Issuu on Google+


“Avrupa’da Yeni Dönem Türk Dış Politikasının Algılanması” Brüksel’de gerçekleşen iki toplantı ve Türk Dış Politikası üzerine soru işaretleri Kader Sevinç – CHP AB Temsilcisi Aralık 2009 Brüksel kuşkusuz Avrupa Birliği’nin 27 üye ülkesindeki gelişme ve tepkilerin önemli bir yansıma noktası. Son zamanlarda bazı Avrupa ülkelerinde Türkiye'nin AB sürecine yönelik iç siyasal tartışmalar arttı. Eşzamanlı olarak, Türkiye’deki siyasal ve sosyoekonomik değişimin iniş çıkışlarına paralel olarak AB üyeliği tartışmalarında hararet artabiliyor. Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi üyeliği dönemine Davos ile başlayan İsrail politikasındaki sıkıntılar nedeniyle uluslararası sorunlara yönelik mesafeli ve kurumsal yaklaşımın verdiği gücü zedelenmiş bir şekilde girdi. Brüksel’den de yakından izlenen süreç, İsrail’e tepkiyi haklı ancak yöntemi açısından Avrupalı yaklaşımdan uzak bulan bir çizgideydi. Bunun Türkiye’nin dış politika alanında o güne kadar yaşanmamış gelişmelerin ilk sinyali olduğu analizleri yapılmaya başlandı. Belki Avrupa’daki algılamaların arkasında farklı nedenler olabilir. Bu durumda da dış politikada yepyeni bir iletişim anlayışını devreye sokmak gerekir. Çünkü resmen açıklamasalar da, bir çok resmi çevre, düşünce kuruluşu ve medya analistlerinin Türkiye hakkında soru işaretleri çoğaldı. Ocak 2009’da dört yıllık bir aranın ardından Brüksel’e gelen Başbakan Erdoğan’ı dinlemek üzere salonu dolduranlar bazı açılardan hayal kırıklığına uğrayarak salondan ayrılmışlardı. Türk Başbakanı’ndan AB süreci, reform sürecinde kararlılık ve siyasi irade ifade eden bir konuşma beklentisi içinde olan AB çevreleri, Erdoğan’ın konuşmasının büyük bölümünü Gazze sorunu, İsrail, Hamas üçgeni ve Orta Doğu konularına ayırmasını şaşkınlıkla karşılamışlardı. Özellikle şu unsurlar toplantı sonrası çok tartışılan, Başbakan Erdoğan’ın dış politika çizgisindeki bariz kırılmayı işaret eden unsurlar olarak algılandılar:

Filistin sorununu kurumsal değil, duygusal bir dille ele alırken, Hamas ile partisini özdeşleştiren bir tutum sergilemesi. Türkiye’yi çözümün değil sorunun taraflarından biri olarak konumlaması.

 

Uluslararası basını ve özel olarak BBC’yi İsrail ile işbirliği içinde olmakla suçlayan ifadeler. O sırada üçüncüsü yapılmış olan medya boykot çağrısının Brüksel’deki kahvaltı toplantısında tekrarlanmış olması.

Akabinde Türkiye’nin Nabucco Projesi’ne ayrılacak kaynak ile ilgili karar AB Bakanlar Konseyi’nde ertelendi. Bu arada Rusya ve son dönemde AB içinde demokratik zafiyetleri nedeniyle eleştirilen İtalya ile South Stream’e imza atması Türkiye’nin güvenilir bir ortak olup olmadığı sorusunu da bazı çevrelerde gündeme taşıdı. Her ne kadar Ermenistan ile ilişkileri normalleştirme girişimleri ilke olarak destek görüyorsa da Türkiye’yi yakından izleyen uzmanlar, Erdoğan’ın Karabağ sorununu görmezden mi geldiği yoksa bir şart olarak mı


gördüğünü yorumlamakta zorlanıyorlar. Bu ve Ocak’ta Brüksel’de yaptığı konuşmanın ana başlıkları bir niyet sorgulamasını da gündeme getiriyor, Türkiye karşıtı grupların siyasi manipülasyonun önünü açıyor. Türkiye’nin dış politikasının genel görünümü yer yer bulanıklaşıyor. Eğer bazı yanlış anlamalar varsa, bunları ivedilikle düzeltmek gerekiyor. Ahmet Davutoğlu’nun Başbakan’ın özel temsilcisi sıfatıyla temellerini attığı ve Dışişleri Bakanı olması ile de ağırlığı daha da hissedilen yeni dış politika anlayışı bu defa Ahmet Davutoğlu’nun Brüksel’de Avrupa Politikalar Merkezi’nde verdiği konferansta daha belirgin biçimde hissedildi. Davutoğlu'nun dünya sorunlarına yönelik akademik yaklaşımıyla ilgi topladığı toplantıda, genel algılama açısından önplana çıkan bazı olumsuz olabilecek unsurlar şunlar oldu:

AB reform sürecini neredeyse durdurmuş olmakla eleştirilen bir aday ülkenin ağırlık sahibi Dışişleri Bakanı olarak Ahmet Davutoğlu’ndan beklenti AB sürecini merkezine alan bir konuşma yapmasıydı.

Her ne kadar Avrupa tarihi ve sürecin önemine vurgu yapan iyi bir konuşma yaptıysa da dinleyicilerin Türkiye’deki demokrasi ile ilgili gelişmeler ve dış politikaya yansımaları konusundaki beklentilerine cevap veremedi.

Konuşmasının büyük bölümünde ve zaman zaman tekrara ve yoğun ayrıntılara girmiş olma pahasına Türkiye’nin bölgesel işbirliği ağları, komşuları ile iyi ilişkiler yolunda izlediği politika, bölgesel güç ve arabulucu rolüne yapılan vurgu AB çevrelerinde Brüksel’den Moskova ve Tahran’a kayan bir eksen sorunu mu var sorularının yükselmesine yol açtı.

Reform sürecine ve takvimine çok sınırlı biçimde değinirken, 2015’in bile üyelik için geç bir tarih olduğunu ifade etmesi, Türkiye’yi yıllardır yürekten destekleyen bazı temsilcilerin zihinlerinde soru işareti yarattı. Türkiye’nin bölgesinde güçlü bir Avrupalı demokrasi olarak yükselmesi, işbirliği ağlarını genişletip, derinleştirmesi uluslararası çevrelerde de kabul gören, Türkiye’nin AB sürecine de olumlu etki yaratacak bir itici güçtür. Ancak bölgesel işbirliği ve yakınlaşmaların itici güç olmasını belirleyen temel unsur Türkiye'yi Avrupalı, çağdaş bir demokrasi olmak yolunda ilerletmektir. Bu bakımdan AB reform sürecini ihmal ettiği, motivasyonunu yitirdiği müzakerelerin başladığı 2005 yılının ardından yayınlanan 2006 Türkiye İlerleme Raporu’ndan bu yana artan bir tonda ifade edilen, süreç içinde yeni demokratik zafiyetlerin baş gösterdiği Türkiye’nin, bölgesinde bir güç olarak yükselişi, bölgedeki hiç biri laik bir demokrasi olmayan ülkelerle yakınlaşması bazen tersine etki yaratan bir gelişme olarak ortaya çıkıyor. Bölgesel girişimler ve “açılımlar” şimdilik Türkiye’nin artı hanesine değil, kuşku hanesine yazılıyor. Resmi olarak çok renk verilmiyor ve Türkiye’nin komşularıyla iyi ilişkilerini teşvik edici bir yaklaşım sergileniyor. Gayri resmi değerlendirmelerde ise genel olarak "Türkiye belki iyi bir şeyler yapmak istiyor fakat bekleyip görelim" deniyor. Halbuki dikkatli yöntem, içerik, söylem ve eylem ayarlamaları ile bu girişimleri Türkiye’nin AB üyeliği sürecine ve uluslararası ilişkilerdeki gücüne çok önemli bir artıdeğere dönüştürmek mümkün.


Avrupa’da Yeni Dönem Türk Dış Politikasının Algılanması”