Issuu on Google+

1

Sonsuz dünyanın kıyılarında oyunlarla buluşur çocuklar. Rabindranath Tagore

Tami l Nad u, H i ndi stan Yaşamları altüst olduktan sonraki sabahın ilk ışıkları ortaya çıktığında deniz sakindi. Ahalya ve Sita iki kız kardeşti. Büyük olan Ahalya on yedisindeydi; Sita ise ondan iki yaş küçüktü. Aynı anneleri gibi onlar da denizin çocuklarıydı. Program yazılımcısı olan babaları ailesini alıp Delhi’nin düzlüklerinden Coromandel kıyısındaki Chennai’ye taşındığında, Ahalya ve Sita yuvalarına dönmüş gibi hissetmişlerdi. Deniz onların dostuydu; pelikanlar, balıklar ve dalgalar ise arkadaşları... Denizin bir gün düşmanları olacağını asla düşünmemişlerdi. Daha çok gençlerdi henüz acı çekmenin ne olduğunu bilmiyorlardı, Şafak sökerken dünyanın sarsıldığını duydu Ahalya. Nasıl hâlâ uyanmadığına hayret ederek yanında uyuyan Sita’ya baktı. Sarsıntı çok güçlüydü, ama kısa sürdü. O kadar çabuk geçti ki bir an rüya gördüğünü sandı. Evde herkes uyuyordu Noel’den sonraki gündü ve bütün Hindistan uykudaydı. Ahalya battaniyesine sarılıp kardeşinin saçlarından gelen tatlı sandal ağacı kokusunu içine çekti ve babasının ona o gece Mylapore’daki konserde giymesi için aldığı camgöbeği salwar


kameez’in hayalini kurarak uykuya daldı. Aralık ayıydı ve Madras Music Season’ın en hareketli günleriydi. Babaları saat sekizdeki bir keman konseri için onlara bilet almıştı. O ve Sita keman öğrencisiydi. Ev halkı yavaş yavaş uyanıyordu. Saat yediyi çeyrek geçe, uzun zamandır evin kâhyası olan Jaya sarisine sarındı; yatağının ayakucundaki çalışma masasından küçük bir kavanozdaki beyaz tozu alıp ön verandaya çıktı. Girişteki toprağı sert bir süpürgeyle süpürdükten sonra beyaz tozu noktalar halinde yere döktü. Zarif çizgilerle bu noktaları birleştirerek yasemin çiçeğinin yıldız şeklindeki görüntüsünü elde etti. Eserinden hoşnut bir ifadeyle avuç içlerini birbirine yapıştırarak Hindu Şans Tanrısı Lakşmi’ye güzel bir gün için dua etti. Kolam1 ayininden sonra kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa gitti. Perdenin arasından giren güneş Ahalya’yı tekrar uyandırdı. Her zaman erken kalkan Sita banyodan çıkmış, yarı giyinikti; kapkara ıslak saçları parıldıyordu. Gülümseyerek küçük bir aynanın önünde makyaj yapan kardeşini seyretti Ahalya. Sita ince kemikli, narin bir yapıya sahipti ve anneleri Ambini’nin etkileyici iri gözlerini almıştı. Yaşına göre inceydi; ergenlik çağının büyüsü henüz vücudunun kadın kıvrımlarını ortaya çıkarmamıştı. Arzu ettiği değişikliklerin zamanı gelince ortaya çıkacağı konusunda Ahalya ve Ambini’nin onu rahatlatmaya çalışmasına rağmen görüntüsünden memnun değildi. Hem Sita’nın hızına yetişmek hem de kahvaltıya geç kalmamak için Ahalya sarı bir churidaar2 giydi; ona uygun bir eşarpla bilezikleri ve halhalını taktı. Boynuna bir kolye takıp iki kaşının Kolam: Hindu inanışına göre evin kadınları tarafından beyaz bir toz ile evin girişine çizilen resim. Geometrik çizgiler ve noktalardan oluşur.(Çev. n.) 2 Churiddaar: Hindistan’da hem kadın hem de erkeklerin giydiği şalvara benzer pantolon ve yuvarlak yakalı uzun gömlekten oluşan takım. (Çev. n.) 1


arasına zarif, değerli taşlarla süslü bir bindi yerleştirerek takımı tamamladı. “Hazır mısın canım?” diye sordu Sita’ya İngilizce olarak. Ghai Ailesi’nde, sadece büyükler onlarla Hintçe ya da Tamil dilleriyle konuştuğunda kızların bu dillerde konuşması kuralı vardı. Üst orta sınıf ailelerde yetişme ayrıcalığı olan her Hintli gibi, onların ebeveyni de üniversite için kızlarını İngiltere’ye gönderme hayalleri kuruyor ve iyi düzeyde İngilizce bilmenin Cambridge ya da Oxford’un kapılarını açan altın anahtar olduğuna inanıyordu. Kızların gittiği rahibe okulunda İngilizcenin yanı sıra, ulusal dil olan Hintçe ve Tamil Nadu’ya özgü Tamil dilleri de öğretiliyordu, ama rahibeler İngilizce konuşmayı tercih ediyorlardı ve kızlar bu kurala hiç karşı çıkmamışlardı. “Evet,” diye cevapladı Sita düşünceli bir tonla. Aynaya bir bakış atarak, “Sanırım,” dedi. “Yapma Sita,” diye ona çıkıştı Ahalya. “Vikram Pillai’a asık suratla kendini beğendiremezsin.” Bu sözler Ahalya’nın beklediği etkiyi yarattı. Ailenin akşam ile ilgili planlarından söz etmek Sita’nın yüzünü ışıldatmıştı. “Sence onunla tanışabilecek miyiz?” diye sordu Sita. “Gösteriden sonraki sıra hep çok uzun oluyor.” “Babama sor,” dedi Ahalya. Babasıyla birlikte Sita için bir sürpriz hazırlamış ve bunu saklamayı başarmışlardı. “Belli olmaz. Bağlantıları var, biliyorsun.” Sita, “Kahvaltıda soracağım,” diyerek kapıdan çıkıp merdivenlerden inmeye başladı. Ahalya kıs kıs gülerek Sita’nın arkasından oturma odasına doğru yürüdü. Odanın bir köşesindeki sunak üzerinde duran aile putları Şans Tanrısı Fil Ganeşa ve Vişnu sembolü Rama’nın önünde puja’larını, yani sabah dualarını gerçekleştirdiler. Tüccar


sınıfının her üyesi gibi, Ghailer de genellikle laiktiler; tapınak ya da mabedi, sadece Tanrılardan bir iyilik istediklerinde ziyaret ederlerdi. Ama büyükanne geldiğinde sığla çubukları yakılır, puja için hazırlanır ve küçük büyük herkes bu ayine katılırdı. Yemek odasına girdiklerinde babaları Naresh, anneleri ve büyükanneleri kahvaltı masasındaydılar. Ahalya ve Sita, oturmadan önce babalarının ayaklarına dokundular; bu geleneksel bir saygı işaretiydi. Naresh gülümseyerek yanaklarına birer öpücük kondurdu. “Günaydın baba,” dedi iki kız kardeş. “Günaydın güzellerim.” “Baba, Vikram Pillai’e yakın olan birini tanıyor musun?” diye sordu Sita. Naresh, Ahalya’ya bir bakış attıktan sonra Sita’ya göz kırparak, “Bu akşamdan sonra tanıyacağım,” dedi. Sita kaşlarını kaldırarak, “Ne demek istiyorsun?” diye sordu. Naresh elini cebine sokarak, “Biraz daha bekleyecektim, ama madem sordun...” deyip bir VIP geçiş kartını çıkararak masaya koydu. “Gösteriden önce onunla tanışacağız.” Sita geçiş kartına bakınca; yüzünde güller açtı. Yavaşça çömelerek babasının ayağına ikinci kez dokundu. “Teşekkürler baba. Ahalya da gelecek mi?” “Tabii,” diye cevap verdi Naresh üç adet daha VIP geçiş kartını çıkararak. “Annen ve büyükannen de gelecek.” “Ona istediğimiz her şeyi sorabileceğiz,” diye araya girdi Ahalya. Sita kardeşiyle babasına baktı, ağzı kulaklarındaydı. İki kardeş masadaki yerini alırken Jaya odada dolanıyor, kâselere pirinç ve turşu koyuyor; masaya masala dosa, yani


patatesli gözleme ve chappatti adı verilen açık ekmekten taşıyordu. Yemeği elleriyle yediler. Yemeğin sonunda herkesin parmakları pirinç ve turşu olmuştu. Jaya, tatlı olarak kiviye benzeyen taze chickoo meyvesiyle çikolataya benzeyen nefis mysore pak servisi yaptı. Chickooyu keserken Ahalya sabahın erken saatindeki sarsıntıdan söz etti. "Baba, depremi hissettin mi?” diye sordu. “Deprem mi?” diye karşılık verdi büyükannesi. Naresh, kıs kıs güldü. “Horul horul uyuyabildiğin için çok şanslısın, Naani.” Sonra kızına dönerek onu rahatlatmaya çalışan bir gülümsemeyle, “Güçlü bir sarsıntıydı, ama hasar vermedi,” dedi. “Depremler kötülük alametleridir,” dedi yaşlı kadın peçetesine uzanırken. “Bilimsel doğa olaylarıdır,” diye karşılık verdi Naresh kibarca. “Bu sabahki zararsızdı. Endişelenecek bir şey yok.” Sonra Ahalya’ya dönerek konuyu değiştirdi. “Rahibe Naomi nasıl? Onu son gördüğümde pek iyi değildi.” Ahalya, babasına St. Mary’deki müdürden söz ederken kahvaltılarını bitirdiler. Açık camdan giren hafif esinti hoş bir serinlik veriyordu. Bir süre sonra Sita yerinde duramaz oldu ve izin istedi. Naresh’in iznini alır almaz cebine bir parça mysore pak atarak hızla evden çıktı ve sahile doğru yürümeye başladı. Ahalya kardeşinin bu neşeli haline bakıp gülümsedi. “Ben de gidebilir miyim?” diye sordu babasına. Babası başıyla onayladıktan sonra, “Sanırım küçük Noel sürprizimiz iyi bir fikirdi,” dedi. “Bence de,” diye cevap verdi Ahalya. Masadan kalkarak sandaletlerini giydi ve ışıl ışıl güneşin altında yürüyerek kardeşini takip etti.


Saat sekizi çeyrek geceyi gösterirken Jaya ve büyükanne dışındaki herkes sahile gitmişti. Ailenin mütevazı evi, Chennai’nin on beş mil güneyinde, Tamil Nadu’daki sayısız balıkçı kasabalarından birinden bir mil aşağıda, deniz kenarındaydı. Hindistan’ın standartlarına göre taşra sayılırdı. Mylapore’un aşırı kalabalık semtlerinde büyümüş olan Ambini burayı çok ıssız bulmasına rağmen şehirden uzak olmayı, çocuklarını aile topraklarına yakın bir yerde yetiştirme şansı karşılığında ödenmesi gereken ufak bir bedel olarak görüyordu. Sita sahil boyunca oradan oraya koşturup denizkabuğu toplarken Ahalya da kumsalda yürüyüş yapıyordu. Naresh ve Ambini ise hallerinden memnun, sükûnet içinde onları takip ediyordu. Ghailer kuzeydeki balıkçı kasabasına doğru yürüyorlardı. Kumsal, sessiz bir biçimde oturan bir çift ve kuşlara taş atan iki oğlan dışında bomboştu. Saat dokuza yaklaşırken Ahalya denizde garip bir şey olduğunu fark etti. Rüzgârın sebep olduğu kıyıya vuran dalgalar kumsalda birkaç dakika öncesinde olduğu kadar ileri gitmiyorlardı. Dalgaların vardığı çizgiyi incelemeye başladı, sanki deniz çekiliyordu. Kısa süre sonra on beş santimlik ıslak kum ortaya çıkmıştı. İki oğlan sevinç çığlıkları atarak kıyıdan uzaklaşmakta olan okyanusun yumuşak kumlarında birbirini kovalamaya başladı. Ahalya, kötü bir şeyler olacağını sezmiş, etrafa bakınıyordu. Sita endişelenmemişti, ama neler olduğunu merak ediyordu. “Idhar kya ho raha hai?” diye sordu anadili Hintçeyi kullanarak. “Neler oluyor?” Ahalya, “Bilmiyorum,” diye İngilizce yanıtladı. Dalgayı ilk Ahalya gördü. Ufuktaki ince beyaz çizgiyi işaret etti. On saniye bile geçmeden çizgi genişledi ve dev bir dalgaya


dönüştü. Dalga o kadar hızlı yaklaştı ki Ghailerin kaçmaya zamanı olmadı. Naresh bağırıp elini kolunu sallamaya başladı, ama azgın dalgalar kelimelerini yuttu. Ahalya, Sita’nın elini yakaladı ve yumuşak kumda zorlukla ilerleyerek onu palmiye ağaçlarıyla dolu bir alana çekti. Tuzlu s u bacaklarının etrafında girdap oluşturuyordu. Birden bir dalga onu alıp önce yukarı kaldırdı, sonra tepetaklak geri bıraktı. Burun delikleri, kulakları ve gözleri tuzlu suyla dolmuştu. Nefesi kesilmeye başladığı anda ışığa ulaştı. Parçalarcasına suyun yüzeyine çıkarak nefes aldı. O anda bir karaltı, hareket eden bir renk gördü; Sita’nın turkuvaz rengindeki churiddarıydı bu. Tekrar kız kardeşinin elini yakalamaya çalıştı, ama vahşi bir dalga onu uzaklaştırdı. Parmakları palmiyenin gövdesine değdi. Çaresiz bir biçimde dalgalara direnerek ona doğru bir hamle yaptı, ama çabası boşa çıktı. Deniz onu karaya doğru sürüklerken hiçbir şey görmeden son gücüyle bağırmaya çalıştı: “Yüz Sita! Bir palmiyeye tutun!” Döne döne sürüklenirken bir an için bir palmiyenin gövdesini gördü ve hızla ona çarptı. Alnındaki acı dayanılmazdı. Yine de kolları ve bacaklarıyla ağaca sarılabildi. Sonra kendinden geçti. Tekrar kendine geldiğinde, palmiyenin paramparça olmuş yaprakları arasından masmavi gökyüzünü gördü. Etrafta tüyler ürpertici bir sessizlik vardı. Kalbi çıkacakmış gibi çarpıyordu ve başı sanki ikiye ayrılmış gibiydi. Saniyeler geçti ve deniz tekrar yerini karaya bırakarak çekilmeye başladı. Ahalya uzakta Sita’nın yüzünü fark ettiğinde bir çığlık duydu. “Ahalya, yardım et!” Konuşmaya çalıştı, ama ağzı tuzlu suyla doluydu. Sesi hırıldar gibi çıktı. “Bekle.” Tükürdükten sonra tekrar konuşmaya çalıştı. “Bekle! Sita! Su çekilene kadar bekle.”


Ve nihayet su çekildi. Ahalya ayakları ıslak toprağa değene kadar yavaş yavaş palmiyeden aşağıya doğru kaydı. Churidaarı parçalanmış, yüzü kan içinde kalmıştı. Güçlükle Sita’ya doğru ilerleyerek kollarını onu kurtaran palmiyenin gövdesinden zorla ayırdı. Küçük kardeşini sımsıkı sararak korumaya aldıktan sonra palmiye ağaçları arasından görünen sahile baktı. İlk başta dehşet verici görüntüyü fark etmedi. Kumsaldaki dikenli çalıların yaprakları kalmamıştı. Çevrelerinde çamurlu suda yüzen karaltılar vardı. Ahalya bu karaltılara dikkatle baktığında göğsü sıkıştı. Birden her şeyi fark etmişti. “Idhar aawo!” dedi Sita’ya. “Gel!” Kardeşinin elini tutarak dizinin boyuna gelen suda yürümeye başladı. Gördükleri ilk ceset Ambini’nindi. Çamura bulanmıştı ve dikenler vücudunun her yerini yırtmıştı. Gözleri açık, yüzü ise korku doluydu. Biricik annelerinin bu korkunç görüntüsü karşısında Sita donakaldı. Ablasının elini o kadar sıktı ki Ahalya çığlık atarak elini çekti. Ahalya dizlerinin üzerine çökerek ağlamaya başladı, Sita ise sadece bakıyordu. Uzun bir süre sonra o da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yüzünü ellerine gömmüş, öyle şiddetli titriyordu ki kriz geçiriyor gibiydi. Ahalya kardeşinin koluna sımsıkı yapışarak onu yanına çekti. Sonra elinden tutarak Ambini’den uzaklaştırdı. Kısa süre sonra yeni bir ceset daha gördüler. Kuşlara taş atan iki oğlandan biriydi bu.

Sita

kaskatı

kesilmişti.

Ahalya,

kumsaldaki

bataklığa

dönmüş yığıntılar arasından evlerine doğru Sita’yı neredeyse sürükledi. Tek umutlarının babalarını bulmak olduğunu biliyordu. Sita tökezlemeseydi Naresh’in kalıntıları arasından yürüyüp geçeceklerdi. Kardeşine yardım etmek için eğildiğinde Ahalya iç


kısımlara doğru bir göz attı ve hareketsiz tuzlu su birikintisinde yüzen bir karaltı gördü. Dalga Naresh’i palmiye ağaçlarının arasına sürüklemiş ve birikintinin kenarındaki kayalara atmıştı. Ahalya, kardeşini Naresh’in cesedine doğru sürükledi. Uzun süre boş boş babasına baktı. Sonra birden aklı başına geldi ve ağlamaya başladı. Hüznün ezici ağırlığı çökmüştü omuzlarına. Naresh onu daha çok severdi, Ambini de Sita’yı. Babası ölmüş olamazdı. Ona düzgün bir koca bulacağına ve herkesi kıskandıracak bir düğün yapacağına söz vermişti. Sadece bunun için değil, çok şey için söz vermişti. Sita güneyi işaret ederek, “Şuraya bak,” dedi. Sesi güçlükle çıkıyordu. Ahalya, gözyaşlarını silerek kardeşinin gösterdiği yöne baktı. Dalgaların yok ettiği yabancı bir dünyaya bakıyordu. Evleri az ileride duruyordu. Bu tanıdık görüntü Ahalya’yı şaşkına çevirmiş, kardeşi ise donup kalmıştı. Sita ağlamayı bırakmış, sanki korunmak ister gibi kendi kendine sarılmıştı. Kardeşinin gözlerindeki acı dolu bakış Ahalya’ya umut verdi. Belki de Jaya ve büyükannesi kurtulmuştu. Sadece kardeşiyle ikisinin sağ kaldığı düşüncesi bile dayanılmazdı. Ahalya hiçbir şey söylemeden kardeşinin elini tuttu. Çamurda güçlükle yürüyerek, neredeyse on yıldır yuvaları olarak bildikleri yıkıntıya doğru yürümeye başladılar. Dalgalar her şeyi yok etmeden önce evin çevresindeki arazi, çiçekler ve meyve ağaçları için doğal koruma alanı gibiydi. Aile, Delhi’den buraya taşındıktan kısa bir süre sonra Naresh evin yanına Sita adına bir ashoka ağacı1 dikmişti. Sita, çocukken her zaman yeşil olan bu ağacın altında oynar ve onunla aynı adı taşıyan, Asil Maymun Tanrı Hanuman’ın tutsak tutulduğu Lanka Adası’ndan kurtardığı

1

Ashoka: Hindistan’ın kutsal ve efsanevi ağacı. İlaç sektöründe de kullanılan büyük yapraklı ve renkli çiçekli bir ağaç türü. (Çev .n.)


Ramanaya’nın kadın kahramanını hayal ederdi. Oysa şimdi, yaprakları ve çiçekleri dökülmüş, dalları parçalanmış olan aşoka ağacı kibrit çöpü gibi görünüyordu. Sita, çok sevdiği ağacın kalıntısının yanında bir süre durdu, ama Ahalya onu elinden çekerek yürümeye zorladı. Su alt kattaki pencereleri paramparça etmişti ve bir zamanlar oturma odasını süsleyen mobilyalar bahçede yüzüyorlardı. Yine de ev oldukça sağlam görünüyordu. İki kardeş ardına kadar açık olan ön kapıya doğru yürürken Ahalya tanıdık bir ses duymak için kulak kabarttı, ama hiçbir şey duymadı. Evi ölüm sessizliği kaplamıştı. Antreye girdiğinde keskin bir rutubet kokusu duydu. Oturma odasına doğru baktı. Yaşlı büyükannesi çamurla kaplı kanepenin yanındaki karanlıkta yüzüstü yüzüyordu. Gözleri tekrar yaşlarla doldu, ama artık ağlayamayacak kadar yorgundu. Yaşlı kadını bu halde bulmak onu şaşırtmamıştı. Babasından sonra, büyükannesinin de ölmüş olduğunu neredeyse kabullenmişti çünkü. Jaya’nın hayatta olması için dua ederek çamura bata çıka oturma odasından mutfağa geçti. Gücü tükenmek üzereydi. Jaya, Ahalya’nın doğumundan uzun süre öncesinden beri Ghai Ailesi’nin bir parçasıydı. Ailenin bir ferdi gibiydi; eşsiz ve vazgeçilmezdi. Ahalya, Sita’yı sürükleyerek güçlükle mutfağa girdiğinde bir yığıntı ile karşılaştı. Ters dönmüş sepetler, deterjan kutuları, şeker dolu kavanozlar, yolunu şaşırmış mangolar, papayalar ve hindistancevizleri durgun suda yüzüyorlardı. Tava, tencere, kâse ve çatal bıçaklar batık enkaz gibi suyun altında, yere saçılmışlardı. Ama Jaya görünürde yoktu. Ahalya, tam mutfaktan çıkıp yemek odasına bakmaya gidecekti ki kilerin tahta kapısının aralık olduğunu fark etti. Kapının kenarından görünen eli kardeşinden önce gördü ve hızla


kapıyı açtı. Jaya, kilerin dar kısmına sıkışıp kalmıştı. Ailenin ölmüş tüm fertleri arasında en huzurlu görünen Jaya’ydı. Gözleri kapalıydı; uyuyor gibi görünüyordu. Ama teni soğuk ve ıslaktı. Alhalya’nın aniden başı döndü, neredeyse bayılıyordu. Dizlerine kadar gelen suyun içinde donakalmış bir haldeyken birden gerçekle yüz yüze geldi. Artık kimsesizlerdi. Hayatta kalan tek akrabaları yıllardır görmedikleri Delhi’de yaşayan teyzeleriyle kuzenleriydi. Tam tüm umutlarının yok olduğunu düşünmek üzereydi ki Sita uzanarak elini tuttu. Bu dokunuş Ahalya’yı kendine getirdi. Büyük olmanın sorumluluğunu bir kez daha üstlenerek Sita’yı yukarıdaki yatak odalarına çıkardı. Dalga merdivenlere kadar ulaşmıştı, yer çamur içindeydi, ama üst katın pencereleriyle mobilyaları sağlam duruyordu. O an Ahalya’nın aklında tek bir düşünce vardı: Çantasını ve cep telefonunu bulmak... Eğer Rahibe Naomi’ye ulaşıp Sita’yla Tiruvallur’daki St. Mary Manastırı’na gidebilecek bir yol bulabilirse güvende olurlardı. Çantasını komodinden alarak Rahibe Naomi’nin cep numarasını çevirdi. Telefon çalmaya başladığı anda doğudan gelen belli belirsiz bir uğultu duydu. Pencereye doğru giderek çamurla kapanmış

Bengal

Körfezi’ne

baktı.

Gözlerine

inanamadı.

Kocaman bir dalga sahile doğru geliyordu. Birkaç saniye içinde dalganın sesi öyle büyük bir uğultuya dönüştü ki hattın öbür ucundaki sesi bastırdı. “Alo? Efendim? Ahalya? Sita?” Ahalya Rahibe Naomi’yi tamamen unutmuştu. Şu an tüm dünyası kardeşi ve gelmekte olan ikinci katil dalgaydı. Yayılarak gelen su kütlesi eve kadar ulaştı; alt kat su altında kaldı. Dalga temele öyle sert çarptı ki ev gıcırdayarak sarsıldı. Ahalya hızla yatak odasının kapısını kapatarak Sita’yı yatağın


üzerine sürükledi. Tir tir titreyen kardeşini kollarının arasına alırken Tanrı Şiva’nın dünyanın sonunu getirmek için ateş yerine suyu seçtiğini düşündü. İkinci dalganın yarattığı dehşet sonsuza kadar sürecek gibiydi. Deniz suyu, yatak odasının kapısının altındaki boşluktan içeri giriyor ve hızla yeri kaplıyordu. Suyun seviyesi yükselirken iki kardeş battaniyeye sarıldı. Birden ev altlarından kaymaya başladı ve odanın zemini eğildi. Aynı anda yatak odasının kapısı aniden açılarak çamurlu su içeri doldu. Ahalya çığlık attı; Sita ise başını Ahalya’nın çamur içindeki ıslak churidaarına gömdü. Ahalya gözlerini kapatarak Lakşmi’ye, ikisinin de günahlarını affedip öbür dünyaya huzur içinde gitmelerini sağlaması için dua etmeye başladı. Her şeyin sonu gibi görünen o anda Ahalya gürültünün azaldığını ve sonra yok olduğunu zar zor fark etti. Akıntı tersine dönüp ikinci dalga denize doğru geri çekilirken ev sağlam duruyordu. İki kardeş hareketsiz bir şekilde yatağın üzerinde oturuyordu. Dalgaların arkasında bıraktığı altüst olmuş dünya ürkütücü bir sessizliğe bürünmüştü. “Ahalya,” diye fısıldadı Sita sonunda. “Nereye gideceğiz?” Ahalya gözlerini kırpıştırarak düşüncelerini toparlamaya çalıştı. Kardeşini bıraktığı anda elindeki telefonun ağırlığını hissetti. Bilinçsiz bir biçimde tanıdık numaraları çevirmeye başladı. “St. Mary Manastırı’na gitmeliyiz,” dedi. “Rahibe Naomi ne yapılacağını bilir.” “Ama nasıl?” diye sordu Sita kendine sarılarak. “Bizi oraya götürecek kimse yok!” Ahalya gözlerini kapattı ve çalmakta olan telefonu dinlemeye başladı. Cevap veren Rahibe Naomi’ydi. Sesi endişeliydi. Ne olmuştu? Tehlikede miydiler? Ahalya konuşmaya başladığında sesi


çok uzaktan geliyor gibiydi. Bir dalga gelmişti. Ailesi ölmüştü. Sita ve o kurtulmuştu, ama evleri harap olmuştu. Paraları yoktu. jodeee telefon vardı. Birkaç saniye telefon o kadar cızırtılıydı ki Rahibe Naomi onu neden sonra duyabildi. Ahalya’ya, yola kadar yürüyüp komşuIarından birinin arabasına binmelerini söyledi. “Sadece güvendiğiniz birinin arabasına binin,” dedi. “Sizi bekliyor olacağız.” Konuşma bittikten sonra Ahalya kendinden emin görünmeye çalışarak Sita’ya döndü. “Arabalı birini bulmamız gerek. Hadi gel. Önce kuru giysiler bulmalıyız.” Kardeşini alarak odanın köşesindeki şifonyere doğru gitti. Önce ıslak ve çamurlu giysilerini çıkarması için Sita’ya yardım etti. Ona temiz bir churidaar verdikten sonra kendi giysisini de değiştirdi. Yüzünü yıkayabilme umuduyla lavaboya gitti, ama sular kesikti. St. Mary Manastırı’na varana kadar tenlerini kaplayan kumla yaşamak zorundaydılar. Sita kapıya doğru yürüdü, yolculuğa hazırdı. Ama Ahalya çalışma masasındaki bir fotoğrafı almak için geri döndü. Ghai Ailesi’nin geçen sene Noel’de çekilmiş bir fotoğrafıydı bu. Resmi çerçevesinden çıkararak churidaannın beline sıkıştırdı. Sonrasındaysa aldığı tahta bir kutuyla telefonunu kumaş bir çantaya koydu. Kutunun içinde iki kardeşe yıllardır hediye gelen mücevherler vardı, yani tüm servetleri... Ahalya odaya son bir kez bakarak vedalaştı. Kalan her şeyi geride bırakacaktı. İki kardeş merdivenlerden inerek su içinde olan antreden geçip ön kapıya vardı. Dışarıda sıcak bir güneş vardı ve ikinci dalgadan kalan sular ölü balık kokmaya başlamıştı. Ahalya, Sita’yı çekip harabeye dönmüş evin arkasından dolanarak patika yola çıktı. Ailenin, dalgalar gelmeden önce park yerinde duran iki


arabası da görünürde yoktu. Ahalya son kez eve bakmayı düşündü, ama kendisini tuttu. Dalgaların geride bıraktığı viraneye dönmüş dünya onların evi değildi artık. Eski hali ve orada yaşayan aile sadece anılarda kalmıştı.


Güneşin Kızları Ön Okuma (Corban Addison)