Issuu on Google+

title.

AYLIK YAŞAM DERGİSİ SAYI 5 • MAYIS 2011 www.titlemag.com


title.

manifestomsu “Sabri Bey N’apıyorsunuz?” konulu mesajlar alıyoruz zaman zaman. Sabri Bey ne yapıyor bilmiyoruz ancak biz title. ekibi olarak sadece Sabri Bey uçsun istemiyoruz. “Ne dedin sen?” anlayamadım derseniz; title. olarak gençlere ve kendini genç hissedenlere duyabilecekleri en yeni başlıkları açıyoruz diyebiliriz. Bu sayede “daldan dala” gezeceğiniz sayfalarda Kültür Sanat, Sinema, Moda, Müzik, Teknoloji ve Gezi gibi bölümlerde dilediğinizce kaybolabiliyorsunuz. “Ben saksı değilim!”, Erol Büyükburç da değilim. Ben oynatmaya az kalmış üniversitelilerin doğurduğu bir dergiyim. “Ben tekim!” çünkü yeni medyacıların blogdan sonraki en yeni sesiyim. Ayrıca ussuz bir title. okuru olursanız sizler de bir gün “tavşan kardeş”i görebilirsiniz. Son olarak gelin hep beraber ufak bir hesaplama yapalım: Bulunduğumuz yıl 2011 dersek, rakamların toplamı kaç eder? Dört. İlk sayımız Ocak’ta çıktı; Ocak birinci ay. Dörtten biri çıkar, etti mi sana üç? Hah işte her ayın üçünde yayındayız! (arada gecikmeler olabilir tabi orası ayrı)


Aren Arda Kaya, aren@titlemag.com Ayşe Naz Baykal, aysenaz@titlemag.com Cansu Onomay, cansu@titlemag.com Emre Sağlam, emre@titlemag.com Özgü Öztuna, ozgu@titlemag.com Yağmur Çenberli, yagmur@titlemag.com Katkıda Bulunanlar Ozan Soybakış Ufuk Doğan Yaprak Kırdök Kapak Bora Özen http://boraillustrator.blogspot.com/ Yuşa Yalçıntaş http://yusayalcintas.wordpress.com/

title. Aylık Yaşam Dergisi Dergimizde yayınlanan yazı ve fotoğraflardan izinsiz, kaynak belirtilmeden tam veya özet alıntı yapılamaz. Öneri ve şikayetleriniz için title@titlemag.com adresine mail gönderebilirsiniz.


kalemim nerede?! Bir hamak alıp sallanmak lazım artık. Zamanı gelmiş. Hamak alım borsasına girene kadar şuraya iki kelime karalayayım dedim. Dergimiz bu ay 5. sayısıyla sizlerin huzuruna gelmiş bulunmakta. Dergimiz farklı yapısı dolayısıyla ilgi çekerken okunma zorluğundan da şikayetçi olanlar az değil. Sayfa çevir, yakınlaş, uzaklaş vs gibi komutlar zorlayıcı olabiliyor kabul ediyorum ama siz de kabul edersiniz ki zevkli bir yapıya sahibiz. Zorluk çekenler için “kullanım kılavuzu” hazırlasam yardımcı olabilir miyim acaba? Olabilir, bilemiyorum. Ben bunu not aldım en kısa zamanda gerçekleştireceğim. Evet, Mayıs ayına da girdik ama yaz hala gelmedi. Eminim bu konuda hepimizin hazırladığı çeşitli laflar vardır. Bunları bir kenara bırakıp olumlu düşüncelere dalalım. Hem bakın kapağımız da çok hoş oldu, yeşil yeşil. İçeriğimiz de dolup taşıyor bu ay. Sınır koymadığımız için rahatız, kafamıza göre yazıp çiziyoruz. Umarız ki Mayıs sayımızdaki sınırsızlığımızda keyifli vakit geçirirsiniz. İyi okumalar. Aren Arda Kaya aren@titlemag.com Teşekkür 1: Bu ay kapağımızı hazırlayan Bora Özen’e teşekkürler. Teşekkür 2: Bu ay bizim için ikinci kapak sayılabilecek çalışmayı hazırlayan Yuşa Yalçıntaş’a teşekkürler. Not: Kapak çizerlerimizden Yuşa Yalçıntaş Siemens Sanat’ta “Sınırlar Yörüngeler 09”da yer alacak. 13 Mayıs’ta oradayız.


İÇİNDEKİLER MAYIS 2011, SAYI 5

08

26

50

KÜLTÜR SANAT ***

SİNEMA ***

MODA ***

Yüzükoyun İhsan Cemal Karaburçak Temelde İnsan Ayın Tavsiyeleri Arka Kapak

Ders: X-Men’e Giriş 101 Thor Somewhere/Başka Bir Yerde Cobacabbana I Saw The Devil L’arnacoeur Kaybolmayın Çocuklar Röportajı Ayın Filmleri

Kısa Haberler Özgür Masur Röportajı Stephen Jones &The Accent of Fashion Eddie Borgo


74

86

92

MÜZİK ***

TEKNOLOJİ ***

GEZİ ***

Jamie Woon Fleet Foxes Antony and The Johnsons Beastie Boys WhoMadeWho Panda Bear Dirty Beaches Vivian Girls Ayın Etkinlikleri

Kısa Haberler

Viyana


KÜLTÜR SANAT OZAN SOYBAKIŞ, ÖZGÜ ÖZTUNA


Sergi Yüzükoyun 21 Nisan 2011 - 21 Mayıs 2011 Galerist Galatasaray İstiklal Caddesi Mısır Apt. 163/4 Beyoğlu / İstanbul

Yüzükoyun Merve Morkoç’un tuval ve resimlerden oluşan, mekanla ilişki içindeki “Yüzükoyun/Prone” sergisindeki resimleri izleyiciyi bir rüyanın içerisine sürüklüyor. Çünkü Morkoç’un “Yüzükoyun” ile çıkış noktası rüyaları ve kabusları. Bu sergi ile ilk defa rüyalarına müdahale etme şansını yakaladığını düşünen sanatçı, izleyicinin de müdahalesini, rüyaları ile ilişki kurmasını hedeflemekte. Sergiyi gezenleri de kendi istekleriyle geldikleri bu mekanda zorla bir rüya içerisine sürükleme amacında Morkoç. Zaten bu amacı serigye girer girmez hissediyorsunuz. Merve Morkoç tuvalleriyle rüyalarına müdahale ederken gerçekle düş arasındaki keskin ayrımı reddediyor ve ikisi arasına yarı görünür köprüler kuruyor. Hatta rüya ve gerçek arasındaki ilişkiye yapılan göndermeler o kadar güçlü ki adeta etten kemikten bir yeni dünyaya adım attığınız düşünebiliyorsunuz. Elbette bu da biraz ürkütücü olabiliyor. Belki de çizimlerden gerçeğe yapılan göndermelerin bu kadar “etten kemikten” olduğunu titlemag.com

title.

MAYIS 2011

9


düşündüren şey, serginin arka planındaki özgün fikrin eseri. Düş dünyası, rüyalar ve kabuslar her çağda insanlık için ilgi çekici ve gizemli olmuştur. Aslında burada da yapılan şey gizemi yeniden kurmak ve o en bilinmez noktaya adım atabilmenin yolunu aramak. Üstelik adım atmanın da ötesine geçip müdahale edebilmek, yönetebilmek. Rüyaların hiçbir zaman tam olarak hatırlanamaması ve zihinde kalanların görülen rüyaların parçaları olmaları, Merve Morkoç’un “ Yüzükoyun / Prone” sergisinin ana fikrini oluşturuyor. Sanat10

MAYIS 2011

title.

çı, izleyicilere her bir odada yirmişer dakikalık “REM (Rapit Eye Movement)” ler yaşatmak istiyor ve her oda içinde bulunan eserler bütünlük içinde parçalara ayrılıyor. Bu durum hem rüyaların parçalanmasını hem de sanatçının resimlerini mekanın bir parçası olarak tasarlaması ve sergi alanından çıkarılan eserlerin başka mekanlarda bütünüyle var olmaması fikrini taşır. İlk resimden son resime kadar her biri hikayenin parçası olan resimler birbirinin devamı niteliğinde bir görsel entalasyon sunuyor. Sergi 9 bölümden oluşuyor. Beni en çok etkiletitlemag.com


yen arı – bal metaforlu bölümler oldu. Gerçek yaşamdaki arı korkusunun parçacıklar halinde, estetik bir dille dışa vurumu kabuslarla yüzleşmek ve onları bir nevi kontrol edebilmek için eşsiz bir alan oluşturuyor. Genç sanatçı Merve Morkoç’un adını daha sıkça duyacağımdan emin olarak sergiden ayrılıyorum. Merve Morkoç 1986 İstanbul doğumlu Merve Morkoç, Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Tasarım bölümüne girdi. titlemag.com

Sokakta resim yapmaya başlayan Morkoç, katıldığı birçok grup sergisinin yanısıra, 2010 yılında The Hall’de “1335” adıyla, üçlü bir sergi projesinin son ayağı olarak işlerini sergiledi. Ardından 2010 sonbaharında Milk Galeri’De “ Netame Hanım ve Kumpanyası” sergisini gerçekleştirdi. Sanatçı çalışmalarını İstanbul’da sürdürüyor. “Yüzükoyun/Prone“ sergisi 21 Nisan – 21 Mayıs 2011 tarihleri arasında Galerist Galatasaray’da izlenebilir. • ÖÖ

title.

MAYIS 2011

11


Sergi İhsan Cemal Karaburçak 7 Nisan 2011 - 3 Temmuz 2011 Pera Müzesi Meşrutiyet Caddesi No: 65 Tepebaşı Beyoğlu / İstanbul Ziyaret Saatleri Salı - Cumartesi 10.00 - 19.00 Pazar 12.00 - 18.00

İhsan Cemal Karaburçak Pera Müzesi’nin 7 Nisan’dan 3 Temmuz’a kadar ev sahipliği yapacağı İhsan Cemal Karaburçak sergisi, tüm resim meraklılarına, Türk özgün resim sanatının en güzel, çarpıcı, aykırı ve “mor” örneklerini görme imkânı sağlıyor. İhsan Cemal Karaburçak, ölümünden 40 yıl sonra Pera kalesinde 90 yapıtıyla tekrar diriliyor. Öncelikle ressam, akademik eğitimi reddederek -ki bu sanat tarihinde çok az rastladığımız bir durum değildir- otodidaktik bir süreç ile kendini pişiriyor. Resimle memuriyet yıllarına dayanan tanışıklığı ve bu “aykırı” tavrı onu yirminci yüzyılın en önemli Türk resim sanatçıları arasına yerleştiriyor lakin bu üne ulaşması da elbet yıllar sonra değeri anlaşıldığında mümkün oluyor. Retrospektif niteliğindeki bu sergi, özgün üslubu kadar renkleri, özellikle de tuvaline imzası kadar yer etmiş “mor”uyla tanınan ressamı yeniden tanıma fırsatı veriyor. Sanatçı 1930 yılında görevi gereği Paris’te bulunurken École Universelle’e kayıt yaptırmıştır ancak okulun katı tutumu ve bunun Karaburçak’ın 12

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


sanat anlayışına uymaması, akademik sanat eğitimine son vermesi için yeterli bir sebep olmuştur. Bu noktada iş başa düşüyor elbette, sanatçı kendi eğitimini kendi veriyor, kendini geliştiriyor. Ressam, ilk baştan itibaren modern resmi seçmiş, klasik resimler ve sonradan hep tartışacağı ‘’gerçeği olduğu gibi kopya etmek’’ anlayışı dışında yeni bir anlayışa yönelmek istemiştir. Büyük Hoca dediği ve o sıralarda modern resim arayışlarını doğrudan etkileyen Lhote’un kitaplarını okumuş olmasına rağmen onun izinden gitmemiş, kendi başına araştırmalarını sürdürmüştür. Daha çok portre, natürmort ve manzara resimleri çalışmıştır. Doğa resimleri, kırsal ve kentsel peyzaj bu eserler arasında can bulur. Sergi, Pera Müzesi’nin 4. ve 5. Katında ikamet etmektedir. Resimleri incelemeye başlar başlamaz fark edilen ilk şeyler canlı ve pastel renklerin kullanımı… Özellikle sanatçının imzası haline gelmiş o

14

MAYIS 2011

title.

mor tonu tüm resimlerde bir yerden patlak veriyor. Canlı renklerin kullanıldığı eserlerde güneşi fark ediyorsunuz. Bu resimlerde doğadan esintiler mevcut olmakla beraber sanatçının asıl derdi olacak olan “ışıksızlık”’ öncesi tutumunun izleri vardır. Çalışmalarının büyük bir kısmında sanatçı, doğa manzaralarının soyutlamasını yapmıştır. Ağaçların, toprağın, tarlaların, binaların renkleri bizim beynimizdeki algılamalarından farklıdır. “Sanatçı doğal renklerinden sıyırır nesneleri” demenin çok doğru olmayacağı görüşündeyim çünkü bu “doğal” algılamalar beyaz güneş ışığının sonucunda vuku buluyor o halde güneş gittiği zaman gözün göreceği renkler de aynı nesneler üzerinde farklılaşıyor. Karabuçak da bu durumu “Ben bir renk ressamıyım. Güneş de renkleri öldürdüğü için tabiatı havanın karardığı, bulutların biriktiği veya yağmurdan sonra toprağın, ağaçların ve binaların yıkandığı, renklerin meydana çıktığı saatlerde sevmekliğim bu yüzden olabilir. Koyu tonları da daha çok bu tonlar arasında uygun yerlere konulan ışıkların veya alttan gelen aydınlanmanın olgun cazibesi altında kaldığım

titlemag.com


için seçiyor olmalıyım. Belki de kötümser veya melankolik bir ruh veya mizaç meselesidir; kim bilir? Ama sebep ne olursa olsun beni doyuran bir netice aldığıma ve sanatı da sanat için yaptığıma göre sanatımdan, dolayısıyla da hayatımdan memnunum demektir.” Diyerek içselleştiriyor, sanat anlayışının temellerini atıyor. Sanatçının resimlerindeki kırsal peyzajlar bir süre sonra yerini kentsel peyzajlara bırakıyor; daha çok evler, yollar, arabalar görünmeye başlıyor. Kırsal peyzajlarındaki sessiz, sakin hava “şehirli” resimlerinde biraz değişiyor, belki “canlanıyor”. Daha çok mor ve mora gebe pembeler ile soyutlama tekniğini daha belirgin bir şekilde uygulamaya başlıyor. 1952’lerden sonra güneş resimlerine bir daha doğmuyor, fırçasındaki ışık kapanıyor. Ankara’nın sessiz gecelerindeki görüntüleri çalışıyor ve hatta “Ankara akşamlarında, akşamın geceye dönüştüğü saatlerde, damların, bacaların arkasında Karaburçak morunu gördüğünüz olmadı mı?” diye sorarak bu rengi kendine has meşrulaştırıyor. Genel olarak

titlemag.com

tuvallerinde nesneler düzensizdir, dağınıktır ve kesinlikle oran kaygısı gütmez. Sekiz yıl telgraf müdürlüğünde çalışmış olması, “telgraf direklerinin” resminde vazgeçilmez bir unsur olmasını sağlamıştır. 2.Kat, sanatçının natürmortları ile açılıyor. Bu eserler, Paris’te “minyatür” sanatına benzetiliyor çünkü perspektif kullanılmıyor. Ressam derdinin “2 boyutlu tuvale 2 boyutlu resim çizmek” olduğunu zaten belirtiyor. Ona göre perspektif insanı kandırıyor, güneşin de kandırdığı gibi… Resimde ayrıntıdan kaçar belki de ayrıntısızlık ışığın olmayışının bir sonucudur. Portrelerde (örneğin Eren Artu’nun portesi) yüzler detaydan çok uzaktır dudakları, ağızları neredeyse yoktur. Bunu sadece ışığa bağlamaktan ziyade biraz da resimdeki kompozisyona bağlıyorum. O sessiz, sakin sükûnet içindeki gecenin bozulmaması için o insanların susturmak gerekir, en küçük bir dudak kıpırtısı, tüm resimlerinde olduğu gibi bu resimde de olan “dinamizm yoksunluğu” nu yerle bir edebilir. Sanatçının sorunu kökten çöz-

title.

MAYIS 2011

15


mek istemiş olabileceği de böyle düşününce çok uzak gelmiyor bana. Resimde olması gereken en önemli unsurlar olan desen, süsleme ve renk üçlemesine bir de “naiveté” yi ekler. Yani çocuk yapmacıksızlığı, o saflığı… Bu unsur resmin daha samimi ve içten olmasına olanak verir. Ana üç unsur istenildiği kadar başarılı olsun naiveté eksikliğinde resim cansızdır ressam için. Çalışmalarında bir başka önemli unsur onun için, resmin gidişatının belirlenmiş olmamasıdır. Resmin şuuraltı tarafından yönetildiğini düşünür. Resme müdahaleci bir tavır içine girmez, “ne nasıl olması gerekiyorsa zaten alt benlik tarafından yönetilir” düşüncesine hâkimdir ki bu da eserlerde inanılmaz bir karmaşaya, tablodaki aktörler arası birliğin dağılmasına sebep olur. 1959-1970 yılları arasındaki çalışmalarında artık gerçeklik kendini resimlerden sıyırır. Soyutlama tekniği şehrin kuşbakışı görünüşünde yoğun bir şekilde vuku bulur. Kendi kendini yetiştiren ve değeri sonradan anlaşılan ressamlardan olan İhsan Cemal Karaburçak kendine has moru ve sanat anlayışıyla Pera müzesinde tüm sanatseverlerin beğenisinde. İki kata konumlandırılmış 90 eserle hayata bir kerelik de gecenin renkleriyle bakmak gerek yoksa uyanana kadar Güneş yine renkleri “öldürebilir” ve karanlığın sessiz zaferi yine hiç duyulmaz, görülmez. • OS 16

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Sergi Temelde İnsan 7 Nisan 2011 - 3 Temmuz 2011 Pera Müzesi Meşrutiyet Caddesi No: 65 Tepebaşı Beyoğlu / İstanbul Ziyaret Saatleri Salı - Cumartesi 10.00 - 19.00 Pazar 12.00 - 18.00

Temelde İnsan Temelde İnsan: Çağdaş Sanat ve Nörobilim sergisi, yapıtları nörobilim araştırmalarıyla kesişen yedi çağdaş sanatçının yapıtlarını bir araya getiriyor. Küratörlüğünü New York’taki School of Visual Arts, Güzel Sanatlar Bölümü Başkanı Suzanne Anker’ın üstlendiği sergide yer alan sanatçılar: Suzanne Anker (ABD), Andrew Carnie (İngiltere), Frank Gillette (ABD), Michael Joaquin Grey (ABD), Leonel Moura (Portekiz), Rona Pondick (ABD) ve Michael Rees (ABD). Farklı disiplinlerden gelen, temel öğe olarak robotbilim, üç boyutlu tarama, photoshop, hızlı prototipleme, mikroskopla inceleme ve bilgisayar görüntüsü gibi yeni teknolojileri kullanan bu sanatçılar; doğanın gizemlerini, birliğini ve süreçlerini, bilgi ve inançların aktarımını konu alıyor. Madde, algılama ve belleğin zihinde canlandırdığı metaforları yapıtlarına katan sanatçılar bu sayede, kendine özgü kişiselleştirmelerini, mecazi ve simgesel bir yapı çerçevesine oturtuyorlar. Sergi, sanat ve bilimi buluşturarak, sanata farklı bir noktadan, bilim penceresinden bakmaya, 18

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


çağdaş sanatla nörobilim arasındaki güçlü ilişkiyi anlamaya ve sorgulamaya davet ediyor. Bu yönüyle klasik sanat bakış açısından ayrılıyor. Bilim ve Sanat arasındaki kökten gelen hayata bakış konusundaki derin farklılıklar burada melezleşmeiş bir şekilde önümüze sunuluyor.

ortaya bir fantastik – bilim kurgu ruhu doğuruyor. Rona Pondick’in “Ağaçtaki Başı ” kaf dağının arkasından kaçırılmış gibi. Yine Rona Pondick’in “Kaygı Boncukları “ nda da yer altında bilinmeyen bir uygarlığın mirasının sembolik bir tasviri var adeta.

‘Nöroloji’, hepimizin de bildiği gibi genel olarak beyin, omurilik ve çevresel sinir sistemiyle kasları inceleyen, teşhis ve cerrahi dışındaki tedavi uygulamalarını içeren tıp bilimi dalı. Nörolojiyi sanat alanı için de çekici kılan şey beyin ve sinir dediğimiz olgunun insanın en bilinmez yerleri oluşu olmalı. Sinir sistemi bir nevi yeni bulunmuş bir kıta gibi insanlar için. Belki de bizi ölümsüzlüğe bile götürebilecek bir kıta bu. Nöroloji’nin bu bakirliği elbette onu çekici kılıyor ve farklı düzlemlerde karşımıza çıkmasını sağlıyor.

Sergideki diğer işlerden bazılarıysa şöyle: Michael Joaquin Grey (Erken Gelişme, 1992), Andrew Carnie (Sihirli Orman, 2002), Suzanne Anker, (Biota, 2011), Rona Pondick (Ağaçtaki Baş, 2006- 2008), Çift Açelya. • ÖÖ

Bilim ve sanatın yaptığı bu evlilik aynı zamanda

20

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Ayın Tavsiyeleri

Yüksek Derece

Kadın Döverse!

Tiyatro 7 Mayıs - 28 Mayıs 2011

Tiyatro 29 Nisan - 28 Mayıs 2011

İki kardeşin işlettiği Sunshine Motel. 102 no da kalan çift uluyana dek sevişiyordur. Evlilik hayalleri kuruyorlardır. 406 nolu oda ayakkabılarla doludur. 303 te bir internet blogcusu yayındadır. 405 de atıyla birlikte bir kovboy. 404 e ise yeni bir müşteri gelmiştir. Onu hangi rüzgarın bu motele attığı bilinmemektedir. Motelden çıkmak imkansızdır.Dışarıda öldürücü bir sıcak hüküm sürmektedir artık.Cırcır böceklerinden başka bir şey yoktur sanki. Sonunda onlar bile susacaktır.

“Kadın her yerde ama erkek de öyle. İlk çağdan bugüne kadar kadını kadın, erkeği erkek yapan nedir. Duygular çehresini değiştirdi mi sizce günümüzde. Kadın ve erkek ilişkisine farklı bir açıdan bakarak bu sorulara cevap bulmamızı sağlıyor “Kadın Döverse”... Biraz gülerek, biraz severek, biraz kızarak, biraz kaçarak, ne tersten, ne düzden, tam ortadan bölerek izlenebilecek bir oyun. Müzikli, danslı, kabare türünde sıcak ve eğlenceli bir oyun.”

Ti Performans Katip Mustafa Çelebi Mah. Tel Sok. No:4/2 Beyoğlu / İstanbul 22

MAYIS 2011

title.

Sanat İstasyonu Ergenekon Mah. Ölçek Sok. No: 84 Şişli / İstanbul

Kötü Niyet/Malevolance Sergi 21 Nisan - 14 Mayıs 2011

Türkiye’de ve Dünya’da geniş izleyici kitlesine sahip olan Ansen, 21 Nisan’da x-ist’te açılacak olan beşinci kişisel sergisi “Malevolence” (Kötü Niyet) ile sanatseverlerle buluşuyor. Fotoğraf, heykel, pentür yaklaşımlarını bir arada görebileceğiniz yapıtlarında Ansen, gerçek objeleri dijital ortamda manipüle ederek farklı nesneler olarak yapıtlarında kullanıyor. Kendi geliştirdiği tekniğinde dört serginin ardından ustalaşan sanatçıyı bazı eleştirmenler 21. yüzyılın Man Ray’i olarak nitelendiriyor.

Galeri x-ist Abdi İpekci Cad. Kaşıkçıoğlu Apt. No:42 D.2 Nişantaşı / İstanbul titlemag.com


Kayıp Cennet

Rafael Amargo

Cam Adımlar

Sergi 23 Mart - 24 Temmuz 2011

Dans/Gösteri 20 Mayıs 2011, 20:00

“Kayıp Cennet”, doğa kavramını çağdaş video ve dijital medya sanatçılarının eserleri üzerinden ele alır. Sergide yer alan 19 sanatçının ortak noktası, başlangıçtaki masum doğanın insan uygarlığı ile çelişkisi ve doğayla günümüz teknolojik dünyasının çarpışması fikridir. Sergi, yeryüzündeki cennet arayışımız; sürdürülebilirlik ve gelişme; doğanın kültür, endüstri ve teknolojiyle kaçınılmaz karşılaşması gibi bazı sorunları mercek altına alırken doğanın “doğasını” sorgulayarak, onun insanoğlunun üzerinde egemenlik kurabileceği bir armağan olduğu fikrine meydan okuyor.

İş Sanat, flamenkonun bol ödüllü yıldızı Rafael Amargo’nun Intimo adlı gösterisi ile bu sezon perdelerini kapatıyor. Amargo, prestijli Max Award of the Performing Arts ödülünün ve İtalya’nın en imtiyazlı dans ödülü Positano Leonide Massine’in sahibi. Hem dansçı hem de koreograf yönüyle eklektik bir sanatçı olan Amargo, her ne kadar flamenko ve İspanyol danslarının teatral konseptiyle ön plana çıksa da flamenko sanatçılarının bu sanatın orijininden uzaklaşmaması gerektiği inancıyla Tablaos’lardan da yolunu asla ayırmıyor.

Tam anlamıyla eline aldığı her şeyin kırıldığını; kendini yüzyıllarca adamaya alıştığı, neredeyse tüm değer yargılarının; giderek kıyamete, yıkıma yanaşan dünyayı çözümlemekte yetersiz kaldığını; inanmakta giderek zorlandığını anladığı, bir “mekan-zaman” da geçer. Bu “mekan-zaman” ne kadar belirsiz gözükse de, esasında giderek yaklaştığımız o büyük çözülme, büyük parçalanma zamanıdır. İşi oluşturan ana soru ise şudur: Peki yine de bu kadar kırılgan ve aynı anda yaralayıcı iken elimizi attığımız her şey, niye elimizi uzatırız inatla bir başkasının eline?

İş Sanat Kültür Merkezi İş Kuleleri Levent / İstanbul

Kumbaracı50 Kumbaracı Yokuşu No:50 Kat: 2 Beyoğlu / İstanbul

İstanbul Modern Meclis-i Mebusan Cad. Liman İşletmeleri Sahası Antrepo No: 4 Karaköy / İstanbul titlemag.com

Dans/Tiyatro 27 Nisan/27 Mayıs 2011, 20: 30

title.

MAYIS 2011

23


Paulo Coelho: Elif

Pınar Selek: Yolgeçen Hanı

“Hilal’e isminin anlamını sordu; Türkçede ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi demektir. Ülkemin bayrağında da vardır hilal...”

Bir kaçışın hikâyesi ve 12 Eylül’ün ardından gelen şarkılar… Kimliklerinin peşine düşmüş dört genç: Devrime olan inancını asla yitirmeyen ve bu uğurda sevdiklerini terk etmeyi göze alan Elif, hayatının anlamı müziği Fransa’da keşfeden Hasan, küçük bir mahallede masallarla kurduğu dünyasından ve annesiyle yaşadığı evden uzaklaşıp hayata tutunmaya çalışan Sema ve ailesine bakmak için ustası Artin’den zanaat öğrenen Salih…

Elif’in başkahramanı dünyaca meşhur yazar Paulo Coelho, bir süredir bilgelik yolunda gelişmesinin durduğunu hissetmektedir. Belki de yapması gereken tek şey, esrarengiz ustası J.nin tavsiyesine uyup, “Gönlünün onu çektiği yere,” gitmektir... Rastlantılar Coelho’yu Rusya’ya savurur. 9288 kilometrelik yolu, bu uçsuz bucaksız ülkeyi, baştan sona trenle kat etmeye karar verir. Daha ilk durağından itibaren manevi bir arayışa dönüşen bu yolculukta ona üç kişi eşlik eder: Bir Tao ustası, Rus yayıncısı ve en ilginci, yetenekli bir keman virtüözü olan, sıra dışı genç bir Türk kadını; Hilal... Coelho, son romanı Elif’le, bir kez daha hayatı güzelleştiren hazineleri ve mucizeleri kutluyor. Zamanın, mekânın, yaşadığımız başka hayatların dışında bir yerde, katıksız “aşk”ın peşinde, ruhun upuzun yolunu kat ediyor. Ama bu kez, bizlere çok tanıdık gelen duraklardan geçerek... •

24

A R K A

MAYIS 2011

title.

Bambaşka düşleri, hayatları ve dertleri olan bu dört genci buluşturan ve kaderlerinin kesişeceği bir mahalle: Dostluğu, yoldaşlığı ve sırlarını paylaşacakları Güngör abla ve Kemal; dansı ve özgürlüğü düşleyen Gülistan; kızı Elif’in gidişinin acısını unutmaya çalışan Eczacı Cemal; bir genelevden gelip mahalleye sığınan Hande; geçmişin acılarını ve kayıplarını yaşayıp yine de İstanbul’unu terk edemeyen Madam Zabel… Mihalis, Gülcan, Ohannes, Nahide, Rafi ve diğerleri… Hepimizin hayatından izler taşıyan, tanıdık olduğu kadar çarpıcı karakterler… Yolgeçen Hanı, Pınar Selek’in darbe sonrası yılların acılarını, tüm renk ve sesleriyle hayatın ve insanların canlılığına sarmalayarak anlatmayı başardığı; gücünü, samimiyetinden ve doğallığından alan ilk romanı. • titlemag.com

K A P A K


A R K A

K A P A K

Murathan Mungan: Şairin Romanı

Hakan Günday: Az

Adı Yerküre olan bir gezegen. En büyük kara parçası sayılan Anakara’da farklı yerlerden farklı nedenlerle Odragend’e varmak üzere yola çıkan gezginler. Elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair. Yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra, çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir filozofu. Yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren atlı polis ve yardımcısı.

Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az...

Yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar. Surlarında şiir bayrakları dalganan şehirler. Kanatları göğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar. Sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler... İnsanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri. Batı’nın modern çağ fantazi romanlarıyla Doğu’nun Binbir Gece Masalları’nın özgün bir bileşimi. Tabiata, emeğe ve şiire bir övgü. •

titlemag.com

O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az... Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi... •

title.

MAYIS 2011

25


SİNEMA EMRE SAĞLAM


Ders: X-Men’e Giriş 101 (XG101) Çizgi Roman dünyasının en efsanevi buluşması olan X-Men 2000’yılında başladığı sinema serüvenine 2011 Haziran’ında X-Men: First Class ile devam ediyor. Homo Sapiens’in diğer bir tür olarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışan Homo Superiors’a karşı duydukları nefret ve öfkeden doğan çatışmanın yarattığı kaos ortamının getirdiği olayları konu alan X-Men özellikle karşındakini anlamak ve öteki olmak haliyle de oldukça ilintili bir çizgi roman. Yaratıcıları Stan Lee ve Jack Kirby yayınlanan ilk basılı versiyonu ile 1963 yılından itibaren aynı hayali gerçekleştirmek için yola çıkmışlar; karşındakini anlamak ve onunla bir arada, uyum içerisinde yaşayabilmek. Esasına bakacak olursak Amerika’nın 50’li yıllardan itibaren 70’lere kadar uzanan multikültürel yapısının yansıttığı sorunları dillendiren ve nefrete karşı taraf alan bir çizgi roman olarak genç kitleyi olması gerektiğince elinde tutan bir üründür. Karakterler Almanya, İrlanda, Kanada, Rusya, Kenya ve Japonya gibi ülkelerden gelir ve değişik etnik gruplardan karakterler bulunur. Aralarında gelişen hikâyeler, o günün ve hala günümüzün yaşadığı azınlıklara karşı “üstün ırk olma” mantığı içerisinde anlayışsızlık ve hoşgörüsüzlük gösterilmesi üzerinedir. Hal böyle

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

27


olunca ortada büyük bir savaş başlar. Bu savaş sinemalara Bryan Singer’ın 2000 yılında çekmiş olduğu X-Men ile hayat bulmuştur. Özünde günümüz ayrımcılıklarına ve ayrışmalarına değinen ve bugün yaşadığımız; homofobi (eşcinsel korkusu ve nefreti), islamofobi (İslamiyet korkusu ve nefreti) vb. tüm korkuları ve nefret söylemlerine yönelik bir tür eleştiridir esasında X-Men. Haziran ayının ilk haftası Türkiye’deki sinemaseverler ile buluşacak olan X-Men: First Class hazır vizyona girmeden sizlere karakterleri tanıtıp derse ek kaynak sunmak istedik. Birazcık bilgi göz çıkartmaz.

Mystique Herkes esasında onu birinci ve ikinci filmden hatırlıyor. Işıltılı mavi teni ile istediği bedene bürünebilme özelliği ile bütün biyolojik tabuları alt üst eden karakter Mystique. David Cockrum tarafından hayat verilen Mystique, masmavi derisi ve yemyeşil gözlerinin ışıltısıyla sizi gençliği ile büyülüyormuş gibi görünse de esasında yüz yaşını aşmış bir kadın. X-Men’in ilk dönemlerinde Profesör X ile beraber çalışsa da daha sonraki yıllarda yerini Magneto yanında belli ederek

28

MAYIS 2011

title.

insanlığa karşı nefretin tam yanında saf tutuyor. Mystique Wolverine’e aşıkmış gibi dursa da esasen çizgi romanını takip edenlerin bildiği üzre Mystique biseksüeldir ve Destiny adındaki Marvel’in bir diğer kurgu karakteri ile aşk yaşamaktadır. Destiny, Uncanny X-Men’in 225. sayısında Necrosha’daki tekno-organik virüs atağı nedeniyle ölür ve Mystique’i yalnız bırakır. Ancak Last Stand izleyenler hatırlayacaklardır ki, Mystique Magneto uğruna mutantlığından istemeden de olsa vazgeçecektir. Mystique genellikle Wolverine hikayelerinde karşımıza çıksa da, First Class için elbette bir vazgeçilmez. Esas adı Raven Darkhölme olan Mystique kızıl saç rengi için ideal reklam casting’i gibi dursa da kariyerini o denli mtropolitan ve medeni şekillendirmek istemedi. İlk filmlerde Rebecca Romijn tarafından canlandırılan Mystique bu sefer değişik bir kararla Jennifer Lawrence tarafından canlandırılmış. Bakalım yeni Mystique kendini sevdirebilecek mi? Magneto Eğer daha önce çizgi romanını kurcalamamış bir sinema seyircisiyseniz, size Magneto’yu anlatmak için bazı teşbihler yapmam gerekebilir. Öncelikle, Yıldo’ya benzeyen, demiri eğip bükebilen ve antropoza evresine ramak kalmasına karşın kafasında kask ile dolaşan amcamızın ta kendisi Magneto. Esas adı Erik Lehnsher olan Magneto’nun çocukluğu polonya’daki dehşet verici nazi ölüm kampı Auschwitz’de geçti. Burada yapılan katliamlarda ailesinin kurtulan tek üyesiydi. Erik’in bu kampta yaşadıkları hayatı boyunca asla unutamayacağı şeylerdi. Burada hoşgörüsüzlüğün ve katliamın korku verici yüzünü en acı şekilde gördü. İkinci dünya savaşı’ndan sonra Auschwitz’de yardım ettiği Magda adlı bir çingene kızı ile evlendi. Özellikle burada bir çingene ile evlenmesi X-Men’in multikültürel yapısı adına önemli bir mesaj. İsrail’de bir hastanede gönüllü olarak çalışmaya başlayan Erik burada Charles Xavier (Profesör X) ile tanıştı. Charles ile Erik bi noktada uyuşmuyorlardı ki işte o nokta mutantlar savaşına sebep olabilecek belayı doğuracaktı. Xavier’ın homo sapienlar ve homo superiorların birarada barış içinde yaşayabilecekleri inancına erik katılmıyordu. Geçmişte yaşadığı travmalar ve soykırım olaylarının ardından Magneto insanlara ve insanlığa olan inancını ta-

titlemag.com


mamen yitirmiş durumdaydı. Özelliği ise; içinde metal elementleri bulunan herşeye istediğini yapabilir, manyetik koruma alanları yaratabilir, manyetizma gücü ile ağırlığı yüz ton gelen objeleri bile kaldırabilir. Aynı zamanda az da olsa psişik güçleri de vardır, bu sayede psişik saldırılara karşı kendisini koruyabilir ve basit seviyede zeka okuyabilir. Magneto gezegenin en güçlü mutantlarından biridir. First Class bir mutant elitizmine gidersek, Magneto’nun bu filmde olması kaçınılmaz. Proffesor X Esas adı Charles Francis Xavier olan ve Homo Sapiens ile Homo Superior’ların aynı çatı altında barışçıl bir biçimde yaşayabileceğine inanan lider mutant. Nükleer fizik uzmanı brian xavier ve sharon xavier’in oğludur. Babasının ölümünün ardından annesi Dr. Kurt Marko ile evlenir. İleri derecede telepati yeteneği yıllar ilerledikçe, zihin okuyabilme ve insanların düşüncelerini kontrol etme yönünde evrilecektir. Öyle ki; okulunu kurmasının ardından Magneto ile beraber

30

MAYIS 2011

title.

Cerebro adlı mekanizmayı inşa ederek Dünya üzerindeki mutantlardan haberdar olabilme ve anında harekete geçebilmeyi hedeflemiştir. Cerebro bir nevi google earth işlevi görmektedir. Charles Oxford Üniversitesi’nde okurken Moria Mactaggart alı kişiye aşık olur ancak askerlik nedeniyle orduya alınır. Burada üvey kardeşi Cain ile birlikte Asya’ya asker olarak giderler ancak Cain askerliği sırasında “cyttorak” isimli bir taşın etkisinde kalarak taş adam Jaggernaut’a dönüşür ki sinemaseverler 2006 yılındaki Last Stand’den onu hatırlayacaklardır. İsrailden sonra Lucifer isimli dunya dışı bir yaratıkla savaşır Charles ve bacaklarının üzerine düşen büyük bir taş blok yüzünden tekerlekli sandalyeye mahkum olur. Bu olayın hemen ardından Londraya dönerek hayal ettiği okul olan “xavier’s school for gifted youngsters”ı kurar. Jean Grey ile aralarında dedikodular çıkmış olsa da o benim kızım gibidir gevrekliğine girecektir sanıyoruz ki. Fisrt Class’ın olmazsa olmazlarından olan Profesör’ü hayatta görmek onur verici.

titlemag.com


Emma Frost Elitist mutantseverlerin Paris Hilton’u olma özelliğine sahip olan Emma Frost; Frost ailesinde dünyaya gelmiş dört çocuktan biridir. İki kardeşi Homo Sapiens, diğer ikisi ise Homo Superior’dır. Kardeşi Adrienne dokunduğu eşyaların geçmişini okuyabilme gibi bir yeteneğe (psychometry) sahiptir. Emma ise bir telepattır. Ancak gücü o kadar ileri düzeydedir ki rahatlıkla Xavier’e kafa tutabilecek niteliktedir. Emma Frost’a Paris Hilton yakıştırması yapmam elbette boşuna değildir. Magazinel hayatı da en az güçleri kadar ön plandadır. Öyle ki Sebastian Shaw ile yaşadığı ilişkinin ardından, serinin önceki üç filminde de karşımıza çıkarak gözlerinden ışık saçan kahramanımız Scott Summers yani Cyclops ile beraber telepatik bir ilişki yaşamaya başlar ki bu duruma kıskançlığı ile denizleri ortadan ikiye ayırabilecek güçte olan Jean Grey duruma el atma ihitiyacı hissederek erkeğine sahip çıkar. Emma Frost daha sonra X-Mansion’da bir şekilde Iceman olarak beden bulur. Sansasyon, entrika, aşk ve ihtiras X-Men’e fazlagelmiş olacak ki bir çeşit beden değişimini şart görmüşler. Veya bu transseksüel duruş da onların bir stratejisi, bir queer duruşudur olamaz mı? Jaunary Jones tarafından canlandırılacak olan Emma Frost bakalım bekleneni verebilecek mi?

titlemag.com

Azazel Marvel’in ilginç bir biçimde mistisizmini teokratik bir yansıtma çabası var. Sanırım bu bir çeşit göz boyama. Ancak Azazel karakterinin muhteşemliği ve kusursuzluğu bir nevi din adına övgü niteliği taşıyor. İlk kez Uncanny X-Men’in 428. bölümünde görünen Azazelin orjinal adı Baron Christian Wagner’ dır. buradan anlaşılacağı gibi kendileri Nightcrawler adıyla da tanıdığımız Kurt Wagner’ ın babasıdır, annesi de Mystique’ tir. Azazel İncil’de dahi adından söz edildiğine inanılan ve varlığının antik çağlardan bu yana bilinildiği düşünülen bir mutanttır. Annesi Mystique dememizin sebebi, onu bularak ekibe dahil eden kişi olması özelliğinden de gelmektedir aynı zamanda. Azazel Satan yani şeytana tapan olarak adlandırılır. Azarel enerjilere hükmederek karşısındakini felç edebilir veya evrenler arasında trasportasyon gerçekleştirebilir. İşte bu özellikleri onu yüce ve ulaşılmaz kılmıştır. Görünümünün verdiği mistiklik yetmezmiş gibi bir de evrendeki çift zamanlı seyahat yetisi onu iyice uzlaşılmaz kılar. Jason Flemyng tarafından X-Men: First Class ile hayat bulacak olan Azazel’den aynı yüceliği beyaz perde de beklemekteyiz.

title.

MAYIS 2011

31


Havok Beyaz perde ile ilk kez tanışacak olan mutantlardan bir diğeri de Havok’tur. Havok kozmik enerjiyi vücudu ile emip bu enerjileri ısı dalgaları olarak yayabilme yetenene sahip olan bir mutanttır. İlk kez Uncanny X-Men’in 54. sayısında karşımıza çıkan Havok’un görüntüsü biraz Fantastic Four’a aitmiş izlenimi yatasa da onun star ışığı ve hunk vücudu X-Men ailesi için de kafi olacaktır. Alex Summers, Cyclops’un kardeşidir. Ailesi ile çocukken yaşadıkları uçak kazasından sonra yetim kalan iki kardeş birbirlerinden ayrıldı. Scott kaza sırasında başına aldığı darbe yüzünden yaklaşık bir yıla yakın bir süre bir hastanede komada kalırken, Alex ise kazadan iki hafta sonra Nebraska’daki bir yetimhaneye yerleştirildi. Buraya yerleştirildikten kısa süre sonra da evlat edinildi. Alex büyürken abisi Scott’ın Cyclops olarak atıldığı maceralardan habersizdi. Üniversiteden mezun olduktan sonra mutant yeteneklerinin farkına varmaya başladı. Bu sıralarda bir arkeoloji profesörü olan ahmet abdol kendisi ile alex arasında psişik bir bağlantı farketti. Bütün bunlardan sonra hayatı tamamiyle değişen Havok kendisini çılgın maceraların içerisinde bulacaktır. Lucas Till tarafından canlandırılan Havok hunk severlerin beğenisine hitap edecekmişçesine bir enerji yayıyor. •

32

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Thor Nisan ayı içerisinde izleyicilere süpriz yaparak 29 Nisan tarihinde vizyona girecek olan Thor efsanesi, Mayıs ayı boyunca sinemaseverlerle beraber olacak. Günümüz dünyasının gizemli Marvel Evreni’nden Asgard’ın mistik gerçekliğine kadar uzanan Thor, Iron Men filminin üretildiği stüdyonun yeni ürünü olma özelliğini de taşıyor. Hikayenin merkezinde, düşüncesiz tavırları antik bir savaşı tekrar başlatan güçlü ama kibirli savaşçı Yüce Thor var. Sonuç olarak Thor, Dünya’ya sürgün ediliyor ve insanlar arasında yaşamaya mecbur bırakılıyor. Kendi dünyasının en tehlikeli kötü adamı en karanlık güçlerini Dünya’yı istila etmek için yollayınca Thor, gerçek bir kahraman olmak için nelerin gerektiğini öğreniyor. Esasında bu sene T harfli kahramanlar dizisine yeterince doyduğumuza inanıyorum. Tron ile başlayan kahramanlar dizisi yazın Transformers 3 ile devam edecek. Hamlet, Henry V gibi filmleri ile ün yapan yönetmen Kenneth Branagh’ın yeni üretimi olan Thor oyuncu kadrosu ile dikkatleri üzerine çekiyor. Black Swan, Natalie Portman’ın bu kez karşımıza Jane foster olarak çıkacağı filmde Portman’a eşlik edecek diğer oyuncuların listesi 34

MAYIS 2011

title.

ise şöyle; Chris Hemsworth, Kat Dennings, Stellan Skarsgard, Clarck Gregg ve Anthony Hopkins. 130 dakikalık süresi ile de uzunca bir seyir zevkini izleyenlerinden esirgememeyi vaad eden Thor destansı macerası ile özellikle çizgi roman kovalayan gençlerin yeni gözdesi. Marvel’in göz bebeği X-Men vizyon bulmadan hemen önce Marvel Evreni’nden Thor güzel bir aperatif olarak Nisan ayının son haftasında karşımızda olacak. Mayıs gişesinin büyük bir bölümünün hasılatına hükmetmesi planlanan Thor şimdiden Amerika Box Office’lerinde zirveye oynuyor. Ashley Miller senaryosunu bakalım sinemaseverler nasıl bulacak. • Fragmanı izlemek için tıklayın.

titlemag.com


Somewhere / Başka Bir Yerde Film Ekimi’nde üç gün içerisinde tüm biletleri biterek hayranlarının yedi ay rötarla karşısına çıkan Somewhere, Sofia Coppola’nın en yenisi. Sofia Coppola’nın iç hesaplaşmalarını ve geçmişi yad edişinin izlerini görebileceğimiz film 2010 Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kucakladı. Filmde, partiden partiye koşan, tek gecelik ilişkiler konusunda tecrübesi ülke sınırlarını zorlayan ve aynı zamanda babalık misyonu da olan Johnnie Marco’nun hayatına odaklanan Somewhere oldukça dokunaklı bir baba kız hikayesi. Marco’nun dışarıdan çılgınmış gibi görünse de içeride mutluluğu arayan oldukça mutsuz bir hayatı vardır. Kızı Cleo’nun ani ziyareti ile bütün hayatı değişen Marco hayatın başka yönlerini kızı ile beraber keşfetmeye başlar. Başta bu durum onun için zorluk verici olsa da bir süre sonra babalık hissiyatı ile ruhunu doyuran kızının onu eriştirdiği olgunluk seviyesine duyarsız kalamaz. Ayakları yere basan bir baba olma haline günden güne alışmaya gayret eden Marco’nun hayattan beklentileri de gün geçtikçe değişmektedir. Son yıllarda çekilmiş en sıcak ve en içten filmlerden biri olan Somewhere 20 Mayıs 2011 titlemag.com

tarihinde sinemaseverlerin huzurunda olacak. Her ne kadar sinemacı ailelere karşı bir antipati ve çekememezlik beslesem de aileden çıkan her bir bireyin bu denli başarılı işler yapıyor olması da ayrı bir mutluluk kaynağı olsa gerek. 97 dakikalık süresi boyunca Somewhere’de yer alan müziklerle de kendinizden geçecek ve bir kutu mendili rahatlıkla tüketebileceksiniz.Stephen Dorff, Chris Pontius, Erin Wasson’ın başrollerinde yer aldığı filmin dil seçeneklerine gelirsek; İngilizce ve İtalyanca’nın hakim odluğu filmde elbette Türkçe altyazı mevcut. Lost in Translation filminin ardından kazandığı senaryo Oscar’ının yanına bakalım Sofia Coppola Somewhere ile yanına neleri ekleyebilecek hep beraber göreceğiz. • Fragmanı izlemek için tıklayın.

title.

MAYIS 2011

35


Cobacabbana 30. İstanbul Film Festivali’nde açılış filmi olarak gösterilen Copacabbana, insana kendini iyi hissetmelisin şeklinde hazır ola davet eden Marc Fitoussi filmi. Marc Fitoussi esasında video art ve kısa filmleri ile gündeme gelmiş bir yönetmenken, bir kaç uzun metraj denemesinin ardından dünya festivallerinden yoğun ilgi gören Copacabbana ile bakalım rotasını ne yöne çevirecek. Isabelle Huppert’in canlandırdığı Babou karakteri etrafında dönen film, hayatı fazlasıyla hafife alan bir annenin bir süre sonra kendisiyle yüzleşmesini konu alır. Kendi yarattığı mutluluk baloncuğunda “mutlu” günler geçiren Babou eğlenceden başka pek bir şey düşünmemektedir ve bu durum kızı Lydie’i oldukça huzursuz eder. Öyle ki annesini düğününe bile çağırmaktan çekinmektedir. Bunu farkettiği anda ise hayatında köklü değişiklikler yapması gerektiğini anlayan Babou kimliğini bir kenara iterek kızının istediği anne olmaya çalışır. Devremülk daireler satan bir büroya girer ve kendisini de şaşırtacak biçimde örnek eleman olur. Şimdi, kızına layık fakat kendi eşsiz kişiliğine de uygun bir düğün hediyesi bulması gerekmektedir. Düğün hediyesi konu36

MAYIS 2011

title.

sunda ise izleyicileri şoka uğratacak olan Babou ve Lydie’nin hikayelerinin anlatıldığı Copacabbana tüm ciddiyetine rağmen hayatı eğlenceli kılmasını mottosu ile hareket eden bir film olmuş. 2010 Fransız yapımı olan filmin beyazperde ile buluşma tarihi 6 Mayıs 2011. Lolita Chammah, Chantal Banlier, Julgen Delnaet’in başrollere eşlik ettiği filmin süresi 107 dakika. Ebeyn ilişkilerine dair Freaky Friday sendromunun daha sert versiyonuna tanık olacağınız filmin oyuncuları oldukça iyi bir iş çıkartmış. Oyunculukların filmi götürdüğü film Fransız sinemasının yeni dalgasında durulmuş bir yapım. Daha önce kısa filmlerine aşina olmayanlar için iyi bir dart tahtası olan Copacabbana Marc Fitoussi’yi tartmak için en ideal filmlerden biri gibi gözüküyor özellikle de kısalarına kıyasla... • Fragmanı izlemek için tıklayın.

titlemag.com


I Saw The Devil Festival yorgunluğunu hazır üzerimizden atmışken, Kore sinemasına dair henüz sempati kazanamamış olanlar için yeni bir fırsat Mayıs ayında beyaz perdede yer alıyor. A Tale of Two Sisters’ı sanırım ülke sınırları içerisinde bilmeyen yoktur. Jee-won Kim korku klişesi haline gelmiş 2003 yapımı filminin ardından bu kez kendini sinema dünyasında marklaştırmaya yönelik büyük bir atılımda bulundu ve I Saw The Devil artık bizimle. Hoşuna gittiği için insan öldüren Kyung Chul, tehlikesi günden güne artan akıl sağlığının vehameti ise kimse tarafından bilinmeyen bir Kore vatandaşıdır. Babası emekli bir polis memuru olan Joo Yeon’u öldürmeyi kendisine misyon edinen Kyung Chul hedefini çok geçmeden tamamlar. Ancak bütün olay da işte tam bu noktadan sonra başlar. Joo Yeon’un nişanlısı, gizli ajandır ve sevgilisini ani kaybedişi onu çok üzer. Dae Hoon adındaki intikam peşinde koşan gencimiz, başta ona her şey ilk başta çok vahşice gelse de geri dönmek yok - acı da yok Rockydiyerek, şeytanla şeytan olma kararı alır. Öcünü alma yeminini eden Dae Hoon amansız bir mücadeleye girişerek Kyung Chul ile yüzleşeceği titlemag.com

ve onu öldüreceği günü beklemektedir. Kore sineması adına çok önemli bir film vaadinde bulunamasak da “meraklısına” denilebilecek türden bir yapım olmuş. 6 Mayıs 2011 tarihinde vizyona girmesi planan filmin dili Korece. 141 dakikalık süresi ile sabrınızı sınayan tavır uzakdoğu felsefesinden mi ileri gelir bilinmez ancak sonunda ulaşacağınız yer maksimum salonun çıkış kapısı. Başrollerinde yer alan isimler ise şöyle; Byunghun Lee, Gook-hwan Jeon, Ho-jin Jeon... I Saw The Devil, uzun zamandır canı seri katil çekenlerce beğenilecek hafif bir aperatif. Haziran ayında Hollywood bombardumanı yaşayacak olan sinema salonlarında Amerikan rüzgarı hakim olmadan önce Asya’nın nimetlerinden faydalaniyim diyorsanız, buyrun Şeytan oracıkta. • Fragmanı izlemek için tıklayın.

title.

MAYIS 2011

37


L’arnacoeur Filmlerin isimlerini Türkçe’ye çevirirken neden sadece Türk sanat musikisi arşivi dışına çıkamadıklarına hala anlam getirebilmiş değilim. 27 Mayıs 2011 tarihinde vizyona girecek olan L’arnacoeur (Gönül Avcısı) da bunlardan biri. Bundan çok değil 2-3 sene öncesi yaz vizyonunu unutmamış olanlar Sandra Bullock filmi olan Proposal’ı hatırlar. İşte L’arnacoeur’da aynı mantıktan çıkan filmlerden biri. Alex adlı kahramanımızın mesleği para karşılığında ilişkileri bozmak, bunu da bedenini kullanarak yapıyor elbette. Seks işçiliğinin farklı bir boyutu anlayacağınız. Bu konuda da kendisine rakip olabilecek başka kimse yoktur. Romain Duris canlandırıyor desek zaten rakipsiz olacağı konusunda pek çok noktada hemfikir olabiliriz zaten. Juliette ise genç, güzel ve bir zengin kızdır. On gün sonra evlenecektir ama babası bu işe pek sıcak bakmamaktadır. Alex, bu çifti ayırmak üzere işe alındığında, kendisini bir yarışın içinde bulur. Ama aşk söz konusu olduğunda, mükemmel bir plân yapılamayacağını anlayacaktır. 14 Şubat sendromunu baharda da yaşarız diyorsanız Romain Duris ve Vanessa Paradis sizleri yaşadığı vivid aşkın 38

MAYIS 2011

title.

silikonluğuyla sizleri üzebilir. Luc Besson’un sağ kolu Pascal Chaumeil tarafından yönetilen film yaza girmeden önce bronzlaşmamış teninizle üzülebileceğiniz son filmlerden. Laurent Zeitoun’un senaristliğini üstlendiği film 105 dakikalık ortalama film süresiyle de izleyenleri kan ter içerisinde bırakmadan ana fikre ulaştıracak gibi gözüküyor. Arapça, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, Japonca, Mandarince gibi dillerin yer aldığı film multikültürel özelliğiyle de bir romantik komedinin ulaşabileceği kültürel zenginliğin sınırlarını zorlayan cinsten. L’arnacoeur sizleri salonda memnun edecek mi bilmiyorum ancak Romain Duris her türlü memnun edebilecek türden bir insan. Özellikle de romantik komedilere neden gittiğinizi biliyorsanız. Gönül avcısı başımızın tacı. • Fragmanı izlemek için tıklayın.

titlemag.com


• Kaybolmayın Çocuklar • Çok değil bundan bir ay önce İstanbul Film Festivali programında Ermenistan Türkiye Sinema Platformu’nu duyunca çok heyecanlanmıştım. Ortak paydası sinema olan iyileştirici ve barışçıl mesajlarla yola çıkan bir platformdu çünkü bu platform. 2011 yılı içerisinde beş barış elçisi film ile “Sınırların Ötesinde” filmler çekmeyi başaran ve insana coğrafyaların ayırıcı haritalarından çok birleştirici komşuluklar olduğunu anımsatan çok önemli bir atılım oldu. Bu filmler içerisinden öyle bir film var ki yakın zamanda kaybettiğimiz 40

MAYIS 2011

title.

Hrant Dink’e de dair önemli izler taşıyan Kamp Armen���in hikayesinin anlatıldığı bir film. Yönetmeni Gülengül Altıntaş’ın dışarıdan bir göz olarak oldukça içeriden ve bizleri yüreklerimizden yakalayacağına garanti verdiğim, geçmişte Ermeni yetimhanesi olarak kullanıılan Kamp Armen’in eski yetim kardeşlerinden Garo ve Filor’un yollarının yıllar sonra yine aynı kampta kesişmesini anlatan Kaybolmyın Çocuklar hakkında bir söyleşi gerçekleştirdik.

titlemag.com


Gülengül’ü Kamp Armen’e götüren ne oldu? Filmin süreci şöyle başladı: biz Övgü Gökçe ile birlikte Tuzla’da başka bir proje üzerinde çalışıyorduk. Bir işçi filmi senaryosu yazdık oradayken ve bununla ilgili çalışırken Garabet Orunöz ile tanıştık. Tuzla’daki farklı hikayeleri de ilk olarak ondan dinledik. Yetimhanenin hikayesini. Daha sonra da bir dostluğumuz oluştu aramızda. Yaklaşık bir yıl sonra Türkiye -Ermenistan sinema platformu çağrı yaptığında Garabet beni titlemag.com

aradı, böyle bir platformun olduğundan bahsetti ve filmime destek olabileceğini söyledi. Kamp Armen’in bir filmini yapalım diye o bir teklifte bulundu ve böylece filmin yapım süreci de başlamış oldu. Daha önceden çeşitli girişimler olmuş film yapmak üzere Kamp Armen hakkında, Kırlangıçın Yuvası diye bir belgesel var. Hrant Dink’in ağzından yetimhanenin hikayesini dinlediğimiz bir belgesel mevcut. Fakat hep kurmaca bir film yapma hayali de olmuş. Başladığımız noktada da zaten biraz kampın hikayesini dutitle.

MAYIS 2011

41


yurmak, biraz bu yaşanan haksızlığı duyurmak. Biraz kaybedilen bu mekana karşı vefa borcunu ödemek, biraz da Kamp Armen’in çocuklarının kendi çocuklarına bırakacakları ve onların ev olarak benimsedikleri o mekanın filme alınması önemliydi ve bu yüzden kurmaca bize daha yakın bir tür olarak göründü.

Kamp Armen’in cocukları geldi mi çekimler sırasında? Elbette zaten filmin içinde de varlar. Filmin içerisinde gördüğümüz insanlar, Hrant Dink’in yazısı dış seste okunurken Kamp Armen’de büyümüş ve bulunmuş olan insanlar. Aynı zamanda da filmin senaryo çalışmasını yaparken ben kendi çapımda küçük bir sözlü tarih çalışması yaptım ve de Garo’nun yardımıyla ulaşabildiğimiz tüm yolu Kamp Armen’den geçmiş insanlara bir soru cevap gönderdik. Bu soru cevap kısmında bize hem kendi hikayelerini anlatmaları hem de kamp Armen’in görsel işitsel dünyasını kurar-

42

MAYIS 2011

title.

ken yönlendirebilecek, Kamp Armen’in sesi nedir, rengi nedir gibi bir takım soruları da sorduk ve senaryoda benim yazdığım çok az diyalog var mesela. Esasında senaryo ne kadar kurmaca olsa da, tamamiyle çoğunluğu, yüzde doksanı, Kamp Armen’in çocuklarının yazdığı cevaplardan alıntıdır. Mesela Menderes Samancılar’ın kendi hikayesini anlattığı sözlü monolog kelime kelime o tarih çalışmasından alınmış ve de bu hikayeyi yaşayan kişinin kendi ifadesinin bire bir alıntılanmış halidir. Böyle bir özelliği de var filmin.

Sözlü tarih çalışmalarının başka ne gibi katkıları oldu filme? Filmi kurmaca mı yapalım belgesel mi yapalım çıkmazı esnasında sözlü tarih çalışmalarının çok büyük katkısı oldu. Kamp Armen burada yaşayan herkesi öyle etkisi altında bırakmış ki, herkesin anlatacak çok sözü var ve hep saygı ile anıyorlar, kurucuları Hrant Güzelyan’ı da hep büyük bir bağlılık ve özlemle anıyorlar. Mekanın dokusu

titlemag.com


da ayrıca sinematografik açıdan oldukça önemli ve etkileyici bir mekan. Mekanı görsel olarak anlatan daha deneysel bir film oldu. Sözlü tarih çalışmalarında gelen cevaplarda çok büyük bir söz birliği vardı ki; kampın rengi nedir sizce sorusunu, cevaplayan insanların çoğunun verdiği cevap: kampın bir rengi olamaz, gökkuşağı rengi; kampın sesi nedir mesela sorusuna verdikleri cevap: gülüşen çocuk sesleri gibi aynı gönül bağı ile verilmiş cevaplardı ki, sözlü tarih çalışmaları bu noktada da çok önemli oldu bizim için. Çünkü esasında ben şunun farkına vardım cevapları incelerken: bu bir söz birliği değil! Kampta yaşayan ancak aynı cevabı veren insanların pek çoğu ayrı dönemlerde yaşamışlar. Dolayısıyla bu bir hissiyat birliği. Dolayısıyla kampın kendi bir anlatısı var zaten. Ben bir noktada yönetmen olarak geri çekildim ve kendi düşüncelerimi de bir noktada geri çekerek bana anlatılanların sinemasal anlatısını verebildiğim ölçüde vermek gibi bir karar aldım.

Filmin açılış sekansında filmdeki iki kardeş karakter, Garo ve Filor’u bir kamera takibi eşliğinde görüyoruz. Kameranın insani takibinin Azınlık ve öteki olma hali ile ilgili niyeti var mıydı? O planların böyle bir amacı yoktu yani böyle bir etkisi olabilir. Daha çok şöyle bir amacı vardı: bu bir kökenlere dönüş hikayesi. Hem Garo için hem Filor için yetimhane unuttukları bir mekan. Hayatlarında çok büyük bir izi olsa bile daha sonra hayatın akışı ve hayatın onları yönlendirdikleri yerde yitirdikleri bir mekan. Filor’un mektubunda söylediği bir söz var mesela: “Anladım ki kaybetmekten daha ağır olan kaybını unutmakmış” Bunu ben çok hissettim kamp Armen’in çocuklarında. Yetimhanenin gasp edilmiş olması veya ellerinden alınmış olması değil bugün bu kadar atıl bir durumda bırakılmış olması en çok üzen şey. Hep söyledikleri şey: “Madem elimizden aldılar, yaşatsalardı.” Kaybedilmiş olmasının yanında yitirilmiş bir yer kamp Armen. Etrafını saran o lüks villalar taradından kuşatılmış, görünmez olmuş, kaynolmuş bir yer. Kamp Armen’in çocuklarının bir çoğu dahi gitmek istediklerinde bulamamışlar. Çünkü Tuzla o kadar ciddi bir kentsel dönüşüm geçiriyor ki 80’lerden itibaren, bulamamışlar bu nedenle. Dolayısıyla Filor’un başına gelen sahne esasında benim birebir ba-

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

43


şıma gelen bir sahne. İlk Armen’i bulmak istediğimde tek başıma gitmiştim. Esnafa, yani yerlilerine nerede olduğunu sorduğumda mutlaka tarif edeceklerini düşündüm. Hemen hemen hiç kimse bana tarif edemedi.

filmi olacağı ve kentsel dönüşüm odaklı... Filmin içerisinde de yaşanan ve yaşanmakta olan kentsel dönüşüme dair de cümleleri vardı. Kentsel dönüşümün hızla yaşandığı bu ortamda halkın tepkileri ne yönde oldu çekimler esnasında?

Bunu filmin içerisinde de hissediyoruz. Yerli halkın biraz despotvari bir tavrı seziliyordu sanki?

Biraz biz tedirgin olduk açıkçası çünkü orada yaşayan bir aile var. O aile biraz tedirgin oldu. Oranın görünür kılınmasından dolayı, belirli grupları hedef gösterilmesi gibi bir endişemiz vardı. O nedenle esasında tam yerini filmi izleyenler de göremiyor. Ancak çekim yaptığımız alan o kadar izole edilmiş bir mekan ki biz bile girdik çektik ve çıktık. Esas ilginç anlar Tuzla içerisinde yaptığımız çekimler esnasında yaşandı. Kendileri kampı hatırlayanlar özellikle, bunun bir uzlaşma ve kardeşlik filmi olduğundan emin olmak istediler. Bunun bir düşmanlık ve kötü söylemler üreten bir film olmadığından emin olmak istediler. Onları bu anlamda ikna etmek gerekti. Genel olarak çekim sırasında Tuzla ve çevresinden olumsuz bir durumla hiç bir zaman karşılaşmadık.

Hani despot belki ağır kaçar ama o ilgisizlik yer yer tehditvari bir ilgisizlik. Artık üstünü örtmek, onu görünmez kılmaya gayret eden bir ilgisiz tutum hakimdi. O anlamda da bakınca kamp Armen’in hikayesini görünür ve duyulur kılmak bizim için önemli birşeydi. Buradan filmin açılışına dönecek olursak; hem filmdeki iki kardeşin kökenlerine doğru yaptığı bir yolculuk, hem de biraz unutulmuş ve yitirilmiş bir mekan olduğunu göstermek gibi bir derdimiz de vardı.

Ropörtajın başına biraz dönecek olursak Övgü Gökçe ile bir film projesinden bahsetmiştin. İşçi

44

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Devletin “mayınlı bölge” olarak adlandırılan bölgelerin filmlerine destek sağlamak konusunda çoğu zaman kendini geir planda tutmuştur. Kaybolmayın Çocuklar filminde de durum böyle miydi? Kültür Bakanlığına başvurduk ki oldukça da sağlam hazırlık evresinden geçirilmiş bir başvuruda bulunduk. Destek alamamızın nedenlerinin de politik olduğunu düşünüyorum. Platformun başka bir filmine destek çıktı. Bizim projemize destek çıkmadı. Yani spekülatif birşey söylediğim ancak devletten destek almadık. Ancak çok önemli bir destek aldık. Calouste Gulbenkian vakfından çok büyük bir destek aldık. Bu filme sembolik bir destekte bulundu. Calouste Gulbenkian vakfı Türkiye’de soykırımdan kaçan bir ailenin Portekiz’de kurduğu bir vakıf. Çok büyük ve çok prestijli bir vakıf. Sanat projelerine çok büyük destek veren bir vakıf ve Türkiye’de bugüne dek verdikleri ilk destek bizim filmimiz oldu. Bunun biraz tüzükleri ile ilgili bir yanı da

titlemag.com

var. Merkezlerinin olmadığı ülkelerdeki projeleri destekleyemiyorlar. Ancak biraz tavır kısmı da olduğunu düşündüğümüz bir durum bu. Proje kordinatörümüz, böyle bir vakıftan bizlere bahsetti ve destek verebileceklerini söyledi. Bize biraz hayal gibi gelse de çok kısa sırada olumlu geri dönüş aldık. Türkiye’de merkezimiz olmadığı için size istediğimiz bütçeyi veremeyiz ancak, sizlere mutlaka destek olmak isterik diyerek kalıplarını kırmış olmaları bizim için çok önemliydi. Gönül isterdi ki Kültür Bakanlığı da destek versin ancak olmadı.

Film Ermenistan’da gösterildi mi? Türkiye-Ermenistan Sinema Platformu, uluslararası bir yapım platformu. Bu filmler Türkiye ayağında Anadolu Kültür, Ermenistan ayağında ise Altın Kayısı Film Festivali üstleniyor. Filmlerin iki açılışı var. Bir tanesi İstanbul Film Festivali’nde gerçekleşti. Bir tanesi de Altın Kayısı Film Festivali’nde Ermenistan galaları yapılacak.

title.

MAYIS 2011

45


Türkiye-Ermenistan Sinema Platformu’nun “Sınırların Ötesindeki Filmler” mottosundan yola çıkacak olursak, yönetmen Gülengül Altuntaş sınırların neresinde veya onun bir sınırı var mı? 23 Nisan naifliği ve hissiyatıyla sınırları toplayalım, sınırsız bir dünyada yaşayalım demiyorum. Naifliğe imkan tanıyan bir gündem ve politik şartlar var. Sınırlar var ve çok görünür. Platformun filmlerinden bir tanesi; Neighbours (Komşular) Gor Baghdasaryan’ın yaptığı. O sınırların ne kadar görünür olduğunu, esasında göremediğimiz o sınırların esasında ne kadar muhteşem bir anlatı ile görünür kılındığı bir belgesel. Platform “Sınırların Ötesinde” kısmını çok iyi başardı. Altın Kayısı film festivali aşamasında da oradaki sıcak ortamdan büyük bir destek aldık. Filmde görülemese de işbirliği duygusunu çok iyi yaşayrak biz kendi sınırlarımızı film içerisinde kaldırmış olduk. Benim kişisel olarak fikrime gelecek olursak; filmin anlattığı kökenlere dönüş hikayesi, kimlik-

46

MAYIS 2011

title.

lere geri dönüş durumu, hatta kimliksizleştirme durumu da esasında sınırlara dair önemli sözler söylüyordu. Ben de kürt kökenli bir aileden asimile olmuş bir insan olarak. Kürt’üm derken bile bunu sadece politik bir duruş olarak söylerken ben de kendimden çok fazla şey hem bulduğuma hem kattığıma inanıyorum.

Filmin süresi 31 dakika olması itibariyle pek çok kısa filme göre esasında uzun da bir film. Uzun metraj konusunda geliştirilmesi konusunda bir atılım veya istek var mı? Garabet’in var. Garabet’in böyle bir hayali var. Bu çok da olası bir durum. Bütün bir yıl çalışmalar sırasında insanlardan öyle hikayeler dinledim ki kamp eksenli olan olmayan ancak, orada çok daha fazla anlatılacak hikaye var. Bizim hikayemiz de esasında biraz açılsa, uzun metraja evrilebilecek bir hikayesi olan film. Ancak bizim prodüksyon şartlarımız, prodüksyonun bir yıl içerisinde bitirilmesi gerekliliği buna imkan

titlemag.com


tanımadı. Ben filmin ilk başta 15 dakikayı geçmemesini hedeflerken, yarışmaları ve fetivalleri düşündüğümüzde geçmemesi de gerekiyordu. Ancak senaryoyu yazmaya başladığımda öyle olmadı. Biz de hem kısaltmak istemedik. Çünkü önemli olan bu filmin yarışmalara girmesi, yarışma kategorileri dışında kalmaması değil; muhtemelen de bir çok festivalde özel gösterim olarak gösterilecek. Önemli olarak gösterilmesi olduğundan kısaltmama kararı aldık ancak uzatmaya da imkanlarımız yeterli değil. Bundan sonrası da bir şekilde buradan, bu filmden veya kampla ilgili bir değil birden çok uzun metraj çıkabilir.

Şu an üzerinde çalıştığın yeni bir sinema projesi var mı?

Bu seferki biraz Azınlıklar üzerinden değil. Ancak şu an fikir aşamasında ve bunun bir belgesel olmasını planlıyorum.

Her filmin bir cümlesi olur senin de bildiğin gibi. Yönetmenin kendi cümlesi neydi bu film için? Esasında o cümleyi her filmde izleyenlere bırakmak gerekiyor ancak yönetmen olarak benim cümlem Garo’nun da dediği gibi “Anladım ki kaybetmekten daha ağır olan kaybını unutmakmış”. Kaybettiğimiz şeyleri en azından hatırlamak, onların anısına sahip çıkmak, onların bize kattığı değerleri yaşatmak çok önemli. Kaybedilen şeyler ardından doldurulamaz boşluklar bırakıyor çünkü. • Röportaj ES / Fotoğraflar AAK

Var evet.

Bundan bahseder misin biraz, yine azınlıklar üzerinden giden bir film mi olacak?

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

47


Ayın Filmleri

BOX OFFICE 1) Rio 191.989 izleyici 205 salon / 2. hafta 2) Kaybedenler Kulübü 362.601 izleyici 142 salon / 4. hafta 3) Çığlık 4 59.468 izleyici 66 salon / 1. hafta 4) Yaşam Şifresi 122.498 izleyici 119 salon / 2. hafta 5) Kolpaçino: Bomba 703.105 izleyici 210 salon / 6. hafta 6) Aşkın Büyüsü 29.673 izleyici 80 salon / 1. hafta 7) Sucker Punch 27.810 izleyici 76 salon / 1. hafta 8) Winnie the Pooh 22.958 izleyici 76 salon / 1. hafta 9) Çınar Ağacı 275.041 izleyici 168 salon / 5. hafta 10) Hayatım Yalan 128.666 izleyici 72 salon / 4. hafta 48

MAYIS 2011

title.

Devrimden Sonra

Kar Beyaz

Türk işi I Love You Paris ile karşı karşıyayız bu kez. Ancak siyasi dili biraz daha esfe-i safilin ve eşref-i mahluk’lar arasında kalmayı reddetmiş halkımızla alakalı. Devrimden Sonra, sosyalist devrimin sonrasında Türkiye’de geçen 12 öyküden oluşmakta bu açıdan Türkiye’de sosyalizmi anlatan ilk film olma özelliğini taşıyor. Ülkede yaşanan politik ve sosyal değişimler sıradan vatandaşın hayatına yansımaları ile anlatılıyor. Kamulaşan fabrikalar, herkesin oturduğu evin sahibi olması, ücretsiz hale gelen sağlık, eğitim, ulaşım hizmetleri ve bunları şaşkınlık, sevinç hatta kimi zaman korku ile izleyen bakkal amcalar, emekliler, kiracılar, öğrenciler, işçiler. Devrimden Sonra emekçi bir Türkiye tablosu. 6 Mayıs 2011’de vizyonda olacak olan bu filmi kaçırmayın!

Chicago Film Festivali’nde yer almayı başararak önemli bir ilk film olma özelliği taşıyan Kar Beyaz, Sabahattin Ali’nin Ayran isimli öyküsünden uyarlama. Kardeşlerini doyurabilmek için çareyi kar kış demeden ayran satmakta bulan Hasan’ın bir gününü izliyoruz. Hasan küçük bir dağ köyünde yaşayan on iki yaşında bir çocuktur. Babasının hapse girmesiyle ailesi yokluk içine düşer. Annesi kasabada bakıcılık yapmaya başlamıştır. Hasan kışın sabah erken vakit, ayran dolu güğümünü yüklenir ve yol kenarındaki çay ocağına gider. Ziver Armağan Açıl, Kaya Akkaya, Sinem İslamoğlu başrollerinde yer aldığı filmin süresi 82 dakika. 13 Mayıs 2011 tarihinde vizyon bulacak bu filmi yeni Türkiye sinemasının iddialılarından.

title. puanı 7.6

title. puanı 7.2

Fragman

Fragman

titlemag.com


Küçük Günahlar

Misafir

Zefir

Daha önce romanları ve öyküleri ile çıkmış olan Rıza Kıraç ilk uzun metraj denemesi ile karşımıza çıkarak, farklı bir mecradan sevenlerine ulaşmayı hedefliyor. Küçük Günahlar, üçlü bir aşk hikâyesinin ardında kendi vicdani sorunlarını çözemeyen bireylerin, toplumsal sorunlar karşısındaki zayıflığını anlatıyor. Başrolleri, 7 yıl aradan sonra sinemaya dönen Macit Koper, şu sıralar Behzat Ç’de oynayan genç oyuncu Berke Üzrek, tiyatro ve dizilerden tanıdığımız Esra Ruşan paylaşıyor. Küçük Günahlar, üçlü bir aşk hikayesinin ardında bireyin vicdani hesaplaşmasını açığa çıkarmaya çalışırken, 12 Eylül darbesi ve sonrasında yaşanan Kürt-Türk çatışmasının Batı’daki bireyler üzerinde bıraktığı derin yaraların hikayesini anlatıyor. 96 Dakika süren yapım 6 Mayısta sizlerle.

Lale Mansur’u sinemada özleyenler kaleye mum diksin. Çünkü Mayıs ayında onu salonlarda tekrar görebilecek olmanın mutluluğu yaşanıyor. Ozan Aksungur’un senaryosunu ve yönetmenliğini üstelndiği Misafir 20 Mayıs’ta sinemaseverlerin karşısına çıkıyor. Filmin konusu ise şöyle: Oktay, Paris’ten memleketi Kütahya’ya geldiği ilk gece, onu evinden uzakta tutan nedenlerle yüzleşir. Şehri yeniden terk etmek üzereyken, Ayşe ile karşılaşır. Ayşe, evliliğinde mutsuz, taşralı bir kadındır. Oktay ve Ayşe, yıllar sonra birbirlerinde mutluluğu bulurlar. Mutluluğu sürdürebilmenin tek yolu ise, Ayşe’nin Oktay ile birlikte Paris’e gitmesidir. Ayşe’nin kararı, Oktay’ın, kendi hayatındaki “misafir”liğinin sona erip ermeyeceğini de belirleyecektir 100 dakika süresi ile izleyiciyi doyurmayı amaçlayan film bakalım sınıfı geçebilecek mi?

İstanbul Film Festivali ardından salonlarda Nisan süprizleri yaşanıyor. Özellikle bu yılın beklenen filmlerinden biri olan Zefir Nisan ayı’nın son cuması vizyonda. Mayıs ayı içerisinde ses getirmesi planlanan filmin başrolünde şu sıralar kızının adını Feriha koyan Vahide Gördüm yer alıyor. Belma Baş’ın ödüllü kısa filmi Poyraz’ı tematik olarak izleyen ilk uzun metrajlı kurmaca filmi Zefir, İstanbul Film Festivali’nin 2008’de düzenlenen ilk Köprüde Buluşmalar Uzun Metrajlı Film Projesi Geliştirme Atölyesi’nde birinci seçilmişti. Yapıta adını veren Zefir, başına buyruk bir çocuktur, yaz tatilini annesinden uzakta büyükannesiyle birlikte yayla evinde geçirmektedir. Annesi sonunda çıkagelir, ama onu almaya değil, vedalaşmaya. Zefir annesini bırakmamaya kararlıysa da bu işin sonu kötü olacaktır. 29 Nisan 2011 tarihinde vizyon bulacak film yeni bir söz söyleme peşinde.

title. puanı 7.8

title. puanı 5.3

title. puanı 6.9

Fragman

Fragman

Fragman

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

49


MODA CANSU ONOMAY, YAĞMUR ÇENBERLİ


İstancool 2011 Geliyor! Sanat, tasarım, moda, edebiyat, müzik, film ve düşün alanında 3 günlük bir festival İstancool 2011. 27-29 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek festivale yurtdışından isimler de konuk oluyor. Oscar ödüllü yönetmen Milos Forman, REM’in solisti Michael Stipe, İngiliz yönetmen ve fotoğrafçı Sam Taylor-Wood, Oscar ödüllü oyuncu Tilda Swinton, The Hole’un solisti Courtney Love ve Marie Antoinette, Spider Man serisi ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmleriyle tanınan Kirsten Dunst festival kapsamında İstanbul’a gelecek. Festivalle ilgili ayrıntılı bilgi için: http://www.liberatum.org.uk/ • YÇ

EMU Artık Türkiye’de Avustralya, UGG fırtınasından sonra Türkiye’de yeni bir fırtına daha estirmeye hazırlanıyor. EMU botlarının UGG’dan farkı kanguru değil koyun derisinden yapılıyor oluşu. UGG ile ortak noktası ise nefes alan yapısı sayesinde ayağı kışın sıcak, yazın serin tutuyor. Dünyada en çok satılan ve en rahat bot unvanına sahip EMU botlarının görünüm açısından UGG’dan pek bir farkı da yok aslında. Hollywood ünlülerinin gözdeleri arasına giren bu botlar Türkiye’de de epey tutulacağa benziyor. • YÇ

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

51


Alexandre McQueen’e Saygı Duruşu New York Metropolitan Museum of Art’da 4 Mayıs -31 Temmuz 2011 tarihleri arasında gerçekleşecek “Alexander McQueen: Savage Beauty” adlı sergide yaklaşık 100 eserle, Alexandre McQueen’in muhteşem kariyeri anılıyor. Sergide ünlü tasarımcının bugüne kadar yaptığı eşsiz ve ikonik tasarımlarının yanı sıra kişisel eşyaları da bulunuyor. Alexandre McQueen modaevinin şimdiki baş tasarımcısı Sarah Burton, bir dergiye verdiği röportajda onun gibi bir dehanın yerinin doldurulamayacığını çünkü, her bir tasarımının bir sanat eseri olduğunu söylüyor. Kaçırılmaması gereken bir sergi. Artık New York’a gitmek için çok önemli bir sebebiniz var! • CO

Ajda Pekkan for Twist Biz ondan yeni bir albüm beklerken, bizleri şaşırtarak “Ajda Pekkan for Twist” ile karşımıza çıktı. Bugüne kadar sahne kostümleriyle çok konuşulan Ajda Pekkan, tarzını bu sefer Twist 2011 ilkbahar-yaz sezonu için özel bir koleksiyon tasarlayarak gösteriyor. Sınırlı sayıda satışa sunulacak koleksiyon 25 parçadan oluşuyor. Pekkan koleksiyonda en çok siyah, gri ve kırmızı renkleri kullanmış. Bir de tabiki Ajda Pekkan denince akla gelen dore rengi ve leopar desenleri koleksiyonda bol bol yer almakta. Bu yepyeni koleksiyon 5 Mayıs’tan itibaren Twist mağazalarında. • CO

52

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Paranın Parfümü Bilgisayar yazılımları üreten Amerikalı Patrick McCarthy, para kokulu parfüm çıkararak ilginç bir hikayeye imza attı. Parfümün adını da “Money” koydu. Şişesi 35 dolardan Amerika’da satışa sunulan bu parfümün kadınlar ve erkekler için iki farklı türü bulunuyor. Parfüm, adından da tahmin edileceği gibi, yeni basılmış para gibi kokuyor. Ürünü alanların kendini gerçek bir milyarder gibi hissetmesini sağlamak için parfüm şişesinin kutularında tedavülden kalkmış 500 dolarlık banknot parçaları bulunuyor. Galiba McCarthy parayı o kadar çok sevmiş ki günün her saati kokusunu içine çekmek istemiş. • YÇ

Angelina Jolie, Louis Vuitton’un yeni yüzü oluyor! Louis Vuitton 2009 İlkbahar/Yaz ve 2009-10 Sonbahar/Kış reklam kampanyası için Madonna ile anlaşmıştı. Elde ettiği başarıdan sonra bu sefer ünlü Fransız modaevi, dünyanın en gözde kadınlarından biri olan Angelina Jolie ile anlaştı. Kampanyanın yeni yüzü olan Jolie, Marc Jacobs tasarımlarıyla yaz sezonundan itibaren Annie Leibowitz’e poz vermeye başlayacak. Madonna’dan sonra markanın en çok konuşulan yüzü kuşkusuz Jolie olacak. • CO

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

53


• Özgür Masur • Gelenekselle moderni usta bir estetik anlayşıyla birleştirdiği son koleksiyonu “Bugün” ile adından sıkça söz ettiriyor Özgür Masur. Türkiye’nin moda dünyasındaki en önemli genç tasarımcılarının başında geliyor kendisi. Amy Winehouse ve Madonna’dan etkilendiği kadar Bergen’den

titlemag.com

de etkilenen tasarımcı Türkiye’deki moda anlayışına başka bir boyut kazandırdı. Aşk-ı Memnu dizisinde eşsiz tasarımlarının kullanılmasıyla birlikte ismini ve markasını en ucra köşelere kadar duyurmayı başaran Özgür Masur ile zevkli bir röportaj gerçekleştirdik.

title.

MAYIS 2011

55


Tasarımlarınızda romantizmin içine agresifliği yerleştirdiğinizi görüyoruz. Gerçek hayattaki ruh haliniz böyle olduğu için onu da tasarımlarınıza mı yansıtıyorsunuz?

la uluslararası markalaşmaya en yakın isim siz görünüyorsunuz, bir yandan sponsor desteği eksikliği de var. Bu anlamda gelecek planlarınız neler?

Doğru tespit. Zaten bir koleksiyon oluşumunda kendinize ait olan bir şeyleri dahil edemiyorsanız o koleksiyonu eksik kılan bir şeyleri hissedersiniz…

Bu koleksiyonumda Ebru desenleri beni inanılmaz heyecanlandırdı. Ama bize ait geleneksel bir değeri yorumlamak ve modernize formlar ile hayata geçirmek benim için en önemlisiydi. Böylelikle bize ait çok özel bir değerin global formlara uyarlanması düşüncesi hem beni hem de koleksiyonu izleyen herkesi heyecanlandırdı. İstediğimde buydu.

Koleksiyonunuz için ebru dersleri aldınız, ki Türk görsel sanatçılarında eserleri için böyle bir ön hazırlık örneği çok zor görülmekte. Bu tavrınız-

56

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Ve… Haklısınız. Bir moda tasarımcısı için en önemli destek sponsorluktur. Size inanan güçlü kuruluşların yanınızda olması büyük atılımlar için maddi desteğin rahatlığı ile yol alabilmenizi sağlayacak en önemli rahatlıktır. Bir tasarımcı için yatırımcısının olması maddi kaygıları gütmeden sadece işine odaklanmasında çok etkili bir unsur. İleriye dönük planlarımda sadece yurtdışı açılımı yapmak istediğim zaman diliminde önemli bir sponsor desteği ile planlamalarımı yapmak ve markamı yurtdışına taşımak istiyorum.

titlemag.com

Erkek tasarımlarına ağırlık vermeyi düşünüyor musunuz? Şu son zamana kadar zaten çok önemli bir erkek markasının danışmanlığını yapmaktaydım. Erkek tasarımları kadın tasarımlarına nazaran çok daha sığ. Erkek giyimde feminenliği çok sevmediğim için çok ince detayları farklılaştırarak imzanızı yansıtabilirsiniz. Özellikle satış koleksiyonu hazırlamak adına erkek giyiminde çok iyi olduğuma inanıyorum ama moda tasarımcısı kimliğim ile kadın tasarımlarında çok daha fazla keyif alıyorum çünkü sınırınız yok.

title.

MAYIS 2011

57


Sizden sonra yetişecek yeni tasarımcılar için önerileriniz neler? Mutlaka eğitim almaları şart. Yetenekli olabilirsiniz ama çizdiğiniz bir tasarımın kadın bedenine uyarlanmasında bilgi eksikliğiniz var ise hiçbir zaman istediğinizi hayata geçiremezsiniz. Dolayısı ile eğitim sonrası pişmek adına mutlaka firmalarda çalışmalılar, A’dan Z’ye her şeyi, firma tecrübesi ile kendinizi yetiştirebilirsiniz. Öncelikle iş disiplini açısından çok önemli bir yol.

Türk kadını ve erkeği giyinirken ne tarz hatalar yapıyor? Rahatlık adına kendi bedenlerini tanımadan gi58

MAYIS 2011

title.

yinmeye çalışıyorlar. Bu hem erkek hem de kadın için ciddi bir hatadır. Artık günümüzde tarz olma kavramını da çok karıştırmaya başladılar. Bence tarz giyinmek ile farklı görünmek aynı şey sanıyorlar ve böyle düşünen bir çok kişi komik görünüyor bana göre.

Önemli olanın marka değil, kıyafetin yakışmasıdır diye söylenen bir klişe var. Siz buna ne ölçüde katılıyorsunuz? Markalar iyi olmak adına çok özel tasarımları hayata geçirebiliyorlar. Marka giyinmek bir lükstür. Bu lükse sahip olmayan ama kendine yakışanı kendi tarzı haline getirmeyi başaran kişilerin varlığını da kabul ediyorum. titlemag.com


Sizce Türkiye’de ve dünyada en iyi giyinen erkekler kimler? İnanın cevabını bulamadım düşündükçe klasik giyimleri ile öne çıkmış kişiler geldi aklıma ama bana göre de iyi giyim stil değil.

Nicole Kidman’a olan hayranlığınızı biliyoruz. Nicole Kidman için bir kıyafet tasarlasanız bu nasıl olurdu? Kırmızı halı için ise romantik uçuşan bir elbise tasarlardım. Aslında bir şey tasarlamam gerekseydi nerede giyeceği de çok önemlidir.

titlemag.com

Özgür Masur’un 1 günü nasıl geçer? İşini keyifle yapan bir moda tasarımcısı olarak abartıdan uzak bir yaşamım vardır. Güne çok sevdiğim köpeğim ile başlarım onu gezdirmek bu yoğun çalışma tempomda sabah sporum gibidir. Bunun yanı sıra güzel bir sabah kahvaltısı mutlaka olmazsa olmazlarımın arasındadır. Sonrasında maillerime bakar ve günün programını gözden geçiririm. Özel müşteri randevularımın yoğunluğuna göre planlarımı düzenlerim ve fırsat buldukça sadece bir sonraki koleksiyonum için mutlaka eskiz çizimleri ve beden üzerine form çalışmalarımı yaparım. • CO & YÇ

title.

MAYIS 2011

59


Stephen Jones & The Accent of Fashion Her bir şapkanın önünde en az yirmi dakika harcayarak gezdiğimiz “Stephen Jones & The Accent of Fashion” sergisi, Vakko Moda Merkezi’nde 7 Haziran’a kadar tüm moda ve sanatseverleri Stephen Jones ile buluşturuyor. Kariyerinin 30.yılını kutlayan Jones, bu sergisinde yaratıcılığın sınırlarının nasıl zorladığını hatta, aslında hayal gücünün sınırı olmadığını bir kez daha bizlere gösteriyor. Sergi salonuna ilk girdiğinizde şaşkınlıktan serginin tasarımına pek dikkat edemiyorsunuz. Renkler, kumaşlar, objeler ve daha bir çok detay karşısında diliniz tutuluyor. Fakat biraz zaman geçirdikten sonra serginin bütününü görebiliyorsunuz. Eserlerin kendileri kadar sunumları da göz kamaştırıcı. Stephen Jones Şapkacılıkta kullanılan orijinal şapka kutularının arasında ve kıyafetler eşliğinde sergileniyor.

62

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


“Turkisch Entrée” (Türkiye’ye Giriş) adlı bölümde fesler, miğfer şeklinde şapkalar ve ipek taftadan yapılmış berelerle Stephen Jones’un bu sergiye özel tasarladığı Türk Kreasyonları yer alıyor.


Stephen Jones’un bu muhteşem sergisi 4 temadan oluşmaktadır: “Adventure “(Serüven), “Science” (Bilim) “Rococo” (Rokoko) ve “Glamour”(İhtişam). Serginin ilk bölümü olan Adventure’da sizleri, Travelogue koleksiyonunudan “London” adlı dev bir şapka karşılıyor. Serüven teması Stephen Jones’un Kanada, Ekvator,Hindistan ve daha birçok ülkeye yaptığı seyahatler konu alınmış. Science adlı ikinci bölümde adından anlaşıldığı gibi bilim ve teknoloji konu ediliyor. Bu temaya girişte de yine devasa ama bir Stephen Jones klasiği olan “Soho”yu gö-

rüyorsunuz. Bu bölümde farklı formlar ve grafik desenler arasında kayboluyorsunuz. 3. tema olan “Rococo” ya (Rokoko) girişi, sanatçının “Damn Thats Feels Good!” adlı büyük şapka tasarımıyla yapıyorsunuz. Bu bölümde Jones, yaprak ve çiçek motiflerini, başka bir deyişle doğayı anlatıyor. Son tema olan “Glamour”da (İhtişam) Jones, adından da anlaşıldıgı gibi kırmızı rengin ihtirasından, filmlerden, partilerden ve parlak ışıklardan ilham almış. İşte her biri farklı bir başyapıt olan bu şapkalardan bazıları...

Wash’n’Go (Yıka ve Çık) bizim için serginin en ilgi çekici eseriydi. Yavaş çekimde, su dalgasının sıçrama anı çekilmiş gibi bir efekt var şapkada. Bükülmüş saydam plastikten yapılmış.

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

65


“South” (Güney) bölümünde bulunan şapkalar, sicim örgü, devekuşu tüyü ve omurgası, ağaç yaprakları ve kamış gibi bir çok ilginç malzemelerle yapılmış olduğundan serginin bir diğer ilginç eserleriydi.


Stephen Jones’un John Galliano için tasarladığı muazzam bir eser. Bükümlü ipek kumaştan ve pullardan yapılmış bir gece kıyafeti, üzerine şapka olarak Fransız sanatçı Jean Cocteau’nun heykellerini yansıtan bir metal çerçeve geçirilmiş. Dev metal çerçeveyi gördüğünüzde bir kez daha Stephen Jones’un ne kadar sıradışı olduğunu görüyorsunuz. • CO / Fotoğraflar CO


Eddie Borgo Son günlerde çılgınlığım tuttu ve bundan böyle takı takmayacağım şeklinde nedenini bilmediğim bir karar aldım.Kararımın üstünden birkaç gün geçmemişti ki Eddie Borgo ismiyle karşılaşmam bu yeni kararımı sorgulamama sebep oldu. Yarattığı takılarla belki bugüne kadar sıradan gelen figürleri sıradışı bir hale büründürmüş. Doğma büyüme Amerikalı olan tasarımcımızı takı tasarımına götüren şey ise sanatın bambaşka bir dalı, heykelolmuş. Sık sık tasarımlarında rock n’ roll’un ve New York’un mirasının izlerinden bahseden Borgo, yarattığı her parçaya yeni bir enerji ve modern bir bakış açısı getiriyor. Tasarım dünyasına profesyonel olarak girişinden kısa bir süre sonra, 2010’da, CFDA’nın (Council of Fashion Designers of America) takı tasarımı dalında Swarovski ödülüne sahip oldu ve CFDA/ Vogue Fashion fund’ı kazananlar arasına girdi. Başarısı aldığı ödüllerle sınırlı değil. Moda dünyasının en önemli isimlerinden Marchesa, ProenzaSchouler, Jason Wu ve Joseph Altuzarra ile ününe ün katan işbirliklerine girerek yerini sağlamlaştırdı. Eddie Borgo’nun tanınmasında 70

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


çevresinin de çok büyük bir etkisi var. Yeni yetenekleri tanıtmayı, yeni tasarımları ve tasarımcıları hedef ve konu alan Claudia Wu’nun Me Magazine’i 20. sayısının starı olarak Eddie Borgo’yu seçti. Çalıştığı isimler, Me Magazine ve Borgo’nun yaratıcılığı birleşince başarı onun için kaçınılmaz oldu.

Eddie Borgo’nun tasarımlarını onun imzası haline getiren püf noktaları, keskin hatları romantik bir biçimde sunuyor oluşu ve sıradana farklı bir boyut kazandırışı. Tasarımlarında doğadan etkilenen Borgo’nun takılarının en çarpıcı özellikleri: şatafattan uzak bir gösteriş ve zerafet.

Koleksiyonlarının tanıtım yüzü olarak stil ikonlarını tercih eden Eddie Borgo, son koleksiyonu İlkbahar/Yaz 2011 için Giovanna Battaglia’yı seçti. 72

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Erkek kolye, bileklik ve yüzük.

Kadın kolye ve bileklik.

2011 Sonbahar koleksiyonunda böceklerden ilham alan Borgo’nun son koleksiyonunda ilhamı gökyüzü olmuş. Özellikle erkek tasarımlarında bolca şimşek figürü kullanmış. Kadınlar için de kilit figürünü önplana çıkarmış. Koleksiyonun her iki bölümünde keskin hatlar kendini belli etse de romantizmden hiç vazgeçmemiş Eddie Borgo.

titlemag.com

Kendi tasarımlarını kullanan kadınları ise şöyle tanımlıyor; biraz punky, modern, metropollerde yaşayan ve kimliğini anlatan takılar takan kadın. Eddie Borgo: “Jewelery is a part of your personality.” • YÇ

title.

MAYIS 2011

73


MÜZİK EMRE SAĞLAM, UFUK DOĞAN, YAPRAK KIRDÖK, YAĞMUR ÇENBERLİ


Geçtiğimiz ayın kulağa küpesi: No Age Noise rock’ın popüler gruplarından No Age ilk defa Türkiye’deydi. Geride bıraktığımız Nisan ayının otuzuncu gününde beyoğlunun kendinizi doksanların ortasında kaybolmuşsunuz hissini yaratan Bronx Pi sahnesinde ağırladık onları. Etkinlik öncesinde biraz mekan ve kitle konusunda sıkıntılarımız oldu. Öncelikle bunlardan başlayalım; Bronx’un garsonlarının tavırları ve daha doğrusu dünyanın en iyi mekanında çalışıyorum ve sana hizmet etmek zorunda değilim tafrası böylesine danslı bir konser için oldukça gerginliğe gebeydi. Konsere katılımın düşük olması çok şaşırtıcı olmamakla beraber katılanların yarısının da bistro anlayışı ile kabuklu fıstık yiyerek No Age izlemeler takdire şayan bir durumdu. Konser başladığı andan itibaren No Age youtube’da kolaylıkla bulabileceğiniz vasat “live” videolarının çok ötesinde bir performans sergileyememiş olmasına karşın kendimi KASDAV’da hissetmetitlemag.com

me neden oldu. Her şarkıdan sonra Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk gelip birinciye ödül verecekmiş gibi bir ergenlik sancısı atmosfere hakimdi. Grup üyelerine gelince, oldukça samimi ve seyirci ile kontağını koparmamaya çalışan ve geldikleri yere hemen ısınan canlılardandılar. Bu bakımdan oldukça takdirimi kazansalar da orada bulunan kitlenin bunun tadını çıkarttığına dair şüphelerim var. Çok eğlenenler ve sıkı takipçiler elbette vardı ve onlar zaten alacaklarını almışlardır diye düşünüyorum. Konser sonrası (ki ben son şarkıya tahammül edemeyerek çıktım) bir grup arkadaşımla beraber eğlenen grup ertesi gün gerçekleşecek olan 1 Mayıs yürüyüşüne de katılmak istediklerini söylemişler (ki bariz ve masum bir oryantalist yalan). Tüm bunları düşündüğümüzde, kanlı canlı görmek güzeldi ancak sadece bu kadardı. • ES

title.

MAYIS 2011

75


Jamie Woon Son zamanlarda Birleşik Krallık’tan çıkan orta şekerli mainstream işlerin sayısı gitgide arta dursun, Jamie Woon rakiplerini geride bırakıp parıldamaya başladı bile. The xx’in halen piyasadan silinmeme tutkusuyla beraber dinleyicilerin daha fazla dikkatini çekmeye başlayan minimalistik neo R&B/pop olarak tanımlanabilecek janrı oldukça başarılı bir şekilde icra eden Woon, debut albümü Mirrorwriting’le bu ayın gözdelerinden oluyor. Müzisyen, Burial destekli çıkardığı ilk single olan Night Air’in barındırdığı çok da baskın olmayan bir dub aromasıyla albümünün oldukça başarılı olacağının sinyallerini vermişti. Amy Winehouse’la aynı okuldan mezun olan sanatçı, albümü dinlerken asla sizi sıkmayan bir hava yakalayıp albümü her kesimden dinleyiciye ulaştırma konusunda başarıya ulaşıyor. Woon’un soul müziğe oldukça yatkın vokalleri ve müzikalitesinin bütünlüklü bir havaya sahip olması Mirrorwriting’i bu ayın en başarılı albümü yapma yolunda ilerletiyor. Night Air, Shoulda, Gravity gibi şarkılar dinleyenleri farklı zamanlarda farklı insanlarla farklı hislere gark etme potansiyeline sahip, keyifli dinlemeler. • UD

76

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Fleet Foxes En son 2008’de çıkarmış oldukları kendi adlarını taşıyan ilk albümleriyle farklı çevrelerden yoğun ilgi gören Fleet Foxes, 3 Mayıs’ta Sub Pop’tan çıkaracakları ikinci albümleri Helplessness Blues’la kendilerine olan bağlılığımızı tekrardan sınama niyetindeler. İlk albümün gruba getirdiği başarı, şöhret ve para elbette ki ikinci albüme yansıyan etkenlerden bir kaçı. En son ünlü bir kahve zincirinde bile White Winter Hymnal’ın çaldığını farkettiğim zaman grubun ikinci albümü konusunda beklentilerim iyice üst düzeye ulaşmıştı. Helplessness Blues, ilk albüme nazaran daha içselleştirilmiş bir havada ilerliyor. Montezuma’yla başlayan kayıt alışık olduğumuz Fleet Foxes sound’una sadık kalarak albümün ortalarına doğru etrafınızda açan çiçekler eriyen karlar ve içinizde anlamlandıramadığınız özlemlere doğru koşmanıza neden olmakta. Albümdeki şarkı sözleri tarihi ögeler ve mistik referanslarla süslenirken, müzik de sadık dinleyicilerini şaşırtmayacak pozitif bir gelişim içerisinde. Hazır soğuk günlerden tam olarak kurtulamamışken baharın gelişini Fleet Foxes’la deneyimlemek iyi bir fikir olabilir, benden söylemesi. • UD

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

77


Antony and The Johnsons Antony Hegarty’nin ne kadar yetenekli bir müzisyen olduğundan bahsetmeme gerek yok sanırım. 2010 çıkışlı Swanlights adlı dördüncü stüdyo albümlerinin ardından garip bir seçimle bu sene de aynı adı taşıyan bir EP çıkaracak olan Hegarty ve grubu, yine karanlık ve melankoli yüklü bir yolculuğa bilet kesiyor. Daha önce de Returnal single’ına featuring yaptığı Brooklyn çıkışlı Oneohtrix Point Never’la bu sefer kendi şarkısı üzerinden bir işbirliği içerisine giren sanatçı, önceki albümden hatırladığımız Swanlights şarkısını bambaşka bir düzeye taşıyor. Şarkının başlangıcından itibaren dibe vuruş hissiyatını kademe kademe size tattıran bu yepyeni Swanlights editi mutsuzluğa açılan kapıları aralayıp içeri simsiyah parlak bir ışık sızdırıyor. Ep’deki bir diğer şarkı olan Find The Rythm of Your Love her ne kadar yayınlamamış bir b-side havası verse de Kissing No One, Antony’e dair inancınızı tazeler nitelikte. “I was kissing no one, kissing you, no wonder I feel so blue” gibi sözlerle ağır iş makinesi kullanırken dinlenilmemesi gereken bir kategoriye girebildiğinden dikkatli olmakta fayda var. • UD

78

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Beastie Boys Önden Make Some Noise single’ını yayınlayarak hayranlarını daha da heyecanlandıran Beastie Boys’un belalı albümü 3 Mayıs’ta dinleyicisiyle sonunda buluşuyor. Grubun üyelerinden Adam Youch’un rahatsızlığı sebebiyle ertelenen albüm, 3 Mayıs 2011’de raflarda yerini almaya hazırlanırken grup bu sefer internet korsanlarından darbeyi yedi. Albümün çıkmasına fırsat kalmadan bütün şarkıların internete sızmasıyla Beastie Boys B planını devreye soktu. 8. stüdyo albümleri Hot Sauce Committee Part Two’yu 3 Mayıs’ta online satışa sunacaklar. 1979’da hardcore punk olarak kurulan Beasti Boys, 1984’te hayati bir kararla hip-hop tarzına geçiş yaptı. Kuruldukları günden beri rafine ve sadık bir dinleyici kitlesine sahip olan Beastie Boys, bu albümde de hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacağının sinyallerini veriyor.• YÇ

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

79


WhoMadeWho 2000’li yılların ortasında müzik dünyasına isimlerini aldıkları bir AC/DC parçası ile katılan WhoMadeWho, 2011 yılının baharında müzik dünyasına kazandırdıkları yeni albümleri Knee Deep ile müzik dünyasındaki iddasını koruyor. Sis perdesini synthlerin araladığı “There is an answer” ile başlayan Knee Deep ardından yüksek vokal iniltili şarkısı Every Minute Alone ile devam ediyor. Daha albüm sanal mecralara düşer düşmez özellikle Every Minute Alone isimli parçanın onlarca değişik remix’i ve farklı versiyonları da soundcloud, fizy gibi ortamlarda sevenlerine sızdırıldı. Eski sevgilinizi gördüğünüz anda saçınızın önündeki tutamı yavaş çekimde onun yüzüne sertçe çarpabilmenize imkan tanıyan sözleriyle ve ritmiyle Every Minute Alone albümün en umut veren çalışması. Kontrastı bol tonları barındıran ve albümün bir diğer iddialı çalışması olan Muskeeter’da tracklist içerisinde ben burdayım diye bağıranlardan. Albüm genel olarak beklentileri karşılayamasa da expansion pack’ler ile renklenecek bir bilgisayar oyununu andırıyor. WhoMadeWho promili yüksek gecelerin danslı yardımcısı albümleri Knee Deep ile huzurlarınızda, ısrarla edinin. • ES

80

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Panda Bear Yurdum hipsterının peynir ekmek gibi ihtiyacı olan ve sıkıcı sohbetlerini renkelndirmelerine bir nebze pratikte fayda yaratabilecekleri bir albüm bu ay huzurlarında. Panda Bear derin sessizliğini bozarak Tomboy adını verdiği albümü ile karşımızda. You can count on me adını verdiği açılış parçası ile tınılarını dillendirmeye başlayan Tomboy, dinleyenlerine daha ilk parçadan ayar veriyor ve ardından yerini hüzünlere gark eden ve albüme adını veren Tomboy ile devam ediyor. Tomboy’un hemen sonrasında gelen Slow Motion ile parçaların sayısı nicelik olarak arttıkça hızları da nitelikli ölçüde artıyor. Albümün tadından yenmeyeni ise Scheherzade. İsmine aldanarak Şekerzade türünden kötü oryantalist esprilerin odağından kaçmasını ümit ettiğimiz bir parça kendisi. Panda Bear’ın iyiden iyiye sağlam soundları ile donattığı Tomboy eleştirmenlerden tam not almayı başardı. Yatıştırıcı tınıları ile hipsterları terapiye davet eden Panda Bear, sözleriyle de bütün anksiyetelerinizden sizi sıyırmaya yeterli görünüyor. Albümde kapanış parçası olan Benfica bütün dinginliği hüzne dönüştüren üslubuyla bir damla gözyaşını adak olarak huzurlarınızdan bekliyor. Tomboy baharın en çiçek açtırmayanlarından. • ES

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

81


Dirty Beaches 1950’lerin sesleri karanlık tınılarla buluşuyor ve karşımıza Dirty Beaches çıkıyor. Dirty Beaches Tayvan doğumlu, Kanadalı Alex Zhang Hungtai’nin tek kişilik projesi. 2011 çıkışlı Badlands albümüne kadar 2006 yılından beri bir çok ep,kaset,split , 7’’ çıkarmış ama grubun diskografisine bakınca yoğunluğun 2010-2011 yıllarına denk geldiğini görüyoruz. Albüm sanki bir Suicide şarkısı gibi, oldukça karanlık ve deneysel başlıyor.Hungta’nin kendi deyimiyle Minimalist-rockabilly ve Surf-pop türlerinde gezinen 8 şarkılık albümde Sweet 17, True Blue, Lord Knows Best oldukça dikkat çeken şarkılar. Okuduğum albüm yorumlarından birinde David Lynch’in 1990 tarihli Wild at Heart filmine bu albümün soundtrack olarak ne kadar iyi gideceği yazıyordu, ben de katılıyorum ve Wild at Heart’ı izleyip, Dirty Beaches’ın Badlands albümünü ve daha önce yayınladığı kayıtları dinlemenizi öneriyorum. • YK

82

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Vivian Girls Brooklyn, New York’lu 3lü Vivian Girls Cassie Ramone, ‘’Kickball Katy’’ Goodman ve Fiona Campbell’den oluşuyor. Share the Joy, Vivian Girls’den sürprizsiz fakat beklentileri karşılayan bir albüm. 4 yıllık kariyerlerindeki 3. albüm olan Share the Joy ile Vivian Girls ‘sound’unu daha da oturtmuş. 60lar kız grupları ve Beach Boys esintileri daha önceki albümlerde olduğu gibi Punk ve Noise-pop ile buluşuyor ve bu yazın dinlenilecek albümlerinden biri haline geliyor. Daha önce dinlemeyenler grubun ilk 2 albümü, özellikle demo albümlerini dinlemeli. Demo albümlerindeki Wipers-Telephatic Love coverı ile gönlümüzü kazanmıştı zaten en başta Vivian Girls. • YK

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

83


Ayın Etkinlikleri

84

IAMX

Black Dice

Nouvelle Vague

5-6 Mayıs 2011 35 / 20 TL

10 Mayıs 2011 25 / 15 TL

10 Mayıs 2011 60 / 40 TL

Ünlü İngiliz trip-hop grubu Sneaker Pimps’in solisti Chris Corner’ın solo projesi IAMX, yoğun istek tekrardan Babylon sahnesinde! Şarkı sözlerinde seks, din, politika, biseksüellik gibi tabu konuları işleyen Corner, memleketi İngiltere’yi terk ederek Berlin’e yerleştikten sonra tamamen müzik endüstrisinden bağımsız bir ruhla orijinal çalışmalarına devam ederek, bu değişimin meyvelerini toplamaya devam ediyor. nlı performansında ona eşlik eden grubuyla beraber IAMX, yine hayal kırıklığına uğratmayan, sansasyonel performanslarından biri için İstanbullu hayranlarıyla coşkulu ve yoğun bir buluşma yaşayacak.

Salon IKSV Mayıs konserlerine Music by Lenovo serilerine bir yenisini daha ekleyerek devam ediyor. 1997’den bu yana Brooklyn’de üç kişilik bir ekiple noise-rock türünün hakkını fazlasıyla veren Black Dice, sıra dışı deneysel müziğini Salon sahnesine taşıyor. Bugüne dek beş stüdyo albümü yayımlayan topluluk, gitar ve davul gibi klasik rock enstrümanları yerine bilgisayar, sampler ve efekt pedalı gibi öğelerle psychedelic sound’unu oluşturuyor. Salon’da benzersiz bir deneyime hazır olun.

Ön grup olarak LA BOETIE’nin sahne alacağı bir konser var bu ay. Punk ve New Wave şarkıları, tamamen yeni bir forma sokan Nouvelle Vague,Meganeomani by Renault desteğiyle, Bossa Nova, caz ve 60’lar pop standartlarını izleyerek dinleyicilerini şaşırtıcı ve sürprizlerle dolu bir zaman yolculuğuna davet ediyor. Eski klasikleri tamamen kendilerine özgü bir şekilde yorumlayan Fransız ikili Marc Collin ve Olivier Libaux, gizemli ve seksi dişi vokalistleriyle birlikte Babylon sahnesini fethetmeye hazırlanıyor. Joy Division’dan XTC’ye, Depeche Mode’dan The Cure’a uzanan geniş bir repertuara sahip. Nouvelle Vague eşliğinde bir zaman yolculuğu için Babylon’a davetlisiniz.

Babylon Şehbender Sokak No:3 Tünel Asmalımescit / İstanbul

Salon İKSV Sadi Konuralp Caddesi No:5 Şişhane / İstanbul

Babylon Şehbender Sokak No:3 Tünel Asmalımescit / İstanbul

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Hooverphonic

Caribou

17-18 Mayıs 2011 45 / 25 TL

19 Mayıs 2011 50 / 40 TL

Hooverphonic, Avrupa turnesinin İstanbul ayağında Salon’da! Hooverphonic’in Belçika radyolarındaki arz-ı endamı 1996’da yayımlanan ilk albümleriyle gerçekleşti. Bu albümdeki “2 Wicky” adlı şarkının Bernardo Bertolucci’nin Çalınmış Güzellik filminde kullanılması, topluluğun uluslararası arenada kazanacağı başarının ilk müjdecisiydi. Grup, onuncu yılını 2006’da yayımlanan bir “best of” albümüyle kutladı ve bu albümün CD satışları bir milyonu aştı. Topluluğun en deneysel albümlerinden biri olarak kabul edilen The President of the LSD Golf Club’ın 2007’de yayımlanmasından bir yıl sonra solist Geike Arnaert gruptan ayrıldı, yerine Noémie Wolfs gruba dahil oldu. 2010’da ise iki Platinum ödüllü The Night Before albümü dinleyicilerle buluştu.

2000’lerin başında, Manitoba ismiyle müzik dünyasına atılan daha sonra ismini Caribou’ya değiştiren Dan Snaith, zamanının ötesinde müzik yapan Kanadalı bir sanatçı. 2007’de en iyi albümler listesinde yerini edinen “Andorra” albümüyle pshchedelia’dan krautrock’a, breakbeat ritimlerden indierock’a uzanan sıra dışı organik müziğiyle farkını ortaya koyan Dan Snaith ve arkadaşları 2007 Mart ayında Babylon’da uzun süre konuşulan bir performansa imza atmıştı. Bundan tam 3 sene sonra Caribou, Kanada kırsalından geriye dönerek Swim albümünü piyasaya sürdü. İşte tam 3 sene sonra Dan Snaith,Burn sponsorluğunda, kolunun altında yeni parçalarıyla Babylon’u tekrar ziyaret ediyor, ve bu sefer çok daha farklı bir performansla….

San Diego/California’dan çıkan, müziği standart tanımlara ve şablonlara sığmayan The Black Heart Procession, 1997 yılında Pall Jenkins ve Tobias Nathaniel tarafından kuruldu. Merkezde konumlanmış müzik anlayışlarından uzak duran topluluğun müziği, indie - rock’ın masalsı, hüzünlü ve karanlık tarafını bütün çıplaklığıyla yansıtıyor.Piyano ve gitarın olağanüstü harmonisine bir de insan doğasının melankolik tarafına dokunan şarkı sözleri de eklenince, ortaya alışkanlık yaratan şarkılar ve dolayısıyla tüm dünyada çok geniş bir hayran kitlesine sahip bir grup çıkıyor.Amerikalı grup The Black Heart Proccession’ın geçtiğimiz yıl verdiği muazzam konserin ardından bu yıl yeniden, Charm Music ve Ghetto işbirliği ile Türkiye’deki ikinci konserleri için Ghetto sahnesinde!

Salon İKSV Sadi Konuralp Caddesi No:5 Şişhane / İstanbul

Babylon Şehbender Sokak No:3 Tünel Asmalımescit / İstanbul

Ghetto Kamer Hatun Caddesi No:10 Beyoğlu / İstanbul

titlemag.com

The Black Heart Procession 22 Mayıs 2011 40 TL

title.

MAYIS 2011

85


TEKNOLOJİ AREN ARDA KAYA


Beyaz iPhone 4 Geçtiğimiz sene duyurulmasına rağmen piyasaya bir türlü sürülemeyen beyaz iPhone 4’ler nihayet raflarda yerini aldı. 28 Nisan tarihinde satışa sunulan beyaz iPhone 4’ler tahmin edebileceğiniz gibi Türkiye pazarına giremedi. Çeşitli alışveriş sitelerinde “uygun” rakamlara almak isterseniz kimse sizi tutamaz, orası ayrı. •

iPad 2 Türkiye’de Hatırlarsınız Türkiye’ye iPad ünlü bir marketler zinciri tarafından sokulmuştu. Neyse ki iPad 2 Bilkom tarafından paşalar gibi Türkiye’ye getirildi. Hatırladığım kadarıyla bir teknoloji mağazasında 2000 TL civarında satılan iPad 2, Bilkom’un işin içine girmesiyle 1080 TL’ye son kullanıcı ile buluştu. 29 Nisan’da satışa çıktığı andan itibaren kısa süre içerisinde Bilkom elindeki stokların tükendiğini bildirmişti. •

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

87


Wii 2 Geliyor! Yetersiz garfikleri yüzünden pek tercih edilmeyen ama hareket algılayıcı teknolojisiyle pazara yenilik getiren Nintendo Wii, 2. nesil ürünüyle piyasaya dalıyor. Nintendo’dan yapılan resmi açıklamayla birlikte kesinleşen Wii 2 ilk olarak E3 fuarında görücüye çıkacak. Playstation ve Xbox 360’ın da hareket algılayıcı teknolojisi geliştirmesi ve Wii’ye göre daha kaliteli görüntüye sahip olması Nintendo’nun yeni cihazını çıkartma sürecini öne çekmesine sebep olmuş gibi görünüyor. Bizim de E3’ü beklemekten başka çaremiz yok malesef. •

Twitter Artık Türkçe Kendine özgü yerleşik terimleri bulunan platformların Türkçe dil desteği vermesi kullanım açısından tüm cazibesini yitirmesine sebep olabiliyor. Ben böyle düşünsem de Twitter da Türkçe oldu. Arada İngilizce terimler karşımıza çıksa da kısa zamanda bunlar da düzeltilecektir. Eğer siz de Twitter’ı Türkçe kullanmak istiyorsanız “Settings” kısmından “Language” bölümünü bulmanız ve “Turkish-Türkçe” seçeneğini seçip onaylamanız yeterli olacaktır. Aynı zamanda SMS hizmet komutlarının da Türkçe’ye çevrildiği Türkçe Twitter’da keyifli vakitler geçirmenizi temenni ederim. •

88

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Artık Daktilo Üretilmeyecek Dünyanın son daktilo fabrikası Godrej and Boyce daktilo üretimini durdurarak fabrikayı kapattığını açıkladı. Hindistan’da bulunan fabrikanın yetkilisi 90’lı yıllarda yıllık 50 bin daktilo sattıklarını ancak son 10 yılda daktiloya olan ihtiyacın ciddi derecede azaldığını belirtti. Ellerinde birkaç yüz daktilo stoğu kalan fabrikanın ipini bilgisayar teknolojisinin çektiğini hepimiz biliyoruz. Bakalım daha nelere şahitlik edeceğiz. •

Alan Adına da Sansür TİB alan adlarında 138 sözcüğün kullanımının “sakıncalı” ve “cezaya tabi” olduğunu hosting ve servis sağlayıcı firmalara bildirdi. Sansür uygulanmasının bizi şaşırtmadığı belli. şaşırtıcı olan seçilen sözcükler. Bu sözcüklerden şaşırtıcı olanları hafızamıza alalım: adult, animal, baldiz, beat, cenabet, etek, fire, girl, gizli, haydar, hayvan, hikaye, itiraf, mom, nefes, yasak, yerli, sisman, zoo, tube... Mesela “titletube.com” diye bir proje başlatamayız. “anlayarakoku.com” diye bir site kuramayız o da sansürlü. Örneklemeler bu şekilde uzar gider. İyisi mi biz gidelim buralardan. •

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

89


Sahibini Tanıyan TV Dünyanın ilk “yüz tanıma” özellikle televizyonu Toshiba tarafından duyuruldu. UL863 serisi bu akıllı LED TV’ler dört kişiye kadar kullanıcıyı tanıyor ve tanımlanmış görüntü, ses ve kanal ayarlarını otomatik olarak sunuyor. Türkiye’de 2011’in ikinci yarısında satışa çıkacağı söylenen yeni seri Hibrid yayın standardını da destekliyor. USB video kayıt imkanını da sunan akıllı TV’miz WLAN arayüzüne sahip ve Windows 7 sertifikalı. Dahili kamerası sayesinde “yüz tanıma” özelliğini kullanan TV, ekran karşısında biri olup olmadığını otomatik olarak algılayarak kendini bekleme moduna alıyor. •

Samsung ve Seagate Birleşti Veri depolamada dünya lideri olan Seagate ve teknoloji devi Samsung veri depolama pazarındaki güçlerini birleştirdi. Anlaşma ile Samsung sabit disk faaliyetlerini Seagate bünyesinde topluyor. Ayrıca anlaşma kapsamında Seagate Samsung PC’leri, dizüstü bilgisayarları ve tüketici elektronikleri için sabit disk temin edecek. Bu birleşmenin son kullanıcı alanında güzel sonuçlar doğuracağını ümit ederek tebriklerimizi iletiyoruz. •

90

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Sosyal Medya Farkı Usame Bin Ladin olayını hepimiz biliyoruz. Belki de bilmediğimiz tek şey vardır o da haberin ilk olarak sosyal medyada duyulduğu. ReallyVirtual kullanıcısı saldırının kime yapıldığını bilmeden yaşanan olayları dakika dakika twitter’dan aktardı. keithurbahn kullanıcısı kesin bilgiyi vererek “Güvenilir bir kişinin bana dediğine göre Usame Bin Ladin’i öldürmüşler” dedi ve bu mesaj birkaç saatte Twitter’da en çok bahsi geçen konu oldu. Facebook üzerinden de olaylar öncesinde bir grup kurulmuş ve olayın aslında çok önceden gerçekleştirildiği ancak gizli servisler tarafından saklandığı iddiası ortaya atılmıştı. Ne olursa olsun sosyal medya CNN, El Cezire gibi devleri sollayarak haber atlatmış oldu. Değerini bilmek lazım. •

22 Ağustos’ta Burada Olamayabiliriz İnternet sitelerinin sansürlenmesine alışamamışken bir de başımıza kullandığımız internetin filtrelenmesi kararı ortaya çıktı. Bu konuyu internette araştırıp gerekli desteği vermenizin doğru olacağını düşünüyorum. 22 Ağustos’ta devreye girecek sistemle birlikte internete devlet daha doğrusu “BTK” tarafından belirlenen 4 filtre tipinden birini seçerek girebileceğiz. Filtreyi aşmak ya da aşmaya çalışmak suç sayılacak. Ortalıkta “aile koruması” için fazlasıyla program varken böyle bir sistemin ortaya atılması çok düşündürücü. Gireceğimiz sitelerin devlet tarafından belirlendiği bu sistemi Çin Halk Cumhuriyeti, Küba, İran, Tayland gibi ülkeler kullanıyor. Belki 22 Ağustos’tan sonra biz de bu filtreye takılır ve ulaşılamaz hale geliriz. Şimdiden tadını çıkaralım bu “güzel” günlerin. •

titlemag.com

title.

MAYIS 2011

91


GEZİ AYŞE NAZ BAYKAL


Viyana Osmanlı zamanında iki kere kuşattığımız ama her seferinde basarısızlığa ugradığımız Viyana’yı tüm sokakalrını aşındırarak gezdim. Mistik ve kasvetli bir yapısı var Viyana’nın. Şehirin görkemi her sokaktan her köşe başından akıyor ve sanki sizleri bir zaman tüneline sokuyor. Yüzlerce yıllık binalar ile post modern yapıları bir arada görmek insana değişik bir ürperti getirmiyorda değil. Viyana’ da gezip görebileceğiniz tarihi ve turistik yer sayısı o kadar çok ki ben size en beğendiklerimi anlatarak küçük bir yardımda bulunacağım. Çünkü bu şehri eğer düşük bütçe ile gezmek niyetinde iseniz sayıları yüzü bulan her tarihi yapı yada kiliseye (ki bunların ücretleri 5 ile 15 euro arasında değişiyor) girmek istemezsiniz. Viyana’da görülmesi gereken en en önemli yapılardan biri Aziz Stephan Katedrali (Stephanstitlemag.com

title.

MAYIS 2011

93


dom). Roma mimarisi ve Gotik yapısı ile ünlü olan bu kilise günümüze gelene kadar üç kere inşa edilmiş. 107 metre uzunluğundaki ana binaya 136 metre uzunluğundaki kuleler eşlik ediyor ve bizlere de bu harika yapıya hayran hayran bakmak kalıyor. Ayrıca kilisenin içindeki mezarlıkların bazılarını da gezmek mümkün. Bu eski mezarlar gerçekten çok ilginç bir yapıya sahipler. Bunun yanında en büyüleyici yapılardan biri de Schönbrunn Sarayı. Avrupa’nın en iyi Barok yapılarından biri olan sarayın içi de Rokoko stili döşenmiş. Zenginliğin her köşeden aktığı odaları gözterişli bir saray olan Schönbrunn’daki Aynalı Oda’da yürürken gözünüzü tavandaki işlemelerden almak bir hayli zor oluyor. Opera Binası ve Parlemento Binası’da şehrin sembolleri arasında. İçeri girilmesi bence gerekmeyen binaların dış görüşünün ihtişamı içlerini bir hayli bastırıyor. Opera Binası’ndan biraz iler-

94

MAYIS 2011

title.

lediğinizde Viyana’nın en işlek caddelerinden biri olan “Kärntner Strasse “ ye giriş yapıyorsunuz. Tonlarca cafe ve mağaza sizi bu sokakta bekliyor olacak. Özellikle dondurma kafeleri bu aylar için sizlere tavsiyemdir. Ayrıca “mariahilfer strasse” de Viyana’nın diğer bir alışveriş ve cafe caddesi. Viyana’da iki tane çok önemli müze bulunuyor: Sanat tarihi ve Doga tarihi müzeleri. Bu müzelerin sergi kısımları kadar meydanları da işlek. Viyana gençliğini güzel havalarda bu meydanda yakalamak mümkün. Ayrıca bildiğiniz gibi Mozart Viyana’da yetişmiş bir müzik dahisi. O yüzden sokaklarda hemen hemen her köşede bir heykeline rastlamak mümkün. Ancak Mozart’ın evi şehrin dışında olduğu için oraya bir otobüsle gitmeniz gerekiyor. Mozart’ın en tatlı yanı ise onun adına yapılan enfes çikolataları.

titlemag.com


titlemag.com

title.

MAYIS 2011

95


96

MAYIS 2011

title.

titlemag.com


Nasıl Gidilir? Viyana’ya en kolay ulaşım yolu uçaklar. Pegasus’un ve Sunexpress’ten ucuz bilet bulmak mümkün. Bunun dışında trenle ve otobüslede ulasabilirsiniz. Ancak eğer Türkiye’den direk gidiyorsanız bu size para ve zaman kaybettirecektir. Nerede Kalınır? “Believe It or Not” hostel 22 Euro’dan başlayan fiyatlarıyla Viyana’nın en ucuz hostellerinin başını çekiyor. Evet malesef Viyana Avrupa ülkeleri arasında hostel fiyatları en yüksek olan şehirlerden biri.Bu hostel ise temiz ve çok da güleryüzlü çalışanlara sahip. Herkesin sevebileği tarzda bir yer. Nasıl Gezilir? Viyana’da raylı sistemler çok iyi çalışıyor. Metroyu kullanarak her yere ulaşabilirsiniz. Ayrıca şehrin içinde keşif amaçlı yürüyüşler yapmayı da unutmayın derim.

titlemag.com

Ne Yenir? Tabiki de şinitzel!!! Tipik Viyana şinitzelini “Figmüller” adlı restoranda yiyebirsiniz. Ayrıca “Sachertorte” denilen dillere destan pastayıda tatmayı unutmayın. Ancak çok tatlı sevmeyenler bu pastayı beğenmeyebilirler. Hayatımda yediğim en tatlı yemeklerden biriydi. Gece Nereye Gidilir? Viyana’da genel olarak Pub kültürü hakim. Gençler arasında en popüler publar ; Dick Mac’s, Waxy’s ve Charlie P. Bu pubların en öenmli özelliklerinden birisi de çok ama çok ucuz olmaları. Özellikle ülkemizdeki yeni vergilerden sonra burada içkiye ne kadar az para verildiğine şaşıracağınıza inanıyorum. Ayrıca dans edilebilecek Klüpler de var. Bunların en iyileri; Passage ve volksgarten ve Lutz Club. •

title.

MAYIS 2011

97


title.


title. Mayıs 2011