Page 1

karakarnaval may覺s iki bin on d繹rt: ikinci say覺


İşbu sözleşmelerin mürekkebinde küf tutmuş nefeslerin, satır aralarında kaybolmuş hayatlara ithafen. Aşk ekseninde serzenişleri ile tüm varlığını kibrit çöpüne adayanlara, direnenlere, pes edenlere, direnmeyenlere. Dışa vurulamamış arka sırada, sıra altına saklanmış ruhların cümlelerine. Toplumun yok saydığı kime ve kimseye. Cinsiyetinin paçasını sıyırmışlara. Sansürün vehametine dokuz kalibre ibareler beyan eden hürriyetin; taze asfaltı olma amacı güden bu bataklık. Yerin altında birikmiş tohumların iç bükey hatırları ile sistemin yoz nöronlarını rahatsız etme güdüsü. Standartların sınırlarında çıkan iç savaşların tüm gri bulutlarını kasvetli hava tabakası ile kor edip tüm bayrakları yakmaya. Delilik ve saçmalığın var olan tüm halüsinojen etkisini kullanarak vücutları uyarmaya. Amaçsızlığın hiç, hiçin her şey olduğunu kabul eden bu güruh niyetini alenen ifşa eden ve vizyon olarak tümümüzün bahsi geçen ve geçmeyen soyut somut var olan sorunlarına dokunma arzusu ile “kabukları”, yasaları reddetmektedir. İşbu cümlelerin hepsi bir safsatadan üç aşağı beş yukarıdır. Tüm kamuoyuna duyurulur.


“Bir ülkenin kötü durumu yüzünden politikacıları suçlayamayız.. Suçlu olan şairlerdir.. Çünkü politikacıların bir ülkenin durumu hakkında bilinç edinebilecek kapasiteleri yoktur.. Ama Şairlerin vardır.” Allen Ginsberg


Kayıp şehirlerin, hasır şapkalı; körpe fareleri.. Kemirilmiş onca lastiğin sonuçları.. Kanlı asfatların seyircileri.. Kemik seslerinden beslenen duyular.. Arsız beyinlerin, ar ve namusla terbiyesi.. 9 kalibre bir otoban’da can çekişen fahişeler.. Ve şehrimin, yoğun notalarda arabesk damarı.. Gelişigüzel yazılmış sözlerin, meşru alkışları.. Alkışlarla yaşlanıyor ışıklar. Aziz dolu popülizm taburunda, tasmalı zenginlikler.. Çocuk kokulu zihnin yas tutan; yaşlı el üstü derileri.. Pornstar zannedilen yatak odası aşklarının, hazin sonu.. Bir fahişenin erkek gözünde soylulaşması.. Tren istasyonların’da tecavüze hazır, kıta dikilmiş kadınlar.. Uzunları yakmış gelen arabada; minik eteklere, keskin bıçak darbeleri atan gözler.. Uzun sokakların kısa sonları.. Hiçlerin ülkesinde, koca bir ütopya.. Küçük bir şehirde, büyük umutlar.. Satırların nasırlı hocaları. Ve bir ordinasyus edası’nda döktüren şairimsi aylağın kavalyesi olabilme ihtimalini taşıyan.. Göz kapakları yerinden fırlayacakmış gibi heyecanla bekleyen o masum ayağındaki şeytan.. Bir düzen bozmacası.. Bir düzensizlik içerisindeki düzen tezatlığı.. İronik genelev bu.. Bu yaptığıma, densizlik denir. Politik zırvaların arasında sıkışmış, kitlesel sikiş.. Rejim yapmaktan çekinmeyen, yitirilmiş özgüven hafriyatları.. İkinci bombanın da aynı yere düştüğü o yer.. İnsan içindeki origami.. Yetenekerin raks ettiği bir yerde, kötü çocukların göz yanılsaması olduğu.. Bir oyun içinde oyun varken; iyilerin nedense yatsı hariç, tüm namazları kılmış olmaları.. Yatsı namazında tüm iyiler ölür; yanılsanmış kötüler örgütlüce yaşar. Periyodik dönemlerde bile sex yapabilen kadınlar.


Abazanlıktan arınmış duygularla sevebilmek.. Adım atılamamış, yasaklı onca toprak.. Doğayı resetmiş harita mühendisleri ve onlara emir vermiş liderlerin jeopolitik haşmetleri.. Gelip, geçenler.. Geldiği yere palmiye ağaçların’dan konak yapıp; ücretli hanımefendileri yelpaze sendromuna sokan üstünkörü, bilinçsiz şakacı büyük amcalar.. Kaldırımlar.. Karmaşalar.. Kadılar.. Kurmaylar.. Kadınlar.. Karabiber.. Kukuleta... Kaldırımlar.. Kaldırım yosmaları.. Kaldırımların hız canavarları.. Şehrimin nadide, vazgeçilmez alkolik uyuşturucu bağımlıları.. Terbiye sınırlarına mum dikenler.. Gece görünüşlü teçhizatları ile çitleri bir çita gibi aşmayı becerebilen, yetenekli avcılar.. Sayın, kitap kurtları..! Entel zırvaların doldurduğu boğazların, aritmetik hesaplar sonucu ufukta gözüken pompa.. Kimler, ne istiyor..? İstekler, göz gez arpacıkla koşullanmış psikoloji malulleri.. Takvim sepetleri gibi programlanmış, hayal modülleri.. Teknolojinin nimetlerine inanç belirten neslimin soydaşları.. Çıkarların, geniş özetli seyri.. İnsan ziyanları yalan ve işkence çeken dümenlerin senaryoları.. Akan nehir’de dursak ya akıntıya karşı.. Dursak ya.. durakta otobüs bekleyen; sıra kaybetmek istemeyen, ısrarlı ordu gibi.. Zamanı sarsak ya bileklerimize.. Belki; halat yarışındaki galip, biz oluruz..! kim bilir...


Ne güzel de çalıyor müzik..! Ses tellerinden çıkan titreşimle, enstrümanlar’ın senkronizasyonu.. Bir şehir daha telleniyor.. Halvetleşiyor. Birileri daha sex için yoğruluyor.. Birileri daha yarını düşlüyor.. Birileri daha ölüyor.. Birileri daha kafasını yaşıyor.. Birileri daha özgür.. Birileri daha köle.. Birileri daha imanlı.. Birileri daha büyük.. Birileri daha küçük.. Birileri daha zengin.. Birileri daha fakir. Birileri daha acı çekiyor.. Birileri daha eğleniyor.. Birileri daha plan yapıyor.. Birileri daha düşünmüyor.. Birileri daha kaldırımlar’da müşteri arıyor.. Birileri daha fahişe arıyor.. Birileri daha savaş çıkarıyor.. Birileri daha barış çığlığı atıyor.. Birileri daha çıkarlarının peşinde.. Birileri daha kaygısız.. Birileri var bu gece, birileri var.. Birileri şehri temizliyor; olması gereken yerde.. Birileri yokmu, ahh..! o birileri.. Birileri var bu şehre geceyi getirip, gündüz ediyor.. “...AMA O BİRİLERİ HEP VAR; HAREKETLİ SÜRECİN ÇARKLARININ ÇALIŞMASINI SAĞLAYAN.”

GABRIEL


J. kapı çalar ve çocuk kapıyı açar. ADAM: nasıl olmuş? KADIN: ne olmuş? ADAM: n’aptın? KADIN: bi’ şeyler ADAM: nasıl şeyler? KADIN: kötü şeyler ADAM: kötüyü severim. KADIN: bitik. ADAM: biterse başlar. KADIN: başlarsa biter. ADAM: bu yüzden canını sıkmamalısın. KADIN: rüya göremiyorum artık, bu canımı çok sıkıyor. ADAM: çay içiyorum ve çok üzülüyorum. Hayatın sırrını çözdüm sanki. KADIN: can sıkmak nedir ki, manyak mıyım ben canımı sıkayım. o kendi halinde bağımsızlığını ilan etti. o kadar, ADAM: o zaten kendini sevmiyor. bu iyi bi’ şey KADIN: canım kendini seviyor da beni sevmiyor bence. kahve olmaz mı sadesinden? ADAM: soğuksa olur. KADIN: bir dikişte. ADAM: dudağından aksın. KADIN: alıp götürsün kokusu. ADAM: nereye götürsün misal? KADIN: masallara inanmıyorum artık. nereye götürürse götürsün. götürsün yeter ki ÇOCUK: görmüyorsun beni.


ADAM: gözlerimi kapadığımda ne gördüğümü bilirim. güzel bir karanlık KADIN: karanlığım sadece. kendini bile yutan bir kara delik gibi ADAM: karanlık güzeldir. KADIN: ben korkarım. ADAM: baş okşarken samimidir KADIN: baş okşanmaz artık. ürkerim. ADAM: korku hayatın her yerinde. kaçılacak bir şey değil. KADIN: ama yeter ADAM: neyin yeterli olacağına o karar verir. KADIN: ben karar vermek istiyorum artık, ADAM: ben çok üzülüyorum korkmaktansa. iyi geliyor KADIN: üzülmeye dayanamıyorum artık. canım çıktı üzülmekten ADAM: yapmak istediğin şeyleri yapmalısın. KADIN: yapmak istediğim şeyler sadece bir ütopya, hayal ürünü. gerçek değil, olamazlar da ADAM: hayaller gerçekten daha yaşanılası ve mümkündür. KADIN: değiller, öyle olsaydı çoktan… ÇOCUK: sen yeterince kalpten istememişsin. KADIN: daha neremle isteyeyim, daha nen olayım bilemedimADAM: git ve al KADIN: ah işte bu noktaya gelince… hiç mi hiç gücüm yok. cesaretim yok. bitik. dedim ya ADAM: biterse başlar KADIN: başlarsa biter.

Müslüm Çizmeci


Ben bir fahişeyim. Domuzsuz, uçurtmasız, balonsuz katil bir fahişe! Yüzümün yarısı sık sık düşer benim, suratsız bir fahişe! Çok çirkin olurum. Üstüne basan her köpeği lanetleyen çok çirkin, suratsız, katil bir fahişe!

Aslan kafesine iliştirdim, en çirkin yanımı. Sararmış burma bıyıklarının altında oynaşadurdu solukların.

Ben bir aşifteyim. Kem gözlü, hilkat garibeleri gibi bakan bir aşifte! Agresif, küstah, inatçı, ahlaksız, itilmiş, hırslı, ezici, korkutucu tavırlara sahip ihtiraslı bir Aşifte!

Homurdandın bi iki horultu arasında, sonra yine mışıl mışıl.

Ben bir ucubeyim, tek arzusu beni düzeltmek olanları düzmek olan hırçın bir ucube! Bütün kudretlere hizmet etmeyi, onurlandırmayı ve itaat etmeyi red eden lanetolası bir ucube!

Dudaklarını ısırdım. Tuzlarını yaladım. Fillerimi saç tellerinde çimletip, zürafalarım ile beneklerini ıslak teninde çimdirdim.

Ben bir yalancıyım. Kötülükle beslediği kabuslarını prenseslerle, prensle, atla süsleyip masumları aldatan bir yalancı!

Evirdim, çevirdim, bi ters bi düz seyrettim, yedi yüz bin kez emdim, bi sağıma bi soluma yerleştirdim.

KASIKLARIMDA İNTİHARIM -garip bir haz- OYUNCAKLARI TOPLAMALIYIM!


Biraz daha uyu! Dönme dolaba bineceksin daha, pamuk helva ...

Bettie Mae Page

Ben bir Tanrıçayım. Memelerinden ve siklerinden sokağın tavanına astığı kullarının kanları altında bütün canavar ruhları ortaya çıkarıp ayinler yaptıran, egemen olma-teslim alma, özgür olma-tutsak alma, mutlak iktidar ve çaresizlik kavramlarının ırzına geçerek inim inim inleten vahşi bir Tanrıça! Kötülüğü emredip, iyilikten men eden kirli, çıplak, terli bir Tanrıça.

Yorganı boğazını örtünceye dek kapadım, omuzların üşümesin.

Ben bir Kraliçeyim. Hücresinde demir parmaklığa bağladığı çarşafı ile kendini asarak intihar eden bi kurbanının cesedini dişleriyle paramparça yaparak, organlarından kelepçe-ağız topu-kırbaç-tasma yapan kanlı bir Kraliçe!

Ter içinde kaldın, kulaklarının arkasındaki çırpınışlarını damla damla yaladım.

Ben sokaklara tüküren bir orospuyum. Hiçbirşeye sahip ve ait olmayan sokaklara tüküren bir orospu! Bütün çocuklarınızı, kadınlarınızı, adamlarınızı kırım kırım kırdım. Allah belanızı versin hepinizin, oyuncaklarım dışında! Oyuncakları toplamalıyım. Ben bir oyuncak toplayıcısıyım. Uçurtmalar, balonlar, gazozlar, peluş ayıcıklar, atlıkarıncalar, domuzlu kumbaralar, arabalar ... Allah belanızı vermiyor diye bütün elmaları tek tek soyacağım. Çırılçıplak kalacaklar, Nazım da Süreya da o da bu da şu da elmaları yazamayacak! Bütün elmaları tek tek soyup, henüz bilenmiş bıçaklarla tam ortalarından önce ikiye sonra üçe sonra dörde sonra beşe altıya yediye sekize dokuza ... ayıracağım, bütün sularını akıtacağım!

Nabzın hızlandı.


LAZARUS DÜŞÜYOR Lazarus düşüyor! Tanrıların kafası karışık! Bileklerinden kan değil gece akıyordu yerlere Hoşnutsuzluğunun kışında uykuya dalmıştın Saçlarında terk edilmiş birkaç ikon ile Eğer etim bir vudu bebeği ise Bu büyüyü sonsuza değin sürdüreceğim Eğer son, tedafüi bir terörle yaklaşıyorsa elinde eski iki tren bileti ile Raylarda yanıma uzan sen de yalnız bırakılmış bütün hücrelerinle Hücreler farkına vardığında, metabolizma yok oluyor Bitkin bir sesle Günaydın diyorsun sen Neşe ve nefretle karşılandığın korkunç ziyafetteki sefil aktörlere Onlar papirüslere inanmıyorlar Onlar kolayca terk ediyorlar Sevdikleri her şey çürürken Onlar kokudan rahatsız olup uzaklaşıyorlar Çıkmaya korktuğum merdivenler sessizce ufalanırken ayaklarımın dibinden Birkaç çocuk yere düşen babaları için ağlıyorlar üst katta içlerini çeke çeke Ellerindeki dutlar da kanıyor hiç ses çıkartmadan hem de Ben uzun zamandır burada tek başıma çürümeyi özlüyorum Tek elde edebildiğim ise kullanılmış yara bantları ile bir çift lila rengi küpe


Lazarus düşüyor! Tanrıların kafası karışık! Her şeye rağmen derimi geride bırakıp veda ediyorum gerçekliğe Ve O’nun bilmediğim uzak bir kasabanın rahminde ölmüş ikizine Bitkiler yükselmeden ve tüm ölü hayvanlar geri dönmeden Son bir kereliğine gözlerine bakıyorum Merhamet sokağında bir bardak nane likörü içiyorum Bütün orospular blues söylüyorlar şimdi müşterilerine Geceye giydirilmiş jartiyerlerden Başlarını zar zor kaldırabilen umutsuz adamlar Annelerini şehirlerarası arıyorlar yine Garson kız gözleriyle sürekli kahveleri ve çölü tazeliyor Tanıdığım bütün adamlar yaralı Tanıdığım bütün adamların sevgilileriyle uyudum Hiç yapılmamış yatakların üstünde Öptüğüm tüm kadınlar şimdi bir piyano baladı İçeri gel seremoni başlamak üzere Geç kalmak istemezsin her yer melek tozları içinde Uyandığında saçlarının yastığa dökülmesiyle başlayan Ve bacaklarından akan kana karışan O belirsizce inleyen organ sesi Bulanık kasıklarına yasladığım kırılmış bir antilop kemiği ile Cennette gerçekleşen bir evliliğe adım atıyorlar Üzgünüm bebeğim, Onlar da bizim gibi sonsuza değin mutsuz yaşıyorlar İstasyondan bir başka tren Bir bataklık kuşu olarak terk ediyor şehri Sirk uzaklaşırken gözlerden toz içinde Akrobat kızın cesedini bırakıyor gerisinde Lazarus düşüyor! Tanrıların kafası karışık! Öptüğüm her kadın artık gözleri açık öpüşüyor

Umut TAYLAN


GABRIEL

“Ölüm insanın elleriyle yarattığı hastalıktır ve ecel doğanın çocuğuna biçtiği ömür. Biz insanlar, kendi ellerimizle bir otobüsün camlarına sinek leşlerinden otoyollar, yuvamız yerine şehirleri kurduk. Afiyetle ölüyoruz, öldürüyoruz. Anamız çocuklarına ağlıyor biz rahat içinde daha fazla medeniyet istiyoruz. Her şey yıldız tozu, biz leblebi tozuyuz afiyet olsun yiyin.”


YIKILSIN MADEN OCAKLARI,


KURULSUN AŞK OCAKLARI!


CEBRAİL’İN HIZINA HAYRAN KALMAK... 4. Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar. (Mearic Suresi, 4 - diyanet meali) Bu Kuran ayeti der ki; Cebrail’in Allah katına çıkıp inmesi, Allah katında bir güne denk fakat, Dünya zamanı ile 50.000 yıl sürer. Şimdi hesaplayalım. Kuran 610 civarında geldiğine göre, Cebrail’in Hira mağarasına ulaşabilmesi için Allah katından; MÖ 49.390 yılında yola çıkmış olması gerekiyor. Buradan önemli bir sonuç çıkıyor; Demek ki; Tevrat ve İncil’i Cebrail getirmiş olamaz, Çünkü Cebrail’in o sıralar yolda olması gerekiyor. Örneğin İncil ve Kuran arası 600 sene, Cebrail İncili getirip, geri dönse ve hiç oyalanmadan geri gelse arada minimum 100.000 sene geçmesi gerekir. Şöyle bir olasılık olabilir mi? Cebrail Dünya’ya varmış, Tevrat’ı, İncil’i ve Kuran’ı tebliğ ettiği yaklaşık 3.000 sene boyunca dünyada beklemiştir. Bu sefer de söyle bir sorun var; Beklediğine göre, demek ki diğer kitapların geçersiz olacağı ve yeni kitap gönderileceği önceden biliniyor olmalı. Diyelim ki Cebrail, Ayet’i tebliğ etti ve geri dönüşe geçti. Allah katına ne zaman varacak? Kuran’dan bu yana 1.400 sene geçtiğine göre Demek ki 48.600 sene daha yolu var. Bizim takvimle 50.600 yılında Cebrail Allah katına ulaşacak.


Yani yeni bir Ayet için Cebrail’in dünyaya geri ulaşması en azından 100.600 senesine denk gelir. Cebrail, iniyor ve çıkıyorsa, Allah belli bir yerde ve yukarılarda olmalı değil mi? O halde süre’yi bildiğimize göre, Allah katı ile dünya arasındaki mesafeyi ölçebilmemiz için tek bilmemiz gereken Cebrail’in hızıdır. Eger Cebrail ışık hızında gidiyorsa, basitçe Allah katı’nın bize uzaklığı 50.000 Işık yılı olmalıdır (Yaklasik 475 trilyon km). Oysa bu Evren için çok küçük bir ölçü, çünkü Andromeda bile 4 milyon ışık yılı uzaklıkta. Hem bize bu kadar yakın olsa, Allah katının Evren’in içinde bir yerlerde olması gerekmez mi? O zaman da sorarlar, kardeşim Allah, yarattığı Evren’in içinde nasıl olabilir? Allah, yarattığı Evrenden küçük müdür? Veya yarattığı Evren’in içine girmeyi nasıl becermiş diye, Evren yokken neredeydi diye? Peki farzedelim, Evrenin dışında bir yerlerde. Simdi süreyi bildiğimize göre ve Evren’in boyutlarını bildiğimize göre Cebrail’in minimum hızını bulabiliriz. Evren’in en uzun kesiti 125 milyar ışık yılı. Cebrail’in bunu 50.000 senede katedebilmesi için hızı saniyede 76.000.000.000 km olmalıdır. Yani Işık hızının tam 253.000 katı bir hızla gitmeli. Peki, oraya bir gecede gidip dönebilmek için gerekli hız nedir? Bu hiz Cebrail’den 100 milyon kez daha hızlı olmalı. Yani ışık hızının 25 trilyon katı bir hız...


Peygamber’in Miraç’a çıkması olayı için böyle bir hız gereklidir. Peki, peygamber aynı gece içinde Allah katına gidip dönebiliyorsa, Cebrail neden 50.000 sene uğraşıyor? Cebrail neden bu kadar yavaş? Şimdi, başka bir sorun var. Bizim dinciler der ki; “Evren genişliyor ve bu Kuran’da bildirilmiştir” Eğer, Evren genişliyorsa; Dünya ve Allah katı arasındaki mesafenin de genişlemesi gerekmiyor mu? Yani Allah katı giderek bize uzaklaşıyor olmalı değil mi? Galaksiler bilindiği gibi, birbirinden ışık hızına yakın hızlarla uzaklaşıyor. Peki bu durumda aradaki mesafe hep arttığından Cebrail’in her gidiş gelişinde, süre’nin veya hızının, bir tanesinin değişmesi gerekmez mi? Kuran evrenselse ve Cebrail bu mesafeyi hep 50.000 yılda inip, çıkıyorsa, Evren genişledikçe hızını arttırması gerekmez mi? Tersine Evren büzülmeye başladıkça da 50.000 yılı doldurmak için hızını düşürmeli değil mi? Buradan bir sonuç daha çıkıyor. Cebrail mutlaka ışık hızının üzerinde olmalı. Evren, ışık hızına yakın bir hızda genişlediğine göre, Cebrail düşük hızlarla giderse, asla gideceği yere ulaşamayacaktır. Çünkü o yol aldıkça, varış hedefi çok daha hızlı uzaklaşacaktır.


Bu arada Cebrail’in yönünü tayin, varış hedefini bulma, Evren’in genişleme hızını bilebilme ve buna göre kendi hızını ayarlama yetenekleri var mıdır? Yoksa bu merkezden otomatik mi ayarlanır bunları henüz bilemiyoruz. Ve Cebrail, 50.000 yıl sonra (MS 50.600) Allah katına ulaştığında, Allah katında sadece bir gün geçmiş olacak. Allah, sabah kalkacak ve bakacak ki Cebrail gelmiş. Ve belki de şöyle diyecek; “Cebrail, hoş geldin, hadi hem kahvaltı edelim hem biraz laflayalım” Onlar kahvaltı edip laflarken, bu arada Dünya’da binlerce sene gececek, ve Dünyadaki insanlar, yoksulluk, savaşlar, hastalıklar ve adaletsizlikle boğuşurken, neden unutulduklarını düşünüp duracaklar. Bilmeyecekler ki ‘Savasta size melekler yardım etti’ (Enfal suresi) diyen Allah’ın bunu en az 50.000 sene önce planlamış ve Melekleri yola çıkarmış olması gerekir.

Izzet Murat GÜLER


Anneler günü sıradan bir gün değildir; kapitalizm bayramlarından biridir. Ayrıca “anne” ve “aile” kavramının kutsallaştırılmasına hizmet eden bir gündür. Doğurabilme ve akabinde ‘anne’ sıfatına sahip olabilme becerisi, her sağlıklı kadının doğuştan sahip olduğu sıradan bir biyolojik özellikten başka bir şey değildir. Anne olmak hiçbir kadının görevi değildir. Eğer hetero bir çift biyolojik veya evlat edinme yoluyla çocuk sahibi olmuşsa; bu çocuğun en temel insan haklarına sahip olacağı koşullarda büyütmek kutsal bir fedakarlık değil bir sorumluluktur. Çocuk ebeveynlerine borçlu değildir. Çocuklara karşı sahip olunan sorumluluk ise kolları daha az kaslı olan kadına ait değildir. Annelik ve anneliğe yüklenen çocuk bakım işleri kadının görevi değildir. Ebeveynler arasında adaletli bir şekilde paylaşılması gereken bir sorumluluktur. Anneleri ve aileyi kutsallaştırmak; kör ve faşist bir milliyetçiliğe giden bir yoldur, düzen kölelerinden biri olmaya giden yoldur, ‘olaylara karışamama’ya ve duyarsızlaşmaya giden bir yoldur, kadınlara değer verir gibi görünüp kadınları köleleştirmeye giden yoldur, yabancılarla tanışmamaya ve empati kuramamaya giden yoldur,… Bir insanın hayattaki duruşunu, dünya için ne kadar parıldayan biri olup olmadığını belirleyen şey; anne, baba, öğretmen, imam, musluk tamircisi, Türk, müslüman, sünni, kardeş, arkadaş sıfatlarından birine sahip olup olmaması değildir. Nerede doğduğundan, hangi mesleği yaptığından, kimlerin çocuğu olarak doğduğundan, genlerinde hangi DNA’ları taşıdığından tamamen bağımsız olarak iyi ve doğru biri olmaya tüm samimiyetiyle çalışan biri olmaya çalışmasıdır ne kadar parıldayan biri olup olmadığını belirleyen şey. Ve böylesine parıldayan birini gördüğümüzde, onun bizim veya herhangi birinin annesi olmasına gerek yok yüzümüzde bir gülümseme belirmesi için veya gidip ona şöyle bi’ kocaman sarılmak için.

Bora ŞAHİNKARA


BİR A annenin çikolata fabrikasından çıktı bunlar em! em em ! babanın sütlacı gibi helal ve ucuzdur sana bunlar sokağa doğru otur ve em! ateşe doğru otur ve em! olmayacak devrime doğru otur ve em! aşka doğru otur ve em! şiştin mi hissizlik boşluk bokluk mu? parmak at! parmak at! parmak at! aç şeytanın açtığı deliğin yanına bir delik daha! bir delik daha ! bir delik daha ! aç 2+1 bir mağaranın kapısını git yine git başını iktidara çarpmadan git suyu köpüğüne karıştırmadan git haykır belediye masalarının üzerinden çağır banksanat salonların yırtıl barların bağır şişelerin ayıl cafelerin çık git yorul ve mağarana dön yine deliklerinin izinden


bağla götünü sanatla otur ve em! doldur boşluğunu kelimelerle otur ve em! konu çok ufkun geniş ar ferah kurt dinamik iki gerilla öldü otur onlara şiir yaz ve sat ! kaybedenlerin özel tarihini otur yaz ve sat! vietnam güzeldir, afrika harika seni seviyorum ah Pelestini, her biji kürdistan yaz da sat ! o kirli ’, o ezik ’ben’’ini barbarların cesetleri haritalardaki acıların bireyin içindekinin içindeki bokun dumanın evde kedi besleyen ibnelerin sikişme haklarının enel aşk, sizse ciğer insancılığının olmadı macera dolu amerika sokakçılığının o da olmadı devletsiz bir dünyanın A’ların! A’ların üzerinden yaz sat koçum cicim dalım daşşağım sıkışırsan, başvurucağın kaynaklar bilirsin; marks teoman duman sartre serdar ortaç şiwan perwer seda sayan camus bukowski elif şafak civan haco mevlana tuna kiremitçi şems nietzsche marilyn manson ajdar murathan mungan genet apo bakunin tarkan dengbej şakiro sezen aksu! hande yener yıldız tilbe halil sezai okan bayülgen de nerden çıktı! diye sorma ayıp! o da annenin çikolata fabrikasından ters fırlamış bir A

Lokman KURUCU


Hiiiçççç… Garip bir akşamüstü sıkıntısı yine çocukluğumdan kalma, karanlık çökerken gecenin karanlığından değil de ruhun karartısından korkan bir sıkıntı… Gomidas dinlerken ya da ya da bir keman sesinden sarı gelin türküsünde hissettiğime benzer bir duygu durumu… Düşünüyorum, garip bir varlık insan kendi hiçliğini, dünyadaki varlığının anlamsızlığını kabul edebiliyor da dünyadaki yaşananların da bir hiç olabileceğini kabul edemiyor, acının hazzına mı esirdir nedir değiştiremeyeceğini biliyor ama yine de yine de devam ediyor hiçliği kabul etmemeye… Ben bir hiçim biliyorum peki dünya hiç mi? Diyorum savaş, katliam, acı, hayvanlar, ağaçlar onları da hiç olarak kabul etsem rahat edeceğim belki ama olmuyor, insan vicdanını öldüremeyince dünyada yaşananları da hiçleştiremiyor sonucuna varıyorum… Yine o akşamüstü sıkıntısı içimde, Doors The End çalıyor arka fonda, sebebi de beni alıp götürsün diye, o eski salaş mekana… Hani eskiden her okul çıkışı uğranıp ucuz biranın dibine vurulduğu amcaların uğrak mekanı olan, her gidişinizde tüm bakışları üzerinizde hissedip yine de huzur bulduğunuz o yer… Şimdi neden gitmiyorum ki diyorum, gitmiyorum çünkü hazlarım eksildi, eksiltildi belki de o mekana gittiğim o eski günlerde umut vardı hala “hiç” değildim kendimce, bir cümle kuracaktım da dünya değişecekti hani o günlerdi işte o günler… Şimdi ne kurulmuş cümlem var öyle afilli ne de dünyanın değişeceği öylesine takılmak gibi bir şey yaşam… Güzel kitaplar var sadece güzel yazarlar dünyayı değiştirme umutlarından vaz geçmeyenler, onlar var olsunlar benim varlıksızlığımda diliyorum… Benden önce her şeyi düşünmüşsünüz diye bile kızmıyorum artık onlara, sadece iyi ki varlar diyorum… Akşam oluyor yine kediler uyuyor dizimde, masada kitaplar yığılmış beni bekliyor, arkadan evin hep bozuk olan musluğundan su sızıntısının sesi geliyor, yarım kalan kahve çoktan soğudu, kapı sesleri duyuluyor apartmandan, birileri okuldan, işten dönüyor… Gün bitiyor ama güneşle ilgisi yok çünkü zaten güneş hiç gelmedi bu gün yine Ankara’ya bu nedenle zaten gün hep akşamdı bu bozkırın tuhaf var olamamışlarının şehrinde… Ankara’dan bir yerlere gittiğimde kurduğum bir cümle geliyor aklıma bir umut be asık suratlı gülmeyen şehir geldiğimde güzel davran ve gül bana olur mu? Cevap belli tüm coolluğuyla sen hiçsin ve hiçler için umut yoktur varlığı da işkence…

Emek EREZ


Ellerim arkadan bağlı. Işığı olmayan ilkel orman yolunda ayazdayım. Buraya içinde benim gibi onlarcasının bulunduğu kamyondan, sorun çıkardığım gerekçesiyle atıldım. Bunun, babamın beni annemin karanlık rahmine bırakmasından farkı yok. Hayatı hırçın tek düzelikler içinde geçen herkes bilir ki; zaten yaşanan ve birbirinden farklı görünen pek çok şey aslında anafikri aynı yere çıkan sadece kurgusunda biçim değişikliğine gidilmiş gayri resmi hikayelerden ibarettir. Bu ıssız yer beni kaplıyor ve içeride ancak rahimdeki tohum kadarım. Nerede olduğumdan habersiz nefes almaya devam ediyorum. Bilebilseydim belki de ölmeyi seçerdim. Amaçsızca yürümeye devam edeli hayli zaman geçti. Etrafta sonbaharla inatlaşan bir kaç böcek sesi var. Yol gösteren ulukuşlar, belli ki küs kalacaklar kulaklarıma, sabaha değin. Koşar adım ilerliyorum, yol tümseklerle dolu. Şimdiye kadar çoktan sendeleyip düşmeliydim. Her nasılsa, adımlarım kendiliğinden yola göre şekilleniyor. Dikkatim ve yere sağlam basışım arasında mantığa aykırı bir ters orantı gelip gitmekte. Beni ‘daha’ ya ulaştıracağı umuduyla üzerine bindiğim kamyon tekerleklerinin bıraktığı izlerin arkasında kaybolmaya mecbur eden bu durumun içinde bile başıma gelenlerin çözümlemesini yapmaya çalışan zihnime kızıyor, kızdıkça daha çok düşünüyorum Sadece şimdiki zamanın oyunculuğunda değil, hayatım boyu arzuladığım herşey birkaç saniyeyle kaçırdığım bunun olacağını bilerek arkasından boşuna koşturduğum ada vapurlarının birbiri ardına eklenmiş görüntüleri gibi… İlk defa bugün tam da bu, mücadele etmenin anlam kazanabileceği vakitte bütün birikmiş umutsuzluğum üzerime hücum etti ve böylece kendimi bile umursamadan amaçsızca yürüyor umutsuzluğun beni hafiflettiğini bugüne dek hayatımı haddinden fazla ciddiye aldığımı farkediyorum. Nefes alıp veriyorum; kazanç, menfaat haz veya hedefler için değil, cesedimi kendi kendime taşıyabilmek için…

Kara Molla


Komiktra Çapultyan Kominismus Kovala şu yıldızı gözönünden kırmızıya bulanmasın parlamasın şişede Ölmüş gitmiş bir aktör Sahnede tek başına kalmasın O yeni doğmuş ay var ya yeni doğmuş ay Ne sen onu ara ne o seni arasın Hatırlayan birkaç kadeh sana kalksın Şu sıcaktan eğrilmiş plak sabaha kadar çalsın “Uskudara gidder ikken ammmann” Ne ben kimseyi arayayım ne kimse beni arasın Boş ver be güzelim Hatırlayan hatırlasın hatırlamayan kalsın Yeter ki Likör şişesi arkamızda boş değil aramızda hep yarı dolu kalsın... Sağlığına............ “İki kanat bi kuyruk; kendi başına buyruk!”

S.M.G. 03.04.2001/Silivri


‘’Biz iyileşmeyiz diyor İlhan Biz iyileşmeyiz bunu bil, diyor. Biliyordum: ağırdı Biliyorum: çok ağırdı Biliyorum: adım adım’’ Birhan Keskin ‘Her yanı kusursuz tuzaklarla örülü bir yol ağzında, herhangi sapağın önemi yoktur dedi adam. Gövdem, mezarını özleyen bir ceset şimdi. Delirmiş bir gövde; acıdan başka bir şey değildir...’ Rutubetli bir eşikte kendine rastlarsın ve.denize ucundan bakan bir teras olur yüzünün yankısı. Sonra belki yaz gelir ve böyle anlarda anımsanır bir yaranın nasıl kanadığı, bir çınarın gövdesiyle barıştığı ve nehirlerin nasıl aktığı. Çorak arazilerde sulanmış kalbimi çıkarıp önümdeki sehpaya koyayım sonra, ne çıkar? Ne çıkar göğü kör bir çakıyla yırtıp kanatsam? ‘’Asuman! Biz seninle aynı bıçağın iki yüzüydük. Biz seninle aynı yaranın kabuğuyduk Asuman!’’ Bilmiyorsun. Göğsümdeki oyukları geceleri yarasalar basıyor Asuman. Yüzümün yarısı, ölü evine dönüyor. Yüzüme sığamıyorum: yüzümün diğer yarısı nerde Asuman? Depozitolu bira şişeleri alıp başını yürüyor, kasvetli bir dağ oluyor masam. Gece üç ünlemli bir hınca dönüşüyor. İzmaritlerle kültablasını bıçaklıyorum. Yeni bir din bulmaya çalışıyorum mesela. Yok. Olmuyor: Bütün yollar birbirine benziyor. Bütün sokaklar birbirine çıkıyor. Bütün otobüsler hiçbiryere gidiyor. Ve ben Otogarlardaki unutulmuş bavullar ne ise; o oluyorum. ‘’Sen yüklemine tecavüz etmiş bir öznesin Asuman!’’ Büyük bir hastane avlusunda bıraktım yüzümün yarısını. Kış olmuştum. Kar olup yağardım o zamanlar.. Avludaki ağaçların altı kuş ölüleriyle dolardı. Soğuktan morarmış yanakların gölgesi


düşerdi pencerelerimin camına. Her gece Sayardım. Bir, iki üç, dört, beş, altı yedisekizdokuzon… Sıradaki benim şansıma; benim şansıma ulan derdim. Boz bir geyiğin kırılan aksi gibi birşeydi zaman. Sonra yine aynalardan geçen bir günün gecesinde, içimdeki o derin boşluğuda alıp, kendimden kaçtım. Aylar, yıllar, tarifeler, gecikmiş uykular, banliyö trenleri, hırpalanmış atlar geçti aramızdan. Ölü ozanlar, Hançeri sırtında tanrılar… Kendimden bir milyon mil uzaktaydım. Her adımda sayardım. Bir, iki, üç, dört, beş, altı yedisekizdokuzon… Emma Goldman’lar, Turgut’lar, Edip’ler , ışıklı pavyonlar, bulvarlar, bacasız damlar, sıvası dökülmüş balkonlar, otopside kadavralar ve bir sürü kadar şey daha girdi aramıza. Ama inmeliydim madenime. Şeytanımla yüzleşmeliydim. Suyu çekilmeliydi kıyılarımın. Suyu asitle ödeşmeliydim. Ben, kendimsiz Jesus! O depresif havari! Artık yorulmalıydım. Toplayıp cesetlerimi, geri çekilmeliydim. ‘’Galata’nın dibinde Asuman’ı tanıdığım gün yorulduğumu farkettim.’’ ‘’Deniz mi olmak isterdin,yoksa limanmı?’’ diye sormuştu bir keresinde Asuman. Ben balık olmak istiyorum demiştim. Balık! ‘’İki şık var’’ demişti Asuman. ‘’Sen hep 3.sunu ıstıyorsun. Hayatının özeti bu işte. Bi yol olmaz senden.’’ demişti. Asuman! Bilmiyorsun! Benim tanrım bipolar , manik depresif ve obsesif kompulsif. -Ki; ‘’Herkesin Allah’ı kendisine benzer’’ demişti şairin teki. Kışı hiç bitmez bazı kentlerin.. Güneş erkenden çekillir ve bir cenaze törenini andırır caddeler.Yüzümün öbür yarısına rakı ve tütün basıp, saymaya başlarım işten eve giden cesetleri: bir, iki, üç, dört, beş, altıyedisekizdokuzon…. Rutubetli bir eşikte rastlarsın kendine ve.denize cepheden bakan bir teras olur yüzünün yankısı. Sonra belki yaz gelir ve böyle anlarda anımsanır bir yaranın nasıl kanadığı, bir çınarın gövdesiyle barıştığı ve nehirlerin nasıl aktığı… Kültablasının sigarayla olan platonik münasebetine iki dirhem şiir yazılır belki. Sonra kış gelir. Göğsünde açtığın o büyük boşluğa atlarsın ve bir daha seni gören olmaz.

Rüzgar Mülteci 16.05.2014 İstanbul


www.facebook.com : www.gmail.com : www.issuu.com : www.pinterest.com: www.youtube.com :

Kara Karnaval Zine karakarnavalzine@gmail.com karakarnavalzine karakarnaval kara karnaval zine

Kara karnaval Zine - İkinci Sayı  

İşbu sözleşmelerin mürekkebinde küf tutmuş nefeslerin, satır aralarında kaybolmuş hayatlara ithafen.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you