Page 1

YATTAA

*

JAPON SİNEMASI PLATFORMU E-DERGİSİ

yemek olan 4 başrolünde japon fİlmlerİ TARANTİNO’SU: 16 JAPONYA’NIN TAKASHİ MİİKE SAKURA AÇAN 32 ANİMELER YEŞİLİN 50 TONU 40 8 JAPON KASABASI SOSEKİ’NİN 50 NATSUME KEDİSİ

やったー

SAYI

24 NİSAN&MAYIS 2018


Editörden *

YATTAA JAPON SİNEMASI PLATFORMU E-DERGİSİ

やったー

Yayın Sahibi: Japon Sineması Platformu Yıl: Nisan&Mayıs 2018 Sayı: 24 Yayın Türü: E-Dergi Sanat Yönetmeni&Grafik Tasarım Gökhan Kuloğlu Editörler Birsen Albayrak Gökhan Kuloğlu Katkıda Bulunanlar Ahmet Ziya Sekendiz Bensu Cangüler Deniz Balcı Dilek Atak Esin Yeşilyurt Hafize Mutlu Gülşah Karaman Merve Sagit Olca Karasoy Selin Doygun Yıldız Serpil Şahin Songül Soysal Kapak Fotoğrafı Kikujiro, 1999 Arka Kapak Fotoğrafı Tezuka’dan Miyazaki’ye Anime ve Manga kitabı İletişim ve Reklam japonsinemasi@gmail.com JSP Sosyal Ağlar www.japonsinemasi.com facebook.com/japonsinemasi twitter.com/japonsinemasi issuu.com/japonsinemasi

3.yıl

Merhaba Arkadaşlar,

Japon Sineması Platformu olarak 2015 Aralık ayından bugüne kadar Japon kültürü, sineması, edebiyatı, manga ve animeleri adına sizlere başucu kaynağı olabilecek bir yayın oluşturma ve Japonya’yı Türkiye’ye tanıtarak iki toplum arasında kültürel bir köprü kurma yolunda ilerlemeye devam ediyoruz. 3. yılımızda sizleri yeni projelerimizle daha fazla Japonya ve Türkiye dostluğu ile buluşturmaya devam ediyoruz. 2018 yılında JSP ailesine katılan yazarlarımızla birlikte sizleri daha fazla Japon ve Türk dostluğu ile buluşturmayı amaçlıyoruz. YATTAA* dergisinin 24. sayısında YEŞİL rengi temamızın rengi olarak belirleyerek “baharın gelişi ve sakuralar” konusuna odaklanıyoruz. Dergimizin “SİNEMA DOSYASI” bölümünde başrolünde yemekler olan Japon filmleri, yönetmen Takashi Kitano’ya, Benim Yarınım Senin Dünün, Erosu+Massacre, Pastoral To Die in the Country filmlerine ve Japon kırsalında geçen filmlere yer veriyoruz. “ANİME & MANGA DOSYASI” bölümünde ise Mai Mai Miracle, Only Yesterday, Hoturabi No Mori anime filmlerine ve sakuraları konu alan animeleri okurlarla buluşturuyoruz. “JAPON KÜLTÜRÜ DOSYASI” bölümünde Japonya’da ilkbaharda yapılan etkinliklere, 8 Japon kasabasına, sakuraların Japonya’daki yerine ve ikebana sanatına yer veriyoruz. “JAPON EDEBİYATI DOSYASI” bölümünde ise Natsume Soseki’nin Türkçe’ye yeni çevrilen kitabı “Ben Bir Kediyim” kitabına yer veriyoruz. Değerli okurlar, Bugüne kadar Japon Sineması Platformu olarak yaptığımız projelerde, çıkardığımız yayınlar ve kitaplarda bizi yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederiz. YATTAA* E-Dergisi olarak, bugüne kadar bizlere destek olan tüm okurlarımıza, yazarlarımıza teşekkür ederek gelecek sayıda birbirinden ufuk açıcı konularda buluşmak dileğiyle… Gökhan KULOĞLU JAPON SİNEMASI PLATFORMU

2

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


İÇİNDEKİLER başrolünde yemek olan japon fİlmlerİ

BENİM YARINIM SENİN DÜNÜN

4

EROSU+MASSACRE

JAPON KIRSALINDA GEÇEN JAPON FİLMLERİ

JAPONYA’NIN TARANTİNOSU: TAKASHİ MİİKE

16 ARKADAŞLIKTAN ÖTE BİR MACERA MAI MAI MIRACLE

PASTORAL TO DIE IN THE COUNTRY

22

HOTARUBİ NO MORİ

32

YEŞİLİN 50 TONU 8 JAPON KASABASI

36 İKEBANA

42

30

24 JAPONYA’DA İLKBAHARDA YAPILAN ETKİNLİKLER

MEMLEKETİMİN DALLARINDA SAKURALAR AÇMIŞ

20

18 ONLY YESTERDAY

SAKURA AÇAN ANİMELER

12

8

40 NATSUME SOSEKİ’NİN KEDİSİ

44

46 yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

3


. . ITADAKIMASU JAPON SİNEMASI DOSYASI

BAŞROLÜNDE YEMEK OLAN JAPON FİLMLERİ YAZAR: GÖKHAN KULOĞLU

S

inema yalnızca seyirciyle mi iletişim kurar? Yemekler sine-mada nasıl bir rol üstlenir? Japon sinemasında birbirinde lezzetli yemeklerin tarifini ve kültürel izlerini sürmek ister misiniz? Köklü bir tarihi geçmişe sahip olan Japon sineması, son yıllar-da adını korku, gerilim ve animasyon filmleriyle duyurmuş olsa da kendine özgü anlatım dili oluşturmayı başarmıştır. Japonya, Batı’dan gelen sinema aygıtını kısa sürede benimsemiş ve kendi kültürü ile sentezleyerek yerel bir dil haline dönüş-türmüştür. Benshiler ile sessiz filmlere ses katmış ve tiyatro geleneğinden gelen oyamalar ile kadın rollerine yıllarca

EIGA erkekler hayat vermiştir. Oyunculuk, müzik, jest ve mimiklerin estetik şekilde sunul-duğu kabuki, her hareketin anlama büründüğü bunraku ve boyan-mış görsellerin fener ışığıyla masalsı düş dünyalarına dönüştüğü utsushi-e oyunlarının Japon sinemasının yerelleşmesinin önemli dinamikleridir.

Kültüründen aldığı öğeleri kusursuzca kullanan Japon sinemasının sihirbazları için birer mutfak şefi demek yanlış olmaz. Japonya’da film yapmak, yemek yapmak ile aynı tadı vermektedir. Öyle ki Japon sinemasında özellikle son dönemde yapılan yemek kültürü temelli filmlerin varlığı bunu kanıtlar niteliktedir. Minimalizm ve sadeliğin hâkim olduğu Japon sinemasında son dönemde sıkça yemek filmleri çekilmekte. Öyle ki film isimlerinde yemek, gıda isimleri kullanılmakta, en aksiyonlu filmlerde dahi yemek kültürü en ince ayrıntısına kadar gösterilmektedir. Bu filmlerde yerel kültür öğeleri yansıtılırken yemek yapma eylemi de estetize edilerek sunulmaktadır. Öte yandan bazen yemek filmlerinde sınırlar aşılarak filmler yemek pornosuna dönüşmektedir. Bu filmler arasında Tampopo’da karakterlerin yumurta sarısı ile öpüşmeleri en çarpıcı sahnedir. Ve en önemlisi bu filmlerde yemeklerin yapılış süreçleri birer tablo gibi sunulmuştur. Peki, Japon yemek kültürü içerisinde neleri barındırmakta? Japon Yemek Kültürü Bize Ne Anlatıyor? Yemeğin yiyeceğin ötesinde görüldüğü Japon mutfağında yi-yecekler bir tören eşliğinde sunulur. Bir Hollanda tablosu gibi birleşti-rilerek düzenlenmiş yiyeceklerin birbiriyle olan ahengi, pişme ve yeme süreci estetik bir olaydır. Mideden önce, göze ve kulağa hitap eden Japon yemekleri estetik açıdan

4

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


JAPON SİNEMASI DOSYASI

MOVIE: TAMPOPO, 1985 bir dil oluşturmuştur. Bu dil de, yemek yeme eyleminden önce eylemin altında yatan felsefeye hizmet etmektedir. Bunların hepsi bir yana, Japonya’da yemek doyumluk değil tadımlıktır! Yemekteki renk, incelik, hava, etki, uyum doyma eyleminden önce gelmektedir. Yemek yaparken öne çıkan sadelik ve estetik anlayış yalnızca yemeğin yapılışıyla sınırlı kalmamış yeme yöntemine de sıçramıştır. Öyle ki yemek çubuklarının yemeği ağıza getirmekten başka önemli işlevi vardır. Çubuk, yemeğe olan saygıyı sunmanın aracı rolünü üstlenmiştir. Çubuklar, yiyeceğe sert davranmaz, yavaş yavaş seçip alır, parçalamak yerine ayırır ve maddeye olan saygısını iletir. Yiyeceğin (balıklarda olduğu gibi) doğal yarıklarını bulur ve estetik bir biçimde yenmesini sağlar. Bu anlamda yemek yapmak kadar yeme eylemi Japonya’da bir sanat formuna dönüşmüştür. Shintō inancındaki doğaya ve ölülere saygı duyma anlayışı ve Zen Budizm’indeki doğanın bir parçası olma felsefesi yemek kültürü-nün de her aşamasına sinmiştir. Derin bir felsefe ve sosyolojik geçmişe sahip olan Japon ye-mekleri arasında en bilinenler şun-

MOVIE: KAMOME DINNER, 2016 lardır: gohan, ramen, udon, misos-hiru, sukiyaki ve yakitori. Bu yemekler arasında gohan Japon mutfağının demirbaşıdır. Ekonominin bozulduğu dönemlerde gohan yerini soba ya da udon gibi yeyattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

5


JAPON SİNEMASI DOSYASI meklere bırakmıştır. Böylelikle diğer yemeklerde Japon mutfağında öne çıkma fırsatı bulmuştur. Yemeklerden ayrı olarak ocha adı verilen yeşil çayda Japon-ya’da önemli yere sahiptir. Öyle ki çayın kendine özgü Chanoyu adı verilen törenleri de bulunmaktadır. Zen Budizm’i etkisinde gelişen bu çay törenlerinde sakinlik, doğallık, zarafet, gerçek sadeliğin ve saf gücün estetiğine dair tüm kavramları sunumu yapılır. Doğayla uyum ve sakinlik içerisinde çayını yudumla eylemi, Japonların davranışları üzerinde de etkili olmuştur. Çayın yanı sıra Japonların diğer bir önemli içeceği de pirinç ve tahıl tozundan yapılan sake adı verilen milli içkileridir. Türüne göre sıcak ve soğuk servis edilebilen bu içki, sunum sıcaklığına bağlı olarak küçük porselen sürahi veya kâse, cam ya da ahşap bardak ile yapılabilmektedir. Sakenin tadının ve kokusu-nun ağırlığına göre bambu ağacından yapılma kaplarda da servis edilebilmektedir. Ayrıca ocha ve sake, seramik sanatının da gelişme-sini sağlamıştır. Bu iki içecek için özel kaplar üretilmiş ve içme eylemi kutsanmış, kendine özgü bir anlatım dili oluşturulmuştur. Ochanın ve sakenin içilme tarzından insanların düşünceleri ve ruh halleri yansı-tılmıştır. Ekonomik davranış, aile içi ilişkiler, dini ayinler ve politik he-deflerin birbirine göre ayarlandığı Japonya topraklarında bir alandaki değişme diğerini de etkilemiştir. Dolasıyla her alandaki yaşanılan değişimler yemek kültüründe de boy göstermiştir. Misoshirunun ortaya çıkış öyküsü de buna en güzel örneklerdendir. Misoshirunun ortaya çıkışı Shougun döneminde uzun süren savaşlara dayanır. Aylarca, yıllarca süren kuşatmalar döneminde aç bırakılan köylüleri teslim olmaya zorlanırmış. Kuşatma altındayken mayalanmış fasulye gibi yiyecekleri yiyen atı gören halkın aklına insanların da böyle besle-nebileceği gelmiş. Ve sonuç olarak mayalanmış yiyeceklerden oluşan misoshiru bugün Japon yemekleri arasında yerini almıştır. Yemeklerin dışında Japon mutfağında ayrı bir yeri olan shōyu adı verilen sos, çay ve bazı tatlılar hariç tüm yiyeceklerde kullanılır. Kültürün kokusuyla özdeşleşen shōyu, Japon kültürünün kendine özgü aroması, tadı ve kokusu olmuştur. Yemek kültürünün derin bir sosyolojik anlatım ağı kurduğu Japonya’da milli lezzetlerin tanıtılması için neler yapılmıştır? Bugün birçok ülkede bilinen

6

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


JAPON SİNEMASI DOSYASI sushi, ramen, misoshiru gibi lezzetlerin tanıtılması nasıl gerçekleşmiştir? Ve bu tanıtımda Japon sineması nasıl bir rol üstlenmiştir? Japon yemekleri filmlerin başrolünü nasıl almıştır? Başrolünde Japon Yemekleri Olan Filmler Sinema dediğimizde aklımıza ilk olarak yıldız oyuncular ve se-yirciyi etkileyen bir öykü gelir. Her şeyde olduğu gibi kuralları yıkarak öğeleri kendi kültürüne göre yerelleştirmeyi başaran Japon sineması, yemek kültürünü de bir sinema aracı olarak kullanmayı başarmıştır. “Besin bizi birbirimize bağlayan ve bizi insan yapan şeydir” düşünce-sinden yola çıkan Japon filmleri yapılmıştır. Bu filmlerde başrolleri ramen, udon, sushi, misoshiru gibi yemekler almıştır. Başrolün yemeklere bırakıldığı bu filmlerde “yaşadığınız kültür ve yer neresi olursa olsun, yemekler mutluluğun anahtarıdır” mesajı verilir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinde en alt katmanda “fizyolojik ihtiyaçlar” bölümünde yer alan yemek kültürünün hayatın her alanında nasıl yer aldığını anlatmaya çalışan bu Japon filmleri, ulusal hazineleri tüm dünyaya tanıtırlar. Böylelikle Japonya’nın birbi-rinden farklı bölgelerinden çıkan lezzetler tüm dünya insanlarına sunulur ve uluslararası bir üne sahip olmuş olur. Hangi filmlerin başrolünde yemekler yer alıyor? Ramen lezzetini tüm dünyaya tanıtan filmler arasında Jūzō Itami’nin 1985 yapımı Tampopo filminin yeri ayrıdır. Japonya’nın en çok bilinen lezzetini dünyaya tanıtan filmin başrolünde ise ramen yer alır. Binlerce adadan oluşan Japonya’da engebeli arazi şartları yemek kültürünün de diğer ülkelere göre farklı olmasına neden olmuştur. Yemek kültürü farklılığının en belirgin yanı Japon kahvaltılarıdır. Tomoaki Akune’nin 2015 yapımı Hanachan no Misoshiru filmi, kanser hastası olan Cihe’nin öyküsü üzerinden kahvaltının insana verdiği sağlık ve mutluluk hissini anlatmaktadır. Ve en önemlisi misoshiru ve gohan filmin başköşesinde yer almaktadır. Naoko Ogigami’nin 2006 yapımı Kamome Shokudō filmi, Hel-sinki’de yaşayan ve Japon usulü yemekler yapan Sachie’nin var olma mücadelesini anlatmaktadır. Başka kültürün ortasında

arkadaşları Midori ve Masako ile sırt sırta vererek restoranlarına ön yargılı yakla-şan Finli müşterileri dükkâna çekmenin yolunu ararlar. Japon yemeklerini uluslararası platformda tanıtan diğer film-lerden bazıları ise şunlardır: Udon, Sushi no Jirō no yume, Nankyoku ryôrinin ve Râmen yori taisetsuna mono. “Yemeğin birleştirici gücü bugün ve yarın yine Japonya topraklarından başka kültürlerle” buluşacağını düşünerek yeni filmler izlemeye devam edeceğiz. Itadakimasu! yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

7


. bENIM YARIN . .. . JAPON SİNEMASI DOSYASI

SENIN DUN

IMDb: TOMORROW I WILL DATE WITH YESTERDAY’S YOU

8

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


JAPONSİNEMASI SİNEMASIDOSYASI DOSYASI JAPON

NIM ..

NUN

YAZAR: DİLEK ATAK

K

yoto üniversitesi sanat bölümünde okuyan Takatoshi, her sabah okula gitmek için bindiği trende gördüğü Emi’ye ilk görüşte aşık olur. Trenden iner inmez kızı takip eder, onunla konuşmaya çalışır. İlk defa böyle bir şey başına geldiği için çekinir. Yine de cesaretini toplayıp genç kıza açılır ve ona ‘ilk görüşte aşık olduğunu’ söyler. Emi’nin Takatoshi’ye söyleyemediği bir sırrı vardır. Bu sır Emi’nin gizli günlük defterini Takatoshi’nin evinde unutması ile açığa çıkar. Fantastik bir melodram olan I will date tomorrow yesterday with you’ ‘adından da anlaşıldığı gibi Takatoshi normal zaman diliminde yaşarken Emi farklı bir zaman diliminde yaşar. Yani Emi için bizim yarınımız onun dün’üdür. Ayrıca ilk karşılaşmaları da tren değildir. Emi 35 yaşındayken 5 yaşındaki Takatoshi ile karşılaşır ve onun hayatını kurtarır. Her beş yılda bir bir araya gelebilecek olan Emi ve Takatoshi on beş yıl sonra ikisi de 20 yaşına dek geldiğinde sevgili olur. Bu macera sadece otuz gün sürer. Çünkü Emi Ay’ın büyüyüp küçülene dek Takatoshi’nin yanında kalabilir. Ve trende başlayan aşk tren istasyonunda veda ederek biter. Biraz durağan sahnelerle ilerleyen film birinci dönüm noktasından sonra ilginç bir hal almayattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

9


JAPON SİNEMASI DOSYASI ya başlıyor. Biz her şeyi Takatoshi’nin gözünden izliyoruz. Emi’nin hayatına dair çok az şey görüyoruz. Evi nerede? Moda okuluna gidiyor mu? Bunların hiç biri yok. Senarist her açtığı dramatik halkayı kapatmaya çalışsa da cevaplanmamış sorular var. Filmde seyirciyi en çok etkileyen nokta ise güzel ve temiz bir aşka tanıklık etmesi… Takatoshi’nin ilk defa aşkı yaşaması, Emi’nin hayatında ilk defa bu kadar mutlu olması… Yönetmenliğini Takahiro Miki’nin yaptığı 2016 yapımı Japon filmi…

10

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


JAPON SİNEMASI DOSYASI

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

11


JAPON SİNEMASI DOSYASI

EROSU+MASSACRE ÖZGÜRLÜĞE BİR ADIM KALA YAZAR: BİRSEN ALBAYRAK

Shunsuke Yamaguchi Japanese American National Museum 12

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


Y

oshida’nın 1969 yapımı üç buçuk saatlik bu kült film; özgürlükten anarşizme, feminizmden modernliğe kadar birçok alanda entelektüel söylemde bulunan sinema tarihindeki en sıra dışı ve de avantgarde yapımlardan biridir. Elbette ki bir anlamda da yönetmenin sinemasal anlamdaki zirvesidir. Karakter oluşumu açısından iki ayrı dönem-

JAPON SİNEMASI DOSYASI de geçmesine rağmen üç ayrı döneme dair söylemde bulunan film, postmodernist anlayışın sinemadaki en güçlü temsillerinden birini oluşturmaktadır. 1910‘da geçen filmin büyük bölümünde anarşi ve feminizmin modernist düşüncede kendine yer bulma çabası anlatılırken, paralel hikâye olan Mako ve Eiko’nun içinde yaşadığı dönem üzerinden modernizme, bu karakterlerin geçmişle olan ilişkileri üzerinden de postmodernizme atıflarda bulunmaktadır. Postmodern sanatının başlıca özelliklerinden olan farklı ontolojik dünyaların çarpışması ve üst üste gelmesi anlayışının resimdeki en önemli temsillerinden biri olan Davit Salle’nin 1980 yapımı Tight as Houses tablosunun sinematografideki yansıması üzerinden film boyunca yönetmen birçok eklemlenme mizanseni kullanır. (Bir rugby takımının, komutanlarının küllerini almak için savaşan askerlerle aynı sahada rakip olarak gösterilmesi…) Elbette burada iki eser arasındaki yaklaşık on yıllık süreye dikkat etmek gerek çünkü bu Yoshida’nın deha- sına güzel bir örnektir. Filmde, yıllar sonra kullanılacak olan birçok post- modern yaklaşımın temelleri bulunmaktadır. En çarpıcı örnekse, Mako ve Eiko’nun kent benliği içinde farklı karakterlere büründükleri (farklı tabakadakilerin taklitlerini yaptıkları röportaj sahnesi) sahnedir. Burada kent sosyolojisine postmodern bir bakış getiren Jonathan Raban’ın eserlerinde bahsettiği insan kimliğinin, kentin görüşleri ve yüzeyleriyle yoğura bilirliği ve bunu bir yansıması olan personalar arasında gidip ge- len bireyin durumu gözler önüne serilmektedir. Yönetmen tüm bu söylemlerine devam ederken ulusal çizgisini de korumayı sürdürür. Eiko ve Noe’nin konuştukları sahnede (Ki dönemsel olarak böyle bir şey mümkün değildir.) Eiko Noe’ye aradan geçen kırk yılda neler olduğunu sorar. Fakat Noe hiçbir şey demeden yürür ve uzakta kocasıyla çocuğu- nun yürüyen siluetlerini görür. Değişmeyen bir şey varsa muhafazakâr beklentilerdir. Ama burada onca yıldır bir türlü aşılamayan konu, bu bek lentilerin yer yer zaten varoluşsal olarak gerçekleşenle kesişmesidir. Bu, kadınlığın kendisini femyattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

13


JAPON SİNEMASI DOSYASI inizm hareketi üzerinden de olsa tam olarak özgürleştirmesini sürekli olarak engeller. Bu anlatı (kocası ve çocuğunun siluetini görmesi) birkaç sahne de daha kendini gösterir. Elbette tahmin edileceği üzere bu sahnelerin ortak noktası Noe’nin bireysel olma ça- basına giriştiği bölümler olmasıdır. Özellikle Noe’nin bu bahsettiğimiz sürekli kocası ve çocuğunun siluetinin gözüktüğü sahnelerin birinde, ufukta uzaklaşan Noe’nin görüntüsünde, elinde anahtarı (gücü) bulunduran kadının (çalışmayı istediği dergideki kişi) moderndeki Eiko’nun işvereniyle olan benzerliği çok çarpıcıdır. Dönemler farklı fakat aslında her şeyi çözebilme gücüne sahip olanın (otorite burjuvazisi) hiçbir şey yap- maması aynıdır. Her bir sahnesinde üzerine sayfalarca yazı yazılabilecek diyaloglar olan Erosu Purasu Gyakusatsu tüm bu metinsel başarısını bir de sinematografiyle süsleyerek sinema tarihine adını başyapıt olarak yazdırmıştır. Yönetmenin modernizm eleştirisini mekân kullanımıyla (Mako ve Eiko’nun boş inşaatlarda koştuğu sahne) harmanlamayı başararak yer yer anti sinema özelliği gösteren kadrajlamaları sadece sinema- tografisi üzerine bile uzun uzadıya konuşabilecek bir konudur. Geçmişin analizinden yola çıkıp özgürlük ve feminizm üzerine geleceğe dair söylemlerde bulunma başarısını gösteren bir film: Erosu Purasu Gyakusatsu.

Sıradışı, Postmod 14

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


JAPON SİNEMASI DOSYASI

dern ve Olabİldİğİne Avantgarde yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

15


JAPON SİNEMASI DOSYASI

japonya’nın tarantınosu

takashi mııke Eğer hiç Takashi Miike filmi izlemediyseniz, çok şanssızsınız demektir. Zira yılda 5-10 film çeken bu “sıra dışı” adamın hiçbir filmine dek gelmemek pek olası değil. Hele Türkiye’de festivaller kapsamında filmleri sıkça gösteriliyorken. Takashi Miike’yi anlamak için pek çok author yönetmen gibi sinemasını incelemek lazım. Ama sinemadan önce şunu belirtelim: Bu adam, 20’li yaşlarının ortasına kadar profesyonel bir motosiklet yarışçısı iken, “bedava” diye gittiği film çekme kursundan sonra üç yılda 23 film çekecek bir kafaya ulaşıyor. Hem de bu filmler öyle

16

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

YAZAR: ahmet ziya sekendİz

sıradan işler değil. Herhalde sadece bu bile dahi yönetmen hakkında bir fikir sahibi olmamıza yardımcı olabilir. 1960 doğumlu yönetmen, 1991 yılında bu yana yüzden fazla sinema, video ve TV yapımına imza attı. Yapımları şiddet içeren eserlerden, aile ile izlemeye uygun içeriklere kadar geniş bir yelpazededir. Yönetmen, 90’lı yılların sonu, 2000’lerin başında dünyaca ünlü bir yönetmen haline gelerek özellikle sadist karakterlerin klasik japon korku unsurları ve Japon kültürüyle birleştirerek ön plana çıkmıştır.


JAPON SİNEMASI DOSYASI Takashi Miike çok üretken bir yönetmen. Filmlerinin yıllara göre sıralandığı internet sayfalarında yaptığı işler görülebiliyor. Sıklıkla korku filmi yönetmeni olarak anılsa da kendisi bunu kabul etmiyor. Gerçekten de onu Tarantino gibi bir yönetmen kategorisinde görmek daha doğru olabilir. Bu arada Tarantino da Takashi Miike’nin hayranlarından biri. Yönetmenin “Ichi the Killer (2001)” adlı filmi, Quentin Tarantino’nun Kill Bill(2003) filminin kimi sahneleri için esin kaynağı olmuştur. Bu bir çıkarım değil. Tarantino’nun bizzat kendi ifadesi. Hatta Tarantino onun filmlerinin birinde oynamış bile. Tarantino, Japon işi bir western filmi olan Sukiyaki Western Django / Düello (2007)’da Ringo karakteri ile boy göstermiştir.

Miike sık sık kendi tarzını takip eden hayran kitlesine yönelik Izo (2004) ve Three... Extremes (2004) gibi filmler çekerken, ana akım filmlere dâhil edilen korku filmi One Missed Call (2003) ve fantastik yapım The Great Yokai War (2005)’u da yaptı. Yönetmen, Starship Troopers (1997)’ın favori filmi olduğunu söylemektedir. Ayrıca Akira Kurosawa, Hideo Gosha, David Lynch, David Cronenberg ve Paul Verhoeven’e hayranlık duymaktadır.

Takashi Miike sinemasında kurgu, sinematografi ve vurucu temalar ön plana çıkar. Özgün senaryolar yerine var olan hikâyeleri kullanır ve bunları yorumlayarak izleyiciye aktarır. Filmlerinde Japon efsanelerinin önemli unsurlarını kullanmaktadır. Filmlerinde yönetmenin dehası hissedilmektedir. Ancak filmlerin zaman zaman rahatsız edici boyutlara ulaştığı da düşünülebilir. Filmlerinde vahşet ve psikolojik gerilim üst düzeydedir. Yönetmen, çektiği filmlerde küçük rollerde karşımıza çıkar. Sokakta dayak yiyen adam, yürüyen adam, aşçı gibi roller. Ayrıca filmlerinde Yakuza konusunda sıklıkla göndermeler yapar. Takashi Miike, aşırı derecede şiddet ve cinsel sapkınlıkları; şok edici sahnelerle tasvir ettiği için şöhret kazanmıştır. Filmleri çarpıcı kan dökme sahneleri içerir. Filmlerinde anime/animasyon tarzı çekilmiş sahneler de vardır. Çalışmalarının çoğu, suçlular (özellikle yakuza) ya da Japonya’da yaşayan Japon olmayan yabancılarla ilgilidir. Yönetmen, karanlık mizah anlayışıyla bilinir ve sansür sınırlarını olabildiğince zorlar. Şöhretini şiddet dolu filmlere borçlu olsa da, Miike çeşitli türlerde filmler yönetti. Çocuk filmleri (Zebraman-2010, The Great Yokai War-2005), dönem filmleri (Sabu-2002), bir yol filmi (The Bird People in China-1998), bir gençlik filmi (Andoromedeia-1998) ve bir müzikal-komedi-korku filmi (The Happiness of the Katakuris-2001) yaptı. Ayrıca video oyunu uyarlamaları (Like a Dragon-2007, Ace Attorney-2012) da çekti. yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

17


JAPON SİNEMASI DOSYASI

JOURNEY TO THE SHORE, 2014

. . JAPON FILMLERI V JAPON

KIRSALINDA

YAZAR: MERVE SAGIT

ILLAGE OF DREAMS, 1996

1996’da Berlin Film Festivalinden Gümüş Ayı ödülünü alan bu filmin yönetmeni Yoichi Higashi’dir. Orijinal adı “E no naka no boku no mura.” 2. Dünya savaşından sonra Japonya kırsalında yaşayan ikiz küçük kardeşlerin hem çocukluk hallerini görürken hem de yarattıkları çarpışmalara tanık oluruz filmde. Filmin üçte biri pastoral idilde çocukların yaptığı yaramazlıkları anlatır. O sırada da Japon soylu sınıfı ile köylü kesimin arasındaki keskin sınırları seyirciye sezdirir. İllüstrasyon sanatçıları olan Hachi & Seizo Tashima ‘nın biyogrofisi niteliğinde bir film.

18

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

GEÇEN


JAPON SİNEMASI DOSYASI

S

EVEN SAMURAI, 1954

Akira Kurusowa’nın 1954 yapımı filminin konusu şu şekilde özetlenebilir: Paralı askerler, bir çiftçi köyünü haydutları talan etmekten korumak için tutulur. Oysa bu basit çerçeve içinde, öz-kurbanlık, şeref, erkek bağcılığı ve yetersizlik için sempatiyi içeren zengin bir öyküdür. İşte bu yüzden Kurosawa’nın başyapıtı, film yapımcılarına ve diğer sanatçılara ilham vermeye devam etmiştir. Siyah beyaz olan filmin 3 saat 27 dakika olması gözünüzü korkutmasın.Hikayenin özgünlüğü ve aksiyonun fazla olması zamanın su gibi akıp gitmesini sağlar. 16. yüzyıldan kalma Japon köyünde geçen bu başyapıtı mutlaka izlemelisiniz.

M

OE NO SUKAZU, 2017

Ünlü belgesel film yapımcısı Naomi Kawase, kırsal Nara ilinin dağlarında yer alan sade aile dramalarıyla ilgili ilk uzun metrajlı filmidir. Tahara ailesinin eski antik sedir ormanı içindeki muhteşem geleneksel evlerindeki yaşantısına tanıklık ederiz. Film aile bireylerinden Kyoso’nun köyün ekonomisi için bir demiryolu tüneli inşasına girişmesi ve bunun fiyasko ile sonuçlanması ile birlikte, kahramanımızın depresyona girmesi sonrasında gelişen olayları ele alır. Super 8 Kamerası ile birlikte kayıplara karışan Kyoso’nun başına gelenleri çözme merakı diğer aile üyelerini bir yolculuğa çıkarır.

P

OPPOYA, 1999

Jiro Asada’nın en çok satan romanından uyarlanan, yaşlanan bir demiryolu görevlisi hakkındaki bu film Yasuo Furuhata tarafından çekilmiştir. Kahramanımız Otomatsu Sato tam bir görev adamıdır savaş sonrasını geri dönüşler yaparak Otomatsu’nun yaşlı kafasından izleriz. 17 sene önce eşi hastanede öldüğünde yanında değildi, bebekleri öldüğünde yine yanlarında değildi. Çünkü çalışıyordu... Japonların kuralcı, iş düşkünü ve disiplinli, duyguya yer olmayan yanlarını bu yaşlı adamda görürürüz. Kendi halinden mutlu olsa da o eski ,yeniliğe açık olmayan dünya görüşü karısının hayaletini karşısına dikecektir.

Diğer Japon kırsal temalı film önerilerimiz

M

OGARİ NO MORİ, 2017 Huzur evinden çıkan adamın bakıcısıyla ormanda kaybolur. Yaşlı adamın bu yaşına kadar isteyip de yapamadıklarının peşinden gitme kararı alır.

T

HE BIRD PEOPLE IN CHINA, 1998 Çin kırsalını anlatan film, Japon mitini etkileyen Çin inanışlarının içine alındığı modern dünyanın erişemediği ütopik bir coğrafyadan bahsediyor. yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

19


JAPON SİNEMASI DOSYASI kalan polis memuru babası, Endonezya’nın Celebes Adasında dizanteriden ölmüştü. Savaş bittiğinde annesi bu kez Kyushu’daki Amerikan ordu üssünde iş bulmaya zorlanmış ve Terayama bir kez terk edilmişti. (Annesinin onu terk etmesi, sonrasında yazılarında, filmlerinde, fotoğraflarında ve şiirlerinde kendine özgü bir biçime kavuşacaktı) Aomori’de akrabalarıyla yaşamak zorunda kalan Terayama, amcasının sinemasında geceli gündüzlü film izlemeye ve orada yatıp kalkmaya başladı, Kasablanka da favori filmlerinden biri haline geldi.

Pastoral YAZAR: SERPİL ŞAHİN

to dıe ın the country

J

apon sinemasına az biraz ilgi duyuyorsanız Shûji Terayama ismi muhakkak kulağınıza çalınmıştır. Terayama’nın 1974 yapımı Den-en ni shisu (Pastoral: to die in the country) filmini anlatmadan önce, güzelliğin tanrısı, provakasyonun babası ve mükemmel bir aklın sahibi Terayama’nın kendisinden bahsetmek istiyorum; çünkü ondan bahsetmek demek yarı-otobiyografik filmi Den-en ni shisu’nun (Pastoral: to die in the country) genel hikayesinden, metaforlarından da bahsetmek demek… 1935 yılında Aomori’de doğan Tereyama, 1945’te yaşanan Hiroşima Patlaması’nın ardından Aomori’deki hava saldırılarını da yaşadığında henüz 9 yaşındaydı ve dönemin pek çok önemli ismi gibi o da; savaşın içinde büyümeye çalışan çocuk bedenli erişkinlerden biri haline gelmişti. Bunda savaşın olduğu kadar ailesinin de payı büyüktü: Savaş sürerken annesi evden kaçmıştı ve Pasifik Savaşı (1941) için evden uzaklaşmak zorunda

20

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

15 yaşında şiirle bütünleşen Terayama, düz bir metin olsa da şiirsel bir uslüpla yazılmış Leutreamont’un Les Chants de Maldoror’undan (Maldoror’un Şarkıları) etkilenerek kendini kitap yazmaya verdi. Waseda Üniversitesi’ne girdiği yıl, çocuklarda sıklıkla görülen bağırsak rahatsızlığı nefrotik sendromla mücadele ederken (1983’te ölümüne de sebep olan hastalıktır) karşı kültürün merkez üssü Shinjuku’daki sanat hareketlerine katıldı. İlk kısa filmi Ori’yi (The Cage) 1962’de çekti ve 1964’te piyasaya sürdü. Bu kısa film çalışmasında zaman ve insan arasındaki ilişkiye odaklanması, diğer pek çok yapımında da kendini gösterdi. Terayama’ya göre en özgür insan bile zamanın esiriydi. Ori filminin piyasaya sürüldüğü yıl “Yamamba” adlı radyo dram eseriyle Prix Italia’yı kazandıktan sonra 1967’de eşi Eiko Kujo, grafik tasarımcısı Tadanori Yokoo ile deneysel tiyatro topluluğu Tenjo Sajiki’yi (adını, Marcel Carné’nin 1945’te kaleme aldığı Les Enfants du Paradis’in Japonca yayım adından alır) kurdu ve provokatif, erotik, politik prodüksiyonlara imza atmaya başlamasından kısa süre sonra, avant-garde sinemanın da büyüleyici ve ilham veren ismi haline geldi. İlk uzun metraj filmi Tomato Kecchappu Kôtei’yle pek çok ülkede yasaklı hale gelse de kendi ülkesinde büyük yankı uyandırdı ve 1974’te yarı-otobiyografik çektiği Den-en ni shisu ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday gösterildi; Harada Yoshio’nun Arashi performansıyla “en iyi yardımcı oyuncu” dalında ödülü layık görüldü. Terayama hakkında sayfalarca yazma isteği duyumsasam da hazır bahis Den-en ni shisu’den açılmışken konuyu oraya saptırayım: İlginç, vahşi ve üretken bir zihnin sunduğu en güzel şey desem Den-en ni shisu için, az bile söylemiş olabilirim. Şair, yazar, yönetmen, fotoğrafçı kim-


JAPON SİNEMASI DOSYASI liklerini bu yarı-otobiyografik filmde sonuna kadar harmanlamaktan geri durmayan Terayama, hayatın muazzam bir kitap gibi olduğunu yazmıştı; kendimizle ilgili bir şeyi değiştirmemiz gerekirse, sadece geriye dönüp neler olduğunu yeniden yazmamız gerekir. İşte; Den-en ni shisu, yönetmenin bunu yapma arzusunu temsil eder. Bu temsili de geleneksel anlatının yerine rüya kopukluğu metodunu sahiplenerek yapar, bu metod da gerçeklik ile kurgu arasındaki ince sınırı ortadan kaldırarak garip olduğu kadar harika sahnelerin sürreal algılanmasına vesile olur. Karakterler geçmiş, şimdi ve gelecekte üstü açık ve kapalı şekilde tasvir edilirken sahneler herhangi bir uyarı vermeden değişir ve sinematografi, kurgu son derece dışavurumcu bir hikaye anlatımını gözler önüne sererken film aniden durur ve filmin devam edip tamamlanması için Teramaya’nın yapması gereken; genç benliğini ikna etmektir. Neye mi; annelerini öldürmeye! Düşünce, hayal ve hatıra üçgeninin merkezinde Freudyen bir yaklaşımla benliğini var etmeye çalışan Terayama, filminin açılış sahnesinde bu üç birleşenle başlayan kendi kaleminden dökülen bir metne yer verir. Hemen ardından mezarlıkta kakurenbo (saklambaç) oynayan Terayama’nın (Shin-chan) kapalı gözlerinin açılmasıyla, arkadaşlarının saklandığı mezarlıklardan uyanan kasabanın hayaletlerinin görüntüsünü de yanına alarak; düşünce, hayal ve hatıra üçlemesini kuvvetlendiren bir anlatı başlangıcı ortaya koyar. Yönetmenin geçmişini yeniden formüle etme girişimi olarak karşımıza çıkan Den-en ni shisu’da filmin her sahnesi fotoğraf karesi gibidir ve hak ettiği süreyi kapar filmden. Ah Tanrım, bir de o şiirsel renk paleti, sirk sahnelerinde görünen filtreler yok mu; aşık eder adamı! Burada filmin hikayecisi ve yönetmeni Terayama kadar sinematograf Tatsuo Suzuki’nin de enfes iş çıkardığını eklemek gerekir. Terayama’nın Den-en ni shisu’su erotik fantezi ve kaçış hayalleriyle bezenmiş bir masalı anlatır ve her masalda olduğu gibi mutluluk dediğimiz şey birkaç dakikalık bir sona saklanır. Terayama, küçüklüğünde kendisini terk eden otoriter annesinin geleneksel kasabalarına dönmesiyle nasıl başa çıkacağını anlamaya ve anlatmaya çalışır. Terayama, film boyunca saatlerin –özellikle sürekli öten bozulmuş antika saatin– görsel dilini kullanarak annesi ve Shin-chan’ın aynı ortam ve zaman diliminde yaşayamayacaklarını

tasvir ederken çocukluk konusunda tanıdık temaları (cinsel uyanış, sahiplenici yetişkin kontrolünden kopma ve kendi dünyamızın ötesinde ne olduğunu keşfetme arzusu) ele alır. Babanın yokluğunu anne oğluyla doldurmaya çalışırken bu boşluk Shin-chan’da parsel parsel cinsel fantezi olarak vücut bulur ve çocuk bedeni zaman, mekan ve tutkuların arasında sıkışır kalır. Buradan ve bunlardan kurtulmanın tek bir yolu vardır; fantezilerinin vücut bulmuş hali yan komşusuyla birlikte ilk trene binip Tokyo’ya gitmek! Shin-chan trene bineceği gün gelene kadar evdeyken, köydeyken her zaman beyaza boyanmış donuk suratıyla dolanır. Köylüler de kasabayı sözde kötülüklerden koruyan siyah çarşaflı, beyaz suratlı, göz bandlı yaşlı kadınlar olarak tasvir edilir ve onlar her zaman oradadırlar. Şehrin hemen dışında da asla gerçekleşmeyecek bir gösteri için hazırlanan gezici bir sirk topluluğu vardır. Shin-chan burayı her ziyaret ettiğinde değişen renk spetrumları ve sirk karakterleri ekranı doldurur. Ekrana doluşan renkler, karakterler II. Dünya Savaşı’ndan henüz çıkmış ülkenin yaşadığı değişimi anlatır. Onlar; modernizmin, bellek altına saklanan dürtülerin ve cinselliğin sınırsız yaşandığı, kaçma duygusunun kamçılandığı görsellerdir. Geçmişteki Shin-chan gelecekteki Terayama ile şogi oynarken oluşan diyalog her gelen günün sonunda, kişinin ne kadar değişebileceğini gözler önüne seren cümleler içerir. “Büyüdüğümde denizci olmak istiyorum.” “Artık çok geç, liberal sanat diploması aldım.” “16 yaşındayken Turgenev romanını çaldığımda ne oldu?” “Nereden bileyim, daha 15 yaşındayım.” “Ama ben seninle ilgili her şeyi biliyorum.” Geçmiş ve geleceğin Terayamalar’ı sirki ziyaret ettikten sonra anneleri hakkında yaptıkları konuşmanın sonunda; şehrin dışına kurulan sirkteki şişme kadının gerçek bedeni Shin-chan’a istediğini verecektir ama genç adam o zaman anlayacaktır; istediğinin daha farklı bir şey olduğunu ve gelecekten gelen kendisinin istediği şeyi o an yaşamakta olduğunu… Terayama’nın hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyen herkes için Den-en ni shisu, olabilecek en iyi başlangıç noktasıdır. Şimdiden iyi seyirler. yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

21


ANİME & MANGA DOSYASI

M

ai Mai Miracle veya Mai Mai Shinko to Sennen olarak da bilinen anime filmi, alışılmışlığın dışında, ilk olarak ülkesi Japonya’da değil İsviçre’de Locarno Uluslar arası Film Festival’nde gösterilmiştir. Hikaye olarak ise Sei Shonagn’un The Pillow Book adlı eserinden ilham almıştır. Anime filmi bizleri 1955 Japonya’sına, Yamaguchi bölgesinde yer alan bir kasabaya götürüyor. Dokuz yaşındaki minik Shinko Aoki köklü bir aileden gelmektedir ve kendisine göre çevresinde bin yıl önce yaşanmış dünya ile bağlantı kurabilmektedir. Günün birinde Shinko’nun okuluna Kiriko adında, taa Tokyo’dan

taşınan bir kız gelir. Kiriko doğal olarak adapte olmakta zorlanır. Sonuçta Tokyo gibi çok büyük ve kalabalık bir şehirden yanında adeta köy gibi kalan yeni bir yere taşınmıştır. Shinko, yeni kız Kiriko ile yakınlaşmaya başlar ve arkadaşlık kurarlar. Shinko, Kiriko’yu dünyasına davet eder ve bin yıl öncesine dayanan bir maceraya götürür. Mai Mai Miracle bir yandan izleyicisine büyülü bir macera sunarken bir taraftan da insan ilişkileri ile arkadaşlığa yoğunlaşan bir anime. Shinko’nun hayat tarzı olsun, Kiriko’nun şehirli kız olarak ilgi çekmesi bir hayli gerçekçilik katıyor. Mesela Shinko’nun birçok arkadaşı okula yalınayak giderken Kiriko’nun renkli kalemlere sahip olup ilgi çek-

Arkadaşlıktan da Öte bir Macera

MAı MAı MıRACLE “Arkadaşlıktan da Öte Sımsıcak bir Macera”

22

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

YAZAR: OLCA KARASOY


ANİME & MANGA DOSYASI mesi hoş bir ayrıntı. Doğal olarak Kiriko’nun adeta bir yabancı gibi muamele görmesi Shinko’nun da dikkatini çeker ve ona yakınlaşmak ister. İki sevimli karakter yakınlaşır ve Shinko, Kiriko’ya kendisine dedesinin bin yıl öncesine dayanan hikayeleri anlatmaya başlar. İşte tam burada anime gerçekçilikten uzaklaşıp daha fantastik – tarihi elementlere bürünüyor. Shinko’nun bin yıl önce yaşamış bir prensesin varlığına inanması ve hatta onunla arkadaşlık kurmak istemesi, Shinko’nun prensesle duygular aracılığı ile iletişime geçtiğini iddia etmesi ve bizlere acaba gerçekten mi yoksa küçük bir kızın hayal gücü mü diye merak ettirmesi animeyi zengin kılıyor. Hele ki karakterlerin dokuz yaşında çocuklar olması sayesinde yarattıkları enerjik hava animeye ayrı bir bağlanmanızı sağlıyor. Animenin en güçlü yanını karakterler oluşturuyor. İçerik olarak zengin lakin bu zenginliği eğer sağlam karakterleriniz yoksa aktarmanız çok zor. Karakteristik özelliklerin yanında karakterlerin çizimlerdeki gerçekçiliği de burada devreye giriyor. Animeye izlerken küçük kasaba havasını gerçekten soluyorsunuz. Burnu akan çocuklardan, yalınayak koşturanlardan, Shinko’nun öğretmeninden ailesine kadar herkes yaşadığı coğrafyaya göre uyumlu. Tabi kasabanın çizimlerini de göz ardı etmemek lazım. Kasabanın güzelliği ve dinginliği renkler ile çok iyi aktarılıyor. Müziklerin de önemi büyük elbette. Biraz da çocuklara hitap ettiği için kullanılan çocuksu tınılar animeye sıcak bir hava katmış. Shinko’nun seslendirmesi ise hem iyi

hem kötü. İyi çünkü biraz erkek gibi davranan Shinko’nun hal ve hareketlerine renk katıyor. Kötü çünkü bu ses tonunun biraz daha dokuz yaşında bir çocuğun sesine benzemesi gerektiği kanaatindeyim. Birçok festivalde çeşitli kategorilerden aday olan Mai Mai Miracle, Belçika’da iki ödül, Kanada’dan bir ödül ve ülkesinde de Japan Media Arts Festivali’nden bir ödül almasını başarmıştır. Bu ödüllü anime filminin yönetmeni Küçük Cadı Kiki (Kiki’s Delivery Service) filminde Hayao Miyazaki’nin ekibinde çalışan ve bir başka ünlü Black Lagoon animesinde yazar – yönetmen rolünü üstlenen Sunao Katabuchi. Stüdyo olarak ise filmin arkasında köklü Madhouse bulunuyor. 93 dakika süren Mai Mai Miracle oldukça başarılı ve sıcak bir anime filmi. İki arkadaşın dostluğu, insan ilişkileri, hayal dünyası derken bir çırpıda geçiveriyor. Dolayısıyla anime severlerin kaçırmaması gereken bir eser olduğu görüşündeyim. yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

23


ANİME & MANGA DOSYASI

R u h u n Ye ş İ l e , N o s t a l j İ ye D oy s u n D e d İ r t e n A n İ m e YAZAR: SERPİL ŞAHİN

only yesterday B ir animede doğadan, doğayla uyumlu yaşayan karakterlerden ve destekleyici bir sevgiden bahsediyorsak ardındaki stüdyonun Ghibli olabileceği gelir hemen akla. Bu, durduk yere oluşan bir durum değildir elbet; stüdyonun kurucuları Miyazaki, Takahata, Suzuki ve Tokuma’nın hayat felsefelerinin kendi şirketlerinin de varoluş nedenine dönüşmesidir.

24

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

Birazdan bahsi geçecek Omohide Poro Poro, özellikle Miyazaki ve Takahata’nın hayata bakışını özetler nitelikte bir hikayeye ve hikaye akışına sahiptir. Arabaların yayalardan daha çok yer kapladığı şehirlerde, birkaç metrekare alana yuva kurmaya çabalayan insan ruhunun dört duvar arasına değil, doğaya ait olduğunu geçmişin gücünü yanına alarak anlatmaya çalışır. Diğer


ANİME & MANGA DOSYASI karşılaşmamıza neden olur. Yakın zamanda kaybettiğimiz Isao Takahata anısına “şehirden kaçış - özü buluş” hikayesi Omohide Poro Poro’nun dingin güzelliklerinde huzur bulmaya hazır mısınız? 1- Bütün Sanat Doğanın Bir Taklididir Romalı düşünür, devlet adamı ve oyun yazarı Lucius Annaeus Seneca’nın söylediği “Bütün sanat doğanın bir taklididir” lafı, bu animenin sanatını özetlemek için söylenmiştir adeta. Gözün gördüğü tarlalar, aspirler, pirinçler, yağmur taneleri, sabahın ilk ışıkları o kadar güzel taklit edilmiştir ki; bir çizime değil bir fotoğrafa bazı yerlerde de gerçeğin kendisine bakar gibi hissedersiniz. Gerçekçi çizimlerin gerçekçi bir renklendirme disipliniyle buluşması animasyonların da gerçekçi bir temele oturmasına neden olmuş. Animasyonlar “hiç acelem yok, siz gönül rahatlığı ile ortamın tadını çıkarın; şu an kahramanın hissettiğini anlamanın ötesinde hissedin” tarzında akar ve bu sakin akış; hem geçmişe hem de kırsala ait bir zaman akışını ifade eder, bu sayede görüntülerin büyüleyiciliğiyle daha uzun süre başbaşa kalırsınız. Çizimler, renklendirme ve animasyon animenin başından sonuna size iki şey dedirtir: “Geçmişi özledim.”, “Ah o köyde ben de olsaydım.”

pek çok Ghibli filminden temel anlamda ayrılan özelliği “hayattan kesintiler” kategorisinden dolayı sahip olduğu gerçekliktir. Bu nedenle diğer Ghibli yapımlarında göremeyeceğiniz mimikler, sakin bir su gibi akan sahneler izleyeceksiniz. 1987 ve 1991 yıllarında yayımlanmış 3 cilt - 24 bölümlük aynı isimli (hikaye Hotaru Okamoto, sanat Yuuko Tone) okul ve hayattan kesintiler mangasından hikayesini alan Omohide Poro Poro; ‘60ların sonunda beşinci sınıfa giden ve ‘80lerin başında orta yaşa yaklaşan ve hala bekar olan şehirli bir kızın kırsala duyduğu özlemi anlatır. Yapımın hikayesi ‘60 ve ‘80 karmasından oluşurken yapımın kendisinin ‘91’de yayınlanmış olması üç açıdan da nostaljik bir eserle

2- Dramı, Dramatize Etmeden Anlatan Hikaye Anime dizileri ya da filmleri kafa dağıtmak, gerçeklikten uzaklaşmak, biraz da eğlenmek gibi amaçlarla izliyor olabilirsiniz ama bu filmin o şekil bir motivasyonu yok. Ghibli’nin fantastik evrenlerinden birinde değil, nefes aldığımız dünyada geçen bu anime film; insanların gündelik sıkıntılarını, geçmişle gelecek arasındaki dramı ve kaygıyı usulca anlatır. Taeko’nun iş yerinden 10 günlük izin almak istemesiyle başlayan hikayede, patronu bu izni yurtdışında değerlendireceğini düşünürken Yamagata’ya gideceğini duyar ve bu kez sevgilisinden ayrıldığını düşünmeye başlar. Taeko’nun verdiği cevap, animenin içinde entrikadan eser olmayacağının da habercisidir: Kır yaşamını seviyorum sadece. Taeko, tren yolculuğuna çıktığı andan itiyattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

25


ANİME & MANGA DOSYASI baren 10 yaşındaki haliyle birlikte yol alır. Özellikle o dönemin kendisine eşlik etmesini Taeko şöyle anlatır: “Belki de o günleri tırtıl döneminden geçtiğim için anımsıyorumdur... Belki de beşinci sınıftaki halim, hayatımı yeniden değerlendirmek için bana mesaj veriyordur.” Evet, Taeko yanılmıyordu; beşinci sınıftaki hali ona, onun için neyin değerli olduğunu bazen yaşadığı üzücü olaylar üzerinden göstermeye çalışıyordu. Geçmişte önemli olanın şimdiki zamanda nasıl şekillenebileceğini, istediğini istediği zaman yapması gerektiğini anlatıyordu. Ondan bekledikleri gibi değil, içinden geldiği gibi yaşamasını istiyordu. Geçmiş ve şimdinin ayrılmaz şekilde anlatımında başvurulan teknik, hikayenin kendisi gibi son derece olgundu; bir düşüncenin, bir olayın tetiklediği geçmiş sanki şimdiki zamanda geçiyormuşçasına anlatılıyordu. Özellikle hasat için çalışan Naoko’nun annesinden Puma ayakkabı istediği ve gerekçe olarak da herkesin artık Puma giydiğini söylediği ve sadece dört isim sayabildiği sahnede Taeko da Barbie bebeğine elbise istiyordu. İki olayın aynı evde aynı anda gerçekleşiyorcasına anlatımı sinematografinin en güzel örneklerinden biridir. Yaşanan ne unutulacak kadar uzaktır, ne de yeniden tekrarlanacak kadar yakın. Taeko’nun geçmişinde yaşadıkları hepimizin yüreğini burkar; çünkü bize çok tanıdık gelir. Sert ve dediğim dedik bir baba, geçinemediğimiz ve bizi sürekli küçümseyen bir kardeş, destek olmak istese de babanın gölgesinde kalan bir anne, matematiği diğerlerinden daha farklı algılayan bir beyin, oyunculuk yeteneği yüksek olan bir beden, tokadı yiyen bir yanak... Taeko’nun geçmişinde yaşadığı hayal kırıklıklarının, 27 yaşında karşımıza travma olarak çıkmaması ve aslında bu kırıklıkların iyi ki yaşanmış olması hikayenin gerçekçi anlatımından gelir. İnsanları ekran başında tutmak için ille de entrikaya, aşk üçgenine, büyük yeminlere, ağır travmalara ihtiyaç olmadığını sadece 1 saat 58 dakikada gösteren önemli bir yapımdır Omehide Poro Poro. Aşkın da, karar almanın da büyültülecek konular olmadığını leziz bir şekilde hikayeleştirir. Bundan dolayı izleyicisini yüreklendirir de. 3- Hayatın İçinden Karakterler: Ben, Sen, O, Biz Taeko Okajima: Taeko, nesillerdir Tokyo’da yaşayan orta sınıf bir ailenin beşinci sınıfa giden

26

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


ANİME & MANGA DOSYASI on yaşındaki en küçük kızıdır. Tatil döneminde aile büyüklerinin yanına giden ya da tatile çıkan arkadaşlarına özenecek, büyükannesiyle Atami’deki kaplıcalara gittiğinde tüm hamamlara tek seferde girip bayılacak, beğenmese de ananası katır kutur yiyecek, aşık olduğunda bulutlarda uçup yatağına kuş hafifliğinde girecek, yeteneği birileri tarafından beğenildiğinde kendini hemen ünlü biri olarak hayal edecek kadar çocuktur. Geçen 17 yıl, Taeko’yu tam da olması gerektiği kadına çevirmiştir; geçmişini kucaklayacak olgunluğa sahip köklerini doğada arayan bir kadına... Abekun’u anlayabilmesinde kendisine yardımcı olan sevdiceğinin yanında yine o küçük kız gibi telaşlı, heyecanlı hali de izlemesi güzel anlardan biriydi. Bir diğer güzel an da, beyzbol maçından sonra Hirotakun’un onu sokakta yakalaması sonucu aralarında oluşan aşk dialoğuydu: “Yağmurlu gün, bulutlu gün ya da güneşli gün hangisini seversin?” “Yağmurlu gün.” “Ben de!” Hirotakun’un ben de demesiyle anlık görünen “sayı” atışı da çok yerinde bir gösterimdi. Toshio: Çiftçi olmayı beyaz yakalı olmaya tercih eden ve bununla övünen Toshio, küçük Taeko’dan sonra animenin en güzel karakteriydi. Ona hayat veren seiyuu Toshirou Yanagiba’nın hakkını teslim etmek gerek, Toshio ancak onun sesiyle kırsalın en sevilen genç adamlarından biri olabilirdi. Yaşı Taeko’dan küçük olsa da, Taeko’nun çıkmazlarında ona yol gösteren ve insanın doğaya sevgiyle bakması durumunda doğanın da insana sevgiyle bakacağına inanan yüce gönüllü, mütevazı bir adamdı. Taeko’yu minicik arabasıyla tren garından almaya gittiğinde Macar bir şarkı açması ve bu şarkının çiftçileri anlattığını, kendisinin de bir çiftçi olduğu için sevdiğini anlattığı sahnede suratında oluşan tebessüm benim de istemsizce gülmeme neden oldu. O andan sonra ne zaman Toshio gülse ben de güldüm, ne zaman Toshio “anyattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

27


ANİME & MANGA DOSYASI ladım” dese ben de anladım. Yeni nesil animelerdeki gibi sadece gözden oluşan, insansı mimiklerden yoksun, konuşmaktan aciz karakterler olmadığından ayrıca bir bağrına basası geliyor insanın bütün karakterleri. Karakterlerin yanakları, elmacık kemikleri yaşlıların kırışıklıkları bile vardı yahu. Küçük Taeko’nun suratına yansıyan tüm duygularını o şahane çizimlerle izlemek aşırı eğlenceliydi. 4- Naftalin Kokan Müzikler Anime filme naftalin kokan müzikler de eklenince nostalji damakta unutulmaz bir tat bırakıyor. Yaşanan her anı, olduğu ana aitmiş gibi gösteren ve duygularımızı en kestirme yoldan etkileyen müzik seçimleri de son derece başarılı. Genel temayı kompozitör Katz Hoshi yapmışken kapanış teması olan Ai wa Hana, Kimi wa Sono Tane’yi halk müziği sanatçısı Harumi Miyako seslendirmiştir. Filmin içindeki nostalji kokan diğer müziklere değinecek olursam; arabada dinledikleri Macar şarkı Sebestyén Márta & Muzsikás tarafından performe edilen ve geleneksel Macar halk şarkısından uyarlanan Teremtés. Güzel anlarda karşımıza çıkan diğer iki müzikten biri Baisho Chieko tarafından seslendirilen ve Sailor Moon’un Moonlight Densetsu şarkısına da ilham veren Sayonara wa dance no atoni, diğeri de Roman kompozitör Gheorghe Zamfir tarafından 1966’da Cântec de Nunta’dır. Bakalım, film bittikten sonra soundtrackleri defalarca dinleyenler kimler olacak? Omoide Poroporo’nun Konusu: Taeko, 27 yaşında, hiç evlenmemiş, Tokyo’da yaşayan yalnız bir bayandır. Şehrin bunaltıcı yaşantısından bir süreliğine kaçmak ister ve tatil için Yamagata’ya, kız kardeşinin eşinin ailesinin yanına gitmeye karar verir. Yamagata’ya yolculuğu ve buradaki tatili esnasında kendisini oldukça huzurlu ve nostaljik bir hissiyatın içinde bulan Teako, çocukluk anılarına da yolculuk eder. 1966 yılının saf hatıraları ile 1982 senesinin gerçekleri arasında gidip gelen Taeko kari-

28

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

yerine ve özel hayatına ilişkin önemli kararların eşiğinde olduğunu fark eder. Dünyayı kurtarmakla kafayı bozmuş doğaüstü güçlere sahip liseli öğrencilerden sıkıldıysanız şahane arka plan çizimleri, usul usul akan hikayesi ve önemli anların hakkını veren müzikleriyle Omohide Poro Poro’yu izlemeyi ve usta yönetmen Isao Takahata’nın ruhuna şükranlarınızı sunmayı lütfen ihmal etmeyin. İyi ki hayatımıza güzel hikayelerinle dokundun Takahata-san.

SOSYAL MEDYA’DA

BİZİ TAKİP EDİN! facebook.com/japonsinemasi twitter.com/japonsinemasi issuu.com/japonsinemasi prezi.com/user/osbburov0p10

plus.google.com/u/0/+JaponSinemas japonsinemasi@gmail.com www.japonsinemasi.com


.

3.yıl

ANİME & MANGA DOSYASI

KiTABIMIZ ÇIKTI! kitabevlerinde, online satış sitelerinde...

www.japonsİnemasİ.comyattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM 29


ANİME & MANGA DOSYASI

YAZAR: ESİN YEŞİLYURT

hotarubİ no morİ Baharın gelmesiyle etraf yeşile bürünmüşken, aynı yeşillikte, aynı sıcaklıkta baharın tüm coşkusunu hissedebileceğiniz bir anime filminden bahsetmek istiyorum. Her ne kadar film sıcak bunaltıcı yaz günlerinde geçse de doğanın, ormanın, mistik güçlerin ve sevginin bu kadar güzel işlendiği ve tek çatıda buluştuğu film içinize su serpecek eminim. Ha böyle anlatınca sizi sandalyeye çakılı bırakacak upuzun bir seriden bahsettiğimi sanmayın sakın. 45 dakikalık sevimli bir anime filmi Hotarubi no mori e. 2011 yılında Brain’s base stüdyolarından çıkmış olan bu filmi muhakkak izleyeniniz vardır; veya hiç yoktan 2002 çıkışlı mangasına denk gelmişsinizdir. İzlemeyenlere ışık tutmak, izlemiş olanları da tekrardan duygulandırmak için, buyurun aşağıdaki yazıya… Yaz zamanı bir aile ferdinin (genelde anneanne-dede) yanına gitme geleneği vardır ya hani, hah Hotaru isimli küçük sevimli mi sevimli kızımız da aynı şekilde her yaz amcasının yanına gider. Bu gittiği yerde ise içinde yaşayan mistik ruhlarla dolu, her yaz bu ruhların bir festival yaptığını düşünürler, bir orman vardır. İşte tam da bunaltıcı bir yaz gününde ormana giden Hotaru uçsuz bucaksız yeşilin içinde yolunu kaybeder. Saatler saatleri devirdikçe Hotaru umutsuzluğa düşer, içi içini yer(küçük yaşta 5 dakika bile olsun kaybolanlar nasıl bir huzursuzluk olduğunu anlayacaklardır eminim. Tam da bir daha ormandan hiç çıkamayacağını düşündüğü sırada ilerisinde dikilmekte olan bir adam görür. Beyaz saçları,yüzünde maskesiyle orada öylece dikilmektedir. Saatler sonra bir insan görmenin etkisinden olsa gerek, adamın tuhaflığını sorgulamadan ona doğru hızlıca koşar. Bu kişi ormandaki ruhlardan biri olan Gin’dir. Ancak Gin ormandaki diğer ruhlara nazaran daha çok insana benzemektedir, tek bir engel dışında; Gin bir insanla en ufak bir ten temasında bulunduğu takdirde hayatını kaybedecek bir ruhtur. Bu sebepten ona doğru koşan küçük Hotaru’yu savuşturmak zorunda

30

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

kalır. Yine de ormandan çıkan yolu bulmasına yardım eder. Bundan sonraysa aralarında kopması güç bir bağ oluşur. Takdir edersiniz ki küçük, zıpır hareketli bir çocuğu durdurması zordur, bu yüzden Gin Hotaru’yla iken daima tehlike altındadır. Hotaru ise çok değerli bu insanı kaybetmemek için ‘dokunmamayı’ öğrenir. Ve her yaz, ormanın derinliklerinde Gin ile buluşmak için gün sayar.

Mangasının 2002 yılında çıkmasına karşın filminin 9 yıl sonra gelmesinin en iyi tarafının,, 2011 teknolojisiyle yapılmış bu film görsel anlamda da oldukça etkileyici. Hele de filmin hepsi yemyeşil bir ormanın içinde geçiyorken. İçinizin ısıtan bir bağ ve biraz da dram arıyorsanız sizi bu 45 dakikalık hikâyenin içine çekilmeye davet ediyorum. İyi seyirler!


ANİME & MANGA DOSYASI

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

31


ANİME & MANGA DOSYASI

SANİYEDE 5 SANTİMETRE MAKOTO SHINKAI

sakura açan anİmeler YAZAR: GÜLŞAH KARAMAN

Her bahar ayı geldiğinde Japonya’da bir şenlik havasını, bir ferahlık havasını yaratan Sakura çiçekleri artık tüm dünya tarafından benimsenmiş gözüküyor. Öncelikle Japonca kelime olan Sakura’nın Türkçeci “Kiraz Çiçeği” anlamını taşıyor. Bu kiraz çiçeği meyve vermeyen bir tür olan “Kiraz Ağacı”ndan geliyor. Bu çiçeklerin birçok türleri var ve en popüleri olan ise Somei Yoshino adında olan çiçektir. Sakura’nın Japon kültürünce çok özel bir yeri vardır. Her bahar ayında çiçekler ağır ağır açar ve hemen dökülür. Bu hem hayatın başlangıcını yani baharı müjdeler, hem de hayatımızın bir sonu olduğunu simgeler. Daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle Japon edebiyatında bu durum ölüm ile yaşamın beraberliğini ifade eder. Sakura’nın dalında kaldığı zamanın çok kısa olması, Japon kültüründe hayatın gelip geçici olduğunu göstermektedir. Bir diğer efsane ise Samuraylar için kiraz çiçekleri hem yaşamı hem de ani bir ölümü

32

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

hatırlatmaktadır. İnsanlar, estetiğin simgesi olan kiraz çiçeklerini izlemek için Japon parklarına, bahçelere ve tapınaklara gidiyorlar. Bu sebepten dolayı ki yüzyıllardan beri şairlere, müzisyenlere sinemacılara ilham veren Sakuralar, özellikle anime dünyasında ayrı bir yer edinmiş.


ANİME & MANGA DOSYASI Bahar animelerinde yer alan sakuralar konunun dışında olsalar da orada bulunmalarının ayrı bir yeri var. Fakat sadece arka planda değil; Sakura sevgisini taşıyan ve sadece bunun üzerine yapılmış animeler de sakura ve anime tutkunu olan izleyiciler için ayrı bir önem taşıyor. Bu bağlamda Sakura sevgisini taşıyan birkaç animeyi sizin için derledim: Kaguyahime no monogatari (2013) Geçtiğimiz ayda Isao Takahata’nın ölümü ile tüm anime severler olarak baya sarsıldık. Prenses Kaguya Masalı’da Takahata’nın en bilinen ve her bahar ayı geldiğinde izlenilecek animeleri arasında yer alyordu.Kuruculuğunu Hayao Miyazaki ve Isao Takahata’nın yapmış olduğu ünlü Stüdyo Ghibli’nin 2013 tarihli Prenses Kaguya Masalı, kaguya isimli bir prensesin 10.yüzyıl Japonya masalından uyarlama bir yapım. Ormana gidip bambu keserek geçimini sağlayan yaşlı bir adamın, bir gün yine ormandayken ışık saçan bir bambuda parmak kadar bir kız bulup evine, karısına götürmesiyle başlıyor her şey. Eve geldiklerinde parmak kız gerçek bir bebeğe dönüşüyor ve yaşlı çift tarafından evlat ediniliyor. Ne zaman ki babası yine ormanda ışıldayan bir bambunun içinde ağırlığınca altın bulup kızının bir prenses olması ve şehre taşınmaları gerektiğine hükmediyor, o zaman hayatı değişiyor Kaguya’nın. Hatta ismini de prenses olduktan sonra alıyor. Hikaye’nin konusundan çok bir rüya kadar güzel suluboya çizimleri ile dikkat çekiyor. Bundan sonrası yaşıtlarına göre doğaüstü bir şekilde hızlı büyümesi dışında sıradan bir kız çocuğunun öyküsü gibi. Özellikle prenses Kaguya Sakura çiçekleri ile bahar gelişini kutladığı sahneleri, animede sakura sevgisini temsil ediyor. Her plana konulan Sakura çiçekleri, gerçek anlamındaki efsaneler gibi prenses Kaguya’nın yaşamı ve ölümü arasındaki bağlantıya değinilmiş. Sakura mevsimi bitmeden bu animeyi zamanında izlememin faydası var! Çünkü gönüllerde resmen Sakura’ları açtırıyor... Byousoku 5 Centimeter (2007) Adını kiraz ağacı yapraklarının düşüş hızından alan, 2007 tarihli, Makoto Shinkai başyapıtı bir anime.

Toplam bir saate yakın süren üç kısa öyküden oluşan film, ailelerinin Japonya’nın iki ayrı köşesine taşınmaları nedeniyle ayrılmak zorunda kalan takaki ile akari isimli iki çocukluk arkadaşının hikayesini anlatıyor. 3 bölümden oluşan bu filmde, ilk olarak ailesinin sebebiyle Akari Shinohara, ilkolu bitirerek Takaki’den ayrılmak zorunda kalıyor ve Takaki arada ki bağları sıkı tutmak için sürekli mektup yazıyor. İkinci hikayede de ise aradan seneler geçmiş ve Takaki lise son sınıf öğrenci olmuştur ve hala Akari’ye mektuplar yazmaktadır fakat gönderememektedir. Bu arada sınıftan birisi Takaki’ye aşık olmuş ancak bunu söyleyecek cesareti bulamamıştır. Son olarak ise ikilinin yolları ayrılmıştır Akari bilgisayar programcılığı yapmaktadır Akari ise evlilik hazırlıkları. Fakat Takaki tren yolunun oralarda tanıdık gelen bir bayanı görene kadar... Animede Sakura’ların konusuyla özdeşleşmiş olarak aktarılmış. Yani “kiraz çiçeklerinin yere saniyede 5 santimetre hızla düştüğü” bilgisini belirterek açılan ama zamanın ve uzaklığın ne kadar göreceli olduğu ana fikrini her karesinde taşıyan bir başyapıt diyebiliriz. Sakurako san no Ashimoto ni wa Shitai-ga-Umatteiru (2015) Sakurako san no Ashimoto ni wa Shitai-ga-Umatteiru filmi 24 bölümlük bir animeden oluşuyor. Konusuna gelecek olursak; Shoutarou Tatewaki, Hokkaido’nun Asahikawa şehrinde yaşayan bir lise öğrencisidir. Sakurako Kujou ise kemik fetişi olan genç bir yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

33


ANİME & MANGA DOSYASI

kızdır ve kemiklerini aldığı örnekleri analiz edebilme yeteneğine sahiptir. Bu kızla karşılaştıktan sonra çeşitli davalarda ona eşlik etmek zorunda kalıyordur. Her bölüm biraz daha tanıdığımız karakterlerin, ilerleyen bölümlerde olayların daha da kişiselleşeceğini görüyoruz. Ayrıca çizimler ve tema müzikleri anime de ön plana çıkan en önemli unsurlardan bir tanesi. 24 bölümlük bu anime de her bölümde ayrı planların içerisine yerleştirilen Sakura’lar dikkat çekiyor. Tabii ki ana konusu Sakura sevgisi olmasa da, kiraz çiçeklerini görmek bize Sakura geçmişini, sevgisini hatırlatıyor. Bunların dışında içinde Sakura sevgisini barındıran bir anime daha var: Sakura no ame. Bu anime hakkında fazla Türkçe kaynak bulunmasa da, yabancı kaynaklarda yazan bilgilere göre anime, 2012 yılında Vocaloid Hatsune Miku tarafından söylenen ve halyosy tarafından bestelenen “Sakura no ame” şarkı sözleri üzerinden tasarlanmış. Ayrıca bu şarkı Japonya’da bir mezuniyet şarkısı olarak sergileniyor. Hikaye, üst sınıfın ayak izlerini takip eden ve Otohama Lisesi Korosu’nun yeni başkanı olarak çalışan karakter Miku’i anlatılılıyor. Bunun dışında şarkı söyleme ve arkadaş sevgisini ele alan anime de görüntü olarak diğer animelerin yanında daha kaliteli bir tarz sergiliyor. Sakura’ların gerçekçi görüntüleri ile anime’ye ayrı bir farkındalık katmış. Anime’nin tüm çizimleri gerçekçilik etkisiyle birleşerek izlememiz için ayrı bir sebep yaratmış. Özellikle Miku’nun Sakura’ların döküldüğü an şarkı söylemesi, Sakura efsanesini ve sevgisini bize hatırlatıyor.

34

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


.

3.yıl

KiTABIMIZ ÇIKTI! kitabevlerinde, online satış sitelerinde...

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

35


japon kültürü DOSYASI

. Japonya’da Ilkbaharda Yapılan

Etkinlikler

YAZAR: BENSU CANGÜLER Japonya’da her mevsimin ayrı bir coşkuyla kutlandığını ve çeşitli etkinliklerle yaşatıldığını biliyoruz. Ama dört mevsimden en anlam yüklenilenin, pembe ağaçların hayalleri süslediği ilkbahar mevsimi olduğu da göz ardı edilemeyen bir gerçek.

36

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


japon kültürü DOSYASI Japonya’da ilkbahar şubat sonunda ilk belirtilerini göstererek Mayıs aylarına kadar devam ediyor. Genelde havaların serin geçtiği Japonya ilkbaharında yağmursuz bir mevsim bile yaşanmıyor desek yalan olmaz. En yağmurlu ay ise Mayıs. Bu yüzden ilkbahar tüm güzel yanlarının yanı sıra bir de hastalık mevsimi olarak anılıyor Japonya’da… Hastalıklar biraz geride dursun, ilkbaharın Japonlar için en önemli özelliği festival sezonunun açılması. Doğanın yavaş yavaş uyandığı, yenilenmenin başrolde olduğu ilkbahar mevsimini bol bol etkinlik ve festival ile kutluyor Japonlar. Bu etkinliklerin en dillerden düşmeyeni ise tabii ki kiraz çiçeği ağaçlarının altında oturmak. Ama ben bu yazımda sizleri ilkbaharın sembolü sakura ağaçlarının Japonya’nın tek ilkbahar aktivitesi olmadığını kanıtlayan bir yolculuğa çıkaracağım. Yolunuz ilkbaharda Japonya’ya düşerse, pembe bir rüyanın izinde gitmekten başka neler yapabiliriz gelin birlikte bakalım. Hanami ve Yozakura Ağaçlardan kibar kibar dökülen kiraz çiçeği yapraklarını izleme etkinliğinin ‘’Hanami partisi’’ olarak adlandırıldığını biliyorsunuzdur. Gündüz gözüyle yapılan bu etkinliğin bir de gece gerçekleştirilen kardeş versiyonu var. Sakuraların gece ışıklandırılmış halde izlenmesine Yozakura gece seyri deniyormuş. Günün her saati sakura izlemek için bir bahane yaratmak isterseniz hanamiden sonra bir de kendinize yozakura saati hediye edebilirsiniz. Hanami diyince mekan belirtmemek de olmaz şimdi Japonya’da büyülü bir kiraz çiçeği seyri yapmak için şu parkları not defterinize eklemeniz tavsiye olunur: 1. Shinjuku Gyoen National Garden, Tokyo 2. Yoshinoyama Dağı, Nara 3. Goryokaku Kulesi, Hokkaido İlkbahar Pikniği Sadece Japonya değil tüm dünyada ilkbahar diyince çimenlere serilen örtülerin üze-

rinde yapılan piknikler en güzel aktivitelerin başında gelir. Ama Japonya’da piknik de yine genelin bir tık üstünde bir gelenek halini almış. Tabii ki Japonlar için ilkbaharla özdeşleştirilmiş bir yemek listesi de mevsimin en olmazsa olmazları arasında yer alıyor. Mochi adı verilen tatlı fasulye dolgulu ve renkli pirinç kekleri bu geleneksel yiyeceklerin en ünlülerinden. Ayrıca ilkbahar gelince her yaştan ve meslekten kişiler( okuldan çıkan çocuklar, takım elbiseli insanlar) parklara gidip molalarını bu şekilde değerlendiriyorlar. Buradan ilkbaharda Japonya’da bir tane parkı bile boş göremeyiz sonucunu çıkarabiliriz. yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

37


japon kültürü DOSYASI Çilek toplamak Çilek toplamak da Japonya’da bir başka en popüler ilkbahar aktivitelerden biri. Özellikle Japon çilekleri çok tatlı ve lezzetli olmasıyla bilinirler. Tokyo etrafında çok fazla çilek tarlası bulup, çilek toplama aktivitelerine katılabilirsiniz! Festival Sezonu Festival sezonu Nisan’ın başından başlayarak yaz ayları boyunca devam eder. Japonya’da düzenlenen festivaller Japon kültürünü ve lokal yaşamı hissetmenin en iyi yerlerinden birisidir. Eğer bu aylarda Japonya’da olacaksanız mutlaka geleneksel bir Japon Festivali ortamını yaşamalısınız. Yaşadığınız en ilginç deneyimler arasındaki yerini alacaktır. Japonya’nın Popüler 3 İlkbahar Festivali Inuyama Festivali Festival 1635’den beri her yıl nisan’ın ilk haftası Inuyama şehrinde düzenlenmektedir. Festivalin öne çıkan özelliği , 13 devasa, 3 katlı şamandıranın Japon flütleri ve davul sesiyle birlikte şehrin dört bir yanında düzenledikleri geçit törenleridir. Geceleri ise her şamandıranın 365 adet Japon feneriyle aydınlatılmasıyla festival adeta bir görsel şölene dönüşmektedir. Takayama Festivali Takayama Festivali, Japonya’nın Alpleri olarak adlandırılan Takayama’nın eski kentinde 14-15 Nisan’da düzenlenmektedir. Oldukça popüler olan Takayama festivali Kyoto- Gion Matsuri ve Saitama-Chichibu Yomatsuri ile birlikte Japonya’nın en güzel 3 festivalinin arasındadır. Festival ilkbahar ve sonbaharda yılda 2 kez binlerce kişinin katılımıyla düzenlenmektedir. Festivalin ana özelliği Yatai adı verilen yüksek ve heybetli şamandıraların 2 gün boyunca sabah saatlerinden öğleden sonraya kadar Takayama sokaklarına çıkarılıp Karakuri bebek perfomansları eşliğinde gezdirilmesidir. Kamogawa Odori Dans Gösterisi Her yıl Kyoto şehrinin Pontocho ilçesinde düzenlenen Geyşa ve Maikoların eşlik ettiği bir bahar dans festivali olan Kamogawa Odori Japonya’nın başkenti Kyoto’dan Tokyo’ya taşındıktan sonra yerel ekonomiyi yeniden canlandırmak için 1872’de düzen-

38

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

lenmeye başlanmış. Çiçek festivalleri Japonya genelinde ilkbahar ayları boyunca 20’den fazla çiçek festivali düzenlenmektedir. Kawachi Fuji Bahçesi Wisteria Çiçek Festivali Japonya’nın en ikonik wisteria çiçek seyri yerlerinden olan Kawachi Fuji Bahçesi Fukuoka prefektörlüğünün Kitakyushu şehrinde yer alıyor. Kımızı, mor, beyaz, mavi, pembe renklerinde 20 farklı çeşitte 150 wisteria’nın bulunduğu parkta kendinizi cennete düşmüş gibi hissedebilirsiniz. Wisteria çiçekleri nisanın sonundan mayısa kadar ziyaret edilebilir. Özel bir bahçe olduğu için sadece bilet alarak girebilirsiniz. Biletler çiçeklerin açma hızına bağlı olarak 5001000 Yen (15-30 TL) arasında değişiyor. Kamiyubetsu Lale Festivali Japonya’nın ünlü ve kendine has çiçek festivallerinden olan Kamiyubetsu lale festivali, Hokkaido’nun Monbetsu ilçesindeki Kamiyubetsu parkında ziyaretçilerini bekliyor. Mayıs başından haziran başına kadar rengarenk laleleri bir arada görebilirsiniz. Tateyama Kurobe Alpine Route İlkbaharın ortasında karla kaplanmış yollar ve uzunluğu 10 metreyi aşan kar duvarları görmek ister misiniz? Cevabınız evetse Japonya’nın Tateyama Kurobe Alp rotasında bu farklı deneyimi yaşayabilirsiniz. Alp yürüyüş rotası Nisan’dan başlayıp kasıma kadar devam ediyor. Kar duvarını görmek için ise Mayıs sonuna kadar vaktiniz var. Okinawa plajları Aylar Nisanı gösterdiğinde Japonya’nın Okinawa adasında yazı beklemeye gerek kalmamıştır. Eğer ilkbaharda burada olacaksanız Okinawa’nın okyanus sularında denize girmeye hazırlanabilirsiniz. Adanın plajları kapılarını resmi olarak Martta açıyor olsa da, kalabalıktan kaçınmak ve Okyanusta yüzmek için en ideal zaman Nisandır. Tatil sezonunu erkenden açmak için fırsat kolluyorsanız Okinawa’ya bir şans vermelisiniz.


SONATA’NIN 8. SAYISI SİZLERLE! Japon Müziği E-Dergisi SONATA’nın 8.sayısı Enka temasıyla okurlarının karşısında!

3.yıl

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

39


yesiLin 50 .

tonu japon kültürü DOSYASI

YOSHINO-CHO NARA

8 japon kasabasği YAZAR: SERPİL ŞAHİN

Bir yanda teknolojinin tavan yaptığı, insanların beş metrekare odalarda yaşamaya çalıştığı metropoller, bir yanda insanı azalan, doğanın hüküm sürdüğü kırsallar… İnsan, doğası gereği doğanın bir parçasıdır ve kendisini doğadan koparıp betonun içine hapsetmeye mecbur kaldığında ya da bunu seçtiğinde zaten daracık bir bedende yaşayan ruhu iyice daralır ve kendini eksik hissetmeye başlar. Şehrin gürültücü kalabalığından haftasonu ya da tatil zamanında uzaklaşan insan, doğanın yeşiline atıldığında hayatındaki eksikleri görür ve kalbi otomatik olarak doğaya bağlanır. Kırsalda; dostluklar da, aşklar da doğanın kendisi kadar güçlüdür. Bu nedenle; Japon resim, sinema, anime, roman sanatlarında her zaman görürüz; kırsaldan şehre gelen insanların kırsala duydukları derin özlemi… Bu özlem, aslında yalın varlıklarına duydukları özlemdir. Güzelliğiyle, tasvir edilen cennetin dünyada olduğunu kanıtlayan ve şehrin keşmekeşinden kaçmak isteyenlere “acaba” dedirtecek 15 Japon kasabasıyla karşınızdayız. 1- Biei-cho (美瑛町), Hokkaidō Hokkaidō, kuşkusuz Japonya’nın en güzel adasıdır. Biei de (美瑛町, Biei-chō) Hokkaidō’nun Kamikawa Kasabası’na bağlı, 10.374 nüfuslu (Eylül 2016 verisi) ve köylüler tarafından “tepeler köyü” olarak anılan cennetten bir parçadır. Köylülerin bu güzel köye verdikleri isim, eşsiz tepe manzarasından gelir. Çoğunlukla tarım kasabası olan Biei’nin manzarasını görmeden insan bu dünyadan göçmemeli.

40

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

KATSUSHİKA HOKUSAİ DRAGON 2- Higashi-Naruse (東成瀬村), Akita Higashinaruse, 2.750 sakiniyle (Haziran 2013 verisi) Akita’da yer alır ve Japonya’nın en güzel gece gökyüzü görüntüsüne sahiptir. Manzaranın yanısıra hava o kadar güzeldir ki, ciğerler nefes aldığını hisseder. Çok sayıda şelalesi ve yer altı suyu olan Higashinaruse’de her şey iyi yetişir. 200 yıldır var olan Suzukoya no Mori Ormanı’nda Japon kayın ağaçlarını izleyerek rehabilite olmak mümkün. 3- Kitashiobara (北塩原村), Fukushima Dağların çevirdiği ormanlık alanda bulunan Kitashiobara’nın 2.952 sakini (Eylül 2014 verisi) çok şanslı; çünkü yaşadıkları yerin %80’i orman! Goshikinuma adı verilen tamamen doğal göllerin de bulunduğu köy, Fukushima’nın en mükemmel manzarasına sahip. 4- Nakanojo-cho Kuni (中之条町六合), Gunma


japon kültürü DOSYASI BIEI-CHO HOKKAIDO

HAYAKAWA-CHO YAMANASHI

NAKANOJO-CHO KUNİ GUNMA

%90’ı orman ve vahşi doğadan ibaret olsa da 17.030 kişilik bir nüfusa (Şubat 2015 verisi) sahip Nakanojo-cho Kuni, sakinleştiri manzarası sebebiyle özellikle yazarların en sevdikleri lokasyon haline gelmiş. Onsenleri de bulunan bu kasaba, juuwari sobalarıyla da meşhur. 5- Hayakawa-cho (早川町), Yamanashi Hayakawa-cho, Yamanashi Bölgesi’nin güneybatısında, Japonya’nın en az nüfuslu yerleşim bölgesi olarak bilinir. Güney Alpler’in zirveleriyle çevrili, kaplıcalarıyla zengin bölgenin sadece 1.160 sakini (Temmuz 2012 verisi) bulunuyor. 40 evin yerleştiği sokaklar dağlarla uyumlu bir peyzajı, çitleri, taş basamakları barındırır. 6- Yoshino-cho (吉野町), Nara İnsanı az, ağacı çok Yoshino-cho. 9.397 kişinin (Eylül 2007) yaşadığı Yoshino’da 30.000

ağaç bulunuyor ve çoğunluğu da kiraz çiçeği ağacı. 7- Kamikatsu-cho (上勝町), Tokushima 2016 verilerine göre 1.482 kişinin yaşadığı Kamikatsu, dağlık bir alanda ve çeşitli büyüklüklerde 55 yerleşime sahip yamaç teraslı tarlalarla çevirilidir. 8- Shirakawa – Go (白川村), Gifu Shirakawa-go, Shogawa nehri vadisinde yer alan tarihi bir köydür. 1.734 kişilik (Temmuz 2011 verisi) nüfus, %96 oranında orman bir alana yayılmıştır. Tarihi kasabada tasarımı güçlü ve sazdan çatılı evler vardır, bu çatılar özellikle kışın bir masalın içindeymiş gibi hissettirir. yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

41


japon kültürü DOSYASI

Memleketimin Dallarında sakuralar açmIs.

B

YAZAR: SONGÜL SOYSAL

ir bahar, sakura ve Japonya paradoksu ve güzellemesi, müzik içerir.Merhaba sevgili, canım okuyucu. Nasılsın? Derginin konu toplantısını yaptığımızda bana düşen (düşmesi için can attığım) husus tabi ki müzik oldu, her zaman ki gibi. Konuyu aldığımda ise sinirlendim yalan yok. Konu ‘Japonya’nın baharı müjdeleyen şarkıları’ oldu içimden dedim ki ‘Ya bizim yok mu sanki, allah allah’ dedim. Sonra farkında vardım ki Japonya ve kültürü üzerine yazıyoruz, mazur görebilirim, atarlanmayayım. Ama her şey önce “Dallardan bahar inmiş, duydun mu?” diye şarkı sözlerimiz olan mis gibi şarkılarımız olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Yönetime sevgiler bu arada… Bu kez örneklendirmeyle sohbetleşeceğiz sevgili okuyucu. Hadi bilin bakalım, sizce ben bu yu-

42

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

karıdaki görseli, hangi animeden aşırdım. Sen bulmaya çalış, yazının sonlarına doğru sürpriz açıklayacağım. Sonra yazıyı okumuyorsun. Şuradan gireyim. Animesinden, filmine, dizisine bu kadar sakuralara tapınan bir ülkenin baharla, baharın gelmesi ile arası nasıl olur? Sorusu bile saçma değil mi? Yalnız şöyle bir nüans var ki, evet bahar aylarına bayılıyorlar, çünkü sakuralar açıyor. Evet sakuralara bayılıyorlar, çünkü bahar geliyor. İşte bu da böyle bir paradoks. Ama gözü, gönlü şenlendiren bir paradoks. Bu yazımda sizlere Japonya’nın baharını müjdeleyen, daha çok yöresel şarkılarından bahsedeceğim. Bu yüzden sakuralardan girdim. Çünkü tüm bahar türkülerinde sakura var. Hani bahar-ayrılık-sakura bile var… Ama önce şunu bir açıklamak gerek. Hayırdır, siz bu kadar sakura merakı?


japon kültürü DOSYASI Bahar kendini sakuraya kaptırınca Önce aslında yılanın başı Çin. Onlar erik ağacını baharın müjdesi oalrak görüyorlar (Resmen copy paste bunlar) Sonra işte Japonya ve Çin arasında diplomatik ilişkiler böyle cıvıl cıvıl, kımıl kımıl bir hal alıyor. O dönem de hop, kapıyorlar bu sakura olayını. Ancak gelin görün ki, dünya yanarken sosyetik saçlarını tararmış hesabı, gidiyor bu sakuralar şubat ayında açıyor. Ondan sonra zaten takıyorlar kafayı ve bir aristokrasi unsuruna ardından, turistik bir unsura dönüşüyor. Yani bayağı bir kafayı takmışlar ki, tüm ‘Dallarına bahar gelmiş memleketimin’ içerikli şarkılarında ‘Aman canım sakuram’ sözleri var. Bu yüzden listede (daha doğrusu benim kişisel listeme maruz kalacağınız için) bol bol sakuraları şarkılar ve kısmen çocuk şarkılarıyla karşılaşacak, bir arada Güney Kore’ye gideceksiniz, ben götüreceğim. Hazırsanız başlıyorum (Hayır, o fotoğrafı olan animeyi, şimdi açıklamıyorum, oku oku.) Bu arada sıralama gelişi güzel yapıldı. Yani şu daha güzel şu az güzel sıralaması yok. Sakamoto Fuyumi - Yozakura Oshichi; bunu dinlemeyeni dövüyolar canım okuyucu, başınıza bir şey gelmesini istemem. Sözleri ise şöyle biraz bırakayım şuraya; “I am those seven cherry trees in the night Sakura, sakura, the sky of the third month Sakura, sakura, a snowstorm of flowers” Anlamı şöyle olsun ‘Ben gecedeki yedi kiraz ağacındanım. Sakura sakura, üçüncü ayın gözyüzü, sakura sakura çiçeklerin kar fırtınası’ böyle çevirince çok alakaya çorba oldu ama, herkes için çeviri yapmam. Şarkının bütününe bakınca şükela bir ahenk sergiliyorlar. Bir de bu şarkı belki de en ünlü bahar şarkılarından biri onlar için. Dinleyin en azından.

en ünlü sakuralı baharlı şarkısını unutur muyum sandınız canım okuyucular. Bakın bu şarkı da ablamız diyor ki ‘Her bahar gelir, sakuralar etrafta uçuşur, bahar ve sakuralara seni bana hatırlatır’ Tamam belki baharı müjdelemiyor ama bahar, aşkı müjdelemez mi? Haru Ga Kita; çıldırın. Çünkü Japonya’nın en ünlü bahar şarkılarından biri ‘Bahar geliyor’ olarak çevirebileceğimiz bu şarkı. Sen Masao- Kita Guni no Haru; çok arabesk melodili bir şarkı canım okuyucu, ancak sakuralı ve baharlı ünlü şarkılardan. Sakura Sakura; gelmiş geçmiş en eski bahar şarkısı. Ancak sorun şu ki ne bestecisi ne güftecisi belli, anonim. Ama Youtube’da farklı farklı ekiplerden dinleme fırsatınız var. Hiro Fujikake -The Song of Spring; adından her şey belli. Anlatmaya gerek yok görüyorsunuz. Oldukça uzun senfonik bir parça. Hani ders çalışırkeni veya ofiste çalışırken tam adaptasyon şarkısı. Daha modern örneklerden biri. Gelgelelim sona; hani sevgili okuyucu gönül isterdi ki, daha listeye yayalım da yayalım. Ama bu kadar yeter. Bahar bitti, sakuralar uçuştu yaz geldi artık. Ayrıca yalan yok hala birçok sözü zar zor anlıyorum Japonca, bana da biraz müsamaha göster. Ha bu arada, o te en başta sorduğum fotoğraftaki anime ise benim biriciğim, en kıymetlim, en canım, böyle sevgimi en anlatamadığım ‘5 centimeters per second / Byousoku 5 Centimeter’ oluyor. Hala izlemediysen, seni daha fazla utandırmak istemiyorum ve gidip izlemeni öneriyorum.

Busker Busker - Cherry Blossom Ending; sürpriz yaptım Güney Kore’ye getirdim sizi nasıl. Bu şarkı aslında bir aşk şarkısı ama artık sakura, bahar olayı iyice içlerine işlediği ‘Sensiz ben nefes alamam’ moduna girdikleri için, aşk şarkıları bile böyle. Hadi Japonya’ya geri dönüyoruz, çabuk çabuk.

Bu kez de yine sözlerime son verirken, iki kelam edemeden duramayacağım. Varsa bildiğiniz Japonya’ya özgü bahar şarkıları, bir zahmet elden ele bana ulaştıran. Seviyorum onların bu bahar ve sakura kültürlerini. Sonra dediğim şarkıları bir zahmet dinleyin. Bu yazıyı okurken doğum günü olan falan varsa onlarında doğum günlerini kutlarım, güzel mevsimde doğmuşlar.

Ikimonogakari - Sakura; Güney Kore’nin sakuralı, baharlı aşk şarkısını koyarımda, Japonya’nın

Kalbiniz Uzakdoğu’da kalsın. Sevgiler. yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

43


japon kültürü DOSYASI

IKEBANA YAZAR: SELİN DOYGUN YILDIZ

Baharın gelişi, çiçekler… Tam da mevsimindeyiz değil mi? Şimdi o çiçeklere bir kez daha bakın ve ondan sanat eseri yaratın. Nasıl mı? İşte tam da bu noktada devreye giriyor İkebana. Peki, nedir bu ikebana gelin hep birlikte bakalım. İkebana geçmişi çok eskilere dayanan bir çiçek düzenleme sanatıdır. Kelime anlamından başlayalım. “İke” Japoncada canlı olmak, canlı tutmak anlamına gelirken, “bana” veya “hana” çiçek anlamındadır. Yani İkebana için “çiçeği canlı tutmak” veya “çiçeğe hayat vermek” anlamlarına gelebilir demek yanlış olmayacaktır.

44

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

İkebana belirli bir felsefi görüşü içinde barındıran bir sanattır. İkebana sanatında her çiçeğin farklı bir anlamı vardır. Bu anlamlandırmada esas alınan insan-cennet ve dünya üçlemesidir. İkebana sanatının amacı insan ve doğa arasındaki duvarı kaldırıp onları birbirine yakınlaştırmaktır. Doğaya başka bir gözle bakabilmelerini sağlamaktır. Sanatı icra ettikleri sırada dış dünyanın bütün etkilerinden arınıp, doğaya, doğanın derinliklerine odaklanılır. İkebanada yalnızca canlı çiçekler değil, dal, solmuş çiçekler, yapraklar, filizler ve taşlar da kullanılır. Bunların hepsi bütünlüğü sağlar ve hepsinin bir anlamı vardır. Ne


japon kültürü DOSYASI İkenobo, 15. Yüzyılda Japon bir rahip tarafından kurulmuş en eski ikebana okuludur. Aynı zamanda bu rahip ‘rikka’ stilini oluşturmuştur. Yani ‘dik duran çiçek’ stili. Günümüzde İkebana ikiye ayrılıyor; yassı saksıların kullanıldığı ‘moribana’ ve dikey saksıların kullanıldığı ‘nageire’. Peki, nasıl yapılır bu ikebana dediğinizi duyar gibiyim. Haydi, birlikte keşfedelim. İkebana’nın sözlük anlamı için ‘çiçeği canlı tutmak’ demiştik ama koparılmış bir çiçek ne kadar süre canlı kalabilir ki? Elbette canlı tutamazsınız ama ömrünü uzatabilirsiniz. İkebana yaparken çiçeğin damarlarındaki havayı boşaltırsanız çiçeğin ömrü uzar. Bu da çiçek koparılırken saplarının su içinde ezilmesi veya kesilmesiyle sağlanıyor. Çiçekler bu şekilde kesildikten sonra çivili bir taşıyıcıya saplanarak düzenlenmeye başlanır. Bu çivili taşıyıcıya ‘kenzan’ adı verilir. Kenzan yerine strafor da kullanılabilir. Gerisi tamamen sizin sanatsal ve hayal gücünüze, tasarım becerinize kalıyor. Eğer siz de ikebana yapmak istiyorsanız bazı tavsiyelerim olacak:

zaman ortaya çıktığı net olarak bilinmese de 6.yy veya 7.yy civarında Budizm ile birlikte Japonya’ya geldiği düşünülmektedir. Böyle düşünülmesinin sebebi ise şu, Buda’ya çiçek sunmak ibadetin bir parçasıymış. Çiçek düzenlemeleri ilk zamanlarda sunak direklerine yapılırken, zamanla özel kaplar, vazolar vb. içine yapılmaya başlanmıştır. Zamanla yaşanan değişime rağmen İkebana felsefesini her zaman korumuştur. 16. Yüzyılda ikebana sanatında sadeleşmeye gidilmiş ve sadeliği vurgulayan ‘nageire’ esas alınmıştır. 19. Yüzyıla gelindiğinde ise ikebana daha da yaygınlaşmış hatta ünü Japonya sınırlarını aşmıştır. Öyle ki ilk defa yurtdışından gelen çiçekler ikebana sanatında kullanılmıştır. ‘Moribana’ yani buket çiçek anlamına gelen ekol de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Moribana kentleşme karşıtı bir amaçla ortaya çıkmış, sıkışıp kalan parkları, bahçeleri ikebanada özgürce yansıtmayı amaçlamıştır.

-İlk denemenizde pahalı ve bakımı zor olan çiçeklerden uzak durun. -Yaptığınız ikebananın uzun ömürlü olması için suyunu sık sık değiştirin. -Bildiğiniz çiçekler ile başlayın ve emin olun zamanla bütün çiçekler en yakın dostunuz olacaktır. -Sade tasarımlarla başlayın. Sade vazolar ve bilindik çiçekler ekonomik olarak zarar etmenizi engelleyecektir. -Yaptığınız İkebananın suyuna bir damla klor damlatmak, çiçeğinizin ömrünü uzatacaktır. -Tamamen açmış çiçekler kullanmaktansa, tomurcuk kullanırsanız ikebana tamamlandıktan sonra o tomurcuklar çiçeklenir ve bu da daha güzel bir görüntü oluşturur. -Daha önce yapılmış ikebanaları mutlaka inceleyin. -Kendiniz için çalışmaktansa, başkalarına hediye edebileceğiniz ikebanalar tasarlayın. Bu yaratıcılığınızı artıracaktır. Tarihçesine ve nasıl yapıldığına kısaca değindiğimiz ‘ikebana sanatı’nı icra etmek için en güzel mevsimdeyiz. Baharın gelişi ile biraz olsun canlanıp çalışmalara başlayalım ne dersiniz?

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

45


JAPON EDEBİYATI DOSYASI

NATSUME SOSEKİ’NİN KEDİSİ BİR ÇAĞIN DEĞİŞİMİNE, DÖNÜŞÜMÜNE BİR KEDİNİN GÖZÜNDEN ŞAHİTLİK ETMEK YAZAR: DENİZ BALCI Meiji Dönemi’nin en önemli yazarı Natsume Soseki’nin daha önce Türkçede üç kitabını okuma fırsatına sahip olmuştuk: “Küçük Bey”, “Gönül (Kokoro)” ve 2017’nin sonunda yayımlanan “Sanşiro”. Bunlar Meiji Dönemine ve restorasyonlarına ayna tutan, aynı zamanda da eleştiren Soseki edebiyatına en iyi örnek teşkil eden eserlerdi. Ancak Japon edebiyatının piri lakabına sahip olan ve kendinden sonra gelen bütün yazarları etkileyen bu önemli ismin uzun zamandır Türkçeye çevrilmesini beklediğimiz

46

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

bir eseri vardı: Sonunda bu bekleyiş sona erdi ve “Ben Bir Kediyim” geçtiğimiz ay itibariyle kitapçılarda yerini aldı. Yalnız Japon edebiyatının değil, dünya edebiyatının da önemli satirik metinleri arasında sayılan “Ben Bir Kediyim” ülkemizde sessiz sedasız yayımlanarak, büyük mutluluk sebebi oldu. 576 sayfalık bu mihenk taşı kitap, Panama Yayıncılık tarafından, Emre Alagöz çevirisiyle bizimle buluştu. Orijinali 1906 senesinde yayımla-


nan “Ben Bir Kediyim” birçok açıdan benzersiz bir metin olma özelliğini taşıyor. Kendisinden önce var olan Japon yazılı geleneğini, Batılı modern roman tekniğinin içine katan Soseki, kendi yapıtları içerisinde de farklı bir yerde konumlanan bu eserle; amatörce kaleme almasına rağmen, hep öncül olarak anılacak bir sonuç elde etmiş. Kendini son derece asil gören ve bunu sayısız kez vurgulayan bir kedinin ağzından yazılan roman, bir yandan eğlenceli diliyle okuma keyfini yukarılara taşırken diğer yandan değişen Japon yönetim sistemini, toplumunu ve paralelinde tek tek bireyleri isabetli bir şekilde analiz ediyor. “Ben Bir Kediyim” ilk yazıldığı dönemde, üç ayrı kitap olarak basılmış. Ancak bu üç kitabı şimdi bir romanın üç bölümü olarak ele almak en doğrusu. Çünkü o yıllarda, “Ben Bir Kediyim” de, Soseki’nin birçok eseri gibi tefrika olarak yayımlanmış, sonradan da bir bütün haline getirilmiştir. “Ben bir kediyim. Henüz bir adım yok. Nerede doğduğumu da bilmiyorum. Hatırladığım tek şey; hayatımda ilk kez bir insan gördüğümde nemli ve karanlık bir yerde miyavlıyor olduğum. Sonradan işittim ki, türünün en gaddar üyelerinden biriymiş bu insan; yiyecek ve yatacak yer karşılığında evin ufak tefek işlerini yapan bir öğrenci, yani bir shosei imiş. Meğer böyleleri kimi zaman bizi yakalar, haşlar ve yermiş.” cümleleri ile başlayan roman, daha ilk satırlarından bizi içine alıyor. Kedimiz taşlayan bir dille, şahit olduğu insanları ve olayları kadrajına alırken, bizim de yüzümüze büyük bir gülümseme yerleştiriyor. Romanın başkahramanı olan kedimizin tanıklıkları, aslında sıradan bir insanın günlük hayatı içerisinde şahit olduklarıyla birebir örtüşüyor. Belli çarklara kendini monte edememiş, bunu tercih etmemiş bir insanın, kedi misali nasıl zorluklarla baş etmek zorunda kaldığını idrak ederken, kedimizin yorumlarıyla kendi iç sesimizi onunkine katma tecrübesini yaşıyoruz. Romanın okuma keyfinin yüksek olmasının en büyük sebebi de, muhtemelen kedimiz ile kurduğumuz özdeşleşmenin bu kadar kolay ve güçlü gerçeklemesi diye düşünüyorum. Romanı okurken, Dostoyevski’nin “Ezilenler”inde ya da Emile Zola’nın “Germinal”inde karakterler, insan değil de hayvan olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Çağdaş Çin edebiyatının usta ismi Mo Yan’ın “Yaşam ve Ölüm Yorgunu” isimli dev eseri de

kendini hatırlatmıyor değil. Bir asır önce kaleme alınmış, dönemin gerçekleriyle tıpkı “Yaşam ve Ölüm Yorgunu” gibi sağlam bağlar kurmuş roman, okuma süresince sayısız çağrışıma sebep oluyor. Karakterimiz kedinin, hayatına ve en önemli eylemlerine/deneyimlerine ev sahipliği yapan ortamın sahibi olan insanın Batıyla olan ilişkisi; dönemin batılılaşma çabasının hatalı taraflarını kolayca izlememizi sağlıyor. Bu Soseki’nin diğer eserlerinden de alışık olduğumuz bir şey, zira yazarın ‘yazarlık derdi’ zaten yaşadığı dönemi artıları ve eksileriyle eserlerine yerleştirebilmek olduğundan, her eserinde sosyal gerçekçi bir çabayla bunu yaptığını görmek mümkün. “Küçük Bey”, “Gönül” gibi eserlerini fazla ulusal bulan ve istediği yakınlığı kuramamış olan uluslararası okur için “Ben Bir Kediyim” tam olarak da aranan kan oluyor ve okur seçmeden, herkese kendini hemencecik veren bir eser olarak göze çarpıyor. yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

47


JAPON EDEBİYATI DOSYASI Kedimizin sahibinin evine gelen gidenler de, karakterimizin gözlemlerinden kurtulamıyor. Hatta toplumun farklı kesimlerinden çıkıp gelen bu konuklar, Soseki’nin incelikli analizleriyle donanıp, bize dönemin çözülmesini gösteriyor. ‘Bütün’ üzerinden bu çözülmeyi sürekli olarak bize gösteren yazarımız, bu romanda parçalar üzerinden de çözülmeyi gösterme başarısına sahip oluyor. Tüm bunların yanında Soseki bu yöntem ile Japonya’yı da ısırmaktan kaçmıyor. Meiji Restorasyonunun bireyler üzerinde yarattığı ritimsizlik gözler önüne seriliyor ve her bir bireyin iç dünyasını izleme fırsatını bize sunuyor. Ayak uyduramamış, aksak ilerleyen bireylerin; gösterdikleriyle oldukları arasındaki paradoksu gerçekçi bir şekilde ortaya koymasıyla bir kez daha alkışı hak ediyor. Sık sık Viktoryen edebiyatıyla benzerlikleri bulunan “Ben Bir Kediyim”, bu ilişkilendirmenin de bilinçli bir şekilde hakkını veriyor. Zira hem konuyu işleyiş hem de konunun ilerleyiş şekliyle Viktoryen döneme çok güzel selam çakıyor Soseki. Bu Soseki’nin Batı edebiyatı üzerindeki bilgisi ve hâkimiyetini gösteriyor ve hatta artık Soseki’nin yazarlık konusundaki gövde gösterisi olarak da yorumlanıyor. Sonradan kendi sesini rahatça ve daha güçlü bir şekilde duyacağımız Soseki’nin, ilk eserlerinden biri olarak, bize onun edebi yolunun şekillenmesi yolunda ilk duraklardan birinin gücünü gösteriyor. Beyazperdeye de uyarlanan kitap ilk olarak 1936 senesinde Kajiro Yamamoto tarafından filme alınıyor. Ancak dönemin teknik şartları ve kitabın filmleştirilmesi noktasında karşılaşılan sorunlar filmin çok başarılı olamamasına sebep oluyor. 1975’te önemli yönetmen Kon Ichikawa tarafından tekrar sinemaya uyarlan kitap ve ortaya Ichıkawa’nın en sevilen adaptasyonlarından birinin çıkmasına olanak sağlıyor. 80li yıllarda animesi de yapılan roman, son yıllarda görsel sanatların birçok alanında kendine yer buluyor. Ülkesinde büyük bir klasik haline gelmiş romana, bizde yüz yıllık bir gecikmenin ardından Türkçede sahip oluyoruz. İyi okumalar diliyorum.

48

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM


3.yıl

İSTATİstİkler Takipçilerimiz

4.770 TAKİPÇİ

1.228 TAKİPÇİ

763 TAKİPÇİ

Yayınlarımız

YAZAR SAMURAYLAR

ARIYORUZ!

YATTAA* Dergisi ve sitemizde sizlerinde yazıları yayınlansın! Tek yapmanız gereken japonsinemasi@gmail.com adresinden bizlere yazmak! Başvuruları bekliyoruz!

SONATA DERGİSİ

JAPON SİNEMA DERGİSİ

YATTAA* DERGİSİ

vocaloİd kataloğu

TEZUKA’DAN BAŞLANGICINDAN GÜNÜMÜZE JAPON MİYAZAKİ’YE ANİME VE mANGA KİTABI SİNEMASI KİTABI

yazar olmak İster mİsİNiz?

Japon Sineması Platformu’nun dergisinde ve sitesinde yazar olmak isteyen arkadaşları aramıza bekliyoruz.

Dergi Okurlarımız

280.523 okuma

19.044 okur

33 YAYIN

Basvurular: japonsinemasi@gmail.com

#JAPONSİNEMASIPLATFORMU

Hakkımızda Yayınlanan Içerik

1.080.000 İçerİk

4 röportaj

1 radyo yayını

3 dergİ yazısı

yattaa* dergİsİ I WWW.JAPONSİNEMASİ.COM

49


.

3.yıl

KiTABIMIZ ÇIKTI! kitabevlerinde, online satış sitelerinde...

www.japonsİnemasİ.com

Profile for Japon Sineması

YATTAA* Dergisi Sayı: 24  

YATTAA* dergisinin 24. sayısında YEŞİL rengi temamızın rengi olarak belirleyerek “baharın gelişi ve sakuralar” konusuna odaklanıyoruz. Derg...

YATTAA* Dergisi Sayı: 24  

YATTAA* dergisinin 24. sayısında YEŞİL rengi temamızın rengi olarak belirleyerek “baharın gelişi ve sakuralar” konusuna odaklanıyoruz. Derg...

Advertisement