Issuu on Google+


AYVALIK ŞİİR AKŞAMI İÇİN RENGA ey yaz göçebeleri: Usul adımlarıyla vaktidir şiire gidelim göz altı evlerimizden

döne döne yerleşsin sarı benizli ay

cunda rüzgârında bir daha toplanalım

yıldızların arasına Menevişli denizin

son gördüğümüz rüyaları koyalım soframıza

içinden yükseliveren koca bir balina gibi

yenilmişler ülkesinden kimler gelir

nazlıca salınsın Midilli onca yıkımdan ne kalmıştır geriye Sonsuzluğun sesiyle aşk içre sarmaş dolaş

söz incinmiştir kuşkusuz aşk sustukça

bir şimşek çakımı serilsin önümüze

oradadır büyü bürümcüğü

uzun bacaklı ömürlerimiz Bülent GÜLDAL tuzu ege köpüğünün! Ahmet Uysal

Suyun estiği bilinir rüzgârın köpüklendiği…

Güneşi denize düşürelim mavisine kor bulaşsın rüzgârla cilveleşen

Tellerine değince şiirin ne kadar söylence varsa İda'da süzülür yamaçlarından zeytinleyin

bahar kokulu suyun Edremit'te tahta bir iskeleden Başı solgun kızıl gül

çözülür palamarı tirşe tarihin

iki göğüs arasında uykuyu içsin gözleri iç geçirsin bir çocuk Şaşkın bir martı tüneğini aranırken dağın gölgesi insin kıyıları öpen suya

Ayvalık saçlarını tarar Ege'nin aynasında kadim taşlarından kayan ıslıkla Cunda'da hoplayan bir balıktır zaman aşkla sıçrar karşı kıyıya Bir de çanlarına iyi bakılır dostlukların gül tadında yaşamak için ahmet günbaş


1

HOŞÇAKALIN 2005 yılında 6. sayısını çıkararak yayınlama görevini üstlenmiş olduğum ŞİİRCE'nin, elinizdeki bu sayıdan sonra sorumluluğunu gençlere devretmek istiyorum. Bayrak değişimi gerekli. Sponsor bulacak, söz verilen parayı almak için kapısına sayısız kez gidecek (özel bir şirketin reklamı için bile tahsilâta 17 kez gittiğimi anımsıyorum), satış için dağıtılan dergilerin parasını takip edecek (zira hiç kimse “al şu dergilerin parasını “ demez. İllaki gidip alacaksın) sabırlı bir genç aranıyor. Dizgi konusunda sorun yok. Kadri Kaya dostumuz bu işi beceri ve özveriyle yürütmekte. Geçen beş yıl içinde dergimize omuz veren Arif Buz, Ayna'dan Nihal Güven, Mehmet Cemil, Mesut Akın ve Aysel Namlı, 16. sayının masrafını karşılayan Hasan Bülent Türközen ve bize her türlü kolaylığı sağlayan İz Ofset sahibi Zafer Anaç'la basımevi çalışanlarına en içten şükranlarımı sunarım. Adlarını anmayı unuttuklarım kesin vardır. Onlar da alınmasınlar, desteklemeye devam etsinler. Geçen sayımızda ŞİİR AYVALIK'TA etkinliğini bittikten sonra sunmuştuk. Bu sayımızı da aynı etkinliğe katılacak şairlerimize ağırlık verdik. Şiir yaşamınızdan eksik olmasın. Uğur Bilge

Arif Buz'un kalemiyle meyhane peçetesinde Uğur Bilge deseni. ŞİİRCE SAYI: 17 YIL: 2010 Sahibi: AYVALIK HALK EVİ adına Hasan Atilla Yayın Yönetmeni: Uğur Bilge Yazı Kurulu: Uğur Bilge, Kadri Kaya, Turgut BAYGIN Sayfa Düzeni: Kadri Kaya Kapak: Turgut Baygın / Şiir Ayvalıkta Afiş Adres: İnönü Caddesi 91/1 Çamlık / AYVALIK Elektronik Posta Adresi: siircedergisi@yahoo.com, hugurbilge@gmail.com Baskı: İZ OFSET (Telefon: 0266 412 03 53)


2

Yaptığına inanmak Sanatçı ve bilim adamı yaptığına inanandır. Sanatçı ve bilim adamı diyorum, çünkü sanatçı ve bilim adamının bilinmeyene karşı tutum ve davranışları, izledikleri prosedürler aynıdır. Yaptığına inanmayan kişi insanlık kültürüne katkıda bulunacak başarıya ulaşamaz. Yaptığına inanma gücüne ulaşmadan yola çıkan bilim adamı ve sanatçı yaratıcı niteliğe sahip olsa bile bir gün yolunu şaşırmaya ve teslim olmaya mahkumdur. Egemen güçlerin ve paranın hizmetkarı olur. Güçlü rüzgarların önünde boyun eğer. John Steinbeck yoksul halkı ve ezilenleri konu eden güçlü eserler vermiş olmasına karşın yaşamının son yıllarında Vietnam savaşı nedeniyle Amerikan yönetimi yanlısı yazılar yazmış ve bütün kariyerini öldürmüştür. Sanatçı her şeyden önce bir savaşçıdır. Dünya görüşünden, ütopyasından ve onun ereklerinden asla taviz vermeyecek bir savaşçı ruhuna sahip olmalıdır. Mozart'a bakalım: dört yaşından başlayarak kralların önünde konserler vermiş, olağanüstülüğünü ve dahiliğini kabul ettirmiş olmasına karşın, sınıf mücadelesini ve insanlığın gündeminde olan çelişmeleri kavradıktan sonra ( Fransa'da bulunduğu yıllarda dönemin aydınları ile aynı ortamlarda bulunmuş, tartışmalara katılmış ve sınıf bilincini orada kazanmıştır) gelişmekte olan burjuva sınıf öncüsüyle ve halkın güçleriyle birleşerek, aristokrasiye, krallara, kiliseye ve feodalizmin bütün kurumlarına karşı savaş açmıştır. Eserlerinde ve yaşam tarzında artık belirleyici olan bu savaşın ideolojisi ve erekleridir. Yasaklanmış eserleri besteler, bestelerinde halkın yaşadığı çelişmeleri işler. Sarayların nimetlerini teper. Asiller çocuklarına o'ndan ders aldırmazlar. Besteleri sahnelere konulmaz. Kısaca açlığa hüküm giyer. Sözcüğün tam anlamıyla açlıktan ölünceye kadar bu tutumundan vazgeçmez. Goya İspanya'nın 'özgürlük savaşçısı' olarak yer alır tarihte. Krallık rejimine, kiliseye ve onların ideolojisine karşı halkın güçleriyle birleşerek saf tutmuş, bundan dolayı engizisyonda yargılanmış, çeşitli işkencelerden sonra canını zor kurtarmıştır. Napolyon'un İspanyayı işgaline karşı eyleme katılan çırağının kurşuna dizilmesinden sonra Madrit'i terk ederken şehir çıkışında askerler üstünü ve eşyalarını aradıktan sonra 'silah yok, geçebilir' derler. Goya içinden 'sizin silahlarınızı benim fırçalarım yenecek' der. Haklıdır. O fırçalara güç veren şey, onun özgürlük tutkusu, kendisi için değil, ülkesi ve halkı için özgürlük tutkusu ve sanatına inancıdır. Onun savaşçı özü bundan güç alır. O'nun sanatını bu temel evrenselleştirir.

Madam Curie'yi düşünün. Radyumun varlığını tespit ettikten sonra, radyumu madde olarak elde edebilmek için yaptığı beş binden fazla başarısız deneye karşın mücadeleden vazgeçmeyişini ve zaferini. Bu zafer bilime inanmanın ve yaptığına inanmanın zaferidir. Sanatçıyı ve bilim adamını sıradan insanlardan ayıran, sıranın dışına çıkmak ve bilinmeyenle savaşa tutuşmak yürekliliğini ve atılganlığını kazandıran en temel öge yaptığına inanmaktır. Bu inanç doğuştan gelmez. Sonradan ve mücadele içerisinde özveriyle kazanılır. Yaptığına inanma gücüne ulaşıncaya kadar bir yığın çalışma, bir o kadar pratik araştırma ve deneyimden başarıyla geçmek gerekir. Bu da binlerce kez başarısızlığı ve –veya yenilgiyi ve bunların bedelini göze almak demektir. Başka her meslekte başarıyı elde etmek ve kazanca dönüştürmek buna benzemekle birlikte daha kolaydır. Onların kazancıyla sanat ve bilimin adamının kazancı da farklıdır. Sanat ve bilimin kazancı maddi ve güncel değil evrenseldir. Kendi yararına değil tüm insanlığın yararına olandır. Yaptığına inanmak, tüm güncel ve bireysel yararlardan vazgeçmeyi de gerektirir. Bunlar da yetmez. Dayanacağı ve mücadelesini vereceği ideolojik temelleri pekiştirmek ve yükseltmek için;  Kendisinden önce yapılanları tanımak ve 'evrensel miras'ın taşıyıcılığını üstlenmek,  Evrensel kültürün eksenini kavramış ve onu yükseltmek için her türlü özveriye hazır olmak,  Karşıtlarını tanımak. Geçmişte ve bugün de var olan savların, değerlerin, ideolojik karşıtlıkların evrensel ve sınıfsal konumlarının ayırdında olmak ve onların tarihsel konumlarının karşısında kendi konumunun bilincinde olmak. ( Bu özveride bulunmasını ve yaratıcı atılganlığını besleyecek en önemli kaynaktır). Kendisinden önce var olan ve kendisinden sonra da sürecek olan, insanlığın varoluş mücadelesinin bir parçası olduğunun bilincinde, gönüllü bir nefer (rütbesiz savaşçı-er general) olmak. Sanatçı ve bilim eri adayı Bunları varlığına, anlağına sindirecek çalışma ve mücadelelerden sonra, bir 'savaşçı' olduğunun bilincine varır. Bütün bunların ışığında yaptığına inanma gücünü kazanır. Binlerce kez başarısızlık, aşağılanmalar yokluklar, yalnızlık ve dışlanmalar ona vız gelir. Hiçbir güç onu yolundan çeviremez, sonuna kadar direnme gücüne sahiptir artık. İnsanlık tarihinde sanatçılar ve bilim adamları kadar yaptığına inanan hiç kimse yoktur.


3

DOSTLUĞA GÜZELLEME

-lütfiyeler ve elektralar içinzeus sunağından bakıyorum şimdi, iki dilde şarkılar söylenen cunda'ya; şair andreadis'le kızkardeş lütfiye'yi düşünüyorum: yıllar yılı dalgalar arasında bekletilen mavi çiçekli barış teknesinde. izmirli bir şair, günbaş, iki çakıl taşı uzatıyor iki ucunu birleştirmeye ege'nin, gül ve zeytin toplamaya çağırıyor halkları. keçisini kozbeyli köyünde bırakan kızın şiirini yazıyor dostum hüseyin: ”ah kaçika mu”

 yıldızlı göğün altında upuzun,

komşu kızına yazılan aşk mektubudur çeyiz sandığının ahşap kokusunda saklanan; halaylarla korunan avlularda,  düğünüdür büyük dostlukların.

bu yüzden büyülü ve parlaktır yıldızlar, ırmakların tılsımlıdır akışı, bu yüzden yanmaktadır avucumuzda durmadan o iki çakıl taşı. AHMET UYSAL


4

ŞİİR AYVALIK'TA 2

Gülten Akın

İlki geçtiğimiz yıl yapılan Şiir Ayvalık'tanın ikincisi 8 Ağustos'ta gerçekleşecek. Ayvalık'ta şiir her zaman vardı. Buraya gelip giden ve unutulmaz günlerini şiirlere döken şairlerden söz etmiyorum. Her yıl Arif Damar'ın Cunda'ya gelişine de gönderme yapmıyorum. Bu güzel ilçede yaşayan şairlerden söz etmeliyim aslında. Turgut Baygın'dan, H. Hikmet Esen'den ve Uğur Bilge'den. Onlar alçakgönüllü bir biçimde Şiirce'yi düzeyli bir biçimde çıkarmaya uğraşıyorlar ve şiirin bayrağını dalgalandırmayı kaç yıldır sürdürüyorlar. Bu anlamlı çabanın yanında bir de Şiir Ayvalık'ta heyecanı yaşıyor ve yaşatıyorlar geçtiğimiz yıldan beri. Geçen yıla kadar belli bir tarihte şiir günü yoktu Ayvalık'ta. Çok istendiği halde yoktu. İşte o da oldu. Her yıl değişik şairlerin şiirlerini kendi seslerinden dinleyerek sürecek bu etkinliğin hep bir konuk şairi de olacak. 2009'da Arif Damar Onur Konuğu'ydu, bu yıl da Gülten Akın gelecek Ayvalık'a. Onur Konuğu şairlerle minik söyleşi yapmak da bir gelenek oluşturacak bundan böyle. Genç kuşaklara ve şiir severlere usta şairleri tanıtmak, onların şiirlerini kendi seslerinden dinlemek ve kitaplarını edinmelerine yardımcı olmak, bu etkinliğin çerçevesini oluşturuyor. Bu yıl Gülten Akın'ın dışında Ahmet Uysal, Ahmet Günbaş, Bülent Güldal, Sabahattin Yalkın, H. Hikmet Esen, Gültekin Emre, Betül Tarıman ve Çiğdem Sezer katılacaklar Şiir Ayvalık'taya.

Mitolojiyi ve doğanın bin bir ayrıntısını, rengini, devinimini... dizelerinde ağırlayan Ahmet Uysal, lirik şiirlerin de şairi. İnsanın iç dünyasında ustaca dolaşmayı bilen Ahmet Günbaş, yalın, içten şiirlerin de şairi. Mitolojinin derin sularında farklı tatlar devşiren Sabahattin Yalkın, Adalı kültürünün tüm katmanlarını şiirlerinde yansıtan bir şair. Aşkla soluyan, zeytinlere teşne, gül kokulu hüzünler devşiriyor Bülent Güldal Edremit Körfezi'nden. Ayvalık doğasına tanıklık ediyor H. Hikmet Esen'in renkli, abartılı imgelerden uzak, yalın şiirlerle. Şiiri sıkı bir şair Betül Tarıman. Şiiri üzerinden kendine, geçmişine, kadınlık hallerine, çevresine imgelerle bakan da bir şair. Şiirindeki doluluk, sıkılık, farklılık, yoğunluk görülmeyecek gibi değil Çiğdem Sezer'in. Kendinden yola çıkıp çevresine ve dünyaya şiiriyle bakan da bir şair. Sıcak, lirik, teni öne çıkaran şiirleriyle farklı bir şiir çizgisinde gezinen Gültekin Emre, yapyalın şiirlerin de şairi. Bu şairlerin şiirlerini kendi seslerinden dinlemeden önce farklıdır Şiir Ayvalık'ta etkinliğinin dinleyicileri. Bu şairlerin şiirlerini kendi seslerinden dinledikten sonra daha farklıdırlar Şiir Ayvalık'tanın dinleyicileri.


5

GÜLTEN AKIN 1933'te Yozgat'ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi (1955). Avukatlık ve öğretmenlik yaptı. 1980 sonrası İnsan Hakları Derneği, Halkevleri, Dil Derneği gibi demokratik kitle örgütlerinde kurucu ve yönetici olarak çalıştı. İlk ürünleri Mülkiye, Varlık ve Hisar dergilerinde yayımlandı. 2004 TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı seçildi. 2006 Yunus Emre Şiir Ödülü'nü aldı. Şiir yapıtları: Rüzgar Saati (1956), Kestim Kara Saçlarımı (1960), Sığda (1964, TDK Şiir Ödülü), Kırmızı Karanfil (1971), Maraşın ve Ökkeşin Destanı (1972, TRT Ödülü), Ağıtlar ve Türküler (1976,

Yeditepe Şiir Armağanı), Seyran Destanı (1979), Seyran (1982, Toplu Şiiler,1992 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü), İlahiler (1983), İzlediğimiz Sular (1991), Sevda Kalıcıdır (1991, Halil Kocagöz Ödülü), Toplu Şiirler 1956-1991 (1995), Sonra İşte Yaşlandım (1995), Sessiz Arka Bahçeler (1998, 1999 Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü), Uzak Bir Kıyıda (2003, Dünya Kitap Ödülü), Sevdiğim Yaz Geldi Yine (2003), Kuş Uçsa Gölge Kalır (2007), Celaliler Destanı (2007). Düzyazı: 42 Gün (1986), Şiiri Düzde Kuşatmak (1983), Şiir Üzerine Notlar (1996), Toplu Oyunlar (1997).

KESTİM KARA SAÇLARIMI Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön Yasaktı yasaydı töreydi dön İçinde dışında yanında değilim İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi Bu nasıl yaşamaydı dön Onlarsız olmazdı, taşımam gerekti, kullanmam gerekti Tutsak ve kibirli -ne gülünçGözleri gittikçe iri gittikçe çekilmez İçimde gittikçe bunaltı gittikçe bunaltı Gittim geldim kara saçlarımı öylece buldum Kestim kara saçlarımı n'olacak şimdi Bir şeycik olmadı - Deneyin lütfen Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım Günaydın kaysıyı sallayan yele Kurtulan dirilen kişiye günaydın Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi Bir yaşantı ile karşılayanlara Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum

Gülten Akın


6

AHMET GÜNBAŞ

Gecenin Neresindesin?(1986), Göçkün (1997),

1953, İzmir doğumlu. E.Ü. Gazetecilik ve

Büyür (2000, Çocuklar için bir Kurtuluş Savaşı

Sulardan Sonra (1999), Mustafa Kemal'ler Erken Halkla İlişkiler Yüksekokulu mezunu.

denemesi), Aşk Boyu Sürgün (2001), Çağlaçakır

Yazmaya, Demokrat İzmir gazetesinin

(2004) İpek Yarası (2006) Islık Borcu (2010) ve

Edebiyat ve Sanat sayfasında başladı (1973).

Şiir Cebi (2010, Çocuk şiirleri) adlarıyla okura ulaştı.

Üniversite yıllarında bir şiirinden yargılandı ve

Erken ölümlü şairlerden Ender Sarıyatı'nın

aklandı. 1976 Martında Ali Rıza Ertan, Hüseyin

şiirlerini Ölüme Direnen Şiirler (2000), Ali Rıza

Yurttaş ve M. Kadri Sümer'le Dönemeç dergisini

Ertan'ın düzyazılarını ise Sevgi Notları (2006) adı

kurdu. Agora ve Ünlem dergilerinin de kurucuları

altında bir araya getirdi. Ayrıca Cumhuriyet

arasındadır. Şiirin yanı sıra eleştiri, deneme ve

dönemiyle sınırlı Erken Ölümlü Şairler Antolojisi'yle

öykülerle göründü. Son yıllarda deneme ağırlıklı

(2007) Şiirin Adı İzmir (2008, M. Kadri Sümer'le)

kitap tanıtım yazılarıyla dikkati çekti.

antolojisini yayımladı. Miço Diye Biri (2002) ve Yitik

Şiir kitapları; Evren Mapusanesi (1974),

Göl (2008) adlı gençlik romanlarına imza attı. Sepetimde Şiir Var (2009) denemelerini kapsıyor.

KRANK MİLİ Hrant Dink'e Bir ceset nasıl ısıtırmış dünyayı cıscıbıl gördük! Issızlığın gök gürültülü gülü de gördü Kalktı yürüdü Şiircebimden beslenen tedirgin güvercin meydan başaklarım kanıyor Krank miliymiş direncin motorla teker arası bir keder Yeniden kalıbına koymak o çelik vicdanı yürek bağlantılarıyla kolkanat Kuşdilinden tanıklar bulmalıyız önce uysal pençelerle havalanan Pabucu delik bir tümülüsü sabah akşam kazarak Hrant! Hrant! kerttikçe hayat Yakam rozet tutmuyor!


7 Ahmet UYSAL 1938 yılında Balıkesir'de doğdu. Savaştepe İlköğretmen Okulu'nu, Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümü'nü bitirdi. İlkokul, lise, eğitim enstitüsü öğretmeni olarak çalıştı. İlköğretim müfettişliğinden emekli oldu. Edebiyat dünyasına şiirle giren Uysal'ın ilk şiiri Şairler Yaprağı (1954) dergisinde yayınlandı. Daha sonra çeşitli gazete ve dergilerde eğitim, edebiyat ve çocuk kitapları üzerine yazılar yazdı. Yaklaşım (Balıkesir), Düşlem (Bursa) adlı dergilerin de kurucuları arasında yer aldı. Ş i i r Ö d ü l l e r i : Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü 1998 - Uzak Yazlarda Yunus Nadi Şiir Ödülü 1999 - Acının Gümüşü Ergün Günce Şiir Ödülü 2008 - Eylül Ebruları Şiir Kitapları: Sularla (1994), Uzak Yazlarda (1998), Acının Gümüşü (1999), Şiirtüven (2006), Eylül Ebruları (2009)

GÜLÜN DEĞDİĞİ SOKAK Ahmet Uysal gülün değdiği sokakta bekliyor bizi cunda evleri; rembetika ezgili taş yapıların kolay anlaşılıyor ne söylediği; dudak dudağa geliyor ıssız avluda anadillerimiz. bizim için korunmuştur, bu akşamın ürpertili rengi, kıyı boyunca upuzun öpüşür zeus'un kızları nympalarla, yeni tanımlar duyumsatır, inan: aşkla inanmak güzeldir. hatmi dallarıyla sokulur gecenin soluğu bedenlerimize; sen de sokul bana incecik, incinmiş yanlarımız onarılsın; mübadele geri çeksin denizini, aşkların erişilmez güzelliğinden


8

BETÜL TARIMAN 7 Eylül 1962'de Edirne'nin Keşan ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Anadolu'nun çeşitli kentlerinde tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. İlk şiiri Ağustos 1992 tarihli Kıyı dergisinde çıktı. Kastamonu'da şair ve yazar Rıfat Ilgaz anısına 2001 yılından bu yana şiir dalında verilen Şiir Ödülü'nün kurucusu oldu. Toplu Fotoğraflar adlı bir dergi çıkardı. Safranbolu 6. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali'nde Tarihin Gölgesinde Bir Kent Masalı adlı Belgesel Film Projesi ile ödül aldı. Cumhuriyet Kitap ekinde kitap tanıtımları yapıyor. Yol İnsanları ile 2005 Behçet Necatigil Şiir Ödülünü aldı. Kitapları: Ay Soloları (1995), Üzgündü Kırlar (1996), Kardan Harfler (2000), Güle Gece Yorumları (2002), Yol İnsanları (2004), Kar Merdiveni (2007), Elma Dersem Çık (2008), Ağır Tören (2009).

İSYAN Betül Tarıman Çocukmuşum Göl birikmişim ovaya Çiçekler açtırmış annem ipeğe Babam gelmiş de düşümde yaralı atlar Anne beni uykuna göm Beni incine Hayat kumaştır çürür İçimde koşturan bir at Sahipsiz Büyüttüğün çocuk kadar Çıkışsız dağ yollarının serininden Nemli kokusundan eski şehirlerin Aşkmışım gibi yirmi dört yaşım Kor olmuşum zamana Gülmüşüm Babam gelmiş de Sevincini üstüme giydirmiş annem Güle Gece Yorumları Can Yay.


9

Bülent Güldal 1 Ocak 1954 yılında Adana'nın Ceyhan ilçesinde doğdu.Dördüncü Cemre,Sabaha Biriken,Anası Okyanus,Durgun Sis ve Yağmurkuşunun Türküsü isimli şiir kitapları yayımlandı.Yeni Türkü Şiir Yayınları yarışmasında başarı,Ali Rıza Ertan Şiir Yarışmasında başarı,İbrahim Yıldız Şiir Yarışması'nda birincilik ödüllerini aldı.Ş.Avni Ölez Şiir Yarışması'nda birinciliği Asım Öztürk'le paylaştı.Edebiyatçılar Derneği,Yazarlar Sendikası,Besam ve Mesam üyesidir.Bestelenmiş şiirleri vardır. Günümüz dergilerinde şiir ve yazılarıyla yer almaktadır.

SIKLET İnsan kirlendi cancağızım sular boşuna akıyor arınmayı düşünmüyor o Kentler çöplüğe dönüştü genzimizi yakıyor bataklığın kokusu Kulaklara fısıldanan koca bir yalandır sizi avutan 'kader' Yazgı dedim de aklıma düşüverdi kalemi tutan el Daraldıkça daralıyor payımıza düşen gökyüzü açlıktan ölüyor insan İyice kirlendin cancağızım suları görmezden gelip kuma soktun başını Kim ne derse desin bataklıktan kevser çıkmaz başını yiyecek bu fırtına Gökyüzü dürülüyor usul bir sağanağa dönüşüyor kendine sığmayan hava İnsan kirlendi cancağızım


10 Çiğdem Sezer Çiğdem Sezer 1960'da Trabzon'da doğdu. İlk ve orta eğitimini bu kentte, yüksek öğrenimini Ankara'da tamamladı. Uzun yıllar Sakarya'da bir lisede eğitimci olarak görev yaptı. 1993 yılında “Dünya Kitap Dergisi Şiir Ödülü”nü ve “Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü”nü alan şair, 1998 yılında “Arıburnu Şiir Ödülü”nü aldı. Çiğdem Sezer “Dünya Tutulması” ile 2006 “Ceyhun “Atuf Kansu Şiir Ödülü”nün de sahibi oldu. Yapıtları Şiir: Kanadı Atlas Kuşlar (1991), Çılgın Su (1993), Kapalı Gişe Hüzünler (1996),Bir Şehrin Hatıra Fotoğraflarından (1998), Dünya Tutulması (2005). Monografi: Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon (2007) Roman: Aşklar ve Baharatlar (2008) Biyografi: Akan Söz Çınlayan Zaman (2009)

KAPAT KAPIYI BEZİRGANBAŞI yakama çürümüş çiçeği taktım da geldim.sesim yokuşlarıydı içimin, indim çıktım debelendim. sen söktükçe ben ördüm düz ters lastik haroşa çıplak gövdemi şiirle dövdüm 'sahtiyan' mı diyorlar bezirgânbaşı kapat kapıyı, yenildim baktım da kâğıt tanrılarına dünyanın kendime kayalardan bir parça edindim sesim dünyanın duvarlarına çarpıp bana dönüyor anne beni düşünme içime ektiğin ağaç tersine büyüyor ben de büyüyeceğim. kızarmış elmalarımı kimseye vermeyeceğim anne beni düşünme emanetin olan uçurumu kimselere düşürmeyeceğim çeyiz sandığıma bıraktığın mühür kalbindir. söz mührü kalbimde gezdireceğim karanlık bastığında sarı bir ışık gibi parlayan şeyi hiç yitirmeyeceğim say ki deniz feneri, say ki orda bir yalnız bir yalnıza çiçek açmadılar say ki orda bir dalga bir dalgaya kulaç atmadadır yakama çürümüş çiçeği taktım da geldim. -sakın anneme söylemeğinkapat kapıyı bezirgânbaşı yenildim (Akatalpa , Ağustos 2002)


11 H.Hikmet Esen Muhasebeci olan babamın işi nedeniyle 7 yaşına, yani ilkokula başlayana kadar Altınoluk'ta çocukluğumun en güzel yıllarını, neredeyse denizin içinde geçirmişim. Sonrası Ayvalığa dönüş; Cumhuriyet İlkokulu ve Ayvalık Lisesinde unutulmaz ilk gençlik seneleri.. 1970 sonrası Ege Üniversitesi öğrencilik dönemi ve yaşamımın neredeyse 10 yılı bulan İzmir'deki çalışma dönemi geliyor.. 1980 yılından beri Ayvalık'ta Serbest Muhasebeci Mali M ü ş a v i r o l a r a k ç a l ı ş ı y o r u m . Politikanın, siyasetin yaşamın ta kendisi olduğuna inanıyorum.. Kirlendiğini, çirkin oyunlara alet edildiğini görüp de şikayet etmektense, önce kendi evimin önünü temizlemeye çalışmanın kavgasını verdim hep...

Bir dolu şey yaşadım geçmişimde Bir dolu kavgaya girdim Dünyayı karanfillere Bezemek adına. Neyi başardım Nerede eksik kaldımsa Yaşam Kazıdı yaşadıklarıma. Şimdi bakıyorum da Kendime ters düşmemişim Haklıymışım en azından Savunduklarımda. Bu güven Yaşamı yorumlamamı sağlıyor yeniden. Yenildim diye teslim olmak Değil payıma düşen Tutmayan fideleri Bıkmadan hergün yenilemek Gerekirse budayıp Kuruyan dallarını Yaşama yeniden Soyunmak gerek. Karanlığa boyun eğip Kapatırsak gözlerimizi Ve susarsak bir gün bilin ki Kırağı çalan yapraklarına Su yürümeyen çiçekler Bir daha Güneş'e Dönmeyecekler. (Yorgun Demokrat'tan Dizeler)


12 SABAHATTİN YALKIN 1934'te Antakya'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Antakya'da tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi'ni bitirdi. Hidroloji üzerine uzmanlaşarak DSİ'nin çeşitli kademelerinde devlet memurluğu ve yöneticilik yaptı. Şiir ve yazıları Yelken, Yeditepe, Türk Dili, Dost, İmece, Varoş dergilerinde yayınlandı. Yapıtları: Akdeniz Delisi (1988), Güney Güneşi (1991), Bütün Yüzlerim Anadolu (1991), Aşkdeniz (1994), Çocuk Deliceleri (1995), Beni Yasaklama (1996), Sabahı Düşünmek (1998), Asi Destanı (2001), Güneş Yarıyı Geçince (2003), Gam Şiirleri (2003), Soluğumun Rengi (2004), Vakit İstanbul-du (2005), Yaza Yaşaya (2006), Renk Şiirleri (2010)

AŞKIN NİYETİNİ ANLAYAMIYORUM 1. Yusyuvarlak bir ay Ayvalık'ın üzerinde Kimin koyduğu belli değil Sahipsiz öyle Göğün niyetini anlayamıyorum 2. Bir gece vuruyor omzuma Adını soruyor son kadınımın Gözleri ince kara Gecenin niyetini anlayamıyorum 3. Ve ansızın yere düşüyor vazo Güller Osmanlı kokuyor Karanfiller eşkiya Çiçeğin niyetini anlayamıyorum 4. Belli belirsiz bir İstanbul Sonbahar yaprakları arasında Yapayalnız yürüyor Beşiktaş'a Kentin niyetini anlayamıyorum 5. Deli-dolu yaşlarımı arıyorum Gözüm hangi göze takılsa Tüm denizi oynuyorum bir zara Aşkın niyetini anlayamıyorum


fotoğraf: Nilgün Kaya

13


14

AĞIR YORGUNLUK Bir serçeye türküler söyledim güz balkonumdan pervazdaki fesleğen alkış tuttu yangınıma başımın üstünde durup dinledi bulutlar için için inleyen bir ney geçti sokağımdan Yer sarıydı, gök sarı köpüren bir sonbahar yüzümden yüreğime doğru iniyordu incecik hüzün Geçen kimdi köprüleri? Aşkla yarışan o delişmen kim? Şakımanın ne hükmü var? Mevsim artık güzbahar Görünmez yolcusu muydun yolların acaba? Türküler söyleyen arsız bir kuş mu yoksa? Nerden çıktı bu ağır yorgunluk durup dururken Yüreğim dayanır mı bilmem, kırmızının yarışına sarıyla Bahçemdeki dut ağacı da yaprağını döktü Ay ışığı damlıyor çırılçıplak dallardan Bir sonbahar parkında şafağa sarılmış kuğular nasıl da söyleşiyorlar aşk girdaplarında Ahh… Bu türkülerle ömrüme doluyor gurbet yalnızlığın uydusu ıssız taşlar gibiyim gökağacım da sarardı kurudukça kanıyor sırnaşık bir acı yerleşiyor dört bir yanıma Akvaryumda güzelliyor balığı, kafeste bülbülü aynalarla sarmaş dolaş etrafına yabancı anlamazlar elinde unufak oluyor ömrüm güz balkonum olmasa kim sokulacak yanıma? Bülent GÜLDAL (Deliler Teknesi-Aralık 2009)


15

BU ŞEHİR SENDEN ÖNCE DE VARDI… Bu şehir Senden önce de vardı. Zeytinle omuz omuza Çam kokan rüzgarların Özlem şarkılarında. Martıların serkeş çığlıklarında Uçuşan yosun kokusu O günlerden kalmadır avuçlarına. Bu şehir Senden önce de vardı. O daracık sokaklar Şu taş bina Kaç can, Kaç ihanet sıvandı Geçip giden yıllarla Anılarına. Troya'dan, Cunda'ya Tutuşur ufuklar her akşam Balılar tanıktır ağıtlarına Onca yılın Işığıdır yansıyan Pullarından Yakamozlarla. Bu şehir Senden önce de vardı Hep yaşam emzirdi kucağında Kimbilir kaç kazma vuruşunda Kanadı sokakları Kaç baltanın hain bakışlarında Seyreldi ağaçları Kaç bina can verdi Çıkar kavgalarında Arsızca hesaplarla. Bu şehir Senden önce de vardı Dön bak Ayvalık hala ayakta Ne yıkanın izi kaldı Ne hoyrat tutkuların adı Sarımsak taşlarında. Susmak, ram olmak değil Bu şehrin beklediği. Ciğerlerine çektiğin Denizin özgür kokusu gibi Bu kentin geçmişi geleceği Yüreği olmalı insanın, yüreği Yaşadığı yere

Sahip çıkacak kadar hem de Vicdanıyla birlikte. 22.03.2009 Ayvalık H. Hikmet Esen

ŞEYTAN'I AKLAMAK… ………………….. zordur gemileri yakmak ………………….. Hele Cennet'ten kovulmuşsan… Şeytan Zaten şaşkın Yaşadıklarından Lilith'den kaçan Adem Lodos vuran Balık gibi sarhoşken Havva'nın cazibesinden Neden Şeytan Hüküm giysin Durup dururken Kırılan cevizlerden. Elmayı sunan yılan Havva'ydı ısıran Failler ayan beyan Bir başka mevsim Bir başka meyva koparılsa dalından Niyettir önemli olan Adem, garibim kurban. Hani günaha sokan Çilek de olabilirdi meyvalardan Eğilip de toplanan. Ne Adem'in ter kokusu Ne Havva'nın ten kokusu Asıl suçlu, elmanın kurdu. Ne deseydi yani şeytan Zaten şaşkın Üzerine atılan çamurlardan Yüreğini kavuran isyan Kolay mı, melek olsa bıkardı Bunca yıldır taşlanmaktan …………….. Zordur gemileri yakmak …………….. Zordur hiç ardına bakmadan …………….. Cennet'ten kovulsan da …………….. Direnip, inadına ayakta kalmak…

15.05.2010 Ayvalık H. Hikmet Esen


16

ESKİ KAPI Kazı heyeti geleli iki gün olmuş, ama kazıda çalışacak köylülere işe başlamak için çağrı yapılmamıştı. Köylü muhtarın başkanlığında “hoşgeldin”e gelmiş, hal hatır sorulmuş, sigaralar içilmiş, temel konuya “yarın işbaşı. Şu kadar adam gerekli” konusuna bir türlü girilememişti. Köylü tedirgin, dönüş yolunda her kafadan bir ses çıkıyordu: -Angara'dan amele getirmişler heral! -He ya! Bidenesi kazma kürek çalışıdı.. -Alaman Hocanın da suratı pek asıktı Köylünün tedirginliğine benzer bir tedirginlik de ören yerinde yaşanıyordu: Herr Profesör, doçent Baturalp ve Bakanlık temsilcisi bıkkın bir biçimde tartışıyorlardı. -İki gündür kasabaya taşınıyoruz. Bankadakiler bezdi. Bakanlığın göndereceği paradan hâlâ bir ses yok. Telefonla da sağlıklı bir iletişim kuramadık. Bakanlıkta herkes işi başkasına atıyor. Elimizdeki para ancak yemeğimize yeter. İşçilere ne vereceğiz? -Öğrencilerle bu iş yürümez. Hepsi de ilk kez kazıya geliyor. Deneyimli en az on kişi gerekir, doğru dürüst bir kazı yapılacaksa.. -Bu işin bir tek yolu var. Elimizdeki parayı işçiye ayırıp, mutfak masrafını bakanlıktan para gelene kadar cebimizden karşılamak. Evimizde olsak

biz karşılamıyor muyuz? Say ki evindesin. Öneri yardımcı doçent Ali'den gelmişti. -Olur, mu öyle şey -Niye olmasın? Hem en son karşı çıkacak olan sen olmalısın. Parayı söz verip de bu güne kadar ödemeyen senin bakanlığın. Üstelik yolluk alıyorsun. Parayı bu güne kadar çıkarmış olmalıydın. Bütçeye konan parayı nasıl çıkaramadınız anlamıyorum. -İmzaya kaldı. Bakan Bey'in odasında. Adam yerinde oturmuyor ki. -Aslında adamların kazı işine bakışları belli ”Yerin altını kazıp da n'olacak? Anadolu'nun Türklere ait olmadığını mı saptayacaksınız ?” diyen bakanlık yetkilileri ile bu iş böyle yürür. -Bana kalırsa Ali'nin önerisi en güzel çözüm. Destek doçent Baturalp'tan gelmişti. Bakanlık temsilcisinin suratı asıldı. İki günlük sert sakalını kaşıyarak -Olur mu yaa! Olur mu hiç! -Olur, olur! diye yanıtladı,bastıra bastıra.. Başka bir önerin varsa söyle. İki gündür Bakanlıkla uğraşıyoruz, sonuç ortada. Bir de siz gidin biz arkadan bankaya çıkarırız dememiş olsalardı, hiç gelmezdik. Bakanlıkta telefona çıkacak bir yetkili bulabildin mi, sabahtan akşam postanede bekledin de ? -Şey yani, böyle bir uygulama hiç olmadı ki şimdiye dek. Sesi boğuk ve titrekti.


17 -Vallahi oldu olmadı bilemem. Burada koşullar onu gerektiriyor. Gereken neyse o uygulanır. Bu adamın zoru ne yahu, kendi ülkesinden para dilenip kazı yapıyor. Onun getirdiği parayı bizim yememiz doğru olur mu sence? Öğrenciler bile mutfağa katkı veriyorlar. İlk heves geldiler. Elimizdeki para on, bilemedin on beş gün idare eder. Değer mi bu kadar kısa bir süre için ta Almanya'dan kalkıp gelmesine. Başka bir önerin varsa söyle. -Profesör konuşmaları kaygı ile izliyordu. -Niçin verilen sözler yerine gelmedi? Verilen sözlere güvenerek geldik ta buralara. Almanca söylemişti bunları. Baturalp almanca yanıtladı: -Bakanlık söz verdiği parayı vermediği gibi, temsilcisinin iaşesini de üstümüze yıkıyor. - Nasıl yani, O devletten para alacak bir de bizden mi geçinecek? Olmaz öyle şey. Bakanlık temsilcisi konuşmaya kulak kabartmış ama hiçbir şey anlamadığını ele veren bakışlarla bir ona bir ötekine bakıyordu. Baturalp ona dönerek: - Profesör diyor ki, bakanlıktan aldığı parayı kazı kasasına koymazsa kendi yemeğini kendi yapar, tabii masrafını da. Ben böyle bir kazıya para vermeyen devletin temsilcisini beslemek zorunda değilim. Ya da gider Ankara'ya parayı çıkarır gelir. Her şey yoluna girer. - Çocuklar nineniz geliyor. Profesör mutfakta kahvaltı bulaşığını yıkayan kızlarına almanca olarak seslendi. İki kız mutfaktan aynı anda fırladılar. Neşeli çığlıklar atarak yokuş aşağı koştular. Profesör kızlarının arkasından mutlu bir babanın gülümsemesiyle baktı. Piposunu çıkardı doldurmaya başladı. -Hayırdır hocam ne bu şamata? Mutfaktan kızlara yardım eden Fahri elinde bir tabak kurulayarak, bakışlarını kızlardan ayırmadan çıktı. -Levazım kolu geliyor, daha ne olsun? Dedi Baturalp hoca. Kızlar nineye kavuşmuş, ikisi iki yandan zıplayarak nineyi öpmeye, Nine de bir o yana, bir öbür yana eğilerek çocuklara ulaşmaya çalışıyordu. Başındaki yazması kaymış, kınalı saçları güneşin kızıl ışıklarını yansıtıyordu. Kafile neşe içinde mutfak kapısında durdu. Nine alışkın bir devinimle bacağını eşeğin boynundan aşırarak yere kaydı. Arkasını döndü, tülbendini düzeltti. İki ucuyla göz pınarlarına biriken damlaları kuruladı -Cerenlerim, hoş gelmişsiniz. Amanın nasıl da gözellenmiş benim marallarım. Tuu! Tuu! Maşallah, maşallah. Allah nazardan saklasın. İkisini de kollarıyla sararak, babalarına -Hoş gelmişsin, Herr Bey. Nicesin? Maşallah gelinlik kız olmuş bunlar. Rabbim kısmetlerinden güldürsün. Masadakiler ayaklanmış tek tek tokalaşılmış, el öpülmüş, Nine başköşeye oturtulmuştu. -Nenem, kahven nasıl olsun? Soru Fahri'den

gelmişti. -Ne kahve mi? Baturalp hoca şaşkın, şaşkın Fahri'ye baktı. -Kim bu karayağız? -Nene, bu yeni öğrencilerden

-Hocam siz neskafe içtiğiniz için sormadım size. Altılı takım getirdim, mutfağa yerleşti bile. Açılışı Nenemle yapalım. -İyi öyleyse yap bakalım bir orta. Masanın çevresi dolmuş herkes nineyi kuşatmıştı, bakışlarıyla. -Eee, nene köyde ne var, ne yok-N'ossun oğul, köylük yeri bildiğin gibi -Ni'ne küçük keçi var evde? Profesörün küçük kızı Monika soruyordu. -Var var. Hemi de dört dene. İki keçi de ikiz kunnadı. Az sonra sürü geçer yamaçtan. Aşam zabah inek de doğuracak. Kahveler gelmişti. Fahri nineden başlayarak servis yaptı. Yanlarına suyunu da unutmamıştı. Son fincanı da kendi aldı, Ninenin karşısına çekti sandalyesini oturdu. -Bize yok mu? -Fincanımız bu kadar. Diye yanıtladı, soruyu soran Ebru'yu. Kahveden ilk yudumları alan herkes -Eline sağlık, çok güzel olmuş. -Gerçekten de çok güzel olmuş. Çoktandır böylesine okkalı bir kahve içmemiştim. Nerden öğrendin? -Hocam beğendiğinize sevindim. Ben kahveye çok küçük yaşta alıştım. Dedem yaz kış mangalın küllü ateşinde pişirirdi. Tahta bir kahve kutusu vardı, üstü sedef kakmalı. Bana da içirirdi. Herkese yapmak isterdim ama içeride plastik bardak var. Plastik bardakta neskafe içilir, ama Türk kahvesi yalnızca kahve fincanında içilir. Plastikte kola içilir ama rakı içilmez, bana göre. Bir de idareli gitmemiz lazım. Dağ başında kurukahveciyi nerede bulacağız? -Raki şimdi mi? Diye sordu Profesör. Belli ki konuşmayı dinlemiyordu. Kafası biraz önceki konuşmayla meşguldü. -Aman Herr Profesör, şimdi olur mu? Hele


18

fotoğraflar: Nilgün Kaya

-Nenem, bu dut rakısı.. -Onu da mı bildin karayağızım. Monika güleç gözlerle, -Ben dedi sen rakı burcu doğdu. Ben de bildi.

Güneş rakı burcuna girsin düşünürüz. Profesör gözlüklerini düzelti, Baturalp'a baktı. Fahrinin sözlerini Almancaya çevirdi. Profesör safça rakı burcu diye bir burcun olmadığını söyledi. Buna iki kızı da katılırcasına güldü. Monika-Yok tabii böyle bir burç. Olsa olsa Fahri'nin burcudur bu. Dedi almanca. Fahri kendi adının geçtiğini duyunca kızın omzuna dokunarak: -Ne dedin? Anlamadım.! -Ben dedi, Fahri doğmuş rakı burcu! -Haa, öyle mi? Dedi Fahri boşları toplarken. Hamarat bir kadın edasıyla, tabakları üst üste dizip, bardak ve fincanları yerleştirip mutfağa yollandı. -Karayağızın eli de pek uzmuş -Napalım nenem, yokluk her şeyi öğretti. Dedi kafasını çevirmeden. Fahri mutfaktan çıkarken -Nenem, bu hayvanın yükünü boşaltmayacak mıyız? -Hay Allah! Gördün mü, unuttuk onu. Pek göresmişim cerenlerimi. Şaşkınlıktan unuttuk hepten. Neyse ki gölgede hayvan. Erirdi elimle yaydığım yağ. Nenenin heybesinden neler çıkmadı ki: Süzme yoğurt, bir topak tereyağı, taze keçi peyniri, bir külek pekmez, dut kurusu, kayısı kurusu, bulgur, erişte, tarhana, iki bohça bazlama, samana yerleştirilmiş yumurta sepeti. Ve bir de ağzı mısır koçanı ile kapatılmış bir şişe. Fahri şişeyi eline aldı. Güneşe kaldırdı. Tıpayı açtı. Burnunun önünde bir küçük çember çizerken, derin bir soluk aldı. Soluk alırken gözleri kapanmıştı.

-Çok zahmet etmişsin neneciğim. İhya ettin bizi, dedi Fahri. -Ne zahmeti evladım. Dün gelecektim, çıkamadım bir türlü. Köyden de kimse çıkmadı buraya. He yavrum, köylü marakta, Angara'dan amele getirmişler, kazma kürek çalışı diler. Bu yıl işçi almıcamıssınız di bi laf geldi. Essah mı? -Kazma kürekle benim çalıştığımı görmüşler, soğukluk kuyu yapıyorum ya. Sözü Batur Hoca kaptı hemen: -Neneciğim, amele falan getirmiş değiliz. Bizim sıkıntımız parasızlık. Bu yıl verilen sözler tutulmadı. İki gündür kasabaya, bankaya gidiyoruz. Bakanlıktan gelecek parayı bekliyoruz. Para gelmediğinden köylüye haber gönderemedik. Sıkıntımız bu. Biz de senden yardım isteyecektik, ne yapalım diye? -Benden mi yardım umuyonuz? Benim aklım niye erer ki. Param yok ki virem. -Sağ ol nenem. Köylüye durumu nasıl anlatacağız. Geçen yıldan daha az adam çalıştırmak durumundayız. Para gelirse ne ala. Gelmezse durum bu. Veresiye çalıştıracak değiliz ya. Akşam Muhtarla bir görüşelim, köylüyü kırmadan adam seçmemize yardımcı olur belki. Nine geldiği gibi kızların eşliğinde kazı evinden ayrıldı.. Erika ile Monika yokuşun altına dek eşeğin iki yanında, elleri ninenin kavruk ellerinde yürüdüler. Nine eşeğin yularını boynuna atmış, iki eli kızların başını okşuyordu… Fahri gelişlerini şaşkınlıkla izlediği kafilenin gidişini de izlerken sordu. -Bu ne sevgi Hocam? -Senin de gözünden kaçmadı mı, bu muhabbet? Nine, Dünya güzeli bir kadın. Tanıyınca sen de çok seveceksin. -Hocam, bir dakika. Ben zaten tanırım onları. Her köyde vardır. Babası Yemen'de, kocası Çanakkale'de kalmıştır. Ağası Kurtuluş savaşından tek bacakla dönmüştür. Hatta torunu Kore'de kalmıştır. Sanırım kadın göçmen. Böyle boylu boslusu Anadolu'da pek bulunmaz. Yüzünden belli güngörmüşlüğü. -Haklısın. Bu köyün tamamı 93 harbinden sonra göçmüşler. Ama aslen Osmanlı'nın Balkanlara yerleştirdiği Karaman Türkmenleri. Neneyle kızların dostluğu ilk geldikleri yıl başlamış. Kızı arı sokmuş. Nene de kibrit eczasıyla kızın acısını gidermiş. O gün bu gündür kızları torunlarından ayırmaz. Bir gün baktım nene kızı ayağına yatırmış masal anlatıyor. Ablası da yanına oturmuş, nenenin ağzının içine bakıyorlar. Daha bir kelime Türkçe bilmiyorlardı. Nine, işte böyle bir Nine.


19 ****** Akşam yemeği erkenden yenmiş, profesör ekibiyle köyün yolunu tutmuştu. Öğrenciler bir elden sofrayı toplamışlar, mutfak nöbetçileri bulaşığa başlamıştı. Fahri elindeki tabağı aceleyle silerek mutfaktan dışarı fırladı. Öndekilere yetişmek için koşmaya başladı. Yokuştan aşağı uçarcasına indi. En arkada giden Erica ile Monica'nın arasına bir kartal edasıyla kollarını açarak girdi. Monica -Ben bildi, sen kartal oldu. dedi. Öndeki küme köye girmişti. İki kız kardeş Ninenin evine daldılar. Köy akşam telaşı içindeydi: tavuklar kümeslerine girmiş, mal-davar sağılmıştı. Kadınlar akşam yemeğini ocağa vurmuş, sofralarını hazırlamaya başlamışlardı. Fahri kızların arkasından baktı, kahveye gitmeyi istedi bir an, vazgeçti. Köyün sokaklarına daldı. Bir kadın elindeki tencereden gübrelerin üstüne bulaşık suyu döktü. Az kaldı Fahri'yi ıslata. -Kolay gelsin Yenge. dedi Fahri. Kadın kapıdan girerken döndü, Fahri'ye baktı, dik dik. -Tanıyamadım. Kimlerdensin? Fahrinin yanıtlamasını beklemeden

-Mezarcılardan mısın? diye ekledi. Mezarcı lafından biraz ürkse de -He. İyi bildin. Kadın içeri girdi. Fahri kapanan kapının yanında duvara dayanmış eski çıkma bir kapı gördü. Yanaştı, kapıyı çevirdi, kaldırdı. İyice bir inceledi. Kadının kapattığı kapıya yönelip dövme demir tokmağını vurdu. -Bu kapı sizin mi? dedi kapıyı açan kadına. -Bizim. N'olcak ki? -Bana satan mı? -Ben ne anlarım, kapı satmadan. Git herifle görüş. Fahri kahvede Çavuşun İdris'i sordu kahveciye. Kahvedekiler kazı ekibinin çevresini sarmış kümenin içinden, kahvecinin imlediği İdris'in omzuna dokundu. Kendini konuşmaya kaptırmış İdris birden sıçradı. -Hele gel, İdris ağam. Sennen bi işimiz var. Diyerek kahvenin dışına çekti İdris'i. Kahveciye de -Bize iki çay. söyledi. Hal – hatır sormadan sonra, çayları yudumlarken İdris'in “acep bu oğlan benden ne isteyecek ki” şaşkınlığı üstünden gitmeden -Senin kapının önünde çıkma bir kapı var, onu bana satan mı? sorusuyla iyice çoğaldı. -Haa .. Kapı mı? Satmak neymiş. Al götür. Nereye istersen. -Yukarıda bir Depo yapıyorum. Kuzeye bakan yamaçta. Yiyeceği içeceği koyacağım içine.

Desen: Arif Buz


20 Köye gidenlerden önce döndü Fahri, Kazı evine; önünde İdris'in eşeği, üzerinde kapı bir yanda, kasa tahtaları öte yanda asılmış, yanında oğlu, elinde imballı değneği. Yükünü boşaltınca İdris'in oğlunu bindirdi, eline de bir lira sıkıştırdı. Çocuğu yolcu ederken, çardakta oturan arkadaşları merakla çevresini sarmaya başladı. Her kafadan bir ses çıkıyordu: -Hayrola Fahri, nerden söktün bu kapıyı? -Buna para mı verdin, yoksa! -Ben de seni akıllı sanırdım! -Bir de bu saatte buraya taşımış. -Hamal parası verdi bir de üstüne. Her kafadan bir ses çıkıyor, iki gündür çalışmasıyla hocaların gözdesi durumuna gelen Fahri'yi makaraya saracak bir konu çıktığı için içten içe sevinçle yükleniyorlardı. -Artık şuraya bir de saray yaparsın. -Sarayın içine bir de kraliçe gerek canım -Profesör artık kızlarından birisini verir Fahri'ye. -İkisini de verir canım. Saray olur da harem olmaz mı? Fahri mutfağa gitti. Plastik maşrapayı suyla doldurdu, topluluğa dönerek: -Adam başı beşer kâğıt çıkarın size bir şey göstereyim. -Ne, beş kâğıt mı? - S o y g u n a çıksaydın bari! Kendisi soyulmuş enayi, acısını bizden çıkaracak. -Ocakta bile yanmaz bu, dökülüyor be! -Sen ciddi mi söylüyorsun? Ebru Fahri'ye yaklaşmış gözlerinin içine bakarak soruyordu. -Al bakalım! Göster ne göstereceksen. -Yalnız sen olmaz! Yok mu başka meraklı? Ebruya kur yapan Salih de çıkardı bir beşlik. -Al bu da benden! -Hadi be sen de! Enayi mi karşında! -Can sen istemiyorsan gidebilirsin, zorlayan

yok. -Ben de. -Ben de. İki kişi dışında herkes paralarını Fahri'nin avcına koymuş, merakla didikliyorlardı. -Hadi. -Hadisene. -Bir dakika arkadaşlar. Size tarihi değerlerin yalnızca yerin altında değil, gözünüzün önünde de bulunduğunu göstereceğim. Böyle bir derse beş lira çok mu? Bir paket sigara parası. Can ve Selim de beşer lira vererek -Hadi biz de görelim bari. Paraları cebine koyan Fahri, kapının ön yüzünü çevirdi. Maşrapadaki suyu çarptı, eliyle yıkadı. -Aaa! Harika. -Ne harikası be! -Kazıkladın bizi. -Bu muydu? -Ne kazıklaması gayet güzel. Kapının üstündeki oymaları incelemeye başladılar. Fahri kapının ağaç işçiliğini, geçmeleri, profilleri ortadaki üç katlı çiçeğin aslında Güneş kursu olduğunu, Hititlerden kalma bir inancın uzantısı olabileceğini anlattı. Kimi hasetle, kimi merakla dinliyordu. -Amma attın ha! - Ya h u a r k a d a ş , birazcık bilimsel ol! Söylediklerime karşıysan, bilimsel anlat. Attın, tutunla olmaz. Ben bu işin bu kadar ucuz olduğunu sanmıyorum. Etnografik bir değer bu. Kuyuya kapak diye aldım. Ama bunu kuyuya kapak yapmam. Sıcak su içerim. Ekşimiş yoğurt yerim bunu orada harcamam. Kapıya birkaç maşrapa su daha çarptı, ters çevirip duvara yasladı. -Yarın bir de gündüz gözüyle görün. Paralarınızın da üstüne yatacak değilim. Yarın köyden bir toklu mu olur, bir kuzu mu neye yeterse paramız alıp, bu akşam gelecek hayırlı haberler için kesip pişireceğim. Boğma rakımız da var. -Yaşa… -Helal sana…


21 oldu? Köyden gelenler, öğrencileri yatmış buldular. Bir tek Fahri ayaktaydı. Kapıyı masanın üzerine yatırmış, mutfaktan aldığı bulaşık teliyle boyaları temizliyordu. -Bu da ne? Nereden buldun? Dedi hayretle Batur hoca. -Kazıdan çıktı Hocam. Dedi gülerek. Ve kapının öyküsünü anlattı kısaca. -Yatmadan temizleyeyim dedim, hocam. Yarın kazıdan zaman ayıramam belki. Çok merak ediyorum. -Yorgunsun, çok geç kalma. -Aman hocam, iki el arabası toprak alt tarafı. Ben alışkınım. -Belli oluyor alışkınlığın. Ama gene de sen kendini yorma. -Sağ olun hocam. Siz merak etmeyin. Erika ile Monika da gelmiş, merakla Fahri'ye bakıyorlardı. -Sen ne yapıyor? -Köyde niçin yoktu sen? Fahri kapıdan geri bir adım attı. Yaptığı işi beğenenlerin edasıyla önce kapıya sonra kızlara baktı: -Güzel değil mi? -Çok güzel ama sen nereden buldu? Fahri kısaca kapının öyküsünü onlara da anlattı. Elindeki bulaşık teliyle kapının oymalarını temizlerken ne anlama geldiğini de tek tek anlattı. Monika çok heyecanlanmıştı. Fahri'nin elinden bulaşık telini alarak: -Ben de yaparım mı? -Ben uyumak istiyorum. Diyen Erika, kazı evindeki odalarına yöneldi. Fahri bir sigara yaktı. Masadan çektiği bir iskemleye yan oturdu. Sigarasından bir nefes çekti. Oturur oturmaz yorulduğunu anladı. Çok hareketli bir gün yaşamıştı. Kapının güzelliği her şeyi unutturmuş, köye gitmesiyle gelmesi bir olmuş, bir çay içimi oturabilmişti. Sigarasını içerken günün olayları gözünün önünden tek tek geçti. Boş gözlerle Monika'ya bakıyordu. Aklı kapıdaydı. Birden gözleri lüks lambasının ışığında, kapıya sürttükçe titreyen göğüslerine takıldı. Aklından geçenler silindi. Ters ışıkta genç bedenin görüntüsüne daldı. -Ay! İkisinden aynı anda yükseldi. Kız parmağını ağzına götürdü, Fahri elindeki sigarayı attı, yerinden fırladı: -N'oldu Erika? Parmağını emen Erika, elini ağzından çıkarmadan: -Sana ne oldu? -Sigara elimi yaktı. Önemli değil. Sana ne

-Elime girdi kapı. Söylediğinin olanaksızlığını anlamış gibi gülerek: -Kapıdan bir parça girdi. Diye düzelti. Fahri kızın elini ağzından çekti, lüks lambasının ışığına tuttu. -Haa, kıymık batmış. Meraklanma şimdi çıkartırım. İçeri koştu, mutfaktan kocaman bir bıçakla döndü. Bıçağı gören Monika: -Ne? Bununla mı? Dedi, hayret ve korkuyla. -Napalım elimizde bu var. -Hayır! Hayır! Ben istemiyor. Fahri kızı bileğinden yakaladı, ışığa çekti. -Gel hele de ışığa iyice bir görelim. Bıçağı masaya bıraktı, cebinden çıkardığı çakısının ucunu çakmağıyla yaktı, -Amma korktun, haa! Dedi muzip, muzip. -Ya çok korktu, ben. Sandı parmağımı kesecek. Parmağı iyice sıktı. Kıymığı çakının ucuyla çekti çıkardı. -Al işte! Hepsi bu. Acıyor mu? Kızın eli, elinde kaldı. -Acıyor mu? Diye şefkatli bir sesle yineledi soruyu. -Yok, şimdi acımak. Ama ben çok korktu, elinde bıçakla görünce. Sandı parmağımı kesecek. — -Yok canım daha neler. O şaka idi. Sana kıyar mıyım? — -Kıymak nedir? Kıyma yapmak mı? Fahri içinden “hadi gel şimdi kıymak ile kıyma yapmanın tam tersi olduğunu anlat, anlatabilirsen.” Diye geçirdi. -Hayır! Hayır! Dedi telaşla. Kıyar mıyım seni hiç kıyma yapar mıyım demektir. Yani senin canını acıtmak benim de canımı acıtır demektir. -Yani benim canım acırsa, sen üzülürsün mü? -Tabii, üzülürüm. -Ama senin de canın yandı. Ben unuttu, senin parmağın nasıl şimdi -Haa! O mu? Seninki benimkini unutturdu. Bak bir şey yok. Yanan parmağını uzattı. Monika orta parmağını tuttu. İlk boğum çizgisindeki hafif kabarıklığı, nikotin kokusundan tiksinmesine karşın öptü. Fahri şaşkın kalakaldı, biran sol elinin içinde duran yumuşacık eli kaldırdı, kıymığın çıktığı yerden emercesine öptü. Dudakları parmak ucundan avuç içine kaydı. Avuç içinden yüzüne bir yalım çaldı. Boştaki sağ kolu Monika'nın beline dolandığında, onun sol kolu da Fahri'nin boynuna dolanmıştı, aynı anda. Sabah uyananlar, tuvalet kuyruğunda beklemeyi kapının başında konuşarak geçirdiler. Ne var ki her zaman en erken kalkan Fahri, ortalıkta görülmüyordu. -Vallahi gece geldiğini, sabah çıktığını


22 duymadım. Uyku tulumu dünkü gibi duruyordu. -Yapma yahu nerde yattı ki? -Nerde yattığı önemli değil, kiminle yattı ki? -Kiminle yatabilir yahu? Herkes birbirinin yüzüne baktı. Diş fırçasına macun sıkarken Ebru -Ayol size ne? Kiminle yatarsa yatsın! Birden herkes Ebru'ya kuşkuyla döndü. Ebru: -Aaa! Bana ne bakıyorsunuz be? Ben Neşe'yle saatlerce sohbet ettim. Söylesene kız! Niye susuyorsun? -Aaa! Tabii ayol yanımdaydı. Sabah da ben uyandırdım. Fahri göründü yolun alt başından, kucağında bir deste yeşillikle. -Aha geliyor bizimki. Dedi Serdar. Fahri kucağındakileri masanın üzerine koyarken -Uyku tutmadı. Kapı epeyce vaktimi aldı. Ben de aşağıya bahçelere indim. Semizotu sarmış her yanı. Bedava yemek, ister pişir, ister salatasını yap. -Yahu senin yüzünden köyün hayvanları aç kalacak be. Salih idi alay eden.

Desen: Özcan Tunç

Fahri mutfaktan bir tepsi ve bıçakla çıktı. -İsteyen yer, istemeyen yemez. Ayıklamaya yardıma gelen olursa sevinirim. Dişini fırçalamış,

saçlarını taramış Ebru elinde bir bıçakla yanına oturdu. -Yani sen dün gece hiç uyumadın mı? -Uyudum canım, uyunmaz mı. Ama uyku tulumunda değil, gök kubbenin altında. Yıldızları sayarak. -Üşümedin mi? Sabaha karşı soğuk oluyor. -Üşümedim. Sabaha karşı uyanmışım. Canım çadırda yatmak istemedi. Uyku tulumuna da hiç alışamadım. Belenmiş kundak çocuğu gibi. -Gece güzel miydi? Ah ben de yatmak isterdim. Ama karanlıktan korkarım. Sen korkmadın mı? -Korkuyu aklına getirmezsen korkmazsın. Gündüzünü bildiğin yer. Yaban hayvanı yok. Köyün köpekleri dersen köyde. Yalnız uygun korunaklı bir yer bulana dek fenerin bilini bitirdim. Ama çok güzel bir yer buldum. Kuytu, korunaklı, derenin suyundan başka ses yok. Bir de gün doğarken kuşların cıvıltısını dinleyeceksin. Anlatmakla olmaz, yaşayacaksın. -Ay, ne kadar ballandırdın. Ebru sözünün arkasını getiremedi. Tuvalet sırasını savanlar, ellerinde bıçaklarla yardıma geldiler. “Seninle orada bir gece kalabilirim” diyecekti. Söyleyemedi. Ağustos 2000 Altınova Ocak 2010 Ayvalık


23

İZLER

İZDÜŞÜM Baktığı yolun yalnızlığı sarmış nefesini, Bir de gökyüzüne dalan Ama ağlamayan gözlerinin şaşkınlığı. Unuttuğu sararmış resimleridir, Dönemez olmuş geçmişin renklerine.

Güzel elli kadınlar Tanıdım Minnacık ve aktı Elleri Ve kocaman Yürekleri Güzel yarınlardı Düşleri Bileklerinde Mosmor Kelepçe izleri

Çantasına koyduğu düşlerini Yanında taşıyor inatla, Her sokağa çıkışındaki Ağır yük. Nedense hep bir şeyler götürür ondan, Biraz yalnızlık, Ve biraz pişmanlıktır aşk. Her öğlen Kahve kokusunda geçmişin Sabahlarına uzanır. Oysa.

SEVİNÇ Güzel bir şiir Okusam Ben yazmışım gibi Sevinçliyim

Şu sol tarafındaki Cevher, Hiç durmamış Hiç vazgeçmemiş yelkenine rüzgâr doldurmaya. Ki. Derin bir cevaptır penceresindeki kuş, Peşinden koşulacak bir ıslık kanatlarındaki, Dinliyor sesini her sabah. Ve biliyor, Omzuna konacak elbet, Ve elbet hayat çoğalmaktır Ve hep Umut üretmektir yarına.

Ne kadar Az seviniyorum Son yıllarda

Uğur Bilge

Murat Şehirli


24

Cevdet delisi Cevdet'ten mi söz edelim? Cevdet işte; 'Allahın delisi'. Bütün kasaba için hem de 'Allahın delisi'. Bir zararını gören olmuş mu? – Hayır! Deli olmak için zarar mı vermek gerekiyor? Sizin ki de laf yani.! Cevdet'ten niye söz edelim ki şimdi? Bu kasabada onlardan bir sürü var. Geçen temmuz yediği haltı mı anlatayım? Önemli bir şey değil aslında, sözü bile edilmez ya, mademki soruyorsunuz anlatayım: Efendim bir temmuz düşünün önce, öyle bir temmuz ki, bir benzeri on yıllardır yaşanmamış. Hava öylesine sıcak ki, Ağustostan üç günü ödünç almış da ille de o gün, o temmuz sıcağında topyekun cayır cayır yakmaya sözleşmiş bir sıcak. Cevdet yine takım elbiseli, karanfili yakasında. Sıcak alabildiğine işliyor Cevdet'e de; umuru mu ? Cevdet, işte o gün denize gitmiş, 'bunda anlatılacak ne var ?'demeyin, siz sordunuz ben söylüyorum. Cevdet o gün denize gitmiş ya, yüzme bilmez, bilse de inadından boğulur. Kumsal cıvıl cıvıl, insanlar 'bu güneş bize az' der gibi, daha da serpilmişler güneşe. Cevdet'in bronzlaşmaya ihtiyacı yok, esmer yakışıklısıdır Cevdet. Kumsal, böyle bir kumsal işte. Deniz durgun, iliklerine kadar almış sıcağı. Kumsalda güneşlenenden fazlası denizin içinde. Cevdet gitti ve sahilin kenarına çömeldi. Kumdan kale yapmaya başladı. Plajdaki insanlar teker teker çoğaldılar Cevdet'in yanında yöresinde. Yazlıkçıların çoğu onu tanımıyor ya, daha bir hayretle izliyorlar Cevdet'i. Cevdet takım elbisesine su değirmeden, çömelmiş kalesini yapıyor, sonra bozuyor, sonra tekrar yapıyor. Buraya kadar da çok delilik yok, sıkılmış gibi bakmayın öyle. Sonra polis geldi plaja, rahatsız olanlar çağırmış. Cevdet'i tutup götürdüler plajdan, kalesinin yarım kalmış duvarını da çocuklar tamamladı. Cevdet kale yaptı; herkes yapıyor. Takım elbise giyiyor; herkes giyiyor. Cevdet plajdan niye gidiyor? Eğer biraz daha sabrederseniz, size Cevdet'in esas öyküsünü anlatayım. Yakasına taktığı karanfili kimden aldığı, nerden bulduğu bir sırdır; önemli midir Cevdet'in yakası, karanfili? Sözü edilecek kadar önemli değildir belki ama yakasında karanfille dolaşan kaç kişi kaldı ki? Kasaba esnafının da bir takılması olur Cevdet'e bu karanfil konusunda. Fırıncı Salih yıllardır söyler Cevdet'e, “Yakandaki karanfili bana ver, her gün bir ekmek benden sana!” Cevdet karanfilini kimselere vermez, koklatmaz bile. Annesinden mi yadigârdır, bir anısı mı vardır yahut ne bileyim karanfille konuşuyor mudur bizim Cevdet? Karanfiller sadece delilerle mi konuşur ki? Cevdet'e sormak gerek, biz deli değiliz değil mi? Bilmem.

Cevdet'in evini anlatayım size. Onun evi, büyüdüğüm mahalledeydi. Gırgır olsun diye top oynamaya çağırırdık onu; gelmezdi. Eskiden mahalle takımının sıkı kalecisiymiş Cevdet. İki taşın arasından top geçtimiydi maçı bırakır ağlarmış da takım arkadaşları onu susturmaya uğraşırlarmış. Cevdet'in oynadığı her maç saatler sürermiş. Daha sonra bu deliliğinin ilk habercisi sayılmış. Cevdet'i bir daha maçlarda oynatmamışlar. Her gole oturulup ağlanırsa maç mı biter? Karanfili mi merak ettiniz? Ben de merak etmiştim babama sorduğumda ki babam onun akranıydı, onu da söyleyeyim yeri gelmişken. Karanfili Cevdet'in, maçta da yakasındaymış. “Düşmez miydi baba? Top gelemez miydi yakasına ?” “Gelmezdi, bir eli yakasındaydı hep. Tek elle kalecilik yapardı. Bir de karanfili yakasına teğellerdi.” “Teğel ne demek baba?” “Yakasına tuttururdu yani”. Evini çok kere gözetledim. O yokken içeriye girdim. İçerisi dediğim, tek oda; varı yoğu orada. Eski bir rum evi, yıkık dökük. Pencere naylonla kapalı, rüzgar esince pencerenin camı şişer mi? Cevdet'in penceresi şişiyordu işte; komikti. O zamanlar gülerdik buna da, şimdi şimdi insanın içi acıyor; bir evin penceresi rüzgarda şişiyorsa, yazıktır. Saçlarını taradığı bir aynası vardı ki, o zamanlar evlere şenlikti; şimdi o da acıtır içimi ya, neyse… Aynanın sırrı dökülmüş, duvarda eğri büğrü bir garip; yüzüne bakan olmamış da hayata küsmüş. İyi ki Cevdet var; uzun uzun bakışırlar. Çeşmeden iki damla suyu alır, parmaklarında çoğaltır, saçlarını adam ederdi. Bir de bir türküsü vardı ıslıktan. O zamanlar adını bilmezdim, şimdi biliyorum ama söylemem. Cevdet bilinsin istemez belki. Saçlarını taradıktan sonra yakasına karanfilini iliştirir. Lacivert ceketinin kollarını eliyle bir düzler, gömleğinin yakasını ilikler, kravatını nefesi kesilene kadar sıkardı. Kravatını da anlatayım mı size yeri gelmişken.? Bir kravat ki evlere şenlik; bir karış. Kravata gülün ama kravat bağlamasına asla. Kravatını dizine dolar, çeker çevirir, ölçer biçer, dokuma tezgahında işleniyormuş gibi kravatına bir özen gösterirdi ki.. Islıktan o türkü yine dilindeydi; söyleyemem… ….. Cevdet'in konfeksiyon mağazasının vitrinindeki o mankene olan tutkulu aşkını bütün kasaba biliyordu. Sabah erkenden evinden saçları taralı, yakasında en yakın arkadaşı karanfiliyle çıkar, işine yetişmeye çalışan bir memur gibi acele adımlarla aşk mesaisine başlardı. Çarşı esnafı henüz dükkanlarını açmadan o yerini bulur, mağazanın karşısındaki kuyumcunun yanındaki boşluğa çömelirdi.


25


26 Esnaf birer birer çarşıya iner, dükkanlarının önünü süpürür, ortaklaşa simitler, poğaçalar alınır, yarım saat süren çaylı, simitli, dedikodulu kahvaltı faslına geçerlerdi. Cevdet'e de bu sırada çay ve simit yollarlardı. Cevdet bir elinde sigarası, bir elinde çayı mağazanın açılmasını beklerken, vitrini örten çapraz demir kepenkten aşkını izlemeye koyulurdu. Mağazayı açmaya gelen kız önce, kendi aralarında 'müstakbel damat' dedikleri Cevdet'i selamlar, sonra kepengi açardı. Bir çay da mağazadaki kızdan gelirdi. Cevdet'in mağazadaki aşkını izlemekten başka yaptığı bir şey yoktu; sesi sedası çıkmaz, gözleri mankenin üzerinde gün boyu oturur, akşamı ederdi. Akşamı edince aşk mesaisi bitmezdi elbet. Çarşı esnafı dükkanlarını kapatıp, evlerine çekildikten sonra, yıldızların altında başka bir dünyanın dakikaları başlardı. Cevdet vitrinin yanına gider, geç saatlere kadar mankenin yakınında otururdu. Karanfili ve manken aşkıyla sandalda gezintilere mi çıkardı, odasında bir soba başında ısındıkları bir kış gecesi mi kurardı, konuşurlar mıydı, susarlar mıydı? Cevdet bilir ya, sustuklarına, ama sevdayla sustuklarına birkaç kez tanık oldum. Uykusu gelmese daha yıllar yıllar orada otururdu ya, elinden bir şey gelmezdi Cevdet'in; çaresiz tutardı evinin yolunu. Yaz akşamlarında geç saatlere kadar kapı önlerinde oturan komşuları, Cevdet'i “Yengemiz ne yapıyor ?”, “Gelin hanım nasıllar” t a k ı l m a l a r ı y l a selamlarlardı. Uykusu gelmese onu bırakmazdı ya. Ah o uykunun gözü kör olsun! Cevdet mankene sevdalı mıydı gerçekten, yoksa biz akıllıların ona yakıştırması mıydı bu? Gidip Cevdet'e de sorulmaz ki. Biz sevdalıdır dedik, böyle inandık; bir sevdası olmalı insanın. Cevdet sevdalı olmasaydı eksik mi kalırdı? Sevdalanınca ya da sevdalısı manken olunca deliliği daha bir yakıştı mı ona? Biz akıllılar böyle soruyoruz tüm bir gün, yanıtlar

arıyoruz. Cevdet'i karşıma alıp sorular sorayım çok istedim. Karanfilden başlardım önce, takım elbisesine, kravat bağlamaktaki becerisine kadar giderdim. Bunları öğrensem ne olacak? Size anlatmak için sadece, başka bir nedeni yok. Ben bunları merak etmiyorum desem yalan olur, siz de merak ediyorsunuzdur. Diyelim ki aldım Cevdet'i karşıma, o gün aklı yerinde olsun ya da benim aklım yerinde olmasın da aynı dilden konuşalım. Çay demlese bana duvarın içine gömülü şöminesinde topladığı çalı çırpıyı tutuşturup. Bir tek bardağı vardır ya Cevdet'in, bir kendine doldursa aynı bardağı, bir bana. Bir sandalyesi vardır ya Cevdet'in bir kendi otursa, bir ben. “Ne bu halin be Cevdet ?” “Ne varmış halimde” diye aklı başında bir soruyla yakalasa beni aklımdan, ödünç sandalyede çekip çevirse şöyle bir. Sorgu değişse, kravatını çözüp duvarındaki eğri, sallanan tek çiviye emanet etse; sorgu değişse: “Ne bu merakın ?” “ N e v a r m ı ş merakımda Cevdet?” “Mankeni mi sormaya geldin ?” “Hatırını be Cevdet” “Gece üşür müyüm diye merak mı edersin ?” “Ben üşürsem sen de üşürsün, karanfilin nerden ola?” “Karanfil benim mi sanırdın ?” “Senin yakandaki senindir ya Cevdet, kimin olacak?” “Ya ödünçse ?” “…” “ B i r g ü n ödenirse…?” Kalkar giderim bu kadarıyla baş edemem Cevdet'in. Cevdet'e katlanmanın da bir sınırı var. Ödünç karanfil mi olurmuş? Size Allahın delisi olduğunu söylemiştim değil mi? Mankene aşık olan adamdan başka ne beklenir? Plastik, donuk, her hafta elbisesini değiştiren, giydiğini de bir hafta üstünden çıkarmayan birine aşık


27 sıralasam… Bakalım öyle caka satabilecek mi yine? Hem sen, cansız manken bile olsa tek sandalyenle, tek çividen askınla, tek bardağınla elin kızına nasıl bakacaksın ?! Yirmi yıl kalsa yanında tek kelime edecek mi? Kendi kendine konuşur durursun artık; bana dert mi? Cevdet o sabah yine erkenden mesaisinin başına gitmiş. Mağazanın karşı duvarına çömelmiş. Esnafın günaydınları, çaylar, simitler eşliğinde mağazanın kepengi açılana dek kımıldamadan beklemiş. Cevdet, sevgilisinin yüzünden kalkan demir gölgeyi görünce yüzü ışımış. Mağazadaki kız da Cevdet'e bir çay ısmarlamış. Cevdet'in gözleri sevgilisinin üzerinde, sigarasını bir çırpıda çayla tüketmiş. Her şey normal gidiyormuş Cevdet için, mağazaya giren çıkan müşterilerden onu tanıyanlar selam verip yanından geçerler, bazıları da mankenin önünde durur, uzun uzun sohbete dalarlar ve bir gözleriyle de Cevdet'i gözlerlerdi. Cevdet yavaş yavaş huzursuzlanmaya başlar, duvarın dibinde yer değiştirir, sevgilisini görmek için eğilirdi. Onu kızdırmakta kararlı olanlar mankenin önünden çekilmez, Cevdet ne yana giderse orayı kaparlardı. Cevdet'in de bir sabrı var! Kaç dakika dayanabilir onu böyle görememeye? İşte bekledikleri olur, Cevdet harekete geçerdi; çarşıda volta atmaya, karanfiliyle konuşmaya başlardı, her bir turunu tamamladığında mağazaya daha bir yaklaşır, vitrinin önündeki o iki gölgeyi omuzlayıp yıkacakmış gibi hızlı ve kararlı adımlarla hareketine devam ederdi. Cevdet'in çarşıda hızlanan voltasını yaklaşan bir cümbüşün habercisi sayan esnaf, mağaza yakınlarına toplanmaya başlar, kimi içeride müşterisini bir anlığına bekletir, tezgahtaki işini yarım bırakır, cümbüşü kaçırmak istemezdi. Esnaf toplanıyorsa hareket yakındır; cam önünde bekleyen iki gölge için sıvışma zamanı yaklaşmış demektir. Sonunda olan olur, çarşının bir ucundan öfkeyle hızlanan adımlarıyla gelen Cevdet, kararlı bir kıskançlıkla bu defa o iki kargayı tarladan kışkışlayacaktır. Karanfili onu öğütler belki de o anlarda; ona sadıktır. Cevdet iyice yaklaşınca, esnafın gülüşmeleri ve tezahüratları eşliğinde hamlesini yapar ve artan gülüşmelerle iki kargayı tarlasından kovalar. Esnaf birdenbire işine döner; bir anlık gülüşmeler, alaylar son bulur. Cevdet'e şimdi dokunamazsınız; açılan vitrin camında sevgilisiyle yüz yüze gelmiştir. Cevdet için o an çarşı yoktur, insanlar yoktur, vitri camı yoktur; sadece ikisi vardır; hiç kızdırılmamış gibi sakinleşir, yüzüne utangaç bir bakış atar, göz göze gelmeye cesareti yokmuş gibi utangaç duvar dibindeki yerine döner. Buraya kadar yaşananlar da rutin şeylerdi. Cevdet'e takılmak, aşkıyla alay etmek sıradandı. Akşama doğru mağazanın önüne bir araba yanaştı. Hızlı hareketlerle iki adam arabadan inip bagajı açtılar. On dakika kadar mağazanın içerisine kutular taşıdılar. Cevdet'e aynı gün içerisinde ikinci huzursuzluk. Araba mağazanın önünden çekilince Cevdet sevdiği manzarayla yine karşı karşıyaydı işte; daha ne olsun!

İşler böyle gitmedi; bütün çarşı esnafı dükkanlarını kapayıp, Cevdet'e yanıtsız kalacaklarını bile bile 'iyi akşamlar' dileklerinde bulundular. Belki de karanfili yanıtlıyordu onları Cevdet'in yerine de kimseler duymuyordu; karanfillerin sesini duymak herkesin harcı mı? Saatler ilerliyor, uykusuna direnen Cevdet, içeride hararetli bir çalışma olan konfeksiyon mağazasının önünden ayrılmıyordu. Çalışan kızlardan biri Cevdet'in sevgilisini vitrinden aldı; Cevdet ne yapsın şimdi? Daha önceleri de vitrinden onu alırlar, çeşitli düzenlemelerden sonra yeni bir elbiseyle yine yerini alırdı sevgilisi; bu defa öyle olmadı; çıplak bir erkek manken koydular sevgilisinin ayrıldığı yere. Birkaç manken daha koydular, sonra çalışanlar patronlarıyla birlikte dışarıya çıkıp vitrine baktılar, konuştular, baktılar, konuştular; kızlardan biri vitrine girip birinin yerini değiştirdi; yine baktılar, baktılar… Mağazanın ışıkları söndü, kepenk indi; vitrinde çıplak birkaç manken ve Cevdet'in yaralı yüreği kaldı. Cevdet bir süre ayrılmadı vitrinin önünden, karanfili sakinleştirdi onu. Konuştular, tartıştılar; gözlerini vitrindeki çırılçıplak yalnızlığından alamadı. O gece uykusuna yine yenildi Cevdet; ama evde değil. Gece boyu duvarın önünde üşüdü. Duvarın dibine kıvrıldı, gözkapakları ağırlaştı, iki büklüm oldu, ufaldı. Bir lokma uyudu Cevdet. Sabah olduğunda ne gelen çayları içti, ne de simitlerden bir lokma aldı. Çömeldi duvarın dibine, saçlarını taramadığı ilk sabahına başladı. Mağaza açıldı, gelen çayı da içmedi. Kepenklerin kalkması ilk kez yüzündeki anlamı değiştirmedi. Geceyi vitrindeki boşlukta geçiren gözlerini yanına çağırdı. Kravatını bağlamadı, ayakkabılarını silmedi; ilk kez karanfiline 'günaydın' demedi. Vitrinde yine bir hareketlilik başladı. Mankenler giydirildi, yerlerine konuldu. Sevgilisinin yerinde duran erkek manken siyah bir smokinle geri geldi. Biri daha geri geldi sonra; sevgilisi… Sevindiğini sanmayın Cevdet'in; gelinlikle geldi; duvağıyla geldi; bir elinde kırmızı bir gülü Cevdet'e uzatarak geldi. Cevdet oturduğu yerde kalakaldı; sallanmadı; karanfiliyle konuşmadı. Belki de ilk o an karanfiliyle konuşmadı. Çömeldiği yerden doğruldu, bir daha dikkatlice baktı sevgilisine. Cevdet'in yüzüne hakim olan hüzünden, mankende eser yoktu; demek evleniyordu; mutluydu da. Uzattığı gülden de mi hiç utanıp sıkılmamıştı. O kadar hazırdı ki her şey; evine yeni bir sandalye bulmuştu, bir fincan daha almıştı, battaniye hazırlamıştı onun için, evin penceresindeki naylonu sağlamlaştırmıştı; o gelince üşümesin diye… Odanın duvarlarına yakında kireç vuracaktı, yeni bir çay demliği alacaktı; bu yapılır mıydı? Mağazanın gece geç saatlerde kapanan kepengi, bu defa Cevdet'i de hapsetmişti. Spot ışıkları, çiçeği burnunda bu iki çiftin mutluluğunu dünyaya duyuruyordu. Cevdet vitrine yaklaştı, duvağın ardındaki yüzüne baktı sevgilisinin; gülümsüyordu. Hiçbir şey olmamış gibi gülümsüyordu… Karanfiliyle bir şeyler konuştu, kafasını birkaç kez salladı, karanfiline 'olur' verdi.


28

Desenler: Özcan Tunç

Çarşının sabahı sessiz bekleyişine, adımlarıyla katıldı Cevdet. Bir aşağı, bir yukarı, bir aşağı, bir yukarı gitti geldi. Çöp arabası sabahın erken saatinde kornasıyla selam etti Cevdet'e, sabah ezanını duydu, namaza gidenlere bir an eşlik etti adımları; bir aşağı, bir yukarı… Sabahın karanlığında dükkanını ilk açan Çorbacı Seyfi'dir. Sokağı kaplayan kaynayan kemik kokusunun içinde, gitti geldi Cevdet. Çaycı Mehmet geldi sonra, taze çay kokusu ve sabah haberlerini okuyan radyonun eşliğinde, gitti geldi Cevdet. Sonra bir bir insanlar geçmeye başladı sağlı sollu; Cevdet gitti geldi. Selam verdiler; gitti Cevdet; simit gönderdiler; geldi Cevdet; konfeksiyon mağazası açılana kadar sürdü bu; mağaza açılınca durdu… Kepenk açıldı, spotlar söndü, mağazanın vitrinini sildi bir kız; biri kapı önünü süpürdü; biri içeride kahkaha attı, müziğin sesini açtı; Cevdet duruyordu. Esnaftan bazıları durumu anlamıştı; Cevdet içerlemişti; 'Deli işte!'.. Öğlene kadar sabredebildi Cevdet aldatılmaya, sonra yapacağını yaptı. Koşar adımlarla ağlaya ağlaya konfeksiyon mağazasının içine girdi, sevgilisinin başındaki duvağı çekti çıkardı, önce mankenin elindeki gül yere düştü, sonra kendisi damadın üzerine devrildi. Bütün vitrin mankenleri yerle bir oldu. Mağaza çalışanı kızlar çığlıklar attı; birini açtığı müzik duyulmuyordu artık; birinin attığı kahkaha yoktu. Cevdet elinde duvakla mağazanın kapısına doluşmuş meraklı kalabalığı omuzlayarak dağıttı, koşmaya başladı; hayır, kaçmak gibi değildi, gitmek gibiydi daha çok; terk etmek gibiydi Cevdet'inki. Çocuk gibi ağlayarak koşturuyordu Cevdet, arkasında şaşkın bir kalabalık ve bilekleri limon kolonyasıyla ovulup, kendine gelmesi beklenen mağaza çalışanlarını bırakmıştı.

Cevdet dakikalarca terk etti. Polis karakoluna vardığında, polislerin şaşkın bakışları arasında elinde duvak, gözünde yaşlarla karakola hızlı bir giriş yaptı. Polislerden bir kaçı Cevdet'i üzerine kapaklanıp yere düşürdü. Cevdet çırpındı; ilk kez bir deliye benziyordu. Cevdet'i komiserin karşısına çıkardılar. Komiser sordu Cevdet'e: “Cevdet hayırdır? Ne oldu oğlum ?” Cevdet gözündeki yaşları sildi, yanıtladı: “Beni tutuklayın, sevgilimi öldürdüm”. Polisler de güldü ona, esnaf da güldü. Kalabalığı ilk görüp de mağaza önüne gittiğimde ben de güldüm. Sonra vitrinde bir karanfil buldum, plastik bir gülün üzerinde… İkisini de alıp cebime koydum. Cevdet kasabayı terk etmedi ama çarşıda da bir daha görünmedi. Mağaza vitrinini yeniden düzenlediler, Cevdet yeniden gelir diye mankeni değiştirdiler; onu da gören olmadı bir daha. Mağazadaki kızlardan ikisi olaydan sonra işi bıraktı. Esnaf bu olayı iki hafta anlattı ve güldü. Kuyumcu vitrininin yanındaki duvara bir daha çömelen olmadı. Cevdet'ten sonra hiç kimse yakasında karanfille gözükmedi. Olaydan sonra Cevdet'in evine gittim. Tek bir kelime etmeden dört saat oturduk. Saçlarını taramamıştı; aynası da yoktu. Duvarın köşesinde yeni bir sandalyenin üzerinde, özenle katlanmış, tozlu beyaz bir çarşaf ve battaniye durmaktaydı. Cebimden karanfili ve plastik gülü çıkardım, masanın üzerine bıraktım. Cevdet karanfile ve güle baktı; uzun uzun baktı; konuşmadılar. Neleri konuşmadıklarını biliyordum. TURGUT BAYGIN OCAK 2010


29

SABAHATTİN YALKIN'LA

Sabahattin Yalkın, Turgut Baygın, Uğur Bilge


30


31


32 atamadık, aşamadık daha... Son yıllardaki romanları okuyun, okuyabilirseniz. Şiirlerimizde kadın erkek ilişkileri aldım, verdim, astım, kestim havasında... Aşk şiirlerinde paylaşımcı düzeye gelemedik bir türlü. Çoğu aşk şiiri hastalıklı. Belki bundan dolayı aşk şiirlerine sıcak bakamıyorum; bana itici, yavan, inandırıcılıktan uzak geliyorlar. Hele mazoşist motifli şiirler berbat... Yukarda değindiğim bu toplumsal kaos, enine boyuna incelenmeli, yazılıp çizilmeli. Yaralar deşilmeli, tedavi yolları aranmalıdır. Başta, otuz milyon insanımızın, otuz yılda kırsal bölgelerden kentlere gelmesi, kentlerin kırsal insanlarca işgal edilmesi işlenmeli. Kentlerde, köylü gibi yaşamanın romanı yazılmadı daha. Şiiri de, öyküsü de, tiyatrosu da öyle. Ne yazmalı, diyordunuz. Başta işte bunları yazmalı... Soru: 3 Yakınlarda yitirdiğimiz saygın felsefeci – denemeci, aydınlıkçı düşün adamımız, Nermi Uygur da, kendi kendisine şu soruları sormuş ve yanıtlamış: “ Ne yapıyorum yazmakla? “ “ Yazmanın olumlu yanı nerede? “ Bu soruları size sorsam, daha doğrusu siz kendi kendinize sorsanız, nasıl yanıtlarsınız? Yanıt: 3 Ne mi yapıyorum yazmakla? Kısaca söylemek gerekirse, ben kendimi öğreniyorum yazmakla. Giderek insanı, insanlığı, yaşamı öğreniyorum. Yazmak, özellikle şiir çok özel, çok öznel bir uğraş. Aslında insan kendisi için yazar. Bazen bunu başkaları ile paylaşmak isteyebilir. Sağda solda yazı yayımlatmak, kitap çıkarmak bu duygunun sonucu. Bir de ölüm sorunsalı var. Bir türlü kafamıza sığdıramadığımız, kabullenemediğimiz... Ölümü unutmak için kişinin kendi kendini oyalaması... Bu tüm sanat dalları için, tüm sanatçılar için geçerli. Gerçekler sizi ezmeye başlayınca, bu gök kefenli dünyada ne yapacağınızı şaşırırsınız. Kaçacak delik ararsınız. Sanat, özellikle şiir işte o kaçacak delik bir bakıma. Bakmayın şairlerin atıp tutmalarına. Onlar gerçekte çok nazlı, ayakta eğreti duran, yalnız, insanlar içinde bile yalnız kimseler... Hep dayanak ararlar. Aşk ararlar, meşk ararlar, alkış ararlar, ün ararlar, Güçlü görünmeleri hep görecedir. Yazmanın olumlu yanı mı? İşte bu hay-huy içinde sizi biraz olsun ayakta tutar. İyi ki mühendisim. Matematik çok güç veriyor bana. Şiirim, bu nedenle matematikle çok senli benli... Şiir tek başına yürümez. Bilimin her dalından tarihe, coğrafyaya dek yararlanmak gerekir. Kanımca felsefe de şiirden uzakta kalmamalı... Sanatçı, özellikle şair çağının, yurdunun, kendinin en hilesiz tanığı olmalıdır. Yoksa bütün yazma çizme boş...

Soru: 4 Ünlü deneme ustası ve ozan Salah Birsel, kendi şiiri için: “Yazdıklarımla, yaşama sevinci yaratmaya çalışıyorum.“ diyor. Sizin yazma eyleminizin amacı / hedefi nedir? Yanıt: 4 Yukarda sanki bu sorunun yanıtını verdim gibi. Şiir kitaplarımda hep doğup büyüdüğüm, yaşadığım, bulunduğum yerleri, bu yerlerdeki “Ben ve insan“ ikilemi içinde kendimi yazdım. Bütün şiirlerimde ben varım. Benim için “Ben“ çok önemli... Yazma eylemimin içinde kendimle uğraşıyorum. Kendimle derken, insanları daha mutlu edecek bir dünya kurgulamaya çalışıyorum. Doğaldır ki düşlediğim o dünyada ben de daha mutlu olacağım. Başarı şansım var mı? Bilmiyorum... Ama o dünyayı düşleme hakkımı kimse elimden alamayacak. Diyeceksiniz şairin bu tür bir sorumluluğu var mı? Niye olmasın ki... Her gün yüzlerce yavan, insanı sevmekten bıktıran, saçma sapan, çocukça şiirler yazılıyor. Hala gül - bülbül curcunası içinde, şiir arıyoruz. Bir de ardından ağlıyoruz. “Niye şiir okunmuyor? Niye şiir kitapları satmıyor...“ diye. Bin yıl sonra, sanki yeniden başlayan “ Haçlı Seferleri “ karşısında susarken, belki de beş para etmeyen bir sevgilinin keçi kılı saçlarını övemezsin. Kim takar sizi ekmeği, açlığı, savaşı, çaresizliği düşünürken. Tarih sizi suçlar; demem bu. Soru : 5 Asım Bezirci, bir söyleşisinde diyor ki: “ Yaşamımın özeti; sevmek, çalışmak, aramak, okumak, inanmak, acı çekmek ve direnmektir. “ Siz yaşamınızı özetlerseniz neler söylemek istersiniz? Yanıt: 5 Ben yaşamı, yaşamaya çalışıyorum... Etiyle, kemiğiyle, beyniyle, kalbiyle... Nasıl mı? Bugün biz tek tanrılı dinleri de biliyoruz, çok tanrılı dinleri de; tanrısız dinleri de. Sokrat'ı, Spinoza'yı, Moore'u, Voltaire'i, Marx'ı, Şeyh Bedreddin'i, Mevlana'yı, Hacı Bektaş'ı... vb. lerini biliyoruz. Homer'i, Safo'yu, Ömer Hayyam'ı, Nesimi'yi, Hallacı Mansur'u, Nazım'ı... da. Üstelik onların bilmediklerini öğrenme şansımız var. Çünkü bu adlar artık yaşamıyorlar... Bu ortam içinde ben, Ben'i bulmaya çalışıyorum herkes gibi. Şiirlerimde söylediklerime ters düşen bir dize bulamazsınız. Benim beynimde çömezlik yok. Ben, en çok kendime benzerim. Bu böyle sürüp gidecek...


Dimitri Savastin Dimitri Savastin 1942'de Vulkaneşti'de doğdu. 1965'de Kişinev'de ki İ. Repin Güzel Sanatlar kolejinden mezun oldu. Ulusal bir çok serginin yanı sıra Fransa, Almanya, Türkiye, Amerika, Norveç ve Polonya'da sergilere resimleri ile katıldı. 1980'de Lyvov kentindeki I. Födorov Grafik Enstitüsü'nden mezun oldu. Birçok kitap resimleyen Savastin, linogravür, litografi, yağlıboya ve akrilik ile çalışmalar yapmaktadır. Resim okulu müdürlüğü de yapan Savastin, 1991-1993 yıllarında Gagoğuz Kültür Bakanı görevinde bulunmuştur. Moldova ve birçok ülke müzelerinde, bazı koleksiyonlarda eserleri vardır. Savastin eserlerinde Gagoğuz Türk halkının folklorunu, tarihini ve bu günkü Gagoğuz insanını resmetmektedir. Ünlü Gagoğuz ressamı Dimitri Savastin, halen Gagoğuz Yeri'nin başkenti Komrat'da sanat çalışmalarını sürdürmektedir.

Ahmet Müderrisoğlu


Desen: ร–zcan Tunรง


siirce 17. sayı