakamoz sanki parlayan Işıltılı güzellikler saçan gözlerin Ellerin buğulu camdan yansıyan Tutunca kurşunî gözyaşlarını Avuçlarım. Bizlerdik bir ağaçta iki dal Kökleri derinlere dalan Ahu zarda kaldık Budandı sevdamız yaprak gibi Döküldük Mevsim hazan Baharla kenetlenen ellerimiz Dolunay kalbimizde Çözüldük hep birlikte incelen Buz üzerinde Yaldızla parlatarak astığımız Sevdamız…


Bedran YOLDAŞ İSİMSİZ SEVGİLİYE MEKTUPLAR -2Züleyha KOÇ Cankuşum, ciğerparem, yürekyarısım, Burada bir hastane sabahında, adresini bilmeden yine sana yazıyorum… Çok aramama rağmen sana ulaşmak mümkün olmuyor. Oysa sana hasretimi ne iyi bilirsin sevgili… Hiçbir zaman olmayacağını bilerek. Ah… Sevgili! Sen ki Dilrübamdın benim, Bab-ı hayatım! Gülistanım! Oysa şimdi baykuş tünemiş hazan bahçelerine gül dikeni devşirir ellerim. Cankuşum, Ciğerparem Sen dört mevsimdin hani! Seninle çiçek açardı tomurcukların. Seninle gökyüzünün mavisini, güneşin sıcağını sevdim. Ruhçiçeğim! Sonbaharın şairlere has lezzetini sen vermiştin oysa. Ve kışın dondurmadığını, karın aydınlık demek olmadığını senden öğrendim. Ve seninle sevdim ayaz geceleri, kendimi, mevsimleri… Ruhum! Yürekyarım! Şimdi bir hayal sevgiliye dizeler yazmaktan öteye gidemiyor ellerim. Göremiyor gözlerini gözlerim. Bab-ı hayatım! Hayat iksirim! Hüzün çiçeğim! Ya sen gel artık; ya bir haber ver, ben sana geleyim. HİKÂYELER

KADERİN AĞLARI HİKÂYE

Ayşe Sena ÜNSAL Kentin doğu kesimini batıya bağlayan demiryolu üzerindeki istasyonlardan birinde bir bankın üzerinde gelecek tren beklemekteydi. Yer üstünde olan istasyonlardan gelip giden bütün araçlar görülmekteydi. Sabahın erken saatleriydi. Herkes işine ve okula gitmek üzereyken Selma Hanım hastanenin yolunu tutmuştu. Derin düşünceler kaplamıştı beynini. Sanki bermuda şeytan üçgeni içine kısılmış gibi tek bir noktaya bakıyor baktığı noktadaki şeyleri dahi görmüyordu. Öylesine ezilmişti ki acıların içinde… Yaşadıkları birer birer gözünün önünden geçiyor ve ne yapacağını kestiremez hale geliyordu. Bir yanda hayatını vermeye hazır olduğu kızına bir şey yapamamanın verdiği ızdırap, diğer tarafta işsizliğin verdiği gariplik. Elinde yol parasından başka beş kuruşu yoktu. Kızı ise kentin üniversite hastanesinin yoğun bakımında gözlerini kapamış ne zaman açacağı belirsiz uyuyordu. Ana yüreği işte… Görmese de bir şey yapamasa da o kapının ardında beklemek ona yetiyordu. Sabahları mesaiye gelir gibi kızının yanına gelir, bekler bekler akşamları ise evine dönerdi. O saatten sonra zeytin ekmek bile lüks gelirdi ona… Namazını kılar, tespihini çeker asla uyuyamayacağını bildiği yatağına kıvrılır öylece sabah ezanının okunmasını beklerdi. Gözü telefonda bir haber gelir mi diye takılı kalırdı. Yardım bekleyeceği kimsesi yoktu. Kızı henüz bebekken bayat aşı sebebiyle bitkisel hayata girmiş eşi ise onun için deli divane olurken bir arabanın altında son nefesini vermişti. Ne giriftti kader… Hiç aklına gelir miydi 18 yaşında severek evlendiği kocasının öleceği ve 20 yaşında dul kalacağı… “Nazara geldik” diyordu. “O çok yakışıklıydı ben de köyün en güzel kızı. Dillere destan bir aşk yaşadık ve güzeller güzeli kızımız oldu. Hep dünyanın en mutlu evliliği bizim evliliğimiz olacak derdim. Çocuklarımız boy boy olacak, en güzel okullarda okuyacaklardı. Kader işte… Ne hayaller kuruyor insan ve nelerle karşılaşıyor. Ondan sonra ise bütün dertler çorap söküğü gibi gelmeye başladı. Kader ağlarını böyle ördü üzerimize” diyordu. Kaçarak evlenmişti ve ailesinin yanına dönemiyordu. Mesleği de yoktu. Allah’a şükür eşinin sigortası vardı da hastane giderlerini karşılıyordu. Ömrünü kızına adamıştı. Keşke kızıma bakacak bir kimsem olsa da ben de çalışsam derdi çoğu kez. Kızı bazen fenalaşır 2-3 ay hastanede yatar, doktorlar


ümidini keser e eve gönderirlerdi. Anne şefkati ile yoğrulan bakımla kızı yine eski haline dönerdi. Devamlı bakıma muhtaçtı kız. Tevekkülü elden bırakmazdı. “Allah’a şükür sigortamız var” derdi. Kızı için elinden geleni yapar sanki sağlıklı birisi gibi onunla tüm mutluluklarını sıkıntılarını paylaşırdı. Gelen gideni de yoktu. Mahalle halkı hasta çocuğu var diye kesmişti selâm sabahı. Oysa hiçbir şeye aldırmaz küçücük evinde kızıyla günlerini geçirirdi. Onu en çok yakan kızının bir ihmal sonucu bu hale gelmesiydi. Öylesine güzeldi ki kız. Yemyeşil gözleri uzun siyah kirpiklerin ardından çok buğulu dururdu. Sanki dili yerine mahzun bakışları konuşuyor sanırdınız. Görseniz güzelliğini içiniz burkulurdu. Ona baktıkça bakasınız gelirdi. Siyah saçları bembeyaz teninin üzerinde öyle güzel dururdu ki… Sabah akşam pırıl pırıl bakardı o kıza. Ne kadar ağır olursa olsun ümidini kesmezdi hiç. “Çıkmadık candan ümit kesilmez” derdi. Kızı yine hastaneden çıkmış evlerine gelmişti. Selma Hanım gözünü telefondan ayırmış yine uykuları düzene girmişti. Bir sabah balkonu yıkadı ve kızının kahvaltısını hazırladı. Tüm anneler gibi kendi yemez kızına yedirirdi. 6 yaşındaki kızına peynir yumurta ve bebe bisküvisi ile püre hazırladı bir kaşık alarak yanına gitti. Yine elbezleri bembeyaz parlıyordu. Saçını okşadı, öptü, seslendi ama kızı uykusundan uyanmadı. Tek can yoldaşı, biricik kızı hayata gözlerini yummuştu. “Veren, almıştı”… Sabır… Hasta da olsa konuşmasa da ne kadar büyük bir destek olduğunu o zaman anladı. Akranlarının yeni yuva kurdukları yaşta o hayatın bütün acılarını tatmış ve bu büyük şehirde yapayalnız kalakalmıştı. Artık çalışması için bir engel yoktu. Kimin için çalışacaktı ki… ZAMANI GELİNCE HİKÂYE

Fatma PEKŞEN Gözyaşı: Yüreğin nemidir. (Ali Bey) –Sen ne yaptığını sanıyorsun Cem? –Ne yaptım ki hocam? –Sen daha iyisini bilirsin. –Valla bir şey anlamadım hocam. Allah Allah, nereden çatmıştı ki sabah sabah? Her pazartesi sabahı, bayrak töreni öncesi bir öğrencinin kalbini kırmazsa rahat etmezdi bu hoca. Onun için adı Çekiç Rauf’a çıkmıştı. –Burayı babanın holdingi mi sandın ki elini kolunu sallaya sallaya gire çıkasın? –Ne holdingi, ne parası? Ceketinin önü düğmeli, eli de dışarıdaydı işte. Diğer elinde bond çantası vardı zaten. Bildiği kadarıyla da saygılıydı her zaman. –Hiç kılık kıyafet yönetmeliği diye bir şey duymadın mı? –??!! –Bu okulda lacivert ceket ve kravat, mavi gömlek, gri pantolon giyilip... –Ben de aynen öyle giyiyorum hocam. –Sözümü kesme ukâlâ şey!.. Kıyafet tamam. Ya bu ne? İri, kıllı eliyle başını gösteriyordu. Bere, kasket filan takmazdı zaten. Kepek filan mı vardı acaba? Utanırdı o zaman. Tam da azalttığını düşündüğü sıralarda yeniden hortladıysa? Üstelik de o kadar dikkat ediyordu... Gün aşırı yıkıyor, iyice kurutuyor, gözü gibi bakıyordu işte. –Bu ne bu? Diye sorusunu tekrarladı öğretmen. –Bilmiyorum hocam. Özeniyordum üstelik. –Özenirsin, özenirsin... Kim için acaba? –??!! –Hangi kıza hava atmak için böyle gümrahlaştırdın? Demek kepekler o kadar çoğalmıştı ha! Namussuzlar. Sıcak su, sıkıca tarama, iyice kurutma da fayda etmemişti. Yazın, karneyi aldığı gün sıfıra verdirip de yüz mumluk ampûl gibi parlatmazsa... O zaman nasıl ürerlerse üresinler bakalım? –Şimdiii... Bayrak törenini beklemeden gidiyorsuuun, bunları yokedip, öğretmen derse girmeden geri geliyorsun. Yok devenin nalı. Ev nere, okul nere... Kırkbeş dakikada ancak varılırdı. O da hızlı adımlarla. Bir de geri gel. İmkânı yok yetişemezdi. –Hocam yarına bıraksak? –Bak bak baaak... akıl da öğretiyor.


–Ama yetişemem ki. Yıka, kurut, geri gel. Üçüncü derse ancak gelirim. –Yıkama sende. –Ama hocam yıkamadan nasıl yok ederim? “O da yok olursa” diye iç geçirdi öğrenci. Keşke Fazıl’ın sözüne gidip kükürtlü sabun kullanmasaydı. Baksana, azalacağına, öğretmenin dikkatini çekecek kadar çoğalmıştı. Ama... Ama bu sabah okula gelirken taradığında hiç kepek dökülmemişti lacivert ceketinin omuzlarına? Kırkbeş dakikada bu kadar artmış da olamazdı. Ya arttıysa? Dehşet bir şey olurdu o zaman! –Akşam yıkasan asaletin mi sarsılır? Tepesinde hiç saçı kalmamış adamın gözlerinde, “kız arkadaşına çirkin mi görünürsün?” sorusu parlıyordu. Tövbe tövbeee. Nerden çıkmıştı bu aksi öğretmen karşısına? Solundan mı kalkmıştı yoksa? Ya da yolda gelirken Ayet-el Kürsî’yi mi unutmuştu? Okuduğundan kesin emindi... hem, kendisi unutsa, annesi mutlaka arkasından okuyup üflerdi. –Ama hocam kuru kuruya nasıl kepek halledilir? –Ne kepeği? –Siz dediniz ya! –Ben kepek mi dedim? –Dediniz. Öğretmen, olanca şirinliğiyle (!), deminden beri konuşulanları dinleyen, Cem’in samimi arkadaşına döndü. –Benim ağzımdan kepek lafı çıktı mı Ömer? –Hayır hocam. –??!! –Bak Cem Bey! Arkadaşın da şahit. Mağdurun rengi kıpkırmızı oldu. Kepek değilse neydi ya? Aman Allah’ım! Yoksa bit miydi!!! Yemen, Çanakkale askerleri gibi bit ha! Bu su bolluğunda! İmkânsız bir şeydi bu! Çıldırırdı. Yoksa, bit değil de saçkıran filan mıydı? Asıl o zaman naneyi yerdi. Bu yaşta kellik başlarsa, lise bitmeden, üniversite başlamadan akbabalara dönerse? İmkânı yok Nida onu beğenmezdi. Bakmazdı yüzüne. Ne demişler? “Tarlanın taşlısı, erkeğin saçlısı makbuldür” Yok be. O söz “kadının saçlısı” olarak söyleniyordu Peki, Nida kimlere yâr olacaktı üniversite bitiminde? Ya, kıza çaktırmadan kurduğu hayâller nereye hapsolacaktı? Aval aval, allana morlana kendisine bakan öğrenciye, okkalı bir söz daha söyledi Çekiç Rauf: –İstersen örüp, ucuna kırmızı bir kurdele bağlasın annen. Bitlerin kuyruğu mu vardı? Ya da saçları... Saçları örülecek kadar uzun muydu? Saçlar! UZUN SAÇLAR! –Oğlum, saç-la-rın u-za-mış. Git kestir gel diyorum sabahtan beri. Açık ve net bir Türkçe’yle. Anlamıyor musun? –Anlıyorum, anlıyorum da... –Kıza hava atmaktan mahrum kalırsın öyle değil mi? –Ne mahrumu? Haa, evet. Dediğiniz gibi. –Bir de itiraf öyle mi? Yani hemen gidip kestirmeyeceksin. Böyle Einstein’ın saçları gibi gezmeye devam edeceksin öyle mi? –Evet hocam. –Ben de kanaat notuna sıfır veririm o zaman. –Canınız sağolsun. Zamanı gelince kestiririm. Bir dakika sonra öğretmen, o haftaki ‘öğrenci haşlama görevi’ni lâyıkıyla (!) yerine getirmiş olmanın verdiği rahatlıkla, topluca söylenen marşa iştirak etmeye başlamıştı. Cem, tıraş için, bir haftadan fazla bir zaman annesinin “dul maaşı”nı almasını bekleyeceği için acı, haşin Karadeniz ormanları gibi duran sık tellerin arasında, canlı cansız bir madde olmamasının verdiği huzurla da tatlı duygular içinde bakıyordu al bayrağa...


Nida ona kalmıştı... Saçları da. EVKIZI... HİKÂYE

Sinan AYHAN Evkızı deyip de geçmeyin, hepsinin her şeyi çorabından çıkarmak gibi bir becerisi olmasa gerek... Benim, kırmızı ve yarısaydam bir kabuk altından seyrettiğim ve eşyalara öyle tanıttığım bu billur parçası şey, hiç de sıradan olmayan bir yaratığa benziyor... Bir rüya gibi tıpkı... Kadınlar çok konuşur derler, yalan, bakın benim tanıdığım bu kızcağızın hiç sesi soluğu çıkmıyor. Evkızı’nın , her şeyin yerli yerine uyduğu bir evi ve evinin altında bir tek yokun yokluğa karıştığı bir kileri var, biz de ordayız... Beni elinde tutuyor, şimdilik... Bazen burnuna doğru götürüp kokluyor, benim kokumun neden bu kadar önemli olduğuna akıl sır erdiremiyorum veya neden bir taştan daha ağır olması gerektiğine... Zaten benim akıl erdirememem değil mevcut olay akışında anlatılanlara yön veren, olayların içinde sanki kapalı, başka bir elin açık ve tanımsız halleri kımıldıyor olması her şeyi karıştırıyor, beylik anlatış tarzlarının yönünü değiştiriyor; en azından ben bu kadarını görebiliyorum... Kilerin yiyeceklerle tıka basa dolu olması bir tarafa, killerdeki her nesneye bir isim verilmiş olması ve her birine isimlerini belirtir etiketler yapıştırılmış olması ilginç gelmeli asıl, vaka gözlemcilerine... Üşenmemiş yazmış... Kalem yetmemiş; tükürükle, buğuyla yazmış; harf bulamamış ince boncuklar, tahta kırıntıları, yaldızlar, pullar koymuş yazmış... Amacında ısrar etmiş ve başka bir yol bulmuş, yazı kabarmalarını aklının bir ucundan geçirmiş, göz baskısı yapmış yine yazmış... Tek tek yiyeceklerin kilolarını, hangi vitamin ve mineralleri içerdiklerini, son hallerini, hormon düzeylerini , kimyasal katkı paylarını, eğer doğal yiyeceklerse hangilerinin ne gibi hastalıklar için kullanılabileceğini... hiçbir özelliği atlamadan, her biri için yazmış... Bana bakarken yüzünde bir ekşime beliriyor, bazen burnunu tutuyor, günler geçtikçe ve benim işe yarama zamanım yaklaştıkça sanki beni daha az koklamak istiyor ve boynumdaki tarifi her gün değiştiriyor... Böyle yaptığı zaman karşısında hayli utanıyor ve kızarıyorum... Herkes biliyor ki Evkızı balkondan atlamaz, dışarıya çıkmaz, pencereden bakmaz, kapıdan burnunu göstermez, o halde bunca yiyecek yığını kilere nasıl girmiş, bunları kim toplamış, kim getirmiş... Herkes müsterih olsun ki onun gizli bir aşığı yok; olamayacağı için değil, erkeklerin böyle bir sır görkeminden ve güç gösterisinden korkmaları, bu örtüklük yüzünden orada baş edemeyecekleri bir zekânın varlığına kanaat getirmeleri sebeptir zaten buna... Yoksa hiçbir şey kurumaz, bir kere var olduktan sonra bir daha yoktan varolmaz inanın- sadece çürür... Hiçbir ölümlü bir şeyi yoktan var edemez, bazıları doğada hiçbir şey yoktan var olamaz diye çevirir bu ilkeyi, olsun, demek ki tek gerçek; “var olanın var olduğu, yok olanın da başka bir peçe altında yine var olduğu” gerçeği... O zaman açlıktan öldürecek değiliz ya kızı, o bu metin içinde sadece yalnızlıktan ölmeye mahkûm çünkü... Kim derdi ki bütün bu erzak buraya bir çorap sağılarak yığıldı, yani bütün bu yığın bir çoraptan çıktı... Ben merak edilen bir öğeyim belki bu el üstünde tutulan kesitte , ama benim çürük bir domates olduğum ve Evkızı’nın çoraplarından biri sağılarak ortaya çıktığım anlaşılmadan önce Evkızı çorap giyer mi; giyerse çorapları kirlendiğinde ne yapar, yıkar mı; yıkarsa, yıkadıktan sonra nereye asar, asar mı; asarsa, astıktan sonra ne yapar, sağar mı; tam bu esnada bir soru işareti doğabilir zihinlerde yine, eşyaların sağılarak çıkarılmasından önce çoraplar kirli miydi, temiz mi; kirliyse bunun eşyalara etkisi neydi, temizse ne; bütün akla gelen sorular sorulmalı, aksi takdirde daha çorap sağma tekniklerini bile öğrenemeden siz, sadece benim dışarıdaki alaylı bağrışlara karşı Evkızı tarafından haylaz çocuklara doğru fırlatışımı seyretmekle yetineceksiniz... Çünkü çorap sağmak nasıl bir hünerdir diye düşünürken çok zaman kaybedeceksiniz, sizi bu dalgınlıktan koparıp almam da ancak çürük kokumun kesifliğini içinizde hissettiğiniz an mümkün olacak... Üstelik benim çürük domatesliğim ve Mendel kanunlarına dek dayanmam bir tarafa, hayatımın aşkını bulmuşken kaybetmenin bende nasıl yapışkan ve kokulu bir ezilmişliğe yol açtığını görecek, ancak olağanüstü olaylar karşısındaki tutukluğunuz yüzünden her şeyin nasıl vardan yok edilebileceğini asla öğrenemeyeceksiniz... Evkızı deyip geçmeyin, hepsi domates koklar, soyar, doğrar belki; belki hepsi salça veya çoban salatası yapar, üzerinize sirke döker, limon da sıkar; ancak hiç biri benim gibi bir domatesi haftalar


boyu saklayıp bir alaya karşı cevap olarak kullanmayı düşünmez... Düşünse bile yapamaz, yapsa bile çorap sağamaz... Bir fırsatım olsa; yani alelâde bir domates olmasam ve her yerde rastlanmayacak bu olayın sıra-dışı kahramanını anlatma sorumluluğu üzerimde olmasa, çorap sağmanın nasıl bir sihirbazlık hüneri gerektirdiğini şekiller çizerek, uygulamalı örneklerle anlatırdım... En azından bana “bir anlatılanın anlamı içinde çürük bir domates olmak yerine, ne olmayı arzulardın” denebilseydi, tereddütsüz bir sihirbazın şapkasına tavşan olarak girmeyi tercih edeceğimi söyleyebilirdim, ancak bana Evkızı’nın burnundan başkası buna benzer bir soru sormadığı, ben de başka türlü sorulardan anlamadığım ve haz almadığım içindir ki ne aklıma kendimi Evkızı’ nın dışında biri için feda etmek geldi, ne başka bir evin tınısına veya başka bir metnin dekoruna kendimi yakıştırabildim... İNSAN ve YENİ UFUKLAR Mehmet EROL Güneş; o sarı pırıltılarıyla yine yaprakların üzerinde… Pırıltılar sıcak, kucaklayıcı ve sevecen… Sarılar, bütün tonları bir başkadır… Hele yürekleri güneşin pırıltıları ile yüklüyse… Çünkü; sen bir köy çocuğusun… Güneşi, üzerindeki pırıltıları sen iyi tanırsın… Başağa vurgundur onlar… Onlar genelde berekettir insanlık için… Can; hayat kaynağıdır… Topraklar ve başak geçmişten geleceğe, mutluluk kapısıdır insanlığın. Hele dolu başaksa! Başaklar çok farklıdır… Hele boş başak, başka bir farklıdır; o umutların ayaza durmasıdır… Hüzündür insanı derinden yaralayan… İnsandır dolu başakla, boş başağın farkına varan… İnsan zekâsıdır; insanın asıl farklı yanı burasıdır… Bu fark; önemlidir anlayana… Sevinci çağrıştırır… Emeği, gücü, başarıyı simgeler… Yeni ufuklar yaratır gönüllerde… Hayalleri çoğaltır… Hayaller ise insanı iteler. Bilinmezliklere kapı aralanır… Kapılar ise hep umuda açıktır… İnsanı maratona hazırlar… Yani bitmeyen koşuya... Koşucu ise umut taşır yüreğinde… Onun yüreği, umutla çarpar; geçmişten geleceğe. Umut ve umutsuzluk… Çünkü onların birinde mutluluk, ötekinde hüzün vardır… İnsan; ya da insanlık tarih boyunca hep umuttan yana savrulmuştur… Ağaçlar taze filizleriyle güneşin sarısıyla kucaklaşırken, mavi semaya o biçim gülümsüyorlar. O sarıda bir şeyler veya çok şeyler olmalı��� İnsanlığın hayat pınarından gelmektedir sarılar… Tebessüm denen o ince çizikler var ya… İşte onlar önce çiçek uçlarında duraklar, kanat çarpar, sonra o sarışın kızın deniz mavisi gözlerinde bağdaş kurar… Bu yüzden olmalı; doğada bir hareketlenme başlıyor bu mevsimlerde. Baharla birlikte güzelliklerin biri bitiyor, arkasından bir başkası başlıyor. Kuşların gökyüzünde mavi tonlarında genişleyip daralan yeni halkalarda yeni ufukların renk tonları gülümser insanlığa… Tatlı bir esinti o saat yüz hatlarında duraklamıştır. Yüz hatlarında gezinen bir başka şeyler de var… Çok başka şeyler; ana elini ta o zaman tanımıştım… Sevgiyi yüreğine dolduran elleri… Ya ötekiler? Yumuk ellerine kalem o sihirli nesneyi tutuşturan eller bir başkadır senin için… Yumuk ellerin ilk defa sarılmıştı insanlık adına… İşte o eller dolu başağın ilk habercileriydi… İnsanlığın kaderi orada yatıyordu… Uyuyan dev, o zaman uyanıyordu derin uykulardan… İnsan zekâsı, tam o zaman hareketleniyor, ilk defa şaha kalkıyordu… “Yat yat uyu… Uyu uyu yat” dese de birileri, yani sen veya öteki sen’ler fark atıyordunuz onlara… Ellerin kalemle güç kazanıyordu… Zekâ ise güç kaynağındı senin… O yumuşak eller onun için öpülesi eller ünvanını hak etmişti. Bilimin ışığı harfler, sevinç içindeydi… Rakamlar doludizgindi insan zekâsının iç dünyasında… Kalem o ellere, o eler kalemlere vurgundu… Dolu başak, boş başağa fark atıyordu aralıksız. Başarı arkasından gelen mutluluk pırıltıları dokunup duruyordu çocuk yüreklere. Gönüllerde çizilen yeni ufuklara işte o zaman kulaç atıyordun… Kültür denizine dalıyordun, yanına kalem desteğini de alarak… İnsan zekâsı dene o kutsal mefhumu gözleri hep bilinmezliklerin ötesindeydi… Sen engin denizlerde kulaç atarken, bir başka eller uzayan mavi boşluğundaydı kapı aralıyordu insanlığın başarısına… Başarı, mutluluğu taşıyordu insan yüreğine. İşte o incecik kırık çizgiler halinde yüz hatlarında gezinen tebessüm pırıltıları insanlığın tek amacıydı; mutluluğu bulmak, sevgiyi çoğaltmak, insanlığı barışa ve kardeşliğe taşımak… Yani boş başak yerine dolu başak olmak… İnsanlığa yeni ufuklar kazandırmak… Başağın yüreğinde de avuçlar dolusu sevgiyi, hayat kalitesini ölesiye doldurmak…


RUHANÎ DOKTORLAR HİKÂYE

Bedran YOLDAŞ Gözlerini açamadı; yattığı yerden gördüğü rüyadan. Uzatarak ellerini pencereye boşlukta gezinerek. Uzun bir kavis çizen elleri yaramadı menzile. Karanlık bir atmosfer kıvrılarak başucuna oturdu. Demir çubuklardan uğultu da yerini aldı başucunda. Kaynayan kazan sanki kafasındaki iz düşümler… Yaralı ceylân gibi sekerek ormanda; yeşil örtülü alanda. Korunmaya çalışarak çalı çırpıdan. Yorgunluk tüm benliğine bir balyoz gibi abanırken gözlerini anlamaya çalışıyordu. Nafile açılmayan kapaklar hayal âleminde bir ışık gibi gezinmekteydi. Uçsuz bucaksız ufukta yol alırken ışık hızıyla nice olaylar canlanmakta hafızasında o an… “Belki” diye başlayan cümleler hep üzüntüyle noktalanıyordu hıçkırıklar ve gözyaşı seli arasında kaybolarak. Görünmeden gözlere, usulca oturdu yanı başına müjdeyi getiren. Biraz kendine gelir gibi oldu. “Bugün günlerden perşembe mi? “Evet” cevabını alınca; “Hazırlanın yarın eve gidiyoruz” Sevinç gözyaşlarını tutamadılar etrafındakiler. Şaşkın ve donmuş bakışlarla… Ne demek istiyordu? “Geldim ve gidiyorum. Ardımdan ağlamayın” Belki diye yorum yapanlar, eş dost şaşkın ve mutlu. Gülücüklere dudak arasından tüm vücutlarına serin birer meltem gibi yayıldı. Belki diye başlayan cümlelerin sahiplerine diyeceklerini şaşırdılar. Ne oluyordu acaba? Kendine mi geldi, yoksa kendinden mi geçti? Bir türlü karar verememenin sıkıntısını da yüklenerek… “Kapılar kapanıyor, açın pencereleri. Temiz hava soluyalım biraz da…” Sevindiler etrafındakiler, gülüştüler üzerlerindeki şaşkınlıktan kurtulmadan. “İyi… İyileşiyor belli ki… Baksana kendine geldi bizimle konuşuyor.” “Açın pencereleri” Günlerdir başında bekleyen kardeşleri, hanımı, babası mutlu bir haber almışçasına sevindiler. Açılan gözler ve kıpırdanan dudaklar en iyi haberciydi onlar için… “Açın pencereleri, ruhanî doktorlarım geldi. Artık onlar beni tedavi edecekler.” Şok geçirdiler etrafındakiler. “Arkadaşlarıma haber verin yarın gidiyoruz. Siz de burada perişan oldunuz.” İkinci şoku yaşıyordular. İyileşme ve delirme belirtileri arasında kalarak. Tam anlamasalar da delirme belirtisi olarak algıladılar söylediklerini. Birden doktorlar odaya doluştular. Hepsini alel acele dışarı çıkardılar… Ruhanî doktorlar iş başındaydı… Çok uzun bir yolculuğa hazırlamıştılar hastayı… Çok uzun… MEDYA SEPETİ 80. Yılında Cumhuriyet manzarasından notlar: “Bir Türk dünyaya bedel” ama millî gelir dikkate alındığında 66 muşlu 1 İsveçli’ye; 60 Ağrılı 1 Amerikalı’ya eşit. Irak dışında hiçbir komşu ülkede bizim kadar bebek ölümü yaşanmıyor. Türkiye’de kişi başına ortalama eğitim süresi 4.1 yıl. Almanya’da kamuya ait araç sayısı 15 bin, Japonya’da 10 bin. Bizde 125 bin. Türkiye askerî harcamalarda dünya birincisi. En fazla askerî personele sahip 7. ülkeyiz. Her yıl 5 ila 7 milyar dolar rüşvet olarak politikacılara gidiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dosyası en kabarık ülkelerden biri Türkiye. Nüfusun yüzde 10’u düzenli gelirden yoksun. Yani 7 milyon insan ciddi biçimde yardıma muhtaç. (Haşmet BABAOĞLU; Vatan, 29.10.2003) ŞAKA AKP’li Salih Kapusuz “Bir bayram kutlamayı bile beceremedik” demiş. Ben bayram kutlamaktan da vazgeçtim;


Davetiye yazmayı becerebilsek gene razıyım! (M. Emin KAZCI; Vakit, 30.10.2003) --------------------------------Parlamentodan meslek kuruluşlarına, medyadan hukukçulara kadar herkesi “eşi başörtülüler” – “eşi başörtülüler” diye bölmek, Sezer’in geçen yıllarda verdiği resepsiyonlara da tersti. Ne olmuştu da Cumhurbaşkanı böyle yanlış bir tercihte bulunmuştu acaba? (…) Merak bu ya, kimler Sezer’e özel hizmet veriyor diye sordum soruşturdum. Karşıma Bülent Serim, Sermet Atacanlı, Nezihi Çakar, Metin Yalman gibi isimler çıktı. Bu kişilerin hemen hepsi bürokrat. En etkili ismin Serim olduğu söyleniyor. (…) Anladığım kadarıyla Sezer, Mümtaz Soysal ile sıkça görüşüyor ve bol bol Cumhuriyet gazetesi okuyor. (…) Krizin mesulleri arasında MİT Müsteşarı Şensal Atasagun da gösteriliyor. Bu bilgi gerçekse, durum daha da vahim demektir. Zaten baştan beri insanı tiksindiren nokta şu: Belli ki bir istihbarat çalışması yapılmış, insanların özel hayatları mercek altına alınmış, eşleri dek tek fişlenmiş, Köşk’e rapor edilmiş. (…) Bir de kâbus senaryosu var. Sezer’e danışmanlık yapanlar, Sezer ile tıpatıp aynı zihniyette kişilerden oluşuyor deniyor. İşte o zaman vay ülkemizin haline! Hayatı siyah ya da beyaz görmekten ibaret sananların üreteceği krizler kapıda demektir. (Ekrem DUMANLI; Zaman, 30.10.2003) --------------------------------(…) Alttan alanın yine başörtülüler olması bekleniyor. Milletvekillerinin, eşlerinin yasaklılığını sineye çekip Çankaya’ya gitme “olgunluğu” göstermeleri bekleniyor. Gitmeseler “kriz çıkarmakla” suçlanacaklar yine. Vay devletin tepesiyle çatışmak olur muymuş! Hem de söz konusu olan Cumhuriyet Bayramı. Cumhuriyet bayramını protesto etmiş duruma düşmek de var. (…) Milletvekillerinin yerinde olmayı hiç istemezdim. Ama onların yerinde olsam, hiçbir güç götüremezdi beni o davete. Alternatif cumhuriyet bayramı kutlaması organize eder, bu ayıba karşı çıkan bütün milletvekillerini de davetine katılmaya çağırırdım. Alttan almazdım. Çünkü bazı insanlar, Ak Parti “türban yasağı henüz gündemimizde değil” diye alttan aldıkça iyice tepelerine binebileceklerini, “burunlarını sürtebileceklerini” sanıyorlar. Ama bu arada, toplumun nabzını da fena kaçırıyorlar ellerinden. Zira kamuoyunda hava iyice tersine esmeye başladı. (Gülay GÖKTÜRK; Tercümen, 23.10.2003) --------------------------------Bu ülke şurdan şuraya, gidemeyecek mi? Ben artık ağır sıkıldım, türban konusunda kökten devletçilerin çıkardığı leğende fırtınalardan. (…) Ben “devletçiliğin” bir din olarak, hepimize dayatılmadığı bir ülkede yaşamak istiyorum. Bu kadar. (Perihan MAĞDEN; Radikal, 23.10.2003) --------------------------------Kılı tüyü yüzünden halkı ile kavga eden ceberut devlet kafasının duvarlara çarpmak üzere olduğunu hissediyorum. İnşallah bu toslama kendilerine de, millete de ağır yara vermez. (Ömer Lütfi METE; Sabah, 20.10.2003) --------------------------------Gayrimüslim vatandaşların Paskalya’sını kutlayıp, “Müslim” vatandaşların önemli günlerini ıskalayan, göstermelik bir iftarı bile çok gören Sezer, hangi Cumhurbaşkanını örnek almaktadır?


Cumhurbaşkanı, tavrı ve sözleriyle, “laiklik dinsizliktir” anlayışının karşı ucunu temsil eder konuma kadar gerilemiştir. Bu sözlerden sonra birisi çıkıp, “Bu tanımdan laikliğin dini tanımadığı sonucu çıkar” diyecek olsa verecek cevabı bulunmamaktadır. (Mustafa KARAALİOĞLU; Yeni Şafak, 31.10.2003)


Kardelen Dergisi 39. sayı