Issuu on Google+

TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ 1. CİLT PROF. Nhra BERKB 2. BASKI

GERÇEK

YAYINEVİ


00 SORUDA TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ BİRİNCİ

CİLT

Prof. Niyazi Berkes


100 SORUDA D İ Z İ S İ : 10

B i r i n c i B a s k ı : Temmuz

1969

G ö z d e n G e ç i r i l m i ş ve G e n i ş l e t i l m i ş İ k i n c i B a s k ı : Nisan 1972

Kapak: Said Maden

Dizgi: Asya M a t b a a s ı B a s k ı , Kapak B a s k ı s ı ve C i l t : Fono Tesisleri


P r o f . NİYAZİ BERKES

100 TÜRKİYE

SORUDA İKTİSAT

BİRİNCİ CİLT OSMANLI EKONOMİK TARİHİNİN

TARİHİ TEMELLERİ

GBC!:!<SİWÎN[V1 C a ğ a l o ğ l u Y o k u ş u , Saadet İ ş H a n ı , K a t 4 İstanbul


ÖNSÖZ

Osmanlı - T ü r k ekonomik tarihi üzerinde hayli yıldan beri özel olarak ç a l ı ş m a k t a y d ı m . B u k o n u ü z e r i n d e az b u ç u k d e ğ e r i olabilecek b i r y a p ı t meydana getirmek için daha ç o k yıl çalış­ mak, bilinmeyen, i ş l e n m e m i ş , ü z e r i n d e ç a l ı ş ı l m a m ı ş daha pek çok şey ö ğ r e n m e k g e r e k t i ğ i n i ç o k i y i b i l i y o r u m . B u alanda ç a l ı ş a n b i r k i m s e n i n k a r ş ı l a ş t ı ğ ı en b ü y ü k g ü ç l ü k , genellemelerin d a y a n d ı r ı l m a s ı gereken v e r i l e r i n yetersizliği, hat­ t â çok kere y o k l u ğ u d u r . Ş i m d i y e k a d a r k i O s m a n l ı t a r i h ç i l e r i b u işi y a p m a m ı ş l a r . Ancak ş i m d i , özellikle Ö m e r Lûtfi B a r k a n , Ha­ l i l İ n a l c ı k ve Mustafa A k d a ğ g i b i a r a ş t ı r ı c ı l a r ı m ı z b u i ş e b a ş l a ­ m ı ş ve o l d u k ç a da i l e r l e m i ş b u l u n u y o r l a r . B u ç ı ğ ı r d a gelecekle­ r i n y a p a c a ğ ı daha çok şey var. Fakat bu g ü ç l ü ğ ü n y a n ı n d a b i r g ü ç l ü k daha var: A r a ş t ı r ı c ı ­ ların bize g e ç m i ş t e s a ğ l a m a d ı ğ ı , veya ş i m d i s a ğ l a n m a y a b a ş l a m ı ş olan verileri b i r t a r i h o l u ş u m u g ö r ü ş ü i ç i n d e t e o r i l e ş t i r m e zor u n l u ğ u n u n y a r a t t ı ğ ı g ü ç l ü k . Son zamanlarda b u işin k o l a y ı n ı bulanlar oldu: b a z ı l a r ı ç o k daha i y i b i l i n e n b a t ı Avrupa ekono­ m i k t a r i h i n d e n ç ı k a r ı l a n g ö r ü ş l e r i model olarak a l ı p b i z i m k i n i de ona « y a k ı ş t ı r m a k » y o l u n u t u t t u . Ç o k y a n l ı ş b i r y o l . B a z ı l a r ı ise bunu y a p m a y a y ı m derken « M u h a y y e l â t Aziz Efendi» cinsinden y o r u m l a m a l a r yapma yolunu t u t t u . Bu, y a l n ı z y a n l ı ş değil, fazla olarak k ö t ü b i r y o l . B u y a r g ı n ı n ağırlığı y ü z ü n d e n son y ı l l a r için­ de ç ı k a n k i t a p l a r ı n a d l a r ı n ı v e r m e y i m ü n a s i p b u l m u y o r u m . Bu serinin h a z ı r l a y ı c ı s ı s a y ı n Fethi Naci'nin ç a ğ ı r ı ş ı n ı , kendi bildiğim ve d ü ş ü n d ü ğ ü m şeyleri yüz soruluk b i r k i t a b a sığdır­ m a n ı n i m k â n s ı z l ı ğ ı n ı d ü ş ü n m e d e n kabul etmek gafletinde bulun­ d u m . B u n u ancak i k i ve b e l k i de ü ç ciltte yapmak m ü m k ü n ola­ cak. Yine de, bunlarda o k u y a c a k l a r ı n ı z , a y r ı n t ı l ı t a r i h i n «suyu-

5


n u n suyu» olabilecektir. Ü s t e l i k , b u a ş a m a d a k i m b i l i r ne hata­ l a r olacak! Zamanla y a n l ı ş l a r ı d ü z e l t m e k , d o ğ r u y o l u b u l m a k he­ p i m i z i n ö d e v i o l m a l ı d ı r . B e n b u y a z d ı k l a r ı m ı ç e k i n e r e k yayınlı­ y o r u m . Ancak b a ş k a l a r ı n a o l u m l u f a y d a s ı olmasa b i l e o n l a r ı da­ ha d o ğ r u y u aramaya g ö t ü r e n b i r e t k i yapabilirlerse b i r b a s a n sa­ yılabilir. İ s t a n b u l , 30 H a z i r a n 1969

Niyazi B E R K E S

İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

İ k i n c i , a s l ı n d a , b i r i n c i b a s k ı d a k i g i b i d i r . Ancak dizgi yanlış­ l a r ı , d i l y a n l ı ş l a r ı ve d ü ş ü k l ü k l e r i ve t e k r a l a m a l a n d ü z e l t i l m i ş ; a y r ı c a b i r i n c i b a s k ı d a g e r e ğ i kadar a ç ı l a n m a m ı ş yerlere a ç ı l a m a ­ lar k o n m u ş , b a z ı sorulara da b i r i n c i b a s k ı d a b u l u n m a y a n kat­ m a l a r e k l e n m i ş t i r . B ö y l e c e , b i r i n c i b a s k ı d a k i k u s u r l a r ö n e m l i öl­ ç ü d e g i d e r i l m i ş , k i t a p daha da g e n i ş l e t i l m i ş t i r . Temmuz, 1971

N. B E R K E S


GİRİŞ

Soru 1 : Türkiyenin ekonomik tarihi neden yazıl­ mamıştır? Türkiyenin gerçek anlamıyle bilimsel, genel tarihi bile yazılmamıştır k i ekonomik tarihi yazılmış olsun. Eskiden tarih demek, devletlerin yani toplumların tepesinde oturan siyasal güç ö r g ü t ü n ü n ve özellikle onun zirvesindeki h ü k ü m d a r ı n yaptıklarının hikâyesi demek­ ti. Özellikle İslâm ülkelerinde. Bunun nedeni şudur: H ü k ü m d a r l a r gelip geçmiş baş­ ka h ü k ü m d a r l a r ı n zamanında geçen olayları öğrenmek, onlardan ders almak isterlerdi. Çünkü en k o r k t u k l a r ı şey ellerindeki devlet gücünün kaçırılması ya da yıkılması idi. Bunu önlemek için tetik davranmak, gözlerini dört açmak gerekliydi. Bunların aklı başında olanları tarih yazarlara önem verirler; olmayanları da tarihçilerin ra­ kibi olan müneccimlerden medet u m a r l a r d ı . Osmanlı devletinin geçmişinde de h ü k ü m d a r l a r za­ man zaman kendilerinden önce geçmiş ve kendi zaman­ larında geçen olayların tesbit ve kaydedilmesi için «vak'anüvis»ler, yani olayları kaydetmeye memur kişiler se­ çerlerdi. Bunların en çok yaptığı şey, seferleri, b a ş k a dev­ letlerle olan ilişkileri, içeride vezirlerle, askerlerle, bü­ rokratlarla ilgili tâyin, terfi, müsadere, rüşvet, idam, sür­ gün, isyan olaylarını, zamanın hayrat ve hasenatla ilgili olaylarını kaydetmekti. Bu olayları kaydederken arada 7


sırada ilginç gözlemler yapanlar olmuştur. Fakat genel olarak bu yazarlar toplum sınıflarından kopmuş, yalnız devlet katında yeri olan kişiler oldukla­ rından (*) en çok ve en yakından bildiklerini yazarlar, ötesine önem vermezlerdi. Yazdıklarının çoğu kendi ara­ larında, kendi içlerinde olup biten olaylar üzerinde. Top­ lumun sınıflarında, o sınıfların ekonomik hayatında ne­ ler olup bittiğine aldırış etmezlerdi. Neden böyle davranırlardı? Çünkü onlarca her şey bir devlet meselesi, olayların gidişi h ü k ü m d a r ı n ve adam­ larının irade ve idaresine bağlı şeylerdi. Bu yüzden bu olay yazarların kitaplarından ekonomik tarihi aydınlata­ cak bilgiler çıkarmak keçi boynuzundan bal çıkarmak gibi bir iştir. Soru 2 : Osmanlılık döneminden sonra neden ya­ zılmamıştır? Eski Osmanlı tarih yazarlarının zamanı geçtikten sonra da yani Tanzimat, Meşrutiyet ve hattâ Cumhuri­ yet dönemlerinde de tarihimizin ekonomik yanı daha da iyi işlenmiş, daha da i y i anlaşılmış değildir. Bunun da başka nedenleri var. Bir tanesi şu: birçok tarihçilerin görüşsüzlüğü ya da görüşlerinin temelini Avrupalılardan almaları, onların ki­ taplarından aşırmaları. Bu Avrupalı yazarların kitapları ise çok diplomasi ve savaş işleriyle dolu şeylerdi. Çünkü bu yazarların çoğu ancak bu gibi şeylerle ilgili idiler. Da­ ha yakın zamanlarda Osmanlı devleti gibi yarı sömürge haline gelmiş bir ülkenin tarihine önem veren çıkmamış­ tır. (*) Devlet a d a m l a r ı n ı n neden t o p l u m s ı n ı f l a r ı n d a n kişiler o l d u ğ u konusunu ileride t a r t ı ş a c a ğ ı z .

3

kopmuş


İkinci neden, bunlardan aşırmayıp da kendi emeği İle tarih yazan ciddî tarihçilerin ekonomi bilmemeleri. Cumhuriyetten önce bizde ekonomi denen şeye karşı tam bir cehalet vardı. Cumhuriyet döneminde üstelik ekono­ miye karşı kafalarda bir korku da yerleştirildi. Bu yüz­ den son zamanlara kadar tarihçiler ekonomiden cahil, ekonomi bilenler de tarihten cahil kalırlardı. Ancak şim­ dilerde ikisi bir araya gelmeye başladı. Ama hâlâ birçok tarihçiler ekonomik yanları, ekonomiciler de tarihsel yan­ ları karma karışık edip konuyu çorbaya çeviriyorlar. Üçüncü neden tarihimize bilimsel gözle bakmamak. Ya İslâmlık, ya Osmanlılık, ya da Türkçülük ideolojileri­ nin etkisi ile, dünyaya ya da akla meydan okurcasına olaylar üzerine «edebiyat» yapmak, olayların amansız ekonomik realitelerinden kaçınmak. Ekonomik tarihi öğrenme zorunluğunun duyulduğu günümüzde bu tarihi berbat eden başka bir felâket daha baş gösterdi. Pek çoğu eski Osmanlı yazılarıyle yazılı beş on tarih kitabını bile okumamış olan kuşaktan kişiler, Osmanlı tarihinden Batı dünyasının ekonomik tarihine «yakıştırma» yolu ile sonuçlar çıkarmaya başladılar. Bel­ li formüllere göre olayları tertiplemeye, onları şemalara uydurmaya başladılar. Bazıları en basit ekonomi, en ba­ sil tarih bilgilerine meydan okuyan, çelişikliklerle dolu, insanı bazan güldürecek genellemeler yapmaya başladı­ lar. Bu gülünç duruma rağmen bu çabaların altında ge­ ne de ciddî bazı düşünceler j ' a t m a k t a d ı r . Örneğin, bu­ gün ekonomik tarihimizin ana çizgileriyle Batı ekonomik tarihine uyup uymadığı veya kendine özgü özellikleri olup olmadığı soruluyor. Bunu soranların bir kısmı «Os­ manlı ekonomik tarihinin hiç bir özelliği yok, genel çiz­ gileriyle Avrupa ekonomik tarih şemasına giren bir ta­ rihtir» diyor. Örneğin, Osmanlı tarihi, batılılaşma aşama9


sına kadar Avrupa'nın feodalizm aşamasında olan bir aşamadaydı, deniyor. Buna karşılık «o halde neden Osmanlı ekonomik ta­ rihi, Batıda olduğu gibi, feodalizmden kapitalizme geç­ meyi gerçekleştiremedi?» gibi önemli bir soru karşısın­ da, bu geçemeyişin b i r t a k ı m özelliklerden ileri gelmiş olduğunu söyleyenler var. Bu kitapta tutulacak görüş, dar anlamiyle bu i k i görüşün ikisinin de yetersiz, yersiz, yanıltıcı olduğu gö­ rüşüdür. Böyle olmakla beraber bu i k i görüşün ikisinde de bizim incelememiz için faydalı ipuçları vardır. Daha sonraki tartışmalarımız bunun ayrıntılarını gösterecek.

Soru 3 : Osmanlı tarihinde ekonomik tarih anlayışı­ nı engelleyen özellikler mi vardı? Acaba neden eski Osmanlı tarih - yazarları hep hü­ kümdarların ve onların örgütlerinin olaylarıyle ilgilenir­ ler de toplumun kitlelerinin olayları ve hayat şartları ile ilgilenmezlerdi? sorusunu sormakla, geçen soru sonunda söylenen probleme bir giriş kapısı açabiliriz. Bu sorunun cevabı bize Osmanlı ekonomik tarihine gireceğimiz yo­ lun kapısını gösterecektir. Bu yazarların ilgilerini yalnız devlet katında olup biten olaylara daraltmaları, gözlem konuları olan devlet sisteminin b i r özelliğinden ileri geliyordu. Çünkü bu sis­ temde devlet toplumdan ayrı, onun ü s t ü n d e olan bir ku­ ruluştur. B u kuruluş toplumun her yanına ve bu arada tabiî olarak toplumun ekonomik hayatına hükmeder. Bu toplumun ekonomisi, devletin önemli b i r hayat kaynağı olacak şekilde düzenlenmiştir. Fakat neden ve nasıl bu böyle o l m u ş t u r ?

10


I . BÖLÜM

Soru 4 : Osmanlı devleti ne tip bir devletti? Osmanlı devleti gibi siyasal sistemler, ü s t ü n k ö r ü ba­ kılınca, t û b a ağacına benzer. Tuba ağacı, kökleri hava­ da, dalları ve yaprakları yerde olduğu söylenen muhay­ yel bir ağaç. Politika nazariye ve b i l i m i n i n geliştiği Ba­ tıdaki gözlemcilere, Osmanlı devleti, Doğu ülkelerinin dev­ letleri hep böyle bir t û b a ağacı gibi gözükürdü. «Despo1izm» dedikleri bu siyasî rejimlerin temellerinin ne o l ­ duğunu merak edip d u r u r l a r d ı . Çünkü bunların temeli, Batı devlet sistemlerinin temelinde bulunan veya eski Grek geleneğinden ya da eski Cermen geleneğinden ge­ len durumdan farklıdır. «Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şe­ killeri» adlı kitabında Kari Marx bu noktayı iyice belirt­ miştir. Grek ve Cermen sistemlerinde siyasal güç yani dev­ let, özel mülkiyet sahibi olan bir sınıfın gücüdür. Eski Grek devleti köle sahibi olan toprak sahiplerinin, orta­ çağ devleti büyük toprak sahibi olan ve bağımlı köylü emeğini sömüren feodal sınıfın, modern devlet Batı Av­ rupa'da sermaye ve üretim araçları mülkiyeti olan ve emekçi sınıfın emeğinden sağlanan kârlarla güçlenen ka­ pitalist sınıfın devletidir. Halbuki t û b a ağacına benze­ yen Doğu ülkeleri devlet sistemlerinde böyle değil. Han­ gi noktalarda ve nasıl değil? Bunlarda devleti kuranlar ve işlerinde kullanacakla11


n adamları etraflarına topladıktan sonra o devleti güden­ ler bu gücü ne toprak senyörlüğünden, ne de köle sahip­ liğinden elde ederler. Bunlara savaşçılık zenaatı ile güç­ lenen «entrepreneur»Ier, bir kazanç işine girişenler diye­ biliriz. Bu, en çok, savaşın kârlı ve verimli bir ekonomik ey­ lem olduğu zamanlarda olur. Hiç savaş ekonomik nitelik alan bir iş olur mu? Olur. Eskiden olurdu, h a t t â bugün bile oluyor. Korsanlık, gazilik, kaçakçılık, eşkıyalık gibi apayrı çeşitlerinden tutunuz, Hitlerizm ve b u g ü n k ü Ame­ rikan emperyalizmi, ve genel olarak savaş zamanlarının ekonomileri savaş ekonomisinin ayrı türleridir. Askerlik ve savaş gücü yolundan servet ve ekonomik güç edinme metodu ile tarım, endüstri, ticaret ve maliye yollarından servet gücü elde edinme arasındaki farkı hatırımızda tutalım, çünkü, ileride göreceğiz, Osmanlı devletinin eko­ nomik gücünün yıkılışı bu ikisi arasındaki farkı seçeme­ miş olmaktan ileri gelmiştir. Savaş gücü ile ülke ve toplum zaptederek bunların üstüne siyasal güç kuranlar çeşitli kaynaklardan gelir. Bazan bir göçebe aşiret önderi bu işi yapar, bazan aşiret değil de, savaşçılığı zenaat edinen ve bunun için bir nevi şirket haline gelen «savaşçı ocakları» görülür. Bunlar bazan asker olarak bir devletin hizmetine girerler, ücret alırlar; ama fırsat bulunca o devletin malî kaynaklarını elde etmeye başlarlar; sonunda o devleti devirerek yeri­ ne kendi güçlerini kurarlar. Eğer şartlar elverişli ise ken­ di teşebbüsleriyle savaşlar yapıp servetler edinirler, güç­ lenirler, devlet kurarlar. Fakat hangisi olursa olsun, kazandıkları serveti eko­ nomik üretime yatırmazlar. Önemli fark burada. Onu bir fon olarak kullanıp idare ve savaş yolu ile bu serveti da­ ha da arttırmanın yolunu tutarlar. Kendilerine «din uğ­ runa gazâ» etme süsünü de -verebilirlerse milyonlarca in12


sana hükmederler; ekonomik üretimin herhangi bir ko­ lunda bulunan bir sınıf olmadan, sınıfların tepesinde bir bir «süper sınıf» haline gelirler, devleti bu nitelikte gü­ derler.

Soru 5 : Osmanlı devletini kuranlar kimlerdi? Osmanlı devletini kuranlar da bu çeşitten kişilerdi. Tarih bilginleri arasında ilk Osmanlıların kimler olduk­ ları konusu hâlâ tartışmalı. Kimisi bunların Kayı soyun­ dan gelme bir aşiret olarak işe başladığını, kimisi bunun sonradan uydurma bir iddia olduğunu, gerçek Osmanlı­ ların bir nevi Batı Avrupadaki şövalye ocukları gibi bir «Gazi Ocağı» olduğunu söylüyor. Hangisi doğru diye in­ san merak eder, ama bizim amacımızdan çok büyük fark etmez. Osmanlılardan başka daha bu şekilde devlet ku­ rup da ya birinden ya da ötekinden olan çok.

Soru 6 : Osmanlı düzeninin özellikleri var mı idi? Osmanlı devletinin kendine özgü özelliği var mı idi? Eskiden olduğu gibi bugün de kendimize özgü özellikler­ den çok söz edilir, ama ben şimdiye kadar bu özelliğin ne olduğunu açıklayana rastlamadım. Gerçek ş u d u r k i Osmanlı devletinin sırf kendine öz­ gü bir özelliği yok. ÖzeingFolân (eğer bunu Batı Avrupa devletlerinin sistemlerinden ayrılan yanlar açısından dü­ şünüyorsak) Osmanlı devlet sisteminin kendisinde değil, onun mensup olduğu devlet t ü r ü n ü n kendisindedir. Bu türün politik yapısında özellik oluşu, onun ekonomik ta­ rihinde de bazı özellikler bulunmasını gerektirir. Nedir bu tür ve onun özellikleri? İslâm uygarlık çev13


resinde gelip geçmiş devletlerin mukayeseli tarihini o za­ manların tarih yazarları içinde pek az sayıda kişi incele­ miştir. Arap, İran, Hint, Türk kavimlerinin tarihlerinde gelip geçmiş devletlerin tarihini yazanların yazdıkları ara­ sında büyük benzerlikler olduğu halde her b i r i yalnız ken­ di bildiğini bilir, öbürlerinden haberi yoktur. Ancak bir büyük tarih d ü ş ü n ü m gelmiştir k i bu zatın eseri bize âde­ ta bunların hepsinin modelini verir. Bu adam X I V . yüz­ yılda Kuzey Afrika'da yetişmiş olan İbn Haldun'dur. İ b n Haldun'un Kuzey Afrika tarihine «Giriş» olmak üzere yazdığı ve devletlerin doğuşu ve çöküşü konusu ile ilgili önemli gözlemleri bulunan eseri bize, despotluk dev­ leti denen devlet t ü r ü n ü n b i r çeşit anatomisini vermek­ le kalmaz, aynı zamanda onun altında yatan felsefeyi de verir. Bu tarih felsefesi «siyasal düzenin kevn (yani doğuş) ve fesâd (yani bozuluş) âlemi» olduğu görüşüne daya­ nır. Bu kanuna uygun olarak her devlet doğar, büyür, yaşlanır, ölür. Fakat, İ b n Haldun'un, ondan yüz yıllarca sonra gelen Kari Marx'ın Doğu devletlerine özgü olarak larkettiği gibi, toplum olduğu yerde durur. Toplumun böyle, olduğu yerde duruşu ile tepesindeki devlet gücü­ nün doğuş, büyüyüş, çöküş dönemlerini fırdolayı geçirip b i r b i r i ardından gelen, b i r b i r i n i tekrarlayan güçler oluşu arasında sıkı bir bağlantı vardır. O zamanlar gerçekten de böyle oluyordu. Bugün top­ lum bilimleri ile uğraşanların derdi: «Toplumlar nasıl gelişirler? Nasıl değişirler? Toplumlar nasıl değiştirilebi­ lir?» sorularında toplanır. Yani bugün b a ş ilgi «evrim» ve «devrim» sorunlarında toplandığı halde, o zamanların derdi bunun tersi i d i . Yani «toplumları nasıl edip de bu­ lundukları durumda durdurabilmeli?» sorunu baş sorun­ du. Devleti, h ü k ü m d a r l a r ı , bilginleri en çok d ü ş ü n d ü r e n 14


bu sorundu. Devletin baş ödevi düzeni (nizamı) sağlaya­ bilmekti. «Tanrının emri böyle! Dünya düzenle durur» derlerdi. Demek k i o zamanlar «evrim», «ilerleme», hele «dev­ rim» kavramları yoktu. En önemli kavram «düzen», en önemli amaç «olduğu gibi kalabilme!» H ü k ü m d a r l a r ve tarih - yazarlar «Fesâd» veya «İhtilâl» dedikleri «düzen değişmesi» veya onların deyişi ile «düzen bozulması» ola­ yının ilâcını, simyasını ararlardı. Her siyasal düzen doğup, büyüyüp, öldüğüne göre her birinin kendine özgü b i r halkalar zinciri gibi, âdeta ayın dönemleri gibi, dönemleri vardı demek. Toplumda ise gelişme veya değişme dönemleri aranmazdı, o olduğu gibi hep aynı yerde. Yazarlar, toplumun kendisinde eko­ nomik değişme dönemleri ya da aşamaları arayıp dur­ mazlardı. İbn Haldun eserini yazdığı zaman, Osmanlı devleti henüz gençlik çağında i d i . Osmanlı devletinin hayat hal­ kalarının daha yarısı bile t a m a m l a n m a m ı ş olduğu b i r za­ manda kitabını yazan İbn Haldun'u okursanız görürsü­ nüz ki adam, Osmanlı devletinin geçireceği dönemlerin özelliklerini âdeta hiç sevmediği falcılar gibi görmüş. Ger­ çekte bu onun falcılığından değil, o t ü r devletlerin hep aynı modele uyan siyasal dönemler göstermelerinden ile­ ri gelen bir şeydi. İ b n Haldun'un Doğu ve İslâm devletleri t ü r ü mode­ linin Osmanlı modeline de uyduğunu Osmanlı tarihçileri de çok erkenden görmüşlerdi. İ b n Haldun'un eserinin, kendi zamanında yazılmış dört yazmasının d ö r d ü n ü n de bugün İstanbul kütüphanelerinde b u l u n d u ğ u n a bakılır­ sa, o zamanki devletler içinde Osmanlıların bu kitabın kendileri için olan önemini çok erkenden fark ettiklerini anlarız. Kâtip Çelebi, Naimâ gibi yazarların Osmanlı ta­ r i h i n i kavrayışları, İ b n Haldun'un görüşüne dayanır. He15


le Osmanlı düzeni, bozulma dönemine geldiğinde İbn Haldun'un görüşü daha da büyük b i r ilgi ile incelenmeye başladı. İbn Haldun'un «Giriş» adlı kitabı X V I I I . yüzyıl­ da Arapçadan başka bir dile, i l k defa olarak Türkçeye çevrilmekle aktarılmış oldu.

\

Soru 7 : Osmanlı tarihinin değişme dönemleri var mıdır?

Bugün biz Osmanlı tarihine «evrim», «ilerleme», «ge­ rileme», «ıslâh» ya da «devrim» kavramlarının gözüyle baktığımızdan bu tarihi, her şeyden önce bu kavramla­ rın h ü k ü m sürmediği dönemle, kendi dönemimize göre ayırıyoruz, Batılılaşmadan önceki ve sonraki dönemlere ayırıyoruz. Bunu yaparken, b i r yanlışlığın içine düşmek­ te olduğumuzu farkedemiyonız. Çünkü Batılılaşmadan önceki dönemde Osmanlı tarihinin kalıp gibi duran bir devlet örgütünün bir tablosu olduğunu sanırız. Osmanlı müesseselerini tartıştığımız zaman, onları hep aynı ola­ rak kalan bir devletin müesseseleri gibi görürüz. Mo­ dern ekonomi çağında eski devletin bozuluş dönemin­ de eskiden olduğunun tersine toplumda önemli değişme­ ler meydana geldiğini unuturuz. Sonra bu kalıbın ilgilendiğimiz bir yanına ya da dö­ nemine bakarak çıkardığımız yargıların her dönem için doğru olduğunu sanırız. Bu yanları, iyi bildiğimizi sandı­ ğımız Batı uluslarının tarihi ile karşılaştırır da ya övün­ mek için, ya da yakınmak için «ondan farklı» olduğu­ muz sanısına vardık mı, Osmanlı tarihini ya Batı tari­ hinden tüm ayırmaya, ya da o tarihle bir tutmaya kalk­ mak gibi çelişik sonuçlara varırız. Bilimsel açıdan bu tutumun ikisi de yanıltıcıdır. En doğrusu bir tarihi kendi çerçevesi içinde ve kendi gelişim 16


dönemlerine göre görmek ve o zaman olayları ekonomi biliminin verilerine göre y o r u m l a m a k t ı r .

Soru 8 : Osmanlı lerdi?

tarihinin değişme dönemleri ne­

Doğu devletlerinin İ b n Haldun tarafından bize veri­ len modeline uyarak Osmanlı tarihinde başlıca şu dönem­ leri görebiliriz: (1) Doğuş ve kuruluş dönemi,, (2) Düze­ nin dengelilik dönemi, (3) Düzenin bozuluşu, bozuk-düzen dönemi, (4) Yeni bir düzen kurma çabalarının dö­ nemi. İbn Haldun ve Osmanlı yazarları bunlara dönem de­ mezler, «tavır,» çoğulu olarak «atvar» derlerdi. «Durum» anlamına gelen bu terim yerine «aşama» sözcüğünü de kullanabiliriz. Bu «tavır»lan ayırdetmeye önem vermediğimizden, Osmanlı örgütlerini ve uygulamalarını tartışırken o tari­ hin değişik dönemlerini birbirine karıştırıp birbirine ay­ kırı yargılar çıkarırız. Halbuki Osmanlı tarihinin bir dö­ nemindeki durumla, bir sonraki dönemindeki durum ay­ nı değildir. Bu aynı olmayış, yani birinden ötekine nasıl geçildiği meselesi çok önemlidir. Çünkü ancak bunu ayırt etmekle, birinden ötekine geçişin nasıl, hangi etkenler altında olduğunu anlamakla Osmanlı tarihinin diyalektik evriminin sürecini kavrayabiliriz. Bunu yapmazsak kav­ rayışımız mekanik, uydurma ve yanlış bir kavrayış olur.

Soru 9 : İlk dönem nasıl başladı? İlk zamanlarda Osmanlı h ü k ü m d a r l a r ı n a sultan, ya da padişah denmezdi. «Sultan» sözcüğü Arapça'dan gel17


medir. Aslında «egemenlik» demektir. «Padişah» sözcü­ ğü Farsçadan gelmedir, «imparator» demektir. İlk Osman­ lı h ü k ü m d a r l a r ı «Gazi» veya «Bey» idiler. Bu «gazâ beyleri», daha geniş bir sultanlık devleti­ nin, yani Selçuklu devletinin t o p r a k l a r ı n d a o devletin Bi­ zanslılarla olan ucunda, Uç Beyi olarak yaptıkları akın­ larla güçlendiler. B i r çok Doğu veya Asya ülkelerindeki dinasti (hanedan) kuran bir soy egemenliğine dayanan devletlerde olduğu gibi gazâ ve akın bir çeşit ekonomik teşebbüs ve b i r i k i m t ü r ü d ü r (*). Günün birinde Osman Beyin, ü s t ü n ü olan Selçuk sul­ tanı tarafından tanınmış olmaya ihtiyacı kalmadı. O güç­ ten kendini koparacak kadar güçlendiğine alâmet. Os­ man Beyin ü s t ü n ü olan Selçuk sultanı, İ b n Haldun'un düzinelerce Doğu - İslâm devletlerinin gözlenmesinden çıkardığı kanuniyete göre, ihtiyarlama d ö n e m i n d e yani gücünün kendi a d a m l a r ı n a a r t ı k yetmediği dönemde bu­ lunuyordu. B u kanuniyete göre böyle bir döneme gelen devletlerde o güce meydan okuyacak hale gelen b i r ka­ bile veya aile veya savaşçılar, gaziler birliği ondan kopar, meydan okuduğu gücün modelinde yeni b i r güç kurma­ ya başlar. Biz bunlara b u g ü n devlet diyoruz. Fakat devletlerin (*) «Dinasti» s ö z c ü ğ ü B a t ı ' d a n gelmedir. Y e n i zamanlarda F a r s ç a d a n gelme « h a n e d a n » s ö z c ü ğ ü ile k a r ş ı l a n ı r d ı . H a l b u k i , X I X . y ü z y ı l d a n ö n c e k i O s m a n l ı y a z a r l a r ı O s m a n o ğ u l l a r ı için « h a n e d a n » t e r i m i n i k u l l a n m a z l a r d ı . « H a n e d a n » s ö z c ü ğ ü , Bizans­ lıların « d y n a s t » s ö z c ü ğ ü g i b i , i m p a r a t o r otoritesine k a r ş ı sivri­ len, g ü ç l e n e n , z e n g i n l e ş e n t a ş r a a ğ a l a r ı n ı n s o y l a r ı için k u l l a n ı l a n b i r s ö z c ü k t ü . İ l e r i d e g ö r e c e ğ i m i z g i b i , O s m a n l ı tarihinde X V I I I . y ü z y ı l d a Anadolu ve Rumeli'de g ü ç l e n e n aileler için k u l l a n ı l m a y a b a ş l a d ı . O s m a n l ı a n l a y ı ş ı n d a ise ancak b i r « h a n e d a n » o l a b i l i r d i : Osman soyu. Ona da O s m a n l ı H a n e d a n ı değil, «Âl-i O s m a n » der l e r d i . B u t e r i m s o y l u l u ğ u değil, en ü s t ü n g ü c e v â r i s o l m a çiz gisini g ö s t e r i r .

18


çeşidi yar. Doğu - İslâm tarihinde görülen devletlerin ço­ ğunluğu süper - sınıfın b ü t ü n güçlerini kendinde toplamış bir kişinin soyunun, şimdiki deyişimizle bir hanedan (di­ nasti) hâline gelişi çeşidinden olan devletlerdir. Bu ta­ rihte toprak ağalığı, ticaret ağalığı veya sermaye ağalığı çeşidinden edinilmiş güçlere dayanan devletler görülmez. Bu yolda belirmeye başlayan güçler görüldüğünde ya bunların ö m r ü çok kısa süreli olur, dinasti devletleri ta­ rafından yutulur, ya da kendileri dinasti devleti haline gelirler. Örneğin b i r esnaf birliği olan «Ahilik», güçlü ve büyük dinasti devletlerinin çöktüğü kısa sürelerde siya­ sal bir güç olma niteliğini kazanır gibi olmuştu. Fakat hiç bir zaman (örneğin eski Greklerde veya Venedik gibi İtalyan şehirlerinde görüldüğü gibi) bir şehir cumhuri­ yeti veya oligarşisi olamadı. Bir esnaf - tarikat veya nom a d - t a r i k a t biçiminde başlayan siyasal güçler (örneğin Safavî dinastisini kuran Erdebil sofileri veya çok sonra­ nın Sunusî şeyhleri) d ö n ü p dolaşıp dinasti devletleri ha­ line dönüştüler.

Soru 10 : Osmanlı devletinin temelleri nasıl atıldı? İlk Osmanlılar da, ister bir aşiret önderleri ister sa­ vaş ticareti ile meşgul Gazi ortaklığı olsun, daha sonra­ ları anlatacağımız Osmanlı toprak sistemi türünden b i r toprak sistemi olan Selçuk idaresi usulüne göre bir «dir­ lik» kazanan kişiler iken, zaptettikleri topraklarda Sel­ çuk devletinin prensiplerini benimseyerek bağımsız yeni bir siyasal güç geliştirmeye başladılar. Âşık Paşazade, tarihinde bu olayı şu kişilerle ve onlara atfettiği masa­ lımsı bir olayla anlatır: Osman Bey Bizanslılardan Karacahisar'ı alıyor; oraya başka yerlerden gelen halk yer19


leşiyor. «Sonra», diyor «pazarlar kuruldu» (yani yeni bir ekonomiye piyasa oldu), «kiliseler camie çevrildi» ve «Kadı tayini istendi» (yani İslâm hukuku uygulanmaya başladı) diyor. Ulemadan b i r i (Dursun Fakih) seçilerek, esnaf şeyhi yani Ahî Şeyhi olan Edebalî ile müzakereye yollanıyor. Fakat bunların tartışmaları bitmeden şeyhin damadı olan Osman Bey ortaya çıkıyor. Kadı tayini için bir sultandan (yani bir otorite sahibinden) izin almak gerek. Osman: «burayı ben kendi kılıcımla aldım, sul­ tandan izin almaya lüzum yok. Selçuk sultanına sultan­ lık veren Tanrı bana da hanlık verdi,» diyerek bağım­ sızlığını bildiriyor. «Bey», Türkçesiyle «han», Arapçasıyla «sultan» oluyor. Bu bir masal. Ama sembolik. Bize yeni kurulan Os­ manlı sisteminin b ü t ü n unsurlarını veriyor: Reaya, eko­ nomi ve hukuk müessesesi, ulema, esnaf ve gazi ittifakı, gazilerin başının ü s t ü n egemenliği. Selçuk idaresindeki, Doğu İslâm devletlerinin çoğundaki usullere benzer usul­ lerle Han ya da Sultan toprak üzerine egemenliği kendi­ ne; onun gelir ve savaş gücü kaynağı olarak bakımını «timar» denecek olan toprak birimlerinin başına konan silâh arkadaşı gazilere; toprakta ekip biçme, pazarda alış veriş etme özgürlüğünü de reaya ile berâyaya tanıdı. Osman bir özel toprak mülkiyeti ve üreticisi, yani Batı Avrupa feodalizmi terimi ile, bîr senyör değil. Top­ rağın ve ticaretin sağhyacağı gelirlerden alınacak kira ve vergilerin sahipliğini elinde tutuyor. Onun mülkiyeti, «vergi» denecek olan gelir verimini kapsar. Geleceğin Os­ manlı devletinin tohumları, en basit şeklinde bu şemada görüldüğü gibi, atıldı. Yani devlet (Arapça deyimi ile «Mülk») toprak zaptı, toprak «timar» ı kuruluşu, vergi hakkı ile başlıyor. Bunlar, tâ b a ş t a n birbirine bağlı şey­ ler. 21)


Soru 11 : İlk dönemden sonra Osmanlı devleti ne tür bir devlet oldu? Daha birinci dönemde Osmanlı devleti feodal yapılı bir beylik veya devlet olarak k u r u l m a m ı ş t ı r . Yani kade­ meli bir vasaİler hiyerarşisinin tepesinde en üstün kırallık haline gelmedi. Doğrudan doğruya, ekonomik ü r e t i m sı­ nıflarının üstüne, savaş ve fetihten edinilmiş güçle ken­ dini oturtan ve o sınıfların üretiminin değerinden b i r pay alarak servet, hazine edinen bir devlet oldu. Savaş ve fe­ tih ortaklarına dirlik veriyor, onların aracılığı ile reaya­ dan yani köylüden, berâyadan yani kentli halktan vergi topluyor, hazine kuruyor, para kesiyor. Hükümetini yö­ netenler savaş ve fetih ortağı askerler. Ama, bunlarla olan ilişkisi karşılıklı feodal hak bağlantısı değildir. Devletin ikinci dönemine geçiş, bu şemadaki tek bir unsurun geçirdiği değişiklik ile olmuştur. Savaş ve fetih ortağı olan askerlerin h ü k ü m e t yönetiminde önemleri art­ tıkça, gaziler b i r aristokrasi olmaya yöneldikçe, İbn Hal­ dun'un her yerde olduğunu bize gösterdiği gibi, Sultanın despotik güç üstünlüğü kurulmaz. Bunun geleceğini savaş müteşebbisliğinin devamı sağlayacaktır. Savaş ve fetihlerin sürmesi için dışarıdan asker derilmesi, bunların yeni savaş teşebbüslerinde ya­ rarlık göstermesi, m ü l k ' ü n idaresi yani toprak rejiminin yönetimi, eski silâh arkadaşlarının sultanı kayıt altına alan bir hanedanlar aristokrasisi kurmalarını önleme im­ kânını sağlar. Savaşlarda yararlık gösteren askerler da­ ha sonra Sipahi zümresini, fethedilen \ erlerdeki insan­ lardan devşirilen kişiler de onların karşısına k o n m u ş olan, Sultanın iradesine bağlı kulları olan Kapıkulu züm­ resini yaratmıştır. Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul'un zaptı ile, ikinci döneme kesin olarak girilmiştir. Artık bu dönemde Osr

21

/


manii devlet sistemi kapıkullarına dayanan bir despotizm haline gelmiştir. Bu dönemde, Kanunî Süleyman zamanı sonuna kadar, Osmanlı devleti mensup olduğu türe özgü müesseseleri, bilerek bilmeyerek, b ü t ü n ayrıntıları ile geliştirmiştir. Üçüncü dönemde, yani Murat I I I zamanından baş­ layarak devlet müesseselerinin iç zıtlaşmaları belirir. İç ��atışıklıklar gözükmeye başlar. Dış etkenlerle bu iç zıt­ lıklar daha da kuvvetle patlak veriri B u iç zıtlaşmaların neden ve nasıl başladığını ileride (bu kitabın ikinci cil­ dinde) göreceğiz. Dördüncü dönem, bu iç zıtlaşmaları, sistemin kendi ana ^prensiplerine göre, yani yeni prensiplere göre değil de gelenek olmuş prensiplere göre çözümleme, eski dü­ zeni zorla diriltme ç a b a l a n dönemidir. Hem d ü ş ü n hem de eylem alanlarında görülen bu çabalar başarı kazana­ maz. Çünkü bu müesseselerin her b i r i kendi zıddına çev­ rilmiştir, ilk hâle dönmeye aykırıdırlar. Tezle antitez ara­ sında o kadar uygunsuzluk vardır k i antitezleri tezlere çevirme veya d ö n d ü r m e çabaları b i r sentezin meydana gelmesiyle değil, diyalektik sürecin kopmasiyle sonuçla­ nır. Doğu İslâm tarih felsefesindeki terimlerle söylersek «kevn» yani oluş, «fesâd» yani bozuluş ile sonuçlanır. Ge­ lişme, kalkınma ile değil, anarşi ve çürüyüş ile biter. İbn Haldun'un şemasına göre, çökük bir gücü taze bir gücün yıkmasını yeni bir «eyele» in başlaması takip edecekti. Osmanlı tarihinin dördüncü dönemi, bu tarih şemasından, Doğu devletlerinin yüzyıllar boyu izlediği yörüngeden burada ayrılmıştır. Niçin? İleride göreceğiz. Yaşama tavırlarını t a m a m l a m ı ş olan Osmanlı devletinin yerine, bu yoldaki birçok çabalara rağmen, yeni bir taze dinasti devleti gelmemiştir. Bu yüzden «fesâd» veya «ih­ tilâl» veya bizim deyimimizle düzensizlik hali uzun sü­ reli, kronik bir hal olmuştur. Tanzimattan Cumhuriyete 22


kadarki dönem bundan kurtulma veya buna bir son ver­ ine çabalarının eseridir ve Doğu sisteminden b ü s b ü t ü n ayrılma dâvasiyle başlamıştır.

Soru 12 : Osmanlı devlet düzeni Feodalizm midir? Osmanlı devlet sistemi feodal bir düzen miydi? Yok­ sa Asy a veya Doğu tipi bir despotizm miydi? soruları üzerine boyuna t a r t ı ş m a l a r oluyor. Bu tartışmalar teori düzeyinde kaldıkça yersiz. Çoğu, terimler kavgası oluyor. Gerekli olan, olayları b u l m a k t ı r . Olayların gösterdiği manzaraya sonradan hangi terimi yakıştırırsanız yakıştı­ rın, gerçekler değişmez. B i r takım terimleri alıp önceden ona göre bir takım şemalar, aşamalar, bölmeler yapar, olayları ona göre böler, istif edersek belki bize hoş görü­ nür. Eşyayı, kitapları raflara, dolaplara istif etmenin hoş görünmesi, kolaylık sağlaması gibi bir şey bu. Fakat tarih yorumlaması, tarihin anlaşılması böyle bir istifleme işi değildir. B i r a ş a m a d a n bir aşamaya, bir dönemden bir döneme nasıl geçildiğini, yani tarihsel sü­ reci olaylar zincirinin peşinden giderek görme işidir. Bu iş, kalıpları yan yana dizme işi değil; b i r kalıptan öteki kalıba bağlantıları, atlamaları bulma işidir. Osmanlı sistemi ister feodalizm olsun, ister despo­ tizm; her i k i halde de evriminin arka arkaya gelen «tavır»larını anlayabilmemiz için, bu evrimde rol oynayan başlıca faktör veya aktörlerin birbirleri arasındaki ilişki­ lerin değişimlerini bilmemiz gereklidir. Zincirin başlıca düğümlenme yerleri şunlarda görülür: toprak, reaya, es­ naf, savaş, ordu, bürokrasi, h ü k ü m d a r ve saray, dış dün­ ya ve onunla ilişkileri. Bunların ne gibi bileşmeler gös­ terdiğini gördüğümüz zaman, bu sistemin feodal mı, despotik mi olduğu meydana çıkar. r

23


f^J^

Soru 13 : Feodalizm nedir?

Önce feodalizm ve despotizm sözcüklerinin ne denli anlamlara geldiğini belirtmeliyiz k i bu sözcüklerle ne kasdettiğimiz anlaşılsın. Çünkü karışıklık biraz, da ayrı ya­ zarların bu sözcükleri ayrı anlamlarda kullanmasından doğuyor. Bu yüzden bir taraf «bayram haftası» derken, öteki taraf onu «mangal tahtası» anlıyor. Ama yalnız biz­ de değil bu. Batıda da öyle. Orada da, örneğin, feodaliz­ min ne olduğu konusu üzerine çok ayrı görüşler var. Batıda feodalizm döneminin kendinde ( V I I I . yüzyıl­ dan X I I I . yüzyıla kadar) «feodalizm» sözcüğü kullanıl­ mazdı. Suyun içindeki balıkların suda yaşadıklarını bil­ memeleri gibi, o zamankiler kendi sistemlerinin adını ve tanımlanmasını bilmezlerdi; dünyanın tabiî düzeni hep böyledir sanırlardı. Fransa'da, feodalizme karşı gelindi­ ği zaman çıktı ve yayıldı. Hem de kötüleyici bîr terim olarak. O zaman buna akla ve tabiate uymayan bir siya sal sistem veya örgüt olarak bakılmaya başlandı. Şehir­ lerde güçlenen şehirliler yani burjuvalar senyörlere ve k i ­ liseye karşı geldiklerinde en büyük senyör olan kralları (bunlar rakipleri olan diğer senyörlerden ve kiliseden hoşlanmadıkları için) kendilerine en i y i müttefik buldu­ lar. Şehirlilerin yardımı ile krallar güç merkezleşmesi uğ­ runa, buna aykırı olan feodal beylere yani senyörlere kar­ şı gelebildiler. Demek ki t a r t ı ş m a bir güç merkezleşmesi veya güçlerin merkezleşmemesi taraflıları arasındaki bir savaştı. Bu yüzden feodalizm sadece b i r siyasal güç me­ selesi olarak gözüktü. Fakat daha sonraları, örneğin ekonominin babası Adam Smith'in zamanında, bu feodal sistemin, şehirli kral birleşiminin istediği ekonomiden farklı ve kendine özgü olan bir ekonomisi de olduğu anlaşılmaya başladı. Burjuvaların üstün gelmesiyle doğan ekonomi sistemi bu 7

24


feodal ekonominin âdeta zıddı olan b i r ekonomi i d i . Ya­ vaş yavaş feodalizme bir ekonomi sistemi, feodal ü r e t i m biçimine dayalı b i r sistem olarak bakılmağa başladı. B u sistemin en önemli özelliği üretimi piyasa için değil, ma­ hallî tüketim ihtiyaçları ölçüsünde yapması, kapitalizme kıyasla daha geri ve daha ilkel b i r ekonomi olarak gö­ züküyordu. Aynı zamanda durgun b i r ekonomi ve hepsi­ n i n üstünde üretim biçimi ve amacı kapitalist üretim bi­ çim ve amacına aykırı b i r ekonomi. Şu halde, bu biçim ekonomi nerede ü s t ü n ekonomi şekli ise, orada siyasî anlamda güç merkezsizliği (yani feodalizm) olsa da olmasa da orada feodal ekonomi ola­ bilir. Bazı tarihçiler bundan şüphe ediyorlar. Yani siya­ sal feodalizm olmayan yerde ekonomi, gerçekten feodal ekonomi olabilir m i diyorlar? Bu sorunun cevabı ileride bize çok yararlı olacağı için feodalizm h a k k ı n d a bizi buna cevap verecek duru­ ma getirecek bazı bilgileri kısaca gözden geçirmemiz ge­ rekir. Özellikle bizim için bu çok gereklidir; çünkü hem geçmişimiz açısından hem de b u g ü n k ü durumumuz açı­ sından feodalizm bize t ü m yabancı b i r sistem olduğun­ dan, hakkındaki fikirlerimizin çoğu gerçeklere uymaz. Ba­ tı feodalizmi h a k k ı n d a b i r f i k i r edinmek, Osmanlı siste­ minin ayırıcı yanının nereye kadar feodalizme benzer, ne­ reden sonra benzemez olduğunu anlamamıza da yardım edecektir. Kapitalist ekonomi sisteminden önceki dönemlerde her şeyin başı, ekonomide olsun siyasal örgütlenmede olsun, topraktan başlar. Toprak üzerine ve toprakta çalı­ şan köylü üzerine ekonomik s ö m ü r ü hakkına, hukuk ve siyasa yetkilerine" sahipolma çok eski jzamanlardan baş­ lar; yani yalnız feodalizme özgü b i r olay değildir. Toprak nerede onun ...sahibi, sayılana servet sağlıyorsa, nerede servet elde toprak tutma için, ya da toprak fethetmek ;

25


için savaş yapmada kullanılıyorsa orada bir toprak bey­ liği veya ağalığı vardır. Bu beylik veya ağalık biçimi si­ yasal feodalizm düzeni olmayan yerlerde (örneğin, aşiret, köy, vadi ve dağlık yerlerde) de görülür. Avrupada İskoçya, kuzey Almanya, iskandinavya gibi yerlerde, Avru­ pa feodalizminden önceki zamanlarda, hatta feodalizmin zamanında; daha b a ş k a yerlerde, örneğin, Rumelide Ar­ navutlukta, Anadolu'nun K ü r t aşiretlerinin bulunduğu dağlık bölgelerde böyleleri görülür. Tarihte tanınmış gerçek feodal sistemi ( k i bunun asıl vatanı Fransa ve İngiltere, daha az ölçüde b u n l a r ı n ya­ kınlarındaki diğer Avrupa ülkelerinde görülür) ağalıktan ayıran nokta, köylü ile toprak - tutma (tenure) sahibi ara­ sındaki ekonomi ve güç ilişkisinin, bunların kendi ara­ larındaki ilişkilere de genişletilerek köylüden ayrı bir sı­ nıf örgütü yaratmasıdır. Siyasal örgütleniş toprak malikliğinin hukuksal bağlantılar şebekesi haline gelir. Sis­ temin adının temeli, Latince «feodum» sözcüğünden ge­ lir; b i r toprak b i r i m i n i n adıdır. Şimdi dört soru ile karşılaşacağız: (1) «Feodum» sahibi olma, nasıl siyasal ve hukuksal güç sahibi olma­ nın temeli olur? (2) Bu siyasal ve hukuksal güç sahiple­ rinin aralarındaki ilişkiler, nasıl b i r siyasal örgüt mey­ dana getirir? (3) B u siyasal örgütlenme biçimi toprak tutma biçimine nasıl etki yapar? (4) Bu biçim hangi ko­ şullar altında tutunamaz, işliyemez hale gelir? Kitabımızın ikinci cildinde aynı soruları, Osmanlı sistemi için de soracağımız için, önce Avrupa feodalizmi açısından bu soruları cevaplandırmak faydalı olur. Buna, bu rejimin nasıl, ne zaman, nerede başladığını; nasıl, ne zaman tam biçimini aldığını, ne gibi koşullar altında çözülmeye başladığını çok kısa olarak gözden geçirmek­ le başlayabiliriz. Feodal sistemin i l k belirtileri Roma imparatorluğu26


n u n çökme zamanında başlar. O zaman «latifundia» de­ nen büyük toprak malikâneleri vardı. Bunların sahibi olan Roma zenginleri, i m p a r a t o r l u ğ u n çöküş halindeki kargaşalıklara karşı kendilerini korumak için iş arayan mülkiyetsiz kişilerden para ile asker tutarlardı. Zaman­ la, para ile t u t u l m u ş asker sağlama usulü yerine, başka çeşit b i r asker tutma usulü gelişmeye başladı. B u , en çok, dolaşır sikke hacminin daraldığı zamanlarda olur. Para yerine b i r çeşit kesişme, trampa eylemi geçer. î ş arayan kişiler malikâne sahiplerine «elient» yani «kul» oluyorlar. İsterseniz buna «uşak», «yanaşma» da diyebi­ liriz. Kulluk şu demek oluyor: k u l , efendiye mutlak ba­ ğımlı olmak şartiyle, efendi için savaşacak, gerekirse öle­ cek: Efendi de ona, buna karşılık olarak, elde edilen ga­ nimetten b i r pay verecek. Zamanla b u ganimet payımn en önemlisi ve değer verileni toprak olmaya başladı. V I I . yüzyılda, bu malikâne sahipleri ile bu yanaş­ ma - savaşçılar arasındaki ilişkinin adı da yerleşti. Bu, kullara «elient» denmesi yerine «vassus» adının verilme­ sidir. Bu sözcük aslında Lâtinceden değil, Kelt dilindeki «gvvass» sözcüğünden gelir ve anlamı «oğlan» demektir. Türkçedeki «uşak» sözcüğü belki daha i y i b i r karşılıktır. İşte, «vasal» terimi buradan gelme. «Client»lerin «vasal» olması ile malikâne sahibi ağa veya ayan ile savaşçı arasındaki ilişki resmî b i r eylem de olmaya başladı. Vasallik resmî b i r eylem ile, b i r muka­ vele veya «akit» ile edinilen b i r durum oldu. Birinin di­ ğerine askerlik hizmeti karşılığı olarak himaye sağlama sorumluluğu demektir. Vasal, ağanın k o r u d u ğ u a d a m ı oluyor. Ağa, a d a m ı n ı n rızkını, geçimini sağlamak zorun­ da. Onun rızkını sağlamanın en elverişli yolu ona ücret yerine toprak vermektir. Ama, köylü olsun, toprağa yer­ leşsin;'çiftçilik yapsın diye değil. O toprak ü s t ü n d e çalı­ şan köylülerden b i r hak olarak alacağı b i r payla geçinsin diye. 27


Demek k i toprak, bir Osmanlı terimini kullanırsak, bir «dirlik» oldu. Ne ağanın ne de adamının (bazan Os­ manlı vesikalarında dendiği gibi «âdemisinin») çiftçilik yaptığı yok. «Dirlik» terimi yerine o zaman Avrupada kul­ lanılan terim «beneficium»dur; yani bağışlanan, ihsan edilen geçim kaynağı. Para darlığı olan her yerde böy­ le bir eğilim vardır. Ağa, adamına ücret yerine b i r top­ rak parçasından geçim sağlama hakkını bağışlar. Savaş olmadığı zamanlarda bunlar ağanın topraklarında onun bir çeşit vekili oluyorlardı. Ama savaş olmadığı zamanlar o kadar az k i ! V I I I . ve I X . yüzyıllarda bu toprak ağaları, güçlü b i r kırallık ve­ ya imparatorluk olmaması yüzünden, kuzey kavimlerinin, .Macarların, Arapların baskıları altında bulunuyorlardı. Bu durum yüzünden bu ağaların kendileri de daha bü­ yük ağaların, en sonunda b i r b a ş «seigneur» olan bir kiralın himayesi altına girmeye başladılar. Bu defa, ağa, bey veya «seigneur», «lord» denen bu kişilerin kendi ara­ larındaki ilişkilerde de bazı değişmeler ve genişlemeler oldu. Kırallar, eskiden beri kendilerinde servet ve bu ser­ vet sayesinde güç sahibi olma hakkını bir «dirlik» olarak tanıyıp onu kendisine sığınan beylere bağışlıy^orlarmış gi­ bi davranmaya başladılar (dikkat edelim k i bu bağışla­ ma servet sağlamıyor, servet sahibi olma bu bağışlama işinden önce zaten var). Bu bağışlama karşılığı olarak ta, beyler onun üstünlüğünü tanıma, onun tabii olma, ona vasal olma ödevini kabul ettiler. Gerçekte beyin toprak üzerindeki hakkı, kiralın bağışlamasından gelme değil. Kıral da o hakkı tanıyor bağışlama eylemi ile. Buraya bir m i m koyalım hatırımızda kalması için. Kırallar zamanla bu beylerin en zengin, en güçlü olanlarına unvanlar da bağışlamaya başladılar. B u iş için de eskiden Romalıların b a ş k a anlamlarda kullandıkları bazı deyimleri kullandılar. Örneğin, eskiden Kullanılan 28


«duces» terimi Fransızcada «duc», İngilizcede «duke» ol­ du. Eski «comites» sözcüğü Fransızcada «Compte», İn­ gilizcede «Count» oldu. Bu unvanların kendileri de kıralîarın ihsanları sayılıyordu. Ama, bir adam dük yapıldı­ ğından ötürü toprağın sahibi olmuyor, toprağın sahibi olduğu ve kirala iyi hizmet ettiği için dük oluyor. Bu toprak - tutma (tenure) biçimine «feodal mülkiyet» de­ nir. Bunlar, kiralın vasalleri olunca vasalliğin mevkii yük­ selmeğe başladı. Buna karşılık, toprağı olmayan savaşçı ile topraklı vasallerin bağlantısının mevkii ve değeri düş­ tü. Bunlar, sadece asker, atlı asker yani «chevalier» olu­ yor («cheval», at demek). İslâv, Macar, Tatar, Arap, Türk kavimlerinin b a s k ı l a n altında bunlar gittikçe ağır zırhlı şövalyeler oldular. Bunlar, bir hizmet süresi için bir vasale vasal olu­ yorlardı, yani bir vasalin adamı oluyorlardı. Bu «adam olma» eylemi «homage» denen bir törenle olurdu. Bugün­ kü Fransızcadaki «homme», yani adam sözcüğü bundan gelme. Adam olmak, sâdık olmak, bağımlı, saygılı olmak demek. Köylü ise «adam»dan sayılmıyordu. X I . yüzyılda durum bu. İki taraftan b i r i sözünü ye­ rine getirmezse «homage» sözleşmesi bozulurdu. Buna, «defidatio» denirdi k i «meydan okuma» anlamına gelen «defiance» sözcüğü bundan gelme. Bey veya efendi ile adamı arasında savaş hâli var demektir. Ama bu, az gö­ rülen bir şeydi. Çünkü çıkarlarda karşılıklılık var. Efen­ di adama, adam da efendiye m u h t a ç . Gene bu X I . yüzyılda Lâtince «beneficium» sözcüğü yerine Almancadan gelme «Fief» sözcüğü de yayılmaya başladı. Aslında bunun anlamı, bizim köylülerin terimi ile «mal» yani sığır sürüsü demekti. Mal, zamanla toprak mülkiyeti demek olacaktır. «Dirlik»ten «mal»a geçmenin anlamı şu oldu: vasal artık kesin olarak mal sahibi ol29


duğu için vasal oluyor, çünkü «fief» onun mülküdür. Bu­ rada «mülk», «dominium» demektir, özel mülk sahibi oluştan biraz fazla bir şey; çünkü oraya hükmetme yet­ kisini de kapsar. Bütün hallerde toprağa malik olma, toprağa hükmetme, askerlik ödevinden önce gelen bir şeydir. Bu noktanın önemi şuradadır: feodalizmde asıl güç, ihsan yapan üstün seigneur veya lord'da değil, mal sa­ hipliği ile ihsan ve unvan alan vasaldedir. Daha önce, bir vasal öldüğü zaman toprağı, bağımlısı olduğu üstüne, eğer o da ��lmüşse onun vârisine geçerdi. Demek ki o za­ man toprak - tutma (tenure) henüz daha mutlak değil; o zamanın deyimi ile «precaire»dir, geçicidir. Halbuki şimdi vasal ölünce, üstün seigneur o toprağı ölen vasalin mirasçısına «ihsan etmeye» mecburdur. Vasal sahibi ol­ manın biricik yolu da bu oluyor. Bunu sağlamayanın vay haline. Onun için seigneur bu zorunluluğu kendiliğinden kabul ediyordu; zaten kendisi de daha güçlü bir beye va­ sal olma zorundadır ve bunun için «homage» sözü vere­ cektir. Görüyoruz ki sistem artık kemikleşmeye, katılaşma­ ya, tam biçimim almaya başlamıştır. Köylünün üstünden kiralın altına kadar, aşağıdan yukarı, yukarıdan aşağı zin­ cirleme, birbirini tutan, kenetlenmiş bir feodal sınıf mey­ dana gelmiş bulunuyor. Bunların içinde doğrudan doğru­ ya yani vasalsiz olarak toprağın sahibi olanlar da vardı ki bunlara feodal toprak değil, «allodial» toprak denirdi. Böyle topraklan olanlar daha zengin, daha güçlü beyler­ di ve soylular sınıfının aristokratlan olma şanslan daha yüksekti. X I I . yüzyılda «nobilite» yani soylular tabakası yerleşmiş bulunuyordu. \ Vasaller yükseldikçe, bir aristokrasi ve nobilite oldukça, daha önce köleye kıyasla bağımsız olan köylü de daha aşağılara indi. Yani, soylunun kirala hizmetine kar30


silik, köylünün ona olan hizmet yükümlülüğü de arttı ve çok yerde tüm bir «bondage» yani serflik halini aldı. De­ mek ki feodalizmin bütün tarihi boyunca ve her yerde serflik yoktur. Yalnız bu dediğim dönemde soyluluk ile serflik çok yerde kesin biçim olmuştur. Önceleri, taşrada köylü ile birlikte kırlıkta yaşayan feodaller şimdi şato­ lar yaparak oralara çekiliyorlar, ya da saray çevresi olan şehirlerde oturuyorlar. Şatoların etrafında da sırf beye ait özel malikâne toprakları belirlendi. Bunlara İngilizcede «manor», Fransızcada bazan «manoir», fakat çok kez «seigneurie», Almancada «Rittergut» denirdi. Feodalizm şimdi «Manorializm» denen aşamaya geldi. Artık köylü­ nün serbest olması, topraklı smıf içine katılma şansları da yok olmuştur. Feodalizm ve Manorializm, en çok, tarım toprakları­ nın bol ve verimli olduğu yerlerde gelişmişti. Kıraç ve verimsiz olmayan yerlerde olmaktan ziyade, özellikle su­ lak yerlerde. Dağlık, fakir ve tarım verimliliği yüksek olmayan bölgelerde ağalık, gerçek anlamı ile feodalizm ve manorializm olamadı. Feodalizm en yüksek aşaması­ na Manorializmde ulaşmıştır. Feodal bey kendi «demesne»inde yani manor'daki özüne ait topraklarda büyük bir üretimci olduğu gibi, bütün bölgedeki köylünün başku­ mandanı, baş efendisidir. İşlerin çoğunu kâhyalar (ket­ hüdalar) çevirirdi. Önceleri bunlar işgüzar, sadık sertler­ den seçilirdi. Zamanla bu da mirasla kalan bir mevki ol­ du. Bunlara ayrı ayrı yerlerde «villicus», «majör», «maire», «Bauermeister» denirdi. Angarya bu dönemde başladı. Manor ya da Seigneu­ rie beyi oradaki topraklarda çiftçilik eden köylüden ver­ gi alırken (ki bu ya hizmet ya da «ayn» halinde olur) köy­ lüye fazladan hizmet yükümlülüğü tarhediyordu. Neden bu yola gittikleri, tarihçiler arasında hâlâ tartışma konu­ sudur. Belki en önemli neden şudur: bey artık para edin31


meğe başladığı, buna karşılık lüks ve gösteriş için mas­ rafları arttığı halde köylüde bunun tersi oluyor. Köylü daha fazla vergi veya mal verecek durumda değil. Köy­ lüde para da yok. Beyin isteğini fazladan angarya hiz­ metle ödemekten başka çare yok. Angarya, toprak üzerinde haftanın dört beş günü bey için çalışmadan, kulü­ besinde bey için y ü n eğirme, yünlü dokuma, mum dök­ me gibi işlere kadar gider. Bu ekonomik h a k l a r ı n d a n başka beyin kumandanlık, hâkimlik gibi yetkileri de var. Serfler a r a s ı n d a n asker se­ çer. Köylü buğdayını onun değirmeninde öğütme zorun­ dadır; ununu onun fırınlarına götürecektir; üzümünü, elmasını onun preselerinde sıkacaktır. Her eylem için de bir ücret verecektir. Ve b ü t ü n bu yetkilerin üstüne, be­ yin «tailler», «tallage» yani vergi tarhetme gücü var. Gel gelelim, köylü, köle olmaktansa serf olmağa ra­ zı. Hiç değilse, toprakta ekip biçme hakkı var. Bu hak­ kın mirasçısı olacak bir ailesi var; kölenin böyle hakları yok. Hayatı, köle gibi, efendinin mutlak iradesine bağlı değil. O da Hıristiyan. Eskiden köylülere «pagan» denir­ di (Fransızcadaki «paysan», «paienne» sözcükleri ilişkili sözcüklerdir). Fakat şimdi b ü t ü n köylü Hıristiyanlaş­ mış. Köleler ise daha çok Hıristiyan olmayan kişilerden­ di. Bunların çoğu da henüz Hıristiyanlaşmamış Slav'lar­ dandı. Geniş bir köle ticareti vardı. X I . yüzyıl başına ka­ dar Slav kölelerin çoğu ispanya'da Müslümanlara satılır­ dı. (Slav sözcüğü, Lâtince'de «Köle» demek olan «esclavus» tan gelir.) Demek oluyor k i feodalizmin V I I I . yüzyıldan X I I I . yüzyıla kadar beş yüzyıllık bir tarihi var. X I I I . yüzyıldan sonra ticaretin uyanması, şehirlerin doğuşu, para dolaşı­ mı, fief toprakların parçalanması, beylerin serflere hiz­ met karşılığında ücret vermeyi tercih etmesi, köylünün angarya yerine para ile kira ödemesi gibi koşullar altın32


da eski feodal beyler birer büyük «rentier» olmaya başladılar. X1TT. yüzyıl sonunda Batı Avrupa'da gerçek an­ lamı ile feodalizm sona ermek üzeredir. Orta ve Doğu Avrupa'da daha epey zaman sürecektir. Fakat biraz son­ ra olacak büyük olaylar yüzünden, Avrupa'nın bu bölge­ sinin durumu büyük b i r önem taşımaz. X I V . yüzyılda feodalizmin iç sınıf çelişkileri ve çatışıklıkları ve bununla birlikte kırallarm feodaller üzeri­ ne başka çeşitten bir h ü k ü m r a n l ı k kurma çabalarının me­ seleleri başlar. 1204 tarihli Magna Carta bundan ö t ü r ü önemli bir d ö n ü m noktasıdır. Feodal vasallerin elinde olan gücün, kıral gücünün altına girmesinin başlangıcı­ dır. Hem ekonomik, hem siyasal anlamda feodal sistemin düzenini, b a ş k a yöne doğru kaybetmesinin etkenleri üze­ rinde ekonomik tarihçiler arasında çeşitli görüşler var­ dır. Örneğin, Maurice Dobb'a göre, feodalizmin çökmesi­ nin baş nedeni ekonomik b i r ü r e t i m biçimi olarak yet­ kisizliğidir. Yani asıl neden sistemin kendi içinde yatı­ yor. Ona karşı olarak, Paul Svveezy'e göre, nedenler daha çok dışarıdan gelmedir. Özellikle ticaret ve para ekono­ misi ve şehirlerin gelişmesi önemli. Başka tarihçilere gö­ re, feodallerin artan masraflara karşılık fazla gelir edin­ me kaygısı ile, köylüyü sömürmeyi en aşırı dereceye ge­ tirmelerine tepki olarak, köylünün direnmesi, ayaklan­ m a s ı ya da coğrafya koşullarının elverişli olduğu yerler­ de tarımı daha verimli olacak b i r hale getirmenin yolla­ rını bulmak suretiyle (sulama, entansif ekim, at kullanıl­ ması gibi) feodallere ezilmemeleri, hatta teknik t a r ı m ge­ lişmeleri gerçekleştirmeleridir. Bu görüş ayrılıklarının ( k i benim sammca hepsi doğ­ rudur, yerine göre) başlıca nedeni, feodal ekonominin temelinde bulunan üretim biçimindeki artı - değer sömü­ rüsü ile kapitalist ekonominin temelinde bulunan üretim 33


biçimi arasındaki farkı b ü t ü n ayrıntıları ile i l k gösteren adam olan Kari Marx'ın kapitalist b i r i k i m i n birinci üretim biçimini eritmesinin, ikinci üretim biçiminin ge­ lişmesinin ü r e t i m biçimi ve ü r e t i m ilişkilerinin dışındaki nedenlerini ya da koşullarını her bölge ya da ülkeye gö­ re bulma işini ekonomik tarihçilere bırakmasıdır. Türk iktisatçılarına ve Osmanlı tarihçilerine de böyle bir gö­ rev düşmektedir. Biz de b u kitabın ikinci cildinde böyle bir çabada bulunacağız. Doğrudan doğruya Osmanlı tarihinin içine girme­ mekle beraber, hem Batı feodalizmi hem de Osmanlı tu­ tumu ile önemli ilişkisi olan ve feodalizmin yıkılış ne­ denlerinden b i r i olarak almaya eğilimli olduğum büyük bir olaydan da kısaca söz edeceğim. Bu, «Haçlı Seferleri» denen olaylar serisidir. Bu seferleri bazı tarihçiler. Doğu'ya karşıt Batı Av­ rupa bilincinin yaratılmasında en önemli etken olarak gö­ rürler. Bu, b i r yanı ile doğru olan b i r görüş olmakla be­ raber, diğer b i r yanı açısından yani Haçlı Seferlerinin feo­ d a l s i s t e m üzerindeki jakıcı etkilerini göstermemesi ba­ kımından eksik b i r görüştür. Haçlı Seferlerini dindar Hı­ ristiyanların Kutsal Toprağı, Müslümanların (o zamanki terimi ile «Sarasenlerin») elinden kurtarma çabası ola­ rak gösterme zamanı çoktan geçmiştir. Haçlı Seferleri, istemiye istemiye kullanacağım b i r deyimle, «feodalizmin emperyalizmi»dir. İşin din yanının, X I X . yüzyılda emper­ yalizmi m e ş r u l a ş t ı r m a d a dinin kullanılmasından öteye gi­ den b i r önemi yoktur. Asıl dava: feodal beylere daha çok toprak ve gelir sağlamaktı. Bu çabada feodalizm kendi karşısında ü ç beklenme­ dik engel buldu: İtalyan tüccarları, Bizans, T ü r k ve Müs­ lümanlar. Asıl parsayı birinciler topladı. Doğu örneği b i r b ü r o k r a t i k imparatorluk olarak daima aşağı gördüğü Av­ rupa feodalizminin en b ü y ü k darbesini yiyen Bizans ol34


du. Müslümanlar ve Türkler ise ilerlemelerini durdurdu­ lar, ama feodal sistemin temelli yerleşmesini önlediler; Anadolu'dan Kutsal Toprağa kadar yer yer kurulan feo­ dal idareleri birer birer yıktılar. Geleceğin Osmanlı dev­ letinin imparatorluk idaresi kuracağı bölgelerde feoda­ lizm t u t u n a m a d ı . Daha sonra Osmanlılar bu işi daha ile­ r i götürerek orta Avrupaya doğru feodal beylikleri veya kırallıkları yıkmaya başladılar. Ne İtalyan tüccarlığı, ne Bizans imparatorluğu, ne de İslâm - Türk devlet sistemi buraya kadar anlattığım feodal sistemle uyuşamaz. Feodalizme karşı savaşmanın mahsulü olarak şekillenen Osmanlı imparatorluk yapısı­ nı gördüğümüz zaman, i k i sistem arasındaki farklar daha çok belirecektir. X I I I . yüzyılda Müslüman dünyası ile t i ­ caretin, Batı feodalizmini kapitalizme doğru itmedeki önemi de b u r a d a d ı r . Bununla ilgili b i r soruya daha son­ ra geleceğiz. Şimdilik çıkaracağımız sonuç şudur: Asyada ve Os­ manlılarda olduğu gibi, siyasal güç (ileride göreceğimiz gibi) b ü t ü n güçlerin en tepesinde b i r güç olunca yani feo­ dal hiyerarşi şebekesini ortadan kaldırınca klâsik anla­ mında feodal ekonomiye o h â k i m olur. O güç kendi amaç­ l a n için kullanacak şekilde ekonomiye el atınca, o eko­ nomiye feodal ekonomi sistemine uymayan yanlar sokar, o ekonomi artık tam anlamıyle feodal ekonomi olmaktan çıkar. X V I I I . yüzyıl öncesi Osmanlı siyasa ve ekonomisinin Batı feodalizminin aynı olduğu görüşünde direnmek düpe­ düz inatçılıktır. Eskiden Osmanlı h ü k m ü altında bulu­ nan Balkan ülkelerinin bugün sosyalist olanlarının tarih­ çileri arasında da bu inatçı görüş moda olan b i r görüş olarak yaşıyor. Bunlar, ülkelerinin ulusal k u r t u l u ş u n u Marxist açıdan yorumlamak için Osmanlı sistemini feo­ dal olarak gösterme zorunluğunu duyuyorlar. Böyle ya35


pacaklanna, ulusal bağımsızlık savaşlarının bu sistemin ikinci ciltte göreceğimiz gibi derebeyleşme ( k i bu feo­ dalizm demek değildir) süreci sonuçlarına karşılık ola­ rak doğduğunu görseler bu, Marxist yorumlamaya daha uygun olurdu. Görülüyor k i milliyetçi duygular üstün ge­ liyor. Asıl önemli olan siyasal örgüt açısından feodal ya da despotik olsun, bunlardaki ü r e t i m biçimi, ü r e t i m araç­ larının mülkiyeti, üretim ilişkileri, ü r e t i m mahsûl ve de­ ğerinin üretimci elinden alınış ve dağıtılış biçimlerini tesbit etmektir. Bunları biçimlendirmede siyasal gücün dağılım biçimi büyük rol oynar. Bunun önemi, ileride göreceğimiz gibi, ekonomik alt - yapının darmadağın olu­ şu zamanında kendini göstermiştir. Senyörle timar beyi­ ni ikinci lehine kıyaslamada öğünülecek bir yan da yok­ tur. Peki, reayanın serften ne farkı kalıyor? Serf senyöre bağımlıdır, halbuki reaya kula ya da sipahiye bağımlı değildir. Raiye olan kişi özel hukukta şeriate ve kadıya,, eğer Hıristiyan ise kilisesine bağlıdır. Bu, ekonomik ve siyasa] bağımlılık değil, özel hukuk bağlılığıdır. Siyasa, tüzel hukukta ise sipahiye bağlıdır, fakat bağımlı değil­ dir. Timar be}'inin hukuksal gücü, kendisinde bulunan bir hakkın gereği değildir. Toprak ve vergi işleri, özel ve tüzel hukuk alanlarının birbirine girdiği, h a t t â tokuştuğu bir alandır. Bu yüzden, bugün, yalnız bizlerin değil o za­ mankilerin de bu i k i alanın hükümlerini birbirine karış­ tırdıkları çok olmuştur. Osmanlı sisteminin, Batı feodal sistemine baka cn karışık, en tehlikeli yanı budur ve özel­ likle geniş bir ekonomik ya da siyasal b u n a l ı m dönemin­ de hem devleti hem de köylüyü yıkmaya yol açan sonuç­ lar yaratmıştır. Daha kötüsü, güç olanakları yalnız devlette (bozul­ m u ş bir devlet olsa bile) b u l u n d u ğ u n d a n , buna karşılık reayada gücün zerresi bulunmadığından meydana çıkan 36


çatışmanın sonucu olarak, ikinci ciltte daha ayrıntılı ola­ rak göreceğimiz gibi, reayanın kullandığı topraklar ayan­ ların, mültezimlerin, saraylıların, paşaların, ağaların ve dererieylerin eline geçince, Hıristiyan olsun Müslüman ol­ sun, reâyâ durumunda olanlar çok yanlı bir sömürü kar­ gaşası içine düşmüşlerdir. Hıristiyan reâyâ dil ve din ör­ gütleri sayesinde bu sömürüye karşı gelmelerle ulusal bi­ linçlerini geliştirmede, Türk reayadan çok daha talihli çıkmışlardır. Türkler arasında ise «halk» adını alan rea­ yanın böyle bir bilinç geliştirmesi, günümüze kadar bile, tam anlamı ile gerçekleşmemiştir.

Soru 14 : Kapitalizm öncesi emtia iiretimi ekono­ misi nedir? Böyle bir devlet, (a) kendi hazinesi için tarımsal üre­ timi kontrolü altına alınca, (b) seferleri için ordusuna malzeme ve teçhizat sağlamak için zanaat piyasasına hâ­ k i m olunca, (c) cami, medrese, han, hamam, çeşme, köp­ rü, su yolu, tersane, liman, gemi, yelken, çadır, kılıç, zırh gibi zenaat işlerinin üretimi piyasasına girince, (d) mü­ cevherat, altın, gümüş, değerli taşlar, ipekli, k ü r k ve da­ ha bilmem ne gibi bir alay lüks giyimin ve süslenme eş­ yasının en büyük ve biricik müşterisi olunca, kısaca hem tarım hem şehir ekonomisini kendine bağlı hale getirir­ se, hattâ bu ekonomilerin piyasasının tek-el yönleyicisi olursa orada ne feodal ekonomiden, ne de serbest piya­ sa mekanizmasına göre işleyen emtia üretimi kapitaliz­ minden söz etmek m ü m k ü n olur. Bunda, devlet büyük masrafları için en büyük müş­ teri olarak şehir ekonomisini nasıl kendine bağlarsa, ta­ rım ekonomisini de alacaklısı hazine olan bir ekonomi haline getirirse o zaman ancak devletin müşteri olabile37


ceği şeylerin dişmcl-akileri mahallî tüketime bırakıyor elemektir. Bu anlamda bu sistem ne feodaldir, ne de ka­ pitalist (Marx, şehirlerdeki ekonominin de bu i k i - y a n ­ lılığına işaret e t m i ş t i r ) . Feodalizmden kapitalizme geçişin tarihi konusunda yapılan bir tartışmada, Amerikalı ekonomist Paul Svveezy ortaya dikenli b i r soru atmıştı: X I I I . yüzyıldan sonra feo­ dalizm çözülüyor; kapitalizm ise ancak X V I . yüzyıldan sonra kesin biçimini almaya başlıyor. Peki, bu i k i tarih arasındaki dönem, ne dönemidir? Feodalizm midir, ka­ pitalizm midir? Karşıtı olan Maurice Dobb, bu soruya: «bu dönem hâlâ feodalizm dönemidir» cevabını verdiği halde, Svveezy bu görüşü paylaşmıyor. Ancak, o da, «bu dönem kapitalizm dönemidir» diyemiyordu. Bu dönemin ekonomisine en elverişli t a n ı m l a m a yolu olarak «kapita­ l i z m - ö n c e s i emtia ekonomisi» deyimini ileri sürdü. Bu ekonomi artık b i r «piyasa için emtia üretimi» ekonomisidir; ama, feodal ü r e t i m biçimi ve ona özgü artı - değer s ö m ü r ü s ü eritilebilmiş değildir; yani kapitalist ü r e t i m biçimi henüz kesin ve ü s t ü n olarak kurulmamıştır. Benim anlayışıma göre, Osmanlı sisteminin ekono­ misi de böyle b i r tanımlamaya uyar.

r ! Soru 15 : Osmanlı ekonomisinin feodal ve kapitalist ekonomilere baka yeri nedir? Şu halde Osmanlı sisteminde (a) Avrupa'daki X I V üncü yüzyıldan önceki yüzyıllarda olduğu gibi siyasî an­ lamda feodalizm yok; (b) ekonomik anlamda feodal üre­ t i m biçimi ise kısmen var, kısmen yok. Kısmen var oldu­ ğu kesimlerde «tüketim için ü r e t i m yapan» kapalı bir ekonomi devam ediyordur. Fakat kısmen yok olduğu ke­ simlerde devlet için emtia üretimi yapan şehir ekonomi38


sini, nakdî ve aynî gelirleri ve harcamalariyle devlet ha­ zinesi yolu ile finanse eden b i r ekonomi vardır. Fakat bu emtia ekonomisi «kapitalist ekonomi» olmaktan çok uzak; kapitalist ekonomi olmaya doğru her eğilimi bu­ rada devlet daha tomurcukta iken b u d a m a k t a d ı r , ileride göreceğimiz nedenler yüzünden. Bu ayırımı y a p m a n ı n önemi, Osmanlı sistemindeki te­ mel iç çelişkilerden b i r i n i n ve belki b a ş h c a s m ı n ve en önemlisinin kaynağının burada olmasındadır. Feodal eko­ nomi, devletin varlığı ve müdahalesiyle ve bunun sağla­ dığı itişlerle kuvvetli b i r baskı altına sokuluyor. Ne köy­ lü ne de bey, Batı Avrupa feodalizminde olduğu gibi, kendine buyruk b i r b i r i m içinde (fief) içinde tarımsal üretim yapmakla yetinemez. Kentlerin piyasa ve para ekonomisinin zorunu hissettiği zamanın gelişinde görül­ düğü gibi, gerekli ekonomik gelişmelerin olması için (ör­ neğin toprağın verimini a r t t ı r m a , gübre, hayvan, sulama işlerinde) devlete bağlı ve m u h t a ç t ı r . Sonraları Batının kapitalist ekonomisinin etkisini hissettiği zaman o evvel­ ce m u h t a ç olduğu gücün, yani devletin, yerinde yeller es­ tiğini görmek felâketine de uğrayacaktır. Bunun en meş­ hur örneği, Marx ve Engels'in Hindistan ile ilgili yazıla­ rında ve yazışmalarında gösterdikleri gibi, İngiliz idaresi­ nin gelişinden sonra köylünün eskiden bağlı olduğu devlet gücünden yoksunlaşarak modern ekonominin karşısında çırılçıplak hale gelmesidir.

Soru 16 : Osmanlı ekonomisinin ne feodal, ne kapi­ talist olamayışının sonuçlan ne olmuştur? Demek k i devlet gücünün varlığı gibi yokluğu da bu ekonominin neden b i r yandan sırf feodal olmadığını, öte yandan da neden kapitalist üretime geçemediğini ve as39


garı geçim seviyesinde kaldığını bize izah edecektir. Osmanlı rejiminde tarımsal ve endüstriyel bir evri­ min yokluğu yani feodal ekonomiden kapitalist ekonomi­ ye geçemeyişin tarihsel anahtarı buradadır. Bunun sonu­ cu olarak devlet gücü çökünce, ve onun yerine Batı ka­ pitalist ekonomisinin etkisi başlayınca bu ikincisinin is­ tediği ham madde üretimini geliştiremeyen yerler hem yurdun, hem dünyanın dışında kalmış olan durgun ve içine çökük ekonomiler haline yani ilkel «emtia ekono­ misi» durumundan da daha geri bir duruma gelmişler­ dir. Bizde köylü ile şehirler arasındaki büyük u ç u r u m da böyle başlamıştır. Asya veya Doğu ülkelerinde görülen ve «doğu üre­ tim biçimi» denen ü r e t i m biçimi işte bu şartlar altında meydana gelmiştir; yoksa bu, bu ülkelerin devlet sistem­ lerinin veya uygarlıklarının temelini teşkil eden bir üre­ t i m sistemi değildir! Bu noktayı yanlış anlayış, Marx'm Doğu devletlerinin yapısı ile Doğu ülkelerinin t a r ı m eko­ nomilerinin kapitalist gelişmeye yol açmadığı noktası gi­ bi i k i ayrı konuda söylediklerini, farkına varmadan, bir­ birine k a r ı ş t ı r m a d a n doğan bir yanılgıdan ileri gelmiştir.

Soru( 17 : Osmanlı ekonomisi kapitalizme geçebilir ^mi idi? Bu konuya ileride yine değineceğimiz şu soruyu sor­ makla başlayabiliriz: Osmanlı ssiteminin «kapitalizm ön­ cesi emtia üretimi ckonomisi»nden «kapitalist ekono­ m i y e geçme imkânları var mı idi? Bu, bugün bizleri en çok m e r a k l a n d ı r a n bir sorudur. Doğan Avcıoğlu «Türki­ yenin Düzeni» adlı eserinde «vardı, fakat bu geçişi Batı emperyalizminin müdahaleleri önledi» diyor. Gerçekten bu m ü m k ü n m ü idi? Hangi şartlar altın40


da m ü m k ü n olabilirdi? M ü m k ü n olabilecek böyle b i r ge­ çişe, Batının müdahalesi kapitalist ekonominin emper­ yalizm aşamasında m ı o l m u ş t u r ? Avcıoğlunun yukarıda­ ki cevabını şu ü ç önemli şartı göze almadan vermek ya­ nıltıcıdır: (1) Osmanlı sistemi böyle b i r geçişin söz ko­ nusu edildiği dönemde eski yani bozulmamış hali ile m i mevcuttu? (2) Batı kapitalist ekonomisinin etkileri bu mevcut oluş veya olmayış hallerine göre hangi nitelikler­ de olacaktı? (3) Avrupa etkisi, sadece endüstri ve maliye kapitalizminin Batıda kuruluşu ile m i o l m u ş t u r ? (*) Ta­ rihte olmamış b i r şey üzerine b i r spekülasyon olsa bile, mirasçısı olduğumuz bozuk-düzeni gereği gibi anlamak için (özellikle bugün bile hâlâ bu düzensizlikten kurtul­ ma çabaları içinde olduğumuz için) somya ancak b u ü ç şartı göz önünde tutarak cevap vermek gerekir. İleride, kitabımızın ikinci cildinde, b u bozuk-düzcn sürecinin çiz­ gisini belirtmeye çalışacağız.

Som 18: Osmanlı devletinin ekonomik gücünü sağ­ layan kaynaklar nelerdi? Osmanlı devletinin malî temeline bakmakla da Os­ manlı devletinin mensup olduğu despotik devlet t ü r ü n ü n özelliği gereği olarak feodalizmle anladığımız anlamdaki devletten farklı b i r devlet sistemi olduğunu görürüz. Osmanlı devletinin gelirleri ve bütçesi, esas itibariy('••') S ö z ü n ü e t t i ğ i m yanıltıcılık, b u esere « T ü r k i y e n i n Düzen­ sizliği» b a ş l ı ğ ı yerine « T ü r k i y e n i n Düzeni» gibi, b i r b a ş l ı k kon­ m a s ı n d a k e n d i n i g ö s t e r i r . K i t a b ı m ı z ı n i k i n c i cildinde göreceği­ miz gibi Batı Avrupa e k o n o m i k etkisi, o r a d a k i k a p i t a l i z m i n b u d ö n e m l e r i n e gelişinden hayli ö n c e b a ş l a m ı ş t ı r ve b u e t k i n i n so­ n u ç l a r ı daha sonraki e t k i n i n s o n u ç l a r ı n d a n daha da ö n e m l i ve kesin o l m u ş t u r .

41


le, savaş gelirlerine dayanmıştı. Devlet hazinesine ayrı­ lan gelirlerin en önemli parçasını «ganimetlerin beşte bi­ ri» gibi belirsiz, harp talihine bağlı bir gelir türü teşkil ederdi. Gelirlerinin diğer çeşitleri, devletin para ile öde­ diği eyalet askerleriyle idare ve harp ümerasına ayrılan tahsisatından b a ş k a ödemeye mecbur olduğu genel harp masraflarını sağlamaya yetecek bir halde değildi. Bugün, devlet ve â m m e işlerinin idaresi para mali­ yesiyle oluyor. Halbuki Osmanlılarda â m m e hizmetlerine karşılık m ü m k ü n olduğu kadar az para kullanılması esas­ tı. Ama bu, yalnız Osmanlılara özgü bir şey değil. Para darlığı olan her ekonomide böyledir. B i r defa nafia işle­ rinin çoğunu devlet yapmıyor. Birçok işler vakıf gelir­ leriyle yapılıyor. Bunlar ise devlet maliye ve bütçelerine girmiyor. Devlet, toprak vergisi gelirlerinin önemli bir kısmım Sipahi beylerine bırakıyor. Yani ne onlara maaş veya ücret veriyor, ne de onlar topladıkları vergileri yol­ luyorlar, bir nevi takas yapılıyor. Devletin asıl işi «fetih» ve «kahretmek» tir. Devlet, bu işle servet kazanıyor ve işini finanse ediyor. Bu sis­ temde «politik» «ekonomi» böyle bir prensibe dayanır. İleride bu prensipin, dünya olayları karşısında önem­ li bir hale gelen ekonomik sonucunu göreceğiz ki o da şudur: Devlet gelirleri, harp gibi sonu belirsiz bir işe da­ yandığı gibi devlet h a r c a m a l a r ı da belirsiz. Çünkü hangi yıl ne kadar ve nerede harp yapılacağı belli değil. Fazla masrafların hangi gelirlerle kapatılacağı da belli değil. Daimî giderler ve muhassesat artınca ne olacak? Bu şart­ lar altında rasyonel «usul-ü-defteri»ye dayanan bir devlet maliyesi ve bütçesi olamaz. Olabilmesi için kendi dışında dünya k o n j o n k t ü m n ü n , özellikle para değeri ve fiyat yapılarının kendi keyfine gö­ re olması, ya da dünya ile ticaret ilişkilerini kesip kendi­ ne yeter bir ticaret ve maliye havzası içinde yaşaması lâ42


/.imdir. Halbuki X V I I . yüzyıl başından itibaren veya X V I . yüzyıl sonlarına doğru Osmanlı ülkeleri ticaret, piyasa, para ve fiyat u n s u r l a r ı açısından büyük sarsıntılar geçi­ ren bir dış çevre ile eskisinden daha b ü y ü k ölçüde iliş­ kiler içine d ü ş m ü ş t ü r . B u yüzden para münasebetleri ve para bolluğu gelince bu sistem altüst oldu.

Soru (19) : B u sistemde ekonomi ve devlet ilişkileri nasıldır? Peki ama konumuz ekonomik tarihi incelemek oldu­ ğuna göre b u işe neden devletten söz ederek başladık? Devletsel, siyasal etkenler m i tayin eder ekonomiyi? Bun­ lar ekonomik etkenlerden daha önemli ve daha m ı başta gelir? Analitik açıdan haklı, yerinde b i r soru; ama bunun altında bazan tarihin ekonomik nedenlerle yorumlanma­ sını yapanlarda görülen mekanik b i r görüş yatıyor. Onun için bu noktayı biraz eşeleyelim de neden işe böyle ter­ sine veya tepeden başlamış gibi gözüktüğümüz anlaşılsın. Ekonomik faktörler tarihte ekonomik ilişkilere ve topluma «güç» yolu ile h â k i m olarak etki yapar. Peki bu «güç» nereden gelir? Veya ne çeşit ekonomik ilişkiler «güç» yaratır? Örneğin, neden köle veya serf veya işçi emeğinin ü r ü n ü n ü n artık-değerini alma hakkı b i r güç olu­ yor? Veya başka bir deyimle, hangi güç bunu bir hak yapıyor? Bu hakkı yaratan ü r e t i m araçlarının özel mül­ kiyetidir. Öyle ama bu hak, siyasal b i r güç haline gelme­ dikçe sözünü dinletemez. Bundan ö t ü r ü d ü r k i her ekono­ mik ilişki veya mülkiyet ilişkisi çatışması, aynı zamanda siyasal b i r çatışma olur. Konumuz olan Osmanlı devleti gibi devlet sistemle­ rinde böyle bir güç hazırdan var. Yani bu güç özel top43


rak mülkiyeti sahibi olma hakkından gelen bir güç de­ ğil, ondan önce gelen b i r güç. Soru 13 de feodalizmin ne olduğu konusunda gördüğümüz durumun tersine, devle­ tin mülkiyet sahibi olması, elinde güç olmasından ileri gelir. Bu gücü kaybedince mülkiyet hakkını da kimse din­ lemiyor, toprak kapanın elinde kalıyor ve o zaman ileri­ de göreceğimiz «derebeylik» dediğimiz şey meydana geli­ yor. Bu güç, toplumdan ve ekonomi eylemlerinden ayrıl­ mış olan devleti yapan kişilerin elinde hazırdan bulundu­ ğu için onlar bu gücün gereklerine dayanarak toplumu düzenliyorlar. «Özel mülkiyet» sahibi olanları siyasal güç­ ten yoksunlaştırarak ve b ü t ü n güçleri kaldırarak tek dev­ let gücü altına sokuyorlar. Üretim araçlarının özel, k i ­ şisel mülkiyeti, b i r siyasal güç olmak niteliğini böylece kaybediyor. O zaman o mülkiyet tam anlamıyle mülkiyet hakkı olmak niteliğini dc kaybediyor. Bundan ötürü top­ rak üzerinde kişisel tasarruf h a k k ı olan reayanın hiç bir siyasal gücü yoktur. Bu sistemlerde «özel mülkiyet yoktur» dendiği zaman kastedilen budur, yoksa bu sistemin h â k i m olduğu top­ lumda toprak mülkiyeti olarak b i r özel mülkiyet vardır ama bu, siyasal güç kaynağı olma niteliğinden yoksun bir mülkiyettir. B i r çeşit iğdişleştirilmiş bir mülkiyet! İş­ te bunun içindir k i Osmanlı ekonomik tarihini incelemek için devletten işe başlamak gerekiyor. Bu gücün ayrı dö­ nemlerdeki «tavır»larına bakmaksızın toplumun ekono­ mik d u r u m l a r ı m boşuna anlamaya çalışırız.

44


S-

I I . BÖLÜM

Soru 20 : Osmanlı düzeninin tipik örgütleri nelerdi? Bu kitapta Osmanlı sistemi veya düzeni dediğimiz zaman, onun bir imparatorluk halinde yükselme döne­ mine rastlayan sürenin yapısını ve müesseselerini anlaya­ cağız. Yani ne baştaki feodal düzenden çıkma dönemini, ne sondaki derebeyleşme dönemini kastediyoruz. Dikkat edilecek nokta şu: bu müesseseler Osmanlı devletinin kurulduğu X I V . yüzyıl başından battığı X X . yüzyıl başına kadar hep aynı kalmış değildir. Asya tipi despotizm ya da imparatorluk modeline uygun olanları XV. yüzyıl ortasından, yani Batı Avrupa'da kapitalizme kesin olarak geçiş döneminden X V I I . yüz yıl başına kadarki ya da başka b i r deyimle Avrupa'da bü}dik fiyat devriminin para ekonomisini geliştirdiği döneme kadarki uygulamalardır. Bu dönemdeki halleri ile bu mües­ seseler, bu dönemden önceki ve sonraki halde bulunan müesseselerden farklıdırlar. Bir genelleme yaparsak şöyle diyebiliriz: kapitalizm öncesi ekonomilerde feodal model ile merkeziyetçi model arasında süregelen b i r çatışma vardır. Ekonomilerinde böyle çatışmalar bulunan devletlerin çoğu âdeta bir uçtan öteki uca gidip gelen saat rakkasını hatırlatır. Tarih­ leri bir uçla öteki uç arasında sallanır durur. (Bunun en tipik örneği Bizans devletidir.) Rakkas iki uçtan bi­ rinde durdu mu o devletin ve altındaki ekonominin ya


taşlaştığına ya da toz haline getirildiğine hükmedebiliriz. Osmanlı sisteminde rakkasın genel eğilimi (daha az öl­ çüde Bizans tarihinde olduğu gibi) Asya modeline doğru­ dur. Klâsik Osmanlı sisteminin rakkasının allak bullak oluşu üzerine en büyük etkiyi yapan olayın yani Osmanlı sismoğrafyasını darma dağın eden b ü y ü k b i r sarsıntının ne olduğunu, rakkasın ne feodalizme doğru ne de kapi­ talizme doğru yönelemeyişinin, kısası, bozuk b i r saat gibi işlemesinin nedenlerini ileride, ikinci ciltte göreceğiz.

Soru 21 : Osmanlı sisteminin despotizme eğilimli olduğunu nereden biliyoruz? Osmanlı tarihinde genel eğilimin despotizm modeli­ ne doğru olduğuna nasıl hükmediyoruz? B u modelin bize gösterilen müesseseleri sadece h ü k ü m d a r l a r ı n ve adamla­ rının kafasında yaşayan muhayyel b i r ideal olmasın? Böy­ le düşünenler var. Bunlar: «Siz 'Osmanlı sistemi şöyledir böyledir' diyorsunuz ama bunlar yalnız yazıda, teoride var; gerçekte böyle değildi» diyorlar. Olaylar b u iddianın tersini gösterir. Osmanlı müesse­ seleri gerçekte yazıda veya teoride yok. Tersine, yalnız ey­ lemde var. Bunların yazıya geçmesi ve ideal b i r model olarak gösterilmesi, b u müesseselerin bozulduğu ve diriltilmelcri istendiği zaman başlamıştır. Koçi Bey, Hezarfen Hüseyin, Kâtip Çelebi gibi yazarların yazılarında görüldüğü gibi. Bundan ötürü, sistemleştirilmiş olarak klasik Osmanlı müesseselerine ait bilgilerimizin çoğu, bu sistemin bozuluşu zamanında yazılmış olan yazılardan ge­ liyor. B u müesseselerin daha önce uygulandığı zamanlar­ da, bunları ideal b i r sistem biçiminde yazıya geçirmeye kimse önem vermemiştir. Çünkü herkes normalin b u ol­ duğunu sanıyordu. Tıpkı Avrupa'da feodalizm dönemin46


de feodalizmden söz edilmeyişi gibi. Demek k i bunlar nazariyede kalmış şeyler değil. Ey­ lemde ve parça parça uygulamalarda yaşanmış, sonra teorisi yapılmış şeylerdi. Böyle ise, bunlar nazariye veya fikirlerin m a h s u l ü değil, ş a r t l a r m zorunlamalarının ge­ rekli sonuçları olarak meydana gelmişlerdir. Bunların nazarî b i r p l â n d a olmayıp da gerçekte ta­ rih boyunca a d ı m a d ı m uygulandığını bize gösteren di­ ğer bir delil, feodal uygulamalara karşı olumsuz siyaset­ lerin Osmanlılarda ta b a ş t a n kendini göstermesidir. Os­ manlı h ü k ü m d a r l a r ı gerek Anadolu'da, gerek Balkanlar­ da feodal nitelikteki beyliklerin yaşamasına engel olmu��­ lardır. Ya güçlerinin yettiği yerlerde bunları yok etmişler­ dir, ya da güçlerinin yetmediği hallerde, bunların hem ekonomik hem politik yetkilerini kendi zaptları altına al­ dıktan sonra onların beyliklerinin, prensliklerinin sözde devamına göz y u m m u ş l a r d ı r . Osmanlı i m p a r a t o r l u ğ u n u n sınırları boyunca Balkanlardan Doğu Anadolu'ya oradan Mısır ve Kuzey Afrika'ya kadar feodal beylikler b i r şerit halinde yaşamışlardır, ama ya bunların kendileri b i r im­ paratorluk gücüne m u h t a ç olduklarından, ya da bunların üstüne Osmanlı sistemini tepeden oturtmaya devletin gü­ cünün yetmemesi yüzünden b i r uzlaşma yapılmıştır. Bu uzlaşma sonucu olan istisnaların varlığı, kaideyi kaldır­ maz. Osmanlı despotizminin i l k kurucusu ve kanuncusu olan Fatih Mehmet, Avrupa'ya karşı ilgi göstermiş bir h ü k ü m d a r d ı . Orada işine elveren usul ve müesseseleri alabilecek bir a d a m d ı . Fakat gözlemleri Avrupa'nın ne feodal usullerini, ne h ü k ü m d a r ü s t ü n d e papalığını, ne de İtalyan şehir oligarşilerini beğenmesine yol açmamış; en sonunda sünnî (ortodoks) Doğu müslümanlık devlet mo­ deline d ö n m ü ş t ü r . Bu sistemin ikinci ve son kanuncusu olan Kanunî Süleyman, karşısındaki rakibi Beşinci Şarl'ın 47


bir imparatorda bulunması gerekli güçlerden yoksun o l ­ duğunu anladığı zaman şaşmıştı. Çünkü bu sözde impa­ rator hâlâ Orta Avrupa feodal lordlarınm kendisini impa­ rator seçmesine muhtaçtı. Osmanlı sistemi böyle b i r an­ layıştan uzaktır. Bunların fikir kaynakları b a k ı m ı n d a n baktığımızda da, Osmanlıların İstanbul'un fethinden sonra eski Asya sistemi modellerini gösteren f i k i r kaynaklarına dönmek­ le yetindiklerini görürüz. Hem İ r a n - Selçuk, hem Bizans uygulamalarını kendilerine örnek almışlar ve bunları Fı­ kıh okulları arasında aslında böyle b i r sisteme imkân veren, ona açık kapı b ı r a k a n Hanefî hukuku ile uzlaştır­ m a l a r d ı r . Bu işin en b ü y ü k ustası da Kanunî Süleyman zamanının Şeyhülislâmı Ebussuut olmuştur. Fakat bu sistem bozulduğu, h a t t â daha sonra (ikin­ ci ciltte göreceğimiz gibi) artık geçerliği olamayacağı gö­ rüldüğü zaman bile yalnız kullanılan terimlerde değil, f i ­ kir eğilimlerinde de aynı d ü ş ü n ü n hâlâ o yönde inatla yü­ rümekte olduğunu görürüz. Bazı noktalarda Tanzimat'a, Meşrutiyete, hatta Cumhuriyete kadar. Devlet, toprak üzerindeki mülkiyet hakkını hiç b i r zaman terk etme­ miştir. Ondan malî geliri toplayamayacak kadar güçsüz­ leştiği zamanlarda bile, başka vasıtalarla bu hakkına da­ yanmıştır.

Soru 22 : Osmanlı düzeninin niteliği nasıl unutuldu? Fakat, bugün Osmanlı i m p a r a t o r l u ğ u n u n yükselme dönemindeki siyasal yapısını ve müesseselerini anlamak­ ta neden güçlük çekiyoruz? Bizim b u g ü n k ü Türkiycmizin bir i k i yüzyıl gerisinde böyle b i r sistem varken, bunu bi­ zim iyi bilmemiz, özünü kavramamız gerekirken, bunun böyle olmayışının önemli nedenleri var. 48


Osmanlı sisteminin düzensizliği veya bozuk - düzen olması döneminden sonra ( X I X . yüzyılın başında) tam bir «ihtilâl» yâni anarşi hali geldiğinde Osmanlı dedele­ rimizin kafası da b i r çeşit koma haline girmişti. Bu ko­ ma halinde iken tarihsel bilinç te yok olmuştu. Son Os­ manlı vak'a - yazarı Asım'dan Cevdet Paşa ve N a m ı k Ke­ mal zamanına kadar Osmanlı tarihi yazılmadı. Bu koma halinden I I . Mahmut'un ıslâhat teşebbüsleri döneminde çıkıhnca, okur yazarlarımızın Osmanlı tarihini unuttuk­ ları görüldü. B i r çeşit bellek kaybı oldu. Onun için dü­ zensizlik döneminden önceki düzenin niteliği unutuldu. Yeni Osmanlı tarihçiliğinin adı geçen i k i etkili tem­ silcisini karşılaştırırsak görüş değişikliğini anlarız. Birin­ cisi, Cevdet Paşa, medreseden yetişme. Bu b a k ı m d a n Os­ manlı sistemini adamakıllı u n u t m u ş olması gerekirdi. Çünkü bizde politik anlayışı olmayan, ulusal kültürden ve toplumdan k o p m u ş kişiler, Osmanlı sisteminin çökme yıllarında medreseden yetişen ulema olmuştur. B ü t ü n bildikleri Hazreti Muhammcd ve Hazreti Ömer devleti. Dilleri Türkçe değil, Arapça. Türkçeyi evde karıları ve çoluk çocuklariyle konuşurken, b i r de çarşıda pazarda avam halkla işleri olduğunda kullanırlardı. Öyle olduğu halde, Cevdet Paşa bu çeşit ulemadan değildi. Klâsik Osmanlı sistemininin bozuk biçimini en iyi kavrayan b i r tarihçi oldu. Namık Kemal ise «ideal» Osmanlı sistemini keşfe çalışan b i r sanatçı. Tanzimatta en büyük Osmanlı tarihini b i r Avrupalının (Von Hammer'in) yazmasına, tarihinde yer yer sert yargılar verme­ sine tepki olarak Osmanlı tarihinin «doğrusunu» yazma­ ya kalktı. Namık Kemal, Osmanlı sisteminin özünü, ideal mo­ delini, devletin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde aradı. Cevdet Paşa eski Osmanlı sisteminin nasıl yıkıldığım Tan­ zimatçılara göstermeye çalışırken, Namık Kemal eski Os49


manii sisteminin büyük yanlarını göstermeye çalışıyor: Büyük h ü k ü m d a r , büyük vezir, kahraman sipahi, namus­ lu âlim! Cevdet tutucu, fakat realist; Kemal ilerici ama idealist, daha doğrusu hayalci. Fakat Osmanlı düzeninin temellerinin yıkılışının ekonomik nedenlerini bulma işin­ de, ne birincisi Osmanlı devletinin çöküşünün ekonomik nedenlerini kavrayabildi; ne de ikincisi Osmanlı yükseli­ şinin ekonomik niteliğini kavrayabildi.

Soru 23 : Osmanlı düzenini yanlış görmeler nasıl başladı? Tanzimat döneminde, az çok Batı tarihçiliği şekline uyan, fakat özünde Osmanlı kafasiyle yazılmış ve b ü t ü n Osmanlı tarihini kapsayan «Netayic-ül-Vukuat»m yazan, bir vesile ile bu noktayı bize aydınlatacak b i r durum an­ latıyor. Bu tarihin yazarı olan Mustafa N u r i Paşa tam bir b ü r o k r a t . Ne Cevdet Paşa gibi ulemadan, ne de Namık Kemal gibi hayalci idealist aydın. Osmanlı sisteminin ölüsü zamanında bile, o sistemin hâlâ sürüp giden bir ya­ nı ile yani maliye ve toprak meseleleriyle u ğ r a ş a n i k i dairesinin (Evkaf ve Defter-i H a k a n î ) Nazırlığını yaptığı için bu işleri çok i y i biliyordu. Kitabının bir yerinde (1860- 1870 yılları arasına de­ ğinen bir olayla ilgili olarak) sözünü ettiğim yanılmaların başlaması ile ilgili olarak şöyle der: «Maliye hazinesi memuriyetlerinde bulunduğumuz âvanda Karadağ hududu tahdit olunup İ ş k o d r a mülha­ katında bir miktar arazi Karadağlular tarafında kaldığın­ dan sahiplerine canib-i devletten tazmin suretiyle arazi verilmek lâzım gelmişti. Ânın üzerine Meclisi Mahsus karariyle gelen buyrultunun meali «geçende İ ş k o d r a ' d a bir timar mahlûl olmuştur. Bu t i m a n n arazisi tazmin veri50


lecek adamlara taksim olunsun» h ü k m ü n ü şâmil olmağla timar demek çiftlik demek olmadığı ve timar dahilinde bulunan tarlaların sahipleri bulunduğu cevaben iş'ar olunmuştu. B i r de zamanımızda kaleme alman tarihler­ den Hayrullah Efendi tarihinde padişahan-ı izam hazeratınm vâridat-ı mahsusaları hâs namiyle birtakım çiftlikâttan ibarettir denilip halbuki çiftlik ile hâs beyninde fark-ı azîm olduğu ve timar ve zeamet ve hasların külli­ yen ilgası y i r m i otuz senelik şey bulunduğu halde bu veç­ hile ahvallerinin u n u t u l m a s ı n a nazaran daha sonraları bü­ tün b ü t ü n m a l û m olmayacak bir hale geleceği mütalâası­ na mebni...» bu izahatı yazıyorum, diyor. Demek k i Hayrullah efendi gibi bize göre hayli kudemadan sayılacak bir zat bile «has» ile «çiftlik» arasın­ daki farkı bilemeyecek kadar Osmanlı müesseselerine ya­ bancılaşmış bulunuyordu. Fakat Mustafa Nuri Paşanın sözlerinde geçen «sahip» kelimesinin yanıltıcılığı üzerine de dikkati çekerim. Halbuki bu tarihçi, timarlardaki si­ pahinin neye, çiftçinin neye sahip veya malik olduğunu çok doğru olarak biliyordu. (Bu noktalara ileride, ikinci ciltte döneceğiz.) Fakat Tanzimattan daha sonraları bu unutkanlık âdeta zorunlu bir hale bile geldi. Abdülhamit zamanın­ da ve özellikle Meşrutiyet gelince, okumuşlar arasında Avrupa politik sistemleri ö m e k olarak bir ideal gibi alı­ nınca bu örneklere uymayan Osmanlı sistemini inkâr ede­ cektik, ister istemez onu unutmalıydık. Çünkü geçmişte olup geçen şeyler belleklerde yaşadıkça ona bağlılıktan kurtulunamaz. Özellikle birinci cihan savaşı sonunda Os­ manlı devleti devletler dünyasından kalkınca (uzun bir hasta adam olma süresinden sonra bu mukadderdi) o faslı kapattık; yeni bir millî devlet sistemi kurma döne­ mine geçtik. Osmanlı sisteminden ve onun tarihinden el­ lerimizi yıkadık. 51


İşte bu nedenlerden ö t ü r ü bugün de Osmanlı tarihi­ ne dönüp baktığımız zaman bu tarihin içinde devlet bize, vaktiyle Avrupalılara göründüğü kadar acayip bir tûba ağacı gibi gözükür. Bu sistem, bizim b u g ü n k ü politik kavramlarımızın tepetaklak edilmesiyle anlaşılabilir. Şim­ di ben örneğin bu konuları X V I . yüzyılın o k u m u ş yazmış bir Osmanlı efendisiyle konuşsam, efendi hazretleri, ka­ sıklarını bastıra bastıra b i r alay güler, «A efendi, sen nice âdemsin. Hiç öyle senin dediğin gibi seçimle, oyla, halkla, partilerle, parlâmentolarla, c u m h u r b a ş k a n l a r ı ile devlet olur mu?» diye şaşar şaşar da kalırdı. Ben onların bize şaşmasına şaşmıyorum da bizim onlara şaşmamıza şaşıyorum. Çünkü biraz dikkatle ba­ karsak ve b i r de biraz eski Osmanlı sistemini öğrenir­ sek görürüz k i biz sandığımız kadar da Osmanlılıktan çık­ mış sandığımız kadar Batı müesseselerini anlamış ve al­ mış değiliz. Osmanlılardan kalma izler hâlâ yaşıyor içi­ mizde ve aramızda. Örneğin b i r b a ş b a k a n «Biz sandık­ lan çıktık» dediği zaman demokratik devletin b i r pren­ sibine dayanarak h ü k ü m e t i n i n meşruluğunu anlattığını sanıyor. Halbuki demokrasilerde sandıktan çıkmış ol­ mak, diğer sınıfların temsil edilme haklarını t a n ı m a m a k için bir meşruluk temeli değildir. Bu söz demokrasiye değil, «Biz Hacı Bektaş ocağının erleriyiz» diyerek her istediklerini yapmak için bundan meşruluk kazandıkları­ nı sanan yeniçerilerin ağzına ve kafasına uygun bir sözdür.

Soru 24 : Devlet ve toplum ilişkilerinin çeşitleri ne­ lerdir? Bizim eski Osmanlı sistemini yadırgayışımıza, X V I . yüzyıl efendisinin kasıla kasıla gülmesinin asıl nedeni şu: Bizim b u g ü n k ü anlayışımıza göre devlet, siyasal bir 52


nitelik olarak örgütlenen bir toplumu ifade eden h ü k m î bir şahsiyettir. Bugün devlet dendiği zaman halk sınıflarının siya­ sal iradesine dayanan devlet anlarız. Bu sistemin inceli­ ği, devleti yönetecek olan kanun yapıcı parlâmentonun, onun seçtiği ve güven oyu ile yerinde t u t t u ğ u veya gü­ venini kaybedince düşürdüğü h ü k ü m e t i n dört beş yılda bir halk sınıflarının oylarını toplayarak, onların istek­ lerine göre, kurulması veya değiştirilmesi usulüdür. Tabiî bu iş çok çapraşık ve çatışmalı bir iştir. Ne­ deni şu k i devletin temsil ettiği toplum birbirinden fark­ lı çıkarları olan halk sınıflarına b ö l ü n m ü ş t ü r . Bugünkü devletlerin çoğunda bu sınıflar başlıca toprak sahipleri­ nin, sermaye sahiplerinin, emek sahiplerinin haklarıdır. Toprak, sermaye, emek başlıca ve en önemli güçlerdir. Bu güçlerin çıkarları birbirine uymaz, h a t t â çok kere bir­ birine çatışıktır. Bu yüzden siyaset bu sınıflar arasında­ ki yarışma ve çatışmalarla geçer. Eğer bir toplumda dev­ let egemenliği bu üç sınıftan yalnız birinin elinde olsa ve diğer sınıflar hükmedilen tek bir sürü haline getirilse orada siyaset yerine adamakıllı savaş çıkar öldüresiye. İhtilâller böyle olur. Fakat halkın pek çoğunun bunların ya dışında ya da arasında kalmış olduğu hallerde siya­ set bu üç sınıf insanlarının, halk kitlelerinin çoğunluğu­ nu kendi yanlarına çekmek, onların oylarını kendi adam­ larına kazandırmak yarışı olur. İşte Osmanlı sistemi gibi sistemlerde bunlar yok. Çünkü o, halk sınıfları yani toplum iradesine dayalı ku­ rulu, onu temsil eden bir sistem değil. Bunu sınıflar üs­ tü, «kerim» bir devlet sanmak da gülünç bir şey. Böy­ le bir devletin kerimliği olsa olsa ancak bir atın sır­ tına binmiş süvarinin atı ile ilgilenişi cinsindendir. Ev­ velce söylediğim gibi, gücü yetenler birleşip atın yular­ larını ele geçirirler ve sırtına atlarlar. Yularları, dizginle53


r i , mahmuzlan bir iyice ele ayağa geçirirler. Toplumda­ k i sınıfları atın başı, gövdesi, bacaklan misali hükümle­ r i altına alırlar. Atı seyisleri vasıtasiyle timar etmeye, besili tutmaya gayret ederler, sonra da mahmuzları basıp alabildiğine k o ş t u r a r a k kullanırlar. Olur mu böyle şey diyeceksiniz. Oluyor. Hem de na­ sıl! Şair E ş r e f i n bir sözü var: «Nasıl zincire vurdu y i r m i milyon şiri b i r maymun» Eşref, Abdülhamit'i kastediyordu. Abdülhamit bu Os­ manlı sistemi çeşidinin suyunun suyu olduğu bir devir­ de yetiştiği zaman bile o eciş bücüş haliyle atın sırtın­ da 30 küsur yıl mahmuz çaktı. Artık ötekilerini varın siz kıyas edin. Som 25 : Osmanlı yordu?

düzeni hangi sınıflara

dayanı­

Görüyoruz k i bu sistemde devlet ve h ü k ü m e t , halk sınıflarının çıkarlarını ve isteklerini temsil etmez. Onun için Osmanlı sistemi hangi sınıflara dayanıyordu diye so­ ru sormak abes. Hiç b i r sınıfa dayanmıyor, sınıfları dev­ lete dayandırıyordu. Devletin sınıflara dayanacağı fikri de yoktur zaten. Tersine, böyle bir f i k i r en korkulan bir fikirdir. Toplum sınıflarının devlette bir rolü olması on­ larca düzene «ihtilâl» getirir. Osmanlı devleti gibi devletlere «devlet» derken de sözümüzü çok dikkatle kullanmalıyız. Osmanlılar ve on­ lardan öncekiler «devlet» dedikleri zaman bizim bugün anladığımız gibi h u k u k î bir h ü k m î şahsiyet olan bir ku­ ruluş anlamazlardı. «Devlet» sözcüğü Arapçadan gelir ve ta X I X . yüzyıla kadar b u g ü n k ü anlamı taşımazdı. Arapçada «devlet», feleğin çarkının d ö n ü ş ü n ü n bazı kişileri «talihli» kılması demekti. Bunun içindir k i Kanunî Süleyman: 54


Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihanda b i r nefes sıhhat gibi dediği zaman «devlet» sözcüğünü bizim anladığımız an­ lamda kullandığını sanırsak yanılırız. Bu i k i dizedeki söz­ leri b u g ü n k ü dile serbest çeviri ile dökersek anlamı şöy­ le olur: «Hayatta en değerli şey mutluluktur; mutluluk­ ların en yücesi ise bir solunumluk doğruluktur.» Bura­ daki «devlet», bugün anladığımız anlamdaki devlet değil­ dir. (Yüce padişah i l k b a k ı ş t a göründüğü gibi banal bir söz etmemiş; sûfiyan güzel bir söz etmiş) Asıl önemli olan şey devlet değil, h ü k ü m d a r ve onun adamlarıdır. Bunlar en yüksek güç yerine gelme talihine uğramış, başlarına «devlet kuşu» k o n m u ş talihliler ol­ duklarından kendilerini devletli sayarlardı. Devlet bir müessese değil, güç sahibinin bir sıfatıdır. Çiftçi nasıl çiftli çubuklu, zenaatkâr nasıl iş yerli ve araçlı, tüccar na­ sıl paralı ise baştakiler de devletlidir. Bizde ancak Yeni Osmanlılar çağında devlet sözcüğü modern anlamım almağa başladı. Padişahlar için bu çe­ şit kavramlar «zındıkça» fikirlerdi. Bugün bile okur ya­ z a r devlet adamlarımızın, «devlet» ile «toplumsal sınıf­ lar» karşı karşıya getirildi m i tüyleri diken diken olmu­ y o r mu? Demokratlık tasladıkları halde bunlar bile Os­ manlılıktan henüz çıkmış değillerdir. Demokratik sistem­ de toplumsal sınıfların hakları veya güçleri, devletin ye­ teneklerinden önce gelir ve onların üstündedir. Despotik sistemde ise bu iş tersine! Soru 26 : Osmanlı sisteminde neden devlet toplum­ dan kopuk bir güçtü? Bu yüzden bizim alışık olmadığımız bir usul meyda na çıkıyor: bu sistemlerde, takdir edersiniz k i , böyle bir 55


devleti elbette bir padişah, hadi bilemedin beş on vezir idare edemez. Başka daha çok adam lâzım. E l i kalem ve­ ya kılıç tutan kişiler çok önemli, bu devletlerin ayakta durabilmesinde. Osmanlı devletinin askerlik bölümünü bırakın, bürokrasi b ö l ü m ü n d e bile baş d ö n d ü r ü c ü bir ör­ gütlenme var. Peki, nereden bulunacak bu adamlar, eğer, modern devletlerde olduğu gibi, toplumun sınıflarına dayanılmayacaksa? Asya ve yakın doğu tarihinin binlerce yıllık de­ nemeleri bu yolda çok metodlar öğretti insanlara Osman­ lılara gelinceye kadar, Osmanlılar da bu usullerin en us­ talıkla olanlarını uyguladılar. Esası şu: devleti toplumun sırtına bindirecek ve ora­ da tutacak adamlar elbette havadan gelecek değil; yine bir toplumdan gelecek. Ama bunlar toplumdaki sınıfla­ r ı n d a n oldukları gibi gelirlerse, tam anlamıyle devlete ka­ pılanmadan sadece bir â m m e görevi yapmak için gelir­ lerse bunlar devleti kendi sınıflarının çıkarlarına, istek­ lerine göre yöneltme eğilimini gösterecekler. Halbuki bu sistemlerde bu caiz değil. Neden? Çünkü toplum b a ş k a devlet başka: toplum, onların deyimiyle «reâyâ» yerden bitme bir şey. Devletse gökten inme, dışarıdan gelme bir şey(' ). Osmanlı kafasına göre, toplum «reâyâ» ve «berâyâ» yani köylü ve kentli halktır. Devlet ise efendi veya babadır. Bulunduğu yere Tanrı tarafından getirilip k o n m u ş t u r . Bu inanca göre, v

(*) Doğu ü l k e l e r i n i n b i r haylisinde, dinastiler ve d a y a n d ı k ­ ları organlar d ı ş a r ı d a n gelmedir. E n t i p i k ö r n e k l e r i Hindistan'­ daki Moğul ö n c e s i ve M o ğ u l d ö n e m i devletleri, S e l ç u k devleti, M ı s ı r ' d a k i T ü r k , K ü r i , Ç e r k e ş dinastileri. B u n l a r ı n b a z ı l a r ı n ı n h ü k ü m d a r l a r ı n ı n T ü r k soyundan o l d u ğ u n a bakarak, t o p l u m l a r ı ­ nın « r e â y â n s ı m n da T ü r k o l d u ğ u n u sanmak safdillik olur. B i r k ı s m ı kısa s ü r e i ç i n d e T ü r k l ü ğ ü n ü u n u t u r d u ; ç ü n k ü b u sistem­ lerde h ü k ü m d a r ı n m i l l i y e t i ö n e m l i b i r mesele d e ğ i l d i r .

56


toplumla devlet arasında doldurulmaz bir u ç u r u m ola­ caktır. Bu i k i varlığı İslâm ve Osmanlı yazarları çok defa ve açıkça «sürü» ile «çoban» a benzetirlerdi. İsterseniz at­ la binicisine benzetelim biz. Hiç sürü ile çoban, atla bi­ nici bir olabilir mi? Bunun içindir k i X V I . yüzyıl Osman­ lı efendisine siz demokraside halkla devletin eşitliğinden veya birinin ötekine dayalı oluşundan söz ederseniz size güler de güler. «Olmaz. Eğer öyle olursa o toplum hayır etmez, o düzene ihtilâl târi olur, devlet yaşayamaz» der. Bir toplum daima bir çobana ihtiyacı olan bir sürüdür. Sürüdeki koyunlar sınıf sınıf; k i m i meler, k i m i otlar, ki­ mi süt verir, k i m i çiftleşir, kimi yavrular. Bunlar onla­ rın işi. Fakat çobanın işi onları gütmek, onlara i y i bak­ maktır. Yazarlar padişahlara hep bunu öğütlerlerdi.

Soru 27 : Osmanlı devleti örgütleri toplumdan nasıl kopardı? Şu halde devletin hizmetlerinde kullanılacak kişile­ r i ( k i â m m e işi yapmıyorlar, h ü k ü m d a r a hizmet işini ya­ pıyorlar; h ü k ü m d a r ı n yanaşmaları, uşaklarıdırlar) toplu­ mun kendi işlerine göre ayrıldığı sınıflardan koparıp al­ mak, bu yetmezse toplumun dışından sağlamak, toplum­ da yaptıkları işlerden t ü m b a ş k a olan bir işe yani toplu­ mu gütme işinde hizmete koymak için yetiştirmek en önemli sorunlar olur. Osmanlı rejiminde, devlet katı organları ile toplu­ mun sınıfları birbirinden ayrı tutulacaktır. Bunlar birbi­ rine girmeye, birbirine karışmaya başladı m ı sonuç, dü­ zene «ihtilâl târi» olmasıdır. Gerçekten de öyle oldu. Os­ manlı sisteminin kendi içindeki ve kendi prensibine zıt sonuç yaratan ikinci çelişiklik budur. Çünkü bu devlet, 57


kendi benzerlerinde olduğu gibi, devlet ile toplumsal sı­ nıfları ayırma prensibine göre yürüdükçe, bu kitabın ikin­ ci cildinde göreceğimiz gibi, öyle sonuçlar meydana gel­ di k i bunlar ayrılma yerine birbirine girmeye başladı. Marx'ın dediği gibi «her sistem kendi kuyusunu kendisi kazar». Burada da öyle oldu. Som 28 : Devletin altındaki toplumun ekonomik sı­ nıflara nelerdi? Namık Kemal'den beri eski Osmanlı sistemini romantikleştirenler «bu sistemde sınıf ayırımı ve çatışması yoktu, çünkü devletin adaleti toplumu düzenler, buna imkân bırakmazdı» derler. Bugün buna «kerim devlet» diyenler bile oldu. Her sistem kendi zıddı ile karşı karşıyadır; eğer öy­ le ise bu görüş durumun ancak bir yanını yansıtır, tamını yansıtmaz. Gerçekte Osmanlı sisteminde devlet adaleti ve düzenlemesi vardı ama, bu hiç b i r zaman top­ lumu sınıfsız imtiyazsız b i r b i r l i k haline getirme amacı­ nı gütmez, bunun tersini güder. Bu devlet sisteminin toplum anlayışında toplum tek, b ü t ü n bir parça değil. Bölük bölük, tabaka tabaka. Son­ ra bunlar birbirine eşit de değiller. Her birinin ayrı yeri ve adı var. Üstelik her b i r i n i n içindeki kişilerin o bölük veya tabakada çakılı kalmaları da gerekli. Demek k i toplum bölüklü ve tabakalı ve statiktir. Anlattığımız çeşitten bir devlet düzeni, ancak böyle ko­ yun sürüsüne benzetilen statik bir toplumun ü s t ü n d e du­ rabilir. Sürekli değişme eğiliminde bulunan bir toplumun ü s t ü n d e böyle b i r devlet düzeni duramaz. Tepe taklak yuvarlanır. Onun için Osmanlı idarecileri ve yazarları hep «düzen» (nizam) dan söz ederler. Onun zıddı, devletin yok olması demektir.


Az önce «tabaka» dedik, doğrusu «sınıf» demek ola­ caktı. Gerçekte de bunlar «sınıf»; ama tepedeki devlet on­ ları «sınıf» olmaktan yoksunlaştırır. Toplum bölümleri ve tabakaları ekonomik yarışmaya ve çatışmaya girebil­ diklerinde «sınıf» olurlar. Halbuki Osmanlı düzeninde «devletliler» bunu önlemeye çalışırlar. Bunların her biri­ ni vücudumuzda ayrı görevler yapan organlara benzetir­ lerdi. Her bir organ ancak b ü t ü n v ü c u d u n yaşaması ve sağlığı için ayrı işler yapar denirdi. B u g ü n bile hâlâ bu kafada olanlarımız yok mu?

Soru 29 : «Memalik-i mahrusa» ne demektir? Bu organlaştırılmış sınıfların en önemlisi ve çoğun­ luğu çiftçi sınıfıdır. Hem o zamanın ekonomisi açısından, hem de devlete en lüzumlu işi yaptıklarından ve en lü­ zumlu verimi verdiklerinden. Osmanlı ekonomisi köylü sınıfı ve toprak ekinciliği üzerine otururdu. Ekilebilir topraklar devletin zapt ve himayesi altında sayılırdı. «Mülk»ün, yani toprak üzerine gücün en ü s t ü n efendisi devletti. Bundan ö t ü r ü Osmanlı devleti kendini en çok «Me­ malik-i Mahrusa» terimi ile tanımlardı. B u terimin ger­ çek anlamı sonradan unutularak «Memalik-i Mahrusa-i şahane» biçiminde ta Meşrutiyet dönemine kadar Os­ manlı i m p a r a t o r l u ğ u n u n a d l a r ı n d a n b i r i olarak kullanı­ lırdı. «Memalik-i Mahrusa», devletin h ü k m ü altındaki t a r ı m a elverişli bölgeleridir. Osmanlı M ü l k ü n ü n yani dev­ letinin temeli, «Memalik-i Mahrusa», yani devlet koru­ ması ve kontrolü altındaki topraklardır. B u kitabın ikin­ ci cildinde göreceğimiz gibi, önemli ticaret merkezi olan ve devlet için büyük gelir kaynakları olan şehirlere de «mahrusa» şehirleri denirdi. Buralarda ticaret ve zenaat, 59


devletin tekeli altındadır. Devlet bu hakkını kendi adına gelirleri toplayan kişilere «tefviz» eder, yani onlara yet­ kisinin bir parçasını, bir karşılığı olmak şartıyla, bağış­ lardı.

Soru 30 : «Mülk» ve «Mülkiyet» ne demektir? Köylü nüfusun, Osmanlıların (yani devlet katındaki kişilerin) reâyâ ( s ü r ü ) dediği halkın işi tabiatten yiye­ cek maddeleri yetiştirmek, hem kendilerini, hem şehirli nüfusu, hem de devletlileri beslemek, bir de devletin önemli bir asker kolunun masraflarını ödemektir. Bu ödemeye vergi diyoruz. Bu, köylünün ödemekle mükellef olduğu toprak kirasıdır. Köylü neden kira öder? Çünkü toprak veya memleket veya «arazi-i memleket» devletin «mülk» üdür, köylünün mülkü sayılmaz; ama h u k u k ç u n u n «müstecir» saydığı köylü, kirayı ödedikçe sürdüğü toprağın kendi toprağı olduğunu sanır ve bu sanı ona yeterdi. Zaten köylünün dili olan Türk dilinde «mülkiyet» sözcüğü de yoktur. Tarih-yazar Mustafa Pa­ şa bile, yukarıya aldığımız sözlerinde, timarlardaki top­ rakların «sahip»leri olduğunu, bu sözcüğün «mâlik» an­ lamına gelmeyeceğini bildiği halde kullanıyor. Bugün «mülk» dediğimiz zaman «mülkiyet hakkı» dediğimiz hakkın gereği olan b i r maliklik veya sahiplik anlarız. Halbuki Osmanlı sisteminde «mülk» devletin sa­ hibi olduğu şey demektir ve bu bir güçtür; gücün toprak üstündeki görüntüsüdür. Osmanlı sisteminde «mülk» dev­ letin elinde olan güçtür. Arapçadan gelen bu sözcüğün batı dillerindeki karşılığı «dominium»dur. Halbuki Fransızcayı alırsak mülkiyet konusu olan mülke «propriete» denir. Bizim b u g ü n k ü «mülk» sözcüğümüz bu sonuncu anlama gelir. Osrnanlı düzeninde ise «mülk» ve «devlet» 60


aynı şeylerdir. Devletin temeli mülktür, yani topraklar üzerine egemenlik ve «dominium»dur ( * ) . Köylü «bu tarla benim malımdır» der, «benim mülkümdür» demez. «Mal» ise Osmanlı dilinde «emtia» de­ mek değil, gelir getiren bir a r a ç veya kaynak demektir. Köylü için önemli olan şey toprağı kendi mülkü sayma­ sı değil, kendi malı olması, yani toprak üzerine egemen­ lik değil, toprağı ekip biçmek, kullanmak, onu geçim sağlama aracı olarak kullanabilmektir. Bugün biz buna «tasarruf» yani kullanma hakkı di­ yoruz; bu da bugünkü hukukta bir mülkiyettir. Alınır, satılır, mirasla geçer, feragat edilebilir. Toprak üzerinde­ k i devlet mülkiyeti ise (yani Osmanlı tâbiri ile mülk ise) alınmaz, satılmaz, feragat edilmez, mirasla da geçmez. Si­ yasal otorite olduğu sürece o hak vardır ve onunla durur. O hak olmadı mı, siyasal otorite de yok olur, ya da siya­ sal otorite yok oldu mu o hak da yok olur. Mülk olan toprak üzerine başkası egemenlik iddiasına kalkınca, o zaman «Ağalık» başlar; «Derebeylik» biçimine de dönüşe­ bilir. Bu yöndeki gelişmeyi ikinci ciltte göreceğiz. Osman­ lı düzeninin temelinin çürümesi bununla başlar. Bugünkü devletler egemenliklerini bu çeşit bir hakka dayandırmıyorlar. Onlarda toprak mata'dır, her mülkiyet objesi gibi bir nesnedir. Özel kişilere ait bir haktır. Os­ manlı sisteminde ise devletin reayası olmayanların yani yabancıların toprak üstünde, yani devletin m ü l k ü üzerin­ de, mülkiyeti veya tasarruf hakkı olamazdı. Bu, devletin toprak üzerindeki «rakabe» sine yani b o y u n d u r u ğ u n a ay­ kırı sayılırdı. Bundan ötürü, bu düşünün sürmesi sayesinde yaban(*) «Adalet m ü l k ü n t e m e l i d i r » s ö z ü n ü T ü r k ç e y i ç o k i y i bil­ diği s a n ı l a n b a z ı a y d ı n y a z a r l a r ı m ı z 27 M a y ı s d e v r i m i sıraların­ da « a d a l e t i n temeli m ü l k i y e t t i r » ş e k l i n d e a n l a m ı ş l a r .

61


cılar yani reâyâ olmayanlar Osmanlı devleti toprakların­ da toprak sahibi olamamışlardır. Tanzimat döneminde Avrupa diplomatları «toprak özel kişi mülkiyeti konusu olmalıdır, sizde böyle olmadığından geri kaldınız» diye­ rek bu hakkı elde etmeye çalışıyorlardı. Bu hakkı elde etmiş olsalardı Türkiye Cezayir'e ya da Hindistan'a dö­ necekti. Yine aynı düşünce iledir k i 1858 de Arazi Ka­ nunu yapıldığı zaman, eski Osmanlı toprak mülkiyeti dü­ şünüşünden vaz geçilememiştir. Türkçede «mülkiyet» karşılığı sözcük yok. Buna kar­ şılık «elinde olmak» var. «Malik olmak», «sahip olmak» Arapça sözcüklerden yapılmadır. Özel mülkiyet kavramı bize Türkçeden değil, Arapçadan yani İslâm hukukundan gelmiştir. Özel mülkiyet müessesesini biz Arapça bir sözcüğün yardımı ile kendimizi zorlayarak söyleyebiliyoruz. Roma hukukunda olduğu gibi, İslâm hukukuna yani Fıkh'a göre de özel mülkiyet var. Osmanlılar da İslâm hu­ kukunu kabul ettikleri gibi bunu da kabul ettiler, ama yalnız şehir toprakları için. Osmanlılar İslâm hukukunu özel hukuk olarak kabul ettikleri halde bunu t a r ı m top­ raklarına genişletmediler. Tarım topraklarını devlet hu­ kukunun konusu saydılar.

Soru 31 : Köylü (reâyâ) sınıfının durumu ne idi? B u rejimde toprağı işleyen köylünün durumu ne idi? Köylünün hakkı, devletin «rakabe»si altında olan toprağı kullanma (tasarruf etme) hakkıdır. Bu hak mi­ rasla geçen, daimî olan b i r haktır. Ama mutlak anlamda bir özel mülkiyet h a k k ı değildir; çünkü bu anlamdaki haktan birçok eksiklikleri var; hele siyasal güç sağlama niteliğinden t ü m iğdişleştirilmiş olan bir haktır. 62


İşte bu hak k a r ş ı h ğ m d a d ı r k i köylü devlete toprak kirası borçlu. Üretiminin artı-değer denen parçasının karşılığım devlete vermeye mecburdur. B u toprak kirası kö}'lünün ödediği vergilerin en önemlisini teşkil eder. Devlet bunu, köylüyü k o r u m a s ı karşılığı gerekçesiyle alır, daha doğrusu kendisi borçlu a d a m ı n a kendi adamına, yani sipahiye maaş ödeme yerine bunu verdirir ve teme­ lini m ü s l ü m a n s a şer'i öşür, değilse şer'i cizye ve b i r de örfî vergiler teşkil eder. «Maaş» sözcüğü sonradan bugün­ kü anlamını almıştır. Osmanlı sisteminde maaş, bir gö­ revliye geçim sağlama demektir. Görevliye para ile yapı­ lan ödemeye «maaş» değil «ulufe» denir. Reâyâ daimî olarak reâyâ olarak kalacaktır. Osman­ lı yazarları bunu, «reâyâ oğlu reâ3^âdır» sözüyle belirtir­ lerdi. Artı-değerine malik olup onu yeniden yatırıma ko­ yarak üretimini genişletemeyecek, para ekonomisi yolu ile kapitalist üretim şekline giremeyecektir. Böyle b i r üre­ t i m şekli ilişkileri için gerekli şart olan toprak mülkiyeti yoktur. Sözün ikinci anlamı şudur: Tarım geleneksel usulle­ re göre devam edecek, teknolojik devrimsel değişmeler olmayacaktır. Yer değiştirme, toprağını bırakıp gitme ol­ mayacaktır. Köylü öyle mukannen b i r şekilde çalışacak­ tır k i , devlete, yani onun temsilcisine mukannen olarak umulan vergiyi verecektir. Devlet, tahmin veya takdir üs­ tüne dayanan gelirinin gerçekleşeceği faraziyesine göre ordusunu ve maliyesini düzenleyecektir. B u umma, tak­ dir veya tahmin işini altüst edip değersizleştiren olayla­ rın etkilerini ikinci ciltte göreceğiz. Soru 32 : «Timar» nedir? Peki, devlet, vergileri nasıl biçer ve toplar? Her bölgenin topraklarını devlet kendisine sağlayaca63


ğmı tahmin ettiği vergi gelirine göre birimlere ayırır. Bunlara «dirlik», yani geçinme kaynağı denir. Devlet, üc­ ret veya maaş ödemek istemediği kendi unsurlarına bu malî kaynakları tahsis eder. Ülkede dolaşan nakit hac­ minin dar olduğu her yerde böyle olur. İkinci ciltte göre­ ceğimiz gibi, Amerika k ı t a s ı n ı n bulunuşuna kadar, Av­ rupa'da, belki bütün dünyada ticareti sınırlı tutan bir gümüş para darlığı vardı. Bu usule bakarak, yalnız Osmanlı devletinin despo­ tizm döneminde paraca sıkıntıda olduğu sanılmas��n. Av­ rupa daha da sıkıntıda i d i . Osmanlılar ise X V I . yüzyıl sonlarına kadar m e m u r l a r ı n a , askerlerinin önemli bir kısmına bol maaş verebilecek durumda idiler. H ü k ü m d a r ı n görevlileri içinde t a r ı m ve tarımla ilgi­ li askerî işler görecek olanlarına «Sipahi» denir ve dir­ liklerine de «Timar» denirdi. İşte köylünün tâbi olduğu rejim bu timar idaresidir. (Maaş yerine bir gelir kayna­ ğı verme yolu ile kurulan dirliklerin başka çeşitleri de vardı k i bunlara «ocaklık», «arpalık» gibi adlar veri­ lirdi.) Bu tarımsal dirlikler devletin toprak zaptı için ya­ pılan savaşlarında yararlık gösterenlere «kısmet edilir» d i , yani bölünürdü, dağıtılırdı. Demek k i timar dirlikleri sahipliği bir nevi cenkçiler korporasyonudur. Onlara dev­ letin «mülk» ü n d e bir pay veriliyor, k i bu da bu «mülk» ün bir parçasından gelir alma hakkıdır. Bu savaşlara ka­ tılanlar, sonunda b i r timar sahipliği kazanma özlemi içinde vuruşurlar, mükâfatım görürlerdi.

Soru 33 : Timar beyleri kimlerdi? Timar beyleri, başlangıçta Osmanlı gaza ortaklığının üyeleri, Osmanlı beylerinin en yakın arkadaşları idiler.


Fakat, sonrakiler ilk dirlik sahibi olan sipahilerin hane­ dan veya ocaklarından yetişen kuşaklar m ı idi? Burası aydınlık değil. Osmanlı kaynaklarında olduğu gibi bugünkü tarih­ çilerin yazılarında da dirlik verilen sipahilerin hangi top­ lumsal kökenden gelen kişiler olduğu açıkça bildirilmiyor. Eğer, denildiği gibi hiç değilse Balkanlarda bunlar gulâmlardan yani saraya köle olarak alınan oğlanların­ dan, kapıkullarmdan ve sürgünlerden gelme kişiler idiyseler, daha klâsik Osmanlı döneminde bile timarh sipahinin toplumsal kökü iyice koparılmış bulunuyordu demektir ve timarlı ile kapıkulu arasındaki ayırım san­ dığımız kadar t ü m bir ayırım değildir. İkinci ciltte göre­ ceğimiz gibi kapıkulunun timarlıyı, daha sonra kölenin kapıkulunu arka plâna atabilmesini sağlayan çatlak tâ baştan vardı. İhtimal k i bir süre i l k dirlik sahibi olanların sülâle veya hanedanları devam etti, fakat Fatih zamanına kadar azala azala, h a t t â belki de despotizm sistemi üstün gel­ dikçe, bir soylular sınıfı yaratmaları eğilimi karşısında bunlara fazla yüz verilmemiş, kökleri kazınmıştır. Bun­ lar, çoğalıp bir nevi Osmanlı kral hanedanının tabii olan Sipahizade hanedanları olarak devam edemezlerdi. Onun için, bunlar zamanla kuvvetlenemediler. Kuv­ vetlenmelerine karşılık olarak devletin mukabil gücü olan ve az sonra sözünü edeceğimiz «kapıkulları» vardı. De­ mek k i timarlı sipahiler feodal bir aristokrasi diyebile­ ceğimiz bir sınıftan gelmedikleri gibi, kendileri de bilinç­ l i ve örgütlü bir sınıf teşkil etmiyorlardı. B i r sınıf daya­ nışmaları yoktu, h a t t â zamanla içlerine sınıf dayanışma­ sına aykırı çıkar çatışmaları da girmiştir. (Soru 13'te ve­ rilen bilgilerle karşılaştırınız) Demek k i ta başlangıçtan sipahioğulları ile kapıkul­ ları arasında ( k i ikisi de smıf olma olanaklarından yok65


sundular) önemli bir çatışma veya gerginlik olacaktı. Hü­ k ü m d a r zorda kalınca kâh berikine kâh ötekine dayana­ caktı. Bunun sonuçlarını ikinci ciltte göreceğiz. Soru 34 : Timar beyi feodal senyör müdür? Dirlik alan savaşçı, sulh zamanında «kısmeti» olan timar biriminin başında durur; orada çiftçinin devlete borçlu olduğu vergiyi alırdı. Bunlar, batı Avrupa'da ol­ duğu gibi, büyük toprak sahibi ve işletmecisi feodal bey­ ler olamamışlardır. Batıda «feudum» denen toprak birimlerinin başında­ ki kişiler birer senyör ve toprakların b ü y ü k bir kısmının sahibi idiler. Feodalizmin yüksek döneminde t a r ı m üre­ ticisi yani işletme sahibi çiftçi oldular. İşletmeleri ma­ nor veya «manoir» veya «demesne» denen mülklerinde serf emeği ile işletilirdi. Bunlar kendi «domain»lerinde ufak bir h ü k ü m d a r gibi idiler. Durum ve nüfuzları bura­ lara h ü k ü m d a r tarafından nasbedilmiş olmaktan ileri gelmezdi. Yalnız, beyliklerinin gücü orantısında ve b i r siyasal hiyerarşi içinde kademe kademe daha yukarı güç­ teki senyörlere bağlı idiler. Feodal sistemde senyörlerle h ü k ü m d a r arasındaki ilişki, Osmanlılardaki gibi tek yanlı değil, i k i yanlıdır. Si­ pahi ile padişah arasındaki ilişkiden farklıdır. Bu ilişki, bir feodal mukaveleye dayanır. Senyörün, kral tarafın­ dan tanınmış, töreli bir eylemle hukuklaştırılmış hakları ve siyasal yetkileri vardır. Sipahinin mülkiyet hakkı ek­ sik, iğdiş edilmiş bir hak olduğu gibi siyasal gücü de kısırlaştırılmıştır. Osmanlı rejiminde sipahi, m ü l k ü n sahibi olan hü­ k ü m d a r ı n ufacık b i r ortağıdır, ama bu, «mülkten gelir alma» işindeki bir ortaklıktır. «Sürüye ne kadar i y i ba­ karsan o kadar i y i ü r ü n alırsın» düşüncesine göre o da 66


köylüye i y i bakacak, bol vergi y a r a t m a s ı için. Belki de «timar» sözcüğü bunu dile getiriyor. Os­ manlılardan önce Bizanslıların da buna benzer bir kuralı vardı. Orada «timar» sözcüğüne karşılık olan birime «pronoia» denirdi k i anlamı «timar» anlamının yani «iyi bak­ mak, timar etmek» anlamının aynıdır. Fakat bu bakım işi, çiftçinin ü r e t i m işi ile ilgili ola­ rak yapılan b i r b a k ı m değil. Timarlı bey ü r e t i m tekno­ lojisi ile de ilgili değildir. Halbuki feodal bey, bunun tersine, hem ü r e t i m işi ile hem ü r e t i m araçları teknolo­ jisi ile doğrudan doğruya ilgili bir a d a m d ı r . Feodal bey ekonomik b i r sürecin içinde, timarlı bey ise devletsel ve fiskal bir sürecin içinde yeri olan kişilerdir. Timarlar, b i r sülâle içinde süregelen k u ş a k l a r d a n ye­ tişme kişilere verilmeyip, toplumsal kökenleri karışık kişilere verildiği için sipahi beyleri arasında bir sınıf be­ raberliği veya bilinci de yoktu. Böyle bir bilinci yaşa­ tan, besleyen bir feodal gelenek Osmanlı sisteminde ken­ dini besleyecek bir ortam bulamamıştır. Bugün bazı k i ­ şilerin kendilerinde feodal bir köken vehmetmesi, son­ radan Avrupa feodalitesine imrenme etkisi altında doğ­ m u ş bir Donkişot hayalciliğidir. Böyle bir sanının diğer bir yanılgısı da Osmanlı sis­ teminin bozuluşunun, çöküşünün yaratığı olan, Osmanlı sistemindeki iç çelişkilerden en önemlisinin kendi tersine oluşması sonucu olan derebeyliği, feodalizmle karıştırma­ dan doğmuştur. İkinci ciltte göreceğimiz gibi, derebeylik, timar sisteminin antitezidir ve feodalizm demek değildir. Soru 35 : Köylü özgür müdür? Osmanlı rejiminde köylünün timar beyine karşı ne gibi sorumlulukları vardı? Köylü, Batı feodalizminin yük­ sek döneminde olduğu gibi esas olarak serf değildir. Köy67


îü burada «serbest» kcrylüdür veya bağımsız, kul olma­ yan köylüdür. «Hür köylü» demedim, çünkü hürriyet di­ ye bir şey yok zaten. Serbest, bağımsız yani serfin ve kulun zıddıdır. Mirasla geçen «toprağı kullanma» hakkı­ nın karşılığı olarak toprağa bağlı olma şartı ile serbesttir. Bu sistemde borçluluklar hep tek yanlı, karşılıklı değil. Ancak siyasal anlamda tam hürriyeti yok, haklan da yoktur. Örneğin kendi isteğiyle yer değiştiremez, kendi is­ teğiyle çiftçilikten vaz geçemez, kendi isteğiyle t a r ı m usu­ lünü değiştiremez, kendi isteğiyle işlediği toprağı sata­ maz. Fakat bunların dışında örf veya şeriat veya kanun­ la timar beyine karşı, vergi dışında, hizmet vesaire yolu ile bir tabiiyeti, bağımlılığı yoktur. Timar sisteminin bo­ zuluşu ile gelişen ağalık, onun daha ileri giden biçimi olan derebeylikte köylünün serfleştirildiği görülürse de Osmanlı sisteminde bunun yeri ve tanmmışlığı yoktur. Soru 36 : Timar Beyinin sorumlulukları nelerdir? Timar beyinin devlete karşı yükümlülükleri nedir? Sipahinin bulunduğu yer devlet için küçücük bir süvari askeri yetiştirme b a k ı m ı n d a n ideal bir yerdir. Hayvan ve özellikle at yetiştirme böyle bir devlet için önemli bil­ iştir. Sonra askerlerin yiyeceğini, giyeceğini, silâhlannı sağlamak da lâzım. Onları askerce eğitmek de gerekli. Binicilik, atıcılık, cesaret, atılganlık gerek. Devlet, «Savaş var, toplanın» dedi m i beyler ve sü­ varileri toplantı yerine bulundukları yerden koşacaklar, koşarlardı. Sipahi beylerinin beyi olan vezirin bayrak dik­ tiği karargâhta toplanırlar, sayılarının onda b i r i gidenle­ rin t imarlarına bakmak için geride kalırlardı. Bu usul sayesinde devlet en önemli asker gücüne maaş vermek, yiyecek sağlamak, savaş âleti hazırlamak masraflarından kurtuluyordu. Devlet, bunlann savaşçılı68


ğı sayesinde yeniden toprak zapteder, böylece hazinesine gelir, gazilerine toprak sağlardı. Şu halde timar sisteminin kuruluşunun memleket zaptetme için savaşlar yapılması ile ve bir de para darlı­ ğı ile ilgili olduğunu görürüz. Bunun durduğu veya sa­ vaşların zaferle sonuçlanmadığı ve toprak kazanamadı­ ğı zamanlarda ve paranın bollaştığı zamanlarda ise bu usulün artık lüzumsuzluğunun anlaşılması gerekmez mi? Ve o zamandan itibaren b u n l a r ı n orijinaldekinden fark­ lı bir konfonksiyonları olması gerekmiyecek mi? Timar sisteminin bozuluşunda bu koşulların rolünü ileride gö­ receğiz. Osmanlı ekonomisinin çöküşünün en önemli ya­ nının nedenlerini o zaman daha iyi anlamış olacağız. Timar sisteminin amacı, devlete malî ve askerî güç sağlamaktı! Bu güçle topraklar zaptedecek, yeni malî kaynaklar edinecekti. Osmanlı sisteminde karşılaştığımız iç çelişkilerden bir tanesi de işte b u r a d a d ı r . Timar siste­ mi ile savaşlar birbirine zıt sonuçlar yaratacak nitelikte­ dir. Savaşlar genişledikçe timarlar bozuldu, çünkü sa­ vaşlar timara hak edenler sayısında büyük artmalar mey­ dana getirdi. İleride göreceğimiz gibi, bu ü r e t i m fazlalı­ ğı timar sahiplerinin işe yaramaz finans ve militarizm aracı olmalarına yol açmıştır. Ateşli silâhların ilerleyişi, sipahiliğin değerini düşürdü. Zamanla timar beyleri, kul­ ların kulları haline gelmeye başladılar. H ü k ü m d a r l a r des­ teklerinden birini kaybedince önce kulların eline düştü­ ler, sonra eşkiya ve âsilerle, en sonunda da derebeylerle karşılaştılar. Soru 37 : Osmanlıların topraklı ordusu nereden sağlanıyordu? Toprak tasarrufu sistemini gözden geçirirken ve top­ umun ilk ve en önemli sınıfı olan köylü sınıfının duru69


munu incelerken, toplumun tepesinde oturan siyasal güç tabakasının ö r g ü t ü n ü n önemli b i r parçasını görmüş olu­ yoruz. Aslında Osmanlı askerî gücünün asıl önemli teme­ li bu askerî güçtü. Osmanlıların i l k hızlı gelişmeleri ve fetihleri büyük hareketlilik, hız ve manevra kabiliyeti olan hafif zırhlı süvari kuvvetleri sayesinde oldu. B u iş­ te at ve sığır son derecede önemlidir. Bugün nasıl tanksız, uçaksız savaş yapılamazsa o zaman da atsız ve sığırsız savaş olamazdı. Bunları sağlamanın en m ü n a s i p yeri de t a r ı m bölgeleridir. Bundan ötürü Osmanlıların yükselme devrinde Ana­ dolu ve Rumeli'de hayvancılık, sığır, koyun, at yetiştir­ me ilerledi. Osmanlıların devlet örgüt ve usullerinde, da­ ha sonra göreceğimiz değişikliklere paralel olarak, sa­ vaş usullerinde de değişiklikler olduğu zaman (bunların bir tanesi hafif zırhlı süvari yerine kale yıkıcı ağır mu­ hasara topları kullanmadır) atçılık da gerilemeye başladı, Osmanlı çöküşü ile beraber at tarımcılığı da çöktü. Osmanlı siyasal gücünü kuran Türkler, i l k zaman­ larda, Bizans i m p a r a t o r l u ğ u n u n (feodalleşmiş olan ve köylüsü feodal beylerle kilise tarafından sömürülen) ül­ kelerine çattıkları zaman b u yerlerin köylüleri tarafından direnmesiz karşılandılar. Kurtarılışlarının karşılığında cizye vererek tam olmamakla beraber hürriyetlerine ka­ vuştular. Pek muhtemel olarak, bazı feodal ağalar da açık göz davranarak müslümanlığı kabul edip timar bey­ likleri elde etmek suretiyle mevkilerini muhafaza ettiler. Osmanlı kaynaklarında dirlik sahibi sipahilerin, Ba­ tıda manoir sahibi lordlar veya senyörler gibi çiftçi ol­ duğunu gösteren b i r alâmet yoktur. Çünkü bunlar da toprak tasarrufuna sahip olamazlardı. B i r sipahinin ken­ dine veya oğluna gizli yoldan toprak vermesi kanuna ay­ kırı, ve timarın elinden alınmasına sebep olurdu. Fakat sonraları bu timar beyleri yavaş yavaş ellerine 70


toprak geçirmeye başlamayacaklar mı? Timar verme ve timarlıları kontrol etme usullerinin değişmesi veya bo­ zulması ile ('") bu iş hızlanmayacak mı? Toprağı eline geçirenler timar sahiplerini ortadan kaldırmayacaklar mı? Bunları ileride göreceğiz. Acele etmeyelim de top­ lumun öteki sınıflarını görelim.

Soru 38 : Timarlı beyler bir feodal sınıf teşkil edi­ yorlar mı idi? Bu sorunun cevabı şimdiden verilmiş bulunuyor sa­ nırım. Timarlı beyler, ne kökenleri, ne de bileşimleri açı­ sından eş-kaynaklı (homogene) bir kategori değillerdi. Bunlar dağınık bir halde bulunurlar, ancak cenk işinde birleşik bir b i r l i k geliştirirlerdi. Padişahın, önlerine atacağı dirliği kapmada da ara­ larında oldukça bir yarışma vardı. Sonraları, sistem bo­ zulduğunda, bu yarışma bir kapışma haline bile geldi. Os­ manlı düzeninde, ileride göreceğimiz, devlet katındaki kategorilerin genel eğilimi bir ocak olma eğilimi olduğu halde (örneğin yeniçerilik ve ulemalıkta olduğu gibi) Sipahizade ocakları sürekli ve gelenekli korporasyonlar ola­ mamışlardır. B i r sipahi fütüvveti, yani «chevalier» ahlâkiyatı da duyulmuş bir şey değildir. Yüksek sipahi ahlâkiyatı, yalnız Namık Kemal'in hayalinde yaşadı.

(*) G e r ç e k t e nedensel b a ğ l a n t ı tersinedir. Yani usuller bo­ z u l d u ğ u n d a n sistem b o z u l m u ş değil, sistem b o z u l d u ğ u n d a n usul­

ler değişmiştir. 71


I I I . BÖLÜM

Som 39 : «Sınıf» ve «esnaf» ne demektir? Köylünün yanında hem ekonomi hem devlet geliri, hem de askerî güç b a k ı m ı n d a n ikinci derecede önemli sı­ nıf, «esnaf smıfı»dır. B u son t ı r n a k içindeki i k i sözcü­ ğün yan yana oluşu biraz tuhaf. Çünkü birincisi, ikinci­ sinin sadece çoğulu. Biz bugün «sınıf» sözcüğünü Avrupa dillerindeki «class» karşılığı olarak kullanıyoruz. Genel olarak bu sözcük, hem Arapçada hem Türkçede b u anlama gelir. Ama Osmanlılarda bu sözcüğün b i r de teknik anlamı var­ dı. Bu anlamda «sınıf», «class» demek değil, lonca de­ mektir. «Esnaf» bölük bölük ayrılmış zenaatçılar demek­ tir. Lonca sözcüğü sonradan çıkma. İtalyanca loggia'dan geliyor k i Osmanlılarda bunun karşılığı «oda» dır, Yeni­ çeri odaları sözünde olduğu gibi. Pek muhtemel olarak X V I I I . yüzyılda m ü s l ü m a n olan zenaatçılarla m ü s l ü m a n olmayan zenaatçılar toplanma yerlerini ayırınca bu ikin­ ciler odalarına İtalyanca'dan alınma b i r sözcükle «lonca» demeye başladılar. Yani başlangıçta «lonca» b u g ü n k ü an­ lamında lonca değil, lonca üyelerinin odası demekti. (Sinemalardaki bölmelere loca diyoruz.) Bugün «sınıf», «esnaf zümresi» anlamında değil, top­ lumda b i r sınıf (class) anlamına kullanılıyor. Osmanlı­ lar için «esnaf sınıfı» demek b u g ü n «Lise mektebi» de72


mek gibi bir şey. Fakat biz sınıf sınıf yani bölük bölük ayrılmış olan zenaatçıların topuna birden «esnaf sınıfı» diyebiliriz. (*)

Soru 40 : Zanaat sınıfının durumu ne idi? Tarım sınıfının yanında zanaat sınıfı da elbette çok önemli. Onsuz bir devlet —hem de savaş ve fetihle ilgili bir devlet— zor iş görür, tutunur. O zaman toplumun b ü t ü n endüstrisi zanaat endüst­ risi idi. Yani şimdiki gibi fabrikalar falan yok. İşlerin çoğu el ve kafa işi. «Makine» denebilecek şey çok az. Osmanlı devlet ve toplumu gibi sistemlerde bunların en önemlileri dokuma, deri, maden, silâh, mücevherat gi­ bi şeylerle ilgili zanaatlardır. Esnafın yani zanaatkârlık endüstrisinin devletin ve kentlerin hayatı için çok önem­ li olduğunu söylemiştim. Eskiden zanaatların geleneksel «pirler» i olduğuna inanılırdı. T a r ı m işinin pirinin hazre­ ti Âdem, yani insanlığın i l k babası sayılan kişi oluşu ta­ rımın ne kadar önemli olduğunu gösterir. Ama devlet için gerekli sipahi timarda atını, askerini hazırlar dedikse de kolayca tahmin edersiniz k i sipahi t ü m tarımın m a h s u l ü değildir. Ona özengi, eğer takımı, kılıç, kalkan, ok, yay, tolga, zırh gerek. Nereden bula( ' ) B ö y l e a n l a m ı zamanla d e ğ i ş m i ş , h e m de esnafla i l g i l i b i r i k i s ö z c ü k daha v a r d ı r k i b u r a d a k i d e ğ i ş m e lonca e n d ü s t r i ­ sinin ç ö k ü ş ü n ü n ifadesidir. Ö r n e ğ i n b u g ü n « k e r h a n e » s ö z c ü ğ ü vaktiyle iş yeri, a t ö l y e demekti. B u g ü n k ü kerhanelerde ç a l ı ş a n k a d ı n l a r a da « s e r m a y e » denir k i bu sözcük, a s l ı n d a e k o n o m i k b i r sözcük, yani kapital demektir. «Herif» de a s l ı n d a usta, kali­ fiye z e n a a t ç ı demekti. B u g ü n k ü a n l a m ı ise i t i b a r l ı b i r a n l a m değil. Demek k i esnaf ve z e n a a t ı n d ü ş k ü n l ü ğ ü ile b i r l i k t e onun­ la i l g i l i s ö z c ü k l e r de d ü ş k ü n l e ş i y o r .

73


cak bunları? Zanaatkarlardan değil mi? Demek k i o da endüstriye m u h t a ç . Endüstrilerin genel p i r i de İdris Aleyhisselâm; eskilerin inancına göre insanlığın ikinci baba­ sı imiş. Soru 41 : «Esnaf» sınıfının «reaya» sınıfından fark­ ları nelerdir? Fakat zanaatçılar köylü gibi sürü değil. Ekonomileri daha yüksek, daha geniş bir iş bölümüne bağlıdır. Daha yüksek bir bilgi ve teknik düzeyine mensupturlar. Bu yüzden daha örgütlüdürler. Kentlerde yaşamakta ve ça­ lışmakta olmaları da bunu kolaylaştırır. Fabrika endüst­ risinin henüz başlamamış olduğu diğer b ü t ü n yerlerde olduğu gibi, Osmanlı ülkelerinde de kentlerde zanaatçı­ lar sınıf sınıf örgütlenmişlerdi. Bugün de endüstride çalışan emekçi sınıfı toplumun ekonomisi için kaçınılmaz b i r sınıfıdır. Onlar da örgüt­ lenmişlerdir. Böylece, bir kuvvet oluyorlar. Örneğin bir grev yaptılar mı, çalıştıkları endüstri kolu felce uğrar. Çok kere devlet veya onların emeğini satın alan serma­ yeci sınıf bundan zarar görür. Onun için hemen her yerde emekçi sınıfın bu gibi hallerini önleyecek veya zaptü rapt altına sokacak tedbirler alınır. Osmanlı ekonomi­ sinde de esnafa karşı çok tetik davranmak, onları kontrol altında tutmak gerekirdi. Üstelik, bu kontrolün uygulan­ ma yöntemlerini inatla s ü r d ü r m e k zorunluğu vardı. Bu­ nun, ekonomik ve teknolojik ne gibi sonuçlar yarattığını ikinci ciltte göreceğiz. Soru 42 : Esnafın devlete karşı tutumu ııasddı? Osmanlı sistemi gibi ortaçağ sistemlerinde de esnaf­ ta böyle korku uyandıracak güç vardı. Örgütlenmiş in74


sanlar oldu mu bir toplumda, hele onlar ü r e t i m alanının kaçınılmaz unsuru iseler, tekelci devleti ürkütecek bir şey olur bu. Onun için devletin birinci derdi çiftçiyi dü­ zene sokmak ise, ikinci derdi de endüstriyi kontrol al­ tına almak olmuştur. Esnafın bazıları, örneğin dokuma ve deri zanaatlarıyle ilgili olanları (toplumda ve devlette önemli üretim­ le meşgul olduklarından) hayli dişli loncalardı. Evliya Çelebi özellikle tabak esnafını gösterir bu dişliler arasın­ da. Ejderha gibi heriflermiş. Devletin polisini bile iplemezlermiş. Devletin elinden bir katil kaçıp bunların «kârhane» lerine sığınacak oldu mu, onu oradan ne polis alabilirmiş, ne de kendisi tekrar kaçabilirmiş. Ustalar bun­ ları en pis işlere sokarak bir güzel terbiye ederlerdi de­ mek. Esnaf içinde çok kuvvetli bir dayanışma ve ruh bir­ liği de vardı. Eskiden beri devlet düzenine aykırı, dev­ let baskısı ve şeriat baskısı istemeyen f i k i r ve akımlar bu sayede yaşayabiliyordu aralarında. Devletin ekonomi üzerine olan baskısının kendilerini s ö m ü r d ü ğ ü n e inanır­ lardı. Ancak, bu inançları b u g ü n bizim anlayabileceğimiz bilimsel ve ekonomik terimlerle anlatılmadığı için, bun­ ları okuduğumuzda «hurafat», «mistiklik», saçma inanç­ lar sayarız. Bu ortaçağ esnaf kafası ve düşünü ile ilgili yazıları zamanın gerçekleri ile olan ilişkilerini bularak anlama bugün âdeta ayrı b i r b i l i m dalı haline gelmiş­ tir. Bazen bu olumsuz t u t u m l a r ı n aşikâre çıktığı da olur­ du. Özellikle dokuma zanaatmdaki ustalar arasında. Ör­ neğin «Gizli İdris» diye tanınan ihtilâlci bir dokuma us­ tasının yerini o ölünceye kadar polis b u l a m a m ı ş . Zanaatçılar arasında, bu nedenlerden ötürü, şeriatle pek başı hoş olmayan tasavvuf akımları, h a t t â bir yeral­ tı dini olan, tekelci devlet otoritesini istemeyen Batınîlik kuvvetli idi. Esnafın birçoğu tasavvuf tarikatleri7.5


nin «fütuvvet» denen ahlâkiyatı ile beslenirdi ve tarikatlerle ilişkili idiler. Esnafın dinî hayatı tasavvuf etrafın­ da merkezleşmişti. Bu tasavvuf tarikatlerinin bir kısmı kapalı, bir kısmı açık şekilde devlet dini olan İslâmlı­ ğın cami dindarlığına, Fıkıh hukukuna i y i gözle bak­ mazdı. Soru 43 : Batıdaki esnaf loncalarından ne gibi farkları vardı? Bundan ötürü, Osmanlı düzeninde devlet, pençesini esnaf üzerinde eksik etmezdi. Batı Avrupa kentlerindeki esnafın tepesinde bu kadar güçlü bir devlet yoktu. Olsa olsa bunlara feodal beyler veya kilise karışmak isterdi, fakat Osmanlı devletindeki süper-güç bunlarda yoktu. Bu yüzden Avrupa kentlerinde lonca zanaatçıları daha serbest ve daha güçlü idiler. H a t t â bu yüzden bazı yer­ lerde «commune» denen şehir devletleri idareleri kurar­ lar; buralarda kiralın, senyörün, kilisenin kanunu ve hük­ mü geçmezdi. Osmanlı düzeninde ise böyle değildi. Loncalar devle­ tin kontrolü altında. İdaresi, dini, ekonomisi ve endüst­ risi çok merkezileşmiş ve devletin tekelciliğinin her ala­ na genişlediği bir sistemde böyle olması tabiidir. Özellikle savaşçılıkla ilgili zanaat kollarının devletin tüm kontrolü altında olması gereklidir. Bundan ö t ü r ü d ü r ki Osmanlı devletinin ikinci önemli askerî teşkilâtı olan yeniçeriliğin, esnafla çok sıkı bir ilişkisi vardı. Demek k i nasıl tarım nüfusunun durumu ile ilgili olarak devletin kollarından b i r i olan sipahiliğe rastlamışsak burada da kent ve zanaat nüfusunun durumu ile ilgilenince karşı­ mıza devletin ikinci askerî gücü olan yeniçerilik çıkıyor. Bu noktalara tekrar geleceğiz, yeniçeriliğin esnafla ilgi­ si üzerinde duracağız. 76


Soru 44 : Osmanlı düzeninde tüccar sınıfının durumu ne idi? Ticaret sınıfı alış-veriş işinde aracılık edip fiyat far­ kından kâr yapan sınıftır. Zanaat esnafının bir çoğu ken­ di dükkânlarında yaptıkları şeyleri doğrudan doğruya müşteriye satarlardı. Bu itibarla tüccara kalan iş b i r ül­ kenin ayrı yerleri arasında veya yabancı memleketle o ülke arasında giyim, lüks maddeleri, yiyecek ham mad­ deleri ve genel olarak ham maddeler üzerinde nakil, ih­ racat ya da ithalât işleri idi. Zanaata sermaye yatırıp mamul madde üretimine sermaye koydukları yoktu. Despot h ü k ü m d a r ı n devleti için bunlar da tehlikeli kişilerdi. Hem yalnız devleti için değil, reayası için de. Bunların, ticaretle kolay ve çabuk servet yapma, fiyat­ lara hâkim olma ve narh kontrolünden kurtulma ve bi­ riken serveti faizciliğe dökme gibi eğilimleri hem dev­ letin hem halkın çıkarlarına uymayan şeylerdir. Onun için bu devlet sisteminin h â k i m olduğu yerler­ de tüccara iyi gözle bakılmaz; bu yüzden ticaret adam­ ları da reayadan sayılırdı. Yani onlar da vergi mükellefi idiler, siyasal hakları yoktu. Osmanlı düzeninde tam anlamiyle «sivil» diyebilece­ ğimiz sınıf bunlar olduğu halde devlet örgütü içinde âde­ ta «parya» gibi bir şeydiler. Bir çok m ü s l ü m a n ülkele­ rinde olduğu gibi, Osmanlı ülkelerinde de bunlar arasın­ da çok sayıda müslüman olmayanlar, hıristiyanlıktan ve­ ya yahudilikten dönme olanlar veya kölelikten âzat edil­ miş olanlar da bulunurdu. Soru 45 : İslâm dininin tüccara karşı tutumu ne idi? Halbuki Müslümanlık aslında bir tüccar dinidir. İlk müslümanlar, peygamberinden ilk halifelerine kadar hep77


si ticaretle uğraşan adamlardı. İlk fıkıh eserlerinde ka­ zanç ve ticaret övülmüştür. Zamanımızda bile en sofu müslümanlığı bu ortaçağ tipi tüccarlar destekliyor. O halde nasıl oluyor da tüccar sınıfı ortaçağ toplumları­ nın devletlerinde muteber kişiler değil? Fakat, gene İslâmiyette örneğin. Kuranda, hadisler­ de tüccarların tartı, fiyat ve faiz eylemleri üzerine şid­ detli sözler var. Para ü s t ü n d e n faiz yemek bir kimsenin kendi anasiyle yatması kadar b ü y ü k b i r g ü n a h sayılmış­ tır. Zamanla din yazarları tüccarlığı bir nevi kumarbaz­ lığa benzetmişlerdir. Din, harp, idare adamları ve köylü ile işçi arasında daima tüccara karşı bir tutum vardır. Dindarlıklarında epeyce bir mürailik dozu olduğu inan­ cı vardı. Fakat İslâm ülkeleri t a r ı m ürünlerinde ve endüstri­ de ilerledikçe tüccardan kurtulamazlardı. Onun için, di­ ğer birçok Doğu ve İslâm devletlerinde olduğu gibi Os­ manlılar da piyasayı ve ticareti kontrolleri altına almış­ lardır. Tüccar sınıfının alabildiğine gelişmesini önlemek için ellerinden geleni yapmışlardır. Bir defa tüccarların tepesinde kadılar var. Sonra her kentte Çarşı Ağası veya İhtisap Ağası veya Muhtesip denen bir nevi belediye polisi bulunurdu. Bunların işi satılan malları kontrol etmek, fiyatlara bakmak, ölçü ve t a r t ı l a n teftiş etmekti. Kadılar bu belediye işlerine bakarlar ve n a r h ı uygularlardı. Zaman zaman yüksek devlet adamları yanlarına kadı ve muhtesipleri alarak çarşılara baskın yaparlar, çok kere de bu kaideleri bo­ zanlara hemen orada cezaları verilirdi. En genel ve hafif ceza dayaktı. Onun için maiyetlerinde bir de falaka taşır­ lardı. Ayrıca devletin kendi ülkesinin ayrı bölgeleri arasın­ daki ticaret de kontrol edilirdi. Bazı maddelerin yabancı ülkelere çıkarılması, bazı maddelerin getirtilmesi yasak78


Lı. Özellikle para alımı ve satımı ile uğraşanlar yani sar­ raflar netameli kişilerdi. Bu yüzden bu ince zanaat müslümanlara değil, Yahudilere bırakılmıştı. İkinci ciltte göreceğimiz para anarşisi ve malî bunalımın gelişine ka­ dar, yani X V I I . yüzyıla kadar Yahudi sarrafların daha sonrası için olduğu kadar önemli b i r rol oynayıp oyna­ madıklarını bilmiyoruz. Fakat bundan önce mevcut ol­ dukları bilinir. Meselâ Selim I ile ilgili bir hikâyeye ko­ nu olan şahıs bir Yahudi sarrafıdır. Bu hikâyeye göre. Padişah Mısır seferinde b i r sarraftan istikraz yapmış. Borcunu ödemek istediği zaman, sarraf bu paraya karşı­ lık oğlunun kapıkulluğuna alınmasını teklif edince Padi­ şah az daha adamı idam ettirecekmiş. Bu, gerçekten ol­ m u ş bir olay mı, yoksa bir siyasa prensipini anlatmak için sonradan tertiplenmiş b i r hikâye m i , bilmiyorum. Fakat, bize sarrafın durumunun nasıl görüldüğünü anla­ tır. Yahudi sarraflar ayrıca daq:>hane eminliklerinde kul­ lanılırdı. Darphane eminliği demek darphane mukataasını alan adam demektir k i devlete karşı sorumludur. Bu itibarla Yahudi sarraflar, devletin üzerlerinde duracağı kişilerdi. Bunların daha sonraki rolüne ileride geleceğiz.

Soru 46 : Tüccar sınıfı bir ticaret kapitalizmi geliştirebilmiş midir? Bu şartlar altında kapitalist ekonominin gelişmesi­ nin i l k alâmetlerinden olan ticaret ve tefecilikle birikmiş parayı endüstri üretimine yatırma imkânı yok denecek kadar azdı. Sınıflar arasında yer değiştirme prensibine aykırı olan nizam (düzen) f i k r i , yani «her sınıfın oldu­ ğu yerde, devlet tarafından kendisine tayin edilen yer­ de ve fonksiyonda kalması» prensipine aykırı olduğu 79


için sermayeci tüccarın sınaî yatırımcılığa geçmesi bir «ihtilâl» eylemi olurdu. Bunun için tüccarların çoğu kazandıklarını ekono­ mik yatırımlara yatırmazlar, ya taşınmaz mülke yatırır­ lar, ya da istif ederler ve saklarlardı. Çok defa müsa­ dereye uğramak tehlikesi olduğundan gösteriş ve lüks maddelerine de fazla para dökmezlerdi. Belki de bunun bir tepkisi olarak çok sofu gözükmeğe çalışıyorlardı. Fa­ kat sofulukları tüccarları sevmeyen unsurlardan biri olan Sûfîler (tasavvuf erbabı) arasında istihkar ve alay konu­ su olurdu. Bir İslâm, sözünde «kazanan Tanrının sevgili­ sidir» dendiği halde, tüccarlar değerli, mevki sahibi, ve ticaret iyi bir zanaat sayılmadığından birçok bölgelerde «İslâm ahlâkiyatının» ve hukukunun dışında kalan Ya­ hudi, Ermeni, Rum kişiler ticarete girerler, belki bu yüz­ den daha da kötü gözle görülürlerdi. Sermayeciye, parasını yatırımla kullanma fırsatını verecek yalnız bir imkân vardı. Bu imkân da para eko­ nomisi ve onun yarattığı sistem sarsıntısı doğduğu za­ man meydana çıktı. Fakat bu konuya sonra geleceğiz.

Soru 47 : Osmanlı düzeninde başka sınıflar var mı idi? «Sınıf» terimini Osmanlı anlamında alırsak vardı. Hem de hayli. Daha önce söylediğimiz gibi Osmanlı an­ lamında «sınıflar» meslek gruplarıdır. Yani reâyâ ve berâyâ gördükleri işlere göre sınıflandırılırdı. Onun için tarım, zanaat ve ticaret işleriyle uğraşan­ ların dışındaki halk ne iş güç görüyorsa ona göre sınıf­ landırılırdı. Sınıfsız insan olamazdı. Onun için mekruh sayılan işleri görenler bile bir sınıf sayılabilirdi. Örneğin hırsızlar, pezevenkler, orospular. Evliya Çelebi Seyahat80


namesinde padişahın önünden geçen büyük geçit resmin­ de bunlarin da b u l u n d u ğ u n u yazar ve bunlara «pirsiz­ ler» der. Çünkü her meşru sınıfın bir p i r i vardı. Mekruh sınıfların ise p i r i yok. X V I I . yüzyıl başından itibaren düzende bozulma, ya­ ni Osmanlı yazarlarının deyimi ile «ihtilâl» dönemi gel­ diğinde ortalık sayısız işsiz insanla yani sınıfsız, pirsiz herifle dolmuştu. Osmanlı yazarlarının kafasını çok uğ­ raştıran bir durum! Herkesin bir sınıfı olacağına göre, işsiz insanların yeri neresi idi? Onun için bazı yazarlar bunların sürülmesini, bazıları da katledilmesini bile tec­ viz etmişlerdir. B i r zaman geldi k i şehirler y a n esnaf, yan yeniçeri b i r alay yarı işsiz insanla doldu. Bunlara Osmanlı «ihtilâl»inin lumpenproletariası diyebiliriz. Celâli ve Yeniçeri isyanlarının çoğu bu insanların ayaklanmalan sonucu i d i . Yeniçeri ocağının bu «pirsiz» «herifler» in istilâsına nasıl uğradığını ikinci ciltte göre­ ceğiz.

81


IV. BÖLÜM

Soru 48 : Devleti yönetenler katı: «Osmanlılar» kimlerdir? Devlet örgütünün altındaki toplum sınıflarım göz­ den geçirdik. Şimdi bu toplumu elinde tutan, kendine göre yöneten gücün adamlarının katma çıkalım. Osmanlılarda devlet örgütünün sembolü, Batı feoda­ lizminde olduğu gibi «merdiven» değil «kapı»dır. Devlet katma güç kapısından girilir; otorite katının kapısı her­ kese açık değildir. Bu kapının arkasındaki yerin sakinle­ ri padişah, saray halkı, vüzera, ümera, erkândır. Bunla­ rın bek��ileri ve uşaklarına da kapıkulları denir.

Soru 49 : Osmanlı padişahının niteliği nedir? En yüksek kat tabiî padişahın katıdır. Paşaların da kapıları var derece derece. Osmanlı padişahları despotik devlet h ü k ü m d a r l a r ı n ı n en ilginç t ü r ü d ü r . Osmanlı bey­ leri, padişah olmadan önce, bir kabile başbuğu veya bir savaş ocağı fütüvvetine mensup kişiler miydi, burası ha­ lâ tartışmalı bir konudur. Padişah oluncaya kadar top­ lumdan veya başka bey hanedanlarından kadınlarla ev­ lenirlerdi. Beyliklerini de doğrudan doğruya toplum için­ de uygularlardı. Padişah olduktan sonra yani Osmanlı düzeninin asıl ! I

82


ayırıcı prensipi kesinleştikten sonra, yani devletin top­ lumdan ayrı ve ondan k o p m u ş olması usulü geliştikten sonra, padişahlar da toplumla olan bağlarını kestiler. Birçok tarihçiler ve onların kitaplarını okuyarak biz­ ler bunu, padişahın kafes arkasında oturması işinden ibaret bir şey sanırız. Halbuki bu, o kadar önemli bir şey değil. B i r padişahın, birden bire çok büyüyen bir dev­ letin işlerini yarı göçebe bir beyin ya da bir toprak ağa­ sı, bir derebeyin yaptığı gibi oturduğu yerden ve ilk el­ den görmesini beklemek abes olur. Osmanlı sisteminde Padişahın kafes arkasına çekilmesi, doğal bir şey. Ve­ zirler ne güne duruyor, eğer her işi padişah görecekse, değil mi?

Soru 50 : Osmanlı padişahları toplumdan neden kopuktular? Asıl önemli olanı padişahların toplum sınıflarından her b a k ı m d a n ayrılması, kopmasıdır. Bu yüzden bu pa­ dişahlar durulma döneminde âdeta sentetik, yapma mah­ lûklar haline geldiler. Toplumsal kişilikten yoksun birer sembol oldular. Ne meslekleri vardı, ne de aileleri. Ana­ ları yabancı ve toplumsal köklerden koparılmış kişilerdi. Padişahlar, i l k dönemde yani doğuş ve yükseliş döneminde^ülke idaresinde yer alarak yetiştirildikleri hal­ de ^şehzadeliklerinde önemli bölgelerin b i r çeşit valili­ ğini yaparlardı) sonraları tahta geçinceye kadar ahıra konmuş besili atlar gibi veya kafese k o n m u ş kuşlar gi­ bi dünyadan ayrı bir hayat yaşarlardı; hizmetlerine veril­ miş kul ve kölelerle, ulema ile, dalkavuklarla cariyelerle çevrili idiler. Tahttan indirildikleri zaman yani devlet ka­ tındaki yerlerini kaybedince de toplumda yerleri olma­ dığından bunlara ne yapılacağı bilinmiyordu. 83


Tarihte toplumsal nitelikten bu kadar yabancılaşmış h ü k ü m d a r dinastisi az görülmüştür. Lehlerine tek kay­ dolunacak nokta Amerika'nın keşfinden sonra Avrupa'ya yayılan frengiye, birçok Avrupa kral hanedanları yaka­ landığı halde, bunların bu âfetten uzak kalmış bir sülâle olmalarıdır (harem usulü sayesinde). Fakat frengiye yakalanmamış ve evlâtlarına frengi geçirmemiş olmakla beraber, genel olarak toplumdan ya­ bancılaşmış olmaları ölçüsünde ya alık ya cahil olmaya, ya da öyle gözükmeye, içinden pazarlıklı kurnaz olmaya, bazan da işi deliliğe vurmaya eğilimli olmuşlardır ( * ) . Bir kısmı da harem içinde, azmış boğalar gibi bir şey olurlar, cinsel işlerle oynatırlardı. Bazıları ise şairlik, hat­ tatlık, oymacılık, kuyumculuk, oyuncakçılık gibi işleri «yapmacıktan» edinirlerdi. Tabiî bunların meslek anla­ mında sınıfsal anlamı yoktu. Yaptıkları şey, ekonomik üretim işi değildi. Hem padişahların, hem saraylıların, hem devlet adamlarının ve yazarların, hem de halkın pa­ dişahlarda insan - üstü, âdeta kutsal yetkiler bulunduğu sanısı Osmanlı tarihinin en yanıltıcı etkenlerinden b i r i ol­ muştur. Ama, Osmanlı sistemi gibi sistemlerde bu, tabiî bir şeydir. Despotizm denen siyasa t ü r ü n ü n özü de bura­ dadır. Padişahın iradesi her şeyin başı sayıldığı için on­ suz olunamadığı gibi, onun gücünün herşeye yettiği sa­ nılır. Halbuki gerçek güçler toplumdadır. Bu güçler sıfı­ ra indirilince, padişahların kendileri de b ü t ü n unvanla­ rına rağmen tarih selinin içinde sürüklenen birer saman çöpü haline geldiler. Osmanlı padişahları soyca Türk oldukları halde, belki de ilk k o p t u k l a r ı toplum Türk toplumu olmuştur. Çünkü Türk toplumu Osmanlı düzeninde reâyâ'dan ve (*) O f l a z o ğ l u ' n u n olarak g ö s t e r i r .

«Deli İ b r a h i m »

84

piyesi

bunu ç o k

doğru


onlar arasında en aşağı görüleninden sayılırdı. İrkçı Osmanlı tarihçileri, örneğin İ. H . Danişment, Osmanlı padişahlarından sanki birer ulusal Türk başbu­ ğu imişler gibi söz ederler. Bu, kendini milliyetçi saydı­ ğı halde, hâlâ Osmanlılıktan k u r t u l a m a m ı ş olanlara öz­ gü bir çelişmedir. Osmanlılıkta asıl önem verilen yan padişahın milliyeti değil, siyasal gücünün yüceliği ve kut­ sallığıdır. Eski Osmanlı yazarları bazı padişahları kişi olarak çok eleştirdikleri, h a t t â bazan kötüledikleri halde «padişah olarak» aleyhlerinde tek söz söylemezler. Ölen­ lerinin hepsi «yeri cennette olan» kişiler olarak gösteri­ lir. Padişahlar ne dereceye kadar Türk kalabilmişler- • dir? Toplumsal ve kültürel anlamda Türklükle ilişkileri kalmadığına şüphe yoktur. Soy olarak Türklükleri üzeri­ ne söz etmek ise güç b i r iştir. Burada b i r çeşit ırkçılı­ ğa düşmek tehlikesi de vardır. X V I . yüzyıl Osmanlı dev­ letinin dış siyaset konularının bazıları üzerine küçük bir kitap yazan İngiliz tarihçisi W. E. D. Ailen, bu yüzyıl sonlarındaki Avrupa h ü k ü m d a r soyları ile birlikte Os­ manlı padişah soyu üzerine bizim ırkçı tarihçileri şaşır­ tacak gözlemler ileri s ü r m ü ş t ü r . Bu yüzyıldaki padişah­ ların hangi soydan olan kadınlardan doğduğunu göstere­ rek Osmanlı soyunun içine ü s t ü n ölçüde İtalyan ve Slav kanı karıştığını söyler. Bu «kan» ile neyi kasdediyor? Bi­ zim bildiğimiz damarlarda dolaşan kan mı? Bunun an­ cak «kan grupları» olarak tıpta b i r anlamı var. Yoksa, İtalyanlara, Cermenlere, Slavlara özgü ayrı terkipte ve­ ya renkte kan m ı var? Bunun h ü k ü m d a r l ı k ile ilişiği ne? Bir Ispanyolun kanı b i r Fransızın d a m a r l a r ı n a şırınga edilse o adam Fransız mı olur? Böyle yargıların bilimsel değeri yoktur. Sözünü ettiğim tarihçinin bu kan sözü ile kırmızı veya mavi kan kasdetmeyip, biyolojik soy ka­ rışmasını kasdettiğini tahmin ediyorum. Ancak, böyle de 85


olsa bir padişahın Ukrayna ile, diğerinin Kafkasya ile, ötekinin İtalya ile ilgilenmesini analarının Slav, Çerkeş, italyan oluşu ile yorumlamak ne dereceye kadar bilim­ sel bir çabadır? I I . Selim'in alkolik olması, I I I . Murat'ın melankolik olması ile analarının kanı ya da soyu ara­ sında bir ilişki var mıdır? Bunlara bizim ırkçı tarihçile­ rimiz (böyle fikirleri ciddiye aldıkları için) cevap bul­ sunlar! B ü t ü n bu soy karışmalarına rağmen, Osmanlı hü­ kümdarlarının Türk dili konuştuğu, bu anlamda Türk ol­ duğu meydanda. Resimlerinde görülen bazı yüz özellikle­ ri de, b ü t ü n soy karışmalarına rağmen, kaybolmamış Türkmen özellikleridir. Ama, bir padişah?, padişah ya­ pan kaşı, gözü, burnu değildir. Osmanlı padişahları Türk soyundan geldiklerini bi­ lirler miydi? Abdülhamide bakılırsa bilirlerdi, ama o za­ man Türk olmakla öğünmek diye bir şey yoktu. Hatta belki de Türk olanlar, Türklüklerini saklarlardı. Önemli olan Osmanlı olmaktır. Türkçülüğün babalarından sayı­ lan ve Yahudi aslından olan Vambery, Abdülhamit ile bir k o n u ş m a s ı n d a padişahın «Türkçü» olduğunu kendi­ sine söylediğini iddia eder. Dediğine göre, Osman soyu­ nun Eskişehir taraflarında akrabası olan aşiretler var­ mış ve her yıl saraya hediyeler yollarlarmış. Bunları Vambery mi uydurdu, yoksa Abdülhamit uyanmaya baş­ lamış olan milliyetçilik bilincine bir taviz mi veriyordu, bilmiyorum. Önemli olan Osmanlı padişahlığının Türklükle top­ lumsal açıdan bir ilişkisi olmadığıdır. Bu padişahlar Türklerin değil, Osmanlıların yani kapı-kullarınm başbu­ ğudur. Bu kapıkullarının yazılarında Türk çingene, tat, kürt gibi gruplarla birlikte sayılır. Bazan bunlara mez­ hebi, meşrebi belirsiz, akılsız (bî i d r â k ) , şerir ve rezil (erazil) gibi sıfatlar da verirler. Ulema arasında da bu


eğilim var. Ulemadan olduğunu tahmin ettiğim Merzifonlu Seyyit Abdurrahman Eşref (çok muhtemel olarak T ü r k t ü r ) 1738 gibi sonralara ait b i r tarihte yazdığı «Mil­ letlerin Türleri Üzerine Bilimsel B i r Eser» diye bugün­ kü dile çevirebileceğimiz «Tezkiret-ül Hikem fî Tabakat-ül Ümem» adlı ve b i r çeşit medeniyet tarihi gibi bir şey olan eserinde şöyle yazar: Âdemoğulları i k i sınıftır: bilim, endüstri, matematik, felsefe gibi bilgi ve fenlen geliştirenler ile bunlardan yoksun, habersiz ve cahil olan milletler. İkinciler arasında Türkleri, Çinlileri, Moğollaıı sayar. Türkler cesur, harpçi, iyi binicidirler, o kadar; fakat «bî rahm, ve gaddar olup yağma ve talan ve ihrak-ı memâlikte bî akrandırlar. Neûzu Billâh m i n şururuhum» («merhametsiz, gaddardırlar, yağma ve talanda, ül­ ke yakmakta eşsizdirler. Tanrı bizi şerlerinden koru­ sun»). Osmanlılıkta Türk, işte bu demekti. İ m p a r a t o r l u ğ u n yükseliş döneminde birbiri ardına gelen sekiz on padişah son derecede kabiliyetli, b a ş a n lı, büyük önderler olmuşlardır. Bunlar despotizm siste­ minin en yararlı yanlarını başarı ile kullanmışlardır. Bo­ zulma ve çökme döneminde ise bazı meraklı ve kabili­ yetli padişahlar geldi, durumun kendilerini tahtta otur­ ma gücünden yoksun ettiğini sezenler oldu. Bozuk bir düzen dönemi olan X V I I . yüzyılda bir şeyler yapmağa, dedeleri gibi duruma hâkim bir üstün - insan olmağa he­ veslenenler olmuştur. Örneğin Murat I V , Osman I I . Fa­ kat ya cahillikleri, ya da ahlâksız insanlarla çevrili ol­ maları yüzünden hiç b i r başarı elde edemediler. B i r i k i tanesi de b i r şey "yapayım derken hayatını kaybetti. Os­ man I I vakasında gördüğümüz gibi, ne yapacaklarını da bilmiyorlardı. Selim I I I zamanına kadar bu zavallılıkları sürdü. Daha sonrakiler içinde b i r Mahmut I I , b i r de Ab­ dülhamit I I güçlü h ü k ü m d a r oldular. Fakat bu güçlülük­ leri Türk toplumuna bir şey kazandırmadı. 87


Soru 51 : Kulluk nedir? Kimler kuldur? Osmanlı devlet sisteminin, onun toplumla olan ilgi­ sinin niteliğini anlamak, bu «kulluk» kavramım doğru olarak anlamaya bağlı bir iştir. Şimdiye kadar söyle­ diklerimizden kulların kimler olduğu anlaşılmıştır, sanı­ rım. Kullar, padişahın toplum üzerine devletin kapan­ masını sağlayan, devletin ayrı işlerini gören hizmetçiler­ dir. B ü t ü n Asya ve İslâm despotik devletlerinde bunlar var. Yalnız Osmanlılar bunları devşirme, j'etiştirme, ör­ gütleme ve kullanma usullerinde önemli yenilik ve ustabk gösterdiler. Hükümdarlıklarının uzun sürmesinde bu­ nun rolü var belki de. Evvelce söylemiştik, bu sistemlerde devlet, toplum­ sal uzviyetten doğma değil, onun üstüne o t u r m u ş bir ka­ pak gibidir. Kapak kalkabilir, yuvarlanabilir, yerine baş­ ka bir kapak zorla gelip oturabilir, böyle olduğu halde toplum bana mısın demez. Onun için bu Doğu despotizm­ lerinde halk devletle ilgili değil. Ona karşı hakları ve iradesi yoktur. Onca devlet, ister şu dinastinin, ister bu dinastinin elinde olmuş, fark etmez. Demek k i bu sistemlerde devlet toplumdan ayrı, on­ dan kopuk bir şey. Ama devlet b i r anka k u ş u değil k i . Onu dolduran bir alay insan var. Nereden geliyor bun­ lar? H ü k ü m d a r a kul olacak u n s u r l a r ı n en elverişli şe­ kilde nereden tedariki m ü m k ü n s e oradan. Toplumun ken­ disinden çıkmış olabilir, harpte elde edilmiş esirlerden olabilir, köle olarak satılan kişilerden olabilir. Osmanlı­ larda bunların hepsi var. Fakat b a ş k a yerde pek buluna­ mayan bir kaynak daha buldular. Balkanlarda fethettik­ leri yerlerdeki köylük, dağlık, geri kalmış bölgelerdeki in­ san malzemesi. Soru 13 de Batı Avrupa'da feodalizmin başlangıçla­ rında benzer bir uygulamadan, yani «client»lerdcn söz 88


etmiştim. Osmanlılarda resmî bir şekilde, bir müessese halinde kulluğun başlamasının, dahiyane bir keşifle ge­ liştiğini tahmin edebiliriz: bu, kulların toplumsal kökle­ rinden koparılması usulüdür. Halktan, köleden, esirden kul yapmak pek öyle nizama, usule girecek ve güvenile­ cek bir iş değildir. Derilen kişileri, h ü k ü m d a r ı n kulu ha­ line getirme işini zorla ya da rastgele yapmaktansa öyle bir usul bulmalı k i hem can atarak insanlar gelsinler kul olsunlar, hem de tıkır tıkır bu kaynak işlesin. Bu dahiyane usulü keşfeden, o zamanın âdeti üzere fethedi­ len yerlerdeki insanların beşte birinin ganimet olarak hü­ k ü m d a r a ait olacağı kaidesini genişleterek, biraz, da da­ ha insanî şekle sokarak «devşirme» usulünü başlattı.

Som 52 : Kullar nereden devşirilirdi? Belirli süreler içinde Osmanlı devleti X I V . yüzyıldan itibaren Balkan ülkelerinde oğlanlar devşirmeye başladı. Yani, bu halklara bir nevi emekçi, işçi, hizmetçi verme vergisi kondu. Bunun karşılığında, perişan ve fakir bir halde bulunan bu ülke köylülerinin evlâtlarına büyük bir istikbal açılıyordu. Bunların içinde sadrazamlığa kadar çıkanlar oldu. Oğlanlar muayene ediliyor, sağlam yapılı, gösterişli, yakışıklı, kabiliyetli, zeki, sadık ve gözü pek olanlar se­ çiliyor, iskartaya çıkanlar bırakılıyordu. Bunları giydire­ rek bir i k i yerde topluyorlar, sonra en çok Anadolu'da sipahilerin yanına Türk dili konuşan reayanın yanma yolluyorlardı. Burada o zamanın tarım ve askerlik uygarlı­ ğının ü s t ü n seviyesini görüyorlar. Bu süre içinde Türkçe öğreniyorlar. Ama her halde basit bir Türkçe. Daha son­ ra İstanbul ve Edirne'de Arapça ve Farsça da öğrendik­ lerinden, bunların k a r m a s ı n d a n Osmanlıca dediğimiz bir 89


dil gelişti. Kapıkulu dilinin şu faydalı etkisi oldu: devlet idaresi ile ilgili, çoğu eski İslâm eserlerinden alınma ki­ taplar yazan ulema, yazılarım Arapça yerine bu dille yaz­ maya başladılar k i bunlarda şaşılacak kadar çok öz Türk­ çe sözcükler vardır. Fakat, ne de olsa bu dil de padişah, kul ve devlet gibi yapma, sentetik bir dildi.

Soru 53 : Osmanlıların «kul» yetiştirme usulüne karşı Avrupalılar ne diyorlardı? Böyle bir devşirme «recrutement» usulü, Avrupa'da bilinmeyen bir usul. Bu usulü Avrupalılar fark etmeye başladıklarında oradaki siyaset ve hıristiyanlık dünyası i k i dâva ile çalkalanıyordu. B i r i hıristiyanlık dünyasına karşı Türklerin temsil ettiği müslümanlık tehlikesi. İkin­ cisi h ü k ü m d a r ve kilise istibdadına karşı insan bağım­ sızlığı, insan kişiliği ve insan değeri dâvası. B u ikisi bir­ birinden ayrı, h a t t â birbirine zıt dâvalar olmakla bera­ ber Osmanlıların devşirme usulü karşısında ikisi birbi­ rine katıldı, bir feryattır başladı: bir kısmı «müslüman Türkler hıristiyan çocuklarını zorla Müslüman yapıyor­ lar» diyor, bir kısmı da «onları köle yapıyorlar» diyor­ du. İlk bakışta ikisi de doğru gözüküyor, ama aslında ikisi de öyle değil.

Soru 54 : Hıristiyanların zorla müslüman edildikle­ ri doğru mu? Devşirilen Balkanlı oğlanların zorla m ü s l ü m a n edil­ diğini söyleyenlerin durumu gerçekte bir mürailikti. Çün­ kü bu iddiayı yapan Avrupalıların çoğu katolik, birazı da protestandı. Türklerin devşirdikleri çocukların mil90


letleri ise ne o, ne öteki. Bunlar sözde ortodoks. Bir parçası Rum, b i r parçası Slav. Ama Ortodokslukları da şüpheli. Balkanlardaki bu halklar, Bizans devletinin ve kilisesinin sömürücülüğü karşısında Türklerin gelişine karşı gelmemiş gözüküyor. B i r kısmı Ortodoks gibi gö­ rünüyorsa da gerçekte hem Bizans, hem Roma kilisesine d ü ş m a n olan heretiklerdi. B i r çoğu aslında gizlice Manihei inançlar taşırlardı. Balkanlarda bunların bir kısmı­ na o zaman Bogomü'ler deniyordu. Hele bunlar hemen müslümanlığa geçtiler. Avrupalı katolikler doktrin kavgası yüzünden Rum­ lardan (*) nefret ettikleri halde, Haçlı seferleri boyunca Katolik ve Rumlar arası nefreti artırdıkları halde, şimdi birdenbire ortodoks hıristiyan âşıkı kesilmişlerdi.

Soru 55 : Kullar gerçekten tam müslüman mı idi? Bunların tam anlamiyle m ü s l ü m a n oldukları da şüp­ helidir. Bilirsiniz İslâmlıkta, vaftiz ederek b i r i n i ihtida ettirmek diye bir şey yoktur. B i r kişi, ne milletten, ne dinden olursa olsun Osmanlı oldu mu dâva biter, zorla veya merasimlerle onu m ü s l ü m a n yapmağa lüzum yok­ tur. Bundan ö t ü r ü devşirme ve kulluğun kalktığı sonra(*) R û m , Grek veya Hellen demek değildir. D o ğ u R o m a l ı ­ lar için k u l l a n ı l a n R o m a o i s ö z c ü ğ ü n ü n A r a p l a r ı n a ğ z ı n d a a l d ı ğ ı b i ç i m d i r . T ü r k l e r d e n ve O s m a n l ı l a r d a n ç o k ö n c e A r a p l a r b u te­ r i m i k u l l a n ı y o r l a r d ı ve bize o n l a r d a n g e ç m e d i r . S a y ı n D r . Sü­ heyl Ü n v e r , R u m ' u n Grek veya Hellen demek o l d u ğ u n u sanarak b u g ü n k ü R u m e l i s ö z c ü ğ ü n ü d ü z e l t m e m i z i , o n u n yerine R o m c l i dememizi t e k l i f ediyor. Sanki u yerine o k o y m a k l a b i r fark m ı edecek? Celâleddin-i R û m î ' y e de bundan sonra R o m î m i diyece­ ğiz? E k s i k b i l g i ve yersiz hassasiyetler y ü z ü n d e n , a k l ı b a ş ı n d a k i ş i l e r i m i z i n bile b ö y l e l ü z u m s u z , h a t t â biraz da k o m i k f i k i r l e r y ü r ü t m e s i a c ı n a c a k şey.


ki dönemlerde bile, hattâ doğrudan doğruya Avrupa'dan gelip Osmanlı hizmetine giren b i r kimse, âdeta kendili­ ğinden müslüman veya o zamanki Avrupalı tâbirle «Türk» olurdu. Bu devşirilmiş gençler tam anlamiyle m ü s l ü m a n olu­ yorlar mıydı? Bir kişinin müslümanhğı neleri kapsar? Böyle b i r soru bize tuhaf gelirse de, İslâmlığın Hıristiyanlıktan ay­ rı olduğu bazı yanlarını hatırlarsak, bunun önemini an­ lar ve soruyu o kadar anlamsız bulmayız. Tabiî bura­ da söyliyeceklerim modern dünya öncesindeki Hıristi­ yanlık ve Müslümanlık içindir. En büyük fark, Hıristiyan­ lığın bir kilise dini, Müslümanlığın bir hukuk dini olma­ sındadır. Her Hıristiyan b i r kilise üyesidir; fakat her Müslüman böyle bir kurulun üyesi değildir. İçinde yaşa­ dığı toplum ve devlet İslâm hukukunu uyguluyorsa, hal­ kı İslâm ibadet kurallarına göre yaşıyorsa, kişi bunlara uyduğu ölçüde Müslümandır. Demek ki Müslüman ol­ mak âdet, hukuk ve ahlâk gibi üç alanı kapsar. Fakat İslâm hukuku bir kilise hukuku olmadığı gi­ bi bir devlet hukuku da değildir. Özel hukuk, kişi huku­ kudur. Böyle b i r hukuk olarak Osmanlıların benimsedi­ ği Hanefî hukuku Bizans hukukundan ya da Roma Kili­ sesi Hukukundan aşağı bir hukuk değildi. Belki bazı nok­ talarda bunlara üstündü. Örneğin, özel hukukla devlet hukukunun çarpışması ihtimali olan yerlerde (özellikle toprak hukukunda) bir devlet için elverişli bir hukuk­ l u . İslâm - Türk tarihinde kilisc-devlet savaşı olmamış­ tır. Âdet ve ahlâk olarak Müslümanlıkta, kul yetiştirecek bir devlete ve padişaha çok elverişli yanlar vardı. Kişi­ yi mutlak olarak kiliseye ve rahibe değil, devlete ve hü­ k ü m d a r a bağlar. Rahibin hükmettiği vicdanı kiliseye de­ ğil, zenaat ve san'at yolu ile Sufî tarikatinc açar. Şehir 92


Müslümanlığının belki en önemli kurulu tarikat ve fütüvvet ocağıdır. İşte, burada, kullar için de önemli bir tercih kapı­ sı vardı: Kulların hepsi b i r tarikat mensubudur. En aşa­ ğıdaki asker yeniçerilerden en yukarıdaki vezirlere kadar kulların tarikat ve fütüvvet bağlılıkları Osmanlı tarihi­ nin hiç işlenmemiş bir yanıdır. Bu noktada tarihçilerden en çok duyduğumuz şey yeniçerilikle Bektaşîlik arasın­ daki ilişkidir k i bu konuda söylenenler karanlıklar ve çe­ lişkilerle doludur. Yeniçeriliğin Bektaşîlikle bağıntısı ne zaman başlamıştır? Bu bağıntı ne yoldan o l m u ş t u r ? Bu konularda tahminler yapmaktan öteye gidilemiyor. Bek­ taşilik de, Bogomillik gibi, bir heresi dinidir. Doktrinle­ ri aşağı yukarı aynıdır. Zaten i l k Osmanlılar daha kul sis­ temini geliştirmeden önce Bektaşiliğin de dahil olduğu Batınî zümrelerle yakınlık halinde idiler. Henüz tamamiyle sünnîleşmiş, ortodokslaşmış, hukuklaşmış değiller­ di. Bu heretik dinleri m ü s l ü m a n Ortodokslar sevmedik­ leri, h a t t â onları gerçek m ü s l ü m a n d a n bile saymadıkları gibi, onlar da her dinden ve her milletten insana kapıla­ rını açık tutarlardı. Hıristiyan kilisesinden k o p m u ş kavimlerin böyle bir din sektine mensup olmaları kolaylıkla anlaşılabilecek bir şeydir. Yeniçerilerin sadece savaş askeri olmayıp sa­ vaş teknolojisi zenatkârları olduğu yolundaki görüşümüz doğru ise, Batınî fütüvvet ile yeniçeri ocağı arasındaki bağın bu yoldan k u r u l m u ş olduğunu tahmin edebiliriz. Zamanla, yeniçeri ocağının Hacıbektaş ocağı haline gel­ mesinde kulların şeriat-dışı bir güç kazanmalarının rolü olduğunu tahmin ediyorum. Eğer bu faraziye doğru de­ ğilse, ikisi arasındaki bağıntıyı ancak sonralara yani yeniçeri ocağının bozulması ve esnafla karışması zamanı sonrasına koymak gerekir. Bu noktaların ayrıca incelen­ mesi ve vesikalara dayandırılması gerekir. 93


Soru 56 : Kullar neden «yapma» bir sınıftı? Şu halde, yapma, sentetik devletin en önemli kolu olan kullar yalnız dil b a k ı m ı n d a n değil, din b a k ı m ı n d a n da yapma bir topluluktu. Osmanlı saray edebiyatı de­ diğimiz edebiyat da böyle sentetik, yapma yani hem tabiatten hem toplumdan kopuk bir edebiyattır. Kulların en azılı parçası olan yeniçeriler, bugünkü bir deyimle, ayrı bir endüstri-savaş karması (complex'i) teşkil ettik­ leri gibi, özel bir din grubu veya bir din sekti teşkil edi­ yorlardı. Bütün bu yapma halli oluş esas prensipten, yani ku­ lun toplumda bulunan ırk, din, d i l , meslek zümrelerin­ den koparılmış olması prensibinden doğar. Onun için, ben bu kul taifesine «toplumsal açıdan iğdiş edilmiş ki­ şiler» diyorum. Devşirme usulünün yaptığı şey, bunların, bazı kölelere yapıldığı gibi cinsiyet kaynakları olan hus­ yelerini kesmek değil, toplumsal köklerini k o p a r m a k t ı r .

Soru 57 : Kullar köle mi idi? Osmanlıların bunları köle yaptığı iddiasına gelelim. Hâlâ bugün bile, hem bizde hem b a t ı d a yazılan Osmanlı tarihi kitaplarında bunlar «köle» olarak gösterilir. Hat­ tâ, bu kitabın önsözünde adını andığım üç değerli tarih bilginimizin yazılarında bile bunların köle olduğu fikri­ nin yaşadığım hayretle görürüz. Halbuki hiç bir Osman­ lı kaynağında bunlara «köle» denmiyor. Birçok hallerde de bunlar açık bir şekilde kölelerden ayrılıyor (meselâ Koçi Bey devlet adamlarının kapılarında köle kullana­ caklarına kul kullanmalarını tenkit eder). Gerçekte yük­ selmiş k a p ı k u l l a n n ı n çoğunun kendi köleleri vardı. Fakat köle Roma ve islâm hukukunda olduğu gibi 94


satın alınan mal gibidir, onun tam sivil haklan olma­ dığı gibi politik hiç b i r yetkisi, devlette yeri yoktur. Erkek ve kadın köleler şahısların hizmetlerinde kul­ lanılırdı; kullar ise (yalnız erkek) ve yalnız devlet hiz­ metinde kullanılan, haklardan mahrum değil, tersine rea­ yanın elinde olmayan imtiyazlar verilmiş kimselerdi. Bun­ lar Roma'daki «clientis» gibi, h ü k ü m d a r a mensubiyetle kişilikleri ve yerleri belirlenen a d a m l a r d ı («l'homme», Arapça «rical») ( * ) . Bütün politik varlıkları b u mensu­ biyetten doğduğu için hepsi padişah kulu i d i . Yanlış an­ laşılmaya meydan vermemek için söyleyelim k i kullar, aslında köle veya esir olanlardan da derilebilir. Osman­ lılardan gayri İslâm dinastilerinde bu, daha çok görülür. Fakat Osmanlılar, k u l devşirmek için köle veya esirden daha bol b i r kaynak bulduklarından devşirme işini us­ turuplu b i r siyasal eğitim işi yapabilmişlerdir. K u l , kö­ keninde köle veya esir de olsa, k u l ocağına girişi ile kö­ lelikten çıkar. H a t t â bazı yerlerde (örneğin, Mısır Memlûk'lerindc) bu, b i r formalite ile yapılır. Osmanlılarda böyle b i r işlem olmadığı görülüyor. Bunun nedeni hük ü m d a r l a n n kulların dışında ve ü s t ü n d e olmasıdır. Mem­ lûk sultanlanmn kendileri ise kölelerden gelme kimse­ lerdi.

Soru 58 : Kullar neden despotik dinasti devletine özgüdür? Osmanlı tarihinde pek önemli olaylardan b i r i şudur: Padişahın h ü k ü m e t i n i n yavaş yavaş k u l ocaklanndan ye­ tişenlerin eline geçmesi ve o zaman despotizm sistemi­ nin tamamlanmasıdır. B u geçiş, Fatih zamanından Ka('•'•)

Soru 78'in s o n l a r ı n a da b a k ı n ı z .

95


nunî Süleyman zamanına kadarki sürede olmuştur. Bütün İslâm dinasti devletlerinin biricik karşılaştır­ malı b i r incelemesini yapan İslâm tarih d ü ş ü n ü r ü İbn Haldun «Giriş» adlı yapıtında kulluk ile bu t ü r devlet ara­ sındaki bağlantıyı bize çok i y i anlatır. B i r sülâle, hane­ dan veya dinastide tek kişi en ü s t ü n güç yerine çıkmak için bir yandan kendi hanedanının ihtirasları veya hatta hak istekleri ile uğraşmak, bir yandan da toprağa dayalı küçük hanedanların beylerini kendi h ü k m ü altında tut­ mak zorunda kalır. Despotizm, bu Üst un tek başına gü­ cü sağlamasıdır. Bu büyük tarihçinin gösterdiği gibi, bu sistemde her yerde despot, etrafında bir kul kitlesi yarat­ makla bu işi b a ş a r ı r ve hemen her yerde kullar yabancı­ lardan, dışarıdan ve h a t t â toplum dışından, özellikle hü­ k ü m d a r ı n kendi kavminin dışından devşirilir. Bunların köklerini koparmakla kayıtsız şartsız kendi devletinin uşağı, aracı, organ haline getirir. H ü k ü m d a r kendi kav­ minin veya neslinin asabiyeti (ruh birliği ve dayanışma­ sı) yerine, bunların kendine bağlılıktan gelen asabiyeti­ n i yaratır. Osmanlı tarihinde asil «Osmanlılar» işte bunlardır. Osmanlı sülâlesi bu işi b a ş a r m a d a b ü t ü n diğer Doğu-îslâm dinasti devletlerinden daha becerikl i olmuşsa da, İbn Haldun'un ön gördüğü gibi, başlarına en büyük be­ lâyı da bu örgütü yaratmakla almışlardır. Fakat, her despotik yapılı devlet şeklinde silâhlı güç­ leri ve devlet makamlarını örgütlü b i r ocak olarak te­ keli altına alanları t ü m anlamıyla bağımlı k u l haline ge­ tirmek güç b i r iştir. Osmanlı düzeni bu işte yalnız kap ı k u l l a n n ı gemleme zorluğu ile karşılaşmadı. Onların ar­ kasından gelen köle asıllı kişiler gelince bunlar büsbü­ tün gemi azıya aldılar. Bunu ikinci ciltte göreceğiz. Onun için burada kul ve köle kavramları ü s t ü n d e biraz daha durmalıyız. 96


Kölelik hem Roma hukukunda, hem Fıkıh hukukun­ da bir özel hukuk konusudur. Kişiler hukuku alanına girer. Kölelik devşirilme (recrutement) yolu ile doğmaz. Köleler ya kaçırılırlar, ya tutsaklanırlar, ya satın alınır­ lar, ya da köleden doğarlar. Mülkiyetten t ü m yoksunlaşma yolu ile de köle olunulur. Bunların hepsinin legal so­ nucu bir insan kişisinin herhangi bir başka bir insan kişisi­ nin malı olmasıdır. Ya bir ü r e t i m aracı olarak kullanı­ lırlar, ya varlıklı ailelerin hizmetinde ya da yatak oda­ sında olur. Bunlar, kişisel ilişkiler hukukunda olur. Kö­ leliği, özel hukuk ilişkilerine sokmayan hukuk sistemle­ rinde bu gibi eylemler suç olur; tüzel hukuk (örneğin, bir Anayasa) bunları yasaklar. Tarihte bazı ağır ü r e t i m işlerinde geniş ölçüde köle­ ler kullanılmıştır. Hatta, daha dünkü - b u g ü n k ü tarihte. Örneğin, bugünkü Amerika Birleşik Devletlerinin güne­ yinde yakın zamanlara kadar kölelik vardı. Gene biliyoruz k i , ü r e t i m aracı olarak köle kullanıl­ ması olayının büyük büyük ekonomik, teknolojik olum­ suz sonuçları olduğu gibi, vatandaş savaşlarına da yol açmıştır. Gene en son, en büyük örneği Amerikada ola­ nı. Eski Yunanistanda Solon reformlarına yol açan ge­ niş ölçüde köleleşme sürecinin hikâyesini bilenler çok. İslâm tarihinde de bazı köle isyanları olmuştur. Bildi­ ğim kadarına göre, Osmanlı tarihinde bir alay kul isya­ nı olduğu halde, köle ayaklanması olmamıştır. İhtimal ki Osmanlı tarihinde kölelik yoktu demek değildir Bel­ k i kölelerin geniş ölçüde ü r e t i m d e kullanılmamış, daha çok kişisel hizmetlerde kullanılmış olmasından toplu ayaklanmalar olmamıştır. Kişisel hizmetler için ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar kölelik vardı. Cebinde altım olan, pazara gider, beğendiği köleyi satın alırdı. Bazıları da bayram hediyesi ya da b i r kutu çikolata he­ diye verir gibi, çok yakışıklı bir cariye veya oğlana ras97


larsa satın alır, yaranmak istediği bir büyüğe sunardı. Köle ticaretinde, Osmanlılarda başlıca i k i kaynak Af­ rika ile Kafkasya i d i . Köleliğin Kafkasya kaynakların­ dan gelişi Osmanlı tarihinde ne zaman başladığını bilmi­ yorsam da daha Osmanlılardan önce bu bölgeden köle sağlama işinin daha eskilere kadar giden b i r geçmişi ol­ duğu m u h a k k a k t ı r . B ü t ü n insanların, beyaz kara, yok­ sul zengin demeyip doğuştan eşit ve özgür olduğu görü­ şü hukukta, siyasada, ekonomide kendini kabul ettirinceye kadarki zamanların legal sistemlerinde, hukuk naza­ riyelerinde, b u n l a r ı n dayandığı felsefe ve dinlerde insan kişisinin köle olması olanaklı sayılmıştır. Buna inanmaz gözüken Hıristiyan ve İslâm dinlerinde kölelik özel hu­ kuk kurulu olarak yaşamıştır. Yalnız, hem Roma huku­ kunda hem Fıkıh hukukunda kölenin «salıverilmesi» (manu-emittere, manumission, azadetme) kapısını açık bırakarak bunu da bazı formalitelere bağladılar. Bu yüz­ den, köle azadedilebilir. Fakat kulun azadedilmesi diye bir şey yoktur. Köle olan, kulluğa derildiği zaman köle­ liği sona erer. Arapçanm etkisi altında bizim Kölemen dediğimiz Memlûklar'da bu, b i r «manumission» forma­ litesinden sonra o l u r m u ş . Osmanlılarda böyle b i r eylem yok gözüküyor; nedenine raslamadım. Memlûklar'da pa­ dişahlık ve tek hanedan egemenliğinin k u r u l a m a m ı ş ol­ masında olabilir. Kullar devlet katında ve padişah emrin­ de bir ocaktırlar, b i r corporation'durlar. Kölelerin ise böy­ le ocaklık durumları, siyasal hukuk nitelikleri ve status'ler i yoktur. Siyasal niteliği b u l u n m a s ı şart olmayan kişi­ nin elindedirler. Kulluk hizmet süresi ile gider; b u süre­ den önce atılabilirler ya da «siyaset» edilebilirler, yani h ü k ü m d a r «irade»si ile katledilebilirler. Köle katledilecekse, h ü k ü m d a r iradesi ile değil, kadı h ü k m ü ile katle­ dilir ve bu «siyaset edilme» değildir. Demek k i , sözlükte k u l ile köleyi b i r tutsak, dilde 98


-

-

-

-

rasgele keyfimize göre eşanlamda kullansak bile, tarih ve hukuk bunları birbirine karıştırmamış, ayrı yerlere koymuştur. Birinden öbürüne geçiş te ne kolay olmuş, ne de keyfe göre y ü r ü m ü ş t ü r . Osmanlı tarihi, bizim yap­ tığımız karıştırmayı yapınca, yalnız siyasal düzen değil, insan kafası da karışmıştır. Bu tarih kulluğu özel hukuk içine koymamış, tüzel hukuk içine koymuştur. Kulları yer yer Fıkıh'tan gelme özel hukukun ya ü s t ü n d e ya dışında tutmuştur. Bunun anlamı bir «makam»a ve onu temsil edene bağlanma, kapılanmadır. «Kapı» (zamanla Yüce, Ulu Ka­ pı oldu) güç, siyasa gücü sembolüdür. Batı'da karşılığı «dominium»; Lâtince, «dominus»tan gelme. Aslında «evin efendisi» demekmiş. Grekçedeki karşılığı ise «despotis» tir. Bu i k i sözcüğün ikisi de tarihte ne anlam değişikliği geçirmedi ki? B i r ara dinsel makam sahiplerine takıldı. Despotis te öyle. Dünyasal makam sahiplerine verildiği de oldu. Orta çağlarda «despotis» terimi Batı'da unu­ tuldu, Doğu'da kaldı. Aristo'nun sayesinde İ r a n gibi Do­ ğu h ü k ü m d a r l a r ı n a takılan b i r sıfat oldu. Neden sonra, Batı'da «dominium» feodal sistem içinde çeşit renklere gire gire kullanıldıktan sonra, Montesquieu'nün dilinde despotluk terimi yeniden kullanılmaya başladı. Despot'un kapısına kapılanmanın i k i anlamı var: birine sığınma, ona bağımlı olma. Ya da «intisap» etme, onun adı ile çağrılma, bununla b i r status edinme. întisabetme soyunu kapılandığı yerden almadır. Bu, Roma hukukunun «adoptio» dediği şey değildir. O, evlât edin­ me demektir ve özel hukuk eylemidir. Kapılananlar ise, asıldaki soy soptan arman, toplumsal köklerinden sökü­ len kişilerdir k i buna bir çeşit «toplumsal iğdişlendirilme» diyebiliriz. B u yöntem, Osmanlıların icadı değil. Asyada uzun bir geleneği olan, İranlılar yolu ile İslâm siyasasına gi99


ren, onbirinci yüzyıldan sonra devlet idaresi üzerine ya­ zan hemen b ü t ü n İslâm yazarlarının (ama Fıkıh'çılarınm değil) yapıtlarında raslanan «Nizam», «Tevazün» (Equipoise) teorisinin b i r süre - gelişidir. Bunu gözümüz­ de şöyle canlandırabiliriz: hani eski kantarlar vardı; b i r çengele tartılacak ağırlık asılır; öbür yanda pirinç ağır bir topuz bulunurdu. Bu topuzla kantarın tutamak yeri arasındaki mesafeye göre denge bulunurdu. Bu yazarla­ ra göre güç ile toplum arasındaki denge de böyle b i r topuz ağırlığı ile tutulur. Osmanlıların bu eski geleneğe katkısı, bir sürece, topuz sağlama işini daha radikal, da­ ha yöntemli yapmaları. Fakat b i r gün bu topuz çok ağır­ laşmaya ya da çok hafifleşmeye başlayınca denge allakbullak oldu; onu bir daha da t u t t u r a m a d ı l a r . Kapı-kulluğunu anlamada önemli nokta şu: bunlar gücün ağırlıklarıdır. Gücün ortakları değil, araçlarıdır. Yukarıda anlatmağa çalıştığım nokta yani temelde hu­ kukça farklı oluş belirli hukuksal sonuçlar yaratmıştır k i bunlar da b i r t a k ı m ekonomik sonuçlara yol açmış­ tır. Köle, köle olarak kaldığı sürece, asker olmaz, vezir mezir de olmaz. Gücü uygulama aracı olmaz, üretim ara­ cı ölür. K u l , güçte b i r hak ile donanmaz, sadece onu kul­ lanma işinde kendisine b i r yetki imtiyazı verilir. İkisi arasındaki farkı, İngilizce i k i sözcükle anlatmak ister­ sek, «right» ile «privilege» farkıdır. Hak, geri alınmaz bir şeydir; imtiyaz ise takmadır, geri alınabilir. Bunun için, imtiyazı verenin en üstün haklar deposu olması ge­ rekir. Tam ya da gerçek bir feodal sistemde ise böyle de­ ğildir. Güç ve hakların bölünüşü, dağılışı b i r düzeyde eşitlik şeklinde değil, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yuka­ rıya basamaklı b i r karşılıklı mukavele zinciri ile tuttu­ rulmuştur. B i r Ü s t e sadakat yemini eden, o Üst un kar­ şısında tüzel kişiliğini ve haklarını kaybetmez. Osmanlı 100


sisteminde ise k u l bu son i k i özellikten yoksundur. Onun için en tepedeki güçlü ile k u l arasındaki imtiyazlandırma eylemi i k i yanlı, karşılıklı b i r mukavele eylemi de­ ğildir. Terazi île kantar arasındaki farka benzer b i r fark. Kulun hakları yok, fakat verilmiş yetkileri ve imtiyaz­ ları var. Bunlarla donanmışlığı kulluğun gereklerini yaptığı sürecedir. K u l , güç deposundan sızan imtiyazın gerektir­ diği karşılığı, güç tutucusunun irade ettiği gibi yapma­ dığı, hatta elinde olmayan nedenlerle yapamadığı zaman bile imtiyaz ve mevkiini kaybedebilir. Tarihte olduğu gi­ bi çok kez güç sahibinin b i r iradesi ile hemen kaybeder. Üst'ün değil, Üstün'ün «irade»sine göre, sistemin b a ş k a gereklerinin zoruna göre boynunu uzatmak zora bile var. Bu sistemin en su g ö t ü r ü r yanı irade ile keyfi bir­ birinden ayırmanın her zaman kolay olmayışıdır. Ama, bu bir yöntem, b i r kanundur. Roma hukuku ya da Fı­ kıh hukuku gibi b i r hukuk kanunu değil, fetih ve siyasa hukukudur. Fatih, fethedilenler içinden kendi gücüne ge­ rekli kullar seçme hakkı olduğuna inanır, tek güç tutu­ cusu olma iddiasının (onlarca bu, Tanrı tarafından ve­ rilmiş bir h a k t ı r ) bir parçası olarak. Osmanlı İslâm hu­ kukçuları ancak Fıkıh hukukunun kavramlarına ve yön­ temlerine alışık olduklarından bunu ganimet kategorisine sokup müslümanlaştırdılar. Kulları tarihçilere köle san­ d ı r m a d a bu Fıkıh ulemasının da b i r rolü o l m u ş t u r bel­ ki. Halbuki Osmanlı tarihinde «boynu uruldu» gibi söz­ leri ulemadan olmayan olay-yazarlar olağan bir şeymiş gibi, kılları kıpırdamadan yazarlar. Kul ile köle arasındaki farkları kavrayamıyan eleşti­ riciler «peki kul köle değilse özgür b i r kişi midir? De­ ğilse köleden ne farkı var?» diyorlar. «Özgürlük» sözü ile bugünkü anlamda «siyasal hakları olma» anlaşılacaksa (ki ancak bu anlaşılabilir) bu sorunun cevabı: «hayır. 101


özgür değildir» olacaktır. Fakat köleden farkı işte bura­ da meydana çıkar; çünkü kulun siyasal hakları yoksa da siyasal imtiyazları var. Kölenin ise hiç b i r siyasal imti­ yazı yoktur. (Köylünün de din hukukundan gelme b i r öz­ gürlüğü var ama bu, bizim anladığımız anlamda özgür­ lük değil. Bu, siyasa hukukunun dışında bırakılmış ol­ m a n ı n sağladığı b i r özgürlük. Müslüman olan reayanın, dinin sağladığı Fıkıh hukuku ne kadarlık b i r özgürlük sağlamışsa, o kadarlık özgürlüğü var. B u açıdan, Osman­ lı düzeninin dengeli döneminde bunlar Hıristiyan reaya­ dan biraz daha talihli durumda idiler, çünkü onların di­ ninin tepesinde kilise denen ayrı b i r güç örgütlenmesi yoktu. Osmanlı sistemi, ortodoks Hıristiyanların başın­ daki bu din otoritesinin siyasal gücünü kendi h ü k m ü al­ tına almış, özel hukuk gücünün tüzel hukuk ile yüzyüze geldiği yerlerini kadı h ü k m ü altına koymuş, kiliseye sa­ dece özel kişi hukuku alanını bırakmıştı. Kilise gücün­ den yaka silken Hıristiyanların kulluğu benimsemeleri­ nin a n a h t a r ı belki de b u r a d a d ı r ) . Ama, bazı abartmalara da düşmiyelim. B u sistemde, özel hukukla tüzel hukukun karşılaştığı yerlerde (özel­ likle toprak tasarrufu, mülkiyet işlerinde) hem kanunun hem şeriatın çiğnendiği çok olmuştur. Buna, adalet dilin­ de «zûlm» denir. Zâlim b i r h ü k ü m d a r ı durduracak b i r güç te yoktur. Onbirinci yüzyıldan ondokuzuncu yüzyıla kadar, İslâm şeriat uleması ve siyasetname yazarları bu konu üzerinde kafa patlattılar, nasihattan b a ş k a bu işin çaresini bulamadılar. Reâyâ, «irade» ile katledildiğinde bu, siyaset değil zûlmdur. Ama k u l siyaset edildiğinde buna zûlm diyen olmamıştır. Gerçi, burada da, özellikle Osmanlı düzeninin altüst olduğu dönemlerde, entrikalar­ la padişahın aldatılıp irade çıkarıldığı olur. B u gibi hal­ lerde, tarih yazarlar bunları ya da bunlara kanan padi­ şahları inceden inceye kınarlar. Fakat, çok kez de buna 102


hakkettiklerini söyledikleri de olur. Güç yerlerinin eski «gazi kardeşliği» üyelerinin elin­ den «kapıkulu ocağı» üyelerinin eline geçmiş olmasına bakarak ve kul ile köle arasındaki farklar üzerine bura­ ya kadar yazdıklarıma bakarak, Osmanlı tarihinde dev­ let mevkilerinin sonuna kadar kapıkullarınm tekelinde kaldığını sanmıyalım. Gerçekte, henüz daha nedenleri ve koşulları iyice bilinmiyen bir yoldan, aslında köle ve ço­ ğu Kafkas kökenli kişilerin yüksek m a k a m l a r ı Balkanlı kapıkullarınm elinden almağa başladığını görürüz. Köle­ lerin kapı-kullarının tekelindeki m a k a m l a r ı elde edişi olayı ile Devşirme yönteminin bozuluşunun bir zamana raslayışı ilginç! O sürede, köleler kölelikten çıkamadık­ ları için kulların o t u r d u ğ u en üst m a k a m l a r ı elde ede­ mezler, sadece sarayda harem ağalığı gibi kişisel hiz­ met m a k a m l a r ı n a girebilirlerdi. Halbuki, ya birdenbire ya da ağır ağır hem saray içindeki kölelerin, hem de Kaf­ kas kökenli kölelerin kapıkullarmı alaşağı etmeye başla­ dığı görülür. (Ancak şunu unutmıyalım k i Osmanlı si­ yasa terminolojisi, bozuk-düzen döneminde bile bunları da «kölemen» olarak değil, hep kapıkulu olarak adlandır­ mada d i r e n m i ş t i r ) . Kafkas kölelerine bu fırsat nasıl çıkmıştır, hangi yollardan ellerine geçmiştir? Bu ve bunun sonuçları ta­ rihçiler tarafından incelenmemiştir. Ancak, incelemeler­ le doğrulanma şartiyle bazı tahminler yapacağım. Öyle gözüküyor k i , bu değişmenin Osmanlı - İ r a n çatışmaları ile bir ilişkisi vardır. Devşirme yöntemini y ü r ü t e n Os­ manlılar karşısında İranlıların yenilmelerinin başlıca ne­ denlerinden b i r i , İ r a n Şahlarının ordu sağlamakta Kızıl­ baş aşiret başbuğlarına m u h t a ç olmaları i d i . İranlıların en büyük h ü k ü m d a r ı olan I . Abbas asker ve devlet yö­ netiminde büyük bir değişiklik yaptı. Osmanlıların dev­ şirme ve kapıkulu sisteminin aynı olan bir örgüt kurdu. 103


Osmanlılarda olduğu gibi «sadr-i azam»lık ve yeniçeri ağalığının tam karşılığı olarak «kullar-akası» adı altında Gürcü, Ermeni, Çerkeş, Abaza ve genellikle Kafkaslı dev­ şirmelerden meydana gelen b i r ordu kurdu ve Kızılbaş kabile başbuğlarına karşıt tam, en-üst güçlü b i r despot, Şah oldu. Bu değişme 1595 tarihine, yani Osmanlılarda kapı­ kulu sisteminin, ikinci ciltte anlatacağımız malî bunalım­ la sarsıldığı zamana rastlar. Bu tarihten sonra, Osman­ lıların İranlılarla savaşları ya yenilgili, ya kazançsız ya da yükümlü savaşlar olarak sürdü. Bu sürece, İranda «şah-kuli» veya «şah-sevenler» ordusu önemli olurken, Osmanlılarda tersine kapıkulu önemini, belki de kaynak­ larını kaybediyor; bununla birlikte kölelikten gelme ki­ şiler kulların tekelini ele geçmiyorlardı. İhtimâl k i bazı­ ları eski kullara kölelikle intisap ederek yükseliyor, ba­ zıları da Anadolu'da kapıkullarına ve yeniçerilere karşı isyan ediyor, bir kısmı da rüşvet olarak ya da daha son­ ra temizlenmek üzere beylerbeyliği, hatta sadrazamlık gi­ b i mevkilere getiriliyorlardı. Diğer b i r nokta da, ikinci ciltte göreceğimiz gibi, devlet gücünü elde etmede, hele hazineye h ü k m e t m e işinde kullar ile köleler arasında kı­ yasıya bir çatışma olmuştur. B u çatışmalarda, saray için­ deki siyah kölelerin de büyük rolü olmuştur. Bu çatış­ malar üzerine ikinci ciltte daha fazla ayrıntılı gözlemler bulacaksınız. Osmanlı düzeninin bozuluşunun göstergelerinden bir tanesi bu kul-köle karışmasıdır. Çünkü köle, k u l olamaz. B i r devletleştirilme sürecinden geçmemiştir. En yüksek makamlara çıkanların çoğu kapkara cahil kalmış, kullu­ ğu da benimsiyememiştir. İsyan eğilimleri de olumlu ve sınıfsal geri-tepme niteliği alamamış, çoğu yağmacılık bi­ çiminde kalmıştır. Birçok ta reayayı ezen işlere bulaşmış­ lardır. B u olaylarla kulluğun sönmesi beraber yürümüş104


tür. Gene bununla birlikte giden bir değişme de hem kul­ lara, hem k u l sayılan kölelere karşı padişahın desteği ola­ rak Saray'ın en ü s t güç olmasıdır. İkinci ciltte göreceği­ miz gibi, ekonomik ve malî işlerde bile her şeye hükme­ den bu Saray'da, tefeci sarraflardan derebeyi eşen toprak ağalarına kadar birçok çıkarcı sınıfların temsilcisi ola­ rak köleler ya da kullaşmış köleler önemli roller oyna­ mışlardır. Kul-köle savaşı, ondokuzuncu yüzyılın başında köle­ lerin zaferi, daha doğrusu kulluğun yıkılışı ile tamamlan­ dı. Osmanlı düşününde kulluk o kadar direnici b i r yön­ tem olmuştur k i I I . Mahmut zamanından I I . Abdülhamit zamanına kadar, ya halk sınıflarından sökülmüş, yerli ya da yabancı kişileri devlet kulu olarak derleme (ar­ tık buna «devşirme» diyemiyeceğiz) devam etmiştir. I I . Mahmut, her yanda bol bol bulunan işsiz-güçsüzlerden asker derlemeye çalışırken, yüksek makamlar için zama­ nın en güçlü adamı olan ve aslında bir köle olan Hüsrev paşa imdadına yetişti. Adeta b i r köle çifliği k u r m u ş olan bu adamın yetiştirmesi olarak Tanzimat dönemine bolca sayıda devlet adamı yetişti. Bunlardan b i r tanesinin oğ­ lunun (bir padişah kızından olan) oğlunu yakın zaman­ lar için tanıyoruz: «prens» Sabahattin Bey. Tanzimat si­ maları içinde kölelikten ya da dinsel ve kültürel toplu­ mundan sökülüp devlet adamlığına yükselenlerin sayısı az değildir. Demek ki toplum sınıflarından olmayanların «devletli» olamaması kuralı bozuk şekliyle de olsa süre­ gelmiştir.

Soru 59 : Yeniçeriler kimlerdir? Hatırlarsınız, zanaat ve esnaflıkla ilgili olarak yeni­ çerilerden söz etmiştik. Reâyânm devlet katındaki kar105


siliği nasıl sipahi ise, berâyânın da devlet katındaki kar­ şılığı yeniçerilerdi. Kapıkullarınm en önemli, en netame­ li ve sonunda en belâlı kolu bunlar olmuştur. Gariptir k i Osmanlı devlet örgütlerinin en m e ş h u r u bu yeniçeriler olduğu halde bu devlet örgütlerinin en az ve en yanlış bilineni de budur. Gerçekte garip b i r du­ r u m değil mi? Ama nedenleri var. Başlıca nedeni yeniçeriliğin devleti ve toplumu son­ radan çok uğraştıran b i r k u r u l u ş olması, çok değişiklik­ lere uğraması, X V I I . yüzyıldan önceki yeniçerilikten b a m b a ş k a b i r örgüt haline gelmesi ve b u yüzden gerçek yeniçeriliğin ne olduğunu bilmenin arada kaynayıp git­ mesidir. Yeniçeriliğin X V I I . yüzyıldan sonraki halini ikinci ciltte göreceğiz. Burada sadece b u dönemden önceki ye­ niçeriliği anlayabilmemiz için, b i r i k i nokta üzerinde bil­ diğimizi sandığımız bazı fikirleri değiştirmemiz gereke­ cektir. İlk önce yeniçerilik hep aynı şekilde kalan bir mü­ essese olarak küt diye başlamış ve Mahmut I I zamanın­ da küt diye kaldırılmış b i r müessese olduğu sanısını b i r yana bırakalım. Tarihçiler yeniçeri ordu örgütü hangi ta­ rihte kuruldu? sorusu üzerinde birbirlerini yiyorlar. Bo­ şuna bir iş. Zaten bu kadar didişmelerine rağmen, ye­ niçeri örgütünün hangi tarihte k u r u l d u ğ u n u bir türlü bu­ lamıyorlar. Hepsi tahminden öteye gitmiyor. N

Bir müessese aslında, daha sonraki amaçlarından başka amaçlarla kurulduğu zaman onun hangi tarihte k u r u l d u ğ u n u bulmak zorlaşır. İlkin bazı ihtiyaçların itişi ile yavaş yavaş meydana gelir, zamanla bazı şekiller de­ ğiştirir, sonra en uzun süreli olan şeklini alır. Ama bu şekil aslındaki şeklinden, amacından, görevinden farklı 106


bir hale gelmiş olduğundan pınarın kaynağı b i r türlü bu­ lunamaz. Yeniçeriliğin başlangıçları da böyle.

Soru 60 : Yeniçerilik sadece bir askerî örgüt mü­ dür? İkinci iş olarak, yeniçeriliğin sadece b i r «askerî ör­ güt» yani b i r ordu olduğu f i k r i n i de bir yana bırakmalı­ yız. Osmanlı düzeninde zaten sivil - askerî diye b i r ayı­ r ı m yoktur. B u ayırım bugüne özgü bir iştir. Osmanlı dü­ zeninde ancak reaya ve berâya sivildir, eğer savaş organı olmamak anlamına alırsak. Onun dışında kalan ve aşağı­ da anlatacağımız devlet organlarının hepsi hem sivil hem askerdir. Daha doğrusu sadece «askerî» dir, Osmanlı an­ lamında. O zamanki anlamında devlet organı olan, vergiden muaf olan ve siyaset yani h ü k ü m e t idaresini güdenlerin hepsi «askerî»dir, ama b u g ü n k ü anlamında değil. Devlet hizmetinde olmak «askerî» olmak demektir; ama silâhlı asker olmak demek değildir. Bunların bir kısmı kalem işleriyle, bir kısmı kaza işleriyle, b i r kısmı maliye işle­ riyle, bir kısmı dövüşme işleriyle ve b i r kısmı da dö­ vüşme endüstrisi işleriyle uğraşan ve hepsi h ü k ü m d a r ı n kulları, yani onun eli kolu gibi, ona bağlı olan a r a ç par­ çalardı. İşte yeniçeriler bu son i k i işin kulları idiler. «Ka­ p ı k u l l u ğ u n u n tarihsel niteliğini bilmeyen bazı aydınlar veya yazarlar modem devlete özgü olan b ü r o k r a s i n i n hü­ kümete sadakat göstermelerine içerliyerek bunların kapıkulluğu olduğu yolunda b i r efsane yarattılar. Kapıku­ lu ile b ü r o k r a t arasındaki farkı görmemek için insanın tarihten tüm kopuk ve cahil olması ve bugünkü idare sistemlerini a n l a m a m ı ş olması lâzımdır. Bu da feodal ile derebeyini birbirine karıştırmamız cinsinden b i r ya107


rulgıdır. Maaşa bağlı, idare gücüne tüm sadık olmakla bile b ü r o k r a t kapıkulu değildir. Soru 61 : Hükümdarın gücünü sağlamada yeniçeri­ lerin rolü nedir? Çok muhtemeldir k i yeniçeri ocağı başlangıçta bu dü­ şünce ile kurulmuş değildi. İlk zamanlarda asıl savaş gücü sipahi gücü i d i . Bunlar, ateşli silâhların savaşlarda kullanılmasından önceye ait dönemlerden kalma usuller­ le yetiştirilen askerlerdi. İlk zamanlarda gücünü toprak zaptederek kuran Osmanlı beyinin yanındaki omuztaşları, zaptedilen yerlere dirlik sahibi olarak yerleştikçe güç­ leniyorlar, baş kaldırabiliyorlar ya da «hânedan»laşabiliyorlardı. Bunlar beyin savaş ve fetih aracı olarak artık fazla güvenilemez kişiler olmaya eğilimlidirler. Hüküm­ darın tek ve en üstün kişi olarak yerinde kalabilmesi için ona bağlı, onun elinin altında bulunan başka çeşit bir asker gerekir. Yeniçerilerin «yeni»liği belki de bun­ dan. Devlet şimdi zenginleştiği için bunlara ücret yani «ulufe» verebilir. Despotik bir devlet düzeninde tek h ü k ü m d a r ı n gücü­ nü tehlikeye sokan ihtimaller daima vardır. En tehlikeli güç, emri altında köydü, toprak, at ve savaş âleti bulu­ nan, imkân bulursa rakip bir güç olabilecek olan kişi­ ler, yani dirlikleri elinde tutanlardır. Gel gelelim, bunlar devlete çok lüzumlu; çünkü bu devletin başlıca işi savaş entreprenneurlüğüdür. Savaş, devletin biricik ekonomik görevidir. H ü k ü m d a r ve etrafındaki az sayıdaki kişiler bu savaş aracı olan sipahilere sakalı kaptırdılar mı, on­ ları karşılarında feodal güçler olarak bulmaları mukad­ derdir. İşte bu feodalleşme tehlikesine karşı, Doğu despot­ ları (ta eski İran h ü k ü m d a r l a r ı zamanından, daha son108


ra Selçukluların baş veziri Nizam-ül-mülk zamanından beri denenmiş) bir usulü kullanırlardı. Bu usul, kendile­ rini, sipahi gücünden daha az, ama h ü k ü m d a r ı koruma­ da daha disiplinli, eğitilmiş ve daha güçlü silâhlarla do­ nanmış küçük bir ordu kurmak usulüdür. Soru 62 : İbn Haldun Türklerin kulları üzerine ne diyor? Osmanlıların bol insan gücünü bulmada ve kullan­ mada talihli çıktıklarını söylemiştim. Sonra, galiba Türk­ lerin bu işlerde geleneksel olarak b i r ustalığı da vardı. Çünkü İbn Haldun gibi, Osmanlıların devşirme sistemin­ den henüz haberi olmayan bir tarihçi bile Doğulu müslü­ man h ü k ü m d a r l a r ı n güç yerine kendi aile, klan veya ka­ bilelerinden gelenlerin yardımı ile oturduktan sonra on­ lara güvenemeyip kendi iradesine bağlı kullar sağlama usullerinden söz ederken, bu usulün bu h ü k ü m d a r sülâ­ lelerinin sonunu hazırlayan nedenlerden biri olduğunu söylerken, bu işte Türklerin bir istisna olduğunu, bunu sağlamada onların daha tecrübeli bir kavim olduğunu, bu yüzden devletlerinin daha uzun ö m ü r l ü olduğunu kay­ deder. Evet, Türkler şu kavimden, şu dinden, şu dilden, şu sınıftan demeyip yalnız kendi hizmetlerini görecek kişi­ leri daha genç yaşta elde edip devlet hizmetlerine yetiş­ tirme ve koşma zanaatının gerçekten ustası olmalıdırlar k i bunun dünyayı, h a t t â bizi şaşırtan bir tanesini işte bu Osmanlı «Kapıkulu» cinsini yaratmakla gösterdiler. Soru 63 : Kullar nasıl devşiriliyordu? Bunu yaparken düzenli toplumlara (yani köy ve ken­ tin tarım ve zanaat işleriyle uğraşanlarına) el atacakla109


rina toplumdan kopmuş, topluma fazla gelen kişileri dev­ şirdiler. O zaman da böylesi çok. Bizans imparatorluğu­ nun hâkim olduğu yerlerde geniş b i r ekonomik çöküntü vardı. Balkanlarda başı b o ş insan çoktu. Sonra i k i kaynak daha vardı: karada esir ticareti, denizde korsanlık. Bu i k i kaynaktan da hayli emek gü­ cü sağlanmıştır. Osmanlılar bunları toparlayıp tarım serfi veya zanaat kölesi olarak kullanmak yerine kapı (ya­ ni devlet) kulu, siyasal gücün adamları, hizmetkârları haline getirdiler. İşte «devşirme» denen usul bu. Pek muhtemel olarak Balkanlara geçtikten sonra, es­ ki gaza ocaklılarının yerine, şimdi onlara karşı kendini koruma durumunda olan h ü k ü m d a r l a r ı n yeni bir insan gücünü teşkilâtlandırıp geliştirmelerinde ateşli silâhların kullanılması da önemli b i r r o l oynamıştır. « Y e n i ç e r i l e r i n eline ateşli silâhlan verdikten başka, onlara sipahilere tanınan haklardan farklı imtiyazlar ve­ rildi. Bunlarla h ü k ü m d a r a t ü m sadık, bağlı kullar yara­ tıldı. Dirliklere konan beylerden böyle b i r sadakat ve kul­ luk beklenemezdi. Sipahi beyin kulluğu şüphelidir, güve­ nilmez, doğrudan doğruya h ü k ü m d a r ı n eli ve h ü k m ü al­ tında değildir. Devşirme usulünden sonra yetiştirilen ye­ niçeriler ise yüzde yüz kul oldular.

Soru 64 : Osmanlı tarihinde «gazi»Ierden yeniçerile­ re geçiş nasıl oldu? İ b n Haldun'un Doğu despot devletleri modeline dö­ nersek, bu noktada da Osmanlıların önemli b i r başarı, h a t t â bir istisna denecek başarı sağladıklarını görürüz. Bu tarih d ü ş ü n ü r ü n ü n y o r u m l a m a l a r ı n d a «asabiyya» (Türkçede «asabiyet») kavramı önemli b i r yer t u t a n 110


Çünkü ona göre bunsuz siyasal güç doğmaz ve yaşamaz. Bu sözcüğün anlamı b u g ü n k ü deyimimizle «dayanışma» veya birlik ruhu (esprit des corps) dur. Sülâle veya ha­ nedan devleti, kabile dayanışmasından doğar. Fakat bu­ na dayanarak güç kazanan ve toplumun ü s t ü n e kendini oturtan h ü k ü m d a r , zamanla kendi kabilesinin hanedanzadelerine güvenemez. Onların yerine kendi emrine ama­ de ve dışarıdan derlenme kimselerden bir asker gücü sağlar, onlara karşı ne olur ne olmaz diyerek. Halbuki, diyor İ b n Haldun, bunlar hiç bir zaman eski kabile da­ yanışmasını ruhlarında taşıyamazlar, sadakatleri, kulluk­ ları yapmadır, çıkara dayanır. Çünkü topraklı değil, ulûfeli kişilerdir. Zamanla bunlar, h ü k ü m d a r a hükmetmeye kalkarlar. Doğru bir gözlem ve genel çizgileriyle Osmanlılarda da böyle oldu. Ancak insaflı olunursa şunu da kabul ge­ rekir ki Osmanlılar bu kullara «Osmanlı asabiyetini» aşı­ lamada fetihlerle genişleme yürüdüğü sürece hayli başa­ rılı oldular. H a t t â belki de denebilir k i «Osmanlı asa­ biyeti» devşirme usulünün yaratıcısı olmuştur. Bazı aile­ ler var, hizmetçilerini bayağı kendi akrabaları misillû idare ederler, âdeta yapma bir aile ocağı kurarlar. Bu yabancı kökenli kişileri kendilerine bağlama sayesinde bunu başarırlar. Kanunî Süleyman zamanında bu başa­ rı son kertesine gelmişti. Bu güçlü padişah kendini yeni­ çeri ocağına yazdırmış, 1 n u m a r a l ı yeniçeri olmuştu. Ulufe dağıtacağı zamanlarda sanki kendisi de maaşını alı­ y o r m u ş gibi gelir, ulufe kesesini alırmış; üstelik b i r de dokunaklı seremonilerle «Kızılelma'da (yani Roma'da) buluşalım» gibi sözlerle dayanışma n u m a r a l a r ı yaparak yeniçerinin moralini demir gibi sağlamlaştıracak etkiler yaparmış. Ama bu işin bir de ters yanı var. Yeniçeri numara­ l a n yapan Kanunî Süleyman, bu kullara karşı kendinden 111


az önce ve kendinden az sonraki Osmanlı padişahları ka­ dar merhametsiz olmuştur. Her kul, padişahın hizmeti­ ne «kellesini koltuğuna alarak» girebilirdi. Ocağın ru­ huna veya kanununa t ü m sadık oldukça önüne sonsuz nimetler serilir; ama ayağı bir tökezledi m i kelleyi cel­ lâda teslim şart. Bu padişahların hiç şakası yoktu. Kul­ luk da ancak bu demir kanunla yürüyebilir bir ocaktı. Bu bize, bu ocağın kişilerinin ne kadar yapma, ne kadar insan tabiati ve toplum ilişkilerine aykırı sente­ tik bir örgüt içinde yaşadığını gösterir. İnsan tabiatinin iğvalanna ya da toplumun ilişkilerine kapılan k u l ya hu­ kukça yapma olan mülkiyetini (malını, mülkünü, cariye­ lerini, kölelerini, deve veya atlarını, altın sandıklarını ve­ ya saraylarını) ya da canını b i r anda itirebilirdi. Soru 65 : Yeniçeri ocağı sonradan nasıl çıkar ocağı oldu? İleride göreceğimiz gibi, bu yeni gazacı kuvvet oca­ ğı, para ekonomisinin h ü c u m u n a uğrayıp bir «çıkar oca­ ğı» haline gelişine kadar, gerçek b i r «Osmanlılık ocağı» olmuştur. Osmanlı padişahlarının, feodalleşmiş beylerin h ü k m ü altına girmeyelim derken kendi yaratıkları olan kulların h ü k m ü altına nasıl girdiklerini, kullarla padi­ şahlar arasında nasıl süresiz bir çekişme başladığını ve bunun ekonomik etkenlerini ikinci ciltte ayrıntılı olarak göreceğiz. Som 66 : Yeniçerilerin cenk endüstrisi ile ilişkileri ne idi? Devletin gelirleri arttıkça, toprak sistemi istikrar kazandıkça, sulh içinde kentlerde esnaf zanaatı geliştik112


çe yeniçerilik savaş endüstrisine de h â k i m olmaya başla­ mıştır. Gerçekte, yeniçeri her şeyden önce b i r zanaatkar, ancak ikinci derecede savaş askeridir. Osmanlılar kara savaşçılığından sonra, deniz cenklerine de geçince buna benzer tipi başka bir ad altında, Azepler adı altında do­ nanma endüstrisinde ve hizmetlerinde de kullandılar. Devlete doğrudan doğruya lâzım olan savaş endüstri­ si, imtiyazlı b i r zümre olan yeniçerilere verilince onu sa­ vaş endüstrisi dışında kalmış ve devlete yan bakan, teh­ likeli «sivil» zanaat sınıflarından ayrı tutmak lâzımdı. Osmanlı zanaat endüstrisinin gelişmesinde bu savaş es­ naflığının çok büyük rolü olmuştur. Meselâ Balkanlar­ daki zanaat kolları, Bizans feodalitesi ve kilisesi yüzün­ den ekonomik açıdan çok düşkün bir durumda olan bu ülkelerde yeni kentler kurulmasına, yeni zanaat kolları açılmasına sebep oldu. O zaman buraları, zanaatça Do­ ğudan ve Anadolu'dan çok geride bulunuyordu. İlk Osmanlı savaşlarının Balkanlarda insana hârika gibi gelen başarıları bu sayede olmuştur. Çünkü Sırbis­ tan veya Macaristan üstüne yürüyen Osmanlı ordusu sa­ dece kılıç, kalkan, ok kullanan askerler sürüsü değil, muazzam bir seyyar endüstri ordusu idi. Yeniçeriliğin sonradan bozulduğu dönemlerde, bu b a k ı m d a n doğrulu­ ğuna inanılması zor olan hikâyeler u y d u r u l m u ş t u r . Örne­ ğin bir seferde padişahın atının üzengisi kopmuş, bir yeniçeri ortaya çıkarak hemen tamir etmiş. Onun üzeri­ ne «vay yeniçeriliğe esnaf karıştı» diye güya padişah onu idam ettirmiş. Bu gibi hikâyelere inanmak zor. B i r üzengİ3'i bile tamir edemeyecek kadar cahil yeniçeri Osman­ lılarda beş para etmez b i r parazitti ve belki üzengiyi ta­ mir edemedi diye idam edilebilirdi. İleride, Osmanlı devletinin çöküşünün ekonomik ne­ denlerini incelediğimiz zaman hem sivil esnaf, hem çeri 113


esnafının ne hallere geldiğinden söz edeceğiz. Çünkü, Os­ manlı devlet ve ekonomi sisteminin, dış faktörler hariç, iç çelişki faktörünün b i r diğer önemlisi b u r a d a d ı r . Yani zanaat sınıfının içinde yeniçeri olan ve yeniçeri olmayan bölmeler arasındaki ilişkidir. Burada piyasa için emtia üretimi eğilimi ile devlet için emtia üretimi eğilimi ara­ sında sürekli b i r gerginlik görürüz. Buraya da b i r par­ mak basalım. Emtia üretimi eğilimini temsil eden esnaf güçleri ka­ pitalist bir gelişmeye doğru gidemediklerinden (bunun anahtarını da tüccar sınıfın durum ve gelişmesinde bula­ cağız) zamanla esnaf t ü m yeniçerileşmeye başladı. Fakat onun en büyük piyasası ve müşterisi olan devlet müflis durumda olduğundan yeniçeri zorbalığı denen şey baş­ ladı. Bu oluşumu esnaf ve lonca tarikatleri ile askerlik ocağı tarikatleri arasındaki münasebetlerin oluşumunu inceleyerek de göstermek m ü m k ü n olacaktır, eğer bu işin bir meraklısı ve anlayışlısı çıkarsa b i r gün.

114


V. BÖLÜM Soru 67 : Osmanlı sisteminde ulemanın yeri ne idi? Bunu en kısa şekilde şöyle cevaplandırabiliriz: Bir­ birinden kopuk olan toplum ile devlet arasında bir zamk hizmetini görmek. Osmanlı düzeninde ulema kendilerini çok önemli bir yerde görürlerdi. Bunda pek de yanılmış değillerdi. Çün­ kü bunlar kendilerini b i r yandan İslâm peygamberinin şeriatinin temsilcileri, bir yandan da «ulülemrin» yani h ü k ü m d a r ı n delegesi sayarlardı. Bir yandan padişaha şeriati öğretirler, öte yandan halka «Ulül-emr»e itaatin bir borç olduğunu telkin ederlerdi. Bunlar ne halktılar, ne de kul. Daha doğrusu, hem reayaya yaklaşan hem kullaşmaya eğilimli bir kategoridirler. Soru 68 : Ulema ne anlamda toplumdan kopuk bir taife idi? Bu i k i yanlı oluşun nedenleri şunlardı: İçinden geç­ tikleri medrese eğitimi onları da toplumdan yabancılaştırıyordu. Ziya Gökalp bir yazısında medrese ile kulların yetiştirildiği Enderun okulunu kıyaslarken: . «Birincisi Türk'ü alır, Türkten gayri bir şey yapar; öteki Türkten gayrisini alır Türk yapar» der. Doğru bir yargı, ama kullandığı terimler yanlış. Ziya Gökalp Türkçü olduğu için terimleri yanlış kullanmıştır. Gerçekte şöyle deseydi daha doğru olacaktı: «Birincisi halktan aldığı adamları müslüman yapar, yani Türklüğünden, Arnavutluğundan,


Kürtlüğünden çıkarır. İslâm ümmetinin bir üyesi yapar; ikincisi ise bunlardan aldıklarını Osmanlı yapar.» Çünkü o zaman Halkın hepsi Türk değildi. Ana dili Türkçe olan kişiler, reayanın sadece bir parçası i d i . Asıl gerçek olan varlıklar «reâyâ» ile «Osmanlı»dır. Osmanlı, Osmanlı devletinin halktan ayırıp kullandığı kullardır. Ancak onların altındakiler yani reâyâ Türk, Kürt, Arna­ vut vesairedir. Halkın kendisi Osmanlıya yabancı, daha doğrusu, Osmanlı halka yabancı kişilerdir. Bununla beraber, Ziya Gökalp'ın verdiği yargıda doğ­ r u olan bir yan daha var: medresenin dili Arapça oldu­ ğu halde, Osmanlı devletinin dili resmen Arapça olma­ yıp temeli Türkçe olan Osmanlıca olduğundan, medrese­ nin b ü t ü n gayretine rağmen, yine de içinden geçirdiği kimseleri Arap yapamıyordu. Medreseden geçenlerin ço­ ğu ve ulema sınıfının en üst tabakasına ulaşanların yani devlete en yakın yere gelenlerin hemen hepsi Türktü. Böyle olduğu halde, ulema tabakası Türkçeyi öz bir dil olarak besleyemedi. Gerçek Osmanlı onun içine birçok Rumca, h a t t â Slavca sözcükler sokarken o da bir alay Arapça sözcük soktu. Medreseler Arapçayı okuttuğu hal­ de Türkçeyi okutmuyordu. Türkçenin onların «dinişlerin­ de yeri yoktu. Onun için onların dili de Osmanlıca gibi yapma olan medrese dili olmuştur. Ulema sınıfı toplumla devlet arasında tam anlamıyle kul olmayan, fakat reâyâ da olmayan bir tabaka olduğu halde, devlete karşı tam anlamiyle dini yani müslümanlığı ve Araplığı da temsil edememesi, din ve özellikle kaza işlerinde devletin organı olmalarından ileri gelmiştir. Onun için bu tabaka Hıristiyanlık dünyasında devlet örgütünün karşısında din otoritesini temsil edemedikle­ rinden bağımsız denebilecek bir «ruhban» tabakası da olamadı. Devlet şekli teokrasi olan Şiî devletlerinde ule­ ma ve müçtehitlcr devletten bağımsız, h a t t â devleti kor116


kutan, zaman zaman devlete kafa tutan, h a t t â halkın yanını tutan kimseler olduğu halde, Osmanlı sisteminde ulema halktan daha uzak, devlete daha yakın olmak du­ rumuna düştüler. Ancak Osmanlı devletinin düzeninin bozulduğu dönem gelince, Osmanlı kulları çareyi eski Osmanlı prensipleri­ ne dönmede buldular; ama bu görüş de sökmeyince ule­ manın aşağı tabakası, yani devletten daha uzak, halka daha yakın olan bölümleri çare olarak Osmanlı sistemi­ ne değil, eski İslâm sistemine dönme fikrini ileri sürme­ ye başladılar. Bu fikirleriyle hem devlete, hem de resmî yüksek ulemaya karşı geldiler. Bu aynı tabaka içinde ça­ tışma olayının diğer b i r örneğidir. Bu yüzden, zaten faydasız Osmanlı ıslahatçılığı yeri­ ne bunlar da başka b i r manasızlık ideolojisi meydana ge­ tirerek yanlışlıklar yangınına körükle gittiler. Ulema ta­ bakasının ne yüksek kademeleri, ne de aşağı kademeleri güçlükleri çözümlemeye yarayacak b i r yol gösteremedi­ ler. Birinciler tam anlamıyle oportonist politikacılar, ikinciler de bizim bugün «gericilik» dediğimiz şeyin ku­ rucuları oldular. Gerçekleri görmemekten, cehaletten ileri gelen bu halleriyle bunlar toplumla devlet arasında bir zamk ol­ mak görevini de elden kaçırdılar. Politikacı ulema ile gerici ulema sayesinde toplumla veya halkla devlet ara­ sında bulunan pamuk ipliği kadarlık bağ da koptu; halk, ulema ve devlet arasında her hangi bir bütünleşme ola­ nağı kalmadı. Soru 69 : Toplumdan kopuk olmayan din adamları var mı idi? Osmanlı sisteminde ulemanın yanında ayrı bir kate­ gori din adamı daha vardır k i , bunlar daha önceleri hal117


ka yakınlıkları yüzünden önemli b i r r o l oynadıkları hal­ de, çökme döneminde onlar da bir işe yaramadılar. Bun­ lara tasavvuf erbabı deriz. Tasavvuf, medresenin temsil ettiği hukukçu ve kılı kırk yaran ortodoks ulemanın din görüşünden ayrılan bir görüştür. Bunların tarikatlerinin o kadar çeşidi ve bölümü vardır ki burada saymaya imkân yok. Bunların resmî ulema ile devlet despotizmine karşılık halkın veya insanlığın yanını tutabilecek bir din ve dünya görüşleri vardı. Fakat Osmanlılar tasavvuf erbabının bir kısmını da kendi yanlarına çekmeye muvaffak oldular. H a t t â kulla­ rın, ulemanın, padişahların bazıları bile bu devlete kar­ şıt olmayan, halkın yanını tutmayan tarikatlere girdiler; bu tarikatleri desteklediler, onlara â d e t a resmî bir mev­ k i bile verdiler. Böylece, hiç değilse bozulma dönemin­ den önce Osmanlı sisteminde tarikat ile medrese arasın­ da sanıldığı kadar fazla çatışkın bir durum yoktu. Ule­ manın çoğu da sûfî tarikatlarına girmişti. Bu tarikatler içinde resmiyete girmeyenler arasında yalnız yer altına giren, gizlenen Batınî tarikatleri kaldı. Bunların bir kısmı zanaatkar esnafın tarikatleri idiler; daima devlet gücüne karşı olumsuz bir görüşü temsil ederlerdi. Bunlara karşı ulema ve devletle uzlaşan tari­ katler sert bir tavır almışlar, h a t t â bazı Batınî tarikat­ çılar takibata uğramışlar, idam edilmişlerdir. Soru 70 : Ruhanî tabaka nasıl toplumdan büsbütün koptu? Bozulma dönemi gelince, özellikle zanaat sınıfının çökmesiyle birlikte Batınî tarikatlar da cıvıtmaya, anlam­ larını kaybetmeye başladılar. Bir kısmı t ü m tenbellik, cinsel sapıklık yuvası haline gelmeye başladı. 118


Bu çökme yüzünden bunlar devletin ve ulemanın ta­ kibatına uğramadılarsa da yukarıda sözünü ettiğimiz şe­ riatçı aşağı tabakadaki ulemanın saldırı hedeflerinden b i r i oldular. Bu çeşit ulema, toplumun çöküşünden on­ ları sorumlu tutuyordu. Öyle bir dönem geldi k i bu softa ulema ile bu zıva­ nadan çıkmış tarikatçılar arasında kıyasıya bir döğüş başladı. Ne devlet, ne de ulema bu esrar tarikatçılarını tutmadığından softalar hem b u n l a r ı halkın ve devletin gözünden düşürdüler, hem de halk arasında kendi softa­ lıklarını rahat rahat yaydılar. Halkı cehalete, softalığa ve taassuba sürmekte bu çeşit ulemanın birinci derecede rolü olmuştur. Bunlar hiç bir toplumsal ve sınıfsal dava­ yı temsil etmediklerinden fikirlerinde işe yarayacak bir yan yoktu. Halkın, Osmanlı elinden gelecek ıslâhata inanmayışında da bu softalığın çok etkisi olmuştur. Bozulma dönemi ilerledikçe halk, devlet, ulema ve tarikatler çil yavrusu gibi birbirinden dağınık bir hale gel­ diler. Arada en büyük zararı halkçı tasavvuf tarikatleri erbabı çekti. I I . Mahmut ıslâhatında bile bunlar yeniçe­ rilerle birlikte adamakıllı ezildiler. Bunların yenilgi ve bozgunculuk duygusu o kadar kuvvetli oldu k i hem halk, hem okumuşlar arasına şiddetli bir derbederlik, derviş­ lik, ciddiyetsizlik, inançsızlık «eyvallah»cıhk ruhu yay­ dılar. Her yanda çözülme, her yanda kopma, her yanda kokma: Bozulma döneminin görünüşü budur.

119


V I . BÖLÜM Soru 71 : Değirmenin suyu nereden geliyordu? Osmanlı devletinin malî kaynakları nelerdi? Bütün ortaçağ toplumları gibi, Osmanlı devleti de o zamanın ekonomisi ve teknolojisi gereğince köylü yığınlarının ya­ ni reayanın en büyük parçasının emeğine ve verimine dayanırdı. Ama, devletin b ü t ü n malî gücü reayadan alman ver­ gilerden gelirdi sanmayalım. Çünkü reayadan alman ver­ gilerin hepsi doğrudan doğruya hazineye gitmiyordu. Böy­ le bir kaynak yokluğunda masraflarını hazinenin öde­ mesi gerekecek olan sipahi ordusuna gidiyordu. Yani köy­ lü, devlete koca b i r ordu besliyor, bu, hazineyi büyük bir yükten ve dertten kurtarıyor demektir. Asıl gelir kaynakları savaşlar, savaşlarla kazanılan yerlerin halkından alman cizyeler, elde edilen esirler, ha­ zineler, bir de daha küçük veya daha zayıf devletleri ve­ ya bölgeleri (Eflâk, Boğdan gibi) sulha razı olurlarsa, haraca bağlamaktan gelirdi. Osmanlı ordusu, kış geçip sefer hazırlıklarına başladı m ı böyle devletlerin ve böl­ gelerin başındakilerin etekleri t u t u ş t u r d u . İstenen şart­ lara razı olmayanlar, savaş sonu servetinin ganimeti ola­ rak yağma edilmeyi göze almak zorunda i d i . Soru 72 : Kimlerden cizye veya haraç alınırdı? Örneğin, tarihlerde okursunuz, Raguza cumhuriye­ ti adında, Adriyatik kıyılarında ufacık b i r devlet vardı. 120


Bugünkü Dubrovnik. Bu zengin, tüccar devletçiği, Osman­ lı devletinin bir hamlede kendisini yutacağını bildiğin­ den akıllı ve kurnaz olmaya mecburdu. Belirli bir mik­ tarda bir cizye vermeyi memnunlukla kabul eder, bu ara­ da bir kolayını bulup, örneğin, Osmanlı ülkelerinden Av­ rupa'ya tuz taşıma imtiyazını veya tekelini de koparır; bu ticaretten sağladığı büyük kârların bir parçasını Os­ manlı devletine cizye olarak öder; rakibi olan Venedik cumhuriyeti gibi masraflı savaşlara girmekten kaçınırdı. Haraç vermeyi daha büyük devletler bile kabul eder­ di. Örneğin Avusturya (o zamanki deyimle Nemçe), he­ nüz daha güçlü bir devlet olmadığı zamanlarda sulha razı olup h a r a ç öderdi. 1606 Zitvatorok muahedesine ka­ dar Avusturya yılda 30 bin duka vergi verirdi. B u mua­ hede ile yalnız bir defaya mahsus olmak üzere 200 bin ecu (yani kara kuruş k i değerce duka altınının üçte iki­ sine denkti) vermeyi kabul etmişti. Bazı bölgeler de, Osmanlı devletinin himayesini sağ­ lamak için bir vergi öderlerdi. Hattâ, Venedik gibi Os­ manlı devletinden ticaret sermayesi açısından çok daha zengin bir devlet bile, Malta adasını k a p t ı r m a m a k için haraç vermeyi teklif etmişti. Malta adasını elde etmekle bundan daha büyük k â r ve gelir sağlanacağını sanan Os­ manlı devlet adamları bunu kabul etmeyerek savaşa gir­ diler. İ n a t l a r ı n d a n yıllarca uğraştılar, Malta'yı da alama­ dılar. B i r alay ziyana sebep oldular. Fakat Venedik de Kıbrıs ve Kefalonya için vergi verirdi. Macaristan, yu­ karı Macaristan'daki yerleri için vergiye bağlı i d i . Mısır, yılda 1 milyon 200 bin duka gelir getirirdi. Yal­ nız Kahire'nin vergisi 200 bin duka i d i . Suriye'nin ver­ gisi 200 bin duka. Gücerat Hint h ü k ü m d a r l a r ı n ı n Mek­ ke'ye bağışladıkları hazine de mutat gelirler hanesine geçirilirdi. Üçüncü önemli bir kaynak şehirlerde ( m ü s l ü m a n ve 121


hıristiyan) halktan, esnaftan, tüccardan alınan vergi ve resimlerdi. «Osmanlılar» yani reayadan ve toplum sınıflarından olmayan kul veya asker tâifesiyle ulema taifesi vergi ver­ mezdi. Onlar vergi verenlerin sağladıkları devlet hazine­ sinden geçinirlerdi.

Soru 73 : Ticaret, transit ve endüstri kaynakları nelerdi? Nihayet dördüncü önemli bir kaynak dış ticaretten ve transit ticaretinden alınan vergi ve g ü m r ü k resimleri idi. Bunların hepsi, X V I I . yüzyılda göreceğimiz büyük para devrimi, malî bunalım ve hazine darlığının zamanı gelince niteliklerinin önemleri meydana çıkacak olan kay­ naklardır. Devlet bazı tabiat kaynaklarını işletiyordu. Ama, yal­ nız savaş endüstrisine yarayacak nitelikte olanları, özel­ likle madenleri. Örneğin, kükürt, bakır, demir madenleri bunlardandır. Bunların dışında endüstriyel devlet teşeb­ büsleri yoktu. Olanlar, sadece savaş ekonomisine bağlı endüstri ve t a r ı m kollarında görülür.

Soru 74 : Devlet gelirleri ve giderleri ne kadardı? Bu kaynaklardan devlet hazinesine gelen gelirlerin ayrıntılarını anlatmak uzun sürer ve bize de pek lâzım değildir. Bize lâzım olan bu devletin finansal gelir siste­ minin, ekonomik açıdan bir i k i özelliğini belirlemektir. Görüyoruz k i i k i çeşit gelirler vardı: muntazam ge­ lirler, muntazam olmayan gelirler. Bozuluş döneminden önceki dönemde muntazam vergiler halkın kaldıramaya-


cağı kadar ağır değildi. Belki de Avrupa ülkelerindeki durumdan daha insaflıydı. Emlâk vergisi ev basma yıl­ da 50 - 60 akçe, aşağı yukarı bir duka kadar. Avarız de­ nen fevkalâde vergi de o kadardı. Koyun başına bir ak­ çe vergi ödenirdi. (O zaman bir akçe 0.25 dirhem gümüş değerindeydi). Tahsil memuru olanlara da «gulâmiye» de­ nen 3 - 5 akçelik vergi verilirdi. Büyük masraflı seferler için bazen fevkalâde vergiler konurdu. Örneğin Kanunî Süleyman Macaristan seferi arifesinde istisnasız herkese (yani vergi mükellefi olan herkese) 15 akçe fevkalâde vergi koymuştu. Süleyman'ın zamanında h ü k ü m d a r ı n , kendi emlâkinden gelen geliri 4,241 yük akçe imiş (100 yük, 10 milyon akçe karşılığıdır.) Fatih zamanında padişahın gelirlerinin 4 milyon ak­ çe olduğu söyleniyor. D'Ohsson'a göre bu toplam 10 mil­ yon k u r u ş veya 24 milyon duka imiş. ( B i r duka Süley­ man zamanında 60 akçe değerinde i d i , fakat bu yazarın zamanında yani X V I I I . yüzyılda akçenin değeri çok dü­ şüktü.) Hammer, Süleyman zamanında bu gelirlerin top­ lamının 26 milyon k u r u ş yani 3120 milyon akçe veya 2 milyon 400 bin duka olduğunu tahmin ediyor. Demek k i padişah i m p a r a t o r l u ğ u n en zengin adamıdır. Bugün­ kü deyimle bir multi-milionnairedir. O kadar zengin k i , sıkılışınca halka daha fazla vergi konmasına lüzum kal­ madan Süleyman, m u h t e ş e m ceplerinden fazla savaş mas­ raflarını ödemiş. Süleyman zamanında devlet gelirlerinin 12 milyon duka olduğu tahmin ediliyor. Venedik cumhuriyetinin Osmanlı başkentinde balyoz denen temsilcileri vardı. Bu çok açıkgöz, tüccar kafalı adamlar Osmanlıların işleri­ nin para ile ilgili yanlariyle çok ilgilenirlerdi. Bunlardan Barbara adlı olanının verdiği bir rapora göre devletin 8 milyon altın geliri varmış. Bunun 6 milyonu harcanır, 2 milyonu ihtiyat olarak saklanırmış. Bunun 2 milyonu 123


haraç ve cizyelerden, 1,5 milyonu vergilerden, yarım mil­ yonu madenlerden, gerisi çeşitli daha ufak kaynaklardan gelirmiş.

Soru 75 : Osmanlı maliyesinde, neden bütçe yapıla­ mazdı? Bunlar sürekli ve muntazam gelir kaynakları. Fakat Osmanlı savaş müteşebbisliği ekonomisinin dayandığı bir gelir kaynağı daha var: seferler. Seferler lâf olsun diye ya da b u g ü n k ü «sefer-i hüma­ yun» tarihçilerinin sandığı gibi, kahramanlık göstermek için açılmaz, gelir sağlamak için açılırdı. Seferlerden el­ de edilen eşya, ganimet, hazine ve esirlerin gelir kay­ nağı olduğunu söylemiştik. İ d a m olunan veya sürülen yüksek rütbeli kulların servetlerinin müsaderesi de muntazam olmayan gelirler arasındadır. Örneğin, defterdar İskender Çelebi ile Sad­ razam İ b r a h i m Paşanın servetleri hazineye hayli gelir sağ­ lamıştı. Piri Reisin Arabistan ve Mısır altını ile yüklü gemileri de hazine için m ü s a d e r e edilen servetlerdendi, Rum patriklerinin aslında 500 duka olan vergileri de art­ tırılmış, Süleyman zamanında üç bin duka olmuştu. Devlet finansmanının belirli olmayan gelirlerle belir­ li olmayan harcamalar arasında düzenlenmesi yani bütçelendirilmesi güç, h a t t â imkânsız bir şeydi. Fakat im­ paratorluğun gelir-giderinin kâr hanesinde olduğu dö­ nemde bir düzenleme yapılabiliyordu. Bazan savaşlar uza­ yıp fazla masraflara yol açtığında bütçe açığı olunca ça­ resi bulunurdu. Örneğin, Osmanlı tarihinde bildiğimiz ilk gelir-gider cetvelinde bunu görürüz. Kanunî zamanında 1565- 1566'da tablo şöyle: 124


Gelirler Giderler Açık

183,088,000 akçe 189,657,000 akçe 6,569,000 akçe

Yani fazla gelir sağlamak için o kadar harcama ya­ pılmış ki böyle bir açık verilmiş. Fakat o zaman padişah hazinesi çok zengin ve henüz daha t ü m özel servet ha­ line getirilmemişti. Onun için Zigetuvar seferi için kendi hazinesindeki altın ve gümüşü darphaneye yollayarak ak­ çe kestirmiş, aradaki farkı kapatmış. X V I I . yüzyıldan itibaren padişah hazinesi iç hazi­ ne olmuştur. Padişahlar bu hazineyi kendi servetleri ya da padişahlığın altın rezervi sayarak dış hazineye yani devlet hazinesine darlık zamanında yardıma yanaşmak istemezlerdi. Osmanlı padişahlarının servetlerinin bir ta­ rihten sonra özel mülkiyet sayılmağa başlayıp başlama­ dığı incelenmeye değer bir konudur. Devlet katındaki k i ­ şiler arasında, en başta ve en önde padişahın kendisi olmak üzere özel ve kişisel servet ve mülkiyetin doğu­ şunu, bu kattaki kategorilerin servet yığma yarışma atıl­ dıklarını, ocakların birer «çıkar ocağı» haline gelerek iç boğuşmanın başladığını ikinci ciltte göreceğiz.

125


V I I . BÖLÜM

Soru 76 : Osmanlı devleti keyfî veya «ceberut» idare devleti mi idi? Biraz evet, biraz hayır. Cevabımızı böyle lastikli bir söz olmaktan çıkarıp neden böyle dediğimizi açıklama­ lıyız. Osmanlı sisteminde en ü s t ü n otoritenin yani en üs­ tün meselelerde söz sahibinin despot, yani b ü t ü n «kul­ ların ağası» olan padişah olduğunu gördük. Ancak, ka­ rar ve emirler bu büyük ağanın rastgele keyfine göre ol­ muyordu. Bizim b u g ü n k ü kurallarımıza uymasa bile ( k i uymadığına hiç şüphe yok), o düzenin de karar verme işinde en ü s t ü n yerde o t u r a n ı n nerelerde, nasıl karar ve­ receğini belirleyen bazı kuralları olması gerekir. Bugün bizim ve Avrupalıların despotizmi ve Osman­ lı padişahlığını keyfî veya «ceberut» b i r idare sanmamı­ zın haklı olan yanı, bu sistemlerde, İ b n Haldun'un da bi­ ze bol bol gösterdiği gibi, eninde sonunda keyfî idare­ nin kaçınılamaz olmasıdır. Çünkü bu sistemin kuralında «en büyük ağa» m n kendi h ü k m ü n ü sürdürmesi için, eğer bunu kafasına koymuşsa daima açık b i r kapı vardır. Bu açık kapıdan geçilen keyfilik bu gibi devletlerin düze­ ninin bozulmasiyle başlar. B u bozulma başladı mı, felâ­ ket! İster istemez despotluk, keyfî idare şekline sürük­ lenir, sürüklendikçe de sistem bozulur, bozuldukça da keyfilik artar, yayılır, bir çıkmaz içine girilir. 126


Soru 77 : Padişah mektir?

iradesi ve Tanrı

şeriatı ne de­

Aslındaki Osmanlı düzeninde nerede keyfilik vardı, nerede yoktu? Önce, bu «keyfilik» sözcüğünü bir yana bı­ rakalım. Çünkü bu sistemde «keyfî» dediğimiz yanın teknik hukukî b i r terimi vardır k i o da «irade» dir. Halk iradesine o t u r t u l m a m ı ş böyle rejimlerde bir hukukun dü­ zenlediği yan, b i r de h ü k ü m d a r ı n iradesine bırakılmış yan vardır. Hangi rejimde olursa olsun, hukukun düzen­ lediği yana, devletin veya onu elinde t u t a n l a r ı n karışması keyfilik, h a t t â ceberutluk olur. Sözünü ettiğimiz rejim­ de h ü k ü m d a r ı n iradesine bırakılmış yan ne kadar ge­ niş olursa orada keyfilik ihtimalleri o kadar fazlalaşır. Müslümanlıktan ötürü, Osmanlı sisteminde birinciyi şeriat hukuku kapsardı. Bu şeriat hukukunun i k i özelli­ ği var: birincisi, bu hukukun bir özel hukuk, kişiler hu­ kuku veya sivil hukuk olması. Şeriat hukukunda tüzel hukuk, devlet hukuku, anayasa hukuku gelişmemiştir. İçinde kişinin Tanrı ile olan ilişkilerine ait hayli kural­ lar olmakla beraber ( k i bunda da konu olan b i r i m ola­ rak yine kişidir) çoğu kısımları kişilerle kişilerin ilişki­ leri üzerinedir. Şeriat hukukunda ne tüzel kişi, ne de si­ yasal kişi veya manevî kişilikler vardır. İkincisi, bu şe­ riat hukukunun, onun hukuk verilerinin kaynakları (usulü-fıkıh) görüşüne göre, b i r t a k ı m prensiplerden başlaya­ rak kişinin hayatını, b a ş k a hiç b i r hukuk sisteminde gö­ rülmedik ölçüde, düzenleme, kurallama eğiliminde olma­ sıdır. Kişinin özel hayatında karşılaşacağı birçok durum­ larda örneğin, bir kuyuya fare düştüğü zaman o kuyu­ nun suyunun temiz sayılması için kaç kova su boşaltmak gerektiği meselesine varıncaya kadar, bu hukuk, kılı kırk yaran b i r hukuktur. Onun için birçok işlerde bu hukukun adamları (kadıları, müftileri, âlimleri) kılı kırk yaran hu127


kukçulardı. Yine bu yüzden bu hukuk k a t ü a ş a n bir hu­ kuk olma eğilimini taşır. Hayatın çeşitliliklerine, hele şartların değişmelerine karşı direnicidir. İslâm hukuk okulları içinde özellikle Hanefî okulu ve onun Osmanlı uleması, bu durumu düpedüz kabul ederek â m m e hayatına ait ihtilaflı meseleleri maslahat işi saymış, bunları düzenleyip «ûlül-emr» dediği despo­ tun «irade»sine bırakmıştır. Hanefî okulu fıkhın kaskatılığma bir elâstikilik vermenin bu şekilde yolunu bul­ muştur. Onun bu özelliğinden ö t ü r ü d ü r k i nerede büyük bir İslâm despotik imparatorluğu kurulmuşsa orada Ha­ nefî okulu benimsenmiştir. Osmanlılarda da öyle. İmam­ lıkların, şeyhliklerin, küçük sultanlıkların bulunduğu yerlerde ise Hanefî okulu rağbet görmemiştir. Bunlar­ da h ü k ü m d a r denebilecek kimse, bir çeşit teokrasi kur­ muş olur. Yani her şey şeriata bırakılmış olur. Bunlarda keyfilik yok, ama elâstikilik te yok. Hanefî hukukunu benimseyen Osmanlı devletinde bu yüzden i k i hukuk sistemi yan yana yaşıyordu: b i r i Şe­ riat, diğeri Kanun. B i r i Tanrının iradesinin, öteki hü­ k ü m d a r ı n iradesinin ifadesidir. Bugün biz her çeşit hu­ kuk kuralına «kanun» diyoruz, ama bu sonradan yani X I X . yüzyılda çıkma bir deyimdir. Eski Osmanlı siste­ minde «kanun» dendiği zaman şeriatten ayrı olan ve hü­ k ü m d a r «irade»leri ile k o n m u ş olan «mevzuat» anlaşılır. Bu mevzuat kanun yapıcı ve halkı temsil eden bir yasa­ ma kurulu tarafından k o n m u ş değildir. Bugünkü deyi­ mimizle, kanun kitabı halinde madde madde sistemleştirilerek yazılmış da değildir. Sonra, devamlı ve değiş­ mez de değildir. Her padişahın kanunu padişahlığı ile kaimdir. Ancak bir padişah bir kanuna aykırı veya on­ dan farklı bir kanun koymuyorsa o kanun devam edi­ yor demektir. «Şeriat» Tanrının iradesinin, «Kanun» da onun gölgesi olan h ü k ü m d a r ı n iradesinin mahsulü olun128


ca padişah «Tanrının yeıyüzündeki gölgesi» olarak İslâmlaştırılmış olur. Osmanlı devletinin k u r u l u ş u n d a n söz ederken gör­ düğümüz gibi, Selçuk padişahının dirlik ve uç beyi iken zapt ettiği toprakları kendi gücü ile elde edip t u t m a s ı n a dayanarak Osman'ın kendisi de Selçuk Sultanı gibi han­ lığını iddia etmiş, yani siyasal bağımsızlığını ilân etmiş­ t i . Bunları, daha sonraki tarihçiler masalımsı bir şekil­ de anlatırlar. Yine bunun gibi sonradan uydurma masa­ lımsı bir vesika, bu beyin t o r u n l a r ı n d a n I . Murat'ın Ru­ meli fatihi Gazi Evrenos beye yazdığı farzolunan sözleri bildirir. Fakat bu defa düşünüş yukarıdakinin tersinedir. Padişah bunda şöyle der: «Seni o vilâyete (yani Rume­ li'ye) emîr tayin ettim. B ü y ü r d ü m k i t ü m mutasarrıf ola­ sın. Ama sakın Rumeli vilâyetini kendi kılıcımla fethet­ tim diye gurur gelmesin sana. Bunu kesin olarak b i l k i yer ulu Tanrınındır; ondan sonraki Resulünündür; on­ dan da ulu Tanrı emri ile, Resulünden sonra halifesinindir.» Bu sözlerle Osmanlı padişahının Tanrının yerdeki vekili olduğu, Evrenos gibi gazilerin nereyi zaptederlerse etsinler, toprak üzerinde otorite iddia edemeyecekleri ifa­ de edilmiş oluyor. En yüksek padişah kanunu bu! Os­ manlı padişahlarının b ü t ü n diğer «kanun»lan bu temel anayasasal h ü k m ü n e dayanır.

Soru 78 : Despotizm ne demektir? Buraya kadar Osmanlı düzeni için zaman zaman despotluk sözcüğünü kullanmamız, belki sizi rahatsız et­ miştir; çünkü nasıl feodalizm, bizde kullanılan «derebey­ lik» sözcüğünün yanlış olarak karşılığı diye kullanıldı­ ğından ö t ü r ü kötü bir şey sayılıyorsa ( i y i b i r şeydir de­ miyorum) despotizm de onun gibi hoş kaçmayan bir te129


rimdir. Ne olduğunu pek bilemediğimiz halde, içimizde hâlâ Osmanlılığa karşı bağlılık var; yok olmuş değildir. Onun hakkında böyle kötü bir sıfat kullanılması hoşu­ muza gitmiyebilir. Bu duygunuzda haklısınız. Ama bence bu ü r k ü n t ü , terimin aslında kötü bir sıfat oluşundan değil; yanlış karşılıkla kullanılmış bir terim olmasındandır. Despotizm terimine bugün karşılık olarak kullanılan moda bir söz­ cük var: «ceberrut» terimi (aslında «ceberut» olması lâzım, ama nedense söyleyenin ağzında r 1er çiftleşmiş.) Despotizm aslında ceberutluk demek değildir. Aslındaki anlamı bilmeden onun karşılığı olarak bu sözcüğü kulla­ nıyorlar. Aslında «despotizm» terimi eski Grekçeden gelme­ dir. Asıl anlamı köle sahibi aile reisi demek. Bu anlam­ da kötü bir sıfat olarak kullanılmıyordu. Grek filozofu Aristo, Doğu devletlerini anlatırken b u n l a r ı n hükümdar­ larını köle sahibi Grek aile reislerine benzeterek «des­ pot» sözcüğü ile tanımlamıştı. Doğu h ü k ü m d a r l a r ı için Avrupa'da orta çağlarda bunun yerine Seignem terimini kullanıyorlardı. Bu da, onları serf sahibi senyöre benzet­ melerinden ileri geliyordu. Bu sözcük Grekçeden değil, Lâtinceden geliyor: Senior yani yaşlı, b ü y ü k anlamına ge­ lir. Fransızcaya Lâtinceden geçmiştir. Türkçedeki Bey, ağa, demektir. Demek k i köle sahibi efendi yerine köylü veya serf sahibi bey terimi yerleşti. Orta çağların sonuna kadar bu terim yaşadı. Nitekim, Osmanlı hükümdarları­ na da, X V I I I . yüzyıla kadar bile Batı dillerinde Grand Senyör, yani «Büyük Bey» diyorlardı. Fakat modern çağ d ü ş ü n ü n d e tekrar Aristo'nun i l k kullandığı terim diriltildi. Bu terimi yeniden m e ş h u r eden adam Fransız d ü ş ü n ü r ü Montesquieu olmuştur. O da, Aristo gibi, Doğu veya Asya h ü k ü m d a r l ı k sistemlerini «despotizm» olarak tanımlıyordu. Fakat Voltaire gibi, on130


dan daha esprili ve daha radikal olan düşünürler: «Des­ potluk yalnız Doğulularda mı var? Bizim krallarımız da despot» diyerek hem terimin anlamını genişlettiler, hem de ona kötü bir anlam kattılar. Çünkü biraz zaman farkı ile İngiltere'de, Fransa'da ve İspanya'da X V I ve X V I I . yüzyıllarda krallar Doğu despotları kadar geniş bir bü­ rokrasiye dayanan despotlar haline gelmişlerdi. Despot, müstebit, anlamına gelmeye başladı. Ama o zamandan beri; terim yerleşmiş oldu. K a r i Marx bile, eski Grek terimlerini ve özellikle Roma huku­ kunu çok i y i bilen Kari Marx bile, Avrupa liberal düşü­ nünün etkisi altında Doğu (ve dolayısiyle Osmanlı) hü­ kümdarlarının sistemini t a n ı m l a m a k için despotizm te­ r i m i n i kullanıyor. Fakat, Greklerin yanlış anlayışına ve­ ya benzetişine rağmen, despot köle sahibi değil, kul sa­ hibidir. Kulluk denen şey ise ne Greklerde, ne de orta­ çağ veya modern Avrupa'da bilinen b i r şey değildi. Gerçi, ona benzer b i r durum Romalılarda vardı, an­ cak siyasal anlamda değil, domestik ve sivil anlamda. Ro­ malılarda bazı kişiler, köle değil de h ü r kişiler oldukları halde bazı patriçiyen aile reislerine sığınarak (Osmanlı deyimi ile «intisap» ederek) onların adını alırlardı. Bun­ lara «cliens» veya «clientis» denirdi. Bu sözcük, «çağrıl­ ma», «adlandırılma» anlamına gelen «cluere» sözcüğün­ den gelme b i r sözcüktür. Bunlar, bu patriçiyenlere ba­ ğımlı kişiler olurlar, onların adını taşırlar, onların müntesibi olurlardı. Fakat t ü m bağımsız vatandaşlara kıyas­ la vatandaşlık haklan sınırlı kişilerdi. (Soru 13'e de ba­ kınız). Osmanlıcadaki «kul» sözcüğünün en doğru karşılığı işte bu Romalılardan gelme olan «elient» sözcüğüdür k i bazı Avrupalı yazarlar onu doğru olarak bu sözcükle çe­ viriyorlar. Onun için «kul»u «eselave» veya «slave» ola­ rak yani «köle» olarak çevirmek yanlıştır. «Kul» «büyük 131


efendiye bağımlı, kapılanmış kişi» demektir. (Rusça'da da buna benzer anlamda bir terim varmış: «kropostniçevo». Anlamı «bağımlı olmak», «daha üstün birine bağ­ lı olmak» imiş.) Efendilik genel bir güç, â m m e üzerine bir otorite ifa­ de eder; yani siyasal anlamı var; özel mülkiyet anlamı ve kişi üzerine mülkiyet anlamı yok. Köleye malik ol­ mak, serfe sahip olmak değil, otoriteye sahipliktir.

Soru 79 : Ne anlamda Osmanlı sistemi despotizm­ dir? Aslına göre doğru veya yanlış, terim bir defa yerleş­ tiği için biz de, doğru anlamını bilmek şartiyle kullanı­ yoruz. Çünkü, Batılılar için veya Grekler için bunun doğ­ ru anlamını bilmek o kadar önemli olmadığı halde, şu bizim Osmanlı rejimini anlayabilmemiz için terimi doğ­ r u anlamında bilmek çok önemlidir. Despotluk sistemi kulluk kuralına dayanan sistem demektir. Yani ne köle sahipliğine, ne de serf sahipliği­ ne dayanan bir sistemdir. Gerçekte eski Grek siyasal sis­ temlerinden bir çeşidi köleliğe dayandığından despotizm, ortaçağ Batı Avrupa sisteminin serfliğe dayanan şekille­ ri Seigneurialism, Doğu sistemi de kullara efendiliğe da­ yanan bir sistemdir. Köle ve serf, ü r e t i m d e emeği sömürülen kişilerdir. Kul ise, emeği üretimde sömürülen, h a t t â üretim işin­ de kullanılan kişi değil. Üretim işinde emek harcayanla­ rın emeğini sömürenin bu gücü, s ö m ü r m e gücünü, elin­ de tutmasının aracıdır. Bunların kendileri sömürülen kişiler değil; sömürenin uşakları, bekçileridir. Şu halde, kullar vasıtasiyle emeği sömürülen sınıf­ lar, toprak üretimi ile zanaat üretiminde çalışan köylü 132


ve zanaat sınıflandır. Kullar, bu sınıflardan aynlarak, koparılarak onların karşısına konan siyasal güç erleridir. Bu kitabın ikinci cildinde, kulların topluma doğru özel mülkiyet kökü salarak sınıflaşma, toplumsal sınıf­ ların da kullaşma sürecine doğnı u z a n d ı k l a n m göreceğiz. Osmanlı yazarlarının, nizam yani düzen dedikleri şeye musallat olabilecek en b ü y ü k felâket olarak gösterdik­ leri ve adına «ihtilâl» hali dedikleri bu karışma, yani devlet katındakilerin sınıflaşmaya, sınıfların da devlet katındaki kullara sızmaya başlamasıdır. Bu çelişkili ge­ lişmenin Osmanlı düzeninin sonu demek olduğunu ileri­ de göreceğiz. Osmanlı padişahlarının iradesinin kapsadığı şeyler, şeriatın kapsadığı şeyler değildi. Şeriat dışında bırakılan­ lar, toprak rakabesi, devlet işleri ve «siyaset» denen ce­ za (tâzir) işleridir. Padişah iradesiyle konan «kanun» da t ü m keyfi değildir. Çünkü onun sınırlarını bir yandan şe­ riat, bir yandan da devletin maslahat gerekleri belirler. Padişah iradesi bu i k i ucun ötesine gitti mi o zaman «keyfî» başlar. Eskiler buna, «zulm» derlerdi. Osmanlı sisteminin karar kıldığı ve yürüdüğü dö­ nemlerde bile, padişahların bu sınırları aşmaya kalktığı olmuştur. Burada da, bir müessesenin kendi içinde zıt­ laşma eğilimlerini görürüz. Fakat böyle hallerde, yani şeriatin sınırlarını aşma hallerinde ulema, diğer haller­ de yani devlet maslahatı gereklerinin aşıldığı hallerde kulların büyükleri bir çeşit fren görevini yapardı. Fa­ kat, eski Osmanlı düzenini idealleştirenlerin sandığı gibi, hattâ, onu demokrasilerdeki kuvvetler ayrılması ve kuvvetlerin birbirini denetlemesine benzetenlerde olduğu gibi bu işin iyi yağlanmış bir makinenin işleyişi gibi ol­ duğunu sanmayalım. B ü t ü n İslâm dinasti devletlerinde gördüğümüz gibi, Osmanlılarda da bir alay «padişahlara nasihat verme», «devleti idare etme zenaati»ni öğretme 133


çeşidinden olan yazıların yazılması bunu gösterir. Eski Osmanlı dönemine ait tarihler de bize padişah, kullar (daha sonraları köleler) ve ulema arasındaki sürtüşme, hatta boğazlaşma üzerine bol örnekler verir. Padişahları en i y i yola getirecek ihtar ve kendilerinin de çok kere isteyerek uydukları prensip, «büyük cedlerinin eski ka­ nunu» sözüyle hülâsa edilirdi. Şeriat hukukundaki, yukarda sözünü ettiğimiz «de­ ğişmeye karşı direniş »e uygun olarak, «kanun hukuku» da gelenekçi ve tutucudur. Düzeni, değişmemeyi ideal ola­ rak alır. Bundan ö t ü r ü bu sistem değişebilme yöntem ve araçlarını geliştirememiştir. Değişen şartların zoru al­ tında kalınca daima eskiye d ö n m e eğiliminde direndiği için «olan» ile «olması gereken» arasında o kadar uçu­ rumlar açılmıştır k i , bunun yarattığı mantıksızlık ve tu­ tarsızlık eylemleri bize de kurtulunmaz bir miras olarak kalmıştır.

Soru 80 : Osmanlı Despotizmi nasıl keyfîlik idaresi oldu? X V I I I . yüzyılda devlet düzeni bozulunca, yani yöne­ tici sınıf ile toplum sınıflan arası ve her i k i kat içinde­ k i kategoriler arasındaki ekonomik - siyasal ilişkiler dü­ zeni, «kanun-u kadîm »in çizgisinden ayrılmaya başlayın­ ca, Osmanlı yazarlarının deyimi ile «ihtilâl» durumu mey­ dana gelince padişah, kullar ve köleler ile ulema arasın­ da sürekli çatışmalar başladı. Bu dönemde, padişah iradesinin keyfiliğinin en başı boş biçimde kullanılışının, kendi kullarının h ü k m ü altın­ dan kurtulma çabası y ö n ü n d e olduğunu görürüz. Kullar, padişah iradesine kayıtsız şartsız bağlı olmayı kabul ediş­ lerinin cezasını şimdi kelleleri ile ödemeye başladılar. 134


Tarihlerde padişahların imkân bulunca kadısız, şeriatsız, muhakemesiz bunları idam ettirdiğini okuduğu­ muz zaman tüylerimiz diken diken olur. Ama o sistem açısından bu, padişahlara verilmiş b i r hakti. Fakat, Pa­ dişahların kul değil, sürü olan halka da bu biçimde mua­ meleye kalkışanları olmuştur. Bunda en göze batan I V . Murat olmuştur. Buna keyfîlik ve zulüm denir. Özellik­ le cezalandırma işlerinde İslâm şeriati hayli dar ve fa­ kir olduğu için çok kişi padişah veya kullarının zulmü­ nün kurbanı olmuştur. İnsan haklarını bırakın, sürü ol­ ma haklarının bile çiğnendiği haller sayısız olmuştur. Ancak, Osmanlı hukuku açısından padişahın kulları hakkındaki sonsuz iradesini kullanmasına bu hukukta keyfilik ve zulüm demek güçtür. Her k u l , kulluğa kel­ lesini koltuğa alarak girmiştir. Bunu o kadar iyi biliyor­ lardı k i , başkentten uzakta olanlar müstesna, hiç bir ku­ lun, vezir bile olsa, buna b a ş kaldırdığı, adalet ve hukuk açısından isyan ettiği, muameleye karşı isyan edenler çık­ tığı görülmemiştir. Çoğu canını kurtarmak için i l k çare olarak saklanmaya veya kaçmaya çalışırdı. Bazılarının, sanki bir hâkimin idam h ü k m ü n ü giymiş gibi, abdest alıp namazını kıldıktan sonra bekleyen cellâda boynunu tes­ lim ettiği de olmuştur. Padişah ile kullar arasındaki savaşta, hele, devşirme yöntemi kalktıktan sonra (ikinci ciltte göreceğimiz gibi) kapıkullarına rakip olarak kölelikten gelme kişilerin dev­ let katma girebildiği dönemde k i m i n haklı, k i m i n haksız olduğunu hukukça tesbit edecek b i r mekanizma yoktu. Padişah ile kulları arasında dayanışma, b i r tarafın sada­ kati, öbür tarafın kula baba gibi oluşu diyebileceğimiz biçimdeki ilişkiler, ileride göreceğimiz para ilişkilerinin Osmanlı düzeninin her yanını vidalarından çıkardığı dö­ nemde, yok olunca güvensizlik, sadakatsizlik, hırsızlık, hilekârlık, ihanet ve zalimlik her i k i tarafta da ü s t ü n 135


eylemler olmağa başlamıştır. Eline güç geçirenlerin bu gibi eğilimler göstermesi de bize bunun bıraktığı bir mi­ rastır. Bu durum içinde padişah, kullar ve ulema üçlüsün­ den ikisi bir araya geldi m i , üçüncü parti kaybetmeye m a h k û m d u . Bazan padişah ulemayı yanında bulur, ba­ zan kullarla ulema b i r l i k olabilir, bazan padişah kullar­ la birlikte ulemaya karşı gelebilir. Çeşitli kombinezonlar m ü m k ü n . Ama hiç b i r i rastgele olmuş değildir. Bunu hem ekonomik hem politik çatışma d u r u m l a r ı belirlerdi. İle­ ride göreceğimiz gibi, öyle bir zaman geldi k i bu güçlerin hiç b i r i diğerlerinden biriyle sürekli olarak birleşip eski düzeni diriltmek ya da yeni bir düzene doğru b i r gelişme yapmak olanağını bulamamıştır. O zaman, kısa sürelerle ya padişahın, ya kulların, ya da ulemanın keyfiliği baş­ lar. Örneğin, I V . Murat kullara dayanarak ulemayı, ule­ maya dayanarak kulları, bunlara dayanarak halkı ezme­ ye kalkarak kanlı bir terör rejimi kurdu. I I . Osman, I I I . Selim yanma ne ulemayı, ne de kulları alamadıkları gi­ bi, halkın desteğini de kazanamadığından c a n l a n ı n kay­ bettiler. I I . Mahmut ancak ulemayı yanına çekincedir k i kullara son darbeyi indirebildi, çoğu köle aslından ya da toplum sınıflanndan k o p m u ş kişilerden yeni bir ka­ pıkulu yaratmaya çalıştı. Kendinden sonraki dönemde bunlar yabancı devlet elçilerinin k u l l a n olmaya başladı­ lar. Osmanlı tarihinin bozulma döneminde birçok kez kulların ve kölelerin diktatörlüğü k u r u l m u ş t u r . Ulema diktatörlüğünün h ü k ü m s ü r d ü ğ ü zamanlar olmuşsa da bunlar çok kısa olmuştur. Ulema, İslâm hukukuna göre özel mülkiyet sahibi olmak özgürlüğü olan kişiler olduk­ ları halde, en ü s t ü n güç sahibinin güç ortağı olmadıkla­ rından bunda b a ş a n l ı olamamışlar, genel olarak, güç kim­ de ise onun yanını t u t m u ş l a r d ı r . 136


Osmanlı tarihinde ne padişahın, ne ulemanın, ne de kulların, keyfiliği tek başlarına yürütmelerine imkân kal­ madığı zaman, buna karşılık Derebey diktatörlüğü ola­ nağı doğunca bunlar arasında, «Sened-i ittifak» deneyi­ nin gösterdiği gibi, b i r uzlaşma olamayacağı da meyda­ na çıktı. Ancak ondan sonradır k i Osmanlı düzeninden başka b i r hukuk devletine doğru i l k adımların atılabi­ leceği bir alan açılmıştır. Tanzimat bunun mahsulü ol­ m u ş t u r . Bu Tanzimatm ne dereceye kadar devrimci b i r rejim olabileceğini bu alanda ıslahat işlerini yürütenlerin ekonomik ve sınıfsal nitelikten yoksunlukları belirlemiş­ tir. Güç ve servet birikimine girişmiş Derebey'lere karşı padişahlığın dayanağı olarak kurulan yeni devlet adam­ larının, güç yerleri sağlam ve süreli olamıyacağından «kaptı-kaçtı» yolu ile servet biriktirmeleri dönemi o za­ man başlamıştır. Şu halde, Osmanlı sisteminin çeşitli yanlarında içte yatan çelişkilerin patlak verdirdiği çatışmaların i k i plân­ da sürdüğünü görürüz. B i r yandan toplum sınıfları ile devlet yani yönetici süper-smıf tabaka arasında, b i r yan­ dan da devlet organlarının kendi içinde, sistemin kendi iç çelişkilerinden doğan i k i kollu b i r sınıf savaşı görürüz. Bu iç 'çelişkilerin açık çatışmalar haline gelmesini kaçınılamaz hale getiren etkenlerin neler olduğunu arayıp bulmak zorundayız. Eski Osmanlı düzeninin kendi için­ deki çelişkilere bakmayarak o düzenin iyi yağlanmış bir makine gibi işlemeye devam ettiğini sanıp Osmanlı ül­ kelerinin dışındaki civar h ü k m ü n ü sürmeye, hemen her tarafta önemli devrimsel değişmelere yol açan etkenlerin bu sisteme çarpması sonucunda bu sistemi yıktığım san­ makla bu yıkılışı olaylara ve bilime uyacak şekilde yo­ rumlayanlayız; bunu sadece emperyalizmin yıkıcı rolü­ ne bağlamakla işin kolayına bakamayız. Sözü edilen iç çelişkilerin hazırladığı zemin üzerin137


de patlak veren ve korkunç ölçüler alan bu iki kollu sa­ vaşın sonucu, sistemin kendi kendini yemesi, Osmanlı im­ paratorluğunun dünya siyasetinde batmasından en aşağı 200 yıl öncesinden başlayarak, içinde s ö m ü r ü n ü n , fakir­ leşmenin, soygunculuğun, idaresizliğin, kanunsuzluğun süreli bir hale gelmiş olduğu b i r «Hasta Adam» hali­ ne gelmesi olmuştur. Bu döneme «Bozuk - düzen» döne­ mi diyeceğiz. Bu dönemin olaylarını, geleneksel Osman­ lı düzeninin kendi kuralları içinde anlamamıza imkân yoktur. Çünkü X V I I I . yüzyıl başlarından sonraki düzen, artık o eski sistem değildir.

138


V I I I . BÖLÜM

Soru 81 : Eski Osmanlı düzeni ne zaman değişmeye başladı? Buraya kadar çizdiğimiz eski düzen tablosuna ba­ karak, Osmanlı devlet ve toplum yapısının X I V . yüzyıl­ dan X I X . yüzyıla kadar hep böyle kaldığını sananlarımız çoktur. Bu tabloya en yaklaşan dönem X V I . yüzyılın dü­ zenidir. i k i noktayı unutmamalıyız: (1) «düzen», «durma», «değişmeme» prensiplerinin vidalarını istediğiniz kadar sıkıştırın, toplum ve devlet yapıları yine de laçka olur­ lar, tarih aşımına uğrarlar. Onun için b i r düzen zaten hiç bir yerde tam anlamıyle ve uzun süreli olarak gerçekleş­ miş olmaz. (2) Toplum ve devlet düzenleri b i r t a k ı m öl­ çülere göre ne kadar kalıplaştırılmış, ne kadar dondu­ rulmuş olurlarsa olsunlar, yine de içlerinde canlılık olan varlıklardır. İçin için, kımıl kımıl kımıldarlar. Bu kımıl­ damaların en önemlisi kendi içlerinde daima bulunan çe­ lişikliklerden doğanlardır. B u son n o k t a n ı n anlamını ve önemini iyice kavramamız şarttır. Aksi takdirde, ekono­ mik tarihimizin diyalektik sürecini anlayamayız. Çocuk­ su, uydurma nedenler arar, dururuz. İdeal veya geleneksel veya tanrısal düzen, ancak inan­ mışların ve okumuşların kafasında yaşar. Onun için es­ ki Osmanlı düzenini, «kerim» di, «adalet berkemaldi», şöyle mükemmeldi, böyle nefisti gibi sözlerle tanıtmak139


tan kaçındım. O sistemin kendi kurallarını doğru bilmek gerekli; fakat hiç b i r kural mutlak değildir; her kuralın içinde b i r zıtlık vardır. Tarihin evrimsel dinamizmi bu­ nun dış şartlarla olan ilişkilerini bulmakla kavranabilir. Klâsik Osmanlı sistemi feodal eğilimlere aykırı ve karşıt olduğu ölçüde, içinde feodalleşmeye elverişli şartlar dai­ ma var olduğundan onlarla çatışma halindedir. Bunun tersi de doğru. Yani feodalleşme eğilimleri güçlendiği öl­ çüde despotik merkeziyetçi rejim, vidalarını var kuvve­ tiyle sıkıştırmaya çalışır. Ama unutmayalım, her ekono­ mik ve siyasal sistem kendi dışındaki şartlar ile de he­ saplaşma zorundadır.

Soru 82 : Osmanlı düzeninin başlıca iç çeüşiklikleri nelerdi? Feodalleşme veya merkezleşme, ancak siyasal gücün paylaşılması veya tekelleştirilmesi olayları ile ilgili olu­ şumlardır. O zamanın ekonomik şartları içinde i k i eği­ lime de fırsat veya imkân veren, h a t t â zorunlayan; bu yüzden ikisi arasında çatışma meydana getiren şartlar kaldırılabilmiş değildi. Örneğin, timar sistemi feodal top­ rak mülkiyetini ve onun siyasal güç olabilmesini önle­ meyi amaç edinir. B i r eylemin karşısına, onun karşıtı ve­ ya zıddı olan b i r eğilimin çıkacağının ta baştan sczildiğini Osmanlı sistemiyle ilgili çeşitli yazılarda görürüz. Örneğin, yukarıda I . Murat'ın Gazi Evrenos'a bildirdiği larzedilen düzme mektupta ifade edilmiş olan görüş. Bu­ nun düpedüzcesi şudur: «Ben güce dayanarak despot ol­ dum. Sen benim adamımsın; benim gücüm adına yer zaptedersen o yere sahip olacağını sakın sanma. Yer, benim­ dir.» Evrenos'Iar, bu sistemde feodal senyör olamazlar; ya kul olacaklar, ya da padişahın köylüler üzerine dik140


tiği bir bey. Gerçekte, Evrenoslar çok geçmeden tasfiye edildiler. Ne bey olabildiler ne de kul. Belli k i despotun en üstün gücünün artık onlara dayanmaya ihtiyacı yok­ tu. Merkezî despotik rejim, feodal eğilimlere kendini emniyete almak için yeniçeri teşkilâtı halinde ayrıca bir militer güç hazırlar ve ona dayanır. Fakat zamanla, des­ potik güç kendi yaratığı olan militer gücün baskısı altı­ na düşer. Buna karşılık, merkezî gücün zayıfladığı haller­ de ise toprak rejimine dayanan sipahi militer gücü, mi­ liter ve fiskal niteliğinden uzaklaşarak feodalleşme yani güçleri paylaşma eğilimleri gösterir. Bu iç içe çatışıklıklar gerçekte daha da çapraşıktır. Demek ki ekonomik etkenlerle siyasal güçler arasın­ da daima bir gerginlik vardır, her an çatışma patlak ve­ rebilir. Gerekli şartların olgunlaşmasına bağlı. B i r i öte­ kinin üstüne çıkmağa çalışır; hangisi güçleşirse üstün re­ j i m o olur. Onun içindir k i eski Osmanlı yazarları «aman düzen bozulmasın», «aman tevazün bozulmasın», «aman adalete takyit olunsun» der dururlar. İleride göreceğimiz gibi, Osmanlı sisteminin yeni şartlara göre evrim yoluna giremeyişi, tıkanıp kalması, bu t u t u ş m a l a r d a i k i yanın da ekonomik anlamda çökme­ si, birinin ötekine politik anlamda ü s t ü n gelememesi ola­ yından doğmuştur. X V I . yüzyılda Osmanlı devlet gücü feodal ekonomik çıkarların itelediği eğilimin önüne çık­ mıştı; toplumun üstüne b ü t ü n varlığı ile kendini oturt­ muştu. X V I I I . yüzyılda ise güçleşen feodal eğilimler, bu güce adamakıllı meydan okur hale geldiler. Örneğin, sa­ dece militer güç b a k ı m ı n d a n bunlar devletten daha güç­ lü hale gelmişlerdi. Buna rağmen bu eğilimlerin ekono­ mik-feodal temelleri olmadığından bunlar sadece Os­ manlıların «zorbalık», «âsi»lik, «eşkiya»lık dediği ve «vurgunculuk»tan başka b i r şey olmayan «derebeylik»le sonuçlanmaktan öteye geçemediler. Dünya ekonomik şart141


l a n böyle bir ekonomik temel hazırlamaya elverişli de­ ğildi artık. Dünya tarihi artık toprak devrinden geçmiş, para ve ticaret dönemine girmişti. Taş çatlasa Türkiye'de böyle b i r dönemde feodalizm olamazdı. İleride görece­ ğimiz gibi, bu da çapraşık b i r noktadır. Kendi sisteminin her yanının içinde var çelişiklik bu despotik sistemin, hukuk alanında bile. Örneğin, devlet çıkarlarını güden «kanun» hukuku ile, kişi çıkarlarını gü­ den «şeriat» hukuku bu sistemde yan yana; ama çok ke­ re de birbirine çatışık halde. İkinci sistemde hukukta, her şeyde, toprakta, insanda, t a ş m ı r eşyada, para ve ser­ vette özel mülkiyet var. Birinci sistem hukukta ise top­ rakta ve insanda özel mülkiyet yok. Devlete «kulluk» var. Onun için «Osmanlı tarihinde hayli gelişmiş b i r özel mülkiyet bulunduğu meydanda iken, nasıl olur da bu sis­ temde böyle b i r şey yoktur denebilir?..» diyenler haklı; ama, bu mülkiyetin devlet hukukundan değil şeriat hu­ kukundan gelme olduğunun ve Osmanlı düzeninde hâ­ k i m olan biricik hukukun İslâm hukuku olmadığının far­ kında değiller bunu söyleyenler. Yanıldıkları nokta bu­ rada. Osmanlı tarihinde şeriat hukuku, kanun hukukunun yanında ve h a t t â oldukça ona tâbi b i r durumda devam et­ tiği halde, Avrupa ekonomi, hukuk ve diplomasisinin dar­ beleri altında iyice zedelenmiş olan Osmanlı devlet gü­ cünün çürüyüşü ölçüsünde bu hukuk güçlenmeye başla­ mıştır. Örneğin Selim I I I zamanı ıslâhat denemelerinde, devlet gücünün batılılaşma yönünde kendini ıslâha gay­ ret ederken aynı zamanda neden yine o ölçüde şeriatçı­ lığın da güçleştiğini, h a t t â onun lâikleşme çabalarına besbelli aykırı bir güç haline gelip karşısına çıktığını, bu noktayı fark etmediğimiz için, b i r türlü yorumlayamıyoruz. B u Osmanlı devlet rejimi içinde yatan ana çelişik­ likten gelme bir şey. Bu yüzden Osmanlı tarihinde ne 142


dinsel bir reform olabilmiş, ne de devletsel b i r reform. İkisi, yukarıda verdiğimiz misale paralel olarak, birbiri­ ni hiçleştirmiş, olumsuzlaştırmış, nehyetmiştir. Şeriat hukukunun b a ş kaldırışı karşısında, ulema dı­ şında yani devlet organları olan devlet adamları arasında bile, Avrupa siyaset ve ekonomi gücüne karşı ancak, şeriate dönmek, şeriate sarılmak sayesinde b i r k u r t u l u ş yo­ lu bulunabileceğine inananlar olmuştur. Kurtuluşun şeriatte olduğu inanışı ta Tanzimat za­ manına kadar, ve sonra örneğin Cevdet Paşanın temsil et­ tiği görüşte, veya daha sonra Abdülhamit idaresinin bü­ tün tutumunda artık elle tutulacak kadar açık b i r hale gelmiştir. Hukuk alanında özel mülkiyet hukukunda Av­ rupa hukukunu almaktansa, buna zaten elverişli olan şe­ riat hukukunun uygulama alanının genişletilmesi f i k r i revaç b u l m u ş t u r . 1858 arazi kanunu ile sonuçlanan top­ rak hukuku reformu, bu tokuşmaların m a h s u l ü d ü r . Şeri­ atçıların ağır b a s m a l a r ı ile Osmanlı devlet hukuku reji­ minden Batı devlet hukuku rejimine geçiş, halen bugün bile düzeltilememiş olan sakatlıklar ve çapraşıklıklar içi­ ne girmiştir. Sistemin kendi içindeki diğer b i r çatışıklık, evvelce anlattığım gibi, feodal ekonomi ile kapitalizm öncesi em­ tia üretimi ekonomisi gibi i k i sektörü yan yana bulundurmasıdır. İleride göreceğimiz gibi, ikisi arasındaki çatışıkltklar, buhran veya bozuk-düzen dönemi geldiği za­ man elle tutulur hale gelmiştir. Buhran döneminde i k i sektör arasındaki çatışıklık birincisinin tasfiyesi ile ikin­ cinin kapitalist safhaya gelmiş b i r ekonomi olması şek­ linde değil, ikincinin tasfiyesi ile beraber birincinin ken­ di alanını daha da genişletmesi şeklinde olmuştur. Bu yüzden daha sonraki dönemde merkantilist ve devletçi teşebbüslere kalkışıldığı zaman bu teşebbüsler, ayan ve­ ya derebeyi ekonomisi ile çatışık hale gelmiştir. «Ayan» 143


veya Derebeyi ekonomisinin ne kapitalist ekonomi, ne de devletçi sanayileşme ekonomisi ile uyuşamaz bir sistem olduğunu ikinci ciltte göreceğiz. Derebeylik, bozuk-düzen dönemi dediğim dönemin, Tük toplumunu ve ekonomik gelişme olanaklarını kesin olarak yok eden en son «ze­ hirli çiçeklenişi» olmuştur.

Soru 83 : Neden iç madı?

çelişiklikler

devrime yol

aç­

Osmanlı sisteminin kendi içinde yatan bu çelişiklik­ ler çiçek açtığı ve hemen her alanda birbirine çatışık eği­ lim, eylem ve güçlerin güleştiği meydana çıktığı zaman, bunun biricik tarihsel kanun gereği çözüm yolu, devrim­ sel değişmeler olabilirdi. Devrimler, toplumların hayatın­ da böyle çıkmazlara gelindiği zaman patlak verir. Os­ manlı tarihinde X V I I I . yüzyılda bu devrimsel değişiklik­ lerin sonucu veya hedefi, Osmanlı siyasal gücünü devi­ rip yıkmak olacaktı. İkinci ciltte göreceğimiz gibi, böyle bir devrim olma­ mıştır. Yani Osmanlı bozuk-düzeninin yıkılmasını değil, tersine sürmesini destekleyen şartların (bu şartların ne­ ler olduğunu da göreceğiz) ağır basması ve böyle bir dev­ rimi gerçekleştirecek durumda yeni bir gücün doğmayışı yüzünden (çünkü eski sistemin koynundan çıkmış güç­ lerden bu beklenemez) ikisi de gelenekçi olan, h a t t â ikisi de gerici olan güçlerin çarpışması toplumu perişan b i r hale getirmiştir. Ne Osmanlı gücünün ıslâhat tutumu ile­ rici olmuş (yani çıkmaza giren düzeni tasfiye edici ol­ m u ş ) , ne de ona düşman olan derebeylik ve bazan da ule­ ma güçlerinin tutumu ilerici olabilmiştir. Buna, bir de, devlet maliyesini çökerten ve toplumu sömürmeye yol açan (gene ileride göreceğimiz) dış güçlerin oynadığı ro144


lü katarsak, bu gerici güçler döğüşmesinin katmerli b i r gericilik kuvvetleri döğüşmesi haline geldiğini kavraya­ biliriz. Bu yüzden bizde devrim geleneği yer etmemiş; «ilericilik» dediğimiz şey de sahte b i r ıslahatçılık olarak kalmıştır.

Soru 84 : İç çelişkilerin sonuçları neler olmuştur? Demek k i devlet zamanla aşınır, ihtiyarlar, çürür. Özellikle Doğu, Asya örneği devlet sistemlerinde böyle­ dir. Bunu geçmişte en i y i gören adamın, b u işin ustası olan İbn Haldun olduğunu söylemiştim. Geniş bilgisi, kişisel gözlemlerinin ve tecrübelerinin yardımı ile bize bu Doğu devletlerinin doğuşunun, büyümesinin, kocaması­ nın dönemlerini reçete kesinliği ile vermiştir. Öyle k i ken­ disinden sonraki Osmanlı deneyi de gelip o sonuca var­ mış; bilmen akıbetten kendini k u r t a r a m a m ı ş t ı r . Osmanlı düşünürlerinin, çökme dönemi gelince İ b n Haldun'un kitabına sarılmalarının nedeni b u r a d a d ı r . Ko­ ca tarihçi, ç ü r ü m ü ş ve bunama haline gelmiş devletler için hiç bir kurtuluş çaresi görmüyor hiç b i r ilâç sağlıyamıyordu. Çok inandığı Tanrının bile bunları kurtara­ mayacağına, daha doğrusu T a n ı m ı n bunu takdir ettiği­ ne inanıyordu. Bu inancında da haklı i d i . Çünkü bu gibi sistemlerin temelinde bulunan düzen kavramının kaçınılamaz şekilde kanunsuzluğa, keyfî idareye, bunun da top­ lumu çökertmeye varmasının mukadder olduğunu çok i y i görmüştü. Onun için bu düzenlerde devrimsel atılımlar beklenemez. İbn Haldun, farkına varmadan bu sistemlerin tarihî diyalektiğinin kanununu keşfetmiştir. Ama yalnız bu sis­ temlerin! İ b n Haldun'un tarih felsefesi b a ş k a sistemleri bize anlatmada işe yaramaz. Onun için X V I I . yüzyıldan 145


sonrası için İ b n Haldun'u bir yana bırakacağız, hem de Osmanlı düşünürlerinin ona dört elle sarıldıkları bir za­ manda. Sanki dünya giderken Mersin'e, bunlar gitmiş tersine! İbn Haldun'da Osmanlı devletini kurtaracak hiç bir deva yoktu. Bu sisteme dahil olan yerlerde bir h ü k ü m d a r sülâle­ sinin kurduğu devlet i l k zamanlarında toplum ekonomi­ sine bir canlılık verir, sistemin gereği olarak devlet de­ ğiştikçe devletle toplum arasındaki ilişkinin biçimi ve yönü de değişir; kocayan devlet ekonomiyi canlı tutan bir devlet olmaktan çıkar; tersine toplumun ekonomisini bir durgunluk (stagnation) durumuna getirir. Bu yüzden toplumlar oldukları yerde sayarlar. Devlet, toplumsal ev­ rim için gerekli olan ekonomik etkenlerin harekete geç­ mesine engel olur. İleriye doğru en önemli etkenler iş bölümü, artı üretimin yeniden üretime yatırılması, en­ düstri araçlarının geliştirilmesidir. Batı Avrupa'da feoda­ lizmin yıkılışı ile böyle yeni ekonomik ve teknolojik fak­ törler harekete geçmiştir. Osmanlı bozuluşu döneminde Derebeylik bu gelişmenin olamayışının başlıca görüntü­ lerinden biridir.

S o r u 85 : Osmanlılarda «ihtilâl» ne demektir? Demek k i temelin kendisinde de çelişki var. Doğu sisteminde toplumun gelişmesi, evrimi, ilerlemesi veya devrimi yoktur. Devlet değişmez bir «düzen» üstüne ku­ rulur ve başlıca işi «düzen» sağlamak, «düzen» devam ettirmektir. Her değişme «ihtilâl»e, fesada ve çürümeye götürür. Halbuki, gerçekte, bunların tarihinde «düzen» halinin kendisi fesada ve çürümeye götürür! Değişme, evrim veya devrim olmayışı «düzen» hali­ nin tam zıddı olan kanunsuzluk halini yaratır. Demek k i 146


bu düzenlerin baş diyalektik eğilimi, bu şekilde kendi zıddını yaratması, kendini yok etmesidir. Böyle bir hal olan yerde evrim veya devrim değil, düzeltme (ıslâh) bi­ le m ü m k ü n değildir. Toplum yaşayan bir uzviyettir, despotik devlet ise bir makine. Bu makine yıpranır, aşınır, bozulur, eskir. Toplumun ü s t ü n d e o t u r d u k ç a onun tabiî evrimini önler ve durdurur. Toplum içinde o makineyi düzeltecek bir kuvvet bırakılmaz. Makine ise, kendi kendini tamir ede­ mez. Doğu tarih felsefesinde, İ b n Haldun'un gösterdiği gibi, çok kez siyasal gücün değişmesi ancak taze bir siya­ sal gücün gelip bunamış gücü silip süpürmesi, onun ye­ rine kendisinin bir düzen kurmasıdır. Bu, böyle gelir, böyle giderdi. X V I I . yüzyıla kadar böyle geldi; fakat ondan sonra öyle gitmedi: Osmanlı dinasti devletini yıkıp yerine ge­ çecek b a ş k a bir güç çıkmadı!

Soru 86 : Bozuk - düzen nedir? Buraya kadar gördüğümüz gibi, Batı görüşü açısın­ dan tersine çevrilmiş tûba ağacına benzeyen Osmanlı dü­ zeninin yapısını kavramak onun niteliğini aklımıza yatır­ mak bir meseledir. Fakat ne bir devrim ne de bir evrim geçirmeyen bu düzenin bozuk düzen döneminin tarihini hikâye eden Osmanlı tarih yazarlarını okuduğumuz za­ man aklımız b ü s b ü t ü n karışır. Olup biten çok şey ne akıl, ne de ahlâk ölçülerine uymaz. Yazarların anlattık­ ları akla sığmaz şeylerin nedenlerini bir türlü anlaya­ mayız. Bunun karşısında ancak şöyle düşünebiliriz: ya bu yazarlar bu nedenlerin neler olduğunu kendileri de bil­ miyorlar, ya da sistemin niteliğini bizim de kendileri ka147


dar bildiğimizi sanarak akıl almaz olayların rasyonel şe­ kilde nedenlerini anlatmaya lüzum görmüyorlar. Bu yüz­ den anlattıkları, hazâ «hikmet-i hüda» olmuş şeyler gibi gözükür. Halbuki hiç de öyle değil. Önce bunların i k i ayrı döneme ait olanlarını birbi­ rinden ayırmamız gerekir. Birincisini, şimdiye kadar söy­ lediğimiz gibi, î b n Haldun kanunu bize açıklar. Yani Os­ manlı sisteminin kendine özgü yapısının normal olarak ve kaçımlamaz şekilde patlak veren çelişikliklerle ilgili olan yanlarının sonucu olan olaylar. Örneğin Fatih'in es­ ki hanedan vezirleri veya sadrazamı öldürtmesi; I . Selim'in yeniçerileri tedip etmesi; eski sadrazam Lûtfi Paşanın «vezirler çok zengin oluyor, maaşlı askerler çoğalıyor, dik­ kat!» demesi gibi olayları alalım. Bunlar henüz sistemin bozulduğuna alâmet değil. Kurulduğuna, olgunlaştığına, ihtiyarlamaya başladığına alâmet. Yapılanlar, böyle bir sistemin yürüyebilmesi için baş vurulması gerekli eylem veya sözlerdir. X V I . yüzyıl sonlarına doğru böyle. Os­ manlı düzeni başka bir dünyanın, yeni bir dünyanın fır­ tınası içine kapılmadan, kendi içinde ve kendi âlemindedir henüz. Başına İbn Haldun'un sayısız örneklerle gös­ terdiği sonuçların geleceği muhakkaktır, (*) ama o dev­ let henüz başka bir güç tarafından yıkılamayacak kadar ayaktadır. Ne Anadolu'dan, ne İ r a n ' d a n , ne Mısır'dan, ne Yemen'den onu alaşağı edecek b a ş k a «barbar» bir güç gelememiştir. Bu nitelikte olup ta biricik etkili olan güç, Timur ile gelmiş, Osmanlı devletini daha tazelik ve genç­ lik çağında tuzla buz etmiştir. Fakat bu gücün İ r a n ve (*) Arap d ü n y a s ı n d a ve İ s l â m l ı ğ ı n O s m a n l ı l a r d ı ş ı n d a k i ül­ kelerinde İ b n Haldun t a n ı n m a m ı ş ve ilgi y a r a t m a m ı ş t ı r . Fakat O s m a n l ı l a r ı n M ı s ı r ' ı n fethi ile bildikte o n u n eserinin yazmala­ rını elde etmeleri, ö n e m i n i anlayarak İ s t a n b u l ' a g e t i r m i ş olma­ ları bu d ü ş ü n ü r ü n f i k i r l e r i y l e ç o k erkenden t a n ı ş m ı ş o l d u k l a r ı ihtimalini kuvvetlendirir.

148


Hindistan yönünde geriye çekilmesi sayesinde Osmanlı devleti yeniden k u r u l m u ş t u r . Demek k i taze bir dinastinin, yaşlanmış bir dinastiyi devirerek yerine geçmesi olayı, yani yüzyılların gelene­ ği olan Asya kara imparatorlukları dönemlerinin (cycle'lerinin) kapanması sona ermiştir. Bunda, benim tahmi­ nime göre, Asya ve Yakın Doğu dünyasında yerleşik top­ lum ekonomileriyle devlet düzenlerini, eskiden olduğu gibi, yıkacak güçte olan, çöllerden veya steplerden ko­ pup gelen taze etnik ve aşirî göçlerin artık kalmamış ol­ ması rol oynamıştır. Asya, Yakın Doğu ve Kuzey Afrika'­ da nomadlarla yerleşik şehir ekonomilerine dayanan nü­ fus arasında süregelen «kavimler muhacereti» dönemi ar­ tık kapanmış bulunuyor. Osmanlı düzeni gibi düzenlerin ekonomik ve siyasal politikaları, nomad ekonomisini ve gücünü yerleşik uygarlık alanlarının dış eteklerine sürüp oraya bağlamıştır diyebiliriz. Osmanlı tarihinde Anadolu'da ve Arap ülkelerinde yerleşik güce karşı gelme yönünde çabalar gösteren ayak­ lanmalar çok olmuştur; fakat hiç b i r i , bozuk düzen dö­ neminde bile, başarı elde edememiştir. Osmanlı düzeni­ nin ekonomik ve malî gücünün çatırdaması üzerine ona karşı çıkan b ü t ü n karşı gelme hallerinin (isyanların, eşkiyalıkların, derebeyliklerin) hiç birinin bu düzenin hak­ kından gelmeyişinin nedenlerini ikinci cildimizde göre­ ceğiz. Ancak şimdiden genel nedeni söyleyebiliriz: Bun­ ların hepsi karşı geldikleri düzen kadar çelişkili, onun kadar yeni dünya ekonomik şartlarına aykırı, onun ka­ dar taze sınıl güçlerinden yoksun birer saldırı olarak kal­ mıştır. Hiç birinin devrimsel bir ideolojisi yoktu. Bo­ zuk - düzen güçleri bunların hepsini bazan kurnazca, ba­ zan vahşice metodlarla hiçe indirmiştir. Hemen b ü t ü n toplumsal sınıfların mahvedilişi pahasına ve bugün sa­ dece yukarıdaki üç terimle adlandırdığımız güçlerle sa149


vaş şeklinde kalması pahasına! Onu asıl yıkacak olan güçler, yeni bir kıtanın, Ame­ rika kıtasının keşfinin yol açtığı başka çeşit dinamik güç­ ler, denizden gelen, kıtalararası ticaret ilişkilerinin bes­ lediği başka güçler olacaktır. Soru 87 : Osmanlı sisteminin kendi içinde yatan çelişkilerini çatışma haline getiren etken­ ler nelerdi? Her sistem gibi burada da içte yatık çelişki unsurla­ rı daima kendilerini göstermeye hazırdır. Bunları hare­ kete getirecek ş a r t l a r gereklidir. Fakat bu şartların etki­ si ile çatışma olduğu zaman da, onlara ü s t ü n gelen güç devam ettiği sürece, eski düzeni çökertecek bozulmaları tamir edemeden bile, bunları bastırması m ü m k ü n olmuş­ tur. Osmanlı çelişkilerinin bazıları hâlâ zamanımıza ka­ dar devam etmektedir. Bugün bunlar gözlerimizin önün­ de oluyor; hele yabancı gözlemcilerin gözüne çuvaldız gibi batıyor; öyle olduğu halde çelişikli ve çatışıklı b i r düzen içinde yaşayabiliyoruz! Ama ne pahasına? Bir düzenleme ya (a) yavaş uyarlanma, ilerleme, ge­ lişme yolu ile olur; (b) ya çıplak zor gücüyle eski düzen yerinde tutunur; (c) ya da çatışmaların ansızın patlak vermesiyle eski düzen bozulur, fakat devrimsel bir değiş­ me yerine eski düzen geri teperek eskinin daha bozuğu kök salar. Düzen değişmesi bu biçimlerden b i r i ile olur. Doğu rejimlerinde bunların birincisi hiç görülmemiştir, bunlarda en çok ikinci ya da üçüncü şekil olabilir. Yeni dünyanın yeni ekonomik etkileri harekete geç­ tiği zaman Osmanlı tarihinde, İbn Haldun kanununun öngöremediği bir sonuç oldu: düzenin zıddı olan düzensiz­ lik hali âdeta normal bir hal imiş gibi, Osmanlı devleti yıkılmadan uzun süre yaşayabildi. Devletin yıkılmadan 150


bir iki yüzyıl daha süriinmesi boyunca, onun idaresi al­ ımdaki toplum ekonomisi, eskiden olduğu gibi yalnız de­ ğişmez, durgun bir ekonomi olmakla kalmadı, yeni dün­ ya şartları içinde boyuna gerileyen bir ekonomi halini aldı. Eskiden olduğu gibi, toplum artık olduğu yerde bi­ le kalamayacaktı. Ne idi buna sebep olan, Doğu - İslâm dünyasında şimdiye kadar hiç görülmemiş olan olaylar? Bu olayların kaynaklarını anlayabilmemiz için, Osmanlı tarihini bir süre bırakıp çok uzaklara, Okyanoslara ve Amerikalara kadar uzanmamız gerekecektir. Soru 88 : Dünyayı sarsan, Osmanlı düzenini silke­ leyen dış olaylar nelerdi? Bu olaylar Osmanlı devletinin bir imparatorluk ola­ rak temellerinin atıldığı dönemde, yani X V . yüzyıl orta­ larında başlamıştı, ama ekonomik ve siyasal etkilerinin ilk serpintilerinin gelmesi için en aşağı b i r buçuk yüzyıl geçmesi gerekti. Bu olayların, arkasından getirdiği ekonomik sonuç­ lar açısından, en önemlisi Avrupa'nın Amerika kıtasını bulması olayıdır. İkincisi Avrupalı gemicilerin, hiç kara­ ya ayak basmadan, hep denizlerden dünyayı fırdolayı do­ laşmalarıdır. Bizim için önemli olan, bu olayların ken­ dileri değil, meydana getirdikleri sonuçlar, özellikle eko­ nomik sonuçlardır. XV. yüzyıl ortalarına kadar uygarlık dünyasının te­ meli Asya kıtası i d i . Büyük Roma i m p a r a t o r l u ğ u zama­ nında bile Asya'nın birinci büyük imparatorluğu olan Çin, b u g ü n k ü Amerika gibi ulaşılması özlenen bir efsa­ nevî diyardı. Oradan Avrupa'ya doğru bir imparatorluk dizisi sıralanmıştı. Hint, İran, Orta Asya, Güney Rusya, Yakın Doğu bölgelerinde en çok Roma i m p a r a t o r l u ğ u n u n 151


çöküşünden soma Avrupa, bu âlemin bir kenarında, eko­ nomi, askerî güç, siyasa açısından âdeta «irapta mahal i olmayan» bir yerdi. Para, servet, endüstri açılarından As­ ya 'ya daima borçlu bir ülke durumuna gelmişti. XV. yüzyıl ortalarında Avrupa artık bu fare kapa­ nından çıkmış bulunuyor! Uzak Doğuya denizlerden ulaş­ maya çabalarken önüne kocaman, b o m b o ş bir kıta çıktı. O zaman için, koca denizler a ş ı n dolaşmalar, Amerika kıtasının bulunuşu bugün aya gitmek kadar önemli ba­ s a n l a r d ı ve Asyalılar bu işlerin öneminin, gelecekteki so­ nuçlarının farkında değillerdi. İslâm uygarlığının Toynbee'si İ b n Haldun, kitabında böyle bir dönemi açmağa namzet olan bir duruma sa­ dece şöyle bir değinmişti. Avrapa dünyasında b i r şeyler gelişmekte olduğunu sezmiş olacak ki «şimdilerde Akde­ niz'in kuzeyindeki limanlardan gelen gemilerden oradaki ticaretin daha üstün durumda olduğu görülüyor» diyor­ du. Cedleri E n d ü l ü s l ü idi, kendisi de İspanyollar zama­ nında oraya diplomatik ödevlerle gidip gelmişti. Kristof Kolomb'un Amerika seferine yelken açtığı Işbiliyye (Seville) şehrinden k i m bilir kaç kere de geçmişti! Ama da­ ha bir yüzyıl geçmeden, bu şehirden Atlantik'e açılan yel­ kenlerden nasıl bir dünya doğacağını, nasıl bunun Doğu dünyasını saracağını, bir gün gelip onun devletlerinin tarihini, kendisinin çizdiği şemanın helezona benzer çizgi­ sinden, geleneksel yörüngelerinden nasıl saptıracağını ak­ lına bile getirmemişti. Tarih üzerine Tanrının koyduğunu sandığı kanunun sürüp gideceğine çok inanmıştı üstad! Soru 89 : Avrupa'ya başladı?

altın

ve

gümüş

akını

nasıl

Avrupalılar Amerika kıtasını tesadüfen buldular. Bu­ luş tesadüf; fakat itici kuvvet tesadüf değil. Avnıpa ve 152


özellikle Batı Avrupa ekonomisi eski bir değerli maden darlığının sınırı içine h a p s o l u n m u ş halde i d i . Ta Haçlı seferleri zamanına kadar giden yüzyıllar içinde Avrupa'­ da ağır, fakat önemli gelişmeler olmaktaydı. Nüfus ço­ ğalıyor, şehirler büyüyor, ticaret canlanıyor, krallar despotik h ü k ü m d a r l a r haline gelmeye başlıyorlar, Osmanlı­ ların ücretli askerlerine kıyamet kadar nakit olarak maaş verdikleri bir zamanda bunlar parasızlıktan bunalma için­ deydiler. Avrupa, Doğu ülkeleri ile olan ticaret alış veri­ şinde elindeki avucundaki değerli madenlerden yapılma nakit parayı, aldığı mallar karşılığında yitiriyordu. Bu durum, X V I . yüzyılda ellerinde büyük güç toplan­ mış hale gelen h ü k ü m d a r l a r ı bu hapishaneden kurtulma yollarım aramaya i t t i . Çok zaman geçmeden, tın t m öten Avrupa hazinelerine Amerika'dan takılan borulardan de­ ğerli maden akmağa başladı. Değerli maden dediğimiz gümüş ve altın! Amerika kıtasının b u l u n u ş u n d a n sonra Güney Ame­ rika'da gümüş ve altın madenlerinin b u l u n u ş u n d a n ön­ ce, Avrupa'daki madenlerden 500 bin veya 750 bin dolar değerinde altın ve gümüş çıkarılabildiği ve bir o kada­ rının da Batı Afrika'dan sağlandığı tahmin edilmektedir. XV. yüzyıl sonlarında Avrupa'da dolaşmakta olan sikke­ lerin yekûn değerinin de 170 veya 200 milyon dolar tuta­ rında olduğu tahmin edilmektedir. 1520 sıralarında bu­ nun 250 milyon dolar olduğunu tahmin edenler var. Bun­ dan başka kişilerin elinde eşya, süs veya gömülü servet halinde altın ve gümüş de vardı. İhtimal k i o zamanki Avrupa'nın altın ve gümüş ihtiyatı, b u g ü n k ü değerle an­ cak yarım milyar dolarlık b i r servete karşılıktı. Bu ra­ kamlar Avrupa ekonomisinin o zamanki darlığını göste­ rir. 1520 den sonra bu durum değişmeye başladı. Bu ta­ rihten biraz sonra İspanyollar Aztek ve Inka hazineleri153


nin yağma edilmesinden ve Peru, Bolivya ve Meksika'da bulunan madenlerin işletilmesinden büyük miktarda gü­ m ü ş çıkarmaya başladılar. 1500 ile 1550 arasında Avru­ pa'da gümüş ve altın üretiminin dört kat arttığı tahmin ediliyor. Afrika'dan sağlanan altın ve gümüş de bunların topuna denk bir miktarda tahmin edilmektedir. İ s p a n y a y a altının gelişi 1551-60 arasında, gümüşün gelişi 1591 - 1600 arasında zirvesine varmıştı. 1545'ten 1600'e kadar geçen 50 yıl içinde Amerika'dan Avrupa'ya her yıl 2,000,000 pound sterling değerinde kıymetli ma­ den geçtiği tahmin ediliyor. Her defasında geçen mik­ tar çabucak tükeniyor, ama arkasından yenisi geliyordu. Yalnız İspanya darphanesinin 1500 ile 1520 arasında 45.000 kilo gümüş bastığı halde, 1545 ile 1560 arasındaki 15 yıl içinde darphanenin para olarak çıkardığı g ü m ü ş 6 misline, yani 270.000 kiloya çıkmış; 1580'den 1600'e kadarki 20 yıl içinde 340.000 kiloya yani 1520 dekinden 8 misli fazlasına çıkmış. 1800 yılma kadar Amerika'dan Av­ rupa'ya geçen gümüş ve altın m i k t a r ı büyük yekûnlara vardı. Bazı tarihçilerin tahminine göre 1493 ile 1800 ara­ sında Amerika'dan sağlanan değerli madenler i k i b u ç u k milyon kilo altın, 90 veya 100 milyon kilo g ü m ü ş ol­ muştur.

Soru 90 : Doğu despotizmlerinde meydana gelirdi?

hazineler

nasıl

Acaba neden X V . yüzyıldan önceki dönemlerde Av­ rupa'da değerli maden ve para darlığı, Doğu dünyasında ise, para ekonomisinin piyasa genişleticisi bir sermaye dolaşımı bulunmayışı yüzünden toplumsal sınıfların kro­ nik b i r ekonomik durgunluk halinde bulunmasına rağ­ men, siyasal gücü. tekeli altında tutanların hazine zen154


ginliği m ü m k ü n oluyordu? Bir ülkenin ekonomisinde halk kitlelerinin sömürülmesinden doğan servetler, yeniden ekonomik ü r e t i m ya­ tırımına konamaz, bu servetler güç sahiplerinin süs ve güç gösterme fonları olarak istif edilirse o ülkede top­ lumun ekonomik durgunluğu normal bir hal alır. Tari­ hin çeşitli dönemlerinde, bu servetlerin yattığı hazinele­ r i tâlân etmek, daha ü s t ü n savaş gücü geliştirmiş olan büyük siyasal güç şeflerinin başlıca amacı i d i . Fetih ve istilâlar, istiflenmiş servetleri ortaya yayın­ ca, toplumun ekonomisine bir ferahlık getirir, bir süre yeni bir ekonomik canlanış dönemi açılırdı. Örneğin bü­ yük İskender'in İ r a n hazinelerini, Arapların Endülüs ha­ zinelerini, Osmanlıların, Mısır, Bizans ve Orta Avrupa ha­ zinelerini zaptetmeleri bir süre için piyasaların canlan­ masına yol açmıştır. Bu gibi dönemlerde kapitalist eko­ nomiye doğru eğilimlerin (yukarıda kapitalizm öncesi emtia üretimi dediğimiz ekonominin) i l k tomurcuklan belirir. Eski Roma, İskender, Emevî, Abbasî imparatorl u k l a n n m doğuşu böyle eğilimleri yaratmıştır. Fakat şimdi ilgilendiğimiz X V I . yüzyıl ve sonrası dö­ nemde olduğu gibi hiç birinde kapitalist ekonomi gelişi­ m i hızla gerçekleşmemiştir. Bunun şimdi olabilişinin baş­ lıca i k i ön şartı, deniz keşiflerinin yeni b ü y ü k ticaret yol­ larını ve genişlemelerini sağlaması, yeni dünyanın altın ve gümüş madenlerinin yeni bir ticaret döneminin yağ­ danlığını sağlaması olmasıdır.

Soru 91 : Altın ve gümüş akınının sonuçlan ne oldu? Avrupa'ya büyük miktarlarda g ü m ü ş ve altın made­ ninin gelişi, eski değerli maden darlığını sona erdirdi. Ge­ len altın ve gümüşün önemli m i k t a n para basımına git155


t i . 1500 ile 1600 arasında Avrupa'da 1 milyar dolar değe­ rinde para basıldığı tahmin ediliyor, yani eskisinin dört kat fazlası para çıktı piyasaya. Yalnız X V I I . yüzyıl için­ de Avrupa'da dolaşan sikkelerin hacminin 12 kat arttığı tahmin edilmektedir. Bu yüzyılda Avrupa'da önemli ser­ vet artık toprak, mal mülk, mücevherat ve lüks değil; na­ kit para serveti olmuştur. Yeni kıtadan gelen değerli madenin devrimsel rolü­ nün (bunu ilk defa gösteren Amerikalı iktisat tarihçisi Earl Hamilton'ın, onun en son destekleyicisi Fransız ta­ rihçisi Fernand Braudel'in parlak eserine rağmen) fazla büyütüldüğünü son zamanlarda ileri sürenler olmuştur. Bunlara göre, Avrupa'da Romalılar zamanında 1,700 ton, Ortaçağlarda 500 ton altın çıkarılmış. 1500 sıralarında Avrupa'da 3.000 ton altın vardı denebilirmiş. Amerikadan gelen altın bunun ancak yarısı kadar olduğu yolun­ daki tahmin doğru ise, diyorlar, gelen yeni altın iddia edilen etkiyi yaratamazdı. Bu iddianın üç zayıf yanı var: (1) Eski dünyanın altın yekûnunun çoğu istif edilmiş servet veya Doğu ülkelerine akmış servetti; (2) Yeni al­ tının dolaşım hızının görülmedik ölçüde artması onun ekonomik hayata etkililik derecesini eski dönemlerle kı­ yaslanmayacak ölçüde arttırmıştır. (3) Asıl devrimsel et­ kiyi yapanın altın değil, gümüş stokunun birdenbire ka­ b a r m a s ı olmuştur. Bu son olayın Osmanlı ülkelerinin ekonomisi üzerine olan etkisini ve bunun ne yollardan ol­ duğunu ikinci ciltte göreceğiz. Ticaret âlemine böyle bir artışın her zaman yaptığı etki şudur: gümüş ve altın ucuzlar. Bunun başka bir ifa­ desi şu: bu madenlerin vasıta olduğu alış verişte alım satım mallarının fiyatları yükselir. Batı Avrupa'da genel olarak 1600'de eşya fiyatları, 1500'deki fiyatların i k i misline çıktı. 1700'e gelinince bu fiyat devriminin başla­ dığı tarihteki fiyatların 3 - misline çıkmış bulunuyordu. 1

156


Bu aynı zamanda ortalıkta dolaşan paraların (sikke­ lerin), ne parası olursa olsun, değerlerinin düşmesi, al­ tın ve sağlam paraların ortadan çekilip bozuk ve düşük ayarlı gümüş paraların yayılması demektir. Şimdi aynı miktar para ile herkes daha az eşya alabiliyor, veya ay­ nı miktar eşya almak için daha çok para ödemesi gere­ kiyor. Bu pahalılığa rağmen, ülkeler içinde ve ülkeler arasında daha çok para dolaşıyor, yani daha çok alış veriş, ticaret oluyor. Fakat eskiye kıyasla her şey ateş pahasına.

Soru 92 : Fiyat devriminin siyasal ve toplumsal et­ kileri neler oldu? İstikrar kazanmış olan bir para yapısı ve ticaret hacmi birdenbire sarsılınca (ekonomik tarihçiler buna «para devrimi» diyorlar) toplum hayatında da önemli çal­ kalanmalar, siyasal hayatta büyük değişiklikler meydana gelir. Bunlar ne gibi değişiklikler olabilir? Genel olarak gelirleri sabit olan kişiler bundan en çok zarar gören ki­ şiler olur. Çünkü belirli ve sabit bir geliri olan kimseler ellerindeki belirli para ile daha az şey satın alabilir; ya­ ni hayat bunlar için pahalılaşır. Buna karşılık, istediği ve­ ya arz ve talep orantısına göre koyduğu kadar fiyat is­ temek durumunda olan kişiler ise bundan faydalanan ki­ şiler olur. Bunu toplumsal sınıfların durumuna uygularsak şu sonuç çıkar: önce ücretle ve maaşla geçinen kişileri ala­ lım. Gerçi «fiyat devrimi» süresince Avrupa'da ister iste­ mez ücretler ve maaşlar da yükseldi. Fakat bunların yük­ selişi, fiyatların yükselişi ile at başı gitmez, daima geri­ de kalır. 157


Sonra, topraklarından geleneksel olarak belirli kira karşılığı alanlar da bundan sarsıldılar. Avrupa'da bunlar toprak beyleri i d i . Bu toprak senyörleri topraklarının köylüden aldıkları kira karşılığını yükseltmek yoluna git­ tiler tabiî. Bunun anlamı yükün köylünün sırtına yükletilmesidir. Çünkü köylünün elinde para sabit ve mahdut­ tur. Elindeki paranın satın alma gücü d ü ş m ü ş t ü r . B i r örnek olarak X V I . ve X V I I . yüzyıllarda İngilte­ re'de feodal toprak tasarrufu sisteminin geçirdiği değişi­ mi kısaca anlatalım. Toprak beyleri yeni durum karşısın­ da, topraklarındaki kiracı köylüleri topraklarından at­ manın yolunu aramaya başladılar. Lord, yerleşmiş gele­ neklere göre tesbit edilmiş olan eski kira ile sözleşmeyi yenileyeceğine, şimdi o kadar yüksek kira istemeye baş­ ladı k i köylü bunu ödeyemeyeceğinden toprağı bırakıp göç etmek zorunda kaldı. Yani feodalizmin çöküşü, top­ rağın para ile ölçülen değerinin artmasıyle, b a ş k a bir de­ yimle lordun para piyasasiyle ilişki kurmasiyle başlar. İngiliz feodalizmindeki deyimle «copyhold» olan toprak­ lar el değiştirince (örneğin köylünün aile reisi öldüğü zaman) geleneksel rent yani kira karşılığında toprağı alacak olan oğlu, şimdi bu fiyatın artık eski seviyedeki rent (kira) olmadığını görüyor. Lord da kendini haklı görüyor; fiyat devrimi yüzünden eski kiranın değeri düş­ m ü ş t ü r . Lord kirayı o kadar yükseltiyor k i çiftçi onu öde­ yemeyecek durumda olduğundan beye karşı olan feodal h a k l a r ı n d a n vazgeçip göçüyor. O zaman lord ya toprağı satıyor, ya da yeni kira ile başkasına veriyor. Paranın oynadığı bu oyunun eseri olan bu zulme kar­ şı vaizler barbar b a ğ ı r a d u r s u n , şehirlerde, t a ş r a yolların­ da serseri dilenci yığınları artıyor. Bölge bölge köyler boşalıyor. Yollan aç, hırsız, dilenci haramiler kesiyor. H ü k ü m d a r l a r , köylerin boşalmasının önüne geçmeye ça­ lışıyorlar, çünkü bu durum onların hazinelerine zararlı 158


olacak. Sonra siyasal anlamda zararlı, tehlikeli insanlar da çoğalacak. Köylüler önlerine gelen çiftlikleri, lordların çitlerle çevirdiği «enclosure» denen kapatılmış yerle­ rin sınırlarını yıkıyorlar. Ayaklanmalara karşı adalet fer­ manları çıkıyor. Bunların sık sık çıkması, hükümlerinin dinlenmediğini gösterir. Çünkü toprağı elinde tutanlar, bölgenin adalet cihazına da hâkimdirler. Para devrimi, t i ­ caretin gelişmesi parayı insandan daha önemli b i r hale getirmiştir. Toprak artık b i r para geliri kaynağı olmaya başlıyor; toprak, üzerinde para ile oynanan bir nesne, pa­ ra yapmak da bunu oynayanların amacı oluyor. Tüccar­ lar, faizciler zengin oluyorlar. Feodal bey sınıfı köylüyü sıkıştırmak suretiyle feodallikten kapitalist tarım üreti­ ciliğine geçme yoluna giriyor. Fakat en önemlisi elinde hiç yoktan, yani tarımsal veya endüstriyel yatırımla üre­ timden elde edilmeden çok sayıda para serveti biriken bir sınıfın gelişmeye başlaması oldu. B u sınıf, daha son­ ra, elindeki para servetini ekonomik yatırıma koyuş de­ recesine göre kapitalist olacak olan bir sınıfı teşkil ede­ cektir.

Soru 93 : Hükümdarlar ne gibi çarelere baş vuru­ yorlar? Fakat fiyat devriminin başka b i r gücü daha sars­ mış olması toplum üzerinde, dolaylı fakat daha önemli siyasal sonuçları olan etkiler yarattı. Bu güç de «devlet» tir. Devletler geleneksel olarak gelirleri sabit, fakat gi­ derleri aynı derecede sabit olmayan örgütlerdir. Avru­ pa'da veya fiyat devriminin çarptığı memleketlerde han­ gi devlet gelirleri en çok sabitleşmiş, fakat giderleri en çok dalgalanan devlet durumunda ise, bundan en çok o zarar görecektir. Fakat genel olarak b ü t ü n hükümetle159


rin hazineleri sıkıntı içine düştü. Bunalım, fiyatların art­ ması ile gelirlerin para değerinin düşmesi ve yine aynı nedenden gider harcamalarının değerinin yükselmesi yü­ zünden giderek katmerleşen, yani kontrol edilemez hak' gelebilecek olan bir bunalım. Hemen her tarafta h ü k ü m e t l e r başlangıçta darbenin nereden geldiğini bilmemekle beraber, buna karşı tedbir­ ler almağa çalıştılar. Çünkü değerli madenlerin ucuzla­ ması, fiyatların yükselmesi, Amerika'dan çok miktarda gü­ m ü ş ü n geldiği İspanya'ya m ü n h a s ı r kalmadı. Ülkeler ara­ sı ticaret ve para değiş tokuşu yolu ile İspanya dışına da yayılmıştı. Kaynağı Amerika olan g ü m ü ş külçe veya para (sikke) halinde başka ülkelere de akmağa başladı. Kısa süre içinde Rusya ve Osmanlı ülkeleri batısında ka­ lan b ü t ü n ülkelere, özellikle b u g ü n k ü Hollanda ve civa­ rını teşkil eden ve o zaman İspanya'nın idaresi altında olan yerlere, oradan da fiyatları daha düşük olan ülkele­ re yayıldı. İspanya'nın kendisi, kendi eliyle getirdiği gü­ m ü ş ü n ilk kurbanı oldu. İspanya hükümeti bir yandan değerli madenin dışarıya kaçmaması için yasaklar koyu­ yor, öte yandan fiyatları sabit tutmaya yani narhlar koy­ maya çalışıyor. Fakat nafile! O da, daha sonra birçok hükümetlerin baş vurduğu en kolay, fakat en zararlı çözümü buldu: ortada dolaşan paraların gümüş miktarını düşürmek, ya da bunların, al­ tın ye gümüşün değeri orantılarını bozmak, ortaya çok sayıda ayan düşük para çıkarmak usulüdür. Osmanlı devletinin durmadan baş vurduğu bu usule «para tağşi­ şi» denir. Amacı, hiç yoktan hazineye gelir sağlamak ve açıkları k a p a t m a k t ı r . Parayı tağşiş etmenin anlamı şu: değeri düşen para­ larla değerli parayı tebdil ederek onu devlet hazinesi he­ sabına çalmak. Fakat altın devlet mevlet tanımaz. Der­ hal geri teper. Paranın değerini daha da düşürür, fiyat160


l a n daha da yükseltir. Daha sonralan bu hale yani de­ ğeri düşük mağşuş paranın, değeri yüksek parayı («sikke-i hasene» yi) piyasadan sürmesi olayına iktisatçılar Gresham kanunu olayı demişlerdir (*). Bu kanuna göre bir para piyasasına değeri düşük pa­ ra sürüldü mü, değerli yani altın veya gümüşü yüksek pa­ ralar ortalıktan sır olur. Nereye, k i m i n koynuna girer bunlar? İşte büyük sır burada! Para üzerine oynayan spekülatörlerin kasasına, altın ve g ü m ü ş kaparozlama mevkiinde bulunanların dolabına veya küpüne girer. Fakat parayı tağşiş etmekle devlet de aynı şeyi yap­ mıyor m u idi? Devlet de bir spekülatör olmuyor mu? Ya­ n i kendi artan masraflarına karşılık malî gücünü kurtar­ mak için devlet de altın ve gümüş paralardan çalarak halkı sızdırmıyor mu? İşte o zaman o devletin kimlerin elinde olduğu meydana çıkar, yani devletin smıfî rengi açığa çıkmağa başlar. Devleti elinde tutanlar, devleti, do­ landıran bir kalpazan haline getirerek bundan hâsıl olan seı-veti kendilerine ayırırlar. .Devlet ya böyle bir sınıfın devleti olacak, ya da yıkılacaktır. Bugün bizim kulakla­ rımıza hayli âşinâ gelen işler bunlar!

Soru 94 : Hangi devletler kazandı, hangileri kay­ betti? Bu fiyat devriminden faydalanarak hazinesini zen­ ginleştirmenin yolunu keşfeden h ü k ü m d a r l a r olmuştur. ('•') Gresham 1552'de sekizinci H e n r y ' n i n para t a ğ ş i ş i y ü z ü n ­ den a l t ı n ı n İ n g i l t e r e ' d e n k a ç t ı ğ ı n ı g ö r e n ve b u n u « k ö t ü p a r a n ı n i y i p a r a y ı k o v d u ğ u n u » s ö y l e y e n adam.

161


Bunlar şimdi toprak sahibi sınıflara kendilerini dayaya­ caklarına, para babası sınıflarla b i r l i k olmaya başladılar. Bu devletlerin hükümetleri içeri giren altın ve gümüşün içeride kalmasını, h a t t â daha fazlasının b a ş k a memle­ ketlerden kaçıp kendilerine gelmesinin sırrını da keşfet­ tiler. Bu gibi devletler, askerî nitelikteki harcamalarını kı­ sarak, para babalarının ellerindeki parayı ticarete ve en­ düstriye yatırmayı kolaylaştıracak tedbirlere b a ş vurdu­ lar. Kısacası, ticareti, özellikle deniz yolu ile ticareti ( k i yukarıda sözünü ettiğimiz büyük deniz yolları keşfinden sonra bu, büyük önem kazanmıştı) devletin ekonomik politikasının mihveri haline getiren h ü k ü m d a r l a r parsa­ yı vurdular. Buna karşılık eskisi gibi ticaret ve endüstri sınıflarıyla elbirliği yapmayan, habire askerî masraflara girişen memleketler ise hem içinden çıkılmaz b i r sürek­ l i malî buhrana battılar, hem ekonomileri düştü, hem de dayandıkları toplumsal sınıflar ezildi. Avrupa'da bu gibilerin başında, zamanın en güçlü devleti olan İspanya gelir. İspanya'ya akan altın ve gü­ m ü ş İspanya h ü k ü m e t i n i n h a r c a m a l a r ı yüzünden Hollan­ da, İngiltere, Fransa gibi memleketlere aktı. B u devlet­ lerin ülkelerinde, elinde çok miktarda altın ve g ü m ü ş bu­ lunan para babası «burjuvazi» dediğimiz sınıf hükümet­ lerle el ele vererek ticareti genişletmeye, daha sonra da fazla servetleri endüstriye yatırarak dışarıya işlenmiş madde satmak, dışarıdan yalnız ham madde almak, işlen­ miş madde karşılığında daha fazla altın ve g ü m ü ş almak, ama dışarıya bu madenleri sızdırmamak politikasına baş­ vurdular k i buna ekonomide Merkantilizm siyaseti diyo­ ruz. O zamandan beri İspanya, birinci sınıf güçlü bir dev­ let olmak yeteneğini kaybetti, bir daha da belini doğrul­ tamadı. 162


Soru 95 : Hangi betti?

sınıflar

kazandı,

hangileri

kay­

Bu değişiklikler dünya tarihinin en önemli devrim­ lerinden birini teşkil eder. Bu, ortaçağ ve feodalizmin tasfiyesidir. Toplumlar kalbur içinde çalkalanıyorlar, bundan yeni bir sistem belirmeye başlıyordu. Başlıca de­ ğişmeler şunlardı: 1. Eski sistemde geçimini ücret ve maaşla kazanan­ lar fakirleşiyor. 2. Toprakta çalışan köylü sefalete düşüyor, birçoğu şehirlere göçüyor. 3. H ü k ü m e t l e r boyuna devalüasyon yapıyorlar, pa­ ralı kişilere borçlanıyorlar, devlet gelirleri onla­ rın eline geçmeye başlıyor. 4. Topraktan gelen gelirlerin değeri düşüyorken şe­ hirlerde büyük servetler doğuyor. 5. Zenginleşen sınıfın harcama ve t ü k e t m e gücü ge­ nişliyor. Avrupa dışı ticareti gelişiyor, Doğu ülke­ lerinin maddelerine ve mallarına karşı istek yük­ seliyor. 6. Merkantilizm yolu ile endüstri gelişiyor, Doğu t i ­ careti gittikçe işlenmiş madde satma, ham mad­ de alma yönünde gelişiyor. 7. Bazı ülkelerde esaslı bir kapital b i r i k i m i gerçek­ leşiyor. Artık kapitalizmin eşiğindeyiz. İşte, X V . yüzyıl ortasından X V I I I . yüzyıla kadar Avrupa'daki önemli değişmelerin çok geniş çizgileri ile ve bizi ilgilendirecek yanlarıyle görünüşü bu. Biz, kapitalist Avrupa ve sonraki Amerika uygarlığının göz kamaştırıcı başarılarına hayranlık duyanlardan ve onu model alan­ lardan olduğumuz için bu göz kamaştırıcı uygarlığın Ba­ tıda hacı yatmaz kutusundan şıp diye fırlayıp çıkmış bir kalıp olduğunu sanırız; bunun çelişiksiz, ıstırapsız, sefa163


letsiz, cinayetsiz, savaşsız ve devrimsiz doğuverdiğini san­ maya eğilimliyiz. Gerçek öyle değil! B ü t ü n X V I I . yüzyıl boyunca Avrupa dünyası çok şid­ detli b i r ekonomik, siyasal ve toplumsal sarsıntı ve buna­ lım içindedir. Yani, o dönemde Avrupa emperyalizmi de­ necek bir güç gelişmesi, bunun Doğu dünyasının ülkele­ rini kendine köle edecek b i r güçte oluşu diye b i r şey he­ nüz yoktur. İleride göreceğiz, bu X V I I . yüzyıl Osmanlı ta­ rihinin de en k o r k u n ç b i r bunalım, idare bozukluğu, eşkiyalık, isyan, zulüm, kelle yuvarlama dönemidir. Çünkü Osmanlı ülkelerinde de Avrupa'daki bunalıma benzer, ay­ nı etkenlerin yaratığı olan değişmeler oluyordu. Nasıl ol­ du da sonuçlar çok farklı oldu? Bunun nedenlerini ikin­ ci cildimizde göreceğiz.

Soru 96 : Batı Avrupa'da X V I I I . yüzyıl ortasında en önemli değişmeler nelerdi? Büyük deniz keşiflerini ve Amerika kıtasının bulu­ n u ş u n u izleyen yıllar içinde Batı Avrupa'da (İspanya, Fransa, Hollanda ve İngiltere'de) i k i önemli gelişme ol­ duğunu görürüz. B i r i , b i r yandan feodalizmin öte yandan ortaçağ şe­ hirlerinin politik ve ekonomik üstünlüğünün yok olma­ sı ve bunların yerine merkeziyetçi, mutlakıyetçi geniş mo­ narşilerin gelişmeye başlamasıdır. B i r çok özellikleriyle bunlar ne Rönesansın şehir ve tüccar devletlerine, ne de ortaçağların feodal hiyerarşisine dayanan krallıklarına benzer. B u saydığım memleketlerde krallar veya (İspan­ ya, Fransa'nın b i r parçası, Hollanda ve Avusturya - Macaristanla İtalya'nın b i r parçasına egemen olan Habsburglar gibi) dinasti imparatorlukları yalnız b ü t ü n devlet ci­ hazına değil, b ü t ü n ekonomiye hâkimdiler. Ellerinde gö164


rülmerniş genişlikte ve b ü y ü k imtiyazlara malik bürok­ rasi ve idare cihazı vardı. Başlıca işleri de savaş yap­ maktı. Doğu illeri despotizmlerine çok benzeyen bu rejim­ lerde krallar, saray ve b ü r o k r a s i ile toplumun gerisi bir ekonomik zıtlaşma halinde buluyordu. Şu halde bu bi­ rinci çeşit gelişmenin özelliği devletle toplumsal sınıflar arasında başlayan ve gittikçe artan bir siyasal zıtlaşma olayıdır. Bunun en son ve en büyük patlak verişi bu yüz­ yılın sonuna doğru büyük Fransız devrimidir. Fakat on­ dan önce İngiltere'de, ondan sonra Avrupa kıtası üzerin­ de X I X . yüzyılın ortalarına kadar, onun benzeri olan, ba­ zdan başarılı b a z ı l a n başarısız, bir çok devrimler olmuş­ tur. Bu başarısız olanlarının özelliği (özellikle İspanya örneğinde olanı), ikinci cildimizde göreceğimiz Osmanlı örneğindeki devrim güçsüzlüğü özelliğini taşıyan biçime çok benzer yanlan bulunmasıdır.

Som 97 : Batı Avrupa'da yeni bir ekonomik siste­ min doğuşu nasıl başladı? Yukarıdaki sorunun cevabında sözü edilen gelişme­ lerin ikincisi, bu gelişmelere uğrayan ülkelerin bazıların­ da ekonomide ve siyasette burjuva sınıfı dediğimiz yeni bir sınıfın güç kazanmasıdır. Burjuva sınıfının ekonomik ve siyasal güç kazanma­ sı kolay, çabuk ve Batı ülkelerinin her yanında aynı ol­ mamıştır. Batıdaki despotik devlet cihazına h â k i m olan bürokrasi ve sarayın toprakları hazine için bir sömürü aracı yapma siyaseti, toprakların gelirlerinin iltizama ve­ rilişi (İngiltere'de «tax-farming» denen bu usul, Fransa'­ da ve İspanya'da da pek yaygın b i r halde i d i ) , boyuna devlet mevkileri yaratarak bunların satılması (bizde 165


«rüşvet» denilen usul), devlet adamlarının ve kilisenin servetler yığması, savaşlar bahanesiyle halk üzerine ağır vergiler konması, paranın tağşişi, kilisenin hukuka ve eğitime h â k i m olması gibi usullerin sürdürüldüğü yerler­ de burjuva sınıfı ya gelişememiştir, ya da siyasal bir güç kazanamamıştır. Bu yolda en geride kalan ülke, Amerika'nın keşfin­ den ve büyük deniz yollarının açılışından en çok fayda­ lanması akla yakın gözüken İspanya olmuştur. Çünkü orası yukarıda söylediğimiz ve burjuva sınıfının güçlen­ mesini engelleyen şartların en çok ü s t ü n geldiği ülke ol­ muştur. Batı Avrupa ülkeleri içinde Fransa bu yolda İs­ panya'dan daha i y i , fakat İngiltere'den daha geri bir du­ rumda idi. Fakat İngiltere'de de burjuvazinin üstünlüğü sandığımız kadar kolay olmamıştır. 1620 yılında başla­ yan ve ekonomik tarih bilginlerinin 1929 - 30 dünya bu­ nalımı kadar önemli b i r sarsıcı olay saydığı büyük tica­ ret bunalımı 1620 ile 1640 arasında İngiltere'de krala, saraya ve bürokrasiye karşı bunların altında yatan top­ lum sınıflan arasında belli bir karşı koma, h a t t â devrim havası yaratmıştı. Burjuvazinin i l k devrim bayrağını aç­ tığı ülke, bu yüzden, İngiltere olmuştur. Fransa'da bu, ancak bir yüzyıl sonra m ü m k ü n olabilmiştir. Fakat bur­ juvazinin en kolay bir şekilde üstünlüğünü kurduğu ülke Hollanda olmuştur, orada tek, basit bir formülün çok elverişli şartlar altında yürümesi sayesinde: ticaret ser­ vetiyle deniz gücünün el ele vermesi ile. Birer tüccar yu­ vası olan Hollanda şehirlerinin, Habsburg dinastisinin despotizminden k u r t u l u ş u bu ülkeyi dünyanın en başta gelen ticaret ve maliye burjuvazisinin vatanı haline ge­ tirmiştir. Kral - saray - b ü r o k r a s i bileşiminin despotizminden kurtulamayan hiç bir yerde burjuvazi siyasal üstünlük kuramamıştır. Despotik devlet cihazının idaresi altındaki 166


toplum sınıfları arasında çıkar çatışmalarının sürdüğü yerlerde bu sınıf devrimsel bir güç de kazanamamıştır. B ü t ü n sınıfların bu rejimlere karşı geldiği yerlerde bur­ juva sınıfı, özellikle sermaye b i r i k i m i n i iyice sağladığı şartların bulunduğu yerlerde b i r devrim akımının öncü­ lüğünü yapabilmiştir. Eski yapıların değişmesini göstermesi b a k ı m ı n d a n olduğu kadar, yeni bir yapıya geçilemeyiş örnekleri ile geçilebiliş örneklerini göstermesi b a k ı m ı n d a n Batı Avrupa ülkelerinin 1620 - 1720 arası dönemi, Osmanlı ekonomik tarihinin anlaşılması açısından son derecede önemlidir. Bu dönemle, Osmanlı ekonomik tarihinin aynı dönemi arasında büyük benzerlikler, paraleller vardır. Fakat so­ nuçların tam tersi denebilecek kadar farklı oluşu, mera­ kımızı b ü s b ü t ü n arttıracak niteliktedir. Bunları, bozukdüzen döneminin ekonomik tarihini incelediğimiz zaman ikinci ciltte göreceğiz.

Soru 98 : Osmanlı devleti nasıl Batı dünyasının bir parçası haline gelmiştir? Osmanlı i m p a r a t o r l u ğ u n u n Orta Avrupa'ya ve Akde­ niz batısına doğru genişlemesi, Akdeniz'de Avrupa tica­ retinin hedefi oluşu, Hindistan ve İ r a n ' a doğru uzanan Avrupa ticaret ilişkilerinin yolu ü s t ü n d e oluşu onu X V I . yüzyıl sonu ile biten dönemde Batı dünyasının bir par­ çası haline getirmişti. Onun için Avrupa'da olan büyük devrimin dışında kalamayacaktı. Hiç değilse Hindistan'da olduğu gibi, et­ kilerin geciktirilmesi m ü m k ü n olmayacaktı. Kaynağı, ye­ ni keşfedilmiş bir kıta olan bu dünya devrimi dalga dal­ ga, fakat kısa süre içinde ta Hindistan'a kadar genişliyocekti. Gerçekte, bu devrimin asıl hedefinin, eninde so167


nunda, Doğu dünyasının ülkeleri olması mukadderdi Çünkü o zamana kadarki dünya ticaretinin mihveri Do­ ğu ülkeleri ile Avrupa arasındadır. Üstelik bu Doğu ülke­ lerinin devletleri para devriminin yarattığı sonuçlardan en çok zarar görecek nitelikte olan devletlerdi. Osmanlı i m p a r a t o r l u ğ u n u n bu mihverin tam ortasında ve aynı tür­ den bir devlet olduğunu buraya kadarki tartışmalarımız­ dan öğrenmiş bulunuyoruz. Acaba, Avrupa'da kapitalist ekonominin gelişmesin­ de baş rolü oynayan fiyat devrimi ve ticaret devrimi gi­ bi i k i büyük olayın, anlattığımız çeşitten olan b i r devle­ te ve onun h ü k m ü altında bulunan topluma etkileri ne çeşitten olabilirdi? Şimdiye kadar anlattığımız sistemin bu etkilenmeyi olumsuz yönde kolaylaştıran yanlarını, olayları doğru olarak daha kolay anlayabilmemiz için, biraz daha sivriltelim:

Soru 99 : Osmanlı devletinin yörüngesinden çıkma­ sını kolaylaştıran yanlar nelerdi? (1) Osmanlı devleti, yukarıda söylediğim sâb't ge­ l i r l i ve belirsiz giderli devletlerin en sunturlularındandı. Üstelik, asıl gücü sermaye servetine değil, toprağa daya­ nan bir devlet, yani bir «mülk»tür. Akıcı nakit serveti ise, maaşlar, harp masrafları gibi şeylerle alman ve bo­ yuna harcanan bir devletti. Başka bir deyimle ticaret ve endüstri devleti değildi. Kendi halkını belirli şer'î ve ör­ fî vergilere ve cizyelere, dışarıdakileri dc anlaşmalarla tesbit edilmiş haraçlara bağlamış; daha fazla gelir imkân­ larını savaş yolu ile servet sağlamada gören b i r devletti. Bütçesi sabit ve rasyonel değil; oynak, belirsiz ve karar­ sız olan kararsız bir devletti. (2) Osmanlı devleti, millî parası ve darphanesi bu16S


iunan bir devlet olmakla beraber sözünü ettiğimiz dö­ nemde gümüş ve altın rezervi dar olan bir devlet duru­ muna gelmişti. Finans yeteıieği büyük bir imparatorluğu kaldıracak hacimde değildi. Mısır'ın fethine kadar, Fatih zamanında altın rezervi despotik devlet şeklinin kesinleş­ tiği bir zamanda çıkarılan i l k altın sikkelerden görülü­ yor. Devletin genişlemesinin gerektirdiği daha fazla al­ tın ihtiyacı Mısır'ın fethi ile sağlanmıştı (*). Mısır'ın fet­ hinden dönen I . Selim, beraberinde önemli miktarda de­ ğerli maden ve para halinde altın getirmişti. Ondan son­ ra da Mısır vergisinin önemli bir miktarı imparatorlu­ ğun başlıca altın kaynaklarından b i r i olmuştu. Bu mik­ tar 600,000 altın floriye kadar yükselmiş. Fakat impara­ torluğun altın kaynağı yalnız Mısır değil. Kıbrıs adası vflda 80,000 duka, Raguza 12,000 Venedik altını, Erdel 15,000 duka (1625'ten sonra 10,000, 1658'de 40,000 duka) veri­ yordu. Diğer haraçlar da altınla ödenirdi. Bu altın kaynaklarına rağmen, Osmanlı devletinin tam altın bağımsızlığı yoktu. O zamanın âdetine göre, mevcut altının değerlendirilişi yabancı altınına göre olu­ yordu. Altın, devletin hazinesinde ve zenginlerin sandı­ ğında istif edilen bir değerdir. Carî muameleler g ü m ü ş para ile olurdu. Fakat devletin g ü m ü ş yeteneği de tam değildi. Osmanlı topraklarında yabancı paraları, hem al­ tın hem gümüş olarak, Osmanlı paralarının yanı başında geçerdi. Devletin altın sikkesinin temeli de, «flori» denen Venedik dukası idi. Bütün diğer paralar buna göre de­ ğerlendiriliyordu. Venedik'le olan uzun savaşlara rağ­ men, bu düşmanın altını, prestijini ve değerini muhafa­ za etmişti. (*) En eski zamanlarda Y a k ı n S a i k ı n en ö n e m l i a l t ı n sa­ hası Anadolu i d i . Fakat O s m a n l ı l a r z a m a n ı n d a b u a r t ı k ç o k t a n maziye k a r ı ş m ı ş b i r şeydi. Ş i m d i en ö n e m l i a l t ı n s a h a s ı Habe­ ş i s t a n ile M ı s ı r a r a s ı .

169


Demek k i Osmanlı devletinin sikke yapısı, tamamiyle Avrupa sikke yapısına bağlı i d i . Gerek iç, gerek dış t i ­ carette ödeme aracı olan Akçe, Avrupa altın ve gümüş akçelerinin değerine göre değer kazanıyordu ve onların tabii durumunda i d i . Ticarî muamelelerde Akçe denen g ü m ü ş sikkenin de­ ğerini yabancı g ü m ü ş paralarının değerlerinin dalgalan­ malarından koruyacak bir mekanizma da yoktu. Bu iti­ barla Osmanlı ülkeleri, Avrupa'daki sikke enflâsyonunun etkilerine çırılçıplak açık bir durumda i d i . Osmanlı dev­ leti önemli ölçüde altın ve g ü m ü ş madeni çıkarıcısı bir devlet olmadığı için ve parasını dünya alış verişlerinde temel değer vazifesini gören Avrupa altın sikkelerine gö­ re ayarladığı için Osmanlı maliyesi Avrupa para değeri sistemine tâbiydi. O sistem allak bullak olunca Osman­ lı sikke sistemi zelzeleye uğramış gibi yerinden sarsıldı. (3) Hal böyle iken, i m p a r a t o r l u ğ u n kendisi hem savaş, hem sulh halinde gittikçe pahalıya mal olan bir imparatorluk oluyordu. Geleneksel t a r ı m ve endüstri eko­ nomisinin gücü, bu çok genişleyen imparatorluğun dört ucunu bir arada tutacak yeterlikte değildi. Devlet hü­ kümranlığı, toplumun takatinin ötesine genişlemiş bulu­ nuyordu. Devletin ve onun refah sağladığı kişilerin har­ camaları büyük bir tüketim kaynağı olmuştu. Zaten gelir gider dengesini zorla tutan, bundan ötürü ya boyuna sa­ vaşları göze almaya mecbur olan, ya da bunu yapmazsa fazla vergiler bindirmeye mecbur olan bir devlet haline gelmişti. Her imparatorluk gibi «astarı yüzünden paha­ lı» bir iş oluyordu. (4) Buna rağmen, zamanına göre de çok sayılacak nakit para ile ödemeler yapan bir devletti. Sadece kul­ larına ödediği maaşlar büyük bir yekûn tutardı. Meselâ sadrazamlar 50 bin, kubbe vezirleri 25 bin, kazaskerler 5 bin, defterdarlar 4 bin akçe m a a ş alıyorlar. Padişahla170


n n tahsisatını hiç sormayın. Bunlar yetmediğinden ilâve olarak dirlikler, arpalıklar tahsis ediliyordu. Bundan baş­ ka X V I I . yüzyılda devlet m a k a m l a r ı çoğaldıkça çoğaldı. Bu çoğalış padişahlara, vezirlere ve hazineye kazanç sağ­ lama usulü bile olmaya başladı: Açıkça ve âdeta resmen mevkiler satılıyordu. Mevkiler o kadar çoğalmıştı k i «azil» usulü denen bir usul sayesinde bir mevkii birçok kişi sıra ile satın alıp işgal etmeye başladı. Ama böylece, devlet bürokrasi içine şiddetli bir iç çekişme durumu soktu. Bir de zamanın en büyük silâhlı kuvveti olan yüz bin­ lerce kişilik bir orduya m a a ş veriyordu. Yeniçerilerin maaşları ve yeniçeri sayısının artışı yani bu maaşların tutarının yükselişi üzerine ileride daha ayrıntılı bilgiler edineceğiz. Şu halde, devlet büyük bir para harcayıcısı olduğun­ dan fiyat devrimi, onu kuvvetle çarpacak ve k i m i n elinde altın ve g ü m ü ş ve bunlarla yapılmış para toplanıyorsa onun h ü k m ü altına girecektir. H ü k ü m d a r ı n mutlak efen­ diliği yerine şimdiye kadar görülmedik bir «mürtekip»[er bileşiminin h ü k ü m sürmesi başlayacak; ikinci ciltte daha ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, bunların fiyat devrimine karşı gelmek için aldıkları tedbirlerin mahsu­ lü olarak mültezimler, sarraflar, yabancı tüccar s ö m ü r ü biçimleri hem devleti, hem toplumun sınıflarını yoksullaşl nacaktır. ( 5) Güç yapısı ve toplumun üzerindeki durumu ge­ reğince, spekülâsyon olayı, mevki gücünün icaplarına gö­ re olacak, güç yerinde bulunandan kopuk olan topluma intikal etmeyecektir. Toplum içinde servet b i r i k i m i ya­ pan bir sınıf meydana gelecek, fakat bunlar toplumdan koparak devlet güçlülerinin etrafında b i r parazit kitlesi olacaklardır. Fazla olarak, güç yapısındaki kişiler de on171


laıia ekonomik işbirliği yapamayacaklardı)'. Toplumun fakirleşmesiyle işsiz güçsüz b i r parazit halk kitlesi mey­ dana gelişine muvazi olarak, toplumdan k o p m u ş ve top­ lumu ancak kapıkullarınm desteği ile s ö m ü r e n bir sömü­ rücü parazit zengin kitlesi meydana gelecektir. (6) Servet biriktiren kitle ile süper-smıf arasında bir çıkar birliği kurulabilmesi için bu ikincinin devleti birincinin çıkarlarına göre yöneten yani merkantilist t i ­ caret, endüstri ve maliye siyasetleri güden kimselerden m ü r e k k e p b i r yapı kazanması gerektir. Bu, aynı zaman­ da ziraî ve sınaî toplumu harekete getiren b i r siyaset ola­ cak, dış ticaret muvazenesi lehe olarak kurulabilecek, ve para değeri korunabilecekti. Halbuki, ileride göreceğimiz gibi, süper-sınıfın gidişi bunun tam tersine bir gidiş olacaktır. Hem bu sınıf, hem de onları yerlerinden a t m a ğ a çalışan Celâlî âsileri böyle adamlar olmaktan fersah fersah uzaktılar. İleride göre­ ceğimiz gibi, onlar da bulundukları yerlerde, merkezdekilerin yaptığını yapıyorlardı. Müthiş bir servet ihtirası­ nın şahlandığı b i r devirde servet b i r i k i m i n i n ekonomik yatırıma yönelmeyen bir b i r i k i m oluşunu görüyoruz. Süper-smıf, eski Osmanlı ekonomisini yıkan, yerine sade­ ce para koparmak için hizmet eden, ekonomik ilgi ve anlayıştan t ü m yoksun bir insan kitlesi haline gelecektir. Doğu sistemlerindeki bu süper-smıfm bu değişimi, ta İbn Haldun zamanından beri bilinen b i r şey olmakla beraber bu artık şimdiye kadar tekrarlanan halkanın so­ nudur. Osmanlı devletinin tarihi, bundan böyle Doğu dev­ letleri tarihinin kanuniyetine göre değil, Batı dünyası­ nın ekonomik kanuniyetine göre gidecektir. İ b n Haldun'u bildikleri halde, X V I I . yüzyıl ortalarında, bu devletin hâ­ lâ yıkılmamış olduğunu gören Osmanlı yazarlarını yanıl­ tan şey, yeni bir döneme ve dünyaya girilmiş olmanın so172


nuçları ile karşılaştıklarını fark edememiş olmalarıdır. Bu yüzden, ileride göreceğimiz gibi, tavsiye ettikleri ted­ birler boşuna, h a t t â durumu daha da kötüleştiren tes­ hirler olmuştur.

Soru 100 : İkinci ciltte neler göreceğiz? Bu ciltteki konuşmalarımızın amacı aslında, düzen­ sizlik döneminden önceki Osmanlı düzeninin ekonomik tarihe temel olan yanlarını anlatmaktı. Bu düzeni anlatırken yer yer, sık sık onun iç çeli­ şikliklerini belirlemek gerekti. Çünkü bu yapılmadığı tak­ dirde iş, dengeli, ideal b i r sistemi anlatma şekline döner. Bu, ya geçmişe hasret çekenlerin yaptığı bir şeydir, ya da aşağılık duygusu içine düşenlerin geçmişle öğünmeden teselli bulma yoludur. Bilimsel bakış ise bize b i r sis­ temin püf noktalarını bulmayı gerektirir; çünkü ileriye ya da geriye doğru gelişmelerin ipuçları bunlardadır. Bu ciltte eski sistemi anlatırken bu iç-çelişki noktala­ rına her fırsatta parmak bastık. Ama iç çelişkiler kendi­ liklerinden b i r sistemi mutlaka b a t ı r a n ya da mutlaka geliştiren etken yuvaları değildir. Birçok siyasal düzenler bazan püf noktalarını açığa vurmadan uzunca süre dire­ nebilirler. Fakat b i r siyasal ve ekonomik sistem, ülkeler ve top­ lumlar arasında çok az alış-veriş olan zamanlarda bile, daima tek başına, yalnız kendi içinde yaşayamamıştır. Dünyanın yeni döneminin başlangıcını sağlayan olayların başında, b u noktada devrimler açan gelişmeler gelir. Dün­ yadaki yeni ekonomik etkiler, Osmanlı siyasal düzeninin baskısı veya kontrolü altında bulunan toplumun ekono­ mik hayatında üzerine parmak bastığımız çelişki nokta173


larının patlak vermeleri çerçevesi içinde, derin değişik­ likler yaratacaktır. İşte ikinci ciltte, bunları siyasal olmaktan çok eko­ nomik olan b i r tablo içinde göreceğiz. Ve tabiî olarak hi­ kâyemiz X V I I . yüzyıl başından başlayacaktır. Çünkü son­ raları ne olduysa, hep o zamandan olmağa başlamıştır. BİRİNCİ CİLDİN SONU

174


İÇİNDEKİLER GİRİŞ Sayfa Soru Soru Soru

1 : T ü r k i y e ' n i n e k o n o m i k t a r i h i neden y a z ı l m a m ı ş t ı r ? 2 : O s m a n l ı l ı k d ö n e m i n d e n sonra neden y a z ı l m a m ı ş ­ tır? 3 : O s m a n l ı t a r i h i n d e e k o n o m i k t a r i h a n l a y ı ş ı m en­ gelleyen ö z e l l i k l e r m i v a r d ı ?

7 8 10

I . BÖLÜM Soru 4 : Soru 5 : Soru 6 : Soru 7 : Soru 8 : Soru 9 : Soru 10 : Soru 11 : Soru Soru Soru Soru

12 13 14 15

: : : :

Soru 16 : Soru 17 : Soru 18 : Soru 19 :

O s m a n l ı devleti ne t i p b i r devletti? O s m a n l ı devletini k u r a n l a r k i m l e r d i ? O s m a n l ı d ü z e n i n i n özellikleri v a r m ı idi? . . . Osmanlı tarihinin değişme d ö n e m l e r i var m ı d ı r ? O s m a n l ı t a r i h i n i n d e ğ i ş m e d ö n e m l e r i nelerdi? . İlk d ö n e m nasıl başladı? O s m a n l ı devletinin t e m e l l e r i n a s ı l a t ı l d ı ? . . . İ l k d ö n e m d e n sonra O s m a n l ı devleti ne t ü r b i r devlet oldu? O s m a n l ı devlet d ü z e n i feodalizm m i d i r ? . . . Feodalizm nedir? K a p i t a l i z m ö n c e s i e m t i a ü r e t i m i e k o n o m i s i nedir? O s m a n l ı e k o n o m i s i n i n feodal ve k a p i t a l i s t ekono­ m i l e r e baka y e r i nedir? O s m a n l ı e k o n o m i s i n i n ne feodal, ne k a p i t a l i s t ola­ m a y ı ş ı n ı n s o n u ç l a n ne o l m u ş t u r ? O s m a n l ı ekonomisi kapitalizme g e ç e b i l i r m i y d i ? Osmanlı devletinin ekonomik g ü c ü n ü sağlayan kaynaklar nelerdi? B u sistemde e k o n o m i ve devlet ilişkileri n a s ı l d ı r ?

11 13 13 16 17 17 19 21 23 24 37 38 39 40 41 43

I I . BÖLÜM S o m 20 : O s m a n l ı d ü z e n i n i n t i p i k ö r g ü t l e r i nelerdi? . . . Soru 21 : O s m a n l ı sisteminin despotizme eğilimli olduğu­ n u nereden biliyoruz?

175

45 46


Sayfa Soru Soru Soru Soru Soru

22 23 24 25 26

: : : : :

S o r u 27 : Soru 28 : Soru Som Som Som Som Som Som Soru Som

29 30 31 32 33 34 35 36 37

: : : : : : : : :

Soru 38 :

O s m a n l ı d ü z e n i n i n niteliği n a s ı l u n u t u l d u ? . . Osmanlı düzenini yanlış görmeler nasıl başladı? Devlet ve t o p l u m i l i ş k i l e r i n i n ç e ş i t l e r i nelerdir? O s m a n l ı d ü z e n i hangi s ı n ı f l a r a d a y a n ı y o r d u ? . O s m a n l ı sisteminde neden devlet t o p l u m d a n ko­ puk bir güçtü? O s m a n l ı devleti ö r g ü t l e r i t o p l u m d a n n a s ı l ko­ pardı? Devletin a l t ı n d a k i t o p l u m u n e k o n o m i k sınıfları nelerdi? «Memalik-i m a h r u s a » ne demektir? «Mülk» ve « M ü l k i y e t » ne demektir? K ö y l ü ( r e â y â ) sınıfının d u r u m u ne idi? . . . « T i m a r » nedir? T i m a r beyleri k i m l e r d i ? T i m a r beyi feodal s e n y ö r m ü d ü r ? Köylü özgür m ü d ü r ? T i m a r B e y i n i n s o r u m l u l u k l a r ı nelerdir? . . . . O s m a n l ı l a r ı n t o p r a k l ı o r d u s u nereden s a ğ l a n ı ­ yordu? T i m a r l ı beyler b i r feodal sınıf t e ş k i l e d i y o r l a r m ı idi?

48 50 52 54 55 57 58 59 60 62 63 64 66 67 68 69 71

I I I . BÖLÜM S o m 39 : «Sınıf» ve «esnaf» ne demektir? S o m 40 : Zanaat sınıfının d u r u m u ne idi? S o r u 41 : « E s n a f » sınıfının « r e â y â » s ı n ı f ı n d a n f a r k l a r ı ne­ lerdir? Soru 42 : E s n a f ı n devlete k a r ş ı t u t u m u n a s ı l d ı ? . . . S o m 43 : B a t ı d a k i esnaf l o n c a l a r ı n d a n ne g i b i f a r k l a r ı vardı? S o m 44 : O s m a n l ı d ü z e n i n d e t ü c c a r sınıfının d u r u m u ne idi? S o m 45 : İ s l â m d i n i n i n t ü c c a r a k a r ş ı t u t u m u ne idi? . . S o m 46 : T ü c c a r sınıfı b i r ticaret k a p i t a l i z m i g e l i ş t i r e b i l ­ miş midir? Soru 47 : O s m a n l ı d ü z e n i n d e b a ş k a s ı n ı f l a r var m ı idi? .

176

72 73 74 74 76 77 77 79 80


IV. BÖLÜM Sayfa Soru Soru Soru Soru Soru Soru

48 49 50 51 52 53

: : : : : :

S o m 54 : Som Som Soru Som Soru Som Soru

55 56 57 58 59 60 61

: : : : : : :

Soru 62 : Soru 63 : Soru 64 : Soru 65 : Soru 66 :

Devleti y ö n e t e n l e r k a t ı : « O s m a n l ı l a r » k i m l e r d i r ? O s m a n l ı p a d i ş a h ı n ı n niteliği nedir? O s m a n l ı p a d i ş a h l a r ı t o p l u m d a n neden k o p u k t u l a r ? K u l l u k nedir? K i m l e r k u l d u r ? K u l l a r nereden d e v ş i r i l i r d i ? O s m a n l ı l a r ı n «kul» y e t i ş t i r m e u s u l ü n e k a r ş ı Av­ r u p a l ı l a r ne d i y o r l a r d ı ? H ı r i s t i y a n l a r ı n zorla m ü s l ü m a n e d i l d i k l e r i d o ğ m mu? K u l l a r g e r ç e k t e n t a m m ü s l ü m a n m ı idi? . . . K u l l a r neden « y a p m a » b i r sınıftı? K u l l a r k ö l e m i idi? K u l l a r neden despotik dinasti devletine ö z g ü d ü r ? Yeniçeriler kimlerdir? Y e n i ç e r i l i k sadece b i r a s k e r î ö r g ü t m ü d ü r ? . . H ü k ü m d a r ı n g ü c ü n ü s a ğ l a m a d a y e n i ç e r i l e r i n ro­ l ü nedir? i b n H a l d u n T ü r k l e r i n k u l l a r ı ü z e r i n e ne diyor? Kullar nasıl devşiriliyordu? O s m a n l ı t a r i h i n d e « G a z i » l e r d e n y e n i ç e r i l e r e geçiş nasıl oldu? Yeniçeri ocağı sonradan n a s ı l ç ı k a r o c a ğ ı oldu? Y e n i ç e r i l e r i n cenk e n d ü s t r i s i ile ilişkileri ne idi?

82 82 83 88 89 90 90 91 94 94 95 105 107 108 108 109 110 112 112

V. BÖLÜM Soru 67 : O s m a n l ı sisteminde u l e m a n ı n yeri ne idi? . . . Soru 68 : Ulema ne anlamda t o p l u m d a n k o p u k b i r taife idi? Soru 69 : T o p l u m d a n k o p u k olmayan d i n a d a m l a r ı var m ı

idi?

115 115

117

Soru 70 : R u h a n î tabaka n a s ı l t o p l u m d a n b ü s b ü t ü n k o p t u '

J

118

V I . BÖLÜM Soru 71 : D e ğ i r m e n i n suyu nereden geliyordu? Soru 72 : K i m l e r d e n cizye veya h a r a ç a l ı n ı r d ı ?

177

. . . . . . .

120 120


Sayla Soru 73 : Ticaret, transit ve e n d ü s t r i k a y n a k l a n nelerdi? Soru 74 : Devlet gelirleri ve giderleri ne k a d a r d ı ? . . . . Soru 75 : O s m a n l ı maliyesinde, neden b ü t ç e y a p ı l a m a z d ı ?

122 122 124

V I I . BÖLÜM Soru 76 : O s m a n l ı devleti keyfi ve « c e b e r u t » idare devleti m i idi? Soru 77 : P a d i ş a h iradesi ve T a n r ı ş e r i a t i ne demektir? . . Soru 78 : Despotizm ne demektir? Soru 79 : Ne anlamda O s m a n l ı sistemi despotizmdir? . . Soru 80 : O s m a n l ı despotizmi n a s ı l k e y f i l i k idaresi oldu? .

126 127 129 132 134

V I I I . BÖLÜM Soru 81 : E s k i O s m a n l ı d ü z e n i ne zaman d e ğ i ş m e y e baş­ ladı? Soru 82 : O s m a n l ı d ü z e n i n i n b a ş l ı c a iç çelişiklikleri neler­ dir? Soru 83 : Neden iç ç e l i ş i k l i k l e r devrime yol a ç m a d ı ? . . . Soru 84 : iç çelişkilerin s o n u ç l a r ı neler o l m u ş t u r ? . . . Soru 85 : O s m a n l ı l a r d a «ihtilâl» ne d e m e k t i ı ? Soru 86 : Bozuk - d ü z e n nedir? ı Soru 87 : O s m a n l ı sisteminin kendi içinde yatan çelişkile­ rini ç a t ı ş m a haline getiren etkenler nelerdi? . S o m 88 : Dünyayı sarsan, O s m a n l ı d ü z e n i n i silkeleyen dış olaylar nelerdi? Soru 89 : Avrupa'ya altın ve g ü m ü ş a k ı n ı nasıl b a ş l a d ı ? . Soru 90 : Doğu despotizmlerinde hazineler nasıl meydana gelirdi? Soru 91 : Altın ve g ü m ü ş a k ı n ı n ı n s o n u ç l a r ı ne oldu? . Soru 92 : Fiyat d e v r i m i n i n siyasal ve toplumsal e t k i l e r i ne­ ler oldu? . . . ! Soru 93 : H ü k ü m d a r l a r ne gibi ç a r e l e r e b a ş v u r u y o r l a r ? . Soru 94 : Hangi devletler k a z a n d ı , hangileri kaybetti? . . Soru 95 : Hangi sınıflar k a z a n d ı , hangileri kaybetti? . . Soru 96 : Balı Avrupa'da X V I I I . yüzyıl o r t a s ı n d a en ö n e m l i d e ğ i ş m e l e r nelerdi?

178

139 140 144 145 146 147 150 151 152 154 155 157 159 161 163 164


Sayfa Soru 97 : Batı Avrupa'da yeni b i r ekonomik sistemin d o ğ u şu nasıl b a ş l a d ı ? Soru 98 : O s m a n l ı devleti n a s ı l B a t ı d ü n y a s ı n ı n b i r p a r ç a ­ sı haline g e l m i ş t i r ? Soru 99 : O s m a n l ı devletinin y ö r ü n g e s i n d e n ç ı k m a s ı n ı ko­ l a y l a ş t ı r a n yanlar nelerdi? Soru 100 : İkinci ciltte neler göreceğiz?

179

165 167 168 1.73


GERÇEK. YAYINEVİ p.k,655 istanbul

2.

3.

4.

5.

6.

7.

8.

9.

ıo.

( T ü r k i y e Ekonomisinden Ö r n e k l e r l e ) Prof. Sadun Arcn Ü ç ü n c ü b a s k ı . 12,5 l i r a . ATATÜRK'ÜN T E M E L GÖRÜŞLERİ Fethi Naci. G e n i ş l e t i l m i ş 2. b a s k ı . 8 l i r a . TÜRKİYE'DE GERİCİ AKIMLAR Doç. D r . Ç e t i n Özek. Tükendi. TÜRKİYE'DE İŞÇİ H A R E K E T L E R İ Kemal S ü l k e r . Tükendi. T Ü R K İ Y E ' D E TOPRAK M E S E L E S İ Prof. D r . Suat Aksoy. İkinci b a s k ı . 10 lira. MİTOLOGYA B e h ç e t Necatigil. Tükendi. TÜRK EDEBİYATI Rauf M u t l u a y . G ö z d e n g e ç i r i l m i ş 2. b a s k ı . 10 l i r a . TÜRKİYE'NİN DIŞ POLİTİKA TARİHİ Prof. Dr. E d i p Çelik. 10 l i r a . GELİR DAĞILIMI ( K a p i t a l i s t Sistemde, T ü r k i y e ' d e , Sosyalist Sistemde) Dr. K o r k u t Boratav. İ k i n c i b a s k ı . 15 l i r a . TÜRKIYE

İKTISAT

TARIHI

I

Prof. Niyazi Berkes. G e n i ş l e t i l m i ş 2. b a s k ı . 12.5 l i r a .

181


11.

12.

13.

14.

15.

16.

17.

18.

19.

2(1

21.

22.

23.

TÜRKİYE İKTİSAT TARİHİ I I Prof. Niyazi Berkes. 15 lira. ' ANAYASANİN ANLAMİ Prof. Dr. M ü m t a z Soysal. Tükendi. TÜRK H A L K EDEBİYATI Prof. Pertev N a i l i Boratav. Tükendi. TASAVVUF Abdülbâki Gölpmarlı. Tükendi. TÜRKİYE'DE MEZHEPLER VE TARİKATLER Abdülbâki Gölpmarlı. 12.5 l i r a . SOSYALİST DEVLET Dr. K ı ı r t h a n F i ş e k . 8 lira. TÜRKİYE'DE YABANCI SERMAYE Prof. Dr. Kenan B u l u t o ğ l u . 10 lira. FRANSIZ İ H T İ L Â L İ Doç. Dr. M u r a t Sanca 8 lira. EKİM İHTİLÂLİ Kenan Somer 15 lira. FELSEFE EL KİTABI Selâhattin Hilâv. 10 lira. X I X . YÜZYİL TÜRK EDEBİYATI (Tanzimat ve S e r v e t i f ü n u n ) Rauf Mutluay. 1.0 l i r a . . TÜRKİYE SANATI TARİHİ Prof. D o ğ a n K u b a n . 15 lira. O R T A K PAZAR V E T Ü R K İ Y E Prof. Dr. G ü l t e n Kazgan. 15 l i r a .

182


24.

25.

26.

27.

28.

29.

30.

31.

TÜRK TİYATROSU TARİHİ M e t i n And. 15 l i r a . İ L K E L L E R D E D İ N , BÜYÜ, SANAT, E F S A N E Doç. Dr. Sedat Veyis Ö r n e k . 12.5 l i r a . PLANLAMA, K A L K İ N M A VE T Ü R K İ Y E Yalçın K ü ç ü k . 15 l i r a . T Ü R K İ Y E ' D E DİN VE SİYASET Dr. Ahmet Y ü c e k ö k 10 l i r a . KURTULUŞ SAVAŞIMIZIN TARİHİ E m . T ü m g e n e r a l Celâl E r i k a n 15 l i r a . EDEBİYAT BİLGİLERİ Rauf Mutluay. 20 l i r a . TÜRKİYE'DE ŞEHİRLEŞME, KONUT V E GECEKONDU Prof. Dr. R u ş e n K e l e ş . 12.5 l i r a . . SİNEMA SANATI Nijat Özün.

183


1 Kanada,

McGill

üniversitesi

Graduate

Studies and Research Fakültesi ö ğ r e t i m üyelerinden Soruda

Prof. Niyazi

Türkiye

rinci cildini baştan

Berkes,

İktisat

ikinci

baskıya

başa g ö z d e n

«100

Tarihi»nin

bi­

hazırlarken

geçirmiş,

hemen

hemen her sayfa üzerinde yeniden ça­ lışmış, b i r ç o k soruya yeni ilâveler yap­ mıştır. Böylece, 1. baskısında 140 say­ fa olan kitap, 2. baskısında 174 sayfa olmuştur. • «Sayın

Profesör

Niyazi

Berkes'in

iki

ciltlik 'Türkiye İktisat T a r i h i ' , '100 S o ­ ruda' dizisinde yayınlanan belki en ilgi ç e k i c i , en d ü ş ü n d ü r ü c ü eserdir.» min

Menemencioğlu,

Yeni

(Ner-

Ufuklar,

Ocak 1971) • «Osmanlı sosyal yapısı içindeki

devlet

ve halk sınıflarını derinlemesine

tahlil

eden

Prof.

Berkes,

Avcıoğlu'nun

zenin artık kapitalizme g e ç m e ğ e olduğu'

görüşüne

karşı çıkıyor. düzeni

de

kapitalizmin

'Doğmadan

aynı

Berkes'e

kesinlikle

göre,

Osmanlı

gelişmesine

öldürülmesine'

'Dü­ hazır

yol

değil açacak

karmaşık ve soyut bir mekanizmaya da sahipti. Bu düzen

hiç

bir şeye

mez, ancak çökebilirdi.»

(Ali

geçe­

Gevgilili,

Milliyet, 2 Ağustos 1969) • «Prof. Niyazi Berkes, Türkiye İktisat Tarihi'nin

ilk

bölümü

olarak

tasarladığı

bu kitapta Osmanlı düzeninin temel ya­ pısını

incelemektedir.

Kitap,

bu

den, yavan bir tarih derlemesi tan çıkmış ve seçkin bir

ölçü­ olmak­

sosyo-politik

araştırma niteliği kazanmıştır.

Osmanlı

düzeninin şimdiye değin üstünkörü ge­ çiştirilmiş, ya da hiç söz konusu edil­ memiş

yanlarına

kazandırdığı

12.5 lira

mak

için

gerekir.»

bilimsel

bir

açıklık

Prof. Berkes'i

(Hilmi

riyet, 23 Kasım 1969)

Yavuz,

kutla­

Cumhu­


Niyazi berkes 100 soruda türkiye iktisat tarihi cilt 1