Page 1

••

TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ 2. CİLT

GENİŞLETİLMİŞ

2.BASKI GERÇEK

YAYINEVİ


100 S O R U D A DİZİSİ : 11

Birinci Baskı : Mayıs 1970 İkinci Baskı: Aralık 1975

K a p a k : Said Maden K a p a k Baskısı: Reyo Ofset

Dizgi : Özdem Kardeşler Matbaası Baskı : Divan Matbaası


NİYAZİ BERKES

100 SORUDA TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ İKİNCİ CİLT

OSMANLI DEVLETİNİN EKONOMİK ÇÖKÜŞÜ

GERÇEKSIYAYINB/1 Cağaloğlu Yokuşu, Saadet İş H a m , K a t 4 İstanbul


İKİNCİ B A S K I Y A ÖNSÖZ

Kitabımızın birinci cildinde Osmanlı - Türk ekonomik t a r i ­ h i n i n politik temelleri üstünde durduk. B u politik kuruluş t e ­ mellerini' doğru olarak kavramadan bu Osmanlı t a r i h i n i n eko­ nomik yanının anlaşılamayacağını göstermeye çalıştık, özellik­ le i k i düşünce açısından: (a) T a r i h i sadece olayların hikâyesi olmaktan çıkarmak istersek, (b) t a r i h i n akışı içindeki diyalek­ tik sürecin iç çelişikliklerinin ilmiklerini seçmek istersek. Aksi halde tarih, istediğiniz yana çekilebilecek bir masal olur; y a da bir «yakıştırma» y a n i «uydurma» işi olur. Şimdi bu ciltte, bu temeller üstünde oluşan dramı k a v r a ­ m a y a çalışacağız. Burada önemli olaylar sadece bu süreç için­ deki rolleri bakımından geçecektir. Y a n i ekonomik t a r i h i n bü­ tün ayrıntılarının tasviri bulunmayacaktır. B i r nokta d a h a : bu cilt X V I I I . yüzyılın kapanışıyla sona erecek; yani X V I . yüzyıldan sonraki üç yüz yılı kapsayacaktır. Çünkü Osmanlı rejimi dediğimiz politik ekonomi, bu dönemin başında kemalini bulmuş ve bu dönemin sonunda kendi k e n d i ­ n i n tersine çevrilmiştir. Ondan sonrası, Osmanlı - Türk ekono­ mik tarihinin başka bir dönemini teşkil eder k i onu incelemek için başka temel kavramlara baş vurmak gerekir ve bu oldukça ayrı bir iştir; a m a elbette kendinden önceki dönemden büsbü­ tün kopuk bir şey de değildir. B u önsözü kesmeden önce, kapitülasyonlar konusu ile olan ilişkisi yüzünden birinci ciltte (2. Baskı, s. 59-61'de) geçen «mülk» ve «mahrusa» terimlerini, Aprupa feodal «dominium» terimi ile karşılaştırarak, açılamak isterim.

5


«Memalik-i mahrusa» sadece ekilip biçilen yerler demek de­ ğil, «devlet bakımı ve muhafazası» altında olan «memâlik» (yerler, alanlar) demektir ve yalnız ekim toprakları için d e ­ ğil, şehirler için de kullanılır. B u n u , tımar sisteminden söz edilen bir yerde kullanmam bir hata oldu, çünkü Arapçayı bilenler benim «mahrusa» ile «mahruse» yi birbirine karıştırdığımı s a ­ nacaklardır. F a k a t Osmanlı politik ekonomisi açısından bu t e ­ rim önemli olduğu için üstünde duruyorum. Çünkü Avrupa'da feodalizm döneminde «domaine» 1er, (ve­ y a dominionlar yani Osmanlıcadaki «memâlik» veya «arazi-i memleket») hükümdar arazisi değil, feodal beyin tasarrufunda olan yerler demektir. (Sözcük eski Fransızcada demeine, eski İngilizcede demesne biçimini almıştır). Halbuki sözcüğün köke­ n i eski Romalılardan gelme ve hükümranlık hakkını ifade eden bir sözcüktür (dominium). Onun için Avrupa orta çağlarında «arazi-i memleket» hükümdarın «memaliki» değil, seigneur veya lordların hükmü altında olan yerlerdi. Osmanlılar ise, eski Romalılar gibi, devlet hükümranlığı ile topraklar ve «memleket» 1er (domaine'ler) üzerine hüküm­ ranlığı bir tutmuşlardır, «Memâlik-i mahrusa» sözcüğünü k u l ­ lanmaları bunu ifade eder. Batı Avrupa'da kralın topraklar üze­ rine egemenliği kavramı ancak feodalizmin yıkılışı ile çıkmış­ tır. B u açıdan Osmanlılar devletle «arazi-i memleket» arasında­ ki ilişki kavramında Batı Avrupa feodal görüşünden ileride bulunuyorlardı. B u ciltte göreceğimiz gibi, Osmanlı devlet adamları Os­ manlı devletinin en güçlü olduğu bir zamanda kapitülâsyon­ larla yabancı ticaret adamlarına «devlet toprakları dışı» h a k ­ lar tammakla, kendi ileri prensiplerinin zıddı olan bir prensi­ be yol açmışlar; yani kendi devletlerinin sınırları içinde t i c a ­ ret yapan kişiler üzerine egemen olmaktan kendilerini m a h ­ r u m etmişlerdir. Halbuki Batı Avrupa'da aynı dönemde bunun t a m tersi oluyordu. Y a n i , ulusal monarşi devletleri sınırları içindeki topraklar üzerinde kayıtsız şartsız egemenlik k a z a n ­ m a yoluna giderken, Osmanlılar Memalik-i Mahrusa haklarını kendileri zedelediler, bindikleri dalı kendi elleriyle kestiler. İkinci baskıya dizgi, dil, deyiş düzeltmeleri ile bazı yerler­ de kısa açıklayıcı eklemeler yapıldıktan başka en sonra X I X . yüzyıl başlarında eski Osmanlı ekonomi ve siyasa düzeninden yeni düzen kurma çabalarına ekonomik düşün yönünden ne kadar yoksunluk içinde geçildiğini göstermek amacıyle, Os-

6


manii ekonomik düşününün evrimini özetleyen bir ek katıl­ mıştır. B u ek, bu kitapta kaldığımız yerden Cumhuriyet'in k u ­ ruluşuna kadarki dönemlerin özetlenmiş bir iktisat tarihi de­ ğildir; fakat o t a r i h i n anlaşılmasına yardımcı olabilecek bir özet olduğu gibi, ekonomi konusunda yazılar yazılmasına baş­ l a n a n dönemde ekonomi yazarlarının Osmanlı ekonomik t&-, rihine ve kendi zamanlarındaki koşullara karşı olan görüş­ lerini de göstermektedir. Eylül, 1973

N. B E R K E S

7


GİRİŞ

Soru 1 : İkinci ciltte nelerden söz edilecek? Birinci ciltte Osmanlı ekonomik tarihinin politik temelleri üstünde durduk; bunun neden gerekli olduğunu da tartıştık. Ekonomik tarihi çeşitli toplum sınıflarının birbirleriyle olan iliş­ kilerinin çerçevesi içinde görmek gereklidir. Osmanlı devlet ve toplum sisteminde ise gördüğümüz başlıca unsurlar şunlardır:

I.

II.

Devlet katında güç organları

Padişah Kullar Beyler

Toplum katında başlıca sınıflar

Köylü Esnaf Tüccar

I. ile II arasında

Ulema, dinadamları

Şu halde ekonomik tarihi devletle toplum arasındaki iliş­ kilerin çerçevesi içinde de görmek gerekir. Bunun önemi özel­ likle şundan ileri gelir: önemli bir ekonomik bunalım durumu meydana gelince, devlet gücünü tutanlar devletin toplum sırtın­ daki gücünü sürdürebilmek için onun sınıflar üstündeki gücüne ilâve olarak, ekonomik baskıyı arttırma yoluna giderler. Bunun 9


sonucu olarak malî bunalım içine düşünce, devletin ekonomik videleri sıkıştırmaya başlaması toplum sınıflarının sırtında ken­ dini duyurur. Osmanlı tarihinde bunların başında köylü ve es­ naf gelir. Fakat kul ve bey sınıfları da bundan etkilenir. Demek ki Osmanlı tarihinde, XVI. yüzyılın sonlarında başla­ yan ekonomik bunalım ile birlikte (a) devlet ile köylü ve esnaf arasında, (b) devletle bey ve kul arasında, (c) bey ve kul ile köy­ lü ve esnaf arasında çatışmalar başlamış, çeşitli yönler ve gö­ rünüşler almıştır. Bu çatışmalar devletin malî bunalımını düzeltmediği için devlet, kendi gücü uğruna, şimdiye kadar kullanılmamış yeni videler bulmuştur. Bu sıkıştırma araçları ile devletle toplum, devletle kendi adamları arasında yeni bir aracılar takımı türe­ meye başladı. Daha doğrusu devletin kendisi bu türeyenlere fırsat vermeye başladı. Bunlar çeşitli kaynaklardan gelme kişi­ lerdir. Kimler oleluklarını bu ciltte göreceğiz. Hepsine özgü olan yan, devlet ve toplum kaynaklarından gelen serveti «kaparozlayan» kişiler olmasıdır. (Bu sözcük Fransızca «accaparer» fiilin­ den geliyor. Bir şeyi, başkalarından önce davranıp kapmak de­ mektir. Ortaçağ ekonomisinde, zahire ve diğer emtia henüz pa­ zara arz edilmeden önce yoldan çevirip kapamak demekti). Bu yeni türeyen sınıf toplumdan devletin gelirlerini toplama işini yaparken bunları kendilerine çevirmenin yolunu bulan; devleti kendilerine borçlu yapan kişilerdir. Devlet maliyesini hükmü al­ tına alan bu sınıf toplumun sağladığı gelirleri emen bir sınıf olu­ yor. Bu iş, Osmanlıların «irtişa» dedikleri yollarla, tefecilik ve ticaret kârı biçimlerinde işleyen mekanizmalarla olur. Bunlar kimlerdi? Nasıl, nereden çıktılar? Kaparozladıkları servetler nereden gelmedir? Kaparozlanan servetler ne oldu? Eski Os­ manlı devletinin başlıca kurulları nasıl kendi zıtlarına çevrildi? Türk toplumu nasıl bu çevrilişin altında ezildi? Bu soruları ce­ vaplandıracak olayları bu ciltte göreceğiz.

10


I. BÖLÜM

OSMANLI İMPARATORLUĞU AVRUPA FEODALİZMİ İLE KARŞI KARŞIYA

Soru 2 : Osmanlı ekonomik genişlemesi nerede başlar? Tarih bir filim şeridi gibidir. Bir filmin üstünde yüzlerce, binlerce resimler vardır. Bu resimlerin her biri bir önceki ile bir sonraki resimden kıl kadar farklı bir fotoğraftır. Bu birbirinden kıl kadar farklı fotoğrafları makine yürüttüğü zaman filmin bize göstermek istediği olaylar serisi meydana gelir. Bazen makine­ yi durdurur, belirli bir anda bir tek fotoğrafın bize ne göster­ diğini görmek isteriz. Bu kitabın birinci cildinde Osmanlı tarihinin akışı içinde bir iki sahneyi durdurarak resimlerinin bize ne gösterdiğini kav­ ramaya çalıştık. Böyle bir iki sahneyi gördükten sonra, bu gör­ düğümüz ayrı sahneler arasındaki farkların nasıl meydana gel­ diğini görmek, yani filmin bize anlatacağı hikâyeyi seyretmek istiyorsak, şimdi filmi yürütmeye başlamamız gerekecektir. Gördüğümüz bir iki sahne içinde en son gördüklerimiz bize fotoğraflardaki durumlarda, âdeta birdenbire, şaşırtıcı bazı de­ ğişiklikler meydana geldiğini gösteriyordu. Bunların, bütün dün­ yada bir takım önemli olayların etkilerinin gözükmeye başladığı zamana rastladığını görmüştük. Bu olayların ne olduğunu ha­ tırlarsınız: açık denizlerde keşifler; Avrupa'dan uzak doğuya gi­ den düz deniz yolunun bulunuşu; bu yol üstünde doğu dünyası 11


ile batı Avrupa arasında ticaretin başlaması; eski dünyanın dı­ şında yeni bir kıtaya rastlanması, bu kıtadan Avrupa'ya, orada hayli azalmış olan altın ve gümüş madeninin akışı. İsterseniz bunların önemli olanlarının tarihlerinin küçük bir listesini yapalım: 1487

de (yani İstanbul'un Türkler tarafından alınışından 34 yıl sonra) Diaz Afrika'nın güneyinde Ümit burnunu dolaştı.

1492

de (İstanbul'un alınışından 39 yıl sonra) Amerika kıtasına vardı.

1498

de (istanbul'un alınışından 45 yıl sonra) Vasco da Gama Lizbon'dan yola çıkarak Afrika'yı dolandı, Hint denizini aşarak Hindistan'ın Malabar kıyılarına vardı.

1519

da (İstanbul'un alınışından 66 yıl sonra) Magellan dünya yuvarlağını dolaşarak dönüm seferini yaptı.

1540

sıralarında (50 yıldan az süre içinde) Portekizliler Hin­ distan'la, Malaka ve Oin ile ticaret yapmaya başladı­ lar.

1543

- 72 arasında Amerika'dan gümüş ve altın geldi.

Kolombos

İspanya'ya dalga dalga

Demek ki, istanbul'un alınışından sonraki yüzyılın içinde, Ba­ tı dünyasında dönüm noktası sayılacak bir dizi olaylar akıp dur­ du, istanbul'un alınışı, Osmanlı devletinin bir padişahlık (despotik imparatorluk) rejimi olarak kuruluşunun başlangıcı olduğuna göre, bu rejimin yörüngesinin yüzyıllarca tekerlek gibi dönüp gi­ den eski dünya Doğu rejimlerinin yörüngesinden nasıl ayrılma­ ya başladığının hikâyesini de bu yüzyılın arkasından gelen dö­ nemlerde bulacağız. önce, «padişahlık» rejimini tam olgunluğuna vardıran olay­ ları, filim makinemizi çevirerek ağır ağır seyretmeye başlaya­ lım. 12


Soru 3 : Osmanlıların Akdeniz'e nedenleri nelerdi?

çıkmasının

ekonomik

Karşımıza ilk çıkan sahne Akdenizdir. Küçük Osmanlı dev­ leti, bir ayağını Balkanlara atıp Belgrat'a kadar uzanırken, diğer ayağını Anadolu'da, Karadeniz, Ege, Akdeniz arasındaki toprak lar yönünde uzatınca ikisi arasında kıstırılıp kalan Bizans devleti­ nin yerine İstanbul'da başkentlenen Osmanlı devleti Akdeniz dünyasının doğu kuzey tepesinde önemli bir devlet olarak belir­ di. Bu devlet sonraları Akdenizin ötelerine kadar yayılan bir im­ paratorluk haline gelmekle beraber, dünya siyaseti sahnesine (yalnız din ve milliyet açısından değil, ticaret ekonomisi açısın­ dan da) temeli doğu Akdeniz olan bir devlet olmuştur. Bu yüz­ den, bu imparatorluğun devlet ekonomisini anlamamız için, o za­ manki Akdeniz ticaretinin durumunu bilmemiz gereklidir. Akdeniz ticareti ise, Avrupa'da deniz seferleri ve para devri­ mi gibi iki büyük olayın XVI. yüzyılın ikinci yarısında en şiddetli etkilerini gösterdiği bir yerin ticaretidir. Onun için Osmanlı im­ paratorluğunun XVI. yüzyıl sonunda karşılaşacağı ekonomik bu­ nalımı anlamak açısından da buranın durumunu bilmek çok önemlidir. XVI. yüzyıl başında Akdeniz Süveyş ile Cebelitarık ötesinde­ ki büyük denizler yanında küçülmüş, daralmış bir deniz değildir henüz. XVI. yüzyıla kadar Akdeniz havzası o zamanın ihtiyaçları­ na göre, kendine oldukça yeterli bir havzadır. Kıyılarında yaşa­ yan 60 milyon kadar insan yiyeceğinin çoğunu, ham maddeleri­ nin haylisini.tükettiği yapılı maddelerin hemen hepsini kendi ya­ pabilir durumdadır, Akdeniz kendi gemilerini yapan, kendi tica­ retlerini yürüten insanların denizidir. Avrupa kıyılarında Venedik ile Cenova en büyük iki deniz ticaret merkezidir. Akdeniz, Doğu dünyasından gelen lüks maddelerin Avrupa'ya akıp geçtiği bir kanal gibidir. Başlıca ticaret mataı olan maddelerin alış-verişi Müslüman dünyasiyle Hıristiyan dünyası arasında oluyor. Ticare­ tin sulhlu ve savaşlı yanlariyle, müslümanlarla hıristiyanlar bu

13


denizde karşı karşıya bulunuyorlardı. XVI. yüzyılda bu denizin her yanı her iki dine mensup korsanlarla doludur. 14


Ticaret maddelerinin en önemlisi tahıl ürünleridir. Akdenizin bir kısmı, diğer kısmına tahıl sağlıyor. Akdeniz ortası ve batı Akdeniz ülkeleri, doğu Akdeniz ülkelerinin ve önlerinden geçen yolların geldiği yerlerin («aradenizin kuzey kıyılarının) buğdayına muhtaçtır. İstanbul bu trafikte önemli bir yerdir. Avrupa ölçüle­ riyle zamanın en büyük şehirlerinden biri olmak üzeredir. Fetih­ ten sonra, XVI. yüzyılda Batı dünyasının, (Paris müstesna) en büyük şehri haline gelmiştir (*). Karadeniz kıyılarının tahıl ürün­ lerinin Akdenize geçişi bu şehrin kontrolü altında bulunuyor­ du. Tahıl ürünleri bakımından İstanbul kadar önemli bir mer­ kez daha vardı: Kahire. O da, İran'daki Tebriz ile birlikte, XVI. yüzyılın Avrupa dışı şehirlerinin en büyüklerindendir. Bu yüzyılın başında, limanı İskenderiye ile birlikte bu şehir de Osmanlıların egemenliği altına girmiştir. Bu, İstanbul'un alınışından 64 yıl sonra oluyordu! Nil nehrinin bol bol beslediği bu bölgeye, işlek Suriye ticaret şehirleri de katılmıştı. Hepsi kolaylıkla tahıl ürünle­ ri sağlayan merkezlerdi. Zamanın en önemli tüccar merkezi Ha­ lep de Osmanlı egemenliği altında girmiş bulunuyordu. Üçüncü büyük şehir olan Tebriz'i alma çabaları da başlıyacaktır. O za­ manlar hem Akdeniz devletlerinin, hem Akdenizi bir yandan bir yana saran korsanların başlıca hedefi (hazine ve köle gibi diğer önemli iki madde yanında) tahıl ürünleri ve yiyecek maddeleri­ dir. Rodos'ta, daha sonra Malta adasında Hıristiyan şövalye ocakları tahıl gemileri vurarak zengin oluyorlardı. Korsan şöval­ yeler, Müslüman gemisi olsun, Hıristiyan gemisi olsun, buldukla­ rına saldırıyorlar. Türklerin gelişi bu deniz şövalye ve korsanla­ rının batıya doğru sürülmesine sebep oldu. Bugün denizlerde (*) 1500 yıllarının Avrupasında ancak beş şehrin 100,000 den fazla nüfusu vardı. Bunlar Paris, Napoli, Venedik, Milân ve İstanbuldur. 1S00 de Paris ve Napoli'nin nüfusu 200,000 den fazla. B u yüzyılda yüz binden fazla nüfuslular arasına Venedik, Milân, Londra, Lizbon, R o m a Amsterdam, Palermo, Sevil ve Anvers de katıldı. İstanbul'a gelince, «Yeni Camridge Modern Avrupa» tarihine göre, bu yüzyıl sonunda nüfusu en aşağı 400,000, muhtemel olarak da 700.000 olmuştur.

15


korsanlık bize çok yabancı gelen bir şeydir. Halbuki XVIII. yüzyılda bile korsanlık Akdenizde çok yaygın bir zenaattı. Hem güney Avrupalılar, hem batı Avrupalılar denizlerde müthiş korsan! Geleceğin Batı ekonomisinin, (ileride göreceğimiz gibi) bir yanı kalpazanlıkla beslenmişse, diğer yanı da bu kor­ sanlıkla beslenmiştir. Denizlerde korsanlaşan Batılılar karşısında bulunan Müslüman milletler, bu arada Türkler de XVI. yüzyılda bu zenaatte hayli ilerleme yaptılar. Bunların çoğunun, eskiden sanıldığı gibi Rum veya Rum dönmesi değil, Anadolulu Türkmen çocukları oluşu da hayret edilecek bir şeydir. Rodos'tan Malta'ya kadar Türkler Akdeniz yollarına böyle hâkim olabildiler. Fazla olarak Batı Akdeniz bölgesinde de Tu­ nus ve Cezayir üslerine dayanarak Müslüman Türk korsanlar Ak­ denizde Hıristiyanlarla boy ölçüşecek güce gelmişlerdi. Orta ve Batı Akdeniz tahılda kendine yeter olmadığından ve Doğudan tahıl ürünlerinin gelmesi artık Osmanlı devletinin müsa­ adesine bağlı olduğundan Osmanlı devletinin İtalyan, İspanyol ve Portekizlilerle sulh veya savaş hallerinin altında tahıl ticareti meseleleri yatardı, ispanya'nın durumu bu açıdan daha iyi idi. Fakat italya ve onun yoluyle orta Avrupa, doğu Akdeniz hububat ticaretine muhtaçtı. Rum gemicilerin hafif ve hızlı kayıkları bü­ yük ölçüde buğday kaçakçılığı yapıyorlardı. Bunlarsız Venedik ve diğer İtalyan şehirleri aç kalabilirdi. Akdeniz'de Rumlar kaçakçı­ lıkla, Fransızlar, ispanyollar ve Türkler korsanlıkla, VenediK ve Cenova şehirlileri de ticaret gemiciliği ile meşguldüler. Akdenizde tabiî buğday ticaretinden başka ticaret maddele­ ri de önemli. Örneğin tuz. Avrupa'da tuzda muhafaza edilmiş yi­ yecekler önemli. Özellikle Hollanda ve İngiltere'de. İtalyan ve Raguza tüccarları doğu Akdenizden önemli miktarda tuz alıyo'lar (En çok Ege kıyılarından ve Kıbrıs'tan). En önemli tuz taşıyıcı tüccarlar Venediklilerdi. Rakipleri olan Raguzalılar Osmanlı dev­ letine vergi vererek İzmir bölgesi tuzunun taşınması tekelini el­ de etmişler, Venediklilere rekabet ediyorlardı. Akdenizde önemli diğer ticaret maddeleri yağ, peynir, şarap. Sonuncusu Hıristiyanların, Osmanlı ülkelerinde ise Yahudilerin 16


tekelindedir. Zeytinyağı ticaretinde bütün Akdeniz memleketleri birbirine rakipti. Çünkü hem doğu Akdeniz, hem batı Akdeniz zeytinyağı çıkarıyordu. (Akdenizde zeytinyağı darlığı, ispanya zeytinyağlarının Amerika kıtasına dönmesiyle başlamıştır.) Şe­ ker henüz lüks maddesidir. Akdeniz milletleri çok miktarda şeker yiyor; özellikle doğu Akdenizde. Venedik, şekere olan ihtiyacının önemli bir kısmını Kıbrıs, Girit gibi şeker yetiştiren yerlerden sağ­ lıyordu. Osmanlı ülkelerinde, şehirlerin büyümesiyle şeker tü­ ketimi de artıyordu. Diğer önemli bir ticaret maddesi yündü. Bunda da doğu Ak­ deniz daha elverişli durumdaydı. İtalya orta Avrupa'yı doğudan ve Akdenizden yünle besleyen bir kanal gibidir. İtalyan endüstri­ si yünü, Anadolu, kuzey Afrika ve Balkanlardan almak zorun­ daydı. Fakat Akdenizin yün kalitesi düşük olduğu gibi, XVI. yüzyıl sonlarında yün üretimi de düşmeye başlamıştı. Hem Osmanlı ülkelerinde, hem İspanya'da yün üretimi düşüklük gösteriyordu ki bunun nedeni ileride göreceğimiz gibi, hayvancılığın gerileme­ sine yol açan kargaşalıklardır. Akdenizin hemen her tarafında yetiştirilen diğer bir madde ipekti. Burada da doğu Akdeniz daha iyi durumda gözüküyor. Ha­ lep ve izmir yoluyla üstün İran ipeği geçtiği gibi, daha sonra Suriye ve Marmara havzası da ipek yetiştiren önemli bölgeler olmuştur. XVII. yüzyıla kadar İtalyan endüstrisi ipek ham mad­ desi bulmakta güçlük çekiyordu. İtalyan gemicileri burada da en önemli ipek tüccarlarıydılar Doğu Akdeniz ipeğini kuzey İtalya ve orta Avrupa'ya bunlar taşıyorlardı. Diğer önemli bir madde deridir. O dönemlerde deri eğer ta­ kımları, çizme, ayakkabı, mefruşat, ciltçilik, elbise dikiminde çok önemli ipek tüccarlarıydılar. Doğu Akdeniz ipeğini kuzey İtalya lıca deri ticareti Akdenizin Hıristiyan dünyasiyle Müslüman dün­ yası arasında oluyordu. Yine başlıca ithalât kuzey İtalya'yadır. Hemen her ülkenin Anadolu'nun, Suriye'nin Cezayir'in, Fas'ın, İs­ panya'nın hem deri üretimi, hem deri endüstirisi vardı. XVI. yüz­ yılda Akdenize Rusya'dan, Polonya'dan, ve hattâ nihayet Ameri­ ka'dan deri gelmeye başladı. Akdenizin yavaş yavaş Atlantik'e 17


ihtiyaç duyduğu ilk maddelerden biri bu olmuştur. Demek ki hay­ vancılığın gelişmesi, artan tüketim talebini karşılayacak ölçüde değildi. (Nedenlerini ve sonuçlarını sonra göreceğiz). Bu bitkisel ve hayvansal ürünlere karşılık Akdeniz maden bakımından parlak bir bölge değildir. Aksi gibi, XVI. yüzyıldan sonra her yerde madenlerin önemi çok artıyor! Örneğin, en önemsiz maden ürünü olan şap, kumaş endüstrisinde önemli bir maddedir. XVI. yüzyıl başında en çok Anadolu'dan sağlanı­ yordu Avrupa'ya Ceneviz gemileriyle. Fakat bu yüzyılın başların­ da İtalya'da büyük şap depozitoları keşfedildi. Doğu Akdenizle Avrupa ve batı Akdeniz arasındaki şap ticareti düştü («Şapa oturdu!» sözü bundan gelme belki de). İtalya'nın kendisi Avrupa'­ ya şap ihracına başladı. Diğer bazı maden ürünleri bakımından Akdenizde ticaret doğudan batıya değil, batıdan doğuya doğru oluyordu. Örneğin inci. O zaman âdeta değerli madenlerden sayılan inci ticareti İtalyanların tekeli altında ve en çok İspanya'dan geliyordu. İtal­ yanlar işledikleri incileri Mısır'a getiriyorlar, oradan Doğu dünya­ sına gidiyordu. Değerli maden kategorisinden olmayan madenler­ de de yön öyle. Akdeniz ülkelerinin çoğunda demir cevheri vardı, fakat ihti­ yaç en çok bakır ve çinkoyaydı (topçuluğun önem kazanması yü­ zünden). Anlaşılan Türk bakır üretimi henüz yeterli değildi ya da Türklere çok lâzım olduğundan dışarıya çıkarılmıyordu. Bakır ka­ radan Almanya'dan İtalya'ya geliyor, Venedik ve Arap gemileriy­ le doğuya taşınıyordu. Çinko ve kurşun ise ta İngiltere'den geli­ yordu. Ara sıra gelen İngiliz gemileriyle. Fakat daha sonraları in­ giliz gemileri, Akdenize asıl bu ticaretle giriştiler. Cenova'dan kâ­ ğıt, Venedik'ten cam geliyordu Türkiye'ye. Oradan Halep yolu ile ta Asya içine kadar gidiyordu. Görülüyor ki Akdeniz doğusu, ve kuruluşundan XVI. yüzyıla kadarki Osmanlı devleti, Batı Akdenize ve onun üstündeki orta Avrupa'ya ticaretçe fazla muhtaç durumda değildi. Tersine, bir­ çok maddelerde Avrupa'nın bu iki parçası bu bölge ile ticarete muhtaçtı. Kuvvetle tahmin edebiliriz ki ikisi arasındaki ticaret dengeâi birincinin lehineydi. Yine kuvvetle tahmin edebiliriz ki Os18


manii devletinin insanları dış ticarete dönük insanlar değillerdi, özellikle deniz ticaretinde az yer tutuyorlardı. En çok tarıma ve kasaba zenaatlarına dönük kişilerdiler. Bu durum, Osmanlı devletinin toplumunun geleneği oldu ve XVI. yüzyıldan sonraki dünya ticaret gelişmeleri hem bu toplu­ mu hem devletini bu bakımdan elverişsiz bir gelenek içinde ya­ kaladı. Bunun sonuçlarını ileride göreceğiz.

Soru 4 : Akdenizdeki Doğu-Batı ticaretinin önemi ne idi? Akdeniz, kendi ürettiklerinin ticareti ile kaynaşan bir alan olmakla beraber, buraya hem Avrupa hem de Osmanlı devleti için daha büyük ölçüde önem kazandıran başka bir ticaret daha vardı: baharat ticareti. O zamanın en zengin ticaret mataı bu. Akdeniz dışından ya­ ni Doğu ülkelerinden gelerek Akdenizden geçen ve Batıya yani Avrupa'ya giden bir ticaret doğmuştu. Baharat ticareti dendiği zaman aklımıza sadece biber, sinameki gibi şeyler gelmesin. Ba­ haratın çok çeşitlerinden başka Doğu ülkelerinde yetişen koku­ lar, eczacılıkta kullanılan ve ilâç yapılan birçok kök, yaprak gibi şeyler, değerli taşlar, kuyumculuğa ait süs eşyası gibi birçok şeyler girer (*). Bütün bu nesneler Avrupa'da feodal dönemde zengin taba­ kaların aradığı, satın aldığı, kullandığı değerli maddeler. Bunlar Hindistan, Seylân, Endonezya ve diğer Uzak Doğu ülkelerinden geliyordu. XV. yüzyıl sonunda bu ticaretin geçtiği iki yol vardı: (1) Aden, Kızıl Deniz, Babül-Mendep, Süveyş, Kahire, İskenderiye yolu. Bu, en büyük baharat yoludur. (2) Hürmüz, Basra Kör­ fezi, Şattül-Arap, oradan kervanlarla Halep veya Anadolu'dan is­ tanbul yolu. Bu yolun en büyük pazarı da Halepti. Malları Asya' (*) «Baharat» sözcüğü Hindistan'ın eski asıl adıdır. «Hindistan» sözcüğünün kökü Yunanlılardan, bildiğimiz şekli de Orta Asya Türk­ lerinden gelmedir. Y a n i yabancıların koyduğu bir addır. Hintliler k e n ­ di ülkelerine Hindistan değil, «Baharat» derler k i bu sadece bahar, b i ­ ber demek değildir.

19


dan Yakın Doğuya en çok Arap tüccarları ve gemicileri taşıyor­ du. Bu iki yolun iki veya üç bitirimindeki limanlarda bu ticaretin başlıca alıcıları Venediklilerdi. Bu ticaret âdeta onların tekeli al­ tındaydı. Çin ve İran ipeklileri, Hint pamukluları, zümrüt, yakut, akik gibi değerli taşlar da bu yoldan geliyordu. Venedikliler bunların ticaretinden büyük servetler yapıyorlardı. Osmanlılardan önce bu ticaretin transit ticareti oluşundan en çok Mısır Memlûk devleti kazanç sağlıyordu. Geçen malların üstünden alınan zengin bir transit resmi Mısır hazinesini besli­ yordu. Bu tek yollu ticaret yani Doğudan Batıya akan ticaret Av­ rupa'nın altınını Doğuya, özellikle Hindistan'a akıtıyordu. Çünkü Avrupa'nın Doğu ülkelerine satacak denk değerde endüstri mad­ desi veya ham maddesi yeterli değildi. Gerçi Venedikliler, yuka­ rıda söylediğim gibi, Avrupa'nın bazı mallarını buraya yani Yakın Doğuya getiriyorlar, ama ticaret dengesi Doğu lehinedir. Bu yüz­ den aradaki farkı Avrupa, Venedik bankerleri eliyle, altınla ödü­ yordu. Bu altınların bir kısmını transit ticaretinin göbeğinde çö­ reklenmiş olan Memlûk devleti avlıyordu. Bu yüzden hazinesi altın açısından hayli besiliydi. (Mısır hazinesine, o zamanların pek azalmış olan altın üretimi alanlarından biri olan Sudan altını da geliyordu.) XVI. yüzyılın başlarına kadar Memlûk devletinin sınırları bugünkü Suriye - Türkiye sınırlarına kadar uzanıyordu. Yani Halep Mısır'a aitti. En büyük rakibi de Bağdat ve Basra körfezi dolayısiyle İrandı. İran Türklerin, Mısır Türk - Çerkeş karışığı devşir­ melerin hükmü altındaydı. Biraz sonra ortaya çıkan büyük bir olay, üçüncü bir rakip olarak Osmanlıları, pek yabancıları olma­ yan kişilerin hükmettiği bu iki alana sürdü.

Soru 5 : Hint ticaret yolunun denizlerden tutulmasının etki­ leri ne oldu? t

Ne idi bu büyük olay? Daha önce sözünü etmiştik: büyük deniz keşiflerinin başlattığı Afrika güneyinden dolaylanan deniz 20


seferleri! Bunu başlatanlar da Portekizliler. Bunların Afrika'dan dolanarak Hindistan'a giden yolu bulmaları ve 1500 yılına doğru ticarete başlamaları Venedik'i ve Memlûkleri yerinden sarsacak bir şeydi. Bu sarsış öyle olaylara yol açtı ki, Viyana'ya doğru uzamakta olan Osmanlı gücünü yarım yüzyıldan kısa bir süre içinde Tebriz'e, Hindistan kıyılarına ve Cezayir'e kadar getirdi. Yani Osmanlı imparatorluğu, birinci ciltte sözünü ettiğimiz en büyük devrimsel olaydan birinin tepkisi ve yaratığı olarak meydana gelmiştir. Osmanlı imparatorluğu, Afrika kıtasının do­ laşılması, Avrupa'dan Asya'ya doğrudan doğruya deniz ticaret yolunun açılması, yakın Doğu İslâm ülkelerinin arkadan çevril­ mesi olayının yaratığıdır. Belki bu büyük devrimsel olay olmasay­ dı, Osmanlı devleti İstanbul'u almakla Karadeniz ve Akdeniz yo­ luna hâkim, Anadolu ve Balkanlarda yerleşmiş, bugünkü Tür­ kiye'den biraz büyük bir devlet olarak kalırdı. Ümit burnunun dolaşılması Osmanlıları Basra körfezine, Aden'e, Kahire'ye ve Cezayir'e kadar çekti ve onları Akdeniz bölgesinin en büyük gücü haline getirdi; bu devlete olgunluk döneminin, ileride ko­ nuşacağımız, özelliklerini verdi. Olaylar zincirini seyretmeye devam edelim. Onuncun, bir ara Akdenizi bırakarak Portekizlilerin peşinden Hindistan kıyılarına geçelim. 1497 yılının yazında 60 tan 150 tona kadarlık üç Porte­ kiz gemisi Vasko da Gama'nın kumandasında Lizbon'dan yel­ ken açarak on bir ay sonra Hint kıtasının Kalikut limanına demir attı. Buranın Hindu prensi bunları iyi karşılamıştı. Portekizliler burada dört ay kadar kalarak aldıkları mallarla Lizbon'a döndü­ ler. Ondan sonraki sefer boyunca Portekizliler bu ticarette müt­ hiş kârlar olduğunu gördüler. Bu yolun üstüne iyice oturmaya karar verdiler. Bununçün de en çok Müslümanlarla çatışmaları gerekecekti. İlk hırı çıkarmak için 1502 yılının kışında Portekizliler 20 gemilik bir filo hazırladılar. Bunlar da Gama'nın kumandasında. Hint kıtası kıyılarında Goa'nın güneyinde toplandılar. Oradan Hicaz'a giden zengin bir müslüman gemisi geçecekti. Geminin üstüne çullanarak yağma edip kadınları, çocukları doğrayıp ge21


miyi hatırdılar (*). Portekizli kaptan bu başarısından sonra yaza doğru Lizbon'a döndü. Ama kavga başlamıştır artık. Portekiz­ liler Hinduları, Arapları, Mısırlıları hattâ ister istemez İranlıları ve nihayet Osmanlıları karşılarında bulacaklardır. Portekizliler Hint kıyılarına başka hiç bir milletin gemisini yanaştırmamayı kafalarına koymuşlardı. 1505 ten sonra oralar­ da kurdukları ticaret iskelelerine kaleler yaptılar, asker yerleş­ tirdiler, hattâ bir de kral vekili koydular. Ama Hindistan'a yer­ leşmek, orayı zaptetmek gibi bir maksatları yoktu. Asıl amaç ti­ caret ve bunun için ticaret yolunu kendi tekelleri altına almaktı. Fakat deniz ticaret yoluna hâkim olmak için iki şey şarttı : İspanya'dan yabancıları olmayan Müslümanların gemicilerini ve tüccarlarını bu yollardan kovmak, yolun üstündeki karalarda ba­ zı önemli noktaları zaptetmek ve buralara garnizonlar yerleş­ tirmek. Bunu başlıca üç yerde yapmak gerekiyordu: Kızıldenizin ağzındaki Aden'de; Basra körfezinin ağzındaki Hürmüz'de; Hin­ distan'ın batı kıyılarında Diu adasında. Daha sonra bir de bir kısım baharatın geldiği Malaka kıyılarında. Durum, Hıristiyan dünyasında olduğu kadar İslâm dünya­ sında da yankılar yarattı. Hıristiyan dünyasında Venedikliler, is­ lâm dünyasında Memlûkleri bir telâştır aldı. İran'a yeni yerleş­ miş Safavî hükümdarı İsmail ise bu durumdan faydalanacağını, bir yandan Memlûklerin, öte yandan Osmanlıların transit ticare­ ti engelinden kurtulacağını düşünerek 1513 te Portekizlilerle te­ masa geçti. Hindistan'daki elçileri vasıtasıyle Portekizlilerin meş­ hur amirali Albuquerque'i kendine adam yollamaya davet etti. Halep yoluna hâkim olan Mısır Memlûk sultanlığının ve Kızıldeniz yolundaki Mekke şeriflerinin gücünün yıkılmasını istiyordu. Portekiz amiraline hediyeler yolluyor, Tebriz'de müzakereler baş­ lıyordu. Fakat hain Albuquerque, gözünü Hürmüz'e dikmiş! Mısır sultanını ve şerifleri vuracağına kalkıp orayı ansızın zaptederek (*) B u n u anlatan İngiliz tarihçesi Sir Denison - Ross şöyle der: «Bu olay, zaten manzarası pek hoş olmayan bu dönemin tarihinin en korkunç bir sayfası olmuştur. D a G a m a , kamarasının penceresinden manzaranın dehşetini seyrediyordu.»

22

ı


Şah İsmail'in bütün ümitlerini yok etti. (İran, daha sonraki yıllar­ da bu ümidini kaybetmediğini Osmanlılara karşı önce Portekiz ve ispanya ile sonra ingiltere ile birlik olmak için yaptığı çaba­ larla göstermiştir.) Portekizlilerin asıl rakibi Arap gemicileri ve tüccarlarıydı. Bunların en büyük merkezi Kızıldenizde Cidde limanıdır. Hindis­ tan'da Malabar kıyılarında da istasyonları vardı. Fakat ticaretle­ rine Memlûk sultanı bir nevi bedavadan ortaktı. Onun zorunladığı kurallara göre Uzak Doğudan mal getiren her tüccar malla­ rının üçte birinin baharat ve biber olması şarttı. Bunların tutarı Hint limanındaki fiyatına Cidde'de Memlûk devletine satılacaktı. Yani hiç bir masrafa girişmeksizin Sultan, bu ticaretin her sefe­ rinin üçte bir hissesine ortak oluyordu. Mallar kayıklarla Cidde'­ den Süveyş'e getiriliyor, tüccarlar orada yüzde 5 resim ödü­ yorlardı. Hazır para ile yani altın veya gümüşle ödemek şart­ tı. Süveyş'te tüccarların elindeki havale veya poliçeleri bozan yahudi sarraflar vardı. Mallar buradan develerle Kahire'ye geli­ yor. Oradan kayıklarla Nil'den İskenderiye'ye geliyordu. Orada hem satan, hem alan (yani Venedikliler) yine yüzde 5 resim ödü­ yorlardı. Mısır sultanının kârı fena değil, değil mi? Ama bu ka­ dar resim, bu kadar deve, kervan masrafına rağmen Venedikli­ ler bu malları Avrupa kıyılarına getirip sattıkları zaman yine de Karun kadar zengin oluyorlardı (zaten Portekizlileri kıskan­ dıran da bu olmuştu).

Soru 6 : Müslüman devletlerin yeni ticaret yoluna karşı tep­ kileri ne oldu? Tabiî Portekizlilerin yaptığı işler Memlûk sultanlarının müthiş aleyhindeydi. Hazine gelirlerine müthiş bir darbe olmuştu. Fakat Portekizliler, bütün gayretlerine rağmen, Hintlileri de huylandırdı­ lar. İlk Hindu prensi bunları iyi karşıladığı halde zamanla Por­ tekizlileri gözü tutmamaya başlıyor; daha ötedeki Gücerat ve Bijupur'un Müslüman prensleri (o zaman Hindistan'da henüz da23


ha Moğol devleti kurulmamış) Portekizlilerin daha güneydeki Hindu limanlarında yaptıklarını Kuzey limanlarında da yapacak­ larını anlayarak Memlûk Sultanı ile temasa geçerek yardım is­ tediler. Mısır Memlûk sultanının aradığı da bu. Ama gel gelelim, dev­ leti şimdiye kadar rahat bir transit ticaretinin üstüne oturmuş, güçlü bir donanmadan yoksundu. Yeter gemicisi, yeteri kadar kerestesi de yoktu. Bu yüzden henüz daha kendisine tehlike ol­ mayacak gibi gözüken Osmanlı sultanına (yani II. Bayezit'e) baş vuruyor, geleceğin tehlikesini üstüne çekiyordu. Bayezit'in Mı­ sır fethetmek gibi büyük dâvaları olmadığından Memlûk sultanı­ na kereste ve aslında korsan olan gemiciler de yolladı. Zaten Gü­ neybatı Anadolu kıyılarında denize açılan Türkmen çocukları Ege ile Mısır arasında korsanlıkta ilerlemiş duruma gelmişlerdi. Hat­ tâ bazı tarihçilerin dediğine göre zaten Memlûk sultanı ile birlik iş yapıyorlardı. Anlaşılan vurgun orada Osmanlı kıyılarında ol­ duğundan fazlaydı. Memlûk sultanı bunlara sermaye verir, ka­ zancı paylaşırlarmış. Memlûk sultanı 1507 de Süveyş'te düzülen donanmayı ha­ rekete geçirdi. İçinde Portekizlilerin Salmao Rex dedikleri Selman Reis de var. Aslen Türk korsanı, fakat Osmanlı ve Mısır sultanlarının devletine intisap etmişti. Portekizliler 1508 de ocak ayında bu filoyu karşılamak üzere yola çıktılar. Filo, Portekiz kral vekilinin oğlu cesur Lorenzo d'Almeida'nın kumandasında. Mısır filosu Hint sahillerine gelince iki filo tutuştu savaşa. Bu ilk karşılaşma Portekizliler için bir felâket oldu. Cesur Lorenzo da savaşta öldü. O sırada Portekizlilerin en meşhur deniz savaşçısı Albuquerque, Hint denizi ortalarında Sokotra adasından hareket ederek kıyıları vura vura Hindistan'a geliyordu. Lorenzo'nun ba­ bası Almeida oğlunun intikamını almak üzere 1509 da Diu ada­ sının önünde Mısır filosuna karşı büyük bir zafer kazandı. Albuquerque, Goa'ya geldiği zaman halkın «Rumlar geliyor!» habe­ ri ile heyecan içinde olduğunu görmüştü. Hintlilerin «Rumlar» Rûmî dedikleri bu kişiler Osmanlılardan başkası değildir. Hin­ distan'da, Arapların etkisi ile, Türkler veya Osmanlılar, «Rum» 24


veya «Rumî» diye biliniyordu. Albuquerque, Portekiz kralına yazdığı mektupta: «Kızıldenize girip bu insanlara Rumlar denen kişileri yok ettiğimizi ispat edinceye kadar burada güvenlik ku­ ramayacağız» der. Demek ki oralarda Rumî diye tanınan Os­ manlıların geleceği düşüncesi vardı. Bu yüzden Albuquerque taarruza geçmek üzere Kızıldenize girerken Aden'e hücum etti, fakat alamadı. Oradan Cidde'ye ka­ dar ilerledi. Selman Reisin peşine düştü. Fakat yakalayamadı. Çünkü Kızıldeniz, ileride anlatacağım nedenlerle, Portekiz ge­ milerine elverişli değildi. Kendisinden sonra gelenler de Aden'i almağa çalıştılar. Fakat burayı Portekizliler hiç bir zaman ala­ madılar; tersine, burası daha sonra Osmanlıların eline geçti.

Soru 7 : Osmanlılar Mısır'ı neden zaptettiler? Portekizliler 1517 den sonra artık Memluklarla değil, Os­ manlılarla karşılaşacaklardır. Osmanlıların Mısır'ı zaptetmelerin­ den sonra Osmanlı donanması Aden'e kadar olan bölgeleri zaptetme işine koyuldu. 1525 de Selman Reis, Kızıldeniz filosu komutanı olarak, 20 kadırga ile Süveyş'ten Aden'e kadar Ara­ bistan kıyılarını zaptetti. Osmanlı genişlemesini Mısır ve Arap ülkeleri yönüne çeken güç, çok sonraları yaygınlaştırıldığı gibi, Halifelik değil hazine, altın ve bunların kaynakları yani Venedik transit ticareti gelir leri ile Sudan altın kaynağıdır. Bunların güvenliğini sağlamak için Arabistan yarımadasına ve Portekizlilerin göz diktiği Basra körfezine egemen olmak gereklidir. Bu nedenlerle Osmanlılar bir yandan güneyde Mısır sultanlığı ile, denizde Portekizlilerle, doğuda iran ile savaşmak zorunda kalmışlardır. O zamanlar, Osmanlı devleti türünden olan devletlerde ha­ zine en önemli güçtür. Ancak hazinesini ve onu besleyecek kay­ nakları elinde tutan hükümdar güçlü bir hükümdar olabilir. Ha­ zinesini yitireni bir hiç olurdu. Ne kadar akıllı, ne kadar adaletii ya da ünlü bir soydan gelme olursa olsun hazinesiz hükmü yü­ rüyen bir hükümdar olamazdı. Memlûklar zamanında Mısır'a sı25


ğınmış olarak yaşayan bir zamanların güçlü Abbasi halifeleri hazineleri olmadığından bir dilenci durumuna düşmüşlerdi. Bu hazinesiz halifelerin bir siyasal gücü olmamakla bera­ ber arasıra başka bir hükümdara bir «manevî hazine» olmak hizmetini görürlerdi. Örneğin, Memlûk sultanı Kansu, Yavuz Selim'e karşı yola çıktığında halifeyi de yanına almış, düşma­ nına karşı din gücünü kullanmak istemişti. İslâm hukuku açısın­ dan Kansu'nun sultanlığı bile şüpheliydi; çünkü aslında bir kuldu yani hanedanı (dinastisi) yoktu. Mısır bir kullar oligarşisi tara­ fından yönetiliyordu. Aslı hangi kavimden olursa olsun (Afgan­ lı, Çerkeş ya da Türk olduğunu bildirenler var; Türkçeyi bildiği, okuduğu, yazdığı bilinmekle beraber) o zamanın âdetine göre bir «kul» vezir olan Kansu'nun sultanlığı Osmanlı görüşüne uy­ mazdı. (*) O zaman hükümdarlar artık bir halifece meşrulandırılmak ihtiyacında da değillerdi. Küçük büyük hükümdarlar kendilerini halife sayarlar, en güçlü olanları bunu yeryüzünde peygamberin değil, tanrının vekili ve gölgesi olmak anlamında kullanırlardı. (*) Osmanlı tarihinde padişahların kukla haline geldikleri zamanlar­ da en güçlü kul vezirler bile sultan y a da halife olmaya kalkamamışlardır. Yalnız 1524 de, Mısır'ın alınışından sonra oraya vali olan i k i n ­ ci vezir Arnavut asıllı bir kul olan Ahmet Paşa, şeytana uyup y a da kul-sultan olan Memlûk örneğine imrenip oradaki gölge-halife Mütevekkil'e kendini sultan ilân ettirmişti. Onun gerçekten sultan olma isteğinde olduğu kesin olmamakla beraber olayın Osmanlı padişahı­ n a bu biçimde yansıtılması ilginçtir. Böyle bir gölge-halifenin varlı­ ğı padişahlar için tehlikelidir. B u olaydan sonra halife 1543 de ölün­ ceye kadar yaşamışsa da Abbasi halifelerinin adı unutuldu, geri k a ­ lanların ne olduğunu bilen y o i t u r . Halifenin halifeliği Selim'e dev­ rettiği iddiası çok sonraları ortaya çıkmıştır. Güçlü oldukları dönem­ de padişahların ne halife olmaya ihtiyaçları vardı ne de bir gölge-ha­ lifenin yardımına. X I X . yüzyılda I I . Mahmud'a karşı ayaklanan M e h ­ met Ali Paşa, k u l bile olmadığı halde, ne halifelik ne de sultanlık i d ­ diasında olmamıştır. Mısır'ın Osmanlı Devletinden iyice ayrıldığı A b dülhamit zamanında, Mehmet Ali'nin «hidiv» sıfatını taşıyan torun­ larından Abbas Hilmi halifeliğe özenmişse de bu, hiç bir yerde tanın­ mamıştır.

26


Uydurulmuş hadislerden biri olan «Ve de sultana sakın söğme; o Tanrı'nın yeryüzünde gölgesidir» sloganı bu tür hükümdarlık­ ların her çıktığı yerde kullanılırdı. Bu anlamda zaten halife sayılan Selim, Mısır'a halifelik al­ mak için gitmediği gibi Kansu'nun ona karşı halife ile yola çık­ ması da sökmedi. Selim, Kahire'yi aldıktan sonra hutbeyi ken­ di adına okutmakla halife tanımadığını gösterdi; gölge-halifeyi de İstanbul'a gönderdi. (Bu halife daha sonraları Mısır'a gön­ derildi; onun halifeliği bir çeşit seyyidlik unvanı gibi bir unvan olarak sürdü). Portekizlilerin Hindistan'da öldürdüğü Müslüman Gücerat prensi de ölmeden önce arkadan gelmek umudu ile bütün ha­ zinesini haremi ile Mekke'ye göndermiş olduğundan o hazine de Osmanlı hazinesine katıldı. Arabistan'ın zaptı ile, daha son­ raları Hindistan'da kurulan Moğul imparatorluğunun padişahla­ rının daha zengin hazineleri olmakla beraber, Osmanlı padişah­ ları bu üstünlüğe karşı halifeliğe, hatta «emirül-müminin» (ina­ nanların başı) unvanından çok, Arabistan üzerine egemenlikle­ rini gösteren «iki kutsal yere hizmet eden» unvanına önem ver­ mişlerdir.

Soru 8 : Osmanlı devletinin gücü nasıl denize yayılıyor? Olaylar bize gösteriyor ki Osmanlıların Akdenizin altından, Afrika'nın Ümit Burnu etrafından dolanıp Hint denizi ile Arabis­ tan arasına çıkan Portekizlilerin çevirdiği dolaplardan haberle­ ri vardı. Nasıl biliyorlardı? Önce Mısır ve Memlûkler yolu ile. Fatih zamanından II. Bayezit zamanına kadar, Türkler de Doğu Akde­ nizde korsanlıkta iyi ilerlemişler; hattâ Memlûk sultanı ile ilişki kurmuşlardı. Fakat o zaman, diğer bütün büyük kara devletleri gibi Osmanlılar da denizlere fazla açılmıyorlardı. İlk. zamanlarda daha çok denizde çalışan korsanlar iş yapıyorlardı. Ancak daha sonra, o zamanın Akdeniz ve Atlantik kıyılarındaki Avrupa dev­ letlerinde olduğu gibi, devlet - korsan ortaklığı Osmanlılarda da 27


gelişip, bundan Akdenizde Osmanlı deniz gücü ve donanması meydana gelmiştir. XV. yüzyılın ikinci yarısında ise Osmanlılar henüz geniş ölçüde savaş sahnesi olarak denizle fazla ilişkili değiller, daha çok kara savaşları ve iç savaşlarla uğraşıyorlar­ dı. Portekiz'in arka kapıdan ortaya çıkması ile Memlûklerin, korsanlarla ortak iş yapmaktan öteye geçmeyen denizciliğinin kusurları meydana çıktı. Deniz ticaretleri tüm İtalyanların eline bırakılmıştı. Yalnız Kızıldenizde filoları varsa da bunlar Porte­ kizlilerin deniz üstünlüğü karşısında açık denize çıkacak güçte değillerdi. Yeteri kadar denizcileri, gemileri, gemi inşaat malze­ mesi ve ustaları yoktu. işte, ihtimal ki Mısır sultanı ile ilişkili Türk korsan gemici­ lerinin tavsiyesiyle Mısır Sultanı, Osmanlı Sultanı II. Bayezit'ten yardım isteyince, Osmanlıların deniz ve filo işleriyle ilgisinin genişlemesi başladı. Her halde, bu dönemde Türk denizcileri­ nin hem Portekiz gemiciliği, hem İspanyolların Amerika seferle­ ri üzerinde topladıkları bilgilerin önemi meydana çıktı. Bu bilgi­ lerini, Osmanlıların Mısır'ı zaptı üzerine Osmanlı padişahına ve sadrazamına nasıl sunduklarını göreceğiz. Ama Osmanlı devleti, Mısır'ı fetheden Selim'den sonra. Ka­ nunî dönemi gelinceye kadar henüz büyük bir deniz gücü ol­ muş değildi. Bayezit ve Selim zamanında asıl gücü karalarda olduğu için, denize baş vurmadan, Akdenizin doğusundan gü­ neyine kadar sarkabilecek durumdaydı. Selim'in Mısır'a doğru hareketi zamanında, bazı gemileri harekete geçirdiği biliniyor­ sa da Mısır üzerine Osmanlı egemenliğinin kuruluşunu sağla­ yan kesin savaşlar Anadolu - Suriye - Filistin ve Süveyş kara çizgisi üzerinden yürümüştür.

Soru 9 : Osmanlılar neden Saf avîler ve Memlûklerle savaşı­ yorlar? Osmanlıları Mısır'a indiren etkenin, Yakın doğu ve Doğu Akdenizi arkadan kuşatan Portekizlilerin ilerlemesi olduğu mey28


dondadır. Osmanlıların yalnız Mısır'a değil, iran'a da yürümesi de gene aynı nedendendir. Osmanlı imparatorluğunun ve emperyalizminin kuruluşun­ da, İran ve Mısır seferleri iki büyük dönüm noktasıdır. Daha sonra, bu imparatorluğun yaşadığı sürede Mısır, onun iki üç ser­ vet ve hazine pınarından biri olmuştur. İran ile savaşlar ise, uzun sürmüştür. Bu savaşlar sonucunda Osmanlılar, Mısır'da olanın tersine İranı tüm zaptedememişler, iran'ın gerisindeki dost Özbeklerle birleşememişler, Hint sınırına yanaşamamışlar, Orta Asya ve Cin ticaret yollarına hâkim olamamışlar; ancak doğu ve güney-doğu Anadolu'yu, Basra körfezine kadar Irak'ı hükümleri altına almışlardır. Yükselme ve bozulma dönemlerin­ de Mısır'ın altını ile İran savaşlarının masrafları farklı roller oy­ namışlardır. Osmanlı tarihinde Mısır ile İran'ın bu kadar önemli bir rolü olduğunu düşünürsek aklımıza şöyle bir soru gelir: Bu üç dev­ letin üçü de Avrupa devleti değil, üçü de Müslüman devleti; üçü de Avrupalı «küffar» ın (yani Portekizlilerin) yarattığı tehli­ ke karşısında. Neden bunlar Müslüman Müslüman elele vermi­ yorlar, güçlerini birleştirmiyorlar da birbirleriyle kıyasıya tokuşu­ yorlardı? Osmanlı imparatorluğunun asıl rengini alışında olduğu gibi, Osmanlı sistemindeki din-devlet ilişkisinin de kesin bir biçim alı­ şında İran ve Mısır'la olan savaşların önemli bir rolü olduğu için de bu soruyu cevaplandırmamız gerekir. Osmanlı tarih yazarları ve ideologları İran'la olan savaşla­ rın meşruluğunu yorumlamanın yolunu kolay buldular. Bunu, Anadolu'da Kızılbaşlığa ve İran'da Şiîliğe karşı bir savaş şek­ linde gösterdiler. O gün bugün biz de İran'da Safavîlerle, Tür­ kiye'de Osmanlıların kavgasını Şiî - Sünnî kavgası diye biliriz. Diyelim ki İran'la olanı böyle bir din kavgası idi, çünkü gerçek­ ten bu kavganın böyle bir yanı vardı. Fakat Mısır'la olan kav­ gaya ne denecek? Yazarlar ve ideologlar bunda böyle bir yan bulamadıklarından fazla bir din gürültüsü yapamadılar. Sadece, dolaylı olarak işin içine bazı din yanları soktular, ama hayli sonradan. Örneğin, Selim Suriye'de geçtiği yerlerde İslâm bü29


yüklerinin türbelerine büyük saygı gösterir. Büyük tasavvuf filo­ zofu (belki İslâm düşünürlerinin en büyüğü olan) Endülüslü Muhiddin ibn-i Arabi'nin türbesini yaptırır. Tuhaf olan şey, Kızılbaş­ lığı ezen Selim'in bu işi yapmasıdır; çünkü ibn-i Arabî daha son­ ra Osmanlı ulemasının rafızî (heretik) mi idi, değil mi idi? diye birbirlerine girdikleri bir adamdır. Anadolu'nun Celâleddin-i Rû­ mî'sinin ve Simavnalı Bedreddin'in fikir kaynağı olan adam odur. Ne Ortodoks Sünnîlikle ne de Ortodoks Şiîlikle ilgisi vardır. Selim'in ona ilgisi doğru ise ve bu ilgiyi yattığı türbedeki ruh âleminde eğer hissetmişse, büyük sufinin, Selim gibi amansız bir despotun karşısında kemikleri titremiş olsa gerek! Daha bu­ nun gibi, yollarda Selim'in ulemaya gösterdiği saygı teması üzerine hikâyeler var. Tabiî, en sonunda bir de Selim'in Mısır'­ da halife oluşu hikâyesi var. Bunlar hep sonradan uydurulmuş şeylerdir. Selim Mısır'da altın ile ve bir de deniz meseleleriyle meşguldü. Hicaz'la ilgisi de halifelik için değil, Kızıldeniz ticaret yolu dolayısiyledir. O halde, bu üç devletin üçünün de Müslüman devleti ol­ masına değil, ne tür devlet olduklarına bakmamız gerekir. Bun­ ların üçü de despotik devlet, savaş devletidir. Bu devletlerin ba­ şındakiler, savaştan başka devlet yani güç tutmanın yolunu bil­ miyorlar. Savaş, onlar için bir ışık meselesi değil, organik bir zorunluk, yani var olmalarının özüdür. Machiavelli'nin o zamanlar Avrupa hükümdarlarına tavsiye ettiği gibi, bu devletlerin hüküm­ darları her şeyin üstünde savaş başbuğudurlar. Bu savaş «entrepreneur» lerinin devleti savaşla kurulur, savaşla yürür, hazineleri savaşla dolar, savaş için harcanır; ölümleri de savaştan olur. Kurdukları bürokrasi örgütü, hattâ adalet örgütü bile temelde sa­ vaş yaratığıdır. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Avrupa'da Habsburg-ispanyol imparatorluğunda da öyle. Bu yüzden hem Doğuda, hem Batıda bu dönem hiç dinmeyen, korkunç ve çok defa içine din karıştırılan iç ve dış savaşlar dönemi olmuştur. Müslüman des­ potlarla Hıristiyan despotlar kendi aralarında; zaman zaman da iki kamp arasında tokuşuyorlar; Papalar da bu kervana karışa­ rak iki kamp arasındaki savaşı durmadan körüklüyorlardı. Sa­ vaş ve din, Batıda olsun Doğuda olsun, birbirine sarmaş dolaş 30


olmuş bu dönemde. Müslüman Osmanlıların Avrupa'ya en bü­ yük tehlike olduğu bir zamanda Hıristiyan Avrupa devletleri da­ ha çok birbirleriyle veya kendi halklariyle dövüşüyorlar. Müslü­ manlarda da öyle. Osmanlı - İran çarpışmasında Sünnîlik - Şiîlik tartışmaları­ nın daha çok ve daha açık olarak, sonradan değil kendi zama­ nında sözünün edilmesi, Osmanlı ve Safavî devletlerinin kendi nitelikleriyle ilgili yanlar bulunmasından ileri gelir. Doğu ve Orta-doğu Anadolu'ya Osmanlı sistemi henüz iyice yerleşmiş de­ ğildi. Buralarda yaygın bir Kızılbaşlık vardı. Zaten bu bölgeler­ de ister Hıristiyanlık zamanında, ister Müslümanlık zamanında olsun, çeşitli adlar altında ve Ortodoks dinlerin (kilise veya dev­ let dinlerinin) rafızî (heretik) saydığı inançlara ve eylemlere bağlı insanlar vardı. Hıristiyan döneminde olsun, islâm döne­ minde olsun bunların müşterek yanı despot kilisesine ve des­ pot devletine boyun eğmek istememeleridir. Despot devletlerin zoru karşısında bunlar bir çeşit bukalemun olurlar, dış renkle­ rini değiştirerek içe dönerler; güçlü düşmanlarını yanıltmaya, şaşırtmaya çalışırlar; fakat karşı tarafta kilisenin veya devletin emrinde bunu yutmayan ilâhiyatçılar veya ulema var. Kilise ve­ ya devlet çok kuvvetli koku sezen bu din adamlarını tazılar gibi kullanırlar; devletin her şeye üstün egemenliğini kabul etmek is­ temeyen bu içine kapanmış cemaatleri örten rengi kaldırıp bu za-; vallıları kılıcın karşısına çıkarırlardı. Böyle olmakla beraber, hiç bir devlet veya kilise rafızîliğin kökünü kazıyamamıştır. Örne­ ğin, Bizanslılar Anadolu'nun bu dediğimiz bölgelerinden bun­ ları yok edemediler. Birçoğunu ta Balkanlara kadar sürdüler, yi­ ne de dağılmadılar. Orada, ta Osmanlıların gelişine kadar Bogomillik adı altında yaşadılar. İslâmlığın gelişinden sonra da öyle oldu. Osmanlılar zamanında Anadolu'da bunlara «Kızılbaş» deniyordu. Bu, rafızîliğin halk arasında, özellikle köylüler arasındaki görünüşüdür. Rafızîliğin bir de şehirlerde esnaf arasında görü­ nüşü var. Fikir ve inanç açısından daha yüksek bir seviyede. Bir de başkentlerde daha da yüksek seviyede rafızî düşünürler çıkar. Osmanlılar da bunların hiç birini yok edemediler. Kanunî 31


zamanında, daha önce, Fatih zamanında; daha da önce, örne­ ğin Simavnalı Bedreddin olayında görüldüğü gibi bu akımlar dai­ ma yaşamıştır. Kilise ihtiyaçları ile devlet uleması bunların kar­ şısında ifrit olurlar; bunları «kâfir» den beter sayarlar; onun için öldürülmeleri de çok zalimce olurdu. Avrupa'da da, Islâmlarda da bunları kütükler üstünde yakmaya pek meraklıydılar. Selim biraz sonra anlatacağım amaçlarla İran üstüne yü­ rürken bir Kızılbaş denizinin içinden geçip gidecekti. O zama­ nın âdetlerinden biri olarak despot hükümdarlar birbirleriyle to­ kuşmadan önce bir çeşit mektuplaşırlardi; bu mektuplaşma kızıştıkça birbirlerine hakaret etmeye başlarlar; önce biri: «ben senden daha güçlüyüm, bana tâbi ol» diye tutturur; sonra topal­ lıklarından, şaşılıklarından tutun, birbirlerine korkaklık, kahpelik yüklemeye kadar sövüşmeyi götürürlerdi. Karşı taraf: tpeki, ar­ kadaş barışalım» diyecek olsa hazinesini teslim etmek, toprak­ larının bir kısmını vermek, haraca bağlamak gibi şartlarla kar­ şılaşacağından uzlaşma olanağı yok gibiydi. I. Bayezit ile Timur da böyle hiddetli-alaylı bir sövüşmeden sonra kapışmışlardı. (Ancak despotik devlet tipinde olmayan devletler karşıdakinin gücünü anlayınca daha kurnaz diploma­ sisini seçerek haracı, cizyeyi kabul ederler; çok defa tüccar devletleri olduklarından karşılarındaki kılıç adamlarına çaktır­ madan ticaret imtiyazları, tekelleri alırlar; para kazanırlar, bun­ dan haracı cizyeyi çıkardıktan başka kâr da edinirlerdi. Osman­ lı tarihindeki bu açık gözlerin en ünlüsü Raguza cumhuriyetidir.) Osmanlı, Iran ve Mısır devletleri bu tür devletlerden değildi. Tek yapacakları şey, hazinelerine dayanıp, çarpışmaktır. Selim, genç şiî İsmail ve ihtiyar devşirme Kansu ile karşılaştığı zaman da böyle komik bir «diplomatik söğüşme» Oldu; âdet gereği Selim ikisine de yapmadık hakareti bırakmadı. Ama, diplomatik haka­ ret öyle rastgele, hiddete göre yapılan bir şey değildir. Karşıdakine göre ve hesaplı kitaplı bir iştir, örneğin, Selim'in Mem­ lûk sultanına hakareti ile şiî şahına hakareti birbirinden farklı­ dır. Fakat ikisinin de anlamı şudur: «kozumuzu savaşla paylaşa­ cağız; geliyorum.» 32


Soru 10 : Bu üç devlet arasında ne gibi farklar vardı? iran'daki Safavî şahlığını kuranlar, aslında ne İranlı ne de şiîydiler. Hanedanın adı vaktiyle bir sufî tarikati kuran bir şeyhin adından gelir; aslında bir Türkmen şeyhidir. Birçok Türkmenler gibi Kızılbaş. Sufîlik, kendi içine kapalı bir mistiklik olmaktan çıkıp eyleme geçti mi yani militan oldu mu rafızî olur; oradaki adiyle Kızılbaş olur. Bu militanlaşmış sufî şeyhleri Tekeli, Zülkadirli, Afşarlı, Kaçarlı, Varsaklı, Rumlu Türkmenlerin desteği ile Doğu Anadolu'da başlanan anti-despotik bir siyasal uğraşıyı, sonunda İran'da ve Doğu Anadolu ucunda, yine despotik bir devlet kurma işi haline getirdiler. Bunu yapan ismail, sufîliği ve Kızılbaşlığı bırakarak (yani tasavvuf dini gibi despotizmi meş­ rulaştırmaya yaramayan bir inancı bırakarak) Şiîliğin «gizli imam» ın yer yüzünde onun vekili olduğu fikrini şahlığına daha olverişli buldu. O zamana kadar iran halkının çoğunluğu şiî de­ ğildi, ismail şiîliği devlet dini yaptı, yani onu bir Ortodoksluk di­ ni haline getirdi. Neden İsmail, Osmanlıların tuttuğu yoldan farklı bir yoldan despotizmini, yani şahlığını kuruyordu? Osmanlıların yaptığı gibi savaş profesyoneli gazi beyleri tasfiye ederek kul müessesesi yaratamadığından. Bu yüzden iran şahlığı siyasal güçte tam bir despotizm kuramadı; feodal güçlerin baskısı altında kaldı. Bu eksikliğin yerine, Şiîliğin «on iki imam» cı kolu ona bir «ruhanî egemenlik» gücü sağlıyordu. Halbuki Osmanlı islâm Ortodoks­ luğunda padişahlara ruhanî güç tanınmamıştır. Sünnî müslümanlık böyle ruhanî bir güç tanımaz; onu hıristiyanlığa özgü bir şey sayar. Fakat Şiîliğin Safavî anlayışında müçtehitler hü­ kümdara böyle bir vasıf tanıyorlar, ama mutlak değil. İmam, gizlendiği yerden bir çıkacak olsa, şahın ona «pes» demesi şart! Zeki şiî uleması (yani müçtehitler) şahın karşısına böyle bir «öcü» koyarak hükümdar gücü ile ahiret gücü arasında böyle bir şiî nikâhı kıydılar. Şahı tuttukça müçtehitlere büyük bir güç tanınıyor; fakat müçtehitleri tuttukça da şaha da ruha­ nî bir makam veriliyor. Böyle bir din-devlet anlaşmasında Şah bir yandan feodalleşmiş beylerin, öte yandan feodalleşmiş ru33


hanilerin arasında kalıyor, demektir ki Osmanlı padişahı kadar; güçlü olmadığını gösterir. Safavî şahları, Osmanlılara yenildikten hayli sonra, bü­ yük Abbasî zamanında (1588 - 1629) aşiret beylerine ve ruhanî derebeylere karşı mutlak hükümdar haline gelebildiler ki bu Os­ manlılarda kul sisteminin bozulmaya başladığı döneme raslar. Ermeni ve Gürcülerden devşirdikleri kullardan «Şahseven» ad­ lı yeniçeri tarzı bir ordu örgütü kurdular. XVII. yüzyılda Osman­ lıları yenebilmeleri bu sayede olmuştur. Mısır Sultanlığına gelince, bunun o zamanki durumu da Os­ manlıların lehine olacak biçimdeydi. İran şahlığı, Osmanlı padi­ şahlığına kıyasla, nasıl genç ve ham ise Mısır'ın Memlûk sul­ tanlığı Osmanlı padişahlığına kıyasla eskimiş ve bunamış bir dönemde, İbn-i Haldun kanununa göre devletlerin geçirdiği aşamaların sonuncusuna gelmiş bir halde bulunuyordu. Mem­ lûk rejimi bir devşirmeler oligarşisi haline gelmiş; temeli Mem­ lûk derebeyliği haline gelmişti. Sultanlık kapanın eline geçiyor, veya derebey kliklerinin hangisi üstün geliyorsa onun seçtiğine veriliyordu. Osmanlı padişahlığı da, eğer tarihte biraz daha er­ ken gelseydi, İbn-i Haldun kanununa göre, bu aşamaya ulaşa­ caktı. Fakat dünya tarihinde artık ne feodallere, ne de derebey­ lere imkân kalmayan bir döneme yetişmeleri onları bu akıbete düşmekten kurtardı. Osmanlı hanedanına karşı beylerden, kul­ lardan, ruhanilerden ayaklanmaya kalkanların hiç biri başarıya ulaşamamıştır. Selim zamanında Mısır'da sultan olan adam ihtiyar kul Kansu yerli ye yabancı tüccarlardan müthiş gelir sağlıyor; hal­ kı ağır vergilerle eziyor; para tağşişi usulü ile büyük gelirler sağ­ lıyor; Memlûkleri de hayli sıkıştırıyordu. Böylece esaslı bir ha­ zine sağlamış, ama imtihan günü gelince, Memlûklerin ihaneti­ ne uğradı. Reayası aleyhine döndü ve kendisini desteklemediler. Kaybettiği savaş meydanından yük yük hazinelerini kurtaramayıp çöllerde yok olup gitti. Bu karşılaştırma bize neden Osmanlıların hem Safavîlere, hem Memlûklere üstün geldiğini açıklar. Ama daha başka tek34


nolojik nedenler de var. Onuncun soruyu biraz daha genişlete­ rek şu biçime sokalım:

Soru 11 : Osmanlılar neden Müslüman tündüler?

komşularına üs­

Bu soruya cevap vermekle daha sonra sorulacak iki soru­ yu da önceden hazırlamış olacağız. Bunların biri: Osmanlılar neden açık denizlerde savaş üstünlüğü sağlayamadılar? Değeri: Neden XVI. yüzyıldan sonra, karalardaki savaş üstünlüklerini de kaybetmeye başladılar? Osmanlıların, iki yandaki komşularına savaşça üstün çık­ malarının başlıca nedeni, Osmanlı devlet makinesinin üstün askerlik ve üstün savaş tekniği sağlayacak şekilde olması, ona yenilenlerin de bu açıdan tersine durumda olmaları, tımar sis­ temi ile kul ordusu sistemini birleştirip üstün süvari ve üstün ateşli silâhlı ordu çıkarmaları; ötekilerin ise feodal veya feodal­ leşmeye doğru dönen bir sistemle güçlü savaş önderliğinden, disiplinli ordudan veya ateşli silâhlardan yoksun kuvvetlere da­ yanmalarıdır. Osmanlılarla Safavîlerin çatışmasının temelinde İrana yerleş­ miş Şah despotizminin bazı ticaret ve hazine dertleri de vardı. Osmanlılar, İran yolu ile olan Asya ipek ticaretinin Avrupa'ya ge­ çeceği yolun üstünde güçlenip yayılmaya başlamışlardı. Bu. İran'da yeni kurulan Safavî devletinin işine gelmiyordu. İran'da da değerli metal, özellikle gümüş darlığı vardı. İran Avrupa'ya daha çok satıp karşılığında değerli maden şeklinde döviz ka­ zanma zorundaydı. Bu yüzden İsmail, Osmanlılar ve Memlûkler aleyhine, yukarıda söylediğim gibi, Avrupalı Portekizlilerle uyuş­ maya çalışıyordu. Memlûklerin ve Osmanlıların faydalandığı Ve­ nedik ticareti yerine, Portekiz ticareti ona daha elverişli ola­ caktı. Fakat Portekiz ticareti Venediklilere kıyasla kaptı-kaçtı ti­ careti ve vurguncu cinsinden olduğundan İran'la ticaret yerine, onu Basra körfezi ağzından içeri tıkamışlardı. Osmanlılar Doğu 35


Anadolu'da henüz zayıf durumda olduklarından İsmail, Anadolu Kızılbaşlığı arasında yoğun bir ayaklanma propagandasına gi­ rişmişti. Başarıya ulaştığı takdirde, vaktiyle Timur'un yaptığı gi­ bi, Osmanlıları gerisin geriye çevirip. Balkanlara doğru itebilir, Memlûklerin hükmü altında olan Halep ticaret yoıunu eline ge­ çirebilirdi. Fakat karşısında kendisi kadar dinç, genç ve güçlü hüküm­ dar olan I. Selim İsmail'i ve taraftarlarını ezip gücünü çok önem­ li bir ticaret merkezi ve zamanın büyük şehirlerinden biri ilan Tebriz'e kadar genişletmek; Güneyde Basra körfezi yolunda Bağdat'ı ele geçirmek; hattâ belki karalardan Hindistan'a doğru kendine yolu açmak istiyecekti. Hindistan hazine kaynağı, dün­ ya altın stokunun çoğu orada! Memlûklerin ihtiyar sultanı bu iki genç hükümdarın ikisin­ den de ürküyordu. İkisi de onun Doğu-Batı transit ticaret yolu için tehlikeydi. İşte,en basitleştirilmiş biçimi ile Osmanlı - İran Memlûk üçlü çatışmasının temeli bu! ihtiyar Memlûk sultanı nedense ateşli silâhlara ve topçuluğa da düşmandı. Üstün süvari ordusu ile Osmanlıları ezeceği­ ni sanıyordu. İsmail'in ise ne topçuluğu var, ne de ateşli silâh­ larla mücehhez bir kul ordusu. Bu iki noktadaki askerî ve tek­ nik üstünlüğü sayesinde Selim ikisini de yendi. Biri öldü, diğeri canını zor kurtardı. Bu iki zaferin ikisi de Osmanlı hazinesini hayli zenginleştirdi ve Osmanlıların Akdeniz ticaretine hâkim ol­ ma savaşına girmelerinin yolunu açtı.

Soru 12 : Neden Hıristiyan komşularına üstündüler? Osmanlı savaş gücü, doğusundaki iki Müslüman devletine karşı üstünlüğünü gösterirken, ikisi de yarı feodal durumda olan iki rejime karşı zafer kazanırken, Batıda da aynı şey az çok fark­ lı biçimde gözüküyordu. Buradaki karşılaşma, Doğu türü des­ potizm ile Batı türü feodalizmin boy ölçüşmesi biçiminde oldu. XV. yüzyılda Batı Avrupa feodalizmden uzaklaşırken, Orta ve Doğu ve Kuzey-Doğu Avrupa (Balkanlar) daha da feodalle36


şiyor, daha doğrusu buralarda feodalizm yeniden canlanıyor, büyük köylü kitleleri daha da serfleştiriliyordu. Bunun nedenleri­ ni araştırmaya girmeyelim burada. Osmanlıların üstün gücü, bu­ ralarda, ulaştığı hemen her yerde bu yöndeki feodalleşme ve sertleştirme gelişimlerini yıkmakla sonuçlanmıştır. Hiç bir feo­ dal rejim, Doğu tipi despotik rejim karşısında direnememiştir. Avrupa'ya doğru Osmanlı gelişmesini sağlayan önemli şart­ lardan biri bu olmuştur. Osmanlı devlet sistemi, içinden doğdu­ ğu toplumun insanlarını reaya yaparken, hükmü altına aldığı ülkelerin halk kitlelerini sertlikten kurtarıyor, bunların başında­ ki feodal dinastileri tuzla buz ediyordu. Bu feodal rejimlerin he­ men hepsinde köylü ayaklanmaları vardı. Örneğin, en başta Macaristan. Burada 1512 de Dozsa adlı bir önderin idaresinde köylü isyanının bastırılması üzerine Macar köylüleri büsbütün serfleştirildiler. Bu yüzden Osmanlıların gelişini köylü sertler bir kurtuluş gibi karşıladılar. Osmanlılara karşı gelen Macar beyleri imha edildiler. Daha önce. Balkanlarda Hırvatlar arasın­ da da böyle olmuştu. Buraları, Osmanlılara bol bol devşirilecek kul sağlayan yerler! XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı vezirlerim nin çoğunun Arnavut, Boşnak, Hırvat, Macar asıllı olduğunu hatırlayalım. Osmanlıların feodalizme ve sertliğe karşı bir güç olarak gözükmesi, ta Almanya içine kadar kendini duyurmuştu. Oralar­ da da sertliğe karşı köylü isyanları oluyordu. Oralarda da feoda­ lizme ve kiliseye' karşı Osmanlılara kurtarıcı gözüyle bakanlar vardı. Hem katolik kilisesine, hem feodal prensleri tutan Lutherciliğe karşı gelen Adam Neuser, bilfiil Osmanlı ajanlariyle te­ mas kurup Osmanlı padişahını oraları zapta teşvik etmiş, iki defa yakalanıp hapsedildiği halde ve rafızîlikten ötürü kütükte yakılacakken kaçarak, Transilvanya (yani Erdel) üzerinden Os­ manlılara sığınıp İstanbul'da Müslüman olmuş ve ölünceye ka­ dar Müslüman kalmıştı. Hıristiyan dünyasının daha güneyinde bile buna benzer du­ rum bulunan yerler vardı. Örneğin Kıbrıs adası. Bu ada Osman­ lılar tarafından zaptolunmadan önce Venediklilerin elinde idi.


Onlardan önceki aslı Fransız Lusignan dinastisi burada feodal bir idare kurmuştu. Venediklilerden sonra burası daha da reodalleştirildi, Kıbrıs Ortodoks Hıristiyan köylüleri tamamiyle serfleştirildi. Buranın halkı Ortodoks Hıristiyan olduğu halde, içinde hiç katolik nüfus olmayan bu adaya konan Latin Başpiskoposu bütün hıristiyanların en yüksek ruhanî makamı ilân edildi. Orto­ doks piskoposları Lâtin kilisesine ve Papalık makamına sada­ kat yemini etme zorunluğu altına kondular. Eski Bizans impa­ ratorluğundan Lâtinlerin eline geçen yerlerde de aynı durum yaratıldı ve bu alanlar daha da feodalleştirildiler. Osmanlılar buraları (Mora, Sakız, Kıbrısı) aldıkları zaman halk direnme göstermedi. Osmanlılar bunların tepesine oturan feodal ve kilise güçlerini yıkarak, köylüleri feodal bağlardan serbestleştirdiler, halkı kendi dinlerinin kilisesinin idaresine bı­ raktılar, sertliği kaldırarak Osmanlı tımar sistemini uyguladılar. Her yerde feodalizmin yerini Osmanlı timar sistemi aldı. Nere­ lerde ortaçağ feodalizmi yıkılmamışsa ve nerede daha sömürü­ cü şekli ile canlanma göstermişse, halk kitlelerinin hoşnutsuz­ luğunun yarattığı hava boşluğu Osmanlıları oraya çekmiştir. Osmanlı padişahlık sistemi, ister Doğudaki yarı feodal veya feo­ dalleşme halindeki yerlerde, ister Batıda eskiden beri feodal ve daha da koyulaşmaya başlamış feodalizm bulunan yerlerde feo­ dalizm ile nerede karşı karşıya gelmişse orada feodal sisteme karşı üstünlüğünü göstermiştir. Osmanlı imparatorluğunun ya­ rım yüzyıldan az bir kısa süre içinde hızla genişlemiş olması bu karşılaşmanın sağladığı imkân yüzünden olmuş; fakat bu­ nun zararı Osmanlıların az çok dil ve kültür birliği bulunan bir ulusal üsse dayanmadan veya o temeli yaratmadan dışarıya yayılması olmuştur. Bu noktaya ileride, Batı Avrupa'da aynı sıralarda kurulan yeni devletlerle (özellikle İngiltere ve Fransa gibi ulusal monar­ şilerle) karşılaştırma yaparken de döneceğiz. Buna dönmeden önce doğu sistemi ile feodal sistemin karşılaşışının başka ve gene Osmanlılar lehine olan diğer bir yanına daha işaret etmek gerekiyor ki bu da askerlik ve savaş tekniği yanıdır. 38


Soru 13 : Avrupa feodalizmi ile Doğu despotizmi karşıla­ şınca ne oluyor?

Osmanlıların timarlı gücü ile yeniçeri gücü karşısında Or­ ta Avrupa feodalizmi duramamıştır, dedik. Osmanlıların Balkan­ lardan Orta Avrupa'ya doğru gidişlerinde karşılaştıkları savaş gücü o zamanın bu bölgelerde hâlâ tasfiyeye uğramamış olan feodal şövalye ordusu idi. Bu ordu, çok ağır zırhlı süvariye da­ yanır. Avrupa feodal nobilitesinin savaş stratejisi ve taktiği düş­ mana ağır çarpmak, onun çarpmasından zararlanmamak pren­ sibine dayanır. Osmanlılarınki ise bunun tersidir: esas güç, ha­ fif zırhlı sipahi ordusu. Üstün bir disipline dayanır. Bir nobilite ordusu değil. Savaşmanın arkasında mükâfat olarak bir topra­ ğa yerleşmek isteği var. Avrupa nobilitesi gibi yerine oturmuş, karnı tok, statüko ordusu değil. Savaş ruhu, şatafat, gösteriş ve merâtibe değil, her zayiatı göze alarak düşmana hızla saldır­ maya dayanır. Bu iş için Osmanlı süvari ordusunun en kuvvetli desteği attır. Orta Avrupa'nın demir zırh yüklü atları, Anadolu atlarının hızı ve manevra kabiliyeti karşısında perişan oluyordu. Osman­ lı atları hafif, dayanıklı ve hızlı. Böyle bir ordu karşısında Avru­ pa feodal orduları perişan oldular. Yaya asker bakımından ise durumları daha da kötüydü. Osmanlıların «kul» askerleri karşı­ sında Avrupa feodallerinin savaşa sürmeye çalıştığı serf kitle­ lerin köylüleri savaşmadılar, savaşmaya lüzum görmediler; bir çok hallerde kaçarak Osmanlılara sığındılar. Osmanlılarla en çok direnişli savaşan Almanların tek sığı­ nağı, Osmanlı sipahisinin ve atının para etmiyeceği kalelerle çevrili bastionlardı. Osmanlılar ilerledikçe ve bunlar meydan muharebelerinde perişan oldukça, meydanda karşılaşmayı bıra­ kıp kuvvetli kalelere sığınmaya, düşmanı orada beklemeye baş­ ladılar. Bu yüzden Osmanlı padişahları Avrupa hükümdarları ile klâsik söğüşmeden sonra karşılaşamıyorlardı. Örneğin Kanunî Süleyman ve sadrazamı İbrahim Paşa kaç kere mukaddes Al39


man imparatoru ve Habsburg Arşidükü ile karşılaşmaktan zevk alacaklarını hakaretten ziyade müstehzi bir dil ile bildirdikleri halde bu zevki elde edemediler. Karşılarında sadece kalelerle çevrili şehirler buldular. Bunun karşısında Osmanlılar iki usul geliştirmeye ve kul­ lanmaya başladılar: muhasara ve ağır top ateşi. Fakat bunlar, aşağıda söyleyeceğim nedenlerle, meydan muharebeleri kadar çabuk ve kesin sonuçlu olmadı ve Osmanlı ilerleyişini ağırlaştır­ maya başladı. Bildiğiniz gibi, ağır topu ilk kullanan Fatih oldu. (Osmanlı­ ların ateşli silâhları ne zaman kullanmaya başladıkları kesin olarak henüz belli değil. Avrupalı yazarlar, genel olarak, ateşli silâhların ve topun kullanılışının ilk önce Avrupa'da başladığını yazarlar. Onlara göre, bunu ilkönce Endülüs'te Araplar, 1330 sıralarında Avrupalılardan öğrenmişler. Onlardan, Kuzey Afrika yolu ile Memlûklere geçmiş. Oradan da Anadolu'ya ve Osman­ lılara gelmiş. 1350 sıralarında Memlûkler, 1364 sıralarında Os­ manlılar top kullanmışlar. 1387 sıralarında Osmanlılar Karaman beylerine karşı, 1389 da Kosova'da ateşli silâhlar kullanmışlar. İstanbul'un fethi sıralarında belli ki Osmanlılar top dökümüne çok önem vermişler, zamanın en ileri ustalarını kullanmışlardı. Örneğin Macar asıllı Urban. İtalyanların hizmetinde çalışan bu usta Fatih'in hizmetine girerek o zamanın en büyük topunu yapmıştı). Topçulukta bakır ve küherçile önemli olduğundan Avrupa'­ da bakır önemli bir maddeydi. Avrupa'da kapitalizmin gelişme­ sinde bakır üretimi ve bakır ticareti önemli bir rol oynamıştır, (örneğin, o zamanın Avrupa'da en büyük kapitalisti olan Fugger ailesi, en büyük bakır ticareti yapan müessese). Akdeniz hav­ zasının Orta ve Batı bölgeleri bakır ihtiyacı için Orta Avrupa'ya muhtaçtı. Fakat bakır ve küherçile Anadolu'da bol. Bu yüzden, Osmanlılar topçuluk bakımından elverişli durumda bulunuyor­ lardı. Osmanlılar ağır ve büyük topçuluğa önem verdiler. Örneğin İstanbul fethinde kullanılan top tarihte büyüklüğü ile meşhur40


dur. Ama, denildiğine göre, İstanbul'un alınmasında oynadığı rol, yıkıcı gücünden ziyade yaptığı gürültü ve yarattığı korku ol­ muş. İlk kullanıldığı gün o kadar dehşet yaratmış ki surların ge* risinde gebe kadınlar sarsıntı ve gürültüsünden çocuk düşür­ müşler. Fakat bu gürültüsüne rağmen, top daha ilk günden işle­ mez hale gelmiş ve bir daha kullanılmamış. Belli ki asıl işi daha küçük toplar yapıyordu. Bu ağır topçuluğun zorunluluklarını Osmanlılar başka bir ustalıkla gidermeye çalıştılar. Kale ve muhasara toplarının ağır­ lığı yüzünden bunları savaş yerine uzaklardan taşımaktansa, savaş yerine yakın yerlerde top dökmeye başladılar. Bütün mal­ zeme ve âletler uzaklardan buralara taşınıyor demektir. Hattâ deniz aşırı yerlere kadar! Örneğin, Fatih Rodos muhasarasında kullandığı topları, orada yerinde döktürmüştü. Osmanlılar yirmi tona yakın ağırlıkta toplar dökmüşler, (bugün Londra kalesinde 18 tonluk, Lizbon'da 20 tonluk Osmanlı topları var). Osmanlılar topçulukta komşu ve düşmanları olan Doğu devletlerine de üs­ tündüler. Örneğin, İran. Daha ötede Hindistan'a XVI. yüzyılda topçuluğu, orada «Rumî» denen Osmanlılar getirmişlerdir. Osmanlıların, Avrupalıların kuvvetli kaleleri karşısında ge­ liştirdikleri ağır muhasara topçuluğu bazı olumsuz sonuçlar ya­ rattı. Bir defa, çok uzun süre muhasara olmuyor. Osmanlı ordu­ su ve atları Avrupa'nın uzun kışına alışık değillerdi. Onuncun muhasara savaşları en çok yaz aylarında yapılabiliyor ve kısa süre içinde sonuç vermesi kesin gerekliydi. (Bu yüzden hayli vezirin kellesi gitti). Meşhur «Sefer-i hümayun» hazırlıkları ilk­ bahardan başlar, bunu haber alan devletleri helecana verir, ka­ lelerinde hazırlıklara başlarlar; bir yaz boyu dayanacak kadar gerekli silâh ve yiyeceği hazırlamaya koyulurlardı. Bu alışkanlık yüzünden Osmanlılar süratli ve manevra ka­ biliyeti yüksek küçük ve hafif sahra topçuluğunu ihmal ettiler. Bunda, belki yeniçeri ordusunun tüfekli bir ordu oluşuna da gü­ venmişlerdi. Gerçekten, bu bakımdan Osmanlı askerlerinin hem diğer Müslüman (İran ve Mısır), hem Avrupa askerlerine üstün olduğu muhakkaktır. Osmanlıların hem İran'a, hem Mısır'a ga41


lip gelmeleri ateş gücünün üstünlüğünden olmuştur. Kanunî Sü­ leyman'ın, sipahileri ihmal edip ateşli silâhla mücehhez yeniçe­ rilere önem vermesi de bununla ilgili olsa gerek. Bunun diğer bir yanı da, sipahi beyleri yerine devşirme unsurunun devlet siyasetinde ve stratejisinde önemli bir yer almaya başlaması­ dır. Bu noktaya, ileride değineceğiz. Osmanlıların ağır muhasara topları XVI. yüzyıl ortalarından biraz sonraya kadar çok yerde gürledi. Almanlar (yani Osman­ lıların Nemçe dediği Avusturyalılar) bunun çaresini hızlı sahra topçuluğuna önem vermekte buldular. 1664 te Osmanlı ordusu­ nu ağır bir yenilgiye uğratan Nemçe generali Monteccuculi (ki Osmanlıların savaş usullerini en iyi anlayan adamdır) Osmanlı yenilgisini bununla yorumlar. Ona göre, Osmanlı topları gürül­ tü ve korku yaratıyor, ağır tahribat ta yapıyor. Fakat pratik de­ ğillerdir. Hareket ettirilmeleri, doldurulmaları çok zaman alıyor. Fazla barut harcıyor; çok defa tekerlek ve beşiklerini çatlatı­ yorlar veya paralıyorlar. Bunları yeniden ateşe hazır hale getir­ mek çok zaman alıyordu. (Osmanlılar bu gibi topların mahzuru­ nu ve Avrupa sahra toplarının üstünlüğünü 1768 Rus harbinde, yani Ruslar da hafif sahra topçuluğunu öğrenip kullandıkları zaman anladılar ve ancak ondan sonra, yeni bir topçuluk döne­ mi başladı). XVII. yüzyıl ortalarında Avrupa hükümdarları, özel­ likle İngilizler, Portekizliler ve Fransızlar, topçuluğu ilerlettiler, fakat topçuluk tekniğinde asıl ilerleyen İngilizler olmuştur. Bun­ lar, Katolik memleketlere top ve usta vermiyorlardı. XVI. yüzyılda karalarda Osmanlı gücü ateşli silâhlar açı­ sından üstün bir durumda. Şimdi bir de denizlere bakalım.

Soru 14 : Osmanlılar denizlerde ne dereceye kadar başa­ rı kazandılar? Anlattığımız Akdeniz ve dışındaki olaylar, Osmanlıları yeni deniz keşiflerinden de haberdar olmaya zorlamıştır tabiî. Bu­ nun öncüleri Türk denizcileridir. Pîri Reis Kristof Kolomb'un 42


1489 yılına ait (sonradan kaybolmuş) haritasının bir kopyasını elde etmişti. Bu haritada Avrupa ve Afrika sahillerinin ve civar adaların, mükemmel surette, resmedilmiş olması, Pîri Reisin en yeni Portekiz haritalarını ve keşifleri dikkatle takip etmiş oldu­ ğunu gösterir. Sonradan Süveyş filosu kumandanlığına tayin edilen Pîri Reis, 1551 de Maskat'ı zapteden adamdır. Bir müddet sonra Hürmüz kalesini de muhasara etmiş, fakat iddiaya göre, Porte­ kizlilerden rüşvet alarak muhasarayı kaldırmış, kuvvetli bir Por­ tekiz donanmasının Basra'ya yaklaşması üzerine üç gemi ile ka­ çarak ancak iki gemi ile Mısır'a kadar gelmiş, bu yüzden 1554 te idam edildi. Gerçekte gemi ve deniz işlerinden anlamayan kişi­ lerin kurbanı olduğu bellidir. Çünkü Pîri Reisin Portekiz filosu karşısında çekilmesinin nedeni var, biraz sonra anlatacağım. (Piri Reisin elinde Kuzey Atlantik'e ait 1528 tarihli bir harita daha olduğu gibi, 1521'de yazdığı «Kitab-ı Bahriye» adlı kitabından, 1492 de Almanya'da yapılmış bir kürreyi de gördüğü anlaşılı­ yor.) Diğer bir Türk denizcisi Şeydi Ali Reis. Akdenizde tecrübe kazanmış bir denizciydi. Pîri Reisin Basra'da bıraktığı gemileri almaya gitmiş, yolda Portekiz filosu ile karşılaşarak harbe tutuş­ muş, Portekiz gemilerinin üstünlüğü ve hava şartları yüzünden Pîri Reisin kaçındığı akıbete kendisi uğrayıp Gücerat'ta karaya çıkmakla kurtuldu. (Tâ oralardan İstanbul'a kadar gelişinin ma­ cerasını «Mer'at-ül-Memalik» kitabında anlatır). Şeydi Ali Reis de «Muhit» adında yazdığı kitaptaki bilgilerin bir kısmını, Magellan ile birlikte dolaşıp sonradan Osmanlı hiz­ metine giren bir Portekizli gemiciden öğrendiğini söyler. Bu adamın, meşhur gemici Pigafetta olduğunu tahmin edenler var. Belli ki Akdenizde Türk gemicileri, son ilerlemeleri takip etmek^ te boş durmamışlardı. Öyle gözüküyor ki Mısır'ın fethinden sonra, Kahire'de hü­ kümet çevrelerinde denizcilik ve ticaret yolları konularında epey bir faaliyet vardı. Örneğin, Pîri Reis Mısır'a gelerek haritasını Selim'e sunmuştur. Diğer bir denizci, Selman Reis, 1524 te Mı43


sır'a gelen sadrazam ibrahim Paşa ile görüşerek verdiği rapor­ da Portekiz ticaretinin niteliğini anlatır, Portekizlilerin, yeni ti­ caret yolu üzerine kurmak istedikleri tekeli kırmak için neler yapmak gerektiği konusunda fikirlerini bildirir. Osmanlı eline giren topraklardan geçen kara yolları ile Karadeniz - Akdeniz ticaret yolunun da önemini kaybedeceği korkusu, Osmanlıları Doğu ve Kuzey-Doğu, Güney-Doğu ve Batı Akdeniz yönlerinde genişlemeye zorlayacaktır. Çok eskiden beri Doğuda ve Batıda bulunan bir fikir, yani Süveyş kanalını açmak fikri bile Osmanlılarca biliniyordu. Örne­ ğin, I. Selim, Portekizlileri karşılamak üzere Hindistan'ı fethet­ mek fikrini tartışırken istanbul muhafızı (sonra sadrazam) olan Pirî Paşa bu işi karadan yapmanın zorluklarını ileri sürmüş, onun üzerine Selim, Süveyş'te kanal açtırarak ve deniz yolu ile filo kullanarak bunu yapmak imkânını düşündüğünü söylemiş. Burada da, karalardaki muhasara topçuluğu konusunda ol­ duğu gibi, denizde zamanın teknolojik imkânları ve gemicilikte Osmanlıların tuttuğu deniz mühendisliği geleneğinin rolü mese­ lesiyle karşılaşıyoruz. Akdenizde hem Osmanlıların, hem Vene­ diklilerin, hem ispanyolların gemiciliğine karşı Portekizlilerin üstünlüğü nereden ileri geliyordu? XV. yüzyılda ve XVI. yüzyıl başında Portekizlilerin İspanyol­ lara, İtalyanlara ve Osmanlılara deniz savaşçılığı teknolojisin­ deki üstünlüğü şunlardan ileri geliyordu: (1) Pusulanın kullanıl­ ması, açık denizlerde gemicilerin yerlerini ve yönlerini tayin edebilmeleri. (2) Küreklerde kullanılan insan unsuru tedarikinin i gittikçe zorlaşmasına karşılık yelkene önem verilmesi (esir ala­ rak kürekte kullanma ihtiyacının korsanlıkta büyük rolü vardı. «Kürek mahkûmu olma» deyimi o zamanlardan kalma.) (3) Ge­ mi yapma mühendisliğinde yeni ilerlemeler. Soru 15 : Batı Avrupa'nın deniz üstünlüğü neden ileri ge­ liyordu? Bu sonuncu nokta üzerinde biraz duralım. Çünkü deniz sa44


vaşlarının tekniğinde Akdeniz kıyılarının devletleriyle Portekiz­ lileri ayıran asıl bu noktadır. XVI. yüzyıl ortalarından sonra, Atlantik kıyılarındaki ülkele­ rin gemi yapımı tekniği, Akdenizin geleneksel usullerinden ay­ rılmaya başlamıştı. XVII. yüzyıla kadar Akdenizde savaş filola­ rının belkemiği «kadırga» olmuştur. Venediklilerin, Cenevizlile­ rin, Malta şövalyelerinin ve Osmanlıların gemileri esas itibariy­ le kadırgadır. Bunun itici aracı kürektir. Yelkenli gemiler en çok ticaret gemileridir. Bunlar Akdenizde bile daha çok kıyı kıyı pusulasız gidiyorlardı, insan gücüyle denizlerde dolaşan Akde­ niz kadırgaları açık denizlere dayanıklı değillerdir. Fakat Atlan­ tik ülkeleri yelkenliyi savaş gemisi yapmağa muvaffak olunca, kadırgalardaki küreğin yerini yelken, savaş erinin yerini top al­ dı. 1550 den sonra bu çeşit «Kalyon» denen gemi önem kazan­ mıştır. Bunlar silâh bakımından kuvvetli, manevra kabiliyeti ba­ kımından kadırgalara çok üstün. Kalyon tipini ilk başlatanlar İspanyollar olduğu halde ona fazla önem vermediler. Kalyonculuğu Atlantik'te asıl geliştiren Portekizliler oldu (daha sonra Hollandalılar ve İngilizler). İspan­ yol donanmacılığı kadırga geleneğinden ayrılamamıştır. Vene­ dikliler de kalyonculukta geri kaldılar. Osmanlılar da bu Akde­ niz geleneğine bağlı kaldılar. Zannıma göre bunun başlıca ne­ deni Portekiz kalyonlarının açık denizlerde savaşa elverişli ol­ masına karşılık, Akdeniz büyük kadırgalarının Akdeniz ve Kızıl­ deniz gibi denizlerde savaşa daha elverişli olmasıdır. Osmanlılar da gemilerinde hem yelken, hem top kullanmak­ la beraber bunları Portekizlilerinkinden farklı bir yolda kullanı­ yorlardı. Çünkü asıl savaş güçleri insan gücüne dayanıyor. Filo­ larında daima fazla sayıda asker vardı. Bundan ötürü Portekiz­ lilerce eski usul sayılan rampa ve bordalama gerekliydi. Filonun belkemiği olan büyük kadırgalar, Portekizlilerin küçük, hızlı ve manevra kabiliyeti olan ve uzaktan top ateşi yapan kalyonlarını kıstırıp bordalamaya getirdi mi sonucu boğaz boğaza savaş tayin ediyor, ve çok defa Osmanlılar üstün çıkıyordu. Portekizlilerin usulü ise bu değildir. Daha süratli yelkenli kal45


yonlarla uzaktan top ateşi ile kadırgaları batırma önemli. Hele bunları açık denizlerin fırtınaları ve dalgaları içinde yakaladılar mı kurtuluş yoktur. Sonra, Osmanlıların büyük ve ağır top me­ rakı yüzünden gemilerindeki toplar açık dalgalı deniz savaşla­ rında fazla yararlı olmuyordu. (Portekizlilerle yapılan bir deniz savaşında çok büyük ve ağır bir top o kadar şiddetli bir geri tep­ me yapmış ki üstünde bulunduğu gemiyi yerinden fırlatmış. Düş­ man safındaki Portekizliler geminin dibini görebilmişler.) İşte, Osmanlı denizcilerinin Portekiz filolariyle açık deniz­ de karşılaşmaktan kaçınmaları, Portekizlilerin ise Kızıldeniz gi­ bi bir denizde Osmanlı filolarından korkup dışarı kaçmaları bundandır. Zavallı Pirî Reisin başına gelen felâket de galiba bu yüzden olmuştur. Filosunun belkemiği kadırgalardı ve Portekiz­ lilerin karşısında duramazdı. Bunları bırakıp elindeki kalyonlarla Kızıldenize dar attı kendini. Bu yüzden iftiralara uğrayıp idam edildi. Onun yerine Basra körfezine donanmayı çıkarıp kurtar­ maya gönderilen Şeydi Ali Reis, gözü daha pek olduğundan körfezden dışarı çıktı, fakat fırtınalar içinde filosu mahvoldu. Kendisi de Hint kıyılarına zor çıkabildi. Açık gözlülüğü yüzün­ den oradan İstanbul'a kadar geçtiği yerler hakkında bir nevi is­ tihbarat niteliği taşıyan kitabını padişaha sunmakla kellesini kurtardı. Eğer Hindistan'la ciddî şekilde ilgilenen Selim zama­ nında olsaydı, getirdiği bilgiler sayesinde daha büyük nimetle­ re uğrayabilirdi. Fakat o geldiği zaman Selim ölmüştü. Yerinde oğlu Kanunî Süleyman Hindistanla değil, Avrupa ile ilgileniyor­ du. Gerçi Süleyman zamanında Hadım Süleyman Paşa kuman­ dasında gönderilen bir filo 1538 de Hindistan'da Diu adasına kadar gidebildi ve orayı muhasara altına aldı. Fakat Portekiz donanmasına karşı savaşmayarak geri çekildi. Buna karşılık, Portekizliler 1541 de Musavva'ya kadar gelerek Süveyş'e doğru ilerlemek istedilerse de geri dönmeye mecbur kaldılar. (Osmanlı­ lar ancak XVIII. yüzyılda Portekiz, Hollanda ve İngiliz çeşidi ge­ miler kullanmaya başladılar. Bunu yapan da Cezayirli Hasan Paşadır. Çünkü Ceyazirliler, Osmanlıların Akdeniz sahnesinden çekilmesinden sonraki dönemde İngilizlerden ve Hollandalılar-

46


dan —bunlar İspanyollara düşman olduklarından— gemicilikte hayli yenilik öğrenmişlerdi. Ama Cezayirli Hasan Paşanın yeni­ likleri, Osmanlı donanmasının başına geçtiği zaman eskimiş ol­ sa gerek ki Rus donanmasının karşısında Çeşme limanında mahvedildi). Akdeniz gemi inşaatçılığının, Atlantik gemi inşaatçılığının gerisinde kalması yüzünden, bugünün İtalyan tarihçisi Cipolla Hıristiyanlarla Osmanlıların Akdenizdeki savaşlariyle alay eder; örneğin Hıristiyanlık dünyasının kazandığı Lepant zaferi çok sevinç yarattığı halde hiç bir işe yaramayan bir zafer oldu, der. Osmanlılar bu yenilginin arkasından kısa süre içinde yeniden modası geçmiş bir filo daha yaptılar, yine de değişmiş bir şey olmadı; «modası geçmiş savaşlar ve modası geçmiş zaferler» der bu Akdeniz savaşları için.

Soru 16 : Portekizlilerin ticareti neden Akdeniz ekonomi­ sini yıkamadı? Fakat, açık denizlerdeki Portekiz üstünlüğü de modası ça­ buk geçen bir üstünlük oldu. Çünkü Portekizlilerin de, başlat­ tıkları işi yürütmelerini engelleyen kusurları vardı. Bir defa, çeşitli yerlere dağılmış üslerin yardımı ile açık de­ nizlerde üstünlük sayesinde ticaret yolunun tekelini elde tutma cabası kesin başarıya ulaşamadı. Karalara yakın yerlerde ve Kızıldenizde Osmanlı deniz gücünü (Albuquerque'in deyimi ile «Rumları») yok edemediler. Umdukları üslere hâkim olamadılar. Aden'i alamadılar; tersine burası 1551 de kesin olarak Osmanlı­ ların eline geçti. Halbuki burası bu ticaret yolunun en önemli bir kilit noktası olacaktı. Sokotora adasındaki üsleri, Kızıldenizi abluka altına alacak yeterlikte değildi. Basra körfezinin ağzın­ daki Hürmüz'e de hâkim olamadılar; gemilerin Basra körfezine girip çıkmasını önleyemediler. Osmanlılar 1552 de Maskat'ı da aldılar. Portekizlilerin başarıları bu iki noktada kol gezip yaka­ ladıklarını soymaktan öteye geçemedi. Osmanlılar, Portekizlile47


rin ticaret yolu üstüne karalardan açılan kapıları, pencereleri sımsıkı kapattılar. 1560 - 63 arasında Osmanlı Savaş gemileri Hint denizinde Portekiz Baharat yolunu keserek bu ticareti, kıs­ men de olsa, Kızıldenize çevirmeye muvaffak oldular. Arabistan güney sularında Portekizlilerle savaş 30 yıldan fazla sürdü. Osmanlılar, daha sonra, Portekizlilere karşı yardım isteyen (bugünkü Endonezya'da bulunan) Açe'nin sultanına 1568 - 69 da filo ve top gönderecek hale bile geldiler. 1550-70 arasında Akdenizin Baharat ticaretinin yeniden canlandığı tah­ min ediliyor. (1570 te yalnız Kızıldeniz yolu ile 1500 veya 2000 ton baharat gelmiş). 1563 te Portekizliler, Osmanlı devleti ile barış müzakeresine yanaşıyorlar. Bu müzakerelerde baharatı yani Hint mallarını Kızıldenize taşıma imtiyazının kendilerine bırakılmasını sağlamaya çalışıyorlar, Osmanlılar ise (daha son­ ra Batı ticaretine kapitülasyonlarla gösterdikleri müsaadeci tu­ tumun zıddına) bunu kabul etmiyorlardı. Portekiz ticaret yolu tekelinin fazla süremeyişinin nedeni olan önemli üç kusur daha vardı. Birincisi, Portekizlilerin Vene­ dikliler ve Araplar gibi baharattan anlamamaları. Bunlar uzun dönemler boyunca baharat ustası olmuşlar, en iyi cinslerini, ne­ relerin en iyi ürün verdiğini, bunları en iyi ne biçimde taşımak gerektiğini biliyorlardı. Portekizliler önlerine gelen ucuz ve ka­ litesi düşük baharatı alıyorlar, bunları torbalar içinde taşıyorlar, aylarca denizlerde fırtına ve yağmurlardan bu torbalar rezil olu­ yor, getirdikleri baharatın kokusu, lezzeti kalmıyordu. Bu ucuz, fakat değersiz, kalitesiz baharat ticareti Avrupa'da fazla tutu­ namadı. Buna bir de Venediklilerin Avrupa'da Portekiz baharatı aleyhine yaptıkları propagandalarının etkisini de katmalı. ikinci neden daha da kötü. Venediklilerin baharat ticaretin­ den farklı olarak, Portekizlilerin ticareti tek yanlı bir ticaret! Yani mal getiriyorlar, ama götürülecek malları yok! Bu yüzden ticaret ödemeleri dengesini ancak değerli metal vermekle ka­ patabiliyorlardı. Halbuki Venediklilerin Kahire'de, Halepte satı­ lacak malları var. Arap tüccarları da Hindistan'da piyasası olan mallar götürüyorlar. Irak'tan at, Anadolu'dan bakır, çeşitli yer­ lerden silâh, hafif yünlü, inci, kahve gibi. 48


Bu güçlükler yetmiyormuş gibi, 1581'de Portekiz krallığı, is­ panya'nın Habsburg hükümdarlığına geçti ve II. Philip Portekiz'i ispanya'ya ilhak etti. İspanya'nın ingilizler ve Hollandalılarla sa­ vaşı da Portekiz ticaretini mahvetti. 60 yıl sonra, Portekiz tekrar bağımsız olduğu zaman, eski baharat ticareti tüm Hollandalıla­ rın ve İngilizlerin eline geçmiş bulunuyordu! Bundan iki sonuç çıkar: eskiden sanıldığı gibi, Portekiz'­ in baharat ticareti Akdeniz baharat ticaretini yok edememiştir. Buna karşılık, bu ticaret Hollanda ve ingilizlerin eline geçtiği za­ mandır ki Akdeniz ticaretine asıl darbe indirilmiş bulunuyor. Çünkü şimdi bunlar, ta Osmanlı ülkelerine kadar baharat geti­ rip iskenderiye veya Halep'teki fiyatlardan daha ucuza Şark ba­ harat mallarını satıyorlar. Bu, hem Osmanlı, hem Mısır transit gelirleri üzerine bir darbe oldu. Demek ki Portekiz ticareti, yüzyıldan az bir süre içinde sa­ bun köpüğü gibi söndü, Akdeniz ticaretine asıl darbe olan ola­ yı da arkasından getirdi: Amerika kıtasının bulunuşunun Avru­ pa'ya getirdiği en büyük devrimci etkeni, Akdeniz ekonomisinin içine, dolaylı yoldan sokmuş oldu. Bu, Akdenize giren İngiliz, Hollanda, Fransız ticareti ve bu ticaretin, Osmanlı ekonomisi açısından, yarattığı ticaret dengesizliği, ödeme açığı, ve değeri düşük veya kalp para istilâsı karşısında Osmanlı maliyesini yık­ ması olayıdır.

crM-..:.Soru 17 : Osmanlı ekonomik yükseliş döneminin özellikle­ ri nelerdi? Buraya kadar söylediklerimiz, asıl bu son söylediğimiz nok­ taya gelmek içindi. Çünkü Osmanlı ekonomik tarihinin asıl bü­ yük dönüm noktası bu olayla başlar. Bu olayın sonuçları, ta XIX. yüzyıl başına kadar süren Osmanlı devletinin çöküşünü ta­ nımamıza yardım edecektir. Fakat bu esas konuya gelmeden önce, yani XVI. yüzyıl son­ larına doğru Batı Avrupa ticareti ve ekonomisi ile karşılaşan, daha önce Orta Avrupa ve Yakın Doğu feodalizmlerine üstün 49


çıkan Osmanlı gücünün Batı Avrupa'da gelişmeye başlayan ka­ pitalizm karşısındaki durumlarının ne olduğunu seyretmeye başlamadan, XVI. yüzyıldaki durumuna topluca bakalım. 1300 başlarından 1500 başlarına kadar orta büyüklük ve güçte bir sultanlık olan Osmanlı devletini, 1500 lerde başlayan ve anlatmış olduğumuz olaylar dizisi çeyrek yüzyıl içinde büyük bir imparatorluk haline getirmişti. Bu imparatorluğun en yüksek zirvesine Kanunî Süleyman döneminde varıldı. Bu, 1520 - 1566 yılları arasına rastlar. Bir de bu dönemin 30 yıla yaklaşan bir sonrası var, yani II. Selim'den III. Murat'ın öldüğü 1595 yılına kadarlık süre. Demek ki 75 yıllık bir süre Osmanlı devletinin en yüksek düzeyidir. 1600 den sonra bu düzeyden iniş kesin olarak başlar, yani bu iniş Osmanlı devleti, ömrünün 400 üncü yılına girerken oluyordu. Bu yükseklik döneminin bazı özelliklerini tanımak, iniş dö­ neminin nedenlerinin arkasında yatan şartları da anlamamıza yardım edecektir. Bu imparatorluğun nasıl bir nitelik kazandığı­ nı, imparatorluk düzeninin çelişkilerini açığa vuran nedenlerin nasıl bu niteliklerde bulunduğunu böylece daha iyi kavrayabi­ leceğiz. Her politik ekonomi türü, başlangıcında üstüne kurulu ol­ duğu eğilimlere uygun şartlar bulduğu zaman kendi çevresinde bu eğilimler yönünde gelişir, büyük, yayılır. Fakat bunun bir sı­ nırı vardır; oraya geldi mi duralar. Her sistemin içinde daima yatan kendine zıt eğilimler yaşar, durur. Tazelik çağlarında bunları bastırır, ama olgunlaşma dönemine geldiği zaman, bu zıtlıkların tepmeleri daha çok duyulur. Her şeyden önce, her po­ litik sistemde güç farklılıklarına, insanları üste çıkmış bir gücün lehine bölmelere ayırmaya karşı gelen ve her insanın eşitliğini güden eğilimleri baskı altına alır. Modern çağlardan önce bu gibi eğilimler kendilerini daima din sandığımız bir kanaldan gös­ terirler. İslâmlıkta bu, kendini en aşırı biçiminde «varlığın birli­ ği» demek olan pantheizm düşününde göstermiştir. Böyle bir düşünden güç alan akımlar eyleme geçti mi devlet ile elele ver­ miş olan her din onun karşısına çıkar, onun küfür olduğunu ileri 50


sürer; devletin gücü ile onu ezer. Osmanlı devleti ve onunla elele verdiği için hukuk şekline (şeriat) giren İslâm dini, bu gi­ bi içten gelme tepkileri bastırmıştır (en güçlüsü Bedreddin ha­ reketi). Sonra, kendine benzer, kendi türünden olan güçlerle to­ kuşur, onları ya yener, ya hükmü altına alır. Osmanlı devleti İran Şahlığı ve Mısır Memlûkluğu ile bu imtihanı da geçirdi. Son­ ra kendine aykırı, hattâ zıt sistemlerle boy ölçüşür. Osmanlı devleti, olgunluk çağından önceki dönemde bu noktada Doğu Güney Avrupa feodalizmleriyle çarpıştı ve onları da ezdi. Dene­ bilir ki Osmanlı gücü. Avrupa feodalizminin ihtiyarlığı ile beslen­ miştir. Kendi içindeki feodalleşme eğilimlerini de baskı altına almıştır. Fakat tarih, oldukça uzaklardaki bir sahnede Osmanlı gücünün henüz daha karşılaşmadığı, hiç tanımadığı başka bir sistem (kapitalizm) hazırlamaktadır. Yakında onunla da karşılaşacak, ama o döneme daha gel­ medik. Buna gelinceye kadar olan bütün karşılaşmalarında sağ çıkması, onun gücünü daha çok arttırdı ve sözünü ettiğimiz yük­ selme aşamasında mensup olduğu türün bütün özelliklerini ta­ mamlattı. Osmanlı devleti bir örnek, en uzun ömürlü bir «kul devleti» oldu. İşte bu son aldığı biçimin bazı önemli özelliklerini gözden geçireceğiz. İlkönce gözümüze çarpan şey çok geniş bir alana yayılan bir dev imparatorluk oluşudur. XVI. yüzyıl Akdeniz dünyasının en önemli tarihini yazan Fransız tarihçesi Fernand Braudel Osmanlı tarihinin genişleme atılımlarını; Asya'ya doğru, Afrika'ya doğru, Akdenize doğru. Kuzey Balkanlara doğru olarak dört yönde niteler. Biraz deği­ şiklik yaparak biz şöyle sıralayabiliriz: I. II. III. IV. (53.

Orta Avrupa'ya doğru Hint yoluna doğru Batı Akdenize doğru Orta Asya-Avrupa yoluna doğru sayfadaki haritada oklarla gösterilmiştir).

Bunların hepsi o zamanın ticaret şah damarlarıdır. Zama­ nın en atılgan iki geopolitik ustası olan iki padişah (Selim ve 51


Süleyman) ve bunların kul-vezirleri (İbrahim paşadan Sokullu'ya kadar) iki dünya arasındaki dört yolu tutmaya çalışıyorlardı. İmparatorluğun haşmet ve zenginliği, siyasal ve militer gücü bunlara hükmetmekten sağlanacak hazinelere bağlıdır. Bunlar, Orta Avrupa'yı ve Katolik gücünü, Bizans ülkeleri alanından geriye itip atarken, iran ticaret yolunu tutuyorlardı. İran'la yıllarca süren savaşlar oluyor; bununla birlikte, Mısır'ı alarak, Portekizlilere karşı Hindistan yönünden ilerliyorlar; Ara­ bistan yarımadasının kıyılarını ele geçiriyorlar; Rodos, Kıbrıs ve Mısır'dan atlayarak, daha Girit'i ve Malta'yı almadan Kuzey Afrika kıyılarından Batı Akdenize geçiyorlar; Tunus - Cezayir üslerinden oraya hükmetmeye çalışıyorlardı. Bunları anlatmak dile kolay. Fakat o zamanın şartlarını, im­ kânlarını düşünürsek ne büyük ölçüde işler olduğunu gözümü­ zün önünde canlandırabiliriz. Osmanlı padişahlarının en enerji­ li, en gözü pek olanı Selim'i, altın deposu Hindistan'ın hayli cezbettiği görülüyor. Moğollar henüz bu hazinelerin üstüne oturma­ dan Osmanlılar buraya geçebilmeli idiler. Müşavirleri, Selim'e, bu işi karalardan ve kara ordulariyle yapmanın güçlüklerini an­ latıyorlardı. Selim, belki daha ileri görüşlü; Süveyş'te kanal aç­ maktan, Kızıldenize donanma geçirmekten söz ediyor. Kendisi­ ne, Akdeniz donanmacılığı ile bu işin yapılamayacağı söylenmiş miydi? O, bu emellerini gerçekleştiremeden öldü. Karalardan sıçrayarak deniz yollarına hâkim olma işini yüz­ yıllarca sonra Napolyon ve Hitler de denediler. Selim'in başında yaşadığı yüzyılın daha sonraki olayları da göstermiştir ki deniz­ lerde üstünlük sadece donanmalarla da değil, önce dış ticaret ve deniz ticareti filolariyle kurulur. Donanma, bu ticaret filoları­ nın desteği, koruyucusudur ve onun zorunluklariyle paralel ola­ rak gelişir. İspanya da dahil, o zamanın bütün büyük kara im­ paratorluklarının kusuru buradaydı. İspanya dış ticaret ve iç ekonomide çökünce, donanma gücü ile kurduğu kocaman im­ paratorluğunu İngilizlere ve Hollandalılara kaptırdı; içi kof bir meyva gibi döküldü. Osmanlılar, kapitülasyon siyaseti ile deniz ve dış ticareti tamamiyle yabancıların eline teslim ettikleri yıl52


Bu çeşit devletlerde, alabildiğine dış genişlemenin en bü­ yük zararı iç ekonomik gelişmeyi durdurması, toplumun ekono­ mik gelişme kaynaklarının dibine kibrit suyu dökülmesidir. Top­ lum, o zamanın şart ve imkânları ile yürütülen bu genişlemenin masraflarının baskılarına dayanamaz hale gelir. Düşünün bir kere. Osmanlı padişahlarının (daha doğrusu Selim ile Süley-, man'ın) at sırtında gittikleri mesafelere bakın. O zaman bu û h keler arasında doğru dürüst yol bile yoktu. Coğrafya ve topog­ rafya bilgileri kim bilir ne kadar ilkeldi. Arapların ve Osmanlıla­ rın kullandığı «Mesâlik» kitapları denen yol tarif edici kitapları okursanız şaşarsınız. Oralara kadar o kocaman, ağır toplarını dağ, dere, tepe, çamur, yağmur demeden nasıl götürmüşler? Yüz binlerce insanın malzemesi ve yiyeceği nasıl ve ne masraf­ larla sağlanmış? Düşündükçe insanın gerçekten aklı durur. Bunlar kol gücü ile, bacak ve ayak üstünde veya at, deve, katır sırtında oluyor (Süleyman yaşlandığı zaman anlaşılan artık at sırtında gidemiyordu. Fakat, Topkapı müzesinde görebileceği­ niz arabasından da anlaşılıyor ki tekerlekli araba ile değil de omuzda taşınan tahtırevanla gidiyordu. Padişah arabası geçe­ cek yol mu var ki?) Uzun uğraşmalardan sonra Akdenizde Girit alındı. Venedik Adriyatik içine hapsedildi. Ama Osmanlılar Maltayı tutamadı­ lar. İtalyan yarımadası, Sicilya ve Malta çizgisinin Batı Akdenizi ayıran stratejik engelini yıkamadılar. Bunlarla uğraşırken Ku­ zey İran - Güney Rusya arasında ve Azak körfezi yönünde bas­ kı yapıyorlardı. Özbeklerle birlikte eski Cin-Karadeniz yolunu tutmak için. Ama orayı da tutturamadılar. Az sonra da, Moskoflarla çarpışma dönemi de açılacaktır. Bu genişlemenin, toplumun ekonomisi üzerine yığdığı zorunluklardan başka, çevresindeki devletlerin hepsinin üstünde olan Osmanlı militer gücünün dayandığı teknoloji de yetmemeye başladı. Birbirinden çok uzak mesafelerdeki sınırlara, savaş alanlarına ve müstahkem mevkilere ağır malzeme, hareketlerini gerektiren savaş lojistiği Osmanlı gücünün erişemiyeceği bir hale geldi. Fakat, Muhteşem Süleyman döneminin bu muhteşem ge54


nişlemesinin yalnız ekonomi ve savaş gücü açısından değil, gelucek için önemli sonuçları olacak olan politik ve diplomatik nçıdan da sonuçları vardı. Anlattığım durum, o zamanın belli başlı devletleriyle doğuda, batıda, güneyde, kuzeyde devamlı çarpışma durumudur. Bunun ötesinde Avrupa'nın batı kuzeyin­ de doğmakta olan dünyanın niteliğinden hiç habersiz, şimdiye kadar hiç tanımadığı ve uzlaşamayacağı bir sistemin tüccar ge­ milerini, kendi gücüne çok güvendiğinden, «Kara Mürsel sepeiı» sanıyor, onun ekonomisine kapılarını açıyor. Daha sonra an­ latacağımız dış ticaret siyaseti ile, Osmanlı devleti bu Batı ül­ kelerine karşı kendini. Batı dünyasının dışında sonradan koloniloştirilmiş ülkelerden biri yerine koymuştur. İlk defa karşılaştığı yeni bir sistemin etkileri altında artık altını üstünü tutamaz ha­ le gelen ihtiyarlar gibi, kurduğu düzeni tutamaz hale gelmiştir. Helli başlı müesseseleri kendi terslerine çevrilmeye başladı. Soru 18 : Osmanlı devleti neden ulusal temelden yoksun­ du? İkinci göze çarpan yan şu: Avrupa dünyasının dışında kalış, Osmanlı düzeninin XVI. yüzyıldan sonra doğan dünyada gelişen en önemli politik bir gelişmenin tersine bir noktada duraklayıp kalışı! Bu noktayı şöyle anlatayım: XVI. yüzyıl, Avrupa'da da büyük savaşlar yüzyılıdır. Bu sa­ vaşlarda XVIII. ve XIX. yüzyılların uluslarının temelleri atılmıştır. Avrupanın XVI. yüzyılının, Doğu despotlarına benzer despot monarkları feodal düzenden kalma, az çok dil ve gelenek birimleri olan bölgeleri (domaine'leri) birleştirerek bunları feodal sistem­ den farklı yeni siyasal düzenlerin ulusal üsleri ve birimleri yaptı­ lar. Daha önce feodal beylere veya Katolik kilisesine karşı olan bağlılıklar, bu monarşi bölgelerinin halkları tarafından yeni monarklara çevrildi. Yavaş yavaş ve yer yer «vatan» lar belirmeye, bunlar birer «ana-vatan» olmaya başladı. Özellikle İngiltere'de, Fransa'da. Daha küçük yerlerde monarşilerin olduğu veya ol­ madığı bazı yerlerde de buna benzer gelişmeler oldu. Örneğin, Hollanda, Danimarka, isveç, İsviçre gibi. 55


Bu gelişmenin olmadığı yerlerde Avrupa'da da ulus ve vatan birimleri kurulamamıştır. Buralara egemen olmak isteyen imparatorlar, millet monarkları olamadılar, idareleri altında tut­ tukları bir alay ulustan (Almanlardan, İtalyanlardn, Macarlardan, Çeklerden) yapma, tutunma gücü az, temelsiz imparator­ luklar kurdular. Bunun en büyük örneği, Alman (veya Kutsal Ro­ ma) imparatoru V. Karl'ın (bizim Şarlken dediğimiz kişinin) im­ paratorluğu ile Avusturya - Macaristan'da ve İspanya - Porte­ kiz'de Habsburgların imparatorluğudur. Bu imparatorluklar çok yaşayamadı, yaşadığı yerlerin halkları da kolay kolay ulus ola­ madılar; Avrupa'nın diğer uluslarına kıyasla ekonomice birkaç yüzyıl geride kaldılar. Ulusal siyasal birimlerin kurulabildiği böl­ gelerde feodalizm yerine kapitalizm ve şehir, burjuva ekonomi­ si gelişti. Bununla birlikte, tarım, endüstri, bilim, teknoloji ve yüksek eğitim alanlarında hızla ilerlemeler başladı. Osmanlı devlet ve ekonomi düzeninin gelişmesi bunun tam tersi! Osmanlı devleti de, Avrupa'daki imparatorluklar gibi, bir anavatan üssüne ve bir ulus temeline dayanmıyordu. Osmanlı devletini yönetenlerin anavatanı kalmamıştı. Ne Türk'ten, ne Arap'tan, ne de Hıristiyan kavimlerden bir ulus kuramazlardı. «Millet» sözcüğü din ve mezhep sözcüğü demekti. Bir vatan bölgesi gelişme imkânları Osmanlı düzeninin ruhuna aykırı bir şeydir. Ne Anadolu, ne Rumeli Osmanlıların vatan ve ulus üssü olmamıştır; böyle bir şeyle de ilgilenmemişlerdir. Anadolu'yu bile bir islâm - Türk ulusunun vatanı haline getirmeden, militer güç tutma yolundan hazine kazanma politikası ile, Osmanlı gü­ cü yukarda anlattığımız olayların itişi ile oturduğu yerden kal­ kıp, ilk Osmanlı devletinin kurulduğu alandan dışarı fırladı. En muhtemel olarak kendine bir «vatan» üssü ve ulus temeli ola­ cak toprakları çiğneyip geçti. İran savaşları Anadolu'yu bir Türk ulusunun vatanı olmak olanağından XIX. yüzyıla kadar yoksunlaştırdı. Anadolu'da bir ulus birimi gelişmesi şöyle dursun Kızılbaş düşmanlığı altında orayı, çoğu Osmanlıya düşman halkların yaşadığı bir alan ha­ line getirdi. Osmanlı padişahlarının ve kullarının politikası ulus kurma değil, ulus dağıtma politikası olmuştur. Feodaliteleri 56


yamyassı eden Osmanlı politikası, takip ettiği ve ileride incele­ yeceğimiz ekonomi politikasiyle, herhangi bir kapitalist geliş­ meyi imkânsızlaştıracak bir yoldan giderek kendi toplum sınıf­ larını eritti. Üçüncü gözümüze çarpan özellik, Osmanlı devletinin tam anlamiyle devşirme - kullar devleti haline gelmesidir. Bunun, sözünü ettiğimiz ikinci özellikle çok sıkı bir ilişikliği olduğunu kolayca görebiliriz.

Soru 19 : Kul devleti haline gelişin idi?

ekonomik anlamı ne

Osmanlı devletinin dayandığı toplum, ulus birimleri değil, Müslüman veya Hıristiyan «reaya» denen «güdülen insanlar» toplamıdır. Bunların Hıristiyan dininde olanlarının, ileride birer ulus birimi olma olanakları açısından durumları biraz daha iyi idi. Çünkü Osmanlı sistemi, eskiden bunların başındaki siyasal güçleri yok etmekle beraber, din ve dil ile ilişkili müesseselerini yok etmemiştir. İslâm dininde olanlar, Osmanlı devleti Müslü­ man bir devlet olduğu için, daha elverişli bir durumda imişler gi­ bi gözükürse de bu halklarla devlet arasında başka organik var­ lıkların bulunmaması bunların aleyhine olmuştur. XIX. yüzyıl Av­ rupa diplomasi dilinde «reaya» ile Hıristiyanlar kastedilirdi. Gerçekte ise, asıl reaya olanlar Müslüman halklardı. Bu yüz­ den, Osmanlı devleti çözülme dönemine geldiği zaman, Müslü­ man halklara kıyasla Hıristiyan halkların biraz daha kolaylıkla ulus birimleri olarak ortaya çıkacak temelleri vardı. Osmanlı sisteminde devletin, güç unsurlarını toplum sınıf­ larından çekip almadığını birinci ciltte görmüştük. Osmanlı im­ paratorluğunun en çok genişlediği aşamaya geldiğimiz zaman bu devlet gücünün toplumla olan bağlarını büsbütün kopardı­ ğını görürüz. İleride anlatacağımız nedenlerle timar sistemi bo­ zuldukça sipahiliğin karşısında dışarıdan devşirilmiş kulların devlet gücünü kullanmada en tepeye çıkması ve bir süre de durumun böyle kalması bu aşamada olmuştur. 57


Osmanlı emperyalizminin yöneticilerinin hemen hepsi devşirilerek kul olarak yetiştirilen kişilerdir. Bunlar anavatansız, hattâ ana-toplumsuz adamlardır. Osmanlı sultanları, daha pa­ dişah olmadan, eski gaza ortaklarını başlarından attıktan sonra, bunların kaynağını Balkanlarda keşfettiler. Bunlar Macarlardan, Sırplardan, Hırvatlardan, Dalmaçyalılardan, Arnavutlardan, Boşnaklardan, daha az olarak Rumlardan, İtalyanlardan, hattâ Fransız ve Almanlardan gelme kişilerdi, yani Osmanlıların kara­ lardaki fetihleriyle feodal aristokrasilerini dağıttıkları kavimler­ den; daha az ölçüde de Avrupa'da başlıca savaş entrepreneurlüğü olan deniz veya kara şövalye ocaklarına girememiş olan İtal­ yan, Fransız veya Alman, Macar kaçak veya esirlerinden. Hepsi, geleneksel düzenlerden kopmuş kişilerdir. Demek ki Osmanlı hükümdarları, dağıttıkları feodal sınıf­ lar dışından veya onlardan arta kalanlardan aldıkları, Anado­ lu'da sipahiler yanında, sonra çoğu Türk hocalar altında Ende­ run okulunda eğiterek devlete kul yaptıkları adamların en seçil­ mişlerinden kumandan ve vezirleri devletin başına getirmiş­ lerdi. İçeriyi dışarıyı titreten bu korkunç adamların çoğu Türk veya Osmanlı toplum sınıflarından gelme kimseler değillerdir. Osmanlı padişahlığının devlet zenaatındaki en ilginç başarısı belki budur. Sınıfsız, geleneksiz, vatansız, milliyetsiz, hattâ bel­ ki de dinsiz başka bir yerde eşi görülmedik bir insan türü yara­ tıp devletin idaresini bu makine-adamların eline vermek. İhtişam dönemi dediğimiz 75 yılın en önemli olaylarını pa­ dişahların emir kulu olarak yönetenler bunların en sunturlularıdır. (Osmanlı rejimi, sistemli devşirme usulünü bıraktıktan sonra bile bu eğilimini devam ettirmiştir. Kulluk müessesesi kalktıktan sonra bile daha çok Çerkeş ve Abaza kölelerinden, zaman zaman Rumlardan ve Avrupalılardan, veya XIX. yüzyılda görüldüğü gibi, kalaycı çırağı, miço ve belki de çoban veya çin­ gene gibi henüz toplum sınıflarında yer almamış kişilerden derilmiş kişileri alıp yetiştirilmiştir). Bazı tarihçiler, özellikle İsmail Hâmi Danişment, bunu Os­ manlı padişahlık rejimine sonradan arız olmuş bir şey sanarak 58


ve devşirme usulünün sırf kul yaratmak amaciyle tutulmuş bir yol olduğunu görmeyerek, Osmanlı devletinin bozuluşunu bun­ ların saydığımız soylardan gelme kimseler oluşuna bağlarlar. Sanki Osmanlı devleti ulusal bir devlet de bu soysuz yabancılar onun başına geçerek ona ihanet ediyorlar! Halbuki ihtişam dö­ neminin bütün iç ve dış politikasının yönetilmesinde en büyük rolü olan kişilerin pek çoğu bunlardır. Bir yandan Osmanlı pa­ dişahlarının büyük fetihlerine ve zaferlerine hayranlık, öte yan­ dan bunların devşirme kullarına düşmanlık birlikte gitmez. Bun­ lar ne yapmışlarsa (ister kale veya ülke zaptetsinler, ister Kızıl­ başlık, Celâlîlik adı altında Anadolu toplumunun köylü sınıfları­ nın kökünü kurutsunlar) hepsi padişahların ve kurdukları siste­ min gerekleri olarak, bir IBM makinesi sadakatiyle yapılmıştır. Ne yapamamışlarsa ya bu sistemin gereklerinin artık yürütül­ mesine imkân olmadığından (teknik imkânsızlıklar, düşman sa­ vaş araçlarının veya usullerinin üstünlüğü, hattâ bazen kötü bir mevsim veya fırtınalı deniz yüzünden); ya padişahların ileride anlatacağımız nedenlerle kuklalaştığı dönemde bunların padi­ şahtan daha güçlü kişiler veya klikler haline gelişinin sebep ol­ duğu çatışmalardan; ya çökme döneminin padişahlarında (Ör­ neğin II. Osman'da) görülen kişisel megalomanilerden (İbrahim paşadan Kara Mustafa'ya kadar böyleleri çıkmıştır); ya da en önce padişahların başlattığı rüşvet ve irtikâp yolu ile servet «kaparozlama» yarışına katılmalarından olmuştur. Hepsinin politik-ekonomik nedenleri vardır. Osmanlı tarihinin iniş dönemi­ nin en büyük sosyologu «Balık baştan kokar» diyen adamdır! Hasan el-Kâfî'den Defterdar Sarı Mehmet'e kadar, ötekilerin bütün söyledikleri bu genellemenin ayrıntılarıdır sadece. Demek ki, bu kulların başarıları kadar başarısızlıkları da sis­ temin özelliklerinin ayrılmaz parçalarıdır. Osmanlı devlet ve ekonomisinin düşmesini, hain devşirmelerin bir komplosu ola­ rak yorumlamak çok ucuz ve yanıltıcı bir tarihçiliktir. Osmanlı devletinin ekonomik çöküşünü incelerken bunda rolü olan kişiler olarak bu adamları yakından tanımamız gerek­ lidir. Osmanlı tarihi, bize bunların iç hayatını, kafa yapısını, dün­ ya görüşlerini, ekonomik anlayışlarını hiç tanıtmaz. Sadece 59


olaylar dolayısiyle, çoğu robotlar, makine-adamlar gibi önü­ müzden geçerler. Sonlarının gelişinden önceki fırtınalı, çok ke­ re kanlı kariyerlerinden önce ne yapmışlar, neler öğrenmişler, ne düşünmüşler? Bunlar üzerine çok az şey biliyoruz. Devletin iç ve dış siyaseti üzerine bir şeyler yazmış olanı çok az. Yazmış olanların yazdıkları da (örneğin, Koçi Bey gibi) ikinci plânda kal­ mış kulların yazdıklarından daha aşağı seviyede. Bunların yetiştirildikleri yani toplumdan sökülüp kul edil­ me mekanizmasından geçirildikleri yer «Enderun» yani saray okuludur. Burası Osmanlılığın bir çeşit kurmay akademisi. Bu müessese hakkında bütün bildiklerimiz bunların burada zaman­ larına göre iyi, hattâ üstün bir beden eğitimi, iyi bir dil eğitimi, oldukça yeterli bir hukuk eğitimi, iyi bir strateji ve taktik eğitim, zamanına göre bir coğrafya ve topografya eğitimi, hattâ hayli etkili olduğu belli olan bir din eğitimi aldıklarıdır. Acaba devlet ve toplum ekonomisi üzerine ne öğretiyorlardı? gibi bir soru geliyor insanın aklına. İslâm ve Osmanlı hocalarının: Lâ mülk illâ bi'rricâl, ve lâ rical illâ bi'sseyf, ve lâ seyf illâ bi'il-mâl, ve lâ mâl illâ bi'r-raiyye, ve lâ raiyya illâ bi'il-adl zincirlemesi ile özetlenen politik-ekonomik düşününden öteye bir şey öğrendiklerini sanmıyorum. (Bu formülün açıklamasını sonra yapacağız). Kapitülasyon dış ticaret politikasını tartışmaya geldiğimiz zaman hatırlamanız için burada sözü uzattım. Çünkü gerçek şu­ dur: Kapitülasyon dış ticaret politikası güden bir devlet, kendi emperyalist gelişmesiyle çelişki içine düşer. Kan ve güç ile ka­ zandığı, toplum sınıflarının korkunç bir sömürüsü ile tutundurulan servet ve ihtişamı, tüccar gemileri ve sarraf muameleleriyle kaşla göz arasında dışarıya kaptırır. Osmanlı devleti, ba­ şındaki padişahlarla en yüksek kademedeki kulları ile birlikte Batı Avrupa ekonomisi ile İlk temasa geçtiği zamandan itibaren (birinci kademe Fransızlarla yapılan ilk kapitülasyon anlaşması dolayısiyle İbrahim Paşa zamanında, ikinci kademe ingilizlerle yapılan kapitülasyon anlaşması dolayısiyle Sokullu zamanında) tuttukları dış ticaret politikasiyle, Osmanlı sisteminin kafasına uygun, fakat yeni dünya ekonomisininkine tamamiyle ters bir 60


yön başlatmışlardır. Bunun, ileride göreceğimiz ekonomik so­ nuçları elle tutulur hale geldiğinde ise bunların gerçek nedenle­ rini anlamaktan fersah fersah uzakta olduklarını gösterdiler. Bu habersizlikleri yüzünden durumu daha da kötüleştirmekte kor­ kunç derecede olumsuz bir rol oynamışlardır.

Soru 20 : Siyasal ihtişam döneminin ekonomik iç çelişki­ leri nelerdi? Osmanlı imparatorluğunun en yüksek döneminin dördüncü bir özelliğine işaret ederek bu soruyu cevaplandırabiliriz. Bu dönem, gerçekten muhteşem ve lüks bir dönemdi. I. Selim'den Kanunî Süleyman'ın padişahlığının sonuna doğru, imparatorlu­ ğun hazinesinin altın rezervi adamakıllı zengin. Transit ticareti­ nin gelirleri yok olmaktan kurtarılmış. Devlet gelirleri artmış. Daha çok yerlerden harçlar alınıyor. «Memâlik-i Mahru­ sa» ya katılmamış, fakat ona tâbi duruma konan feodal veya yarı-feodal, eski veya yeniden ihdas edilmiş (örneğin Yahudi kapitalisti Yusuf Nasi'ye verilen Nakşa veya Naxos dukalığı gi­ bi) yerlerden altın duka olarak haraçlar geliyor. Avusturya gibi bir devlet, Raguza gibi zengin bir tüccar cumhuriyeti bile vergi­ ye bağlanmış. Venedik bile, Girit'i kurtarmak için, vergi vermeye razı. Venedik Balyozu Barbaro'nun dediği gibi «Boyuna akan bir altın pınarı» var. Fakat bu ihtişam manzarasının yanında başka bir manzara daha var ki ötekine zıt. Devlet genişledikçe toplum büzülüyor. Hazine gelirleri arttıkça devlet masrafları artıyor. Lüks yanında müthiş bir pahalılık var. Fiyatlar yükseliyor. Devlet tabakasın­ da büyük bir servet yığılımı olurken büyük kitlenin hayatında düşkünlük var. Toplumun üretim, vergi ödeme, tarım imkân ve araçları daralıyor. İmparatorluğun göbeğinde isyan, eşkıyalık, dinî rafz akımları almış, yürümüş. Kürk, ipek, mücevher, altın ve gümüş, süs, düğün, eğlence devlet katındakilerde. Muhteşem Süleyman döneminin en meş­ hur iki siması dikkati çekecek örnekler: Biri ibrahim Paşa, diğe61


ri İskender Çelebi. Biri sadrazam, diğeri baş defterdar, yani Ma­ liye Nazırı. Biri zamanın en güçlü adamı, öteki zamanın en zen­ gin adamı. Biri neredeyse padişah kadar güçlü, diğeri padişah kadar zengin. Bu iki adam, birbirinin başını yiyor, padişah da ikisinin başını yiyor. İbrahim'le İskender arasındaki çatışma bi­ ze zamanın ve rejimin en önemli bir dâvasını temsil eder. Bu, güç (kudret) ile zenginlik (servet) arasındaki mücadele sorunu­ dur: Kudret mi serveti yaratır, yoksa servet mi kudreti? Kudret nasıl elde edilir, servet nasıl elde edilir? Osmanlı sisteminde kudret servete üstündür; servet kudreti yaratamaz, kudret ser­ vet yaratır; ama kudretin yarattığı serveti, daha üstün kudret her an mahvedebilir; onunla birlikte sahibini de mahveder. Ka­ pitalist sistemde devlet, zengin, mülkiyetli sınıfın elindedir; Os­ manlı sisteminde güç sahibi olanların. Bunlar bir sınıf olamıyor­ lar, çünkü hepsi bir tek kişinin iradesine bağlı kuldurlar. Fakat kullardan biri, meselâ İbrahim Paşa, padişah kadar güç sahibi olursa ne olur? Padişahın serveti, gücünü büyütmesiyle sağla­ nır, fakat yine kullardan biri padişah kadar zengin olursa ne olur? Sadrazam İbrahim Paşanın, padişahı nihayet korkutacak kadar nasıl güçlü, Maliye Nazırının padişahı ve onun sadraza­ mını korkutacak kadar nasıl zengin olabildiğini burada anlat­ maya imkân yoktur. Bu üç adam arasındaki mücadele bize pa­ dişahın gücünden az aşağı bir gücün bir hiç; padişahın serve­ tinden az aşağı bir servetin de bir yok olduğunu gösterir. Sis­ tem, kendi işleyişi ile hem politik gücü, hem ekonomik serveti yoklaştıran (nehyeden) bir sistemdir. Baş iç çelişikliği burada. Böyle bir sistemde servet birikimi, güç birikimi ile olan ça­ tışmaları boyunca, güç sahiplerinin eline, oradan da lüks mad­ delerinin tüketimine ve çok kere de dönüp dolaşıp padişahın hazinesine gider. Toplumun ekonomisini canlandırma işi için üretime yatırımı yok denecek kadar azdır. Alman tarihçisi Ranke, bu dönemin ihtişam ve serveti üzerine bir fikir vermek için şu küçücük sözü söyler: «Egemen tabakadaki bir hanımın ter­ liği, bir Avrupalı prensesinin bütün tuvaletinden daha pahalıy­ dı». Geleneksel tarımda ve geleneksel lonca zenaatlarında, ser62


vetin buralara kadar dağılımı sonucunda meydana gelmiş yarı devrimsel denebilecek atılmalar hic olmamıştır. Belki darlık bi-^ le başlamış, fiyatlar yükselmiş, sikke hacminde sıkışıklık başla­ mıştır. Limanlarda ticaret artmıştır; ama bu, ic ticaret hayatının dışarıya doğru kendini itmesi şeklindeki bir durumun sonucu değildir; tersine, dış ticaretin yabancı tüccar elinde sömürme imkânları bularak yanaşmış olduğu bir ticaretin artışıdır. Osmanlı devletinin ekonomisi, XVI. yüzyıl sonundan itiba­ ren (hattâ daha bu yüzyılın ortalarından sonra) Doğuya dönük bir ekonomi olmaktan, Batıya dönük bir ekonomi olmaya başla­ mıştır. Bu, yüz seksen derecelik dönüş, Osmanlı tarihinin en önemli bir dönemidir. XVI. yüzyılın sonuna yaklaştıkça büyük çelişkinin eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Büyük çatırdamalar, çatışmalar olacak, fa­ kat bu, artık eski Doğu - İslâm despot-dinasti devletlerinde İbn-i Haldun tarih kanununa göre yürüyecek bir yörüngede gitme­ yecektir. Kâtip Çelebi'den Nâima'ya kadar Osmanlı tarihinin geleceği üzerinde düşünen kafaları, yeni doğan dünyayı bil­ meden İbn-i Haldun'u okumaları yanılmaya sürüklemiştir. Dün­ yada, İbn-i Haldun'un bilmediği, hesaba katmadığı bir dizi dev­ rimsel olay geçmiştir. Şimdi bunun sonuçlarına göre yürümeye başlayacak tarih! Bizim de bunu anlayabilmemiz için ihtişam döneminde baş­ layan ve bir yüzyıl sessiz sessiz giden başka bir sürecin uzun­ ca hikâyesine şimdi girmemiz gerekiyor. Bu, dış ticaret ve kapi­ tülasyonların, sonra da fiyat devriminin ve malî bunalımın hi­ kâyesidir. Bunu tamamladıktan sonra, sözü bu kestiğimiz yer­ den alıp devam edeceğiz, XVIII. yüzyılın sonuna dek.

63


II. BÖLÜM OSMANLI EKONOMİSİ BATI MERKANTİLİZMİ İLE KARŞI KARŞIYA

Soru 21 -. Doğu Akdenizde ekonomik çöküş nasıl başladı? Portekizlilerin, Arabistan ve Hindistan arasında açık deniz­ lerde ticaret yollarına hâkim olma çabalarına karşı Osmanlı karşı-gelişi bir başarıya ulaşmış, Portekizlilerin Basra körfezi ve Aden'de iki esaslı ticaret yolunu kesmelerini önlemişse de İspanyollarla Akdeniz'e hâkim olma yolunda süren savaşlar, bi­ rinci başarının muhtemel faydalarını yok edecek sonuçlar ya­ rattı.Bunda, belki de, bir çıkmaz karşısında bulunan Venedik'in olumsuz bir rolü olmuştur. Venediklilerin çıkarı Osmanlılarla sulh halinde olmak ve ti­ caret yapmaktı. Venedik'in geleneksel Akdeniz ticaretinden faydalanmaları, Osmanlıların Portekizlilere karşı anlattığım çev­ relerde güçlü olmalarına bağlı idi. Fakat Osmanlıların Akdeniz­ de güçlenmeleri Venedik'i Akdenizdeki önemli üç üssünden mahrum ediyordu (Kıbrıs, Girit ve Korfo). Venedik, ya Raguza gibi Osmanlı militer gücü önünde boyun eğecek, ya da Katolik dünyasında bazı papaların İspanya lehine körüklediği Osmanlı 64


aleyhtarı politik-dinî baskı karşısında hem karada, hem denizde sürmekte olan Osmanlı - Habsburg dev savaşında Habsburgların İspanya'daki devleti ile kader birliği yapacaktı. İkinci yolu tutmakla Venedik hem Osmanlıların, hem İspan­ yolların takatten kesilmesine sebep olmakla kalmamış, Porte­ kiz'e kaptırmak istemediği Akdeniz ticaret tekelini de Atlantik kıyısı ülkelerin (ingiliz, Hollandalı ve Fransızların) ticaretine kaptırmıştır. Akdeniz ülkelerinin ekonomik alın yazısını bu du­ rum kesinleştirmiştir. Akdenizde yarım yüzyıla yakın (1533 - 1581) süren Osman­ lı - İspanyol savaşları sonunda, bu bölgenin yukarda anlattığı­ mız kendine yeterliği kalmadı. Akdeniz üretim, mübadele ve ti­ caret açısından şiddetli bir sıkıntı içine düştü. Özellikle yiye­ cek maddeleri bakımından. Bütün Akdeniz hububat darlığı içine düştü. Hem de şehirlerin büyüdüğü, daha çok nüfusun yiyeceğe ihtiyacı olan bir zamanda. Osmalı devleti, kendi ülkelerinin hu­ bubat ürününü kendine saklamak zorunda olduğundan bunları dışarıya veremiyor. 1589, 1597 ve 1600 yıllarında İstanbul'da bi­ le kıtlık tehlikesi gözüktü. Osmanlı - iran savaşları da 1580 yılı etrafında Yakın Doğu'nun ipek ticaretini de baltaladı. Ancak 1580 den sonra tekrar Halep ve İskenderun yolu ile ipekli ticareti canlandı. Fakat çok geçmeden bu ticaret de, Akdeniz dışı ülkelerin eline geçecektir. 1590 dan sonra, Portekizlilerin seferleri ve ticaret faaliyet­ leri durdu. Portekizliler Osmanlılarla giriştikleri sulh müzakere­ lerinde Hindistandan Süveyş'e baharat ve şark malları ticareti­ nin kendi tekellerine bırakılmasını sağlamaya çok çalıştılar, fa­ kat Osmanlıları buna razı edemediler. Akdenizin Hindistan ve Müslüman devletleri böylece bir­ birleriyle boğuşup nihayet sulh haline dönme zorunluğu duy­ dukları, (Osmanlı devletinin Portekiz, İspanya, Avusturya ve Iran ile olan savaşlarını durdurduğu bir zamanda) ve 1600 e doğru Akdenizde Doğu-Batı ticareti yeniden canlanır gibi ol­ mak üzere iken Akdenizde yeni güçler belirdi: İngilizler, Hollan­ dalılar, Fransızlar. Bunların gemilerine, tüccarlarına, arkala65


rındaki hükümetlerine gün doğmuştu. Şiddetli bir ekonomik yor­ gunluk içine düşen Akdeniz kıyılarına bunların ticaret gemileri kargalar gibi üşüşmeye başladılar. Ne İspanyollar, ne Venedik­ liler, ne de Osmanlılar bunlara bir şey yapabilirdi. Hattâ Os­ manlılar bunları teşvik etmeye, kendi ticaretlerine çağırmaya bile mecbur oldular. Evvelce siyasal düşüncelerle başlayan ka­ pitülasyon usulünü, devamlı bir dış ticaret politikası haline sok­ tular. Bu konuya ileride daha ayrıntılı olarak döneceğiz. Demek ki Akdenizin geleneksel Doğu-Batı ticaretine asıl darbeyi vuran, bu denizin kıyılarındaki ülkelerin ekonomik çeh-J resini kısa süre içinde değiştiren Portekizlilerin Ümit Burnu yolu değil, Atlantik kıyılarında en çok İngilizler ve Hollandalılar elin­ de gelişen yeni Doğu ticareti, «Levant ticareti» olmuştur. Akdenizle birlikte Osmanlı devletinin de ekonomik tarihi bundan son­ ra yeni bir döneme girmiş oluyordu. Onuncun burada Akdeniz sahnesini bırakıp bir ara Avrupa batısı ülkelerinin ekonomilerine biraz yakından bakmamız gere­ kecektir.

Soru 22 : Batı Avrupa devletlerinin merkantilizm politikası ne demektir? XVI. yüzyıl sonlarına doğru ve XVII. yüzyılda Batı Avrupa'da doğan yeni devlet idaresini ve ona yön veren ekonomik görüşü, Osmanlı veya ispanyol imparatorlukları gibi devletlerdekilerden bunları ayıran yanlarına bakarak tanımamız gerektir. Bir devleti kuvvetlendirmek yani faydalandığı ekonomik çevreyi genişletmek için despotik devletlerin güttüğü yol, sınır­ larını genişletmek yani başka ülkeleri zaptetmek yoludur. Batı Avrupa'nın küçük yeni devletlerinde ise bunun yerini başka bir usul aldı. İngiltere, Hollanda, Fransa gibi küçük topraklı devlet­ ler, başka ülkeleri zaptetmeden ekonomik güçlerini arttırmanın yollarını buldular. Devletlerinin temeli olan ülke ve halkı, bu genişlemenin ekonomik temeli ve kaynağı olarak kullanmaya 66


haşladılar. Bu yüzden onlarda en önemli amaç, ticaret yolu ile ıınavatan olan üssü, ekonomik bakımdan güçlendirmek oluyor­ du. Modern tarihin en önemli olayı budur! Bu siyaseti güden devletlere «Merkantilist» devlet denir. (*) Merkantilist devletlerin amacı ülke zaptetmek değil; altın ve gümüş elde etmektir. Ama merkantilist devletlerin tutumuna ()öre bunda en önemli araç, ordu ve fetih değil, ticaret ve özel­ likle dış ticaret ve bunu ülkenin lehine olacak biçimde denkleştir­ mektir. Bir ülke, dış ticaretini daima kendi lehine olacak biçim­ de düzenlerse bu ticaret yeni sermaye biriktirmenin kaynağı haline gelir. Bir ülke, başka ülkelerle yaptığı alış verişle dışarı­ dan ham madde elde eder ve bunu kendi nüfusunun iş gücü ile hirleştirirse üretim kapasitesini de artırmış olur. Bu artırış ile sağlayacağı üstün ticaret durumu sayesinde, başka ülkeler aleyhine kendi servetini arttırmış olur. Başka ülkelere daima değeri daha yüksek mal satmak, onlardan değeri daima daha az mal almak suretiyle ödeme dengesinde kendi lehine bir fark meydana getirebilir. Bu fark değerli metal (altın ve gümüş) ola­ rak ülkeye girebilir. Bunun artışı ise para hacmini ve para dola­ şımını hem genişletir, hem de hızlandırır. Bu da ticaret ve en­ düstri alanlarının genişletilmesine yol açacaktır. Bunun için devletin bu genişlemelerin gerektireceği bütün şeyleri yapması gerekir. Şimdiye kadar işlenmemiş kaynakları, toprakları, madenleri, nehir ve denizleri işletmek; işletilmekte olanları daha verimli yapmak gerekir. Bunun için yeni üretim metotları geliştirmek, insan gücü kaynaklarını daha iyi kullan­ mak, yani onları daha az üretici işlemlerden daha çok üretici eylemlere çekmek; yabancı emtiasına muhtaç olmayacak dere­ cede iç endüstriyi geliştirmek; çalışan nüfusun bir kısmını, baş­ ka bir ülke zaptetmeden, ticaret yoluyle, başka ülkelerin sırtın(*) B u ülkelerde sermaye b i r i k i m i yapmış b i r b u r j u v a sınıfı d o ğ ­ duğundan d e v l e t i n ekonomik siyaseti o sınıfın çıkarlarına göre y ü r ü ­ tülür. Böylece devletle b i r t o p l u m sınıfı arasında bağlantı kurulmuş­ tur.

67


dan yaşatmak, o ülkeyi ham madde çıkaran bir ülke haline sok­ mak olanakları sağlanır, ihracat ve ithalât, içerideki nüfusun devamlı olarak çalıştırılmasını sağlayacak hacimde olacaktır. Merkantilist yazarlar ve devlet adamları, işsizliği kaldıracak ça­ renin ülkede dolaşan sağ para hacminin artması olduğunu gör­ düler. Yalnız nüfus ve işsizlik zaruretleri değil, teknolojik yenilik-ı ler de sermaye genişlemesi zorunluğunu yaratır. Merkantilist devletler, ekonomik siyasetlerinin bir parçası olarak bilimlerin gelişmesine yarayan tedbirler almaya başladılar. Bunların çoğu madencilik, taşıt, gemicilik alanlarında pratik ihtiyaçlara karşı­ lık olarak gelişmiştir. İngiltere'de, Hollanda'da, Fransa'da mo­ dern bilimler ve teknikler XVII. yüzyılda başlamıştır. O yıllarda bizde ulema, Firavun'a veya Yezid'e söğmek şart mı? El sıkış­ mak mubah mı? Kabirleri ziyaret etmek mekruh mu? gibi konu-< lan tartışıyorlardı! Ekonomik amaçlarla teknolojiyi geliştirmede başka ülkelerin tecrübeli zenaatkârlarını kendilerine çekmek siyaseti de önemli bir rol oynamıştır. Fransızlar İtalyanlardan; İngilizler Fransızlardan; Ceneveliler İngilizlerden, Bohemyalılar Venediklilerden ustalar alıyorlardı. Merkantilist devletlerin siyaseti yalnız dış ticareti teşkilât­ landırmakla kalmıyordu. Önemli olan şey, elde edilen servetle­ rin, ispanya ve Osmanlılarda yapıldığı gibi heba edilmemesi, ekonomik verimliliği olacak işlere yatırılmasıdır. Bu gelişmelerin belki en önemlisi yeni bir tüccar tipinin ortaya çıkmasıdır. Yeni ticaret o zamana kadar âdet olan ticaret loncalariyle başarıla­ mazdı. Sermayeleri bir araya getiren ortak hisseli şirketler (joint stock şirketleri) bundan doğdu. Yeni ticarî girişimlerin bü­ yük sermayeye ihtiyacı vardı. Deniz sefer ve keşifleri sonucu olarak XVI. yüzyıla kadar bilinmeyen birçok ürünler de ticaret emtiası haline gelmişti. Okyanus deniz ürünleri, şeker, kürk, köle, baharat ve kumaş ti­ caretine ek olarak kakao, patates, mısır, tütün gibi önemli tüke­ tim maddeleri çıktı. Gemi yapıcılığında deniz aşırı seferleri ko­ laylaştıran önemli gelişmeler oldu. Karavel, clipper yelkenli tip68


lerinin icadı ile hafif tekneler, Akdenizin eski kalyonlarına üs­ tün deniz ticareti araçları oldular. Amerika, Afrika, Asya, Rusya, Yakın Doğu ülkeleri ile ya­ pılacak ticaret için en çok ingiltere ve Hollanda'da birçok müş­ terek sermayeli şirketler kuruldu. Birincide tüccarlarla krallar, ikincide tüccar şehirleri tarafından. Fransa, İsveç ve Danimar­ ka'da da böyle. «Doğu Hint Şirketi», «Batı Hint Şirketi», «Levant Şirketi», «Afrika Şirketi», «Moskof Şirketi», «Hudson Körfezi Şir­ keti» gibi adlar altında, 1592 - 1626 yılları arasında birçok şir­ ketler kuruldu. Bu şirketler, genel olarak, hükümetlerinden ti­ caret tekeli ve imtiyazları alıyorlar, ticaret yapacakları ülkele­ rin hükümetlerinden de imtiyazlar ve muafiyetler elde etmek için kendi hükümetlerinin yardımını sağlıyorlardı. Çok kez bu şirket­ lerin kendi adamları, bu hükümetlerin diplomatik temsilcisi olurdu. Bu merkantilist devletlerin politikası bir çeşit ekonomik devletçilikti. Devlet birçok deniz aşırı girişimlere ya yardımcı ya ortak oluyor; aynı zamanda ekonomik kontrol mekanizmaları da kuruyordu. Bunların en önemlileri banka, kambiyo ve sigorta müesseseleridir. Merkantilist devletlerin elindeki en önemli ko­ runma aracı, gümrüktür. Gümrük nizamları ve tarifeleri yerli emtianın ihracını teşvik edecek, yabancı malların ithalini engel­ leyecek biçimde ayarlanacaktı. O zamanın ideal gümrük tarife­ si, yabancı ülkeleri iflâs ettirecek bir tarifedir. Tabiî bu ideal tarife hiç bir zaman gerçekleşmemiştir, çünkü başka devletler de aynı tedbirleri alacaklardı. Bu yüzden merkantilist siyaset gerçekte bir savaştır, ama ekonomik savaş! Merkantilist dev­ letler arasında şiddetli bir ekonomik rekabet vardı. Devlet ar­ tık askerî devlet değil; devleti idare edenler gaza, şan ve şeref adamları değiller. Daha sonra kapitalizmi geliştirmiş olan ülke­ lerin hepsi, hattâ Asya'daki Japonya bile, böyle bir dönemden geçerek kapitalizme hazırlanmışlardır. Bunu başlangıçta özel­ likle İngiltere, Hollanda, Fransa gibi ülkelerin devletleri başar­ dılar. Diğerleri daha sonra gelirler. Devletin ekonomik gelişmeyi yürütücü rolüne girebilmesi için âmme hizmetleri örgütlerini geliştirmesi, yeni bir idare ve 69


personel yetiştirmesi, bunları soyluluk ve din adamları sınıf­ larının dışındaki sınıflardan dermesi, ülkenin ayrı parçaları ara­ sında bağlayıcı araçlar kurması, ticarete elverişli kanunlar ha­ zırlaması, taşıt ve gemicilik örgütleri kurması, elverişli para ve banka müesseseleri yaratması, iyi nisbetlenmiş bir vergi siste­ mi uygulaması, özellikle dış ticaretini kendi deniz taşıtlarının tekeli altına koyan kanunlar çıkarması gibi işleri görür bir duru­ ma gelmesi lâzımdı. O zamanki Batı Avrupa devletlerinin bun­ ları tüm olarak, hemen ve kolayca başardığını sanmayalım. Fa­ kat temel görüş ve siyaset bu yönlerdedir. Modern çağdaki Ba­ tı Avrupa devletlerinde gelişen devlet müesseselerinin çoğu hep bü zamanın ihtiyaçlarından doğmuştur. XVI. yüzyılda ihtişam devrinin Osmanlı devleti, Doğu ile Ba­ tı Avrupa arasında kendini kuşatan devletlerle savaşırken, asıl savaşın kendilerine ticaret imtiyazları verdikleri Avrupanın At­ lantik kıyılarının bu yöne dönmüş olan devletleriyle başladığı­ nın farkında değillerdi. XVI. yüzyıldan sonra Osmanlı devlet örgütünde bu prensip­ lerin hemen hepsinin zıtlarının gittikçe hâkim bir duruma geldi­ ğini göreceğiz. Merkantilist siyaset, Osmanlı devletinin uygu­ ladığı kapitülasyon siyasetinin tam tersi olan bir siyasettir.

Soru 23 : Osmanlıların Batı Avrupa ile ekonomik ilişkileri nasıl başladı? Osmanlı imparatorluğunun genişlemesinin en son sınırına vardığı XVI. yüzyıl sonlarında Batı Avrupalıların Osmanlılarla, Osmanlıların da onlarla ilgilendiğini görürüz. Avrupa dışı ka­ vimlerle Batı Avrupalıların ilgilenişini gösteren yayınlar üzerine bir inceleme yapmış olan Atkinson, 1480 - 1609 yılları arasında Osmanlı devleti ve Türklerle ilgili olarak yazılan kitapların sa­ yısının, yeni keşfedilen Amerika kıtası üzerine yazılan kitapların iki misli olduğunu gösteriyor. XVI. yüzyılda Güney ve Doğu-güney Asya ülkelerine karşı ilgi artmış olmakla beraber, Osmanlı imparatorluğu ülkeleriyle olan ilgiyi gösteren yayınlar azalma­ mış, artmıştır. 70


Osmanlılar da Batı Avrupalıları yeni yeni tanımaya başlı-' yorlardı. O zamana kadar tanıdıkları Avrupalılar Balkan halk­ ları, İslavlar, Nemçeliler, İtalyanlar ve İspanyollardı. Fransızları, Portekizlileri, İngilizleri, Felemenkleri, İsveçlileri ve protestanlaşmış Almanları daha sonra tanımaya başladılar. Hıristiyan di­ ye bildikleri «frenk keferesi» yani Latin veya Katolik hıristiyanlıktı. Bu hıristiyanlık dışında ilk temas ettikleri hıristiyanlar Ka­ tolik kilisesine baş kaldıran rafızî hıristiyanlar, özellikle Üç-Tanrı sıfatı akidesini reddeden Unitarianlar oldu. Luther ve Kalvin Protestanlığının bile rafızî saydığı bu Hıristiyanlar, Osmanlı dev­ letinin Orta Avrupa'ya kadar yayılıp Hıristiyan halkları kilisenin egemenliğinden kurtaracağını bile umuyorlardı. Hattâ, bunlar gizli olarak Kanunî Süleyman'ın ajanları iie bağlantı kurmuş­ lardı. Fakat bu çeşit ilişkinin ne fikrî ve dinî, ne de ekonomik ve siyasal bir önemi ve sonucu oldu. Macar, Hırvat, Boşnak, Dalmaçyalı ve Arnavut asıllı ve genel olarak Bogomil vesair Hıris­ tiyan rafızîliği alanlarından gelen Osmanlı kul-devleti adamları­ na kafaca uygun gelen bu gibi dinsel eylemlere karşı elverişli bir tutum aldılar. Örneğin, Macaristan'da Katolik, Protestan ve Unitaryuş din adamlarının isa'nın kimliği üzerine, Budin paşa­ sının huzurunda ilahiyat tartışmaları yaptıklarını görüyoruz. Fakat yeni Avrupa ile tanışmanın daha önemli yanı, Batı Avrupa'nın denize dönük ticarette ve merkantilist politikasının geliştirilmesinde büyük adımlar atan Batı Avrupa ile olanıdır. Amerika kıtası üzerine ilk yazılmış kitap olan «Tarih-i Hind-i Garbî» adlı eser 1583 te yazılmış ve III. Murat'a sunul­ muştu. Bu kitabın yazmalarından birinin kenarına Ömer Talip adında biri, bazı notlar koymuş; bunu bildiren bir tarihçi, bu­ nun 60 yıl sonra yani 1643 te yazıldığını söyler. Bu notta şunla­ rı yazmış: «Şimdi Avrupalı Portekiz ve ingilizler yeryüzünün her yanını öğrenip bütün dünyada gemileri işliyor. Dünyanın önemli iskele, derbent ve limanlarını işgal ediyorlar. Eskiden Hind, Sind ve Çin emtiası Süveyş'e ve oradan Mısır'a gelir, bütün dünyaya oradan dağılırdı. Şimdi o emtia Portekiz, İngiliz ve Felemenk gemileriyle frengistana gidiyor ve oradan dünyaya yayılıyor. 71


Kendilerine lâzım olmayan emtiayı istanbul'a vesair islâm dev­ letlerine getirip beş misli fiyata satıyorlar. Bu yüzden mâl-i Ko­ runa (yani Karun zenginliğine) malik oluyorlar. İslâm memle­ ketlerinde altın ve gümüş bu yüzden azalmıştır. Osmanlı dev­ leti Yemen taraflarını ve kıyılarını, oradan geçen ticareti ele ge­ çirmelidir. Yoksa daha az bir zaman muattal kalırsak Küffar-ı Frenk İslâm vilâyetlerini alıp zaptedeceklerdir.» Bunun yazıldığı söylenen 1643 te Osmanlılar Yemen'i ve Arabistan kıyılarını çoktan zaptetmiş bulunuyorlardı. Bunu ya­ zanın bundan habersiz olmasına imkân yoktur. Onun için bu sözler daha önceki bir tarihte yazılmıştır. Fakat hangisi olursa olsun, bunu yazan, Osmanlıların buraları zaptetmekle altın ve gümüş azalmasının önleneceğini sanmışsa, yanılmıştı. Çünkü asıl nedeni, toprak zaptedilmemiş olması değil, Avrupalıların dış ticaret politikasına ters olan bir dış ticaret politikası güdülmesi idi. Yukarıda anlattığımız merkantilizm politikasının zıddı olan bu Osmanlı dış ticaret politikası, yani ileride anlatacağımız ka­ pitülasyon politikası, Osmanlı politik-ekonomisinin zorunlu bir sonucudur. Onun için burada Osmanlı ticaret politikasının bir iki özelliği üstünde duralım. (1) Ticaret, en çok «Memâlik-i Mahrusa» nın çeşitli bölgele­ ri arasında olan bir ticaretti. (2) Dış ticaret en çok Doğu ticare­ tidir. Mısır, Yemen, Arabistan, İran, Kırım, Kafkas ve Moskof böl­ geleri iledir. Batı ile ticaret en çok İtalyan şehir devletleriyle, bir de Balkanların yukarısındaki Erdel, Polonya gibi yerlerledir. XVI. yüzyıl sonlarına kadar, Batı ticareti başlamış olmakla bera­ ber, Osmanlı tüccarının buralarla ticareti yok gibidir. Olanı da başlıca Rumlar vasıtasiyle, bir de yüzyılın ortalarında gelen ve (önce Yahudilikten Hıristiyanlığa, sonra Hıristiyanlıktan Yahu­ diliğe) dönen Marrano denen Portekizli Yahudiler vasıtasiyle oluyordu. Bunların birincisi en çok kaçakçılık ticareti biçiminde oluyordu, (o zamanlar Akdenizde korsanlık kadar kaçakçılık ta alıp yürümüş bir haldeydi). (3) Devlet, başlıca amacı, siyasal gücünü sağlamak için hazine geliri olduğundan, ticareti sıkı bir kontrol altında tutardı. Bu kontrolünü bir iki mekanizma ile 72


sağlardı: biri loncalarla endüstri üretimini kontrol; diğeri ihtisap adliyesi ile fiyatları tesbit (narh koyma) ve kontroldür. Bir diğe­ ri de tekel verme yöntemidir. Önemli ticaret kollarını devlet, hazineye bir gelir karşılığında bazı ticaret adamlarına tekel im­ tiyazı vererek kendi kontrolü altında tutardı. Nihayet bir de ih­ raç edilecek malların kontrolü vardır. Bazı maddelerin ihracı ya­ saktı. (Rum kaçakçılığı bunun mahsulü). Bazı maddeler, örne­ ğin, altın ve gümüş gümrük resminden muaftı. Kolayca görürüz ki böyle bir iç (ve hattâ dış) ticaret politi­ kası ekonomi ile devlet arasında, Osmanlı sisteminin prensip­ lerine aykırı sonuçlar doğuracak hayli kapı aralıkları bırakır. Os­ manlı sistemi bunun da çaresini düşünmüş: bu da müsadere ve idam yoludur. Ama bir gün gelecek, Osmanlı sisteminin daha fazla yürüyüp yürüyemiyeceğini siyasal güç ile ekonomik ser­ vet arası çatışma tayin edecektir. Siyasal gücün ekonomik tep­ kileri o güce öyle bir çarpış çarpacaktır ki, güç dediğimiz şey, servetin avucuna girecektir. Bu, Osmanlı siyasal sisteminin so­ nu, fakat aynı zamanda ekonomik servet birikiminin de mahvı olacaktır. Bunları ileride göreceğiz. Şimdilik bileceğimiz şudur: XVI. yüzyıl aşamasında, Osman­ lı ülkelerinden Batı Avrupa'ya yönelmiş bir ticaret gelişimi yok­ tur. Buna karşılık, bunun tersi olarak, Batı Avrupa ticaretinin Osmanlı ülkelerine doğru kesin bir yönelişi başlamıştır. Osman­ lı ticaret siyasetinde, ticareti imtiyaz ve tekel verme usulü ile yürütme prensibini aklımızda tutalım; kapitülasyon politikasını tartışırken bize lâzım olacaktır. Osmanlı - Batı Avrupa ticaret ilişkileri büyük deniz yolları­ nın açıldığı, gemi inşaatçılığında ilerlemeler olduğu bir dönem­ de, Akdenizde 1530 lardan 1580 lere kadar yarım yüzyıl süren savaşlar esnasında geleceğin en büyük iki denizci tüccar ülke­ sinin (Hollandalılarla İngilizlerin) Akdeniz ticaret alanına gir­ mesi ile başlar. Gerçi bunlardan önce, Venediklilerden sonra önemli bir ticaret yapan Fransızlar vardı. Mısır'da, Memlûkler zamanında Venediklilerin yanında Fransızlar da o zamanın usu­ lüne göre ticaret etme imtiyazları almışlardı. Osmanlıların Mı­ sır'ı alması üzerine bunlar yenilenmişti. Fakat Fransızlara tanı73


nan imtiyazlarda, geleneksel olarak Venedik ve Ceneviz tüccar­ larına .tanınan haklardan farklı bir şey yoktu. Bu dönemde zaten Fransızların Levant'da (doğu Akdenizde) satılacak malları da yoktu. Daha ziyade Şark mallarını alıyorlardı. Fakat Fransa kralı I. François'nın, Kanunî Süleyman'ın en güçlü rakibi Alman imparatoru V. Kari (Şarlken: Fransızca Charles-ûuaint) ile savaşırken Süleyman'dan yardım sağlamak amacı ile yaptığı bir ittifak teşebbüsünde Fransız elçisi 1536 da Osmanlı padişahından sağladığı bir fermanla yeni bazı ticaret imtiyazları elde etti. Buna göre, Fransa ile ticaret % 5 gümrük vergisinden başka bir kayda bağlı olmayarak serbest olacak, on yıl süre için Fransız tüccarları Osmanlı topraklarında, Os­ manlı tüccarları da Fransa topraklarında vergi ve angaryaya bağlanmayacaklar, Osmanlı ülkelerine Avrupa ticareti Fransa himayesi altında olacak, «eski ahitler» ile (yani eski sözleşme­ lerle) İtalyan tüccarlarına verilen haklar bozulmamak üzere, on­ ların dışındaki milletlerin deniz ticareti Fransız bandırası altın­ da taşınacak; başka devletler de baş vurdukları takdirde onlara da benzeri muafiyet ve imtiyazlar tanınabilecekti. Görüyoruz ki bu, kendi iç ticaretinde tekel imtiyazı verir gibi bir imtiyazdır; farkı, yabancı bir devlet vasıtası ile olmasıdır. Bu çeşit ticaret imtiyazları veren hükümdar vesikalarına Batı dillerinde «kapitülasyon» denmiştir. Bunun ne demek oldu­ ğunu daha sonra göreceğiz. Fransa'ya verilen imtiyazları bil­ diren bu anlaşmanın, daha sonraki kapitülasyonlara bir örnek ve temel olmaktan öteye bir önemi olmamıştır, çünkü Fransız ticareti, Akdenizde henüz daha Osmanlı ülkeleri ticareti ve eko­ nomisi üzerine etki yapacak güçte ve yenilikte değildi. Fransa'­ nın Akdenizde ticaret gücü ve üstünlüğü ancak XVIII. yüzyılda, Colbert zamanında Fransa'da, merkantilist ticaret siyaseti ke­ sin yerleştiği zaman başlamıştır. Fransızlar ancak o zaman Ak­ denize Hollanda ve İngiltere ticaretine kuvvetli ve üstün bir ra­ kip olarak çıkmışlardır. XVIII. yüzyıldan önce, Fransız ticareti ham veya işlenmiş mal satın alma hususunda büyük bir yer tutmuyordu. Onun için 1536 da Fransa'ya verilen ticaret imtiyazı, ekonomik düşünce74


lerle olmaktan ziyade, siyasal düşüncelerle verilmişti. Fransız­ ların ticareti, o zaman başka milletlerin ticaretini taşımak, bun­ lardan Fransız konsoloslarının harçlar vesaire ile bir miktar ge­ lir sağlamasıydı.

Soru 24 : İngiltere ve Felemenk ile ticaret başladı?

ilişkileri nasıl

Fakat 1573 ten sonra, Fransızların açtığı çığırdan asıl fay­ dalanan, yalnız siyasal değil ekonomik amaçlarla gelen İngiliz­ ler oldu. İngilizlerin de daha 1511 den beri doğu Akdeniz (Levant) ülkeleri ile ticareti vardı, ama bu, önemli bir ticaret değil­ di. En çok top endüstrisinde lüzumlu çinko, bir de kurşun gibi madenler getiriyorlardı. İngilizlerin henüz daha tekstil ihracatı üstünlüğü yoktu. Malları buralarda pek geçerli değildi. Getir­ diklerinin karşılığında ipekli, baharat, kuru meyva, zeytinyağı, halı gibi şeyler alırlardı. XVI. yüzyıl ortalarında, hem Osmanlı­ ların hem İngilizlerin İspanya ile uğraşmaları boyunca, bu tica­ ret hemen tamamiyle kurumuştu. Onun için 1553 te özel bir ti­ caret temsilcisi olan Anthony Jenkins te Kanunî'den ticaret im­ tiyazı aldığı halde, İngilizler bunu kullanamadılar. Fakat 1573 te İngilizler Akdeniz sahnesine yeniden, esaslı olarak ve bir daha çıkmamak üzere girince, 1579 dan başlaya­ rak Osmanlılarla temas ve müzakereleri başladı. Önce, Osman­ lıların Fransızlara tanıdığı bandıra tekelinden dışarı bırakılmayı sağlamaya muvaffak oldular. 1581 de, yani Fransızlardan aşağı yukarı yarım yüzyıl sonra ve İspanya ile sulh yapıldığı sıralarda İngilizler ilk kapitülasyon haklarını elde ettiler. Fransız elçisi buna engel olmak için çok çalıştı. Fakat ingilizler padişaha, şehzadelere, hareme, sadrazam Sokullu ile Hoca Sadeddin Efendiye hediye ve komisyonda hayli cömert davrandılar. O zaman, böyle şeyler âdetti ve rüşvet sayılmazdı. Osmanlı devletinin Batıda en büyük tarihçisi olan Von Hammer, sadrazam Sokullu'nun İngilizlerden rüşvet aldığı kanaatinde ise de bu dönemdeki devşirme-kul devleti haline gelen Osman75


lı devletinde bu rüşvet değil, «komisyon» sayılırdı. Başka bir devletle yapılan bir «muamele» için alınan komisyon. Savaş, bir politik-ekonomi eylemi sayıldığı gibi, sulh müzakeresi ile başka devleti vergiye bağlayarak bundan alınan gelir de böyle bir «muamele» sayılırdı. Daha Kanunî zamanında Almanlarla yapı­ lan vergiye bağlama anlaşmalarında padişaha mahsus olana ek olarak sadrazamlara da bir pay, bir komisyon ayrılmıştı. O zaman bu da rüşvet sayılmazdı. Demek ki Türk tarihinde komisyoncu baş vezirlerin ilki Sokullu olmuştur. «Hediye», «komisyon», «rüşvet» denilen eylem­ leri bazı dönemlerde birbirinden bıçak kesimi ayırmak güçtür; birinden diğerine geçiş kıl kadarlık inceliklerle yavaş yavaş olur ve tabiî bir de moral ölçülerimize göre anlam kazanır. Ba­ tı Avrupa tüccarlarının ve merkantilist devletlerinin tüccarlık­ tan gelme elçilerinin de «komisyon» dan «rüşvet» e geçişi hız­ landırmada çok rolü olmuştur. Çünkü bunların rekabeti yüzün­ den sadrazamın komisyonu diye bilinen şeyin baremi yüksel­ meye, artık herkesin açıkça rüşvet dediği seviyeye gelmeye başlıyor. Nitekim, İngilizlerden sonra Hollandalılar (Felemenkler) 1612 de Osmanlı başkentinde sökün edince, bunların elçisi olan Cornelius van Haagen Fransız ve ingiliz elçilerini mat et­ mek için 120,000 dolar (taler) harcamıştı. Yanılmıyorsam, bu, bugünün 300,000 dolarına denk bir paradır. Fransız ve İngilizler ancak 10.000 e kadar çıkabilmişlerdi. Devletsel bir «muamele» için komisyon veren, komisyon hakkını alacak olanla gizli ka­ paklı bir şekilde pazarlığa girişip para kuvvetiyle istediğini elde ettiği zaman verilen «hediye» veya komisyonun adı «rüşvet» olur. ingiliz ticareti, kraliçeden alınan Levant şirketi imtiyazı ile kurulan Levant Company örgütü ile başlayarak, kârda Vene­ diklileri ve Fransızları gerilerde bırakan başarılar sağlamaya başladı. İngilizlerin bazı gösterileri de İspanyollarla Fransızları ifrit ediyordu. İngilizlerin, padişahı ve vezirleri çok eğlendiren bir org gönderme hikâyesini anlatacak değilim. Bunun bir eko­ nomik değeri yok. Başkentte asıl etki yapan gösteri İngilizlerin getirdiği en son model bir kalyon olmuştur. Geminin yapısı ve 76


topları devlet adamları arasında büyük takdir ve hayranlık ka­ zanmıştı. Yani, bugünün Türklerinin anlayacağı, Missouri zırhlısı-vâri ziyaretler daha o zamandan başladı! İspanyol ve Fran­ sız temsilcileri raporlarında «vay namussuz Protestanlar. Kâfir­ lere neler öğretiyorlar?» tarzında sözler de ediyorlardı (İngiliz­ ler ve Hollandalılar, İspanyollara inat, zaten Cezayir ocaklarına Atlantik gemiciliğinin bazı sırlarını da öğretmişlerdi). Osmanlı ülkelerinde başlıca İngiliz ihracat maddeleri olan yünlü kumaş, çinko, kurşun ve silâhlar için istekli bir piyasa ha­ zırdı. Bunun, İngilizler için, en büyük avantajı nakit olarak de­ ğerli maden kaybetmelerine lüzum bırakmamasıdır. O sıralarda İngiltere'de şiddetli bir döviz kontrolü vardı. İngiliz tüccarları­ nın, ancak aleyhe ticaret dengesi olduğu zaman, en az değerli metal ile bu açığın kapatılacağı yerlerle muamelesine müsaade ediliyordu. Osmanlı ülkeleri ise bu bakımdan ideal yerlerdi, in­ gilizler, getirdikleri malları sattıktan sonra karşılığı ile alacak­ ları malları alıyorlar, yine de büyük kâr sağlıyorlardı. Merkanti­ list ticaret siyaseti ile kapitülasyon ticaret siyaseti karşı karşı­ ya geldiği zaman ekonomi açısından ne olduğunu bu basitleş­ tirilmiş şema içinde kolayca anlayabiliriz. İngiliz hazinesinden Osmanlı ticaretine değerli maden çıkmıyor; tersine bu ticaret­ ten onun tüccarının kasasına kâr giriyor. Hikâyenin özü bura­ dadır. iran savaşları dolayısiyle İngiliz kumaşlarına çok ihtiyaç vardı. Osmanlı padişahı yeniçerilerini ingiliz kumaşiyle giydir­ mek zorunda. Yerli endüstri buna yetmiyordu. Ama İngilizler, Osmanlı süper sınıfı için de lüks kumaşlar getiriyorlardı. Bu ku­ maşlar sarayda, vezir konaklarında, ulemanın ekâbiri arasında çok rağbetteydi. Merkantilist ekonomi doktrininin en tanınmış temsilcisi olan Thomas Mun'a göre, XVII. yüzyılın ilk yirmi yılında kuma­ şa talep üçte bir artmış. 1635 te 24 - 30 bin parça kumaş git­ miş. Bunun yarısı İstanbul'a, yarısı izmir ve Halep'e gitmişti. İs­ tanbul'a gidenlerin çoğu saraya ve ekâbire satılıyordu. Bir kıs­ mını da Osmanlı tüccarları alıp, Bursa'dan yılda 5 - 6 kere kal­ kan kervanlarla İran'a ihraç ediyorlardı. Yani Osmanlı tüccar77


larına da biraz iş çıkıyordu, ingiliz ticareti ile kumaştan sonra çinko, kurşun, hattâ kürk gelirdi. İngilizler daha sonraları Hint ürünlerini bile getirmeye başladılar; çünkü geleneksel baharat ticareti artık ölmek üzereydi. Şimdi İngilizlerin East India şirke­ ti baharatı daha ucuza mal ediyordu. Halep'te eski yoldan ge­ len biberin pavndı 2 şilin olduğu halde İngiliz tüccarları bunu 2,5 peniye yani on kat ucuza satıyorlardı. Yani İngilizler Hindis­ tan'dan mal ithal edip aynı malı Osmanlı ülkelerine kâr ile ihraç edebiliyorlardı! Thomas Mun: «Büyük ölçüde kumaş ihraç et­ memiz sayesinde bütün Avrupa'da biz en kârlı ticareti Türkiye ile yapmaktayız. Bu kâr, Türkiye'den aldığımız bütün malları öde­ yecek kadardır; halbuki diğer milletler bu farkı değerli metal ile ödemeye mecburdurlar» der. İngiliz elçisi Sir Thomas Roe, 1626 da şirketin Osmanlı ülkelerine yılda 250,000 İngiliz sterlin pavnd değerinde ihracat yaptığını tahmin ediyor. 1637 de sade iki gemideki malların değeri 200,000 sterlin kadarmış. İthalâtta epey. 1617 de gelen bir gemi 180,000 sterlin değerinde mal ge­ tirmiş. İngiliz tüccarları eşya mübadelesi ve değerli metalle den­ gesi olmayan zamanlarda da aleyhe durumun çaresini bul­ dular. Doğu Akdenizde İngiliz mallarına piyasa olmayan yer­ lerden almak zorunda oldukları mallar için Portekiz'den ge­ çerken ucuza İspanyol gümüş parası satın alıyorlar; bazan Portekiz'den, Brezilya'dan ithal edilmiş mal yüklüyorlar; sattık­ larında bunlardan yüzde yüz kâr ediyorlardı. İstanbul'a mal götürdükleri zaman oradan alacakları mal çok azdı. İstanbul'­ da sattıklarına karşılık oradan değerli nakit alıyorlar, bununla Osmanlı ülkelerinin diğer limanlarında kendilerine lüzumlu malları alıyorlar, bunları da ingiltere'de sattıklarında müthiş kâr ediyorlardı. Bu çok becerikli İngiliz tüccarları Marsilya'nın kıl kuyruk küçük burjuva batakçı tüccarları cinsinden değildi. Önemli, zengin, yarı aristokrat zatlar; içlerinde sarayın en yakın adam­ ları, Sir olanlar, büyükelçi, iktisatçı ve Lord olanlar vardı. Kral Charles'a, Londra belediyesine borç para veriyorlardı. Şirketin 78


birçok tanınmış üyeleri arasında Londra Belediye Lordu olan­ lar var. İstanbul'da da bol hediye verecek güçte idiler. 1583 ten itibaren Levant şirketinin başındakilerden olup maaşını şirketten alan, fakat İngiltere hükümetinin de elçisi olan Harborne, imparatorluğun belli başlı ticaret merkezlerin­ de (istanbul, İzmir, İskenderiye, Kahire, Halep, Şam, Trablus, Kudüs, Sakız ve Kıbrıs'ta) konsolosluklar ve (Fransızların echelle, İngilizlerin factory dedikleri, çok defa hanlara yerleşmiş olan) ticaret evleri açtı. En çok ham ipek, pamuk, kuru üzüm, zeytinyağı, mazı, tiftik gibi ham maddeler alıyorlardı. İngiliz seyyahı Moryson, XVII. yüzyıl başındaki durumu bir iki cümle ile çok iyi hülâsa etmiş. Şöyle diyor: «Bu şehirde (ya­ ni Halep'te) büyük faaliyet var. Bütün Asya ve Doğu ülkeleri­ nin ürünleri buraya veya Mısır'da Kahire'ye gelirdi. Portekizli­ ler, Hint yolunu bulmadan önce bütün o mallar bu iki şehirden sağlanırdı. Bu ticaret Venedik ile birkaç İtalyan şehrinin teke­ linde idi. Sonra Portekizliler Hindistan'la ticarete girişerek bu ürünleri ve daha çeşit malları, istedikleri fiyata Avrupa'ya ta­ şımağa başladılar. Böylece İtalyanların ticaretinin çoğu elle­ rinden gitti. Daha sonra Fransa kralı büyük Seigneur'le (Os­ manlı pâdişâhı ile) anlaşma yapınca Marsilya da bu ticarete ortak oldu. Zamanımızda ise Kraliçe Elizabeth'in idaresinde, Venedik ve Fransız tacirlerinin bütün direnmelerine rağmen. İngilizler de aynı imtiyazları elde ettiler. Londra'daki Türkiye şirketi (yani Levant şirketi) bütün kumpanyaların en eskisi oldu; sessiz sadasız bu ticaretin getirdiği emniyet ve kazançtan bol bol faydalandı.» İngilizler Doğu Akdeniz ticaretinde Venediklileri endüstri ürünleri açısından da geçmeye başladılar. Osmanlı ülkelerinde alışılmış olan Venedik kumaşlarının taklitlerini daha ucuza ya­ pıp getiriyorlardı. İngiltere'de yün iyi olduğundan bunların ka­ litesi de daha iyi oluyordu. Sonra İngilizler Venedik ve Fransız­ lardan farklı olarak getirdikleri mallardan yüzde iki daha az gümrük veriyorlardı (İngilizler % 3, ötekiler % 5). Bunun neden böyle olduğunu anlayamadım. Bu konuda yazan İngilizce kay­ naklar bunu rüşvetle izah ediyorlar. Bu elçiler ve tacirler ve on79


ların yazılarına dayanarak yazan yazarlar Doğululara rüşvet ve­ rerek kendi lehlerine kâr sağlayan muafiyetler edindiklerini öğüne öğüne yazmakta sakınca görmüyorlar. 1645 Girit savaşları Venedik'e bir yıkım oldu. Daha 1630 dan itibaren Venedik, Akdenizde ticaret alanından tasfiye edil­ mek üzereydi. 1680 de Halep'teki konsolosluklarını kapamayı düşünüyorlardı. Fransızlar ise, Osmanlı ülkeleriyle ticarete in­ gilizlerden önce başladıkları halde XVI. yüzyıl sonunda Fran­ sa'yı saran din savaşları yüzünden Levant ticaretini kaybetmiş bulunuyorlardı. İngilizlere kapitülasyonlar verilmesi aleyhine bo­ yuna çalıştıklarından ingiliz «privatee'r» leri (korsanlara bu dö­ nemde verilen daha kibarca bir ad) ve Cezayir korsanları Fran­ sız gemilerine Akdenizi haram etmişlerdi. Fransızların Akdeniz­ de bandıra tekeli de yok edildi. XVII. yüzyıl ortalarından itiba­ ren Akdenizde Fransız ve İspanyollar da rastladıkları ingiliz ti­ caret gemilerine saldırıp batırıyorlardı. Akdenizde ticaret üs­ tünlüğü için bir boğuşma dönemi açılmıştı. Sonuçta parsayı vu­ ranlar İngilizler ve Felemenkliler oldu. Felemenkliler, bir ara İngilizleri bile korkutacak ölçüde önem kazandılar. Akdeniz ticaretinde, kısa süre içinde, yalnız kendilerinden bağımsızlıklarını kazandıkları İspanyollara karşı değil, ingilizler ve Fransızlara karşı da önemli bir rakip oldular. Felemenkliler 1597 den sonra Fransız, daha sonra ingiliz bandı­ rası altında ticaret yaparken 1612 de Van Haagen'in Esedî altın­ ları sayesinde onlar da doğrudan doğruya ticaret imtiyazları al­ dılar. Soru 25 : Yeni Avrupa ticaretinin niteliği ne idi? Batı Avrupa ticaretinin Akdenize girmesi, bura ticaretin­ de bir devrim oldu. Bu ticaret, artık eski baharat yani Hint mal­ ları ticareti. Doğu ülkelerinin diğer lüks eşyalarının ticareti de­ ğil. Venediklilerin ustası oldukları bu ticaretin Avrupa'da mo­ dası geçiyordu. Artık Venedik balyozlarının da, Vasko da Gama'ların da devri kapanmıştır. Bundan sonra, İngiltere'nin İs­ tanbul'da (ve daha sonra Hindistan'da) elçisi olan, yazdığı ra80


porlarında Osmanlı imparatorluğunun ölmeye mahkûm olduğu­ nu matematik bir kesinlikle devletine bildiren Sir Thomas'ların dönemi açılıyor (elçinin kendisi de Türkiye ticaretinde ortaktı. Sonra, Hindistan'a sefir olduğunda Doğu Hind şirketi ile de or­ taklığı var mı idi, bilmiyorum). Avrupa'da artık eskiden kralların ve soyluların kullandığı maddeler ya ucuzlatmış, daha çok sayıda kişilerin alabileceği maddeler haline gelmiş, ya da feodalizmin tasfiyesi ile bazı lüks maddelerin müşterileri azalmıştı. Eski Doğu baharatı gibi şeyler yerine kahve, tütün, kakao, çay gibi lezzet ve zevk verici maddeler, bütün direnmelere rağmen, halk arasında tüketim maddeleri olmağa başlamıştı. Krallar ve tüccarlar artık Doğu malları getirtme derdinden ölmüyorlar. Hazineleri ve endüstri­ leri için Doğu limanlarından ham madde almak, onlara kendi yapılı maddelerini satmak, Avrupa dışındaki deniz aşırı ülkelerin bazı tüketim ham maddelerini ucuza alıp, yine deniz aşırı baş­ ka ülkelere satmak ve değerli metal stoklarını dışarıya kaçır­ mamak işleri ile uğraşıyorlardı.

Soru 26 : Kapitülasyon ne demektir? Kapitülasyonlar, ulusal kurtuluş savaşının başına kadar Av­ rupa diplomasisinde çok lâfı edilen, bunların yarattığı siyasal boyunduruğa karşı savaşmada Türkleri çok uğraştıran bir po­ litik veya diplomatik konu haline geldiğinden bu konu üstünde­ ki bilgilerimizin çoğu karışık, belirsiz, ya da yanlıştır. İşin bu yanı, sonradan emperyalizm diplomasisinin kopardığı gürültü­ den doğmuştur. Aslında kapitülasyon, XVI. yüzyıla kadar her yerde bilinen çok yerde uygulanan bir usulden doğma bir terimdir. Sözcük Lâtince Capitula (yani başlıklar) sözcüğünden gelir. Bir imtiyaznamede birer birer yazılı madde başlıkları demektir. XIX. yüzyı­ lın ikinci yarısına kadar Osmanlıcada hiç kullanılmazdı. O za­ man da bunlara yanlış olarak «Uhud-u Atîka» yani «eski bağ­ lanmalar» denirdi. Fakat yanılmıyorsam, ondan önce iki teri81


min ikisi de kullanılmazdı. Osmanlı tarihlerinde de galiba bun­ lardan zaten hiç söz edilmez. Çünkü iş, Osmanlıların iç ticaret­ te de kullandıkları tekel ruhsatı ve imtiyazı vermekten başka bir şey değildir. Onun için Batıda sonradan anlaşılan anlamda ka­ pitülasyonlar üzerinde öğrendiklerimizi hep Fransızca veya İngizlice yazılardan öğreniriz. Bunun belki başlıca nedeni, XVI. yüzyıl ve daha sonraki Os­ manlılar için bir padişah fermanı ile tüccarlara imtiyaz ve tekel hakları tanımanın çok olağan, âdi bir iş sayılmasıdır. Bu usul Osmanlılara özgü bir usul de değildir. Osmanlılardan önce Bi­ zans da Venedik, Ceneviz tüccarlarına böyle madde madde bil­ dirilen ticaret imtiyazları verilirdi. Avrupa'da da aynı usul var­ dı, hattâ XVI. yüzyıla kadar. Örneğin, Venedik tüccarlariyle Al­ manya kuzeyinde Baltık kıyılarındaki Hanse şehirlerinin tüccar­ larına İngiltere'de verilmiş kapitülasyonlar vardı. Bu tüccarlar İngiltere'den ham yün alırlar, Felemenk ve Almanya'da bunları dokutarak yünlü kumaş yaparlardı. İngiliz tüccarları, kendilerini bu yabancı tüccarlarına verilen imtiyazlara karşı korumak için birleşerek hükümetleri üzerinde yaptıkları baskılarla 1534 te Ve­ nedik'in kapitülasyonlarını, 1599 da Hansalıların kapitülasyonla­ rını kaldırttılar. Ondan sonra, İngiliz yünlü dokuma endüstrisi gelişmeye başladı. İngiliz kralları, bu yabancı tüccarlara imti­ yaz vererek Osmanlı hükümdarları gibi, karşılığında hazineleri­ ne bunun ücreti olarak gelir sağlarlardı. Hazine menfaati yeri­ ne, yerli endüstrinin gelişmesini sağlama, lehe ticaret dengesi siyaseti açısından daha lüzumlu olduğu anlaşılınca İngiliz kral­ ları bu kapitülasyon imtiyazı vermeden gelen hazine gelirlerini kaybettiler ve tüccarların ve endüstricilerin istediğini yapmağa mecbur oldular. Osmanlı devlet adamları ise böyle bir toplum sınıfının bas­ kısı altında olmadıklarından tam bunun tersine yönde gittiler. Eskiden beri Venedik veya hattâ Fransız tüccarlarına Bizans ve­ ya Memlûk devleti tarafından verilen imtiyazları tanıdıkları gibi, Batı Avrupa ticaretinin Akdenizde görünüşünden sonra onlara da daha geniş haklar kapsayan yeni ticaret imtiyazları verdiler. Sınıf çıkarı değil hazine çıkarı böyle gerektiriyordu. 82


Daha geniş haklar kapsayan imtiyazlar oluşunun nedeni şudur. Eskiden verilen ticaret imtiyazları sadece yabancı tüc­ carlara yabancı malları getirme ve yerli malları alıp götürme müsaadesini verirken ve bunu kolaylaştırıcı bazı imtiyazlar ta­ nırken, XVI. yüzyılda Kanunî Süleyman zamanında ve galiba sadrazamı ibrahim Paşanın gayretleriyle (çünkü verilecek im­ tiyaz veya tekelden ona da büyük bir komisyon verilecekti) im­ tiyaz Fransız tüccar loncalarına değil, Fransız devletine veril­ di. Daha önce söylediğim gibi, Fransa ile siyasal bir ittifak kur maya yardımı olsun diye. O zaman, her yerde uygulanan ve Os­ manlıların kendi hükmettikleri yerlerdeki tüccarlara da sık sık verdikleri ticaret tekeli imtiyazı verme işi sadece bir ticaret işi olmaktan çıkarak iki devlet arasında bir nevi ticaret muahedesi şekli almaya başladı. Yahut da, hiç değilse Avrupa devlet adam­ larına o anlama gelmeye başladı. Cevdet Paşanın dediği gibi Osmanlı devleti kendini güçlü bildiğinden ve Avrupa'ya ticarete gidecek tüccarı da zaten olmadığından bu anlaşmaların karşı tarafı da bağlayıcı bir antlaşma olup olmamasına önem verme­ miş (aslında Cevdet paşanın bu yargısı tam doğru değil; çünkü kapitülasyon metinlerinde Osmanlı devleti tüccarlarına da ve­ rilen bir imtiyazın karşılığının uygulanacağı yazılıdır, ama bun­ lar anlaşılan sadece yazıda kalmış). İki olay dolayısiyle, Kanu­ nî Süleyman zamanında Osmanlı devletinin kendi himayesinde bulunan (ve Portekiz'den kaçıp İstanbul'a gelen) Yahudi kadın banker Dona Gracia Nasi ve onun yeğeni ve damadı Yusuf Nasi'nin ticaret çıkarları için müdahalede bulunmuştur. Birincisin­ de o zamanın Yahudi aleyhtarı olan Papa, Ankona şehrindeki dönmelikten dönme yani Hıristiyanlıktan tekrar Yahudiliğe dö­ nen Portekiz Marranolarına karşı açtığı bir savaşta, o şehirdeki ticaret ajanlarının mallarını müsadere edip kendilerini hapse at­ mıştı. Padişah Papaya yazdığı nazikâne bir mektupla bu tüc­ carların kendi hazinesine borcu olduğunu ve Papanın bu hare­ keti yüzünden hazinesinin zarar gördüğünü hatırlatıyor. Papa, korkmuş olacak ki, isteği yerine getirip bunları salıverdi. İkin­ cisi Fransız kralı ile ve Kanunî'den sonra olmuş bir iştir. 1555 te Fransız kralı II. Henri paraya sıkıştığından yüksek faizli bir :

83


istikraz tahvilâtı çıkarmış. Yahudi sarrafların gayretiyle, elinde büyük servet bulunan vezirler bu istikraza hayli para yatırmış­ lardı. Bunlardan biri de yine Yusuf Nasidir. (II. Selim'in banke­ ridir şimdi). Yusuf Nasi'nin bu istikraz dolayısiyle Fransa kra­ lından 150,000 duka alacağı vardı. Belki de Osmanlı vezirleri ile ortaklığı da vardı. Nasi paralarını istediği zaman Fransız hü­ kümeti vermek istemedi. Bir alay diplomatik tartışmalar olduk­ tan sonra Osmanlı hükümeti Yusuf Nasi'nin alacaklarına karşı­ lık olarak Osmanlı limanlarında bulunan Fransız gemilerini ve yünlerini müsadere etti. Fransız elçisi protesto ediyorsa da bir şey yapamadığına bakılırsa Fransızların da bu işte bir dalavere çevirdiklerini sanıyorum. Bu gibi müdahaleler dışında, kapitülasyon anlaşmalarına dayanarak Osmanlı tüccarlarının anlaşma yapılan memleketler­ de'karşılık bir imtiyazı kullandıkları duyulmuş bir şey değildir. Yani bu imtiyazlar tek yanlı olarak kalmıştır. Osmanlı devlet adamlarının dalgaya geldikleri (yoksa acaba biliyorlar mı idi?) nokta artık tüccarlara değil, yabancı devletlere imtiyaz verdikleri yani eskiden özel ticaret hukuku konusu olan bir işi milletler­ arası özel ve tüzel hukuk plânına sokmuş olmaları noktasıdır. Daha sonraki yüzyıllarda bunun arkasından çok siyasî dâvalar çıktı. Ama bizim konumuz sadece işin ticarî ve ekonomik yanı­ dır. Kapitülasyonlar denen ticaret imtiyaz ve tekeli vermenin asıl önemli olayı, evvelce de söylediğim gibi, İngilizlere verileni­ dir. «İngilizlere» diyorum, çünkü verilen İngiliz tüccarı mı, İn­ giliz Levant şirketi mi, yoksa İngiliz devleti mi belli değil. Gali­ ba hepsi birlikte, çünkü, Kanunî Süleyman zamanında, Fransız­ ların kapitülasyon aldıkları sıralarda bir İngiliz tüccarı da tica­ ret imtiyazı almıştı. Fakat arkasında İngiliz devleti yoktu. O za­ man Osmanlı başkentinde İngiliz elçisi bile yoktu. Onun için bu tüccar bu kapitülasyondan hiç faydalanamamıştır. Fakat III. Murat zamanında, evvelce Fransa ile olduğu gi­ bi, yine siyasal bir düşünce ile kraliçe Elizabeth'in elçisi sıfatiyle, gerçekte bu kraliçenin Levant limanlarında ticaret yapma 84


tekeli için berat verdiği (yani bu şirkete mensup olmayan hiç bir ingiliz tüccarının böyle bir ticaret yapması yasak demektir) Levant Şirketinin bir tüccarı olan elçi ile yapılan anlaşma ingi­ liz kapitülasyonlarının başlangıcı olmuştur. Merkantilist politi­ kada Fransızlardan önde giden İngilizler, Fransız kapitülasyon­ larından ders almışlar demek. (Bu defaki siyasal neden İngilte­ re'nin Osmanlıların savaştığı İspanya ile savaş halinde olması­ dır. Kraliçenin bu ortak düşmana karşı savaş isteğine karşılık Osmanlı devleti ticaret kapitülasyonları verdi. Bu işte de zama­ nın sadrazamı Sokullu ile nüfuzlu bir hoca olan tarihçi Sadeddin Efendi, nedense, çok gayret sarfetmişler. Hoca efendiye bunda her halde hatırı sayılır bir komisyon düşmüş olsa gerek). Demek ki Osmanlılar, eskiden mahallî bölgeler arası tica­ reti kolaylaştıran ve düzenleyen veya yabancı tüccarların ken­ dilerine verilen imtiyazları sağlayan bir usulün ötesine giderek ticaret mülâhazalarından ziyade siyasal mülâhazalarla kapitü­ lasyon eylemine siyasal bir müeyyide kendiliklerinden verdiler. Bu yüzden, bunları yüzyıllar sonra bağlayıcı antlaşmalar sayan güçlenmiş Avrupa devletlerine meram anlatmak için çok Os­ manlı ve Türk devlet adamının göbeği çatladı, yüz binlerceTürk halkının kanı aktı, çekmediği ıstırap kalmadı. Osmanlı devlet adamlarının bu anlaşmaları İslâm hukuku­ na göre bile yapılmış değildi. Bu imtiyazlarda, bu hukuka aykırı maddeler bulunması bunu gösterir. Osmanlılar zamanında İs­ lâm hukukunun en önemli medenî kanun kitabı sayılan ve XVII. yüzyıl sonlarına doğru düzenlenmiş olan «denizler kavuşağı» adlı ve herkesçe «Mülteka» diye bilinen kanun kitabında şöyle bir madde var: «Bir müstemin (yani Hıristiyan ecnebi) İslâm toprağında oturabilir. Oturduğu sürece vergiden muaftır. Ancak bir yıldan fazla oturursa zimmî sayılır (yani İslâm ülkesine yer­ leşmiş Hıristiyan). O zaman zimmîye borç olan vergiye tâbi olur.» Kapitülasyonlarda ise, yabancı tüccarlar ister geçici, is­ ter daimî oturan olsun, vergiden muaftılar Eskiden Batıda devletin egemenliğinin kendi toprakların­ daki bütün kişiler üzerine de olduğu kavramı ve birbirine ya­ bancı ülkelerin kişilerinin, sulh ve savaş zamanlarındaki hukuk 85


ilişkilerini düzenleyen milletler hukuku yoktu. Halbuki bu cil­ din önsöz'ünde söylediğimiz gibi, Osmanlılarda «mülk» ve «dev­ let» prensipleri yalnız kişiler üstüne değil, bütün topraklar üze­ rine de padişahın en üstün güç sahibi olduğu kavramına da­ yanırdı. Onun için, eskiden şehirlerin tüccarlara verdiği müsaa­ deleri padişahın vermesi Osmanlı sisteminin temeline tüm ay­ kırı bir eylemdir. Gerçi, söz konusu hakları vermek padişahın iradesine bağlıdır. Süresini de o tayin eder. İstediği zaman da geri alabilir. Fakat gerçekte, verileni geri almada kullanılan öl­ çü savaş halinin olmamasıdır. Eskiden yabancı bir devletin sa­ vaş halini bırakıp sulh halini seçmesi Osmanlı hazinesine bir «sulhu satın alma» parası olan haraç gibi bir vergi vermeyi ge­ rektirirdi. Kapitülasyon siyaseti ile, Osmanlı devleti başka dev­ letlerin kendisi ile sulh halinde oluşunu, kendi ülkelerinin sınır­ ları içinde ticaret yapan yabancılar üzerinde egemenlik hakkın­ dan vazgeçmesi vaadi ile ödüyor demektir. Soru 27 : Kapitülasyonlar yabancı tüccarlara neler sağlı­ yordu? Kapitülasyonların yabancı devlet tebaası tüccarların tica­ retine ve genel olarak yabancı devlet tebaası olarak veya onun himayesinde olarak Türkiye'de oturanlara ve onların devletleri­ ne sağladığı imtiyaz ve muafiyetler nelerdi? Kapitülasyon anlaşmaları yapma siyaseti XIX. yüzyıla ka­ dar sürmüştür. XVII. yüzyıl başından sonra verilen başlıca kapi­ tülasyonların tarihlerini gösteren şu listeden, Türkiye'den ayrı­ lan Yunanistan'ın bile kapitülasyon hakları aldığını görürüz : 1615 1680 1737 1740 1746 1761 1782 1783

Avusturya Hollanda İsveç Sicilya Danimarka Prusya İspanya Rusya

1823 1830 1838 1839 1843 1855 1858 1870 86

Sardunya A.B.D. Belçika Hanse Birliği Portekiz Yunanistan Brezilya Bavyera


1536 da Fransa'ya verilen ticaret imtiyaz ve muafiyetleri. Batı Avrupa ticaret devletleriyle daha sonra yapılan kapitülas­ yon anlaşmalarının modeli olmuştur. Bunun başlıca özelliği tam bir ticaret serbestliği garanti etmek, tüccarlara kazaî muafi­ yetler tanımak, vergi muafiyetleri tanımak, yabancı devlet tem­ silcilerine resim ve vergi alma hakkı tanımak, kendi tebaaları üzerinde kazaî eylem uygulama hakkını tanımaktır. Bunlara bir de Hıristiyan reaya ve kutsal makamların hâmiliği hakkını tanı­ mak gibi şeyler de eklenmiştir. Bu yanların bize fazla lüzumu yok. Ekonomik tarih açısından en önemli olanlar (a) gümrük muafiyetleri, (b) vergi muafiyetleri, (c) yargı muafiyetleridir. XVI. yüzyıl ortasından sonra ve bütün XVII. ve XVIII. yüzyıl boyunca Batı devletlerinin en önem verdiği şey, kendi tüccar­ ları için en düşük gümrük tarifesi elde etmekti. Bunlardan biri en düşük tarifeyi elde etti mi, arkasından ötekiler de sökün ederdi. Örneğin başlangıçta İngiliz tüccarları % 5, hattâ % 6 gümrük resmi verirken 1601 de bu % 3 e kadar indirildi. 1601 de İngilizlere verilen kapitülasyon Levant şirketinin refah döne­ minin başlangıcını teşkil eder. Bundan sonraki yüzyılda (zirve noktasına 1716 de erişmiştir) İngilizler yalnız kendi mallarını getirmekle kalmıyorlar, başka ülkelerden aldıkları baharat, şe­ ker gibi maddeleri de getirip satıyorlardı. Bu maddeler başka yollardan geldiği zaman ya yetersiz, ya da daha pahalı oluyor­ du. Bu zirve noktasından sonra Levant şirketinin Osmanlı dış ticaretindeki önemi düşmeye başlar. Çünkü İngiliz ticareti için dünyanın başka yerlerinde daha kârlı işler açılmıştır. Buna kar­ şılık XVIII. yüzyılda Osmanlı dış ticaretinde baş yeri Fransızla­ rın Levant şirketi alır. Gümrük siyasetinde Osmanlı devletinin tutumunun sırf ha­ zineye gelir sağlama düşüncesine dayandığı şundan bellidir ki dışarıya gidecek emtiadan alınan gümrük resmi, dışarıdan ge­ len emtia üzerinden alınan gümrük resminden yüksektir (% 12)! Bu resimlerin ikisini de yabancı tüccarın ödemiş olması siyase­ tin tuhaflığını gidermez. Ancak şunu da gösterir bize: devletin başlıca ilgisi, lehe ticaret dengesi sağlamak suretiyle hâsıl ola­ cak servet fazlasının iç ekonomiyi, tarım ve endüstri alanların87


da, kalkındıracak biçimde kullanmak, yani merkantilizm politi­ kası gütmek değildir. Dış ticaret kazancı yolu ile ekonomik ge­ lişme sağlama fikrinin izi bile yoktur. Tabiî olarak Batı ile Os­ manlı dış ticareti, daima aleyhe açık veren bir ticaret olarak devam etmiştir. Kapitülasyonlarla tanınan vergi muafiyetleri ile ecnebi tüc­ carlar ve kişiler her çeşit vergiden muaftılar. Ticaret evleri dev­ letin malî kontrolünün dışında kalıyordu. Hazine açıkları dola­ yısiyle uygulanan çarelerden biri olarak halka sık sık dolaylı dolaysız vergiler konması teşebbüsleri arasında yabancı tüc­ carları kazanç vergisine tâbi tutmak gibi bir çarenin akla gel­ memiş olması şaşılacak bir şey değil mi? Kapitülasyon imtiyazlarının tanıdığı üçüncü muafiyet, birin­ ci ve ikinci kategori muafiyetlere bayağı bir hukuk müeyyidesi sağlayan muafiyetlerdi. Buna göre yabancı tüccarlar ve tebaa­ lar kendi konsoloslarının uygulayacağı kendi devletlerinin ka­ nunlarının hükmü altında sayılacaklardı. Bu muafiyet, Osmanlı devletinin kendi toprakları üstündeki egemenliğini kısıtlayan bir şeydir; adeta hükümet içinde hükümetçikler kuruluyor, de­ mektir. Ne dereceye kadar yabancı devlet elçileri veya bu muafi­ yetleri veren Osmanlı devlet adamları Osmanlı veya İslâm hu­ kukunun kusurlarından ötürü bu muafiyeti veriyorlardı? Bu gibi mazeretlere yer vermemek için bugünkü hukuk sistemi batılılaştırılmış olduğu halde, zamanımızda bile böyle muafiyetler ve­ rildiğine bakılırsa, o hukukun gerçek neden büyük olduğundan şüphe edebiliriz. Özel hukuk olarak geçen İslâm hukukunun bazı eksikliklerinin yabancı tüccarlarına engel değil, tersine faydalı eksiklikler olduğu da düşünülebilir.

Soru 28 : Kapitülasyon politikası ile merkantilizm karşıla­ şınca ne olur? Evvelce, Osmanlı padişahlık sistemini feodal sistemlerle karşılaştırmıştık. Şimdi onu, Batıda doğmakta olan kapitalist 88


sistemle karşılaştıracağız; daha doğrusu tarihteki şekli ile kar­ şılaşmasını seyredeceğiz. Bu karşılaşmayı en basit şeklinde merkantilist siyasetle kapitülasyon siyasetinin karşılaşması olayında görürüz. Bu iki siyaset, teori açısından birbirinin zıddıdır. Ama ticaret mübade­ lesi ilişkisi kuran iki ülke açısından baktık mı biri ötekinin ta­ mamlayıcısı olur. En iyi merkantilizm siyaseti, en iyi kapitülas­ yon siyaseti güden ülke ile uygulanır. Kapitülasyon siyaseti gü­ den bir ülke, merkantilist siyaset güden bir ülke için ideal bir avdır. Merkantilist ülkelerin karşılaştığı en büyük güçlük, ken­ dileri gibi merkantilist olan ülkelerle olan ticaret ve ödeme iliş­ kilerinde olmuştur. Özellikle ingiltere ile Hollanda arasında. Böy­ le bir ticaret politikası gütmeyen ülkelerle ticaret ise bal börek! Kapitülasyon siyasetinde devlet savaş yapacağı bir devlet­ le uğraşmak için karşılığında daha büyük bir kazanç sağlayaca­ ğı düşüncesiyle muazzam servetler harcayacak; savaş halin­ de bulunmadığı devletlere ise bu savaş halini sürdürmek için muazzam ekonomik kazançlar sağlıyor. Yani çifte zarar! İşin çelişkili yanı burasıdır. Bu da çok hovardaca bir tutum; ingiliz merkantilistlerinin «aklın kanunlarına meydan okuyan bir hal» diyecekleri bir tutum. Fakat gerçekte merkantilist bir ticaret si­ yasetinin bir ülkede tüm başarılı yürümesi için, başka bir ülke­ de böyle hovardalıkların bulunması ideal bir koşuldur. Osmanlı devletinin hem kendi devlet kanununa, hem islâm hukukuna aykırı olarak yabancı devlet tebaasına kendi-toprakları- dışı (exterritorial) hukukun uygulanması müsaadesini ver­ mesi, o devletle sulh halinde oluşunun bir göstergesi olarak an­ laşılıyordu. Bazı padişahların tahta çıktıktan sonra bir kapitü­ lasyon anlaşmasını yenilemeyi geciktirdiği, bazı vezirlerin kapi­ tülasyonlar aleyhine şiddetli bir tutum takındığı, birçok memur ve kadıların bu müsaadelerden faydalanan yabancılara güçlük­ ler çıkardığı olmuştur. Fakat ticaret ve ödeme dengesi ve mer­ kantilist bir ticaret siyaseti bakımından bu kapitülasyon yönte­ minden geri dönüldüğü görülmemiştir. Zaten o gibi eylemlerin yapılması da faydadan çok zarar vermiştir. Çünkü ticaret siya­ seti mülâhazalarına göre değil de siyasî bir mülâhaza ile (yani 89


sulh halini kazanma düşüncesiyle bir devlet aleyhine başka bir devlete «en çok kayınlmış devlet» muamelesi uygulanması) veya yabancı düşmanlığı veya yabancı tüccarlardan rüşvet ko­ parma düşünceleriyle yapılan o gibi direnme eylemleri, mer­ kantilist ekonominin en güçlü silâhı olan «altın» ın karşısında daima mağlûp olmuştur. İngiliz elçisi Sir James Porter, hiç sö­ zünü sakınmadan şöyle yazar: «Türklerin gerçek tanrısı altın­ dır». Eskiden bir nevi diplomasi etiketi eylemi olan «hediye», bu yüzden «adam satın alma» ve «rüşvet» şeklini almıştır. İleride söyleyeceğim gibi, padişahların iç idarede başlat­ tıkları (ve Avrupa'da da uygulanan) «mevki satma» usulünün de zamanla memuriyet alacaklardan rüşvet alma şekline girdi­ ği bir zamana rastlayan, yabancılardan kolaylık sağlama karşılı­ ğı rüşvet alma işi ile elele verince, padişahından gümrükçüsüne kadar bütün Osmanlı idaresi korkunç bir batağın içine sürük­ lenmeye başlamıştır. İleride, dış ekonomi ile iç ekonomi koşul­ larındaki değişmelerin devlet düzeni ve bürokrasi üzerine olan etkilerini tartıştığımız zaman bu konuya tekrar döneceğiz.

Soru 29 : Osmanlılar neden Batı Avrupa ticaretini kapitü­ lasyonlarla teşvik ediyorlardı? ı

Acaba neden Batı Avrupalıların ticareti Akdenize hâkim oluyor? Neden Osmanlılar bunlara yüz veriyorlar, onları bu ti­ carete çeken imtiyazlar bahşediyorlar? Hangi mantık, Osmanlı devlet adamlarının böyle tersine bir yoldan gidişini gerektiri­ yordu? Birinci soruya yukarıda cevap vermiş oluyoruz. İkinci soru önemli ve bizde şimdiye kadar cevabı verilmiş değildir. Tanzimatta kapitülasyonların zararlarının, çok geç olarak, anlaşıl­ maya başlandığı bir zamanda bile Osmanlı yazarları bunu sade­ ce siyasal kötülüğü olan bir şey sandıklarından ve kapitülasyon politikasının yaptığı ekonomik yıkımı görmemiş olduklarından soruyu siyasal bir mazeret biçiminde cevaplandırıyorlardı. Ör­ neğin o dönemin en akıllı adamı olan Cevdet paşa, tarihinde 90


şöyle mazeret gösterir: «01 asırlarda... Frengistanda çok devlet-i aliye tüccarı bulunmadığından, devlet, Avrupalılara muvak­ kat olarak verdiği müsaade ve imtiyazların karşılığını istemeye lüzum görmedi. Gücüne çok güvendiğinden karşılıklı bağlayıcı hükümlere dayanma zorunluğunu hissetmiyordu... Avrupa böy­ le karşılıksız müsaadeleri değişmez bağlanışlar hükmünde tut­ muştur. Sonraları... Avrupalılar çok gelmeye başladılar. Birçoğu yerli gibi oldu, birçok yerliler de onlara karıştı. Böyle binlerce imtiyazlı insanın yurt içinde idaresi güç ve mahzurlu oldu. Bu durumun sürmesi milletler hukukuna aykırıdır ama muahedeler düzeltilemedi.» Bu sözlerde gerçek payı çok. Gene Cevdet Paşanın yukarı­ da naklettiğimiz bir sözünde de görüldüğü gibi, Osmanlı devlet ticaret siyaseti geleneğinde Osmanlı halkının dış ticaret gelene­ ği yoktur, hiç değilse Batı Avrupa dünyasiyle. Buna karşılık dev­ letin, özellikle iki ihtiyaçtan ötürü (yani militer ihtiyaçlar için, bir de devletli sınıfın giyim kuşam ihtiyaçları için) Batı Avrupa ticaretinin getireceği maddelere ihtiyaç vardır. Üçüncü neden, devletin ticaret mübadelesine, daima muamelelerden alacağı resimlerle «hazine nef'i» açısından bakmasıdır. Bu da, şimdiye kadar anlattığımız gibi, Osmanlı sistemine özgü devlet ve top­ lum niteliği ve ikisi arasındaki ilişkinin ne olduğu görüşüyle il­ gilidir. Bu noktayı başka bir Osmanlı tarih yazarının fikirlerini alarak belirtmeye çalışayım. Kendi zamanında artık büsbütün zıvanadan çıkmış olan devlet adamlarına kıyasla aklı başında bir yazar olan bu tarih­ çinin yani Naima'nın aslında doğru olan bir fikrinden nasıl eğ­ ri bir sonuç çıkardığını görmek ilginçtir. Tarihinin dördüncü cil­ dinin 294 üncü sayfasında şöyle diyor: (hafifçe yenileyerek alı­ yorum): «Eski zaman hakimlerinin kitaplarında yazıldığı gibi ya­ bancı ülkelerden gelen lüks eşyasına padişahların rağbet et­ mesi doğru değildir. Onların bunlara rağbet etmesi yüzünden bunlar revaç bulur, memleketin nakit parası ve hazinesindeki değerli madenler bu maddeler yüzünden başka ülkelere gitmiş olur. Daha ziyade kendi ülkesinde üretilen emtiaya rağbet lâ­ zımdır. Böylece değerli madenler dışarı gitmemiş olur. Bu eşya91


dan alınan gümrükler devlete gelir sağlar diyenlere de şu ceva­ bı veririz: başka ülkelerden emtia getirip satanlar, aldıklarının tutarını İslâm ülkelerinin ürünlerinden kendilerine lâzım olan eşyaya verirlerse devr-i dâim şeklinde para memlekette kalmış olur.» Naima'nın buraya kadar yazdıklarında yanlış bir şey yok. Bunları padişahların kürk ve samura harcadıkları servet dolayı­ siyle söylüyordu. Onun için şöyle diyor: «Moskof diyarından ge­ len samur vesair çeşit değerli kürklere verilen parayı, bu mel'unlar İslâm ülkelerinin matalarına harcamazlar. Bunun gibi Hind matalarına da bu kadar hazine serveti gidiyor; Hintliler Osman­ lı ülkelerinden bir şey almıyorlar ve lâzımları da değildir. Gelir­ leri çok, başka ülkelere ihtiyaçları yok. Onun için dünyanın ser­ veti Hind'te toplanmıştır.» Osmanlı ekonomisinin, Rus ve Hind ticareti açısından tica­ ret açığı verdiğini gören Naima, ki bunu ancak zengin sınıfın lüks israfı dolayısiyle görebiliyor, Batı ticareti hakkında bunun tersi olan hükümler verir ve şöyle der: «Efrenç taifesi, çuha ve kumaş getirerek İslâm ülkelerinden yapağı, tiftik, mazı vesair satın alınması yasak olmayan şeyler alıyorlar; gemi dolusu Fe­ lemenk altınını (?) İzmir, Payas, Sayda, İskenderiye limanların­ da boşalttıklarından bunlar etrafa yayılıyor. Öyle ki Ankara böl­ gesi, Halep, Sayda, Trablus, Dürzü dağları bölgeleri bu paralar­ la dolmuştur.» Yani, Naima Batı ticaretinin lehe bir ticaret ol­ duğunu iddia ediyor, ortada lüks maddeler ticareti olmadığın­ dan. Naima'nın çağdaşı olan İngiliz elçisi Sir James Porter ise kitabında şöyle yazar: «Levant şirketinin nizamnamesi, altın olsun gümüş olsun, Türkiye'ye her türlü değerli madenin gön­ derilmesini yasak eder. Türkiye'de yapılacak bütürf satın alma­ lar ancak kendi endüstrimizin yapısı olan maddelerle ödenir. Bu, sonraları kanun ile de teklif edilmiştir.» Daha ileride göreceğimiz gibi, Naima'nın Felemenk altını sandığı sikkeler, İtalyanların, Fransızların, Hollandalıların ve hattâ İngilizlerin getirdiği mağşuş gümüş sikkeler veya düpe­ düz kalp paralardır. Bunların getirilişi, yine ileride göreceğimiz 92


gibi, Osmanlı para sistemini yıkmış, önü alınamamış, ta XIX. yüzyıla kadar sürmüştür. Herhangi bir ticaret, sadece lüks eşya ticareti olmamakla mutlaka bir ülkenin ödeme dengesi lehine bir ticaret olması ge­ rekmez. Naima'da da esas düşünce hazine gelirinin sağlanma­ sıdır. Dış ticaret yolu ile toplum ekonomisinin geliştirilmesi üze­ rine iki kelime bile söylemiş değildir. Merkantilist düşünün en önemli yanı olan bu fikir, bütün Osmanlı yazar ve eylemcilerine tamamiyle yabancı olan bir fikirdir. Onlarca toplum değişmez. Devletin rolü toplumu geliştirmek, değiştirmek değil, değiştir­ memek, olduğu gibi tutmaktır. Ekonomik gelişme ile devlet ida­ resi arasında bir ilişki olduğu yolunda en küçük bir fikir yoktur. Devlet gelişir, büyür; gelişmeli ve büyümelidir. Topluma düşen ödev onu vergileri ile beslemek; ticarete düşen şey resimleriyle hazinesine gelir sağlamaktır. Gümrük ve gümrük tarifesi toplumun ekonomisini (tarımı­ nı ve endüstrisini) korumak için değil, hazinenin faydası için düşünülen şeylerdir. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Batı Avrupa dev­ letleri toplumlarının ekonomisini gümrük tarifeleriyle bir çeşit müstahkem mevki haline sokarken, Osmanlı devlet adamları bunu ancak hazinenin yani devletin malî gücünün sağlanması için düşünmüşlerdir. Böylece, bunlar, farkına varmaksızın, ya­ bancı tüccarların kendi devletlerinin bir vekili oluyorlardı. On­ lara, kendi hükümetlerinin kendi tebaaları olduğu için sağladı­ ğı imtiyazlar gibi imtiyazlar veriyorlardı. Osmanlı devleti sanki Fransız, İngiliz, Felemenk devletlerinin vekili gibi, onların işini, yani merkantilist siyasetlerini, Osmanlı devlet adamları tamam­ lıyor. Adamlar gözlerine, kulaklarına inanamıyorlar. Onun için bunun, bu kadar inanılmaz şeyin rüşvet sayesinde olduğuna ve olacağına iman etmişler. Bu yüzden kendiliklerinden rüşvetsiz hiç bir işe girişmiyorlar. Fakat kapitülasyonların doğuşu ve genişlemesi gibi, baş­ ka diyarlarda uygulanan kolonileştirme siyaseti kadar önemli büyük bir tarihsel olay, sadece rüşvetle, ahlâkla yorumlanacak . bir iş değildir. Batılıların rüşvet teorisine bu kadar önem ver­ mesi ve herkesi buna inandırmaları nedensiz değildir. Böyle 93


bir yorumlama belki bizim de moral duygularımızı heyecanlandı­ rır, ama rüşvet veya belki daha uygun deyimi ile komisyon al­ ma o zaman Doğululara özgü bir şey değildi. Batıda da vardı. Hattâ bu yeni tüccar milletlerin en kibar ve soylularından sayı­ lan İngilizlerde bile. Örneğin, büyük bir ingiliz düşünürü sayılan Lord Bacon bile, Devlet Bakanı olduğu sırada rüşvet alanlar listesinde girmiştir tarihe. Nasıl ki bugün de yalnız geri kalmış ülkelerin başbakanları komisyonculuk yapmıyorlar; Amerika gi-* bi çok zengin, karnı tok bir ülkenin bakanlarının da komisyon aldıkları zamanlar oluyor. Yalnız şu fark var: onların rüşvet almaları ekonomilerini yıkmıyor, ötekilerin alması ise toplumun ekonomisini yabancı bir ekonominin sömürüsü altına koymanın kişisel ücret tarafı­ dır. Bizim Osmanlı tarihçilerimizin hâlâ bugün bile ballandıra ballandıra anlattıkları meşhur her «Sefer-i Hümayun» boyunca, devlet askerî amaçlarla muhtaç olduğu maddeleri sağlamak, hazinesine gümrük geliri almak için toplumun ekonomisini bun­ ların karşılığında satmak şeklindeki bir «Ahitname-i Hümayun» ile kendi toplumunu satıyor. Asıl rüşvet alan, devletin kendisi­ dir. Vezirlerinin aldığı da bu büyük rüşvetin sağlanışındaki zah­ metlerinin bir hediyesidir. Bu çeşit bir devlet ve toplum görüşünün, toplumumuzu idare eden kişiler arasında hâlâ yok olmamış olduğunu okuyu­ cunun kolayca farkedeceğini umarım. Çünkü bütün o kapitülas­ yonları kaldırma, Lozan antlaşmaları edebiyatına rağmen gözü­ müzün önünde 1945 ten başlayarak yapılan birçok imtiyaz ver­ meler, «ikili» anlaşmalar v.b. bize, kapitülasyonların ne demek olduğunun hâlâ anlaşılmadığını gösterir.

Soru 30 : Kapitülasyonlar kalkmış mıdır? ' Hepimizin bildiği gibi kapitülasyonların Tanzimattan sonra başlayan uzun ve gürültülü bir tarihi vardır. Bundan, Avrupa devletlerinin Osmanlı hükümranlık haklarına aykırı kayıtlarla devleti bağladığı inancı yerleşti. Tanzimatta Âli Paşanın kapi94


tülasyonların Paris konferansında kaldırılmasına çalıştığı bili­ niyor. Yeni Osmanlılar, yazılarında kapitülasyonları eleştirmiş­ lerdir. Birinci cihan savaşı yıllarında kapitülasyonların tanınma­ dığı ilân edilmiştir. Ulusal kurtuluş savaşından sonra kapitülas­ yonlar uluslararası muahedeler olarak kaldırılmıştır. Bu uzun savaşa rağmen, saydığım dönemlerin her birinde farklı şekillerle kapitülasyonlar yalnız kalkmamış olmakla sonuç­ lanmamış, yeni yeni kapitülasyonlar da icat edilmiştir. Eski Os­ manlı tarihlerinde kapitülasyonların devlet hazinesi açısından olsun bir eleştirisine şimdiye kadar rastlamadım. Bundan ötürü, kapitülasyonların tarihi hakkındaki bilgilerimiz Fransızca ve İn­ gilizce yazılardan edinilmedir. Meşrutiyet dönemi aydınları ilk defa olarak kapitülasyonlar hakkında yazılmış bir kitabı, Fransızcadan çevrildiği zaman okudular. Fakat bu eserde kapitülas­ yonlar, sadece diplomasi işi gibi anlatılır. Lozan konferansına giden devlet adamlarımızla subaylarımız oraya bu kadarlık bilgi­ lerle gitmişlerdir. Halbuki artık Avrupa ekonomisine lâzım olma­ yan Osmanlı kapitülasyonlarını, Lozan'daki Avrupa diplomatları büyük bir ekonomik kayıba uğrayacaklarından değil, konferans­ ta karşılarına kayıtsız şartsız bağımsızlık tezi ile gelen geri kal­ mış bir topluma bu bağımsızlık fırsatını vermek istememelerinden veya onu yeni kayıtlar altına sokmak istemelerinden kaldırtmamak istemişlerdir. Bu «zafer» den sonra kapitülasyonlar üzerine bazı kitaplar yazıldı. Bunların çoğu İsmet Paşanın başarılarını anlatmak amaciyle ve o zamanki hükümetten bir hediye almak için yazılmışa benziyor. Türkçede tam anlamiyle bilimsel bir kapitülasyonlar incelemesi çıkmamıştır. Böylece, kapitülasyonlar konusu bize ekonomik tarihte, kaynakları, etkileri ve sonuçlan bakımından tam olarak anlaşıl­ mamış bir konu olarak bırakıldığı için kapitülasyonların kalktı­ ğını sanıyoruz. İsimler, unvanlar değişebilir, fakat ekonomik bir süreç olarak öz yani bir toplumun ekonomisinin, o toplumun başındaki devlet tarafından yabancılara verilmiş imtiyazlarla gelişemez hale konuşu henüz kapanmış bir hikâye değildir.

95


III. BÖLÜM PARA DEVRİMİ VE OSMANLI TİCARET VE MALİYESİNE ETKİLERİ

Soru 31 : Kapitülasyonların dış ticaret dengesi ve para değeri üzerine etkileri ne oldu? Şimdi, kapitülasyon politikasiyle yürüyen Batı ticaretinin Osmanlı ekonomisi üzerine olan en önemli ve en devrimsel iki etkisine ve bunların sonuçlarına geliyoruz: (a) Batı Avrupa ile olan ticaret dengesinin kesin ve sürekli olarak aleyhe bir den­ geye dönmesi, (b) Bunun Osmanlı maliyesi ve para sistemi üze­ rine olan yıkıcı etkisi sonucunda ikisi arasında bir «çıkmaz dai­ re» ilişkisi meydana gelmesi. XVI. yüzyıl sonuna kadar Osmanlı dış ticaretinin Doğu ve Batı ülkeleri ile dengesinin ne durumda olduğu hakkında ayrın­ tılı bilgilerimiz yoktur. Fakat değerli maden (altın ve gümüş) akımları yönünden, savaşların yapıldığı yerlerden, eski tarihçi­ lerin bazı kayıtlarından, Doğu ülkeleriyle ticaret dengesinin aleyhe; Batı Avrupa ülkeleriyle ise lehe oldjjğuna hükmedebili­ riz. Osmanlı maliyesinde de, dış ticaret gelirlerinden ziyade transit ticareti gelirlerinin önemli bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Os­ manlı savaşlarının başlıcaları, Asya ile Avrupa arasında transit ticaretinin hazine gelirlerini emniyette tutmak için yapılıyordu. 96


Batı Avrupa ticaretinin Akdenize ve Levant'a (yani Doğu Akdenizin doğu kıyılarına) gelmesi eski Venedik, Ceneviz ve Fransız ticaretini ikinci plâna düşürmekle kalmadı, konu ve ni­ telik bakımından da bu ticareti değiştirdi ve nihayet XVII. yüz­ yıl sonundan itibaren Osmanlı ülkelerinin dünya ekonomisinde­ ki yerine kesin olarak başka bir biçim verdi. XVI. yüzyılın ikinci yarısında bu ticaretin aldığı biçimin Osmanlı ekonomisi için ge­ lecekteki tehlikesi, Avrupalılarca bilinmekle beraber, Osmanlı, devlet adamları için henüz belli değildi. Bundan ötürüdür ki İn­ giliz elçisi Sir Thomas, Osmanlı imparatorluğunun yıkılmaya mahkûm olduğunu gözünü kırpmadan söyleyebiliyordu. Yeni Avrupa ülkelerinin Doğu ülkelerine satacağı fazla önemli ve de­ ğerli mallarının bulunmaması, Osmanlı devlet adamlarına, duru­ mun ileride de hep böyle olacağı sanısını vermiş olsa gerektir. Fakat XVII. yüzyıldan sonra, evvelce anlattığımız merkanti­ list siyasetler ve gelişmelerle birlikte durum değişmeye başladı] Bu ülkelerin kesin politikası, daha çok ham madde almak, müm­ kün olduğu kadar işlenmiş madde satmaktır. XVII. yüzyıl ortala­ rında Sivas ve Kayseri gibi yerlerde bile orta halli halk Londra çuhasından elbise giyiyormuş. Buna karşılık, deniz yollariyle ticarette bulunan güney ve batı Avrupa ülkelerine endüstri eş­ yası gittiğine dair bir kayda rastlanmaz. Demek ki, Osmanlı ül­ kelerinde endüstri daha çok gerileyecek, Batı Avrupa ülkelerin­ de daha çok ilerleyecek ve sonunda büyük endüstri devrimi aşamasına kadar bu hep böyle gidecektir. Fakat henüz daha bu aşamaya gelinmemiş olduğu için Osmanlı devlet adamları dün­ yanın farkında değillerdi. Dış ticaret ilişkilerinin ülkelerarası ödeme meseleleri dola­ yısiyle, ülkelerin kendi paraları üzerine etkisi de çok önemli ve başlı başına bir hikâyedir. Yeni Batı ticaretinin sözünü ettiği­ miz bu iki etkisi içinde, görülmesi en güç olanı ve geleceğinin önceden sezilmesi bakımından en çok kavranamayacak olanı bu ikinci etkidir. Bu etki, bu aşamada Osmanlı devletini idare edenlerin (ihtişam döneminin arkasından gelen ve korkunç bir boğuşma içine düşen kulların) çözemeyeceği; tersine, çare di97


ye her attıkları adımla işleri büsbütün berbat etmelerine yol aça­ cak olan bir etkidir! Bunun bir benzeri İspanya'da oldu. Bunların önlenememesi; tersine, XVII. ve hattâ XVIII. yüzyıl­ lar boyunca gittikçe artan bir tempo ile bu etkilerin sürüp git­ mesi, Osmanlı devlet maliyesini şiddetli bir buhran içine düşür­ dü. Eskiden alışılmış metodlarla baş vurulan çareler, buhranı gidermek yerine Osmanlı yazarlarının «ihtilâl» dediği genel iç zıtlaşmalar ve çatışmalar dönemini açtı. Bu yüzden, XVIII. yüzyıl sonunda yani Tanzimat döneminden yarım yüzyıl önce, eski Os­ manlı devlet sistemi bir politik ve toplumsal koma haline girdi. Bu ikinci çeşit etki, Doğuya büyük deniz ticaret yolunun açılmasının değil, (Amerika'nın bulunuşu ile Avrupa'ya akan gü­ müş ve altın madeninin Batıda yarattığı «Fiyat devrimi» nin dal­ galarını Osmanlı ülkelerine getiren bir araç olarak) yeni Batı ti­ caretinin yaptığı etkidir. XV. yüzyılın ikinci yarısı ile XVI. yüzyı­ lın ilk yarısını kapsayan yıllarda Osmanlılar, Akdeniz ekonomi­ sini tehlike altına sokan deniz aşırı ve kıta arkası sarkmalarla savaşırken ve bir imparatorluk kurarak bunun getirdiği serve­ tin sağladığı güven duygusu içinde bulundukları bir anda, tica­ ret kapılarını Batı Avrupa Atlantik ekonomisine açmakla, o sa­ vaşlardan daha ciddî bir savaşın kapılarını açmış olduklarının hiç farkında değillerdi. Bu ticaretin çok faydalı olduğunu, dev­ letin hazinesine gelirler, orduya gerekli eşya ve silâhlar ve bü­ yüklerin keselerine dolgun komisyonlar getirdiğini görüyorlardı. Şimdi bundan sonraki sayfalarda bu sanının nasıl bir hülya ol­ duğunu, hepsinin tam tersinin nasıl gerçekleşmiş olduğunu gö­ receğiz. Yeni ticaret ilişkileri ve arkasından getirdiği ödeme ve pa­ ra kuru meseleleri, bizim Osmanlı tarihlerinde hiç anlatılmaz. Hele, bunların kapitülasyon politikası ile ilişkisi olduğundan hiç söz edilmez. Zaten Osmanlı yazarları, kapitülasyonların farkın­ da bile değillerdir. Kapitülasyonlar gereğince uygulanan ticaret politikasını pek normal bir şey saydıklarından böyle olduğu sanısındayım. Onun için bu tarihçilerden ticaret dengesi ve kambiyo me­ seleleri ile (idare edici tabaka içinde yarattığı boğuşmalardc 98


asıl dâva olduğu için yakından bildikleri ve çok sözünü ettikle­ ri) para değerinin düşmesi olayı arasındaki ilişki üzerine, bize faydalı olacak bilgiler gelmiyor. Bunu ancak başka kaynaklar­ dan sağlanan vesikaların incelenmesiyle öğrenebileceğiz. İs­ tanbul'da Prof. Ömer Barkan ile Ankara'da Prof. Halil inalcık ve yetiştirdikleri genç araştırıcılar bu yolda çalışıyorlar. Bu çalış­ malardan geleceğin Osmanlı ekonomik tarihinin en karışık yan­ ları aydınlığa çıkacaktır. Burada, şimdiye kadar bilebildiklerimizin yardımı ile konu­ yu mümkün olduğu kadar basitleştirerek işin bu yanını anlat­ maya çalışacağım. Fakat ilkönce, genel olarak, o zamana özgü bazı noktaları tanımamız gereklidir.

Soru 32 : O zamanki dış-ticaret ve para meselelerini anla­ mamız için neleri bilmemiz gerektir? Bugün alıştığımız, günlük hayatta tanıdığımız para sistemi ile XVI. yüzyılın ve sonrasının para işlerini kavramak kolay de­ ğildir. Biz, bugün, hemen hemen gümüşün, hele altının yüzünü görmeden yaşarız. Çevremizde kâğıt paralar, çekler, senetler, bonolar dolaşır durur. Para diye bildiğimiz madenî ufaklıklar­ dır. Madenlerinin de pek fazla bir değeri yoktur. O zamanın insanları ise, ister küçük ister büyük işlerinde olsun, altın ve gümüş gibi değerli madenlerden yapılma halis veya az karışık bir para dünyası içinde yaşarlardı. Yani kullan­ dıkları paranın değerinde, içlerindeki değerli madenin (altın ve­ ya gümüşün) kendisinin değeri önemli bir rol oynardı. Hatırı­ mızda tutacağımız birinci nokta bu. Sonra bir de kullanacağımız bazı terimleri tanımamız ge­ reklidir, örneğin, biz bugün «nakit» denen şeye «para» diyoruz. Halbuki aslında «para» bu demek değil. Bugün kullanmadığımız bir terimle «sikke» denen şeyin bir çeşidi (IV. Murat zamanında kesilmiş 3 akçelik bir sikke) veya bir «kuruş» un kırkta biridir. Ama bu «kuruş» da bizim bugün kullandığımız kuruş değildir. Bugün kullandığımız anlamda bu «para» ve «kuruş» söz99


cüklerini kullanarak Osmanlı iktisat tarihinin bu yanını anlama­ ya kalkarsak her şeyi yanlış anlamış oluruz. Para konuları ve hesaplan herkesi ürküten bir iştir. Mümkün olduğu kadar bu güçlüğü yenmemiz gereklidir. Bu çok karışık ve çok «dolap» lı işleri birazcık anlayabilmek için, o zamanın bazı terimlerini kul­ lanmak zorundayız.

Soru 33 : Sikke ve akçe nedir? Bunların en başında «sikke» ve «akçe» sözcükleri gelir. Sik­ ke, devletin darphanesinin kestiği altın, gümüş, bakır veya bun­ ların karışığından yapılma yuvarlak yassı parçacıktır. Bugün 25 kuruşluk veya bir liralık gibi olan bu madenî nesnelere «sik­ ke» denirdi. Topuna birden de «meskukât» denir. Biz bugün «para» sözcüğünü başka bir anlamda daha kul­ lanırız. Bir ülkede geçerliği olan para sistemini kastederiz. Ör­ neğin, lira Türk parası; dolar Amerikan parası, frank Fransız parasıdır. Bu anlamdaki en iyi karşılığı İngilizcedeki «currency» sözcüğü verir. Yani bir ülkede dolaşım alanında geçerliği olan nakit sisteminin geçerlik değerinin seviyesi demektir. Osmanlılarda bu geçer para sisteminin temeli olan sikke, lira değil akçedir. Küçücük, oldukça kaba biçimli ak bir sikke. Zamanla kararıyor veya bozularak bakırlaşıyor. Osmanlı ekono­ misinin maliyesi bu küçücük tekerlekler üstünde yürür. Onun için onun başına gelenleri biraz yakından tanımamız gereke­ cek, ama buna yardımcı olacak ve o zamanlara özgü bir iki noktayı daha bilmek zorundayız.

Soru 34 : Altın ve gümüş madenlerinin rolü nedir? Bunlardan biri, altın ve gümüş madenlerinin, bunların ma­ denciliğinin, bunlardan yapılma sikkelerirt ülkedeki hacmi, yani ne kadar bulunurluğu (arz) olduğu meselesidir. Çünkü sikke­ lerin değerini belirlemede değerli madenlerin miktarı ve ne öl100


çüde tabiatten çıkarılabilir veya başka kaynaktan sağlanabilir oluşu gibi noktalar rol oynar. Bir defa altın madeni ile gümüş madeni arasında sıkı ve acayip bir ilişki var. Günlük hayatta kullanılan paralar daha çok gümüşten yapılma paralardır. Ama, muamelelerde bunun değeri­ ni belirlemede altın rol oynar. Bir sikke sisteminde altın baba, gümüş ana gibidir. Ama gümüşün de pasif bir şekilde altına kesin olarak bağlı olduğunu sanmayalım. Onun da rolü çok kıv­ rak ve önemlidir. Sikkeler, altın/gümüş oranına göre düzenlenir. Diyelim ki 1/12 oranına göre kesilme (darbedilme), sikke yapıl­ ma değeri kazanırlar. Bir yerde altın gümüşe kıyasla bolca ise, o ölçüde gümü­ şün değeri yükselir; fakat altın nisbetçe değerli olursa altın üze­ rinden gümüş para ile bir ödemede bulunmak için daha çok gü­ müş vermek lâzım; yani gümüşün değeri düşük demektir. Demek ki para yani sikke sistemleri yalnız altınla veya yal­ nız gümüşle olmuyor. Altın büyük değerleri ifadeye elverişlidir. Örneğin, devletlerin veya kişilerin «hazine» yapmasına yarar. «Altın babası» çok zengin adam demektir. Ama gümüşsüz de olunmaz. Günlük alış verişte o çok lüzumludur; bugün çeyrek­ lerle, liralarla gördüğümüz işler için elverişlidir. Bir «altın babası» düşünün. Kesesindeki altınlara dayanarak çarşıya gidiyor, bir çift mest alacak, ya da bir kutu enfiye. Fakat kavafta veya enfiyecide gümüş sikke yok; ortalıkta gümüş sikke darlığı var. Al­ tın babası, kapı kapı dolaşacak, ta gümüş sikkesi olan bir kavaf veya enfiyeci buluncaya kadar. Şu halde, piyasada gümüş dar­ lığı oldu mu ticaret de sıkıntıya düşüyor demektir. Hem altının, hem gümüşün farklı fakat aynı zamanda lü­ zumlu oluşu yüzünden her ülkede ikisinin değeri arasında bir orantı doğar, ikisi arasındaki değer orantısının dengeliliği iki madenin hacmine ve ticarette aranırlık (talep) durumuna göre dalgalanır. XVI. yüzyıldan itibaren, gümüşün altına kıyasla de­ ğeri az çok dengeli ve oturaklı bir durumda iken Amerika kıta­ sından Avrupa'ya gümüş seli başlayınca denge her yerde allak bullak oldu. Altına bir haller olmaya başladı. Ya gizli karanlık köşelere 101


sinmeye, ya da fersah fersah yolculuklara çıkıp ülkelerden ülke­ lere dolaşmaya başladı. Fakat daha fecii gümüşün başına gelen­ ler! Çünkü bu madenden yapılma sikkeler, ırzına çok kolay geçi­ lebilecek cinsten. Bulaştırılmaya (eski terimi ile tağşişe) çok yat­ kın. Kalpazanlığa çok elverişli. Ama, bundan asıl altın sorumlu. O olmasa bollaşan, ucuzlayan gümüşün namusuna kimse dokun­ mayacak. Bollaşan gümüşün kısa süre içinde ırzına geçilmesi ve sikke olarak değersizleşmesi, XVI. ve XVII. yüzyılların birçok sırlarını içinde saklayan bir yüz karasıdır. İşte Osmanlı iktisat tarihinin dönüm noktası bu olay ile başlar. Ama bunda gümü­ şün kabahati yok. Kabahat sarışın madenin çekiciliğinde. Amerika'nın keşfinden sonra gümüş stokunun birdenbire çoğalması olayından önce, genel olarak, Avrupada gümüşe oranla altın darlığı vardı. Avrupa'nın Doğu ülkeleri ile olan dış ticaret açığı dolayısiyle. Altının en çok Doğuya, özellikle Hin­ distan'a akma eğilimi vardı. XVII. yüzyılın ortalarında Hindis­ tan'da bulunan Fransız hekimi Bernier zamanında bile böyle. Bu zat 1670 tarihinde Fransa'daki baş nazır Colbert'e yazdığı bir mektupta Hindistan'ı «Altının gayya kuyusu» na benzetir. «Dünyanın bütün diğer köşelerini dolaştıktan sonra,» der «altın ve gümüş nihayet bu gayya kuyusuna düşmek üzere Hindis­ tan'a gelir. Amerika'dan çekilen ve çeşitli Avrupa devletlerine dağılan değerli madenlerin bir kısmı, çeşitli kanallardan yolunu bularak, Türkiye'den ihraç edilen malların ödenmesi için Türki­ ye'ye gelir. Bir kısmı, İzmir'den yüklenen ipekliler karşılığında İzmir yolu ile iran'a geçer. Türkiye Yemen'den ithal ettiği kahve­ den vazgeçemez. Hind emtiası da Türkiye, Yemen ve İran için aynı derecede lüzumlu. Bu yüzden bu ülkeler altın ve gümüşle­ rinin bir kısmını Bâbul-Mendep civarında Kızıldenizde Moka'ya; Basra körfezinin ucunda Basra'ya, Hürmüz civarında Gomeron üstünde Bender-Abbas'a göndermek zorunda kalıyorlar. Bura­ lardan da, her yıl rüzgârlar mevsiminde, altın ve gümüş bu üç meşhur limana gelen gemilerle yüklü olarak Hindistan'a gelir. Bu yüzden yabancı ülkelerde yetişen maddeleri, hattâ endüst­ ri ürünlerini almak, Hindistan'ı dünyanın altın ve gümüşünün büyük bir parçasını çeşitli yollarla kendine çekmekten önleye102


mediği gibi, bu altının tekrar hemen hiç bir delik yoktur.»

dışarıya

çıkması için de hemen

Soru 35 : Neden çok çeşitli sikkeler vardı? Ama altının ayakları veya kanatları yok. Göç ettiği yerlere gidişini veya dışarı kaçmasını kendiliğinden yapmıyor. Bu gidiş gelişler bir şeyle birlikte oluyor ki o da ticarettir. Daha doğrusu ticaretin taşıdığı ürünlerdir. Demek ki altının bu seyahatleri de­ ğiş - tokuş edilen ürünlerin üretilişi olayı ile ilgili. Bu çok önemli bir nokta. Buna da bir mim koyalım. O zamanların para sistemlerinde gümüş ve altın madenle­ rinin önemini, ikisi arasındaki orantı, her birinin bulunurluk (arz) ve aranırlık (talep) derecesi olaylarının önemini böylece tesbit ettikten sonra, bir şeyi daha bilmemiz lüzumlu: Osmanlı ülke­ lerinde olsun, Avrupa'da olsun o zamanlar hemen her ülkede aynı zamanda yan yana çok çeşitli yerli ve hattâ yabancı.sik­ keler bulunur ve kullanılırdı. Osmanlılarda sikke kesmek padi­ şahın mutlak hakkı, olduğu halde ve bazı padişahlar sikkeleri yeniden kestiği halde, eski sikkelerin hepsi ortadan kaldırıl­ mıyordu. Fethedilen yerlerde veya kendisi ile ticaret ilişkisi olan yerlerde geçen sikkeler de Osmanlı sikkelerinin yanında dolaşır­ dı. Bu durum Avrupa'da XVI. yüzyıldan önce daha da berbattı. Çünkü feodalizm döneminde sikke kesen yalhız krallar değil; feodal beyler, prensler, hattâ şehirler bile sikke keserdi. Hattâ en değerli sikkeler kralların değil, tüccar şehirlerinin sikkeleri idi. Örneğin, Floransa, Venedik gibi şehirlerin sikkeleri Avrupa'­ da en değerli sikkelerdi. Bunların ducat, bizde flori veya fluri denen florin adlı sikkeleri Osmanlı ülkelerinde de çok makbul sikkelerdi. Böyle bir durum yüzünden, şöyle bir sorun çıkıyordu orta­ ya: gerek içeride, gerek dışarıdaki ticarette alınıp verilecek çe­ şitli sikkelerin değerlerini nasıl birbirine denkleştirmen? Bu, en basit şeklinde bir kambiyo sorunudur. Örneğin, 10,000 akçelik bir mala karşılık Osmanlı limanında İtalyan tüccarı kaç zecchi103


noluk (veya seguinük) sterlin verecek? Bunun için üç çeşit sik­ ke arasında bir tarife kurulması gerekir. Biraz sonra, göreceğiz ki farazi olarak seçtiğim bu misalde adı geçen sikkelerin üçü de, yalnız Osmanlı, İtalyan ve İngiliz olmalarından değil, başka bir nedenden de nitelikçe birbirinden farklı sikkelerdir. Ülkeler arasında ticaret geliştikçe, sikkelerin değerlerini denkleştirme işi önem kazanmaya başladı. Tüccar şehirleri, krallar, padişahlar bu işle meşgul. Zaman zaman sikke tarifele­ ri çıkarıyorlar, sikkelerin bir ölçeğe göre değerlerini gösteriyor­ lar. Buna göre, para muameleleri ve para değiştirme işleri ile uğraşan bir sınıf insan doğuyor. Osmanlı tarihinde bunlara «sar­ raf» denirdi, işevlerine de «dolap» (Arapça «dulâb») denirdi. («Dolap çevirme» sözü bundan kalma: para muamelesi yapmak demek). Soru 36 : Çeşitli sikkelerin değerlerinin yaptırdı?

ayarlanması nasıl

İster ülke içindeki çeşitli paralar arasında, ister bir ülke ile onun yabancısı olan ülkelerin paralariyle kendi paraları arasında olsun, müşterek bir ölçü bulmak işi sikkelerin değer ve rayiçleri­ ni (emtia satın almadaki değer seviyelerini) saptamak için, dev­ let gelir ve giderlerinin bir ölçüye göre hesabını tutabilmek için şart. Zamanımızdaki bir duruma benzeterek, bunu şöyle anlata­ yım: bugün Avrupa'da Ortak Pazar'a dahil ülkeler arasındaki kar­ şılıklı ödemelerin hesapları yapılırken bu hesaplarda ölçek ola­ rak Fransız frangı veya Alman markı kullanılmıyor da Amerikan doları kullanılıyordu. Halbuki dolar bu ülkelerde dolaşan bir sikke veya para değil. Ama «kabul edilmiş», «farzedilmiş» bir ölçek ola­ rak kullanılıyordu. En kararlı bir para sayıldığından birçok hükü­ metler ve bankalar arası alacak-verecek işlerinin tesviyesinde ölçek, birim olarak dolar kullanılıyordu. Demek ki, bu ülkelerin kendi parası olmadığı halde dolar, bu ülkelerde eskiden maliye­ cilerin «muhasebe sikkesi» dediği veya bizim «ayarlama sikkesi» diyebileceğimiz sikke gibi kullanılıyordu (*). (*) Bugün (1973) dolar bu rolünü kaybetmek üzeredir.

104


İşte XVI. yüzyıl başlarında her ülkenin kendi içinde buna benzer bir durum vardı. Yani her birinde devletin kestiği sikkeler olsun, ticaretle dışarıdan gelen sikkeler olsun hepsi arasında müşterek bir rayiç bulmak amaciyle «muhasebe sikkesi» denen ölçek bir sikke farzedilirdi. Örneğin, Fransa'da livres tournois ad­ lı bir sikke. Ama kendisi sikke olarak ortada yok. Öyle olduğu halde kesirleri bile var. Her biri 20 sou veya sol. Bunların da her biri 12 denier. İngiltere'de pound sterlin bu çeşit bir sikke; 20 şi­ line, her şilin de 12 peniye ayrılıyor. Felemenk'te, Almanya'da da ayrı adlar altında böyle «muhasebe sikkeleri» vardı. Çok yerde kullanılan İtalyan dukası da bir muhasebe sikkesiydi. Bu, özellikle devletlerin bütçelerinin muhasebesi için şart­ tı. Bu kadar çeşitli ve yamalı bohçaya benzer bir sistemde dü­ zenli bir muhasebe tutmak ve devletin bütçesini ayan beyan bil­ mek çok önemlidir. Bütçesini tutamayan bir devlet, çişini tutama­ yan kişilere benzer, üstüne başına eder, ortalığa da rezil oiur. Dü­ zenli muhasebe imkânını yitiren bir devlet, bütçesini bilemez olur. Bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu ileride göreceğiz. Çünkü XVII. yüzyıl ortalarında bütçe yapmak, bütçe durumunu bilmek o kadar önemli ve tehlikeli bir iş haline geldi ki bütçeyi düzenlemeye kalkışan sadrazam veya vezir, makamından kellesi ile birlikte yuvarlanmaya başladı.

Soru 37 : Muhasebe sikkesi nedir? Devletler bu maksatla iki çeşit sikkeyi birbirinden ayırmaya başladılar. Yahut da, mevcut sikkelerden birini, piyasaya göre değil de devletin kendi sikke siyasetine göre değerlendirilen bir sikkeyi tutturup ötekilerden ayırmaya başladılar. Yani, bir yan­ da devletin kendi darphanesinde eski sikkeleri zaman zaman toplayarak onların yerine çıkardığı sikkeler var, bir de bu sikkele­ rin değerlerinin sabit kalmasını sağlamak için kabul edilmiş bir ayar ölçeği sayılan sikke var. Bu ikincisinin mutlaka var olma­ yan bir sikke olması gerekmez. Ya gerçek sikkelerden biri olabi­ lir ya da vaktiyle dolaşan gerçek bir sikke iken sikkelikten çıkıp 105


da mefruz bir ölçek haline getirilen ve o amaçla kullanılan sikke olabilir. Osmanlılarda uzun süre kullanılan muhasebe sikkesi «akçe» dir. Halbuki «akçe» nin aynı zamanda elden ele geçen, kullanılan sikke olduğunu da gördük. Demek ki akçe iki ödev görüyor: hem sikkedir, hem sikke ayarı ölçeğidir; hem alış veriş aracıdır, hem bu aracın değerini diğer sikkelere kıyasla tanımlama ölçeğidir. Buraya da bir mim koyalım. Şu halde her para sisteminde, her ödeme bu ölçekle ifade edilen fiyatların ortada dolaşan sikkeye çevrilmesi ameliyesidir. Ticaret ve muhasebe, ortada dolaşan çeşitli altın, gümüş, bakır sikkelerin değerlerinin düşüp kalkmalarına rağmen, bu ölçeğe göre bir düz dizide denkleştirilirler. Gündelik hayatta ve Avrupa'­ da billon, bizde kara para denen bakırı çok sikkeler de bu muha­ sebe sikkesine göre değerlenir. Devletler bunlardan bolca keser­ ler; sonra sık sık bu dolaşan paraları toplatırlar. Eriterek ve içle­ rinden gümüşü biraz daha azaltarak (nazariyede gerekirse çoğal­ tarak) dolaşan gerçek sikkelerin değerini düşürerek (veya yüksel­ terek) altın veya gümüş değerlerini indirip çıkarırlar. Mal alış verişinde sikke ile yapılan para ödemeleri, muhasebe sikkesi dediğimiz bu Standard ölçeğe göre değerlendirilmiş paraların resmî rayici ile olacak demektir. Bu ölçek sayesinde yerli veya yabancı sikkeler birbirleriyle münasebete geçebiliyor; çünkü her biri ona kıyasla değerini alıyor. Böylece, bir alay sikke ara­ sında âdeta tek bir para ve fiyat yapısı kurmak mümkün olu­ yordu. Soru 38 : Sikke tağşişi, sikke tashihi ne demektir? Bu bilgiler bizi o zamanların ticaret ve maliye işlerinde gö­ rünüşe göre en önemli bir olaya, yani sikke, fiyat, ticaret ve ver­ gi olaylarında devletin birinci derecede iyi veya kötü bir rol oy­ nayan bir güç oluşu olayına getiriyor. Sikke çıkarmak, sikkele­ rin gerçek ve farzedilmiş değerlerini tesbit etmek veya bunlar­ la fiyatlar arasında bir karşılıksızlık doğunca onları yeniden de­ ğiştirmek işi paralı kişilerin değil de devletin elinde bir iş olun106


ca bu işlerde devletin tutumu son derecede önemli bir etken olacaktır, değil mi? Tabiî, daha önce anlattığımız merkantilist tutumlu devletler bu işi, bu tutumun gereklerine göre yürüteceklerdir. Fakat ondan önceki devletlerde ve bu arada Osmanlı devletinin tutu­ munda devletin bunlarla ilgilenmesinin baş nedeni gelir sağla­ mak, yani hazinedir; veya Osmanlıların o zamanki başka bir de­ yimi ile «mâl» dır (bugün kullandığımız «mâliye» sözcüğü bun­ dan kalma). Epeyce yukarılarda size Arapça olarak yazılmış beş dizilik bir formül yazmıştım. Bunları ileride açıklayacağımı söy­ lemiştim. Buna daha ileride geleceğiz, ama şimdilik bunun son iki dizisindeki «mâl» sözcüğüne dönüp bakalım. Orada kastedi­ len şey, «hazinesiz devlet gücü olmayacağı» fikridir. Ticaret resimleri, fiyatlar yani halkın satın alma gücünün durumu, ver­ giler hep sikke ile dönen işlerdir. Onun için sikkelerin geçerlik değerleri (rayiçleri) devletin son derecede ilgileneceği şeyler olacaktır. Fiyatlarda inip çıkmalar ve sikkelerin rayiçlerinde dalgalan­ malar olunca, yani sikkelerin geçerlik değerleri ile eşyanın fiyat­ ları arasında tutarsızlıklar başlayınca devlet huzursuzlaşmaya başlar. O zamanlar, çeşitli ülkelerde malların fiyatlarının yer­ den yere farketmesi, aynı ülke içinde yerden yere veya zaman­ dan zamana inmesi veya çıkması gibi haller, hükümdarları sik­ kelerle oynamaya zorlar. Bu oynama ile hükümdarlar bugün devalüasyon dediğimiz işi yaparlar. Osmanlılar da buna «sikke tashihi» derlerdi. Soru 39 : Neden bozuk sikke sağ sikkeyi kovar? Avrupa'da olsun, Osmanlılarda olsun hükümdarların hükü­ metleri XVI. yüzyıldan önce bu işi acayip, hattâ bir çeşit düzen­ sizlik diyebileceğimiz bir biçimde yaparlardı. Niçin böyle bir yol tuttuklarını biraz sonra göreceğiz. Piyasa fiyatları ile altın ve gümüş sikkelerin darphanede konan değerleri arasında bir boşluk meydana gelince hüküm­ darlar Standard sikkelerdeki değerli maden miktarını yavaş ya107


vaş, hattâ sezdirmeden azaltırlardı. Bunu o zamanki adiyle söyleyelim: sikkeleri «tağşiş» ediyorlar, yani sikkelerin saflığını bozarlardı. Dediğimiz yüzyıla kadar bu, evrensel bir usuldü; çün­ kü her yerde sikkelerin yapıldığı değerli maden hacmi sınırlıydı. Hükümdarlar bu usulü belki de bazı açık göz kişilerin veya sarrafların hilekârlıklarından öğrenmişlerdi. Bunlar dolaşan sik­ keleri aşındırarak, kırparak, tırtıklayarak sikkelerin bir kısım al­ tın ve gümüşünü çalarlardı. Hükümdarlar da buna benzer bir iş yapıyorlar. Sikke tağşişi birkaç usulle yapılırdı. Sikkelerin ağırlı­ ğını düşürmekle, veya kalınlığını azaltmakla, değerli maden ve değersiz maden oranlarını değiştirerek sikkelerin kırat ve ayar­ larını düşürmekle. Bir usul de şuydu: sikkelere dokunmuyorlar da onların ölçeği olarak kullanılan muhasebe sikkesine daha yüksek itibarî bir değer koyarak onların değerlerini düşürüyorlardı. Böylece, örneğin, evvelce 5 akçelik bir sikke veya sikke­ lerin değeri yani akçenin ta kendisi 5 yerine 10 akçe karşılığı oluveriyor. Halbuki kesilen sikkelerin kendisinde bu kadarlık değerde maden yok! Tüccarın 5 akçelik malın fiyatını 10 akçe­ ye çıkardığını gören hükümet: «ya, sen benim nark nizamlarımı dinlemiyorsun ha; öyle ise, ben de 5 akçelik akçenin üstüne 10 akçe diye yazarım; sen malını gene 5 akçeye satmış olacak­ sın» demek istiyor. Hükümet, eşya fiyatlarının iki misline çıkmasının, kendisi­ nin yürüttüğü kapitülasyon dış ticaret siyaseti yüzünden değil de tüccarın madrabazlığı yüzünden olduğunu sanarak başını kuma sokuyor demektir (işin içinde tüccarın da az buçuk bir madrabazlık yanı yok değil ama), İşte, felâketli kavga, bir yanda emtia ve tüccar, öte yanda sikke ve devlet arasındaki bu çekiş­ me ile başlar, lieride göreceğimiz gibi zokayı yiyecek olan hem halk, hem tüccar, hem de devletin kendisi olacaktır. Demek ki o zamanlar devalüasyon, sikkelerin gümüş muh­ tevasının altın/gümüş değeri orantısı üzerinden azaltılması ameliyesidir. Başka bir deyimle, muhasebe sikkesi üzerinden Stan­ dard bir kalınlığın ifade ettiği daha az gümüş demektir; gümü­ şün azaltılarak daha çok bakır karıştırılması demektir. Dolaşan gümüş sikkelerin değerinin muhasebe sikkesine göre düşmesi,

'108


altın veya gümüş sağ paranın değerinin fırlaması yani aranırlığının, istenirliğinin (talebin) artması demektir. O zaman bu sağ paralar, kendilerine nerede istek varsa o tarafa doğru akmağa başlarlar. ; İngiltere'de kralların bu sikke tağşişi usulünü uyguladıkları bir dönemde, bu hükümetin Felemenk'te temsilcisi olan Gresham, hükümet tağşiş edilmiş sikke kestikçe, altın ve gümüş ayar­ ları bozulmamış sikkelerin piyasadan uzaklaştığını, onların yeri­ ne tağşiş edilmiş sikkelerin bollaştığını, konan değerlerin daha da düştüğünü görerek «çürük para, sağ parayı kovar» formülü­ nü bulmuştur. Bu zat gösteriyor ki her sikke tağşişi, her sikke ayarlama teşebbüsü veya sikke tahsisi, içinden çıkılmayan bir daire yaratıyor. Fiyatlarla sikkeler arasında karşılıklı bir oyun­ dur başlıyor. Daha önemlisi, bunun ticaret ve ülkeler arası öde­ me değerlerinin karşılıklı seviyeleri üzerine etkisi oluyor. Çünkü yukarıda gördük ki sikkelerin değerini tek belirleyen etken darphane, ve fiyatları tek belirleyen etken devlet narhı değil. Bir defa altın ve gümüş stoklarının hacimleri ve bunlar arasındaki orantı önemli. Sonra ticaret hacmi, piyasaya ürün yetiştirme, yani üretim durumu önemli. Sonra başka ülkelerin sikkelerinin rekabeti, yani dış ticaretin lehe veya aleyhe açık veren bir ticaret oluşu var. İşte o zamanların en kötü sonuç ya­ ratan hükümet tutumlarının meydana gelmesinin nedeni, hü­ kümdarların hükümetlerinin sikke işlerinde bu yanlara bakma­ yıp sikke tashihi dedikleri işi, yalnız «hazine nef'i» sorunu say­ maları yani bundan hazineye gelir sağlama yolunu keşfetmele­ ridir. Daha da gerçeği şudur ki devletler ancak hazine sıkıntısı çekmeye başladıklarında bu usule baş vuruyorlardır.

Soru 40 : Değerli madeni nereden bulmalı? Aslında sikke tağşişine yolaçan neden Avrupa'da değerli maden darlığı, yani ticaretin genişleme hacmine denk bir sikke hacmi bulunmamasıdır. Bir ülkenin iç ve dış ticaret hacmi ge­ nişleme yoUmu tuttuğu zaman sikke sıkıntısı baş gösterir. Yani 109


ticaret kabına sığmaz olur. Alış verişte elden ele, yerden yere dolaşacak daha çok sikke lâzımdır. Ama daha fazla değerli madeni nereden bulmalı? Ülkede bulunandan fazlası yok ki. Bakırdan, tenekeden para kesilmez ki bu daha bol madenlerle iş çözümlensin. (Ama Osmanlı tari­ hinde bunu bile mümkün görenler çıkmış; hazine sıkıntısına ça­ re arama deneylerinin birinde bir «akl-ı evvel» bütün sikkeleri bakır yapalım teklifinde bulunmuştur. Bunu anlatan Cevdet Pa­ şa, devlet katında bu kadar kaz kafalı kişiler bulunuşuna şaşı­ yor). Altın ve gümüş lâzım! Bunlar yeterli olmayınca ya kalkıp başka bir ülkeyi zaptedecek, onun altın ve gümüş hazinesini ve­ ya rezervini elde edeceksiniz ya da onları altınla ödenecek bir vergiye bağlayacaksınız. Ama bunun için de üstün militer gü­ cünüz olacak. Eğer bu gücünüz yetmiyorsa iki açık yol daha var, çaresiz, ikisinden birine baş vuracaksınız. Birincisi, yeni değerli maden kaynağı keşfedeceksiniz. Bu­ nu İspanya yaptı, Amerika kıtasının gümüş ve altın madenlerini keşfetmekle. Ama bu talih kuşu başına konmamış olanlar baş­ ka bir yol buldular: merkantilist ticaret politikası. Ustalıklı bir üretim politikası ve bunun mallarını yabancı mallariyle ustalıklı bir değiştirmeden sağlanacak surplus kârı, değerli madenle ödetip başka bir ülkenin değerli madenini kendinize doğru sız­ dırmak usulü. Tarihte çok önemli bir dönüm noktası olduğu için sözünü tekrar tekrar ettiğim XVI. yüzyılda bu üç metod hiç bir yerde yanyana yürüyememiştir. O zaman bu üç metodun üçüncüsü en enayice, en korkakça, en iğne ile kuyu kazar gibi olanı sanı­ lırdı, özellikle atılgan ve ihtişam meraklısı İspanyol ve Osmanlı hükümdarları arasında. Ama, hepimiz biliriz ki, sonunda parsa­ yı vuran bu üçüncü tutum olmuştur. Eğer çok önemli, bütün hesapları altüst eden bir olay olmamış olsaydı; Amerika'dan akan gümüş madeninin Batıdan Doğuya doğru dalga dalga ya­ yılarak hemen her ülkenin gümüş stokunu, dolayısiyle altın/gü­ müş orantısını, eşya fiyatlarını, sikke değerlerini ve ister iste­ mez hazine gelirlerini altüst etmesi olayı olmasaydı belki bu usul sökmeyecekti. Bu, o kadar önemli bir olay ki, bu gümüş 110


madeni akınını keyifli keyifli yürüten İspanyollar olayın ekono­ mik ilişkilerini bilemediklerinden ellerine geçeni kısa süre için­ de yitirdiler. İşte, Osmanlı ekonomik tarihinin kapitülasyonlarla ilgili bir yanı olarak fiyat ve sikke meseleleri ile dış ticaret açığı ve bun­ ların arkasından gelen ekonomik gelişme yokluğu işlerinin in­ celenişini sonuçlandırmak için bu genel bilgileri hatırımızda tut­ mamız gerektir. Bunlar birbirine bağlı ve çok karışık işlerdir. Zaman zaman çözülmüş, ucu kaçırılmış bir yumak gibi bunlar birbirine o kadar karışır ki ipliğin ucunu bulabilmek âdeta im­ kânsız bir iş haline gelir. Bu yüzden oldukça büyük hatalı sonuç­ lar çıkarırız. Örneğin, «Osmanlı ekonomisi kapitalizme doğru yönelmişti ama Batı emperyalizmi bunu önledi» çeşidinden yargılar veririz. Batı emperyalizminin bu işi nasıl önleyebilmiş olduğunu anlayabilmemiz için ondan önce âdeta «gel beni ön­ le» diyenlerin tutumunu görmemiz lâzımdır. Osmanlı impara­ torluğunda muazzam para birikimi, kapitalizmin başladığına alâmet değildir. Çünkü «para» ve «kapital» aynı şeyler değildir. Bu genel nitelikteki bilgilerin bundan sonraki tartışmamıza yön verici bir faydası olması için, damdan düşer gibi gözükme­ si pahasına, iki soruyu buraya kadar söylenenlere bir sonuç ve daha sonra söyleyeceklerimize bir başlangıç yapacağım: devle­ tin sikke manipülasyonlarında akçe hem esas para, hem öl­ çek olan muhasebe sikkesi olursa ne olur? Sikke tashihi, değişim (özellikle dış ticaret) ve üretim (özellikle endüstri) gelişimi tedbiri olarak değil de «hazine nef'i» yani bütçe açığı­ nı kapatmanın âdet haline getirilmiş bir metodu olduğu zaman ne olur? Osmanlı ekonomik tarihinin bundan sonrasını anlayı­ şımız, bu iki sorunun ne ifade ettiğini kavrayışımızın seviyesine bağlı olacaktır. Soru 41 : Ticaret, fiyat, sikke değeri ve değerli maden re­ zervi arasındaki ilişkiler nelerdi? Ama, önce bir noktayı daha hatırlamamız gerekir: o za­ manların ticaretinin, özellikle dış ticaretinin bazı antikalıkları. O 111


zamanların sikke meselelerinin antikalıklarının yanında bir de bu gelir Yukarıda merkantilizmi anlatırken, XVI. yüzyılda ticaretin, özellikle dış ticaretin, yani ülkeler arasında mal değiş-tokuşunun genişlediğini ve hızlandığını söylemiştim. Aynı zamanda, bu işin bir de, milletleşmeye başlayan ayrı ülkelerin toplumları ara­ sında bir çeşit ekonomi savaşı rengini aldığını söylemiştim. O zamana kadar, hükümdarlar iç ticaret kadar dış ticareti de sıkı kontrol altında tutarlardı. Osmanlılarda da öyle. Bunun başlıca nedeni, mal değişimi ile birlikte alacak-vereceklerin de karşılıklı ödenmesi işinin denkleştirilmesinin, her hükümdarın kendi ülkesinde geçen, dolaşan sikkelerin miktarı ve değeri üzerine önemli bir etkisi olacağı korkusu idi. Demek ki daha o zamanlar, bir ülkede (a) dış ticaret, (b) eşya fiyatları, (c) sikke değeri, (d) bunlarla altın ve gümüş ma­ denlerinin değeri arasında bir ilişki olduğu biliniyor. Çok önem­ li bir ekonomi bilgisi bu! Değerli maden stokunun değiş tokuş edilen mal yekûnuna olan oranı değişmemiş kaldığı takdirde, fiyatlar sabit kalmaya yüz tutar. Fakat değiş-tokuş mallarının yekûnu ile değerli maden stoku oranı değişince ve artma veya eksilme aynı oranları sağlamadığı takdirde fiyatlar alabora ol­ maya yüz tutar. Birdenbire bol bir gümüş akını geldiği takdirde ise bu alabora oluş hali âdeta bir devrim rengini alır.

Soru 42 : Sarrafların dış ticaret ve kambiyoda rolü ne idi? XVI. yüzyılın ortalarında bu çeşit çalkanmalar başlamış bu­ lunuyordu. Bu çalkalanmaların yanında önemli bir gelişme da­ ha oluyor, iki tip insanın ekonomide rofü değişmeye yüz tutu­ yor: bunlar tüccar ile sarrafdır. Tüccar ve sarraf, ticaret ve sikke işlerinde hükümdarlar ve onların idare adamları kadar rol oynamaya başladılar. Bu hem lüzumlu, hem de tehlikeli bir durumdur. Çünkü hükümdarlar bir yandan mal değişiminin ticaretin artmasını istiyorlar; öbür yan­ dan da ülkelerindeki altın ve gümüş sikkelerin veya onlara temel 112


olan değerli maden külçelerinin, ticaret açığı verilerek, dışarı kaç­ masını istemiyorlar; tersine, mümkün olduğu kadar içeriye fazla­ sının gelmesini istiyorlar. Ama ticaret ve kambiyo işleri hüküm­ darların keyfine göre yürümüyor. Kambiyo işlerini eline geçiren sarraflar, hükümdarların eski kafalı bürokratlarından daha us­ ta adamlar. Tüccar ile sarraf ve kambiyocu elele verdi mi, ken­ di kazanç ve çıkarları gerektirdiği takdirde, bir ülkenin ekono­ mi ve endüstrisine çok zararlı (veya çok faydalı) işlere girişebi­ lirler. Hükümdarlar bunlarsız edemiyorlar, böylelerini yanlarına toplamaya bile çalışıyorlar. Osmanlı tarihinde, daha Kanunî Sü­ leyman zamanında bunların yeni tipleri, özellikle Yahudiler (ve daha sonra Ermeniler) arasında gözükmeye başladı, ama asıl rolleri II. Selim zamanında göze batar hale geldi. Yukarıda, Portekiz'in arkası gelmeyen baharat ticareti ma­ cerasından söz etmiştik. Öyle gözüküyor ki İspanya ve Porte­ kiz'de Hıristiyan olmaya zorlanan Yahudiler (bunlara Marrano denir) bu baharat ticaretinin doğurduğu kambiyo işlerine hâkim olmaya başladılar, italya'da, Mısır'da ve genel olarak Doğu ti­ caret yolu üstündeki merkezlerde en çok sarraflıkla meşgul olan Yahudiler zaten vardı. Portekiz'de büyük servetler yapan Yahudiler bu yüzden devlet, kilise ve Hıristiyan halkın düşman­ lığını üstlerine çekmişler; bazıları kaçmaya mecbur olmuş, bazı merkezlerde, özellikle çok işlek bir kambiyo yuvası haline gelen Felemenk'in Anvers şehri gibi yerlerde yerleşmeye başlamış­ lardı. Gerçi bu gibi kambiyo işlerini ve sikke sarraflıklarını ya­ panlar yalnız yahudiler değildi; Hıristiyanlardan da vardı. Ama yukarıda sözünü ettiğim sikke ve kambiyo işlerinin en ustaları oldukları için en çok onlar göze batıyordu. Dünya ekonomisi ve ülkelerin insanlarının hayatı üzerinde hükümdarlar kadar önem­ li, fakat onlarınki kadar farkedilemeyen bir rol oynamayı bili­ yorlardı. Onun için birçok yerlerde, sebebi bilinmediği halde, bunlara karşı bir düşmanlık vardı veya yaratılıyordu. Daha önce söylemiştik ki merkantilizm politikası milletler ve onların devletleri arasında bir çeşit ekonomik savaş demek­ tir. Bu politikayı ^güden hükümdarlar ve onların adamlarının ve ekonomi biliminin ilk yazarlarının başlıca dertleri şunlardı: ne


yapmalı ki ticaret dengemiz aleyhe olmasın? Ne yapmalı ki dı­ şarıya değerli maden kaçmasın? Ne yapmalı ki fiyatlar kararlı kalsın? Bu da olmazsa, ne yapmalı ki halkın satın alma gücü artsın? Ne yapmalı ki hazine harcamalarını karşılayacak gelir­ ler sağlansın, yani bütçe denkleşmesi sağlanabilsin? İşte yeni ticaret döneminin her devleti, bunları gerçekleş­ tirmeye savaşırken tabiî olarak bir yandan birbiriyle çatışıyor; öte yandan bu çatışmada kambiyocu sarraf maliyeciler de önemli bir rol oynuyorlardı. Çünkü bunlar para değiş tokuşu iş­ lerindeki oyunlariyle başka bir ülkenin lehe olan ticaretini aley­ he bile çevirebilirler. Bu yüzden ilk merkantilist iktisatçılardan Malynes, kendi zamanında İngiliz parasının düşmesinin, gümüş darlığı yüzün­ den altının dışarı kaçmasının ve fiyatların yükselmesinin enin­ de sonunda Anvers gibi uluslararası sarraflık işlerinin yuvalan­ dığı merkezlerdeki sarrafların oyunlarından ileri geldiği sonu­ cuna varmıştı. Diğer bazıları ise bunun, fiyatlarla sikke rayiçleri arasında bir uygulama yapma işini hükümdarların âdet haline getirdikleri «sikke tağşişi» usulüne baş vurarak yapmaları yü­ zünden ileri geldiğini sanıyorlardı. En son merkantilist yazarlar ise, bu iki görüşün ikisinden de ayrıldılar. Dış ticaret dengesi, değerli maden akışı, fiyatlar, gelir ve kazançlar üzerinde asıl rol oynayan etkenin (ve çare­ nin) ne altın gümüş yasakları koyma, ne fiyatları narklarla tesbit etme, ne sikke tashihi metodları ne de sarraf kambiyocula­ rın spekülasyonlarında değil, bir ülkenin üretim güçlerinin arttı­ rılmasında olduğu sonucuna vardılar. Ülkelerarası ticaret den­ gesinin asıl rolü oynadığı fikrine, oradan da en çok endüstri ürünlerinin ihraç maddesi yapılması gerektiği fikrine vardılar. Şu halde, hükümdarlar ancak böyle bir ticaret ve böyle bir üretim politikası gütmekle bu sarraf dolaplarının, spekülatörle­ rin ve sikke kaçakçılarının zararlarını yok edebilecekler ve top­ lum ekonomisinin gelişme anahtarlarını çevirebileceklerdi! Gerçek ekonomi biliminin başlaması bu noktanın keşfi ile olmuştur! Bunu anlamamış ve uygulamamış olan devletler ve devlet adamları, üzerine hükmettikleri toplumları daha eskiden 114


kalma, artık hükmü kalmamış metodlara baş vura vura çökert­ mişlerdir. Osmanlı devleti, işte, bu çeşit devletlerin başta gelen­ lerinden biridir. Bundan sonra, Osmanlı devletinin kapitülasyon dış ticaret politikası üzerine söylediklerimizin, bıraktığımız yerinden başla­ yarak gerisini tartışmamız için yukarıdaki bir soru dolayısiyle sorduğum iki noktayı şimdi burada biraz farklı şekilde bir daha ele alıp bu genel gözlemler bahsini sonuçlandıralım : (A) Fiyatlarla sikke değerleri arasında bir uygulama yap­ mak amaciyle devlet, sikke tağşişi metoduna baş vurduğunda, ölçek olarak kullandığı muhasebe sikkesi ile, «currency» sinin yani kendi esas para sisteminin temeli olan sikke aynı olursa, (yani Osmanlılardaki akçe) ve bu sikke gümüş sikke olursa, ve gümüş madeni stoku (arzı) birdenbire yükselirse ne olur? (B) Ülkenin dış ticaret dengesinin lehe veya aleyhe oluşu­ nun yukarıdaki nokta ile ilgisi nedir? Bir ülkenin para değerinin düşmesi, dış ticaretinin açık vermesinden mi; yoksa dış ticare­ tinin açık verir hale gelmesi parasının değerinin düşmesinden mi ileri gelir? Yoksa her ikisine de etkili olan başka nedenler mi vardır? Bu soruların cevaplarını aramaya koyulacağız şimdi.

Soru 43 : Osmanlı gümüş ve altın sikkeleri nelerdi? Osmanlı devleti ülkelerinde günlük alış-verişte kullanılan esas sikkenin gümüş akçe olduğunu söylemiştim. Günlük mua­ melelerde eşya fiyatları akçe üzerinden takdir olunurdu. Vergi­ lerin hepsi, özellikle timar, zeamet, hâs, vakıf topraklar üzerine konan öşürler ve resimler, cizyeler hep akçe hesabiyle kayde­ dilirdi. Kadınların, memurların maaşları, askerlerin ulufeleri, medrese, cami memur ve müstahdemlerinin yevmiyeleri akçe hesabiyle konur ve akçe ile ödenirdi. Kısaca, akçe hem nakitle yapılan muamelelerde kullanılan sikke, hem de bu muamelele­ rin değerinin ölçülme birimidir. (Kuruş kullanılmaya başlandık­ tan sonra çok'yüksek sayıdaki akçe toplamları «kese» ve


«yük» birimleriyle de ifade olunurdu. Bir kese akçe 500 kuruş, bir yük akçe 100,000 kuruş; sonraları 500,000 e kadar çıktı). ilk akçeler 1327 de Orhan zamanında kesilmiş Eski Selçuk dirhemine dayanan bir sikke imiş. O zaman 1/4 miskal ve 60 kırat ağırlığında imişler ve yüzde 95 gümüş varmış içlerinde. Fakat Osmanlı devletinin ilk zamanlarında ekonomik gelişme hızına kıyasla yeterli gümüş bolluğu olmadığını gösteren alâ­ metler var. Örneğin, bir tanesi timar sistemi. Toprak rejiminin timar sistemine dayanması, ta baştan bir sikke darlığı bulundu­ ğunu gösterir. Çünkü nerede gümüş nakit darlığı varsa orada devlet, harcamalarında mümkün olduğu kadar nakitle ödeme­ den başka yollarla hizmetlerini gördürmeye bakar. Bunların ba­ şında, militer gücünün temeli olan sipahi ordusunu toprak gelir­ lerine karşılık, hazineye nakit ödemeden mal etme metodu ge­ lir ki timar sistemi budur. Diğer bir alâmet, hemen daimî olarak gümüş ihracının yasak olmasıdır. Yine diğer bir alâmet, yaban­ cı ülkelerin gümüş sikkelerinin gelmesinin teşvik edilmesi ve kullanılmasının önlenmemesidir. Bu yüzden Osmanlı akçesinin yanında yabancı gümüş sikkeler vardı. XVI. yüzyılda bunlar da­ ha da çoğaldı. Venedik, Floransa, Macar, Fransız, İspanyol gü­ müş sikkeleri. Alman imparatorluğunda thaler, Fransa'da ecu, İspanya'da real denen büyük kıta gümüş sikkelere Osmanlılar «riyal kuruş» diyorlar. Bir de Felemenk kuruşları vardı ki bunla­ ra, üstlerinde arslan resmi olduğundan arslanî, arslanlı veya «esedî» denirdi. Daha sonraları, ileride göreceğimiz gümüş enf­ lâsyonu döneminde bunlar, riyaller, eculer ve sümn denen Mek­ sika ve Seville gümüş sikkeleri çoğaldı. Altın sikke için kullanı­ lan «Kızıl kuruş»tan bunları ayırmak için bu sikkelere «kara ku­ ruş» veya sadece «kuruş» denirdi. Bu arada «kuruş» un ne olduğunu da görelim. Kuruş, ileri­ de göreceğimiz gibi, akçenin değeri düşe düşe hemen hemen sıfır olduğu zaman bir Osmanlı sikkesi olarak akçe yerine esas sikke birimi alınmakla beraber, bundan çok önce Avrupa gümüş sikkeleri için kullanılmakta olan bir terimdi. Aslında «kuruş» XIII. yüzyılda ilk defa Fransa'da kesilmiş bir sikke adıdır. Büyük sikke = grossus veya Gros demek. Sonra Alman, Felemenk, 116


İngiliz, Polonya ve Macar ülkelerine geçerek ve sözcük çeşitli biçimler alarak. İslâvcada Groç, bizde «guruş» ve sonra da «ku­ ruş» oldu. Osmanlılara geçişi I. Murat zamanında Sırbistan ve Bosna seferlerinden sonra Nemçe yani Avusturya ile olan iliş­ kiler sırasında olmuştu. Fakat kuruş yalnız gümüş sikkeler için kullanılmıyor. «Kızıl kuruş» dendiği zaman Venedik altını veya ducat (duka); «kara kuruş» dendiği zaman gümüş Avrupa sik­ keleri anlaşılıyor. Bir de Zolota var ki bu da Polonyalıların kuru­ şudur. Oraları ile olan ticaret ilişkileri ile bu sikkeler de girdi. XVII. yüzyıl sonunda zolota da, kuruş gibi, Osmanlı sikkesi ol­ du. Ancak 1688 de, ileride göreceğimiz gibi, akçenin artık esas sikke olarak dolaşımda değeri kalmayınca ve onun yerini al­ mak üzere bu Avrupa kuruşları model tutularak Osmanlı gümüş «kuruş» sikkesi çıktı ve ondan sonra akçe sadece muhasebe akçesi, gerçekte bulunmayan ama hesapları düzenlemede de­ ğer ve ayar birimi olarak kullanılan bir sikke haline geldi. Osmanlıların karadan en çok ilerlediği Orta Avrupa yönün­ de en çok bulunan ve geçen değerli maden gümüştü. Bu Avru­ pa kuruşları, akçeden daha büyük ve daha değerliydi. Örneğin, enflasyondan önce, I. Selim zamanında (faraza 1514 te) riyal kuruş 40 akçe, Felemenk arslanlı kuruş 35 akçe ederdi. (Tabiî enflasyondan sonra yani XVII. yüzyılda bu ölçüler değişti). Buna karşılık, Osmanlıların Doğu ve Güney-Doğu yönünde ilerledikleri ülkelerde üstün değerli maden altındır. Bunun baş­ lıca kaynağı da Afrikadır. En önemli deposu Mısır, ikinci dere­ cede İran, üçüncü derecede Yemen; fakat daha ötede altının asıl «gayya kuyusu» Hindistan'dı. I. Selim bunlardan yalnız Hin­ distan'a uzanamadı, ömrü yetmedi. Fakat Mısır'ın zaptı üzerine Osmanlı devletine önemli hacimde altın stoku geldi. Selim. Su­ riye ve Mısır'ı fethedince Memlûk sultanının 100 kantar altın, 200 kantar gümüş olan 1 milyon altın lira değerindeki hazinesi ve yi­ ne Halep ve Mısır'da birikmiş milyonlarca dinarları Osmanlı ha­ zinesine geçti. Mısır altınlarından İstanbul'da çıkarılanlar «şerefî» veya «şerifî» adını tadıyordu. Yine Selim zamanında Suriye, Mısır ve Arabistan'ın, Kanunî zamanında Irak, Batı Trablus, Tunus ve 117


Cezayir'in Osmanlı ülkelerine katılması üzerine basılan altın sikkelere de «sultanî» adı verilirdi. Bir de Doğu vilâyetlerinde basılan ve «Şahî» denen sikkeler vardı. Gümüş sikkelerde olduğu gibi, altın sikkelerde de Avrupa, özellikle Venedik ve Floransa sikkeleri, Macar altını. Alman ve Felemenk altın sikkeleri geçiyordu. Gümüş darlığının (belki de altın sikkelerin çoğalmasiyle artan gümüş darlığının) diğer bir alâmeti hemen hemen bütün ülkelerde görülen akçe tağşişi ve sikke tashihi denen muame­ leye zaman zaman baş vurulmasıdır. Özellikle bu, hazine darlı­ ğı baş gösterdiği zamanda hemen daima böyle olur, çünkü böy­ le zamanlarda hazine gelirleri düşmeye, giderleri yükselmeye yüz tutar. Bunun için gümüş darlığına çare olarak devlet elin­ deki gümüş madeninden, bunun altına kıyasla olan değerinin orantısını muhafaza ederek, daha çok sayıda sikke çıkarıp pi­ yasadaki sikke darlığını giderirken fazladan bir iş daha becer­ miş oluyordu. Devlet, sikkelerin değerlerini değiştirmeden gü­ müşünü azaltırken bundan arada hazine gelir sağlıyordu. De­ mek sikke tağşişi denen iş bir yandan fiyatlar, bir yandan ha­ zine yüzünden bir ucu halkı, bir ucu da hazineyi ilgilendiren bir iştir. Fatih zamanından Kanunî zamanına kadar, on on beş yılda bir, devlet sikke tashihine karar verince altın ve gümüş yasağı ilân edilir, yasakçılar her taraftan eski gümüş sikkeleri toplar­ lar veya halk bunları darphaneye teslim eder, karşılığında ken­ dilerine yalnız altına kıyasla gümüşün piyasa fiyatı olan değer ödenirdi. Yani yeni gümüş sikkelerin üstüne konan değerden düşük bir fiyat ödeniyor demektir. Aradaki fark devlete gelir olarak kalıyor. Bunun anlamı devlet, nakit halindeki servetler üzerine vergi koyuyor demektir. Hazinenin yükünü, paralıların sırtına yükletmesi bakımından adalete aykırı bir şey değil. Böylelikle bir buçuk yüzyıla yakın bir süre içinde akçe enflas­ yonu ancak yüzde 40 - 50 kadar olmuş. Zamanına göre fena bir durum değildi. Üstelik Kanunî zamanında bu kadarlık düşüş de durarak bir süre akçe değerinde dalgalanmalar olmadı. Fetihler, haraç118


lar, ticaret, gümüş madenlerinin işletilmesi, dışarıya gümüşün çıkarılması yasağı gibi yollardan gümüş stoku altın stokuna kı­ yasla istikrar kazandı.

Soru 44 : İhtişam döneminin ekonomik züküyor?

tablosu nasıl gö­

XVI. yüzyılın ortalarına gelinceye kadar bu istikrarlı du­ rum sürdü. Belirli bir devrimsel durum yoktu. Altın ve gümüş arasında iyi bir denge kurulursa ticaret hayatı ve devlet hazine­ si iyi ve dengeli gidebilir halde idi. Doğuya altın kaçmamasına, Batıya gümüş akmamasına dikkat edilecek, ona göre tedbirler alınacaktı. Ama, bu, ülkenin ticaret yani para değiş tokuşu hacmi İle de orantılı olmalıdır. Osmanlı ülkelerinin bir Doğu ile, bir de Av­ rupa ile ticaret ilişkileri vardır. Birinciye karşı ticaret açığı var­ sa altın oraya akmaya eğilimli; çünkü ödeme dengesindeki far­ kı altınla kapamak zorunludur. Demek ki en büyük sorun altın rezervi ile gümüş rezervi arasındaki dengeyi bulmakt.ır. Osmanlılarda, ilk zamanlardan beri, bu iş dört yolla sağ­ lanırdı: (a) ticaretin kontrolü ile, (b) değerli maden akımının kontrolü ile, (c) fiyatların kontrolü ile, (d) hazine kontrolü ile yani bütçe ve devalüasyon yolu ile, yeni sikke kesilmesi ve sik­ ke değerlerini düşürme ile; değerli maden rezervi artmadan do­ laşımdaki sikkeleri çoğaltma ile. Evvelce süresini belirlediğim «ihtişam» döneminde iç tica­ rette genişleme vardır. Genişleyen mübadele ihtiyaçlarını, bu­ nun aracı olan altın ve gümüş sikkeler hacmi karşılayamadığın­ dan değerli maden sıkıntısı vardı. Dolaşımdaki madenî sikke­ lerin arttırılması ihtiyacı duyuluyordu. Para daralması, fiyatla­ rın yükselme eğilimi ile kendini gösterir. Devlet de para darlığı çeker, çünkü masrafları çoğalmıştır. Fakat gelirleri de arttığın­ dan bütçe dengesini sağlayabiliyor. En önemli olay ticarette yön değiştirmesinin başlaması ve Doğu ticaretinin gittikçe zararlı olmaya yüz tutmasıdır, çünkü 119


en pahalı ve karşılığının fazlası ancak altınla ödenen pahalı mallar, özellikle tüketim kapasitesi artan paralı sınıfın kullandı­ ğı ağır mallar, oradan geliyordu. Bunlar diğer eşya fiyatları üze­ rine de etki yapar. Bir de Rus ülkelerinden pahalı bir kürk tica­ reti başlamıştır. Daha sonra, «Samur dönemi» denen dönemde bu en yüksek noktaya varacaktır. Büyük bir servet birikimi ve lüks harcamalar, değerli ma­ den istiflemesi de başlamıştır. Servetler, toplumun üretici sınıf­ larına geçemiyor. Servet üzerine spekülasyon yapmaya eğilim­ li kişiler, serveti kontrolü altına alan süper sınıf çevresinde kü­ meleşmeye başlamıştır. Hepsinin de asıl yuvalanış yeri saray­ dır. Büyük bir servet tüketimi aracı olan kadın saltanatı başla­ mıştır. Saray içinde aslı Venedikli, Korfolu, Macar ve büyük nü­ fuzlu bayanlar ve ağalar (meşhur Gazanfer ağa gibi), saray nü­ vesi çevresinde klikler dikkati çekiyor. Ticaret, vergi, sikke ke­ simi ve sarraflık işleriyle ilişkileri olan Rum, Ermeni, Yahudi iş adamları faaliyette. Kısacası, XVI. yüzyılın sonunda ve XVII. yüzyılın başında oynanacak dramın kişileri yerlerini alıyorlar, gerekli makyajları­ nı yapma işine koyuluyorlar. Bu dönemde sarraflık müessesesi de gelişiyor. Yerli ve ya­ bancı sikke çeşitlilikleri, dolaşan sikkelerin vezin ve ayarlarının bozulma eğilimleri, dış ticaret dolayısiyle sikke değiştirme işle­ ri, devlet gelirlerinin ve giderlerinin artışı dolayısiyle akçe mua­ meleleri sarrafların iş alanlarını genişletiyordu. Daha önceleri, bu işleri en çok Venedik ve Cenevizlilere ait olup da Osmanlı­ lar eline geçen yerlerde gitmeyip kalan ve zamanla oraların Rum ve Hıristiyan Arnavut aileleri ile karışmış Levanten denen İtalyan asıllı kişiler yapardı. Akdeniz Avrupası ile ticaret ve ban­ ka muameleleri bunların aracılığı ile yürürdü (*). Bunların arkasından Ermeni sarraflar çıktı. Fatih zamanın(*) Bunların bazıları ta T a n z i m a t a kadar banker ve tüccar aileleri olarak devam etti. O dönemde rastladığımız Lorando, T u b i ni, Korpi, Baltazzi, Schlizzi, Negroponte, Koronio, Alberti gibi adlar bu ailelerden gelme. B i r de Oyenidi, Mavrokordato, Zarifi, Zafiropulo, Vlasto gibi R u m ticaret ve bankacılık aileleri vardı.

120


da Van ve Bitlis gibi fethedilen yerlerden göçen Ermeniler, Bursa, İzmit taraflarına iskân edildikten sonra İstanbul'da sar­ raflık işlerinde Ermeniler temayüz ettiler. Ermeniler, yalnız Os­ manlı ülkelerinde değil, Doğuda Hindistan ve İran'dan, Batıda Polonya'ya kadar geniş bir alanda bir süre önemli bir sarraflık unsuru olmuşlardı (*) Üçüncü unsur olarak Yahudiler gelir. II. Bayezit zama­ nında ispanya'dan, daha sonra Kanunî ve II. Selim zamanında Portekiz'den İstanbul ve Selânik'e, zengin ve ticaretle sarraflık işlerinde maharetli Marrano veya tekrar yahudiliğe dönmüş ki­ şiler geldi. Bunların içinde Dona Gracia kadın, Yusuf Nasi, sa­ rayda nüfuzlu Esther Kyra kadın, veya Hekimbaşı Hamon gibi kişilere raslarız. Avrupa'da da genel olarak din veya milliyetçe azınlık durumunda kalan cemaatler çok kez bu gibi işlerde uz­ manlık, servet ve güc elde ederlerdi. Değerli maden metal açısından Osmanlı imparatorluğu ül­ keleri gümüşten ziyade altın bölgesiydi. Gelişmekte olan ticaret ve hazine gümüş rezervi darlığını hissettiriyordu. Gümüşe ta­ lep yüksek olduğu için mal alıp gümüşle ödemek yabancı tüc­ car için cazip ve kârlı bir işti. Çünkü kendi fiyatlarına göre da­ ha yüksek değer elde eder, mallarını nisbeten daha pahalıya sa­ tar, oradan aldığı mallar da ona daha ucuza mal olurdu. Gümüş değerinin yüksek olması, eşya fiyatlarının yüksel­ mesini hızlandırır. Kanunî döneminde böyle bir durum olduğu görülür. Altın değerinin yüksekliği ise fiyatlarda yükselmenin patlak verişinin başlangıç süresini uzatır. Buna karşılık, altın değerinin düşmesi ve gümüş değerinin yüksek olması fiyatla­ rın birdenbire yükselmesini hızlandırır. Piyasa gelişimine cevap (*) Birinci grup gibi, bu grubun da daha sonraki yüz yıllarda, ta X I X . yüzyıla kadar sarraflık işlerinde rolü devam etmiştir. Özel­ likle, ileride göreceğimiz mültezimlik ve mukataacılık işleri başladığı zaman. I I I . Mustafa (1768) zamanından sonra uzun süre hassa h a ­ zinesi ve darphane sarraflığı Duzoğlu ailesinin tekelindeydi. D a h a sonra, baş sarraf Uzun Artinoğlu, Gülgüloğlu Boğos, Tmgıroğlu, Cezayirli oğlu Mığırdiç gibi sivrilmiş mültezim, mukataacı ve sarraf adlarına rastlanır.

t


verecek ölçüde ve devlet harcamalarına araç olacak derecede yeterli dolaşır gümüş az olduğu için. Şu halde, kapitülasyonlarla verilen muafiyetlerle, yani Av­ rupa ticaretinin teşviki yolu ile, gümüşten resim alınmaması gi­ bi müsaadelerle bu darlığın giderileceği düşüncesi mi vardı? Şimdi göreceğimiz ilk bunalım ve ondan sonra iki yüzyıl süren değer düşüşü ve fiyat yükselişi bu şartlarla açılan Avrupa tica­ retinin kaçınılmaz sonuçları mı idi?

Soru 45 : İlk büyük devalüasyon ne zaman oldu? Gerçekten, ihtişam dönemi, II. Selim ve ondan sonra gelen III. Murat zamanlarına 1580 sıralarına kadar, önemli ve büyük bir malî sarsıntı olayı geçmeksizin sürdü. Osmanlı tarihlerinin sayfalarında ilk büyük sikke çöküşü ile ilgili olay 1584 tarihin­ de gözükür. Ancak Osmanlı tarih yazarları daha 1575 te başlamış olan bu eğilimden, sebep olduğu bir isyan dolayısiyle yıllarca sonra söz ederler, çünkü isyan olayı, onlar kafasınca ekonomik olay­ lardan daha önemlidir. Tabiî bu yüzden 1584 te yapılan veya ya­ pılmak istenen ilk büyük devalüasyonun neden, hangi şartlar al­ tında ve nasıl yapıldığı veya yapılamadığı gibi noktaları da çor­ baya çevirdiler. «Beylerbeyi isyanı» adiyle tanınan bu ulûfeli si­ pahi isyanı dolayısiyle yazdıklarını dikkatle okumazsanız ekono­ mik tarih açısından fazla bir şey öğrenemezsiniz. Hikâyeye sa­ ray ve vezir entrikaları, kelle uçurulması gibi Osmanlı tarihçile­ ri için uzun uzadıya anlatılacak olaylar da karıştı mı Osmanlı tarihinin o olaydaki ekonomik yanını anlamak, keçi boynuzun­ dan bal çıkarmak gibi bir iş olur. Osmanlı olay-yazarları, olayları anlatırken bazen bizim için büyük bir önemi olmayan noktaları, rivayet ve dedikoduları dik­ katle kaydettikleri halde, önemli süreçlerin görüntüsü olan bu parça parça olayların analizini yapmazlar, nedenlerini kavra­ maya çalışmazlar. Bu olayların, politik, ekonomik ve toplumsal nedenlerle ilişkili olduğunu düşünmüyor görünürler. Bir cellâ122


din, bir baş defterdarın kellesini nerede, saraydaki hangi ağa­ cın altında uçurduğunu bile kaydederler. Ancak pek az vesile­ lerle dediğimiz çeşitten bir analiz yapma ihtiyacını duydukların­ da onu sadet dışı söylenmiş bir mütalâa kabilinden yazarlar. Sözünü edeceğimiz olayı da az çok farklarla böyle ayrıntı­ lar içinde anlatırlar. Biz bunlara ve daha başka bazı delillere dayanarak olayın nasıl geçtiğini, sözlerimizi daha çok «mış» larla bitirerek anlatacağız. Geçen sayfalardaki haritada gördüğümüz dört okun üçü­ nün ucunda yıllarca süren İran savaşları, Nemçe savaşları, Ba­ tı Akdeniz savaşları boyunca devlet masrafları müthiş artmıştı. III. Murat'ın tahta gelişinin hemen ikinci yılında (1575) akçe sı­ kıntısından, pahalılıktan, gümüş paralarla oynanmağa başlandı­ ğından söz edildiği görülür. Bazı kişiler (her halde sarraflar) ak­ çeleri koparıp beşe bölüyorlarmış. O zamanlar 100 dirhem gü­ müşten 500 akçe, daha yakınlarda 800 akçe kesilirmiş. 1 akçeyi beş akçeye bölünce, 100 dirhem gümüşten 500 akçe yerine 2500 akçe doğuruluyor demektir. 1581 yılına doğru, bilmediğimiz bir tarihte, anlaşılan devlet de sikkelerin kıratını yani veznini dü­ şürmüş; daha doğrusu altın/gümüş değer orantısını değiştir­ miş. Bir akçe 3 kırat 1 habbe iken 2,5 kırat olmuş; bu yüzden al­ tın değeri yükseliyor. 1 altın 60 akçe, bir flori 60 akçe, diğer ec­ nebi kuruşlar 40 akçe iken bunların akçe üzerinden değerleri bir misli çıkmış. Eşya fiyatları da tabiî bununla birlikte yükseliyordu. Ne gibi eşyanın fiyatlarında, ne kadar artış olmuş? Bunu bilecek durumda değiliz. En çok ithal malı olan eşyada olması çok muh­ temel. Eğer bu doğru ise çok önemli. Çünkü dış ticaret ödeme­ leri ile sikke değeri arasındaki ilişkiyi gösterir bize. Eşya paha­ lılığı ve gümüş akçelerin hurdalaşması veya akçenin altına nisbetle itibarî rayicinin yükselmesi ve altının pahalılaşması olay­ ları ile birlikte ihtikârın yani malları istifleyip pahalılaştığı za­ man sürme işlerinin ve nüfuzlu kimselerin bu gibi işlere katıl­ ması olaylarının da birlikte başlamış olduğunu hatırınızda tutu­ nuz. III. Murat'ın cülusundan sonraki beş yıl içinde bu durum 123 >


devam etti. Birçok delillerden anlıyoruz ki 1580 den sonra, İs­ panya'dan yayılan gümüş dalgaları Osmanlı ülkelerine kadar gelmiştir. Bu, ihtimal ki yalnız Akdeniz ticaret yolunda olmuş bir şey değildir. Daha da önceden Portekizlilerin Doğu Afrika ve Uzak Doğu ticareti dolayısiyle Yemen'de de gözüküyordu. Buradaki Yahudilerin tâbi olduğu cizye, gümüş dinar üzerinden biçilirken Osmanlı devrinde altın dinar üzerinden ve yeni al­ tın/gümüş tarifesine göre biçilmeye başlanmış da Yahudiler itiraz etmişler (bir fetva ile ihtilâf halledilmiş: altın üzerinden cizye kesmenin şeriate uygun olduğunu bildirmiş fetva). Getirdikleri sikkelerin alınarak Osmanlı parasına çevrilemiyeceği hususundaki kapitülasyon imtiyazından faydalanan ya­ bancı tüccarlar, ticaretle birlikte yabancı mağşuş gümüş sikke ticareti de yapmaya başlamışlardı. Değeri düşük ve mağşuş İspanyol riyallerini getiriyorlar ve bunları sağlam akçe veya al­ tına satıyorlardı. Bunlarla birlikte Yahudi sarrafların yarattığı hurda sikkelerin piyasaya yayılması yüzünden ticaret erbabı bu paraları kabul edebilmek için fiyatlarını yükseltiyorlardı. Nihayet 1581 den itibaren bozuk akçelere karşı savaş açıl­ dı. Bir fermanla yabancı gümüş akçelerin eski rayiçle geçmesi emredildi, fakat yürümedi. İkinci bir fermanla bozuk akçelerin toplatılması emri verildi, bu da para etmedi. 1583 te üstelik bir de Erzurum, Bağdat, Halep bölgelerinden gelme kalp şahiler çıktı ortaya (*). Üçüncü bir padişah fermanı ile bunların toplatıl­ ması emredildi ve İstanbul'dan vilâyetlere gümüş külçe nakle­ dilmesi de yasak edildi. 1584 te, tabiî rayici 500 akçe olan 1 ok­ ka gümüş 1000 akçeye, hattâ daha fazlaya çıktı. 1 dirhem gü­ müş 2 akçeden 12 akçeye çıktı. Bunlar bize büyük ölçüde bir gümüş istilâsı başladığını; pi­ yasanın ve devletin, sikke değerlerinin baştan başa bozuluşu­ nun yarattığı bir bunalımla karşılaştığını gösteriyor. Tarih ya­ zarlar arasında yalnız Kâtip Çelebi, 1584 yılında bir sikke tashihi yapıldığını kaydediyorsa da, her halde yapıldığını değil, yapıl(*) Şahi, Selim zamanında İran sınırlarına yakın yerlerde k e ­ silmiş gümüş sikkedir.

124


masına karar verildiğini demek istiyor. Bu kararın uygulandı­ ğını gösteren alâmet te yoktur. 1588 e kadar fiyat yükselişi, bu­ na karşı sikkelerin değerini muhafaza savaşı devam etti. 1587 de kalpazanlar yakalanıyor, hattâ idam ediliyor. Yabancı para­ ların yükselişi devam ediyor. Akçe satın alma değeri genel ola­ rak yüzde 50 düşüyor. Nihayet 1588 de sikke tashihine yani sikkelerin rayiçleri ile eşya fiyatlarını denkleştirme işine karar verilerek bu iş Doğan­ cı Mehmet Paşa'ya havale edildi. Bu paşa, Rumeli Beylerbeyi. Neden ona havale ediliyor? Tarihçilerin yazdığına göre bu pa­ şa, padişahın en yakın adamı olmuş; Padişahın yanından ayrıl­ maz, onu eğlendirirmiş. Sırf bu yüzden mi sikke tashihi işine memur ediliyor bu adam, maliyeden olmadığı halde? Bu ada­ mın aslında Maraşlı bir Ermeni olduğunu söyleyen ve bütün devşirmelere düşman olan İsmail Hami Danişment'in bile bu adamın, biraz sonra anlatacağımız asker ayaklanması üzerine kellesinin gitmesinden söz ederken bu işte suçsuz olduğunu söylemesi gösteriyor ki bu paşa sırf padişaha komiklikler yap­ tığından bu işe memur edilmiş değildir. Anlaşılan bu paşa, def­ terdarla ve galiba darphane mültezimi olan Yahudi ile yeni sik­ keler çıkarılması işine koyulmuş, fakat yine anlaşıldığına göre bu işi istemiyen kişiler vardı ve bunların Mehmet Paşa'ya mu­ halefetini tarihçiler, bu zatın padişaha ve devlet işlerine çok ka­ rışmaya başlamasını doğru bulmayışlarına veriyorlar. Anlaşıldı­ ğına göre bu muhaliflerin başında sadrazam ve şeyhülislâm vardı. Hikâyenin bundan sonrası karışık. Sebebi de durumu ka­ rıştıranlar oluşudur. Karışık bir durumu sonradan anlatanların sözlerinde de tutarsızlıklar oluşu belki de bundan. Osmanlı ta­ rihinde «Beylerbeyi İsyanı» denen ve askerin ta divana kadar gelerek padişahtan doğrudan doğruya ilk kelle isteyerek alışı olayı olarak bildirilen ayaklanma işte bu zaman oldu. Bu sırada Doğuda Iran savaşlarından dönen maaşlı ordu sipahileri maaşlarını istiyorlardı. Çoktan beri maaş alamamışlar, yollarda erzaksız kalmışlardı. Hazinede ilk defa olarak masraf­ ları kapayacak kadar gelir yoktu. Altını çok seven padişah Mu125


rat, bütün Osmanlı padişahları gibi, devletin altın rezervi olan iç hazineye dokundurtmuyor, hattâ carî gelirlerden dış hazineye gelen altınları bile iç hazineye aktarıyor. Bunu, 1589 da yazan Fransız maslahatgüzarı: «Bütün masrafların dış hazineden ödenmesini istiyordu ki buna da imkân yoktu» der. Padişahta altın çok, fakat askere gümüş yok! Bu durum karşısında, darphane mültezimi (yani darphane işlerinin imtiyazlı müteahhidi olan kişi) Yahudi sarraf, rivayete göre baş defterdara giderek bu askerlerin maaşlarını «badem ağacı yaprağı kadar ince ve kırağı tanesi kadar hafif» diye ta­ rif edilen bir akçe keserek ödemeyi teklif etmiş. Hattâ rüşvet de teklif etmişmiş. Defterdar çok namuslu bir adam olduğundan reddetmişmiş. Yahudi, Mehmet Paşaya giderek onu ikna etmiş ve rüşvetini de kabul ettirmişmiş. Vaka dolayısiyle yazılan yazıların bazı yerlerinden yeni aya­ rı düşük akçelerin kesildiği, bazılarından henüz kesilmediği an­ lamı çıkıyorsa da yakın bir ihtimal kesildiği, fakat henüz hurda akçelerin toplanmasiyle eskilerle değiştirilme işinin yapılmadı­ ğıdır. Anlaşılan defterdar, sipahilerin maaşlarını yeni akçelerle ödüyor ve ihtimal ki askerin ayaklanacağını o da biliyordu. XVII. yüzyıl İngiliz tarih yazarı olan Knolles, yazdığı Osman­ lı tarihinde padişahın aynı zamanda genel bir vergi koyduğunu, bütün müslümanlarm ve bu arada yeniçerilerin (gerçekte maaş­ lı sipahilerin) bu vergiyi kabul etmediklerini söylüyorsa da bir bakıma yanılıyor, bir bakıma bilmeden başka bir gerçeği söylü­ yor. Sikke tashihi kararı ile birlikte vergi konmuş değil, ama ger­ çekte sikke tashihi demek elinde para olan kişilere bir çeşit do­ laylı vergi koymaktır. Çünkü hazine veya darphane dolaşımda­ ki sikkeleri gümüş fiyatına alacak, onlardan bir alay yeni sikke üretip aradaki farktan hazineye gelir kaydedecektir. Halkın hoş­ nutsuzluğu bundandır. Bunu ulema ve hattâ galiba camilerdeki hocalar da kışkırtıyordu. Ortalıktaki hurda akçelere «Beylerbe­ yi Akçesi» adı takılmıştı. O zamanın en azılı kul askerleri olan sipahiler maaş olarak kendilerine verilecek olan yeni akçelerin, eski maaşlarına kı­ yasla yarı yarıya değersiz olduğunu görünce devletin, daha doğ126


nusu onun bu işe memur ettiği kişilerin kendilerini dolandırmaya kalktığını kavradılar. Şeyhülislâma giderek: «Bunları bize ulufe diye verecekler. Çarşı halkı bu parayı kabul etmiyor. Zorla verirsek alacağımız mal bize helâl olur mu?» diye soruyorlar. İhtiyar şeyhülislâm efendi hemen: «Olmaz, haramdır» diyor. Oradan kalkıp kalaba­ lık halinde Sadrazam Siyavuş Paşaya gidiyorlar. O da, kurnaz kurnaz: «Sikke tashihi işi Mehmet Paşaya havale edildi, biz ne yapalım?» diye büsbütün kışkırtıyor. Sipahiler büyük bir hiddet içinde Mehmet Paşaya vardılar. «Padişahımızın sikkesi bu hale geldi. Üç yüz yıldan beri Osman­ lı sultanları askerlerine böyle ulufe verdi mi hiç? Sen padişaha mukarreb olup memlekete akçe saldırıp bid'at ihdas etmekle sikke mi tashih etsen gerektir?» diye sordular. Mehmet Paşa ya çok saf bir adamdı ya da padişahın kendini tutacağına gü­ vendiğinden bunları koğunca sipahiler: «yarın Divan'da görü­ şürüz» diyerek ayrıldılar. Ertesi gün Topkapı sarayının divan binasının bulunduğu avluda toplaşan sipahiler Divanı bastılar. Buna kızan padişah muhafızların «yaraklarını» (silâhlarını) al­ malarını emredince sarayın içinde sipahilerle yeniçerilerin kıya­ sıya kan dökeceğini anlayan vezirler «bahşiş, terakki vererek yatıştıralım» diyerek önlediler. Fakat sipahiler «biz bahşiş, te­ rakki istemeyiz. Bizim ulufelerimiz Şark seferlerine vara vara bu hale geldi» gibi anlamlı bir karşılıkla cevap vererek Mehmet Paşa ile defterdar Mahmud'un kellelerini istediler. Padişah sev­ gili nedimini dışarıya çıkartınca savrulan ilk vuruşla adamın şahdamarı delindi, daha sonra kafası koparıldı. Arkasında za­ vallı defterdarı kurbanlık koyun gibi sipahilerin önüne sürdüler. «Sekiz akçe üstüne madenlerden akça kestiren sen misin?» haykırışları arasında onun da kafası kesildi. Olayı anlatan İngi­ liz tarihçisi Knolles: «ondan sonra askerler kelleleri bir süre te­ nis oynar gibi birbirlerine fırlattılar» der. Padişah, bu olayı Meh­ met paşanın rakiplerinin kışkırttığını anladığından hepsini az­ letti. Vakada kendisinden söz edilen Yahudiye ne olduğunu ya­ zan yok. Bu yüzden bu işin arkasında o olduğunu ima eden ta127


rih yazarların olayı doğru anlattıklarından şüphe ediyorum. Nihayet sipahilere bahşiş verilerek teskin edildiler. Anlaşı­ lan Murat, iç hazineden bir miktar altın çıkarmaya razı olmuş­ tu. Onun hızı ile, altınları yerine koymak için yeniden savaş ha­ zırlıkları ve tahsisatları başladı. Yani sikke reformu işi siyasî ve askerî mülâhaza ve baskı­ larla bitirilmeden kaldı. Zaten ta XIX. yüzyıl gelinceye kadar bu, çözümlenmemiş veya çözümlenemez bir dâva olarak kala­ caktır. Padişah, Beylerbeyi ayaklanması denen olayla patlak vermiş olan sikke devriminin, Osmanlı ekonomik tarihinin yö­ rüngesinin Avrupa ekonomi çevresine girişinin ilk sarsıntısı ol­ duğunun farkında değil; tarih yazarlarımız da farkında değiller. Batı yörüngesine girişin ilk sarsıntısı bu olaydır. Bu mide bulandırıcı olayı biraz uzatarak anlatmamın nede­ ni benzerleri bundan sonra çok geçeceğinden yalnız bir tanesi­ ni onların modeli olarak anlatıp, sikke meselesinin Osmanlı ta­ rihinde bir ticaret ve para kuru meselesi olmaktan ziyade hazi­ neye gelir sağlama meselesi olarak ele alınmış olduğunu gös­ termektir. Sikke meselesi, bu şekilde ele alınınca çözümlenmez bir dâva olarak kalmaya mahkûmdu. Neden böyle olduğunu da­ ha sonra ayrıntılı olarak göreceğiz. Kısasını şimdiden söyleye­ yim: Kapitülasyon dış ticaret politikası ile servet elde etmek için savaş yapma amaciyle hazine çıkarını, toplumun çıkarının üs­ tünde tutan yani toplumun üretim güçlerini harekete getirmeyi düşünmeyen hiç bir despotizm sistemi dünyayı sarsan gümüş enflâsyonunun karşısında böyle bir dâvayı çözümleyemezdi. Üs­ telik, çözümleyeceğiz diye alınan tedbirler de, düğüm düğüm üstüne, onu hiç çözümlenemez hale sokmuştur.

Soru 46 : Akçenin düşmesiyle dünya gümüş hareketleri­ nin ve kapitülasyonlarla ticaretin ilişkisi var mıdır? Demek ki akçe, ilk çıkarıldığı zamandan beri geçen iki bu­ çuk yüzyıl içinde, ancak yarıya yakın bir değer düşmesine uğ128


radığı halde, Batı ekonomik yörüngesi içine girişten sonra yani 1584 ten sonraki on yıl içinde, akçenin o zamanki değeri yarı yarıya düşmüştür! Piyasadaki gümüş çoğalışı genel fiyat yük­ selmesiyle beraber gider. Bu, Osmanlı ülkelerine İspanyol gü­ müşünün yayılmaya başladığı zamana rastlar. 1580 den sonra, gümüş stokunun birdenbire artması, her yerde olduğu gibi, f i ­ yatların yükselişinin başlıca nedenidir. Gümüşün Batıya gelmesi 1503 . 1660 yılları arasına raslar. 1579 dan sonra Ceneviz'e yayıldı. 1580 den itibaren oraya çok miktarda Seville veya Meksika gümüşü geliyordu. 1584 ten iti­ baren Osmanlı ülkelerine de yayılmaya başladı. Daha sonra belli başlı bir ticaret mataı oldu. Sandık sandık, İspanyol akçesi olan riyal geliyordu. Akçenin düşüşünden 30 yıl kadar sonra, Venedik'in Akdeniz doğusu limanlarına yılda 5 milyon nakit gü­ müş gönderdiğini zamanın İtalyan iktisatçısı Antonio Serra kay­ dediyor. Peki neden oluyor bu yönde gümüş akını? Çünkü bunlar Batıda ucuz; Osmanlı ülkelerinde ise gümüşe talep yüksek, ya­ ni değerli demiştim. Şu halde kambiyo kuru yüksek. Değersiz para, değerli paranın bulunduğu yere akmaya, onu piyasadan sürüp atmaya eğilimli. Her yerde böyle. Osmanlılarda iki şey de buna yardım etti: (a) Gümüş ithalinin teşviki, resim alınmaması, (b) Yabancı tüccarların gümüş nakitlerini Osmanlı parasına kar­ şılık teslim mecburiyetinin olmaması. 1597 tarihli Fransız kapi­ tülasyonlarının dördüncü maddesi bunu bir muafiyet olarak bil­ diriyor. Bunların hepsi, orta çağlarda geleneksel olarak devlet­ lerin baş vurduğu metodlardı. XVI. yüzyılda ise bunlar birer birer terkedildi, hattâ tersine çevrildi. Ama Osmanlı devletinde yeni bir dünyaya girildiğinin farkında değil kimsecikler. Akçenin düşüşü karşısında altının fiyatı, resmî akçe rayici­ ne göre, boyuna yükselmeye başladı. Altının gittikçe yükselme­ si, gümüşün gittikçe düşmesi, yani altın/gümüş değer orantı­ sının değişmesi geniş bir spekülasyon alanı açar. Ayrıca eski­ den kalma bozuk paralarla yeniden yapılan kalp paraların sü­ rümüne geniş bir alan hazırlar. Bu ikinciyi Batı para tüccarları geniş ölçüde yapmaya başladılar. 129


İthalât ile ihracatın, bir ülkenin karşılıklı ödeme dengesin­ de kazançlı çıkacak şekilde yürütülmesi basit bir iş değildir. Yani iş, ,sadece, ihracatı ithalâttan fazla yapmak meselesi de­ ğildir. Çünkü bu fazlalığın ölçüsü nedir? Tabiîdir ki sayı veya ağırlık değil. Alınanlarla verilenlerin para ile ifadesidir. Yükte hafif, pahada ağır bir şey ile pahada hafif yükde ağır bir şeyi değiştiren bir yerde ödeme dengesi aleyhe olur, değil mi? Peki ama bir şeyin pahada hafif veya ağır oluşu neye bağ­ lıdır? Alıp-verme iki yabancı ülke arasında değilse, buna «arz ve talep orantısına bağlı» diye kestirme bir cevap veririz. Fa­ kat iki yabancı ülke arasında olunca arz-talep faktörlerinden başka araya birkaç faktör daha girer. Bunlar da şunlardır: (a) karşılıklı ödemede kullanılan sikkelerin muhtevasındaki maden değeri, (b) iki ülkeden her birinin bu değerdeki parasının öte­ kine kıyasla kambiyo kuru, (c) bunları dengeleyenlerin kazanç çıkarları. Fakat biliyoruz ki iki memleketten birinde muhasebe sikkesi ile ifade edilen paralardaki gümüş muhtevasının manipülasyonu da kambiyo kurları, kârlar ve fiyatlar üzerine tesir eder ve gerçekte ticaret dengesini tayinde en üstün rolü oynar. Gerçekte, ithalât ve ihracat oranını değiştirmede en önemli et­ ken budur. Sikkelere konan değerlerle kıymetli madenin akışı arasındaki münasebet önemlidir. Bundan ötürüdür ki para sis­ temlerinin ticarî hayattaki rolü çok büyük oluyor. Eğer bir ülke­ de gümüş darlığı yüzünden gümüş paralar hurdalaşmaya baş­ larsa bu, eşya fiyatlarını yükseltir. Dengeyi bulmak için devlet gümüş parasının rayicini yükseltirse, yani gümüşün fiyatını dü­ şürüp altının fiyatını yükseltirse orada gümüş bollaşmasına yol açar. Çünkü bu defa ticaret münasebetleriyle dışarıdan itibarî kıymeti yüksek konmuş gümüş gelmeye, buna karşılık gerçek değeri yüksek olan altın gitmeye başlar. O zaman altın ve gü­ müşle ifade edilen ticaret ödemelerindeki değer seviyesi, itha­ lât yapan ülkenin daha çok aleyhine olmaya, dış ticaretinde açık vermeye başlar ve tabiî aradaki farkı altınla öder. Bu, al­ tına karşı talebi büsbütün arttırır; gümüşün değerini büsbütün düşürür. Gümüşün bizatihi değerinin düşmesi devletin muha­ sebe akçesi olan akçenin yani ölçeğin kendisinin de değerini 130


düşürür, bu düşük ölçekle yapılan bütün ayarlamalar da kambi­ yo kurlarını tayinde artık hiç bir rol oynamaz hale gelir. Bunun arkasından züyuf ve kalp gümüş para ticareti ve akını başlar. Demek ki kapitülasyon siyaseti ile sikke bozulması siyaseti kol kola beraber gider ve ülkenin servetini dışarıya boşaltır.

Soru 47 : Osmanlı dış-ticaret siyasetiyle arasında uygunluk var mı idi?

maliye siyaseti

Hazine, sikke, iç ve dış-ticaret politikasını, Batıdaki büyük para ve fiyat devriminin yarattığı yeni meselelerle karşılaşılmasından önceki zamanın âdetlerine göre yürütmekte olan Os­ manlı devleti, dış-ticaret ve sikke meselelerinin ikisinde de XVI. yüzyıl öncesi ve ta orta çağlardan kalma metodlara göre hareket ediyordu. Avrupa'da da uygulanan bu metodlar orada nasıl feodalizmin tasfiyesini sonuçlandırmışsa burada da Os­ manlı sisteminin kendi kendini yıkması şeklinde sonuçlanacak olan, içinden çıkılmaz, çözümü bulunamaz bir dizi çelişkiler ya­ ratmıştır. Orta çağ sistemlerinde devletler, para ve ticaret işlerinde iki zaruretin baskısı altında bulunuyorlardı: birincisi, dış ticare­ tin teşviki; ikincisi, devlet hazinesinin nakitle ödeme gücünün yeterli tutulması. Birincisi ile devletler mal mübadelesinin geliş­ mesini sağlayarak içeriye mal ile beraber servet geleceğini umarlardı. Ülke içinde ticaret geniş ölçüde kontrol altına alın­ mış bir imtiyazlı tekel (veya gedik) usulü ile yürütüldüğü gibi. aynı metodu yabancı tüccarlara da uygulayarak yabancı tüccar­ ların gelmesini teşvik ederlerdi. Bunu, tabiî, savaş veya sulh ha­ linde oluş tayin ederdi. Osmanlıların kapitülasyonlar diye bildiğimiz imtiyazlı mua­ fiyetler sistemi, Batıda da eskiden uygulanan bu usulün, dün­ ya şartlarındaki değişmelerin yeni gerekleri bilinmeden uygu­ lanmış olmasından başka bir şey değildir. Yani XVI. yüzyıldan önce böyle bir siyaset anormal değil, çok normal olan bir siya­ settir. Fakat şimdi öyle bir dönemde bulunuyorlar ki, içeriye 131


mal gelmesi servet getirmiyor; bunların çoğu yapılı maddeler biçiminde olduğundan ülkenin kendi endüstrisinin daha çok farklılaşmasına ve gelişmesine zarar verir. Hattâ, zamanla, da­ ha fazla gelişmesi için değil, olduğu yerde kalması için bile za­ rar olur. Çünkü o endüstrinin ihtiyacı olan ham maddeler daha bol olarak dışarıya gidecek ve bunların darlığı başlayacaktır. Bunun çaresi ithalâtı ve ihracatı kontrol altına almaktır. Yani istenilen malların ithaline, istenmeyen malların ihracına müsaade etmek; ya da istenmeyen malların üstüne yüksek gümrük koyarak gelmelerini ağırlaştırmak, dışarı gitmesi iste­ nen malların gidişini teşvik etmektir. Halbuki Osmanlı devleti bunun tam tersini yapıyor. Orta çağlarda, genel olarak, dışarıya emtia kaptırmak korkusu, içeriye emtia girmesini sağlamak is­ teği hâkimdir. Osmanlı devleti, bu geleneğe uygun olarak, ka­ pitülasyonlarla ithalâtı teşvike çalışıyor; yabancı tüccara tekel hakkı şeklinde imtiyaz tanıyor; dış ticarete, ihracata ithalât üzerindekinden fazla resimler koymak suretiyle iç ticaret aleyhine muafiyetler tanıyor. Üstelik, evvelce uyguladığı yasaklamaların bir kısmını da kaldırıyor. Yiyecek maddelerinde ve değerli ma­ denlerde olduğu gibi. Kaldırmadıklarında da kaçakçılığı önleyemiyor. Ancak bu dış ticaretin ve ithalâtın teşviki, devletin savaş endüstrisine ve onunla ilgili sivil endüstri kollarına yarıyor. Os­ manlı tersaneleri kadırgalar, kalyonlar yapmakla; tophanelerde ağır toplar dökmekle meşguller. Kerestecilere, ziftçilere, yelken­ cilere, çadırcılara, debbağlara, saraçlara çok iş var. Dış ticare­ tin gelişmesi, savaş sanayiine canlılık veriyor. Fakat onun dışın­ daki sanayi yavaş yavaş bunun tersi olan etkileri hissetmeye başlayacaktır. İkinci baskı işine, yani devlet hazinesinin nakitle ödeme gücünün yeterli tutulması amacına gelince, burada da devletin tuttuğu yol birinci meselede tuttuğu yolu tamamlayacak, hattâ daha da ağırlaştıracak yönde oldu. Çünkü şimdi, her yerde ol­ duğu gibi, Osmanlı devletinde de ülkede dolaşır sikkelerin ya­ pısı, hacmi, satın alma gücü, yalnız kendi kontrolü altında bu­ lunmayan yabancı sikke değerlendirme akımlarına tâbidir, bu 132


akımlarla birlikte oynar haldedir. Zaten bütün dünyada ekono­ mi, para paritelerinin (denklemlerinin) kötü ve anarşik bir şe­ kilde tesbit edildiği, sık sık oynayan bir bimetalik sistem yani altın/gümüş ikilisine dayanan bir para sistemi yüzünden de­ ğerli maden akımlarının ve kambiyo dalgalanmalarının esiri ha­ lindedir, ileride göreceğimiz gibi, XVII. yüzyıl ortasından XVIII. yüzyıl başına kadar Osmanlı sikke yapısı yabancı bozuk veya kalp paraların oyuncağı haline gelecektir. Bu yüzden, hazine meselesi, dış-ticaret siyasetinden ba­ ğımsız bir iş değildir. Ancak iç ekonomik gelişme ile destekle­ nen isabetli bir ticaret siyaseti uygulanabilen devletler ayakta kalabileceklerdir. Orta çağ şartları altında birbirine uygun iki siyaset olan Osmanlı kapitülasyon siyaseti ile hazine siyaseti, modern şartlar altında, çelişik bir siyaset haline dönüşmüş; bir­ birine boyuna zararı olan, birbiriyle boyuna zıtlaşan iki siyaset olmuştur. İthalât, ihracatı aştığı zaman değerli maden kaybı olacak; bunun sonuçları ise eski sikke manipülasyonu usulleri ile önüne geçilemeyecek bir şey olacaktır. Devlet hazine darlı­ ğı içinde ise, yani gelirlerin değeri giderlerinin değerine kıyasla düşüyorsa, üstelik harcamaları artıyorsa veya parasının değeri­ nin düşmesinden ötürü bu fark daha da artıyorsa bunun anla­ mı şu oluyor: iç hazinesindeki değerli maden stokunun tüm de­ ğeri, dış hazine açıklarının birikimlerini karşılayamayacak ka­ dardır. Bunun yarattığı endişe ile gümüş değerini kendine sak­ layarak ortaya gümüşü eksiltilmiş bol sikke çıkaracaktır. Bu, eskiden başka nedenlerle uygulanan alışılmış bir usul­ dü. Fakat şimdi çok tehlikeli bir yöntem haline geldi. Tağşiş edilmiş paraları piyasaya çıkarırken üstlerine, mefruz ölçek olan akçenin gümüş değerinden yüksek değerde bir rayiç biç­ mek gerekiyor. Örneğin, bir okka gümüşten 100 tane gümüş ke­ serken bu defa 500 tane kesilecek, ama üstlerine birinci kesi­ şinde olduğu kadarlık değer koyacak. Böylece ne oluyor? Mu­ hasebe sikkesi olan akçe ile, alış veriş sikkesi olan akçe ara­ sında gittikçe genişleyen ve sonunda ikinciyi hemen hemen ta­ mamiyle eriten bir mesafe başlıyor. Bu, kalp para istilâsı için ideal bir durumdur! 133


Bana öyle geliyor ki, XVII. yüzyılın ortalarına kadar, yani bi­ raz sonra anlatacağım dışarıdan kalp gümüş para akını başla­ yıncaya kadar. Osmanlı devlet adamları bu işe de fazla bir önem vermiyorlardı. Çünkü genişliği ile övündükleri «Memâlik-i mahrusa-i şahane» nin dört köşesinden hâlâ hazineye gelir geliyor­ du. Evet, zaman zaman hazinenin dibine kadar iniliyor; bazı defterdarların ve vezirlerin kellesi pahasına teknenin dibi kazı­ lıyor; ele geçen gümüş ile ortada dolaşan hurda akçeler, hattâ bazen müsaderelerden ele geçen sağ paralar veya gümüş şam­ dan vesaire takımlarının eritilmesinden elde edilenler karıştırı­ larak bunalım atlatılıyordu; ama bir yıl içinde hazine ge­ ne doluyordu. Mısır'dan, Bağdat'tan, Halep'ten, Kıbrıs'tan, Raguza'dan, Eflâk ve Buğdan'dan iç hazineye gelen ve Kâtip Çelebi'nin deyimi ile «kalbe ferahlık veren» gelirler gelmeye devam ettiği gibi dış hazineye de normal gelir kaynaklarının verdikler? geliyordu. İleride göreceğimiz gibi, dış hazineye reaya ve berâyanın katkısı da artıyordu (timar sisteminin kalkması ve yeni vergilerle). Bu yüzden, Osmanlı devlet adamlarının dış-ticaret tutumla­ rındaki tersliğin farkına varmayışları gibi, hazine ve sikke siya­ setlerindeki tutumlarının da tersliği anlaşılmıyordu. Ancak kalp para selinden sonradır ki ayakları suya ermiş gözüküyor. Fiyatların yükselmesi, sikke değerlerinin düşmesi, hazine sıkıntısı, sikke tağşişi gibi olayların temelinde gümüş stokunun çoğalması olduğu, yani ülkelerdeki değerli maden hacmi ile para değeri ve eşya fiyatları arasında bir bağlantı olduğu Avrupa'da da, özellikle bu işin ilk kurbanı olan ispanya'da da, başlangıçta bilinmiyordu. Onun için alınan tedbirler, arazların nedenlerini yanlış teşhis etme yüzünden fayda vermiyordu. Örneğin nark koymalar, dışarıya maden kaçmasını yasak etmeler, pahalılığı tüccarların madrabazlıklarına vermeler veya Yahudi sarrafların sikkeleri kırpmalarına vermeler. Bunlar olmuyordu değil, fakat bunlar hep başka bir şeyin arazlarıdır. Diğer görülen arazlar da şunlardı: nüfus azalması, vergilerin ağırlığı, gündeliklerin yük­ selmesi, serseriliğin, işsizliğin, eşkıyalığın artması, lüks ve israf. 134


Osmanlı ülkelerinde de görülen ve üstünde durulan arazlar, ger­ çekte, neden değil sonuçturlar. Avrupa'da işin temeline ilk defa parmağını basmak şerefi Fransız düşünürü Jean Bodin'e aittir. Bodin, 1568 de fiyat yük­ selişi olayını ele alarak bunda beş neden tesbit etti: değerli maden bollaşması, ticaret tekelleri, ihracatın yol açtığı darlık, hükümdar ve aristokrasi lüksü, sikke tağşişi. Fakat baş neden birincisi yani emtia değerini takdirde kullanan madenin bollaşmasıdır. Bu da, ona göre, ticaretin gelişmesinden ileri geliyor­ du. Pahalılığın üçüncü nedeni olan yerli emtia darlığı da bu bi­ rinci nedenin bir sonucu olarak Fransa'ya İspanya'dan ve di­ ğer ticaret yaptığı ülkelerden gelen para akınıydı. Artan altın tasarruf edilebilse, fiyatların yükselmesi önlenebilir gümüş bol­ luğunun yarattığı etkiler giderilebilirdi. Fakat öteki nedenler yü­ zünden bu yapılamıyordu. İspanyol gümüşü devamlı olarak is­ panya'dan Fransa'ya kaçtığı halde, altın devamlı olarak Fran­ sa'dan İspanya'ya kaçıyordu. Osmanlı devletinde de böyle oldu. Gümüş enflâsyonu ala­ nına girince biriktirdiği altın rezervi dışarı kaçmaya kalktı. Altı­ nın değeri yükseliyor, karşılığında gümüşün değeri düşüyordu. Evvelce dediğim gibi, altın fiyatının yükselmesi, fiyatların yük­ selmesinin anî patlak verişini geciktirebilir. 1584 ten önce böy­ le bir durum olduğundan fiyatların yükselmesi, Avrupa'da oldu­ ğu gibi anî olmadı, gecikti. Fakat gümüşün birdenbire bollaş­ ması fiyatların yükselişine derhal tesir ettiği gibi, XVIII. yüzyıl ortasından sonraki dönemde eski metodlarla durdurulmasına imkân olmayan bir para düşmesini başlattı.

Soru 48 : Dış-ticaret siyasetinin yarattığı bunalımın devlet katındaki görüntüleri neler oldu? Osmanlı devletinin, dış ticaret politikasını kapitülasyonlarla yürütmekle tersine bir yol tutması da hazine çıkarı düşünce­ sinin başta geldiğini şimdi daha iyi kavrayacak duruma gelmiş bulunuyoruz. Ancak, bu dış-ticaret siyasetinin sonuçlarının yal135


nız toplumun ekonomisini değil, devlet hazinesinin kendisini de vurması mukadderdir. Bu yüzden dış-ticaretin meydana getirdi­ ği fiyat devrimine karşı başlayan eski usul sikke siyaseti, hazi­ ne derdinin baş düşünce oluşundan asla kurtulamayacak ve onu asla çözümleyemeyecektir. Bunun ilk görüntüsünü, Beylerbeyi ayaklanması dolayısiyle tanımış bulunuyoruz. Ondan sonraki bütün yüzyıl boyu sikke si­ yaseti dış-ticaret siyasetinin bir zarureti olmaktan çıkarak, bir hazine siyaseti haline geldiği için, paranın düşmesi, ara sıra gö­ rülen kesintilere rağmen, devam etti. Osmanlı devlet güçlerinin altalta üstüste bir boğuşmaya girdiğini gösteren olaylar ile ha­ zine ve bütçe düzenleme çabalarını ve sikke tağşişi (devalüas­ yon) dönemlerini yanyana izlersek bunu görürüz. 1592 de harcamalar, gelirleri yarım milyondan fazla aşmış bulunuyordu. Maaşların geleceğe mahsuben bir parçasının ve­ rilmesini kabul etmeyerek ayaklanmaya hazırlanan ve askerî kategorinin en azgın silâhlı gücü olan maaşlı sipahilerin ayak­ lanması tehlikesi karşısında padişah iç hazineden açığın kapa­ tılmasına izin vermişti. XVII. yüzyılın başlarında, pahalılığın devamı ve sikke değe­ rinin düşmesi durdurulamamakla beraber, hiç değilse düştüğü seviyede tutundurulması için çalışılıyordu. 1601 - 2 ve belki de daha sonraki yıllarda böyle bir kararlılığa varılmış gibi görünü­ yor. 1584 te yarıda kalan sikke tashihi işinin de 1601 de yapıldı­ ğı anlaşılıyor. Hazine ve bütçe gerekleri artık bunu kaçmılamaz bir hale getirmişti. Bir yandan tam ayarlı yeterli sikke yok oluyor; orta­ lığı bozuk paralar kaplıyor; hazine gelirleri düşme halinde; öte yanda, giderlerde kısıntı yapılamıyor; üstelik bunlar artıyor. Pa­ dişah III. Mehmet yeni bir savaş daha açmış. Resmen kayıtlı bi­ linen timar ve kapıkulu askerlerinin on binlercesi meydanlarda yok. Şuradan buradan daha çok asker dermek gerekli. Üstelik savaşa katılanlara günde 3 akçe terfi veriliyor. Karaborsada ise flori altını 220 akçeye çıkmış; Avrupa kuruşu 140 akçe olmuş. 80 akçe bir altın olmak üzere ayan düşük yeni sikkeler çıkarıl­ mış. Çıkan akçelerin altına kıyasla bu kadarlık değeri yok. Kısa 136


süre içinde bunların ayarları yüzde 80 kadar düşmüş. Yani züyuf, bozuk sikkeler çoğalıyor. Hazine açığı da artıyor. Hazinenin elinde maaşlara yetecek kadar sikke yok. Yeniden iç hazine­ den 700,000 altın transfer yapılarak gerisi Mısır'dan gelecek iki yıllık «irsaliye» olan 1,200,000 altının gelmesini bekleyerek as­ kerler idare ediliyor. Ağızlarını kapamak için de yeniden ulufe­ lerde terfiler yapılıyor. Maaşlı sipahilere de ayrıca özel bir terfi veriliyor. 1606 dan 1618 e kadar gelen iki üç sert sadrazamın idare­ siyle ordu, saray ve hükümetin birbirine girmesi gecikdiyse de sikke anarşisi, hazine açıkları, harcama artışları devam etti. 1617 den 1622 ye kadarki süre Osmanlı devlet katındaki güç unsurlarının yeni şekilleşmelere doğru geçme dönemidir. Padişah, vezirler, saray ağaları, ocak ağaları ve ulema yakında patlak verecek ve bir yüzyıldan fazla sürecek bir dramın gele­ cek perdelerini oynamak üzere yavaş yavaş yerlerini alıyorlar, makyajlarını yapıyorlar. Bir noktada hepsi aynı kafadadır: hep­ si hâlâ eski yolda yürüme fikrinde. Ekonomik ve malî bunalım ancak alışılmış çerçeve içinde görülüyor; alınacak tedbirler sa­ dece bu gidişi hazırlayacak işler olarak düşünülüyor. Gözlemci yazarlar da öyle. Devletin hazine sıkıntısı diye gördükleri ola­ yın temelinde, bütün dünyanın geçirmekte olduğu büyük bir dö­ nüşümün etkileri bulunduğunu farkedecek durumda değillerdir. Bunlar Osmanlı sistemine özgü olan devlet çatısı içinde çarpıl­ malar olduğunu, devlet ve toplum ayrılığını sürdüren duvarların sallanma halinde olduğunu çok iyi görüyorlar; fakat toplumun tepesindeki devlet katında oturan bu gözlemciler karşılaştıkları bunalımın, eskiden beri bütün benzer sistemlerin zaman zaman geçirdiği ve çok defa sikke manipülasyonlarıyle geçiştirilen cinsten bir bunalım olduğu sanısındadırlar. Bu düşünüşün bir iki örneğini ileride göreceğiz. Bu eski metodlar kullanıldığı zaman, bunların bilinen ve beklenen sonuçları vermediğini gördükleri zaman, gözlemciler devletin mizacında çarpılmalar olduğunu kabul ediyorlar; fakat temelli bir düzeltmenin biricik yolunun eski yapıyı yerine getir­ mek olduğu üzerinde birleşiyorlardı.


Soru 49 : Devlet katındaki boğuşma nasıl başladı? İlk boğazlaşma delikanlı bir padişahın öldürülmesi ile so­ nuçlanan olaylarla başladı. 1618 de daha bir delikanlı iken Os­ manlı tahtına oturan II. Osman'ın gelişinde akçelerin «kâğıt yaprağından ince» hale geldiğini söyleyen bir yazar durumu bu üç sözcükle güzel anlatmış oluyor. Evvelce gördüğümüz gibi, muhasebe sikkeleri (Osmanlılar­ da akçe) bir ülkenin ekonomik seviyesinin aynası gibidir. Gelir­ lerin giderleri veya tüketimi karşılamadaki etkililik derecesini gösterir. İkisi arasındaki denge, uluslararası seviyede olmaktan çıkarsa o ülkenin devleti ipin ucunu korkunç şekilde kaçırmış demektir. 1610-1614 arasında Avrupa'nın birçok ülkelerinde, gü­ müş enflasyonunun yarattığı sikke çalkalanmalarının durulmaya ye belli başlı ülkelere toptan bakılınca yeni bir para sistemi hi­ yerarşisinin şekillenmeye başladığı görülür. İngilterede çıkan «Ye­ ni Cambridge Modern Avrupa Tarihi» adlı eserde bunu göste­ ren cetvelde 1530 - 39 yılları arası 100 olarak alınmış, Avrupa sikke sistemleri buna kıyasla endekslerle sıralanmıştır. Osmanlı sikke durumu bu cetvelin en aşağısında 44.19 endeksi ile gö­ züküyor. Demek ki Osmanlı parası, uluslararası seviyeden yarı­ dan fazlasına düşüktü. Genç padişahın ikinci defterdarı Bekir efendi, geçerliği kalmamış bir alay sikke toplatmış. Epeyce de gümüş külçe bulmuş. Bunlarla büyücek alış verişlerde kullanılmak üzere, ar­ tık işe yaramaz hale gelen eski akçeler yerine, bir dirhem ağır­ lığında 10 akçelik sikkeler kestirmiş. Bunların da piyasa ihtiya­ cına yeterli olmaması yüzünden henüz ırzına geçilmemiş eski akçelerin dolaşımına müsaade edilmiş. Tabiî, çok geçmeden bunlar da sarrafların elinde hurda haline geldi. Fakat delikanlı padişahın gözü, büyük bir Osmanlı padişa­ hı olmakta. Zavallı delikanlıyı bir felâkete sürükleyen hocası Ömer efendi, çocuğun kulağını «Büyük cedlerin şöyleydi, böy­ leydi» gibi şeylerle doldurmuş. O da, bir Yavuz Selim, bir Kanu­ nî Süleyman olmak istiyor! Kalkıyor Polonya'yı zaptetmeye. As­ kerler: «Para » diye dayatıyorlar. «Savaşa giriş» bahşişi veril1

138


meden, ayrıca esir, ölü veya yaralı getirenlerin primleri vaadedilmeden kimsenin savaşmaya niyeti yok. Öldürülecek düşman başına bir altın vaadediyorlar. Bazıları burun kıvırıp «Bir altına hayatı tehlikeye koymaya değer mi?» diyor. Sefer Osman'ın burnundan geldi. Esaslı bir zafer ve ganimet de yok. Bunu aza­ metine yediremeyen delikanlı orduyu adamakıllı bir disiplin al­ tına almaya, ortaya salınan bir rivayete göre de bunların ocak­ larını söndürmeye karar vermişmiş. işin iç yüzünü bilen olma­ dığından önüne gelen bir yorum yapıyor. Zamanımızda bile bu feci fakat saçma olayı, bu delikanlıyı inkılâp tarihimizin ilk in­ kılâpçısı yapmaya, hattâ kalkıştığı işleri demokrasi devrimi yap­ ma denemesi diye yorumlamaya kadar gidenler vardır. Girişi­ min sonuçlandığı facianın bize öğreteceği şey şudur: Os­ manlı tahtı artık sallanmaya başlamıştır. Bu taht, etrafında kü­ me küme yer alan ve yukarıda söylediğim dram kişilerinin kur­ dukları klik veya çetelerin boğazlaşmasının yarattığı fırtınalar içinde bata çıka gidecek; üstüne oturanlar da zamana göre et­ kili veya etkisiz yeni güç kurma teknikleri geliştireceklerdir. Delikanlı Osman'ın, balıklara altın attığından ötürü taht­ tan indirilen kardeşi, yeniden padişah yapılarak inamlar, bahşiş ve terfilerle askerler tatmin edildi. 10 akçeliklerin vezinleri dü­ şürüldü. Bir kısım askerler ufaklık kabul etmiyorlardı, cülus bahşişleri altın üstünden ödendi. Eskiden beri, kendilerine «Gulâmiye» denen bir komisyon karşılığı bazı cizyeleri toplama hak­ kı bir mükâfat olarak verilen ulûfeli sipahi askeri yeniden bu hakkına kavuştu; kendilerine verilen mülâzimlik cetvellerini Sul­ tanahmet camii avlusunda ihaleye çıkarıp bono gibi sarraflara kırdırarak, paralarını peşin aldılar. Yani kul taifesi de artık para spekülasyonu alanına girmiş bulunuyor.

Soru 50 : Malî konferanslar neler yapabiliyor? Hal'ler, cüluslar, bahşişler vesaire ile o kadar çok masraf­ lar oluyor ki hazineye yeni kaynaklar bulmaktan başka çare yoktu. 1622 yılı bütün Avrupa'da da bir dönüm noktası. Ticaret 139


düşüyor, üretim daralıyor; kapitalist gelişime doğru gidişte bir sarsılma ve bunalım var. Bu, belki, Osmanlı devlet ekonomisine biraz nefes aldıracak bir durum oldu. İşte bu tarihte, malî bunalıma çare arama amacı ile daha sonra da süregelen büyük konferanslardan ilki toplanıyor. Sul­ tanahmet camiinde vezirler, kadılar ve müftilerle defterdarlar arasındaki uzun ve hararetli tartışmalardan sonra tek bir so­ nuçla bu konferans bitti: vakıf gelirlerine baş vurulacak! Vakıf masrafları çıktıktan sonra kalanı, «zevâid» adı altında hazineye alınacak. Ayrıca harem dairesinden altın, gümüş vazolar alına­ rak eritilecek. İç hazineden de büyük bir transfer yapılıyor. 1 ku­ ruş = 100, 1 duka = 150 akçe üzerinden ulufeler verilecek. 1624 te Kemankeş Kara Ali adlı sert bir sadrazam sert tu­ tumlarla duruma hâkim oldu. O da yeni bir usul çıkardı: memu­ riyetleri açıkça ve müzayede ile satışa çıkarmak. Sonunda da idam! Onun gibi sert değil de kendinden önceki Merre Hüse­ yin'in sadrazamlığında olduğu gibi dalavera yoluna gidenlerde de sonuç yine idam! (Zamanın şairi Veysî bunlara «vezirlik sad­ rına geçmiş bir bölük hayvan» der). Çocuk padişah IV. Murat büyüyünce, o da sefere çıkacak. İranlıların elinden Bağdat'ı alacak. Yola çıkacak askerlere Üsküdarda maaş verilecekti. Şimdi baş defterdar olan Bekir Paşa­ nın verdiği sikkeleri sipahiler ayarı bozuk diye kabul etmediler. Ancak tam ayar kuruşlarla maaş kabul ediyorlardı. Bağdat önü­ ne gelindiğinde askeri şevke getirmek için altı aylık maaşlar da verildi. Sipahilere de yeniden Gulâmiye bonoları verildi. (Bu sı­ rada padişahın danışmanı, zamanın en akıllı adamı sayılan eski kapıkulu Koçi Beydi. Bu zatın teşhisi şudur: hem timarlı, hem maaşlı ordu teşkilâtı bozuldu; eski hallerine getirilmeli). İhtimal ki bu gibi teşhislerin etkisi ile 1632 de ikinci bir kon­ ferans daha toplandı. Vezirler, ulema, divan âzası, defterdarlar, yeniçeri ve sipahi kumandanları çağırıldı. Konferansta beli­ ren mesele şu: maaşlı sipahiler, Osmanlı sisteminde ordu men­ suplarının elde etmemesi gereken gelir elde etme yerlerini al­ mışlar (bunlara divanî hizmetler, mütevellilik, câbîlik, kâtiplik, evkaf nazırlığı işleri denirdi); bu vazifelerle reaya ve berâyayı 140


soydukları anlaşılıyordu. Onun için timar ve kul sicillerinin in­ celenmesine, Osmanlı sistemi açısından asla caiz olmayan bu gibi usullerin uygulanmasına yol açan kumandanların azledilme­ sine karar verildi. Fakat Anadolu ve Rumeli timar ve zeametle­ rinin yoklamalarından çıkan çonuçlar karşısında, birçok maaş­ lı kapıkulu subay ulufelerinden vaz geçerek timarlı olmaya baş­ ladılar. Yani Koçi Beyin istediğinin tam tersi oldu. Yine Osman­ lı sisteminde kafiyen caiz olmayan, timarlann kapıkulu eline geçmesi de başladı. Konferansta bir de mukataa, avarız ve ciz­ ye gelirlerinin müteahhitlere iltizamla verilerek peşin tahsiline karar verildi ki bu da Osmanlı sistemine aykırı bir işlemdir. Bu gibi tedbirlerle askerlere hâkim bir duruma geldiğini sa­ nan padişah Murat, şiddetli bir ahlâk sıkılığı kampanyası açtı. Kahveler kapatıldı, tütün vesaire yasak edildi; ulemaya varınca­ ya kadar ortalığa kan kusturuldu. Usullerin bozuluşuna sanki bunlar sebep olmuştu. Sarraflara ve yabancı tüccarlara karşt buna benzer bir tutum akla bile gelmiyor. Ama, bu çok azamet­ li padişahı bile, Erivan'ı zaptetme seferinde, askerlerin kaçışı­ nı önlemek için, ordugâhın ortasında oturduğu yerde keseleri eliyle birer birer açarak düşman başı getirene 40 kuruş, altında­ ki hayvanı da öldürene 50 flori, yaralı getirenlere 25 kuruş savaş primi dağıtırken görürüz. Erivan alındı ve padişah hazinesine, açılan boşlukları dolduran ganimetler girdi.

Soru 51 : İkinci büyük devalüasyon ne zaman oldu? Fakat 1640 ile 1652 arasındaki yıllarda önemli nitelikte bir dizi olaylar daha oldu ve 1640 ta ikinci büyük devalüasyon yapıl­ dı. Dolaşan sikkelerin çoğu bozuk para. Kuruş 125 e, altın 250 ye çıkmış. Kuruş : 80 den, altın : 160 tan olmak üzere yeni akçeler kesildi. 1699 a kadar yani üçüncü devalüasyona kadar bu iti­ barî ayarlama muhafaza edildi. Sadrazamlığa bir Kemankeş da­ ha getirildi. Bu defaki Ali değil, Mustafa. O da öteki gibi «Kara» lâkaplı; galiba cesur, güçlü demek. Bu zatın sonu da idam ile bitmekle beraber, yaptıkları daha süreli ve daha başarılı. 141


ilk başarısı denkli bütçe yapmasıdır. Sonra aldığı bazı ted­ birlerle gelir fazlalığı bile sağladı. Felâketini hazırlayan tedbir­ leri de şunlar: bazı tahsisatı azalttı veya tüm kaldırdı. Koçi Be­ yin tavsiyelerine uyarak sipahilerin sayısını 12 bine, yeniçerile­ ri 17 bine indirdi. Fazlasının kayıtlarını sildirdi. Elinde hileli esâme tezkeresi bulunanları cezaya çarptırdı. Gelir ve nüfus sayı­ mı yaptırdı, bazı zarurî maddelerin narhlarını düşürdü. Hazine tahvili denen bonoları kaldırdı; gayri müslimlerin cizyelerini yükseltti. Kadılara, seyyitlere, mütekait askerlere ve bütün rea­ yaya vergiler koydu. Bu tedbirlerle vezirliğinin beş yılı içinde 6,000 keseye yakın (bir kese 100,000 akçedir) gelir fazlası sağ­ ladı ama, şiddet tedbirleriyle eski Osmanlı düzenini yerine getir­ me siyaseti, en yüksek karar verme mevkilerini ele geçirme uğ­ runa 1657 ye kadar süren kanlı bir parti savaşını da açığa çı­ kardı. Âdeta Mafia teşkilâtını andıran, birbirine düşman klikler ha­ rekete başlamıştır. Bunların biri saray ağalarının, öteki ocak ağalarının elinde. Para spekülasyonuna karşı ve bu spekülas­ yon için hazineyi vasıta olarak kullanmak isteyenlere karşı, bun­ ların çıkarlarını zedeleyecek ve eski düzeni getirmeye doğru herhangi bir müdahaleye kalkışacak kişi, bu iki çeteden birinin kurbanı olacaktır ta 1657 ye kadar. Bu çetelerin arkasında mül­ tezimler, muhtekirler ve sarraflar var, ama onlar ortada görül­ mezler. Bu iki çetenin ilk kurbanı Kemankeş oldu. Bunları temizle­ meye hazırlandığı bir anda, kendisini devireceği fikriyle ürkü tülen padişahın emri ile, sarayda tutuklanınca öldürüleceğinden korkarak kaçmaya kalktı, peşine düşen bostancılar tarafından saray dışında bir sokağın başında, abdestini alamadan, nama­ zını kılamadan öldürüldü. Kemankeş'in tuttuğu siyasetin böylece giderilişinden son­ ra asker sayısı yine mantar gibi çoğaldı. 1645 . 47 arasında tü­ mü 60 bine; maaşlarının tutarı 250 milyon akçeden fazlasına vardı. Saray çetesi de «israf» diye bilinen bir kazanç ve yağ­ malama dönemine girmiş oldu. Bu çetenin ihtisası, mevki ve mansıpların satışını idare etj

142


mekti. Rüşvet denen para ile elde edilen bir memuriyet, onu alan kişi memuriyet yerinde verdiğini halktan henüz daha çı­ karamadan, sarayla henüz ilişkisi olanlar tarafından bir başka­ sına satılıyordu. Yani devlet makamları bir çeşit «mukataa» ol­ muş, boyuna iltizama çıkarılıp parası alınıyor. Rüşvet ile makam satın alma ulema mesleğinde de genel bir hale gelmiştir. Hazi­ neye girsin diye ihdas edilen gelirlerin tümü hazineye gireme­ den bu gizli çetelerin üyelerinin eline geçiyordu. Bu yollarla edi­ nilen servetleri sonra göreceğiz. Yine asker maaşları verileme­ diğinden sonuç olarak tabiî bir isyan daha ve bir hal daha. 1648 de cülus bahşişleri için iç hazineden 4080 kese akçe alındı. Kâtip Çelebi o zamanki gelirleri 361,800,000, giderleri 500,500,000 akçe gösterdiğine göre 138,700,000 akçe açık var demektir. Sofu Mehmet Paşa adlı sadrazam da, kendinden ön­ cekilerin akıbetine bakmayarak, saray ve dış hazine giderlerini kısmaya çalıştı. Gümrüklerin, tuzlaların, padişaha ait gelirlerin mukataacılarının beratlarını teftiş ettirdi. Bunların bazılarını kal­ dırdı. Ne cür'et! Tabiî sonuç idam! Bu idam edilenlerin de ser­ vetleri meydana çıkıyor. Örneğin bu paşadan hazineye 20 bin yük akçe geçiyor. Demek ki bu da çetecilerden. Ama daha bü­ yükleri var, ileride göreceğiz.

Soru 52 : Hazine üzerine kul-köle boğazlaşması nasıl baş­ ladı? 1650 de, Evliya Çelebi'nin akrabası ve hâmisi olduğu için çok methettiği Abaza Melek Ahmet Paşa sadrazam olunca o da bir takım icraata girişti. O da bir maliye konferansı toplattı. Ti­ mar sistemine aykırı olarak, timar sahiplerinin, timar gelirlerinin tutarının yarısını vergi olarak hazineye vermelerine karar verdi. Bunun bir misli vergiyi de halka koydu. Saray ve hükümet etrafındaki iki çeteden biri, yani ağalar çetesi büyük valide Kösem Sultanın önderliği altındaydı. Öteki, saray erkânının çetesi. Bunun üyeleri de küçük valide Turhan Sultanın adamları. Ahmet Paşayı tutan büyük valide. Anlaşılan' 143


defterdar (Maliye Bakanı) da öteki çeteden. Muamelelerinden şüphe edildiği ileri sürülüp hesapları teftiş edilerek kendisi idam edildi. Yeniçeri ağaları, devlet gelirlerinin bir kısmını kendilerine çevirmenin yollarını bulmuşlardı. Yeniçerilerin kendileri esnaflı­ ğa geçmeye, birçok ticaret şubelerini tekelleri altına almaya, halkı kendileriyle alış verişe zorlamaya, veya asıl esnafın iş yer­ lerine «baltalarını asma» ya başladılar (*). Ağaların tegallüp ve ihtikârı nihayet 1651 de bir esnaf isyanına yol açtı. Buna da ye­ ni defterdarın aldığı bir sikke tedbiri vesile oldu. Bu sırada parlak bir projesi olduğundan Maliye Bakanı ya­ pılan Emir Paşa adında biri ortaya çıkmıştı. Bu zatın parlak pro­ jesi şu: Belgrat, Bosna ve Arnavutlukta 120 yük yani 12 milyon züyuf akçe kesilecek; akçelerin üçte biri gümüş, üçte ikisi ka­ lay olacak. Bir de istanbul'da meyhanecilerden, çingenelerden, simitçilerden 21 yük yani 2 küsur milyon kırkık, bozuk akçe top­ lanacak, bunlar paçal edilerek 1 altın = 118 akçe üzerinden pi­ yasaya çıkarılacak. Bundan 120,000 altın elde edilecek. Altın­ lar geldikçe Yahudi sarraflarda riyale çevrilecek ve bu muame­ leden maaşlar için gerekli olan 240,000 riyal sağlanacak. Ha­ zineye, bu hesaplara göre, yüzde 60 kâr sağlanmış olacakmış. Yani, devletin kendisi hem kalpazanlığa, hem spekülasyona yani sikke ihtikârına başlamış oluyor. Fakat, ticaret ve iş adamları eşya narkları sabit kaldıkça bu değersiz akçeyi kabul etmediler. Melek Ahmet Paşa, esnafı, verilecek züyuf akçeleri 118 ini bir altın üzerinden almaya zor­ lamaya kalktı. Bunun üzerine 150 bin esnaf silâh, sopa ve taş­ larla ayaklanarak Topkapı sarayını kuşattılar. Ocak kumandan­ larının idamını istiyorlardı. Ellerinde hazır bir liste de vardı. Bun­ dan, halkın hazineyi ve kendisini soyanların kimler olduğunu bildiğini anlıyoruz. Sarayın içinde de başka bir boğuşma oluyordu. Saray (*) Denildiğine göre yeniçeriler, bir dükkâna uğrayıp kazanç­ t a n hisse istediklerini bildirmek üzere, oraya bir balta asarlarmış. «Balta olmak» deyimi bundan kalma.

144


adamları çetesinin ileri gelenlerinden olan baş lala Uzun Süley­ man Ağa, Melek Ahmet çetesinin hâmisi olan 62 yaşındaki Kö­ sem Sultanı, küçük padişahı zehirletip yerine kardeşini tahta getireceği, bunun için ağalarla birlik olduğu iddiasiyle boğdur­ du. Bu büyük valide sultanın 20 sandık altın florisi ve bir alay emlâki hazineye alındı. (Kösem ulema ve ocak ağalariyle birle­ şerek, iyice zıvanadan çıkan ve ulema ile ağaları kendisine sa­ mur kürk verme haracına bağlayan padişah İbrahim'i önce hal'ettirmiş, daha sonra da öldürtmüştü). IV. Mehmet adını taşıyan küçük padişah tahta oturunca saray ağalarına gün doğdu. Tarihçilerin yazdığına göre bu de­ fa bunların özel hazineleri altınla dolmaya başladı. Saray çete­ sinin bu galebesi üzerine, ağalar çetesine karşı bir temizleme kampanyası da başladı. Ağalar yeniçerileri isyana çağırıyorlar­ sa da yeniçeriler ağalarına ihanet ettiklerinden ağalar destek­ siz kaldılar. Lala Süleyman'ın idare ettiği kampanyada, kaçıp saklanan ağalar iki hafta süren takibat sonunda yakalanıp ya­ kalanıp öldürüldüler. Bütün ocak ağalarının hesapları teftiş edildi. Bunların meydana çıkarılan dalaverelerinden biri şuydu: ku­ mandanlar, askerlerin esâme tezkerelerini kendilerine ayırıyor­ lar; üç ayda bir maaş zamanı gelince hazineden toplam 50,000 kuruşu (bugünkü para ile 1 milyon lirayı) ceplerine indiriyorlar. Sözde bunlar erlerin maaşı, ama böyle erler yok. Asker sayısı­ nın fazla görünmesinin bir nedeni de buydu (Gogol'un «ölü canlar» mı hatırlatan bir iş.) Harem ağaları ve saray çetesi duruma hâkim olunca gelirleri bunlar «kaparozlamaya» başladılar. Saray yolu ile mu­ azzam bir mansıp ticareti şebekesi çalışıyordu. Defterdar Ka­ pısında yani Maliye Bakanlığında bir yanda devlet gelirleri ilti­ zamla ihale edilirken öte yanda padişahın bilgisi altında saray çetesi yüksek memuriyetleri yüksek rüşvetlerle dağıtıyordu. 1652 de denk bütçe çıkarma düşüncesiyle bir takım icraata giriştiği için bu defa saray çetesinin kurbanı olan vezirlerden biri de Tarhuncu Ahmet Paşadır. Bu zat şunları başarmaya ça­ lışıyordu: Ulûfeli asker ve memurların sicillerini; tersane, topha­ ne gibi idarelerin eminlerinin hesaplarını teftiş ettirmek. Bun145


larla bütçede gider kalemlerinde indirmeler yapacak; genel olarak servet sahibi kimselere de vergi konacak. Üçüncü defa olarak büyük bir Maliye konferansı top­ landı. Bu defaki tersanede. Konferansı padişah açtı. Bu defa da projesi olan bir maliye bakanı daha var: defterdar Zurnazen Mustafa paşa. Projeye göre valiler, vilâyet gelirlerin­ den kendilerine maaş olarak ayrılan miktardan fazlasını «irsa­ liye» olarak hazineye yollayacaklar, yani, evvelce timar beyle­ rine uygulanan usul genişletiliyordu. «İrsaliye» Mısır'dan hazineye gelen vergi gelirine denirdi. Demek ki şimdi Osmanlı ülkelerinde valilerin bölgelerine, Mısır gibi irsaliye vergisine bağlanmış bölgeler olarak bakılıyordu. Timarlar hakkındaki eski karar da genişletiliyordu; yani hâs, timar, zeamet, paşmakiık sahipleri, gelirlerinin ihtiyaçtan fazlasını hazineye bırakacaklar. (Sadrazam Tarhuncu, bir jest olarak, kendi hâslarından 20.000 kuruşu yani bugünkü 40,000 lira kadarlık gelirini hazineye ve­ receğini bildirdi. Yalnız bu sonuncu tedbirden hazineye 700.000 kuruş gelir fazlası sağlanacakmış. Tarhuncu lâyihası olarak ta­ nınan bütçeye göre 500,711,492 akçe gelir, 669,699,556 akçe gi­ der var. Yani 163,988,064 akçe açık düşünülmektedir. Konfe­ ransta bir de halka yeniden vergiler konması tartışılıyorsa da vaz geçildi. Tabiî söylemeye hacet yok: bunlardan çıkarları bozulacak olan kimseler, özellikle saray çetesi, Tarhuncu'nun padişah Mehmet'i düşürerek yerine kardeşi Süleyman'ı tahta oturtmaya hazırlandığını padişaha duyurunca, Ahmet Paşa boğduruldu. Devşirme Arnavut asıllı olan bu Ahmet Paşanın en büyük düşmanı Çerkeş Derviş Mehmet Paşaydı. Balkanlı devşirme kul­ ları yavaş yavaş silinmeye başlamıştır. Bunların yerine en çok Kafkas bölgelerinden gelme Çerkeş, Abaza, Gürcü köleler büyü­ meye, güçlenmeye ve devlet makamlarına çıkmaya ve özellikle saray çetesi içinde kümelenmeye başladılar. Eski devşirme kul­ lar ise, daha ziyade ocak ağaları çetesini teşkil ediyorlardı. Kul­ lar ile köleler arasındaki savaş XVIII. yüzyıla kadar sürdü. Hükü­ mete kulların hâkim olduğu sürelerde bu köleler Anadolu'da is­ yan çıkarırlardı. Bunların en azılısı olan Abaza Hasan Paşa, önü146


ne çıkan kapıkulu yeniçerileri kese kese ta Bursa dolaylarına ka­ dar gelecek ve nerede ise hükümeti zaptedecek güce bile geldi; O bunu yapamadıysa da daha sonra, akrabası ve kendisi gibi bir Abaza kölesi olan ve kulların hükümetine isyan eden İbşir Paşa sadrazamlığa kadar yükselebilmiştir. Soru 53 : Malî bunalımın en kritik döneminde Kâtip Çele­ bi ne diyor? 1652 yılı Osmanlı düzeninin en kritik yılıdır, daha doğrusu en bunalımlı döneme girişinin başlangıcıdır. O döneme geç­ meden önce, size bu sırada Osmanlıların o zamanki en akıllı kişisinin durumu nasıl gördüğünü, ne gibi çareler düşündüğünü göstermek üzere, sözünü ettiğim konferansta bulunan Kâtip Çelebi'nin hazırladığı raporu, gerekii olmayan lâflarını bır«karak ve dilini de bugünkü dile çevirerek buraya koyacağım. RAPOR «Dünyanın düzenini yoluna komak Tanrının iradesine göre olur. insan oğullarının işlerinin düzeltilmesi onun ezelî gidişine bağlıdır. Peygamberin şer'î siyaset devaları mülk ve devletin mn zaçının ıslâhına, din ve millet kaidelerinin düzeltilmesine ye­ terlidir. 1652 yılına gelindikte Osmanlı devleti 364 üncü yaşına var­ mıştı. Tanrının âdeti üzere ve uygarlık ve insan topluluğu gereği , olarak bu büyük devletin mizacında eğrilme alâmetleri, tabiat ve gücünde çelişiklik belirtileri görüldü. Onun için dünya sığı-j nağı olan padişah tarafından herkesin uyması gereken şöyle bir ferman çıktı: işlerde tecrübeli büyükler ve divan üyeleri top­ lanıp tartışsınlar, bu derdin çarelerini araştırsınlar, ta ki başa­ rılması güç bir işe sebep olunmasın. Bu ferman gereğince Maliye Bakanı olan Defterdar Paşa­ nın huzurunda divan toplandı. Gelirlerin azalması, askerin ço­ ğalması konularında tartışmalar oldu. Padişahın cülusundan beri yapılan tartışmalar gibi, hayli konuşulduktan sonra, şu so1

147


nuca bağlandı: 1643 tarihinde Kara Mustafa Paşanın idaresi sonlarında gelir ve giderler denkti. Ne yüzden gelirler sonra­ dan azaldı? Ne yüzden harcamalar çoğaldı? Bunlar o zaman­ dan bu zamana kadarki kalemlerden çıkarılsın. Ayrıntılar teker teker anlaşıldıktan sonra, çaresi ne ise görüşülsün. Bu sonuca vararak toplantı ertelendi. Bundan sonra, çareler konusunda çok toplantılar ve tar­ tışmalar oldu. Gerekti ki din ve devleti sevenler, bildiklerini esirgemeyip ve saklamayıp doğrunun yolunu ve yönünü göstersin­ ler. Ömrüm boyunca divana hizmet ettiğimden, savaşlarda ve sulh zamanlarında çok şeyler gördüğümden, geçmişin tarihini incelediğimden, sayesinde rahat ettiğim yüksek devlete bunun karşılığını ödemek üzere, tarihte gördüğüm ve tecrübe ile anla­ dığım kadariyle bu sorunlar üzerine ben de bir rapor yazmak is­ tedim. Görünüşte soğuk demiri dövmek gibi olsa da, devlet bü­ yükleri himmette kusur etmeleri yüzünden bunu hiçe sayarak faydalanmayacak da olsalar hiç olmazsa öteki dünyada suçsuz olurum diyerek bir giriş, üç bölüm ve bir sonuç halinde yazarak adını «bozulmaların düzeltilmesinde gerekli eylem prensipleri» koydum. Girişte devletlerin tavırları, birinci bölümde reaya, ikin­ ci bölümde asker, üçüncü bölümde hazine durumu var. Sonuç­ ta da ihtilâl halinin giderilmesi, devletin yapısındaki çarpılma­ ların giderilmesi için gerekli çarelerden söz edilecektir. GİRİŞ Mülk ve saltanat anlamına gelen devlet, insan toplumunun belirli bir düzen üzere olmasıdır. Eşyanın tabiatinin sırlarını bi­ len, teorik ve pratik felsefenin inceliklerinden anlayan düşü­ nürlerin dediği gibi, insanların toplum hali tek kişilerin haline benzer. Birçok işlerde birbirlerine denktirler. Her şeyden önce insanın tabiî ömründe üç çağ vardır: Bü­ yüme çağı, duraklama çağı, çökme çağı. Bu üç dönemin zaman­ ları kişilerin hayatında belirlidir. Fakat kuvvetle zaafın birleşim şekilleri farklı olur. Zayıf yapılı kişinin çökme yaşı, kuvvetli ya­ pılı kişinin çökme yaşından önce başlar. 148


Bunun gibi, insanın devlet şeklindeki topluluğu da üç dö­ nem gösterir. Büyüme dönemi, duraklama dönemi, çökme dö­ nemi. Bu üç dönem de farklılıklar gösterir. Bu yüzden, geçmişte bazı toplumlar kısa süre içinde çökme dönemine gelmişlerdir. Birçoğu kötü tedbirler alma yüzünden, kazaya uğrayan yiğit ki­ şiler gibi, duraklama çağında göçtü. Bazıları, bizim büyük dev­ letimiz gibi, yapısı kuvvetli, büyükleri tecrübeli kişiler olduğu için, ömürleri duraklama çağını aşmıştır. Bu üç çağın gerek kişilerde, gerek toplumda kendini gös­ teren bazı alâmetleri vardır. Toplumun işlerini görme ile görevli olan tedbir adamlarının bunları bilerek, devlet mizacının düzel­ tilmesinde ve diğer çarelere baş vurulmasında ona göre dav­ ranmaları gerektir. Örneğin, beden ve ruh hekimliğinde genel bir kaide var ki ona uyulmazsa kötü tedbir alınmış olur: Yaşlı bir adama verilecek ilâç, bir çocuğa verilemez. Bunun tersinin de faydası olmaz. Burada toplum aşamalarının zamanlarını ve alâmetlerini anlatmaya lüzum görmüyorum; bu raporu' okuyan­ lara bunları kendiliklerinden çıkarmayı bırakıyorum. Giriş bu kadar. I. REAYANIN DURUMU Her şeyden önce reaya ile berâya, Tanrı katından sultan­ lara ve büyüklere emanet olarak verilmiştir. Bundan başka : Devlet için asker gerek. Asker için silâh. Silâh için hazine gerek, Hazine için reaya Ve reaya için adalet, sözleri herkesin bildiği prensiplerdir (*). Anlatılmalarına lüzum olmayacak kadar açıktır. Ancak kişi ve toplum açısından ben­ zerliği olan yanlarını kısaca açıklayayım. İnsan bedeni dört unsurdan yapılmadır (**). Duyguların ve güçlerin aracılığı ile bunların kullanılması ve bakımı insan ru(*) B u sözlerin Arapça asılları için soru 19'a bakınız. (**) E s k i fizyolojide beden sağlığına yol açan dört unsur vardı

149


hunun yetkisine bırakılmıştır. Bunun gibi, insan toplumları da dört sınıftan (rükün) yapılmadır. Vücuttaki duygu ve güçlerin karşılığı olan devlet büyüklerinin aracılığı ile bunların kullanıl­ ması ve bakımı, kişinin düşünen benliği karşılığı olan yüksek ünlü sultanın yetkisine bırakılmıştır. Dört sınıf dediğimiz ulema, asker, tüccar ve reayadır. Yük­ sek ulema zümresi vücuttaki kana benzer. Hayvanî ruhun kay­ nağı kalptir. Hayvanî ruh ise hafif bir cevherdir ki çok hafif olu­ şu yüzünden vücutta kendiliğinden dolaşamaz. İşte kan bunu taşır, damarlar yolu ile en derin yanlara kadar götürür, vücu­ dun bütün uzuvlarına ve kenarlarına kadar ulaştırır. Beden, bu sayede yaşar ve faydalanır. İşte bunun gibi, şeriatin ve gerçe­ ğin bilginleri olan ulema da hayvanî ruh karşılığı olan kutsal bil­ giyi kaynağından ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak ta­ şıyarak vücudun kenar yanları yerinde olan okumamışlara ve avam halka ulaştırırlar. Vücudun hayvanî ruhtan faydalanışı gibi, bunlar da ulemadan faydalanırlar. Hayvanî ruh, vücudun sağlığını nasıl sağlıyorsa bilim de toplumun sağlığını ve deva­ mını sağlar. Asker ise, vücuttaki lenf sıvısı (balgam) karşılığıdır. Tüccar vücuttaki safra, reaya ise vücuttaki sevda karşılığıdır, çünkü onun niteliği toprakta ve aşağıda olmaktır. Bu dört unsur bir­ birlerini etkileme yolu ile birbirlerinden faydalanırlar; vücudun mizacı sıhhatte olur. Bunun gibi, dört sınıf da tabiatça uygar olmak itibariyle birbirlerinden faydalanırlar. Toplum düzeni ve devletin mizacı böylece sağlanır. Vücudun sağlık üzere olması için bu dört unsurun denge üzere olması gerektir. Eğer nitelik ve nicelik açısından bunlar­ dan biri kötüler, bozulur veya ötekilere üstün hale gelirse onun çıkarılması ve teskin edilmesi gerekir. Tıpta ve anatomide bi­ lindiği gibi, yiyeceklerin hazmından sonra bir zaman mideye gı­ da gelmez. O zaman dalak bir miktar sevda dökerek midenin ki bunlara k a n , balgam (lenf), safra ve sevda denirdi. Bunların do­ kularının ve birbirlerine denk oluşlarının vücudun sağlığına ( m i ­ zacına) etkisi olduğuna inanılırdı. Sevda siyah bir sıvı ve kaba ihti­ rasların kaynağı sayılırdı.

150


boş kalmamasına, mide bozulmasına yol açılmamasına yarar. İşte bunun gibi, midenin karşılığı olan devlet hazinesine, yiye­ cek karşılığı olan gelirler gelmeyip de hazine boş kaldığı zaman, reaya fukarası mal (yani vergi) dökerek hazinenin boş kalmama­ sına bakarlar. Ama reaya, ezilmiş, kırılmış olur da işinden ve kazancın­ dan kalırsa bu işi göremez. Bundan ötürüdür ki geçmişin sul­ tanları reayayı zalimlere karşı himaye etmeye, adalete ve onla­ rın halini düzeltmeye çok dikkat gösterirlerdi. Adaletten sapıtan zalimlere yüz vermezlerdi. Devlet bölgelerinin birinin bile ha­ rap olmasına müsaade etmezlerdi. Sonraları duraklama dönemi geçip Celâlîlerin çıkması ile reaya zayıfladı. Yerlerini, köylerini bırakıp şehirlere kaçtılar. Bugün İstanbul'un kenarları bile bunlarla doludur! Bu satırların yazarı, 1635 tarihine kadar on iki yıl devlet ülkelerini dolaştım, birçok köyleri harap gördüm. Yirmi yıla yakın bir zamandır ki taşraların büsbütün berbat olduğu artık herkesin ağzındadır. Bu sarsılışın nedenlerinin biri, vergilerin yıpratıcı ve iki kat olmasıdır. En büyük nedeni ise mevkilerin, ehline verilmesi ve ehliyetsizlerle gaddarların hak­ kından gelinmesi gerektiği halde, en çok arttırana satılan bir şey haline gelmesidir. Mevki satın alan melunlar verdikleri pa­ rayı hemen çıkarma gayretiyle zaruret olduğunu ileri sürerek bir başkasına satıyorlar, o da oraya vardığında sömürü büsbü­ tün artıyor. Reaya fukarası iki kat olan ağır vergileri veremez hale ge­ lince, zalimlerin zulmüne dayanacak güçleri kalmaması yüzün­ den her tarafın harap olduğuna şüphe yoktur. Eskiden rüşvet alma suçu ile nice kişi azledilir, gözden düşerdi; hattâ bu yüz­ den nice devlet adamı öldürülmüştür. Öyle olduğu halde, bugün bütün akıllı vs yürekli kişilerce muzır ve kötü olan bu eylem, devlet işlerinin bir aracı haline getirilirse, o devletin ve hazine­ sinin halinin ne olacağını kestirebilirsiniz. Bu pis eylem, kâfir hükümdarları arasında bile yasak ve kötüdür. Hakkın çiğnen­ mesine, kötünün yürütülmesine sebep olduğundan adalete de akla da aykırıdır. 151


Rüşvetin şeriatte haram olduğuna hiç şüphe olmadığı hal­ de ve başka bir ad altında eskiden gizli olarak alındığı halde, şimdi açıkça «bunun hazineye faydası vardır» deniyor, işte, Tanrı buna razı olmayarak, hazineden bereketi aldı götürdü. Askerlerin yüreğine korkuyu saldı. Eskiden kâfirler müslümanlardan kaçarlarken şimdi iş tersine döndü. Halktan iki kere vergi alma gibi bir sömürüden, mevkileri para ile satmak gibi ters bir eylemden vaz geçerek adalete dönmek suretiyle, ziyan edilenler yerine konmaz, tövbe edilmez­ se isyan felâketinin, zulüm ve düşmanlığın her yeri mahvedece­ ği muhakkaktır. II. ORDUNUN DURUMU Vücudun dört unsurdan yapılma olduğunu, toplumdaki sı­ nıfların da bunlar gibi olduğunu, ordunun vücuttaki lenf (bal­ gam) karşılığı olduğunu söylemiştim. Vücutta lenfin lüzumu, faydası, çok oluşunun, taşmasının zararı ne ise toplumda ordu da böyledir. Vücudun dayanıklılığı bu unsurlar ve güçlerle na­ sıl sağlanıyorsa devletin sağlığı da bu dört sınıfla olur. Vücu­ dun sağlığı nasıl dört unsurun denge üzere oluşuna bağlı ise, toplum düzeni de bu sınıfların denge üzere olmasına bağlıdır. Gerçi, gerek kişide ve gerek toplumda tüm denge düşünü­ lemez. Fakat bütünü yapan unsurların birbirlerine üstünlüğü ve­ ya aşağılığı bir sınırdan öteye gitmemelidir. Bir kişi, durakla­ ma çağını geçtiği zaman, soğukluk ve rutubet yaşlılık gereği olduğundan onda lenf (balgam şeklinde) üstünlük kazanır. Her defasında balgam çıkar, teskin edilir, fakat tabiat onu yeniden yaratır. Diğer unsurlar da ona benzeme eğilimindedirler. işte, bu yaştaki bir kişinin, balgamı tüm yenerek, onu yen­ miş halde tutmaya çalışması abes olur. Bu âdeta ak sakallı bir ihtiyarın sakalını siyaha boyayarak bundan sonra sakalının hiç ağarmamasını istemesi gibi bir şeydir. Bu durumda olan kişiye yaraşan, balgamı zararsız olacak dereceye getirmeye razı ol­ maktır. Şimdi, bu görüşü topluma uygularsak, delillerimiz şunlar 152


olacaktır: Evvelce, Kara Mustafa Paşa, Kanunî Süleyman za­ manının defterlerine göre kul sayısını azaltmıştı. Çok geçmeden yine eski haline geldi, hattâ daha da arttı. Süleyman zamanın­ da (1562 de) maaşlı askerlerin sayısı 41,479 idi. Yıllık maaşları­ nın tutarı 1,223 yük akçe idi. 1566 da asker sayısı 48,316, maaş tutarı 1,264 yük oldu. III. Murat zamanında (1588 de) asker 64,425, yıllık ulufe, 1,782 yük oldu. 1595 te bunlar 81,875 ve 2,512; 1609 da 91,200 ve 3,800 oldular. Osman (1618-1622) ve Mustafa (1617 - 1618) zamanında 100,000 kadar oldu. IV. Murad'ın son yıllarında (Mehmet, Bayram ve Kara Mustafa Paşaların çabalariyle) sayı yarı yarıya indirildi. 1640 sonlarında en az 59,257 oldu. Yıllık maaşlar tutarı da 2,631 yüke indi. Fakat çok geçmeden tekrar eski kararı buldular, belki de arttılar. Gerçi, kulları azaltarak Süleyman zamanındaki kararda dur­ manın mümkün olmadığı meydandadır. Bugün sipahi zümresini 20,000 den, yeniçerileri 30,000 den aşağı indirmeyip diğer sınıf­ ların da ona göre zararsız bir çokluğuna razı olmak gerektir. Er fazlalığının o kadar zararı yoktur. Asıl iş, çoğalan maaş giderle­ rini, eski kanuna uyarak, iyi tedbirlerle azaltmaktır. Karşılıklı uz­ laşma ile iki tarafa elverişli, kanuna uygun çok iş yapılabilir. Bu işleri yapıp, bilmeyenlerin itirazlarına yer vermeyerek azar azar gitmekle az zamanda çok fayda sağlanabilir. Tecrübe ile ne ka­ dar fark meydana çıkacağı görülecektir. III. HAZİNE DURUMU Kişide ruhun sultana, aklın vezirlere, bilginin ulemaya ve dört unsurun diğer toplum sınıflarına karşılık olduğunu söyle­ miştim. Hazine vücuttaki mide gibidir. Sarraflarla tartı işlerini yapanlar tat alma gücüne, muhassıllar çekme gücüne, hazine görevlileri tutma gücüne, defterdarlar, kâtipler ve diğer memur­ lar hazım gücüne benzerler. Nasıl mideye gelen gıdalar bu güç­ lerin aracılığı ile hazmediliyorlarsa hazineye gelen gelirler de bu dediğimiz kişilerle yerlerine giderler ve bölünürler. Demek ki, bü­ tün sınıflar doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hazineden fay­ dalanıp geçinirler. Sevda yok edilirse mide boş kalır. Bu güçler 153


dengeli halde olmazsa yerine düşkünlük gelir, vücudun sağlığı bozulur. Tıpkı bunun gibi, reaya ezilirse hazine boş kalır. Adı geçen zümrelere hiyanet ve bozulma halinde olursa devletin sağlığına düşkünlük ve yorgunluk gelir. Bunun böyle olduğu kesin bir şey­ dir. Duraklama yaşının sonlarına kadar bu güçlerin sağlam kala­ bildiği bilinen bir şeydir. Fakat sonraları yavaş yavaş yorulma başlar. Hazım işinde aksaklıklar görülür. Yine bu yaşta iken ağar­ ma alâmetleri de görülür; saçı sakalı ağarmış kişilerde olduğu gibi, toplumda da lüks başlar. Büyükler, ad ve sanlarını büyütme isteğine düşerler. Zamanla orta kişiler de giyimde kuşamda hü­ kümdarlara benzemeye başlarlar. Bireyleşme ve toplumlaşma gittikçe masraflı iş olmaya başlar. Bu görüşün delili şudur: 1564 te devlet hazinesinin geliri 1,830 yük, gideri 1,896 yüktü. 1591 de ise gelir 2,934, gider 3,604 yüke çıktı. Beş yıl sonra biraz fark ederek 1597 de Âlî'nin sayımı­ na göre gelir 3,000 yük, gider 9,000 yüke çıktı. Yani, evvelce bi­ riktirilen hazineler harcandı. IV. Murat zamanına gelindiğinde toplam harcamalar 6,000 yükten fazla iken 1643 sonlarında 5,500 yüke indirilerek cülustan sonra gelirler yılda 3,618, giderler 5,500 yük olarak yazıldı. Î650 de çıkarılan yeni vergilerle gelirler 5,329, giderler 6,872 yüke vardı. Şimdi ise, giderler, gelirlerden 1,600 yük akçe fazladır. Demek ki, giderler boyuna yükselmektedir. Artık bundan sonra, gelirler arttırılarak ve giderler azaltılarak bir den­ ge sağlayıp orada kalmak çok güç bir iştir. Bunun imkân içinde olmadığı tecrübeli kişilerce bilinmektedir. İşin sonunda zor al­ tında bu azaltma ve indirmeleri birinin zorla yaptırması lâzım­ dır. Bir kararlılığa varılamazsa da, devlet vücudunun düzeltilmesi için hiç olmazsa bir nefes alma imkânı sağlanmalıdır. SONUÇ : DEVLET YAPISININ BOZULMASI, ÇOKLUK VE DARLIĞIN YARATTIĞI DERDİN ÇARESİ Devlet sağlığının bozukluğuna, kimi mümkün olan kimi müm­ kün olmayan, birkaç çare vardı. Her şeyden önce herkesi doğru­ luğa uymaya zorlayacak bir kılıç adamının varlığı gerek. Bir de 154


devlet büyüklerinin, gerçek padişahın hükümdarların hüküm­ darı olan Tanrı olduğunu bilmeleri gerek. Hazine, asker, reaya gerçekte onundur. Onun yerini tutan padişah ise Tanrının sadece vekilidir. Böyle uyanık bir padişah karşısında ne kadar doğru­ luk yönünde gidilirse «gaiplerin en bilgilisinin» kulluğunu yap­ mış oluruz diyerek doğruluk ve adalet yolunda tek gönül ve tek yön ile gidip doğru yoldan ayrılanı sektirip devlet işlerini düzen­ lemeye başlamalı, devleti ayağa kaldırmalıdırlar. Bundan başka, askerin başlıca iş görmüşleri doğruluk yo­ lunda birleşerek gölgesinde mutlu oldukları devletin yanını tu­ tarak hiyanet ve bozulma erbabının kökünü kazımakla, geçmiş­ te defalarca din ve devlete yaptıkları hizmetleri şimdi de yap­ maktan geri kalmamalıdırlar. Devlet vekilleri de doğruluk üze­ re birleşmeye çalışarak, israfları hafifletmeye askeri âlet ede­ rek ezici asker gücü ile iş görmelidirler. Bunlar, bugün erişilemez ihtimaller cinsinden olanlar. Çün­ kü devleti tutan, doğruluğa uyan çok az kişi var. Tanrı yaratık­ larının çoğu sapıklık yanındadır, benliğin nazlarının peşinde ko­ şarlar. Onun için, bu hale ancak bir kılıç adamı son verebilir. Bugün için hazine darlığı, asker çokluğu, masraf bolluğu, reaya düşkünlüğü hallerinin mümkün olduğu kadar giderilme­ sinin ilâcı şudur: reayanın artık hazine sağlamaya mecali kal­ madığından padişah bir yıllık geliri bir yoldan sağlamalı, hazi­ nenin açığını kapatarak geleceğe ait gelirlerden azar azar öden­ mek şartiyle güvendiği bir kuluna bırakmalıdır. Hazinede bir yıllık gelirin bulunması kalbe büyük bir kuvvettir. Her işe ser­ maye olur. Askerin çoğalması derdi de, önce dediğim gibi, iyi tedbirlerle azaltma yolu ile giderilebilir. Hazineye faydası olan işle ilgili vergiler, askerin çok oluşu işini çözümleyebilir, az za­ manda maaş tutarını azaltır. Masrafların çokluğunu gidermenin de ilâcı, emanetlerdeki israflar hafifletildikten sonra her birinde hazinenin direği olan birkaç dairede bilgili, dindar, tutumlu ki­ şiler kullanılmasıdır. Bir iki yıl içinde masraf çokluğu derdi böy­ lece kalkar. Reayanın düşkünlüğünün ilâcına gelince. Yüklendikleri ver­ gilerin bazılarını birer miktar azalttıktan sonra, mansıpları pa155


ra ile vermeyip denenmiş, doğru kişileri mansıplarında uzun sü­ re tutmalıdır. Zulmedenlerin hakkından gelinirse, bir iki yıl için­ de reaya güçlenir, devlet ülkeleri eskisi gibi mamur olur. Devlet büyüklerinin bildiği gibi, bu büyük devletin yapısın­ da çarpıklık ilk defa olmuş bir şey değildir. Geçmişte de bazen saltanat kavgaları, bir zamanlar Timur'un ortalığı karıştırması, sonra da Celâlîlerin çıkışı devletin yapısına çok kereler anarşi getirmiş, fakat iyi tedbirler alınınca Tanrının yardımı ile tekrar düzen sağlanmıştır. Bu raporda sözü edilen meseleler bunların hepsinden de korkunçtur diye korkuya düşmek, vehme kapıl­ mak, tedbirden vaz geçmek din ve devlete yakışır bir şey değil­ dir, hamiyete uymaz. Dünya sığınağı padişahın talihi, kuvvet ve saadet üzeredir. Yeter ki onun vekilleri din ve devlete hizmette birleşsinler; şeriati ölçü ve tartı edinsinler. O zaman Tanrının yardımı ile düşmanlara galip gelir. Zulmü kaldırır, şeriat ve akıl kurallarına göre iyi idare kurar ise bu büyük devleti kanuna ilet­ miş olur. Tanrı kolaylaştırsın, âmin!» Görüyorsunuz ki Osmanlıların bu gerçekten en bilgini olan zat, ibn-i Haldun'un zamanından sonraki dünyanın farkında bi­ le değil. Gerçi, Osmanlı düzeninin artık yaşayabileceğine o da inanamıyor ama Tanrıdan umut kesilmez demeye getiriyor. Bi­ ricik dikkati çekecek olumlu tavsiyesi, bir çeşit hazine kredi fo­ nu kurulması üzerinedir. Bunun ve diğer tavsiyelerinin ne dere­ ceye kadar gerçekleştirilebilir bir tavsiye olduğunu ileride gö­ receğiz.

Soru 54 : Öteki Çelebiler ne diyorlar? Zamanın, Kâtip Çelebi'nin tam zıddı olan bir siması daha vardı. Babası Çelebi ama kendisi ulema silkinden gelme. Şeyhül­ islâmlık yapmış, son derecede muhteris, fakat devlet işleriyle yakından ilgili bir adam: Kara Çelebi zade Abdülâziz. 1657 de ikisi de aynı yılda öldüler. Bu zatın, yazdığı tarihte yer yer şaş­ kınlığını gösteren gözlemleri vardır. Acaba, diyor, bu işte Tan­ rının mı bir muradı var da gelirler boyuna azalıyor, giderler bo156


yuna artıyor? Nasıl oluyor da işleri düzeltmeye kalkan biri gel­ di mi amacına ulaşamadan mezarı boyluyor? Kara Mustafa Pa­ şa, sonra Koca Mehmet Paşa hazine işlerini düzene koydulardı. Müsaderelere, borçlanmalara, tezkerelere son verdilerdi. Ya­ hudi sarrafların ortaya yaydığı meyhaneci ve çingene parası de­ nen bozuk paraları, tam ayarlı sikkelerle değiştirdiler, hazineyi sarrafların boyunduruğundan kurtardılardı. Hazine gelirlerini arttırdılar, giderleri kıstılardı. Ama her defasında, bir sonra ge­ len bunların hepsini bozuyor. Neden bu buhran bir türlü çözüm­ lenemiyor? Acaba Tanrının bir işi mi bu? Tam «ulema» kafası­ na yakışır bir düşünüş! Üçüncü Çelebi, şair Veysidir. O da ulemadan; ekonomi ve maliyeden onun da anladığı yok, ama ötekilerden daha ilginç, açık açık konuşmada ve bozuk-düzenin aktörlerini tesbit etme­ de daha isabetli ve ayakları yerde. Kâtip Çelebi gibi hekimce ukalalıklara, Kara Çelebi gibi ulu Tanrının gizli hikmetine baş vurmadan dobra dobra lâkırdılar etmiş. En münasip başlığı «Ba­ lık baştan kokar» olması gereken bir manzumesinin birkaç par­ çasını alacağım : (Padişah) : Balık baştan kokar derler, fesadın başı höd malum Ne kadir nutka, bir kimse diye haza kitabullah. (Vezirler) : Vüzera sadrına geçmiş oturmuş bir bölük hayvan. Bu din-ü-devlete hizmet eden yok mu bir adem vah. (Ağalar) : Bozulmasına sebep dünyanın, paşa vü ağadır. Fesad vü fitneye bâis bulardır şüphesiz hemrah. (Ulema) : Bulardan dahi zalimdir efendi-i kadı asker Cihanı irtişalariyle fesada verdi eyvah. (Adalet) : Kuzat ahvalini dersek ne mümkündür beyan etmek? Eğer hasmın olursa kadı, yardımcın ola Allah. Veysi'nin de umudu bir «sahib-i şimşir» in çıkmasındaydı. 157


Soru 55 : Tarihin en büyük kalpazanlığı nasıl başladı? Saray çetesinin hâkimiyeti 1656 ya kadar sürdü. Şimdi cel­ lâtlar bile milyoner olmuştu. Bir padişah boğan Hadım Abdurrahman'ın serveti müsadere edildiği zaman «sikke-i hasene» ile 50,000 altını çıkmıştı. Saraydaki âfetlerden biri de Melekî Hatundu. Saray çetesinin önderlerinden. Bu kadın Şaban Ağa­ nın karısı ve valide sultanın müşaviriydi. Şaban Ağa da onun aracılığı ile valide sultan ile padişah ve sadrazam arasında bağlantı memuruydu. Bunların en entrikalı işi, Anadolu'da yarı eşkiya, yarı âsi bir durumda olan Abaza Köle Ibşir'i âdeta zorla sadrazam yap­ malarıdır. Kaba, cahil ve aynı zamanda bön bir kendini beğen­ miş olan İbşir, bu işte bir dalavera seziyor, «Benim katlim zamir-i padişahide musammem idiğün yakinen bilirüm; ancak mu­ radım. Tanrı uğruna din ve devletin düzenine hizmette bulun­ maktır» gibi sözlerle, bir tuzağa düşeceğini bile bile, binlerce Celâlîsi ile İstanbul'u dehşete düşürecek gösterişlerle gelip sad­ razamlık makamına oturdu. Kendisi Anadolu'da iltizam rüşvetçiliğinin en büyük elebaşı­ larından olduğu için bu yolda yeni bir yağmalama başlattı. Da­ yandığı kuvvetlere (sipahilere, sarıca ve sekbanlarla leventlere) bol keseden vaatlerde bulunuyor, cümlesinin maaşlarını sağlam sikkelerle ödeyeceğini iddia ediyordu. Fakat bunlara maaş ver­ me zamanı gelince bütün foyası meydana çıktı. Askerler verilen paraları kabul etmediler. Çünkü hepsi bozuk sikke. Normal ra­ yici 80 akçe olan kuruşların değeri düşmüş, yarı yarıya bakır karıştırılmış, fiyatlar da alabildiğine yükselmişti. Abaza kölesinin durumunu dikkatle takip eden son dere­ cede kurnaz, Derya kaptanı mevkiinde bulunan Murat Paşa adında Arnavut asıllı kapıkulu, yeniçerileri, sipahileri ve hattâ İbşir'in kendi adamlarını ve saray klikini elde ederek dört başı mamur bir isyan hazırladı. İbşir'in korktuğu başına geldi. Boğulan cesedinden koparılan kellesi padişaha getirildiği za­ man, müsadere edilen servetinden 400,000 florisi çıktı! Bu kadar rezalet ortasında bütün ülkeyi bozuk paralar kap158


lamıştı. Tarihçilerin dediğine göre, ortalıkta âdeta padişah sik­ kesi kalmamış haldeydi. Dışarıdan gelen ispanyol riyalleri ve Hollanda esedî kuruşları kırpılmış veya tağşiş edilmişti. Ve işte tam bu sırada birden bire dışarıdan muazzam bir kalp para is­ tilâsı başladı. Yıl 1656, yani bu dönemin sonradan tarihini yaza­ cak olan Naima'nın dünyaya geldiği yıl! Bu, tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir kalpazanlık ve do­ landırıcılık olayıdır. O zamanın Batılı gözlemcileri gibi bugünün Batılı tarihçileri gözlerine, vesikalarına inanamıyorlar. Bu kal­ pazanlık hakkındaki bütün bilgilerimiz onlardan gelme. Çünkü Osmanlı yazarlarının olaydan haberleri bile yok. (Kalp para ge­ lişinin hangi tarihte başladığını tesbite çalışan ve Fransız arşivleriyle Türk arşivlerinde araştırma yapan Mantran «Bu noktada Türk arşivleri mutlak bir sükût halinde» diyor). Bugünkü tarih kitaplarımızda da bulamazsınız. Bir milletin, yalnız dış dünya­ dan değil, kendi dünyasından da ne kadar habersiz bir hale geldiğini göstermesi bakımından olayın üzerinde durulmaya de­ ğer. Kapitülasyonların açtığı dış-ticaret rejiminde yabancı gü­ müş sikkeleri yalnız ticaret muamelelerinde alış veriş aracı olan bir sikke olarak gelmiyordu. Aynı zamanda alım satım konusu olan bir emtia olarak da geliyordu. Bu yüzden, ticarî mübadele­ ler yanında bir de sikke ticareti doğmuştu. Akçenin rayici de­ ğişmeye başlayınca (yani fiyatlar yükselince) ve Osmanlı akçe­ sinin değeri yani gümüş muhtevası eksilince, yabancı sikke ve­ ya madene karşı talep yükselmeye başlamış, yabancı gümüşü­ ne karşı talep, Avrupa tüccarlarını önce mağşuş para ticareti­ ne sevketmişti. Avrupa'da daha ucuza sikke satın alarak Os­ manlı ülkelerinde daha pahalıya değiştirmek suretiyle kolay kârlı bir iş alanı açılıyordu. XVII. yüzyıl ortalarına doğru riyal, esedî (Hollanda) kuruşu, zolota gibi ecnebi gümüş sikkeleri Os­ manlı piyasasına geniş ölçüde yayılmaya başlamıştı. Anlaşılan ilk yayılış İspanyol riyalleri ile başlamıştı. Braudel'e göre bunlar Osmanlı ülkelerine önce Ceneviz tüccarları ile geli­ yordu. Onlara da 1580 den itibaren İspanya'dan gelmeye başla­ mış ve giderek artmıştı. 1580 den sonra Osmanlı ülkelerine tica159


ret eşyası yanında sandık sandık İspanyol riyalleri geliyordu. Bunlar Seville veya Meksika gümüşü. Braudel'in verdiği bir mi­ sale göre 1599 da Raguza yolu ile Tekirdağına ve İskenderiye'­ ye thaler ve riyal geliyordu. Şu halde İspanyol gümüşü üzerinde ticaret yapmakta baş­ ta İtalyan tüccarları geliyordu. 1595 de yani Doğu Akdeniz tran­ sit ticaretinin yeniden canlandığı sıralarda, yalnız Venedikliler Suriye'ye 551,677 duka değerinde 14.700 kilo gümüş sikke sat­ mışlardı. 1613 sıralarında Venedikliler Doğu Akdeniz bölgesine (Levant'a) yılda ortalama 5 milyon riyal değerinde nakit getir­ mişler. XVI. yüzyıl sonunda Batı Avrupa'nın hemen her ticaret merkezinde Cenevizliler yabancı dövizi ve emtia piyasalariyle spekülasyon yaparak fahiş kârlar edinmekle suçlandırılıyorlardı. Bu, özellikle İngiliz tüccarlarının işine gelmiyordu. Akdeniz ti­ caretine yeni çıkan Hollandalılarla İngilizler, italyan ticaretine öldürücü bir rakip olarak bu alana çıktıkları için, İtalyanların bu açık sikke ticaretini namussuzca bir iş olarak görüyorlardı. Çünkü onların ticaret ve sikke tutumu daha da incelikliydi. On­ ların metodunu basitleştirirsek esası şudur: mal götürmek, sik­ ke götürmemek, malları Osmanlı akçesinin düşüklüğünden fay­ dalanarak pahalıya satmak, bununla çok ucuza mal almak, ara­ daki farktan büyük kâr sağlamak. Bu ticret, ingiltere gibi ülkeler için en çok endüstri ham maddeleri almak, kendi yapılı emtialarını veya savaş endüstri­ sine lüzumlu ham maddeleri satmak, bir de Asyadan daha ucu­ za mal edilen emtiayı satmak şeklinde olduğundan onlar için mesele yoktu. Sattıkları ile hem kâr ediyorlar, hem de istedik­ leri malları alıyorlardı. Onun için böyle, bir çeşit ülkeler arası sikke tüccarlığını kötü görüyorlardı. Fakat bu durumda olmayan diğer ülkelerin tüccarları ne yapacak? Bu kategoride olanların içinde, İtalyan tüccarlarının yanında güç durumda olan bir de Fransız tüccarları vardı. Fransa'da merkantilist ticaret politika­ sı henüz gelişmediği için, güney Fransa ticareti Hollanda ve İngiliz rekabeti karşısında Akdenizde kötü durumdaydı. On|ar da başlıyorlar değeri düşük İspanyol gümüşü üzerinde ticarete. Zamanımızın Fransız tarihçisi Robert Mantran'ın İstanbul 160


tarihi üzerine yazdığı değerli kitapta anlattığına göre, Fransızla­ rın bu mağşuş para ticaretinin merkezi Marsilyaydı. Bura tüc­ carları ilk zamanlarda bunları ispanya'da satın alıyorlar; Levant'a geliyorlar; bu paralarla mal alıyorlar; bunları İspanya'ya götürüyorlar; orada satarak yeniden İspanyol parası alıyorlardı. (Braudel'e göre, 1614 te Marsilya'dan Levant'a yılda 7 milyon­ dan fazla ĞCU gidiyordu). Fakat, anlaşıldığına göre, bu çeşit ticarette fazla kâr yok­ tu. Her defasında İspanya'da yeniden gümüş para satın almak zorundaydılar. Zaten Amerika'dan ispanya'ya gümüş akını da azalmağa, bu paralar biraz pahalılaşmaya başlamıştı. Onlara kıyasla Hollanda ve ingiliz tüccarları, Marsilyalıların ağzının su­ yunu akıtacak ölçüde kâr ediyorlardı. XVII. yüzyıl sonuna kadar İtalyan ve Fransız mamul maddelerine de fazla pazar yoktu; za­ ten pek fazla mamul emtiaları da yoktu, işte Fransız tüccarları da kalp para kesip bununla büyük ölçüde ticaret yapma kapısı­ nı bu yüzden açtılar. Bu kalp paralar Batı kaynaklarında luigino, ottavo, ottavetta adlariyle geçer. Osmanlı ülkelerinde bu kalp paralar «sümn» adı ile biliniyor. Osmanlı devletinin çıkardığı paralar arasında bu adı taşıyan sikke yoktur, çünkü bunlar tamamiyle, önce Fransa'da, sonra İtalya'da basılmış kalp paralardır ve öyle gö­ züküyor ki bunlar, değeri kalmamış Osmanlı sikkelerinin yerini almış olan yabancı kuruşların (thaler, ecu ve reallerin) sekizde biri değerinde geçmekte olduğundan bu adı almışlardır. Bu konuda en çok bilgi veren Fransız seyyahı Tavernier'nin yazdığına göre, daha önce Polonya'dan gelen mağşuş parala­ rın, bir riyalin (yani Osmanlıların kuruş dediği sikkenin) dörtte biri olarak geçtiğini gören Fransız tüccarları, bunların daha da değersizini kalp olarak yaptırmağa başlamışlardır. Çok yukarı­ larda söylemiştim, o zaman Avrupa'da krallardan başka prens­ lerin, şehirlerin, kilisenin «seigneurage» hakkı yani para kesip bundan bir aidat alma hakkı vardı. Bu Fransız tüccarları bu kalp paralara bir resmiyet süsü vermek için böyle «seigneurage» hakkı olan bir prensin veya prensesin darphanesinde bunları 161


imal ettiriyorlardı. Daha sonra italya'da Monako, Ceneviz, Flo­ ransa, Toskanada da kalp para imalâtçılığı alıp yürüdü. O za­ manın İngiliz tarih yazarı Paul Rycaut bunların yüz yirmi küsur çeşidini gördüğünü söyler. Marsilya tüccarlarının yaptırdığı kalp paralar başlangıçta bir Fransız ecusünün 12 de biri, yani 5 sou değerinde veya İn­ giliz parasiyle 5 peni değerinde konmuş (1 ecu, 3 livres yani frank. 1 frank 20 sou); yani bu sikkeler frangın dörtte biridir. Bun­ ların 12 tanesi 1 riyal olduğu halde, Osmanlı topraklarında 8, hat­ tâ 6 tanesi 1 riyale sürülüyor. Yani bu kadariyle, gümüşü daha fazla yani daha değerli daha çok riyal alıyorlar; ya dışarıya götü­ rüyorlar ya da ticarî alış verişte malın fiyatı 5 X 6 = 30 sou'luk itibarî değeri olan sikke ile bir kuruş (riyal) olarak hesaplanı­ yor. Bunun anlamı şudur: 1 riyale 12 sümn yerine 8 veya 6 sümn vermekle yüzde 50, hattâ daha sonra yüzde 100 kâr edilir. Mal satmışlarsa o mal o ölçüde pahalıya, mal almışlarsa aldıkları mal o ölçüde ucuza oturuyor. O zaman, ecu (Osmanlıcada ka­ ra kuruş) dukanın 2/3 değerinde ve altın dukanın yine o zaman 300 akçe olduğunu farzedersek bunun üçte ikisinin yani 200 ak­ çenin, itibarî değeriyle, 12 de biri olması gereken sümnler riya­ lin 6 da biri yani 33 akçe karşılığı olarak geçiyor. Gerçekte ise ancak 1 akçelik değeri var bunların. Bu tarihte eşi görülmedik kalpazanlıkla, Osmanlı toprakla­ rını 1656 dan 1669 a kadar 13 yıl muazzam bir kalp para tufanı istilâ etti. Tavernier'nin yazdığına göre yalnız gümrük eminliğinin tahminine göre Osmanlı limanlarına 114.000.000 livres değe­ rinde kalp para gelmiş. Yani 38,000,000 ecu veya 25,000,000 du­ ka değerinde. Bugünkü değerlerle şöyle böyle 60,000,000 dolar veya yedi yüz elli milyon liraya yakın bir şey. (Tavernier gümrük kayıtlarına girmeyen, gemicilerin yanlarında getirdikleri miktar­ lar buna dahil değil, diyor). 1667 de bu kalp paralar artık doluluk (işba) haline gelmişti. Daha doğrusu, Osmanlı devleti ülkelerinin esas parası haline gelmiş. Bu durumda Osmanlı akçesinin ne değeri var, ne de kendisi. Avrupa kuruşları da azalıyordu, çünkü bu kalp paralar (bozuk sikke sağ sikkeyi kovar formülüne göre) yalnız değerin162


den çok üstün bir değerle sürülmekle kalmıyor, içeride ne ka­ dar değeri kalmış thaler, riyal ve esedî kuruş varsa onları da ucuza silip süpürüp dışarıya çıkıyordu. Devlet sikkesinin ve ya­ bancı gümüş sikkelerin çekilişi karşısında bu kalp paralar orta­ lığı kapladı. Fransız seyyahı Tavernier, kendi milletinin bu kalpazanlığı karşısında renkten renge girerek bunlar hakkında çok sert hü­ kümler verirken, Türklerin de bu kadar hayasız kalpazanlara kendilerini nasıl soydurduklarını anlayamıyor ve aşağıda anla­ tacağım yorumlamaları yapmağa çalışıyor. İngiliz tarih yazarı Rycaut da hayretler içinde (onun dediğine göre bu paraların bazılarının üstünde Lâtince olarak Türklerin ahmaklığı ile alay eden cümleler de varmış). Bu yazar bu kalp para akınının aşikâr bir hırsızlık oluşuna ilâve olarak üç önemli etkisini daha kaydediyor: (1) Osmanlı ülkeleriyle Avrupa tüccarlarının sağ sikke ile ticaret yapması artık kârsız bir iş haline geliyor, önemli bir değerli sikke karşı­ lığı olmaksızın bu kalpazan tüccarlar Avrupa'yı Türk mallariyle dolduruyorlar. (2) İtalya'da bazı şehirler gümüş sıkıntısı çekme­ ye başlıyor, çünkü bu kalp paralarda kullanılmak üzere büyük ölçüde gümüş eritiliyor. (3) Fakat en mühim etkisi Osmanlı ha­ zinesi üzerine olan etkisidir. Oünkü hazineye ödemelerini riyal veya esedî kuruluşlarla yapması gereken mültezim ve mukataacılar (bu terimleri ileride göreceğiz) bu paralarla ödemek ya iş­ lerine gelmediğinden ya da kendi iddia ettikleri gibi böyle sikke­ leri bulamadıklarından hazineye topladıkları gelirleri kalp para ile ödüyorlar. Hazine önce buna karşı gelmeye kalkıyorsa da «Mademki devlet bu paraların girmesine müsaade ediyor, o hal­ de bu paralarla tediyeyi kabul etmesi gerek» gibi haklı bir man­ tık karşısında hazine kalp paralarla ödemeyi kabul ediyor. Böylece, kalp para devletin resmî carî sikkesi haline geli­ yor demektir. Öte yandan birçok Ermeni ve Yahudi sarraflar da­ ha değerli gümüş kuruşları bu kalp paralarla değiştirerek, el birliği ile çalıştıkları devlet adamları aracılığı ile hazineden bü­ yük servetler kaçırıyorlardı. Bu kadar büyük ölçüde bir hilekârlığın ve kalpazanlığın 163


göz göre göre nasıl devam ettiğine şaşan Fransız Tavernier ve İngiliz Rycaut nihayet 1669 a doğru kalp paralara karşı bir di­ renme başladığını. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa zamanında yasak edildiğini, Avrupa'dan gelen gemilerin durdurularak muayene edildiğini, içinde kalp para bulunanların paralarının ve malları­ nın müsadere edildiğini, bu işte ileri giden bazı Ermeni sarraf­ ların iflâs ettiğini yazıyorlar. Fakat en büyük darbeyi 1669 da halk yedi; çünkü elinde «sümn» bulunan herkesin bunları hazi­ neye teslim etmesine ferman çıkınca bunlara ancak pek düşük olan gerçek değeri kadar tazminat verildiği için, halk kalpazan­ ların kurbanı oldu. Kalpazanlıkta en çok ustalık gösterenler Marsilyalılarla Ce­ nevizlilerdi. Bunların sahte paraları, halis gümüş paradan da­ ha fazla gümüş paraya benziyormuş. Ancak cüretkârlıkta Marsilyalılar Cenevizlileri de geçtiler, çünkü bunlar kalp gümüş pa­ radan sonra bakır para kalpazanlığına da başladılar. Mantran'ın yazdığına göre bunlar cüretkârlıkta o kadar ileri gitmişler ki Fransız elçisine ortaklık veya komisyon teklif etmişler. Compagnie de la Mere Mediterrane'nin direktörü Mathieu Fabre ile İs­ tanbul'da oturan kardeşi Jean-Baptiste Fabre, kalpazanlık tica­ retinde 10 milyon ecuden 60 milyon ecu kazanç sağlamışlardı. Kalp para gelişi yasak edildikten sonra onun kaçakçılığı başladı. Bu kaçak kalp para ticaretinin en faal aracıları da Rumlardı. Avrupa tüccar gemileri gelince, taşıdıkları kalp para­ ları Ege adalarının Rumları vasıtasiyle, özellikle İzmir'de sürü­ yorlardı. XVIII. yüzyıl başında yabancı kalp paraya karşı yasak baş­ lamış olmakla beraber, Osmanlı imparatorluğunu kalp para isti­ lâsı XIX. yüzyıla kadar devam etmiştir. Örneğin, 1829 da: «Asakir-i Mansure-i Muhammediye» teşkilâtına ve savaş giderlerine karşılık sağlamak için bozuk para çıkarmaya karar verilmişti. O zaman darphane Ermenilerin elindeydi. Bunlardan Duzoğlu Boğos'un yerine Kazaz Artin Çelebi tayin edilerek çıkarılan bo­ zuk para farkından hazineye yüzde elliye kadar kâr sağlana­ caktı. Tabiî derhal kalpazanlık faaliyete geçti. Avrupa'da da bunların aynı ayar ve ağırlıkta kalpları yapılarak yayıldı. 1831 164


yılında İstanbul'a gelen Amerikalı Dekay bu kalp paralardan şöyle söz eder: «Bu imparatorluğun parası, büyük ölçüde kalp paradır. Bunlar büyük miktarlarda ingiltere'de Birmingham şeh­ rinde yapılır. Suriye'de bu paraların dolaşımı için banka şube­ leri vardır. Bunların acenteleri bunları açıkça muamelelerinde kullanırlar ve bu muamelelerini meşru bir ticaret muamelesi olarak savunurlar». Daha sonra yazdıklarından bü işi yapanla­ rın Rumlar olduğu anlaşılıyor. Osmanlı ülkelerine kalp para gelişi bu tarihten sonra da devam etti. 1843 te, Tanzimat döneminde en son «sikke tashihi» ameliyesi yapılmıştı. Darphane ıslah edilmiş, yeni altın ve gü­ müş sikkeler kesilmişti. Fakat 1873 te gümüş fiyatlarının düşme­ si üzerine, kalpazanlar yine yabancı ülkelerde yeni basılan me­ cidiyeler ayarında kalp mecidiyeler yapıp içeri sokuyorlardı. Bunlar en çok Avusturya, İngiltere ve İsviçre'de yapılırdı. İngil­ tere'de yapılanlar en çok Mısır, Beyrut, Şam ve Halep'e geliyor ve halk bunlara «İngiliz Mecidiyesi» diyordu.

Soru 56 : Osmanlı İmparatorluğu kalp paralarla nasıl ida­ re edildi? Osmanlı ülkelerini bir çığ gibi Fransızların kalp paraları is­ tilâ ederken, asker sayısı (yani sahte asker sayısı) da bir o ka­ dar artıyordu. Çünkü İpşir'i tuzağa düşüren Murat Paşayı tu­ tan güç, kapıkulu olan ağalar çetesi olduğundan, bunları tat­ min etmek için bu hilekâr kul, yeniçeri ve sipahilere yeniden binlerce kişi katmıştı. Tarhuncu'nun 25 küsur bine indirdiği si­ pahiler 50 bine; 50 küsur bine indirilen yeniçeri sayısı 80 bine çıktı. Diğer ocaklarda da benzer orantıda artışlar oldu. Bunların çoğu köylü ve esnaftı. Sıkıntıya düşen bu insanlar biraz para kazanıp esâmi tezkeresi satın alarak kendilerine bir gelir sağ­ lamaya çalışıyorlardı. Tabiî bir alay yoksul da medreseleri dolduruyordu. Muazzam bir insan gücü israfı! Yukarıda sözünü ettiğim Avrupalı gözlemcileri son derece­ de şaşırtan kalp para istilâsı bu sırada oluyordu. Fransız seyya165


hı Tavernier'nin ısrarla söylediğine göre, hükümet piyasaya ya­ yılan kalp paraları, hazinede kalmış olup ta asker maaşlarına yetmeyecek sayıda olan iyi sikkelerle, sarraflar eliyle değiştire­ rek alıyor ve askerlere acele lâzım olan ulufeleri bunlarla ödü­ yordu. Bu kalp paraları satan sarraflar hazinede kalan sağlam paralarla bunları değiştirip büyük kârlar sağlıyorlar, yani geri kalan sağlam paralar da sarrafların eline geçiyordu. Bir kısım ocak ağaları (komutanlar) da kendilerine sağlam paralarla öde­ meler yapıldığı zaman, aldıklarını kalp paralarla değiştiriyorlar ve erlere bu kalp paraları veriyorlar, aradaki farkı kendi ceple­ rine atıyorlardı. Şair Veysî'nin deyimi ile hayvanlığın bu derecesi dünyanın bir yerinde görülmediği için, haksever bir Fransız olan Taver­ nier şöyle bir yorumlama yapar: bu kalp Fransız paraları o ka­ dar parlak ve sıkmış ki askerlerin kendileri ulufelerinin bu pa­ ralarla yapılmasında ısrar ediyorlarmış! Bu Batılı gözlemcilerin hayreti o kadar ki, zamanımızda bu konu üzerine güzel bir in­ celemesi olan İngiliz bilgini Hasluck başka bir yorumlama ya­ parak bu inanılmaz işi inanılabilir bir şekle sokmaya çalışır. Onun yorumlamasına göre bu kalp paralar şıklıklarından değil, «uğurlu» sayıldığı için «gâvur» kurşununa karşı bir çeşit hamay­ lı gibi sayılıyordu! Bu kalp paraların bir yanında Fransızların fleur de lys amblemi vardı. Her halde, diyor, bunda sihirli bir güç olduğuna inanılıyordu. Nitekim, yine bu sıralarda Papalık makamı da Avignon'da kalp para çıkarıp Osmanlı ülkelerinde sürmeye kalkmış, ama hiç tutunmamış; çünkü bu paraları bas­ tıran papazların bu kalp paraların üstüne koydukları istavroz işaretini Müslümanlar uğursuz saydıklarından Papanın kalpa­ zanlığı sökmemişti. Ben, XVII. yüzyılda yazan Tavernier ile XX. yüzyılda yazan Hasluck'un bu yorumlamalarının doğruluğuna inanamıyorum. Daha yerinde olanı Fransız tarihçisi Mantran'ın yorumlamasıdır: bu kalp paraların bu kadar itibar görmesi, Osmanlı devletinin kendi sikkelerinin bu kalp paralardan da daha aşağı bir seviyeye indiğini gösterir. Olayı uğur ve tılsımla veya kalp 166


paraların zarafeti ile yorumlamaya ne hacet var? Ayrıca bu iş­ ten büyük kazançlar sağlayanlar da vardı. Bu kalp paraların uzun süre halkın ve özellikle esnafın gö­ zünü kamaştırmadığı da şundan bellidir ki çok geçmeden 1656 da öyle bir isyan koptu ki kanlılıkta daha öncekileri fersah fer­ sah geçti. Ortalığı kalp para kapladığını hükümet adamları pek­ âlâ biliyorlardı, hattâ hazineye kalp para ile tediye kabul etmek ve ulufeleri kalp para ile ödemek suretiyle hükümet kalp para­ nın yayılmasına hizmet ediyordu. Bu hale karşı ilk direnişi gösteren esnaf oldu. Askerlerin ve halkın elinde kalp paradan başka para kalmamıştı. Fakat esnaf bu paralan kabul etmemeye başladı. Kendilerine ulufe diye ve­ rilen kalp paraları esnafa süremeyen askerler o kadar bunalıyorlar ki, saray ve ağa çetelerinin şimdiye kadar birbirine dü­ şürdüğü sipahilerle yeniçeriler bu defa birleştiler. Kışlalarda gizli gizli yaptıkları toplantılar sonucunda ayaklanmaya karar verdiler. Saray çetesinden olan ağalarla hükümet erkânından olan 30 kişinin listesini hazırladılar. Bunların kelleleri istene­ cekti. Beş gün süren isyan esnasında İstanbul'da alış-veriş ve hayat durdu, dükkânlar kapandı. Verilen ültimatom karşısında padişah kendi tahtını kurtarmak için istenen kelleleri verdi. Bunların arasında valide sultanın müşaviri Melekî Hatunun kel­ lesi de vardı. Bir tanesi de Maliye Nazırı (Defterdar) Mehmet Paşanın kellesiydi. Osmanlı tarihlerinde bu isyan Vakvak vakası adı ile tanınır. «Vakvak», yüz arşın boyunda muhayyel bir ağaçmış. Bu ağa­ cın meyveleri insan kellesi imiş. İsyan bastırmak için kesilen kelleler, Sultanahmet meydanındaki çınar ağacının dallarına takılıp teşhir edildiği için olaya bu ad takılmıştı. Bu olayın sonucu, tam Koçi Bey kafasında, cahil fakat sa­ dık ve şakası olmayan bir kapıkulu olan Köprülü Mehmet Paşa­ nın diktatörlüğü oldu. Bu sırada bizim safdil Kâtip Celebi ile birçok dalaveralara karışmış bir Şeyhülislâm olan Kara Çelebizade de, biri kırk dokuz yaşında, öteki altmış beş yaşında Tan167


rının rahmetine kavuşmuşlardı. Şair Veysî çoktan ölmüş bulu­ nuyordu. Fakat bekledikleri adam gelmişti. 1657 den sonra Köprülülerin idaresi altında 20 küsur yıllık bir terör dönemi gel­ di, önce baba, sonra oğul Köprülüler, baskı yolu ile, Veysî'nin beklediği «sahib-i şimşir» olarak, bir istikrar sağladılar. Bir yan­ dan devlet ve ulema katındakileri zapt altına alırken, öte yan­ dan toplum katındaki sınıfların sırtına vergileri yükleterek ha­ zinenin belini doğrultmasını sağladılar. Birinci gruba karşı uygulanan metodlar malûm: müsadere ve idam. Yine Mehmet Paşa adını taşıyan başka bir defterdarın (1680) iç hazinenin mücevheratını bile çaldığı meydana çıkmış­ tı. Denildiğine göre, Köprülü Mehmet sipahilerden, yeniçeriler­ den ve paşalardan dört bin kişi öldürtmüştü. Bu sayede hazi­ neye hayli müsadere serveti alındı. İkinci gruba karşı kullanı­ lan metod vergi. Haraca bağlanmış bölgelerin vergilerine ilâveer yapıldı, cizyeler arttırıldı. Müslümanlar üzerine de yeni ver­ giler konmuş. (

Halk o kadar ezilmiş bir hale gelmiş ki İpşir'in dayısı âsi Abaza Hasan Paşaya halk, âdeta Tanrı tarafından gönderilmiş bir kurtarıcı gibi bakıyordu. Elliden fazla sancak beyi ona katı­ lıyor, ve yukarıda söylediğim gibi Hasan, büyük kuvvetlerle kul­ ları kıra kıra Bursa'ya kadar ilerliyordu. Oradan Köprülü'nün idamını istedi; Köprülü'nün gönderdiği orduyu da bozdu. (Veya belki askerler onun tarafına kaçtılar). Anadolu yeniden Kuyucu Murat Paşa zamanına dönmek üzereydi. Uzun uğraşmalar so­ nunda padişah ve kullar duruma hâkim oldular. Bu işler uğru­ na, tarihçilerin dediğine göre, 36 bin insan öldürülmüştü. 1661 sıralarında oğul Köprülü ufak bir açıkla bütçeyi ka­ pattığından ilk akla gelen şey savaş açmak oldu. Askerler tek­ rar bahşişlerle savaşlara yollandılar. Batı ticareti ve kalp para­ sı bütün Osmanlı ülkelerini istilâ etmiş, hazineyi kalp paraları zaptetmiş, bunlar hâlâ Avrupa'da ülke zaptetmek peşinde! Gi­ rit'te, Macaristan'da hem de başarılı savaşlara girişilmiş. Nere­ deyse Kanunî Süleyman'ın günlerine benzer bir fütuhat devri açılacak! 1667 de Girit'i kaybedeceğini anlayan Venedik, sulh 168


ve vergi vermeyi bile teklif ediyor. Önce, 24,000 riyal teklif edi­ yorlar. Bir yıl sonra 20,000 altın duka teklif ediyorlar. Nihayet 1669 da Girit tamamiyle zaptediliyor ve işler o kadar yolunda gidiyor ki vaktinin çoğunu avda geçiren padişah IV. Murat bile aşka gelip Polonya, Ukrayna ve Rus seferlerine çıktı. Fakat 1680 e doğru yani kalp para istilâsının en şiddetlen­ diği sıralarda malî bunalım bulutları kararmaya başladı. Yeni bir esaslı devalüasyona doğru yokuş aşağı iniş başladı. Demek ki, seferler, fetihler artık verimli, gelirli işler olmaktan çıkmıştır. Dışarıdan kalp para gelmesi . duraklamaya bile başladı, çün­ kü artık para piyasası tamamiyle doluluk (işba) haline gelmişti. Şimdi sikke kırpılması yasak edilmiş ama buna zaten kalkışan yoktu. Sarraflar kalp para kırpmakla bir şey kazanılmayacağını biliyorlar. Osmanlı ülkelerinde sağ para kalmamış, devlet de do­ laşan sikke olarak yalnız yabancı sikkelerini kullanıyor. Şimdi özellikle İspanyol riyalleri ve Hollanda esedîleri yegâne işe ya­ rar sikkeler. Bunların kurları da tesbit edildi. Birincinin kuru 100, ikincininki 120 akçeden. Tabiî bunlar nazarî. 1683 Viyana bozgunundan sonra müsadere ve idamlara ge­ ne başlandı. Kara Mustafa'nın terekesinden 491 kese, idam edilmiş bir defterdardan toprağa gömülmüş 460 kese altın çık­ mış. Vergi gelirlerini biraz daha arttırmak için «Mahrusa» şehir­ lerine (İstanbul, Bursa, Edirne, Bağdat, Basra vesaireye) vergi­ ler kondu. Valilere, vezirlere, hattâ sultanlara «imdadiye» vergi­ si adlı olağanüstü vergiler kondu. Bütün bu tedbirlere rağmen, Osmanlı tarihinin belki en bü­ yük askerî isyanı önlenemedi. Bir çeşit «Hareket Ordusu» halin­ de bütün ordu, başka bir Abaza ve köle olan Siyavuş Paşanın kumandası altında harekete geçti. Bu defa doğrudan doğruya padişahın, o gazalara gitmiş avcı padişahın, indirilmesini istiyor­ lardı. 1687 de padişah düşüyor, ama yerine gelenin, cülus bah­ şişi verecek hali yok. Ordu ile pazarlığa girişilerek cülus bahşi­ şinden vaz geçme karşılığı onlar da şunları istediler: askerler, mirî mukataa alabilecekler («mukataa» nın ne olduğunu ileride göreceğiz); Sipahilerin gulâmiye imtiyazları diriltilecek. Yüksek 169


memuriyetlere kendilerinin gösterdiği kişiler ağalarını kendileri seçecekler.

atanacak; kendi

Soru 57 : Bozuk-düzen XVIII. yüzyıl boyu nasıl devam etti? XVII. yüzyıl boyunca tekrarlanan sikke tashihlerinin sonun­ cusu, bu yüzyılın sonuna doğru yapıldı. 1688 de ortada artık Os­ manlı padişahlık sikkesi kalmamış gibi idi. Ortada dolaşan pa­ raların bir kısmı devletin kendi züyuf sikkeleri, bir kısmı dışarı­ dan gelip her yana yayılmış olan yabancı kalp paralar, bir de kalp para gelişinin durakladığı sıralarda Hollanda ve İngiltere tüccarlarının bol miktarda yeniden getirdiği ve yegâne sağlam denecek sikke olan esedî (arslanlı) Hollanda kuruşları, yine ku­ ruş denen ve Alman imparatorluğunun çeşitli yerlerinde basılan thaler (dolar) lar ve İspanyol riyalleri idi. Devlet de sağlam sik­ ke olarak ancak bu sonuncularla iş görüyordu. Yani, Osmanlı maliyesini Avrupa ticaretinin getirdiği paralar döndürüyor, Os­ manlı akçesinin yerini bu paralar almış bulunuyordu. Demek ki ortada iki kategori sikke vardı: kalp sikkeler, gü­ müşü olan sikkeler. «Akçe» sadece «Muhasebe akçesi» olarak kullanılıyordu; yani, muhasebe akçesinin ne olduğunu söyledi­ ğim zaman anlattığım gibi, ortada dolaşan bozuk veya kalp yerli veya yabancı sikkelerin rayiçlerini tesbitte kullanılan bir ölçek haline gelmişti. Gerçek dolaşan bir sikke olarak artık Os­ manlı devletinin akçe denen parası yoktur. Dolaşan paraların çoğu Fransa'da ve İtalya'da basılmış kalp paralardır. 1688 de, yeniden bir dolaşır sikke sistemi kurma çabası iie, ilk olarak «mangır» denen bakır paralar çıkarıldı. Bu mangırlara önce yarım akçe, daha sonra bir akçe değer kondu. Bir hamle­ de bunların da değeri yarı yarıya düştü. Bütün resmî veya özel muameleler, mukaveleler vesaire ya kalp para üzerinden, ya da gümüşlü sikke üzerinden iki ayrı değer tarifesine göre yapı­ lıyordu. Ticarî muamelelerde sikkeler, tartılıp ölçülmeden alı­ nıp verilmiyordu. Mangırın çıkışından sonra ikinci adım olarak, ortadan kal170


kan akçenin yerini almak üzere, yani sadece bir muhasebe öl­ çeği olan akçeye karşılık dolaşır sikke olmak üzere «kuruş» adı altında sikke ihdasına karar verildi. «Kuruş» teriminin nereden geldiğini, eskiden beri akçe yanında kullanılan Avrupa thaler (dolar) ve riyalleri için kullanıldığını evvelce söylemiştim. Şimdi «kuruş» devletin resmî dolaşır sikkesi olacaktı. Önce ortada do­ laşan bu thaler, riyal ve Hollanda esedî kuruşları arasında, bun­ ların en hafifi olan thaler örnek olarak alındı. Fakat 1698 veya 1699 da, sayıca daha çoğalmış hale gelen riyal ve özellikle Nai­ ma'nın sözünü ettiği esedîlerle bunlar arasında denklik kurma güçlüğü karşısında, bundan vaz geçildi. Bunlara, yine eskiden beri bilinen, kullanılan ve en çok Polonya ticareti yolu ile yayı­ lan zolota adı verildi. Ve «kuruş» adı bunların yanında Hollan­ da esedîlerine denk olarak çıkarılan veya çıkarılması düşünü­ len sikkelere takıldı. Anlaşıldığına göre, bunlar gerçekte hükümetin, aslında Hollanda'dan gelen ve artık orada kullanılmayan sikkeleri darp­ haneye alarak ve üstlerini silerek bir tuğra basıp çıkardığı sik­ kelerdir. Devletin asıl çıkardığı sikke, bu kuruşların beherinin kırkta biri olan «para» dır. Altın 160 akçe farzedilerek kuruşa 80 akçe değer kondu («para» denen ufaklık da bunun kırkta biri değerinde olacak). Fakat bu itibarî, nazarî bir değer. Ger­ çekte altının yani duka ve florinin değeri bunun çok üstündey­ di. Bugün nasıl Türk parasının bir resmî kuru, bir de karaborsa kuru olarak iki değeri varsa, bu da ona benzer birşeydir. İtiba­ rî değere göre halktan toplanan bozuk paralar karşılığı, gerçek yani piyasa değerlerine göre çok daha ucuza olan sikkelerin basılması ile halk bir kere daha aldatılarak aradaki farktan yi­ ne hazineye, böyle resmî bir dolandırıcılık yolu ile, gelir sağlan­ mış oldu. Demek ki, halkı yalnız yabancı kalpazanlar aldatmak­ la kalmıyor, kendi devleti de askerlerine maaş, vezirlerine rüş­ vet vermek ve Karlofça muahadesiyle sonuçlanan ziyanlı savaş­ lar cinsinden savaşlarında tüketmek üzere aldatıyordu. İşte XVIII. yüzyıla, böyle bir yüzyıl süren malî çöküşle giril­ di. Bundan sonra, bu sikke ve hazine siyasetinin baştan başa yıkıcı bir siyaset olduğunun resmen anlaşıldığı tarihe kadar (ki 171


III. Selim zamanı ve aşağı yukarı XVIII. yüzyılın sonudur ve o za­ man dahi yine yeni bir siyaset uygulanmamıştır) Osmanlı eko­ nomik gücünün yıkılışının yeni ve önemli bir safhası açılmış ol­ du. Bu dönem, daha da önemli sonuçların dönemi olduğu için onu ayrıca ele alacağız. Fakat buna geçmeden önce, sikke ve hazine hikâyesinin gerisini, artık daha fazla ayrıntıya girmeden, kısaca anlatayım. XVIII. yüzyılda, daha önceki yüzyılda tutulan yolda esaslı hiç bir değişiklik olmadı. Öncekinde olduğu gibi, bunda da, 1704 te, 1718 de, 1732 de, 1773 te ve 1789 da, yine sırf hazine geliri sağlama amacı ile, sikke ile oynanmaya devam edildi. Yine is­ yan ve hal'ler devam etti, hattâ sonunda bir padişah öldürülüşü daha oldu. Bir dizi müsadere, daha yapıldı, bir dizi vezir ve sad­ razam kellesi daha yuvarlandı. Bozuk sikkeler özellikle 1718 de yine çoğaldı. O kadar ki sikke spekülatörleri bunları elli tanesi bir kuruştan topluyorlar, çeşitli yollarla devlete yönelterek hazi­ nenin elinde daha ne kadar az çok değer taşıyan sikke kalmış­ sa bunlarla değiştirerek kazanç sağlıyorlardı. Bu yüzden, ortada ciddî bir zolota darlığı vardı. Bunların pek çoğunu da iran'la iş yapan tüccar ve muhtekirler iran'a kaçırıyorlardı; çünkü orada, belki daha şiddetli bir sikke bunalımı olduğundan bunlar orada daha değerli geçiyordu. 1732 de züyuf akçe dolaşımı resmen yasak edildi. Bunların piyasadan toplattırılmasına girişildi. Yüz milyonlarca akçe de­ ğerinde bozuk para toplatıldı. Bu da hazinenin üstüne ayrıca büyük bir masraf kapısı açtı. Fakat sonuç daha da berbat: 1774 e doğru ortalıkta müthiş bir sikke darlığı meydana geldi. Bozuk paralar toplanıp da iş hayatının hacmine denk kuruş dö­ külmeyince ortada, bir parasızlıktır başladı. O zamanın İngiliz tarih yazarı Paul Rycaut: «Hayret, nasıl da birdenbire ortada na­ kit kalmadı? Görülecek şeydi» diyor. «Dükkânlar kapandı, tica­ ret durdu. Birçok yerlerde halk trampa ile alış veriş ediyordu» diyor. Hükümet, Gümüşhane madenlerini işletmeye, oradan sağ­ lanan bir miktar gümüşle para yapmaya çalışıyordu. Ortalıkta değerli maden kalmamış, memleket tam anlamı ile «tamtakır 172


kuru bakır»; halk «flûs-ı ahmer» e yani kırmızı bakıra muhtaç hale gelmiş! Nakit yokluğu ile birlikte tüketim maddeleri yokluğu da var­ dı. Mallar ortadan kalkmış; fiyatlar bir alay daha yükselmişti. Padişah Osman'ın, Moskofla savaş yapmak için biriktirdiği ha­ zineyi de yıllarca karada ve şimdi bir de denizde süren Osman­ lı - Moskof savaşı tüketti, bitirdi, üstelik Çeşme'de donanma batırıldı, Kırım da kaybedildi. Bu olayların sonuçları olan yıkımları tarih kitaplarında okursunuz, özellikle Cevdet Paşa, tarihinde birçok parlak say­ falarla bunları anlatır. Ama yine de padişah Selim, vezirleri, kul ve köle karışığı devlet adamları, Ermeni ve Maroni kilise müzi­ ğinden çalınma (ve bugün sıkılmadan adını «Tarihî Türk müziği» koyduğumuz) besteler yaparak iki yanlarına sallana sallana bu korkunç çöküşe dümtek tutup fasıllar yapıyorlardı. Sonucun ne olduğunu bilirsiniz!

Soru 58 : Millî servet nerelere gidiyordu? ihtişam döneminin yığdığı sağlam paraya, altın ve gümüşe ne olmuştu? Bunlar nereye gitmişti? Evvelce gördük, altın dolaşımda bir nakit olarak zaten çok sınırlı bir yaratıktı. Carî muameleler gümüş sikkelerle olur. Dev­ let, hazineye, yani padişahların yavaş yavaş kendi hazineleri saymaya başladıkları iç hazineye güç sağlamak için mevcut al­ tını tutmaya çalışıyordu (ister istemez böyle sayacak; çünkü Osmanlı tahtının varlığı ona dayanır. Hazinesiz hükümdar, eski Abbasî halifeleri gibi padişah değil, bir dilenci olur). Bu hazine­ yi eskiden, ancak altınla ödeme yapma zorunluğunda olan kay­ naklar beslerdi. Şimdi bu kaynaklar (Osmanlı gücüne bağlı böl­ gelerin ve sulh karşılığında vergi vermeyi kabul eden civar dev­ letlerin ödediği ve yanlış olarak haraç veya cizye dediğimiz ver­ giyi ödeyen yerlerden gelme kaynaklar) birer birer kuruyordu. Onun yerini hiç olmazsa şuraya buraya saklanan altınları açığa çıkaracak tedbirlerle doldurmak gerekiyordu. Örneğin, 173


1690 da olduğu gibi bazı vergilerin üçte birinin altınla ödenmesi gibi fermanlar çıkıyordu. Fakat boşuna. Altın, girdiği yerden ko­ lay kolay çıkmıyor! Diğer bir metod altını kursağına indirmek üzere olanların boğazını cellât ipi ile sıkıp kusturmak metodudur. Bu metod dur­ madan işledi. Evvelce Osmanlı hükümeti ve yabancı elçiliklerde tercüman olarak çalışan, sonra İngiliz tüccarlarının hizmetinde bulunup Fransa'da ve ingiltere'de 1784 de «Osmanlı imparator­ luğunun Bugünkü durumu» adlı bir kitap yazan Rum Elias Habesci, bu vesile ile, kitabında şöyle der: «Hadımağaları, vezirler, yüksek devlet görevlileri ve hattâ Grand Seigneur'ün (yani padişahın) kendisi hep birlikte impa­ ratorluğun yıkılmasına hizmet ediyorlar. Çünkü bunlar büyük servetler yığmayı pek severler; boyuna alırlar; nadir olarak edin­ dikleri paralardan ayrılırlar. Demek ki gömülen bütün bu büyük yekûnlar (paranın) genel dolaşımını önemli ölçüde köstekle­ mektedir. Son (1774 Osmanlı - Rus) savaşı ve onun kötü sonuç­ ları da İstanbul'un ve genel olarak bütün Türkiye'nin servetini tüketmiştir.» Fakat altın ve gümüşün bir de dışarıya kaçması var. Ne­ reye kaçıyor? Bir yandan Doğuya, bir yandan Batıya. Osmanlı ülkeleri, daha doğusundaki ülkelere kıyasla değerli madeni ucuz olduğundan değerli madeni daha doğuya, özellikle İran ve Hindistan'a kaçmaya istekli. Hükümet Doğuya altın ve gümüşün göçmesini önlemek için şiddetli yasaklar koydu. Fakat nafile! Robert Mantran'ın deyişi ile, Osmanlı imparatorluğu artık Doğu ile Batı arasında bir değerli maden geçidi, altın ve gümüş dağıl­ ması alanı haline gelmiştir. Kapitülasyon rejimi ile yürütülen Batı dış ticaretinin, altın halinde servetin dışarıya akışındaki rolünü yine Rum tercüman Elias Habesci 1784 te şöyle anlatır: «Avrupalılarla Türklerin ti­ caretinin Osmanlı imparatorluğunun iç ekonomisine zararı ol­ duğuna ve bu imparatorluğun çöküşünün bir nedeni olduğuna şüphe yoktur. Türkiye'ye getirilen ticaret emtiası büyük bir de­ ğer tutar; Türklerin ihracatı ise bu değerde değildir. Bu yüzden Türkiye'deki tüccarlar giren eşyaya denk olarak karşılığında ve174


recek emtiaları olmadığı için, bu karşılığı altın nakit ve elmasla öderler. Böylece, ülke derece derece servetini yitiriyor. Türki­ ye'nin sikkelerinin en değerlisi sağ altın fındıklı dukasıdır ve Venedik'in altın dukası ile eşit ağırlıktadır. İmparatorluktan her yıl bu altından dört veya beş milyon dışarıya gidiyor, istanbul'­ dan ayrılan her Avrupalı kuriye, Hıristiyan ülkelere kalkan her gemi az veya çok götürüyor. Şu halde, son iki yüzyıl içinde Os­ manlı imparatorluğundan dışarıya bu hesapça kaç milyon altın gittiğini hesaplamak mümkündür.» Duka altınını bugünün iki buçuk doları üzerinden alırsak ve tercümanın teklif ettiği hesabı yapacak olursak, Osmanlı ülke­ lerinin Batı Avrupa ekonomi dünyasına iki milyar dolar ödeye­ rek adımını attığını görürüz. Yarım yüzyıl sonra yani Tanzimata kadar geçen süre içindeki payı da katacak olursak Batı uygarlı­ ğına katılış «duhuliye» sinin fiyatı hakkında bir fikir edinebiliriz. Altın ve gümüş servetin bir de mültezim, sarraf ve muraba­ hacı elinde birikişi vardır ki bunun üzerinde daha sonra ayrıca duracağız.

Soru 59 : Kapitülasyon ve hazine siyasetinin sakatlığı ne zaman sezildi? Buraya kadar okuduklarımızın sonuçlarını bir daha toparla­ yalım : Demek ki Avrupa ticareti dolayısiyle cereyan eden sikke muamelelerinin Osmanlı değerli maden durumu ve dış ticareti ile ilgili iki yanı vardı: (a) ithalâtın değerce ihracattan fazla olma­ sını etkileyerek Batı ticaretinin gittikçe pasif olmasına ticaret dengesi fazlasının altınla ödenmesine olan etkisi; (b) Osmanlı ülkelerine dışarıdan mağşuş ve daha sonra kalp para akımını getirmesi. Başka bir deyimle, Osmanlı ülkelerinden sağlam pa­ ranın kaçması, buna karşılık düşük ve çürük paranın bol mik­ tarda gelmesi, «fiyat devrimi» denen olayı Osmanlı ülkelerine de taşımış oldu. Batıda olduğu gibi, çok önemli ve büyük etki­ lerle. 175


Gelecek bölümde bu etkilerin, Batıdaki etkilerden farklı ol­ duğunu göreceğiz; çünkü etkilenen toplumsal ve siyasal (onlar­ la birlikte ekonomik) yapılar birbirinden farklıdır. Sonuçlar, bu farklara göre olacaktır. Batıdaki gelişme genel olarak (istisnala­ rı var, İspanya gibi) kapitalizme doğru olduğu halde, Osmanlı ülkelerindeki gelişimin kul ve köle kaparozculuğu, tüccar ser­ mayeciliği, tefecilik ve toprak ağalığı, derebeylik şekilleriyle so­ nuçlanmasının anahtarları buradadır. Milletlerarası ticaret ödemeleri ve kambiyo kurları konusun­ da her bir ülkede gümüş madeni stokundaki değişmeler olayı ile, her bir ülkenin kendi dış ticaretini işlenmiş maddelerle ham maddeler mübadelesi şeklinde yürütmesi olayından hangisinin etki bakımından önemli olduğu veya hangisinin daha önden gel­ diği hâlâ bugün bile iktisat tarihçileri arasında tartışılan bir ko­ nudur. Gümüş stokunun, Amerika'nın keşfi ile birden bire art­ ması olayının fiyatlar üzerine yaptığı devrimsel etkiye (bunu ilk defa olarak İspanya ekonomisinde inceleyen Amerikalı iktisatçı Earl Hamilton'un izinden giderek) baş önemi vermiş olan Fran­ sız tarihçisi Fernand Braudel, Einaudi ve diğer İtalyan iktisatçı­ larının (Cipolla gibi) tenkitleri karşısında tezinde biraz sarsılmış gözüküyor ve vaktiyle XVII. yüzyıl başında iki ayrı tezi destek­ leyen Fransız, İspanyol, İngiliz ve İtalyan iktisatçılarının her iki tarafının da haklı ve haksız yanları olduğunu kabul ediyor. Evvelce söylemiştim, fiyatlar üzerine en başta gelen etke­ nin değerli maden stoku olduğunu ilk gören adam Fransız dü­ şünürü Jean Bodin olmuştu. Ona karşılık diğer merkantilist ik­ tisatçılar, gümüş stoku bollaşmasının fiyatlar üzerine etkisinden habersiz olduklarından, bunda asıl rolü oynayanın lehe dış ti­ caret dengesi olduğunu kabul ediyorlardı. Bunlardan Türkiye ticareti üzerine gözlemleri bulunan ve Kâtip Çelebi'nin çağdaşı olan Napolili yazar Antonio Serra'ya göre (1613 te yazıyor) pahalılığa (ve para darlığına) asıl sebep olan şey, bir ülkenin başka ülkelerin işlenmiş madenlerine muh­ taç olmasıdır. Ona göre, kambiyo kurları, ülkelerarası ödeme­ ler dengesinin ancak bir sonucu ve onun göstergesidir. Para­ nın ülkeler arası dolaşımını idare eden kambiyo kurları değildir. 176


Çeşitli ülkeler arasındaki ticaret muameleleri dolaylı veya do­ laysız olarak birbirine bağlıdır ve havale ve poliçelerle araların­ daki ödeme tasfiyeleri boyuncadır ki bu bağlılık devam eder. Şu halde parayı bollaştırmanın yolu, ülkeler arası lehe ödeme dengesi sağlamaktır ki bu da eşya ve hizmetler ihracatı ile (bu­ günkü Almanya'ya işçi ihracı gibi usullerle) olabilir. Bu iş ka­ nun ve fermanlarla olacak bir iş değildir. Üstün ihracat sağla­ manın yolu da iç endüstriyi kalkındırmaktır. Serra, sikke hacmi­ nin fiyatlar üzerine etkili olduğundan habersizdi. Jean Bodin'in tezi ise bunun tersidir. Fiyatları ve kambiyo kurlarının seviyesini tayin eden piyasadaki değerli maden (yani burada gümüş) hacmidir. Batı Avrupa ve Akdeniz dünyasında her yerde fiyatların fırlaması Amerikan gümüşünün piyasaya dökülmesi ile beraber başlamıştır. Bizce bu iki görüşün ikisi de doğrudur ve gerçekte birbiri­ ni tamamlar niteliktedirler. Dış ticaret ve para değeri düşüşü arasında sıkı bir beraberlik bulunduğunun en iyi örneğini de Os­ manlı ticaret ve sikke durumu sağlar. Burada her iki teze hak verdiren bir durum vardır: Osmanlı kapitülasyon siyaseti Batı Avrupa ticaretini teşvik etmek oldu; ama bunda, Doğu ticareti dolayısiyle hâsıl olan aleyhe ticaret dengesinin baskısı altında Osmanlı gümüş stokunun Doğuya akmasının etkisi vardı. Fa­ kat Osmanlı ekonomisi kapitülasyonlarla Batıya dönünce, ken­ disindeki gümüş daralması yani gümüşün yüksek kuru yüzün­ den, İspanya ve Avrupa gümüşünü emmeğe başladı. Bunun ya­ vaş yavaş etkisi bu ticaretin Osmanlı ticaretinin aleyhine ve Avrupa ticareti lehine olması oldu; bu da Osmanlı mallarının ucuz. Batı mallarının pahalı olmasına yaradı. Böyle bir durum karşısında yapılacak şey ihracata değil, ithalâta kontrol konması (yani kapitülasyonların, imtiyaz usulü­ nün bırakılması), dış ülkelerden işlenmiş veya lüzumlu madde­ lerin ithalinin kısılması yani ihtişam döneminden sulh ve iç is­ tikrar, endüstri geliştirilmesi siyasetine geçilmesi olabilirdi. Os­ manlı iç ve dış siyaseti ise bunun tam tersine ve inatla yürü­ müştür. Böyle bir siyasetle, fiyatlarla para değerleri arasında istik177


rar sağlanamaz. Çare olarak düşünülen biricik yol sikke tağşişi ve devalüasyon olabilir. Halbuki bunlar hem dış ticarete, hem değerli maden akımına etki yapan eylemlerdir. Fazla olarak, devlet bütçesinin denkleştirilmesini imkânsızlaştırırlar ve bu so­ nuncuya çare olarak yine sikke tağşişini zorunlu kılarlar. Böy­ lece, içinden çıkılmaz kapalı bir daire meydana gelir. Kapitülasyonla dış ticareti yabancıların eliyle mümkün kıl­ mak; para devalüasyonu ile bütçe açığını kapamak. Bu iki tu­ tum, sürekli olarak, yanyana gidecektir (galiba hâlâ da gitmek­ tedir). Dış ticaret ve hazine çıkarlarının hangisi ötekine üstün tutulacaktı? Dâva, şu halde, eninde sonunda, üstün sınıfın çı­ karları mı. toplum sınıflarının çıkarları mı? dâvası şekline gelir dayanır. Demek ki bundan sonra tartışacağımız noktalar şunlar ola­ cak: tutulan siyasetin yerli servetin dışarıya akması üzerine et­ kisi; ithal mallarının ve fiyatlarının fiyat yapısına etkisi (maaş­ lıların ve genel olarak müstehlik halkın geçimine etkisi); ticaret hayatına, emtia darlığına ve ihtikâra etkisi; endüstri üretimi üzerine etkisi; ve nihayet devlet hazinesi üzerine olan etkisi ile birlikte şehirler dışında daha geniş kitleler yani köylü üzerine olan etkileri; ve bunların doğurduğu, eski Osmanlı devlet ve toplum düzeninde varlığı olmayan mültezim, faizci ve toprak ağası, ayan ve derebeyi zümrelerinin ortaya çıkışı. Yukarıda, birbirine aykırı fakat gerçekte birbirini tamamlar dediğim Bodin'in gördüğü ile Serra'nın gördüğünü Osmanlı dev­ let adamlarının ve yazarlarının görebilmesi için iki yüzyıla ya­ kın bir süre geçmesi gerekti. III. Selim'in tahta geçişi üzerine devletin ıslâhı hakkında istediği raporların en ciddisini yazan Abdullah Molla, sikke tağşişi siyasetine neden olarak gösteri­ len iki düşüncenin (yani pahalılığı önlemek ve bütçe açığını ka­ pamak isteğinin) yapılan uygulamalarla çözümlenmediğini, üs­ telik iki noktada da tam tersinin yaratıldığını ilk defa olarak gös­ termiştir. Fiyat yükselmesini önleme meselesinde Abdullah Molla şöyle diyor: yabancı tüccarlar için sikkelerde sadece vezin ve ayara itibar olunur. Mağşuş Osmanlı sikkelerinin vezin ve ayar178


larına uygulanınca, maden olarak altın ve gümüş değeri esas olduğundan, Avrupa ve Hint emtiasının fiyatı çok yükselmiş olu­ yor. Halbuki Osmanlı ülkelerinde bu emtianın tüketimi çok art­ mıştır. Bunların pahalılığı diğer eşyanın da fiyatlarını yükselti­ yor. Yabancı tüccarlar, ayarı ve değeri düşük sikkeleri halis ayarlı sikkeye göre ve ellerine geçecek sikkenin gerçek maliye­ tine göre hesaplıyorlar ve fiyatları ona göre biçiyorlar. Bu da altının fiyatını yükseltiyor, gümüşün değerini daha da düşürüyor. Yabancı ticaret mağşuş sikke aldığında bile onu zararlı çıkma­ yacak şekilde alır. Memleketlerine ya halis nakit, ya da getir­ dikleri emtiaya karşılık aldıkları daha çok ve ucuza mal olmuş emtia ile dönerler. Her iki halde de kârda olan onlardır. Mağşuş sikke onları zararlandırmadığı gibi, altın fiyatı yükseldikçe kâr bile ediyorlar. Öte yanda, gerçekte, sikke tağşişi ile sikkelerin üstündeki itibarî değer ölçüsünde devlet o kadarlık akçeyi halk­ tan alıyor demektir. Fazla olarak, devlet sikkesinin vezin ve ayarı azaltılmakla ve düşürülmekle devletin malikâne, mukataa gelirleri ve bütün diğer gelirleri o ölçüde düşüyor demektir. Şu halde dış ticaret siyaseti ile, sikke siyaseti ile, hazine siyaseti ile bizzat devlet kendini de malî bunalımın içine sürüklemekte­ dir. Osmanlı devletini idare eden kapıkulları XVII. yüzyıldan iti­ baren iyice cahilleşmişlerdi, sadrazam mevkiine yükselmişleri arasında okuması yazması olmayanlar bile görülmeye başla­ mıştı. Onların karşısına çıkan Kafkas kölelerinden gelme olan­ ları doğru dürüst bir Enderun eğitimi görmemiş çapulculardı. Bununla beraber, ben, bunların, şair Veysî'nin dediği kadar «hayvan» olduklarını sanmıyorum. Mesele yalnız cehalette de­ ğil, çıkarcılıktadır. Büyük bir servet dağılımı döneminin açtığı altın ve gümüş kaparozlaması yarışındakilerin çıkarları gerek­ tiriyordu böyle hayvanca cahillikleri! Bunun en iyi örneğini, Abdullah Mollanın raporu vesilesi ile söz eden Cevdet Paşa veriyor: Abdullah Mollanın söylediklerini iki yüzyıl önce söyleyeni, kul ve köle çeteleri öteki dünyaya gön­ derirdi. Fakat Abdullah Molla zamanında bu gerçek söylene­ bildiği halde, III. Selim yine de sikke tağşişi siyasetinin en sun179


turlularından birini göze aldı. Çünkü, diyor Cevdet Paşa, darp­ hane emini olan Yusuf Ağa padişahı aldatıyordu ve arkasından da ilave ediyor: çünkü Yusuf Ağa saray etrafında çevrelenmiş çıkarcı grupların adamı idi!

180


IV. BÖLÜM BUNALIMIN TOPLUMSAL SINIFLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Soru 60 : Osmanlı devleti iki yüzyıl süre direnebildi?

bunalıma neden

Buraya kadar Osmanlı düzeninin, Batı ekonomisi ile karşı­ laşınca (alışılmış devlet ve hazine gereklerine göre davranma sonucu olarak) içine düştüğü bunalımın malî sonuçlariyle bazı siyasal tepkilerini gördük. Şimdi, aynı olayın daha geniş ekono­ mik ve toplumsal yanlarına geçeceğiz. Bir daha söyleyeyim: tartışma konumuz olan durum, ne gerçek anlamı ile feodal ne de kapitalist olan, «kapitalizm ön­ cesi emtia üretimi ekonomisi» diye nitelendirdiğim bir ekonomi temeline dayanarak var olan, militer - bürokratik bir despot kul rejiminin Batıda yeşerme halindeki kapitalist ekonomi ile ilk yüz yüze gelişinin yarattığı ilk sarsıntıdır. Osmanlı düzeni, bu karşılaşmanın yarattığı bunalımı, bir yıkılış aşamasına kadar vardıran yolda yürümeye XIX. yüzyıla kadar şaşılacak bir direniş ile devam etti. 1600 lerin başından 170O lerin sonuna kadar (yani iki yüzyıl) Osmanlı devlet, maliye, 181


ticaret, endüstri siyasetlerinin prensiplerinde hiç bir devrimsel değişme olmamıştır. Bu bölümde göreceğimiz değişiklikler, bu prensiplerin değiştirilmesinden veya bırakılmasından doğma de­ ğil, tersine değiştirilmemesinden ve bırakılmamasından ileri ge­ len çarpıklıklardır. Demek ki bir evrim veya devrim durumu ile değil, bir bozulma durumu ile karşılaşıyoruz. Kapitalizm ile XVIII. yüzyıl sonrası Türk toplumu arasında Tanzimat döneminde başlayan ilişkilerin yarattığı sonuçları, iş­ te bu iki yüz yıl içindeki kronik düzen bozukluğunun çerçevesi içinde görürsek, «batılılaşma», ekonomik kalkınma ve siyasai reform problemlerinin çeşitli yanlarını daha iyi kavrayabilece­ ğiz. Osmanlı devlet adamları ve yazarları, mükemmel, değiş­ mez, «ebed-müddet» saydıkları bir düzen müthiş bir anarşi içi­ ne düştüğünü gayet iyi gördükleri halde, bunun yeni bir dünya ile karşılaşmanın yarattığı bir bunalım olduğunu, yeni şartların gereklerine göre değişiklikler gerektiğini göremiyorlardı. Os­ manlı kafası «nizam» (düzen) kavramı ile «ihtilâl» (anarşi) kav­ ramı arasında işler. Çoğu düzenin bozuluşunun Tanrının biline­ mez hikmeti sonucu olduğunu tahmin ediyor; bozuklukların XVII. yüzyıl öncesi düzene dönülmekle giderileceğini söylüyor­ du. Yine çoğu, bunun ancak şiddet metodlariyle mümkün ola­ cağına inanıyor; kimi kudretli bir padişah, kimi celalli bir vezir bekliyordu. Hiç birinin toplumun bir sınıfının devlet gücünü eli­ ne almasını ummak yolunda bir fikri yoktu. Böyle bir fikir, bir kimseyi «Osmanlı» olmaktan çıkaracak bir fikirdi. Bu iki yüz yılın hemen hemen her olayı, bu fikirlere göre alınan tedbirlerle sağlanan sonuçların beklenen sonuçlar olma­ dığını yalnız göstermekle kalmayacak, bu tedbirler daha şiddet­ li bir şekilde gerideki düzenin tam zıtlarını yaratacak; bu ted­ birlerin ta kendileri bunalımı toplumun bütün sınıflarına kadar yayacaktır. Bu bölümde bunların gözden geçirilişine girişmeden önce, hatırımıza gelecek olan bir soruyu cevaplandırmamız gerekir: nasıl oluyor da Osmanlı devleti bu bozuk düzen üstüne giden hali ile koskoca iki yüzyıl, süreli bir boğuşma içinde direnebildi? 182


Bu bölümde, bu sorunun iki yanlı cevabının yalnız bir tane­ sini yani bu direnişi mümkün kılan iç nedenleri tartışacağız ve şimdiden söylemek doğru ise, Osmanlı düzeninde hem devlet katının, hem toplum katının kendinde bulunan bir direnme gü­ cü olduğunu göreceğiz. İkinci nedenler grubu ise, iç değil dış nedenlerdir. Bunları tartışmak bizi çok uzaklara, bu kitabın çerçevesi dışına götürür; çünkü bunlar uluslararası siyaset, ekonomi ve teknoloji mese­ leleri ile ilgili şeylerdir. Bunları, Osmanlı tarihinin içinde bula­ mayız, o tarihin dışına çıkmamız gerekir. Ama, yukarıdaki soru­ ya cevap ararken bunları da bilmek ve hatırlamak zorundayız. Ayrıntılara gidemeyeceğimiz için, hatırınızda tutmanız dileği ile, bunlara kısaca değineceğim. Osmanlı devletinin bozuk-düzenli hali başlıca şu dış ne­ denlerle sürebildi : (1) Batı Avrupa ve Akdeniz bölgesinde, Osmanlı imparator­ luğunun doğu, kuzey, güney yönlerinde onu militer güçle alt edecek seviyede yeni bir güç doğmamıştır. Ancak, sözünü etti­ ğimiz iki yüz yılın sonlarına doğru bu güçler doğmaya başladı. Özellikle kuzeyde Rus Çarlık imparatorluğu, güneyde Arap dün­ yasındaki ayaklanma ve kalkınmalar. Batıda da artık güçlü kolonyalist (ama emperyalist değil) devletler olma aşamasına gel­ miş Atlantik kıyısı devletleri. (2) Bu iki yüzyıl boyu Avrupa kolonyalizmi, Osmanlı ülkele­ ri bölgesinin daha ötelerinde, dünyanın daha geniş, daha bakir, daha sömürülmeye elverişli, tabiat kaynakları daha zengin böl­ gelerinde meşgul ve bunları elde etmek için aralarında çarpışı­ yor. İngiltere, Fransa, Hollanda, İspanya, Güney Amerika'dan Japonya'ya kadar dünya kaynaklarını paylaşma didişmesi için­ deler. (3) Bunların hiç biri Osmanlı militer gücünü devirecek veya yok edecek halde değil. Böyle bir amaçları da yok. Bunlar, ne Osmanlı ne de onun gibi olan Safavî ve Moğol imparatorlukla­ rını yok etme uğruna yıkımlı savaşlara girmeye niyetli. Bu Do­ ğu imparatorluklarının çürüme halinde olduğunu hepsi biliyor; Batı düşün ve yazı hayatında bu artık herkesin bildiği basit bir 183


gerçek olmuştur. Sırası geldiğinde bunların sapır sapır döküle­ ceğini, Tanrı hikmetine falana baş vurmadan düşünmek güç bir şey değil. Batı devlet adamlarını düşündüren ve duraklatan en­ dişe, olgunlaşmış meyvenin dalından düşerken kimin eline dü­ şeceği sorunudur. Kendi güçleri bu olgun meyveyi, başkaları­ nın gözünün önünde koparıp kapmaya henüz yetmediğinden «bizim elimize düşeceği zaman gelinceye kadar bu meyveler dallarında dursunlar; biraz daha fazla çürüyecek olsalar bile zararı yok» der gibi, bunları başkalarına kaptırmamak için destekledikleri bile olurdu. Zaman zaman Fransa'nın, bazen İn­ giltere'nin Osmanlı devletinin «tamamiyet-i mülkiyesi» ni, san­ ki kendilerine çok lazımmış gibi, kâh Rusya'ya karşı, kâh bir­ birlerine karşı, kâh Araplara ve Yunanlılara karşı destekledikle­ ri bile olmuştur. Yeni kapitalist güçlerin ekonomik olduğu ka­ dar militer alandaki imkânları ile aralarında süren şiddetli reka­ bet, Osmanlı devletinin iki yüzyıl daha sürünmesine yardım et­ miştir. (4) Kapitalizmin gelişmesi, dünyanın gelişmemiş veya dur­ gun yerlerine etki yapması savaş entrepreneurlüğüne değil, ka­ pitalist entrepreneurlüğüne dayanır. Kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi ekonominin ve teknolojinin gelişimi sonucunda kapitalist ekonominin çıkarlarını (özellikle endüstri ve maliye kapitalizminin çıkarlarını) militer güç kullanarak geri kalmış ül­ keleri kapitalizmin hükmü altına alma aşamasına gelindiği za­ man başlamıştır. Osmanlı imparatorluğu açısından bu, Avrupa'­ da Napolyon savaşlarının sona ermesiyle başlar. Başka bir de­ yimle bu imparatorluğun başındakilerin tam «Tanzimat yapıyo­ ruz» dedikleri döneme geldiği zamana rastlar! İşte, Osmanlı devletinin iki yüzyıl daha var oluşunun baş­ lıca dış nedenleri bunlardır. Bunu ırkla, kanla, damarlarla, Türk kahramanlığı ile yorumlamak hem budalalıktır, hem de Osman­ lı tarihinden bilgisizlik. Osmanlı Devleti bir Türk devleti değildir; «Türk» onun imparatorluğundaki Reayadan bir tanesi, hem de Osmanlı yazarlarının «bî-idrâk» (yani akılsız) diye bir «sürü» ola­ rak baktıkları yığındır. Bu dış şartlar yanında bir de iç şartlar vardır ki şimdi bu 184


bölümde bunları inceleyeceğiz. Bunları, Osmanlı düzeninin iki ayn katına (yani devlet ve toplum katlarına) baktığımız zaman ikisinde de yapıca süreli bir direnme ve değişmeme gücü ol­ duğunu görürüz. Bu gücü doğuran nedenleri bulup çıkarmak gerçekten önemli bir şeydir, çünkü bu Tanrının veya tabiatin gizli bir hikmeti işi değildir. Kari Marx, bu tür direnme gücünü Asya (daha doğru deyimle Avrupa dışı) despotik devlet sistem­ lerinin gücü altına düşen toplumların temelindeki kendine-yeterlikte bulur. Ondan beş yüzyıl önce yaşamış olan Ibn Haldun da (yalnız İslâm ülkeleri çevresi için) aynı özelliği görmüştü; yal­ nız o, bu çeşit toplumların tepesindeki devleti de, temelindeki köy toplumunu da yerinden sarsacak güçteki modern ekono­ mik güçlerin etkenlerini bilmediği için bu devlet güçlerinin bir­ biri arkasına gelen, birbirini tekrarlayan güçler olarak sürüp gittiği sonucunu çıkarmıştı. Evrim ve devrim kavramlarına yol açmayan kendi zamanının şartları açısından onun bu yorumlayışı yerinde bir yorumdu. Şirridi, bu direniş gücünün yalnız toplum katında değil, baş­ ka nedenlerle devlet katında da sürdüğünü göreceğiz. Geçen bölümde gördüğümüz gibi, devlet katında devlet gücünün belli başlı unsurlarının içine düştüğü boğuşmaya rağmen, geleneksel kurul ve kurallarda ticaret, vergi, lonca, toprak işlerindeki uy­ gulamalarda hiç bir değişme olmamıştır. Dış görünüşte görece­ ğimiz tutumlar ve metodlar, altta yatan prensiplerin kendilerin­ de olmuş değişmeler değil, değişme halinde olan bir dünyada eski ilkelerin inatla uygulanışının sonuçları, onların antitezleri olarak meydana gelen sonuçlardır. Osmanlı ticarî ve ekonomik metodlarının bir çoğu Tanzimat dönemine kadar uygulanmaya devam etmiştir. Bazıları, Tanzimat döneminde daha da koyulaşarak sürmüştür. Bu bölümde sıra ile alacağımız konularda bu direnişin çeşitli görünüşlerini inceliyeceğiz. Soru 61 : «İç kapitülasyonlar» nelerdir? Para ve fiyat devriminin en önemli etkisi, Batıda olduğu gibi, Osmanlı düzeninde de, o sistemin ayırıcı bir yanı olan top185


rak rejiminde ve köylünün ekonomik durumunda meydana ge­ tirdiği büyük değişiklikler olmuştur. Batıda feodalizmin tasfiyesi yönünde olan sonuç, burada timar - zeamet sisteminin yıkılışı şeklinde olmuştur. Kapitalist ekonominin gelişmesi yönündeki etkiler açısından bakılınca, so­ nuçların birincideki sonuçlara zıt nitelikte sonuçlar olduğunu görürüz. Bunun başlıca nedeni timarların, iltizam «mukataa»ları haline gelmesi, böylece hazine ve para sisteminin bütün dâvalarının içine sokulmasıdır. Timar sisteminde toprak gelirlerinin tümü hazineye girmez, hazinenin esaslı bir gelir faslını teşkil etmezdi. Buna bakarak, aklımıza, maliye ve para sarsıntısından timarların ve reaya sı­ nıfının uzak kalması gerekeceği gibi bir sanı gelebilir. Halbuki para devriminden belki en şiddetli şekilde etkilenen bunlar ol­ muştur. Çünkü, Osmanlı ekonomisi, dış-ticaretteki kapitülasyon siyaseti ile, Batıdaki kapitalizme geçiş sürecinin etkilerine bağ­ lantı kurmuş olurken, aynı siyasetin içteki karşılığı olan ve iç-kapitülasyonlar diyeceğim diğer bir Osmanlı imtiyaz siyasetinin timarlara genişletilmesiyle bu kurulmuş olan bağlantıya ilmiklenmiştir. Konuyu çok şemalaştırma gibi olsa da, bunu gözönünde canlandırmak için şöyle bir benzetme yapayım: evinizin dışında ana elektrik santralından gelme cereyan var; bu cereyanı evi­ nizin içine almak için onunla evdeki elektrik tesisleri arasında bir bağlantı kurmanız gerektir. Ancak o zaman, santraldan ge­ len cereyan evinizin en küçük köşesine kadar gelir. Buna ben­ zer bir bağlantı ile, dışarıdaki olayların etkileri ta en mütevazı köylünün kapısına kadar gelmiştir. Bu bağlantının niteliğini kav­ ramamız için, küçük bir dolaşma yapacağız. Osmanlı devlet-toplum düzeninin mensup olduğu sistem­ lerde devletin toplum ekonomisine hükmeden en üstün ve en güçlü etken olduğunu gördük. Geçen bölümdeki olayları gör­ dükten sonra bundan şu sonucu çıkarabiliriz: bu gücün kendi­ sinin geçirdiği sarsıntı toplum ekonomisinin başlıca unsurları­ nı, yani toplumsal sınıfları da sarsacaktır. Devlet katındaki sar­ sıntının, toplumsal sınıfların belli başlı unsurlarından biri olan 186


reayaya yani köylüye nasıl, ne yoldan geçtiğini ve yayıldığını anlayabilmemiz için içerideki «tesisatı» muayene etmemiz ge­ rekir. İlkönce, nedir bu «iç kapitülasyonlar» dediğim içerideki «tesisat»? Batı Avrupa ile ticaretin kapitülasyon rejimine göre başla­ mış olduğundan söz ederken, şimdiye kadar sandığımıza aykırı olarak, kapitülasyonların İslâm hukukundan veya onun eksikli­ ğinden gelme bir şey olmadığını, bunların Osmanlıların icat et­ tiği bir şey de olmadığını veya bunun sırf kendilerini güçlü gör­ menin güvencinden ileri gelmediğini söylemiştim. Kapitülasyon­ larla ticaret, ticareti «imtiyazlarla ve tekellerle düzenleme» po­ litikasının sadece bir parçasıdır. Bu, Osmanlılardan önce, onla­ rın zamanında ve onların dışındaki yerlerin devletlerinde de uy­ gulanan, orta çağ ekonomi metodlarına özgü bir tutumdur. As­ lında Lâtincede, bir anlaşmanın madde başlıkları veya şartları anlamına gelen bir sözcükten üretilen Fransızcadaki «capituler» sözcüğünün Osmanlıcadaki en iyi karşılığı «tefviz», yani bazı hakları bir başkasına verme veya bırakma anlamına gelir. Ortaçağ ekonomi uygulamalarının ikinci eğilimi, uluslar­ arası ticaret (yani mal ve para değişimi) alanında, merkantilist dış ticaret rejiminin uygulanmasından farklı olarak, «imtiyaz­ larla ticaret» politikası ile dışarıdan içeriye mümkün olduğu kadar fazla emtia ve değerli maden gelmesini teşvik etmek, içe­ riden dışarıya doğru da bunun tersini sağlamaktır. Batı Avrupada dış ticaret siyaseti, merkantilist uygulamalarla, kapitülas­ yon siyasetinin tam tersine döndüğü zaman Osmanlılar bu yön­ de gitmediler; sonuna kadar kapitülasyon siyasetinde direnme­ leri Avrupa'da bunun tersine bir ticaret rejimi başlatılmasının nedenlerinin farkında olmadıklarını gösterir. Bu direnişin başlıca iki nedenden ileri geldiğini görmüştük: savaş ve hazine sorunlarının başta gelmesi. Osmanlı düzeni tü­ ründen devletlerin ekonomik «espirit» sini bu iki sözcük tanım­ lar. Şimdi, bunun yol açtığı büyük malî bunalım ve hattâ yıkı­ mın, önce köylü sınıfı üzerindeki, daha sonra da ticaret ve en­ düstri sınıfları üzerindeki etkilerini sağlayan bağlantıları bul­ mamız gerekir. 187


Bunun için, yalnız Osmanlılara değil bütün orta çağ rejim­ lerine de özgü olan iç ekonomi siyasetinin bir iki yanını daha tanımamız gerekir. İç ekonomi siyaseti, tabiî olarak, dış-ticaret siyasetinin bir karşı-yanıdır. Bir rejim, dış ticaret siyasetinde güttüğünün tersini iç siyasetinde güdemez. İkisinin birbirini tu­ tar olması gerekir. İç ekonomi siyasetinin bu tanımamız gereken yanı, Osman­ lı devleti gibi her şeye üstün bir gücün, ekonomi üzerine kur­ duğu toptan tekelciliğinin, total monopolisinin içteki görüntüle­ ridir. Baş tekelci olan devletin kendisi, ancak kendi yaratığı bir dizi imtiyazlı tekellerle ekonomiye hâkim olabilir. Örneğin, ticaret alanını alalım. Ticaret devlet için, muame­ lelerinden hazineye resimlerle gelir sağlanacak bir maden gibi­ dir. Tarım da öyle. Bunlar devlet için ekonomik yatırım veya üretim işleri değildir (bu yanlar, toplumsal sınıfları ilgilendirir ancak). Bunlar, devlet için «fiskal» işlerdir, yani hazine ve ma­ liye işleridir. Bu yüzden, tarımsal üretim olsun, çeşitli endüstri üretimleri olsun, ticaret yatırımları olsun her alan devlet için bir «mukataa» lar alanı, yani birer «üretimci-hazine kesişmesi» alanı olur. «Mukataa», devletin hakkı sayılan bütün vergi ve re­ simlerden sağlanan gelirleri, tekel sağlayan bir imtiyazla topla­ mayı üstüne alan kişilerin, bunları hazineye getirmesi mekaniz­ masıdır. Soru 62 : Mukataa, iltizam, emanet ve temlik nedir? Bu terimlere ileride ticaret ve zenaat üzerine olan etkîfer dolayısiyle de rastlayacağımız için önce burada bunların Os­ manlı düzeni içinde genel olarak ne anlam taşıdığını görelim İltizam usulü, bizim genel sanımız hilâfına, sadece toprak gelirlerini toplama mekanizması değildir. Mukataa ve iltizam sırf malî bunalım zaruretlerinin sonucu da değildir. Çok daha önce var olan, yani Osmanlı sisteminin kendisinde bulunan bir nitelikten doğan bir uygulamadır. Bunalım karşısında timar sis­ teminin yerine başka bir usulün uygulanışı, zaten daha önce ti­ caret alanında uygulanan bir metodun bu alana da şümullen188


dirilmesinden başka bir şey değildir. Hepsi birlikte «iç kapitü­ lasyonlar» dediğim ekonomik siyaseti teşkil eder. Kapitülasyon siyaseti, yani hazine faydası düşüncesiyle kişilere imtiyazla tarımdan, ticaretten, endüstriden, dış-ticaretten gelir toplama veya sağlama muafiyetleri verme tutumu Os­ manlı sistemine çok özgü bir şey olduğu halde, hem bugün bize çok yabancı olduğu için hem de çok ayrıntılı, dallı budaklı ve girintili çıkıntılı bir konu olduğu için, bunlar arasındaki tutarlık ve benzerlikleri kolayca göremiyoruz. Üstelik, tarihte bunları büyük çalkantı yıllarını aksettiren olaylar dolayısiyle böiük bö­ lük, ayrı ayrı ve bugün yabancısı olduğumuz terimlerle anlatılır gördüğümüz için içimize sıkıntı basar, sorunu anlamadan ge­ çeriz. Tartrşmamızı kolaylaştırmak için Osmanlı tarih yazarlarının (ki çoğu maliyecidir) çok çeşitli terimlerini bir iki terimde top­ layıp, müşterek noktalarını anlamamıza yarayacak şekilde kul­ lanacağım. Osmanlı düzeninde hazine ve devlet hizmetinde çalışan kişilere geçim kaynağı olarak kâr veya maaş yerine tahsis edi­ len kaynakların hepsine genel bir adla «dirlik» diyelim. Buna karşılık, hazinenin veya devletin kendi dirliklerine, yani mideye benzetilen hazinenin doyurulma kaynaklarına da «mukataa» diyelim. Ticaret, tarım, gümrük, zenaat, ihtisap, cizye, tuzla, ma­ den, hattâ sikke kesme gibi kaynaklar veya pınarlar aslında hep birer «mukataa», kesişmedir. Bunun için toplumun pınarları gruplandırılmış; her birinin ne kadar su sağlayacağı tahminî olarak hesaplanmıştır. Kolay­ lık olsun diye «mukataa» terimi altına koyduğum pınarlardan, çeşmelerden mideye ne kadar su veya gıda gelecek? Nasıl top­ lanıp getirilecek? Ve kimler getirecek? Bir gelir kaynağının mu­ kataa olması için, demek ki, toplumsal sınıflarla devlet arasına bir aracı zümresi girecek, değil mi? Şu halde, usuller ne olacak ve bu aracı kişiler kimler olacak gibi iki sorun çıkıyor. Genel usul, gelirleri toplama imtiyazını, devlete ait olan hakkı bazı kişilere geçici ve devredilmiş bir «mülkiyet» imiş gi­ bi ve bir tekel olarak vermektir. Bu imtiyazı, devletin verdiği 189


«berat» ile alan kişi, kısa bir süre içinde devlete ait bazı yetki­ leri kullanma tekelini de alıyor demektir ki bu da ya para ile ya da «nüfuz» ile sağlanır. Burada ilk defa olarak bu iki güç kay­ nağı (biri ekonomik, öteki politik olan iki unsur) karşı karşıya geliyor demektir. İster istemez «nüfuz» ile «para» arasında di­ yalektik bir oynaşma başlayacaktır. Bu bölümde gözden geçi­ receğimiz bütün süreç, bu iki aktör arasındaki oyunun perde­ leridir. Genel olarak, bu imtiyazlar ve tekeller bir iki yıl için verilir. Sonsuz olarak verilse, bu tür devletin intihcrı demek olur, çün­ kü toplumsal sınıfların ekonomisi üzerine binmiş olma niteliğini yitirir. Hakkın verilişi, aşağı yukarı (çok kez yanyana ya da karı­ şık olarak) üç şekilde olur: birincisi «emanet» olarak yani eminlik şeklinde; ikincisi «iltizam» olarak yani müteahhitlik şeklin­ de; üçüncüsü «malikâne» olarak veya «gedik»' şeklinde olur. Eğer kapitülasyon imtiyaz ve muafiyeti verilen kişiye, ayrı­ ca bir dirlik veya maaş göstererek: «buna karşılık sen şu şu işe bak, gelirlerini topla, hazineye getir» derseniz bu, emanet usulü olur ve bugünkü «memur» luk şekline pek yaklaşır (şu farkla ki bunlar devlet katının bürokrasisine dahil değiller; «askerî» yani «vergi yükünden muaf» kişiler değillerdir). Eğer o kişiye, mü­ zayede ile bir geliri toplama imtiyazı verilirse buna «iltizam» de­ nir ve bugünkü müteahhitlik şekline yaklaşır (şu farkla ki bunlar üretimle ilgili bir sermaye yatırımı yapmazlar). Eğer kişiye: «şu şu işe bakmanı isterim ama, sana kısa süre için verirsem gelir­ lerin üretim güçlerine aldırış etmeyerek onları sıkboğaz edece­ ğin için, bu işi benimseyesin diye sana bu imtiyazı kullanma hakkını ömrünün sonuna kadar sürecek bir mülkiyet olarak ve­ riyorum» denirse o zaman bu, «malikâne» veya «gedik» olur ki babadan evlâda geçme gibi bir eğilim gösterdiğinde bugünkü «özel mülkiyet hakkı» şekline pek yaklaşır (nitekim Osmanlı tarihinde bu eğilim boyuna kendini göstermiştir). Osmanlı devleti bu usullerin hepsini, gerek tarım ekono­ misinde, gerek endüstri ekonomisinde, gerekse ticarette uygu­ lamıştır. Bu uygulamaların hepsi gerek gümüş sikke darlığı dö­ neminde, gerek mağşuş sikke bolluğu döneminde hazinenin 190


derdine ilâç olmak için yapılırdı. Nakit bolluğu döneminde hazi­ nenin sıkıntısına ilâç olamadıkları halde bu usullerin uygulanı­ şının sonuna kadar; kimilerinin Tanzimata kadar, kimilerinin Tanzimatta bile, birkaçının da Meşrutiyette Cumhuriyet dönem­ lerine kadar direnmiş olduğunu hayretle görürüz. Dış kapitülas­ yonlarda da öyle olmadı mı? İşin uygulanma usulleri yanı, ana çizgileriyle böyledir. Bu uygulamanın aracı olacak kişilere gelince: işin niteliği aslında basit olduğu halde, bütün bir toplumu ve devleti zangır zangır yerinden silkeleyecek güçte etkileri olduğu için olan bitenlerin tarihte somut olarak geçen hikâyesi hem o zamanların hem bu­ günün tarihçilerinin kafasını karıştıracak kadar karanlıktır. Onun için tarih sahnesindeki oluşumu seçik ana çizgilerle an­ latmak kolay olmayacaktır. İster istemez ayrıntılardan vaz geç­ mek, biraz anlatmayı, biraz da anlamanızı kolaylaştırmak için, tarihçilerin kaşlarını çatmaları pahasına da olsa, konuyu basit­ leştirmek gerekecektir. Toplumsal sınıfların ekonomik sömürülüşünü, devlet adına sağlayacak olan bu imtiyazlı kişiler kimlerdir? Dâva bu! Tarım denen inekten gelecek sütü kim sağacak ve mümkünse kim içecek? Dış ticarette bunun kolayını bulmak güç olmadı. Bunu ya­ bancı tüccarlar yapacaktı. Kapitülasyon siyaseti güden XVI. yüzyıl öncesi Avrupa devletleri de zaten hep böyle yapıyorlardı. Dış-ticareti yabancılar eline bırakmak çok yaygın bir yöntem­ dir. Yapılacak tek şey işin gelir yanını emniyet altına almaktır. Bu da diplomasi ve polislik işidir. Böyle bir dış-ticaretin, iç eko­ nomiye yapacağı etkileri düşünmeye lüzum yoktur; Osmanlılar da düşünmemişlerdir. XVIII. yüzyılın ikinci yarısına gelindiği za­ man bu etkiler artık körlerin bile görebileceği bir aşamaya gel­ diği halde, Osmanlı devleti insanı büsbütün şaşırtacak bir adım daha attı: «gayri müslim» diye ayırdığı ve bilmeden yabancı devlet himayesi altına koyduğu kişilere de bu kapitülasyonları genişletti. Gücünü ulusal kaynaktan, hiç değilse toplumun bir sınıfından almayan devlet türü başka ulus bilmez. Çünkü top­ lumsal sınıflar üzerine olan egemenliğini yitirmekten korkar. 191


İç kapitülasyonları kimler alacak? Devlet katındaki kişiler mi? Yoksa toplum sınıflarının kişileri mi? Osmanlı sisteminde devletin hemen hemen hiç bir yanını toplum sınıflarının kişilerinin yönetmediğini biliyoruz. Vaktiyle, Haşim Paşa adında bir Maarif Nazırı varmış. Bu zat «şu okullar olmasa. Nezareti ne kadar iyi idare ederdik» demiş. Osmanlılara da kalsa, toplumsuz devlet idare etmek çok nefis bir şey olurdu; ama biliyorlar ki olamaz, onun için «hazinesiz devlet olmaz», «hazine için de toplum ol­ ması şart» ilkesini biliyorlardı. İşte XVII. ve XVIII. yüzyılı kaplayan iç olaylar, bu iki gözlem arasındaki bağı kurma etrafında dönen boğuşmalardır. Osman­ lı düzeninin tepesindeki siyasal güç, kendi varlığını ve topluma üstünlüğünü sağlama amacı ile, iç kapitülasyon siyasetini top­ rak temeline kadar teşmil etmek zorunda kalınca kendi ana prensibine (yani toplumdan ayrı olarak onun üstünde kalma te­ zine) aykırı bir dizi sonuçlar yaratan tutarsız ve çözümü bulun­ maz uygulamalara girişmek zorunda kaldı. Bunların sonucu Os­ manlı yazarlarının «ihtilâl» dedikleri durum olmuştur. Soru 63 : Osmanlı timar sistemi neden fonksiyonunu kay­ betti? Bunun, önce, köylü sınıfı ve üretimiyle ilgili yanını ele ala­ cağız. Çünkü boğuşmanın en önemli yanı bunun üzerinedir. Eko­ nominin endüstri ve ticaret yanlarını daha sonra ele alacağız. Hikâyeye, işin biraz başından başlayarak girelim. Bu hikâ­ yeyi malî bunalım döneminden yani XVII. yüzyıl başından başlatsak daha kısa olabilirdi, ama ipliklerin ucunu belki bir yerde kaçırırız diye biraz daha geriye gitmemiz iyi olur. Çünkü timar sistemi de, aslında bir iç kapitülasyon uygu­ lamasıdır. Teorisi şöyledir: Osmanlı sisteminde tarımsal top­ raklarda «rakabe» denen ve sadece siyasal nitelikte olan hak, devlete; «tasarruf» denen ve ekonomik nitelikte olan görev reayaya; ikincinin birinciye borcu sayılan gelir verimini alma yetkisi de (çok yanıltıcı bir terimle) «sahib-i arz» denen siphiye aittir. Toprak hukuku, şeriat hukukundan farklı olarak, bu üç 192


tabaka hak veya «mülkiyet» kavramına göre şekillenmiştir. Şu halde, timar veya zeametli bey veya sipahi çiftçi değil, «asker» dir. Ona yalnız üçüncü anlamda, askerlik hizmeti karşılığı ola­ rak, kapitüler bir yetki verilmiştir, bütün imtiyazları ile birlikte. Demek ki bu adam üretimci değildir. Üretim araçlarının ne tek­ nolojisi ile ne de mülkiyeti ile ilgilidir. Bu işler üreticinin kendi geleneğine, bilgisine, çıkarına bırakılmıştır. Onun asıl işi, köylü­ den «rent» karşılığı bir geliri («kesim» i) almaktır. Şu halde, bu, esas itibariyle «manoir» da yani feodal beyin kendi «domain»inde merkezleşen Batı Avrupa feodalizmindeki gibi manorial bir feodalizm değildir. Fiskal veya kapitülasyoncu (yani kendisine ait bildiği bazı yetkileri birisine «tefviz» eden) despotik devletçiliğin köye uzanışıdır. Batı Avrupa dışındaki birçok ülkelerde olan bir tür yani köy cemaati ekonomi açısın­ dan kendi kendine bırakıldığı türe özgü bir yöntemdir. Bu sistemde, köylünün tasarrufundaki topraklarla feodal beyin özel mülkiyeti olan (yani üzerinde hem siyasal, hem eko­ nomik hakların birleştiği bir mülkiyet olan) «demeine» veya «demesne» topraklarının karışması ya da karşılaşması yoktur. Feodal sistemde köylü ile bey arasındaki çatışmanın çoğu bun­ dan doğar. Sipahi beyin taşıdığı, «malik» olduğu yetki (ki devlet tarafından kendisine bir konsessiyon, bir imtiyaz olarak, bir kapitülasyonla yani bir beratla veriliyor) zemin kirasını alma yetkisidir. Onun için, en önemli üretim aracına yani toprağın mülkiyeti konusunda reaya ile sipahi arasındaki bir çatışma söz konusu değildir. Çünkü Batı Avrupa feodalizminde görülen «manoir» sistemine özgü üretim sürecindeki emek ve hizmetle­ rin karşılıklı münasebeti bunda yoktur. Köylü, beyin serfi değil, devletin raiyesidir. Angarya sorumluluğu yoktur (bunalım döne­ mine özgü yani bir geçiş dönemi sayılan dönemde görülen bu çeşit hattâ daha ağır uygulamaların timar usulünün değil, onun bozuluşunun görüntüleri olduğunu göreceğiz). Bu timar huku­ kunda toprağın mülkiyeti ve üretim ilişkileri üzerine iki taraf ara­ sında çatışma değil, ilişki bile yoktur. (Sipahi beylerin yegâne üretimciliği atçılık üzerine olmuştur ki bu ekonomik değil, mili­ ter bir iştir ve köylü üretimciliği ile ilerde göreceğmiz çatışma, 193


belki ilk defa burada patlak vermiştir). «Asya tipi» denen (hal­ buki yalnız Asya'ya özgü değii) sistemlerde görüldüğü gibi, köy­ lü üretimi ve teknolojisi tarım - zenaat bileşimi ile kendi haline bırakılmıştır. Bu yüzden, feodal sistemlerde her şeyden önce feodal top­ rak mülkiyeti bulunan ve bir üretimci olan beyin tarım üretim araçları ve teknolojisi üzerine (fiyat ve para devriminin baskısı altında) üretimi arttırma çabalarından biri olarak (bir diğeri köylüyü daha fazla sıkıştırmaktır) üretim metodlarını ilerletme yolundaki katkısı, Osmanlı sisteminde olamamıştır. Özellikle, timarların mukataaya çevrilmesi dönemi gelince. Bu yüzden köylü ekonomisi ve üretim biçimi («mode» u) olduğu gibi kal­ mıştır. Yine bu yüzden, az sonra göreceğimiz dönüşüm dönemi gelince köylü üretimci timar beyinin yerine gelecek olan kişi­ nin (yani mukataacı ve mültezimin) sömürüsüne apaçık maruz kalmıştır. Bu söylediklerimin, bir yandan Marxist ekonomiyi, öte yan­ dan Osmanlı kurullarını dikkatle incelememiş olan, Avrupa'daki büyük kapitalist ve hattâ sosyalist evrim ve devrimlerin eseri ve oradaki bu dönüşümler açısından doğru olan gözlemleri ku­ laktan dolma formüllerle bu tipe de zorla uydurmaya veya yakış­ tırmaya çabalayanların kaşlarını çattıracağını biliyorum. Osman­ lı sisteminin geçirdiği yıkılış oluşumundan Türk köy ekonomisi­ nin bu kadar korkunç bir ezilme, gerileme veya durgunluk halin­ de çıkmasını feodalizm ile yorumlamak ezbere lâf etmektir. Eğer öyle bir şey olsaydı, bugünkü Türkiye'nin görünüşü başka tür­ lü olurdu. Çünkü Türk köy ekonomisinin bu durumu, feodalizmin oluşundan değil, olmamasından ileri gelmiştir (tek etkenin bun­ dan ibaret olduğunu iddia etmiyorum). Aynı türde olan diğer politik sistemlerde de sonuç aynı olmuştur, yalnız Osmanlılara özgü bir şey değildir. Bunalımdan önceki timar-zeamet sisteminde bey-köylü sı­ nıf çatışması veya bey-hükümdar çatışması yoktu dendiği za­ man bundan, (Osmanlıcı tarih ideologlarının öğünerek sandığı gibi) timar rejiminin gül-gülistan, ideal ve hiç değişmez bir ada­ let düzeni olduğu anlamı çıkmaz. Tersine, böyle bir sistem, ka194


pitalizm öncesi de olsa yine bir emtia ekonomisinin yaratacağı piyasa mekanizmasına devlet tarafından kapitüler zincirlerle bağlı bir hale getirildiği için, piyasanın etkilerine daha çabuk ve daha direkt maruz kalacaktır. Onun için, dış-ticaret kapitülas­ yonları ile Osmanlı ekonomisinin geniş ölçüde dünya piyasa ve para dalgalanmalarına henüz bağlanmamış olduğu dönem­ de bile, Kanunî'nin «ihtişam» dönemi diye nitelendirdiğim bü­ yük piyasa gelişiminin etkileri altında timar sistemi çoktan bu­ nalım geçirmeye başlamıştı. Tarihçiler, timar sistemini sadece bir hukuk, hattâ bir idare ve gelir tahsildarlığı imiş gibi bir şey saydıklarından, büyük malî bunalımdan önce timar sisteminin bir değişme halinde oluşunu, bu oluşu sezdikleri halde, yorumlayamamışlardır. O halde, neden, Osmanlı sistemine o kadar özgü sayılan, zamanımızda bile bazı tarihçilerin Batı feodalizmine üstün bir rejim diye öğündükleri timar usulü, daha XVI. yüzyıl sonu buna­ lımı gelmeden bozulmağa başlamıştı? 1630 sıralarında, yani bunalım ateşinin devlet bacasını iyi­ ce sardığının görüldüğü yıllarda Koçi Bey, kendinden önce ola­ yı tesbit etmiş olan Âli, Ayn-Ali gibi maliyeci yazarların gözle­ mini «timarlara dönmeli» teziyle padişah kulağına kadar ulaştır­ dığı zaman, bunun nedenini vezirlerin usulsüz tutumuna vermiş­ ti. «Usul bozuldu» şeklinde düşünüş tam Osmanlı «usulcülüğü», şekilciliği kafasına uygun bir düşünüştür. «Usul neden bozul­ du?» diye sorarsanız cevap: «çıkar peşindeler de ondan» ceva­ bı olacaktır. Peki «neden devlet adamları çıkar peşinde?» der­ seniz: «din ve devlete hizmet ruhu kalmadı da ondan» cevabını alırsınız. Bu, onlardan birkaç yüzyıl önce İbn Haldun'un söyledi­ ği tekrarlama felsefesidir ve Osmanlı tarihinde Cevdet Paşaya kadar süren bir görüş olarak kalmıştır. Ancak şimdi Osmanlı tarihinin bu dönemi üzerinde araş­ tırmalar yapan Türk tarihçileri bu işin bir usul bozulması olma­ yıp bir ekonomik değişme sonucu olduğunu düşünmeye başla­ mışlardır. Fakat, Osmanlı timar ve zeametinin, Batı «feudum» un­ dan farklı birşey olduğu üzerinde hepsi birlik olduğu için, yani onun ekonomik değil siyasal nitelikte bir metod, bir fiskal metod 195


uygulaması (fiscalisme metodu) olduğunu gördükleri için bu «ekonomik» nedenleri doğrudan doğruya timar biriminin içinde olagelen değişikliklerde aramak yerine, Osmanlı vergi siste­ mindeki değişmelerde aramak zorunda kaldılar. Timar usulü­ nün daha XVI. yüzyıl sonundan önce sönme halinde oluşunu gösteren vesikalar karşısında, timar - zeamet usulünün hangi ekonomik nedenlerle söndüğü sorunu yine de aydınlanmamış olarak kaldı. Timar usulünün kendisinin uygulanışının sonucu olan bir düşüş mü usulün bırakılmasına yoksa usulün değişme­ si mi timarın düşmesine yol açtı? Bu kitabın birinci cildinde değindiğimiz gibi, Osmanlı dü­ zeni, karnı emtia ve piyasa ekonomisine, ayakları kapalı köy ekonomisine bağlı bir düzendir. Birinci yandan kapitalist geliş­ melere doğru eğilimlerin, ikinci yandan feodal yönelmelere doğ­ ru eğilimlerin baskıları altındadır ve iki yönde bütün çabası bun­ ların ikisini de önlemektir. Bu düzene dahil toplumların başlıca sınıfları da bu iki yönlü çaba arasında ezilme tehlikesi altında bulunurlar. Devletteki bu önleme gücü sürdükçe toplumsal sı­ nıflar birer sınıf olarak gerçekleşemezler. Bunun için, eski Osmanlı yazarlarının «usul değişmesi» san­ dığı şey, gerçekte, bir usul değişmesi idi, ama «timar» usulün­ den mukataa iltizam usulüne geçiş anlamında. Bu iki usul arasındaki farkı gördüğümüz zaman birinci usu­ lün, o usulü koymuş olan devlet tarafından tasfiyesine gidişini öngören gelir sağlama usulündeki değişmenin altında yatan ekonomik nedeni de bulabileceğiz. Evet, neden daha hazine gelirlerini arttırma çabası ile toprak vergilerini de oraya çevir­ me işi başlamadan önce, timar zeamet usulü fonksiyonunu kay­ betmiş bulunuyordu? Bu, XVI. yüzyılın birinci yarısında Batıda feodal sisteme kapitalist etkilerin çarpması ile meydana gelmiş olan dönüşümdeki gibi bir dönüşümün (yani devrimsel bir de­ ğişme sürecinin) gerçekleşmemiş olmasından, yani, Batıda ol­ duğu çeşitten bir hükümdar-bey çatışmasına paralel bir çatış­ ma olmamasından mı olmuştur; yoksa timar sahiplerinin timarda olumlu veya olumsuz bir ekonomik rol oynamaya başlama­ ları karşısında, sipahi ile köylü ve sipahi ile devlet arasındaki 196


ilişkilerdeki bazı değişmeler sonucu olarak devletin bu metodu lüzumsuz bulmaya başlamasının mı bir sonucu olmuştur? Batı Avrupa'da feodal sistemin iç çatışması mutlak monar­ şilerin doğuşu ile kralların en üstün «dominium» sahibi cima dâvasiyle, vasaller üzerine yaptıkları baskıya karşılık olarak, ba­ ronların tepkisinden doğuyordu. Orada beyler hükümranlığın ortaklarıdır. Osmanlı sisteminde ise hükümdarın en üstün hü­ kümranlığı ortaklık kabul etmez. Timar beyleri bu hükümranlı­ ğın ortakları değilier, araçlarıdırlar. Feodal sistemde en üst Seigneur ile vasaller arasındaki çatışma, bir siyasî «dominium» alanı içinde anayasa gelişmelerine yol açtı (örneğin, İngiltere'­ de görülen Magna Carta yasası) Osmanlı sisteminde sipahi, devlet hükümranlığının ortağı değil, aracı olduğundan timar sahi­ bi ile devlet arasındaki gerginlikler hiç bir siyasal gelişmeye yol açmamıştır. Buna karşılık devletin Kanunî dönemindeki malî güç­ lenişi, daha hazine bunalımının gelişinden önce sipahinin iki fonksiyonunu (fiskal fonksiyon ile militer fonksiyonunu) lüzumsuzlaştırmış bulunuyordu. Son yıllarda yapılan araştırmala­ rın çıkardığı vesikaların gösterdiğine göre, timar usulü fonksiyonsuzlaşıyordu. Timar usulünün uygulanışında değişmeler oluşu bunun ifadesidir. Bunu, nitelendirdiğimiz şekildeki timar usulünde bu usu­ lün vaktiyle gerektirdiği yönden başka bir yöne dönme imkânla­ rı belirirse, bundan ne gibi sonuçlar doğabileceğini tartışmak­ la aydınlatabiliriz. Buna da timarda feodal veya yarı-feodal bir gelişimin hangi koşullar altında veya ne gibi görünüşlerle müm­ kün olacağını aramakla cevap bulabiliriz. Bu koşullar şunlar­ dır: (a) nerede biri veya birileri, timar veya zeamet bölgesinde köylünün tasarrufunda bulunan bazı yerleri, ya güç kullanarak ya da köylüyü kendine borçlandırma yolu ile eline geçirirse; (b) nerede şu ya da bir başkası bu topraklarda bir çiftçi üre­ timci haline gelirse; (c) nerede bu gibilerin gücü (gerek ekono­ mik gerek militer gücü) köylüyü kendi himayesi ve emri altına alacak hale gelirse; (d) nerede feodal haklar, bir imtiyaz konsessiyonu olarak değil, feodal bir yasadan gelme bir «hak» ola197


rak tanıtılırsa orada böyle feodal veya yarı-feodal bir gelişime doğru yöneliş başlar. Siyasal yönden bu, iki ihtimalden biri ile gerçekleştirilebi­ lir: (a) timar beyi veya onun yerini alan kişilerce, mevcut dev­ letten koparak yeni bir siyasal hükümranlık kurma yoluna git­ mekle; (b) ya da mevcut düzenin tepesindeki egemenliğe, ken­ disinin de onda bir payı olduğunu kabul ettiren (Magna Carta gibi) bir feodalizm yasası kurulmakla. Her iki noktada da, bu ihtimallerin gerçekleşmesi şu iki ko­ şulun gerçekleşme derecesine bağlıdır: (a) timar (veya daha sonraki mukataa) sahiplerinin haklarını yetkilerini «de facto» olarak «dominium» hakkına çevirme şansları nelerdir? (b) feo­ dal birer «sınıf» haline gelebilme şansları nelerdir? Bunların hepsinin ölçeği, mevcut bir üretim biçimini değiş­ tirebilme gücüdür. Aynı soruları, ticaret ve zenaat alanında da sorabiliriz. Ancak bunlarda eğilim, feodal yönde değil, kapitalist yönde olacaktır. İleride bu iki alanı da gözden geçirdikten son­ ra, geçen bölümde anlattığım ve Batıda kapitalizme yol açan değişmelerin Osmanlı tarihinde neden kapitalizme yol açama­ dığını sorabileceğiz. Soru 64 : Timar usulü ne gibi değişikliklere uğradı? Eski ve yeni bütün Osmanlı tarihçilerinin bize gösterdiğine röre, daha Kanunî Süleyman döneminde yani kapitülasyonlu ciış-ticaret siyasetinin Batı ticaretine uygulanışından önce ve fiyat, para ve hazine çalkalanmalarının etkileri henüz görülme­ miş olduğu zamanlarda timar usulünde başlayan bozulmanın görünüşlerinin başında iki olay gelir: timarların militer güç kay­ nağı olarak önemsizleşmesi, timarlı sipahilerin ekonomik düş­ künlüğü. Bunlar bize, timarlı sipahi ile bir yandan köylü, bir yan­ dan devlet arasındaki ilişkilerde bazı değişiklikler olduğunu gösterir. Önce militer yanı alalım. Devşirme usulünün uygulanışı seyrekleştiği halde, kapıkulu askerliğindeki enflasyonun zıddına timar sipahiliğinde nicelik ve nitelik açısından bir düşme vardı. 198


Birçok timarlı sipahi artık seferlere eşmiyor, sancak ve beyler­ beylerinin çağrılarına kulak asmıyordu. Gelenler de ya dövüş­ müyor, kaçıyor; ya da gerekli askerlik vasıfları düşüktü. Getir­ dikleri veya bedel diye gönderdikleri bir iki süvari askerini ne iyi yetiştirmişler, ne de iyi teçhiz etmişler. Maaşlı askerin yanın­ da bunlar güdük, hattâ sığıntı gibi kalıyordu. Bazı yerlerde ken­ dilerine geri hizmetleri veriliyordu. Bazıları yüksek kapıkullarının uşakları olmuşlardı. Seferlerde de fazla gözleri yoktur. Bu seferleri ağır ve yıkıcı buluyorlar. İran ve Avusturya harpleri gözlerini yıldırmış. Vaktiyle, Avrupa feodalitesinin karnı tok şö­ valyelerini darmadağın eden o eski gözü pek, cenkçi, toprağa aç, yaman savaşçılar olmaktan çıkmışlardı. Cenk ve toprak zaptı, timarlı sipahi kadrosu için, kapıkulunun devşirilmesi metodu gibidir. Nasıl devlet bir imparatorluk olarak son yayılma alanına oturmuş olmakla devşirme seyrekleşiyorsa, sipahi tipinin dinamik kaynağı da kuruma yolunda­ dır. Zaten sipahiler, bazı Osmanlı tarihçilerinin bize, bilerek ve­ ya bilmiyerek verdiği izlenimin zıddına, bir soylu sınıfı veya soy­ lu sınıflardan devşirilme kişiler değildirler. Bunlar gerçekte her kaynaktan gelebilir, yeter ki cenkte başarı göstersinler, «garip yiğitler» olsunlar; gelecekteki cenkler için sorumluluk ve ödev yüklensinler. Bu iki şey, herkesi bu imtiyazlı tabakaya sokabilir. Sipahi, kul oğlu olabilir, köle oğlu olabilir, sipahinin kendi ev­ lâdı olabilir, hattâ Hıristiyan olabilir. Demek ki, toplumsal kök­ ler açısından, bunlarla devşirme kapıkulları arasında bir fark yoktur. Buna karşılık, ikisi arasında başka bir noktada önemli bir fark var: kapıkulu maaş alıyor, devletin göbeğinde, hattâ hazi­ nenin yanı başındadır. Sipahi ise taşrada ve toprağa oturmuş­ tur. Osmanlı maliyesinin bize pek yabancı gelecek bir özelliği vardı. Devlet ülkelerinin bütün gelir kaynaklarının sağladığı ge­ lirin ancak yüzde onu hazineye gelirdi. Büyük kısmı hazineye girip çıkmadan çeşitli «kesişme» lere tahsis olunmuş gelirler­ di. İşte, bunların en önemlisi timarlardır. (Diğer bir kısmı padi­ şah hasları gelirlerinin ve haraç, ganimet, hediye gibi gelirlerin 199


girdiği iç hazine gelirleridir). Timar beyleri şer'î, örfî ve divanî denen vergilerin hepsini almıyorlar; bazıları doğrudan doğruya hazinenin gelirleridir. Timar beylerinin hazine ile kesişerek al­ dıkları vergi gelirleri ister istemez çeşmenin başında oturan ka­ pıkulları ile maliyeci bürokratların gözüne batacak bir şeydir. Timar ve zeamet toprakları yapılan topraklarda oturan timarlılar ve zaîmler zamanla oturaklaşıyorlar, yani «gedikleşme» ye doğru gidiyorlar. Sipahinin oğlu olmazsa gedik açılıyor, açı­ lan gedik (buna «mahlûl» diyorlar) ancak cenk yararlılığı ile hak kazanana verilecektir. Timarlar gedikleştikçe, hele fetih ve cenk genişlemeleri durakladıkça timarlılar sınırlı bir kadro olmaya, durgun bir kategori olmaya başlarlar. Bu durgunlaşma kendini, timar ve zeamet birimlerinin eko­ nomik durgunlaşmasında da gösterir. Bey, bir çiftçi ve üretimci olmadığından tarımsal verimliliği, tarım teknolojisinde ilerleme­ ler yapma veya tarım ürünlerinin piyasasına etkili olma isteği veya yeteneği de yoktur. Bey, köylünün babadan oğula, yüzyıl­ ların geleneklerine göre yaşamasını tabiî bulur. Devletin geniş­ lemesinin, zenginlik ve refahının getirdiği piyasa ekonomisin­ deki canlılığın zıddına burada bir durgunlaşma var ve bu bir ge­ rilemeye doğru da gidebilir. Çünkü devlet, çeşitlerini boyuna arttırdığı vergilerle timar beyinin tepesinden atlayarak, boyuna reayanın sırtına yeni yükler katabilir. Bunlar, timar beyinin geli­ rini düşürecek şeylerdir. Üstelik, hükümdarlarda (özellikle Ka­ nunî ve oğlunda) bir «gözde» düşkünlüğü başlamış. Bunlara ba­ zı toprakları temlik ediyorlar, bunlar da birçoğunu hemen vakfa çeviriyorlardı. O halde, hiç değilse bazı timar beyleri, artık kendileri için önemli bir «entreprise» olmayan savaşlara eşeceklerine tarım işletmeciliğine girişemezler mi idi? Reayası ile bir feodal eko­ nomi ilişkisi kurarak kendine başka bir istikbal hazırlayamaz mı idi? Böyle eğilimler olduğunu gösteren vesikalar çoktur. Timar usulü sipahiyi (belki hepsini değil) besliyor, ama bu sipahilik ne köy ekonomisini besliyor, ne de devletin midesini. Demek ki, geniş toplum ekonomisi açısından geriletici ve gerilemeye mah­ kûm, ya da buna razı olmazsa niteliğini değiştirmeye mahkûm 200


bir «müessese» dir. Böyle bir sistemde «refah» döneminin iç çe­ lişikliklerinden biri budur. Özellikle para, daha çok gelir elde etme ve daha sonra ha­ zine baskıları çıkınca, devlet de timar usulünü kendi çıkarları­ na aykırı bulmaya başladı. Kendisinin en önemli bir güç kayna­ ğı saydığı bir temelini kendi eliyle yıkmağa mecbur olacaktır. Buna paralel olarak, gücü yeten ve bulunduğu bölgeye ve böl­ gesinin tarımına göre önüne fırsat çıkan sipahi de feodalleşme yoluna sapacaktır. Bir üretimci olacak, mülkiyet ve çiftlik sahibi olmaya kalkacaktır. Böylece, hem köylü ile hem devlet ile olan ilişkilerinde değişmeler olacaktır. Buna karşılık, timarlı, gerçek bir sipahi olarak direnirse fukaralaşacak, hattâ bir dilenci yeri­ ne düşecek, hattâ timarı bırakıp gidecek; ya da fırsat bulmuşsa feodal bir toprak mülkiyeti gibi bir hak iddiasiyle derebeyliğe dönecektir. Osmanlı tarihinde, şöyle böyle bir yüzyıl sonra yani XVIII. yüzyılda, başkc türden kişilerin başlattığı ve adına «derebeylik» denilen oluşuma doğru ilk adım, gerçekte daha o zamandan timar beyleri tarafından atılmıştır veya atılmak istenmiştir. Fa­ kat bunlar daha sonraki anlamında derebeyi haline gelemeden, böyle bir gelişmeye asla yanaşamayacak olan kapıkulu (Kuyu­ cu Murat) devletini karşılarında buldular. Despotik kapıkulu bürokrasi devletine feodal bir düzen kabul ettirmek, deveye hendek atlatmak kadar imkânsız bir şeydir. O, bütün varlığını feodal bir sistemin yokluğuna borçludur. Feodal bir statüyü, feodal bir yasayı (örneğin ingiliz Magna Carta'sında olduğu gi­ bi) devlete kabul ettirmek Osmanlı tarihinde mümkün olmamış­ tır. Hattâ, iki yüz yıl sonra göreceğimiz «ittifak senedi» anlaş­ ması deneyinde görüldüğü gibi, XVI. yüzyıl sipahilerinden çok daha güçlü «derebeyler» zamanında bile bu olamamıştır. Geriye kalan alternatif, isyan ve kavgadır. Üstelik yine böy­ le bir baş kaldırmaya hazır başka toplum sınıfları da var. En başta «çift bozan» yani çiftini bozmaya mecbur olan, üretim araçlarından ve toprak tasarrufundan yoksunlaşmış köylü var. Ayrıca kasabalarda işsizleşen, medreseleşen «suhte» ler; bir çeşit mersener haline gelen yarı ücretli asker, yarı eşkiya ie201


ventler var. Bu yüzden, isyan ve kavga, anlamlı bir sınıf savaşı olmaktan çıkıp bir anarşi olur. XVII. yüzyıl öncesi süren «Celâ­ li» isyanları işte bu çeşit, karma ve amaçları karışık ayaklanma­ lardı. Bunlara, feodalleşme eğilimi gösteren veya timarlılığını de­ vam ettirmek isteyen timar beylerinin katıldığını gösteren vesi­ kaları, son zamanlardaki Türk tarih araştırıcıları meydana çı­ karmaktadırlar. Celâlî isyanları, saflarına başkentteki devlet katında oturanlar dışında hemen herkes katıldığı halde, bir feo­ dal düzen yasasına doğru hiç bir gelişme getirmedikten başka, kapıkulunun gücü karşısında ezildi ve bu, reayanın olduğu ka­ dar beylerinin de geleceğini adamakıllı karanlıklaştırdı. Celâlî isyanlarının niteliğinin tanımlanmasını bu kadarla bi­ tirmiş değiliz, ileride buna diğer isyan şekilleriyle birlikte döne­ ceğiz. Burada, sadece, bunun bir yanının yani timarlı sipahiler­ le olan ilişkisinin ta XVIII. yüzyıla kadar sürecek olan «derebeyleşme» sürecinin ilk adımı olduğuna işaret etmek için dokun­ duk. Malî bunalım döneminden önceki dönemde timarlı sipahi­ nin karşısına çıkan en tehlikeli rakip başka çeşit bir sipahi, maaşlı sipahi oldu. Ad benzerliği yüzünden bazen bunları bir­ birine karıştırabiliriz. Karıştırmada da biraz mazur sayılabiliriz, çünkü bu iki grup, kaynakları açısından sandığımız kadar birbi­ rinin yabancısı değildir. Aslında, maaşlı (ulûfeli) kapıkulu sipa­ hisi timarlı sipahiden belki daha da kıdemlidir. Ancak, sözünü ettiğimiz aşamada ulûfeli sipahi ve onun dahil olduğu «altı bö­ lük halkı» denen ulûfeli ocak, imparatorluk genişlemesi ve harp­ leri sayesinde değişmiş, ulûfeliler arasında en imtiyazlı, en id­ dialı ve güçlü bir asker kategorisi olmuştu. Bunlar, diğer kapıkullarına bir tehlike teşkil edecek kadar güçlenme yoluna gir­ dikleri gibi, timarlı sipahilerin feodalleşmesine karşı en çok göz diken grup da olmuştur. Süvari gücü oluşları, onları böyle tehli­ keli bir güç olma durumuna koyuyordu. Bunlar, başlangıçta sipahiye kıyasla, doğrudan doğruya hükümdarın eli altında bulunuyorlardı. Atçılığı, askerlik eğitimi­ ni başkent yakınlarındaki devlet çiftliklerinde yapıyorlar; Ka202


nunî Süleyman bunlara gittikçe özel bir önem ve yer veriyor; öteki kapıkulu askerlerine verilmeyen fahrî imtiyazlar ve şeref verici haklar tanıyordu. Padişah, her sefere çıkışında bunlar­ dan üç yüz kişi seçer, bunlara bir nevi Macarların «hussar» as­ kerleri gibi, olağanüstü yaverlik ödevleri verirdi. Bunlar, kapıku­ lu ordusunun en yakışıklı, en gösterişli, en renkli ve azametli bir kolu olmuşlardı. Seferden sonra da, büyük zeamet ve has­ larda, «mülâzim» adiyle ayrılan seçme bir gruba mükâfat ola­ rak birer yıllık «mukataa» verilmeye başlandı. Hattâ cizye top­ lama gibi askerlikle ilişkisi olmayan «divanî» hizmetler de ve­ rilir oldu. Zamanla bunlar, bu ihsanları «kanun» ile pekişmiş hak saymaya bile başladılar. Kısaca, maaşlı kapıkulunu ayıran çitten atlayarak cizye iş­ leri, vakıf mütevelliliği ve nihayet mukataa ve iltizam işlerine ilk giren grup bunlar oldular. Fakat eğilimleri, timarlı sipahininki gibi feodalleşme yönünde değil, tersine kapitalistleşme yönün­ dedir. En haris oldukları şey iltizam işine girmek ve para kazan­ maktır. Bu yüzden, asıl sipahi grubu ile çatışması mukadder ol­ duğu gibi, devletle de çatışması mukadderdir. Çünkü, geçen bölümde gördüğümüz «Beylerbeyi» olayında (bu olayın kahra­ manları bu kapıkulu sipahileridir, bazen bunlar sadece «sipah» diye anılırlar) olduğu gibi, hazineye hükmetmeye de kalkışacak­ lardır. Kapıkulunun bir parçasının bu ihaneti karşısında despotudevlet, az sonra göreceğimiz gibi, sarayı kendine bir citadei yaparak oraya çekildi ve taşrada sürmekte olan Celâlî isyanlarındaki gibi çeşitli kanlı tedbirler ve hilelerle (yeniçerileri sipahlara saldırtarak) bunlarla da sonunda başarılı çıkacağı uzun bir savaşa girişti. Bu noktaya, bunalım dönemi olayları dolayısiyle döneceğiz. Şimdi tesbit edeceğimiz nokta şudur: timarlar, aslında ga­ zilere dirlik olarak verilirken, kapıkullarının önem ve üstünlük kazanmasiyle sipahisi boşalan timarlar veya henüz timarlı si­ pahiye verilmemiş yerler, başka çeşit kişilere dirlik olarak ve­ rilmeye başlandı. Bu yolda da ilk adımı yine Kanunî'nin önce­ lik verdiği ve kapıkullarından bir gözdesi olan Hüsrev Paşa at203


ti. Eski timar usulünün şiddetle taraflısı ve tam bir klâsik kapı­ kulu tipi olan Koçi Bey, açılan yolu şiddetle tenkid ederken, meydana gelen durumdaki iç çelişkiyi çok iyi anlatacak bir şey açıklar: timarların, devletin 40 - 50 bin ulûfeli kapıkulu besle­ mesine muadil bir gelir kesişmesi olduğunu söyler; yani, devlet eski usulde 40 - 50 bin kapıkuluna maaş vermekten kurtulur­ ken, sipah ve yeniçeri kadrolarını arttırıp 40 - 50 bin maaşlı as­ kere daha para harcamanın ne anlamı vardı? demek istiyor. Hüsrev bu işi yaptığı zaman timarların dağıtımı beylerbeyi­ nin yetkisinde idi ve bu zat sarayda «tadıcıbaşılık» (çaşnigirlik) tan (kapıkulu kanununa aykırı olarak) bir atlamada beylerbeyi yapıldığı için timarları savaş gazilerine değil, rüşvet verebilen­ lere verdirdi. «Rüşvet» evvelce söylediğim gibi, bir makamı, bir dirliği el­ de etme için resmen kabul edilmiş yeni bir gelir kaynağıdır. Eski islâm yazarlarının, bütün devlet idaresi kitaplarında, çok korktu­ ğu; Osmanlı ulema yazarı Hasan el-Kâfî'den tarihçi Âliye ve pa­ dişah nedimi Koçi Beye kadar bütün «eski kafalıların» lanet­ lediği «rüşvet» in uygulanışı, timar verilişi yetkisi taşradan alı­ nıp sadrazamlığa bağlanınca daha da hızlandı ve bu, timar beylerinin beline inen en büyük darbe oldu. Bunların başkentte temsilcisi olacak bir «lobby» leri yoktu. Halbuki, bütün Anado­ lu'ya güçlü bir şebeke halinde yayılan kapıkulu sipahilerinin başkentte güçlü ocakları vardı. Altı bölük sipahilerinin divan basacak, defterdar kellesi isteyecek, padişah korkutacak kadar bir siyasal baskı grubu haline geldiğini gördük. Soru 65 : Timar usulünden iltizam usulüne nasıl geçildi? Timar usulünün kendisinin aslında zaten malî-militer bir ihtiyaç karşılığı olarak doğduğunu görmüştük. XVI. yüzyıl önce­ si nakit darlığı ile askerî ihtiyaçları uzlaştırma tutumunun bir yaratığıdır. (*) XVI. yüzyıldaki savaş, piyasa ve para ekonomi­ sindeki gelişmelerle, özellikle ticarette iltizamcılığın ve sarraflı(*) A l m a n sosyologu M a x Weber, b u n u n görüldüğü noktası üzerinde d u r u r .

204

her benzer

durumda


ğın gelişmeleriyle, bu iki ihtiyacın ikisi de lüzumsuz, anakronik ve yersiz bir hale gelmişti. Malî bunalımın toprak ve reaya üzerine olan asıl etkisi, top­ rak gelirlerini hazineye çevirme usulünün uygulanmasiyle baş­ lamıştır. Timarlar eski timar usulüne aykırı olan usullerle veril­ meye başlanınca bunlar, feodal fief'ler olma yerine birer «mu­ kataa» olma yolunu tuttular. Mukataanın ne olduğunu gördük. Timar ve zeametlerin mukataaya çevrilmesi işinde, başkentte, kapıkulları ile sarayda, birbirine düşman iki çıkar şebekesinin çatışmalarını da geçen bölümde görmüştük. Anadolu toprakla­ rında, aynı sürecin bir görüntüsü olarak Celâlî boğuşmasının ikinci aşaması (1599 dan sonraki aşaması) sürerken başkentte de timar elde edenlerin askerî hizmet yerine timar gelirlerini hazineye ödemeleri baskısı ortaya çıkınca, devlet katı plânında da kanlı bir boğuşma başladı. Bu boğuşma, hazineye kim hâkim olacak dâvası üzerinedir. Çünkü ona kim hâkim olursa, köylünün emeğinden savaş mas­ raflarına ve asker maaşına kadar uzun bir yolculuğa çıkacak olan değerin, kimlerin küpüne (resmî yerlerde olanlar için) ve kimlerin kasasına (mültezim ve sarraf için) gireceğini o tayin etmiş olacaktır. Bu, büyük bir güç ve servet savaşı dramıdır. Paralı bir sınıfın bir ticaret burjuvazisi veya bir faiz kapitali sa­ hibi olarak gelişmesinin geleceğini tayin edecek olan bir dram­ dır. Geçen bölümde görmüştük, timarları parası olanlara «tef­ viz» etmek açıkça ve resmen «rüşvet» karşılığı olarak bir gelir kaynağından yararlanma imtiyazını vermek, 1650 de resmî bir hale geldi. Bu, başlıca üç şekilde yapılmaya başlamıştı: birincisi ve en kestirme olanı, timarlar boşaldıkça bunları gerçek veya sahte bir timar beyine vermeyip alıkoymak, yani hazineye «mu­ kataa» yapmak; gelirlerini toplamayı «mültezim» denen ve bu işe sermaye ile girip kâr sağlamak isteyenlere vermektir. İkin­ cisi, buniarı bazı kişilere «malikâne» olarak vermektir. Bu usul­ de malikâne alan kişinin elde ettiği hakkı bir «mülkiyet» telâkki etmesine, yani devletin «malikâne» olarak verilen toprak gelir­ leri üzerindeki mülkiyet hakkının bir kısmının, hazinenin istediği 205


ödemelere karşılık ölünceye kadar kullanılabilecek bir mülkiyet halinden çıkararak toprağın vergi geliri üzerinde değil, kendisi üzerinde özel bir mülkiyet hakkı olduğu sanısına yol açmaya başladı. Kanunî ile Hüsrev Paşanın açtığı çığırın, eski düzene aykı­ rı bir yanı daha çorap söküğü gibi gelerek timar usulünün yeri­ ni alacak olan yeni usulün yönünü belirledi: timarları alan ka­ pıkulları, timarın başına gitmiyorlar, sahibi de olmuyorlar; baş­ kentte daha üstün kapıkullarının maiyetinde kalıyorlar. Niçin gitsinler? Bu adamlar bunu sipahi olmak için almıyorlar ki. Öy­ le ise, niye rüşvet vererek timar alıyorlardı? Bunun cevabını bize, yine başka bir kapıkulu ve Süley­ man'ın büyük gözdelerinden biri olan Rüstem Paşanın, genel bir Osmanlı iç kapitülasyon metodu olup da o zamana kadar ti­ caret alanında uygulanan bir metodu, yani «iltizama verme» metodunu ilk defa olarak toprak dirliklerinin gelirlerini toplama işine de genişleten eylemi verir: Rüstem Paşa, padişah dirliği olan hasları iltizama verme metodunu getirdi. Şimdi sipahi dir­ liği yani timar veya zeamet alan kapıkulları da aldıkları dirlik­ leri iltizama vererek, kendileri başkentte oturabileceklerdi. Kim bu ilk mültezimler? Bu kadar önemli soruyu merak edeceğimizi hiç bir Osmanlı tarih yazarı düşünerek açıkça ce­ vap vermemiştir. Belki de daha o zamandan iltizam ve mültezim denen şeyler pek iyi bilinen şeyler olduğundan. Çünkü, yukarı­ da yazdıklarından da çıkarabilirsiniz ki, iltizam sadece toprak mültezimliği işi değildir. Ondan önce ticaret alanında çoktan bilinen ve uygulanan iç kapitülasyon siyasetinin eseridir. İç-ticaret konusuna geldiğimiz zaman bunu göreceğiz. Bu timar iltizamlarını alan kişilerin teker teker kimler oldu­ ğunu bilemezsek bile, ne niteliklerde olması gereken kişiler ol­ duğunu tahmin edebiliriz. Çünkü bir mültezimin, bir dirliğin ver­ gi gelirlerini toplama imtiyazını aldığı zaman kesesinde para olan bir adam olması gerekir. Ya toptan peşin ya da taksitle ödenecek bir parası olmalıdır. Bu, üretim tarzına henüz daha etki yapacak ölçüde bir «kapital» olmamakla beraber, ticaret ve faiz kapitalinin en ilkel şeklidir. Çünkü adam bu parayı dev206


letin veya hazinenin hayrına bir fedakârlık olarak vermiyor. Ya­ tırdığı paranın karşılığını çıkarmak ve kâr sağlamak için yatırı­ yor. Sürecin bu aşamasında, üretim tarzına kapitalist yönde et­ ki yapacak bir «ticaret kapitali» olmaktan ne kadar uzak oldu­ ğunu, bu kârın timar gelirinden edinilecek bir kâr olmaktan ziyade hazineden edinilecek bir kâr olarak gözüküşü gösterir Çünkü timar dirliği hazine tarafından, nakit paraya ihtiyacı ol­ duğu için peşin para halinde geliri alma pahasına, dirliğin tah­ min edilen getireceğinden daha azma mültezime verilir. Eğer bu doğru ise, bu aşamada mültezim, nüfuzlular aracılığı ile, hazine ile ticaret yapan bir adam oluyor; bir çeşit hazine murabahacısıdır. Şimdiki aşamada iltizam, «rüşvet» ile ifade edilen «nüfuz» ile «paranın» elele verişidir; mevkileri ve hizmetleri «satma» usulünün bir parçasıdır. Bize yabancı gelen böyle bir usul, mer­ kantilizm ve kapitalizm öncesi ekonomilerde Avrupa'da da uy­ gulanan bir usuldü (Fransa'da makam satışı XVIII. yüzyıla ka­ dar sürmüştür). Nüfuz ve rüşvetle elde edilen has, zeamet, timar dirlikleri imtiyazlarını iltizama verme metodu, kapıkullarının çevresinde, giderek vezir haslarına, hattâ evkaf topraklarına da genişledi. Bu, kapıkullarının, güç plânından ekonomik rol plânına kayma­ sı başlıyor demektir ki çok geçmeden bundan, yukarılarda sö­ zünü ettiğim, güç-para çatışması şeklinde birbirine rakip iki parti çıkacaktır. Toplumsal sınıflardan münezzeh olan «yüksek devlet» in adamları parasız adamlar değil; yanlış anlaşılmasın. Bunların ekonomiye bulaşmamaları kaidesi, bunların birer dilenci derviş gibi yaşaması şarttır demek değildir. «Devlet» zaten bir talih, bir «kuş» tur ki kimin başına konarsa onu «devletli» eder, yani servetli eder. (*) Ama bu servet, ekonomik yatırım veya üretim(*) Sözcüğün eski Arapçadaki asıl anlamı budur. Batı d i l l e r i n ­ de de R a j , Reich, rex, rijk, rich, richesse g i b i birçok iştirakları o l a n sözcük servet ve güç; d a h a sonra m e v k i , d u r u m , status, etat, estate, state anlamlarına gelmiş; ancak X V I . . yüzyılda i l k defa o l a r a k M a c h i a v e l l i tarafından «statos» sözcüğü m o d e r n devlet anlamına kullanılmıştır.

207


den gelen bir servet değildir. Devlet zenginleştikçe, onun başı­ na talih kuşunun konduğu adamlarının da zenginlik ve gösteriş içinde yaşaması gerekir. Bunun ekonomik değil sadece siyasal anlamı vardır. Zaten, kapıkulunun zenginliği, hazinenin de zen­ ginliğidir. Çünkü padişahın bir emri ile o servet hazineye gire­ cek bir servettir; devletlinin mülkiyeti değildir; varisi varsa, an­ cak ona yetecek kadarı miras olarak kalabilir. Büyük bir para dolaşımı başlayınca ekonomik anlamda kazanma yasağı yüzün­ den, devlet kulları devletin kendilerine dirlik olarak bol bol ver­ diği kaynaklardan gelen gelirlerine rüşvetle daha da servet katabilirlerdi. Asıl kıyamet, dış-ticaret etkilerinin sonucu olarak para enf­ lasyonu gelince, hazine gelirlerini çoğaltma zarureti duyulunca koptu.

Soru 66 : Kapıkulu sipahileri nasıl ilk iltizamcılar oldular? Böylece, köylü emeğinin sömürülmesi üzerine timar veya rnukataalar plânında cereyan eden ve esas amacı feodalleşme veya ilk derebeylik görüntülerine karşı olan (Kuyucu Murat'ın 1610 da tamamladığı taşradaki savaşlardan) tekrar devlet plâ­ nında bu işi kendi çıkarına çekmeye çalışacakların savaşması­ na geliyoruz. Çünkü, iltizam işi sadece hazine sarraflığı işi ol­ maktan çıkıp nüfuz-para kombinezonlarının bir yandan hazine gelirlerine, öte yandan timar veya mukataa gelirlerine yönel­ me çabalarının yarattığı bir boğuşma şekline döndü. Demek ki, iki yüzyıl süre gidecek olan ve (a) padişah ve sa­ ray, (b) kapıkulları, (c) eski timar beyleriyle taşra vezir ve vali­ leri, (d) ulûfeli sipah ve yeniçeri kulları, (e) sarraf ve mültezim, (f) köylü, esnaf ve faizci kategorilerinin karıştığı büyük ve uzun bir dövüşme başlıyor. Bütün Osmanlı düzeninin bu karışık «ihti­ lâl» yani düzensizlik haline dönüşünün olayları XVII. ve XVIII. yüzyılları doldurur. Aslında, toprak gelirlerini kimin kapacağı meselesi gibi bir meselenin Osmanlı siyasetinde görünüşü, o ka­ dar karışık bir dramdır ki işin aslını bilmeden bu dramı seyret208


tiğimiz zaman bu curcunada kimlerin ne rolleri oynadığını, hat­ tâ oyunun konusunun ne olduğunu bile anlamaz, şaşkınlık içine düşeriz. Yabancı bir dilde oynanan bir piyesin seyircisi gibi his­ sederiz kendimizi. Kanunî'nin başlattığı pro-kapıkulu siyaset, 1574 te III. Mu­ rat'ın tahta gelişi ile sona ermişse de, kapıkullarının en güçlü adamı olan Sokullu, Kanunî zamanından beri iktidarda olduğu İçin, kapıkullarının üstünlüğü bir süre daha devam etti. Kapıkulu ve vezir dairelerinin mensuplarına dirlik verme işinin bir yanı daha vardı: bunlar en verimli dirlikleri elde edi­ yorlardı. Timarlarının başına geçmeyen dirlik sahiplerinin dir­ liklerinin ellerinden alınması kanun olması kaidesine dayana­ rak, III. Murat, Sokullu'ya bir darbe indirdi. Bu nemalı hasları elde etmiş olan 17 kapıkulu ağasının dirliklerini zaptederek pa­ dişah hassı yaptı. Kapıkulu diktatörlüğüne karşıt padişah - sa­ ray diktatörlüğüne doğru atılan ilk adım bu oldu. Yine Murat zamanında kapıkullarına karşıt ve dönüm nok­ tası olacak iki mukabil adım daha atıldı: (1) Özdemiroğlu Os­ man Paşa, Anadolu'da sipahisi kalmayan zeamet ve timarları «kendi adamlarına» verdirmeye başladı. Bunun ne demek oldu­ ğunu anlamamız için bu Osman Paşanın kim olduğunu bil­ memiz gerekir. Bu Paşa İran savaşları dolayısiyle çok ün­ lü ve sarayda çok tutulan bir kişi olmuştu. Bu sırada saray­ da da değişmeler olduğu gözden kaçamaz. Bu Osman Paşa ka­ pıkulu değil. İsmail Hâmi Dbnişment, adamı zorla Türk yapma­ ya çalışıyor ama Türk değil, Çerkeş; Mısır Kölemenleri cinsin­ den bir zat. Haremde de, şimdiye kadar İtalyan, Rum, İslav so­ yundan kadınlar yerine yavaş yavaş Kafkas soylu kadınlar ço­ ğalıyor. Denildiğine göre, Osman Paşa zeametleri kendi «tevabii» ne verdiriyordu. Bu tevabi kimler? Bunlar eğer Çerkeş, Abaza, Gürcü, Ermeni asıllı kişilerse, Osmanlı devlet sahnesine biraz sonra başvezir olarak bu kaynaklardan gelme ve devşir­ me kul değil, köle asıllı kişilerin girişi bu zaman başlıyor demek­ tir. Zaten, bundan sonra, Osmanlı devletinin başına Balkanlı devşirmelerden yetişme güçlü kişiler ara sıra gelecekse de, ar209


tık onların devri geçiyor. Buna karşılık arka arkaya Kafkas böl­ gesi kölelerinden gelme kişilerin sivrilişi başlar. Özdemir'in yaptığı işe, hem eski timar sipahileri, hem ka­ pıkulları karşıttılar. Birçok çekişmelerden sonra, açılacak gedik­ lerin, yani timar-zeamet mahlûllerinin üçte birinin kapıkulu ol­ mayanlara, üçte ikisinin eyaletlerdeki kapıkullarına (vezir mülâzimlerine) verilmesi üzerinde bir pazarlıkla sonuçlandı. Kapıkullarının bir toplumsal sınıf olma yolundaki güçleniş gidişine karşı Sarayın etrafında kümelenen köle karışığı kliğin ikinci darbesi, bu defa devşirme kapıkullarını çileden çıkaracak bir eylem oldu. Murat, ocağa devşirme olmayanların alınması­ na izin verdi, yani Koçi Beyin deyimi ile «ocağa su kodu.» Çoğu kapıkulu olan tarih yazarlar bunu, şehzadenin meşhur sünnet düğünü hikayesiyle hiç tasvip etmiyerek anlatırlar. Güya iki ay süren İstanbul'un hemen bütün esnafının katıldığı bu düğünden sonra, padişah esnaf mümessillerine: «Dile benden ne diler­ siniz?» diye sordukta onlar: «Bir şey istemeyiz, ko da yeniçeri ocağına girelim» demişler. Koçi Bey hiddetli hiddetli ve mübalâ­ ğaya da kaçarak bunu şöyle anlatır: «Bu tarikle yeniçeri ocağı­ na su kodular. Ocağın parlaklığı, güzelliği ve kanunu gitti... O tarihten beri millet ve mezhebi bilinmez şehir oğlanı, Türk, çin­ gene, Tatar, Kürt, Laz, yörük, katırcı, deveci, hammal, ağdacı, yankesici katılıp âyin, erkân bozuldu... Kanun, kaide kalktı...» Selânikî, ocağa yabancıların girişinden söz ederken: «Yahudi, çingene, Rus, Çerkeş, Türk ve rezillerden haramizadeler defte­ re girdi; sonsuz mal (yani devlet geliri) aldılar. Âlem bu yüzden karanlıklarla doldu» der. Naima, ulûfeli sipahin kanunsuzlukla­ rından söz ederken şöyle der: «Acayip bir kavim olup içlerinde yarısı akıllı, yarısı cahil. Çoğu akılsız Türk ve hayvanat mesabe­ sinde, şirretliğe ve düşmanlığa eğilimli, aklı olanı az...» Bunla­ rın görüşü, geleneksel kapıkulluğunun görüşünü yansıtır. Ka­ pıkulu dışında kalanlar (ve bu arada Türk) soysuz yabancı ve kölelerle eşit «reziller» olarak sınıflandırılır. Bunları «gerçek Osmanlı kulu» sayarsak bu görüşlerinde haklı olduklarını gö­ rürüz. Demek ki taşrada zeamet ve timarlar timarlı olmayanlar eli210


ne geçerken başkentte de kapıkullarının yerini yavaş yavaş devşirme olmayanlar almaya başlıyordu. Bir hamlede Ocağa beş veya on bin tahmin edilen kişi girmiş. Bunların kulluğu ne dereceye kadar kabul edebileceklerini ilerde göreceğiz. Demek ki nasıl timar sipahiliğine lüzum kalmıyorsa devşir­ me yetiştirme metodlarına da artık lüzum kalmamıştı. Bunun bir sonucunu geçen bölümde görmüştük: maaşlı asker sayısı ve maaş tutarları çığ gibi artmağa başladı, ilk hamlede iki misli oldu. Buna karşılık timarlı sipahi sayısı ve timar gelirleri azalı­ yordu. Yine Murat zamanında bir iş daha yapıldı: kapıkulları sü­ varisi olan sipahi ocağına da devşirme olmayanlar girdi (Nai­ ma'nın sözünü ettiği taife). Kanunî zamanında bunlar 7 bin ka­ darken, bir hamlede 20 bin olmuşlar. (Daha sonraki yıllarda 30 bine kadar çıkmışlardır.) Geçen bölümde anlattığım malî buna­ lımın içinden çıkılmaz karmaşığı böylece yerleşmiş oldu. Şimdi, hazinenin ve hükümdarın karşısında, sihirbazın çı­ rağının başlatıp da bir türlü eski süpürgelik haline sokamadığı, gittikçe üreyen bir silâhlı asker (silâhsız bürokrat ve maliyeci kapıkullarından ayırmak için «silâhlı» terimini kullanıyorum) gücü çıkmış, ejderha gibi kabarıyor. Bereket, bunlar iki tane ve bir süre için birbirine rakip: biri sipah taifesi, diğeri yeniçeri tai­ fesi, ikisi de artık kul menşeli değil; ama devlet onları hâlâ kul sayıyor. Birincisine daha çok soylu sayılan kişiler, kibarzadeler, vezir evlâtları, taşralı nüfuzlular, hattâ yüksek mevkili zatların kölesi olup da yetiştirilerek âzat edildiklerinden yine bir çeşit soylu sayılan kişiler giriyor. İkincisine ise, ileride göreceğimiz gibi, her şeyini kaybeden, başkente dökülen köylü, ufak tefek zenaatlar yapan, Koçi Beyin ve diğerlerinin hep «reziller» dedi­ ği kişiler. Osmanlı terminolojisinde, geleneksel statik düzendeki yerinden oynamış sınıfların insanları (başlıca köylü ve esnaf) «reziller» dir, bugün bizim kullandığımız «kopuk» sözcüğü de böyle bir görüşten gelme olsa gerektir. Ama, bütün tarih yazarların ittifakla bildirdiğine göre silâhlı asker kategorisinden padişaha ilk isyan edenler birincilerdir. Çünkü bunlar daha yüksek maliye ve para işleriyle ilgili kişiler211


di. Şartlar elverişli olsaydı belki Japon tarihinin Samurai'larının kapitalizme geçişte oynadığı rol gibi bir rol oynayacaklardı. Bun­ ların yanında yeniçeriler uslu ve sadık. Onların ayaklanmaları epey sonra ve saflarını esnaf ve köylü iyice doldurduktan son­ ra olacaktır. Her halde iltizamcılığa ve mukataacılığa hattâ çift­ çiliğe geçenler, sipah ocağının silâhlı üyeleriyle bağlantı halin­ de bulunuyorlar. Çıkarlarının savunulması için, ticaret ile as­ kerliğin ilintisini kuranlar bunlardır. İlk enflâsyon bunalımı do­ layısiyle patlak veren «Beylerbeyi» isyanının aktörleri bunlardı. Devalüasyon, bunların sadece ulufelerinin değerini düşürece­ ğinden değil iltizam ticaretlerini ve tarımsal işletmeciliklerini yı­ kacağından, o işe kalkışanları temizlemişlerdi.

Soru 67 : Sipahilere karşı savaşta sarayın üstünlüğü na­ sıl kuruldu? III. Mehmet zamanında (1595 - 1603) saray bir harekete da­ ha geçti. Timar sahiplerine akçe olarak «timar bedeli» denen bir vergi koydurdu. Yine akçe üstünden bunlardan kalelere za­ hire sağlama zorunluğu kondu. Bir de savaş mühimmatını nak­ letme ödevi kondu. Daha ileri gidilerek «canlıca» timarlar bo­ şaldıkça, bunları «miri mukataa» yani geliri hazineye ait devlet mukataası yapmayı ilerilettiler. Bunların bazıları, büyükleri, bö­ lünerek birden fazla kişiye verilmeye başlandı. Daha 1595 ten itibaren, ulemadan Hasan el-Kâfî'nin «Dü­ zen Sağlamada Gerekli Usuller» adlı (Arapça ve Türkçe yazıl­ mış) eserinden, (*) 1630 sıralarında Koçi Bey, 1652 sıralarında Kâtip Çelebi lâyihalarına kadar bir çok kişi en çok iki nokta üzerinde durmaya başlamıştı: düzenin bozulduğu, köylünün so­ yulduğu. Bunlar üzerindeki eleştirmeler başlayınca, eski sistem­ den ne kadar uzaklaşıldığını, Kanunî'nin ihtişam döneminden yüzyıl geçtikten sonra devlet adamlarının hattâ padişahların

(*) Usûl-ül H i k e m fî Nızam-ül Ümem.

212


bile eski sistemin asimin ne olduğunu öğrenme ihtiyacını duy­ muş olmalarından anlarız. 1607 de sadrazam Murat Paşa, eski timar kanunlarını toplayıp bir araya getirme ve sistemin bir tab­ lo halinde hülâsasını çıkarma işine Ayn-Ali Efendiyi bu düşün­ ce ile memur etmişti. Buna ençok kapıkulu olanların önem veri­ şi ilginçtir. Bu araştırma ve eleştirmelerin etkisi altında timarları dirilt­ me, mukaata ve iltizamları tasfiye etme yönünde, hikâyesi ta XVIII. yüzyıl sonuna kadar süren boşuna bir çaba başladı. Tıpkı sikke ve hazine meselelerinde temenni edip de asla uygulana­ mayan tavsiyeler gibi, bunlar da olayların akışının zıddına olan çabalar olarak kalmıştır. Gerçekte, Osmanlı sistemi kendi iç zıt­ lıklarına patlak verdirme dönemine girmiş, bu zıtlıkların diyalek­ tik süreci başlamıştır; kimse bunun önüne geçemiyor; sistemin bütün temel usullerini silip süpürme işi bir devrim olamadığı sü­ rece bu süreç durdurulamamıştır. Çünkü timarları tasfiyeye başlayanın ta kendisi devlet! Baş­ kent gayet kuvvetli bir mukataacı ve mültezim «lobby» si ol­ muş. Bunun baskılarına karşı, nazariyecilerin tedbirlerini alma­ ya kalkışan her sadrazamın kellesi yuvarlanıyor. Fakat Osman­ lılığın öyle bir inatçı direniciliği var ki, 1768 de III. Osman zama­ nında, 1774 te III. Mustafa zamanında, onun arkasından I. Abdülhamit zamanında ve nihayet III. Selim zamanında (XVIII. yüz­ yılın sonu) hâlâ timarları ıslâh teşebbüsleri var; ve hâlâ bu ıs­ lâh teşebbüsleri, dirlikleri eline geçirenlerin ve onların arkaların­ daki faiz sermayesi ve sarrafların entrikaiariyle boşa çıkıyordu. Timar dirlikleri ancak Gülhane Hattı ile resmen ilga edile­ rek unutulabildi. Timar veya mukataaları ellerinde tutanlara, kazanılmış haklar sayılıp, maaş bağlandı. Topraklar 1858 arazi kanunu ile, gerçekleştirilemeyecek olan ve zamanımıza kadar bile gerçekleştirilememiş olan, yeni bir rejime tâbi tutuldu. Soru 68 : «Kadınlar Saltanatı» mı? Mansıp, rüşvet ve ilti­ zam ticareti saltanatı mı? IV. Murat zamanında taşrada timarlılara, başkentte sipahi213


lere karşı savaş en gergin, en kanlı, en şiddetli seviyesine çıktı. Murat, timarları, mukataaları, kapı defterlerini bir düzene sok­ maya, eski Osmanlı sistemine yaklaşık bir kontrol altına koyma­ ya çalıştı. 30 bine çıkan sipahilerin sayısını 5 - 6 bine indirdi, ihtimal ki bunların çoğu askerliği bırakıp ticarete geçmişti. Fa­ kat, eski Osmanlı düzenine dönmek, ölüyü diriltmek kadar ol­ mayacak bir işti. Murat'ın çabalarının geriye kalan katkısı, «Sa­ ray» denen ve zayıf padişahlar elinde bir çeşit, güçlü padişah­ lar elinde başka çeşit kullanılan bir müessese yaratması olmuş­ tur. Daha III. Murat zamanında bütün Osmanlı ülkelerinin de­ ğilse de, Osmanlı devletinin gerçek egemenliğinin «saray» de­ nen müessesede toplanması eğilimi başlamıştı. Gerçi, ondan önce, II. Selim zamanında, hattâ Kanunî zamanında saray, için­ deki görevlilerin niteliğinin değişmesi, kadrolarının müthiş ge­ nişlemesi, mültezim ve sarraflarla ilişkiler kurulması açısından, çok kere gözümüzden kaçan bir yöne yönelmiş bulunuyordu. III. Murat'ın zamanında bunlar iyice açığa çıktı. Tarih yazarları­ nın kitaplarında nedense hep kadınlar üstünde duruldu. Bu, III. Murat'ın düzinelerce cariyesi, yüzlerce veledi dünyaya geli­ şinden olsa gerek. Sonraları da bir «Kadınlar Saltanatı» modası çıktı (bu da galiba Meşrutiyet döneminin tarihçisi Ahmet Refik'­ in işi. Belki de «harem» konusuna pek düşkün Avrupalı yazar­ ların etkisi de olmuştur). Mesele sadece kadınların, İslav veya italyanlardan gelen cariyelerle Kafkaslı cariyelerin rekabeti ve kıskançlığı işinden ibaret değildir. Sarayda kurulan şebekedeki asıl parmak kadın parmağı değil, mültezim ve sarraf parmağıdır. Bunu, saray için­ de demir gibi bir idare kuran saray adamları oynatıyordu. Ka­ dınların burada oynadığı rol, kliklerde oynadıkları rol ölçüsündedir ve bunda «seks» değil, «çıkar» asıl itici güçtü. Padişahın, bir alay acayip unvanlar taşıyan kişilerin ördü­ ğü bir şebeke içindeki durumunu anlamak için, bu unvanları ta­ şıyan kişilerin hiç olmazsa bir iki tanesini tanırsak saray çetesi dediğim örgütün bir kadın parmağı işi olmadığını görürüz. Bun­ ların gerçek gücü, hükümdarların vaktiyle sadece bir bey ol214


dukları zamanki kişisel uşakları olanların ödevlerinin adlan ar­ kasında saklı kaldığı için biz bunları baltacı, bostancı, silâh ta­ şıyıcı, helvacı, yemek tadıcı, özengi tutucu, ahır seyisi gibi hiz­ metçiler sanırız. Kanunî zamanına kadar haremin ötesindeki saray, kapıkul­ larının eğitim yeri ve sonra çıraklık stajlarını yaptıkları bir mües­ sese idi. Söz gelişi, bugünkü Harp Akademisi ile Siyasal Bilgirih-Coğrafya Fakültesini eklerseniz bunların bütünü (tabiî o zamanın seviyesine göre) Enderun Akademisi diyebilece­ ğimiz bir müessese teşkil ederdi. Buradan yetişenlerin bazı se­ çilmişleri alıkonarak saray görevlerine atanır, stajlarını bitirdik­ ten sonra dış hizmetlere çıkardı. Bu görevlerin hemen hepsinin bir despot beyin hizmetlerinin eski adlarından kalma adlarla ta­ nımlanması devam etti. XVII. yüzyılda da bu eski adlar kaldı; fakat Enderunun devlet akademisi olması, kapıkullarının staj­ ları gibi uygulamalar artık tarihe karışmış bulunuyordu. Geleneksel uşak adlarıyla tanımlanan bu kişilerin bazıları­ nın önemi, saray idaresinde tuttukları yerlerde ve padişaha ya­ kınlıklarından, ona etkili olma olanaklarından gelir. Padişahlık gücünün iki yüzyıl daha sürmesinin bir temeli altın rezervi olan iç hazine ise, öteki de bu adamların Topkapı sarayını kolayca çökertilmez bir citadel haline getirebilmeleri olmuştur. XVIII. yüzyıla doğru ve bu yüzyılda bunların dört tanesi özellikle çok önemliydi: silâhtarlar, mirahorlar, bostancı bası­ lar, kapıcıbaşılar. Cok mütevazi unvanlar değil mi? Birincileri padişahların silâhlarına bakan, ikincileri padişahın ahırlarını te­ mizleyen, üçüncüleri bahçe ve bostanlarına bakan, dördüncüle­ ri de kapı bekçileri sanacağımız gelir. Halbuki gerçekte bun­ lar çok güç, çok azametli, çok zengin ve çok korkulacak adamİGVdır. Özellikle bu dört tanesi sarayı, yalnız halkı değil boy boy vezirleri bile titretecek güçte bir yer haline getiren adamlar ol­ muşlardır. Silâhtar, padişahın en yakın, en mahrem adamı oldu. En­ derunun asıl ağası odur. Dış hizmete, ancak vezir, hattâ sadra­ zam olmak için çıkar. XVIII. yüzyılda önemi büsbütün arttı, ve kaynaktan 20 adet sadrazam çıktı. Mirahorları belki biz ahırcı 215


başı sanırız, ama bunlar XVII. yüzyılda ancak beylerbeyi, hattâ vezir olarak çıkarlar. Bostancıbaşılar vaktiyle bahçivanlık işle­ rine bakarlarmış; şimdi padişahın mahrem kişilerinden olmuş­ lardır. Bunlar da çıktıklarında beylerbeyi veya vezir olarak çı­ karlar. Çok kez yeniçeri veya sipahi ağası veya padişah müte­ ferrikası olarak çıktıkları olur. Bunların önemli işlerinden biri saray içinde idam edilecek kişileri temizlemektir. Diğer bir gö­ revleri de serveti müsadere edilecek vezirlere, paralarını nereye gizlediklerini söyletmek için işkence yapmaktır. Bu işin çeşitli inceliklerini geliştirmişlerdi. Bir özellikleri de saray dışında ve halk arasında gözükmemek ve tanınmamaktır. Vezirliğe veya beylerbeyliğine terfi edemeyenler olursa onlara dördüncü gö­ rev yani kapıcıbaşılık verilir. Bu kapıcıbaşı sarayın bir çeşit mu­ hafız alayı komutanıdır. Sarayın emniyeti bunların ovucunun içindedir. Bunlara darphane, şehir, tersane, gümrük eminliği gi­ bi yağlı mukataa eminlikleri verilirdi. Çıktıklarında da sancak beyliği gibi önemli yerler alırlar, sonra vezir de olurlardı. Kendile­ rine dirlik olarak çok verimli zeametler verilirdi. İltizam işlerin­ de de çok parmakları vardı. Bir özellikleri de «incognito» cellât olmalarıdır. Koyunlarında daimî olarak muteber bir ferman ta­ şırlar, vezir, vesair yüksek rütbeli bir kişiyi katletmek lâzım gel­ diğinde belli etmeden ve ürkütmeden karşısına çıkıp veya kolu­ na girip hemen işini bitirmek görevini yerine getirirlerdi. Man­ zara, Ahmet Refik'in biraz operetleştirdiği kadınlar saltanatı manzarası kadar eğlenceli değil! Sarayın asıl ağaları ve mansıp, rüşvet ve iltizam ticareti şe­ bekesinin asıl başları bunlardı. Diğerleri (sayıları binlere varan diğerleri, örneğin Kilarcıbaşılık mevkiine gelen Yahudi kadın Esther Kyra gibi mukataa işleri, mültezimler ve sarraflarla çok iş çevirenler) bunların başkanlık ettiği muazzam bir şebeke ola­ rak çalışırdı. Bunların demir pençesi altında saray, kuşun uça­ mayacağı, her yiğitin tanıyamayacağı, köşesi bucağı, kapısı ba­ cası bilinmez, bazan sağ girilip sağ çıkılmaz bir yer olmuştu. Bunlardan biri gelip de bir veziri, hattâ bir sadrazamı, bir def­ terdarı, çağırdı mı adamların beti benzi atar, eli ayağı kesilirdi. XVII. yüzyıldan itibaren sarayın bu personelinin kaynakları 216


da değişti. Eskiden olduğu gibi bunlar devşirilmiş acemi oğlan­ lardan veya Enderun akademisinden gelme değillerdi. Hepsi kapıkulu sayılmakla beraber, çoğu kapıkulu vezirlerin oğulları, diğer büyüklerin evlâtları, yahut içeriden desteklenerek dışarı­ dan nüfuz edenlerdir. Devşirmeden gelmeyen vezir ve sadra­ zamların çoğu bu kaynaktan yetişmedir. Yalnız padişah etra­ fında kurulmuş bir şebeke değil, aynı zamanda nüfuz ve rüşvet ticaretinin bu ana mekanizması içinde valideler, büyük valideler, kadınlar ve cariyeler, ak ve siyah hadım ağaları şebekeye renk­ lilik veren üyelerdir. Bunların kendileri de çok zengin; hepsi al­ tın babası veya altın anası. Büyük valide Kösem Sultanı boğ­ duklarında ağzına kadar altın florin dolu sandıkları çıkmıştı. İşte, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda imparatorluğa gerçekte hâ­ kim olmaya çabalayan en örgütlü, en görünmez güç yuvası bu­ rasıdır. Zevali yaklaşan kapıkulu diktatörlüğüne karşı çıkan en güçlü rakip örgüt buydu. En tehlikeli düşmanlarından olan ulû­ feli sipahilerle, onları önemsizleştirinceye kadar savaştı. Ana­ dolu'ya uzattığı kollarla, daha önce kapıkullarının çarpıştığı Ce­ lâlî isyanlariyle uğraşma işini, farklı metodlarla, ikinci bir saf­ haya getiren işte sarayda kümeleşmiş olan bu güçtür. Yıllarca süren isyanlara, bunlarla savaşmalara, geleneksel düzenin baş­ lıca unsurlarının sistemde yer değiştirmelerine rağmen, Osman­ lı hanedanının ayakta durabilmesini, artık kalp paraların istilâ ettiği bir imparatorlukta bunların sarayda temerküz ettirdiği «altın» kapitali ile yorumlayabiliriz. Padişahlar tahta oturuşları­ nı halis altınla öderler, sonra mevki satarak cülûsiye ve bahşiş­ le verdiklerini mansıp sahiplerinden geri alırlardı. Onlar da ken­ dilerine özgü hile metodları geliştirdiler. Sarayın bu gelişmesine paralel ve onunla ilgili olarak büreis-ül-Küttap mevkilerine götüren bir tabaka belirdi. Kalem ve zirlerin çoğu taşraya yollanmaya başladı; «kubbe altı» kalktı; vezir kethüdaları işlerin çoğunu yürütürken, bürokraside «hacegân» denen ve en yüksek mertebe olarak nişancı, defterdar ve reis-ül-Küttap mevkilerine götüren bir tabaka belirdi. Kalem ve kılıç arasındaki duvarlar da aşılmaya başladı. Defterdarlardan vezir, vezirlerden nişancı veya defterdar, yeniçeri ağalığından 217


defterdar, nişancıdan Kaptan-ı Derya olunuyor; taşrada da va­ lilikler, beylerbeyliklerinde vezir kethüdası olanlara veya mültezimlikte zengin olanlara veriliyor, ve bütün bunlara saray hâ­ kimdir. Devleti saray ağaları ve özellikle Kapıcıbaşlar ile 30-40 hacegân idare ediyor. Büyük paralarla elde edilen sürü halinde vezirlikler ihdas edilmiş, bunların çoğunluğu taşraya salınmıştır. Bu vezirlerin kazanç kaynakları (a) silâhtar, mirahor, bostancıbaşı veya kapıcıbaşı servislerinden; (b) vezir Kethüdası, defterdar, reis, yeniçeri ağası mevkilerinden, (c) bazen de dev­ lete sadık mahallî hanedan ve ayandan geliyordu.

Soru 69 : Saray - Paşa - Mültezim - Sarraf kuruldu?

zinciri nasıl

XVII. yüzyılın yarısı ile XVIII. yüzyılı dolduran bu işlerin, şu halde, bir başkentte dönen, bir de taşralarda dönen birbirine bağlı iki sahnesi vardı. Başkentte iki önemli iş dönüyordu: (1) mevki ve mansıpla­ rın satışı resmileşmiş, bunların hâsılatı hazineye de gelir olmuş­ tu. Hazine, mukataaların verilişinde rüşvetle iş görüyor. Bu, ka­ yıtlara bile geçen, bir nevi «hava parası» olmuştu. (2) defter­ darlar, gelen gelirleri güya nemalandırmak için sarraflarla bü­ yük ölçüde sikke değişimi muameleleri yapıyorlar. Bozuk veya kalp paraları sarraflarda bulunan sağ yabancı sikkelerle de­ ğiştirerek aradaki farkı hazineye kâr kaydediyorlar. Yani, bir yanda mevki ve mansıpların satışı ile bütün mirî mukataa gelir­ leri ihaleye çıkarılırken, diğer yanda hâsıl oian gelirlerin parası sarraflar eliyle devalüe ediliyordu. Sarraflık çürük parayı iyi pa­ raya, iyi parayı çürük paraya çeviren gerçek bir dolap oldu. Bu dolabın dönüşü ile geçen bölümde gördüğümüz büyük ölçüde kalp para içeri girip tekrar iyi para olarak dışarı çıkar; tekrar kalp para olup yine içeriye girerek ve sarraf, hazine ve mülte­ zim dolaplarından geçip tekrar iyi para halinde dışarı gidiyordu. Bu dolabın dönüşü ile imparatorluğu, Fransa'da ve italya'da ya­ pılan kalp paralar istilâ ediyordu. Kim kaybediyor? Kaybeden 218


hazine ve halk; kazanan saray, mültezim, sarraf ve Avrupa tüc­ carıdır. Taşradaki sahne ise şöyledir: 1654 ten sonra Anadolu'da mukataaların çoğu zengin ve maruf mültezimlerin eline geçmiş bulunuyordu. Timar sipahiliği artık iyice yıkımlı bir iş olmuş; işin içinden çıkamayanlar iflâs etmiş; veya devlete karşı açılan ayaklanmalara katılmıştı. Buna karşılık mültezimliğin altın dev­ ri açılmıştır. Saray ve bürokrasinin taşradaki temsilcileri paşa, vali, muhassıl, voyvoda, ayandır. Bunların arkasında iki tip da­ ha var: mültezim ve sarraf. Mültezimlik bazen bir çeşit taşeron­ luktur. Çünkü bazen, galiba özellikle «nemalı» sayılan mansıp­ ları alanlara aynı zamanda o mansıbın (örneğin Rumeli ve Ana­ dolu yani şimdiki Anadolu'nun orta batı bölgesi; Halep, Bağdat, Şam gibi yerlerin paşalıklarının) mukataalarının iltizamı da ve­ riliyordu. Bu mansıpları alanlar bunların iltizamını ayrıca bu ta­ şeron mültezimlere verirlerdi. «Netayic-il-vukuat» yazarı Mus­ tafa Nuri Paşa: «Örneğin», diyor, «bir eyalette 80 - 100 muka­ taa varsa, bunun 5 - 10 tanesini saray ricaline veya onların mensuplarına; 5 - 10 tanesini mahallî eşrafa; 1 - 2 tanesini ken­ di dairesinin adamlarına verir; gerisi de kendisinin olur ve ilti­ zama verirdi.» Mültezim, bir vilâyetin mukataalarını iki seneliğine «deruh­ te» ederdi. Parça parça taşeron mültezimlere kefaletle verirdi. Bunların bedeli, hazine sarrafları vasıtasiyle peşin alınırdı; veya taksitle ödenecekse «Hazine sarrafı» denen resmen tanınmış sarraflar kefil olurdu. Bu iki yıl içinde hazineye ödenen, rüşvet olarak ödenen paralarla sarrafın faizi ve berat ücretleri ve ta­ şeronların kârı çıkardı. Hazine bazan geleceğe ait gelirleri de iltizama verip parasını peşin alır, bu yüzden «tedahül» denen şey olurdu. Bütçede çok defa bir, iki, üç aylık tedahüller birikir­ di. Yani, hazine sarraflara devamlı olarak borçlu halde bulunu­ yordu. İhtimal ki kısmen şikâyetler yüzünden, kısmen de hazine­ nin bir ikilem karşısında kalması yüzünden (çünkü hem mülte­ zimin getireceği gelire muhtaç, hem de mültezime nakit halinde vergi verecek güçte köylü olması lâzım), kısmen de az önce sö219


zünü ettiğim tedahüllerin yarattığı iki sonuçtan (sarraflara borç­ lu oluş, her yıla ait gelirlerle giderlerin karşılaşması olamayaca­ ğından bütçe yapamayış halinden) kurtulmak için 1694 te mukataaiarın bu şekilde çifte iltizamı durduruldu. Ama onun yeri­ ne, çok geçmeden daha kötü sonuçlar verecek olan bir usule baş vuruldu: mukataa verilenler, hayatta oldukça mukataalara mutasarrıf olabilecekler, boşalacak mukataalar iltizam usulü ile değil de malikâne usulü ile verilecekti. Bu malikâne usulünün ilhamı, anlaşılan, timar sisteminden önce Anadolu'da bulunan ve tüm kaldırılmamış olan malikânedivanî sisteminden gelmedir. Timar usulünden farklı olarak, bunda toprağın rakabesi kişiye, tasarrufu devlete aitti. Fakat devlet bunu tekrar timar usulüne göre sipahiye verebilirdi. O zaman köylü iki çeşit vergi verir: biri rakabe sahibine ait, öteki tasarruf sahibine ait. İki sahiplik aynı kişide birleşemezse de, rakabe mirasla geçebilen, satılabilen bir mülkiyetti. Söylemeye hacet yoktur ki bu, timar sisteminden de, feodal sistemden de kötü bir şeydir. Ama Anadolu'da bazı bölgelerde Osmanlı döne­ minde kalkmamış; kalanlar bir nevi Kürt ve Anadolu derebeyli­ ği olarak devam etmiş; Cumhuriyet dönemine gelenedek ma­ likâne sahipleri topraklara özel mülkiyetle sahibi olmuşlar. Köylü de bu topraklar üzerinde ırgat, marabacı veya serf olmuş­ tur. İşte böyle bir sistemdeki usule benzer bir usul ile zamanın defterdarı mukataaları malikâne yapmaya kalktı. Yani bir kişi­ ye ömrü boyunca toprak gelirinden faydalanma hakkı veriliyor­ du. İltizamla verilen mukataalar gibi 2 - 3 yılda bir yeniden ve­ rilme yerine kaydı hayat şartiyle veriliyordu. Ancak malikâne satılamaz, mirasla da geçemezdi. Toprak rakabesi yine devle­ tin elindedir; sadece toprağın gelirinin tasarrufu kayd-ı hayat şartiyle malikâneyi satın alan kişiye bırakılıyordu. Malikâne usulü, iltizam usulünün kötülüklerini önlemek için konmuştu. Fakat çok geçmeden bunun kötülükleri meyda­ na çıktı. Bu kötülükleri bir ferman, bugünki Türkçemize çevril­ dikte, şöyle anlatır: «Hamallara, kayıkçılara, esnaf kethüdaları­ na varıncaya kadar, kimde para varsa malikâne alıyor. Bunlara 220


kendi mülkleri gibi mutasarrıf oluyorlar, başkalarına da deruh­ te ediyorlar. Mirînin malını [yani vergi gelirini] zamanında öde­ miyorlar. Aslında, defterdar kapısında bunları alanlar yine eski mültezimlerdir. Malikâneler, yine, zî-mal kişilerin eline geçiyor,» malikâneye mutasarrıf olanlar malikâneyi bir başkasına faizle veriyorlardı. Toprak geliri mükemmel bir faizcilik konusu olu­ yordu. Böylece, gerçekte, mukataalar elden ele geçiyor; en so­ nunda «zapteden» (yani bilfiil işleten), bir alay faizlerle dolan mukataalardan hem kendi verdiği parayı çıkaracak (ki ona zincirvarî faizler dahil), hem de kendisi kâr edecek; bunu yapmak için köylüyü daha çok sıkıştıracaktı. Vali ve kadıların bir mü­ dahalesi olursa, bunlar: «malikâneler serbest üzere tasarruf olunur» diyorlardı. Bu malikâne sömürüsü valilerin de iradına zarar verdiğinden onlar da ayrıca reayaya zulmediyorlardı. İşte bu esbab-ı mucibe ile 1704 te malikâne usulü kaldırıl­ dı. Mukataaların yine mirî tarafından iltizama verilmesi usulüne dönüldü. Yalnız, verdiği peşini henüz faizden istifa etmemiş olanların uhdelerindeki mukataaların üç yıl daha kendilerine il­ tizam olarak verilmesine müsaade edildi, hazineye peşin ver­ dikleri paralar tamamiyle tahsil oluncaya kadar intifa hakkı on­ larda kalacaktı. Mukataalar, yavaş yavaş malikânelikten tasfiye edilecek, eski haline getirilecekti. Edildi mi? Allah bilir. Çünkü işler daha sonra büsbütün ka­ rıştı. Mültezim sömürüsü ve zulmü tâ III. Selim zamanına kadar devam etti. Sahnenin eşhasını tamamlamak için, iltizam işlerinin çoğu­ nu finanse eden sarrafı da unutmamamız lâzımdır. Nasıl unutu­ ruz ki işin en önemli unsuru odur. Çünkü hiç bir iltizam, mukataayı alan tarafından hazinece resmen tanınmış, beratlı, mu­ teber bir sarrafın kefaleti olmaksızın alınamazdı. Bunlara «kuy­ ruklu sarraf» denirdi, iltizamdan asıl mesul olan odur. Tediyeyi bizzat yapacak olan odur. Tabiî sarraf ta sermayesinin yatırı­ mını gerekli metodlarla garanti altına alacaktır. Bunun nasıl yapıldığını, XVIII. yüzyıl sonunda mültezim ve sarrafın çalışmasını gözü ile gören bir İngiliz gözlemci bize şu satırlarla çok iyi anlatıyor: «imparatorluğun en zengin ve en ti221


caretçi halkı Ermenilerdir. Bunlar, servetleri ile Bab-ı Âli'nin el­ de edebileceği en emin garantilerdi. Türkçe bilmeleri, ticaretin bütün inceliklerinden anlamaları sayesinde, reaya olmakla be­ raber, kendilerini bir paşaya en faal, en kabiliyetli iş adamı, sağlam bir banker, uysal bir alacaklı olarak gösterebiliyorlardı. Gelirler çok defa ayn halinde toplandığından Ermenilerin tüc­ carlık tarafı, bankerlik taraflarına eklenir, onları en faydalı bir unsur yapar; kendilerine hızla servet yığma imkânlarını sağlar, Bu çeşit ticareti yapmak için hayli sermaye lâzımdır. Türkiye'de Paşa sayısı kadar Ermeni sarraf vardır. Eğer bir Ermeni sarraf bir Paşaya kefalet vermezse o paşa âdi bir fert durumuna düı şer. Sarraflar gerçekte vilâyetleri kâr etmek için iltizama alırlardı. Bunlar o kadar çok güçlenmişlerdir ki bir banker, bir eskr valiye, eski sarrafından borçlarını tamamen ödediğine dair bin vesika getirmedikçe kefalet vermezdi. Bir Paşa, tayin edildiği bir vilâyete giderken yanındaki mahrem adamı, çok defa sarra­ fın akrabalarından biridir. Bütün para işleri onun elinden geçer. Bunların komisyon vesair avaidi büyük yekûnlar tutar. Vilâyetin gelirlerini o tesellüm eder, malları üzerinde o ticaret yapar, bu malları düşük fiyatla o satın alırdı. Her paşaya böyle sülük gibi yapışık bir sarraf temsilcisi vardır. Vali onun ovucunun içinde­ dir. Onun bütün işlerini kontrol eder, malî kaynaklarını elinde tutar. Onu, çeşitli şiddet ve soyma eylemlerine iter; yapılan soygunculuktan ona ancak bir parça bırakır. Paşa onu atamaz­ dı, çünkü mevkiini onun vereceği kefalete borçludur. İşte, Tür­ kiye böyle kalp bankerlerle, böyle bezirganlarla, böyle speküla­ törlerle tahsil eder gelirlerini. Valileri, en güçlü silâhların bile delip geçemiyeceği bir malî esaret ve casuslukla çevrilidir. Va­ linin sürüklendiği keyfî hareketler haddi aşınca ve halkla ara­ sında düşmanlık başlayınca valinin askeri, hazinesi ve kudreti bir gösterişten ibaret kalır. Otoritesini kurmak için baş vurduğu vasıtalar, onu bir nefret hedefi haline getirdiğinden valinin mev­ kii sağlam olamaz. Böylece, imparatorluk bu memurlar ile Er­ meni sarraflarından mürekkep bir yağmacı güruhunun elinde­ dir ve halktan sökülüp alınan paraların ancak küçük bir kısmı devletin hazinesine kadar gelebiliyordu.» 1

222


Böylece, XVIII. yüzyılda kapıkullarının tasfiyesi boyunca, sarayın mansıp satma yolu ile Anadolu'ya salıverdiği vezir ve valilerin idaresi altında mültezim, muhassıl, ayan ve bunların ortakları olan sarraftan mürekkep yeni bir istismarcı tabaka doğdu. Reayanın sömürülüşünün en kuvvetli, en yıkıcı, en kor­ kunç aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Bunun da, kendine göre, Celâlî isyanları zamanındakinden farklı siyasal sonuçları oldu.

Soru 70 : Bunalım nasıl köylünün kapısına gelip dayandı? Çünkü, hazine toprak gelirlerini ağır ağır kendine çeviredursun, bunu sağlamak için gelişmesi teşvik edilen ve sarayın Anadolu'ya bir çeşit uzanmış kolu olan kişiler içinde yeni ve başka çeşit bir güç kümeleşmesi ve ayrılması belirmeye baş­ ladı. Eskiden devşirmeler yetiştikten sonra bölük ağalığı, mirahorluk, kapıcılar kethüdalığı gibi iç hizmetlerde çıraklık ettikten sonra dış hizmetlere çıktıklarında, sancak beyi, mirlivalıklarda bulunduktan sonra taşrada maiyetlerinde ancak üç yüz, beş yüz kişilik kuvvetler bulunurdu. Asıl askerî kuvvet timar ve zeamet sipahileriydi. Halbuki şimdi dışarıya çıkan vezirler yanlarında levent, sekban adı altındaki iki, üç bin, hattâ bazen daha fazla ücretli asker toplamaya başladılar. Kapısız kaldıklarında eşkiyalık yapıp köylüyü soyan bu ba­ şıboş askerlerin kendileri de, yoksullaşıp yerlerinden kopmuş kişilerdi. Etrafına bu kadar askeri toplayan bazı vezir ve valiler, bulundukları yerlerde birer derebeyi prototipi olmaya başladılar. Kendi bölgelerinde halka nakdî ve aynî vergiler koy­ maya, boşalan timarları rüşvetle vermeye, kasabalarda varlıklı kişilerin mallarını müsadereye başladılar. Hazine geliri sağlama amacı ile, onları zımnen böyle şeyleri yapacak yetkilere kavuş­ turan devlet, bu eylemlerinde fazla ileri gidenlere karşı huylan­ maya başlayınca da, kendine güvenen paşa isyan etmeye baş­ ladı. Maiyetlerindeki levent veya sekbanları ortalığa saldırıp yeni bir Celâlîlik başlattılar. Bunların bazıları ferman yazmaya. 223


tuğra çekmeye kadar gitmişti. XVIII. yüzyılın ortalarından son­ ra bu yolu açmış olan sarayın, taşrada artık hemen hemen hük­ mü dinlenmez oldu. Dış ticaretin yarattığı malî bunalımın etkilerinin böyle adım adım ta köylünün kapısına kadar dayandığını görüyoruz. Batı Avrupa'da feodalizme darbeyi indiren fiyat ve para devriminin etkileri, geçen bölümde anlattığım yollardan Osmanlı impara­ torluğunun topraklarına taşındıktan sonra, bu uzak diyarlardaki oluşumun buradaki paralelleri hazine ile timarlar arasında çe­ kilen bir zincirin aracılığı ile köyün içine kadar geldi. Timar sisteminin yıkılışından sonra ayrı bölgelerde çeşitli yönlerde gelişmeler başladı. Kapitalist tarım işletmeciliğine en yaklaşanı en çok Rumeli'de görülen büyük çiftliklerin gelişme­ sidir. Fakat gelişim her yanda bu yönde olmadı. Bir diğer türü âyanlık oldu. Zamanla devlet bunları tanımaya, sözde bunların halk tarafından seçilmiş kişiler olması şartını koyarak onlara bir resmiyet vermeye mecbur oldu. Ayanlar, paşalara, mültezimle­ re ve faizcilere karşı köylüyü koruyacak güce eriştikleri zaman da derebeyi olmaya başladılar. Çiftlik ağası, ayan ve silâhlı güç ile çevrili derebeyi Osmanlı toprak rejiminin gelip dayandığı bir sonuçtur. Buraya kadar olan tartışmamızın arkasını getirmeyi, tica­ ret ve endüstri alanlarını da gözden geçirme sonrasına bıraka­ rak, sözü şimdilik iki soruya bağlayacağım: (1) Hazine sıkıntısına çare olarak devletin, timar usulünü mukataa usulüne çevirmekle uyguladığı iltizam, emanet ve ma­ likâne usullerinin hiç birinde gelirler tamamiyle hazineye gelemiyordu. Önemli kısmı, bu işleri finanse edenlerin eline geçiyor­ du. Mirî toprakların iltizamla idaresi hazineyi değil, bu işte dizi halinde yer alan paşa, muhassıl, voyvoda, ayan, sarraf ve mu­ rabahacıyı zengin etti. Şu halde, bu kapital birikimi kapitalist kişilerdi. Etrafına bu kadar askeri toplayan bazı vezir ve vergileri ödeyecek paradan yoksun; borçlanıyor, ağa ve ayanın himayesine giriyor; yüz binlercesi üretim araçlarından kopup şehirlere göçüyor. Şehirlerde bu ücretle emeği satın alınabile­ cek emek rezervi, hazır bir ticaret kapitali ile karşılaşacak mı? Bu iki soruyu burada aklımızda tutalım. 224


Soru 71 : Bunalımın ticaretteki etkileri ne oldu? Gelir, ticaret ve endüstri işlerinin düzenlenişinin, hazineye ait gelirleri sağlamak amacı ile, bazı kişilere kapitülasyon vere­ rek yürtülmesi usulü Avrupa'da da vardı. Tarım gelirlerinin mu­ kataalar halinde iltizama verilerek toplanması usulünün ticaret alanında daha eskiden beri uygulanan bir usulün teşmilinden başka bir şey olmadığını, bunun da dış-ticaret alanında uygula­ nan politikanın içerideki bir paraleli olduğunu söylemiştim. Şim­ di dış kapitülasyonların içerideki karşılığı olan iç kapitülasyon­ ların ticaret ve endüstri alanlarındaki uygulanışlarını görelim. Hem iç kapitülasyonların dış kapitülasyonlarla birlikte baş­ ladığını göstermek için, hem de ticaret alanında iç kapitülas­ yonların uygulanışına somut bir örnek vermek için biraz geriye giderek Kanunî ve II. Selim zamanında uygulanan bir iki büyük iç-ticaret kapitülasyonu örneğini anlatacağım. Evvelce sözünü etmiştim, Kanunî zamanında Portekiz'den kaçan ve orada daha önce yalancıktan Hıristiyan oian bazı zengin Yahudi aileleri gelmişti. Bunların en büyük ve zengini olan Nasi ailesi Avrupa ile yapılan ticarette önemli bir yer al­ mıştı. Bu aile ve yine de bir Yahudi olup Kilercibaşılıkla hareme nüfuz etmiş bir kadın olan Esther Kyra, ticaret, iltizam ve sikke işleri ile ilişkiler kurmuşlardı. Kyra kendisi veya oğlu için güm­ rük iltizamı elde etmişti. Bu bayan, 1600 de kopan bir sipah is­ yanında, verilen değersiz akçelerin hazineye alınmasında güm­ rük iltizamcısı sıfatiyle bir suçu olduğu inancı ile öldürülmüş, vücudu parça parça edilerek ağaç dallarına asılmıştı. Yusuf Na­ si ise hareme değil, şehzade Selim'e nüfuz ettiğinden Selim padişah olunca onun bankeri olmuş, ticaret ve iltizam işlerinde de önemli bir yer almıştı. Rivayete göre Selim, Nasi'nin sundu­ ğu Kıbrıs şaraplariyle başının döndüğü bir anda, orayı alınca kendisini Kıbrıs kralı yapacağını vaadetmiş; vezirlerin itirazı üzerine, Yunanistan doğusundaki Naxos (Nakşa) adalarının du­ kası yapılmış (orada, Osmanlıların dokunmadığı bir İtalyan du­ kalığı vardı). . 225


Gerçekte, Nasi'nin ilgisi krallık, dukalık gibi unvanlardan ziyade ticaretteydi. O zaman Kıbrıs, Girit ve Yunan adalarının şarapları Avrupa'da çok makbuldü. Özellikle Tuna yolu ile Orta Avrupa arasında önemli bir şarap ticareti vardı. Nasi, Osmanlı ülkelerinden dışarıya şarap ihracının tekelini aldı. Bu şarap ti­ careti devlete gümrükte 6,000 duka gelir sağlarmış; fakat Nasi'­ nin kendisi bu şarap ticareti kapitülasyonundan yılda 15,000 al­ tın kâr sağlarmış. Fakat şarap ticareti kapitülasyonu Yusuf'un iş­ lerinden yalnız bir tanesidir. O zaman Polonya ile büyük bir bal­ mumu ticareti vardı (o zamanki Polonya şimdiki Polonya değil; Baltıktan Karadenize kadar uzanan, Avrupa'nın en geniş top­ raklı devletlerinden biriydi. Balmumu da öyle. Bugün önemsiz bir madde ama, o zaman elektrik kadar önemli bir şeydir). Na­ si, Osmanlı devletinden balmumu ticaretinin tekelini aldığı gibi Polonya hükümetinden de 150 bin duka karşılığı oraya balmu­ mu ithali ticaretinin kapitülasyonunu almıştı. Demek ki ülkeler arası ticarette tüccarlar hem ihracat hem ithalât yaptıkları ül­ kelerde ticaret imtiyazı alıyorlardı. Nitekim, Osmanlı devletin­ den kapitülasyon alan İngiliz tüccarlarının da, Türkiye'den tica­ ret yapma imtiyazının kendilerine verildiğini gösteren İngiliz hükümetinden alınmış beratları vardı. Daha sonraki yıllarda da Yahudi iş adamları ticaret, mu­ kataa, iltizam, gümrük ve darphane işlerinde Ermeni ve Müs­ lüman iş adamlarından fazla ilerilemişlerdi. Daha önce sözünü ettiğim beratlı yani imtiyazlı hazine sarraflarının çoğu Yahudi ve Ermeni sarraflardı. Yabancı kaynaklı, gayri Müslim veya azınlık kişilerini bu gibi işlere girmeleri, köylü ve zenaatkâr gibi toplumda köklü olan kişilere kıyasla, daha çok olur. Av­ rupa'da da öyle olmuştur: örneğin, Yahudiler, Ermeniler, Suri­ yeliler, Protestanlar bu çeşit azınlık grupları olarak ekonomik hayatta önemli olmuşlardır.

Soru 72 : İç-ticaret kapitülasyonları ne gibi usullerle uy­ gulanırdı? İç kapitülasyonların en göze batanı gümrük mukataacı226


lığında görülür. Bugün «gümrük» dediğimiz zaman aklımıza yabancı ülkelerden gelen malların içeriye girdiği yerlerde gümrük resmi alınan idareler gelir. Halbuki bu anlamda güm­ rük, Avrupa'da bile yeni bir şeydi. Hem orada, hem Osmanlı ülkelerinde asıl gümrük, ülke içi gümrüktür ki böyle bir şey bu­ gün bize gülünç denecek kadar yabancı gelir. Ulus olmuş top­ lumlarda böyle bir şey akla bile gelmez. Fakat eskiden devletin en büyük gümrük geliri, impara­ torluğun kendi sınırları içinde çeşitli bölgeler arasında gidip gelen ticaret mallarından gelirdi. Onun için gümrükler ya şe­ hirler arası yolların bitiminde, ya deniz iskelelerinde bulunur­ du. Bunların karalarda olanlarına «kara gümrüğü» denirdi. Bu­ ralarda devletin memurları değil, gümrük mukataasını almış olan imtiyazlı kişinin adamları mallan durdururlar, tartarlar, rayiç değer üzerinden yüzde veya yüzdesiz toptan gümrük resmi alırlardı. Anlaşıldığına göre çok defa yüzde üzerinden değil, malın cinsine göre sabit bir gümrük alınırdı. Bu yüzden rüsumat gelirleri, para düşmesi ile birliktie emtia değerleri ile nisbetsiz bir düşmeye uğradı. İç gümrüklerin en önemli ve en büyük gelirli olanları şüp­ hesiz iskeleler ile «mahrusa» şehirleri idi: İstanbul, Edirne, Bursa, İzmir, Halep, Bağdat gibi. En çok mal geliş gidişi bu büyük şehirlerde oluyordu. Devlet, bu sistemde, stratejik bir noktaya ağını kurmuş bir örümceğe benzer, ticaretin en güç­ lükle bu ağadan kaçınabileceği yerlere gümrüğünü kurmuş, ge­ çen ticaretten baç alıyordu. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda kapital birikiminin en çok ken­ dini gösterdiği alanlardan biri işte bu gümrük mukataacılığıdır. Bunu, bu işlere girişmek için zaten birikmiş bir kapital bu­ lunması dolayısiyle, genel olarak yatırım için kapital birikimi konusunu tartışırken ele alacağız. Devletin ikinci önemli bir mukataası, ihtisap mukataasıdır. Bunlar da, «ihtisap» gelirlerini toplama imtiyazı almış kimsele­ re verilmiş iç kapitülasyonlardır. Muhtesiplik, yani ihtisap işini görme, bir çeşit belediye re­ isliğidir, ama bu benzetme sizi yanıltmasın. İhtisap işine ba227


kan kişi ne devlet tarafından maaşla tayin edilmiş bir memur­ dur, ne de halk tarafından seçilmiş bir kişidir. Devlet, kendin­ de, «ihtisap» denen ve az sonra anlatacağım bir hak gördü­ ğünden, bu hakkının karşılığı olarak iki toplum sınıfından (tüc­ car ve esnaftan) bunun ücretini alacaktır. Bu işin ücreti biri­ kir, büyük bir hazine geliri olur. Bunu toplama yetkisi kendi­ sine havale edilen adam yarı halktan, yarı devletten; fakat ne devlet memurudur, ne halk temsilcisidir. Gümrük mukataacılığı işinde gördüğümüz gibi ikisi arası bir kişidir. Osmanlı tari­ hinde vezir ve defterdar kelleleri hıyar doğranır gibi kesilirken, mültezim ve mukataacıların, onlarınki kadar incelikli işler yap­ tıkları halde, fazla zayiat vermemesi dikkati çeken bir şeydir. Devlete, ihtisap denen yetki nereden geliyor? Konumuz olan devlet biçimindeki devletlerin kendi prensiplerinden. Os­ manlılar bunu İslâm hukukuna da dayandırdılar. Her yerde ol­ duğu gibi (Müslüman olmayan Avrupada da öyle) buna hem dinî, hem ahlâkî bir nitelik verdiler. Dinî yanı şudur: «Doğru bi­ lineni emretmek, reddedileni menetmek» (Emr-i bi'l-marûf ve nehy-i an'il münker), «işlerin başı» (ûlü'-l emr) nin yani hüküm­ darın hakkıdır. Ahlâkî yanı da şundan gelmedir: «tartı ve ölçü­ leri bozanlar, ribâ yiyenler, fahiş fiyat isteyenler günahkâr»dır. İşte bu iki yetkinin ücreti, devletin gelirlerinden birini teşkil eder. Bunun için her kadılık bulunan yerdeki (kazadaki) şehir ve kasabalarda yani ticaret ve zenaat yerlerinde bir ihtisap ağalığı bulunurdu. Bu ağalık da eminlik veya iltizamla verilir; iltizamı alandan mukataa bedeli olarak bir para alınırdı. Örne­ ğin 100,000 akçelik bir para (akçe zamanında akçe ile, akçe­ nin sadece değer ölçeği olduğu dönemde kuruşla). Bazen bir mukataayı alan, bir iki kişi birden olur; bunları ödemelerinde ve toplamalarında ortak olurlar. Demek ki bu da kapital ile dö­ necek işlerdendir. Soru 73 : «Çarşının namusu» nasıl sağlanırdı? Muhtesip ne yapar? Bugün bize komik gelecek, fakat o za228


man için önemli olan işlere bakardı. Bir defa, tüccar ve esnaf­ tan «ihtisabiye» denen bir resim alır. Meselâ dükkân resmi. İkincisi, tartı ve ölçüleri kontrol eder. Terazileri, kantarları, ar­ şın ve endazeleri beraberinde taşıdığı ölçülerin aletleriyle kontrol eder. Ölçüsü hileli çıkanın vay haline. Yanında teraziciden başka taşıdığı falakacı var, adamı yatırdıkları gibi verir sopayı. Daha ciddî suçlarda adamı kadıya teslim eder. Bir de sopa başına ceza keserler. Bu da bir gelir. Üçüncü yaptığı iş çok önemli: narh fiyatlarını kontrol etmek. Dördüncüsü dinî, ahlâkî (ve tabiî siyasal) kontrol işi­ dir. Esnaf vicdanlı, Allahtan korkar, dindar adamlar olmalı. Onun için muhtesip, ticaret ve zenaat kişileri namazlarını kı­ larlar mı, oruçlarını tutarlar mı, kadın, oğlan peşinde olanları var mı? bunlara bakar. Osmanlı ticaret metodları iki yüzyılın ötelerine kadar direndiği için 1826 da bir ihtisap nizamnamesi yapılmıştı. Onda şöyle deniyor: «İhtisaba memur olanlar cüm­ leden evvel beynamaz olanları. Ramazanı şerifte oruç tutma­ yanları mahalle imamlarından tahkik ederek namaz farzını eda etme, oruç tutma borcunu hatırlatacak. Dinlemeyenleri te­ dip...» edecek. Esnafın beş vakit namazlarını cemaat halinde kılmalarını sağlamak da muhtesibin işi. Esnafın «ben namazı­ mı kendi başıma kılarım» demesine pek inanılmaz, onun «zın­ dıklığından kuşkulanılırdı. Takdir edersiniz ki, muhtesip bir çeşit siyasî polistir de. Bunların özellikle taktıkları kişiler Melâmilik, Bektaşilik gibi' gizli kapaklı inançları olanlardı. Aksi gibi de esnaf arasında, özellikle debbağlık, saraçlık ve dokumacılık gibi o zamanın ekonomilerinde ve askerliğinde çok önemli olan esnaflıklarda bunlar çok yaygın. Bunların dinî inançları despot devlet rejim­ lerine çok aykırı. Sonra o zamanın ticarî hayatında meşru sayılmakla bera­ ber gizli kapaklı ve kirli işlere kolayca yol açacak ticaret dal­ ları da vardı. Örneğin, hamamcılık, esircilik, kahvecilik, hancı­ lık, arabacılık.. O zamanın şehir hayatında vaz geçilemez bir müessese olan hamamlar devlet ve din için netameli yerlerdi. Tellâklar arasında yeniçeri çoktu. Bunların bazıları isyan lider229


ligi bile yapmıştı. Onun için muhtesipler hamamları, tellâkla­ rı, natırları kontrol edecek. Şiddetli bir kadın - erkek ayırımı olan bir toplumda oğlancılık da kolay üreyebilirdi. Köle tüccarları da netameli kişilerdi. Bunlar, bazen köle olmayan kişileri köle diye çarşıdaki özel «boutique» lerinde sa­ tışa çıkarırlardı. Bu kadar ahlâk düşkünü bir toplumda kişile­ rin mal gibi satılması ve teşhiri tuhaf, ama tarih böyle işte. Ka­ pıkullarının düşmeye başladığı dönemde bu köle «boutique» lerinden gelme kimbilir kaç kişi vezirliğe kadar yükselmiştir! Esirciler, bazen cariye ve oğlanları soyup vücutlarını gösterirlermiş. Böyle şey olmayacak. Bazan cariye ve köleleri satar satmaz, güzel gözüksünler diye giydirdikleri urubaları çıkar­ tırlar, zavallıları çırılçıplak satın alana teslim ederlermiş. İhti­ sap ağası böyle şeyleri de yasak edecek (Esircilik de ta Tanzi­ mat zamanına kadar sürmüştür. Tanzimat, hattâ Abdülhamit döneminin bazı büyük adamları kölelikten gelmiş, bazıları da esir pazarlarından satın alınmıştır. Büyük sadrazam «Koca» Reşit Paşa zamanında kölelik resmen kaldırıldığı halde, bu za­ tın ölümü kendisine yeni takdim edilen güzel bir genç cariye ile hemen halvete girmesinden olmuş). Kahvecilik de netameli bir ticaret. Uzun süre yasak edil­ dikten sonra malî bunalım döneminde devlet adamları kahve­ den de resim almayı akıl ettiklerinden kahvehaneler serbest açılır oldu. Kahvehaneler Avrupa'da da siyasal ve edebî ka­ muoyunun folluğu olmuştur. Kahveler her yerde hükümetleri ürküten müesseseler olarak karşılanmışlardır. Sonra, buralar­ da gizli bir iş daha dönebilir: esrarkeşlik. Bir de yangın tehli­ kesi var, büyük binalar dışındaki evlerin ahşap olduğu yerler­ de. Hancılık da göz altında tutulacaktı. O zaman için çok lü­ zumlu ve yaygın bir iş de buydu. Bugünün garaj ve benzin is­ tasyonlarından fazla sayıda, her yerde var. Buralarda yatıp kalkanlar göz altında bulunacaktı. Arabacılar da öyle. Sakal­ sız, zülüflü, pembe yanaklı arabacı olmayacak; arabasına ka­ dın yolcu almışsa, arabanın yanında yürümeyecekti. Bu kural­ ları çiğneyenler için falaka ve ceza hazırdı. Muhtesibin beşinci bir görevi var ki bu, cidden bunalım 230


dönemi devletinin bir baş belâsı, çözümleyemediği, kaldıra­ madığı bir derdi ile ilgilidir: büyük şehirlere taşralardan işsiz ve fakir insan akını. Bunun kaynağını ve nedenini artık biliyoruz. Timar usu­ lünün iltizam usulüne çevrilişinin getirdiği sonuçlardan biri, birçok bölgelerde köylerin sefaleti, köylülerin köylerini bıra­ karak şehirlere göçmesi olmuştur. Bunlar şehirlerde mesleksiz insanlar olmuşlardı. Bugünkü ekonomi bunlarla «işsizlik» olayı olarak ilgilenir, fakat Osmanlı kafası ekonomik kafa olmadığı için buna sadece bir meslek zümresinde (yani «sınıf» ta) yeri olmamak açısından bakar, çünkü «sınıf» sız kişi olamaz. Bu yüz­ den yazarlar bu kişileri nasıl sınıflandıracaklarını şaşırdılar, bazıları bunların katlinin caiz olduğunu bile söylemiştir. (Os­ manlı terminolojisinde «sınıf», çoğulu «esnaf», «class» demek değil, meslek zümresi demek olduğunu biliyorsunuz.) Geçen bölümde malî yanını, az yukarıda tarımsal yanını anlattığım bunalım derinleştikçe şehir kapılarına konan ihti­ sap memurlarıyla bu yoksul insan akınını geri çevirmek hattâ durdurmak imkânsız hale geldi. O zaman şöyle bir kaide koy­ dular: taşradan gelene: «hemşehrim, iş tutmaya mı geldin?» diye sorulacak. Bir iş tutmaya, hizmetkârlığa, hammallığa, ara­ bacılığa, tellâklığa gelmişse veya yeniçeri yazılmaya gelmişse bırakılacak, eline ufak bir ücret karşılığı bir paso verilecek. Fa­ kat ondan sonra bunların peşleri bırakılmayacak. Bir «şerirliği» görülenler dışarı sürülecek. Kendi halinde planlar özel bekâr hanlarına konacak. Bunlar mahalle içlerinde oturmayacaklar. Muhtesip, şehirde ne kadar tellâk, natır, kayıkçı, hammal, uşak olduğunu bilecektir. Bunların kefilleri olacaktır. Bundan da re­ sim alınacaktır. Bu sistemde bu gibi olumsuz hizmetler karşı­ lığı resim almak akla gelir de bu kişilere iş bulma büroları kur­ mak akla gelmez. Neden? Çünkü hem iş alanları açık ve ser­ best değil, hem de bunalım dolayısiyle daralma vardı. Muhtesip halkın kılık kıyafetiyle bile ilgilenecektir. O za­ man kıyafet çok önemli bir sorundu. Kişiier ve sınıfları kıyafet­ lerinden belli olurlardı. Müslüman, Hıristiyan belli olacak (bun­ ların da Hıristiyanlığının cinsine göre farkları vardı). Türk, Kürt, 231


Laz, Arnavut belli olacak. İstanbul'a mümkün olduğu kadar Kürt ve daha sonraları Arnavut sokulmamasına önem verilir­ di. Kaba veya akılsız Türklerin («etrak-i bî idrak» in) yeniçeri ve sipahi ocaklarına kadar girmesinden, hemen daima kapı­ kulu olan Osmanlı yazarları şikâyet etmişlerdir. Naima, sık sık ayaklanan sipahi askerlerinden söz ederken bunların içine çok Türk karıştığını, bu yüzden bunların akıldan uzak, lâf anlamaz «şerir» kişiler haline geldiğini söyler. Bazı zenaat erbabının, kı­ yafetlerinden belli olmaları da önemlidir. Örneğin, bıçakçılar, testereciler, eğeciler, çarkçılar, kovacılar, bıçkıcılar kıyafetleri belli olacak zenaatkârlandandır! Bütün bu işler için muhtesip sayısız çeşitte resimler toplar­ dı. Damga, mizan, evzan, ekyal, dükkân yevmiyesi, pazar ba­ cı (haftanın belirli günlerinde kurulan pazarlardan alınan re­ simler) koca imparatorluğun her bölgesinde, şehir ve kasaba­ larda, çarşılarda, pazarlarda, panayırlarda toplanır, arada sar­ raflarla dönen muamelelerden sonra hazineye girerdi.

Soru 74 : Fiyatların kontrolü nasıl yapılırdı? İhtisap konusu bize ticaret ve endüstrinin ne kadar sıkı bir devlet kontrolü altında olduğunu gösterir. Bu kontrol, dev­ letin bu iki toplum sınıfını sömürme yani «surplus» gelirini al­ ma amacı ile olur. Şu halde, devletin bu alandaki istekleri art­ tıkça, bu sömürü ticaret ve endüstri alanlarında ticaret kapi­ tali birikimini sınırlandıracaktır. Osmanlı tarihinde XVII. ve özel­ likle XVIII. yüzyıllarda bunun, yalnız bu sınırda kalmayıp sön­ dürme aşamasına da vardığı görülür. Tabiî, devletin bu baskı­ sına karşı tüccar ve endüstri sınıflarının da, ihtikârdan ayak­ lanmaya kadar çeşitlilik gösteren tepkileri olacaktır. ihtisap konusu bizi devletin ticaret üzerine olan kontrolü­ nün en nazik bir yanına yani fiyatları kontrol etme sorununa getirir, iç-ticarette kapitülasyon rejimi, dış-ticaretteki kapitü­ lasyon rejimi gibi, içten çelişkili bir rejimdir. Önemli bir malî bunalım durumu gelince, uygulanışı, uygulanma amacının zıd­ dı olan sonuçlara yol açar. 232


Tekelcilik ve şimdi anlatacağım fiyat kontrolü iki şeyi ön­ lemek içindi: ihtikâr ve kaçakçılık. Fakat malî bunalım döne­ mi gelince dış-ticaret kapitülasyonları gibi bu siyaset de hem intikâra, hem de kaçakçılığa yol açmıştır. Bu rejimde adî za­ manlarda ikisi de normaldi. Fakat bunalım zamanlarında ikisi de anormal ölçüler aldı. Fiyat kontrolü yani narh usulü, yaptığı iş ihtikâra yani malları, fiyatların yükseleceği bir zamanı beklemek üzere alı­ koyarak piyasaya çıkarmamaya veya fiyatların düşük olduğu bir bölgeden gelen malları, daha yüksek olduğu bir mahrusa beldesine gelmeden yolda önleyip kaparozlamaya (Fransa'daki deyimle «accaparer» etmeye) elverişli olan kişilerin bu usul­ lerle hazineyi ve tüketimciyi koruma amacı ile orta çağlarda her yerde uygulanan bir usuldü. Narh en çok erzak ticaretinde yani yiyecek maddeleri t i ­ caretinde önemli idi. Yiyecek, içecek maddelerinin azamî fi­ yatlarını tesbit etmek ve uygulanışını teftiş etmek o kadar önemli sayılırdı ki, bazı hallerde narh tayini yalnız kadı ve muhtesiplere bırakılmayarak sadrazamların nezareti altında yapı­ lırdı. Sikke ve fiyat bunalımları zamanlarında, en şiddetli sad­ razamların büyük bir alay halinde maiyetleri ile birlikte Unkapanına kadar geldiğini, orada pişirilen ekmek çeşnisini tattık­ tan sonra fiyatları tesbit ettiğini tarihlerde okuruz. Bazan azı­ lı bir sadrazamın soğan, sarmısak gibi şeylerin fiyatlannı tesbitle uğraştığını bile görürüz. Bu gibi hallerin en şiddetlisi tabiî başkentte olurdu. Çün­ kü burası hem imparatorluğun en büyük şehri, hem yoksul hal­ kın en çok geldiği yer, hem de yiyecek sıkıntısı, işsizliği ve kahvehane, meyhane, han, hamam gibi yerleriyle müstahkem bir kale gibi duran sarayın emniyetini en çok tehdit eden bir yerdi. Bunun içindir ki XVI. yüzyıldan sonraki Osmanlı devleti tarihi, az çok İstanbul'un tarihi demektir. Kontrol işinin bir de teftiş yanı vardı. Bu daha da eğlen­ celi veya korkunç bir sorundur. Normal hallerde bu işi kadı­ lar yapardı; ama bunalım zamanlarında değil sadrazamlar, pa­ dişahlar bile bu işe katıldı. «Tebdil» dolaşıp güya tanınma­ dan, malını narhtan fazla satanın «hakkından gelinirdi». Biri233


nin hakkından gelmenin en hafifi falakadır. Onun için narhla­ rı teftişe çıkan padişahın, vezirin veya kadı ile muhtesibin ma­ iyetinde bir de portatif falaka takımı taşınırdı. «Herif» in («he­ rif» usta zenaatkâr demek) suçuna göre, falakacı derhal yere yıkar, diğer falakacıların yardımı ve kadının sayması ile «darp» olunurdu. Bazan bu herifleri eşek sudan gelinceye, bayıltıncaya, tövbe edinceye kadar döverler; ama sinirlerin daha bo­ zuk olduğu bunalım günlerinde derhal mahallinde «siyaset» de ederler, yani idam ederlerdi. (Bunu ancak padişah yapabi­ lir. Bazı padişahların da denize atma merakı vardı). Böyle, terör ile ekonomi yürütme siyaseti şehirlerin bü­ yümesi, işsiz ve fakir nüfusun artması, sikke değeri dalgalan­ maları ile birlikte muhtekirliğin cazipliği ve dış kapitülasyonlar dolayısiyle yabancı mal fiyatlarının yerli mal fiyatları yapısını allak bullak etmesinin bir sonucudur. Narh siyaseti. Osmanlı devletinin başından beri, normal bir usulü olarak tarihlerde geçmekle beraber, büyük bir dâva olarak her tarih yazarın sık sık bundan söz etmesi XVII. ve XVIII. asırlara rastlar. Ev­ velce anlattığım «Beylerbeyi» vakasından sonra narh mese­ lelerinin sözü edilmeden, hemen hemen hiç bir önemli olaydan söz edilmez oldu. Bu güçlükler dolayısiyle en önemli ticaret alanları imtiyaz­ lı gedikler haline geldi. Bu alanların en başında şehirlerin yiyecek maddeleri ticareti gelir. İkincisi, esnafın (loncaların) ihtiyacı olan maddelerin ticareti de serbest değildir. Bunlarda da ti­ caret, ancak kendilerine imtiyaz verilmiş olanlar tarafından yapılabilir. En önemli gedikler, un, yağ, pamuk, yün, sahtiyan, iplik, mum gibi maddeler üzerindedir. Osmanlı devleti, ticaret ve endüstri üzerine sıkı kontrol koymuş bir devlet olmakla be­ raber, üretimi geliştirme araçlarının hiç birini yapma işi ile gö­ revli bir devlet olmadığından (örneğin, ticaret yolları, kervan­ saraylar, köprüler, kredi ve banka müesseseleri gibi; bunlar ya vakıflarla, ya kişilerce yapılmış şeylerdi; bir kısmı devlet tarafından yapıldığında bunlar ekonomik değil, militer düşün­ celerle yapılırdı) devletin ekonomik denebilecek en önemli işi soğan sarmısak fiyatları tesbit etmek seviyesine kadar indi. Ama gerçekte bunlar önemli işlerdi. XVII. yüzyılda bütün 234


dünyada büyük bir erzak darlığı vardı. Dünyanın yeni açılan kıtalarından şimdiye kadar bilinmeyen maddeler (örneğin mı­ sır, hindi, kakao, patates, domates, fıstık gibi şeyler) çıktığı halde şehirlerin genişlemesi, yolların aynı hızla gelişmemiş ol­ ması yüzünden bu dönemin şehirleri inanılmayacak ölçüde (çünkü çoğu hâlâ yarı ziraatçı yerlerdi) «taşra» ürünlerine muhtaç yerlerdi. Yüz binlerce insana her gün ekmek, un, et, pi­ rinç, zeytin, peynir, kuru veya yaş sebze veya meyva yetiştir­ mek lâzımdı. Buralarda yaşayan büyük tüketim kitleleri hü­ kümdarları, vezirleri ürküten kitleler haline gelmişti. Bunları kıtlık, ihtikâr ve fiyat yükselmesi tehlikelerinin dürtüşlerine kar­ şı korumak gerekliydi. Onun için bu maddelerin üzerinde geniş bir ticaret vardı. Özellikle İstanbul'da Karadeniz, Ege ve Akçenizle deniz yolun­ dan ticaretle uğraşan Rum ve Müslüman tüccarlar, reisler (ar­ matörler) vardı. Bunların ta Hindistan'a, Yernen'e, Arabistan'a, İran'a, Mısır'a ve Avrupa'ya kadar uzanan ortakları veya acen­ teleri vardı. Bunların gemi reisleri denen cinsinin, çok defa ge­ milerin getirdiği erzakı, fiyatı yüksek bir iskeleye çevirme ve­ ya boşalttıklan malları depolara kapatıp ihtikâr zamanını bekle­ me imkânları vardı. Öte yanda şehir nüfusunun yalnız ekmek, et gibi günlük ihtiyaçlarının yanında yeni çıkmış bazı tüketim maddelerine ihtiyaçları vardı. Bunların en tehlikelisi kahveydi, çünkü yalnız siyasal açıdan değil, dışarıya (Yernen'e, oradan Hindistan'a) değerli maden kaçmasının yollarından biri olan bir maddeydi. Bu yüzden, birçok hükümdarlar gibi, Osmanlı padişahla­ rı da başlangıçta kahvenin düşmanı olmuşlardı. IV. Murat bu­ nu bir ruh saplantısı haline kadar getirmişti. Bu korkunun baş­ lıca nedeni kahvehanelerdi. Çünkü buraları, eskiden Müslüman halkın açıkça gidemediği meyhaneler yerine (ki oraları sade­ ce sarhoşların sarhoşlarla kavga etmesi derecesinde tehlikeli yerlerdi) nisbeten az para ile içilen bir fincan kahve etrafında işsiz veya fakir halkın siyasal dedikodu (yani ilk şekildeki po­ litik kamuoyu) yapabildiği yerlerdi. Halk camie veya mescide gitse daha iyi olurdu. 235


Bunalım döneminin getirdiği baskılar altında, şehirlerin ti­ carî öneminin arttığı bir dönemde, ticaretin daha da daraltıl­ ması ile ilgili değişiklikler olduğunu görürüz. Bunların biri, ti­ caret serbestliğinin büsbütün kaldırılarak bir kişinin istediği ticaret veya zenaati yapma özgürlüğünün kaldırılması, ticaret kollarının birbirine kapalı «gedik» ler haline getirilmesidir. Yani ticaret gittikçe kendi içinde kapalı alanlara ayrılıyordu. Genel olarak «asker oğlu asker, reaya oğlu reaya olur» prensibi ge­ nişletilerek, her ticaret ve zenaat adamı babasından kalma işin dışında başka bir ticaret veya zenaate geçmesi isten­ mezdi. Bu daraltmaya karşılık, biri taşradan diğeri maaşlı or­ du saflarından gelen iki baskının bu eğilime karşı geldiğini görürüz. Ticaretin gedikleşmesi 1595 bunalımı ile başlamış gözü­ küyor. «Kadîmî» mevcut olan dükkânlardan başka satış ve ti­ caret yerleri açılma yasağının sonucu olarak her biri bir «ge­ dik» olmaya başladı. İlk gediklerin de erzak ticaretinde baş­ ladığı görülüyor. Zamanla tütüncü, enfiyeci kahveci ticaretle­ ri bile gedik oldu ve devlet ister istemez bunları tanıyarak ge­ dikli kaydetti. Böylece, her tarafta «havaî gedikler» denen ge­ dikler meydana geldi. Bir gedik sahibi öldüğü zaman, esnaf kethüdalarının tezkeresi ile, o gedik onun terekesinden sayılı­ yor, ve adamın varisi yoksa bu gedik hazine tarafından zaptediliyor, başkasına satılıyordu. Böylece, gedik mülkiyeti denen bir mülkiyet şekli çıktı. Gediklerin genişlemesinin endüstri ala­ nında ne gibi olumsuz etkileri olduğunu aşağıda göreceğiz.

Soru 75 : Dış ticaret ve para anarşisinin iç ticarete etki­ leri neler oldu? Hazinenin sebep olduğu sikke anarşisi ticaret muamelele­ rini altüst etmişti. Sikkelerin ağırlık ve ayarlarının düşürülmesi yüzünden, mal ve hizmetlerin değerleri istikrar kazanamaz ha­ le geldi Fiyat ve para değerlerindeki iniş çıkışlar, hesaplı ti­ caret muamelelerinin devamlılığını imkânsız hale getirdi. Kalp para istilâsı geldiği zaman, ticaret muamelelerinde sikkeler 236


tartılmadan iş yapılmaz hale bile gelindi. Küçük alış-verişlerde bile para yerine trampa ile iş yapılıyordu. Tarih yazarı Raşıt, para tağşişi siyasetinin ticaret üzerine olan olumsuz etkisini şöy­ le ifade eder: «Sikke tağşişi alış-veriş işlerini altüst etti. Bozuk paralar ortalığı kaplayınca, yiyecek, giyecek üzerine ticaret imkânı kalmadı; uzaktan yakından mal getiren tüccarlar iflâs ettiler, ekonomik hayat daraldı» («maaş tenk oldu»). Sikke anarşisinin yarattığı diğer bir sonuç, piyasada em­ tia dariığı, birçok tüketim mallarının kıtlığı ve ihtikârın alıp yü­ rümesi oldu. XVII. yüzyıl başından itibaren bir çok bölgelerde küçük, büyük kıtlıklar; bazan halkın mazı ve ayrık kökü yediği haller başladı. Osmanlı tarih yazarının dediği gibi «reayanın tüm soyulması ile kıtlık her yana yayıldı.» Devletin uyguladığı iç-kapitülasyon metodları hem ticare­ ti, hem endüstriyi daralttığı, durgunlaştırdığı için, ticaret kapi­ tali gelişiminin lonca zenaatları dışında bir endüstri üretimi şekline etkili olamayış konusunu gelecek bölümde tartışaca­ ğız. Dış kapitülasyonlarla ticaretin, iç-ticaret üzerine olan et­ kilerine gelince: bunun asıl daha büyük etkisi yani sikke anar­ şisi ve para değeri düşmesi ile hazine üzerine olan etkisini ve büyük bir servetin dışarıya akışını evvelce görmüştük. İç-ticaret üzerine doğrudan doğruya olan etkileri ise şun­ lar olmuştur: (1) Savaşlar dolayısiyle kendisine ihtiyaç artmış olan maddelerle yapılı malların gelişi hem yapılı maddelerin pi­ yasada yerli yapılı maddelerle rekabetine yol açmış, hem de yerli sanayie lüzumlu ham maddeler üzerindeki ticareti daraltmıştır. (2) Tüccar sınıfı üzerine en önemli etkisi, dış ticaretin tamamiyle yabancı tüccarın tekeline bırakılması olmuştur. Os­ manlı tüccarlarının, uluslararası ticarette önemi olan madde­ ler üzerinde ticareti XVIII. yüzyıl boyunca hemen tamamiyle sönmüştür. Ticaret, giderek yalnız iç ticarete münhasır kal­ mış, bu da anlatmış olduğum devlet kontrolü metodlariyle kü­ çük esnaf tüccarlığı seviyesine inmiştir. XVIII. yüzyılda üç grup tüccar meydana geldi: (1) Müslü­ man tüccarlar, (2) Gayri müslim (XIX. yüzyılda bunlara reaya deniliyor) tüccarlar, (3) «Müste'min» (Avrupa) tüccarları. Tan­ zimat döneminde bir de Avrupa ticareti yapacak olan Müslü237


man tüccarlardan mürekkep ve «Hayriye tüccarı» denen bir tüccar grubu yaratılmak istenmişti. XVIII. yüzyılda Müslüman tüccarlar başlıca, yerli hırfet er­ babının yaptığı mallar üzerinde ticaret yapan esnaf tüccardır. Yani bunlar da sonraki anlamında esnaflaşmışlardır. Büyük ticaret denilebilecek ticareti yapanlar kapan tüccarları, toptan­ cı iç-ticaret tüccarları olmuştur. Bunlar en büyük erzak tüc­ carları. Zamanla bunlar da dış-ticaretten uzaklaştılar. Dış-tica­ ret, hattâ Doğu ülkeleri ile ticaret de büyük ölçüde «Müste'min» ticareti haline geldi. Reaya tüccarı ise, giderek müste'min ticareti ile ilişkili ve hattâ birleşik hale geldi. Bunlar yavaş yavaş iç ticaretten çe­ kilerek dış ticarette en çok o ticaretin aracısı olarak gelişiyor­ du. Bunların ticaret çıkarları, dış ticarete bağlı olduğundan ilk komprador sınıfı bunlardır. Bazan Avrupa tüccarları, yani müs­ te'min tüccar, iç ticaret hakkına malik olmadığı için reaya tüc­ carı, Avrupa tüccarlarının çıkarlarını tehdit edecek kadar bi­ le gelişmeler gösteriyordu. Örneğin İngiliz tüccarlarının Erme­ ni ve Rum tüccarlarından şikâyetlerine rastlarız. İhtimal ki, devlet de, XVIII. yüzyıl sonlarına doğru yabancı tüccarlara karşılık olmak üzere, bu reaya ticaretinin imtiyaz ve muafiyet­ lerini genişletmeyi göze aldı. Avrupa tüccarının yegâne aleyhinde olan şey, Müslüman ve reaya tüccarına kıyasla daha yüksek bir berat resmi öde­ mesi (1500 kuruş) ve iç ticaret yapamaması idi. Buna karşı­ lık, kapitülasyonlar dolayısiyle gördüğümüz gibi, bu tüccarlarbirçok vergilerden, ağır cizyeden muaf oldukları gibi, yargı­ lanma ve hapsedilme gibi kayıtlardan da masundular. III. Se­ lim zamanında Avrupa tüccarları mahallî ticaret alanında da faal olmaya başladılar. Bu, önceleri, bir Avrupa kolonisi sayı­ lan Pera (veya Kanunî Süleyman ve şehzadesi Selim'in ban­ keri olan zengin bir Avrupalı-Yahudi ailesinin konağının orada oluşu ile ilgili olarak «Beyoğiu») adı verilen bölgede başladı. Burada eczacı, tuhafiyeci ve tabiplik ticareti başlamış. Biraz sonra, (bu, henüz daha Galata köprüsünün bulunmadığı za­ mandır) bu ticaret yerleri Bahçekapı'ya da atladı. Aynı nitelik­ te dükkânlar orada da açılmağa başlayınca bunlar kapatıldı. 238


Çünkü burası devlet kontrolü altında olan bir bölgedir. Avru­ pa tüccarları ise ancak ticaretin serbest olduğu bir bölgede ticaret yapabilirlerdi. Avrupa tüccarları Osmanlı terminolojisi­ ne göre bir «sınıf» değildi. Beyoğlu ve Galatada Avrupa tüc­ carları tekel ve gediksiz ticaret yapabilirlerdi. Buradaki Avru­ pa ticareti 1795 - 1802 arasında gelişti.

Soru 76 : Dış ticaret kapitülasyonları nasıl teşmil edildi?

gayri Müslimlere

Az önce dokunduğum gibi, bu dönemde reaya tüccarına da, Avrupa tüccarına tanınan kapitülasyonlar teşmil edildi. Bunu bildiren beratta şöyle deniyor: «Bundan böyle yüksek devletimin reayasının ticareti de bir düzene konursa, karada ve denizde Avrupa ticareti ile meşgul olanların ticaretine ge­ lişme gelerek hem bu tüccara hem gümrüklerin iradına çok faydası dokunacağı meydanda olduğu için, reayadan olup da Avrupa ticaretine istekli olan tüccarlar hakkında» «müste'min tercümanlarının ve hizmetkârlarının nail olduğu imtiyaz, em­ niyet, müsaade ve riayetin meccanen istisnasız uygulanması» «reâyâ-severlik gereği olduğundan» bunlara da berat verilmiş­ tir. Bunlar da Avrupa tüccarları gibi 1500 kuruş berat resmi ödeyeceklerdir. «Müste'min tüccarların, ailelerinin yiyecek, içe­ cek ve giyeceklerine nasıl karışılmıyorsa, bunların ailelerinin de yiyecek ve giyeceğine asla karışılmayacak» tır («dahi ve taarruz olunmaya»). Keza bunların her birinin iki hizmetlisi de aynı imtiyazlara malik olacaktı. Berat, bunları saya saya gide­ rek şunları da kaydeder: diğer Müslümanlar ve tüccarlar bun­ ları mahkemeye veya hükümete götürtecek olursa, bir kötü muameleye uğramamaları için, kendi nazırları vasıtasiyle gö­ türülebilecekler (berat, bu reâyâ tüccarlarının bir nazırı olaca­ ğını da kaydediyordu). Hapsolunmaları gerektiği takdirde, an­ cak kendi nazırları tarafından hapsolunabileceklerdi. Berat, reâyâ tüccarları ile Avrupa tüccarları arasındaki ilişkileri de ihmal etmemişti. Bunların Avrupa ticareti ile ilgili dâvaları olduğu takdirde, bu dâvalar Divan-ı Hümayun Bey239


likçisinin nezaretinde Divan-ı Hümayun tercümanı vasıtasiyle tüccarlar huzurunda görülecektir. Bunların işlerini zaptu-rapta almaktan (yani kapitülasyon imtiyazları vermekten) maksat, ticaretlerini geliştirmelerini kolaylaştırmak olduğundan, onlar da yabancı tüccarlar gibi ithalâtta yalnız yüzde 3 gümrük öde­ yeceklerdir. Yasak olmayan maddeler dışındaki maddelerde yapacakları ihracat için de yüzde 3 gümrük ödeyeceklerdir. Burada, üç yüzyıl önce Avrupa tüccarlarına verilen kapi­ tülasyon imtiyazlarının açıkça Osmanlı idaresi altındaki «Müs­ lüman olmayan» tüccarlara da teşmili olayı ile karşılaşıyoruz. «Reâya-severlik» gereği olan böyle bir eylem için de iki neden zikrediliyordu: bunların ticaretlerinin gelişmesine kolaylık gös­ termek, bu ticaretten gümrük geliri yolu ile hazineye gelir sağ­ lamak! Üç yüzyıl önceki nedenlerin aynı! Bu eylemin bu belli başlı hükümlerini okuyanın gözünden kaçmamıştır ki daha önceden buna yolu hazırlayan bir muafi­ yet, Avrupa tüccarlarının yerli olan hizmetlilerine tanınmıştı. Bu yüzden, önce gerçekten bu Avrupa tüccarlarının hizmetlisi olan, daha sonra da böyle bir hizmette olduğunu ya efendileri­ ni aldatarak ya da Osmanlı görevlilerini kandırarak elde edil­ miş bir beratla gösteren birçok yerli (ve tabiî Müslüman ol­ mayan kişilere de) kapitülasyon imtiyazları teşmil edilmişti. Ta­ rih yazarı Âsim, bu konuda şunları yazar: «Osmanlı devleti ile ecnebi devletleri, elçi ve konsolosluklarının yanında beratla gö­ rev yapan tercümanlar, bunların aileleri ve ikişer hizmetlileri verr gilerden muaftılar. Bunların ev, bağ ve bahçelerinden vergi alınmazdı. Sarraf, tülbentçi vesair esnaf ve reayanın çoğu tercümanlık veya tercüman hizmetlisi olma vesilesiyle elçilere çıkar göstererek berat ve ferman alırlardı. Reâyalık geleneği­ ne aykırı, frenkçe davranışlar icat etmişlerdi Bunlar eskiden oturamadıkları yerlerde, hanlarda, dükkânlarda esnaflık, taş­ ralarda da kocabaşılık, mültezimlik yaparlardı. Örneğin, Yeni Han'da müteaddit odaları olan meşhur sarraflardan Tıngıroğlu Simiyon, tâ İnebahtı konsolosunun maiyetinde berat alarak ben himayedeyim diye tafra gösterirdi.» Edirne'de Ermeni Artin, adının sonuna Odiç adını ekleyerek Nemçe tüccarı Artin Odiç adiyle kendine ticaret imtiyazı almıştı. Âsım'ın dediğine göre, 240


bu kişi «Ben Nemçeli imtiyazlıyım» diyerek vergi vermez, mal­ larına iç gümrükte resim ödemezdi. Avrupa tüccarlarının da, Osmanlı ülkeleri içinde aldıkları malları, imtiyazlı oldukları için, iç gümrüklerde gümrük resmi vermeden ve bunları kendi ülkelerine götürmeksizin içeride ti­ caret yapmağa başladıkları bu dönemde, Osmanlı reayasın­ dan da devletten aldıkları pasaport kâğıdına kendilerini Rus­ ya, Nemçe, İngiltere, Fransa tüccarı diye yazdırırlar, böylece yükleri için imtiyazlı patente kâğıdı çıkartırlardı. Âsım'ın dedi­ ğine göre, giderek bu Osmanlı reayasını yabancı devlet hima­ yelilerinden ayırdetmek zorlaşmıştı. Bu nevi patenteleri alan ve Karadenize gemi işleten Rum reisler (armatörler) gemileri­ ne Rus bayrağı çekerlerdi. Reaya gemileri, «devlet tersanesi» nin donanma hizmetleri ile yükümlü olduklarından, böyle bir usul ile bu yükümlülükten kurtulurlardı. Hâlâ böyle orta çağ metodlariyle yürüyen bir devlete, ticaret adamları işte böyle sahtekârlık yolları ile tepki gösterirler. III. Selim zamanında, yerli tüccarlar da Avrupa ticaretine girsin diye Müslüman olmayan reaya tüccarına kapitülasyon imtiyazlarının verilmesi yerli Müslüman tüccarlarının karşısına yeni bir rakip daha çıkarmış oldu. «Vezirlik sadrına oturmuş bir bölük hayvan» ın aldığı bu tedbirlerle yeni ve geniş bir ti­ caret alanı daha Osmanlı tüccar sınıfının elinden uzaklaşır­ ken geleceğin azınlık problemlerinin tohumları da ekiliyor ve Tanzimat döneminde bir azınlık tüccar sermayeciliğinin ve bankacılığının temelleri atılıyordu. Tanzimattan sonra, Avrupa diplomasisi Osmanlı tekel ve iç gümrük usullerini, 1839 ticaret anlaşmasiyle yıkıp serbest ticaret rejimini getirdiği zaman, Osmanlı hükümeti 1841 de Müslüman yerli tüccarı «hayriye tüccarı» adı altında tanımla­ maya kalktı. Müslüman tüccarın elinde ticaret sermayesi geli­ şimine bunun ne dereceye kadar katkısı olduğunu araştırmak bu kitabın çerçevesi dışında kalır.

Soru 77 : Zenaat örgütleri nelerdi? «Sınıf» ve lonca ne demektir? 241


Ortaçağ ekonomilerinde zenaat örgütleri de meslek züm­ relerinin sabitleşmesi ve tekelleşmesi eğiliminin bir ifadesi ol­ duğu gibi, fazla olarak Osmanlı düzeninde bunlar endüstri üre­ timi işinde çalışan kişilerin askerî ve malî kontrolünü sağla­ ma aracı olan kurullar olmuşlardır. Bu yüzden Osmanlı tarihin­ de loncalar, Avrupa'daki zenaatkâr ve özellikle tüccar lonca­ ları derecesinde, siyasî otoritelerin kontrolünden bağımsız kalamamışlardır. Osmanlı tarihinin zenaat sınıfları yani loncaları. Kanunî zamanında en üst noktasına varmış olan «emtia üretimi» eko­ nomisinin gerçek temelidir. Bizzat Osmanlı gücünün bir siya­ sal otorite olarak kuruluşunda loncaların, tarihçilerin henüz daha iyice aydınlatamadıkları önemli bir rolü olmuştur. Osmanlı dinastisinin siyasal bir güç olarak gelişmesinde ve önce feodal bir beylik, sonra bir sultanlık ve nihayet Asya geleneğinde bir padişahlık olarak kuruluşunda «esnafın» yani zenaat loncalarının veya hiç değilse askerî loncaların önemli bir rolü olduğu bellidir. Ancak bu rolün niteliği hâlâ karanlık­ tır. Bunun başlıca iki nedeni vardır: biri, böyle bir problemin incelenişini, Osmanlıların kavmî (etnik) veya ulusal menşeinin ne olduğu problemi içine hapsedip onun da içinden çıkama­ yan tarihçiler; diğeri esnaf kurumlaşmaları ile «tarikat»ler ara­ sındaki, niteliği hâlâ aydınlanmamış kalan ilişki dolayısiyle, tarikatlerin tasavvuf inançları ve ahlâkiyatı (fütüvvet) üzerine ça­ lışmalarını yoğunlaştıran tasavvuf tarihçileridir. Bunların ince­ lemelerinin ekonomik tarih açısından değerlendirilebilmesi için din ile devlet, endüstri ile askerlik arasındaki ilişkilerin niteliği­ ne göre konuya bakılması zorunludur. Çünkü ister Ahî örgüt­ lenişi gibi korporatif niteliğindeki örgütler olsun, ister gazi ör­ gütlenişi gibi askerî teşebbüs (entreprise) birlikleri olsun, hep­ sinde siyasal güç, din, askerlik ve endüstri unsurları arasın­ da çeşitli şekiller alan bağıntılar vardır. Bizim XVI. yüzyılla başlayan iki alanımız açısından, asker­ likle esnaf arası ilişki hemen kendini gösterir («esnaf» sözcü­ ğünün «lonca» demek olan «sınıf» sözcüğünün çoğulu oldu­ ğunu bir daha hatırlatmak isterim). XVI. yüzyıldan XVIII. yüz242


yıldaki tam «bozuluş» aşamasına gelinceye kadar yeniçerilik ile esnaf işleri arasında bir ilişki vardır ve bana öyle geliyor ki Osmanlı lonca örgütlenişi ile Avrupa lonca örgütlenişi ara­ sındaki başlıca fark askerî loncalarla veya loncalaşmış asker­ likle devlet arasındaki farktan doğmaktadır. Bunu, Osmanlı düzeninde tam askerîleşmiş «yeniçerilik» ile, Batıda tam tarikatleşmiş veya dinîleşmiş «şövalye ocakla­ rı» arasında bir kıyaslama yapmakla, benzerliklerini ve ayrı­ lıklarını belirtmekle görebiliriz. Çünkü bu ikisi bazı noktalarda birbirlerine benzedikleri halde, bazı noktalarda ayrılıklar gös­ terirler. Avrupa dinî - askerî korporasyonları yani şövalye ocakla­ rı Osmanlı tarihine hiç de yabancı olmayan kurullardır. Ana­ dolu'nun yanı başında Rodos adasına kadar uzanıp orayı ana üssü yaparak Akdeniz korsanlık ticaretinde önemli bir rolü olan bu şövalyeleri, Osmanlı padişahları Fatih'ten Kanunî'ye kadar en güçlü oldukları dönemde söküp daha Batıya atmış­ lardı. Ondan sonra bunlar Malta adasında yuvalanmaya mec­ bur oldular. Osmanlılar onların peşinden oraya da geldiler. Tarihte bildiğiniz gibi Osmanlılar, çok büyük çabalara rağmen, bu defa bunları Malta'dan sökemediler. Avrupa askerlik gücü içinde, yeniçeri gücünün hakkından gelemediği biricik güç bu olmuştur. XVI. yüzyıla kadar ikisi de aşağı yukarı aynı gaza ekonomisi örgütü idi. Bu iki örgütün karşılaşması, âdeta Ak­ deniz üzerinde Hıristiyanlıkla Müslümanlığın karşılaşması ol­ muştur. Şövalye ocakları da, Batı ekonomi ve siyasasında feoda­ lizm dışında kalan askerî-ticarî bir örgüt olmuştur. Şövalye ocakları hem feodai bey ve kralların, hem kilisenin otoritesi­ nin dışında bulunuyordu. Bu yüzden bu ocakların hem korsan­ lık ticaretinden gelen serveti, hem gaza ruhundan doğan uç dindarlığı hem dünyevî, hem ruhanî otoritelerin güvensizliği İle karşılaşmıştır. Şövalye ocakları çok zengindiler, müthiş fa­ izcilik yaparlar, krallar bile bunlara borçlu durumda bulunur­ du. Kilise de, bunların rafızîliğinden kuşkulanırdı. Osmanlı dü­ zenindeki yeniçerilik nasıl hükümdarların kuşkusunu çeken, 243


Bektaşilikleri dolayısiyle nasıl ulemanın kontrolünden uzak ka­ lan bir örgüt olmuşsa bunlar da öyleydi. Fakat aralarında önemli bir vark vardı. Osmanlılar bu nitelikteki askerî fraterniteleri, ticaret ala­ nından tamamiyle çekip zenaat alanına sokmakla onu askerlik endüstrisi yolu ile bir devlet örgütü haline koyabildiler ve yeni­ çeriliği, esnaf ile birlikte genel Osmanlı «sınıf» bölünüşü sis­ temi içinde toplumdan çok, devlete bağlı bir organ haline ge­ tirdiler. Böylece, bunlar Avrupa şövalye ocaklarına özgü olan, devletten otonom olma niteliğini kaybettiler. Böyle olduğu halde, hem bunalım öncesi, hem sonrası dö­ nemlerinde yeniçerilikle esnaflık arasındaki bağlantı büsbütün kopmamıştır. Yeniçeri ocakları ile şövalye ocakları arasındaki diğer bir fark, ikinciler hep denizde kaldığı halde birincilerin sadece karalarda kalmasıdır. Bu yüzden, Osmanlıların deniz­ de geliştirdiği levent ocakları veya «garp ocakları», şövalye ocaklarına karşılık bir örgüt olduysa da bunlar da karadaki si­ yasal güçten tamamiyle bağımsız olamamışlardır. En sonunda Garp Ocakları Güney Afrika kıyılarında Dayı ve Bey Devletçik­ leri haline gelmişlerdir. Öyle gözüküyor ki, bunalım döneminden önceki dönemde Osmanlı esnaf örgütlenmesi, savaş zenaatleri mihveri etrafın­ da derecelendirilmiş ve tekelleştirilmiştir. Zenaat sınıfı, zenaatlerin savaşta görecekleri görev esas tutularak onunla ilişki­ leri derecesinde tertiplenmiş olan hırfetlere bölünmüşlerdir. XVII. yüzyıldaki^-esnaf hakkında bize hayli bilgi sağlayan Evli­ ya Çelebi'ye göre 1633 de İstanbul'da 57 fasla ayrılmış 1100 sınıf vardı. Evliya Çelebi bunları birer birer sayar ve anlatır. Onun anlattıkları gerçekte bir örgüt varlığını mı gösterir, yok­ sa devlet katındakilerin kafasındaki bir meslek, hırfet bölümü­ nün nazarî bir ifadesi midir, belli değil. Örneğin Evliya Çelebi hafızları, meddahları, şairleri, seyyitleri, yankesicileri, canbazları, pehlivanları, hanendeleri, cellâtları bile («meslek» anla­ mında) esnaf olarak sayar. Birer belirli meslek zümresi olarak bunların devlet katında bulunmayan kişiler olmaları ve mes­ leksiz kişi olamayacağı prensiplerine bakarsak böyle bir sınıf­ landırmada normal olmayan bir şey yok. Fakat bunların hep244


sinin gerçekte endüstriyel üretim loncaları olarak örgütlenmiş iş bölümü zümreleri olduğunu kabul etmek güçtür. Evliya Celebi'nin zamanından 30 yıl kadar sonra, 1769 da İstanbul'da 46 fasla ayrılmış 544 lonca olduğunu bildiren bir kaynak daha vardır. Bu rakamlara bakarak loncaların azaldığı veya çoğal­ dığı yollu yargılar vermek de doğru değildir. Konunun bu yanı­ nın daha yakından incelenmesi gerekir. Geçim kazandıran ve süreli meşgale olanlar gruplanması ile birer birlik (Corporati­ on veya association) olan esnaf sınıflanmasını birbirinden ayırmak gerekir. Avrupa'daki loncaların (lonca, Almancada Arapça «sınıf» sözcüğünden gelen Zunft, İngilizce ve Felemenk dilinde aslın­ da para halinde cizye veya vergi anlamına gelen gild sözcüğü ile, Fransızcada corporation sözcüğü ile karşılanırdı) corporatif kişiliği vardı. Yani bunlar beledî hükmî şahsiyetlerdi. İslâm hu­ kukunda hükmî şahsiyet kavramı yoktur. Osmanlı hukukunda varsa da devlet katında olmayan sınıfların (loncaların) hükmî bir şahsiyet sayıldığını gösteren bir alâmet yoktur. Bunlar genel Osmanlı tekelciliği altında devlete bağlı kurullar haline getiril­ dikten sonra, tarikat yolu ile kendilerine hiç olmazsa dinî bir oto­ nomi sağlamaya çalışmışlardır. Esnafın bazı vergilerden muaf vo imtiyazlı tutuluşu, devlet katına yakınlığını gösteren bir öl­ çek olarak da kullanılabilir. Bunalım döneminde «esnaf» ın daha katılaştığını, daha daraldığı, dinî yanlarından çok uzaklaştığını, ve yaşamaya devam '•den dinî ilişki kalmışsa bunun da gizli bir «yeraltı» ilişkisi hali­ ne geldiğini görürüz. Esnafın başında şeyh, nakip, duacı yavaş yavaş siliniyor, yerlerini devletin adamları olan kethüdalar ve yiğitbaşılar alıyor. Bunların birincisi devleti, ikincisi esnafı tem­ sil eder gözüküyor. Kethüda esnaf işlerine bakmak üzere hü­ kümet tarafından konan adamdır ve ihtimal ki bu da bir iltizam işi olmuştur. Yiğitbaşılar esnafın temsilcisi olmakla beraber, ka­ dının tasdikine muhtaçtılar. Bunalım döneminde kethüdaların, hemen tamamiyle esnaf dışında, çok kere saray nüfuzluları çev­ i r i n d e n geldiğini görürüz. Saray mensuplarının adamlarının maaş veya dirliklerini feda ederek kethüdalık aldıklarına bakı245


Iırsa bu işin iyi gelirli bir mukataa olması gerekir. Kethüdalarla esnafın çatışmaları ve bunun «yeniçeri isyanı» denen olaylar­ daki rolü tarihçilerimiz tarafından hiç incelenmemiştir. Bu arada şunu da söyleyeyim: «lonca» sözcüğü ilk önce XVIII. yüzyılda Müslüman olmayan zenaatkârlar arasında kul­ lanılmaya başlanmış gözüküyor. İhtimal ki o zamana kadar Müs­ lim veya gayri Müslim zenaatkârlar aynı «sınıf» içinde oldukları halde bu yüzyılda birbirleriyle çatışmaya başladıklarından Hristiyan zenaatkârlar toplantı yeri olan «oda»larını ayırarak buna «lonca» demişlerdir. Bu ayrılışın, kapitülasyonlar ticaretinin etki­ leri ile bir ilişkisi olup olmadığını da incelemek gerekir. Şu halde Osmanlı düzenindeki loncalarda birbirine zıt gö­ rünen iki özellik var: bir yandan despotik devlet üstünlüğüne karşıt, hattâ zaman zaman Ortodoks din çizgisinden ayrılan kuvvetli bir tarikat geleneği ile ilişkili oluşu; öte yandan devle­ tin militer gücü ile bir bağlılığı olması. Kapitalizm öncesi emtia ekonomisinde esnaf (loncalar) endüstrisi, hem toplum hem dev­ let için son derecede önemli bir üretim işi olduğu için ve Os­ manlı devleti, ne bu iki yanın birinden vaz geçebilmiş, ne de öteki yanı yüzde yüz gerçekleştirebilmiş olduğundan ikisinin ortasında bir siyaset yürütmek zorunda kalmıştır. Loncalar devletin kont­ rolü altına girebilecek şekilde örgütlenmiş; fakat bu ekonominin birinci derecede önemli zenaat kollarında devlet kontrolünden kaçınmaya eğilimli bir gizlilik payının süregelmesi önlenememiş­ tir. r Soru 78 : Bunalımın zenaatlar üzerine etkilerinin görünüş­ leri neler oldu? Bu iki zıt özelliğin yanyana bulunuşu, bunalım dönemi gel­ diği zaman esnafın hem politik hem de ekonomik güçsüzlüğüne yol açmıştır. Birinci açıdan, devletin çıkarlarının sebep olduğu fiyat, pi­ yasa, ham madde darlığı, işlenmiş madde sürümiülüğü yaratan imtiyazlı kapitülasyon rekabeti ve sikke anarşisi, esnafı da dev246


letle birlikte bunalıma sürüklemiştir. İkinci açıdan endüstriyel üretimin kapitalist yönde gelişme imkânlarını, bu gibi imkânlar­ dan hem mahrum olan hem de bu imkânların sağlayacağı ge­ lişmelere kendi geleneği ve çıkarları gereği karşıt olan dar ve parçalanmış loncalar tekelciliğinin çerçevelerine hapsetmiştir. Ne lonca tekelciliği tasfiye edilebilmiştir, ne de loncalar eski ekonomik üretim güçlerini muhafaza edebilmişlerdir. Gerçekten devlet, emtia üretimi loncalarını sonuna kadar, hattâ Tanzimat sonrasına kadar tutmuş, desteklemiştir. Nerede lonca örgütlerini tutan bir güç varsa, orada kapitalist üretim şekline geçişe aykırı bir direnme var demektir. XVII. ve XVIII. yüzyıl bunalımı içinde lonca zenaatları, bu yüzden, o şaşılacak direnme ve sürünme gücünü, kapitalist gelişme eğilimleri aleyhi­ ne muhafaza edebilmiştir. Yine aynı nedenden ötürü ne Osman­ lı devleti «yeniçeri isyanları» denen ayaklanmaları önleyebilmiş­ tir, ne de bu isyanlar belirli bir sınıf mücadelesi şeklini alabil­ miştir. Altın rezervi olan iç hazineye ve müstahkem bir kale ha­ line gelen Saraya dayanan Osmanlı despotizm idaresi, dıştan en zayıf, en zavallı gözüktüğü zaman bile, daha önce Celâli isyan­ larını nasıl dejenere etmişse, yeniçeri isyanlarını da dejenere edebilmiştir. Bu yüzden hâlâ bugün bile tarihçilerimiz eski Os­ manlı yazarlarının geleneğinin etkisi altında, bunlardan hep «zorbalar», «zorbalık hareketleri» diye söz ederler. (Patrona is­ yanında duruma iyice hâkim olan «zorbalar» birkaç ay içinde saray altını ve entrikalariyle birer birer yok edilmişlerdir). Esnaf ve askerliğin devlet tarafından dejenere edilişi, kapi­ tülasyon imtiyazlarından faydalanan yabancı ticarete ve yaban­ cı endüstri mallarına daha çok önde gelme şansları da kazan­ dırmıştır. Osmanlı tarihinin siyasal genişleme döneminden önce, o dönemde ve bunalım döneminde zenaat sınıflarının (loncaları­ nın) bilimsel ve toplu bir tarihi yazılmamıştır. Bugün birçok tarih araştırmacıları Osmanlı tarihinin bu en önemli örgütünü incele­ mekten yan çizerler. İstanbul'un bilmem ne semtinde bilmem ne hamamının kimin vakfı olduğu, falan Şeyhülislâmın kimin oğlu olduğu, bilmem ne seferinde padişaha bir kaside yazanın şu ol247


mayıp da bu olduğu yollu incelemelere halkın kesesine mal olan kıyamet kadar emek, zaman, kâğıt ve baskı parası harcar­ lar da bu konuya yanaşmazlar. Esnaf loncalarının tarikat ve fütüvvet ile ilgili yanı dolayısiyle belki bu konuların bilginleri işe yarayacak bir şeyler çıkarıyorlar sanarak onların da inceleme­ lerine baş vurursanız orada da hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Çünkü, bugün dünyada belki kırk elli kadar Batı oryantalistine parmak ısırtacak esoterik bilgiçliklerini gösterme gayreti ile, inanç ve âyin yanlarına önem verdikleri halde esnaf örgütlen­ mesi ile tarikat örgütleri ve fütüvvetlerde görülen esnaf ahlâkiyatının ekonomik yanlarını incelemeye yanaşmazlar. Osmanlı siyasal tarihinin yanında, toplum ekonomisinin incelenişi bizde hâlâ hemen hemen sıfır denecek bir seviyededir. Çünkü Os­ manlı kafası hâlâ tarihçiliğimizden silinip atılamamıştır. Direkt olarak dış ticaret kapitülasyonları politikasının ve bunun şimdiye kadar anlattığım etkileri yolu ile olan dolaylı et­ kilerinin en çok ticaret üzerine mi, yoksa endüstri üzerine mi olduğunu kesin olarak belirlemek zordur. Esnaf yani lonca poli­ tikasının, sonuna kadar, devletçe güdüldüğüne bakarak dedi­ ğim etkinin endüstri üzerinde daha çok çökertici veya durmaya (yani üretim güçlerini geliştirememeye) götürücü rolü olduğu­ nu düşünmeye eğilimliyim. Ticaret kapitalinin, genel olarak, lon­ ca endüstrisinin sınırlarından kaçarak yeni bir endüstriyel üre­ tim tarzı geliştirmeye doğru ilk adımları bile atamamış olması da bu sanıyı kuvvetlendirir. Çünkü kapitalist endüstri çağı için en önemli zenberek yok demektir. Tanzimat döneminde bir yandan gayrı müslim ticaret ve faiz sermayesinin, diğer yandan devlet tekelciliğinin temsil ettiği endüstrileşme akımının ikisi de ekonomik kalkınma süreci yaratamamıştır. Batı kapitalizminin artık endüstri aşamasını da aşarak malî emperyalizmi ile Osmanlı devletini XIX. yüzyıl orta­ sında hükmü altına almasından sonra, Avrupa endüstri ve mali­ yesi karşısında ne Sultan Mahmut devletçiliğine olanak vardı, ne de gayri müslim bankerliğinin kapitalist endüstri üretimi alanına dökülmesi şansları vardı. Yüzyıllık sarraf kapitalinin Ga­ lata bankerliği şeklinde bu dönümdeki çiçeklenişi, kısa süre 248


içinde, Avrupa bankerliğine katılarak emperyalist kapitalizmin safına katılmıştır. Osmanlı dış-ticaret ve maliye siyasetinin XVII. yüzyıldaki merkantilist ticaret politikasının tamamiyle tersine olan tutu­ mu, esnaf endüstrisinin kalıplaşmasına ve güdükleşmesine yol açan en önemli etken olmuştur. İçeriye mal ve değerli ma­ den gelişini teşvik siyaseti, merkantilizme özgü olan kapitalist üretimle ihracatı himaye etme yolundan değerli maden cezbi görüşünden tamamiyle uzak kaldığı için devlet, millî bir ekono­ mi gelişimine yol hazırlayacak olan ihracat endüstrisini himaye siyasetinden Tanzimata kadar habersiz kalmıştır. Tanzimat döneminde bunun farkına varıldığı zaman, yani Avrupa'da merkantilizmi reddeden laissez-faire liberalizminin en güçlü döneminde yapılan işler arkası gelmez girişimler ola­ rak kalmıştır. Esnaf örgütleri, hattâ gedikler Meşrutiyet döne­ mine kadar direnme güçlerini sürdürebilmişlerdi. Meşrutiyet dö­ neminde esnaf örgütlenmeleri yoluyla millî bir kapitalist endüst­ rileşme fikirleri taşıyan akıllılarımız bile vardı.

249


V. BÖLÜM OSMANLI EKONOMİSİ EMPERYALİZMLE KARŞILAŞMA YOLUNDA

Soru 79 : «Gelişme» ve «Bozulma» ne demektir? bozuluşunun genel sonuçları ne olmuştur?

Düzen

Geçen bölümde ekonomik bunalımın devlet yapısında ve belli başlı sınıfların ekonomik durumunda meydana getirdiği değişmeleri gözden geçirdik. Şimdi, bunun Osmanlı düzeninin tümünün bozuluşu üzerine olan etkilerini toparlayarak görelim. Bu toptan bakış bize, şimdiye kadar niteliğini kavrayama­ dığımız «ıslâhat», «yenileşme», «batılılaşma»nın ne nitelikte bir dönüşüm olduğunu gösterecektir. Düşünümüzde, Tanzimatla giren «terakki» (ilerleme), Meşrutiyetle giren «inkılâp» (devrim) kavramları yerleştikten sonra tanıdığımız Batı uygarlığındaki dönüşüm ile (ki ana çizgisi ile feodal düzenden kapitalist düze­ ne geçişten başka bir şey değildir) Osmanlı düzeninin dönüşü­ mü arasındaki benzer ve ayrı yanların neler olduğunu, Osmanlı düzeninin bozuluşunun ne nitelikte bir bozuluş olduğunu kav­ ramakla daha iyi anlayabiliriz. Batı dönüşümü modelindeki gelişme, bir evrim - devrim ge­ lişmesi olduktan başka, kapitalist ekonomi sisteminin emper­ yalizm aşamasında, duraklamış, bozulmuş toplum düzenlerini etkileme sürecidir. Osmanlı tarihinde olan ise, bir bozulma 250


(corruption) ve durma (stagnation) süreci; bu Batı gelişiminin etkileri altında çarpılma ve yıkılma sürecidir. Birinci modelde düzenler değişir; iç çatışıklıkların ittiği yön­ lere doğru, evrimsel ya da devrimsel aşamalarla niteliksel deği­ şiklikler geçirir. Bu, en geniş çizgisi ile, feodal sistemden kapi­ talist sisteme geçiş olmuştur. İkinci modelde ise, iç çatışıklıkla­ rın sonuçları, bozuluşa, bozuk durumunda durgunlaşmaya, çü­ rümeye ve dağılmaya yönelir. Birinci modeldeki toplumlarla karşılaştığı zaman onlardan gelen etkiler, bu dönüşümü daha başka yönlere çevirir; bozuk - düzeni kendi güçlerinin çıkarları­ na göre sürüklemeye, itmeye başlar. Tanzimattan sonraki dönem, işte bu sonuncu aşamanın dönemidir. Bu dönem, bu kitabın planı dışında kalacaktır. An­ cak, bu son bölümde bozuk-düzenin tüm olarak görünüşü bize o dönemin yeni baştan incelenmesine doğru ipuçları verebilir. Biz düzen bütün olarak nasıl bozuk, kendi kendine karşıt, çıkmazda olan bir düzen durumuna gelir? Bozulma süreci bo­ yunca devrimsel ya da evrimsel nitelik değişimi geçirme olana­ ğını nasıl yitirir? Bu durumunda, uzun süre nasıl kendi çıkmazla­ rının içinde tıkalı kalır? Böyle bir durum, o düzenin içinde tıkalı kalmış bir toplumun, yani Osmanlı düzeninin içindeki Türk top­ lumunun geleceğine nasıl bir miras bırakır? Bu sonuncu sorunun cevabı bugünkü sorunlarda görülür, ancak böyle bir tarihe mirasçı olan toplumun insanları ister iste­ mez o geçmişten koparlar. O geçmişi düşünmeyi bile ürkütücü bulurlar. O geçmişteki süreci kolay kolay anlayamaz olurlar. Biz bugün Osmanlı geçmişinden o kadar uzak, ona o kadar yaban­ cılaşmış bulunuyoruz ki bugün onun yazısını bile okuyamıyoruz. Ne edebiyatını benimseyebiliyoruz, ne de benimsememiz gerek­ lidir. O tarihle kültürel bir bağlılık kuramıyoruz; kurmaya kalktı­ ğımız zaman da ancak hayallerimizin istediği biçimde ona bir ni­ telik vemekle bunu yapabiliyoruz. Onun kendi mekanizmasını bilmediğimizden ona karşı objektif olamıyoruz. Bu, bize, bir yan­ dan, neden bugünkü toplumsal kalkınmanın toptan bir değişme olması gereğinin, neden hâlâ devrimsel bir değişme zorunluğu içinde bulunuşun nedenlerini; öte yandan o tarihi neden Batı mo251


delinin sağladığı kavramlarla yorumlayamayacağımızın nedenle­ rini açıklar. Yukarıda, Soru 60'ta, bozuk-düzenin iki yüzyıl nasıl diren­ diğini cevaplarken buna fırsat veren dış şartlara değinmiştik. XIX. yüzyılın ilk çeyreği sona erdiğinde bu fırsatın süresi artık dolmuş bulunuyordu. Yeni bir yönde değişmeyi öngören düzel­ me (ıslâhat) denen işlere girişilmesi o zaman başladı. Bugüne kadar süren Osmanlı tarihinden kopma süreci de yine o za­ manda başlar. Dış kuvvetlerin fırsat verişinin süresi doluncadır ki, bu dü­ zelme işi «ister istemez» ve «palas pandıras» diye niteleyebile­ ceğimiz tutumlarla başladı. Bunlar, içeriden gelen yerii güçlerin itişi ve önderliği altında yürütülen bir değişmeler serisi olarak başlamadı. Tanzimatla başlayan değişmeler serisinin bir özelli­ ği de, bazan tutarsızlıklarla, eski ile yeninin yanyana ve birbiri­ ne karşıt olarak durması ile, bazan da biraz ileriye, sonra hayli geriye doğru gidip gelmelerle yürümesidir. Gerek tutarsızlıklar, gerek bir ileri - bir geri gidiş-gelişler bozuk-düzenin gözden ge­ çirdiğimiz yanlarının bazan gizli gizli, bazan başka renkler al­ tında hâlâ direnmekte olmasının sonucudur. Bu bölümde göz­ den geçireceğimiz olayiar karşısında bunların bazılarının hâlâ bugün bile bu direnişi göstermekte olduğunu sezmemek müm­ kün değildir. «Gericilik» dediğimiz olayın kaynakları oradadır, t a r i h t e bozuk-düzen durumuna gelmiş politik kuruluşun yalnız Osmanlı düzeni olduğu sonucunu çıkarmamanız gerekir. Özel­ likle imparatorluklar ve hele uzun ömürlü imparatorluklar he­ men hep böyle bir sonuca varmışlardır. İmparatorluk bir ırklar, milliyetler, dinler, diller, bölgeler, sınıflar kumkumasıdır. Bun­ ları bir tek gücün egemenliği altında tutmak az iş değildir. Bazı imparatorluklar, kurucusunun ya da kurucularının yok olmasiyle dağılıp giderler (Cengiz imparatorluğu gibi). Bazıları uzun ömür­ lü olurlar. (Roma imparatorluğu, Abbasî imparatorluğu, az çok Hindistan Moğol imparatorluğu gibi). Osmanlı imparatorluğu bunların içinde en uzun ömürlü olanlardan biridir. Bozuluş bu düzenlere, en genel biçiminde, siyasal egemenlik gücünün, özel çıkarlar için kullanması ve bunda sınıfsal çıkarlarla birlikte tu252


lucu servet - güç düğümlerinin yaratmasiyle başlar. Egemenlik yerini tutanların ekonomik imkânları kendi özel çıkarlarına kul­ lanmalarını sağlayan eylemlerin meydana gelebilmesi için, dev­ let gücünü kullananların elinde özel çıkarda kullanılabilecek güç, servet ya da servet kaynağı olması ve bunların tekelleşmesi ge­ rekir. O zaman düzen, bir «bozuk-düzen» olur. Osmanlı imparatorluğu örneğine Avrupa'da en yaklaşan örnekler İspanya'daki Habsburg imparatorluğu, daha sonra Rusya'da Çarlık imparatorluğu, Asya'da Moğol imparator­ luğu örnekleridir. Bunlarda genel olarak bozuluşu tutan, des­ tekleyen, direndiren çeşitli güçlerin birlik olmasına karşılık görülebilen biricik baş kaldırma davranışı, silâhlı güçlerden ge­ lir; fakat çok kez tutucu güç tekellerinin onları da ya satın ala­ rak, ya dağıtarak ya da bozarak, sindirerek altettikleri çok gö­ rülmüştür. Böyle olmakla beraber, üretici sınıflar eziledururken, ııyaklanma, eşkiyalık, haydutluk, isyan şeklindeki baş kaldırma­ lar da kronik olarak sürer.

Soru 80 : Düzen bozuluşunun genel görünüşleri nelerdi? Osmanlı yazarları XVII. yüzyıl ortalarında kendini iyice bel­ li eden bu tür değişmeyi «ihtilâl» terimi ile nitelendirirdi. Bu te­ rim Meşrutiyetten sonra «devrim» anlamında kullanılmışsa da, XVII. yüzyıldaki anlamı «bozulma» dır. Osmanlı düşününde «âle­ min nizamı» (düzeni) statiktir; değişmez ve değişmemelidir. De­ ğişmeme iyi, değişme kötüdür; çünkü her değişme (o zamanki deyimi ile «inkılâp») daima kötüye, bozulmaya götürür. Bu dü­ şün, Kâtip Çelebi'nin yazısında gördüğümüz gibi, düzeni aynı /amanda bir takım parçaların bir tertibe göre derecelenmesini, purçaların belli bir orantıya göre dengelenmesini normal koşul olarak görür. Bu tertip bozulursa, parçalar birbirine karışırsa, parçalar arası denge değişirse düzen bozulur. Statik düzenin ayrı parçalarının yerli yerinde ve dengeli oluşunun en göze çarpan belirtisi, toplum sınıflarından ayrı dur­ ması gerektiğine inanılan devlet tabakasının kişilerinin tarım, 253


ticaret ve zenaat alanlarına koymasıdır. Devletin tarım, ticaret ve endüstri üzerine tekeller kurması siyaseti ile yönetilen bir ekonomide, sistemin kendikendine aykırı eğilimlerin, en çok de­ ğişme yolu ile gözükmesi kaçınılamaz bir şeydir. Onuncun devlet adamlarının toplum sınıflarına, toplum sınıflarının devlete gir­ mesinin, «ihtilâl» olayının en önemli nedeni olduğu, Osmanlı­ lardan çok öncesinden beri İslâm-Doğu dünyası düşününde bi­ linen bir şeydir (bu görüşü en son işleyen düşünür İbn-i Haldun olmuştur). Üzerinde durdukları olayın bizim için de önemi büyüktür, çünkü az sonra gözden geçireceğimiz akar-servet birikimi ola­ yının başlattığı kapital birikiminin hem tarımda, hem endüstri­ de kapitalizm - öncesi üretim biçimlerini değiştirme yolunda hiç bir etki yapmıyacak, kapitalist üretim biçimini başlattırarhayacak, fakat aynı zamanda üretim sınıflarının sömürülüşünü yıkımlı bir ölçüde yürütecek bir birikim olması sonucunu yaratan iş­ te bu olmuştur. Düzenin, bozuk-düzen oluşunun ve bozuk-clüzen olarak direnişinin ekonomi dilindeki karşılığı budur. Bu, ka­ faların aydınlanmamasından gelen bir şey değil, sözü edilen türden bir sürecin olumsuz sonucudur. Geleneksel sistemin çözülüşü ile başlayan dönemde eski imtiyazlı politik güç tabakası, ekonomik bir sınıf olmanın yolunu açıyor. Evvelce, toplumsal sınıflardan koparak katılınabilen ve imtiyazlarla çevrili olan yönetici tabaka, şimdi servet ve mül­ kiyet sınıfı niteliğini kazanmaya başlıyor. Bu sınıfın toplumun hangi geleneksel sınıflariyle karışma biçimleri gösterdiğini, bu biçimlerin nasıl iç çelişkilerle dolu olduğunu göreceğiz. Bu ne­ denlerle servet ve para biriktirici sınıf, eski düzenin temellerin­ de hiç bir devrimsel değişme gerçekleştirmezler. Tersine, her anlamı ile tutucu ve parazit bir sınıf olarak toplumu olduğu gibi tutmakla sömürebilirler. Tarım üretiminde, lonca zenaatları üretiminde, ticaret ve faiz kapitali biriktirimlerinde kapitalin üretimde bir biçim değiştiricilik etkisi olabilmesi için eski üretim biçimlerini bozması, on­ ların yerine yeni üretim biçimleri getirmesi, kapitalin kapitalist üretim sistemini yürüten bir sınıf yaratması gerekir. Halbuki 254


XVII. ve XVIII. yüzyıllarda, servet birikimi yapan grupların (pa­ ralı veya topraklı sınıfların) ikisinin de ne içinde bulundukları objektif şartlar, ne de sınıfsal yapıları açısından kapitalist üre­ tim sürecini başlatmaya doğru gitmelerini zorunlayacak koşul­ lar doğmamıştır. Tersine bu sınıflar böyle bir gelişmeye gitme­ den tarım ve endüstri üretimi sınıflarındaki kişileri sömürebilmelerini sağlayan koşullar doğmuştur. Osmanlı düzen bozuklu­ ğunun, bu düzenin ne evrimsel ne de devrimsel bir aşama başaramayışının temeli budur.

Soru 81 : Bunalımın başlattığı «ilk kapital birikimi» süre­ cinin özellikleri nelerdi? Bu genellemeyi açıklamak için, ilk iş olarak Osmanlı taba­ kası ile toplumsal sınıflar karmaşmasının çeşitleri ve niteliği üzerinde duracağız. Enflâsyonun yarattığı akar para bolluğu içinde başta padi­ şahlar olmak üzere Osmanlı tabakasının idare, askerlik, mali­ ye ve idare adamları, geleneksel düzendeki servet edinme metodlarını birer birer çiğneyerek yeni tarz bir servet ve mülkiyet edinme yarışına girdiler. Bunun çeşitli şekillerini görmezden önce, esaslı bir nokta üzerinde, yani, Osmanlı tabakası mensuplarının (bunlar artık azar azar «kapıkulu» olmaktan çıkıyorlar) toplum içinde bir ka­ pital birikimi yapabilmiş kişilerle (yani mültezim, sarraf, dış-ti­ caret mensupları, onların yerli kompradorları ve her çeşit faiz­ ci ile) birleşme olayı üzerinde azıcık durmak gerekir. Servet olarak kapital birikimi, imtiyazların mülkiyet oluşu, bu mülkiyetlerin bir sınıftan başka bir sınıfa transferi, yeni mül­ kiyet biçimlerinin yaratılması gibi yollarla kapitalist oluşumda görülen «ilk kapital birikimi» olayına karşılık olan bu değişme, Osmanlı tarihinde neden toplumsal sınıfların kendilerinden de­ ğil de, tepedeki politik kat insanlarının ekonomik sürece katılı­ şından çıkmıştır ve bunun sonuçları ne olmuştur? Bu sorunun cevabı bize, Batı Avrupa'daki feodalizmden 255


kapitalizme geçişin sürecinin sonucundan farklı, hattâ ona ters bir sonuca varılışının mekanizmasını açıklayacaktır. Büyük bir para dolaşımı, yeni bir servet dağılımı, yer yer açıkça kapital niteliğini kazanan birikimler de olduğu halde, bunun kapitalist üretim sürecini hangi koşullar yüzünden başlatamamış olduğu­ nu, hattâ başlatmamak zorunluğunda olduğunu kavrarsak bun­ dan sonraki aşamada yani Tanzimatta kapitalizme geçmeyi ör­ nek edinerek Türk toplumu ekonomisinin Batı kapitalizminin sö­ mürü hedefi haline gelişinin de ilk yorumunu bulabileceğiz. «Ba­ tılılaşma» sanılan bir işin «batılılaşamama» gibi paradokslu bir sonuç yarattığını, elemek ki, Türkiye'nin «düzeni» kavramı için­ de değil, «düzensizliği» kavramı içinde anlamamız gerekecektir. Osmanlı tarihinde ilk kapital birikimi dediğimiz süreç, ka­ pitalist gelişimi gerçekleştirmek için gerekli temel koşulların hemen hemen hiç birinin bulunmayışı ile geçen, bu koşulların çıkmasını önleyen bir süreç olarak başlamıştır. Batıdaki kapi­ talist gelişmeyi sağlayan koşullardan biri olan taırmsal üretici­ nin üretim araçlarından yoksunlaştırılması olayının hemen aynı olan bir koşul var olduğu halde bu, Osmanlı tarihinde endüstri­ de kapitalist üretime geçişe hiç bir etki yapmayan bir koşul ola­ rak kalmıştır. Demek ki, bir ekonomide birdenbire büyük bir para dolaşı­ mının gelmesi, ve orada paranın kapital çeşitleri haline gelme­ si, bu kapital çeşitlerinin kapitalist üretim sistemine geçişi sağ­ layacak güce gelmiş olması demek değildir. Nakit halinde ser­ vet birikimi ve onun diğer servet biçimlerine kıyasla daha önem­ li sayılması, kapitalizmin gelişinden önceki tarihte görülmüş bir şeydir; fakat bunun görüldüğü eski çağlarda, orta çağlarda özellikle İslâm dünyasında kapitalist bir üretim biçimi gerçek-ı leşmesi olmamıştır. Osmanlı tarihinde de böyledir. Ancak, on­ daki gerçekleşmeyiş şimdi Osmanlı devletinin iyice bağlı oldu­ ğu Batı Avrupa ekonomisindeki kapitalizm gerçekleşmesi aşa­ masına rastlar; bu bakımdan geçmişteki misallerden farklı bir misal olduğunu hatırımızda tutmamız gerekir. Nedir bu farklılığı yaratan baş etken? Osmanlı tarihinde ilk kapital birikimi sürecinin, kapitalist üretim sistemine geçişi 256


başlatacak etkiyi yapamayacak şekilde oluşu, iç ve dış kapitü­ lasyon siyasetlerinin gerektirdiği (niçin gerektirdiğini şim­ diye kadar anlamış bulunuyoruz) imtiyaz ve tekel usullerinin dirençle, hiç değişmeden devam etmiş olması sonucudur. Ka­ pital biriktirici sınıf (veya sınıflar koalisyonu) çıkarları uğruna bunları değiştirmeye çalışmadığı gibi, üstelik onlar sayesinde varlığını sağlayabilmiş ve sürdürebilmiştir. İşte son iç-çelişki buradadır. Kapitalist üretim biçimine geçişte, servet kapmak (kapital biriktirmek) işinin başlıca yolu toplum sınıflarının sömürülüşünden doğacak gelirleri hazine adına toparlama imtiyazını elde etmekti. Piyasa genişlemesi, ithalât ve ihracatın artması, na­ kit dolaşımı ve akar servetin dolaşımının hızlanması gibi koşul­ lar köylüyü ve zenaatçıyı doğrudan doğruya etkilediği halde, ti­ caret ve faiz kapitali ve yer yer görülen sahte özel toprak mül­ kiyeti birikimi bu iki sınıfı geleneksel üretim sistemleri yerine kapitalist sistemi getirme yolunda hiç bir etki yapmayacak du­ ruma koymuştur. Böyle bir etkinin biraz gerçekleşmiş olduğu bölgelerin, Os­ manlı devletinden ayrılma savaşına girmesi bize gösteriyor ki kapital birikiminin, devrimci bir rol oynamak yerine tutucu bir rol oynamasının baş nedeni bu birikimin devlet gücü ve siyasal nüfuz ile birlikte yürümesicir. Güç. ve nüfuz unsurlarının faiz, t i ­ caret, endüstri ve tarım kapitallerinde birikimlere katılması ve­ ya bunları kontrolü altına alması, bu alanlarda ilk birikimlerin üretim biçimleri üzerinde değiştirici bir rolü olmamasını sağla­ mıştır. Bu yargılar çok genel ve çok soyut. Bunların tarihteki olay­ larla kanıtlarını somut olarak görmemiz gerekir. Onuncun bu bölümdeki tartışmayı (a) servet birikim biçimleri ve yolları, (b) bunların faiz ve ticaret kapitali kesimindeki görünüşleri, (c) ta­ nın üreticisinin sömürülüşünün, toprak mülkiyeti biçiminin de­ ğişmesi konuları etrafında yoğunlaştıracağım. Amacımız, kapi­ tal birikimi hareketlerinin, toplumsal ekonomi üzerine büyük bir parazit şebekesi olma niteliğinde olan, ekonomiyi yeni bir bi­ çime doğru itici olmaktan çok onu olduğu yerde çürüten, pa257


razitliğini bunu sağladığı ölçüde sürdüren bir sınıflaşma süreci olduğunu görmektir. Devlet adamı, mültezim, sarraf, ayan ve derebeyine kadar birbirlerine aykırı ve çatışan tipler olurlarsa olsunlar, toplumsal sınıfların sömürülüşünden elde edilen ser­ vetleri biriktirişleri, bu kişileri üretim devrimi yapacak kişiler de­ ğil, eski sistemin varlığını kendi varlıklarının bir koşulu olarak tutan bir tutucular koalisyonu yapmıştır. Şu halde, geleneksel düzenin ekonomik temellerini sürdür­ me işini, çıkarları birbirini tutan ve tamamlayan bir sınıf olarak değil, birbirlerine karşıt ve birbirlerine çatışık güçler olarak na­ sıl yaptıklarını da görmemiz gerekir. «Devletli» zenginliği, tüc­ car kapitali, faiz kapitali, komprador kapitali, ayan kapitali ve derebeyi toprak mülkiyeti gibi kapital birikimleri bir yandan top­ lumu kemirirken, aynı zamanda birbirini de yiyen güçler olarak bütün XVIII. yüzyıl ile XIX. yüzyılın ilk çeyreğinin tarihini doldu­ rur. Tüm sonuç, Osmanlı devletinin idaresi altındaki Türk toplu­ munun çırçıplak kapitalist uygarlığın önüne serilmesi olmuştur. Osmanlı bozuk-düzeni, saydığım zümrelere toplumun iç kaynak­ larını böyle bir didişme içinde sömürttükten, ekonomik bir ge­ lişme başarmada iflâs ettikten sonra, işin geri kalanını tamam­ lamak için en sonunda dış kapitale baş vurmuştur. İç-kapitülasyonlar sömürüsünün iç çelişikliklerinin vardığı karşılıklı tüketiş işi bittikten sonra, dış kapitülasyonların olgun­ laştırdığı ortamda yabancı kapitale ideal bir çevre hazırlanmış oldu. Ancak, kapital birikimi nerelerde geleneksel üretim biçimi­ ni aşındırıp kapitalistçe üretim süreci başlatabilmişse o bölgeler birer birer Osmanlı hegemonisinden ayrılmıştır. Yunanistan'ın, Balkanların, Mısır'ın ve Suriye'nin tüm ya da yarı, politik ya da ekonomik bağımsızlıkları böylece başlamıştır. (Bunların çoğu da. Batı kapitalizminin etkisi dışında kalamamıştır). Soru 82 : Egemen sınıfın servet idi?

biriktiriminin niteliği ne

XVI. yüzyıl başından sonra Osmanlı egemen tabakasının muazzam bir servet yığmış olduğuna hiç kuşku yoktur. Bu ser258


vetlerin ekonomik açıdan hiç bir değeri ve rolü olmadığını, ter­ sine bu kadar büyük bir servetin bu kadar dar ve ekonomik üretimcilikten uzak bir sınıfın iradesine sıkışmış ve yığılmış olması­ nın toplumsal sınıfların ekonomik gelişmesine değil, daralması­ na ve fakirleşmesine yol açtığını servetlerin ne biçimlerde kul­ lanıldığına bakarak görebiliriz. Bu servet birikiminin en başta gelen örneği padişah serve­ tidir. Padişah serveti aslında savaş ve fetih kazançları, ve fetih­ ler için kullanılan bir fon iken enflasyon döneminden sonra bir siyasal güç ve toplumu tutma fonu oldu. Bu fon sayesindedir ki Osmanlı tahtı XVII. yüzyılın başından beri sallantılı bir taht haline gelmişken başkentte olsun, taşrada olsun hiç bir güç onu yerinden oynatamamıştır. Maddî anlamda sarsamadıktan başka manevî, korkutucu veya saydırıcı gücünü de sarsamamıştır. XVI. yüzyılda en güçlü Celâlî reisleri, XVIII. yüzyılda en güçlü derebeyler bile bunu başaramamıştır. Evvelce anlattığım saray citadelinde merkezleşen bu güç, biri manevî, diğeri maddî iki hazineye dayanıyordu: birinin yeri «Hırka-i Saadet», ötekinin yeri «enderun hazinesi» dir. Biri hali­ felik gücünün, öteki saltanat gücünün temelidir. Padişahların çoğunluğu bu iki gücü büyük bir titizlik ve hasislik içinde tut­ muşlardır. II. Osman ve III. Selim gibi talihsizleri, İbrahim ve Mustafa gibi kaçıkları müstesna, padişahların hiç biri halifeliğe liyakatsizlikle veya müsriflikle suçlandırılamamıştır. Osmanlı padişahlarının, birkaçı müstesna, hemen hepsi hasis, çok tu­ tumlu, servete düşkün kimseler olarak tanınmıştır. Bazıları, baş­ ta bu işin de başlatıcısı III. Murat olmak üzere, hediye ve rüş­ vete de düşkündüler. Lüks ve israf meraklısı olan birkaç tane­ si, kısa süre sonra «deli» diye hal'edilmiştir. Lüks ve israf düş­ künlüğü, bunların geleneğine o kadar aykırı idi ki sadece bu, bir padişahın «deli» olduğuna delil olabiliyordu. Osmanlı hü­ kümdarlarının servet düşkünlüğü, hasislik ve dinî püritanism gibi özelliklerinin en son örneğini yüzyıllar sonra II. Abdülhamit vermiştir. Uzun süre tahtında kalışında bunun rolü olmuştur. Fakat birçok Batı hükümdarlarından farklı olarak, Osmanlı hükümdarları, üstünde oturdukları servetleri ekonomik teşeb259


büslere yatırma yoluna gitmemişlerdir. Sadece cami, su yolu, medrese, sebil, çeşme, kütüphane, imarethane, Mekke ve Me­ dine vesair yerlerdeki kutsal yerlere değerli eşya veya tamir gi­ bi hayır ve hasenatla ilgili vakıflara servet yatırmışlardır. O halde padişahlar neden o kadar servete ve altına düş­ kündüler? İki şey için: (a) savaş ve fetih, (b) tahta çıkmak ve çıktıktan sonra orada oturabilmek için. Biz resmiyette, padişah­ lığı veraset usulüne göre ve «hal ve akd» ehlinin biati ile elde edilen bir şey sanırız. Padişahlık, ekonomik bunalım dönemin­ den sonra ancak büyük bir servetle alınabilecek bir makam ol­ du. Tahta çıkmak ve orada oturmak kapıkulları ile ulemanın onaylamasına bağlıdır. Bunun ise fiyatı çok yüksektir. Hem de nakit para ile ödenecek bir fiyattır. Bir padişahın tahta çıktığı zaman kullarına ilâve bir maaş bahşiş vermesi II. Bayezit zamanında başlamış, giderek bir ge­ lenek olmuştu. Fakat III. Murat'tan sonra bu sadece bir bahşiş, bir hediye, bir jest olmaktan çıktı. Siyasal alış-veriş ve pazar­ lık işi oldu. III. Murat iç hazineden 110 kese altın (yani 1,100,000 duka altın) çekerek yerine oturabildi. Böyle bir padişah Osman­ lı tahtına bugünkü değerle 3 milyon dolara yakın bir fiydtla mal oluyor demektir. 1595 te III. Mehmet padişah olunca müjdeyi getiren ağaya 20,000 flori bahşiş vermiş. Bu, galiba bugünün 50 bin doları kadar bir şeydir. Yüksek rütbeli kullara verilen bahşişlerden başka yalnız yeniçerilere 660,000 altın dağıtıldı. 1617 de I. Mustafa 300 milyon akçe yani 1 milyon duka ile padi­ şah olabildi. Akçelerin değeri düşüyor, buna karşılık padişahla­ rın maliyeti yükseliyor. 2,5 milyon dolara mal olan bu padişah 3-4 gün sonra hal'edilince (1618 de) oğlu II. Osman bu defa 3,000 yük akçeye mal oldu. İlk üç ay içinde de 6 milyon altın du­ ka yani 15 milyon dolardan fazla bir para atiye harcandı. Yine de lüzumundan fazla çoğalmış askerler bundan memnun değildi, çünkü bu kadar para dağıtılınca kişilerin dişinin kovuğuna fazla bir şey girmiyordu. Bu nedenlerle her padişah iç hazineye sımsıkı yapışırdı. Bu­ rası padişahlığın rezerv bankası veya savaş yatırımcılığının merkez bankası gibi bir yerdir. Esas muhtevas altındır. Altın 1

260


olarak gelirlerin coğu oraya gidiyordu. Gerçi bunlar reayadan gelme değil; savaş entrepreneur'lüğünün gelirleridir. Mısır'dan, Bağdat'tan, Venedik'ten, Raguza'dan, Viyana'dan, Eflâk ve Buğdan'dan, Kıbrıs'tan gelen gelirler, fetihlerde elde edilen ha­ zineler ve ganimetlerin beşte biri, altın eşya, taht ve mücevher­ ler, gerçi doğrudan doğruya toplumun sömürülüşünden gelen gelirlerden doğmuyordu. Fakat, bilirsiniz ki toplum, padişahlığın siyasal gücünün sağlanabilmesi için gerekli olan dış-ticaret si­ yaseti yolu ile hâsıl olan açık yüzünden dışarıya, hacmi hakkın­ da bir fikir edinmiş bulunduğumuz muazzam bir servet ödüyor­ du. Bu servet, dolaylı olarak gene toplumdan geliyordu demek­ tir. Bazı padişahların fethedilmiş toprakların kaybı karşısında, halkın haline bakmadan, buraları tekrar elde etmek için savaş diye tutturması, bu hazineye artık gelmiyecek olan gelirleri ye­ niden sağlamak içindi. Bu, «gaza», «cihat» gibi çekici sözlerle kutsallaştırılırdı. Tarihçiler bu tutumdaki padişahların en sıkıla­ rından olan III. Mustafa'nın yıllarca süren bir hazine biriktiriminden sonra Rusya'ya karşı savaş açarak, olmadık felâketlere ve ekonomik yıkımlara yol açışını haklı olarak eleştirirler. Bu savaş sonucunda, biriktirilen servet mahvedildikten başka, Kırım'ın kesin olarak kaybedilmesinden, donanmanın yakılmasından ve hepsinin üstünde Anadolu tarım ekonomisinin bir daha belini doğrultamayacak şekilde vergiler altında ezilmesinden yakınır­ lar. Padişahlar tahta milyonlar pahasına oturmakla beraber başka yerlerdeki birçok hükümdarların yaptığı gibi bu masraf­ larını çıkaracak şekilde tahtı kullanmanın yolunu keşfettiler. Tahtta oturdukları sürece verdiklerini geri almanın çeşitli yol­ larını buldular ve hâkim tabaka içinde karşılıklı bir soyma ve soyulma oyunu bunlarla başladı. Bu yolların birincisini görmüş bulunuyoruz: rüşvet. XVIII. yüzyıl başından itibaren birçok padişahlar açıkça rüşvet bek­ lemeye ve verileni de kabul etmeye başladılar. İkinci usul bu­ nun tamamlayıcısıdır: mansıp ve makamları satmak. Bu da Av­ rupa'da ve başka çok yerde hükümdarların kullandığı usuller261


den biridir. Hükümdarların bir alay yeni yeni makamlar ihdas etmesi sonucunda, XVII. yüzyıl sonlarında o bölük bölük vezir sürüsü meydana geldi. Yeni ihdas edilen makamları, büyük pa­ ralar ödeyerek elde etme peşinde koşan kıyamet kadar adam vardı. En yüksek fiyatı kim verirse mansıbı o aldı. Bunun ar­ kasından, padişahlar yine onun tamamlayıcısı olan bir usul da­ ha buldular: azil usulü. Osmanlı azli, bizim bugün bildiğimiz azil değildir. Bugün biri azledildi mi devlet memurluğundan çıkarıl­ dı demektir. Halbuki Osmanlılarda mazullük de bir makamdır. Mevki sayısı ile mevkie istekli sayısı arasında büyük bir denksizlik olunca mevkilerin alınışı sıraya konur. Mevkiin parası mu­ kabilinde bir kişiye bir makamı bir defa vermektense sıraya koymak mümkündür. Bir makamı alan dört ay sonra azledilir, onun yerine makamın rüşvetini ödeyen bir başkası yollanır. Az­ ledilen adama da daha aşağı bir maaş veya bir «arpalık» veri­ lir, bekletilir. Bu muameleler de padişahların gelir kaynağı ol­ du. «Mazul» zat gittiği yerde sırasını bekler, yahut da başkent­ teki kliğinin mensupları vasıtasiyle başka birini bir iftira vesaire ile azlettirip onun yerini kapmaya, bunun için de yeniden rüşvet vermeye razı olur, çünkü o da gittiği yerde bunu kârı ile çıkara­ caktır. (*)

Soru 83 : Yönetici tabakanın servet biriktirimi neden pa­ razit niteliğinde idi? Bu halin anlamı şudur: toplumun tepesinde, şair Veysînin sözünü ettiği bölük bölük kişilerden mürekkep muazzam bir pa­ razit kitlesi yaşıyor; yalnız yaşamıyor, bir çeşit yatırım yapıyor ve karşılığında servet ediniyor. Ödenen paraların getireceği bir kâr olmasa kimse ne padişahın mansıplarına dönüp bakar, ne de mazul olup vilâyetten vilâyete dolaşmak zahmetine katlanır­ dı. Mansıp sahipliği bir servet edinme, kapital birikimi meka(*) V o l t a i r e ' i n C a n d i d e ' i n i okumuşsanız hatırlayacaksınız, o r a ­ da, galiba Gelibolu kıyılarının önünde, mazuliyete giden paşaları taşıyan gemilerle, m a z u l i y e t t e n gelen paşaları getiren g e m i l e r i n g i ­ d i p gelişlerini a n l a t a r a k eğlenir.

262


nizması olmuştur. Bu, despotik rejimlerde para dolaşımı başla­ dığı zaman görülen bir kapital birikimi mekanizmasıdır. Para ile alınan mansıpların gelirleri hakkında tarihçilerin verdiği rakamlar baş döndürücüdür. Buraya sadrazamların, sü­ rü halinde taşraya dağılan vezirlerin gelir ve kazançlarına dair rakamlar koyarak okuyucuyu yormak istemem; fakat öyle tah­ min ederim ki padişahların sattığı makamlarla elde edilen sö­ mürme imkânlarının bu tabakaya getirdiği servet gelirinin bütün olarak toplamı, padişahların gelirinin üstünde idi. Padişahın, hiç olmazsa, serveti bir merkezde toplamış olmasına karşılık, bu tabaka bunu daha az ölçüde yapıyor ve servet daha çok ki­ şiler elinde dağılıyordu. Büyük bir servet de onların maiyetlerindeki geniş bir parazit kitlesinin tüketimine gidiyordu. Böyle bir servet birikimi, dağılımı ve tüketimi, toplum sınıf­ larının ekonomisine dolaylı yoldan etki yaptığı için, devlet ta­ bakasındaki bu siyasa borsasındaki muamelelerin ekonomik sonuçları olmadığını sanmamalıyız. Çünkü savaş yapmak (şim­ di sırf toprak fethetmek amaciyle değilse bile, toprakları kay­ betmemek için hemen hiç durmadan savaş yapmak) zorunda olan padişahlar, zaten çökmüş ve kalp para istilâsı ile karşıla­ şan hazineleriyle bu işleri yapmaya kalktıkları zaman bu «sefer-i hümayun» ların «parasını» ödeyen toplum sınıfları değil midir? Yukarı tabakadaki siyasa borsasının etkileri, toplum sı­ nıflarının omuzlarına yeni yeni vergilerle kendini gösterirdi. Bunun diğer bir sonucu, devlet denen tabakadaki kişilerin birbirlerini yercesine sürekli bir çekişme, aldatma, birbirlerini mahvetme biçiminde gözüken korkunç bir orji içinde bulunma­ larıdır. Vezirler, padişahlardan korkuyor, ama padişahların da onlardan ödü kopuyor. Bundan ötürüdür ki III. Selim gibi naze­ nin huylu padişahlar, vezirlere «hatt-ı hümayun» lar çıkarıp yal­ varıyorlar. Ama öyleleri bile gerekirse padişahın sonsuz gücünü kullanacağını hatırlatıyor. Hâlâ «âlem bana emanettir» inancın­ da olan bu zavallı padişahın bir fermanındaki şu satırları okuya­ lım: «Zulüm bolluğundan âlem harap oldu. Reayada takat kal­ madı. Bunlar, işlerin emin kişiler eline verilmemesindendir. Biz­ den önce gelen sultanlar ve devlet adamları bir düzen kurmuş263


lardı. Biz onların düzenini yıkıyoruz. Dünyc, siyaset (yani hü­ kümdarların idam etme hakkı) ve adalet ile düzen bulur. Bugün devletimin iki düşmana seferi var. Cülûs-ü hümayunum henüz oldu. İşlerin başından ve sonundan haberim yoktur. Devletimin hali nicedir, bana bildiriniz. Bu âlem bana emanettir. Bugünden sonra, rüşvet alır, zulüm ederseniz veya yapanları bilir de sak­ larsanız, vallahi kıyarım ve siyaset ederim.» Daha celalli padişahların zamanında bile sökmeyen bu gibi korkutmalara rağmen devam eden bu servet birikimi, savaş ekonomisine yatırılacak kapital olamadıktan başka, özel taşınır ve taşınmaz mülkiyet serveti de olamamıştır. Bu servetlerin ço­ ğu bu parazit sınıfın elinde değerli taşlara yatırılır, çok defa saklanır ve gömülür, ya da sandıklarda yatardı. Padişah ve kendi adamları arasındaki servet savaşında, hükümdarın elin­ deki «siyaset etme» hakkı sayesinde bunlar zaman zaman or­ taya çıkarılır ve hazineye dönerdi. Müsadere ve idamların çoğu (arada haksızlığa ve zulme uğrayanlar da var) böyle bir sisteme göre haklı, meşru olarak yapılır ve görülürdü. «Netayic-il-vukuat» yazarı Mustafa Nuri paşa, müsadere usulünün «meşru» servetlere de teşmil edildi­ ğini söylerse de, böyle bir sistemde «meşru» servet çok söz götürücü bir terimdir. Tarihçilerin kaydettiği «irtikâp» denilen eylem, iltizam işleri gibi muameleler üzerine iş adamlariyle beraberlik kurulması olayı ile başlar. Bunun, en eski bir örneğini Yahudi sermayecilerle kurulu ilişkiler dolayısiyle vermiştim. Bu çeşit kişilerden olan Esther Kyra'nın vahşice parçalanarak ser­ vetinin müsaderesi, padişah «siyaset» i ile değil, ulûfeli sipahi­ lerin bir isyanında olmuştur. Gümrük iltizamı işlerinin içinde olan bu kadının ölümünden sonra 50 milyon akçeye varan (bu­ günün bir milyon dolarına yakın) nakit serveti çıkmıştı. Tarih yazarı Selânikî'nin dediğine göre, ayrıca 42 yerde mülk olarak ve transit mal olarak yatırılmış serveti vardı. Müsadere edilen servetlerin hacminden, çıkar gruplariyle işbirliği yoluyla ya da doğrudan doğruya makam ve mansıp sahipliğini sömürü aracı olarak kullanmakla edinilen kazançla264


nn hacmi hakkında bir fikir edinebiliriz. XVIII. yüzyılda müsade­ reler doğrudan doğruya padişah tarafından kapıkulluğu kanu­ nuna aykırı hareketleri cezalandırmak için, kapıkullarının efen­ disi olmak hakkına dayanılarak, yapılan eylemler olmaktan ziya­ de (ki bu, en sık sadrazamlara uygulanan bir cezalandırma idi) çok kez padişahın veya sarayın bilgisi altında geçen gasp, soyma, rüşvet ve ihtikâr yollariyle kazanılan servetlerin, yeni­ çeri isyanlarının baskıları karşısında tahtı kurtarmak uğruna kurban verme şeklinde oluyordu. Bu gibilerin listesinin başında en sık rastlananlar da defterdarlardır. Yanılmıyorsam ikinci sı­ rada sadrazamlar veya kethüdaları gelir. Üçüncü sırada Mısır, Budin, Vidin, Bosna, Halep, Şam, Bağdat, Kıbrıs gibi yerlerde valilik veya muhassıllık yapmış paşalar gelir. Tarih sayfaların­ da sık sık şöyle tasvirlere rastlarsınız: «filan defterdar paşaya malını (yani devlet gelirlerinden zimmetinde oicın parayı) söy­ letmek için Yedikulede işkence yapıldı. Gizli veya saklı her ne­ ye malikse hepsi alındığı halde mal mütalebe olundukta, gayri bir akçem kalmadı diyordu. İşkenceler sonunda her birinde yir­ mi beşer binden 50,000 altın bulunan iki sandığı bulundu. Evinin bir tarafında gömülü 100 kese akçe parası çıktı. Emanette 80 kesesi olduğu öğrenildi.» Veya şöyle: «filân defterdarlığında mal-i Karuna sahip olmuştu. Filân olayında askerin baskısı ile azledildi ve malının müsaderesine hüküm çıktı. Malının (para­ sının) nerede saklı olduğunu söylemediğinden bedenine demir levhalar üstünde kızdırılmış demirler batırıldı. Böylece maiı söy­ letilmiş ve mirîye alınmışsa da işkence sonunda öldü.» Bir yeni­ çeri ağası Akıntıburnunda kendine saray yaptıracak kadar zen­ gin olmuş. İsyan eden yeniçeriler: «bire sefih oğlan, mülûkâne saraylar ve padişahane yalılar yaptırmak senin gibi bir kul oğ­ luna ne lâyık?» diyerek vücudunu parça parça edip Et meyda­ nında ağaca asmışlar. Çerkeş köleliğinden Sadrazam Kethüdalığına (başbakan yardımcılığına) gelen birinin valilik yaptığı yer­ lerde edindiği servet arasında 95,000 filori altını, 800 kese kuru­ şu (bizim bugünkü kuruş değil, en aşağı bir dolar; bir kese 500 265


kuruştur), iki sandık mücevheri, 200 kese akçe değerinde iki kı­ lıcı, «hayret verecek kadar kesir eşya, kürkler, hazinede bile bu­ lunmaz nevadır» çıkmış. «Lâle Devri» nin meşhur sadrazamı ib­ rahim Paşa, müsrif olduğundan, terekesinden yalnız 2400 kese çıkmış; fakat kethüdası olan paşanın 23,390 kese gömülü ser­ veti çıkmış. Tanzimat döneminde bunu yazan tarihçi, «şimdiki hesapla 1,5 milyon altın lira» diye hesaplayarak kanun bir sefere yetecek bir para olduğunu söyler. Servet edinmede ve yığmada ulema da çok faaldi. Bunlar­ dan «duagûluk» (dua okuyuculuk) adlı bir saray mansıbının, günde başlıca gümrük mukataalarından gelen 1000 akçe geliri vardı. Kıbrıs'ta Lefkoşe zeameti de bu makamı işgal eden Şeyh Salim'e verilmişti. Servet yapıcı hocaların en başında tarihte Cinci Hoca diye bilinen bir padişah üfürükçüsü gelir. Adamın servetinin şühreti afaki tutmuştu. Yüksek rütbeli ulemanın ve şeyhülislâmların hepsi zengindi ve faizcilikten fırın işletmeye kadar çeşitli ticaret alanlarına yatırılmış paraları vardı, çünkü bunlar kapıkulları kadar müsadere tehlikesi altında değillerdi. Prof. Ö. L. Barkan'ın yaptığı bir araştırmada gösterdiği gibi, vakıflara hasredilen gelir kaynakları bazen sadece faizle işleti­ len paralardı. Yalnız Bursa'da, âmme vakıfları idaresinde, gayri menkullerden başka faizle işletilmek üzere 3,5 milyon akçeye yakın vakfedilmiş para vardı. 1580 de, yani fiyat devriminin baş­ ladığı dönemde, böyle vakıfların sayısı 14,5 defa artmış. Barkan, vakıf olarak tamamiyle faizle işletilen paraları yatıranların ço­ ğunun kadı, müderris, seyyid ve askerî sınıf mensupları oldu­ ğunu bildiriyor. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, devlet tabakasında toplum sınıflarına kıyasla çok dar bir grubun elinde büyük ölçüde bir servet birikimi ve yoğunlaşması vardı. Bu servetler, toplum sınıflarındaki kişilerle birlik olarak elde edilmekle beraber, kapi­ tal niteliği alamadan ölü servetler olarak kalıyor ve çok kere de gayri menkullere bile yatırılamayan servetler oluyordu. Bazı ik­ tisatçılar, böyle servet sahipleri arasında din adamlarından olanların bulunuşuna bakarak «din veya sihir yolu ile servet edinme» çeşidinden söz ederler. Gerçekte, servet sihir veya 266


kerametle elde edilmez; sihir ve keramet sahipliği sadece güç ve nüfuz elde etme aracıdır. Cinci Hoca veya Şeyh Salim ile Defterdarın servet edinişi arasında bir fark yoktur. (*)

Soru 84 : Kapital birikiminde güç - servet karışımının so­ nuçları neler oldu? Hangi sınıflarla ne gibi işlemlerle iigili olarak bu servetler elde ediliyordu? Mansıp gelirleri ve malikâne faizleriyle, muka­ taa iltizamı işleriyle, fiskal eylemlerle yani vergi toplama, güm­ rük, tuzla, ihtisap, darphane mukataacılıkları veya eminlikleriyle, mültezimlik ve faizcilikle. Mansıp gelirlerini anlattım. Malikâne faiz gelirlerini de kıs­ men anlatmıştım. XVIII. yüzyıl başından itibaren bütün «Mema­ lik-i Mahrusa» da boşalan mukataalar yani timarlı sipahisine verilmeyip de iltizama verilen ve şimdi mukataa sayılan mirî ti­ marlar «malikâne» olarak verilmeye başlandı. Yani bir timar ve­ ya zeametin gelirini ömrü boyunca alma karşılığı olarak bu hak­ kı alan kişi, takdir edilmiş ve «muaccele» denen bir parayı pe­ şin vererek alıyor. (Bu muaccele miktarı 8 - 10 yıllığın gelir ye­ kûnu). Bunlar bu yerin gelirlerine kendi mülkleri gibi tasarruf edi­ yorlardı. Gerçekte ise, çoğu bu gelirleri faizle işletiyordu. Yani faizle birine kiralıyorlar, o da başka birisine kiralıyordu. Bu adam gelirleri asıl toplayan adam olduğundan yine bir mülte­ zimdir. Demek ki mültezim, vergi mükellefi ile hazine arasında kalmış tek kişi değil; arada iki üç faizci vardır. Asıl malikâne mutasarrıfı tımarın vergi gelirini değil, onun faizlerini alır. Tabiî arada faiz ödeyenlerin faiz nisbetine göre halktan vergiyi top­ layan mültezim de halkı sıkıştıracaktır. (*) Simyacılıkla yapılan sahtekârlıklar varsa da bu toplumu sömürmeye çevrili bir eylem olmaktan ziyade servet edinenleri do­ landırmaya çevrili bir eylemdir. E n meşhur örneği X V I I I . yüzyılda kalp paraları altın yapma iddiasiyle Mağrepli bir simyacının E r ­ meni bankerlerini dolandırmasıdır.

267


Bu usul her halde iltizamla geçinen ağaları mutazarrır edi­ yordu. Bunlar, daha büyük servet sahibi (daha çok nüfuz kulla­ nan) kişilere faiz ödeyeceklerdi. Fakat onlarla mücadele ede­ meyeceklerinden kazançlarını halktan çıkarmaya bakıyorlardı. Vali ve kadılar da bundan şikâyetçiydi. Çünkü malikâne sahiprının gelirleri, ticaret işlerinin gelirleri üzerinde, yani ihtisap, gümrük, alkollü içkiler, kahve, tütün mukataalarında da uygu­ lanıyordu. Bunların da bir kısmı «malikâne olarak» veriliyordu. Şu halde malikâne işi de, iltizam ve faizcilik karması olan bir iştir. Aynı şey yalnız toprak gelirleri mukataalarında değil, diğer mukataalarda da yani tuzia, maden gibi tabiat kaynakla­ rının gelirleri, ticaret işlerinin gelirleri üzerinde, yani ihtisap, gümrük, alkollü içkiler, kahve, tütün mukataalarında da uygu­ lanıyordu. Bunların da bir kısmı «malikâne olarak» veriliyordu. iltizam, bir devlet gelirini, toptan ve peşin ödenen bir para karşılığı olarak, toplama hakkını satın almak demektir. Bu hak­ kı satm alanın ödediği miktarla, toplayacağı miktar arasındaki fark mültezimin «kâr» ıdır. İltizamla malikâne arasındaki fark birincinin bir veya iki yıllık verilmesi, diğerinin ömür boyun­ ca verilmesidir. Tabiî ikincide ödenen peşin (yani muaccele) çok daha yüksektir. Buna karşılık ömür boyunca hâsıl olacak kâr da çok yüksektir. Bu yüzden malikâne sahibi (ki tarımsal üretimle hiç ilgili bir adam değildir) elde ettiği bu hak-serveti faizle işletebilirdi. Genel olarak, iltizamda beklenen şey, iltizamı alanın üre­ tim verimliliğinde çıkarı olacağı düşüncesiyle, eski timar beyin­ den daha fazla üretimi teşvik edecek bir unsur olacağı idi. Hal­ buki dünyanın hiç bir yerinde bu olmuş bir şey değildir. İltizam­ cı iltizam aldığı yerle ancak çok kısa bir süre ilgilidir. İlk ağızda verdiğini, kârını, ve faizini çıkarmaya bakar. Üretim verimliliğini arttırma ödevi köylüye düşer. Malikâne usulünü, iltizamın bu kaptıkaçtıcılığına çare ola­ rak düşünmüşlerdi. Bir timar veya zeamet, birisine ömrü boyun­ ca gelir kaynağı olan bir malikâne olarak verilirse üretimle ve onun verimliliğinin artışı ile ilgilenecek sanılırdı. Halbuki bu 268


gerçekleşmediği gibi, üstelik yine vergilerin toplanması mülte­ zime kalıyor; mültezim mükelleften arada fuzulî olarak ödenen faizleri de çıkarıyordu. Demek ki köylü yalnız devlete vergi öde­ miyor, faizcilere faiz ödüyor. Ayrıca, bu malikânelerin gelirleri kuruş üzerinden hesap­ lanırdı. Fakat kuruşun değeri düştüğünden hazineye giden pa­ ra değerce hiç kabilindendi. Daha evvel gördüğümüz gibi, mukataacılar kalp para ile ödemeyi kabul etmeye hazineyi zorla­ mışlardı. Mültezimler, ayn halinde topladıkları gelirleri, pahalı fiyata satmakla ayrıca arada bir kâr sağlarlardı. Cevdet Paşa­ nın bildirdiğine göre, malikâne mukataaları sağlam, kazancı çok, gelirleri daima «terakki» eder halde olduğundan devlet ri­ cali kendilerine, ailelerine ve evlâtlarına en çok bu malikâne­ lerden sağlarlardı. Bazıları, padişah izni alarak, bunları vakfa çevirmekle gelirin geleceğini daha da sağlama bağlıyorlar, fa­ kat bunu yapmakla bunların geliri hazine için artık kaybedilmiş bir gelir oluyordu. En nüfuzlu kişiler bu malikâne sahipleri idi­ ler. Zaman zaman bunların nüfuzlarının kırıldığı oldu mu, hazi­ ne derhal bunları iltizam mukataasına çevirmeye bakardı. Ticaret ve zenaat alanlarında nüfuz-servet birliği ile mey­ dana gelen kapital birikimi şekillerinden en önemli iki kaynak, ihtikâr ile kaçakçılıktır. Birincisi, çeşitli bölgeler arasındaki fi­ yat farklarından, ikincisi iç fiyadarla yabancı ülkelerdeki fiyat­ lar arasındaki farklardan doğar. Biri ihtisap ve narh tüzükleri ile, diğeri bazı ham maddelerle zahire ihracı yasağı mevzuatiyle karşılanır. Tarihçiler, devlet tabakasına mensup kişilerin mevkiin sağ­ ladığı nüfuz veya güç aracı ile bu gibi işlerde servet sağladık­ larını yazarlar. Saray ağaları içinde, yabancı memleketlere ka­ çak zahire ticaretini idare eden kişiler vardı (en meşhuru beyaz haremağası Gazanfer Ağa). Bu tabakanın daha aşağı basama­ ğında bulunan yeniçeriler de, kendi güçleri ölçüsünde, kaçakçı­ lık işinden bir pay çıkarıyorlardı. Yemiş iskelesinde «Çardak» denen yerde «56 lar» denen bir yeniçeri çetesi, kaçak zahire ve erzak gemilerine ortalarının nişanını vururlar, sağladıkları himaye karşılığında temettüden bir pay alırlardı. Tarih yazarı 269


Selânikî: «Yeniçeri, sipah, silâhtar ve topçunun zenaat ve tica­ rette sermaye sahibi olduğunu; hiç biri kendiliğinden kazanma­ ya ve kâra muktedir olmadıklarından kaçakçılarla, tefecilerle birlik olup kâr paylaştıklarını» söyler. ! Prof. Ö. L. Barkan'ın «tereke defterleri» üzerindeki önemli araştırması, tarihçilerin yazdıklarını tekit eden sonuçlar göster­ miştir. İncelediği tereke defterleri, devlet tabakasına mensup kişilerin öldükten sonra kalan miraslarını gösteriyor. Çıkan so­ nuçlara göre mirasların en yüksek kısmını borçlar (% 21,1), ikinci derecede nakit para (% 19,2) teşkil ediyor. Ondan sonra sıra ile tarımsal yatırımlar (% 16,6), taşınır eşya (% 14,6), taşın­ maz mallar (% 13,7), ticaret ve sanayi yatırımları (% 11,9), ve köleler (% 2,9) gelir. Bu nisbetler içinde en yüksek olanı nakit işlemleriyle ilgili olanıdır. Borçlarla mevcut nakit para birleşti­ rildiği takdirde, devlet tabakası mensuplarının para ve kredi işlemlerine katılma payının servetlerinin % 40,3 ünü teşkil et­ tiği görülür. Alacaklardan büyük bir kısmı ticaret ve zenaat er­ babının kredi ile veresiye satışlarından ileri gelmekle beraber, faizle işletilmek üzere verilmiş faiz sermayelerinin de miraslar içinde önemli yekûna vardığı görülüyor. Bu faizciler arasında kadı ve müderris gibi ulemadan olan zatlar da var. Bunlardan, faizle borç almak veya faizle para işletmek gibi işlemlerin bu sınıf içinde yaygın bir halde olduğunu anlarız. Tarım, ticaret ve zenaat yatırımlarının yekûn nisbeti ise % 28,5 olmaktadır. Ta­ rımsal yatırım malları arasında çiftlik binaları, tarım araçları, türlü hububat stokları; sığır, koyun ve at; bağ, bahçe, değirmen gibi mal ve mülkler var. (Çiftlik tarlaları, şer'î miras hükümleri­ ne değil de timar hükümlerine tâbi olduğu için bunlar bu şer'î miras defterlerinde gözükmemektedir). Ticarî ve sınaî mallar arasında görülenler bu sınıf mensuplarının bakkaliye, debbağlık, mumhane ve hattâ meyhane işletmeleri gibi işlere de ser­ maye ile ortaklık kurmuş olduklarını gösteriyor. Bunların taşı­ nır ve taşınmaz servetlerinin özel tüketim, ev, dükkân şeklinde­ ki servetlerinin tutarı, tarım, zenaat ve ticaret gibi ekonomik işlere yatırılmış servetlerinin tutarından az aşağı oluşu bunların rantiye olmaktan ziyade nakit sermaye ile ilgili işlere eğilimli olduklarını gösteriyor. 270


Bu sonuçlar karşısında Barkan, devlet katı mensuplarının kasaba ve köylere kadar yerleşmiş oldukları, tarımla olduğu ka­ dar ticaret ve zenaatla da ilgili bulundukları gözlemini yaptık­ tan sonra, bunların «devletin bütün gelir kaynaklarını bir imti­ yaz olarak kendi sınıflarına inhisar ettirmek ve memleketi müş­ tereken istismar etmek yolunu buldukları» yargısına varır. Bu yargı mübalâğalı görünürse de (çünkü sözü geçen bütün alan­ larda teşebbüs ve servet payının tümünün bu sınıf elinde olma­ dığı ve elde ettiklerinin «devletin bütün gelir kaynakları» olma­ dığı görülüyor), kastedilen bir «eğilim» olduğu noktası ise mü­ balâğa sayılamaz. Bununla beraber, bizce ilginç olan yan bütün gelir kaynak­ larını tekeline almak veya memleketi birlikte sömürmek olayın­ dan ziyade, bu teşebbüs alanlarına girişte askerî (siyasî) taba­ ka mensubu olmanın rolü ve servet ve kâr üretiminin biçimidir. Gördüklerimiz bize servetin para, paranın kapital, kapitalin üre­ tim artışı ve artık değer yaratıcısı olacak şekilde yatırımı olayı­ nın eksikliğinin ve kapitalist bir burjuva sınıfının meydana gelmeyişinin nedenlerini açıklamıyor. Paranın ticaret kapitali şek­ linde kapitalistçe rol oynaması şeklini daha ziyade yabancı dışticarette ve Avrupa kapitalinin içerideki kompradoru olan gay­ ri müslim ticaretinde görebiliriz ki bu kapitalin, XIX. yüzyıla ge­ linceye kadar tarım ve endüstri üretiminde bir üretim sistemi değişikliği yapacak bir etkisi olmamıştır. Dış-ticaret kapitülasyonlarının şartlarına göre çalışan ya­ bancı kapital, İngiltere ile yapılan 1838 ticaret antlaşması hü­ kümlerinin uygulanışından sonraki döneme kadar, iç-kapitülasyonların Osmanlı tarım, endüstri ve iç ticaretini çevreleyen du­ varlarını delip üretim tarzlarına etki yapacak gücü kazanama­ mıştır. Bu yüzden, padişah ve egemen tabaka servetinin kay­ nağı olan iç-kapitülasyonlar nasıl toplumsal serveti heba eden bir baş etken olmuşsa, onun dış karşılığı olan dış-ticaret kapi­ tülasyonlarının yaptığı en önemli etki, toplumsal servetin diğer yarısını sadece dışarıya nakletmek ve bu servetin iç ekonomide kapitalist üretim biçimi yaratmaya doğru etki yapamamasını sağlamak olmuştur. 271


III. Selim zamanında, yani XVIII. yüzyılın sonlarına yaklaş­ tığımız zaman, ilk defa olarak Avrupa'dan borç kapital ithal et­ mek fikri doğmuştur. Bunun anlamı iç kapitülasyonların sömü­ rüsü sürecini, artık yabancı kapital sömürüsüne terketmek za­ manı geldiğinin hissedilmiş olduğudur. Soru 85 : Esnaf örgütleri neden kapital dışında kaldı?

birikiminin etkisi

İlk kapital birikimi süreci ile ilgili iki alan daha vardır ki burada da bir tabaka ve sınıf karışımı olduğu halde, görünüşte dar anlamında devletin askerî yanı ile sıkı yakınlıkları olması yü­ zünden bunların ekonomik tarihteki niteliklerini tarihçiler doğru olarak tanımlayamamışlar ve bu iki alanın XVII. yüzyıl kapital birikimindeki olumsuz rolleri saklı kalmıştır. Bunların biri yeniçerilik, diğeri derebeyliktir. XVIII. yüzyıl­ da her ikisi de devlet otoritesine karşı gelme durumunda oldu­ ğu halde, birinciyi daha ziyade siyasal anlamda devrimsel bir olay, ikinciyi ekonomik anlamda gerileme olayı (feodalizme dö­ nüş olayı) olarak görme kanısı vardır. Bu kanıların ikisi de, Batı tarihine göre yakıştırma yolu ile verilmiş yorumlara dayanır. Derebeylerin isyan hareketlerinin Osmanlı otoritesine kcrşı olma­ sı, bunun bir aşama gerilemesi, feodaliteye doğru bir dönüş olmasını gerektirmez. Buna karşılık yeniçeri isyanlarının esnaf hareketleriyle karışık olması, bunların salt sömürüye karşı bir devrimci hareket olarak görülmesini gerektirmez. Burada önce ikinciyi ele alarak, konunun derebeylikle ilgili yanına da­ ha sonra değineceğiz. Ticaret hayatının, yabancı dış-ticareti ve ona bağlı komp­ rador ticareti yanında büzülerek nasıl bir küçük esnaf ticareti haline geldiğini görmüştük. Esnaf zenaatları da aynı daralma süreci içindeydi. Bununla beraber, pek muhtemel olarak, esnaf zenaatları örgütlerinin direnişi daha uzun süreli olmuş, esnaf örgütleri XIX. yüzyıla kadar yaşamıştır. Fakat bu, esnaf örgütle­ rinin, ilk kapital birikimi sürecinin ekonomik üretimleri etkileme­ ye başlayışından önceki aşamada olduğu halde kalması demek 272


değildir. XVIII. yüzyılda esnaf örgütleriyle yeniçeri ocağı arasın­ da birbirine girme olayının tarihini kesin olarak bilmememize rağmen, yeniçeri ocağının geçirdiği değişiklikler bunun niteli­ ğini anlamamıza yardımı olacak ipuçları verebilir. Yeniçeri oca­ ğının XVIII. yüzyıldaki durumu, timar sipahiliğinin XVI. yüzyılın ilk yarısındaki durumuna benzer. O da iik amacı bakımından fonksiyonunu doldurmuş bulunuyor. Timar sipahi örgütüne na­ sıl toprak gelirleri üzerinde yeni rakipler doğmuşsa, burada da yeniçeri ulûfeliliğinin imtiyazları ocak dışındaki toplum sınıfla­ rını buraya çeken bir güç olmuştur. Bu yüzyıl boyunca yeniçe­ rilik hemen hemen tamamiyle, askerî bir ocak olmaktan çıkmış­ tır. Bu yeniçeri örgütünün saflarını kimler dolduruyordu? Klâ­ sik devrindeki yeniçeriliğin zaten esnaf teşkilâtı ile bir ilişkisi olduğunu söylemiştim. Tarihçilerin ve tasavvuf bilginlerinin bu konuda bize esaslı bilgi vermemelerine rağmen, en kuvvetli ih­ timal yeniçeriliğin aslında bir askerî endüstri ocağı (fraternitesi) olduğudur. Her ocak gibi bu da kapısı herkese açık olma­ yan, ancak belirli niteliği olanların alındığı bir ocaktı. Bunun ka­ pısı, o niteliği elde etmemiş kişilere açılınca, ocağa Koçi Bey gibi eski Osmanlı düzenine inanmışların deyimi ile «erazil» (re­ ziller) doldu. Bu terimle kasdedilenler, Osmanlı düzeninde en aşağıya konan sınıflardır ki bunlar da esnaf ile köylüdür. Yani ocağın içinde evvelce askerî endüstri esnafına karşılık adî sivil esnaf çoğalmağa başladı. Bu girişin, sivil esnafın ve köylünün düşkünlüğünden ileri geldiğine şüphe yoktur. Çünkü bu ocağa girmekle bunlar, hem askerî tabakanın bazı muafiyetlerini elde ediyorlar, hem de sa­ bit bir gelir olarak ulufe alıyorlar. XVIII. yüzyılda belii başlı kasa­ balarda hemen hemen bütün esnaf yeniçerileşmiş bulunuyordu. Ulufeler, esnaf tarafından satın alınan bir irat oldu. Fakat bu değişme, ancak ocağın başında olan devlet adam­ larına kaçak bir servet edinme imkânını hazırlıyordu. Yeniçeri ağaları ulufeler üzerinden kazanç sağlamaya başladılar. Yeni­ çeri esame tezkerelerini bir komisyon karşılığında vermeye baş­ ladılar. Yeniçeri olarak yazılan kişilerin sayısı arttıkça ulufe 273


miktarı da artıyordu. Yerler boşaldığı zaman ağalar bunları gös­ termiyorlar, yeniçerilerin sayısından çok ulûfeli gösterdiklerin­ den örneğin bir ulufe verilişinde 5,000 kişilik maaş fazlalığı var­ sa, ağa bunun 2,500'ünü verilmiş gösterir; 2,000'ini yeniçerilere satar, 500'ünü de kendi adamlarına, saray ricaline, ulemaya veya onların adamlarına satardı. Ulemadan olup da öldüğü za­ man terekesinden yüzlerce yeniçeri tezkeresi çıkmış kişiler gö­ rülmüştür!. Giderek, bu esame tezkereleri bir nevi tahvilât veya bono gibi olmaya, alınıp satılmaya, elden ele geçmeye başladı. 1740 tan sonra, maaşlı 40,000 den fazla yeniçeri kaydı olduğu halde gerçekte ancak 2,000 kadar yeniçeri vardı. (Bu yüzden bu dö­ nemdeki yeniçeri ağalarına alay için «kırk bin kul ağası» denir­ miş). 1740 tan 1768 e kadar savaş olmadığı, yeni asker de top­ lanmadığı halde (zaten artık devşirme yok) bu kırk bin kişiden bir kişi bile ölmemiş veya tekaüt olmamış olması gerekir. Yeni­ çeriliğin ilgası sırasında yekûn ulufe tutarı 20,000 divanî kese (bir divanî kese 50,000 akçe veya 416 kuruştur) olduğuna bakı­ lırsa yeniçeri esamesi almış kişilerin sayısı gerçek yeniçerile­ rin 200 misli ve ödenen maaşların oranı da ona göre olmuştur. Bu sahte yeniçeriler her yere dağılmış haldeydi. Bir çokla­ rının, yeniçerilik forsuna dayanarak mal, mülk, çiftlik sahibi ve­ ya mukataa mültezimi olduğunu biliyoruz. Gerçek asker olarak kalanlara böyle şanslar yoktu. Ancak, bundan, askerlerin kay­ nakları ele geçirdiği sonucu çıkarılamaz. Yeniçeriler içinde ka­ pital sahibi kişilerle, sabit gelir olan ve değeri gittikçe düşen ulufeye muhtaç kalanlardan mürekkep iki tabaka vardı. Hazine sıkıntısı karşısında yeniçeri sayısını azaltma amaciyle yapılan baskılardan gerçek yeniçerilerin mutazarrır olma tehlikesiyle karşılaştığını kolayca tahmin edebiliriz. Timar sipahiliğinin başı­ na gelen şimdi yeniçerilik müessesesinin başına geliyordu. Ye­ niçeri, yeniçeri kalırsa fakirleşecek; bir askerî güç olarak da değersizleşecektir. Ancak yeniçeri ocağından çıkar sağlayan­ lar bu örgütün kaldırılmasına karşıttılar. Padişahlar ve saray, eğer dayanılacak bir askerî kul gü­ cünden vaz geçebilselerdi yeniçerilik çoktan tasfiye edilebilir274


di, bir askerî güç olarak sipahiliğin tasfiye edilişi gibi. Fakat bu mümkün olmuyor; çünkü ya yeniçeri ordusu yerine başka bir ordu olacak ya da hem içerideki kuvvetlere hem dış düşma­ na karşı savaş gücüne ihtiyaç olmayacaktır. Bu sonuncu şıkkın Osmanlı hükümdarları için olanağı yoktu. Geriye birinci şıkkı denemek kalır. Daha II. Osman zamanında yeniçeri ordusunun yerine başka bir ordu kurmak fikri vardı. Fikir III. Selim zama­ nına kadar sürmüştür. Bazı yeniçeri isyanları işte buna karşı­ dır. Bunu kışkırtan güç de, ocağı çıkarları için sömürenlerdir. Bu yüzden devlet, yine kendisinin bir kısım adamlqrının tuttuğu bu örgütü bir türlü kaldıramazdı. XVIII. yüzyılda, askerî hiç bir değer taşımadıkları halde (iki yüzyıl önce timarlı sipahilerde olduğu gibi) devletin bunca maaş harcadığı bu örgütü bir türlü kaldıramayışımn birinci nedeni egemen sınıfın koruyucu bir güce devamlı ihtiyacı ise (yeniçeri­ liği kaldıran II. Mahmut bile ilk zamanlarda, yeniçeri diktatörlü­ ğüne karşı bu örgütün kaldırılmasını isteyen ayandan ürktü­ ğünden böyle bir teklife yanaşmayarak yeniçeriliği devam ettir­ mişti), ikinci nedeni bu örgütün bozuk-düzenin gerçek bir min­ yatürü halinde kalışından kazanç sağlayan kişilerin bulunması­ dır. Üçüncü neden, bu örgütün, ekonomik bunalım döneminde daralan, katılaşan, gedikleşen esnaf örgütlerinin kendi içlerine dışarıdan yeni unsurlar alamayacak duruma gelişine bir tepki olmasıdır. Lonca sistemi, her yerde, el zenaatlarının gelişme aşamasında bir duraklama dönemine gelmeye mahkûmdur. Marx'ın sözleriyle: «lonca kaideleri, bir lonca ustasının çalıştı­ rabileceği kalfa ve çırak sayısını sınırlayarak, onun bir kapita­ list haline gelmemesini öngörür. Ayrıca lonca ustası, kalfa ve çıraklarını sırf ve ancak kendisinin usta olduğu zenaat kolunda çalıştırabilirdi. Loncalar, karşılarında yer alan ve sermayenin biricik serbest şekli olan ticaret kapitalinin loncalara el atma teşebbüslerine titiz bir kıskançlıkla karşı durmuştur. Tüccar, her türlü emtiayı satın alabildiği halde, emeği emtia olarak satın alamıyor. Tüccarın varlığına, zenaat ürünleri üzerinde ticaret yapan kişi olarak yer verilirdi. Eğer dış şartlar, iş bölümünde 275


daha ileri gelişmeleri gerektiriyorsa, mevcut loncalar kendi iç­ lerinde bölünüp yeni loncalar doğar, ya da eski loncala­ rın yanı sıra yeni loncalar kurulurdu. Fakat bu, aynı iş yerin­ de çeşitli el zenaatlarının toplanmasına yol açmaz. Bu yüzden lonca tipi örgütlenme iş kollarının özelleşmesine, birbirinden ayrılıp bağımsızlaşmasına ve mükemmelleşmesine yol açmakla manüfaktür döneminin maddî var oluş şartlarının meydana gel­ mesine ne kadar eğilimli olursa olsun, manüfaktür biçimi iş bö­ lümü ile uzlaşmış bir örgütleniştir. Bütün olarak bu sistemde iş­ çi ile üretim araçları, sümüklüböcekle kabuğu gibi, birbirine bağlı kalır. Bundan ötürü, manüfaktürün ilk ve esas temeli olan gelişme, yani üretim araçlarının kapital gibi bağımsız bir varlık kazanması, işçinin bağımsızlaşan varlığı ile karşı karşıya gelen bir bağımsız varlık olması şartı gerçekleşmez.» Osmanlı düzeninde de loncaların tâbi olduğu mükellefiyet­ ler, imtiyaz ve gedik kaideleri, ihtisap müessesesinin baskısı, (muhtesipler özellikle fakir esnafa musallattılar) altında birçok çırak ve kalfaların dükkân açmasına, esnaf olmasına imkân yoktu. Dışarıdan gelenlere ise hiç şans yoktu. Gedik elele ede­ meyenler dükkân açamazdı. Açılan gedikler de ancak kalfalık­ tan gelenlere yetebilirdi. Köylerden gelmiş, kasabalarda çoğal­ mış mesleksiz ve işsiz kişilerin esnaf olma kapıları kapanmış bulunuyordu. İşte bozuk yeniçeri örgütü, esnaf olamadığı için ihtisap ağasının kontrolünden kaçarak şehirde hammal, kayıkçı, tellâk vesaire olanların (Osmanlı yazarlarının «erazil» dediği kişilerin) sığınağı olan bir örgüt oldu. Anadolu'dan, Rumeli'den, Arna­ vutluk'tan gelen bir taşralıyı, şehirdeki hemşehrileri, ilk iş ola­ rak, yeniçeri yazdırıp ona ufak bir gelir sağlarlardı. Eskiden, örneğin Kanunî Süleyman zamanında yeniçeri maaşları hatırı sayılır maaşlardı. Bu maaşlar şimdi, akçe sayısı bakımından es­ kiye kıyasla yükseldiği halde, her fiyat yükselişinde ücret ve maaşların yükselişinin daima geride kalması olayında görüldü­ ğü gibi, daha az sayıdaki eski maaşla edinilen nakit paradan çok daha düşük satın alma değeri olan bir para idi. Yeniçerile­ rin maaşlarını arttırma mücadeleleri bundandır. Bütün isyanla276


rina rağmen, sayılarının da çoğalması yüzünden, devletin yeni­ çeri ulufelerine hazinenin dayanamayacağı kadar çok para git­ tiğinden yakınmasına karşılık, askerler de ellerine geçen para­ nın gittikçe düştüğünü görüyorlardı. Yeniçeri yazılanlar, biraz para arttırarak borç harçla aldık­ ları yeniçerilik tezkeresinin karşılığını çıkarmak zorundadırlar, işte, mesleği askerlik olmayan ve üretimci bir meslekte de yer alamayan bu insanların, baş vurdukları meiodlardan biri tarih­ çilerin «zorbalık» dedikleri bir nevi şehir içi eşkiyalığı olmuştur. Üretimde iş bölümünün donması, meslek farklılaşmalarının düş­ mesi, nüfusun meslek alanlarına dağılımını o şekilde etkiler ki kişiler için ya bir paşa veya bir eşkiya, ya bir «ulema» ya da bir derviş, ya bir esnaf ya da bir zorba olmak, ya medreseleri dol­ durmak, ya da hammal, kayıkçı, uşak, hizmetçi olmak şıkları kalır. Demek ki, XVIII. yüzyılda esnafın yeniçerileşmesi veya ye­ niçeriliğin esnaflaşması ekonomik bunalımın doğurduğu so­ nuçlardan biridir. Devlet adamları, bu bozuk örgütün bozuklu­ ğundan, evvelce söylediğim gibi, yeniçeri esâme. tezkereleri üzerinde yapılan spekülasyon yolu ile çıkar sağladıklarından askerî değeri kalmamış olan, gerçek esnaf ela olmayan (yani loncalı olmayan) bu başıboş sahte yeniçerileri, endüstrice bir gelişme yolu bularak üretici kişiler haline getirme yoluna gide­ mezlerdi. Hem devlet uygulamaları, hem esnaf örgütlerinin ken­ dileri de böyle bir sınaî genişlemeye karşı gelen tutucu güçlerdi. Bu yüzden, bu örgütün saflarına girmekle eşkiya olmaktan kurtulan emek gücü sahiplerini yeni bir endüstri üretimi şekline geçirtecek hiç bir teşebbüs olmamıştır. Hattâ, ters yönde te­ şebbüsler olmuştur. Örneğin, III. Selim'in öldürülüşünden son­ ra, ileride sözünü edeceğimiz ayan sınıfından olan Alemdar Mustafa Paşa, sözde yeniçeriliği ıslâh yolunda şöyle acayip bir karar çıkardı: «İstanbul ve etrafında alış verişle meşgul olan hırfet ve sanayi sahipleri içinde nice dinç delikanlılar olup bun­ ların çoğu yeniçeri ortalarından birine mensup olmakla, bun­ lar askerlik fennini bilmediklerinden, gerektiğinde işe yarama­ dıkları geçmişteki misalleriyle meydana çıktığı cihetle, bundan 277


böyle zerzevatçı, hammal, kayıkçı vesair zenaat ve sanayi sa­ hibi olanların ancak önce sekban veya kalyoncu yazılıp harp sanatını öğrendikten sonra (çünkü harp sanatı artık yeniçeri ol­ makla öğrenilemiyor) alış verişe girmelerine izin verilecek; bun­ lara yazılmayanlar başkentte alış veriş etmekten, bir sanat ic­ rasından men edileceklerdir.» Bu, kısaca, yeni bir yeniçeri isyanını davetti! Soru 86 : Ekonomi alanındaki tekelci uzun süre direndi?

uygulamalar nasıl

Evvelce söylemiştim, lonca sistemi dış-ticaret kapitülas­ yonlarına, iç-ticaret kapitülasyonlarına, mukataa ve iltizam metodlarına paralel olan bir sistemdir. Loncalarda vergilerin öde­ nişi de bir mukataadır. Zenaatkârlar bu mukataa yolu ile ver­ gilerini ödemekle mükelleftirler. Bundan ötürü, zenaatkâr, lon­ cadan yani esnaflıktan bağımsız değildir. Nasıl köylü, timar ve­ ya mukataalarda toprağı, bunun sonuçlarını göze almadıkça, bırakıp gidemezse zenaatkâr da loncasını bırakamaz; bırakırsa toplumda ve üretimde yerini kaybeder. Bütün diğer metodlar gibi, endüstri üretimi alanında uygu­ lanan metodlar da büyük bir direnme gücü göstermişler, ta XIX. yüzyıla kadar devam etmişlerdir. Loncalar ve gedikler an­ cak 1839 da kaldırılmıştır. Fakat bu bile resmiyette olan bir kaldırılış oldu. Devlet, bu usulden vaz geçtiği halde, esnaf onu devam ettirmiştir. Loncalar ve gedikler Meşrutiyete kadar yaşa­ mıştır. İhtisap uygulaması da şaşılacak bir uzun ömürlülük göster­ miştir. Devlet, lonca sistemini nasıl titizlikle tutmuşsa, ihtisap müessesesini de tutmuştur. Çünkü ihtisapsız lonca sistemi tut­ manın anlamı yoktur. Lonca sistemini desteklemekten maksat, ihtisap yolu ile hem onu kontrol altında tutmak, hem gelir sağ­ lamaktır. Ayrıca, muhtesiplik de yağlı bir kazanç kaynağıdır. Yeniçeriler, esnaf üzerine muhtesibin yaptığı işi ele geçirme çabaları ile muhtesiplere karşı şiddet kullanan bir rakip olmuş­ lardı. Bazı yerlerde yeniçeriler, muhtesiplere esnaf üzerine hük278


metmeyi haram etmişlerdi. Yeniçerilere karşı olan tutumda bu­ nun rolü olmuştur. Batı Avrupa'da XVIII. yüzyılda ihtisap metodu her yerde kal­ dırılmış olduğu halde, Osmanlı tarihinde XIX. yüzyıla kadar sür­ müştür. Hattâ, II. Mahmut zamanında, yeniçerilere karşı sava­ şın bir parçası olarak, ihtisap müessesesi canlandırıldı ve kuv­ vetlenmesini sağlayacak nizamlar kondu. Yeniçeriliğin kaynak­ larından birinin fakir esnaf olduğu bilindiği için 1826 da yeni ve çok şümullü bir ihtisap nizamnamesi yapıldı. İhtisap, ancak 1854 te resmen kaldırılmış ve İstanbul'da onun yerine «Şehreminliği» kurulmuştur. Cok eski bir ortaçağ usulü olan narh usulü de çok direnme gücü gösteren bir uygulama olmuştur. 1720 gibi bir tarihte, ve­ zirler için bir «Nasihat» kitabı yazan defterdar Sarı Mehmet Pa­ şa şöyle böyle kendinden iki yüzyıl önce aynı konuda söz eden «Asafname» yazarı Lûtfi Paşanın sözlerini daha şümulü olarak tekrarlar: «Vezir, narhlara mukayyet olmalı. Çünkü bu bir dev­ let işidir, kadıların eline bırakılacak bir iş değildir. Siyaset et­ me işi onun elinde olmadığından kadı bu işi yapamaz. Padişah ve vezir narha mukayyet olmazsa her kişi istediği gibi alır, sa­ tar; helâl mala yılan zehiri katar. Padişahların hizmetine ve se­ ferine yaramayan erazil zengin olur; kazandığı büyük servetle devlet ve memleket büyükleri arasına girer ve o zaman saygı gösterilecek büyükler fakirleşir, güçsüzleşir, iflâs yollarına dü­ şer.» Narh usulü de ancak 1865 te kaldırılmıştır. Geleneksel, kendine yeten, tarım ile basit el zenaatlarını içinde birleştiren tabiî köy ekonomisi ile kapitalizm öncesi as­ kerî ve ticarî emtia üretimine dayalı Osmanlı imparatorluk eko­ nomisine özgü metodların hepsinin bu düzenin baştan başa bo­ zulmuş halinde sonuna kadar (yani, bu ekonominin artık Batı­ da olgunlaşmış hale gelmiş olan kapitalizme kendini açtığı za­ mana kadar) direnişi, bu bozuk-düzene özgü, onun devamını sağlayan bir durumdur ve büyük bir nakit, hattâ kapital biriki­ mi olaylarına rağmen hiç bir devrimsel değişme olamayışının sonucudur. 279


Gerilik ve gericilik dediğimiz ve aydın kafaların çok defa ekonomik realiteleri göz önünde tutmadan din, hurafe, şeriat, cehalet gibi görüntüleri etken yerine koyarak onların sonucu sandığı şey budur. Tanzimattan sonra başlayan aydınlanma, batılılaşma gibi şeylerin bu devrimsel değişmeyi sağlamada et­ kisiz kalışının nedeni de buradadır. Bozuk-düzen, o hali ile Ba­ tı kapitalizminin karşısına kendini tutan usulleri kaldırarak çırçıplak çıktıktan sonradır ki ekonomi üzerine temelli etkiler baş­ ladı. Fakat bu, Türk toplumunun iç kalkınmasına yarayacak yönde bir değişme değil, onu dış kapital çıkarlarının sömürünün hedefi haline getiren bir değişme oldu.

Soru 87 : Faiz kapitalinin ekonomik duraklamada ve gelişmemedeki rolü nedir? Şimdi, kapital birikimi sürecinin başka önemli bir yanına geliyoruz. Bunun önemi, tarım üretimi üzerine ve toprak mülki­ yetinin özel mülkiyet şeklinde gelişmesine yapacağı etkinin ni­ teliğindedir. Bu nitelik, bozuk-düzenin, içinden bir daha çıka­ mayacağı asıl felâketli batağı hazırlamasıdır. Burada malikâne sahipleri, mültezim, sarraf, ayan ve dere­ beyi tipleri ile karşılacacağız. «İrtişa» ve «irtikâp» ile edinilmiş servetler yığanlarla, para biriktirimi hacmi açısından kıyaslana­ bilecek grup şüphesiz ki hazine ve toprak muamelelerinin ya­ rattığı işin zenginleri ve güçlüleridir. Birinci ile ikinci arasında­ ki sömürücü sınıf-içi savaşın, en çetin meydan savaşları bu iki­ si arasında olmuş ve toplumun sırtındaki tepinmeleriyle yürü­ müştür. Dış-ticaret, yönünü Batı ticaretine doğru çevirdikçe kambi­ yo muameleleri, bundaki büyük kâr sağlama imkânları, bu işle­ ri tamamiyle tekeli altına almış olan sarrafların faaliyet alanla­ rını epey genişletmişti. Kambiyo ve para değişimi muameleleri ile sarraflık müessesesinin, toplumsal serveti emip dışarıya aktaran başlıca «kan alma âleti» olduğunu görmüştük. Bu ilk kapital biriktirimi şeklinin, devlet geliri ve toprak işleri üzerinde 280


dönen muamelelerde önemli bir basamak rolü oynadığına şüp­ he yoktur. Kapitalizmin gelişmesinde, başka bir çok ülkelerde görüldüğü gibi, en çok sivrilenler toplum içinde şu veya bu şe­ kilde bir «azınlık» durumundaki kişiler olmuştur. Osmanlı tarihinde, Müslümanlık çoğunluğu karşısında bu işin uzmanlarının Yahudilerle Ermeniler olduğunu görmüştük. Batıda, genel olarak yerli burjuvazinin güçlendiği yerlerde, bu azınlık kapitalizmine karşı şiddetli tepkiler gösterildiği için bu azınlıklara (özellikle Yahudilere) karşı (hattâ Katolik bir mem­ lekette Protestanlara karşı) şiddetli takibat hareketleri olmuş­ tur. Osmanlı tarihi, bu açıdan daha temiz kalmıştır. Sipahi is­ yanlarında Yahudiler, yeniçeri ayaklanmalarında Ermeniler ve Yahudiler çok az zayiat vermişlerdir, ve onları hedef alan bir iki olay da dinlerinden ya da ekonomide oynadıkları rollerden do­ layı olmamıştır. Rumlar, daha da dokunulmadık kalmıştır. An­ cak XIX. yüzyılda özellikle Ermenilere ve daha ziyade siyasal nedenlerle Rumlara karşı şiddet hareketleri olmuştur. Gerçek şudur ki Osmanlı devleti Yahudi ve Ermeni sarraf­ ları istemiş, aramış ve desteklemiştir. İhtimal ki ilk zamanlarda, belki XVIII. yüzyıl sonlarına kadar büyük ölçüde faizcilik kapi­ talizmi Yahudi ve Ermenilerin tekeli altında kalmıştır. Bu tekel de, hazine tarafından resmen tanınan iç-kapitülasyon şekille­ rinden biridir. Özellikle iltizam işlerinde, hazinenin resmen ta­ nıdığı ve sarraflık beratı verdiği sarraf loncası mensupları mua­ mele yapabilirdi. Bunlara beratlı veya kuyruklu sarraf denirdi. Hiç bir iltizam taahhüdü, bu loncanın bir üyesi olan (bugünkü noterler gibi veya Amerika'daki «chartered» muhasebeciler gi­ bi) resmen tanınmış, «mutemet» bir sarrafın kefaleti olmaksı­ zın alınamazdı. Kuyruklu sarraflar, gerçekte, sadece kefalet ve bunun faizi ve ücreti işini yapmıyorlardı. Verilen iltizamların belki bütün peşinlerini, «muacceleler»ini ve avanslarını bu Yahudi veya Er­ meni kapitalistler öderdi. Demek ki bunların emri altında bütün devlet hazinesine denk büyüklükte bir nakit servet vardı. Bu servet, bir yandan hazine ile olan sikke değişimleri muameleleriyle bir yandan da 281


iltizamcılıktan doğan büyük bir faiz kapitali birikimi ile besleni­ yordu. Diyelim ki, hazine 100,000 liralık bir geliri iltizama veri­ yor. Kapitalist bunu hazineye yatırıyor. Mültezim bunun bir mis­ li fazlasını gerçekleştirse ve faizci kapitalist bundan yüzde 20 faiz alacak olsa bu muameleden yılda 40,000, on yılda 400,000, elli yılda 20 milyon lira faiz kârı sağlamış olur. Kaç sarraf mües­ sesesi vardı? Ne hacimdeki malî muamelelere kefalet ederler­ di? On, elli, yüz yıl içinde bu muamelelerden ne ölçüde bir faiz kapitali birikimi oldu? Tarihçiler, böyle şeylerle ilgilenmedikle­ rinden bilmiyoruz. İnceleyip öğrenmek gerekir. Çünkü Marx'ın «Kapital» de çok iyi gösterdiği gibi, ticaret kapitalinin yanında kapitalist kapitali olmaya en çok yaklaşan, geleneksel üretim biçimi ve ona karşılık olan mülkiyet biçimi üzerine en önemli etkiyi, imkân bulursa, yapabilecek olan kapital biçimi budur. Bu etkiyi yapmadığı zaman, bu kapital biçimi murabahacılık şeklin­ de geleneksel üretim şekillerinin direnme gücünü devam ettir­ mek, siyasal düzeni bozmak, çürütmek gibi iki önemli geriletici rol oynar. Batıda faizciliğin birinci noktadaki etkisi feodal mül­ kiyeti inhilâl ettirmesi olmuştur. Osmanlı tarihinde ise toprak üzerinde devletin rakabesini yer yer inhilâl ettirmek ve toprak ağalığı yaratmak olmuştur. Üst uçtaki etkisi, hazinenin Ermeni ve Yahudi sarrafların borçlusu haline gelmesidir. Faizcilerin sadece Yahudi ve Ermenilerden olduğunu sanmıyalım. Faizciliğin toplumun daha aşağıdaki iki sınıfı ile olan yanının, yani esnaf ve çiftçi ile ilgili olan yanının malikâne sa­ hipleri ile ayan tarafından yapıldığını görürüz. «Malikâne» nin ne olduğunu evvelce görmüştük. Birçok malikâne sahipleri, özellikle devlet katından olanlar, bir bölgenin mukataasını «bervech-i malikâne» aldıktan sonra, çok kere bu bölgeyi par­ ça parça profesyonel mültezimlere vererek onun faizini alırlar­ dı. Yani sarrafların yaptığı işin benzer bir çeşidini bunlar yapı­ yorlardı. Mültezim de tekrar daha küçük parçaları daha küçük mültezimlere verirdi. Malikâne sahibinden son mültezime kadarki kademe kademe faizlerin, çiftçinin mahsûlünden çıkması gerekir. Bu malikâne sahiplerinin faizciliğinin somut bir rolünü

282


ileride Nizam-ı Cedit olayı ile ilgili olarak göreceğiz. Ayan faiz­ ciliğine de ayanlar dolayısiyle değineceğim. Şimdi, gerek sarraf faizciliği ve gerek malikâneci ve ayan faizciliği şeklindeki faiz kapitalinin yalnız genel olarak ekono­ mik rolleri üzerinde duracağım. Çünkü ikisi de bozuk-düzeni de­ vam ettirici diğer bir geleneksel metod, yani iltizam metodu­ nun uygulanışının yaratığıdır ki bu da, daha önce anlattığım di­ ğer metodlar gibi sonuna kadar direnebilmiş bir metottur. Ger­ çekte, bozuk-düzene özgü metodlar içinde en uzun ömürlüsü, en direnici olanı budur, çünkü ömür süresi Tanzimatın bile öte­ sine gitmiş, «aşar» usulü ile birlikte bugün yaşayanlarımızın bir çoğunun gençlik yılları olan yıllara kadar devam etmiştir.

Soru 88 : Faiz kapitali neden gericiliği besler? İltizam usulü de yalnız Osmanlı imparatorluğuna özgü bir usul değildir. Hemen her imparatorlukta görülen ve onun çök­ me halinde oluşunun en şaşmaz bir miyarı olarak görülebilecek olan bir usuldür. Osmanlı imparatorluğunda (örneğin Roma im­ paratorluğuna kıyasla daha gelişmiş bir bürokrasi olduğu hal­ de) devlet gelirlerinin toplanması işi idare ve maliye bürokra­ sisinin değil, mültezimlerin işi olarak kalmıştır. Çünkü iltizam sistemi, daima saray nüfuzlularının tuttuğu bir sistemdir. Rüşvet, nüfuz ile para sahibini devlete avans sağlayıcı mevkiine getirir ve bu avansın çok daha ötesine giden bir kâr fazlasının bir kıs­ mı, nüfuz mevkiindekilerin yağlı bir kaynağı olur. Paralı sınıf ki­ şilerinin saray mensupları ile ortaklığı sayesinde hazine gittikçe artan bir hızla faiz kapitalinin borçlusu haline gelirken, devletin toplumdaki kaynakları bu borca karşılık devamlı bir hipotek al­ tına girmiş olur. Böyle bir mekanizma kurulunca, iltizam siste­ mini uygulamak zorunlu bir usul olur. XIX. yüzyılın ortasında başlayan dış borçlanmaların meyda­ na getirdiği Düyun-u Umumiye'nin ne olduğunu hatırlayalım. Dış borçlanmalardan biriken borçlar, devlet hazinesinden öde­ nemeyecek kadar çoğalınca, bunlar birleştirilip Avrupa devletle283


rinin nezareti altında bir Düyun-u Umumiye idaresi kurulmuştu I ve devletin birçok gelir kaynaklarının işletilmesi bu borçların J karşılığı olarak haciz altına alınmıştı. İltizam işi de aynı nitelik- j te bir şeydir. Bunda Avrupa kapitalistlerinin yerinde sarraf ka­ pitalistler var. Düyun-u Umumiye idaresinin yerinde de profesyonel mültezimler var. Bunu, Düyun-u Umumiye zamanındaki tütün Regie'sine de benzetebiliriz. O da bir iltizamdır. | 1

Zaten, Düyun-u Umumiyede, reji ve benzerleri de iltizam sisteminin tasfiye edilememesi sonucunda onun başka şekilde devamı olarak doğmuştur. Çünkü devlet, dış borçlanmalar yaparak (ki bu yolda ilk istekler daha III. Selim zamanında başiamıştır) sarraf ve mültezimlere olan iç borçlanmalardan kurtulur hale gelmedikçe iltizam sistemini tasfiye edememiştir. III. Selim'in «İrad-ı cedit Hazinesi» ile ıslâh işinin yürümeyeceğini önceden kestirmiş olanların, dışarıdan istikraz yapmayı teklif etmeleri boşuna değildi (III. Selim'den önce de Hollanda'dan istikraz yapma düşünülmüş, fakat Hollanda elçisinden gelen cevap ret cevabı olmuştur). Birçok gelir kaynakları mukataalar halinde mültezimlere olan borç karşılığı olarak âdeta haciz altma girmişti. Bu sistem, aslında hazine açığına çare olarak düşünüldüğü halde, bu açığın derinleşmesine ve bir daha kapatılamamasına yol açmıştır. İlti­ zam ihaleleri ile alınan gelirlerin tahsili geldiği zaman, hazineye ait olan miktarın bütün fazlaları malikâne sahibine, mültezime ve sarrafa ait paylara gidiyor ve bunlar arasında bir çıkar birli­ ği zinciri kurulmuş oluyordu.

Soru 89 : Faiz kapitali hangi üretime engeldir?

şartlar altında

kapitalistçe

Faiz kapitalinin, siyasal egemenlik üzerindeki etkisini gör­ müş bulunuyoruz. Şimdi, onun, henüz daha yeterince üzerinde durmadığımız ikinci bir rolünü daha yakından tanımamız kalıyor. 284

ı j | I i I I


Faiz kapitalinin bu ikinci rolü, köylünün faizciye dört elle sarılmağa mecbur olduğu zaman başlar. Bu, köylünün para ile ödeme yapma zorunluğu gelince, yani ürün artığını sattığı za­ man eline geçen paranın değeri, toprak rantına karşılık olan vergiyi ayn halinde yani ürün olarak (öşür halinde) vermekle beraber, diğer vergileri para ile ödemeye yetmediği zamandır. Para bolluğu bulunan fakat paranın edinilmesi güç olduğu hal­ lerde bu güçlük ölçüsünde emtia üretimi, üretimin genel şekli olmaya doğru gider. Fakat köylü, gerekli üretim araçlarını kay­ bettiği ya da yerlerine yenilerini koyamadığı zamanlarda üreti­ minin fazla ürününden bunu yapamayınca faizciye baş vurur. Genel olarak, vergilerini ödemek için, zaruret halinde tüketim maddeleri yani geçim araçları için veya tüketim araçları için borç para alır. Borç paraya istek seviyesi ne kadar yüksek olursa, borç alınan paranın faizi de o derecede yüksek olur. Köylünün üretiminin ürününün satışından edinilecek para ile bu borç ödenecek olduğu takdirde, köylüye geçim ve üretim için gerekli fazlalık kalmadığı anda, köylünün murabahacı­ dan aldığı paranın ödenmesi imkânı hemen hemen yoktur. Hat­ tâ faizini ödeyemeyecek hale gelmiş olabilir. Prof. Barkan'ın dediği gibi: «Bunun çok kişi elinde paranın bollaştığı ve tarım ürünlerinin fiyatlarının yükseldiği bir zamana rastlaması şaşılacak bir şey gibi görünürse de, pazar için üre­ tim yapmayan köylü için enflasyon dönemleri böyle sürprizler getirir.» Evet, köylü piyasa için emtia üretimi yapmıyor, ürünle­ rinin sadece bir kısmı emtia olmaktadır. Emek veya nakit halin­ de rant ödemiyor, öşür veriyor; fakat devletin gittikçe artan «salgun» vergileri faiz kapitalinin istediği ideal ortamı hazırlı­ yordu. Barkan'ın gösterdiği gibi, sık sık bu çeşit vergiler veya onların toplanması vesilesiyle devlet temsilcilerinin yaptığı bas­ kılar, köylüyü murabahacının eline düşürüyor. Onun tesbit etti­ ğine göre, köylünün borç paraya ihtiyacı olduğu hallerde mah­ sulünü daha tarlada iken ucuz fiyatla peşin kapatmak olan «selem» satış şekli; «bey'i bil-vefa» denen alınan borç para faizi ile birlikte ödendikten sonra geri vermek taahhüdüne kar­ şılık olarak yapılan tarla, bağ satışı; tarlanın ve diğer üretim 285


araçlarının rehin kaldığı sürece bunların eski sahibi tarafından alacaklı adına ortaklıkla işletilmesi şekli olan «murabaa» an­ laşmaları faizciliğin çeşitli şekilleridir. Bu yollarla faizci, biriktirdiği faiz kapitaliyle köylünün surplus emeğinin bir kısmını veya tamamını kendine edinmiş olur. Üreticinin üretim araçlarının (en önemlisi toprak) bütünü veya bir kısmı üzerine ya dolaylı olarak ya da doğrudan doğruya el koyar. Üretimci sözde toprak tasarrufuna malik kalsa bile (ki çok kere kalır, çünkü bir sınıra kadar bu, murabahacının işine gelir) bu artık emek karşılığını faiz kapitalinin nemalanmasına çevirmiş oluyor demektir. Bir toplumda faiz kapitali, süreli olarak murabahacılık şek­ linde kalabiliyorsa, yani kapital biriktiriminin diğer önemli bir şekli olan ticaret kapitali ile bağ kurmakla sağlayacağı kâr hadlerinden daha yüksek kâr hadlerini murabahacılıkla sağlayabiliyorsa kapitalin gelişimi ve üretim biçimlerine etkisi açı­ sından dört önemli sonuç meydana gelir: (1) Faiz kapitali, en­ düstride yatırım kapitali haline gelmez. (2) Başlıca çıkarı ve nemalanma çevresi, köylünün geleneksel üretim biçiminin devam etmesinde bulunur. Yani, geleneksel üretim biçimini değiştire­ cek bir kapital olmak yerine, tersine, onun devamını sağlayan bir kapital olur. (3) Fazla olarak, köylünün geleneksel üretim biçiminde gidişi sonucunda meydana gelen fazla ürününe sahip çıkmakla o köylü üreticiyi, üretimini asla genişletmez veya genişletemez bir üretici haline getirir. (4) Üretimci ile faizci ara­ sında yeni ilişki şekilleri doğar ve bu toprak ve ürünlerin mül­ kiyeti üzerine etki yapar. Bu mülkiyet, ne feodal bir mülkiyettir, ne de kapitalist bir mülkiyet. Bu son noktayı anlamada bize en iyi rehberlik edecek olan gösterge, toprak rantının emek, ayn veya para ile ödenişlerin- " den hangisinin hâkim olduğudur. Marx, «para kapitalinin ve merkezleşmesinin ne dereceye kadar eski üretim biçimini orta­ dan kaldıracağı, onun yerine kapitalist üretim biçimini getirip getirmeyeceği tarihsel gelişme aşamasına ve onunla birlikte ] giden şartlara bağlıdır» demekle, çeşitli toplum-devlet kuruluş­ larındaki bu özel koşulların gösterilmesini tarihçiye bırakıyor 286


gözükmekle beraber, kapitalist sistemin geliştiği toplumlar­ da toprak rantının emek, ayn ve para ile ödenişlerinin gelişimi­ ni incelerken gösterdiği gibi, kapitalizm-öncesi Asya biçimi sis­ temlerdeki durumu da kısa, fakat çok açık ve kesin olarak şöyle ifade eder: «Asya üretim biçimlerinde faiz kapitali böyle bir et­ kiyi yapmaksızın uzun süre devam edebilir. Ve bununla iki şeyi devamlı hale getirir: ekonomik gerileme, siyasal bozulma (corruption)». Faiz kapitali, ancak kapitalist üretimin diğer gerekli ön-koşulları gerçekleştiği zaman, yeni bir üretim biçiminin ku­ ruluşuna yardımcı bir etken olabilir. Batıda bunu, bir taraftan feodal mülkiyeti eritmekle, diğer yandan kapitali temerküz et­ tirmekle yapmıştır. Faiz kapitalinin, neden kapitalist üretim biçimini getirme yönünde gitmeyip tersine geleneksel üretim biçimini felce uğra­ mış hali ile kendine kârlı olacak şekilde devam ettirmiş oldu­ ğunu sonraya bırakarak önce şu nokta üzerinde duralım: mura­ bahacı, geleneksel küçük üretimin sefaleti ile beslenir ve onun geleneksel biçimi üzerine tekelini kurarak ona daha sürekli bir direnme gücü kazandırır. Murabahacının yaptığı şey, çiftçinin üretim gücünü ve verimliliğini geliştirme imkânlarını felce uğ­ ratarak köylüyü kendine «bağlama» gücünden doğan bir ağa mülkiyeti kurmasıdır. Üretim sisteminde devrimsel bir değişmeye yol açılması koşullarından biri, emek sahibinin üretim araçlarından yoksunlaşmasi; ikincisi bu emeğin kapital tarafından bir emtia olarak satın alınabilmesi ve bu ikisinin piyasada birbirini bulmasıdır. Ağalık ise, köylü emeğinin faiz kapitalinin nemalanmasını, ağa­ nın hükmü altına giren toprağa bağlanmasını, ve ağa için eski ilkel üretim usulleriyle üretimine devamını gerektirir. Demek ki eski timar sisteminde bulunmayan bir unsur çıkıyor: köylü şim­ di yalnız en büyük ağanın raiyesi olmakla kalmıyor, daha küçük fakat daha yakın bir ağanın borçlusu ve bağımlısı haline geli­ yor. Burada paradokslu bir durumun bulunduğunu ve bunun Os­ manlı bozuk-düzenine özgü bir özellik olduğunu kolayca göre­ biliriz: devletin kendi gelir sağlama baskıları, mültezimi ve faiz287


ciyi yaratmıştır. Yine devletin gelir sağlama baskıları, köylüyü fa­ izcinin kucağına atıyor. Devletin gelir sağlama, işi mültezimsiz, mültezim murabahacısız yapamazken murabahacı devlet gücü­ ne rakip veya onun gücünü paylaşan yeni bir güç olarak, ağa olarak, ortaya çıkıyor. Devlet, reayasını kendi tabii haline geti­ ren faizciden ürküyor. Faizci devletin en üstün yetkisinin bir gö­ rüntüsü olan rakabe hakkını tehlikeye koyuyor. Devlet adaletname üstüne adaletname çıkararak murabahacıyı tel'in ediyor, murabahacılığa engei olunmasını kadılara emrediyor, ama di­ ğer yandan, köylünün köylü olarak kalmasını, raiyelik borçluluk­ larını yerine getirmesini istiyor. Bunun için de mültezimle mura­ bahacıyı onun üstüne saldırtıyor. Devletin istediği parayı (na­ kit servetlerin bu kadar büyük parçalar halinde egemen sınıfla paralı sınıflarca üstüne oturulan parayı) eğer bunu faizle biri­ sinden alamazsa köylünün nereden bulacağını hükümdar dü­ şünmüyor. Devlet ile faizci sömürüde ortak oldukları halde, çı­ karlarda birbirlerine rakip, güçte birbirlerine düşmandırlar. Faiz­ cilik nihayet ağalık ve derebeylik şekillerine yol açınca bu pa­ radoks tamamiyle ortaya çıktı. Kısaca, faiz kapitali, murabahacılık halinde, yeni bir üretim sistemine özgü mülkiyet ve üretim biçimine yani kapitalist top­ rak mülkiyeti ve üretimi biçimine geçmez; bozuk-düzen içinde yaşar, geleneksel köylü üretiminin kendisini besleyen bir biçim olarak sürmesine yol açmış olur. Başka hiç bir ekonomik ola­ nakla, köylü de kapitalist bir üretim sistemine geçemez. Marx'ın bulmayı bize bıraktığı özel tarihsel şart neydi? Ne­ den üretim araçlarından yoksunlaşan emek gücü ticaret kapi­ talinin satın alabileceği bir emtia olamamıştır? Bunun bütün ekonomi ile (ticaret, zenaat, maliye ve tarım ile) ilgili yanları, bir de tarım üretimi etrafındaki şartları var. Birinci yanını şim­ diye kadarki tartışmalarımız açıklamış olmalıdır: ne ticaret kapitalinde ne zenaat örgütlenişinde, ne de dış ticaret duru­ munda kapitalin endüstriyel üretime geçmesini gerektire­ cek bir koşul yoktur. Bunun tarım ekonomisinde faaliyette bulunan faiz kapitali ile olan yanını, Batı'da faiz sermayesinin murabahacılık haline gelişine karşı olan savaşın, ticaret kapi288


inlinden ve onun yarattığı kredi ve banka müesseselerinden geldiğini hatırlamakla cevaplandırabiliriz: Batı'da murabahacı­ lığa karşı savaş «ribâ» yı Hıristiyanlara yasak sayan dinden gelmedi (tersine, Müslümanlıkta olduğu gibi Hıristiyanlıkta da din müessesesinin kendisi faizcilik yapıyordu). Faiz kapitalinin parazitlik rolüne karşı savaş, ticaret kapitalinin kredi müesse­ selerini ve bankaları geliştirmesi ve faiz kapitalini ticaret kapi­ taline istikraz edilebilir bir kapital olmaya sürüklemesi ile ol­ muştur. Faiz kapitalini, ticarî ve endüstriyel kapitale çevirebil­ mek için faiz hadlerini düşürecek tedbirlere baş vurmak, faiz kapitalinin aşırı kârlar sağlama imkânlarını kapatmış oldu. Bu yüzden murabahacılar ve sarraflar bankalara düşman olmuşlar­ dır. Faiz kapitalinin bir yerde hâkim kapital biçimi oluşunu gös­ teren en iyi gösterge, oradaki faiz hadlerinin seviyesidir. İkinci gösterge, yukarıda işaret ettiğim gibi, rant ve vergi­ lerin ayn halinde ödenmesinin devamıdır. Köylü, devlet rantını aşarla ayn olarak ödeyebiliyor. Bu zaten mültezimlik çıkarı gereğidir, çünkü onun yaptığı iş bununla kaimdir. Köylü para ile ödemek zorunda olduklarını, ürününün ayn halindeki biçiminin paraya çevrilmesi ile ödüyor ki bu çevirme işi de murabahacı­ nın işidir. O zaman, köylünün para ile rant ödemesi imkânsızlı­ ğı meselesi bu şekilde hallolunuyor. Marx'ın, «Osmanlı impanıtorluğunun yaşamasının sırlarından birisi rant ve vergilerin aynî olarak (para ile değil) ödenmesindedir» dediği zaman kasdettiği budur. Ticaret kapitalinin, faiz kapitali üzerine yukarıda sözünü ettiğim tarzda bir etki yapmayışı Osmanlı devletinin faiz kapiinlini ticaret kapitaline ve bankaya dönmeye zorlayacak olan iniz hadlerini düşürme tedbirleri alamayışı gibi iki olayın neden gerçekleşmediğini bilmem ayrıca aramaya gerek kalıyor mu?

Soru 90 : Âyanlık, ağalık, derebeylik nedir? Servet mansıpları,

birikiminin başlıca depoları olan sarayı, yüksek mukataa ve malikâneleri, mültezim ve sarrafları 289


gördük. Listeyi tamamlamak için geriye bir unsur daha kalıyor. Bunlar vilâyetlerde nüfuz ve servet sağlayan veya toprak üze­ rinde güç sağlamış olan kişiler; ayan, ağa, ve derebeyidir. Bunların kökleri çok eskilere kadar giderse de Osmanlı düzeninin kendisinde üçünün de yeri olmadığı için bir bakıma üçü de Osmanlı düzeninin bozuluşu ve dağılışı süreci açısın­ dan yeni, yani ekonomik bunalım dönemi sonrasının ürünüdür­ ler. Bunların bu dönemden sonraki ekonomik durumu ve rolü tarihçiler tarafından doğru olarak belirtilmemiştir. Bu yüzden, üçü arasında bazı karmaşıklıklar varsa da bunları birbirinden ayıran yanları bilmediğimizden, çok kere bu üç tipi birbirine ka­ rıştırırız. Böyle olmakla beraber, bu üç tipin üçünün de Osman­ lı bozuk-düzeni aşamasında önemli geriletici veya tutucu rolle­ ri olmuştur. Osmanlı tarihçileri bugünkü anlamında «sınıf» kavramın­ dan yoksun oldukları için ve bunlar Osmanlı düzeninin dışında kalmış artıklar veya türediler oldukları için bunları sadece Os­ manlı egemenliğine karşı olan durumları açısından görmüşler­ dir. Onun için bozuk-düzende bunlar bazan olumsuz, bazan olumlu bir çerçeve içinde gösterilir. Gerçekte, Osmanlı bozukdüzeni ne âyanlığa, ne ağalığa, hattâ ne de derebeyliğe mutla­ ka karşıt değildir, çünkü bunların üçü de düzen bozukluğunun ayrılmaz parçalarıdır. Bozuk-düzen olmasaydı bunlar olmazdı veya bunlarsız bozuk-düzen olmazdı. Ayan veya bazan kullanılan terimle «vücûh», yani kasaba­ ların itibar ve nüfuz sahibi aileleri, Osmanlı tarihinden önce de Osmanlı tarihinde de daima vardı. Ancak padişahlık rejimlerin­ de bunlar bir siyasal güç kategorisi değildir. Bununla beraber, bazan esnaf örgütleriyle, bazan hanedan veya eşraflıkla, hattâ dinî bir kategori olarak seyyidlik, ulemalık vasıflariyle Osmanlı sisteminin, deyim yerinde ise tek şehir ve kasaba «burjuvazi» sini teşkil ediyorlardı. Ekonomik bunalım döneminde ayanlar birden bire önem kazanmaya başladılar, zamanla siyasal güç de kazandılar, hattâ resmen tanınan bir mevki sahibi oldular. Ayanların önem kazanmasında başlıca etken, evvelce an290


lattığım, malikâne sistemi olmuştur. Malikânelerin bir çoğu ayan eline geçti ve ayanlar bulundukları bölgelerde, siyasal bi­ rer güç olarak hayat kaydı ile alınan vergi iltizamı sayesinde büyük servetler edindiler. Bu ekonomik güç sayesinde, devletle halk arasında bağlantı kuran bir tabaka oldular. Devlete karşı halkı, halka karşı devleti temsil eder duruma geldiler. Başlangıçta valiler ayana bir ücret karşılığı olarak âyanlık beratı veya buyrultusu verirlerdi. 1779 da sadrazamlık makamı tarafından âyanlıkları tasdik edilmeye başlandı. II. Selim, IV. Mustafa zamanında ve II. Mahmut'un ilk döneminde ayanların gücü o kadar arttı ki bazıları devletten yarı bağımsız bir hale gelmeye, hattâ devlete baş kaldırmaya başladılar. İşte o zaman «derebey» olmanın yolunu tutuyorlar demektir. Ayanların bazıları, yani âyanlık mevkileri, ailece irsî hale geldiği zaman «hanedan» olma iddialarını taşımaya başlar. Âl-i osman devletinde aristokrasi olmadığı için, bunların hanedan­ lığının soyluluktan değil, iltizam tekelinden edinilmiş servetten sağlanılan nüfuzdan geldiği meydandadır. Bazı kasabalarda ayan, bir ara kullanılan «Şehir kethüdası» teriminde görüldüğü gibi, bir çeşit belediye başkanı gibi bir rol oynuyordu. Fakat Os­ manlı düzeninde, Avrupadaki «commune» karşılığı olarak «bel­ de» kavramı ve ekonomisi olmadığı için bunların gerçek anlamiyle belde oligarşisi eğilimleri, devletin kabul etmediği bir şey­ di. Şu halde âyanlık feodal eğilimli bir kategori olmaktan zi­ yade ilkel kapital birikimi yapan burjuva eğilimli bir kategoridir. Fakat gerçekte, ayan feodal olmadığı gibi burjuva da olama­ mıştır. Ne tarımda ne de endüstride ayan serveti, kapitalist bir üretim sistemi geliştirme yönünde üretime yatırılamamıştır. Si­ yasal veya idarî rolleri yanında başlıca rolleri mütesellimlik, voyvodalık şeklinde iltizam işleri ve faizciliktir. Genel bozuluş döneminde vali ve kadıları elde ederek halkı soymaktan gelen servetlerin bir kısmı, hazineye kadar gidemeden bunların elinde kalıyordu. öyle gözüküyor ki ayanların bazıları toprak ağası bazıları derebeyi olabilmiştir. Ağalaşmış ayanların önemli bir kısmı 291


merkeze karşı bağımsızlık eğilimi göstermedikleri sürece, bozuk-düzende tanınmışlar; idarî ya da siyasal rol oynamışlardır. Bazıları devlete önemli sayıda asker sağlıyordu; bazılarına rüt­ be ve yüksek mevkiler bile verilmiştir. Ağalar içinde beylerbeyi olan bile vardı. Örneğin, Filibe ayanından Fazlı beyzade Osman ağa Rumeli beylerbeyi oldu. Bazı ayanlar, isyan eden yani dere­ beyi olan ağalara karşı devlet adına savaşmışlarsa da bunun asıl nedeni Osmanlı düzenini savunmaktan çok diğer ayanlarla olan rekabetleri olmuştur. Hükümetle bulaşmak nasıl ayanların kapitalist bir sınıf olmalarını önlemişse, hükümete karşı gelmek de bazı ağaların derebeyi olmasını sonuçlandırmıştır. İster devletin yanını tutsun, ister devlete karşı gelsin her iki halde de mahallî hükümet etme gücünü genişletenler «Ağa» olur. Bunların bazıları, kendine buyruk eylemlere (örneğin ha­ pis, hattâ idam etmek gibi) eylemlere giriştiği ve bunlara kar­ şı hükümet müdahaleye kalktığı takdirde Ağa, Derebeyi olur. Ağalar bazen doğrudan doğruya devlete karşı âdeta ba­ ğımsız bir hale gelmeye muvaffak olmuşlardır. Bazıları başka yoldan giderek devlette kendilerini destekleyen kimseler sağ­ lamışlardır ve hükümetin vali ve kadı gibi mahallî temsilcilerini hükümsüz bırakmaya muvaffak olmuşlardır. III. Selim zamanın­ da bazı ağaların başkentte, nüfuzlu adamları vardı. Bunlar ya sarayda rüşvetle elde ettikleri adamlarla iş görürler, ya da adamlarına sarayda kapıcıbaşılık, mirahorluk gibi önemli mev­ kiler elde ettirerek onları kendileri için çalıştırmışlardır. Soru 91 : Bozuk-düzende neden devlet âyanlık ve ağalık­ la uzlaşabilirdi? Eski Osmanlı düzeninde düşünülmesi olanağı bile olmayan bir sonuçla, ayan ve ağalarla bozuk-düzen dönemi Osmanlı devleti pekâlâ uzlaşabilmiştir. Onun için ayan ve ağalığın mut­ laka devlete aykırı müesseseler olduğunu sanmamak gerekir. Gerçekte, XVIII. yüzyıl sonlarına doğru devlet taşralarda hem ayana, hem ağalara dayanmıştır. Onlarsız vergi alamaz, asker bulamaz, güvenlik kuramazdı. 292


Ayan ve ağaların bu noktalarda devlete yardımcı fonksi­ yonlarını gören bazı yabancı gözlemciler genel olarak bunla­ rın, devletin kendi memurlarından daha başarılı ve daha dü­ zenli yönetim kurduklarını yazarlar; örneğin, II. Mahmut'un ayan, ağa ve derebeylerle savaşmasını kınarlar. Mutlak anlam­ da kabul edilmemek şartiyle, bu yargılarda bir gerçek payı var­ dır. Bir bozuk-düzende bu gibi yargılar ancak izafî anlamda bir gerçeklik taşır. «Kötünün en iyisi» nin ne olduğu tabiî görüşten görüşe değişir. Gerçekte, bazı ayan ve ağalar derebeylere karşı devletten daha başarılı olarak savaşmışlardır. Fakat bazı hallerde derebeylerin bile bu gibi ayan ve ağalardan daha «iyi» olduğunu iddia etmek mümkündür. Örneğin, çok güçlü bir derebey haline gelen Pazvandoğlu Osman Ağa (Paşa da olmuştur) ne ayan tarafından, ne devlet tarafından alt edilemediği gibi, kurduğu idarenin de onlarınkinden daha kötü olduğu söylenemez. Paz­ vandoğlu gibi gericilerin, gericiliği saray ve ayan gericiliğinden ne daha az, ne de daha çoktu. Bunlar hep bir bozuk-düzenin gerekli parçalarıdır. III. Selim dönemi Rumeli'de ve Anadolu'da ayan, ağa ve derebeylerin en alıp yürüdükleri dönem olmuştur. Bu padişahın Nizam-ı cedit denen sonuçsuz kalmış ıslâhat siyasetinin bu tip­ ler tarafından akamete uğratıldığını, mutlak şekilde iddia et­ mek haksızlıktır. Çünkü, gerçekte bazı ayanın ve hattâ bazı ağa­ ların Nizam-ı cedite taraftar tutum alışını bir tarafa bırakalım, bu siyaset aslında gerçekleşebilecek yenilik girişimi değildi; çünkü bozuk-düzenin en bozuk bir yanına dayanılarak gerçek­ leştirilmeye kalkışılan bir işti. Bizim sandığımız anlamda bir ıs­ lâhat, kalkınma, yenilenme işi olmaktan uzak bir şeydi. Bu ko­ nuya daha sonra geleceğiz. Ayan, ağa ve derebeylerin bilimsel bir incelenişi henüz ya­ pılmamıştır. Bunların toprak tutumu şekilleriyle, üretim ilişkileri ile ve tarım usul ve ürünleriyle olan ilişkileri açısından konunun incelenmesi gerekir. Fransız tarihçisi Braudel Rumeli'de ayan veya ağa çiftliklerinin kuruluşunu buğday ekimi ile ilgili görür. 293


Tahıl tarımı kapitalist üretim düzeyine geçişte en çok rastlanan şekillerden biridir. Bu bakımdan ağalığı ve onun devlete baş kaldırmış şekli olan derebeyliği, feodalizm sanmak ekonomi bilimi açısından yanlıştır. Fransız tarihçisine göre, çiftlikler sadece timarların malikâne olmasından doğma değildir, buğday ziraatinden, nü­ fus iskânından ve bunun ovalara doğru genişlemesinden ileri gelmedir. Osmanlı terminolojisinde bulunmayan ve etimolojik kaynağı bilinmiyen «derebeyi» sözcüğünün, vadi boylarınca hük­ münü genişleten ağalığın siyasal bir toprak rakabesi iddiası ile ekonomik üstünlük kuruşunun bir ilişkisi olup olmadığı sorusu, şimdilik cevapsız kalacaktır. Marx'ın, Romanya misalini vererek sözünü ettiği biçim yani bağımsız köylü üretiminin gelişiminden sonra da devam etmekte olan müşterek toprak mülkiyeti bulu­ nan yerlerde toprak rantının ödeniş biçimi, para ile ödeme yeri­ ne emekle ödeme biçimine, yani daha eskiye doğru dönüktür. Toprakların bir kısmı bağımsız kişi mülkü olarak, bir kısmı müş­ terek mülk olarak işlenirken bu ikincinin surplus ürünü yavaş yavaş devlet memurları ve özel kişilerin eline geçerek daha sonra bu ürün fazlasının yetiştirildiği bütün topraklar da bun­ ların zaptına geçer, bağımsız çiftçiler, bunların bağımlısı haline gelirler. Bu «mütegallibe» nin çıkarına uyduğu için kiranın öde­ nişi para yerine ayn halinde olmaya başlar; bu da yetmeyince angarya ile ödenmeye döner. Müşterek mülk olan topraklar üzerinde böyle bir güç kuranın bölgenin bütün toprakları üze­ rinde rakabe iddia etmesi mümkün olur ki bu tam derebeyliğe dönüşür. Prof. Barkan'ın şu gözlemi durumu en genel şekli ile içine alır: «enflasyon devirlerinin vurgunları, faizcilik ve mültezim kâr ve soygunculuğu ile kazanılan servetlerin emin ve verimli bir yatırım sahası olarak ziraate teveccüh etmesi ve ağır vergiler altında ezilerek ekonomik varlığı zayıflamış olan ve ucuz kredi kaynaklarından da mahrum bulunan fakir köylü halkın elinden murabahacılık yoluyla tarlalar alınarak büyük çiftlikler kurul­ mağa başlanmış olması, Türkiye'nin ananevî nizamının bozul­ masına ve bu yüzden topraklarını kaybedip tasfiye edilmeye 294


başlayan eski müstahsil çiftçiler yerine zengin çiftlik sahibi mü­ tegallibe bir bey veya ağa sınıfı ile bu sınıfın emrinde ırgatlaşan topraksız köylüler kaim olmağa başladı.» Sayın profesörün bu uzun cümlesinde, izin verilirse, bir düzeltme yapacağım, çünkü bana at ile araba ters yerlere konmuş gibi gözüküyor: cümlenin ilk yarısında söylenenler yani büyük çiftlikler kurulmasını başlatan süreç, Türkiye'nin «ananevî nizamının» bozulmasının nedeni değil, sonucudur. Bu nizamın bozuluşu çok önceden başlamıştır, ve ağalıkla ırgatlığın çıkışı bu bozuluşun kapitalist tarım üretimi biçimine geçilme döneminde kendini gösteren ve feodalizm ile ilgisi olmayan (tâbir caizse) «modern» bir olaydır. Feodalizm demek olmayan ağalık ile Osmanlı bozuk-düze­ ni güzelce uzlaşabilmiştir. Avrupa'da da, örneğin İngiltere'de ve Prusya'da yeni kapitalist üretim biçiminin, eski feodal üretim biçimi ile uzlaşması durumu olmuştur. Aşamalar her zaman ka­ lıp gibi karadan aka geçiş şeklinde, matematik bir yüzde-yüzlükle olmuyor. Osmanlı bozuk-düzeninin uzlaşamadığı ayan ve ağa olmak­ tan çok, toprak üzerinde egemenlik ifade eden rakabe hakkı id­ diasına eğilimli olan derebeyidir; bunların hepsi mutlaka âyanlıktan ya da ağalıktan gelme değildir. İşkodra'da Kara Mahmut Paşa mutasarrıflıktan, Pazvandoğlu yeniçerilikten gelme­ dir. Ancak o dönemde ne mutasarrıflık gerçekten mutasarrıflık­ tır, ne de yeniçerilik gerçekten yeniçeriliktir Bağımsız bir siya­ sal toprak rakabesi kazanmaya doğru en çok yaklaşan Rume­ li'de Tepedelenli Ali Paşa, Mısır'da ise bunu tam anlamiyle ger­ çekleştiren Mehmet Ali Paşa olmuştur. Bu sonuncu da görünüş­ te yeniçeri gibi gözükürse de gerçekte tüccar sınıfından gelme­ dir; yani feodal menşeli olmakla en küçük bir ilişiği yoktur. Rumeli'deki derebeylerin diğer bir özelliği, vükelâ mukataa ve malikânelerine ve Nizam-ı cedide düşman olmaları ve eşki­ ya olmak zorunda kalan çok sayıda mülkiyetsiz kişileri silâhlı özel askerleri haline getirmeleridir. Rumeli'nin baştan başa eş­ kiya yatağı haline gelişinde, derebeylerin bunları köylü üzerine çevirip besletmelerinin büyük rolü olmuştur. Çünkü bu derebey­ lerin muntazam bir maliyeleri, hazineleri (yani birikmiş siyasal 295


kapitalleri) yoktu. Sırp ve Bulgar köylüleri başlangıçta bunla­ ra meyil göstermişlerse de sonraları bu soygunculukları yüzün­ den onlara karşı kendilerini savunma çareleri aramaya başla­ mışlardır. Bir yandan derebeylere, bir yandan devlete karşı ko­ runma savaşında, Bulgar ve Sırp «heyduk» lan, bunların ulusal savaşlarının ilk efsanevî kahramanları olmuşlar, fakat Yunan bağımsızlık savaşında bu güçleri destekleyen bir burjuva sınıfı bunlarda bulunmadığından başarılı olamamışlardır.

Soru 92 : Ayan, ağa ve derebeylerin köylü sınıfını sömü­ rüşlerinin ne gibi şekilleri gelişti? Ayan, ağa ve derebeyi arasındaki farkları, büyük özel top­ rak mülkiyeti gelişimi ve bu mülkiyetlere sahiplik iddia edenler­ le üretimci köy|ü arasındaki münasebetlerin niteliği açısından daha iyi seçebiliriz. Büyük toprak sahipliği, mirî toprakların, önce malikâne usulü ile mültezimliğinin çıkışından sonra gelişmiştir. Bu bü­ yük toprak mülkiyeti sahipliğinin hiç bir hukukî temeli yoktur. Sadece devletin askerî tahsisat kaynaklarının özel kişilerin irat kaynağı haline gelmesi ve köylü üzerine doğrudan doğruya rant ilişkisi kurulması ile ve zamanla tapusuz olarak gelişen bir el koyuş olayının sonucu olarak meydana gelmiştir. Bundan ötü­ rü Osmanlı yazarları bunları daima «mütegallibe» sözcüğü ile tanımlarlar. Bu da başlıca üç yoldan olmuştur: (1) Köylünün tüccar ve faizciye borçlanışınin ödenmesi zorunluğu ile, (2) siyasal ve hat­ tâ kazaî bazı fonksiyonların uygulanmasiyle, (3) köylünün, va­ lilerin, diğer devlet temsilcilerinin sömürüsünden korunma ih­ tiyacı ile bir güçlüye sığınması yolu ile. Eski Osmanlı düzenin­ de toprak üzerine yetki daima bir âmme fonksiyonu karşılığı olarak kurulabilirdi. Örneğin timar usulünde olduğu gibi, bir as­ kerî hizmet sağlama karşılığı olarak. Ekonomik bunalım döne­ minde bunun yerine hazineye vergi ve resimleri sağlama karşı­ lığı olarak toprak üzerinde yetki doğdu. Fakat bu aslında eski 296


anlamında bir âmme hizmeti değildir. Devlet, vergilerinin iltiza­ mını alana, bu işi görmesi için ve köylü üzerine zorlayıcı bir güç sahibi olması için gerekli olan bir yetki sağlayınca, özellikle malikâneci mültezim geniş topraklar üzerindeki köylü üzerinde si­ yasî, kazaî ve malî bir otorite de kurmuş oldu. Zamanla köylü­ nün rant borcu devlete değil, malikâne sahibi olan ayana veya ağaya ait olmaya başladı. Toprak ağalarının geniş toprak mül­ kiyeti iddiasının kaynağı buradadır. Bu bakımdan, toprak ağa­ lığı menşe açısından mütecanis değildir. Fakat hangi menşeden gelirse gelsin (ister âyanlıktan, ister mültezimlikten, ister mütesellimlik ve voyvodalıktan gelmiş olsun) hepsinin paylaştığı ba­ zı nitelikler vardır: âmme sorumlulukları ve fonksiyonları yok­ tur; çiftçi, yatırımcı değillerdir; köylü ile ilişkileri maraba yani mahsulde ortaklık, kiracılık ve sertlik şekillerinden biri olarak kalır. Ağaların bazılarının derebeyi olmaya dönmeleri bu müte­ canis olmayan karma sınıf içinde yatan bir zıtlığın patlak ver­ mesiyle olur: tıpkı iki yüzyıl önce timar tutan sipahi ile başkent­ teki kapıkulu arasındaki gerginlik gibi, burada da toprak faiz­ lerinden gelen gelirle devlet katında oturan malikâneci ile, bil­ fiil toprak üretimcisinin yanı başında oturan ve onun sömürü­ sünden kendine özgü küçük bir egemenlikte bir «malikâne» ya­ ratmaya çalışan ağalaşmış kişi (ayan ya da voyvoda hattâ sah­ te yeniçeri) arasında bir zıtlaşma vardır. Bunun en gerginleşmiş aşamasını, «Nizam-ı cedit» olaylarında görürüz. Sözü edilen biçimlerdeki ilişkilerin baş kaynağı toprak rantının ayn halinde alınması, para rantının gelişmemiş olması­ dır. Tarımda kapitalist üretim biçiminin gelişine doğru ilk adım, emek ya da ayn halinde rantın ödenişinden para ile rant ödeni­ şi şeklinin çıkması ile atılmıştır. Hanefî hukukuna göre arazi ve mahsulde «icâre» yani para olarak rant caiz değildir. Onun yerine rantın ödenişi üç şekilde görülen bir ilişkiye göre olabilir: (1) Mahsulde ortaklık. Bu, Batı'da «metayage» denen sisteme en yakın olanıdır, fakat ondan farklı olarak burada bir mukaveleye dayanarak kârı paylaşma türü gelişmemiştir. Rantı alan böyle bir yatırıma ancak kısmen 297


katılır ve o nisbette mahsule ortak olur. (2) Daimî veya geçici kiracılık, (3) Ağalık; köylünün toprağı kullanması karşılığının hizmet ve ayn olarak ödenmesi. Para ile ödendiği zaman da bu hiç bir zaman sabit bir para rantı olmaz. Toprak «ae facto» ağa­ ya ait olur. Çiftçi orada bir serf gibi, toprak ırgadı olur; fakat ücretli işçi de değildir. Ağa, bu ırgatlardan derdiği silâhlı bir maiyet ordusu meydana getirdiği zaman derebeyi olmuş; hem devletin üst rakabe hakkı iddiasiyle, hem de devlet ricalinin malikâne faizciliğindeki çıkarlariyle tokuşma haline gelmiş de­ mektir. Demek ki, büyük toprak ağalığının bir şekli, paraca sıkışan köylüye borç vermek yoluyle başlıyor; borçlandırılmış köylü, toprak rantını mahsulle ödemek suretiyle toprak sahibine bağ­ lanmış olur. Büyük toprak ağalığının diğer bir şekli, ağa veya şeyh olarak bazı siyasal ve hukukî görevler görme yolu ile top­ rak üzerine egemenlik kurma ile başlar. Diğer bir şekli de topraksızlaşmış köylüyü silâhlı bir güç olarak kumandası altına al­ makla edindiği kuvvete dayanarak, bir bölgede devlet mültezi­ mine, paşasına ve ayana karşı köylüye himaye sağlaması ile olur. Bu çeşit derebeyler kısa veya uzun süre köylünün bağlılı­ ğını da kazanabilir. Özellikle gücünü, bölgedeki kasaba, para ve emtia ekonomisine de dayandırabildiği hallerde. Fakat, bu bü­ yük toprak sahipleri (ayan, ağa veya derebeyi) emtia ekonomi­ sinin çok ilkel olduğu zamanların senyöründen farklı olarak, çiftçi ve üretimci değildir; sadece köylü emeğinin ürettiği değer artığının tamamını, hattâ emeğinin bir kısmını alan kişidir. Bundan ötürü, köylü için ya üretimini arttırma, verimliliğini yükseltme yönünde bir çıkar yol yoktur, ya da böyle bir isteği olduğu takdirde bunu yapmak için elinde gerekli araç ve güç yoktur. Bunların ikisi de toprak sahibinin elindedir ki o da bun­ ları üretimi arttırma veya geliştirmede kullanmada fazla çıkar görmez; çünkü hiç bir yatırım riskine girmeden de yeterinden fazla gelir ve kâr sağlayabilir. Şu halde toprak ağalığı (ki sadece Asya tarımsal üretim biçiminin sürdüğü siyasal sistemlerin bozuluşu sonucu olan, ona özgü olan, bir toprak tutumu biçimidir) ne feodal ne de ka298


pitalist mülkiyet ve üretim biçimlerine girer. Bu ağalık türü bozuk-düzenlere özgü ve gerileticilik açısından hem feodal, hem kapitalist sömürü biçimlerinden daha kötü olan bir parazit sö­ mürüsü şeklidir. Batı dışı ülkelerde tarımsal gelişmenin en bü­ yük engeli ve tutuculuk direnişini sağlamada faizcilik kadar önemli bir kaynak olmuştur. Geçmişini bilmedikleri için Batılı (özellikle Amerikalı) iktisatçıların niteliğini kavrayamadıkları bir gerilik kaynağıdır. Zaten, murabahacılık, ağalık ve tarım üretimi geriliği her yerde hep bir arada gider. Fazla olarak köylünün ekonomik bir garantisi olmadığı gibi, hemen hemen hiç bir siyasal ve sos­ yal dayanağı da yoktur. Bundan ötürüdür ki bu ülkelerde köylü Osmanlı düzenindeki «reaya» olmaktan da daha aşağı bir du­ ruma düşer. Evvelce esnaf zenaatları dolayısiyle sözünü ettiğimiz ve bozuk-düzene özgü olacak değişmeye karşı o büyük direnme gücünü veren metotların uzun süre yaşaması gibi, burada da iltizam, ağalık ve köylü gerilemesiyle ilgili bir uygulama, Os­ manlı devletinin son günlerine kadar yaşamıştır: aşar sistemi. Aşar uygulaması, bozuk-düzen döneminin tarımsal durgunluk ve parazit sömürü yanlarının, Türk toplumunun ekonomik gerileyişinin en belirli gericilik-tutuculuk göstergesi olarak alına­ bilir. Öşür, gayri safi tarım hâsılası üzerinden alınan, tarımın ge­ lişmesi ile para değeri bakımından tersine oranlı olarak nisbeti artan (İslâm hukukundan gelme) bir vergidir. Yani üretici üre­ tim verimliliğini ne kadar arttırırsa o kadar çok ödeyeceği, o kadar çok nisbî zarar edeceği bir vergi olduğu için, tarım ve­ rimliliğini baltalamada ideal bir vergi usulüdür. Fazla olarak bu verginin toplanış biçimi de yıkıcı olmak zo­ rundadır. Çünkü toplanışı tamamiyle devletle köylü arasında aracı olan mültezimin elindedir. Aşar işi genel olarak şöyle yü­ rür: her yılın ilkbaharında gelecek hasat mevsiminin öşrü mü­ zayedeye konur. Örneğin, bir sancağın veya valinin keyfine gö­ re ayrılmış bölgelerinin öşrü müzayedeye konur. Müzayedeyi 299


kazanan büyük mültezim, bölgenin aşarını parça parça daha küçük mültezimlere verir. Bazı hallerde hazine ile üretici ara­ sında beş, altı mültezim bulunabilir. Son zamanlara doğru bu mültezimlerin bir çoğu, şehirlerde ticaret ve faiz kapitali biriki­ mi yapan zengin Rum veya Ermeni mültezimlerdi. (Anadolu'­ nun XVIII. yüzyıl sonlarına doğru Rumlaşmasında ve Ermenileşmesinde bunun rolü olduğunu tahmin ediyorum). Köylünün aşarı toplanırken bu kademelerin her biri ayrı bir kazanç sağlar. Genel olarak, sonuçta hazineye gelen toplam, vergiyi ödeyen köylüden çıkan toplamdan çok aşağıda olur. Mültezim kapitali birikimi dolayısiyle söylediğim gibi, bu mül­ tezimler aynı zamanda devlet yetkisinin bir parçası ile de ken­ diliklerinden donatılmış olurlar. Böylece, mültezim bir bölgenin tarım faaliyetlerinin mutlak efendisi haline gelir. Hem üretimde köylüye mahsulde ortak oluyor, hem maliyede, hatta idarede devlete ortak olur demektir. Hasat zamanını, mahsulün taşın­ masını, mahsulün nereye taşınacağını o tayin eder. Mültezim, Tanzimatta görülen tütün rejiminde olduğu gibi, birçok memurlar kullanır. Yani mültezimin kendisi, dürüst bir adam olsa bile, her hasat yerinde öşrün toplanmasında hazır olamayacağı için bu memurları başıboş bırakır, onlara ya maaş ödemez ya da az bir şey öder, yani bu memurlara da köylüyü ayrıca soyma yolunu açar. Cok defa mültezimler aşarın toplan­ masını hep birden yapamadıklarından sıraya korlar. Aşarın top­ lanması bir yerde yapılırken öte yerlerdeki üretimciler mahsul­ lerini kaldıramazlar, beklerler. Yani mahsul yağmur, kuşlar ve­ sair tabiat etkileri altında kalır, çürür veya bozulur. Özellikle küçük üretimci çok zarar eder.

Soru 93 : İçten çatışma halindeki güç-servet karması sı­ nıfın ayrı çeşitleri neden ekonomik ve siyasal bir evrim veya devrim gerçekleştirememiştir? Görüyoruz ki tarım ve zenaat sınıflarının sömürülüşünü eline alan ve egemen kat kişileriyle beraber para veya mülk ha300


linde servet birikimi yapan sınıf içinde ve ona dahil gruplar ara­ sında çıkar çatışmaları olduğundan aralarında büyük ölçüde bir didişme vardır. Sömürücü sınıf yalnız toplumu sömürmüyor, kendi kendini yiyor. Bu sınıfın parazitliği buradadır. Yani hiç bir üretim alanında, geleneksel, artık toplumu besleyemeyecek, canlı tutamayacak güçsüzlükteki tarzlar yerine yeni tarzlar ge­ tirme olanakları geliştiremez. Bu tutuculuğun ve gelişme yaratma güçsüzlüğünün ekono­ mik yanlarını görmüş bulunuyoruz. Şimdi bunun siyasal görü­ nüşlerinin birkaç çeşidi üzerinde duralım. Bu konuda şu şekil­ leri alacağım: (1) Celâlî ve sipahî isyanları, (2) yeniçeri isyanla­ rı, (3) esnaf hareketleri, (4) derebeylik isyanları, (5) Nizam-ı ce­ dit reformu, (6) «Sened-i ittifak» yasası girişimi. Bunların hepsi Osmanlı siyasal düzenine karşı veya onun değiştirilmesi yönünde girişilmiş uğraşılardır ve yine hepsi dü­ zen bozuluşunun çeşitli görünüşleri olarak evrimsel veya dev­ rimsel süreçle, siyasal bir gelişmeye doğru olumlu sonuçlar yaratmamış olan çabalardır. Gerek siyasal planda, gerek sınıf­ sal planda yatan direnme kaynaklarının güçlülüğü bu çaba ve girişimlerin hiç biri tarafından yıkılamamıştır. Gericilik dediğimiz şey, işte bu gücün kendisidir. Şu nok­ tayı göz önünde tutalım: siyasal ve toplumsal evrim veya dev­ rim olmayışı, kişilerin kafalarının gerici olmasından ileri gel­ mez. Tersine, siyasal ve toplumsal ve her ikisinin de temelinde olan ekonomik durgunluk kişilerin kafasını gerici yapar. Yoksa, düzenin bozulma halinde olduğunu, düzeltilmesi gerektiğini padişahtan derebeyine kadar herkes iyi biliyor. Öyle olduğu halde nizam-ihtilâl (düzen - bozuluş) şeması içine hapsedil­ miş düşün, çıkış yolunu da ancak yine düzen (nizam) çerçeve­ si içinde görür: Nizam-ı cedit, nizam peşinde; Tanzimat tanzim etmeyi, düzene komayı amaç edinir; «inkılâp» bunların anlayışın­ da ancak değişme demektir; değişme de kötü bir şeydir. İdeal olan «değişmemek» tir. Bu ideal, toplumun alt yapısının da üst yapısının da «Osmanlı» olan şeklidir. Osmanlı düzeninin bu idealliği bir efsane olarak kafalara hâkimdir, ta XVIII. yüzyıl, hattâ XIX. yüzyıl sonlarına kadar bu, sürmüştür. XVII. yüzyıl 301


ortasına kadar «ideal» olanın geri getirilebileceği umudu vardı. XVIII. yüzyılda bu umut yıkıldı. O zaman, «ideal» i daha da geri­ lerde arama özleyişleri doğdu. Örneğin, tarih yazarı Naima'yı alalım. Basılı şekilde altı cilt tutan Naima'nın tarihi, Osmanlı dü­ zeninin tüm bir «ihtilâl» içinde olduğunu, yani baştan başa bo­ zulma ve parçalara dağılma hali içinde olduğunu belki hiç bir tarih yazarının göstermediği bir ölçüde gösterir. Öyle olduğu halde, meslekçe bir maliyeci olan Naima'nın, bu bozuluşun eko­ nomik nedenlerini bir kere bile sormak aklına gelmemiştir. Ne­ dir bu didişmelerin, bu boğazlaşmaların altında yatan süreç? Nereye, nasıl başka bir biçime doğru gidiliyor? gibi sorular sor­ mak söz konusu değildir. O da, ta Kâtip Çelebi'den beri süren İbn Haldun aşamaları­ nı tekrarlar, düzen ihtiyarlama aşamasına geldi, der ve tarihi­ nin sonundaki bir parçada insanı kahkahalarla güldürecek ça­ reyi bulur ve gayet ciddî olarak bu çareyi tavsiye eder: vaktiy­ le Mısır'da Salâhattin-i Eyyubî zamanında Abu an-Necîb adlı bir zat «Nehci's-Sulûk» adında bir risale yazmış. Bu risale hü­ kümdardan hükümdara dolaşa dolaşa ta Yavuz Selim'e kadar gelmiş. O ve akıl hocası Bitlisli İdrîs bu kitabı beraber inceler­ ler, Selim devleti ona göre yönetirmiş. Sonra bu risale kaybol­ muş. Naima, onu bir yerde görüp okuduğunu hatırlıyor. Öyle bir hazine imiş ki bir bulunsa devleti kurtarmak mümkün ola­ cakmış. Kendisi çok aramış, bir daha bulamamış. Eğer bulun­ sa, yemin ediyor ki, oturup Türkçeye çevirecekmiş. Naima gibi bir adamın bu kadar ciddî olarak bel bağladığı bu kitabı insan gerçekten merak ediyor. Zavallı Naima, bu kayıb hazineyi belki de bulamadan öldü. Fakat anlaşılan buna, benim gibi, merak edenler çıktı. Çünkü bu risale I. Abdülhamit zamanında ortaya çıktı, hattâ II. Abdülhamit zamanında da Türkçesi basıldı. İslâm tarihinde ve Osmanlı tarihinde «padişahlara nasihat» veya ahlâk öğretileri cinsinden yazılmış birçok kitabın en zavallısı bir kitap bu. Acaba Naima alay mı ediyordu? diye­ ceğiniz geliyor. Bu cinsin daha iyilerini tarih yazarı Âli, Hezarfen Hüseyin ve hattâ Naima'nın çağdaşı Şeyhülislâm Feyzullah da yazdığı halde Naima'nın bu kitabı bu kadar değerlendirmesi. 302


âdeta bütün dertlere deva olan bir «iksir» gibi tavsiye etmesi akıl ve mantıkla yorumlanacak bir şey değildir. Naima'dan sonraki dönemde, düşün daha da gerilere doğ­ ru kaymaya başladı. Artık umut yok; «ideal» in bulunacağı bir aşamaya da dönülmüyordu. İdeal düzen, nasıl Tanrının yarattı­ ğı değişmez âlemin düzeni idiyse, şimdi de bozuk-düzenin Tan­ rının yarattığı kötü ve aşağılık dünyanın bir görünüşü olması gerektiği görüşü doğdu. Bunu, aşağıdaki bir padişah, bir şeyhülislâm, bir sadra­ zam ve bir tasavvuf şeyhinin şiirle konuşması iyi yansıtır: Padişah, III. Mustafa'dır ve konuyu şöyle açar : Yıkılupdur bu cihan sanma ki bizde düzele Devletî, çarh-ı denî verdi kamu müptezele Şimdi erbâb-ı saadette gezen hep hazele İşimiz kaldı hemen merhamet-i lem yezele. (*) Şeyhülislâm, İsmail Asım'dır, o da aynı fikirde : Hak bu kim mülk-i cihan girdi yed-i müptezele Akl-ı sâdıkla nizâmı hele hiç girmez ele Berk ü bârını kamu eyledî yağma hazele Âb-ı şer' ile meğer ravza-i devlet düzele. (**) Sadrazam, Ragıp Paşadır, onun dan umudu yok:

şeriatın da kurtaracağın­

(*) «Bu dünya yıkılıyor, bizde düzeleceğini sanma, Alçak felek, devleti bütün alçak kişilerin eline verdi. Şimdi mutluluk yolunda gidenler hep bayağı kişiler. İşimiz Tanrının acımasına kaldı.:> (**) Gerçek şu ki dünya gücü aşağılık kişiler eline düştü. Doğ­ ru düşünle düzenlenme olanağı yoktur. Yaprağından meyvasına k a ­ dar her şeyi bayağılar yiyor. Devlet bahçesi ancak şeriat suyu ile belki düzelir.

303


Niceler eyledi kâmın bu cihanı tiz ele Feleğin devri mutabık yine bezm-i ezele Sanma ey dil ki saadet bula bir dem hazele Verdi hallâk-ı cihan müptezelî müptezele. (***) Tasavvuf şeyhi Enderun? Şeyh Rasih konuşmayı şöyle bağ­ lıyor : Bakılur îse eğer hükm-i hüday-î ezele Mahv-i izân eder elbette nef girmez ele İtiraz eylemede fâide yoktur zîra Tunb-i ahkâmını raptetmiş esas-ı ezele Bunda mahviyet ü tefviz gerektir ruhum Gayri yok çare umur-ı kader-i lem yezele. (****)

Soru 94 : «Celâlî» isyanları neden devrimci halk hareket­ leri olamadı? Osmanlı devletinin başkentte büyük bir siyasal ve militer güç yığılışma dayanarak tüm bir kapıkulu yönetiminde bir dev­ let haline gelişi ile timar beyliğinin ya feodalleşmeye (derebeyleşmeye demiyorum, dikkat) doğru gelişmek ya da malî ve mili­ ter fonksiyonlarını kaybetmek şıklariyle karşılaşması gibi iki olayın çatışmasından doğan ve asıl sahnesi Anadolu olan «Ce­ lâlî» isyanları, toplumsal sınıflarla (yani kasaba ve köy reayası ile) egemen siyasal sınıf arası bir çatışma şeklini alamamıştır. Kasaba ayanı, her büyük kasabada bulunan esnaf (yani loncalı zenaatkârlar) ve köylünün büyük bir parçası bu hareket( * * » ) Nice kişiler b u dünyanın z e v k i n i ele geçirdi, ama dünya gene eski düzeninde dönüyor. Ey gönül, alçakların b i r an bile m u t l u olacaklarını sen sanma. Dünyayı y a r a t a n v e r d i alçağı alçağa. (****) Tanrı'nın ezelden yargısına bakınca, akıl karışır da b i r a n l a m çıkaramaz. Tanrı yargılarının i p i n i , ezel direğine bağlamış. Ezelin alınyazısının karşısında s i l i n m e k t e n , k e n d i m i z i ona b ı r a k ­ m a k t a n başka çare y o k t u r .

304


lere katılmamış ve onları desteklememiştir. Kapıkulu gücü, bir­ leşik bir sınıflar cephesi ile karşılaşmamıştır. İsyan liderliği sı­ nıfsal kaynakları ve amaçları şüpheli, ne köylüyü ne de esnafı temsil eden kişilerin elinde kalmıştır. Bunlar ya Asya İslâm ge­ leneğinde çok misali görülen biçimlerde bir güç merkezleşmesi yaratarak ilk Osmanlı beyliği gibi feodal egemenlikler kurmayı, ya da padişahlık gücünün geçirdiği militer ve fiskal değişimden faydalanarak merkezden gelirli mansıplar koparıp derebeyleşmeyi güdüyorlardı. Başlıca güçleri köylerden, Osmanlı idareci­ lerinin maiyetlerindeki askerlerden, kasabalarda işsizleşmiş ki­ şilerden derledikleri ve amacı, disiplini, ideolojisi olmadığından devrimci olmaktan çok «eşkiyâ» ya da Türkçedeki anlamı ile «haydut» olan kalabalıklardı (Rumeli Hıristiyan halkı arasında «haydut» «hayduk» şeklinde ulusal kurtuluş savaşı gerillacısı anlamına kullanılırdı). Bu yüzden bunların eylemleri köylüyü zararlandırmış, esnafı ve ayanı ürkütmüştür. Bunların Osmanlı örneği bir devletçik kurmaktan öteye geçebilir bir ideolojileri yoktu. Bugün tarihçilerin vesikalara dayanarak yaptıkları incelemelerde, bunların herhangi bir dev­ rimsel ya da yasasal ideolojileri olduğuna dair hiç bir ize rastlanamamıştır. Celâlî isyanları döneminde Simavnalı Bedreddin türünden bir fikir temsilcisi bile yetişmemiş olması da bunu gösterir. Celâlî isyanlarının tarihimizde bıraktığı ün, büyük bir anar­ şi, büyük bir ekonomik sarsıntı ifadesi ve kanlı bir cinayetler se­ risi olmasından gelir. Kapıkulu gücü, Celâlî akımının çürüklüğü­ nü anlayınca, yabancı bir devlete yollayacağı güçte büyük kuv­ vetlerle bunların üstüne yüklenerek bu hareketlere katılan, katıl­ mış gibi gözüken, katılma zorunda olan yüz binlerce kişinin doğ­ ranmasını sağlamıştır. Hareket önderlerine zaman zaman büyük kemikler atarak bunları durdurmuş; arkasından onları hile yolları ile temizlemiş veya temizlemeye teşebbüs etmiş; bu da tekrar onların isyanlarına sebep olmuş; ne siyasal ne de ekonomik hiç bir amaç ve anlam taşımayan bir anarşi içinde halk kitleleri yıp­ ranmıştır. Anadolu şehirlerine ve köylerine bu büyük fırtınanın yaptığı 305


ekonomik zararlar, tarihçiler tarafından şimdiye kadar gereği gibi incelenmiş ve ölçülmüş olmamakla beraber, isyancıların üzerine sürülen kapıkulu ile timarlı sipahi ve yarı asker-yarı eş­ kiya kişiler arasındaki savaş, halk yığınlarını, özellikle tarımsal üretimci köylüyü XVII. yüzyılın büyük sömürüsüne hazır bir ha­ le getirmiştir. Celâlî isyanlarının, Osmanlı düzenine karşıt veya ona alter­ natif olarak nasıl bir düzen güttüğü sorusunu kendimize sorarak Celâlî hareketleri tarihini incelediğimiz zaman hiç bir cevap bula­ mayız. Tarihçi İsmail Hâmi Danişment'in bunu Türk ırkı ile Bal­ kanlı devşirme ırkları arası bir savaş diye göstermesi, böyle bir cevap bulamayan bir kişinin uydurduğu bir yakıştırmadır. Soru 95 : Yeniçeri isyanları neden devrimsel hareketler de­ ğildi? Bazı Celâlî hareketlerinin müthiş bir yeniçeri kıyımı yanı vardı. Bunun en güçlüsü, Abaza Hasan Paşa adlı birinin güttüğü harekettir. Türk olma işi ile hiç bir ilgisi olmayan, Balkan dağlısı devşirmelere gözü peklikte taş çıkartacak ayarda bir Kafkas dağ­ lısı olan Abaza, Anadolunun doğusunda ta Bursa'ya kadar yeni­ çeri doğrayarak ilerledi. Pek muhtemeldir ki gerçek ve tarihsel yeniçerilik, bu kıyımdan sonra bir daha belini doğrultamamıştır. Celâlî gücünün rekabeti karşısında yeniçeriler, oldukça uzun süre, Osmanlı gücüne sadık kalmışlardır. O kadar ki Os­ manlı hükümdarları, artık kendilerine karşı gelen bir güç olduğu halde bile, yeniçeriliği bir türlü feda edememişlerdir. Osmanlı gü­ cünün bu biricik desteği haline gelen yeniçeri örgütü, ancak/ militer ve endüstriyel fonksiyonunu kaybettikten sonradır ki Sa­ rayı korkutan bir güç yapısına dönüşmüştür. Yeniçeri - Saray karşılaşması ile, Celâlî _ Kapıkulu karşılaş­ ması arasında, genel çizgileriyle (birinin bir başkent içinde, öte­ kinin taşrada oluşu farkı dışında) büyük benzerlikler vardır. Sı­ nıfsal dâvalardan ziyade birinde mevki ötekinde geçim derdi is­ teklerine Osmanlı gücü, ödün vererek isyanı cılk eder; gayri meşru ve kötü olduğunu söylemeyi akıllarına bile getirmeyen, 306


siyasal rejime karşı ne istediklerini bilmeyen önderleri bir süre okşar; sonra iki metodla, ya altınla ya da cellâtla onları yok eder ve her isyan «cycle» ni böylece atlatırdı. Osmanlı tarihçileri, hattâ bugünkülerin bazıları, Celâlî isyan­ larında olduğu gibi bunlarda da başta gelen kişileri «zorba» diye nitelerler; bunları «erazil», baldırı çıplak, cahil, serseri olarak gösterirler. Böyle terimler, bozuk-düzen çerçevesi içinde çok ya­ nıltıcıdır. «Aydınlanma» geleneğinde yetişen bazı modern tarih­ çiler de, böyle hareketlerin başındakilerin cahil ve ayak takımı kişiler oluşunu pek parmaklarına dolarlar. Halbuki, bu çeşit kişi­ lerin önderliğini ettiği iki meşhur isyanı, Patrona Halil ve Kabak­ çı Mustafa isyanını kıyaslamalı olarak incelersek görürüz ki bu zorba veya rezillerin baş kaldırdığı devlet katını temsil eden kişi­ ler, zorbalıkta, rezillikte, ahlâksızlık ve alçaklıkta onların çok ile­ risine geçerler. Yeniçeri isyanlarında görülen ve bu kıyaslamada yeniçeri «zorbalarını» daha temize çıkaran bir yan daha vardır: hemen her yeniçeri isyanının, ta baştan halka, esnafa, çoluğa, çocuğa, kadına, erkeğe karşı bir hareket olmadığını ilân etmesi ve olduk­ ça başarılı bir ölçülerde bu prensibe sadık kalmasıdır. Yeniçeri isyanlarını elinden geldiği kadar kötülemeye çalışan tarih yazar­ ların tasvirlerinde bile bu yan kendini gösterir. Cevdet Paşanın Kabakçı isyanı ile ilgili olarak yazdığı şu satırlar bu durumu çok iyi yansıtır: «Gerek İslâm ve gerek Hıristiyan kim olursa olsun hiç bir kimsenin, ırz, can ve malına dokunulmamak, dokunan olursa idam olunmak, şeyhülislâmlık makamından tasdik olunma­ dıkça hiç bir şey istememek, ve yüksek kapıdan olacak istekleri kabul olunmadıkça dağılmamak üzere aralarında and içmek ve en'am öpmek, kılıç atlamak gibi cahiliyeye özgü bir iman ile» itti­ fak ettiler. (Buradaki «cahiliye» sözü bugünkü anlamında değil. «İslâmlık dışı» demek istiyor Paşa hazretleri). Bu sözlerde, aynı zamanda, yeniçeri isyanlarının siyasal ve ideolojik fukaralığını ve sınırlılığını da görürüz. Fakat bu «cahil» insanlar, bazen yanlış ve haksız olarak seçtikleri sömürücülerin kellesinden öteye kimseye dokunmamışlardır. Örneğin bu isya­ nın en alçak simgesi olan adam, padişahın başbakan yardımcısı 307


olan Köse Musa Paşa olduğu halde, zavallı yeniçeriler bunun farkında bile değildiler. Kellelerini elde ettikleri kişilerin, tarih yazarın saya saya bitiremediği servetleri, mücevherleri mey­ dana çıktığı zaman âsiler bunlara ellerini bile sürmemişler; fa­ kat bu «ahlâklılık» larına karşılık, örneğin Kabakçı isyanında ol­ duğu gibi, bu Köse Musa gibi kişiler bunları yağma etmişler; Cevdet Paşanın kendini tutamayarak söylediği gibi, bu gibiler âsilerden daha aşağı alçaklar olduklarını göstermişlerdir. Bozuk-düzenler, kendilerine karşı olan isyanları bile bozuk düzenli yapabilir. Hemen her Celâlî isyanında olduğu gibi, hemen her yeniçeri isyanında da bir şehzadenin, onun adamlarının ve hattâ padişahın en yakınlarının parmağı bulunur. Padişah Selim'­ in en yakınlarından biri, Kabakçı isyanı daha ciddileşmeden fırtı­ nayı sezip adamı ile bir kese altın yollayarak kendini müstakbel kelle listesinden önceden çıkartmaya muvaffak olmuştu. Sömürü serveti, isyan olaylarında, gizlendiği sandıklardan çıkarak bir yılan gibi kıvrılır, isyancıların bellerini dolamaya baş­ lar; isyan başarı kazandıktan sonra, eski Şehzade-yeni Padişah, önderlere kürk ve altın dağıtır. Hem Patrona hem Kabakçı isya­ nında bu iki şahsın ikisi de padişah ve vezirlerden fazla önderlik vasıfları gösterdikleri halde, bir süre sonra kadınlarla oynaşırken basılıp katledilirler. Yeni padişah da derin bir nefes alıp kendin­ den öncekilerin yolunda yürümeye başlar. Padişahlardan I. Mah­ mut isyan önderlerini çok dikkatli, sabırlı ve metodlu bir şekilda, birer birer cılk edip yok etmeye muvaffak olan padişahlardan­ dır. Vaktiyle ülkeler fethini plânlayan ve yürüten Osmanlı ailesi­ nin XVIII. yüzyıldaki plânlama ve yürütme dehası, kendini ancak bu gibi «Mafia» vari işlerde göstermiştir. Yeniçeri isyanları, böyle nedenlerle Osmanlı tarihinde hiç bir siyasal ve yasasal gelişme getirememiştir.

Soru 96 : Derebeyi isyanları ne anlamda gerici hareketler­ di? Aynı yargıyı derebey isyanları için de verebiliriz. Burada, bizi 308


çok kere yanıltıcı sonuçlara götüren bir noktayı açıklamamız ge­ rekir. Eski ve yeni Osmanlı tarihçilerinin (eskilerin bilerek, yenile­ rin bilmiyerek) sempatisi, yerleşik güç olan Osmanlı padişahlık gücünden yana olduğu için, Celâlî isyanları ile yeniçeri isyanla­ rını objektif olarak nitelemedikleri ve bunları sadece kötü isyan hareketleri olarak gösterdikleri gibi derebeylik hareketlerini de öyle göstermişlerdir. Bu yüzden, hepimizin kafasında derebeyliğe karşıt hazır yargılar yaşar. Bunun etkisi altında, Meşrutiyet döneminden az önce ve özellikle o dönemde, Batı Avrupa tarihini bir «gâvur» tarihi ola­ rak görmekten çıkıp da kendi toplumsal aşamaları içinde tanıma dönemine gelindiği zaman tarihçiler «feodalizm» terimiyle tanış­ mış oldular. Büyük Fransız devriminin ideolojisinin etkisi altında, özellikle Fransız tarihçiliği, burjuva kapitalizmine kıyasla feoda­ lizmin geri bir ekonomik ve siyasal sistem olduğunu gördüğü için, liberal sözlüğünde «feodal» ile «geri» aynı anlama gelmeye başlamıştı. Bu denkleştiriş, örneğin Galatasaray Lisesi direktör­ lüğü ve maarif nazırlığı yapmış Abdurrahman Şeref bey gibi tarih yazarlarına ulaştığı zaman, ve derebeyliğe karşı olan olumsuz tepki kafalarda yaşadığı için, bu zat, daha sonraki tarihçiler üze­ rine çok etkili olan Osmanlı tarihinde feodalizm olmadığı fikrini öğüne öğüne anlatır. Bunda belki de: «bakın onların geçmişlerin­ de bu kadar berbat bir gerilik varken bu kadar ilerlediler; bizde böyle bir şey olmadığı için biz haydi haydi ilerleyebiliriz» gibisin­ den bir de teselli ihtiyacı vardı. Daha sonra, Batıdan gelme te­ rimlerin Türkçe karşılıklarını arama dönemi gelince «feodalizm» teriminin karşılığı hemencecik «derebeylik» oldu. Gerçekte derebeylik feodalizmden de daha kötü bir şey­ dir. Unutmayalım ki kapitalizmin tohumları feodal sistemde gö­ mülü duruyordu. Derebeylik ise, kapitalizme geçiş olanakları­ nın yokluğunun çürüttüğü tohumların sonucudur ve genel ola­ rak, yalnız Batı dışı ülkelerde görülen siyasal sistemlerin bo­ zuk-düzen haline gelişinin en şaşmaz bir göstergesidir. Feoda­ lizm bir aşamadır, bazı toplumlar büyük uğraşılarla ondan öte­ ye aşabilmişlerdir. Derebeylik ise, tarihsel bir aşama değil, ta­ rihsel bir aşama yapamama halinin kendisidir; ya da böyle bir 309


aşmanın önüne çıkmış bir engeldir. Derebeylik, Osmanlı bozuk-düzeninin sömürü süreçlerinin, özellikle malikâne ve faiz­ cilik süreçlerinin meydana getirdiği ve kapitalist tarım üretim­ ciliği gelişimine doğru bir eğilim iken siyasal nedenlerle böyle bir geçişi başaramamış olan bir toprak ağalığının aldığı son bi­ çimdir. Toprak ağalığı, ancak Rumeli'de, bazı bölgelerde, özellik­ le koyunculuk, celeplik, yün ve tahıl tarımcılığının pazarlarda değer kazandığı yerlerde kapitalist üretimciliğe doğru daha büyük bir gelişme göstermiştir. Rumeli ayanlarının bir kısmı büyük çiftlik işletmecileri oldular ki bu, üretimde kapitalist biçi­ me geçişin her yerde görülmüş bir türüdür. Pek muhtemel ola­ rak, Rumeli'yi, siyasal nedenlerle derebeyi isyanları, Dağlı ve Kırcalı eşkiyalıkları ve Bulgar, Sırp «haydut» larının gerillâ sa­ vaşları sarmamış olsaydı (ki bunların ekonomik nedenleri he­ nüz aydınlanmış değilse de şimdilik bunların, bozuk-düzenin uzlaşamaz iç çelişkilerinin sonucu olduğunu söyleyebiliriz) bu bölgede kapital birikimi tarım üretimi alanında kapitalist biçi­ me doğru gelişecekti. Bildiğimiz gibi, az çok böyle gelişme olan yerler, Osmanlı siyasal düzeninden kopup ayrılmıştır. Âyanlık, ağalık ve derebeyliğin siyasal plânda da hiç bir ge­ lişme gerçekleştirmesi getirmediğini Nizam-ı-cedit deneyini ta­ nıdıktan sonra göreceğiz. Soru 97 : «Nizam-ı cedit» reformu neden cılk çıkan bir de­ ney oldu? Bozuk-düzen haline son vermek, yeni bir siyasal ve yasasal rejim gerçekleştirmek yolundaki çabalardan biri olarak Ni­ zam-ı cedit deneyi buraya kadar saydıklarımızın daha entipüften, daha traji-komik olanıdır. Nizam-ı cedit'in ilk önemli modernleşme ve batılılaşma ça­ bası olduğu kafalarda yaşayan bir yargı olduğu için, onun hak­ kında böyle sözler kullanmam belki okuyanları ürkütecektir. Bizim genel inancımıza göre, III. Selim, batılılaşma sevdası ile gece gündüz uyumaz, dinlenmez bir halde bu işe kalkışmıştı. 310


Devleti modernleştirmeye Avrupa usullerini getirmeye azmet­ mişti. Türk Tarih Kurumunun Prof. Enver Z. Karal gibi yüzey­ den tarihçilere yazdırdığı kitapların etkisi ile Cumhuriyet ku­ şakları da bunu böyle bellemişlerdir. Fakat, genç kuşaklara, kendilerine böyle belletildikten sonra, bu işin neden bir sabun köpüğü gibi söndüğünü de bu çeşit tarihler anlatamazlar, yine cahillerin, gericilerin, ayak takımının işidir diyerek örtbas eder­ ler. Gerçekte ise, Nizam-ı cedidin ne yeni bir düzen kurma amacı vardı, ne de batılılaşma amacı. Padişahın asıl aklına takı­ lan şey, güvenilecek bir ordu kurmaktı. Onun için, yazılmasını istediği raporlardaki (özellikle Kırımlı gözü açılmış bir kadıasker olan Tatarcık Abdullah Molla'nın değindiği) daha önemli ekono­ mik meseleleri (dış-ticaret, sikke meseleleri, idare ve eğitim ko­ nularını) kös dinleyerek rafa kaldırdı, üstelik, Molla'nın çok ye­ rinde tavsiyelerine rağmen, Osmanlı tarihinin belki en berbat sikke tağşişi usulünü uyguladı; daha sonra da zavallı Mollayı yok yere azil ve sürgün etti. Her gerilemeyi ve her gericiliği ulu orta ulema, din, şeriat gibi etkenlerle hazır kalıp yorumlayanla­ rın, bir alay kalp şöhretler yanında adı bile unutulan bu adamı tanıması gerekir. Padişahta gerçi bir Avrupa ilgisi Avrupa'dan sadece iki şe­ yi almakla ilgili idi: (1) borç para, (2) askerlik usulleri. Fakat bunların ikisine de eğilerek gerçekten Avrupa usullerinin alınıp alınmadığını araştırırsak Nizam-ı cedidin cılk bir yumurta çıkışı­ nın tohumlarını buluruz. Şimdiye kadar gördüğümüz gibi, Osmanlı devletinin belli başlı malî kaynakları iç-kapitülasyonlar dediğim sisteme göre sarraflara, mültezimlere, malikânecilere hipotek edildikten son­ ra, talimli asker yetiştirmek için gerekli finansmanın artık bu iç kaynaklardan sağlanmasının zorluğu, hattâ imkânsızlığı karşı­ sında, şimdiye kadar Osmanlı düzeninin kendi dış-ticaret imti­ yazı metodlariyle beslediği Avrupa kapitaline avuç açmak fikri o zaman doğdu. Selim'in maliyecileri, Doğu ticaretinden o dö­ nemde en büyük kârları yapanların Hollanda kapitalistleri oldu311


ğunu anlaşılan biliyorlardı. Onlara baş vurulmasına karar veril­ di. Müslüman bir devlet, Hıristiyan bir devletten borç alabilir; mi gibi «ufacık» bir pürüz, şeyhülislâmın muvafakati ile kolayca atlatıldı ve resmen müracaat edildi. Uzun müzakere ve muha­ berelerden sonra, burada anlatılması lüzumsuz malî ve siyasal nedenlerle, Hollandalılar red cevabı verdiler. İspanya ve Fas gi­ bi yerlerden alsak mı gibi düşüncelerden de bir şey çıkmadı. Bunların bu alıklıklarına Cevdet Paşa «O dönemde İspanya veya Fas'ın kapitali olsa Osmanlılara mı verirdi?» diyerek alay eder. İşte, o zaman tekrar iç kaynaklara dönüldü ve bir takım maliye bürokrasisi oyunlariyle bu iş bir karara bağlandı ki bunu biraz sonra anlatacağım. Avrupa'dan alınacak olan ikinci şey, askerlik eğitimi ve usulleri idi, demiştik. Osmanlı devlet gücünü, şimdi o gücü par­ ça parça aralarında bölüşen valilere, ayana, ağalara ve derebeylerine karşı savunabilmek için ve elde kalan yeniçeri ordu­ sunun hem askerlikçe bir işe yaramadığı, hem de (en son Pat­ rona isyanının gösterdiği gibi) devlet gücünü en şiddetle tehdit eden bir güç haline geldiği görüldüğü için, yeniçeri örgütünün yerini alacak bir ordu kurmak padişahın ve sarayın asıl düşün­ cesi olmuştu. Selim de, II. Osman gibi, kişisel zavallılığına bak­ madan «cihangirlik» kuruntusu içinde yetiştirilmişti. Babası III. Mustafa müneccimlere çok inandığı için, cihangir olacak bir evlâdın hangi zayiçede ana rahmine düşürülmesi gerektiğini onlaria kararlaştırarak ona göre eyleme geçmişti. Selim'in doğ­ duğu saat, müneccimin tesbit ettiği saatten biraz farklı olmuş, fakat hekimbaşı saatin yelkovanını parmağı ile iterek, padişahı oğlunun cihangir olma anında doğduğuna inandırmıştı. Selim'in kendisi hakkındaki kuruntusu bundan gelir. Daha sonra şehza­ deliğinde ve sonra da padişahlığında bunu bilen dalkavuklar za­ vallı adamı büyük bir müceddit ve cihangir olacağına inandır­ mışlardı. Selim'in, etrafındakilere Kırım'ı almaya ahdettiğinden, düş­ manlardan intikam alacağından söz etmesine karşılık Nizam-ı cedit ordusu ile asıl amacının ayan, ağa ve derebeyleri ezmek 312


olduğu şundan bellidir ki bir mücevher kutusu gibi kışlalarda sakladığı Nizam-ı cedit askerini düşmana karşı bir defa bile kul­ lanmaya kalkmadı. Nizam-ı cedit askeri de gerçekten sür'atle çoğalmağa başladı. Ortalıkta işsiz, aç insan çoktu. Yalnız ayan­ lar ve ağalar Selim'in Nizam-ı cedit hazırlıklarını dikkatle takip ediyorlar. Şimdilik hiç birinin ses çıkardığı yok. Tek bir Anado­ lu ayanı aleyhte olmayan bir şekilde fikrini bildirmiş, bu işin so­ nuçlarının kötü olabileceğini, sorumluluğuna karışmayacağını bildirmişti. Tarih yazarı Mustafa Nuri Paşa, bu zatın raporunu okuduğunu söylüyorsa da ne yazdığını bildirmiyor. Selim, ger­ çekte Rumeli ayanlarına karşı, görünüşte Balkanlarda dış düş­ mana karşı kullanılmak üzere tek bir kere bu orduyu harekete geçirmeye kalkınca, Rumeli ayan ve ağaları birleşerek «dur» dediler, kendi ordulariyle bu ordunun karşısına çıktılar. Selim hemen «modern» ordusuna «dön geri» emrini verdi. O andan itibaren parsayı kaybetmiş bulunuyordu. Tarih yazcrları, gerek bu olay ve gerek daha sonraki yeni­ çeri isyanı dolayısiyle Selim'in bu orduyu kullanmak yürekliliği­ ni göstermeyişinden yakınırlar. Acaba bu ordu gerçekte Batılı bir modern ordu mu idi? O dönemde Avrupa'da (İngiltere'de, Fransa'da) askerlik eğitimi hâlâ üniforma, trampete ve resmigeçit geleneğinin etkisi altında idi. Avrupa'da bu alanda asıl devrim Amerikan iç savaşının öğrettiği yeni usuller, Napolyon Bonapart'ın yaptığı büyük militer devrim ve daha sonra Prusya ordusundaki gelişmelerle gerçekleşmiştir. Bu yüzden, Selim'in Avrupa ordu eğitimi ve usulü diye bildiği şeyler Vauban'ın artık Avrupa'da (hele Napolyon'dan sonra) eskimiş «lâğım fenni» gibi, üniforma ve trampete gibi krallık devri usulleri idi. Bu yüz­ den, Nizam-ı cedit eğitimi halk arasında ve bıçkın yeniçeriler arasında alay konusu olmaya başlamıştı. Kimi: Sağa dön, sola dön, sağa dön, Oyuncağa döndü gaza vü cihad diyor, kimi «trampete çalmakla muharebeye gidilir mi?» diyor, kimi «bu pahalı üniformalara ne lüzum var?» diyordu. Tayyar Paşa gibi çıkarcı, âsi ve kaçak paşalar, güya ulema ağzından 313


Seiim aleyhine dinî propaganda risaleleri yazdırıyorlar, islâm as­ kerine trampete çalmanın deccallık olduğu, askerlere setre pan­ tolon giydirildiği, başlarına şapka konacağı gibi saçma, fakat yapılan sözde askerlik eğitimi karşısında haklı gözükecek iddia­ larda bulunuyorlardı. Padişahın ve adamlarının yeni bir «Lâle Devri»ne benzeyen musiki âlemleri, paşaların herkesin gözü önünde hırsızlıkları, yeniden konan vergiler ve yeni bir para tağşişinin yarattığı fiyat yükselişi, durumu bir isyana doğru olgunlaştırıyordu (askerlere trampete çaldıran padişahın, saray­ da dümtek musikisi bestelemesi de bir âlem!). Selim'in Nizam-ı cedit ordusu, bir süs ordusu olarak kaldı. Şimdi anlatacağım «İrad-ı cedit» gelirleri ile finanslanışı onun yıkılışının asıl nede­ nidir. İrad-ı cedit hazinesi, Nizam-ı cedit ordusunun finansmanı için kurulmuştu. Evvelce görmüştük, mukataaların malikâne olarak verilmesi usulüne 1703 te karar verilmişti. Şimdi bunun tasfiye edilmemiş olduğunu bu mesele dolayısiyle öğreniyoruz. Yeni ordunun harcamaları için yılda en aşağı 15-20 küsur bin kese lâzım olduğu hesaplanıyordu. Avrupa'dan borç para alı­ namayınca, malikâneler mahlûl oldukça darphaneye ayırıp ilti­ zama verilirse hâsıl olacak gelirden bu paranın karşılanacağı görülüyordu. Fakat bir güçlük vardı. Bir defa bu mahlûllerin meydana gelmesi zaman işi; sonra, bu işi tartışan devlet adamları görü­ yorlar ki bu malikânelerin sağladığı faizler kendilerinin servet kaynağıdır. Bundan feragat etmeye kimsenin niyeti olmadığın­ dan şöyle bir pazarlıkla çözüm bulundu: yalnız yılda 10 keseden fazla faizi olan malikâneler mahlûl olduklarında darphaneye alı­ nacak; böylece, devlet ricali iki parça mukataadan alacakları faiz gelirini üç dört parça mukataadan alabileceklerinden onlar için «irat» kapısı kapanmamış, sadece küçük bir rahatsızlığa katlanmış olacaklardı. Tabiî tahmin edersiniz ki malikânelerin 10 keseden fazla faizli olanlarından faydalanan kişiler bundan pirelendiler. Mahlûllerin zamanla olması gerekliliği karşısında da ma314


liyeci bürokratlar şöyle bir transfer ameliyesi ile çözüm buldular: laizi 10 keseden fazla tutan malikânelerin «muaccele» leri, yani hazinenin masraflarına karşılık olarak kullanılan peşin ödemele­ ri esas tutularak takdir edilecek bir ortalama tutarı olan parayı hazine «zecriye» gelirlerinden (yani alkollü içkilerden alınan ağır vergi gelirlerinden) tahsil edecek; her yıl zaptolunan mukataalardan ne kadar faiz hâsıl oluyorsa, bunların ne kadar tuttuğunu devletten daha iyi bilen sarraf ve mültezimlerden öğ­ renip, «zecriye»den ayrılacak miktar bu kadar miktardan düşü­ lecekti. Böylelikle, gelirler birike birike «zecriye»den yapılan transferler azalacak, beş altı yıl içinde hazinede hâsıl olan «mu­ accele» kadar mukataa faizi birikmiş olacak ve artık «zecriye» den borçlanmak gerekmiyecekti. Ondan sonra, «zecriye» ge­ lirleri de ayrıca ilâve gelir olarak «irad-ı cedid» hazinesine gire­ cekti. Böylece, faizcilikle alkollü içki resimlerinin gelirlerine daya­ narak cedit bir nizam kurulacak ve padişahlığı kurtaracak eği­ timli bir ordu yaratılacaktı. İnsana biraz da Nasreddin Hocanın tellere takılan koyun yünlerinden servet doğacağı hikâyesini an­ dıran bir usul ile. Yıllık faizi 10 keseden fazla olan malikâneler mahlûl olduk­ ça mukataa artık malikâne olarak verilmeyecek, hazine tarafın dan iltizama verilecek. Faizi o miktardan az olanlar ise, süresi sekiz yıldan aşağı olmamak şartiyle satılacaktı. Beş yıl sonra bakıyorlar ki «İrad-ı cedit» gelirinin 60 bin kese olduğu görüldü. Demek ki yılda ortalama ancak 12 bin kese hâsıl olmuştu. Bu, tahmin edilen miktarın altında bir sonuçtu. Ayrıca sefer için de (sefersiz olunur mu hiç?) 150 bin ve belki daha fazla kese gelire ihtiyaç olduğundan İrad-ı cedit hazinesine, açığı kapatmak için darphanenin elindeki bütün mukataa gelirlerinin, deniz zeamet ve timarlarının gelirlerinin, hazine tahvilâtı taksitlerinin de ilâ­ vesine karar verildi. Ayrıca vilâyet askerlerinin masraflarına karşılık olan timar ve zeamet gelirlerinin de, mahlûl olanlarının hâsılatının ne kadar olduğu bilinmek üzere ilk yıl «İrad-ı cedit» hazinesi tarafından idaresine ve ondan sonra oraca zaptettirilmesine karar verildi. Kısaca bu, devlet hazinesinin birçok ge315


lirlerini tekrar kendine çevirme yolunda bir adımdı. «Nizam-ı cedit»e karşı olanlar işte bu işten hoşlanmayan kişilerdir. Kuşkulanan Rumeli ayan ve ağaları büsbütün azıtmaya baş­ ladılar. Ayan ve ağalar başkentte oynanan oyunun ne olduğu­ nu anlıyorlar: başkent ricali, kendi çıkarlarını sağlama bağla­ yıp, ayan ve ağaların faiz kaynaklarını yavaş yavaş kurutmayı, onların eline geçen serveti başkentte zaptedip, onunla günün birinde padişaha, kendilerine karşı kullanılacak bir ordu yetiş­ tirmeyi öngörüyorlardı. Ayan, ağa ve derebeyi güçlerinin bunun karşısında şahla­ nışı ile Rumeli âdeta Osmanlı imparatorluğundan koptu. Baştan başa ya bağımsızlık güden derebeylerin (en güçlüsü, Rusya ve Avusturya ve hattâ Fransa Directoire idaresiyle temas halinde olan Pazvandoğlu), ya da ulusal bağımsızlık duygulan uyanma­ ya başlayan Sırp «heyduk» larının, Bulgar «haydutti» çetelerinin, ya da düpedüz eşkiyalık olan ve Celâlî isyanları zamanındaki şekle çok benzeyen eşkiya hareketlerinin kol gezdiği bir mah­ şer haline geldi. Rumeli'nin gelecekteki ayrılışının ve az çok ge­ lişen Müslüman ayan ve ağalarının kapitalistimsi gelişmesinin tasfiyesinin prologu başlamış oldu. Başkentte, geçim sıkıntısı, trampete ve borazan sesleri sa­ raydaki musiki âhenkleri arasında gelişen fırtına birdenbire koptu. Sayısı çok yükselmiş Nizam-ı cedit ordusu meydanlarda yok. Bu yeniçeri isyanını anlatan tarih sayfaları, bozuk-düzen denen şeyin artık en üst zirvesine varıldığını bildiren ayrıntılar­ la doludur. Evvelce gördüğümüz gibi iyice haydutlaşmış yeniçe­ rilerin bu kargaşada yine de en temiz kalanlar olarak kalışın­ dan Padişahın çevresindekilerin ne nitelikte adamlar haline geldiğini anlayabiliriz. Selim, tahtını kurtarmak için can havli ile Nizam-ı cedidi ilga ettiğini ilân etti, bu da para etmeyince bu sevgili adamları âsilere teslim etti. Yeniçeriler: «artık ne biz ona kul olabiliriz, ne de o bize padişah» diyebilecek aşamaya gel­ mişlerdi. Bu, Osmanlı «kul» bağlılığının, resmen yeniçeri ağzın­ dan ilânı ile sona erdiğini gösterir. Aşağıda kısaca anlatacağımız «İttifak 316

senedi», padişahla


toplum sınıfları arasında yeni bir «bağlanma» biçimi bulma ça­ basının sonucudur.

Soru 98 : «İttifak senedi» toplanma ve anlamsız bir iş olarak kaldı?

anlaşması neden

Başkentteki isyan, ayan ve ağaların bozuk-düzeni kendi egemenlikleri altında tutma amacı ile, harekete geçmesine yol açtı. Başkentte oynanan dramın, şimdi ayan ve ağalarla «baldı­ rı çıplak» fakir esnaf arasında oynanacak iki perdesi daha kal­ mıştır. Derebeyliğe karşıt olan ayan ve ağalar, «benim bir saatim şu kadar paraya karşılıktır» diyecek kadar kapitalist zihniyette bir kişi olduğu görülen, bunu bozuk-düzen devletinin kendisini paşa yapmasına borçlu olan Alemdar Mustafa ile başkente ko­ şup devleti garanti ve kontrolleri altına aldılar. Doğan Avcıoğlu, Alemdar'ın hareketini iki yüzlülükle yorumlarsa da bunda bir iki yüzlülük yoktur. Yalnız, Rusçuk'ta kapitalist üretim ve tica­ ret yapan bu zat, Osmanlı başkentinde savaş ve siyasa önder­ liği ve bilgisinden yoksun olduğunu gösterdi. Esnaf yeniçeriler tarafından havaya uçurulmakla sonuçlanan devlet başkanlığı esnasında giriştiği bir teşebbüs, ayan ve ağa güçleriyle bürok­ rasi arasında zaten mevcut olan bir durumu vesikalandıran ve her şeyden ziyade yeniçeri gücünü hedef tutan bir anlaşma yapma teşebbüsü olmuştur. Sened-i ittifak denen vesika, ayan ve «hanedanlar» ile dev­ letin bürokratik, militer ve adlî temsilcileri arasında birbirlerini tanımak, birbirlerini tutmak, birbirlerine karşı militer eyleme geçmemek taahhütlerini bildiren, ne İslâm şeriatinde, ne Os­ manlı «kanun» geleneğinde, ne Batı anayasa modelinde eşi ol­ mayan, hukuk açısından çorak ve hiç bir anayasa olma olanağı taşımayan bir vesikadır. Bu vesikanın yansıttığı bir şey varsa, o da zaten Osmanlı düzeninin kendisinin yarattığı, kendini uzlaştırdığı, servet-güç koalisyonunun son şekli olan padişah-ağa koalisyonunu yazılı olarak göstermesidir. 317


Mevcut durumu tesbit etmekten başka hiç bir yeniliği ol­ mayan bu vesikayı ne devlet ricali, ne de ağalar ciddiye alma­ mışlardı. Belli ki iki yanda da söylenemeyen, açıklanmayan gizli istekler vardı. Ayan ve ağalar, kendi sınıfsal çıkarlarına aykırı gitmeyecek, sadece nizam ve bütünlüğü sağlayacak bir devlet otoritesini kabule hazırdılar; fakat bunun ne gibi mekanizmalar­ la, nasıl bir anayasa çatısı kurulmakla yapılabileceği hakkında geleneklerinde, sosyal kaynaklarında ve şimdi yaptıkları yarı kapitalist üretim işlerinde şekillenmiş olan kafalarında hiç bir işe yarar bilgi yoktu. Bu işte biricik işlerine yarayacak zümre, ayanın etrafında toparlanan bir kısım bürokratlardı. Sözünü et­ tiğimiz vesika onların eseridir, ve bunların da siyasal ve yasasal bir gelişme yönünde yeni bir ideolojiden ne kadar yoksun olduklarını bu vesika bize gösterir.

Soru 99 : Avrupa'daki gelişmeler hangi aşamaya gelmişti? Osmanlı ekonomik buhranına ve düzen bozuluşuna daldı­ ğımızdan, XVII. yüzyıl başında ulusal monarşi veya burjuva dev­ letlerini merkantilist politikaları içinde bırakıp unuttuk. Tarihi­ mizin ele aldığımız çerçevesi içindeki sonuna yaklaşırken bir kez daha oraya dönüp bakmak faydalı olacaktır. XVII. yüzyılda Batı Avrupa'da da çok çalkalanmalar oldu. XVI. yüzyıl olaylarının ilk dalgaları orada kendini gösterdi (daha sonra bu dalgalar yayıla yayıla bütün Avrupa'yı ve nihayet At­ lantik'i aşarak Amerika'yı kaplayacaktır). Fiyat ve para devrim­ lerinin en talihli çıkan kapitalist faydalanıcısı Hollanda oldu. Hol­ landa'nın, Voltaire'in hiç taş atma fırsatını kaçırmadığı kapita­ listleri Avrupa'nın en önde giden tüccar, kambiyo ve banka ka­ pitalistleri oldular. İngiltere bu yüzyıl içinde tarihinin biricik dev­ rimini geçirdi, bir ara cumhuriyet bile oldu, fakat bu devrimden krallık, kolu kanadı kırpılmış ve burjuvazinin üstünlüğü altına girmiş olarak çıkabildi. Ondan sonra, XVIII. yüzyılda İngiltere'de XIX. yüzyılın en zorlu kapitalist ekonomisi kuruldu. Merkanti­ lizm gibi doktrinler bir tarafa atıldı; kapitalist ekonominin pey318


gamberi Adam Smith liberal burjuva kapitalizminin kutsal kita­ bını yarattı. Fransa, bu üçünün en talihsizi çıktı; bir ara Osman­ lı bozuk-düzenine yaklaşan bir çürüme yolunu tuttu; fakat bu­ nu, bütün Avrupa'yı yerinden oynatan büyük bir devrim ve ideo­ loji ile ödeyerek Avrupa'nın en büyük siyasa ve fikir gücü ola­ rak yeniden kuruldu. Hollanda, ingiltere ve Fransa'nın kapitalist ekonomi geliş­ meleri ile siyasal güçlenişleri farklı biçimlerde Osmanlı impara­ torluğunun üzerine etkiler yapmakla beraber, bu imparatorluk­ ta bunların yeni ekonomisinin direkt etkisinin başlamasına he­ nüz daha vakit vardır. Fransız devrimi ve Napolyon savaşları, o zamana kadar kapitalistimsi tarım gelişmesinin hâlâ büyük pazarı ve metropolü olan istanbul'dan Rumeli'nin ve Yunanis­ tan'ın yalnız ideoloji plânında değil, tarım ürünlerinin dış pazar­ lara dönmesi açısından da kopacağı bir aşamaya gelmelerini et­ kiledi, ingiliz siyasal gücü ise, Napolyon'la savaşmaları boyun­ ca, Mısır, Arabistan ve Hindistan yönünde yoğunlaşmaya ve böylece bu bölgeleri de Osmanlı imparatorluğundan çok geç­ meden kopacak bir aşamaya gelmeye hazırladı. Napolyon savaşları sonunda Amerika'dan Rusya'ya kadar Batı dünyası dediğimiz dünyada bütün gücü ve parlaklığı ile ka­ pitalist uygarlığı doğdu, Atlantik'i ve Akdenizi boylu boyunca aşarak geçmeye başlayan buhar gemilerinin ilki, ittifak Senedi olayının yirminci yılında, 1828 de, istanbul limanına demir attı. Bundan 10 yıl sonra, 1838 de İngiltere ile yapılan ticaret muahe­ desi hükümleri gereğince, bozuk-düzen dönemini tutan, yürü­ ten ve iç-kapitülasyonlar dediğim usullerin tasfiyesi başladı. Ba­ tı Avrupa kapitalist ekonomisi hızla, ilkönce endüstri ürünleriy­ le, yirmi yıl içinde finans kapitali ile Osmanlı ekonomisi üzerin­ de üç çeyrek yüzyıl sürecek olan yarı kolonileştirme sürecini böyle başlattı. Soru 100 : «Bozuk-düzen», içerideki iflâsını tamamladık­ tan sonra, emperyalist-kapitalizmin etkisine kendini hangi şartlar altında açtı? Bu yeni Batı Avrupa kapitalist 319

uygarlığının

karşısına Os-


manii imparatorluğu şu manzarası ile çıkıyordu: (1) içeride dev­ let gücünü tutmak, dışarıda savaşlar yapmak için gerekli finans kaynaklarından yoksun, kolayca dışarıdan borçlanmaya hazır bir idare; (2) belirli bir yasasal kanunu olmayan bir rejim; (3) dış-ticareti tüm yabancı kapitale, iç-ticareti azınlık kapitaline bağımlı bir ekonomi; (4) içinde (Türkten gayrı) milliyetlerin doğuş halin­ de olduğu bir siyasal topluluk; (5) çiftçisinin çoğunluğu yoksullu­ ğun en aşağı seviyesinde, faizcilik en yüksek seviyesinde; (6) si­ yasal güçleri Saray, Babıâli, asker, ayan, ağa,ve derebeyi ara­ sında çekişmeli bir devlet; (7) gelir, vergi toplama, tarım, ticaret ve endüstrisi hâlâ başarı ile direnen ortaçağ tekel ve imtiyaz usulleri ile yönetilen bir ülke; (8) bütün gericilik yuvaları ile be­ zenmiş bir toplum. Bu yanlariyle, 1838 de Batı kapitalizminin karşısına çıkan bir siyasal toplumun girişeceği reformların ekonomik temelleri­ nin ne hale geleceğini incelemeyi artık başka bir yazıya bırak­ malıyız. Sadece bir iki ipucu vermek için başka yazarlardan ge­ lişi güzel bir iki pasaj seçmekle yetineceğiz. II. Mahmut zamanında kısa süre Osmanlı hizmetinde bulu­ nan ve sonradan ünlü bir Alman generali olan Von Moltke 1835 te şu gözlemlerini kaydeder: «Zamanın en güçlü adamı Hüsrev Paşaya muazzam paralar akar. Onun muvafakati olmadan hiç bir ticaret muamelesi, hiç bir taahhüt işi sonuçlanmaz. Daha küçük ölçüdeki paşalar da öyle... Vergilerden toplanan para, sadece toplayanları zengin ediyor... Memuriyet satışı önemli bir gelir kaynağı. Bir namzet, satış parasını bir Ermeni ticaret evinden yüksek faizle ödünç alır. Devlet, bu umumî mültezimle­ rin verdiklerinin karşılığını almaları için, vilâyetleri istedikleri gibi sömürmede serbest bırakır. Bunlar, bir yandan daha fazla pey süremeyen rakiplerden, öte yandan zengin oldukları takdir­ de müsadereden kendilerini korumak zorundadırlar. Vilâyetler yeni bir paşanın geleceğini önceden haber alırlar, ona karşı si­ lâhlanırlar. Müzakerelere girişilir, anlaşmaya varılmazsa silâh­ lar patlar. Anlaşma bozulursa isyan çıkar. Paşa, âynla anlaşın­ ca bu defa Babıâliden korkmaya başlar. Bu nedenle başka pa320


salarla karşılıklı yardım anlaşmaları yapar. Bütün devlet adam­ ları hediye alırlar, fakat bunların en büyüğü padişahtır. Para de­ ğerinin düşmesi son haddine varmıştır. Toprağa az kapital yatı­ rıldığından servet çok defa paradır. Avrupa'da para bir ifade aracıdır, burada ise maldır. Nizamî faiz bile çok yüksektir, yüzde 20. Bu, kapital faaliyeti olmadığına delildir. Bir fabrika, bir değir­ men veya çiftlik kurmaktansa 100,000 kuruşa mücevher almak tercih edilir. Küçük çocuklarda bile görülen mücevher, memle­ ketin fakirliğini gösterir. Ermeniler tebaanın en zenginleridir. Ticaret yabancı malların yerli ham maddelerle değişmesinden ibarettir. Türk, ham maddesini kendi yurdunun yetiştirdiği bir okka işlenmiş kumaşa karşılık on okka ham iplik verir. Tarım durumu daha da kötüdür. Eskiden ürünlerinin yarısını Boğaziçine getiren Eflâk, Buğdan, Mısır'ın zahire anbarları buraya ka­ pandı. Hükümetin cebrî satın alışı, veba kadar korkulan bir şey­ dir. Başkentin yakınında uçsuz bucaksız yerler bomboş durur, hükümet Odesa'dan buğday satın alır. Topraklar, ormanlar, su­ lar olduğu gibi duruyor. Türkiye'nin, bütün ticaretinin, kendi kanunlarının himayesi altında yaşayarak bu devletin içinde bir sürü devlet yaratan yabancılar elinde olması bundandır. Türki­ ye ham maddelerini yabancı ülkelere sattığı halde elde ettiği para ile yabancı endüstri ürünlerini ödeyip alamıyor. Para ku­ runun durumu, parayı tağşiş etme gibi hazin tedbirlere bundan ötürü baş vuruluyor. Bu güzel denizlerden geçen buhar gemile­ rinde Avusturya, İngiliz, Rus ve Fransız bayrakları dalgalanıyor, Türk denizlerinde dalgalanmayan yalnız Türk bayrağıdır. Bu son derecede zengin ülkenin görülmedik fakirliğinin nedenleri işte bunlar...» Bu gözlemler buraya kadar öğrendiklerimizin en gü­ zel bir özetidir. Yirmi yıl sonra, 1853 te, 1838 ticaret anlaşmasının etkilerin­ den söz eden İngiliz Edvvard Michelsen bundan sonrası için şöy­ le yazar: «diğer taraftan, eskiden Türkiye'de yetişen ve yaban­ cı ülkelerde büyük ünü olan Türk endüstrisinin birçok kolları şimdi tüm yok olmuştur. Bunlar arasında pamuklu endüstrisi, bugün tamamiyle İngiliz endüstrisi tarafından sağlanmaktadır. 321


Şam'ın çelik bıçakları, Kıbrıs'ın şeker endüstrisi, iznik'in çini endüstrisi, Tesalya'nın Türk kızılı iplik boya endüstrisi hep yok olmuştur. Bütün bu endüstri kollarının bugün Türk toprakların­ da izi bile kalmamıştır.» «Lûtfi Tarihi» yazarı da şöyle der: «O muahede ile (1838 antlaşması ile) tekel usulü kalktı ise de yerine yabancı tekeli geldi. Memalik-i mahrusada yabancılar hırdavatçılığa kadar gir­ diler. Yüksek devletin tebaasının esnaflığı ve ticaretini yabancı­ lar adım adım ellerinden aldılar. İç endüstri bütün bütün mah­ voldu. Avrupa emtiası revaç bularak kalan paramız da Avrupa'­ ya çekilip gitti.» Çeyrek yüzyıl kadar sonra İbret gazetesinde çıkan «Sanat ve ticaretimiz» başlıklı bir yazıda şöyle denir: «en sonunda, esna­ fımız, tüccarımız uşaklığa, kolculuğa dökülmekten başka çare bulamadılar. Milyonlarca kapitale birkaç torba bakır beşlikle na­ sıl durulabilir? Yeni eğitimin uygulanışının özü diyebileceğimiz Avrupa fabrikalarına, kırık çürük birkaç edevatla nasıl karşı ko­ nulabilir?» Bu kadarı, XIX. yüzyılı özetlemeye yeter. Son olarak şunu söylemek isterim: bu kitabı sonuna doğru getirirken, hiç aklım­ da yokken, kalemimin yazdırdığı birçok yanlan sanki bugün bi­ le görüyorum, tanıyorum gibi geldi. Siz de böyle benzerlikler gördünüz mü? Yoksa, bu, bir yanılgı mıdır?

322


EK O S M A N L I EKONOMİK DÜŞÜNÜNÜN EVRİMİ Osmanlı-Türk t a r i h i n d e e k o n o m i k düşün, 16 ncı yüzyıldan 20 n c i yüzyıla k a d a r , Batı A v r u p a ülkeleri ile süren ekonomik ilişkilerin y a ­ rattığı d u r u m l a r karşısında değişmelere uğramıştır. B u sürenin b i r i n c i dönemi 18 i n c i yüzyıla kadar aşağı yukarı 200 yılı, i k i n c i dönemi 19 u n c u yüzyılın i l k çeyreği sonuna kadar 125 yılı, üçüncü dönemi bu sonuncu t a r i h d e n Osmanlı D e v l e t i ' n i n sonuna k a d a r k i 100 yılı k a p ­ sar. B u özetleme ekonomi t e o r i s i n i n t a r i h l e o l a n ilişkileri noktası üzerine eğileceğinden, C u m h u r i y e t dönemi b u r a d a sadece bu üç d ö ­ n e m i n başarısızlıklarına mirasçı olduğu ölçüde yer alacaktır. Sözü edilen üç dönemin her b i r i n d e geleneksel olarak «ihtilâl d u ­ r u m u n u n giderilmesi» («ıslah-ı halel»), «yeni n i z a m kurma» («nizam-ı cedit»), «düzenleme» («tanzimat») ve «birleşerek ilerleme» («ittihat ve terakki») d e y i m l e r i ile n i t e l e n d i r i l e n b i r a n a - d a v a vardır. E k o n o ­ m i k denebilecek düşün biçimleri, b u dönemlerde, h e r b i r ana-davanın karşılanma çabası olarak şekillenmiştir. Bunların her b i r i , bugün «kalkınma» veya «gelişme» dediğimiz çabaya karşılıktır. B u özette ekonomik düşüne yön ve biçim veren t a r i h s e l şartlara değinerek h e r dönemde düşünün ne ölçüye k a d a r (a) zamanın ekonomik şartlarını, (b) o n u n t a r i h s e l e t k e n l e r i n i n ekonomik olanlarını k a v r a m a y e t k i s i gösterebildiğini açıklamaya çalışacağız. 16 ncı yüzyıldan 18 i n c i yüzyıla kadar uzayan b i r i n c i dönem, Os­ manlı d e v l e t i n i n sonuna k a d a r yakasını kurtaramadığı, k u r t a r m a k için baş vurduğu t e d b i r l e r i n uygulanması ile daha da genişleyen ve derinleşen, e k o n o m i k gerileme dönemidir. B u k i t a p t a gördüğümüz gibi, m a l i bunalım z a m a n açısından b i r b i r i n e yakın üç şartla ilişkili o l a r a k p a t l a k vermişti: (1) Osmanlı d e v l e t i n i n p o l i t i k genişleyişinin en yüksek derecesine varmış olması; (2) Batı A v r u p a ülkeleri ile <ska-

323


pitülasyon» denen ticaret imtiyaz ve tekeli bağışlama yolu ile ticare­ tin açılması ve genişlemesi; (3) Batı ülkelerinde fiyat ve nakit de­ ğerlerinde büyük ölçüde bir devrimin Akdeniz havzasının doğusuna yayılması. B u koşullar altında, Osmanlı ekonomisi, belki Avrupa-dışı ülkelerin ilki olarak, Batı Avrupa ekonomi çevresinde, bu dönemde ve bu üç şartın ekonomik etkileri altına girmiş oluyor demektir. Osmanlı yazarlarında bunalımın bu üç tarihsel ve ekonomik et­ kenle ilişkili bir olay olduğunu gösteren hiç bir düşüne rastlamadık. Bunlar, olayı bir «ihtilâl durumu» olarak nitelendiriyorlardı. «İhtilâl», onların deyiminde bugünkü anlamını taşımazdı. B u sözcük ancak çok sonraları bugün «devrim» ile karşıladığımız anlamı aldı. O zaman bu terimle söylenmek istenen şey, Osmanlı yasa-kuruluşunun düze­ ninden çıkması olayıdır. Mali bunalım ve hazine sıkıntısı bunun kötü görünüşlerinden biridir. Onların anlayışına göre, olay, aslında ekono­ mik değil, siyasaldır. O halde çare, eski siyasal düzeni yerine getir­ mek olacaktır. E s k i düzenin prensiplerine yapışılırsa ve ona göre eski düzenin bir aynı gerçekleştirilirse mali veya ekonomik bunalım da çözümlenecekdir. B u kitapta gördüğümüz gibi o zamanın terminoloji­ sinde «mâli», ekonomik demektir. Mâl, devletin mülkünden edindiği servettir; mülk, üzerine gücün oturduğu ekonomik temeldir. B u düşünün etkisi altında, Batı ekonomisi ile karşılaşma döne­ m i n i n başlamasına rağmen, eski dış ticaret, sikke, değer ayarlaması, tarım ve endüstri kontrolü gibi uygulamaların hiç birinde değişiklik zorunluğu duyulmadı. Avrupa'da merkantilist ve yarı-merkantilist gü­ dümler ortaçağ uygulamalarında belirli değişmeler gerektir­ diği halde ve Batı'da merkantilist düşün bu değişmelere paralel olarak inip çıkmalar, çeşitlilikler gösterdiği halde o zamanın Osmanlı politik ekonomi uygulamalarında ve düşününde böyle bir durum gör­ meyiz. Bunu, başka biçimde söyliyecek olursak diyebiliriz k i O s ­ manlı ekonomik düşünü, modern ekonomi çağının başında, eski orta­ çağ İslâm-Oşmanlı devlet uygulamalarının ahlâk ve siyasa kitapla­ rının vardırdığı düşüne sımsıkı sarılmış, uzun süre ona bağlılığını sürdürmüştür. B u yüzden yeni bir ekonomi düşünü doğmamıştır. G e ­ ne hu yüzden bir ekonomi literatürü de meydana gelmemiştir. Ancak X I X . yüzyılın üçüncü ve dördüncü çeyreklerinde yazarlar «tedbir-i menzil» bilimi, «mülk idaresi», «mâl idaresi» gibi terimlerde bocaladıkdan sonra, «iktisat» hatta «ekonomi politik» terimlerine vararak ekonomik olayların ne olduğunu, bu olaylar üzerine düşünmenin nasıl olacağını okuyucularına anlatmaya çalışmışlardır. E s k i Osmanlı ekonomik düşünü ve tutumu aslında Osmanlı dev­ letinin kuruluşundan önce yerleşmiş olmakla beraber, yalnız İslâm dinihden gelme bir düşün değildir. B u düşün, İslâm ilahiyat ve fık-

324


h i n i n dışında, hatta ondan bağımsız olarak, tâ büyük Selçuklular zamanından itibaren siyasa uygulamalarının gerekleri ile doğan, ne ilahiyata ne de fıkha girmemiş olan bir düşündür. F a k a t bu girmeyiş ve ayrı bir kaynakdan geliş mutlaka onlara aykırı olma anlamına gelmez, çünkü İslâm ilahiyatı ve hukuku, bu düşünün kaynağı olan gelenekçi dinasti despotizmi devletlerinin yapı ve gereklerine şaşıla­ cak ölçüde uygundu. İdealde kalan «hilâfet» veya «imamet» devletle­ rinin yerine, Asya geleneğinden doğan bu devletlerin en büyük, en güçlü, en uzun ömürlü olanlarının bu ilahiyatın Aş'arîlik dalını ve hukukta Hanefî okulunu kolaylıkla benimsemeleri bundandır. B u dü­ şün din ve fıkıh kitaplarından ziyade, siyasa kitaplarında, hüküm­ darlara nasihat kitaplarında, ahlâk kitaplarında, İbn Haldun gibi tarih düşünürlerinin yazılarında ve hükümdarların «kanun» larmda gelişmiştir. B u ortaçağ gelenekçi İslâm Osmanlı görüşünün ve tutumunun siyasa ve ekonomi açılarından başlıca prensipleri şöyle özetlenebilir: Devlet ile toplum arasında kesin bir ayırım yapmak; toplum ekono­ misini devletin siyasal (ki aynı zamanda askerî demektir; Osmanlı terminolojisinde siyasa katındakilerin hepsi askerîdir; bu sözcük a n ­ cak X I X . yüzyıl ortalarına doğru Batı'nın «militaire» sözcüğünün karşılığı olmaya başlamıştır) çıkarlarının amaçlarına göre sınırlan­ dırmak ve kontrol etmek; feodal tarım, kasaba endüstrisi, ve despotik merkeziyetçi idarenin endüstriyel-militer kompleksinin gücü gibi başka koşullar altında yanyana yaşayamaz ekonomi bölümlerini b i r ­ birine etki yapmıyacak biçimde yanyana yürütmek; serbest piyasa mekanizmasına meydan vermemek; iç ve dış ticareti hazine çıkarla­ rına göre yürütmek; herşeyin üstünde hazine gelirlerini sağlam t u t ­ mayı amaç edinen bir «maliye» (devlet ekonomisi) siyaseti gütmek. (Mâl, bugünkü «mal» anlamında özel mülkiyet konusu olan servet demek değil, hazineye girecek devlet serveti demektir; nitekim «mülk» de bugünkü «mülk» gibi özel mülkiyet konusu değil, devlet gücünün kapsadığı topraklar veya o gücün kendisi demektir). Osmanlılardan önce ve Osmanlılarda, bu çok basitleştirilmiş b i ­ çimde söylediğim ekonomik siyasetin altında y a t a n düşün, birinci ciltte gördüğümüz gibi basit bir formülle şöyle ifade edilirdi: «Lâ mülk illâ |bi'rricâl; w a lâ rical illâ bi'sseyf; w a lâ seyf illâ bi'lmal; w a lâ mâl illâ bi'lmâl; wa lâ mâl illâ bi'rrayâ w a lâ raiyya illa bi'l'adl».* B u Arapça formüldeki sözcükleri, anlamlarının bugünkü Türkçelerine göre, şöyle çevirebiliriz: «Ordusuz devlet olmaz; ordu için savaş araçları gerek; bu ise maliyeye dayanır; malî gücün k a y ­ nağı toplumdur; onun için toplumu olduğu düzende tutmak şarttır». (*)

Soru 19 ve 53'e bakınız.

325


( B u r a d a k i «adi» veya «adalet», bugünkü «justice» anlamında k a n u n ­ ların yasama organlarınca uygulanması demek değildir, t o p l u m u n «denge» s i n i sağlam t u t m a k d e m e k t i r ) . B u formülün içinde y a t a n görüş, X V I . yüzyılda Osmanlı d e v l e t i n i n büyük siyasal genişlemesi ve gücünün en yüksek noktasına varması ile aynı z a m a n a r a s t l a y a n büyük t i c a r e t ve değerli m a d e n d e v r i m i n i n e t k i l e r i karşısında hiç b i r tartışmaya ve değişime uğramadı. B u düşünün daha da altında y a t a n görüş her h a n g i b i r değişmenin, t u t u l a n y o l d a n ayrılmanın a n t i - t e z i y a n i «kadîm geleneğin» ebedî değişmezliği görüşüdür. E k o n o m i k düşünde hiç b i r değişme i z i görülmediği g i b i , e k o n o ­ m i k siyaset uygulamalarında da zamanın gerekleri karşısında t u t u m değişmesi olmadığını b u c i l t t e gördük. Tersine u y g u l a n a n m e t o d l a r daha da sertleştirildi, daha önce az kullanılan geleneksel u y g u l a m a ­ ların bazıları d a h a da geniş kullanılmaya başladı. Örneğin, müsadere, vergi, n a k i t değeri manipülasyonları, dış t i c a r e t g i b i iç t i c a r e t i de t e ­ kellere bağlama, çiftçi ve loncalı statülerini d a h a da sıkı altına a l m a g i b i u y g u l a m a l a r d a b u n u gördük. B u şartlar altında Osmanlı devleti e k o n o m i k diyebileceğimiz y e ­ n i b i r düşün ve f i k i r l e r , t e k l i f l e r ve nazariyeler, e k o n o m i k gözlem ve analiz şanslarını kaçırdı. Bunların yerine geleneksel siyasa m e todlarının şiddetlendirilmesi veya d i r i l t i l m e s i amaçlarını güden u y g u l a m a l a r l a , «ihtilâl» i n önlenmesinin olabileceği inancı u z u n süre d i r e n d i . Geleneksel metotların uygulanmayışı, u y g u l a n m a o l a n a k l a ­ rının yokolması ile veya u y g u l a n m a gereklerine artık lüzum k a l m a ­ mış olması ile değil, devlet katındaki kişilerin devlete k u l l u k ödevle­ r i n i y a p m a m a k t a olmaları olayı ile yorumlandı. Böyle b i r katı gele­ nekçilik ortamı içinde, Batı'da m e r k a n t i l i s t l e r i n , fizyokratların, k l a ­ s i k l e r i n ayrı ayrı görüşlerinin t e m e l l e r i n d e y a t a n d e v r i m c i görüşle­ r i n hiç b i r i n i n yeşermesine imkân olamazdı. Osmanlı devlet düşünürlerinin, büyük b i r malî bunalım karşısın­ da b u n u devlet adamlarının k u l l u k ödevlerine ters yolda g i t m e l e r i g i b i gözlenmesi çok basit b i r etkenle yorumlayıp daha öteye g i t m e ­ m e l e r i m e r k a n t i l A v r u p a devletlerinde t i c a r e t , borsa, b a n k a , şirket, deniz dolaşımları g i b i a l a n l a r d a gelişen ( h e m e k o n o m i k gözlem için gerekli b i l g i l e r i sağlama kanalı h i z m e t i n i gören, h e m de e k o n o m i k siyaseti h a n g i yönlere doğru yöneltmek gerektiği noktasına yön s a ğ lıyan) müesseseleri geliştirmemiş olmalarından i l e r i gelmiştir. Bütün yazar ve gözlemciler çok basit ve gözlenmesi çok kolay o l a n «devlet kullarının, y a n i d e v l e t i n siyasasını ve t o p l u m u n e k o n o m i s i n i h ü k ü m ­ dar adına gütme aracı olan kişilerin en t e m e l l i yasaya aykırı o l a r a k parmaklarını paraya bulaştırmış olma»ları olayının e k o n o m i k b i r a n a ­ liz y o l u n d a giderek daha öte e t k e n l e r i n i bulabilmiş olsalardı bambaşka b i r e k o n o m i k düşün y o l u açılabilirdi. K u l l u k ödevinin, özel servet

326


edinme çıkarlarının yarattığı y e n i i m k a n l a r karşısında çiğnenmek­ te olduğunu gördükleri halde, b u n u n ekonomik n e d e n l e r i n i a r a m a ­ dıkları gibi, sonuçlarını da görmüyorlardı. Kaynağı y e n i dünya eko­ nomisi ile karşılaşma olayında b u l u n a n , sadece önemli e k o n o m i k değişmelerin b i r görüntüsü olan b u «ekonomik çıkarların devlet katı­ na k a d a r uzaması» olayı geleneksel düşünün siyasal y a n m a e t k i y a p ­ tığı halde, o düşünde i k i n c i plânda k a l a n e k o n o m i k y a n a hiç b i r e t k i yapmadı. Osmanlı ve h a t t a Türk r e f o r m ve kalkınma davasının herşeyden önce siyasal b i r mesele olarak görülmesi o z a m a n d a n başlar. B u geleneğin e t k i s i altında, e k o n o m i k düşün hiç b i r gelişme şansı bulamamıştır. «Ekonomik» her şey, b i r «umacı» niteliğine so­ kulmuştur. Gerçek b i r e k o n o m i k düşünün doğmadan öldüğü b u i l k dönemde, bozuklukları geleneksel sistemde eskiden de mümkün o l a n ve zaten bu yüzden konmuş olan cezalandırma metotları ile g i d e r m e n i n m ü m ­ kün olduğu inancı derinleştikçe, «ihtilâl hali» n i n genel b i r boğuşma şeklinde k r o n i k b i r h a l aldığım gördük. T a m i k i yüzyıl süren bunalım, bu inancın e t k i s i ile h e m e n h e m e n kesintisiz olarak sürdü. D a h a s o n ­ raları dünyanın bütün ülkelerini içine a l a n büyük b i r devrimsel d ö ­ nüşümle ( h e m de Osmanlı varlığı t a m b u n u n ortasında i k e n ) karşı­ laşılmış olduğunu t a r i h t e gösteren hiç b i r düşün belgesi y o k t u r . Os­ manlı düşünü e k o n o m i k b i r y a n d a n yoksun kaldığı g i b i , t a r i h s e l e v r i m kavramından da tüm yoksunlaşmıştır. 18 i n c i yüzyılın i k i n c i yarısında b u i k i noktanın biraz sezilir g i b i olduğu b i r aşamada eski düşün daha da geriye kayarak, «ekonomik» diyebileceğimiz hiç b i r ölçüye sığmayan kötümser mistikliğe (dünyanın aslında kötü o l d u ­ ğuna, o n d a n eli eteği çekmek veya o n u n kötülüğüne b o y u n eğmek gerektiğine i n a n a n b i r görüşe) inilmiştir. B u n u h e m tasavvuf düşü­ nünde, h e m medrese düşününde gördüğümüz gibi, eski devlet idaresi sanatı yerine «müneccimlik» ( a s t r o l o j i ) sanatının geçişinde görürüz. Padişahların en e t k i l i danışmanları müneccimler ve falcılar olmuştu. A v r u p a yöntemlerini a l m a yanlışa sayılan I I I . M u s t a f a , oğlu I I I . Selim astrolojiye, falcılığa, istihareye (rüyaya y a t m a y a ) inanırlardı. İkinci dönemde, h e m p o l i t i k h e m ekonomik düşünde h a f i f b i r ye­ n i l i k kıpırdamşı görülür. F a k a t , e k o n o m i k a l a n d a k i bazı f i k i r l e r p o ­ l i t i k a l a n d a k i yenileşme çabası ile i l g i l i olduğu halde, e k o n o m i k d ü ­ şün alanında gözüken b i r i k i yeni f i k i r bile b i r ekonomik düşün çığırı açamamıştır. Y e n i b i r düzen k u r m a isteğinde olan I I I . Selim'e v e r i l e n projeler arasında özellikle b i r tanesinde ( A b d u l l a h M o l l a lâyihasında) gele­ neksel sikke manipülasyonları, hazine siyaseti, vergi siyaseti ve dış t i ­ caret siyaseti alanlarında eleştirmeler var. B u eleştiriler, b u geleneksel tutumların y e n i b i r düzen kurulmasına imkân bırakmayan t u t u m l a r

327


olduğunu; çünkü bunların bozuluşu düzeltme yerine daha çok bozu­ luşa sebep olduklarını, h e m devleti h e m toplumu ekonomik yoksul­ laşmaya götürdüklerini gayet iyi görüyordu. Böyle olduğu halde, bu eleştirilerde yatan ekonomik gözlemlerin gereklerinin hiç bir uygu­ lanmamıştır. Geleneksel politik ve kişisel gerekçelerle bunların ter­ sine gidişe devam edilmiş, yeni gözlemlerdeki fikirleri alıp işliyen hiç bir ekonomik düşün yolu açılmamıştır. Gene bu dönemde, ilk defa olarak bir fikir doğmuştur k i bu fikir ancak yarım yüzyıl kadar sonra uygulanma olanağını bulmuştur ve kendi zamanında uygulanamayışı Osmanlı devlet adamlarına ve dü­ şünürlerine hiç bir ekonomik ders verememiştir. B u fikir, yabancı bir devletten borç alma fikridir. Mâlî, politik ve toplumsal bir çöküşe ça­ re olarak yabancı bir devletten veya onun sermaye sahiplerinden borç alarak gerçekleştirilebileceği fikridir. F a k a t , Avrupa'da sermaye p i y a ­ sasının henüz daha tam güven ve azami kâr koşullan içinde geri kalmış ülkelere yayılma gücüne gelmemiş aşamada bulunuşu, O s ­ manlı devletinin dış borçlanmalara girmesi olayını bir süre daha ge­ ciktirmiştir. F i k i r , gerektirdiği ekonomik ve malî koşulları bilişden o kadar yoksundu ki, bu ilk istikraz teşebbüsünün hiç bir sonuç v e r m i yeceği düşünülememişti. B u teşebbüs sonuçsuz kalınca doğulular­ dan borçlanma işi denendi, fakat ondan da bir sonuç çıkmadı. Osmanlı devlet adamları ve yazarları bu i k i olumsuz sonucu y a n y a n a koyup i k i kere ikinin dört ettiğini göremiyecek kadar basit bir ekonomi bilgisinden yoksun kişiler haline gelmişlerdi. Hiç bir İslâm ülkesinde dışarıya ihraç edilecek kadarlık sermaye birikimi olmadığını, bu ülkelerin devletlerinin de hazinelerinin kurumakta oluşu ile y o ­ rumlayarak anlıyabillyorlardı. Osmanlı gücünü kendi ekonomik çı­ karlarına kullanmak üzere borç vererek kiralamak fikri Batı devletle­ rinde geçerli bir fikir haline gelinceye kadar, borç alma umudu O s ­ manlı devlet adamlarının gönlünde yatmaya mahkûm oldu. * ** Osmanlı tarihini yazanların ekonomik tarihten ve ekonomi b i l i ­ m i n i n kavram yapısı ve tarihinden bilgisiz kişiler olmaları yüzünden, Yeniçeriliğin kaldırılması olayı bize bir dönüm noktası olarak belletilmiştir. Gerçekte ise, önemli bir Osmanlı kurulu olarak Yeniçerilik, I I . Mahmud'un dedeleri zamanında yokolmuştu. B u padişahın yaptığı şey, bu Osmanlı örgütü yerine geçen başka nitelikteki şeyi kaldırmakdı. Yeniçerilik, sömürülen fakir köylülerin ve loncaları çöken şe­ hir esnaflarının kendilerini korumak için devlet «malını yeme» y a ­ rışına katılmak amacı ile giriştikleri bir savaşın mahsulü olan bir örgüt haline gelmişti. B u n u eski Osmanlı örgütü olarak diriltme ça-

328


basında derebeylerin separatist ayaklanmalarına karşı hiç bir işe yaramadığı görüldüğü için, hükümdar saray, bürokrasi ve ulemanın el birliği ile yeniçeri-bektaşi ocağı dağıtıldı. B u olay, devrimsel bir olay olmakdan ziyade 19 uncu yüzyılın ilk çeyreğinde a n a - d a v a n m eski Osmanlı despotizmini başka desteklerle yaşatma davası olduğu düşüncesinin sürdüğünü gösteren siyasal bir olaydır. Asıl devrimsel nitelikteki olay, hemen aynı zamana rastlayan ve arkasından getirdiği sonuçlarla beklenmedik bir çığır açan ekono­ mik olay, Batı'da Napoleon savaşlarından sonra gelen endüstri geniş­ lemesi aşamasının başlaması, buhar gücünün Osmanlı ülkelerinin kıyılarına ulaşmasıdır. B u dönemin getirdiği ekonomik düşünün n i ­ teliğini sözü edilen siyasal olayla değil, ancak bu ekonomik olayla kavrayabiliriz. Osmanlı tarihinde görebildiğimiz ilk ekonomik düşün, bu olayın kapıları zorlaması sırasında doğdu. B u düşünün en eski izlerini I I . Mahmud'un kurduğu Türkçe T a k v i m - i Vekayi ve Fransızca Moniteur Ottoman sahifelerinde çok ilkel biçimde görürüz. D a h a sonra çıkan ilk ilkel gazete olan Ceride-i H a ­ vadis ayni izleri devam ettirdi. B u ilkel yazılarda ilginç iki y a n gö­ zükür: ilk defa olarak Batı ekonomisi ve örgütleri hakkında haber ve bilgiler verilmektedir, diğer yandan da Batı ekonomik etkisini göste­ ren bazı fikirler tartışılmaktadır; hatta ekonomik bir kalkınma f i k r i ­ ne dayalı bir uygulama ve (deyim yerinde ise) bir planlama yolu arandığını gösteren izler vardır. Belki daha önemli olarak, hüküm­ darın ve adamlarının kafasında ilk defa olarak siyasal gücü bir eko­ nomik güce dayandırma özlemi de doğmuştur. Osmanlı geleneğine çok aykırı olan böyle bir özlem, kaçınılmaz bir şekilde ve önemli sonuçlar yaratacak olan bir paradoks veya dilemma ile kendini gösterdi. Hükümdarın ve etrafındakilerin gerçek amacı, merkezdeki devletin separatist güçler üzerine üstünlüğünü kurmaktı. B u n u n için onların ekonomik kaynaklarını kurutmak ge­ rekirdi. Devlet kendini yeni bir ekonomik güce dayatırsa bu gerçek­ leşebilirdi. F a k a t , devlet böyle bir plânı gerçekleştirecek mali kaynağı nereden sağlıyabilirdi? Avrupa devletleri hâlâ borç vermeye yanaş­ mıyorlardı. İşte bu sorun, Mahmud'un gerçekleştirmek istediği işi b a ­ şarmakta olan Mısır valisi ile uğraşmaya başladığı ve bunda yalnız Mısır'ı değil, belki tahtını da kaybedeceğini gördüğü sıralarda, hiç beklenmedik başka bir yol teklifi ile karşılaştı: Batı ticaretinin içeri­ de genişlemesi için gerekli olan tedbirleri almak; yani Mahmud'un Osmanlı devletçiliğinin yanında Batı liberalizmini benimsemek. M a h ­ mud'un son yıllarında bu ikisi arasında bocaladığını görürüz. İkisi arasındaki tutarsızlığı, hatta çatışıklılığı kendi amacı açısından a n l a ­ yıp anlamadığını bilmiyoruz. F a k a t anlamış olsaydı bile, şimdi asıl gücün (Batı ekonomik çıkarlarının gücünün) yanında onun iradesi bir şey yapamıyacakdı.

329


İlk ekonomik d o k t r i n biçiminde b i r görüşün sahneye çıkması, M a h m u d ' u n ıslahatının ekonomik iflâsının göründüğü zamana r a s t ­ l a r ve b u n u n l a sıkı sıkıya ilişkilidir. B u i l k ekonomik düşün akımı, y a n i l i b e r a l i z m şiddetli b i r İngiliz etkisi ile başladı. B u l i b e r a l i z m f i k r i ­ n i getiren ve daha sonra dolaylı olarak Osmanlı yazarlarının l i b e r a ­ l i z m düşününe yolu açan D a v i d U r q u h a r t , b i r ekonomi düşünürü v e ­ ya yazarı değildi. Aslında Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğunun i y i ­ liği veya kalkınması ile i l g i l i b i r kişi ele değildi. Y u n a n bağımsızlık savaşının heyecanlandırdığı birçok Batı r o m a n t i k l e r i gibi, o da Y u ­ nanistan'ın yardımına koşmuştu. B u işlerin içindeyken, b u bağımsız­ lığın Rusya'nın işine yarayacak b i r iş olacağını, b u n u n İngiliz ekono­ m i s i n i n çıkarlarına büyük b i r t e h l i k e olacağım a n l a m a y a başladı. B u düşüncelerde i k e n , merak edip geldiği İstanbul'u görünce kafasında aradığı çözümü b u l d u . Rusya artık İngiliz t i c a r e t çıkarları için y a r a r ­ lı b i r a l a n o l m a k t a n çıkmıştı, h a l b u k i Osmanlı ülkeleri b u n u n için ideal b i r alandı. Urquhart'ın ve o n u destekleyen bazı İngiliz d i p l o ­ matlarının açtığı k a m p a n y a ile Osmanlı devleti (1945'de Y u n a n i s t a n yüzünden soğuk harbe sokulan Türkiye g i b i ) k e n d i n i b u n a benzer b i r soğuk h a r p propagandası içinde b u l d u . F a k a t , i945 de olduğu g i b i o zaman ela Osmanlı devlet adamları b u n u m e m n u n l u k l a karşıladılar. I I I . Selim zamanında A v r u p a dev­ l e t l e r i n i n niçin borç v e r m e d i k l e r i n i herhalde şimdi a n l a m a y a başla­ mışlardı. B u işin başka mekanizmaları olacakdı. Hiç b i r e k o n o m i k anlayışları ve b i l g i l e r i olmadığı için, bu m e k a n i z m a l a r l a devletin kurtulacağını düşünüyorlar, gerçekte ise d e v l e t i n «mülk» ünü, y a n i malî kaynaklarını k a y b e t m e n i n kapılarını açmakta olduklarını g ö r ­ müyorlardı. U r q u h a r t , i n g i l i z elçisi L o r d Ponsonby'in malî yardımı ile çıkar­ dığı propaganda yazılarındaki f i k i r l e r i n i , M o n i t e u r O t t o m a n ' m b a ş ­ yazarlığını y a p a n , padişaha yakın ve Fransız asıllı olan Blaque Bey aracılığı ile padişaha ulaştırmaya m u v a f f a k oldu. Türkiye ve K a y n a k ­ ları adlı sistemsiz ve tutarsız yazı parçaları ile dolu kitabının bazı y e r l e r i çevrilerek padişaha okutulmuş, h a t t a tümünün çevrilmesi bile düşünülmüştü. B i r İngiliz yazarı, M o n i t e u r ' d e imzasız çıkan bazı y a ­ zıların M a h m u d tarafından yazıldığını i d d i a eder. B u iddia asılsız o l ­ sa bile, bunların U r q u h a r t ve Blaque tarafından onun b i l g i s i ile yazıldığına şüphe y o k t u r . B l a q u e ' m , U r q u h a r t ' t a n kitabındaki f i k i r l e ­ re dayalı b i r e k o n o m i siyaseti plânı hazırlamasını istediği de anlaşılı­ yor. U r q u h a r t , eski Osmanlı e k o n o m i ve m a l i y e uygulamalarım özellik­ le t i c a r e t t e k e l l e r i n i ve iç gümrükleri kaldırmayı, buna karşılık dış t i c a r e t i n , kapitülasyonlar r e j i m i n d e olduğu g i b i , serbest bırakılma­ sını, gümrüklerin eskiden olduğu k a d a r düşük tutulmasını Osmanlı d e v l e t i n i i h y a edecek şartlar olarak öngörüyordu. Osmanlı ülkeleri,

330


laissez-faire r e j i m i için ideal b i r a l a n o l d u k t a n sonra İngiltere'ye d ü ­ şen şey Osmanlı d e v l e t i n i n Rusya'ya ve M e h m e t Ali'ye karşı destekle­ mek olacakdı. O zaman sivrilmeye başlıyan Reşit Paşa da b u f i k i r l e r e katılacak bir keşifte b u l u n d u : U r q u h a r t plânı b i r muahede ile Osmanlı d e v l e ­ t i n i bağlıyacak b i r şekle sokulursa, uluslararası h u k u k a göre Mısır üzerine de zorunlanacak olduğundan M e h m e t A l i ' n i n e k o n o m i k s i ­ yaseti yıkılacak, p o l i t i k gücü de mahvedilmiş olacakdı. B u son f i k i r , padişahı yola getirmekde en büyük rolü oynamış gözüküyor. B u paşa­ ya göre, devlet teşebbüsü ile endüstri kurulması ve tarım kalkındırıl­ ması gene de mümkün olacakdı. B i r defa kapılar açıldıktan sonra, Batı sizden daha çok şey alırken biz de o n l a r d a n her istediğimizi n e ­ den alamıyacaktık? M a k i n e l e r , g e t i r t i l i r , ziraat mühendisleri davet edilir, çiftlikler k u r u l u r , madenler işletilir A v r u p a ' d a n , h a t t a A m e r i ­ ka'dan teknisyenler, gerekirse g e t i r t i l e b i l i r d i . (Amerikan mis­ y o n e r l e r i n i n yazılarında b u yöndeki u y g u l a m a l a r üzerine ilginç b i l g i ­ ler vardır). U r q u h a r t ' m kampanyasının ve ona uyanların düşününün m e y vası B a l t a L i m a m ' n d a Reşit Paşa'nm yalısında varılan 1838 T i c a r e t Anlaşması oldu. U r q u h a r t ' m l i b e r a l i z m i n i n koşulları altında, M a h mud-Reşit Paşa devletçiliği, kalkındırma gücünden yoksun, yıkımlı bir tüketim ve bürokrasi devletçiliği olarak kaldı. B u sonuç henüz daha elle t u t u l a c a k k a d a r belli hale gelmeden önce (ancak 1881 den sonra b u n d a n söz edilmeye başlanacaktır) y a ­ n i T a n z i m a t döneminde, düşün ve eylem alanında atılan i l k adımla­ rın yarattığı tartışmaların az çok genişlediğini görürüz. B u n d a da i l k hız gene b i r İngiliz kaynağından gelir. 1838 de, y a ­ n i t i c a r e t anlaşmasının yapıldığı yıl, i l k özel gazete b i r «kaza» eseri olarak çıkmağa başlamıştı. İstanbulda t i c a r e t , y a p a n ve bazı İngiliz t i c a r e t e v l e r i n i n temsilcisi olan M r . C h u r c h i l l adlı b i r zat, kazara b i r çocuğu vurmuş: b u n u n yarattığı t e p k i karşısında a d a m a yapılan muamele L o r d P c n s o n b y ' n i n elinde b i r d i p l o m a s i olayı h a l i n e g e l ­ miş: M r . C h u r c h i l l ' i yatıştırmak için kendisine b i r gazete imtiyazı verilmiş. Ceride-1 Havadis b u olayın mahsulü olarak çıkmağa b a ş ­ lamıştı. Pek m u h t e m e l olarak, M r . C h u r c h i l l gazetesinde o z a m a n İstan­ bulda ekonomi ve ticaret işlerinden en i y i a n l a y a n E r m e n i yazarları kullanıyordu. Önce b u gazetenin matbaasında çıkan b i r ekonomi k i ­ tabı ile daha sonra çıkan b i r i k i kitabın yazarları E r m e n i l e r d i r . G a ­ zetede «himaye usulü»ne karşı, «serbesti usulü» karşılaştırılıyor, Türkiyenin kalkındırılmasına en elverişli t u t u m olarak i k i n c i usulün faziletleri anlatılıyordu. Şimdilik bilebildiğimize göre, k i t a p o l a r a k çıkan i l k ekonomi yazısı da 1852 de bu gazete tarafından çıkarılmış­ tır. E k o n o m i t e r i m i için i l k kullanılan t e r i m , eski İslâm ve Osmanlı

331


ahlâk kitaplarında kullanılan Tedbir-i Menzil terimi olmuştur. B u başlık altında çıkan bu kitabın yazarı bildirilmediği halde, bu yaza­ rın daha sonra 1859 da çıkan İlm-i Tedbir-i Menzil adlı kitabın y a ­ zarı olan E r m e n i Sahak Efendi olması ihtimali vardır. B u yazar i k i n ­ ci kitapda, daha önce bir kitap yazdığını, ancak bunu yeterli b u l m a ­ dığından şimdi daha iyisini yazdığını söylediğine göre, birinci kitabı yazanın aynı kişi olduğunu tahmin ediyorum. B u yazarın birinci kitabından daha iyisini yazdığını söylemesi de şöyle bir gelişme ile ilgili olabilir: 1859-60 d a n daha önce çıkan y a ­ zılar ekonomik liberalizm düşününü bir doktrin olarak okuyucuya veren kitaplar olmaktan çok dağınık ve ilkel propaganda veya n a s i ­ hat kitaplarıdır ve daha çok İngiliz kaynaklıdırlar. S a h a k ' m ikinci kitabının özelliği, bundan ayrılıp liberalizmi bir doktrin halinde gös­ termesidir. Yâni Urquhart'm liberalizmi şimdi «bilimselleştirilmiş» oluyor. B u n u n için gerekli model de şimdi Batı'da, Fransa'da, mev­ cut. B u model, J . B . Sayın Cours d'Economie Politique'idir. S a h a k ' m bu kaynakdan gelen adı geçen kitabına tekrar dönmeden önce, arada çıkmış olan basılmamış bir eserden de söz e t ­ mek gerekiyor, çünkü bu da doğrudan doğruya olmamakla beraber, dolaylı olarak ondan geliyor. B u kitap, Tasarrufat-ı Mülkiye adı a l ­ tında yazılmış tarihi bilinmeyen bir eserdir. I I . Mahmud zamanında kurulan Tıp okulunda ders veren R u m ve İtalyan bir öğretmen t a ­ rafından «Muallim Rossi»nin eserinden alınarak yazılmış, aynı oku­ lun R u m öğretmenlerinden biri tarafından Osmanlıcaya çevrilmiştir. «Muallim Rossi», J . B . Say'dan sonra College de F r a n c e ' a ekonomi profesörü tayin edilen İtalyan asıllı Pellegrino L u i g i Edoardo R o s s i ' dir, ve Adam Smith'in fikirlerini düzenli bir okutma kitabı halinde tertipleyen S a y ' m izinde yürüyen Cours d'Economie Politique adlı eseri 1840 da yayınlanmıştır. Anlaşılan, Tasarrufat-ı Mülkiye'nin y a ­ zıldığı zaman çok moda olan bir kitaptı. Osmanlıca başlık ta «economie politique» teriminin karşılığı olarak icat edilmiştir. D a h a sonra kullanılan ve bir süre sonra bırakılan «Tedbir-i Menzil» terimine kı­ yasla daha yerinde ve «politique» kavramına karşılık olarak kullanıl­ mıştır. «Tedbir-i Menzil» terimi eskiden Grekçe «oikonomos» teri­ m i n i n çevirisi olarak kullanılırdı. Y e n i bilimin adı olarak buna benzer bir eğilimi, ilk Türk Osmanlı ekonomi yazarı olarak gördüğümüz Mehmet Şerif efendinin yazıla­ rında görürüz. Yazılarında İlm-i E m v a l - i Mülkiye terimini kullanı­ yor. B u sonuncu terim, «Milletlerin Serveti» teriminin Osmanlıca karşılığıdır. B u n a benzer bir başlığı aynı yılda Londra'da yazılan bir kitapda da görürüz. İlm-i T e d b i r - i Milk adını taşıyan bu kitabın yazarı olan Charles Wells Osmanlı edebiyatı antolojisi hazırlamış olan bir zattır. Önsözünde bu kitabı doğrudan doğruya Türkçe yazdı-


ğını ve bu dilde yazılmış ilk ekonomi kitabı olduğunu iddia eder. B u kitap da J . B . Say modelinden önceye aittir ve bir ekonomi kitabı o l makdan ziyade az çok bir ekonomik tarih kitabını andırır. Değindi­ ği konular şunlardır: İlkel insanlar, çobanlık devri; iş bölümünün başlangıçları, zenaatların doğuşu; trampa ve ticaretin doğuşu ve insan enerjisi üzerine etkileri; (aslında «mâl») ve servet edinmede eski milletin hataları ve çöküşleri; servetin kaynağının «amel» o l ­ duğu; sermaye ve sermayenin kaynağı olarak ticaret ve sanayi; bir ülke halkına bunları zorlamanın kötü olduğu; hükümetlerin bu a l a n ­ da ne ölçüye kadar müdahale edebileceği; p a r a ; nakit tağşişlerinin zararları; hükümetlerin ufak bir faizle borçlanmasının kolaylığı; kâ­ ğıt para, poliçe, banka ve millî bankalar; vergi; istikraz; teknik iler­ lemelere karşı gelmenin faydasızlıkları; İngiltere'de demiryollarının etkileri. K i t a p , çok kötü bir kaligrafi ile ve berbat, çetrefil bir O s ­ manlıca ile yazılmış olmakla beraber, içinde «taksim-i amel», serma­ ye, banka, poliçe, istikraz gibi terimlerin yerleşmiş bulunduğunu gös­ termekle, ilk yazılan ekonomi kitabı olmadığını belli ediyor. Yukarıda sözünü ettiğim ve 1859 veya 1860 da çıkan Sahak E f e n di'nin İlm-i Tedbir-i Menzil'i, J . B . Say'dan kalma «ekonomi politik dersleri» modelini getirmiş ve bu başlık altında bir kitap yazmış olan Ahmet Mithat Efendi'ye kadar bu kitaplar hitab ettiği toplumun t a ­ rihinden ve ekonomi nazariyesinin kendi evriminden tamamiyle so­ yut skolastik bir biçim almıştır. Y e n i bilimin adı olarak «İlm-i T e d ­ bir-i Menzil» terimi fazla yaşamadı. 1869 da çıkan bir kitabın başlığı Ekonomi Tercümesi: F e n - n i İdare'dir. B u kitabı, Otto Hübner adlı bir Alman yazarın halk ve işçi için yazdığı sorulu-cevaplı bir yapıtın Fransızca çevirinden Şura-yı Askerî levazım dairesi başkan yardım­ cısı Mehmet Mithat çevirmiştir. Çok basit ve ilkel bir düzeyde olan bu kitabın çevirisinin biricik önemi (çeviricinin önsözünde belirttiği gibi) halka gerekli olan böyle bir bilimin anlaşılması için arı Türkçe ile yazılmaya elden geldiği kadar çalışılmasıdır. B i r de başlıca ekono­ mi terimlerinin kesin şekillerini göstermesi, buna karşı bugüne kadar yaşamayan bazı Türkçe terimler kullanmasıdır. Örneğin, yazar aslı «rente» olan ve bizim Fransızca etkisi altında «rant» biçiminde y a z ­ dığımız sözcüğün karşılığı olarak «kesim» sözünü kullanır. B u n u , e s ­ ki «mukataa» sözcüğünün anlamından çıkardığını sanıyoruz; çünkü «mukataacılık» Osmanlı «rentier» ligidir. «Servage» terimini «kulluk» sözcüğü ile karşılar. Kitabın sonunda zengin-fakir farkları, Fransız devriminden gelen komünizm ve «egalitercilik» gibi fikirlerin z a r a r ­ ları anlatılır. Yoksulluğun nedeni fesad ve azgınlık, akıl ve ahlâkça düşüklük, cahillik ve tenbelliktir. Çaresi eğitim, ahlâk, tutumluluk, emniyet sandığı, sigorta gibi kurumları kurmaktır. 1870 den sonra çıkan kitaplarda gözüken terimler «İlm-i Servet»

333


ve arada aşağıda sözünü edeceğim A h m e t M i t h a t E f e n d i ' n i n « E k o n o ­ m i Politik» başlığı müstesna, Abdülhamit döneminde «İktisat»dır. O t a r i h t e n sonra da b u b i l i m b u adla yerleşti. T a n z i m a t döneminde, yukarıda dediğim g i b i , e k o n o m i k düşün ve eylem alanında E r m e n i l e r başta geliyorlardı. Müslüman Osmanlılar arasında ise m a l i y e nazırları bile e k o n o m i nedir b i l m e z l e r d i . E k o n o m i ve m a l i y e işlerinin başındaki devlet adamlarının çoğu, ya k e n d i k e n ­ d i n e o k u m a yazma öğrenmiş ya da sadece âdi b i r medrese tahsili o l a n kişilerdi. T i c a r e t ve t e k n i k alanındaki kişiler e n çok E r m e n i l e r arasında görülür. Zamanın faiz sermayedarları ve s a r r a f l a r da e n çok b u guruba mensup kişilerdir. Y u n a n bağımsızlık savaşı yüzünden Rus iş adamları b i r süre i k t i d a r d a n düşmüş, b u n a karşılık 18 i n c i yüzyılda, m u k a t a a , i l t i z a m , d a r p h a n e işlerinde tecrübe ve sermaye b i r i k t i r e n E r m e n i l e r , T a n z i m a t t a devlet teşebbüslerinde direktörlük g i b i mevkilere getirilmişlerdi. İçlerinde A v r u p a y a inceleme gezisine gönderilenler de vardı. T a n z i m a t m ilânından'dış borçlanmaların b a ş ­ lamasına k a d a r k i dönemde E r m e n i l e r i n b u durumları dolayısiyle, Batı'da J . B. S a y ' m otoritesi altında kesin hükümranlığını kurmuş o l a n l i b e r a l d o k t r i n i benimsemeleri kolayca anlaşılır. T a n z i m a t i l e r i g e l e n l e r i n i n bunların etkisi altında kaldıklarına şüphe etmemekle beraber, bugünün bazı özelliklerini göz önünde t u t ­ m a k l a daha kolay kavrıyabileceğimiz b i r etken de bunların l i b e r a l i z m i benimsemelerinde r o l oynamıştır. B u r a d a , T a n z i m a t Fermanı'mn y e ­ niçerileri, s i p a h i l e r i , derebeyleri ve v a l i l e r i m u t l a k gücüne bağlıyan padişaha destek olan bürokratların haklarını, padişaha karşı b a ğ ı m ­ sızlıklarını g a r a n t i altına a l a n y a n i eski Osmanlı k u l s i s t e m i n i kaldı­ r a n b i r senet olduğunu b e l i r t m e m i z gerekir. B u f e r m a n d a tâ K a n u n - u Esasi dönemine k a d a r h a l k sınıflarının b i r a n a k a n u n l a k o ­ runduğunu gösteren b i r eylem olmadığı halde, padişahlar bürokratla­ r a k u l muamelesi yapmamışlardır. Böyle b i r bağımsızlığa kavuşan devlet adamlarının desteği ise önemi çok artmış olan diplomaside en güçlü o l a n yabancı devletler oldu. E n tepedeki T a n z i m a t r i c a l i n i n çoğu ya İngiliz, ya Fransız, ya da Rus diplomatlarının desteği veya baskısı ile yükselirler veya d ü ­ şerlerdi. Anayasa düzeninden yoksun b i r r e j i m d e b u n u n yaratacağı eğilim, aslında ya kölelikten gelen veya yoksun sınıflardan çıkıp b u n ­ l a r a «intisap» yolu ile yükselme fırsatı b u l a n , böylece t o p l u m s a l ve sınıfsal köklerinden k o p a r a r a k yukarı çıkan devlet adamlarının, d e v ­ let katındaki y e r l e r i n i n sağladığı dar m e r d i v e n i tırmanarak z e n g i n ­ leşmek eğilimidir. Osmanlı r e j i m i n i n daha çökme döneminde başlamış olan b u e ğ i ­ l i m i T a n z i m a t kaldırmamış, ancak o n u bürokrasiye özgü b i r i m t i y a z olarak f e r m a n a bağlamıştır. T a n z i m a t döneminde t a r i h yazan y a z a r ­ l a r , ekonomik sınıfların genel fukaralığına rağmen, T a n z i m a t r i c a l i -

334


n i n servet ve refahı hakkında bol misaller verirler. Sağlanan servetle­ r i n çoğu emlâke, tahvilâta yatırılırdı. Padişah ve şehzadeler de b u işlere g i r d i l e r . Abdül-aziz borsa spekülasyonunun adeta t i r y a k i s i o l ­ muştu. Bunların ve r i c a ! i n özel b a n k e r l e r i , «broker» l e r i vardı. R i c a l içinde i s t i k r a z l a r d a n , k o m i s y o n l a r d a n , yabancı devlet elçilerinden, Mısır h i d i v l e r i n d e n ve s u l t a n - h a m m l a r d a n h a y l i servet payı sağla­ y a n l a r olmuştur. Bütün b u kişilerin liberalizme yatkın kişiler olması kolayca a n l a ­ şılır. Batı l i b e r a l i z m i n i n eserlerinden b i r i , halkın «devlet malını y a ­ n i servetini yemek» dediği yolla servet b i r i k i m i y a p a n b i r «bürok­ rasi kapitalizmi» olmuştur. T a n z i m a t döneminde i l e r i gelenlerin k e n ­ di zenginleşmelerini, Osmanlı t o p l u m u n u n da kalkınmakta olduğuna d e l i l saymalarında b u n u n r o l oynadığına şüphe y o k t u r . Bu liberaiizm-devletçilik melezleşmesi içinde, e k o n o m i k düşünde «kalkınma» veya «gelişme? konuları anlamlarını kaybederler, tartış­ m a k o n u s u olmakları çıkarlar. B u yüzden, e k o n o m i konuları üzerin­ de yazan M e h m e t Şerit g i b i önemli kişilerin yazılarında ve özellikle M e c m u a - i Funtııı sahnelerinde büyük b i r yer a l a n sanayileşme d a v a ­ sı, millî e k o n o m i çerçevesi içinde e k o n o m i k b i r teoriye s o k u l m a d a n , t a r i h s e l gelişimin o z a m a n k i şartları içinde k a v r a n a m a d a n , sadece A v r u p a d a n f e n l e r a l m a , z i h i n l e r i aydınlatma. «sa'yü-amel>e önem verme özlem ve nasihatları şeklinde b i r f i k i r c i l i k ve i l e r i c i l i k olarak kaldı. Abdülhamit zamanına kadar, aşağıda sözünü edeceğimiz i k i ekonomi kitabı yazarına gelinceye k a d a r Türkiye e k o n o m i s i n i n özel­ l i k l e tarım, endüstri, dış ticaret, borçlar, ödemeler, açıklar, bütçeler gibi meseleleri e k o n o m i kitaplarının dışında kalmıştır. B u eserlerde, T a n z i m a t öncesi Osmanlı e k o n o m i k t a r i h i , onun k e n d i zamanlarındaki hale gelişinde r o l o y n a y a n e k o n o m i k faktörler üzerinde en küçük bir teori ve t a r i h anlayışına rastlanmaz. Demek k i d a h a o z a m a n d a n ekonomi b i l g i s i n i ele a l a n yazarlar, k e n d i ülke­ l e r i n i n e k o n o m i k olaylarından kopmuşlar; bunların t a r i h t e n , tarihçi­ l e r i n e k o n o m i d e n habersiz hale gelmesi başlamıştır. E k o n o m i y a z a r ­ larının okuduğu Batı eserlerinde de k e n d i l e r i n e yarıyacak b i r y a n bulamıyorlardı. T a n z i m a t ' a karşı gelen b i r i n c i t e p k i y i gösteren Y e n i Osmanlılar, bu e k o n o m i k ve tarihsel körlüğe b i r istisna teşkil ederler. Özellikle Namık K e m a l ve Ziya Paşa'nm p o l e m i k l e r i n d e dolaylı olarak gözüken d i r e k t ekonomik gözlemler vardır. B u n l a r , Tanzlmatın açtığı kalkınma s i y a s e t i n i n h e m p o l i t i k h e m e k o n o m i k açılardan yanlış ve t e h l i k e l i o l ­ duğunu, h e m geçmiş h e m gelecek açısından, profesyonel e k o n o m i s t ­ l e r d e n çok d a h a i y i görebilmişlerdir. F a k a t onların t e m s i l ettiği a k ı m ­ d a k i dava, e k o n o m i k b i r kalkınma davası o l m a k d a n çok p o l i t i k b i r davadır. A v r u p a d a n fenler a l m a k , f a b r i k a l a r , b a n k a l a r k u r m a k ancak

335


bu politik davanın çözümlenmesi ile mümkün olacaktı. Y e n i Osmanlı­ ların politik polemiklerini Tanzimatın komprador bürokrasi zenginle­ rine veya Âli Paşa gibi kapitülasyonların kötülüklerini iyi kavramış olmakla beraber bürokrasi kapitalizmini tutan ricale çevirmeleri, ekonomik kalkınma davasının hangi dar boğazlarda kaynayıp gittiğini görmüş olmalarındandır. Şu halde, Y e n i Osmanlılar gerçek bir ekonomik düşün yolu aç­ maktan ziyade ilk defa olarak sürekli bir politik düşün yolu açmış­ lardır. Namık K e m a l ' i n liberal, devletçi, hatta sosyalist olup olmadı­ ğını tartışanlar oldu. Bunlar, boşuna tartışmalar olmuş, hiç bir yanı bakımından inandırıcı bir sonuca varılamamıştır. Gerçekte, onun y a ­ zılarında bu üç yandan birine çekilebilecek yerler bulunur. Y e n i O s ­ manlıların özelliği ekonomik doktrinci olmamalarıdır. Onların t a r ­ tışmalarının konusu bir ekonomik teoriden yoksundurlar. Polemikle­ r i n i n hedefleri, yukarıda sözünü ettiğim komprador bürokratların mevki kapitalizmidir. Batı'da endüstri uygarlığından söz etmeleri kapitalizm taraflısı, işçi hareketlerinden haberdar olmaları sosyalist olmaları demek değildir. Ulusal ekonomi hakkındaki fikirleri (İslâm bankası kurmak, halkı çalışmaya teşvik etmek gibi fikirleri) fikir yolu ile aydınlanma ilericilerinde olduğu gibi, ilkel ve belirsizdir. O n ­ larca asıl önemli dava, siyasal devrimdi, bu da «kanun-u esasi» r e j i ­ mi kurmakla olacaktı. Abdülaziz-Mahmud Nedim ve etrafındaki s a r ­ raflar kliğinin büyük finans rezaleti patlak verinceye kadar gerçek­ leştiremedikleri bu devrim, nihayet aydınlar, sivil devlet adamları ve iki generalin Harbiye öğrencilerinin birleşmesi ile 1876 da gerçekleş­ tirildi. «Kanun-u Esasî» tartışmaları boyunca, Y e n i Osmanlıların ekono­ mik kalkınma davasını anlamaktan uzak olmaları, «siyasal» ile «eko­ nomik» arasındaki ilişkiden habersiz olmaları yüzünden, tahta getiri­ len Abdülhamit, kendine uygun bir anayasa kabul ettirmeye muvaf­ fak oldu. B u kanunla, padişah ve halife olarak kendisine verilen yet­ kiye dayanarak, Y e n i Osmanlıları, paşaları ve parlamentolarını birer birer tasfiye etti. Ordu ve donanmanın yüksek kademelerinde bulu­ nanları, ustalıklı yollarla bol çıkarlar ve imtiyazlar sağlıyarak kendi­ ne bağladı; bürokrasiyi etkili bir kontrol altına alarak yola getirdi. E s k i Osmanlı «kul» l a n yerine, disiplinli ve dayanışmalı bir askerî s i ­ vil «bendegan» kompleksine oturan bir otokrasi rejimi kurdu. İki üç yıl sonra, 1881 Muharrem K a r a r n a m e s i ile malî iflasın ilk adımını atan bir devlete bütün alacaklı Avrupa devletlerinin olumsuz bir t u ­ tum takınmasının kaçınılmaz olmasına rağmen bu bendegan ve halk tarafından bir müslüman hükümdarı halife olarak desteklendi. B u yeni rejimde, Tanzimat'taklnden farklı olarak bürokrasi P a ­ dişaha karşı zenginleşme hürriyetinden, değil, ona bendegânhkdan

336


gücünü alan bir zümredir ve şimdi yanlarına Tanzimat döneminde henüz gelişmemiş olan askerî erkân da katılmıştır. Özellikle Hüseyin Avni Paşanın Abdülaziz zamanında yaptığı askerî İslahatın yetiştir­ diği ve Süleyman Paşanın devrimci bir güç haline getirmek istediği bu erkân, rejimin en sadık desteği oldu. «Bendegan kapitalizmi» gibi komik bir terimle nitelendirebilece­ ğimiz zenginleşme ekonomisini, (her zenginleşme kapitalizm değildir) bu dönemde yerleşen «iktisat» terimi iyi sembolleştirir. Artık unutul­ muş olan «tedbir-i menzil» ve daha sonra sık sık kullanılan «tasarrufat» terimlerinin yerini şimdi «iktisat» teriminin alışı ilginçtir. A b dülaziz'in borsa spekülasyonlarının rezaletlerinden sonra, dıştan gayet püriten, sert ahlâklı gözüken bir «iktisat» dönemi açıldı. «İktisat», aslında tutumluluk demektir. (Başka İslam ülkelerinde de «ekonomi» veya «politik ekonomi» teriminin karşılığı bir türlü bulunamamıştır. Bizdeki «iktisat» yerine, bunların bazılarında «maişet» veya «maaş» terimleri yerleşmiştir.) İktisat, Osmanlılardan çok önce, ilâhiyatçılar arasında «sıkı iman», «riyazat» anlamına gelirdi. Abdülhamit z a m a ­ nında bu, ekonomi biliminin adı oldu. F a k a t , Abdülhamid'in ve b e n degânının namaza niyaza dalmış evliyalar olduğunu sanmayalım. P a ­ dişah, «pinti»lik anlamında muktesltliğin bir sembolü olmuştu. D a h a şehzadeliği zamanında biriktirdiği paralarını spekülasyona yatırmaz, gösteriş ve tüketim maddelerine harcamaz; emlâk ve akara yatırır ve bendegânını da bu yolda yetiştirirdi. O n a sadık olan her bürokrat ve general de bu iktisat görüşü ile kullaştırılabilirdi. Bunlar, T a n z i m a t ­ çılar gibi Avrupa bankerlerinin, borsa komisyoncularının karışık iş­ leri içinde kulaç atan kişileri olmaktan ziyade, memleket kaynakları­ nın işletmeciliğini, ondan sağlanacak kârları, devlet maliyesini kont­ rolü altına alan kapitalist ülkelerin temsilcilerine bırakarak, devlete halkın emeğinden terettüp edecek gelirlerden paylarını padişah «ih­ sanları olarak alabileceklerdi. Nişan, sakal, ubudiyet, büyük bir t a ­ şınmaz mülk sahipliğinin dış sembolleri oldu. B u dönemde, ulusal bir ekonomi düşününün yerleştiği bir ekono­ mi literatürünün henüz Tanzimat ekonomistlerinin yerini almadığı birçok noktalardan bellidir. Gerçi, «iktisat» sözcüğü de biricik terim olarak yerleşmiş değildir. B u dönemin ekonomi okutma kitaplarının çoğunun başlığında «servet» sözcüğünün yer alışı da ilginçtir. B u , J . B. Say geleneğinden, gerilere Adam Smith'e doğru bir derinleşme s a ­ nısını vermemelidir. «Servet» İle kasdedilen «milletin serveti» de­ ğil, soyut bir servettir. Başlıca yayınlardan işte birkaç örnek: döne­ min en ünlü ve etkili kitabı, Mülkiye'de ekonomi okutan Ohanes'in 1880 de çıkan Mebadi-i İlm-i Servet'i, Nuri Bey'in 1883 de çıkan Mebahis-i İlm-i Servet'i, Ahmet İhsan'ın 1891 de çıkan İlm-i Servet'i, Mehmet E k r e m ' i n 1900 de çıkan F e n - n i Servet'i. Bunların en önemll-

337


si, T a n z i m a t l i b e r a l i z m literatürünün klasikleşmiş şeklini veren O h a nes'in kitabıdır ve Mülkiye'de, b u dönemin «iktisat» t e r i m i n i kesin olarak yerleştiren Cavit B e y ' i n İlm-i İktisat kitabına kadar, gelece­ ğin devlet adamlarının eğitiminde kullanılmıştır. E k o n o m i k düşün olarak, yalnız i k i eserde l i b e r a l i z m çizgisinden ayrılış görürüz. B i r i n c i s i , A h m e t M i t h a t E f e n d i n i n Ohanes'in kitabı ile yaşıt olan kitabıdır. O k u t m a kitabı o l m a k t a n ziyade genel o k u y u ­ cu için yazılan b u kitabın başlığı ne «iktisat» ne de «servet»tir. A h ­ met M i t h a t , şaşılacak b i r atılganlıkla kitabına Ekonomi Politik adı­ nı verdiği g i b i , k i t a p t a da bu b i l i m i n ne t u t u m l u l u k ne de zenginleş­ me b i l i m i olmadığı noktası üzerinde d u r u r , o da M e h m e t M i t h a t g i b i . h a l k d i l i ile yazmaya çalışır. Böyle o l m a k l a beraber, A h m e t Mithat'ın kitabı bizi şaşırtacak i k i a c a i p l i k gösterir. Şimdiye k a d a r k i y a z a r l a r g i b i o da Avrupa'da yazıl­ mış üçüncü dördüncü seviyedeki b i r el kitabım k a y n a k ve model o l a ­ r a k almıştır. K i t a p t a , M u a l l i m Say ve M u a l l i m Rossi adlarından b a ş ­ ka A d a m S m i t h ve Sismondi adları da geçerse de bunların eserlerini okuduğu şüphelidir. Kullandığı k i t a p , Belçika'da kiralın himayesi altında J . B. Say'in D e r s l e r ' i n i basitleştiren, adeta f i h r i s t niteliğinde olduğunu söylediği b i r kitapdır. A h m e t M i t h a t t i c a r e t serbestliği ve gümrük konularına gelinceye k a d a r k l a s i k e k o n o m i y i açık b i r d i l l e anlatır, f a k a t b u k o n u l a r a gelince b i r d e n b i r e değişir, ve zamanı için önemli sayılacak b i r ayrılış yapar. E k o n o m i b i l i m i n i n Osmanlı o k u r ­ ları için en çok i l g i l e n d i r i c i konularının b u n l a r olduğunu, serbesti d o k t r i n i n i n bu. k o n u l a r d a k i görüşünün ancak i l e r i A v r u p a için doğru olduğunu, Osmanlı «milleti» g i a i geri, «cahil» ve «kabiliyetsiz» kişi­ lerden yapılma t o p l u m l a r için geçerli olmadığını anlatır. B u d o k t r i ­ n i n böyle b i r t o p l u m u n mahvı demek olduğunu a n l a t m a y a çalışırken Osmanlı ekonomik t a r i h i ve dünya ekonomisinde o z a m a n k i d u r u m u noktalarına değinen gözlemlerde b u l u n u r . Böyle b i r y e n i l i k gösterme şerefini kazanmış o l m a k l a beraber, b u i k i n o k t a üzerine yazdıklarını okuduğumuz z a m a n h a y a l kırıklığına uğrarız. Çünkü A h m e t Mithat'ın b u i k i n o k t a üzerindeki gözlemleri ne t a r i h e uyar, ne k e n d i zamanının gerçeklerine, ne de model olarak aldığı sistemin k e n d i s i tarafından k a b u l edilmiş prensiplerine. Eko­ n o m i görüşünü, t a n z i m a t m f i k i r c i e k o n o m i s t l e r i g i b i bireyden başlıy a r a k geliştirdiği için onda da esas b i r e y l e r i n çalışması, öğrenmesi y a n i aydınlanması ve kazanması davasıdır. O n u n için, Türklerin (ve t a s r i h ediyor: yalnız Türk olan Osmanlıların) geri, c a h i l ve k a b i l i y e t ­ siz olduğunu çekinmeden k a b u l ederek, Türkiye'de m i l y o n l a r s a h i b i o l a n Hristiyanların ve ecnebilerin b u serveti dışardan getirerek değil, burada çalışmaları, b i l g i ve k a b i l i y e t l e r i ile kazandıklarını büyük b i r saflıkla :cidia eder.

338


A h m e t M i t h a t , b u görüşünü t a r i h s e l b i r y o r u m l a da destekleme­ ye çalışır. O n a göre, b i z i m «millet» i m i z , y a n i Osmanlı «milleti» içindeki İslâm u n s u r u o l a n Türkler, «askeri b i r millettir.» Gerçi Os­ manlı t a r i h i n d e Akdenize k a d a r t i c a r e t ve sanayi götürülmüşse de bu, Türk ve Müslüman u n s u r u n değil, Müslüman olmayanların eseri­ dir. İslâm u n s u r u n miktarını, savaşlara sürenlerin n i s b e t i n i h e s a p l a r ­ sak görürüz k i pek yakın b i r zamana k a d a r «biz, asker o l a n b i r m i l l e ­ tiz» der. B i r z a m a n l a r , «Yeniçeri ve s i p a h i g i b i askerî sınıflardan b i r i n e mensup o l m a y a n Müslüman değildir» diye söylenen söz y e r i n ­ dedir, g i b i b i r i d d i a d a b u l u n u r . A v r u p a ' d a Abdülhamit dönemine a i t İngilizce ve Fransızca k i t a p ­ larda çok sık geçen ve kesin b i r «mütearife» olarak kullanılan b u yargının b i r papağan s a d a k a t i ile A h m e t M i t h a t g i b i bizden b i r y ü z ­ yıl k a d a r önce yaşamış, Osmanlı t a r i h i n e bizden daha yakın b i r a d a ­ mın k a l e m i n d e n çıkmış olması bizi şaşırtacak b i r şeydir. Demek k i en «yerli» b i r yazar bile daha o z a m a n d a n Osmanlı t a r i h i n e y a b a n ­ cılaşmış b u l u n u y o r d u . Çünkü, gerçek t a m o n u n i d d i a ettiğinin t e r s i ­ dir. Askerî t a b a k a olan Osmanlı, müslüman sayılır, f a k a t Türk sayıl­ mazdı. Türk, «askerî» değil, «raaya» (esnaf ve rençber) d i r . A h m e t M i t h a t , «Osmanlı» t e r i m i ile zamanındaki «Türk»ü karıştırdığı için, A k d e n i z i n uzak kıyılarına kadar Osmanlı gücünü taşıyan Yeniçeri ve S i p a h i l e r i n ne Türk, h a t t a ne de m u t l a k a Müslüman olmadıklarım k e n d i zamanına yakın b i r zamana kadar Türklerin savaşa g i t m e d i k ­ l e r i n i ve asker olmadıklarını. Türk halkın askere alınmasının I I . M a h m u t zamanında başladığını, oldukça uzun b i r süre Türkler a r a ­ sında b i r askerî erkân tabakası bulunmadığını, t i c a r e t ve özellikle s a n a y i i n önemli kollarının daha çok Türkler elinde olduğunu, b u n l a r «raaya» oldukları için devlet ve askerlik tabakasına, n o r m a l olarak g i r e m e d i k l e r i n i , t i c a r e t i n «Osmanlı» d e v l e t i n i n güttüğü dış t i c a r e t imtiyazları y a n i kapitülasyonlar yüzünden yabancılar elinde o l d u ­ ğunu, b u yabancıların k a p i t a l biriktirişinde b u n u n önemli payı o l d u ­ ğunu, zamanındaki c a h i l ve çalışamaz Türklerin bunların sonucu o l a n ekonomik çöküşten sonra o hale g e l d i k l e r i n i hiç b i l m i y o r g i b i konuşması gerçekten çok şaşılacak b i r şeydir. ( A h m e t M i t h a t , k i t a ­ bının başka bir yerinde, A v r u p a d a n kaldırım taşı i t h a l edildiğini, M a r s i l y a ' d a n o d u n i t h a l edildiğini, İstanbul'un Rusya'da yetişen b u ğ ­ dayla beslendiğini yazar ve bunları devlet eliyle yapılan teşebbüsle­ r i n tutunamayışı ile y o r u m l a r . ) A h m e t M i t h a t , t a r i h s e l gerçeğe aykırı b u yargıları y a p a r k e n , gelecek için de b u n l a r kadar sorumsuz iddiaları için, zamanın en k o r ­ kunç ekonomik r e a l i t e s i n i hiç bilmiyormuşcasma e k o n o m i k t e d b i r l e r i l e r i sürer. T i c a r e t serbestliği r e j i m i n e karşı h i m a y e r e j i m i n i a n l a ­ tırken o kadar yanlış etkenlere bağladığı ve o k a d a r büyüttüğü ge-

339


riliğin, sadece ithalat eşyası üzerine gümrük resimlerini artırmakla kaldırılabileceğini ileri sürer. «Biz Ne Yapmalıyız» başlıklı bölümde şunları yazar: «Şimdiye kadar yalnız halkça değil, devletçe dahi bir takım fabrikalar yapıldığı halde, hiç birisi yaşayamamıştır... Bizce Avrupanın s a n a y i - i cedidesini memleketimize ithal matlûptur». İtha­ latı serbest bırakmanın, yabancı sermayesinin Türkiyede sanayi k u r ­ masına engel olacağını söyler. B u n u n için, ithalat maddelerine ağır gümrük resimleri koymak, makina gibi yabancı mamulâtının i t h a l i n ­ den hiç gümrük almamak, yalnız süs eşyasına ağır gümrük koymak, cemiyetler kurarak Avrupaya sanayi tahsiline öğrenci yollamak, A v ­ rupadan gelecek sermayeye belli süreler için imtiyazlar vermek («bu imtiyazlarda ne kadar semahat etsek çok değildir» der) gerektiğini söyler. Ahmet Mithat Efendi'nin, 1881 Muharrem K a r a r n a m e s i ' n i n ilânından bir yıl önce Osmanlı devletinin gümrük resimlerini, bağım­ sız bir devlet gibi, istediği gibi yükseltebileceğini sanması, malî iflâs eşiğindeki bu memlekete yabancı sermayenin böyle bir devletin gös­ tereceği semahate dayanarak sanayi kurmaya geleceğini ve bunun Türk halkının ekonomik kalkınmasını sağlıyacağını düşünmesi bir safdillik midir, gerçekleri saklamak isteğinin bir ifadesi midir, yoksa J . B. Say modeline dayalı bir kitapta kaçınılmaz bir teori tutarsızlı­ ğının eseri midir? B u n a karşılık, tam ve tutarlı bir laissez-faire'ci olan Ohanes, t a ­ rihe baş vurduğu zaman, bu tarihin ekonomik yanlarını daha iyi b i l ­ diğini gösterir. Ohanes, rekabet ve çalışma serbestliğine aykırı uygu­ lamaları anlatırken eski Osmanlı ekonomi siyasetinin tekel, gedik, lonca, n a r h , iç gümrük, mübadele sınırlamaları, m a l kapatma, kont­ rol ve cezalandırma gibi uygulamaların geçmişte Osmanlı ekonomik gelişimini duraklattığını gayet iyi anladığını gösterir ve Ahmet M i t ­ hat'ın cehalet, kabiliyetsizlik, asker millet olma gibi faktörlerini eko­ nomik faktör diye ağzına bile almaz. B u n a karşılık, onda da, eski O s ­ manlı dönemindeki dış ticaret ilişkilerinin, kapitülasyon rejiminin, ticaret ve ödeme açıklarının ve fiyat devriminin rolleri üzerinde hiç bir gözlem yoktur. Tanzimat'ın kendi zamanında iflasla sonuçlanmış olan döneminin ekonomik ve malî dokusu da Ohanes'in kitabında hiç yer almaz. B u son i k i noktada, Abdülhamit dönemi, Y e n i O s ­ manlılar döneminden de daha geriye gitmiştir. Yukarıda sözü edilen ve liberalizmden ayrılış örneği olarak gös­ terilen ikinci eser Akyeğitzade Musa'nın eseridir. Kazanlı olan ve şid­ detli bir İslam milliyetçisi olan Musa, Mülkiye okulunun askeri karşıtı olan Harp Okulunda ekonomi okutuyordu. İktisat, Y a h u t İlm-i Servet adlı kitabı Ohanes ve Ahmet Mithat'ın kitaplarından yirmi yıl kadar sonra çıkmıştır. B u , Abdülhamit idaresinin kokusunun çık­ mağa başladığı, bu idareye karşı gizli faaliyetlerin belirdiği yıllara

340


rastlar. Kitabın altbaşlığının («Ticaret Serbestliği ve Himaye Usulü») gösterdiği gibi, kitapta esas olarak laissez-faire doktrini ile himaye­ cilik karşılaştırılır. İlk i k i yazardan farklı olarak bunda «ulusal eko­ nomi» kavramı vardır. Musa'nın Rusça yayınlar vasıtası ile J . B . Say geleneğinden ayrı bir gelenekden doğma bir ekonomi ve himayecilik fikirlerini bildiği anlaşılıyor. Ayrıca, Musa'nın geldiği Rusya'daki çev­ rede bulunan Müslümanlar hem eylemde, h e m düşünde Osmanlı a y ­ dınlarının ekonomi bilgilerinden fersah fersah ilerde bulunuyorlar­ dı. Musa'nın kitabında i k i doktrin genel olarak karşılaştırılır, ve kendisi belli bir şekilde himayecilik yanlısıdır. Ancak, kolayca a n l a ­ şılacak nedenlerle Osmanlı devleti ve ekonomisi ile ilgili gözlem ve yargıları yoktur. B u zatın derslerinde, kişisel temaslarındaki konuş­ malarında yetişen subaylar üzerinde, özellikle Abdülhamit idaresine karşı kımıldamaların başladığı bir dönemde, ne gibi etkileri olduğu incelenmeye değer. Tutarsızlıkları, zamanındaki ekonomi yayınlarına da akseden A b ­ dülhamit rejiminin, uzun süre farkına varılmayan sakatlığı bir y a n ­ dan bürokrasi-militer bendelerin Tanzimat ricalinden geri kalmayan servet sömürüsü ile, öte yandan yabancı sermayenin bilfiil gelerek maliye ve ekonominin önemli sektörlerine el koyması ile sonuçlandı. Bu iki olaya karşı politik tepkiyi, bu iki sürecin ekonomik niteliğin­ den habersiz olmakla beraber, Meşrutiyetçilerde görürüz. T a r i h açısı ile ekonomi teorisi bir araya gelmedikçe doğmasına imkan olmayan bir devrim görüşünden yoksun olan Genç Türkler amalgamı, bu iki açıdan Y e n i Osmanlılardan bile geride bir manzara gösterirler. Kurtuluş veya kalkınma davası yeniden bir idare, bir a n a ­ yasa davası, hatta bir kişi davası şekline girdi. İlk hedef olarak üze­ rinde birleştikleri nokta, padişahı, Mithat Paşa anayasası sandıkları (gerçekde bu, Abdülhamit'in anayasasıdır) K a n u n - u Esasi'yi yürür­ lüğe koymaya zorlamaktı. B u elde edildikden sonra gelecek politik davaların çözümünde, aralarında çok farklar olduğu için, bu yanı e l ­ den geldiği kadar askıda bırakıyorlar, ekonomik meseleleri ise hiç düşünmüyorlardı. Anayasa rejimi gelince o her şeyi yola koyacaktı. Genç Türklerin Avrupa'daki tartışmaları ve yayınları arasında bir yenilik gösteren biricik görüş Prens Sabahattin tarafından ileri sürülmüştür. Onun görüşüne göre kurtuluş iki yolla sağlanabilirdi. Özel teşebbüsü geliştirmek; idareyi merkezleşmiş bir idare olmaktan çıkarmak gerekiyordu. Biz, bunun birincisini ekonomik bir mesele, ikincisini de politik bir mesele sayabiliriz. F a k a t Sabahattin'de birinci mesele bir eğitim meselesi olarak kalmıştır. Anglo-sakson eğitimi yolu ile bireycilik, özel teşebbüs ruhu ve alışkanlıkları aşılamalı, memur­ luk ruhu kaldırılmalıdır. Batı uygarlığına özgü olan bireyci toplum

341


biçiminin tersi k o l l e k t i v i s t t o p l u m t i p i d i r k i Osmanlı t o p l u m u da d a ­ h i l bütün doğu toplumları b u çeşide girer. B u t o p l u m l a r değişemez, t e r a k k i edemez, d a i m a şu veya b u şekilde i s t i b d a t altında yaşarlar. S a b a h a t t i n ' i n özellikle i k i n c i f i k r i , Osmanlı merkeziyetçiliği ile İslâm halifeciliği taraflısı o l a n diğer i k i Genç Türk G u r u b u arasında sert tepkiler yarattı. B u n u n gerektirdiği siyaset, onlarca, Osmanlı dev­ l e t i n i n tasfiyesi d e m e k t i . B u , Avrupalıların, H r i s t i y a n unsurların ve Türk o l m a y a n Müslüman k a v i m l e r i n istediğini yerine g e t i r m e k d e ­ m e k olacaktı. S a b a h a t t i n ' i b u n l a r a âlet o l m a k l a suçladılar. Gerçek de S a b a h a t t i n b u n l a r a yalnız âlet o l m u y o r ; kendisi İngiliz devlet adamları ve bazı A r n a v u t politikacıları ile b i r l i k t e İstanbulu işgal ederek Abdülhamid'i d e v i r m e k g i b i acaip teşebbüslere girişiyordu. B u g i b i h a r e k e t l e r i o n u p o l i t i k b i r lider olarak i t i b a r d a n düşürdüğü g i b i , f i k i r l e r i n i n de ciddiye alınmamasına sebep oldu. Aslında, S a b a h a t t i n b i r düşünür veya b i l g i n de değildi. Ayağına b e l k i de tesadüfle takıl­ mış b i r f i k r i n yardımı ile ve k e n d i sezişi ile Osmanlı s i s t e m i n i n i k i özelliğini doğru o l a r a k seçebilmişti: t o p l u m u n idare edenler ile e d i ­ lenler g i b i i k i ve zıt bölüme ayrılması; b i r i n c i y e h a k i m olan bürokra­ s i n i n t o p l u m e k o n o m i s i n i baskı altında tutması, köylü ve esnafın «kuvvet-i istihsaliyesi» n i n (üretim gücünün) gelişmemesine sebep o l ­ ması. S a b a h a t t i n ' i n kötü politikacılığı ve gözlemlerini t a r i h e ve eko­ n o m i b i l i m i n i n v e r i l e r i n e dayandıramayışı g i b i i k i nedenle b u düşün biçimi e k o n o m i k t e o r i alanında v e r i m l i o l m a k yeteneğinden yoksun kaldı. Çünkü varılan «fasit dairenin» nerede ve nasıl kırılacağına d a i r S a b a h a t t i n ' i n Genç Türklere sunabileceği b i r eylem planı y o k ­ tu. F a k a t S a b a h a t t i n ' i n zamanın siyasal şartlarının başarısızlığa mahkûm ettiği görüşünün i k i t e m e l f i k r i muarrızlarınm, h a t t a bütün Türk aydınlarının, o z a m a n d a n beri, bilerek ya da bilmeyerek b e n i m ­ sediği i k i f i k i r o l a r a k kalmıştır: (a) «Şarklılık» d a n «garplılığa» g e ç ­ me davası, (b) özel teşebbüsle üretim güçlerini harekete getirme d a ­ vası. B u i k i s o r u n u n i k i s i n i n de, Meşrutiyet döneminde, Osmanlı a y ­ dınlarının eğitim veya anayasa y o l u ile gerçekleştirebilecekleri işler o l m a k t a n çıkmış olduğu görülmüyordu. F a k a t tartışmalar hiç değilse şöyle b i r soru ile özetlenebilecek b i r arayışa y o l açtı: t o p l u m u kalkın­ dırmak için gerekli o l a n «istinat noktası» ne o l a b i l i r ? . B u , Batı u y ­ garlığının k e n d i yatırımlarının sağlayacağı b i r dayanak mı olacakdı. yoksa t o p l u m u n iç e k o n o m i s i n i harekete getirme işi özel teşebbüs veya devlet teşebbüsünden b i r i ile m i başlatılacaktı? Görüyoruz k i b i r kere daha I I . M a h m u d ' u n zamanında karşılaşılan b i r a l t e r n a t i f d u r u m u n u n h e m e n h e m e n aynına varılıyordu. Meşrutiyette kısa b i r süre içinde gene m a l i y e z a r u r e t l e r i ile başa geçen, l i b e r a l d o k t r i n oldu. B u n u n başlıca temsilcisi h e m b i r ekonomi profesörü, h e m yazarı, h e m de eylemcisi olan C a v i t Bey'dir C a v i t ' i n

342


f i k i r l e r i ve eylemdeki t u t u m u , Tanzimatçıların «devlet Batı k a p i t a l i z ­ m i n e borçlanmadıkça kalkınamaz» sözü ile özetlenebilir. B u n u n k a r ­ şısında Z i y a Gökalp'ın t e m s i l ettiği «mefkûreci» düşünü görürüz. Mefkûrecilik, idealist milliyetçilik d e m e k t i r ve h e m liberalizme h e m sosyalizme karşıdır. Mefkûreciliğin e k o n o m i k ifadesi Gökalp'de s o l i ­ d a r i z m ve meslekî t e m s i l c i l i k dediği şeye vardı. Amacı, eski lonca esnafını ve m o d e r n meslek zümrelerini d e v l e t i n ekonomik desteği ile kalkındırmak ve m o d e r n b i r b u r j u v a z i y a r a t m a k olacakdı. S a b a h a t t i n özel girişimciliğin gerektirdiği kozmopolit b u r j u v a z i y e karşılık G ö k a l p mefkûreciliğinin istediği b u r j u v a z i , h e m millî h e m de milliyetçi olacaktı. İçeriden yetişme b i r k a p i t a l i s t sınıf olacak, f a k a t sınıflararası çatışmaları yaratmıyacak k a d a r milliyetçi olcaktı. Gökalp, k a p i ­ t a l i z m i b i r bencil çıkarcılık sistemi veya «ekalliyet» bezirgânlığı say­ dığı için milliyetçi b u r j u v a z i n i n , sınıf çıkarlarını m i l l i çıkarlara f e ­ da edecek b i r sınıf olmasını z o r u n l u b u l u y o r d u . «Millî mefkureler» e k o n o m i k ölçü ve çıkarlara üstün tutulacaktı. Bu h a y a l c i görüşe karşılık, toplumların sınıf yapısı ile ulusçuluk arasında b i r ilişki bulunduğunu i l k gören yazar Yusuf Akçura oldu. Meşrutiyet döneminin i k i n c i yarısında yazdığı yazılarda, A v r u p a d a n örnekler göstererek, ve «burjuvazi» sözcüğünü (belki i l k kez) k u l l a n a ­ rak Akçura, böyle bir sınıfın gelişmediği t o p l u m l a r d a ulusçuluk ile Batının k a p i t a l i s t e k o n o m i s i n i n gelişmediğine d i k k a t i çekmiştir. Ona göre. Türk t o p l u m u asker, m e m u r , esnaf, t o p r a k ağası, köylü ile şehir ve kasabaların yoksul «halk» ından k u r u l u olduğu sürece batılılaş­ mak ve ulusçuluk gerçekleşemezdi. B i r i n c i ciharı savaşı yılları sırasında b u r j u v a z i n i n gelişme özle­ m i n e Osmanlı t o p l u m u n d a b i r soylular (asalet) sınıfının bulunması gerekliliği f i k r i de katıldı (Ömer Seyi'eddin Efruz Eey hikâyelerin­ den b i r i n d e bu soylulaşma çabalarının b i r karikatürünü çizer). Z i y a Gökalp feodal aristokrasiden b u r j u v a özgürlükçülüğüne geçildiğini g ö s ­ t e r m e k için, Osmanlı t a r i h i n i n kendine göre sosyolojik b i r y o r u m l a m a sim y a p m a y a çalıştı. Böyle karmaşık sınıf özlemlerinin etkisi altında Osmanlı ekonomik t a r i h i n i n olaylarını tüm karikatürleştiren şöyle bir şema çizdi: başlangıçtaki aşama, Zeamet aşaması i d i . B u n d a tek bir soylu aile vardı: bütün h a l k b u a i l e n i n «kulları, esirleri, h i z m e t ­ çileri» i d i . Z a m a n l a şehir ve kasabalarda a y a n l a r gelişti. O z a m a n Feodalizm aşaması geldi. B u . Batı'daki feodalizme karşılık o l a n b i r kuruluştur, Osmanlı t a r i h i n d e adı D e r e b e y l i k t i r . B u derebeylik feoda­ l i z m i n i n yaygın b i r hale gelişi, Osmanlı d e v l e t i n i çökertmişse ele soy­ l u l u k ve özgürlük r u h u n u getirmesi açısından faydalı oldu. Gökalp, bu soylu ve özgürlükçü derebeylerin «bir takını türediler ile mütegallibeden mürekkep» olduklarını, «bir y a n d a n m a l i k a n e mukataalarını, öbür y a n d a n voyvodalık, mütesellimlik, sancak beyliği, beylerbey-

343


ligi gibi makamları irsi olarak ele geçirmekle» hanedanlık iddiasında bulunduklarını söylediği halde, bu «mütegallibe» Zeamet döneminde olduğu gibi kulluk ve bendelikten çıktıkları ve onların da «şeref ve asalete malik» olmaları yüzünden reaya ve kul olma duygusu yerine özgür ve soylu olma duygusunu getirdiler. O n a göre, bunlar kulluk­ tan çıkmışlar; şimdi kendileri kul sahibi olmuşlar. Sonra, Gökalp'ın açıklamadığı bir mucize yolu ile bu aristokrat mütegallibe derebeyler her önemli işi padişahla «meşveret ederek» kararlaştırırlardı. B u meş­ veretten Tanzimat, ondan meşrutiyet doğdu. Feodal derebeylerin soy­ luluk ve özgürlük duyguları bütün halka yayıldı. Feodal «zadegan» ile eskiden padişahın, sonra derebeylerin kulları, raayası olan «avam» eşit olunca, bundan «halk» meydana geldi. Zaten demokrasi, halkın aristokrat olması demektir. Gökalp'ın hangi yanını düzelteceğinizi bilemiyeceğiniz bu uydur­ m a yorumlaması (en başta «kul» ile «raaya»yı karıştırmak gibi bir yanılgıya düşüyor), Prens Sabahaddin ve Yusuf Akçura'nın birbirin­ den ayrı terimlerle ortaya attığı özel girişim ve kapital birikimi so­ rununu cevaplamaktan uzaktır. Ekonomik süreç, duygularla değil ekonomik kavramlarla yorumlanabilir. Gökalp, solidarizm dediği «meslekî temsil» doktrini ile ulusçuluğu toprak ağası, lonca esnafı ve devlet memurlarının bir karmasına oturtmaya çalışıyordu. Söylemeye lüzum yoktur ki bu kategorilerin üçü de ne özgürlükçüdür, ne de b u n ­ ların kapitalist bir ekonomi, bir burjuva sınıfı geliştirme istekleri, çıkarları, y a da olanakları vardı. Millî burjuvazinin birinci c i h a n savaşının koşullarından faydala­ narak devlet gücü yolu ile gelişme çabaları sonuçsuz kaldı. Ancak ulusal ve bağımsız devlet kuruluşundan sonra, bir sosyal devlet rejimi kurma amacı ile başlamış gözüken devletçilik özel girişim sınıfının kendi başına ayakta durabilecek bir sınıf haline gelmesi için gerekli olan ön ve alt cihazlanmaları hazırlamıştır. Ulusal burjuvazi şimdi devlet koruması ile Batı kapital yardımı arasında bir uzlaşma ve denge kurma işi ile meşguldür. Sabahaddin, Akçura ve Gökalp'ın ayrı dillerle anlatmaya çalıştıkları özlem olayların arasında kendi yolunu bulmuştur.

344


İÇİNDEKİLER Sayfa 5 GİRİŞ loru

1 : İkinci ciltte nelerden söz edilecek?

9

I. BÖLÜM OSMANLI İMPARATORLUĞU A V R U P A FEODALİZMİ İLE KARŞI KARŞIYA loru Moru loru Boru Horu ."»ını : i m ıı Boru .".m ıı Boru ."•uru Boru Boru

2 : Osmanlı ekonomik genişlemesi nerede başlar? ... 3 : Osmanlıların Akdeniz'e çıkmasının ekonomik n e ­ denleri nelerdi? 4 : Akdenizdeki Doğu-Batı ticaretinin önemi ne idi? S : Hint ticaret yolunun denizlerden tutulmasının etkileri ne oldu? 6 : Müslüman devletlerin yeni ticaret yoluna karşı tepkileri ne oldu? 7 : Osmanlılar Mısır'ı neden zaptettiler? 8 : Osmanlı devletinin gücü nasıl denize yayılıyor? 9 : Osmanlılar neden Safavîlerle ve Memlûklerle s a ­ vaşıyorlar? 10 : B u üç devlet arasında ne gibi farklar vardı? 11 : Osmanlılar neden Müslüman komşularına üs­ tündüler? 12 : Neden Hıristiyan komşularına üstündüler? 13 : Avrupa feodalizmi ile Doğu despotizmi karşı­ laşınca ne oluyor? it : Osmanlılar denizlerde ne dereceye kadar başarı kazandılar? ı

345

11 13 19 20 23 25 27 28 33 35 36 39 42


Sayfa Soru 15 : Batı Avrupa'nın deniz üstünlüğü neden ileri geliyordu? Soru 16 : Portekizlilerin ticareti neden Akdeniz ekono­ misini yıkamadı? Soru 17 : Osmanlı ekonomik yükseliş döneminin özellik­ leri nelerdi? Soru 18 : Osmanlı devleti neden ulusal temelden yoksundu? Soru 19 : K u l devleti haline gelişin ekonomik anlamı ne idi Soru 20 : Siyasal ihtişam döneminin ekonomik iç çeliş­ kileri nelerdi?

44 47 49 55 57 61

I I . BÖLÜM O S M A N L I EKONOMİSİ B A T I MERKANTİLİZMİ İLE KARŞI KARŞIYA Soru 21 : Doğu Akdenizde ekonomik çöküş nasıl başladı? Soru 22 : Batı Avrupa devletlerinin merkantilizm politi­ kası ne demektir? Soru 23 : Osmanlıların Batı Avrupa ile ekonomik ilişkileri. nasıl başladı? Soru 24 : İngiltere ve Felemenk ile ticaret ilişkileri nasıl başladı? Soru 25 : Y e n i Avrupa ticaretinin niteliği ne idi? Soru 26 : Kapitülasyon ne demektir? Soru 27 : Kapitülasyonlar yabancı tüccarlara neler sağlı­ yordu? Soru 28 : Kapitülasyon politikası ile merkantilizm karşı laşmca ne olur? Soru 29 : Osmanlılar neden Batı Avrupa ticaretini k a p i ­ tülasyonlarla teşvik ediyorlardı? Soru 30 : Kapitülasyonlar kalkmış mıdır? .-

64 66 70 75 80 81 86 88 90 94

I I I . BÖLÜM P A R A DEVRİMİ V E ORMANLI TİCARET V E MALİYESİNE ETKİLERİ Soru 31 : Kapitülasyonların dış ticaret dengesi ve para de­ ğeri üzerine etkileri neler oldu? Soru 32 : O zamanki dış ticaret ve para meselelerini a n l a ­ mamız için neleri bilmemiz gerektir? Soru 33 : Sikke ve akçe nedir? Soru 34 : Altın vc gümüş madenlerinin rolü nedir? Soru 35 : Neden çok çeşitli sikkeler vardı?

343

96 99 100 100 103


Sayfa Boru 36 : Çeşitli s i k k e l e r i n değerlerinin ayarlanması nasıl yapılırdı? ' » m ı 37 : Muhasebe sikkesi nedir? Boru 38 : Sikke tağşişi, sikke t a s h i h i ne d e m e k t i r ? Boru '•'>'•) : Neden bozuk sikke sağ sikkeyi kovar? Boru 40 : Değerli m a d e n i nereden bulmalı? Boru I I : T i c a r e t , f i y a t , sikke değeri ve değerli m a d e n r e ­ zervi arasındaki ilişkiler nelerdi? Boru 42 : Sarrafların dış t i c a r e t ve k a m b i y o d a rolü ne idi? • " i n 43 : Osmanlı gümüş ve altın sikkeleri nelerdi? - m ı l i : İhtişam döneminin e k o n o m i k tablosu nasıl gözü­ küyor? • • m 45 : İlk büyük devalüasyon ne z a m a n oldu? ı Ki : Akçenin düşmesiyle dünya gümüş h a r e k e t l e r i n i n ve kapitülasyonlarla t i c a r e t i n ilişkisi var mıdır? Mııııı 47 : Osmanlı dış t i c a r e t siyasetiyle m a l i y e siyaseti arasında u y g u n l u k var mı idi? ı 48 : Dış t i c a r e t siyasetinin yarattığı bunalımın devlet katındaki görüntüleri neler oldu? " i n 49 : Devlet katındaki boğuşma nasıl başladı? Boru 50 : Malî k o n f e r a n s l a r neler y a p a b i l i y o r ? loru 51 : İkinci büyük devalüasyon ne z a m a n oldu? " i n 52 : Hazine üzerine kul-köle boğazlaşması nasıl b a ş ­ ladı? loru 53 : Malî bunalımın en k r i t i k döneminde Kâtip Çelebi ne eliyor? Boru 51 : Öteki Çelebiler ne diyorlar? Boru 55 : T a r i h i n en büyük kalpazanlığı nasıl başladı? ... loru 56 : Osmanlı imparatorluğu kalp p a r a l a r l a nasıl idare edildi? • " i n 57 : Bozuk-düzen X V I I I . yüzyıl boyu nasıl devam etti? Boru 58 : Millî servet nerelere gidiyordu? Boru 59 : Kapitülasyon ve hazine s i y a s e t i n i n sakatlıkları ne z a m a n sezildi? I V . BÖLÜM B U N A L I M I N T O P L U M S A L S I N I F L A R ÜZERİNE

107

109 111 112 115 119 122 128 131 135 138 139 141 143 147 156 158 165 170 173 175

ETKİLERİ

Boru 60 : Osmanlı devleti i k i yüzyıl süre bunalıma neden direnebildi? 001 ıı 61 : İç kapitülasyonlar» nelerdir?

347

104 105 106

181 185


Sayfa Soru 62 : Mukataa, iltizam, emanet, temlik nedir? Soru 63 : Osmanlı timar sistemi neden fonksiyonunu betti? Soru Soru Soru Soru

64 65 66 67

: : : :

Soru 68 : Soru 69 : Soru 70 : Soru 71 : Soru 72 : Soru 73 : Soru 74 : Soru 75 : Soru 76 : Soru 77 : Soru 78 :

188 kay­

T i m a r usulü ne gibi değişikliklere uğradı? ... T i m a r usulünden iltizam usulüne nasıl geçildi? ... Kapıkulu sipahileri nasıl ilk iltizamcılar oldular? Sipahilere karşı savaşta Sarayın üstünlüğü nasıl kuruldu? «Kadınlar saltanatı» mı? Mansıp, rüşvet ve i l t i ­ zam ticareti saltanatı mı? Saray - paşa - mültezim - sarraf zinciri nasıl kuruldu? Bunalım köylünün kapısına nasıl gelip dayandı? Bunalımın ticaretteki etkileri ne oldu? İç ticaret kapitülasyonları ne gibi usullerle uygu­ lanırdı? «Çarşının namusu» nasıl sağlanırdı? Fiyatların kontrolü nasıl yapılırdı? Dış-ticaret ve para anarşisinin iç-ticarete etkileri neler oldu? Dış-ticaret kapitülasyonları gayrı müslimlere nasıl teşmil edildi? Zenaat örgütleri nelerdi? «Sınıf» ve lonca ne demektir? ' Bunalımın zenaatler üzerine etkilerinin görünüş­ leri neler oldu?

OSMANLI

EKONOMİSİ

V. BÖLÜM EMPERYALİZMLE YOLUNDA

212 213 218 223 225 226 228 232 236 239 241 246

KARŞILAŞMA

Soru 79 : «Gelişme» ve «bozulma» ne demektir? Düzen bo­ zuluşunun genel sonuçları ne olmuştur? Soru 80 : Düzen bozuluşunun genel görünüşleri nelerdi? ... Soru 81 : Bunalımın başlattığı «ilk kapital birikimi» süre­ cinin özellikleri nelerdi? Soru 82 : Egemen sınıfın servet biriktiriminin niteliği ne idi? Soru 83 : Yönetici tabakanın servet biriktirimi neden p a ­ razit niteliğinde idi? Soru 84 : K a p i t a l birikiminde güç-servet karışımının so­ nuçları neler oldu?

348

192 198 204 208

250 253 255 258 262 267


Sayfa .".<>ı ıı 86 : Esnaf örgütleri neden kapital birikiminin etkisi dışında kaldı? l o r u 88 : Faiz kapitali neden gericiliği besler? uzun süre direndi? Moru 87 : Faiz kapitalinin ekonomik duraklama ve gelişmemedeki rolü nedir? Boru 88 : Faiz kapitali neden gericiliği besler? Moru 89 : Faiz kapitali hangi şartlar altında kapitalistçe üretime engeldir? l o r u 90 : Âyanlık, Ağalık, Derebeylik nedir? Moru 91 : Bozuk-düzende neden devlet âyanlık ve ağalıkla uzlaşabilirdi? loru 92 : Ayan, Ağa ve Derebeylerin köylü sınıfını sömü­ rüşlerinin ne gibi şekilleri gelişti? Moru 93 : İçten çatışma halindeki güç-servet karması sı­ nıfın ayrı çeşitleri neden ekonomik ve siyasal bir evrim veya devrim gerçekleştirememiştir? ... Moru 94 : «Celâlî isyanları» neden devrimci halk hareketleri olamadı? Moru 95 : Yeniçeri isyanları neden devrimsel hareketler değildi? Moru 96 : Derebeyi isyanları ne anlamda gerici hareket­ lerdi? Moru '.»7 : «Nizam-ı Cedit» reformu neden cılk çıkan bir deney oldu? Moru 98 : «İttifak senedi» toplanma ve anlaşması neden anlamsız bir iş olarak kaldı? Moru 99 : Avrupa'daki gelişmeler hangi aşamaya gelmişti? Moru 100 : Bozuk-düzen içerdeki iflâsını tamamladıktan sonra, emperyalist-kapitalizmin etkisine kendini hangi şartlar altında açtı? KK : Osmanlı Ekonomik düşününün evrimi

349

272 283 278 280 283 284 289 292 296

300 304 306 308 310 317 318

319 323


GERÇEK • » YAYINEVİ © p.k. 655 istanbul

1.

2. 6. 7. 10. 11. 13. 20. 22. 23. 28. 31. 32. 33. 34. 35.

dizisinde sunar

EKONOMİ E L KİTABI (Türkiye E k o n o m i s i n d e n örneklerle) Prof. Sadun A r e n - Beşinci baskı. 15 l i r a ATATÜRK'ÜN T E M E L GÖRÜŞLERİ F e t h i Naci - Üçüncü baskı. 10 l i r a MİTOLOGYA Behçet N e c a t i g i l - İkinci baskı. 10 l i r a TÜRK EDEBİYATI R a u f M u t l u a y - Üçüncü baskı. 15 l i r a TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ I Prof. N i y a z i Berkes - Genişletilmiş 2. baskı. 12.5 l i r a TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ I I Prof. N i y a z i Berkes. İkinci baskı. 30 l i r a TÜRK H A L K EDEBİYATI Prof. Pertev N a i l i B o r a t a v - İkinci baskı. 15 l i r a FELSEFE E L KİTABI Selâhattin Hilâv - 2. baskı. 15 l i r a TÜRKİYE S A N A T I TARİHİ Prof. Doğan Kubaıı - İkinci baskı. 20 l i r a O R T A K P A Z A R V E TÜRKİYE Prof. D r . Gülten K a z g a n - Üçüncü baskı. 25 l i r a KURTULUŞ SAVAŞIMIZIN TARİHİ E m . Tümgeneral Celâl E r i k a n - 15 l i r a SİNEMA S A N A T I N i j a t Özön - 12.5 l i r a TÜRKİYE'DE KAPİTALİZMİN GELİŞMESİ Özlem Özgür - İkinci baskı. 20 l i r a İSLÂM TARİHİ Prof. D r . Neşet Çağatay - 25 l i r a SOSYOLOJİ E L KİTABI Doğan Erguıı - İkinci baskı. 20 l i r a İKTİSADÎ DOKTRİNLER TARİHİ Doç. D r . M e h m e t Selik - İkinci baskı. 25 l i r a

350


38. 37. 38. 39. 40. 41. 42. 43. 44. 45.

TÜRK B A S I N TARİHİ Hıfzı Topuz - 20 lira BİLİM FELSEFESİ Doç. Dr. Cemal Yıldırım - 20 lira ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATI Rauf Mutluay - 30 lira SİYASİ DÜŞÜNCE TARİHİ Doç. Dr. Murat Sarıca - 20 lira TÜRK F O L K L O R U Prof. Pertev Naili Boratav - 25 lira TÜRKİYE'DE DEVLETÇİLİK Doç. Dr. Korkut Boratav - 25 lira TÜRK FELSEFESİNİN B O Y U T L A R I Prof. Dr. Nermi Uygur - 15 lira BİLİM TARİHİ Prof. Dr. Cemal Yıldırım - 20 lira ESTETİK Mehmet H. Doğan - 25 lira K I R S A L TÜRKİYE'NİN Y A P I S I V E S O R U N L A R I Prof. Dr. O O. Tütengil. 20 lira

351


Kanada, McGill Üniversitesi Gradüate Studies and Research Faküliesi öğre­ tim üyelerinden. Prof. Niyazi Berkes, «1CG Soruda Türkiye İktisat Tarihi»nin ikinci cildini ikinci baskıya hazırlarken baştan başa gözden geçirmiş, dil ve deyiş düzeltmeler yapmış, gerekli yer­ lerde de açıklayıcı eklerle konuya da­ ha bir aydınlık kazandırmıştır. Kitaba, ayrıca, Osmanlı ekonomik düşününün evrimini özetleyen fc:r inceleme eklen­ miştir. • «Sayın Profesör Niyazi Berkes'in iki ciltlik 'Türkiye İktisat Târihi', '100 So­ ruda' dizisinde yayınlanan belki en ilgi çekici, en düşündürücü eserdir.» (Ne.min Menemencioğlu, Yeni Ufuklar, Ocak 1971).

• «Osmanlı sosyal yapısı içindeki devlet ve halk sınıflarını derinlemesine tahlil eden Prof. Berkes, Âvcıoğlu'nun 'Dü­ zenin artık kapitalizme geçmeğe hazır olduğu' görüşüne de aynı kesinlikle kar­ şı çıkıyor Berkes'e göre, Osmanlı dü­ zeni kapitalizmin gelişmesine değil 'Doğmadan öldürülmesine' yel açacak karmaşık ve soyut bir mekanizmaya da sahipti. Bu düzen hiç bir şeye geçe­ mez, ancak çökebilirdi.-> (Ali Gevgilili, Milliyet, 2 Ağustos 1969).

30 lira

Niyazi berkes 100 soruda türkiye iktisat tarihi cilt 2  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you