Page 1


Y

2

013-2014 dönemine başlarken geçen sayımızda paylaştığım iki önemli projemizin başarılı bir şekilde gelişmekte olduğunu söylemekten gurur duyuyorum. Eğitim teknolojilerinde başlattığımız atılım ve yatırımlar, baştaki planımıza göre devam ediyor, genişliyor, derinleşiyor. Ispartakule Kampüsümüz ve ınarlı Bahçe Anaokulumuz ise tamamlandı. Ispartakule Anaokulu ve İlkokulu, 200’den fazla öğrenci ile döneme başladı. ağdaş eğitim mek n ve ortamlarından kaliteli öğretmen kadrosuna, akademik programlarından spor, müzik, sanat etkinliklerine her karesini özenerek oluşturduğumuz bu eğitim yuvamızın Bahçeşehir’de gelişeceğine inanıyor ve bu amaçla çok çalışıyoruz. Kuruluşunda gösterdiği üstün başarı için Ayazağa Işık İlköğretim Okulu Müdürü Faika opal’a, katkı ve desteklerinden dolayı da Ayazağa Işık Anaokulu Müdürü eynep Engin’e, Ayazağa Işık İlköğretim Okulu müdür yardımcılarına, bölüm başkanlarına, Ayazağa Işık Anaokulu öğretmenlerine ve psikolojik danışmanlarına çok teşekkür ediyorum. Işık ruhu ile hareket eden kıdemli eğitimcilerimiz, hiçbir karşılık beklemeden kendi görevlerinden başka yeni bir okulu tasarladılar, programladılar ve oluşturdular. Eğitim teknolojilerinde geçen yıllarda başlattığımız hamle ise gelişerek devam ediyor. Ocak 2013’te pilot proje olarak 719 öğrencimiz ve 200 öğretmenimizle başladığımız “Işık’ta ablet estekli Eğitim” projemize bu yılki 5, lise hazırlık ve 9. sınıf öğrencilerimiz ile devam ediyoruz. Yeni açılan Ispartakule Kampüsümüzle birlikte toplam 4 kampüsümüzde 29 ortaokul, 35 lise sınıfı olmak üzere; 64 sınıfımızda tablet destekli eğitime geçilmiştir. Bu sınıflardaki 1358 öğrenciye, son teknoloji kalemli Samsung Gala y Note 10.1 tabletleri Vakfımız tarafından bedelsiz olarak verilmiştir. er kampüsümüzde tableti olamayan seviyelerin de kullanabilecekleri tablet ve etkileşimli V donanımlarına sahip “Akıllı Sınıf” adı verilen teknoloji odaları oluşturulmuştur. Samsung firmasının ürkiye’den sadece okulumuzun yer aldığı 27 ülkede pilot projesini tamamladığı, sınıf içerisinde cihaz etkileşimi ve akademik paylaşım imk nı sağlayan çözümünü, bu yıl öğretmenlerimizden

aldığı geri bildirimlerle piyasaya çıkardığı yeni sürümünü, okullarımızda kullanmaya devam edeceğiz. üm masaüstü ve mobil platformlardan ulaşılabilen, eb tabanlı yeni eğitim yönetim sistemimiz e-Işık ile de öğrenci ve öğretmen etkileşimini arttırarak eğitimi her yerde, daha zevkli ve kalıcı h le getirmeyi hedefliyoruz. Ayrıca, geçtiğimiz yıl tüm kampüslerimizde 4-12 seviye sınıflarına 148 adet akıllı tahta ve multimedya sistemi kuruldu. Bu yıl ise anaokullarımızın son sınıfı ile birlikte ilkokul 1, 2 ve 3. sınıflara Samsung marka 65” yüksek çözünürlüklü 105 adet etkileşimli ekran konumlandırıldı. ablet ve etkileşimli ekranlarla donatılmış sınıflarda eğitim yapan 324 öğretmenimize de tabletleri teslim edildi. Bu sayede öğretmenlerimiz, tablet ve bilgisayarlarıyla öğrencilerimiz için hazırladıkları içerikleri paylaşabiliyorlar. Geçtiğimiz aylarda yeniden yapılandırılan eğitim teknolojileri birimimiz; sistem mühendisleri, eğitim teknolojileri uzmanları, donanım, sistem destek kadroları ile tüm kampüslere hizmet verecek şekilde genişletildi ve sağlanan tüm bu cihazların kullanımı ile ilgili olarak tüm kampüslerimizde öğretmenlerimize yönelik, teknik ve akademik eğitimler düzenlendi. Bu kadar ciddi bir yatırımın, sadece makinelerin okullara getirilmesiyle ilgili olmadığını; bu teknolojinin, 21. yüzyıl becerilerinin “4 ”leri olarak adlandırılan “ ommunication, ollaboration, reativity, ritical hinking” iletişim, iş birliği, yaratıcılık, eleştirel düşünme alanlarında öğretmen ve öğrencilerimize geniş imk nlar sunacağını, bireyselleştirilmiş ve yapılandırmacı eğitimin yollarını açacağını ve öğrencilerimizin sınıf duvarlarının dışına taşarak tüm dünya ile bütünleşmiş bir şekilde öğrenebileceğini, gelişebileceğini biliyoruz. Sanat ve kültür etkinliklerine verdiğimiz önem, “önce iyi insan yetiştirme” hedefimizin temel bir unsuru olarak her zaman gündemimizde yer alıyor. Sanat ve kültür etkinliklerinin hayat boyu insanların ruhlarını besleyen önemli ve vazgeçilmez bir gereksinim olduğu anlayışıyla bu yıl da Işıklılara yoğun bir etkinlik takvimi sunacağız. Saygılarımla. 3


HABERLER

O K

M

isyonunu yaymak, ailesine ve ülkesine faydalı daha nice “iyi insanlar” yetiştirmek için büyümeye devam eden FMV Işık Okulları, Nişantaşı, Ayazağa, Erenköy ve Işık Üniversitesi Şile Kampüsleri’nden sonra Ispartakule Kampüsü ile de yeni bir bölgede hizmete girdi. Feyziye Mektepleri Vakfı Yönetim Kurulunun 29 Ocak 2013 tarihinde gerçekleştirdiği toplantıda imzalanan sözleşme ile bünyesine kattığı Ispartakule Kampüsü, anaokulunda 7 şube; ilkokulda iki 1. sınıf, bir 2. sınıf, bir 3. sınıf; ortaokul 5 ve 6. sınıf düzeylerinde de ikişer şubeyle toplamda 211 öğrenci ve 38 öğretmenden oluşan kadrosuyla 2013-2014 Eğitim-Öğretim Yılı’nda faaliyete geçmiştir.

E

İ

S

İ

nsanoğlu yaşamı boyunca sürekli farklı şeylerle karşılaşır, tecrübelerini artırır, yeni ve faydalı bilgiler edinir. Yani öğrenme süreci hayat boyu devam eder. Bilim ve bilgi durmaksızın ilerleyen, gelişen, artan bir cevherdir. Geleceğe hükmetmek isteyenler, her şeyden önce bilgiyi yönetmek zorundadır. Biz Işık ailesi olarak, yenilikçi ve teknolojik yaşamın bir gereği olan bilime değer vermekteyiz. Biliyoruz ki bilimi önemsemek “doğru bilgi”yi önemsemektir ve global bilim dünyasında söz sahibi olabilmek bilginin paylaşılması ile mümkün olacaktır. İşte “FMV Işık Okullarında 1. Eğitimde İyi Örnekler Sunumu” da bu fikrin ışığında ortaya çıkmıştır. 2012-2013 Eğitim-Öğretim Yılı’nda Erenköy Kampüsü’nde başlayan bu güzel paylaşım, yeni öğretim yılında bütün kampüslerimizi kapsayacak büyük bir organizasyona dönüşmüştür. Bu organizasyonun en temel amacı farklı kampüslerimizde uyguladığımız ve olumlu sonuç aldığımız etkinlik, sınıf uygulamaları ve projelerin öğretmenlerimiz arasında paylaşılmasıdır. 21 Ağustos 2013 tarihinde Erenköy Kampüsü'nün ev sahipliğinde gerçekleştirdiğimiz ve tüm kampüslerimizdeki öğretmenleri bir araya getiren bu organizasyona 680 öğretmenimiz katılmış olup, 25 farklı sınıfta 120 öğretmen tarafından 90 sunum yapılmıştır. Böylesine güzel bir geleneği başlatmanın keyfini yaşarken aynı zamanda da öğretmenlerimiz arasında böylesine kaliteli bir akademik paylaşım ortamı doğmasından dolayı gurur duyuyoruz.

4


E İ İ

Y Y

E

Y

eni eğitim-öğretim yılının başlangıcında, Işık ailesinin fertleri olarak hep birlikte olmanın, eğitim yolunda beraberce yol almanın heyecanı ve mutluluğu içindeyim. 127 yılı geride bırakan köklü bir kurumun eğitimcileri olarak gün geçtikçe artan sayımız ve büyüyen ailemizle birlikte her zaman eğitimin neferleri olmak adına hevesle ilerlemekteyiz. Başarılı bir öğretimde, kabul görmüş yöntem ve tekniklerin yeri tartışılamaz. Ancak bizler yenilikçi okul kimliğimizle, bunların ötesinde, öğrenciyi aktif kılan bir öğretim modeli hedefliyoruz. Öğrencilerimiz sorgulayabilmeli, proje geliştirebilmeli, edindikleri bilgiyi işlevsel h le getirebilmeli ve tüm bunların yanı sıra okulun yapılanmasında talepleri ile söz sahibi olabilmelidir. İşte bizim yenilikçi eğitim anlayışından anladığımız budur. Öğrencilerimizi kucakladığımız anaokulu sıralarından, uğurladığımız üniversite yolları arasında geçen zamanda onların yaşamına kattığımız değerin sırrı budur. urmaksızın değişen ve çehresini yenileyen bir çağda, eğitimin durağan olması beklenemez. Öğrenciler de eğitimciler de eğitim modelleri de kendini geliştirmek ve hep bir adım sonrasını görebilmek durumundadır. nutmamalıyız ki bugünün doğrusu yarının yanlışıdır. Bu sebeple eski yöntem ve teknikleri unutup yenilikçi eğitim modelini tercih etmek artık çağımızın bir zorunluluğudur. Yenilikçi eğitim modelinin en temel kuralı öğrencilerimize “bilginin ucu açık ve bitmeyen bir kavram” olduğunu anlatabilmektir. Bu kuralı biz eğitimciler de benimsemeliyiz. Eski eği-

Sibel SAGNER FMV Özel Erenköy İ

tim yöntemlerinde, öğrenciye bilgi aktarıldıktan sonra o kazanım tamamlanmış kabul ediliyordu. Belki de eski metotların en büyük eksiği buydu. Biz eğitimciler öğretilen bilgiyi tamamlanmış kabul edersek öğrencimize bilginin ve öğrenmenin sürekliliğini kavratmamız mümkün olamaz. Artık biliyoruz ki tam öğrenmenin gerçekleşmesi bilginin başka alanlara doğru transferiyle ve içselleştirilip yaşam boyu kullanılabilmesiyle mümkün olacaktır. Bu sebeple eğitim yöntemimizin başlangıç noktası bu olmalıdır. Yenilikçi öğretim modelinin önemli ayaklarından biri de öğrencilerimize birçok bilişsel beceriyi birlikte yapma yetisi kazandırmaktır. Artık annelerin televizyonu kapatıp bütün sesleri susturarak uyuttukları bebekler büyüdü. ocuklarımızı tek uyarana odaklama dönemi kapandı. Şimdi sıra birçok uyarıcıya aktif şekilde karşılık verebilen çocukları büyütmeye geldi. Bunun farkına varmalıyız ve globalleşen dünyanın şartlarına ayak uydurmalıyız. Eski köye yeni det geldi, evet. Ama bu değişimin sebebi ne eğitimcilerdir ne de eğitim yöntemleridir. Bu köklü değişimi, kendiliğinden ortaya çıkan ihtiyaçlar belirlemiştir. Öyleyse biz de bu değişimi eğitim programımıza uyarlayalım. Müzik dinlerken kitap okuyan ve okuduğu kitaba yazacağı eleştiri yazısını zihninde canlandırabilen, hep bir adım sonrasını görebilen nesiller yetiştirmenin vakti geldi. Yeni bir döneme bu temennilerle başlıyoruz. 2013-2014 Eğitim-Öğretim Yılı’nın hepimiz için sağlık, mutluluk ve başarı getirmesini diliyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

5

İ YLE


İ İ İ

EN İ İ

Kültür Sanat Yöneticisi

O

O

nun için “medyatik bir bilim adamı” dersek sanırız her kelimenin hakkını tam anlamıyla vermiş oluruz. Yeter mi Yetmez tabii ki O, kırk yıldır görmediği lise arkadaşıyla karşılaştığında zamanında ondan hatıra olarak alıp sakladığı ortaokul biyoloji defterini karşısına koyacak kadar sürprizlerle dolu biri. Sevgili Oğuz, çok renkli bir kişiliğin olduğunu, çok renkli bir yaşam sürdüğünü biliyoruz da söyleşiye gelirken yıllar sonra benim ortaokul biyoloji defterimle karşıma çıkman beni çok şaşırttı. İzin verirsen söyleşimize buradan başlamak istiyorum. Bu nasıl bir alışkanlık? Vallahi böyle bir hasletim var işte, kitap biriktiriyorum; sayıları 18.000’i aştı, kendimle ilgili, çevremdekilerle ilgili ilginç bulduğum her şeyi biriktiriyorum, anılarıma sahip çıkıyorum, atamıyorum ama zamanla daha küçük mek nlara taşınmak zorunda kalıyorum, h liyle kayıplar oluyor. Bu, biraz can sıkıcı ama inşallah bir müze oluşturabilirsem hepsini oraya bağışlayıp rahatlayacağım.

6

Y

L

Yaşam öyküne çocukluk yıllarından hatırında kalanlarla başlasak… İstanbul’un yerlisi olan ailem, çiftçilikle uğraşmış. olmabahçe’deki “Küçükçiftlik” denilen yer dedeme aitmiş. Benim nüfus kaydımda “Küçükçiftlik” geçiyor. Ancak olmabahçe Stadı’nın yapılışı sırasında çiftlik kamulaştırılıyor, bunun üzerine dedem ve babam Akatlar’ın ilerisinde bir çiftlik kuruyorlar, ekip biçiyor, el arabasıyla evlere sebze, meyve satıyorlarmış. atırlıyorum, yol toprak olduğundan kışın çamur deryası olurdu; kar yağdığında batıp kaybolurum diye babam beni sırtında götürürdü çiftliğe. 1955’te babam event’in merkezinde, meydanda bir dükk n açtı “ emil.” ok büyük bir manav dükk nıydı, bütün şöhretlerin evlerine servis yapardı. Annem ise bana çok düşkündü. ayat böyle başladı işte Kendimi bildiğimde, unutamadığım, hayatımı çok etkileyen, travmatik bir olay yaşadım. Yıl 1960 Annemle beraber Beyoğlu’na alışverişe gitmişiz, ben dört yaşlarındayım, Galatasaray isesinin tam karşısında, tam köşede bir mösyönün kumaşçı dükk nı vardı, böyle hayal meyal hatırlıyorum. anımı, gelini hep bir-


likte çalışırlardı, o gün tam alışveriş yaparken dışarıda deta bir kıyamet koptu, büyük bir kalabalık yaklaşıyor, bağırış, çağırış, cam çerçeve iniyor; çok korkmuştum; dükk n sahibi kadın kepenkleri kapatalım, yukarı çıkalım, dedi; o sırada annem beni kucakladı ve hızla Saint Antoine Kilisesi’ne geçtik. Annem rahipten rica etti. Kilisenin arka kapısından çıktık, oradan Yüksekkaldırım’a geçtik. Annem taksilere deta yalvarıyor, 2 liralık yere 25 lira veriyor ama kimse almıyor. Beşiktaş’a kadar yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Sonraki yıllarda radyolarda “Bakbak Yüksekkaldırım’da” diye bir rekl m vardı, duyduğumda hep o gün aklıma gelir, ürperirdim. 1960 sonrasında o çalkantılı dönemde sürekli haberler dinleniyordu, bense radyoda haberlerin giriş müziğini duyduğumda ya kapatıyor ya da odadan kaçıyordum. 1960 İhtilali’nde yaşadıklarım beni askerlikten de soğutmuştu, şansa bakın ki askere çağrıldığım dönemde de 1980 darbesi oldu. Günlerce istifra ettim, yine mi diye arbenin üzerinden on gün geçmişti ki birliğimize flamalı arabalar geldi, hepimizi dizdiler. Bizim albay beni hiç sevmiyor çünkü ben, daha Bismillah elimi tüfeğe sıkıştırmışım, silah atmasını becerememişim, hep ıskalamışım. ygulamada sıfır çektiğim için sıranın en sonunda duruyorum. Generaller geldi, hepimize soruyorlar, “Kimsin, hangi okuldan mezun oldun ” diye. erkes selam çakıyor, isimlerini söylüyor, ardından işte şunu yaparım, bunu yaparım diyor Bana geldiklerinde albay atlıyor ve diyor ki “O çok kötüdür.” aşa da diyor ki, “Karışma sen albayım Sen söyle oğlum” diyor, “Efendim ben ” diye söze başlıyorum, “Özel Işık isesi ve Eczacılık Fakültesi mezunuyum, yüksek lisansımı şu konuda yaptım, İngilizce biliyorum, NA O projesinde çalışıyorum.” Ertesi gün Gülhane Askeri ıp Akademisi Komutanlığının emrine tayin edildiğimle ilgili elime bir k ğıt tutuşturuldu. Mesleğimi bir anlamda askerde de icra edebildim bu sayede, hemşirelerle koordinasyonu sağladım, askerliğim de böyle geldi

geçti. Bu arada evlendim, kızım doğdu. Askerlik bittikten sonra İstanbul’a döndüm. Peki, Işık Lisesi yıllarına dönersek… Bugün bir üniversite hocası olarak diyebilirim ki çok farklı bir nesil, çok farklı bir okul hatta çok farklı bir sınıftık biz. Bugün bu farkı çok daha iyi gözlemleyebiliyorum. 7’nin altında bir not aldığımızda sinirlerimiz bozulur, hüngür hüngür ağlardık. 2-3 almak ayıp bir şeydi. Ancak 3 aldığımızda takla attığımız Bedaat anım gibi müthiş matematik hocalarımız da vardı. Sınıfı geçebilmek için senenin sonuna doğru çok sıkı çalışır, toparlardık. ocalarımız içinde tabii ki unutulmaz olanlar vardı. Işık isesinde hiç unutamadığım, benim hayatımı değiştiren olay ise topluluk önünde yaptığım ilk konuşmamdır. Ben, ilkokuldan itibaren resme çok meraklıydım. Okulda sergiler açıyordum, ortaokul son sınıftayken liselilerin de desteğini alarak resim kolu başkanlığına seçilmiştim. ise birinci sınıfta Empresyonizm üzerine bir konferans vermek istedim. Bu fikrimi müdürümüz Mahmut Yılmaz’a açtığımda hemen “ abii Oğuz” dedi. Sonra bir gün beni dersten çağırdı, birlikte ünlü Sander Kitabevine gittik. Necdet Sander bizi kapıda karşıladı. İçeride ünlü ressamlara ait son derece lüks kitapları masanın üzerine yaymışlar. “ angilerini istiyorsun ” dediklerinde şok oldum, “Bunların hepsi birbirinden güzel, nasıl seçeyim ” deyiverdim. Mahmut Bey, “ amam o zaman” dedi. Ertesi gün yine dersten çağrıldım, Mahmut Bey kütüphanede beni bekliyordu. Kitapların tamamı alınmıştı. Elinde fotoğraf makinesiyle bir de adam duruyordu. Sonradan kendisinin “Foto Sabah” olduğunu öğrendim. Konferansımda kullanacağım resimleri fotoğraflamak için gelmişti. Bu kadarla da kalmadık, Mahmut Bey Mankenlik Okulunun sahibini de çağırmıştı, bana ondan sahnede yürüyüş dersi aldırdı. O sıralar daha sesim kalınlaşmamış, cümlenin sonunu getiremiyorum, tonlamalarda sıkıntım

7


İ İ İ

EN İ İ

var. “Bu sorunu da halletmemiz lazım ” diyerek beni ’ye yolladı. ’de İsmail İncekara ve Güner Ümit ten diksiyon dersleri aldım. Ağzımda bilyeler, doğru söyleyeceğim, doğru tonlayacağım, diye çabalıyorum. ürkçe hocamız Aliye Barutçu bir anne şefkatiyle yardımcı oluyor, konuşma metnini elden geçiriyor, düzeltmeler yapıyordu. esim öğretmenimiz eman Kürem canla başla çalışıyordu. üm hazırlıklar bitti, perde açıldığında ağlayacaktım. ünkü benim sınıfım en önde oturuyor, hocalar orada Bu, benim için muazzam bir eğitim oldu. Sanırım Işık iseli olmanın ne demek olduğunu anlatabilmişimdir. Biz, okulda alelade bir öğrenci olarak görülmedik.

8

er birimize insan olarak değer veriliyordu, zamanında okulumuza kızıyorduk, birtakım şeyler söylüyorduk ama hocalarımızdan aldığımız taşlarla yolumuzu döşedik ve bu yol bizi bugünlere taşıdı. Lise birinci sınıfta verdiğin konferansın arka planında neler olup bittiğini bugün öğrendik. Sanırım bu hikâye genç Işıklılar için çok önemli bir mesaj içeriyordur;“önce iyi insan yetiştirmek” bambaşka bir anlayış gerektiriyor. Evet, bütün bu hik yeden sınıf arkadaşlarımın hiç haberi olmadı. Ben, ilk konuşmamı burada yaptım. ayatımın dönüm noktasını yaşadığımın farkına varamadan Peki, bugün Oguz Özyaral’ı bütün ülke tanıyor. Lise bittikten sonra neler oldu da bugünlere geldik? İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden mezun oldum, yedi yıl kadar asistanlık dönemim oldu, sonra dön dolaş aynı şeyleri anlatmaktan sıkıldım. İstanbul Üniversitesinin İşletme İktisadı Bölümünü bitirdim. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Yönetimi ve Organizasyonu Bölümünde astane ve Sağlık Kuruluşları Yönetimi konularında yüksek lisans düzeyinde özel eğitim gördüm. Üç ay arayla iki yüksek lisans diploması alınca YÖK ayağa kalktı, önce inanamadılar, sonra kanun çıkarttılar ve ertesi yıl dediler ki, biri bitmeden diğerine girmek yasak. Bu arada NA O’da bir projeye yazıldım. ÜBİ AK ayaklı bir projeydi. İstanbul Üniversitesiyle ÜBİ AK arasında bir protokol vardı. Üç gün birinde dört gün diğerinde, kış yaz dönemi değiştirerek eğitim programına uygun olarak çalışabiliyordum. ollanda’da bir burs kazandım, orada bir yıl kaldım, 1989’da Marmara Üniversitesinde Mikrobiyoloji dalında doktoramı yaptım. İngiltere’ye gittim, orada dört yıl kaldım; yabancı dilde eğitim verebilmek üzere eğitimci sertifikası aldım, radyoda ve televizyonda konuşma, makale yazma, konferans verme, vücut dili gibi pek çok konuyu öğrendim. 1995 yılında “küf” alanında yaptığım araştırmalara istinaden doçentliğe müracaat ettim ancak doçent olamadım. Sadece küflerle çalışmış olmam doktora jürisini tatmin etmemişti; “Böyle bilimsellik olmaz bakteri çalışmıyorsun.” diye beni doçent yapmadılar. l böyle olunca hayatımda yeni bir dönem başladı. İşletmeciliğe yöneldim. ayatımda yepyeni bir sayfa açıldı. 1995 ürk pop müziğinin zirve yaptığı bir yıldı; Sezen Aksu, Of Aman Nalan, Yeşim Salkım, Yeliz, Sertap Erener, Emel Müftüoğlu, İzel ve elik’in önemli eserlere imza attıkları yıllar Etiler’de “Kulüp Nispet”i açtım, ardından Kuruçeşme’de


bir gemi işlettim. aha sonra “ oktor ivanım”, Etiler’de “Bahane”, Kadıköy’de “A anım”, Beşiktaş’ta Şamata Garden Bunlar çok büyük işletmelerdi. On yılda 200’ün üzerinde sanatçı ile çalıştım. Ancak politik olaylar bu tür işletmelere büyük darbeler vuruyordu, bu da beni işten soğutmaya yetti. Aynı dönemde üniversite ile bağımı hiç koparmamıştım, Marmara Üniversitesinde sözleşmeli olarak çalışıyor, ders veriyordum, tekrar tüm mesaimi üniversiteye harcama kararı aldım. 2002’de hoş bir tesadüf sonucu Maltepe Üniversitesinde göreve getirildim. aha sonra British etrol’ün Bakü- eyhan Boru hattı üzerindeki yerleşim merkezlerinde hayata geçirilen bir projede çalışmaya başladım. Konu cinsel yolla bulaşan hastalıklar üzerineydi IV, AI S Büyük bir yenilik yaptık. Üç perdelik bir tiyatro eseri yazıldı. Oyundan sonra ben sahne alıyordum. Farkındalığı anlatmaya çalışıyordum, toplam konuşma sürem on altı dakikaydı. ağ, bayır üç yıl Anadolu’yu gezdik. Adana eyhan’dan başladık, osof’tan çıktık. Köy kahvelerinde, camilerde konuşmalar yaptım, halk büyük bir coşkuyla karşıladı. Sonunda bu serüveni de büyük bir kitapta toplamayı başardık. 2005’te “küf” bir bilim dalı olarak kabul edildi. Yıllar sonra küf konusunda bir kitap yazdım. O zamana kadar yaptığım 125 civarında çalışmayı derleyip toparladım. oçentliğe kabul edilmem ise yedi yıl sürdü. zunca bir süre engellendim. Son olarak doçentliğe 300’ün üzerinde yayınla başvurdum. 2012’nin 17 Nisanı’nda doçent oldum. Yanılmıyorsam 4-5 gün sonra Kanal ’de programlara çıkmaya başladım. eytinglerin çok yükselmesi üzerine V programlarımın sayısı o günlerde 150’lere yaklaştı. len de yoğun bir şekilde sürüyor.

Bugün akademik yaşamımı İstanbul’da Yeni Yüzyıl Üniversitesinde sürdürüyorum. Üniversitenin kurucu öğretim üyelerindenim. Sağlık izmetleri Meslek Yüksek Okulunun müdürlüğünü yapıyorum. Mikrobiyoloji Ana Bilim alında öğretim üyesiyim. Üniversitenin senatörü ve eğitim koordinatörüyüm. Sevgili Oğuz Özyaral, seni dinlerken ben yoruldum, genç Işıklılara bir çift lafın olsa, ne dersin? Öncelikle ilk konferansımı verdiğim Nişantaşı Kampüsü’ndeki o sinema salonundan onlara seslenmeyi çok istiyorum. Bu arzum inşallah yakın bir gelecekte gerçekleşir. Son diyeceğim ise “Bay Google”a güvenmesinler, orijinal kitaplara ve kaynaklara ulaşsınlar ve bol bol okusunlar.

9


E

E

S

N İ

10

Ç

ifteler Köyü Eskişehir’in yetmiş kilometre güneyinde oldukça mütevazı bir yerleşim yeridir. Bu köyü Sivrihisar yönünde dört kilometre geçince karşımıza “Sakaryabaşı” adı verilen bir mesire yeri gelir. Sakaryabaşı çevre düzenlemesi yapılmış olan doğal bir havuzun etrafından piknik yerleri, çay bahçeleri ve lokantalar bulunduğu eşsiz bir yer-

K dir. Adı üzerinde Sakaryabaşı, Sakarya Nehri’ne hayat veren ana kolun kaynağı üzerinde yer alır. Burada çay bahçelerinin çevrelediği, beş metre derinliğinde bir doğal havuz vardır, burası Gökgöz adı ile anılır. Gökgöz’ün suyu inanılmaz bir berraklıktadır. avuz, aynalı sazanların yanı sıra buraya özgün endemik balıklara ve endemik bir tür karidese ev sahipliği yapmaktadır. Gökgöz’ün hemen dışında oldukça geniş, yapay


bir gölet yer alır. afta sonları piknik yapmaya gelenlerin bir çoğu reng renk deniz bisikletlerine binip bu gölet üzerinde dolaşırlar, ortaya renk cümbüşü içinde harika bir manzara çıkar. Sakaryabaşı uzun yıllardır gerek Eskişehirliler gerekse Afyonlular tarafından bilinen, sıkça ziyaret edilen bir mesire yeridir. Ancak yakın zamana kadar hiç kimsenin aklına bu havuza dalış yapıp dibinde neler olduğunu incelemek gelmemiş. a

ki 2010 yılına kadar. Bu tarihte Eskişehirli dalgıçlar Varol Altunan ve Erkan Balk yöreyi ziyaret etmişler, Gökgöz’de yapılan dalışlarda endemik balıklar ve karidesler Erkan Balk tarafından ilk kez su altında görüntülenmiştir. Bu dalıştan sonra yörenin yerlisi Şuayip apar, bu kaynağın dışında başka su kaynakları da olduğundan söz edince, hep birlikte Sakarya Nehri’ni oluşturan çay boyunca su içinden yürüyerek

insana benzersiz

11


E

E

ise sessiz sakin

12

keşfe çıkıyorlar. Gökgöz’den hemen hemen 200 metre sonra sazların arasından bir akıntıyı fark ediyorlar. Akıntının geldiği yöne doğru yürüdüklerinde kaynamakta olan suları fark ediyorlar. Burada olağanüstü bir manzara ile karşılaşıyorlar. erinlikleri dörder metreye ulaşan iki kaynağın, “göze”nin içinden berrak suların muhteşem bir şekilde kaynadığını görüyorlar. Suların çıktığı gözelerin dipleri turkuaz tonları ile renklenmiş, kenarlarındaki bitkiler ise yeşilin en arsız renklerine bürünmüş. Mek nın ev sahipliğini ise yayın balıkları yapıyorlar. Bugüne dek sadece yerel balıkçıların bildiği bu bölgeye “Karaburgu” adı verilmiş. Karaburgu bir doğa harikası olarak pek yakında su altı ve dalış ile ilgilenenler için eşsiz bir dalış noktası olmaya hazırlanıyor.

Karaburgu’nun yanı başında karşımıza bir başka gölet daha çıkıyor. Geçmişte birkaç kız çocuğunun birlikte boğulması nedeni ile bu gölete “Kırkkız” adı verilmiş. Kırkkız Göleti’nin içinde de dipten kaynayan birkaç göze bulunuyor. Sazan balıkları göletteki uzun su altı sarmaşıklarının arasında güvenli bir biçimde yaşantılarını sürdürüyorlar. Sakaryabaşı’nın beş kilometre güneyinde yer alan Başkurt köyü yakınlarında birkaç göze ve bir gölet daha yer alıyor. Başkurt Gözesi adı verilen bu gölet açık arazide tarlaların arasında menderesler yaparak kıvrıla kıvrıla akan bir çayı besliyor. Bir kilometre kadar salına salına aktıktan sonra yer altına batan çay, bir süre yer altından aktıktan sonra yeniden yeryüzüne çıkarak Sakarya Nehri’yle birleşiyor.


Başkurt mevkiinde dalış yapmak ise bir başka heyecan. İnsan suya ilk daldığı andan itibaren deta büyüleniyor. ünkü diğer dalış noktalarının aksine burasının ezber bozan bir yanı var. Gölet deta bir huniyi andırıyor. Aşağıya doğru giderek daralan yapının en dibinde kaynamakta olan su, burada biriken kum tanelerini yukarı doğru püskürtürken insan sanki o an altında bir bomba patlamış hissine kapılıyor. Yükselen kum bulutlarını izlerken “neden ” diyorum, “Neden bu bölgede su kaynağı yedi metre derinlikten kaynıyor ” Merak ettiğim bu sorunun yanıtı Başkurt köyü çobanlarından geliyor. Geçmişte bu doğa harikası yerde, suyun doğduğu noktada bir define olduğu söylentisi köyde yayılıyor. efineciliğe meraklı köylüler dinamitleri sırtlanıyorlar, sonuç malum... oğal olarak yalnızca bir-iki metre derinlikten doğaya çıkması gereken su, şimdilerde dinamit ile oyulmuş yedi metrelik bir çukurun dibinden kaynıyor. er ne kadar dinamit doğaya, çevreye zarar verse de bu kez tabiat ana hızlı davranarak yaralarını çabuk sarmış görünüyor. ünkü bu patlamanın ardından ortaya olağanüstü bir su altı görüntüsü çıkmış. Başkurt ve Sakaryabaşı önümüzdeki dönemlerde yerli ve yabancı birçok su altı meraklısını ağırlayacak. evreye ve doğal kaynaklarımıza saygı ve özen göstermemiz gerektiğini bir kez daha hatırlatacak.

13


SOSYOLO İ

İ

nsanoğlu geçmişte, bilmediği, anlam yükleyemediği tehlikeli, anlaşılmaz, ürkütücü tabiat olayları karşısında kendisini güçsüz hissetmiş, çıkış yolu olarak da büyülerden, tılsımlardan ve mistik olaylardan destek almak istemiştir. Bilinmeyeni anlamlandırmak, hayatı düzenli h le getirmek, kötülüklerden korunmak ve verimliliği

14

sağlamak için çeşitli törenler ve ritüeller düzenlenmiştir. Günümüzde de birbirinden farklı kültürlerde, farklı inançlarla uygulanan bu ritüeller, artık inançtan öte eğlence şeklinde yaşanmaktadır. Bu yaşantının çok eskilere dayanan bir örneği de “ adılar Bayramı”dır. epimiz zaman zaman filmlerde, dergi ve kitaplarda sembolünün gülen bir bal kabağı olduğu, çocukların çeşitli kostümler giyerek kapı kapı dolaştığı, özellikle şeker ve hediyeler istediği adılar Bayramı’na tanık olmuşuzdur. Bugüne kadar adılar Bayramı’yla ilgili birçok efsane kulaktan kulağa dolaşmaktadır. Bunların içinde en çok kabul gören ise 31 Ekim gecesi ev ev gezen ruhların kendileri için yiyecek aradığı, naz etmeyip kendisine yiyecek veren ev sahiplerine de iyi davrandığı, cimri olanlarına ise eziyet ettiği şeklindeki bir inanıştır. amanla bu inanışın yerini ilginç kostümler giyerek kapı kapı dolaşarak şeker isteme geleneği almıştır. aha sonraki çağlarda ruhların gezinmesi yönündeki inanç zayıflamış, adılar Bayramı veya batılı ülkelerdeki adıyla “ allo een” için kostüm giymek bir çeşit kutlamaya dönüşmüştür. Kostüm partileri yapmak, hayal ürünü olan perili evlere gitmek, korku filmleri izlemek, korkunç kostümler giyerek birilerini korkutmak yapılan etkinliklerden bazılarıdır. Bu esnada bal kabağı, elma şekeri ve çeşitli şekerlemeler tüketilmektedir. Küreselleşmiş bir dünyada ülke ve toplum kültürlerinin birbirinden etkilenmemiş olmaları


mümkün değildir. Bu etkileşimlerin birisi de adılar Bayramı’nın ülkemize olan uzantılarıdır. Balkanlardan, Edirne’nin Keşan ilçesinin amlıca beldesine G AB NA’ya göç eden ürklerin “bocuk gecesi” düzenlemeleri de bu uzantının bir örneğidir. Bocuk gecesi, geçmişte birçok farklı köy ve kasabalarda uygulanmaktayken günümüzde önemini yitirmiş olmasına rağmen bu kültürel değere sahip çıkılması ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla ortak Balkan kültürüyle beslenmiş bocuk gecesi kutlamaları yapılmaya devam edilmektedir. “Bocuk” kelimesinin ne anlam ifade ettiği kesin olarak bilinmemekle birlikte korkutucu bir öge gibi düşünülmektedir. Bocuk gecesinde, geleneksel olarak her evde kabak pişirilir ve evdeki herkesin bir lokma dahi olsa yemesi istenir. Aksi takdirde, o gece bocuğun gelip kabak yemeyenlerin sırtına bineceğine inanılır. İnanışa göre bocuk, kabak pişen ve yenilen eve gelip kötülük yapmaz. Kabağın yanı sıra mutlaka yöresel bir yemek olan ince akıtma, kar suyunda haşlanmış mısır, armut, ayva, çekirdek, badem, kuzinede fırınlanmış yer fıstığı, ceviz vb. yiyecekler de yenir. Masallar anlatılır, bilmeceler sorulur; maniler, türküler söylenir; kılık değiştirilerek oyunlar oynanır. arbuka veya tef eşliğinde halk oyunları da oynanır. Gece; eğlenceli bir şekilde, geç saatlere kadar sürer. Misafir olarak geceye katılanların evlerine dönerken, misafir oldukları evden çıkışlarında, “Bakalım şimdi eve nasıl gideceğiz, sırtımıza bocuk binecek.” diyerek kapıdan ayrılmaları da dettendir. İnanış gereği gece geç vakitlerde evden çıkılmaz, aksi takdirde sırtlara bocuk biner. Ayrıca bu gecede bocuk diye adlandırılan bir varlığın beyazlar içinde insan görünümünde gezdiğine inanıldığından gece yarısına doğru çeşitli kıyafetler giyilerek komşuları korkutma oyunu oynanır. En çok yapılan tipleme de bocuğu andırmasından dolayı ölü tiplemesidir. Beyaz çarşaflara bürünüp yüze nişasta sürülür, kartondan sivri dişler yapılarak ağzın içine yerleştirilir ve genellikle grup olarak yapılan çalışmayla evler gezilip ev halkı korkutulur. Bazen teneke de çalınır. Yaşlılar bocuk gecesini bir yılın geleceği olarak değerlendirirler. Genellikle ocak ayının ortalarında kutlanan bocukla ilgili bir başka inanış da şu şekildedir Bocuk gecesi kış mevsiminin en sert gecesini simgelemektedir. Bu gece halk, suya tahta atmaktadır. Eğer tahtayı sabah suyun üzerinde donmuş olarak bulurlarsa o evdeki kişilerin o yıl boyunca sağlıklı, dayanıklı ve güçlü olacağına inanırlar. Bocuk gecesine tüm aile halkı, komşular ve akrabalar büyük bir coşkuyla katılmaktadır. Evin bereketinin bol olması, kötülüklere karşı birlikte olup tılsımlı bir güç oluşturarak korunma, kışın en sert gecesini birlikte geçirme, dirilecek olan tabiatla yeni yılda dayanıklı ve sağlıklı olmayı dileme ve bunu ölçme bu gecenin inanışlarındandır.

Sonuç olarak günümüzde hem adılar Bayramı hem bocuk gecesi yapılan etkinlikler, insanların bir araya gelerek, birlik ve beraberlik içinde hareket etme ve eğlenceli bir gece yaşama istekleridir. Bu geleneği sürdürebilmek, bu kültürel değere sahip çıkabilmek ve gelecek kuşaklara aktarabilmek amacıyla amlıca’da da kutlamalar daha geniş kapsamlı ve eski bocuk gecelerindeki gibi şölen boyutunda yapılmaktadır. Keşan Meslek Yüksek Okulu öğrencilerinin de bu geceye destek olmasıyla eğlenceler daha renkli h le gelmiştir. Siz, siz olun, ocak ayında bir dilim kabak tatlısı yemeden geçmeyin. Belli olmaz bocuk her an üzerinize gelip oturabilir.

15


O

İ

nsanoğlu var olduğundan beri yaşamını sürdürebilmek için doğadan yararlanmıştır. Nehirlerden suyunu temin etmiş, bozkır ve ormanlarda avlanmış, bitkilerden şifa bulmuştur. Yerleşik hayata geçiş ile buğdayını yetiştirmiş, tarımla geçimini sağlamıştır. Bu sebeple deltalar, taşkın ovalar, göl, akarsu kıyıları gibi sulak alanlara yerleşmeyi uygun görmüştür. amanla nüfus artmış, insanlar beslenmek için daha fazla tarım alanlarına ihtiyaç duymuştur. Böylelikle sulak alanların kurutulması ve ormanlık alanların yok edilerek yeni tarlaların açılması yoluna gidilmiştir. ongoz sözcüğü insana sert bir nesneyi çağrıştırsa da aslında birçok canlı türünün ana ocağı denilebilir. enize doğru akan dereler getirdiği kumları kıyıda biriktirerek dere ağzını kapatır ve suyun biriktiği yerde göletler oluşur. İşte yüzlerce

16

kuş türünden su menekşesine, turna balığından kadife ördeğine, dişbudak ağaçlarından yaban domuzuna uzanan bir ailenin yaşam alanı bu şekilde inşa edilmiştir. Bu göletlere “subasar” da denmektedir. Bu alanlardaki ormanlar da “longoz” veya “subasar ormanları’’ diye adlandırılır. ongoz ormanları nadir rastlanan ekosistemlerdendir. ürkiye’de İğneada Kırklareli , Acarlar Sakarya ve Sarıkum’daki Sinop longoz ormanlarının yanı sıra, Kızılırmak eltası’nda da Samsun longoz niteliğine sahip ormanların çok küçük kalıntıları görülmektedir. Bunların dışında yeterli büyüklük ve kapalılığa sahip alüvyal-subasar orman kalmamıştır. Sulak alanların yararları saymakla bitmez. ünyanın doğal zenginlik müzeleri olan longozlar, tropikal ormanlarla birlikte yeryüzünün en fazla biyolojik üretim yapan ekosistemleri olup bölgenin su rejimini düzenler, bulundukları yörede nem oranını yükselterek iklim elemanları üzerinde olumlu etki yapar, tortu ve zehirli maddeleri alıkoyarak suyu temizler. İnsanlar bu alanlarda balıkçılık, tarım, hayvancılık, saz üretimi yaparak geçimini sağlarlar. Aynı zamanda buraların tanıtımının yapılması, turizm olanaklarının geliştirilmesi bölge ve ülke ekonomisine katkı olarak dönecektir. Üç milyar kişinin temel besin kaynağının pirinç olduğu, bir milyar kişinin temel besin protein kaynağını balığın oluşturduğu bir dünyada yaşamın h l sulak alanlara bağlı olarak devam etmesi kulağa son derece normal gelmektedir. Dünyadaki tek parça en büyük longoz Türkiye’de. Acarlar ongozu, dünyadaki en büyük sulak alanlardan kimilerine göre ikinci büyük biridir. Sakarya ilinin Karasu ile Kaynarca ilçe sınırlarının


birleştiği bölgede Karamüezzinler köyünde yer alır. Karadeniz kıyısında olan Acarlar Gölü’ne İhsaniye- enizköy üzerinden de ulaşılır. Acarlar Longozu’ndaki biyoçeşitliliği saymakla bitmez. Öncelikle burası bir kuş cennetidir. ürkiye’de 500’e yakın kuş türünün 243’ü burada barınmaktadır. ongoz, Anadolu’nun üzerinden geçen iki önemli göç yolundan birisinin üzerinde bulunduğundan, burası kuşların konaklama ve kuluçkaya yatma bölgesidir. Kuş ve bitki gözlemciliği için son derece ideal bir doğal alan oluşturmaktadır. Aynı zamanda tavşan, tilki, çakal, yaban domuzu gibi memeli hayvanların barınması için de elverişli bir yer. Aynalı ve İsrail sazanı, yayın, yılan balığı, kefal, turna, kızılkanat gibi tatlı su balıkları buranın ev sahiplerindendir. Başka bir özelliği de ürkiye’de kesintisiz uzanan en uzun kumul sistemine sahip olmasıdır. En çok rastlanan ağaç türü dişbudaktır. işbudak ağacı sağlam olduğundan Osmanlı zamanında sultan kayıkları bu ağaçtan yapılmıştır. Su menekşesi ülkemizde sadece burada yaşamaktadır. Bu bölgede aynı zamanda 2300 kadar bitki türü tespit edilmiştir. Ülkemizde nadir su bitkilerinden biri olan göl lalesi buraya özgüdür. Bunların dışında sarı, mor ve beyaz nilüfer, su keneviri de bahardan yaza girilen aylarda longozu süsleyen çiçekler arasındadır. Endemik bitkilerden 12 tür burada bulunmaktadır. Ülkemizde yalnızca burada yetişen su menekşesinin seyri bile burayı korumak için yeterli bir sebep olabilir. Acarlar Longozu %40 küçülmüş. İnsanoğlunun doğayı katletme girişiminden maalesef burası da nasibini almıştır. Bir taraftan

tarım amaçlı arazi açılması ve yakacak temini için kaçak ağaç kesimleri, aşırı avcılık, suyun evsel ve tarımsal atıklarla kirlenmesi, diğer taraftan yağışların azalması Acarlar ongozu’nun 40 oranında küçülmesine sebep olmuştur. RAMSAR SÖZLEŞMESİ İnsanların duyarlılığı henüz tükenmemiş ki en azından var olanı koruyabilmek için birtakım tedbirler alınıyor. amsar Sözleşmesi bunlardan biri. amsar “Yaşama Ortamı Olarak luslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Sözleşmesi”nin kısa adı olarak bilinmekle birlikte aslında bir kısaltma değil, sözleşmenin imzalandığı şehrin adıdır. ürkiye; amsar Sulak Alanlar Sözleşmesi’ne 30 Aralık 1993 tarihinde taraf olmuş, sözleşme 94 5434 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla 17.05.1994 tarihi ve 21937 sayılı esm Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kültür ve abiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 14.07.1998 tarihinde 6526 sayılı kararıyla “Birinci erecede Sit Alanı” ilan edilen Acarlar ongozu amsar Sözleşmesi’ne aday sahalardan biridir. Acarlar ongozu, “Yaban ayatı Koruma ve Geliştirme Sahası” ilan edilmiş ve bu proje Orman Bakanlığının öncülüğünde Küresel evre Fonu hibe katkıları ve ünya Bankası iş birliği ile hayata geçirilmiştir. Öyle bir yere gidiyorsunuz ki kuşlar, memeliler, endemik bitkiler, kumullar, göller, ağaçlar hepsini bir arada görmek mümkün. erenin denizle buluşamamasının oluşturduğu ahengi ve bunun bir doğal zenginliğe dönüşümünü izlemek herkese nasip olmaz. emek ki buluşamamak da doğa açısından yeni oluşumlara vesile olabiliyor. Bu zenginliğin bir de yanı başımızda yer alması

17


E

E

cennet bir ülkede yaşadığımızı kanıtlamakta. Küresel iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin her geçen gün arttığı bu dönemde olumsuzlukları en aza indirmek için herkesin üzerine düşeni yapması büyük önem taşımaktadır. Yaşam alanlarını kaybeden canlıların sayısı hızla azalıyor veya nesilleri de yok oluyor. Bundan en fazla zarar görecek olan insanoğludur. oğayı insana karşı koruyacak olan yine insanların alacağı tedbirlerdir. Yenilenemeyen kaynaklar diye adlandırırız petrol ve kömürü. Bu sulak alanlar da yenilenemeyen kaynaklardan aslında. Biyoçeşitliliğin ana rahmi de denebilir. Madem yaşamamız doğadaki çeşitliliğe bağlıdır, öyleyse herkes üzerine düşeni yapmalı. Aslında çözüm çok basit doğaya dokunmamak. Ağacı, toprağı, suyu, ormanı, merayı, bataklığı, akarsuları rahat bırakmak. oğal alanların en azından bu h liyle kalmasını sağlamak şu an uygulayabileceğimiz en basit yöntem. Kızılderili atasözünün dediği gibi “Bu topraklar dedelerimizden miras kalmadı, onları çocuklarımızdan ödünç aldık.” Birey olarak sorumlu davranmazsak onların ne yazık ki görecek longozları olmayacak.

Kaynaklar evre ve Orman Bakanlığı, ürkiye evre Atlası 2004 .longozacarlar.com http .sakaryakulturturizm.gov.tr .ramsar.org

18


19


S N

İK

E

E

O M

elodi ve gürültüye hayran dünyamızda “Mükemmel Melodi”yi bulma çabası içindeki bilim insanları pek çok çalışma yapmışlar, eserler incelemişler, sonunda “Baba O’riley” adlı parçanın yaratıcıları “ he ho”yu başköşeye koymuşlardı. ondra’nın batısında filizlenen oger altrey ohn Ent istle beraberliğine bir süre sonra aynı okuldan arkadaşları gitarist ete o nshend de katılmış, davulcu Keith Moon’un keşfedilmesiyle de 1964 yılında bir “desibel efsanesi” doğmuştu. Böylelikle “ he ho”nun müzikal karakterinde var olan temel unsurlar; spiritüellik ve yabancılaşma, uyum ve isyan, tutku ve zek gibi kavramlar topluluğun sahne performansına yansımış; bu durumun doğal sonucu olan yüksek volümlü, karşı konulmaz bir enerji patlamasına dönüşen konserler ve V programları ortaya çıkmıştı.

20

E

EN İlk albümleri My Generation, 1965’te piyasaya sürüldüğünde, İngiliz gençleri üzerinde pozitif etki uyandırmıştı. Kulüplerde sürekli olarak çalınan ve gençlerin pek çoğunun idol olarak gördüğü çirkin adamlardan oluşan bu dörtlü, 60’lardaki popülerliğini “Substitute” 1966), “I can see for miles” 1967 , “Pinball Wizard” 1969 ve bir rock-opera “Tommy” 1969 ile sürdürmüştü. 70’li yılların başında kendi müzikal karakterlerine oldukça uygun bir seçimle yarattıkları “Tommy” ile müzik dünyasının zirvesine çıkmışlardı. engin melodi ve ritimlerle boğuşmanın moda olduğu, destansı sözler içeren uzun parçaların birbirini izlediği, namıdiğer “ rogressive ock”un altın yılı sayılabilecek 1973 yılına gelindiğinde ise “ uadrophenia” bombasını patlattılar ve bu sayede 60’ların ruhunu taşıyan “ he ho”, rock tarihine klasiklerden birini kazandırmış oldu.


uadrophenic olarak gerçekleştirilen bu kaydı layıkıyla anlayabilmek için odanın dört köşesine hoparlörlerin yerleştirildiği uadrophenic özelliğe sahip bir müzik setine ihtiyaç vardı. Bu albüm için çekilen film de benzer tarz ses sistemlerinin bulunduğu sinemalarda keyifle izlenmekteydi. uadrophenia’da, ete o nshend’in hames yakınlarındaki evi civarında kaydedilen tren sesleri, Brighton Beach’ten orijinal plaj efektleri gibi tamamen gerçek sesler kaydedilmişti. İki olarak yayınlanan albümde ve daha sonra çekilen filmde ames Michael ooper kısaca “ immy”, bir gencin dört farklı kişiliğini ve ruh h lini yaşamaktaydı. Bu kişiliklerin müzikal anlatımları unutulmaz melodilerle gerçekleşti 1. Sert adam, çaresiz dansçı. “Helpless Dancer” - oger altrey 2. omantik ben miyim “Is It Me?” - ohn Ent istle 3. Bell Boy, çantalarını bile taşırım. “Bell Boy” - Keith Moon 4. ilenci, ikiyüzlü, hükmetmeyi seven. “Love Reign O’er Me” - ete o nshend Bilinçsiz bir ruh h linin savunucusu olması bu karakterin temel zaafıydı. Bunun altında yatan ise daha yeni ergen olduğunun farkında olmasına rağmen yetişkin olma ve asla ulaşamayacağı kızlarla birlikte olma arzusuydu. İşkence çekiyordu,

çektiği acıları dalgaların kayalara vuruşuna benzeterek haykırıyordu “Can you see the real me, can you?” Bunlar hik yenin başıydı daha. Ardından “The Real Me”de ana karakter immy’nin ve psikiyatristinin işin içinden çıkamadıkları seanslara atfen yaşadıkları anlatılıyordu. Kahramanımız, annesinden beklediği yardımı görememişti. ayal kırıklıkları onun şuurunun daha bilinçli olmasını ve gerçeği daha iyi kavramasını sağlıyordu. immy, kendi iç dünyasına yaptığı yolculuk için damarlarına kimyasal kaldırımlar döşemişti. Kendisini pencere arkasından gözetleyen komşuları başta olmak üzere çevredeki herkes kendisine yabancıydı. Sevgilisini kaybetmiş ve yalnızlaşmıştı. Eser boyunca dört farklı immy karakteri sergileniyordu. “Cut My Hair”de kendi savunucusunu oynuyordu immy. Sorunlarını çözebileceğini dünyaya haykırmıştı. Bir seçim yapmalıydı üzgün giyinmek veya serseri olmak. içbir ruh h li kusursuz değildi ama onun hedefinde mükemmele ulaşmak vardı. Sonunda “ he ho” topluluğunu keşfetmişti. ok geçmeden he ho’nun kendi izleyicilerinin bir yansıması olduğunu görmüştü. Onlar da “No surprise / I told lies / I’m the punk in the gutter” itirafı ile kendisiyle aynı yolda olduklarını anlatmaktaydılar. Bir kahramana ihtiyaç duyan immy sorunları ile yüzleşirken işin içinden çıkmak üzere tekrar evine dönmüştü.

benzersiz ritim

21


S N

İK

kareler... Çöp

22

Bu kez de diğer insanların kendisi gibi olmadığını düşünüyordu immy ama derdini açığa vururken sorunlarının üstesinden gelmek için gerekli olan güce sahip olduğuna da inanmaktaydı. “I’m one”da çıkış yolu olmayan bir kaybeden rolündeydi. Girmiş olduğu çöpçülük işinden iki günde vazgeçmiş, çözümü başka bir yerde aramak için harekete geçmişti. edefinde “dürüstlük” vardı. “Helpless Dancer”da tüm bu sıkıntılara sebep olan içindeki adamı değiştirmeyi denemişti. ek çözümü bu dansı sonlandırmak yani hayattan vazgeçmekti. ekrar sorgulamış ve bunun da çare olmadığının farkına varmıştı. özüm, kendi içinde yatıyordu ve çevresiyle arasındaki bu sorunda yanlış olan şey “kendisi”ydi. özümü imk nsız gibi görünen sorunlarına çare ararken sevdiği kızı da kaybetmişti. “Is it In My Head”de acı içindeydi. Sonunda her şeyini kaybetmiş, tam anlamıyla dibe vurmuştu. İnandığı ruh h linin kendisini kurtaracağı düşüncesine tutundu.

En güzel anılarını yaşadığı Brighton’a gitmek üzere trene atladı. üm yolculuk onun için uzun ve derin bir gözlem fırsatıydı. renden indiğinde tahmin edildiği gibi hayal ettiği dünyayı bulamadı. ayallerini gerçeklerle birleştirdiğinde hangi immy olduğunu sormaya başladı kendi kendine. Kızgınlığı bilincini tekrar bir üst seviyeye çıkarmıştı. Nefret içinde, gözüne kestirdiği kayalığa ulaşmak için çaldığı bot ile kafasındaki tüm sorulara cevap bulabileceği ıssız bir kayalığa ulaştı. Kayalara tırmanırken kıyıda bıraktığı bot sahilden uzaklaşmaya başlamıştı ki işte burası aslında hik yenin de başıydı. Suya baktığında içinde barındırdığı dört farklı kişiliği gördü. Bu dört farklı yüz, yavaş yavaş etrafında girdaplar oluşturarak kendine yaklaşmaya başladı. Üst üste çakışarak tek bir yüze dönüştüğü an ise immy’nin gerçekleşme anıydı. Artık tek varlık, tek gerçek immy’di. üm sorunların çözüm yolunu kendi içinde bulacaktı.


immy’nin yaşadığı sorunlarla teker teker yüzleşmesi gerekiyordu çünkü hiçbiri aşılmaz değildi. Özgürlük ve sevinç hissiyle yağmurla kucaklaştı, boşalan ruhunu dolduran ve acılarını alıp götüren yağmurun kendini temizlemesine izin verdi. Mutluluğa ulaşmak için acıdan geçmek gerektiğini, mutluluğu mutluluk yapanın acıyı tatmak olduğunu öğrenmiş ve sonunda asıl derdinin kaybettiği aşkı olduğunun farkına varmıştı. immy, artık aşkın kısa ve geçici olmasına rağmen aramaya değer bir şey olduğunu, onsuz hayatın boş ve kuru kalacağını düşünüyordu. ayata dönmeye karar vermişti. uadrophenia, “1964-1965” yıllarında ondra ile Brighton arasında gidip gelen küçük bir arkadaş grubuna sahip bir ergenin yaşamından bir kesit sunar bizlere. Bu h liyle bakıldığında yereldir, sanki yalnızca İngiliz gençliği için yazılmış gibi durur ancak he ho’nun müziği eseri evrensel bir hik yeye dönüştürür ve travmatik

duygular içinde bunalan bir ergeni tüm duygu yoğunluğu ile anlamamızı ve hissetmemizi sağlar. Eser, “Son yoktur, bir sonraki evreye geçiş vardır.” inancını yansıtır. immy için zafer onun gelişiminde yeni bir seviyeye çıkmış olmasındadır. İlerleme gerçekleşmiştir, yine geri düşebilir ancak bu kez hangi yöne gideceğini ve nasıl ilerleyeceğini bilmektedir. Müziği ve sahne gösterileriyle “ he ho” başlangıçta Beatles ve olling Stones’a benzetiliyordu. Ancak “ ommy” ve “ uadrophenia” onları diğerlerinden ayıran başyapıtlar oldu. Ünlü davulcuları Keith Moon 1978’de, basgitarcı ohn Ent istle ise 2002’de aramızdan ayrıldı. Solist oger altrey ve gitarist ete o nshend ise h l yollarına devam ediyor. uadrophenia’yı dinlemek ise bugün çok daha kolay, You ube’ta bir tık bu ölümsüz esere ulaşmamız için yeterli... Keyifli dinlemeler...

karakterlerinin

bir hayata umutla

23


KOLEKSİYON KOLEKSİYON

SE E

E SE E

S

24

epetin de koleksiyonu mu olur diyebilirsiniz ama sanırım gerek sayfalarımızda yer alan resimler gerekse mesleğin artık kaybolmaya yüz tutması ve sepetin giderek nadir bir obje h line gelmesi fikrinizi değiştirecektir. Sepet koleksiyonu yapılmalıdır, hem de acilen... Neden mi ünkü sepet, en az 7000 yıldır malzemesi ve yapım tekniği değişmeyen, dünyanın en ergonomik, doğal ve faydalı nesnelerinden biridir. Anadolu topraklarında da bölgelere göre fındık, kestane, çitlembik, sorgun sepetçi söğüdü , int hurması gibi çok farklı ağaçlardan, sazlardan, mısır yapraklarından, kısacası adını dahi bilmediğimiz pek çok ağaç ve ağaççıkların dallarından çeşitli formlarda sepetler üretilmekte ve yöresel isimleri ile anılmaktadır. Sepetçilik, gerçek bir el sanatıdır. er bölgemizde tek tük kalan son

İLİ E

İ

sepet ustaları ise maalesef geçim derdine düşmüşler, bu sanatı kör topal yaşatmaya çalışmaktadırlar ancak hem ilgisizlikten hem de yeterli gelir elde edemediklerinden artık yolun sonuna gelindiğini söylemektedirler. Neyse ki bu durum bazı duyarlı kişilerce fark edilmiş, alk Eğitim Merkezlerinde açılan kurslarda sepet ustaları bilgi ve becerilerini genç kuşaklara aktarmaya başlamışlardır. Artık, naylon torbaları, poşetleri bir kenara bırakıp sepeti daha çok kullanmak, son sepet ustaları tarafından üretilmekte olan bu ürünleri satın alarak bu el sanatımızı yaşatmak, kendimize, ülkemize ve dünyaya faydalı olmak vaktidir. Bu çabalar arasında biz koleksiyonculara düşen de sepetleri tanımak, toplamak ve bu yolla Anadolu’nun gönül insanlarının, emekçilerinin yanında olmak ve onlara destek vermektir. Bizim sepet biriktirmeye başlamamız, eşim Gülnur’un “zembil” ile ilgili bir haberi bana izletmesiyle oldu. aberde, bizim kuşağın çok iyi bildiği zembilin artık ölmekte olduğu, Bafra’da son kalan zembil ustasının zorlukla ikna edilerek bir kurs açıldığı ve zembil örme sanatının yeniden canlandırıldığı anlatılıyordu. Göltepe köyünde yaşayan 65 yaşındaki anan akır, 14 kursiyere 80 saatte zembil yapımını öğretmişti. roje “Kadın İstihdamının esteklenmesi ibe


S端rk (Hatay)

25


KOLEKSİYON KOLEKSİYON

Diblik

yarayan sepet. (Giresun)

26

Zembil

rogramı” tarafından da desteklenmiş, mısır yeleği mısır yaprağı ve kındıra hasır otu temini ve projenin diğer giderleri için 190.000 Euro’luk bir ödenek ayrılmıştı. Kursu bitiren anan akır’ın öğrencileri kısa zamanda öğretici konumuna geçmiş ve her biri birer zembil ustası olmuşlardı. aberi izler izlemez ilk işimiz o güne değin yalnızca sevdiğimiz için aldığımız, evin orasına burasına dağılmış duran sepetleri bir araya getirmek oldu. Neyimiz var, neyimiz yok diye bir baktık. Nereden, nasıl aldığımızı hatırlamaya çalıştık. Ardından da yeniden üretilmeye başlanan zembillerden bulmak uğruna Bafra’ya yollandık. önüşte düşündük ki Bafra’dan aldığımız zembiller ve biriktirdiğimiz diğer sepetler varlıklarını sürdürecek ve çok da severek kullandığımız “Gökten zembille inmek” veya “Kısmet, gökten zembille inmez.” gibi ifadelerin dillerde bir süre daha yaşamasını sağlayacak. ünkü zembilin ne olduğu, nasıl bir şey olduğu bilinmez ise bu özlü sözler de bir süre sonra kaybolup gidecek dilimizden Gezimizden sonra konuya ilgimiz daha da arttı. Karadeniz Bölgesi sepet konusunda oldum olası ileriymiş aslında. Ordu, Giresun, ize... Bu yılın kış aylarında İstanbul’da Feshane’de gerçekleştirilen “Ordu Günleri”, “Giresun Günleri”, “ ize Günleri” gibi etkinliklerde çok farklı sepetler ve sepet üreticileri ile tanıştık; ilgimizden, sorularımızdan çok memnun kaldılar; çay sepeti, fındık sepeti, bağ sepeti, balıkçı sepeti, gübre sepeti ve dışı çamurla sıvanarak kullanılan, arıları toplamaya yarayan oğul sepeti... Bazılarını kendilerinden temin ettik, bazılarını da memlekete döndüklerinde bizim için özel olarak uğraşıp temin edeceklerini söylediler, ettiler de, koleksiyonumuz zenginleşmeye başladı. Ancak acı bir gerçek vardı Onlar, yerel olarak üretilen bir sepeti temin etmek için günlerce uğraşmak zorunda kalıyorlardı. Bu da bize, bu mesleğin nasıl kaybolmakta olduğunu gösteriyordu. Feshane etkinlikleri sırasında sepetçilik konu-

sunda öne çıkan bir diğer ilimizin de atay olduğunu gördük. Sepetle, sepetçilikle haşır neşir son derece bilgili Abdullah Özdemir’i burada tanıdık. Bize “ iblik”i anlattı. ümbeles, Murt, Mersin adlarıyla bilinen bir meyvenin dallarından örülen bir çeşit nihale sıcaklık diyebiliriz “ iblik”e. Üzerine konulan güvecin sıcaklığından etkilenmeyen, suyu seven, sudan bozulmayan, kendine has kokusu olan bir nihale. Sonra “Kulaklı”yı gösterdi. Kulaklı çok ilginç bir sepet, o da diblikle aynı ağaçtan yapılıyor; özelliği, tutma yerlerinin sepetin iç yüzünde olması. İki işe yarıyor çerez tuzlamaya ve buğday yıkamaya. Yani kuvvetlice sallama gerektiren işlere. Bu nedenle de sapları iç tarafta ve diğerlerine göre çok daha dayanıklı. atay yöresinin baharatlı çökeleğinin kurutulduğu, aynı zamanda doğal bir keklik kafesi olarak da kullanılan “Sürk” adı verilen sepet ise yöreye has kamışlardan yapılıyor. atay Altınözü, aslika köyünde ünü sınırlarımızı aşan bir sepetçimizi daha tanıdık Niyazi Köleoğlu. Yurt dışında pek çok sergiye katılmış. 78 yaşında ama hiçbir fuarı, etkinliği kaçırmıyor. Konu el sanatları, hediyelik eşya veya atay olduğunda onu güler yüzüyle başında durduğu son derece renkli sergisinde ziyaret etmek, sohbet etmek bir başka keyif. 54 yıldır eşi ile birlikte örüyor sepetlerini. Malzeme olarak buğday sapını tercih ediyor. er yıl özenle seçtiği buğday saplarını kurutuyor, boyuyor, sonra da örüyor. Sepetleri dışında en önemli işi, sele olarak da bilinen ekmek servisleri. Bu servisler son derece gösterişli, genelde duvara asılıyor, yemek zamanı asıldıkları yerden alınıyor, dilimlenen ekmekler bu selelerin üzerinde servis ediliyor. Bu sanat, atay’ın daha da güneyinde Kuzey Kıbrıs ürk umhuriyeti’nde de sürdürülüyor. Burada AS E alk Sanatları Enstitüsü , olayı sahiplenmiş ve mesleğin yaşatılması için gereken çalışmaları yapıyor, bu sayede reng renk selesestaları turistik mağazalarda başköşede görmek mümkün


Aslında bitecek gibi değil Örneğin, Ahmet Keskin 80 yaşında ve Muğla’nın Saburhane ilçesinde 74 yıldır sepet örüyor. arlada pamuk, tütün toplamak için sepetler, evde kullanmak için fincan selesi, çatal - bıçak sepetleri yapıyor. İskilipli Mevlut Yıldız ve oğlu alim Yıldız, biber, bamya, ıspanak, tütün toplamak için sepet yapıyorlar; okat’ın Erbaa, Samsun’un Bafra ilçesinden gelen siparişleri karşılıyor, ayda 200-250 sepet üretebiliyorlar. Fındık budama zamanında kullanılmayan fındık dallarından üretim yapıyorlar. İskilip’te sepete “ ey” deniyormuş ama bu tabir de günümüzde unutulmuş. Ali Kutay, İznik’in Göllüce köyünde İzniklilerin Ali Amcası zeytin sepeti, yemek sofrası, plaj sepeti, yumurta sepeti, kiraz tabağı, şeftali tabağı, şeker tabağı adıyla evlerimiz ve manavlar için çeşitli seleler, sepetler üretiyor. Sepeti yaparken yabani fındık ağaçlarını kullanıyor, saplarını

ise çitlembikten üretiyor. Ağaçlarını kendi kesiyor, kendi taşıyor. eytin sepetlerinin kendine has bir formu var, bele oturuyor ve merdiven üzerinde durarak iki elle zeytin toplamayı kolaylaştırıyor. Bursa Büyükorhan ilçesi, urhasan köyünden Ali oğru; Giresun Görele’de Yukarı Boğalı köyünde 90 yaşındaki Vahit Öztürk... Konya Seydişehir’de Ali Göksu... aha niceleri... Seslerini duyurabilenler, duyuramayanlar... Bana sorarsanız merak ettiyseniz yalnız okumakla kalmayın, arama motoruna “sepetçilik” yazıp bu sanatı ve bu insanları yakından tanıyın. anıyın ki bir pazar gezmesi sonunda evinize ya bir zembil ya da bir sepetle dönün. Sonra bir daha, bir daha... em biriktirin hem de kullanın. Bu yaşlı sanatk rların, kaybolmakta olan böylesi el sanatlarının, sizin, bizim, ülkemizin, dünyanın bu gibi eylemlere ihtiyacı var, unutmayın.

Sele-Sestalar: Buğday taneleri taşıyan başakların değerlendirilmesinden sonra ortada kalan saplar (kalemler), boylarına göre sınıflandırıldıktan sonra, kök boya veya kumaş boyalarıyla renklendirilip kurumaya bırakılır. Daha sonra kolay biçimlendirmeyi sağlamak amacıyla ıslatılan ve sürekli olarak nemli bezlere sarılı tutulan kalemler, “biz” denilen çelik bir şiş yardımıyla dolgu malzemesi olan kuru ot üzerine örülür. Çarkıfelek, süpürge, enginar, papatya, elmas küpe, kuş yuvası, karanfil saksısı, kelebek gibi değişik isimlerde motifleri bulunan sestalar; yemek sofrası, ekmeklik, çamaşırlık, ayakkabılık, düğme kutusu gibi çok işlevli bir kullanım alanına sahiptir. Sestalar, süs eşyası olarak turizm sektöründe de değerlendirilmektedir.

27


KEN K L

Y O KİLİSE EN ENE E L O

O

gün Osmanlı sarayından çıkan bir adam heyecanını gizlemeye çalışarak hızlı adımlarla Macar cinsinin en güzellerinden olan atların çektiği arabasına bindi ve arabacıya, “Fener’e ” dedi. eyecanını dış dünyaya karşı bastırmaya çalışsa da içi kıpır kıpırdı. Yüce Osmanlının Koca Mustafa eşit aşası ona bir görev vermişti Bir papaz evi inşa ettirecekti. Bunun için Mürselpaşa addesi üzerindeki toprağını hibe etmişti bile. Ömrünü tüm devlet adamları gibi Saray’a adamıştı; işi, pek çok Fenerli um’u, Osmanlı ariciyesi bünyesinde yurt dışında görevlendirmekti. Kendisine sunulan raporları çevirtir, bu raporların önemli bölümlerini not alır ve haftada bir Saray’a sunardı. Üstelik Osmanlı ariciye Nezaretiyle hiçbir resm bağı da yoktu. Bu heyecanlı adamın ismi İstefanaki Bey’di ve o bunları yaşarken takvimler 1849’u gösteriyordu. İstefanaki Bey, sıkı bir çalışmaya girişti çünkü İstanbul’da yaşayan Bulgarlar, Ortodoks kiliselerindeki ayinlerin kendi dillerinde olma28

masından şik yetçiydi. 1850’de ahşap bir kilise yapıldı ama bu, yıllar içinde cemaate yeterli gelmedi. 1898’de Bulgar cemaatinin desteği ile yeni bir kilise açıldı. Kilisenin planını, Ermeni bir mimar çizmişti; kilise denize yakın olacağından ve çökme tehlikesi mimarı endişelendirdiğinden kiliseyi prefabrik yapmaya karar vermişti. Böylelikle istendiği an sökülüp başka yere taşınabilecekti. Açılan ihaleyi bir Avusturya şirketi kazandı; Viyana’da prefabrik olarak yapılan kilise deniz yoluyla İstanbul’a parça parça getirilip monte edildi ve İstanbul’da deyim yerindeyse bir yap-boz kilise oluştu. Bugün restore gören, aliç’in en ilginç yapılarından biri olan ve baştan aşağı demir parçalarından oluşan emir Kilise’nin Sveti Stefan Bulgar Kilisesi öyküsü böyle ama bir de şehir efsanesi var ivayete göre Sultan Abdülhamid, işi yokuşa sürmek istediğinden -çünkü fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet azınlıkların din yapı inşa etmesini yasaklamıştır- üç hafta içinde bir kilise yaptınız yaptınız, yoksa izin vermem, demiş Bulgarlara


Bunun üzerine Bulgarlar, kiliseyi aralıksız çalışarak üç haftada Viyana’dan İstanbul’a getirtmişler. Ama dedik ya, efsane diye Kilisenin montajı aslında bir buçuk yıl sürmüş. Bitince de aliç kıyılarına ayrı bir renk getirmiş. Günümüz İstanbul’unda aliç’i renklendiren sadece Sveti Stefan Bulgar Kilisesi değil Eğer caddenin karşısına geçer ve yönünüzü sokak içlerine çevirirseniz İstanbul’un başka bir dünyasına doğru yolculuğa çıkmış olursunuz Fener - Balat yolculuğuna. aliç’in batı yakasındaki Fener semti, Balat ve ibali arasında kalmıştır. Bu adla anılmasının sebebi bir zamanlar burada bir deniz fenerinin yer alması imiş. Fatih döneminde önem kazanan semt, 17. yüzyılın başında atrikhane’nin buraya taşınmasıyla um nüfusun gözdesi h line gelmiş. Yüzyıllar içinde defalarca yangın geçirmesine karşın değişime pek uğramamış. Bu yüzden Sveti Stefan’dan Fener’e doğru yol boyunca sıkışmışlık hissi veren yapılara rastlamak mümkün. O yapılardan biri, Kantemir Sarayı adını taşıyor. Saray denilmesine aldanmamak lazım çünkü eski h linden eser yok. O günlerden geriye kalan bir eski kilise var. Bazilika tipinde olan kilise, sade bir görünüme sahip olsa da mermerlerinden bir zamanlar çok emek verilerek yapıldığı anlaşılmaktadır. Kantemir Sarayı’na bakarak diğer yapıların da yok olduğu sanılmasın ama 29


KEN K L

Yola devam edilirse göze çok aşina bir yapıya ulaşılır. zaktan bakıldığında evlerin tepesinden görünen kızıl yapının Fener um Erkek isesi olduğunu İstanbulluların çoğu bilmez. Aslında insan üzülmüyor değil Bu yapı başka bir Avrupa kentinde olsa içinden kim bilir ne arry otter öyküleri çıkar .. ürkiye’deki en eski kurumlardan biridir okul. eybetli görünüşü, ilgi çekici mimarisi, rengi onu İstanbul’un önemli bir görüntüsü h line getirmiş. Bizans döneminde atrikhane Akademisi olarak kurulmuş, Fatih Sultan Mehmet’ten alınan izinle de yaşamını okul olarak sürdürmüş. ek çok vali ve voyvoda bu okulda eğitim görmüş zamanında Bestek r atyos Efendi de bu ünlülerden biri Yokuştan aşağı devam edilince Fener um atrikhanesi ve Aya Yorgi Kilisesi’ne ulaşmak mümkün. Burası tüm Ortodoks ristiyanlar için deta bir Vatikan Aslında atrikhane günümüzdeki yerine gelene kadar çok bina değiştirmiş. a ki III. Mehmed bugünkü durağına taşınmasına karar verene kadar. 18. yüzyılda tüm Fener’i kül eden yangından atrikhane de nasibini almış, defalarca restore edilmiş. Gündüzleri ziyaretçilere açık atrikhane’nin girişinde üç kapı vardır. Ortadaki Mora İsyanı sırasında atrik V. Grigorios’un asıldığı kapıdır. Bu yüzden sürekli kapalı tutulur. atta önüne 30

bir de tırabzan çekilir ki bu acı unutulmasın Kilisenin cephesinde kapının üzerinde çift başlı kartal arması yer alır. Bizans İmparatorluğu’nun sembolü olan bu armanın üstü bir dönem kapatılır ama bugün kilisedeki yerini korumaktadır. Üç nefli bazilika planı şeklindeki kilisede orta nefte ibadete gelenler için oturma yerleri, patrik tahtı ve koltuklar bulunur. Fener’de burada bahsedilenler kadar önemli ancak bir günde gezilemeyecek ve bu yazıya sığamayacak kadar çok eser var ama istedik ki komşu semt Balat’a da değinelim. Balat ismi muhtemelen “palation saray ” sözcüğünün bozulmuş şeklidir ve bir zamanlar Bizans’ın yapılarından biri olan Blaherna Sarayı’na yakınlığı yüzünden semt bu adı almıştır. Balat, İstanbul Musevileri için ayrı bir öneme sahiptir. Engizisyondan kaçanlar Sultan Bayezid’in davetiyle İstanbul’a gelmiş ve asköy civarlarına yerleşmiştir ancak Balat’ın neredeyse tamamen bir Musevi semti h line gelmesi 1660 yılındaki Ayazmakapı yangını iledir. Yangın nedeniyle evlerinden olan ahtakale, Bahçekapı, Balıkpazarı ahalisi buraya yerleştirilir ancak sanayileşme Balat’ı da etkiler; Musevi nüfus zaman içinde İstanbul’un başka semtlerine taşınır; günümüzde bu semt Anadolu’nun değişik yörelerinden gelen insanlara ev sahipliği yapmaktadır.


Balat’ta da Fener’de olduğu gibi sayısız tarih eser var. Bunlardan biri sahildeki taş bina Balat Or-Ahayim astanesi. Or-Ahayim “hayatın ışığı” anlamına gelmektedir. Bugünkü binanın temeli 1896’da atılmıştır. 1. ünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı boyunca yaralı askerler burada tedavi edilmiştir. Bir diğer önemli yapı, Makedonya’nın Ohri kentinden gelen göçmenler tarafından kurulan Ahrida Sinagogu’dur. Sinagog, 17. yüzyılda Sabetay Sevi müridlerine ev sahipliği yapar. Ancak Sabetay’ın Osmanlı’da yarattığı depremden sinagog da etkilenir. Macerası bu kadarla da kalmaz... Yıllar içinde sinagogun altında bir dehlizin varlığından bahsedilir. Bunun üzerine bir araştırma yapılır ve araştırmalarda iki parşömen ve demir bir kapı bulunur. arşömenler satılır. Söylenenlere göre bugün, Amerika’daki bir kütüphanededir. İstanbul’un en büyük sinagogu olma özelliğini h l koruyan Ahrida’nın dua kürsüsü, bir tekne pruvasına benzer ve bu pruvanın Nuh’un gemisini temsil ettiği söylenir. Ahrida Sinagogu, BarMitzva törenleriyle meşhurdur. Sinagogun içinde yapılan düğünlerde ise kapının önüne halı serilip üzerine bir tepsi dolusu levrek koyma geleneği vardır. Gelin, içeriden tepsinin üstünden atlayarak çıkar ki ailesi bebek sesleriyle dolsun. Semtin kapısı da meşhurdur. Vasiliki ili

adıyla anılan Balat Kapısı, Bizans döneminin en önemli kapısıdır çünkü imparator ve ailesi bu kapıdan şehre girermiş. Balat vapur iskelesinin karşında yer alan kapı yangından değil ama depremden etkilenir ve 1894’te yıkılır. Geldik Balat’ın adını duyunca bir şarkıyı hatırlayacağımız mek nına Agora Meyhanesi. Şarkının bu meyhaneyle ilişkili olduğu sanılmasın ,“Burası Agora Meyhanesi Burada yaşar aşkların en güzeli” dizeleri İzmir’deki Agora Meyhanesine aittir. umcada meydan anlamına gelir agora. Gerçekten de adına yakışır şekilde dört yol ağzındaki bir meydandadır meyhane. 1890 yılında bir um tarafından açılır ve Bozcaada’dan getirilen şarap ve masalarının fıçı olmasıyla sükse yapar İstanbul’da. Günümüzde de sükseli fakat sadece adıyla, sanki biraz terk edilmiş gibi Fener ve Balat’ı gezmek bir fotoğrafın içine girmekle eş değer Sokaklarında dolaştıkça cumbalı evlerinde neler yaşanır merak edilir; mahalle aralarındaki çocuklar geleceğin onlara hazırladığı sürprizlerden habersiz gülümserler insana; sokağı, tarih kokar, insan kokar; iki cam arasına gerilmiş çamaşırlar rüzg rda uçuşur ve karşıki gökdelenlere inat, “Burada samimiyet var.” der. İstanbul’un tüm modernliğine direnen yeridir aliç’in arkaları irenir çünkü bilir ki tarih direnenleri asla unutmaz 31


KOLEKSİYON S LK

Çuha çiçeği

S LON İ KİLE İNE İKK İ

Açelya, Azalea

32

S

alonlarımızı, iş yerlerimizi süsleyen difenbahya, zakkum, açelya, siklamen gibi bitkiler göründükleri gibi masum mu Onlardan sakınmamızı gerektiren hususlar var mı Yazımda bu bitkilerden önemli olan üçü hakkındaki bilgilerin detaylarından, diğerlerinden ise kısaca bahsedeceğim Açelya, Azalea Açelyalar, 25-30 cm boyda, her dem yeşil ve derimsi yapraklı, pembeden koyu kırmızıya kadar değişik renklerde çiçekleri olan bitkilerdir. Yaprak, çiçek ve nektarında granayatoksin adı verilen zehirli maddeler bulunmaktadır. ehirlenmeler daha çok 1-5 yaş arasındaki çocukların yaprakları koparıp ağızlarına atması, emmesi, çiğnemesi veya çiçekleri koparıp nektarını emmesinden sonra görülmektedir. Yaprakların yenmesi ile aşağıdaki belirtilerle seyreden bir tablo meydana gelir ükürük salgısında artma, bulantı, kusma, ishal, bağırsaklarda kramp ve ağrılar, baş dönmesi ve kaşıntı. Belirtiler 4-6 saat içinde ortaya çıkıp en yüksek değere ulaşır ve çok fazla yenmemişse birkaç gün içinde sona erer. Zakkum er dem yeşil, mızrak şeklinde derimsi yapıya sahip yapraklı, beyaz veya pembe çiçekli, tabiatta 6 metreye kadar yükselebilen

bir Akdeniz bitkisidir. Akdeniz iklimine sahip pek çok şehrimizde yolları süslemek üzere kaldırımlara dikilmiştir. Bir süredir de evlerimizin güneşli köşelerinde yetiştirilmektedir. Bitkinin bütün kısımları kalp üzerine etkili maddeler taşır. Yaprakların yenmesi ile bu maddelerden dolayı zehirlenme belirtileri görülmektedir. Baş dönmesi, kusma ile başlayıp doza bağlı olarak ölüme kadar giden bir tablo... Difenbahya ifenbahya, Brezilya ve Batı int Adaları’nda yabani olarak yetişen ve boyları 2 metreye kadar yükselebilen bitkilerdir. Evlerimizde de uygun ortam bulduklarında, bu boya ulaşabilmektedirler. Koyu yeşilden sarı-yeşile kadar renkli yaprakları kırıldığında, beyaz bir sıvı akar. Bitkinin yapısında saponozit, alkaloit, oksalik asit gibi maddelerin yanında kalsiyum oksalat billurları bulunmaktadır. Yaprakları kırıldığı zaman akan sıvı ile kimyasal yapısı benzerdir. ifenbahyada bulunan kalsiyum oksalat billurları ve oksalik asit, zehirlenme ile ilgili tablonun ana sebebi olarak görülmektedir. Kalsiyum oksalat billurları mikron ölçeğinde “rafit” adı verilen ince uzun kristal demetleri h lindedir ve özel şekilli hücrelerde bulunur. Yaprağın elle ovulması, koparılması, çiğnenmesi gibi durumlarda rafitler, hücre içinde bol miktarda bulunan oksalik asitle birlikte, deta yaydan fırlayan ok gibi hücre dışına çıkar, göze ve ağız iç derisine saplanır.


Kroton

Difenbahya

Göze lateks kaçması Yaprakların dikkatsiz bir şekilde koparılması sırasında, yaprak sapının dibinden fışkıran sıvının göze kaçması sonucu, gözde şiddetli ağrı, ışığa tahammülsüzlük, göz kapaklarında şişme meydana gelmekte ve göz kapanmaktadır. Sıvı fazla değilse 3-4 haftada tablo kendi kendine geriler, fazla ise tedavi gerekir. Göze sıvı kaçması h linde, göz 15 dakikadan az olmamak kaydı ile hemen yıkanmalıdır. afif vakalarda yıkama yeterli olabilir. İleri olanlardaysa mutlaka bir hekime müracaat edilmelidir. Ağızdan alım ifenbahya yapraklarının çiğnenmesi, yenmesi, yutulması ile görülen vakalarda ise, ağız iç derisinde şişme, kızarma, yaralar, yanma ve şiddetli acı, yutma güçlüğü, ses kaybı; yutulmuşsa sindirim sisteminde ödem, mide iç derisinde tahribat meydana gelebilir. Yapraklar çok çiğnenmemişse tablo kendi kendine geri dönebilir. Fazla miktarda çiğnenmiş, yenmiş veya yutulmuş ise mutlak tedavi gereklidir. Ağrı ve ödemi azaltmak için belirtileri giderici ve destekleyici tedavi yapılır. Su veya süt içirilir. Ağrı için, ağza buz paketleri konur veya çocuklara dondurma yedirilir, buz parçaları emdirilir ama en doğrusu hastaneye müracaat etmektir. Filodendron, filkulağı, devetabanı, çuha çiçeği ve krotonun temas alerjisine sebep olduğunu; siklamen yumrularının yenmesi h linde sindirim sisteminde rahatsızlıklar meydana gelebildiğini; süs biberinin içinde bulunan bir maddenin kalp adalesine zararlı etkisinin bulunduğunu belirtelim. isteyi daha uzatmak da mümkün. Kısacası hepsi zararlı. Tavsiyelerimize gelince: 1- Salon bitkilerini çocukların ulaşamayacağı yerlere koyunuz. Bitkilerin hemen hepsi, çocukların dikkat ve ilgisini çekecek renk ve yapıya sahiptir.

Zakkum

Deve Tabanı

Bu yüzden zehirlenme vakalarının büyük kısmı çocuklar üzerinde görülmektedir. 2- içeklerin bakımını yaparken gözlük takınız ve bitkilere plastik eldiven giymeden temas etmeyiniz. 3- ararlı bir etki meydana gelmişse vakit geçirmeden EM’i lusal ehir anışma Merkezini, elefon 114 arayınız. Merkezdeki görevliler size yardımcı olacaktır. Onların tavsiyelerine göre en yakın hastanenin acil servisine gitmeniz gerekebilir. 4- Acil servise giderken bitkinin de yanınızda götürülmesinde fayda vardır çünkü bazen halk dilinde yerleşmiş ürkçe isimler karışıklığa sebep olabilmektedir. Sağlık ve mutluluk dileklerimle.

Onlar masum

33


KOLEKSİYON E İ İ LENİ

Ömer ORHAN

34

S

anat sanat için mi, sanat toplum için mi Kimin için olursa olsun ama mutlaka sanat olsun. atta öyle bir sanat olsun ki tüm şehri sarsın sarmalasın. Sizi içine hapsetsin ve iliklerinize kadar hissettirsin. üm dokusu ve kokusuyla bunu yaşatır insana Floransa. Sizi içine alır ve güzelliklerini koşulsuz

sunar. Gerisi size kalmış elbette. Yaşamın her alanında ve anında olduğu gibi bu güzellikleri ıskalamak da mümkün, onu doyasıya beyninize, yüreğinize kazımak da. İtalya’da oscana bölgesinde yer alan ve Arno Nehri’nin ikiye ayırdığı bu şehir, entelektüellerin ve sanatseverlerin başkentidir. İtalya’nın önesansı’nın doğduğu şehir, günümüzde yaşattığı kültürü ve özellikle mimarisi ile de insanı derinden etkilemektedir. Bir şehirde kaybolmak ister misiniz Eğer bunu yaşamak isterseniz Floransa sokaklarında elinizde bir rehber olmadan kaybolun ve ümit edin ki kimse sizi bulmasın Siz de bu kaybolmuşluğun içinde sokakların kokusunu içinize çekin, doyasıya sanatı ve görsel şöleni yaşayın. Ama sakın acele etmeyin. ar sokaklarda dolaşırken evlerin içindeki hayatları ve geçmişlerini hayal edin. Yanınızdan geçen bisikletli gençler, bakımlı erkekler ve kadınlara yol verirken ne kadar şanslı olduklarını, yüzlerce yıllık bu şehrin bir parçası olan bu insanların h l yüksek tavanlı, eski görünümlü evlerini ve dokuyu nasıl koruduklarını ve bundan neden vazgeçmediklerini düşünün. 15. yüzyıldan sonra zenginlerin himayesinde gelişen şehirde özellikle Medici Ailesi gelişim ve değişimde önemli rol oynamış, Floransalı sanatçılar da Orta ağ’ın Gotik stilini geliştirerek önesans’ı yaratmışlardır. Santa Maria el Fiore Kilisesi bu gelişimin en inanılmaz yapısı olarak şehrin ortasında bütün ihtişamı ile ilk


günkü gibi ayakta durmaktadır. iğer bir adıyla uomo, 13. yüzyılda yapılmaya başlanmış, vaftizhane Battistero di San Giovanni ve çan kulesi ampanile ile birlikte yan yana inşa edilerek 15. yüzyılda bitirilmiştir. Mimarları Giotto, isano, alenti ve en sonunda bir taç gibi duran 107 metrelik kubbe, Brunelleschi tarafından inşa edilmiş, yapı bitirildiğinde beyaz arrare mermeri ile kaplanmıştır. uomo’nun çan kulesinin 400 basamağını çıkmak ise cesaret gösterenlere muhteşem bir Floransa panoraması sunmaktadır. Şehrin en önemli meydanı ise iazza ella Signoria’dır. Medici Aliesi’nden I. osimo’nun konutu olarak inşa edilen alazzo Vecchio 94 metrelik kulesi ve kalın duvarları ile tam bir İtalyan şatosudur. Meydanda bulunan bu yapının muhteşemliğini izlemek için birçok kafe bulunmaktadır. appuccino içmek için harika bir fırsat En güzeli de tüm bu ihtişamlı yapıların çevredeki mütevazı yapılar tarafından kucaklanarak doğal bir doku oluşturmasıdır. Kahveniz biterken bu karmaşık ve hoş duygular içinde “Neden bizim şehrimiz böyle olamıyor ” sorusu ile baş başa kalmak da en can acıtıcı olanı Arno Nehri’nden söz etmeden geçmek ise bu güzel şehre haksızlık olur elbette. Yeşil renkte

akan bu nehrin üzerinde şehrin iki tarafını birbirine bağlayan yine aynı güzellikte köprüler bulunmaktadır. En hareketli ve üzerinde küçücük kuyumcu dükk nları bulunan onte Vecchio’nun büyülemediği kimse olmamıştır, diye düşünüyorum. Nehrin iki yakasının en güzel izlendiği yerler bu muhteşem köprülerin üzeridir. Bu inanılmaz doğal dokuyu bozacak herhangi bir mimari unsurun olmamasının da dikkatinizi çekeceğine eminim Gün içinde atıştıracak birçok seçenek elbette var ama akşam yemeği için 1886 yılından beri aynı aile tarafından işletilmekte olan ve dar merdivenlerle birkaç basamakla inilen istorante Buca Mario iyi bir seçenek olacaktır. oscana bölgesine has yeşillikler, peynirler, zeytinyağı ve 700 gramlık, köz üzerinde pişirilmiş bifteğin lezzeti karşı konulmaz. Elbette bölgeye has şarap ve finalde tiramisu Şimdiden afiyet olsun. Floransa’da kalabileceğiniz birçok otel var ama nerede kalırsanız kalın mutlaka sabah kalktığınızda bir an önce kendinizi sokaklara atın. Merakla, keyifle, hayranlıkla sanatı içinize çekin. Binaların üzerindeki süslemeler, rölyefler ve özellikle heykeller size her yerde eşlik ediyor. Bu ihtişamı meydana getirmek için hiçbir şeyin aceleye getirilmediği o kadar açık ki... Kalıplarla

35


E İ İ LENİ

ve aceleyle üretilmiş unsurların olmaması muhteşem bir keyif. İster istemez insan günümüzü düşünerek hayıflanıyor. Ülkemizdeki meydanlardan kaldırılan heykeller, biçimsiz ve çirkin binalar Bu düşünce insanın keyfini kaçırsa da hemen sokağı dönünce karşınıza çıkan meydandaki heykeller tekrar sizi düşler lemine götürüyor. İnanması güç ama blok mermerden keski ve çekiçle oya işler gibi sıfır hata ile vücut bulan muhteşem sanat eserleri... Elinize sağlık Aceleye getirmediğiniz, bu güzelliklerin bizlere kadar ulaşması için verdiğiniz emeğe teşekkürler iazza ella Signoria Meydanı’ndaki Neptün eşmesi’nin ortasında deniz tanrısı Neptün heykeli, etrafında ise deniz kızları ve diğer deniz tanrıları ile atlar bu huzurlu ortamın içerisinde müthiş bir devinim yaratıyor. Bartolemeo Ammannati tarafından ilk yapıldığında Michelangelo, “Güzelim mermeri mahvetmişsin.” dese de sonraki yıllarda üzerinde uğraşan Bartelomeo, heykeli bugünkü

36

muhteşem görünümüne kavuşturmuştur. Neptün eşmesi’nin bulunduğu meydandaki herhangi bir köşeden dönüp bir evin kapısını tıkladığınızda eonardo da Vinci veya Michelangelo sizi karşılayacak, önünden geçtiğiniz bir kafede ante’nin yazdıklarını dostları ile paylaştığını görüyor ve yaşıyor olacaksınız. esim sanatının en muazzam eserlerinin içinde sergilendiği ffizi Galerisi Müzesi mutlaka görülmesi gereken bir başka mek n. Sözcük anlamı olarak ofisler anlamına gelen ffizi, Medici Ailesi tarafından yaptırılmıştır. Müzede Filippo ippi, Botticelli, iziano, aravaggio, Michelangelo, affaello, embrandt gibi birçok ressama ait eserler sergilenmektedir. Yalnızca ffizi değil, tüm şehir bir galeri. Özellikle önesans önemi sanatını bu şehir galerisinde yaşamak karşı koyulmaz bir keyif. Şimdi şu soruların yanıtını bulmaya çalışalım. Ne için ve kimin için sanat Gerekli mi Gereksiz mi


37


S

S O

LESİ

S

S

por dallarının en estetiği... İzleyenler için müthiş bir görsel şölen... Ya yapanlar için .. Belki de hiçbir spor dalının eğitimi bu kadar zor ve zahmetli değildir. arcanan enerjiyi tahmin ederken bile zorlanıyorum. Söz konusu senkronize yüzme ise hem çok iyi bir yüzücü olacaksınız hem fevkalade bale ve jimnastik yapabileceksiniz. Üstelik üçünü aynı anda yapıyor olacaksınız. Üçü yetmezmiş gibi bunlara bir de akrobasi ekleyeceksiniz. Kafa üstü doksan derecelik açıyla dalış yapacak, pozisyonu koruyup basınca direneceksiniz. Bir an, sadece bir an suyun yüzeyine çıkıp oksijeni akciğerlerinize hapsedecek, suyun içinde yapacağınız hareketlere yeniden odaklanacaksınız. Fizik kurallarını yerle bir edecek, Archimed’e inat, suyun kaldırma kuvvetini hiçe sayacaksınız. Sporcuların suyun altında kalış süreleri dikkat çekici; sadece kalsalar iyi, nefes almadan harcanan güce de dikkat; aşağıda önce hareket hazırlığı, sonra aniden suyun içinden roket gibi fırlama veya fırlatmalar. Üstelik bunların hepsini eş zamanlı yapacaksınız. akım arkadaşlarınızla “senkron” oluşturacaksınız. Senkron deyince kolu aynı anda sudan çıkarmak, aynı anda suya sokmak veya aynı anda dalış yapmak kadar basit de sanmayın lütfen. iyelim ki, vücut suyun içinde sağ kol havada... Senkronize olabilmesi için tüm takım elemanlarının vücutlarının yan

38

yana aynı hizada olması yetmiyor, sağ kolları aynı hizada aynı açıyla açılmış olmalı ve başlarının da diyelim ki sola aynı açıyla eğik olması gerekiyor, kulaklarının bile abii yalnızca hareketlerden ibaret değil, senkron oluşturmak. Su altı hoparlörlerinin yardımıyla müzikle dört dörtlük uyum göstereceksiniz. Su altı demişken, sporcuların performans sırasında onca akrobatik hareketi yaparken havuzun dibine değmelerinin kurallara aykırı olduğunu da hatırlatayım. Bu arada, havuzun derinliğinin en az 3 m ve su sıcaklığının da 26 olması gerekiyor, artı-eksi bir derecelik payı da var. Bilinen ilk adıyla “su balesi”nin geçmişine bir uzanalım: Sporun bu en sanatsal mücadelesi, ilk kez 1800’lü yıllarda ortaya çıkmış. Kayıtlara geçen ilk yarışma ise Berlin’de 1891 yılında gerçekleşmiş. Avustralyalı Annette Kellermann, 1907’de Ne York ipodromu’nda cam bir tankın içinde su altı balerini olarak performans sergileyerek bu sporun popüler h le gelmesini sağlayanlardan biri olmuş. 1933-1934 yıllarında Kathryn urtis’in hicago’da düzenlediği “Modern eniz Kızları” adlı gösterisinin sunuculuğunu yapan eski Olimpiyat Yüzme Şampiyonu Norman oss’un “senkronize yüzme” olarak anons etmesiyle ilk kez bu terim kullanılmaya başlanmış. Oysa urtis, yazdığı kitabında bu sporu ritmik yüzme olarak tanımlamış.


zun yıllar panayır ve sirklerde gösteri olarak yer alan senkronize yüzmeyi daha da popüler h le getiren isimse Esther illiams; zamanın Amerika Yüzme Şampiyonu. Esther illiams, “Bathing Beauty” 1944 ve “Million ollar Mermaid” 1952 gibi olly ood filmlerinde rol alarak bu sporun daha fazla kitle tarafından tanınmasına ve sevilmesine vesile olmuş. Bu spor, 1952’de FINA - luslararası Yüzme Federasyonu- tarafından tanınmış ve aynı yıl elsinki’de düzenlenen Olimpiyatlarda gösteri sporu olarak yer almış. 1968 yılında yüzme, kule atlama ve su topundan sonra FINA tarafından resm olarak tanınan dördüncü su sporu olmuş. Senkronize Yüzme ünya Şampiyonası ilk kez 1973’te yapılırken olimpiyatlarda ilk kez solo ve düet kategorileriyle programa d hil edilmesi 1984 os Angeles Olimpiyatlarında gerçekleşmiş. Bu iki kategori, takip eden iki olimpiyatta da yer almış. 1996 Atlanta Oyunlarında ise solo ve düet yerini takım kategorisine bırakmış. 2000 yılında düzenlenen Olimpiyat Oyunlarından beri de takım ve düet kategorilerinde yapılıyor. Senkronize yüzme, ritmik jimnastik dışında yalnızca bayanlara özgü olimpik bir spor dalı olma özelliği de taşıyor. Yüzme, bale ve jimnastiğin müzikle ahenginde toplam performans süresi dört buçuk dakika, bu süreye 10 saniyelik platform hareketleri de d hil. abii, eksi-artı 15 saniyelik bir pay hakkı da var. içbir spor dalı bu spor kadar çeşitlilik içermiyor. em karada hem suda antrenman... Nefes antrenmanı da ayrı... orunlu ve serbest

teknik ve artistik hareketler, müzik seçimi ve koreografi... Sonuç muhteşem bir görsel şölen. Aslında su balesi görsel şöleninin perde arkası açıkçası pek de eğlenceli değil. En basit örnek kostüm seçimi Özel olarak tasarlanan mayoların bir spor etkinliğine uygun olması ve kesinlikle transparan olmaması gerekiyor. Öte yandan, pul ve payetlerin özenle bezendiği, o güzelim renkli, desenli ve parlak mayolar, performans için seçilen müzikle de ahenk içinde olmalı. Kostümün bir parçası olan saçlara ise çok ilginç bir yolla şekil veriliyor. O gördüğünüz topuz ve topuzu tutan renkli file veya firketeler suya, onca figüre ve akrobatik harekete rağmen nasıl da aynı biçimde kalıyor ve bir teli bile dağılmıyor, biliyor musunuz elatin ile... Yani “ ayvanların kemik, kıkırdak vb. dokularından veya bitkisel yosunlardan elde edilen saydam, renksiz, kokusuz bir madde” ile... Karıştırılan ve ısıtılan jelatin tüm saça uygulanıyor ve topuz yapılıyor. elatinin soğumasıyla saçın şekli sabitlenmiş oluyor. er ne kadar kostüm, müzik ve aksesuarlar değerlendirmeye katılmıyor gibi görünse de aksesuarlardan birinin düşmesi h linde puan kırılıyor. eki ya yarışma sonrası Katmanlarca sürülen jelatini çıkarmak için bol sıcak suya ihtiyaç var ve yarım saat kadar zamana... elatin sıcak suda çözüldükten sonra jelatini saçtan kazıyorsunuz. Bunca zahmetine rağmen sporcular güzelliğin en büyük sırrını jelatin olarak ifade ediyorlar. abii bu zahmete yalnızca yarışmalarda katlanılıyor. Antrenmanlar için bone yeterli.

39


S O

Gelelim yüz makyajına Yüzücülerde makyaja gerek duyulmazken senkronize yüzmede makyaj yapma zorunluluğu var. em de okka okka... akemlerin sporcuların yüzlerini uzak mesafeden ayırt edebilmelerinin tek yolu bu... ünkü yüz ifadesi bu sporda çok önemli. İçinde dans olan her spor ve sanat dalı gibi... Fondöten, pudra, far, rimel, ruj; hepsi de mecburen suya dayanıklı. Genelde de parafin bazlı malzeme kullanılıyor. Kim bilir, belki suya dayanıklı bunca şey cildi de bir nevi havuzun klorundan koruyordur. Bu kadar yoğun makyaja rağmen oje sürmemeleri ilginç. Ama uçuşan parmaklar, ojesiz de zarafetini koruyor. Bir başka ilginç yan ise sporcuların, görme bozuklukları olsun olmasın, klordan korunmak için lens kullanıyor olmaları çünkü yarışma esnasında antrenmanlardaki gibi gözlük kullanmaları olanaksız. ilt ise yalnız yarışma değil, tüm antrenmanlar boyunca klora maruz kaldığından sporcular sudan her çıktıklarında, 10 dakika sonra yeniden girecek olsalar bile, mutlaka vücut losyonu ve veya kremi sürüyorlar. Sporcuların kullandığı en belirgin aksesuar ise dakikalarca basınca direnirken burunlarına su girmesini engellemek amacıyla taktıkları burun klipsi. Aralarında kulak tıkacı takanlar bile var. Yarışlar ise dört kategoride düzenleniyor solo, düet, takım ve serbest kombinasyon. abii ki en zorlusu ama izlemesi en güzel olanı azami uyum gerektiren sekiz kişiden oluşan takım yarışları. ek zorluğu bu sporu yapanlar çekmiyor, hakemlerin değerlendirmesi de neredeyse bir o kadar zor. op çizgiyi geçti mi, geçmedi mi; ağa temas etti mi, etmedi mi meselesi kadar veya kronometreye bağlı yarışlarda doğru çıkış yaptı mı, yapmadı mı; bitiş çizgisini kim önce geçti gibi basit değil... akemler, artistik patinajdaki gibi hem teknik hem de artistik puanlar veriyorlar. eknik puanlar, performanslar için seçilen hareketlerin doğru yapılıp yapılmadığına, senkronizasyona ve hareketlerin zorluk derecelerine göre veriliyor. 11 farklı kategoride 200’ün üzerinde figürün bulunduğu senkronize yüzmede zorunlu hareketler yaş gruplarına göre de farklılık gösteriyor. eknik değerlendirmede, hakemler kendilerine yarışma öncesi verilen performansta hangi figürlerin sergileneceğine dair bilgiyi rehber olarak alıyorlar. Örneğin; takım tam burgu hareketi yapacağını beyan etmiş fakat yarım burgu yapmışsa veya yarım dönüş yapacakken tam dönüş yapmışsa puan kaybediyor. Artistik puanlama için ise koreografi hareket çeşitliliği, yaratıcılık, havuzu kullanım, hareketler arası geçişler , müziği yorumlama, sunum performansı beden dili, yüz ifadesi, göz teması vb. göz önüne alınıyor. avuza atlamadan önce platformdaki duruş, suya atlayış, sudan çıkış, performans sonrası platformda puan beklerkenki sıralanma, hakem ve izleyicileri selamlama, müziğe uyum, takım içi uyum, su altındaki uyum da değerlendirmeye d hil. uanlama 10 üzerinden 1 10 aralıklarıyla yapılıyor. Örneğin; 10 “muhteşem” olarak değerlendirilirken, 9.5-9.9 arası “muhteşeme yakın” olarak değerlendiriliyor. Muhteşeme ne kadar yakın olduğu ise aradaki ondalık dilimlerle gösteriliyor. ikey veya yatay olsun tüm pozisyonlarda, kulak, omuz, kalça ve ayak bileği kemiğinin aynı hizada olması gerekiyor. Senkron, hizalamayla sağlanması gerektiği gibi müzikle de sağlanmalı. Figürler arasındaki geçişlerin yumuşaklığı çok büyük önem taşıyor. “Geçişler değerlendirmede deta yazılı bir metni okuma gibi algılanıyor, geçişlerde minicik, belli belirsiz bir duraklama olmalı, hareketlerin sonlarında nokta değil, daima virgül bulunmalı ” diyor uluslararası hakem el kitabında. Aynı kitap, suyun içinden fırlama ve fırlatmalarda sporcuların istenen

40


yüksekliğe erişip erişmediğini de sporcunun yükseldiği an kalça eklem yeriyle su yüzeyinin arasındaki ilişkiye göre değerlendiriyor. İlk kez orada ortaya çıkmış olmasından dolayı olacak ki su balesinin en popüler olduğu ülke Amerika Birleşik evletleri. Senkronize yüzme tarihinin ilk olimpiyat şampiyonları da h liyle bu ülkeden. em solo hem de düette diğer ülkelere üstünlük kuran AB ’li sporcular, 1988 Seul Olimpiyatlarında iki kategoride de üstünlüğü kuzey komşuları Kanada’ya kaptırdılarsa da 1992 Barcelona ve 1996 Atlanta Oyunlarında yine altın madalyanın sahibi oldular. Milenyumun değişmesi ile altın madalya da el değiştirdi 2000 Sydney Oyunlarında birincilik kürsüsüne usya çıktı. ıkış o çıkış... ört olimpiyat üst üste hem düet hem de takım kategorisinde şampiyon olarak senkronize yüzme tarihine adını da altın harflerle kazıdı. usya’nın su perileri, 2012 ondra Olimpiyatlarında teknik puanlarda beş hakemden de 10 tam puan almayı başararak şimdiden efsane oldu. Son olimpiyat oyunlarında düette 24 ülke, takım kategorisinde 8 ülke yarıştı. Bu ülkeler arasında düette Orta Asya’dan Kazakistan, Orta oğu’dan İsrail ve Ege komşumuz Yunanistan ile takım kategorisinde de yarışan ve bir Arap ülkesi olan Mısır da var. Bir gün bu listeye Avrasya’nın tek ülkesi neden girmesin Ülke olarak bu spor dalına çok yabancı olsak da bizim de suda dans eden kızlarımız var. Az sayıda kulüp bu branşı bünyesine katmış. Sporcular, ürkiye Senkronize Yüzme Şampiyonası’nda kendilerine yer bulabilmek için önce baraj niteliğindeki “Yunus Yarışmaları”na katılmak zorundalar. ürkiye Şampiyonası’ndaki

başarılarına göre de uluslararası yarışmalara katılıyorlar. Bu arada gururla söylemeliyim ki, uluslararası şampiyonalarda derece alan sporcu kızlarımız da var Geçen yıl Sırbistan’da düzenlenen 13. Kristal Senkronize Yüzme Kupası’nda Mısra Gündeş ve efne Bakırcı, düet kategorisinde altın madalya, ayrıca efne Bakırcı solo kategorisinde gümüş madalya kazandı. Kim bilir, belki de bu çocuklarımızı 2020 okyo Olimpiyatlarında heyecanla izliyor olacağız. er spor dalı gibi senkronize yüzme de çocukların heyecanlarını kontrol edebilmelerini ve özgüvenlerinin gelişmesini sağlar. aylaşımın ve arkadaşlığın ne kadar önemli ve değerli olduğunu anlamalarına yardımcı olur ve takım bilincini oluşturur. Gönül ister ki, bugün çok az spor kulübünde ve eğitim kurumunda yer verilen bu güzel ve bir o kadar da zorlu spor dalı ülkemizde de gelişsin ve yaygınlaşsın. Fanatizmle beslendiği için şiddet görüntülerine maruz kalınan spor karşılaşmaları yerine estetiğin zirveye ulaştığı bir spor dalını izlemeyi ve çocuklarınıza izlettirmeyi tercih etmez misiniz Neden evinizdeki küçük periniz, bir su perisi olmasın Senkronize yüzme gibi ülkemizde az tanınan sporlara emek harcanarak ve yatırım yapılarak bir gün bu tarz sporların da popüler h le gelmesini diliyorum ve belki “eş zamanlı” olarak olimpiyatlara da ev sahipliği yaparız. Neden olmasın

41


İ S Y

EN L İ

Y

İ

Malatya Aslantepe öyüğü’nün dünyanın bilinen ilk devletinin merkezi olduğu ortaya çıktı. Malatya’nın Orduzu beldesindeki Aslantepe öyüğü, binlerce yıl üst üste yığılan pek çok yerleşim tabakasından oluşmakta. MÖ 5000 yıllarından MÖ 712 tarihindeki Asur istilasına kadar şehir olarak varlığını sürdüren tepe daha sonra uzunca bir süre terk edildi. MS 5-6 yüzyıllar arasında ise omalılar tarafından çoban köy yerleşimi olarak kullanıldı ve daha sonra Bizans nekropolü mezarlık olarak yerleşimini tamamladı. Aslantepe’deki ilk kazılar 1930’lu yılların başında Fransız arkeologlar tarafından yapıldı. Fransızların bıraktığı kazı çalışmalarını 1961 yılından bu yana a Sapienza Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı iero Meriggi sürdürdü. len kazıları Aslantepe Kazı Başkanı rof. r. Marcella Frangipane devam ettiriyor. Bu kazılarda bir avlu, iki aslan ve bir kral heykeli ile Geç- itit dönemine ait bir saray kalıntısı bulundu. 37 yıldır Malatya’nın Orduzu beldesindeki Aslantepe öyüğü’ndeki çalışmalara katılan rof. r. Marcella Frangipane ve ekibinin höyükte bugüne kadar yaptığı kazılar sonucunda MÖ 6000 yılından kalma seramik parçaları, MÖ 33003000 yıllarına ait kerpiç bir saray ve sarayın koridorunun ortasında dünyanın ilk kanalizasyonu diye tabir edilecek olan bir kanal, MÖ 3600-3500’lere ait bir tapınak, binlerce mühür, kaliteli metal eserler, kılıçlar bulundu. rof. r. Marcella Frangipane ürkiye’nin oma Büyükelçiliğinde akademisyenlere verdiği “Anadolu ve evletin oğuşu” konulu brifingde, Aslantepe’deki sarayın Yakın oğu’da bilinen ilk saray tipi büyük bina olduğunu ileri sürüyor. Bulunan mühürler ise yazının kullanılmadığını, Mezopotamya’da yazı icat edilmeden önce Aslantepe’de bürokratik sistemlerin kurulduğunu belgeliyor. Frangipane’a göre kazılarda elde edilen belgeler “Aslantepe’nin, aristokrasinin doğduğu ve ilk devlet şeklinin ortaya çıktığı resm , din ve kültürel bir merkez” olduğunu ve burada yaşayanların ticaret hayatını bu mühürlerle gerçekleştirdiğini kanıtlıyor.

Y Ünlü oma İmparatoru ulius Sezar’ın adı anıldığında aklımıza ilk gelen “Geldim, gördüm, yendim.” sözüdür. Sezar’ın bu sözü nerede ve neden söylediğini biliyor musunuz omalı tarihçi irtius’un yazdığı tahmin edilen satırlara göre Mısır’ın fethinden sonra ulius Sezar’a, Küçük Asya’ya yolladığı komutanı Kalvinus’un ontus Kralı II. Farnases tarafından yenildiğine dair bir haber ulaştı. Bunun üzerine MÖ 47 yılının haziran ayında ulius Sezar Mısır’dan hareket edip komutanlarından ompeius’un egemenliği sağladığı Suriye ve Kilikya ile olan ittifakı güçlendirerek ontus’a rabzon doğru ilerledi. 2 Ağustos’ta ela’da okat’ın ile ilçesi Farnakes’in ordusunu yendi ve böylelikle oma, Anadolu’nun tek h kimi oldu. 2060 yıl önce Antakya üzerinden okat’ın ile ilçesine gelen ulius Sezar, ela Savaşı’nda ontus kuvvetlerini ağır bir yenilgiye uğratmış ve zaferini anlatan “Veni, vici, vidi” sözlerini ürkçe Geldim, gördüm, yendim yazarak bir haberci ile oma’da bulunan yardımcısı Gaius Matius’a göndermişti. ulius Sezar tarihe geçen bu sözleriyle zaferini tescillemişti. 42


FYZY SAYI 26  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you