Issuu on Google+

T h e PA L A Yıl: 5

Sayı: 37

KASIM 2012

THE PALA, OKUL MÜDÜRÜMÜZ SAYIN ÖMER ORHAN BEY’LE PLAGIARİSM DÜŞÜNCE BAHÇESİ KİTAP SÖYLEŞİLERİ BOBİ-PALA OKULDAN HABERLER PALASKOP EDEBİYAT SÖYLEŞİLERİ PALA-KİTAP KÜÇÜK ŞEYLER


SAYFA

Editörden

2

Merhaba Sevgili The PALA Okuyucuları, 37. sayımızda dopdolu içeriğimizle karşınızdayız. Bu sayımızın en önemli yazılarından birini olan Sayın Jenny Hanım’ın “akademik dürüstlüğü” işlediği “Plagıarism” makalesini mutlaka okuyun. Bunun yanı sıra Ümit Bahadır KARACA arkadaşımızın tiyatro yazısı, Küçük Şeyler, Düşünce Bahçesi, Etkinlikler, Pala-Kitap, Palaskop köşelerimiz sizleri bekliyor. Keyifle okumanız dileğiyle... Ege KESKİN FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi Okul Gazetesi The PALA (The Press Association of Lycee Attiudes) İmtiyaz Sahibi Ömer ORHAN Sorumlu Müdür Yardımcısı Hakan KULABER Sorumlu Öğretmenler Zafer YAZ Şahika PAT Web Yayım Serkan YAMAN Berna HAMARAT KAYA Baskı & Cilt Şevki SÜTÇÜ Renkli Basım Nuri ÇEVİK Editör Ege KESKİN İllüstrasyon Zafer YAZ Fotoğraf Elif ABACI Dizgi Zafer YAZ Düzeltmen Zafer YAZ Mizan ÖZGÜR E-Mail: zaferyaz@hotmail.com

Yazarlar Ayşe Revna ALBULAK Başak Nisan DURAN Canberk TAŞKIN Çağatay CELEB Deniz İNANICI Gülin ŞEKERCİ Hatice BOZKURT İdil ARAT İsmail Güven İNAN Jenny CHAVUSH Tuğba ELTER Mehmet Sait EMİR Mizan ÖZGÜR Ümit Bahadır KARACA Şenay ÖNAL Tuğba ELTER Yalçın YALÇINKAYA Zafer YAZ Zeynep GÜNAY ÖZDEMİR


SAYFA

3

EDEBİYAT SÖYLEŞİLERİ Kütüphane

etkinlikleri

kapsamında

“Atatürk Haftası” kutlamalarına bağlı olarak, okulumuzda yazar Nihal Yeğinobalı ile “Cumhuriyet Çocuğu”

adlı eserinin

söyleşisi yapılmıştır. Düzenlenen bu etkinlikle yazar Nihal Yeğinobalı, hem öğrencilerin sorularını yanıtlamış hem de öğrencilere sorular sorarak gerçekleştirilen söyleşinin etkileşimli bir biçimde yürütülmesini sağlamıştır.

Osmanlının son günlerinde küçük bir Ege kasabasında, “Gelin olmak istemiyorum. Öğretmen olmak istiyorum!’” diye direnen ancak savaşlar ve düşman işgali yüzünden öğretmen olamayıp, çaresiz, gelin olmaya boyun eğen Gördesli Feride’nin kızı olan Nihal Yeğinobalı’nın kendisine ve geçmişine ait birçok anıya, tanık olmuşlardır. Bu anılar arasında özellikle, eski Gördes’te görmeden nişanlandığı adamı tanıyabilmek için hizmetçi rolü oynayan Sıdıka; Şeyhülislam olabilecekken Jön Türk olan Yörük kökenli laik kadı Yeğinobalı Asım Molla; evli bir Türk genciyle yaşadığı yasak aşkla Türk komşularının yaktığı hazin türküde yaşayan güzel Rum kızı Eleni, devrim şehidi Kubilay’ın boğazına dayanan kör bıçak, Mustafa Kemal’in kibarlığı geçmişten yansıyan en heyecanlı zamanlardı. Yalçın YALÇINKAYA


SAYFA

4

Sarıyer Belediye Tiyatrosu 2009 yılında Genel Sanat Yönetmenliği’ne Mahmut Gökhan Bulut’un getirilmesi ile yeni bir oluşum içine giren “Sanat” amacı güden, yoğun iş ve hayat trafiğinde toplumu eğitmeyi, bilgilendirmeyi ve eğlendirmeyi amaçlayan bir tiyatro ekibidir. Temel felsefesi “her yerde sanat , her yerde tiyatro” ve günümüzde de gündemde olan tiyatro kapatma durumlarına karşılık olarak “Korkuya karşı özgür tiyatro” düşüncesi ile performans sergilemektedir. Bünyesinde profesyonel ve amatör anlamda oyunculular barındırmaktadır. Tüm bu süreç içersinde yetişkin ve çocuk ekipleri adları altında ücretsiz kurs dönemleri açılmaktadır. Sarıyer Belediye Tiyatrosu her sene 4 yetişkin 4 çocuk oyunu ile seyirci karşısına çıkmaktadır . Oyunlarını Sarıyer Kültür Merkezi Nejat UYGUR Sahnesi’nde sergilemektedir. Sanatı ticari değil, sanat için ve bu sanatı topluma sunmak ve kazandırmak için oyunlarını ücretsiz oynamaktadır.

Oyun türlerinde hem batılı anlamda hem de Geleneksel Türk Tiyatrosu türlerinden Ortaoyunu sergileyerek seyirci karşısına çıkmaktadır. Sezon içerisinde oyunlar sergilediği gibi ramazan ayı kapsamında Sarıyer mahallelerinde sokaklara, parklara, okul bahçelerine sahne kurarak, eski ramazan eğlencelerini günümüze taşıyarak toplumu tiyatro ile buluşturmaktadır. 2010 yılında “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı” ile başlayan serüven 2011 senesinde “Çırçır Sefası” adlı oyunla devam etmiş, bu sene ise “Neye Niyet Neye Kısmet” adlı oyun seyirci ile buluşmuştur . Yazım için Genel Sanat önetmeni M. Gökhan Bulut ile yaptığım görüşmede kendisinden bu süreç ile ilgili şunları öğrendik: “2010 yaz etkinlikleri kapsamında başlayan ve iki senedir devam eden “Meydanlarda Tiyatro” serüveninin bu seneki temsilcisi “Neye Niyet Neye Kısmet!” oyunu. Üç senedir geleneksel olanı güncel olanla harmanlamaya çalışıyoruz. Değişimin çok hızlı yaşandığı yüzyılımızda hâlâ daha çok yavaş ilerlediğimiz kesin. Biz de sabrediyoruz, çalışıyoruz, üretiyoruz. Eğer bir ortak dil bulabilirsek ki zorlanacağız elbette, bu süreç için seyircilerimizin affına sığınıyoruz. Üçüncü yılımızda sokaklara çıkıyoruz, sokakta buluşuyoruz. “Al gözüm seyreyle” ya da “sev gönlüm aşk eyle!...”

Bu yazımda ise sizlere “Neye Niyet Neye Kısmet “adlı oyundan kısa bir bilgi ardından yönetmen, yazar , oyuncular hakkında bilgiler vereceğim . NEYE NİYET NEYE KISMET! Yazan: M.Gökhan Bulut Müzik: Ekin Gündü Yöneten: Abdullah Alparslan Kanun: Yiğit Dalgın Keman: Burçin Işık Vokal: Tuna Öztunca Düzenleme: Yiğit Dalgın-Doğa Ebrişim OYNAYANLAR: İBİŞ- DİJİTAL MURAT: Tuna Öztunca ZARAFET: Hilal Erdoğan LETAFET: Ümmü Güzel Mahsül Yaşa HUSUSİ BEY: M. Gökhan Bulut FALCI NEBAHAT: Muhteşem Anlar KAZIM- SERHOŞ TAYYAR: Çağrı Unan KEKEME KEMALETTİN: Ümit Bahadır Karaca GÖREV DAĞILIMI Dekor Tasarımı: Tuna Öztunca Kostüm-Aksesuar Tasarım: Damla Aytaç Işık Uygulama: Fatih Demir Efekt Uygulama: Çetin Ali Aytaç

OYUNUN KONUSU Yine bir yoksulluk ve yolsuzluk hali İbiş efendinin canına tak ettirmiştir. Tam da öyle günlerden birinde hem aşkını hem de işini bulur. Ama bu işi hali yoluna koymak çok zor olacaktır. Zira âşık olduğu kızın çok zorlu talipleri vardır. Bütün fallar İbiş ile Zarafet’i gösterirken, Zarafet’in babası Hususi Bey bu konuda kararsızdır. Biraz “Ortaoyunu” biraz “Tuluat” biraz “Pantalone” biraz “Falcı Nebahat” bakalım seyre gelenler ne bulacaklar KABAHAT? “Biz eğlendik, eğlendik ama millet… Çıktık sahneye oynayacağız elbet. Güldüklerimizi paylaşacağız evet ama Dur bakalım “Neye niyet neye kısmet!”

Sarıyer Belediye Tiyatrosu 444 1 722 www.sariyerbelediyetiyatrosu.com Twitter: @ SBTiyatrosu


SAYFA

Genel sanat Yönetmeni- Yazar-Oyuncu Mahmut Gökhan BULUT 1969 yılında İstanbul, Bakırköy’de doğdu. Liseyi İstanbul Kocasinan Lisesinde okudu. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü mezunudur. Tiyatro hayatına 1987 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Tiyatro Kulübü’nde (MİFTOK) başlamıştır. Bu kurumda oyunculuk, yönetmenlik ve eğitmenlik yapmıştır. 1989 yılında Yedi Bölge Oyuncuları ile çalışmaya başlamış, sonrasında sırasıyla Sivas Dayanışma Derneği (SİDAD), Ataköy İmar ve Kültür Derneği, Silivri Belediyesi, Kâğıthane Belediyesi, Sarıyer Sanat Tiyatrosunda çalışmalarını sürdürmüştür. 1995 yılında açılan MASK KARA TİYATROSU’nun kurucularındandır. 2000 yılında Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kulübü (SHEM-TK) bünyesinde eğitmenlik, yönetmenlik ve oyunculuk yapmıştır. Şu an Sarıyer Belediye Tiyatrosunda genel sanat yönetmenliği, yönetmenlik ve oyunculuk yapmaktadır. Oyunun Yönetmeni Abdullah ALPARSLAN 1968 yılında Rize’de doğdu. A.Ü. DTCF Tiyatro Bölümü'nde okudu. 1990 yılında Shem-Tk'ye (Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kolu) katıldı. 1992 yılında Sarıyer Sanat Tiyatrosu’nun kuruluş çalışmalarında bulundu. Shem-Tk’de çeşitli oyunlarda oyunculuk ve yönetmenlik yaptı. Aynı zamanda bu grupta Tiyatro Kuramları dersi verdi. Sarıyer Sanat Tiyatrosu’nda da oyuncu, yönetmen ve organizasyon müdürü olarak görev aldı. 2007-2011yılları arasında Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda yönetmen ve eğitimci olarak çalıştı. Sarıyer Belediye Tiyatrosunda genel sanat yönetmenliği yapacaktır.

Tuna ÖZTUNCA İstanbul’da doğdu. A.Ü.İktisat Bölümü’nde okudu. 1993 yılında Sarıyer Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Kolu’na katıldı. SHEM-TK’nin Gençlik ve Yetişkin Tiyatrosu birimlerinde görev aldı. Birçok oyunda, ışık ve mekân tasarımcısı, yönetmen yardımcısı ve oyuncu olarak görev aldı. Aynı dönemlerde Sarıyer Sanat Tiyatrosu’nda oyuncu ve dekor tasarımcısı olarak çalıştı. Şu an Sarıyer Belediye Tiyatrosu’nda ve Oyunbaz adlı bir özel tiyatroda oyunculuk yapmaktadır Çağrı UNAN İstanbul’da doğdu. 1996 – 1998 yıllarında Sarıyer Belediye Tiyatrosunda tiyatro ve oyunculuk eğitimi aldı. 3 yıl Adım Tiyatrosunda turne tiyatrosu yaptı. Birçok sosyal sorumluluk projesinde, dizide, sinema filminde oyunculuk yapan Unan, taklit yeteneğine sahiptir. Tip oyunculuğunda yetenekli olup karakter vasıfları güçlü bir oyuncudur. Dans ve jonglörlük (üç top, dört top, labut, unicycle) konusunda deneyim sahibidir Yaptığı şive taklitleri: Laz, Doğulu (çok iyi), Ermeni, Trakyalı, Kayserili, Arap, Yahudi... Kekeme tiplemelerini de yapmaktadır. Şu an Sarıyer Belediye Tiyatrosunda oyunculuk yapmaktadır

Mahsül YAŞA 1987’de Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. Tiyatroya Hacettepe Drama Topluluğunda 2004 yılında başladı. 2011-2012 yıllarında Sarıyer Belediye Tiyatrosunda oyunculuk eğitimi ve tiyatro teorisi dersleri almıştır. Kamera önü oyunculuğunda kendisini geliştirmek isteyen sanatçı, birçok kısa filmde görev almıştır. Şu an da Bi Takım Oyuncular ve Sarıyer Belediye Tiyatrosunda oyunculuğa devam etmektedir. Muhteşem ANLAR İstanbul’da doğdu. Liseyi Özel Boğaziçi Lisesinde, üniversiteyi ise Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde okumuştur. 2003 Sarıyer Belediye Tiyatrosunda oyunculuk eğitimi almıştır. Burada birçok oyunda görev almıştır. 2011-2012 sezonunda Sarıyer Belediye Tiyatrosunda sahnelenen Marcel’in Kadınları adlı oyunda hem oyunculuk hem yönetmenlik yapmıştır. Şu an Sarıyer Belediye Tiyatrosunda oyunculuk yapmaktadır. Hilal ERDOĞAN 1989 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünü bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği yüksek lisans öğrencisidir. Tiyatroya 1999 -2001 yılları arasında Sarıyer Belediye Tiyatrosu çocuk grubunda başladı. Uzun süre ara verdikten sonra 2011 yılında yine Sarıyer Belediye Tiyatrosuna katıldı. Burada oyunculuk ve tiyatro teorisi dersleri aldı. Oyunculuk dışında oyunların Reji bölümünde de görev almaktadır. Tiyatro hayatına Sarıyer Belediye Tiyatrosunda devam etmektedir. Ümit Bahadır KARACA İstanbul’da doğdu. FMV Özel Ayazağa Işık Lisesinde eğitimine devam etmektedir. Tiyatroya şu an bulunduğu okulun tiyatro kulübünde Orhan Onur Akgülgi’in öğrencisi olarak başlamıştır. 2011-2012 yıllarında Sarıyer Belediye Tiyatrosunda oyunculuk ve tiyatro teorisi dersleri almıştır. Aynı yıl Alternatif Sanat Tiyatrosunda oyunculuk yapmıştır. 3 yıl Sim Animasyonda animatör olarak görev almış burada jonglörlük becerilerini geliştirmiştir. Şu anda Sarıyer Belediye Tiyatrosunda oyunculuk yapmaktadır.

Ümit Bahadır KARACA

5


SAYFA

6

“Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı” Semineri 11 Kasım 2012 Perşembe günü gerçekleştirilmiştir. Semineri istekli 10, 11 ve 12. sınıf öğrenci ve velileri dinlemişlerdir.

27-29 Kasım 2012 tarihleri arasında 9. sınıf öğrencilerimize “Sınıf Geçme Sınav Sistemi ve Okul Başarısının Önemi” semineri gerçekleştirildi.

İstanbul Üniversitesi tanıtım gezisi son sınıf öğrencileriyle 13 Kasım 2012 Salı günü gerçekleştirildi.

2012-2013 Eğitim-Öğretim Yılı "Ana-Baba Okulu" 16 Ekim 2012 Salı günü başladı ve “Etkin Öğrenmede Ailenin Rolü” konulu ikinci oturumu 27 Kasım 2012 Salı günü gerçekleştirildi.

03 Ekim 2012 Çarşamba günü 12. sınıf velilerine, “Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınav Sistemi Süreci” konulu seminer düzenlenmiştir.

Gülin ŞEKERCİ


SAYFA

7

MUTLULUK DİLEKLERİMLE... Her bayram, yılbaşı, doğum günü, yıl dönümü vs. özel günlerde kutlama mesajlarının değişmez temennisidir “Mutluluklar dilerim.” sözleri. Peki, ama nedir mutluluk? Nasıl mutlu olunur? Sonsuz mudur? Kalıcı mıdır?

Espri yapabilmek yaratıcılıkla, fark edilmeyeni görmekle, yorumlayabilmekle, doğal ve içten olmakla yeşerir. Mizahçı bir kişilik hem kendini hem de iletişimde bulunduğu kişileri bir çeşit virüs gibi etkiler. Yani mizah mutluluğu bulaşıcı bir hâle getirir.

Biyolojik olarak mutluluk vücutta seratonin, endofrin ve melatoninin salgılanması hâlidir. Bu hormonlar, özellikle sıcak iklim insanlarının daha çok salgıladığı hormonlardır. Kuzeydeki ülkelerde intihar oranlarının ekvatoral ülkelere göre daha fazla olmasını bilim adamları bu sebebe dayandırırlar. Mutluluk hormonları dediğimiz bu hormonların salınımının tek sebebi, tabii ki sadece iklim değil. Yapılan bir bilimsel çalışmada, mutluluk araçlarından birinin “aklın başka yerde olmaması” olduğu bulunmuş. Yani eğer düşüncelerinizle,duygularınızla tam içinde bulunduğunuz anı doldurabiliyorsanız daha mutlu bir insansınız demektir. “Anı Yaşa” felsefesini ortaya koyanları bilimsel deneyler de destekliyor yani. Anı yaşayanlar dikkatli, mücadeleci, paylaşımcı, etkin iletişimci bir tavır sergileyerek mutluluklarını yaratıyorlar.

Bize mutluluk vadeden en gözle görülür mecra ise ” Reklamlar”. Arabayla giderken, televizyon izlerken, radyoda, alışveriş merkezinde her yerde reklam panolarında harika güzellikte kocaman gülümseyen kadınlar erkekler, yer aldıkları afişte görülen arabanın, ayakkabının, yemeğin bizi mutlu edeceğini iddia ediyor. Etmiyor mu? Ediyor. Ama ne kadar? Sanırım tüketim toplumuna dönüşmüş bizleri, aldığımız şeylerin mutlu etme süresi ve kalıcılığı oldukça kısa.

Mutluluğun en bilinen anahtarlarından biri de mizah. Yaşamı, olayları farklı bir açıdan görebilmek, yaşamın içindeki gülümseten ayrıntıları yakalayabilmek kimileri için doğal bir yetenek gibi. Ama pek çok yetenek gibi mizah da geliştirilebilir bir alan. Olayları dümdüz, oldukları gibi değil, farklı kombinasyonlarıyla düşünebilme çabası bu yönde bizi farklılaştırabilir.

Peki, daha kalıcı bir mutluluk nasıl sağlanır? Herkesin, değişik değişik kullandığı mutluluk kombinasyonları olabilir. “Kariyer+Para ; Gençlik+Güzellik; Başarı+Şöhret” vs. gibi. Ama bence, kendini tanıyan, seven, olduğu gibi kabul eden ve daha iyisi olma hedefine doğru uzanabilen ve varlığını paylaşabileceği insanlarla bir arada olabilen kişiler mutluluğu yakalayabilmiştir diye düşünüyorum. Ve son sözü Erich Fromm’a bırakıyorum: “Mutluluk tanrıların bir hediyesi olmayıp insanın içsel üretkenliğinin bir başarısıdır.”

REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMA SERVİSİ

Tuğba ELTER


SAYFA

GÜLMEK, BİTMEYEN BİR BAŞLANGIÇTIR!.. Gülmek bizim için kocaman bir başlangıç olabilecekken neden ona küçük anlamlar yükleyelim ki? Yoğun çalışma temposu içerisinde birçoğumuz gülümsemeyi, insanları gülümsetmeyi unutuyor. Oysaki insanlar arasında kurulacak en sıcak iletişimin bağıdır gülümsemek. Kalbimizdeki sevgiyi en güzel biçimde dışarıya vurmaktır gülümseyebilmek. Belki de hayatımızda üzülmemiz için de gülmemiz için de milyonlarca neden bulabiliriz. Seçim bize kalmıştır. Biz, bizi mutlu edecek nedeni takip edersek hayat da bize gülecektir. Gülmek bizim için önemli olduğu kadar gülümsetmek de önemlidir. Gülümsetmek öyle uğraş dolu bir iş değildir aslında. En basitinden insanlara “Günaydın!” veya “İyi akşamlar!” demek bile onları gülümsetir çünkü onları hatırladığımızı hissettirir.

Bazen de paylaşmak gülümsetir insanları. Bir anlık bile olsun sahip olduğumuz bir şeyi yanımızdaki ile paylaşırsak gözlerindeki ışıltıyı görebiliriz. Daha birçok şey gülümsetmeye neden olabilecekken büyük dünyamızda bu küçük değeri unutuyoruz. Artık insanlar birbirlerini gördüklerinde selam vermiyorlar veya birbirlerinin mutluluğundan mutluluk duymuyorlar. İnsan gitgide diğer insanlara uzaklaştırıyor kendini. Gelin birlikte bu yabancılaşmaya son verelim. Hayatın bütün zorluklarına inat gülümsemeyi seçip kendimize küçük bir oyun kuralım. Oyunumuzun iki kuralı olsun. İlk kuralımız üzüldüğümüzde gidip en çok bizi güldüren şeyi yapalım. İkinci kuralımız üzüldüğümüz her şeyi bir gün atlattığımızı kendimize hatırlatıp gülümseyelim. Bu oyun bizi mutlu etmeye çalışsın. Olayları akışına bırakmak da bir seçimdir bazen. Seçimlerimizle mutlu olmayı öğrenebiliriz. Biz gülmeyi ve gülümsetmeyi seçersek hayattan çok şey kazanabileceğiz ve doğru seçimler yapacağız. Gülmek, bitmeyen bir başlangıçtır...

İdil ARAT

8


SAYFA

9

Merhaba The PALA Okuyucuları, Ben Çağatay Celep, Pala-Kitap bölümünün yazarıyım. Hem benim ilginç bulduğum hem sizin ilginç bulabileceğiniz kitapları inceleyip okumanızı sağlamayı kendime bir görev ve amaç olarak edinip size ilk kitabı anlatmaya başlıyorum. Aslında yazacağım kitap tam bir kitap değil ama edebi bir tür sayılabilir. Hem ne zamandan beri çizgi romanlar kitap sayılmadı ki? Ama bu öyle sıradan bildiğimiz Zagor, Texas Tommiks, Muhteşem Örümcek Adam gibi çizgi romanları değil. Ayrıca eklemek isterim ki tarih dersinde zayıf olanlar bu kitaba dört elle sarılabilir. Çünkü ansiklopedi gibi bir şey. Bahsettiğim kitap Larry Gonick tarafından yazılıp çizilen “Evrenin Çizgi Tarihi” adında çok güzel, eğlendirici olduğu kadar öğretici olan bir çizgi roman. Bildiğiniz gibi tarih derslerinde çoğumuz, dinliyormuş gibi davranmaktan çekinmeyiz, ardından sınavlar yaklaşınca o notu bul, bu notu ondan al, Aslı’da şu not var onu fotokopi çektirin vs. peşinde koşarız. Evrenin Çizgi Tarihi, tarihin sıkıcılığını yok etmekle kalmayacak bu kitabı elinizden bırakamayacaksınız. Kendisini aşırı eğitimli karikatürcü olarak tanımlayan Harvardlı bir matematik profesörü olan Larry Gonick, “Evrenin Çizgi Tarihi”nin ilk cildine Büyük Patlama ile başlayıp ardından ilk canlıların ortaya çıkışı, evrim teorisi, cinsiyetin doğuşu, ilk karaya çıkış, dinozorlar dönemi, kıtaların ayrılışı vs. gibi konuları anlatıyor. Hep bilimsel teoriler ve dinozorlar gibi konular anlatıyormuş bu kitap, bunun neresi tarih diyen arkadaşlarıma sabretmelerini öneriyorum çünkü bu konular ele alınmadan insanlık tarihine geçmek pek doğru sayılmaz. Bu konularla da yetinmeyen Gonick, insanlık tarihinde ilk insanlardan başlayıp ilk şehirlerin kurulduğu Sümer ülkesini ve Orta Doğu tarihini ve en son olarak Yunan medeniyetinin tarihini ve çevresini işliyor. İlk cildin sonunda Sokrat ve Aristo gibi felsefecilerle tanışıp Büyük İskender’le Hindistan sınırlarına kadar gidip Helenistik Dönemi’ne başlıyoruz. Eh ne de olsa tüm insanlık tarihini bir kitaba sığdırmak zor. Bunun için Larry Gonick de “Evrenin Çizgi Tarihi”nin 2 ve 3. kitaplarını yazmış ve çizmiştir ancak bizim yavaş ve tembel Türk çevirmenleri ancak 2. kitabı çevirebildiler. Onun dışında tarih dersinde zorlanan veya sadece okumayı seven arkadaşlarıma Larry Gonick’in “Evrenin Çizgi Tarihi” adlı kitabını almalarını ısrarla öneririm. Başka bir sayıda buluşana kadar hoşça kalın The PALA okuyucuları.

Çağatay CELEB


SAYFA

10

THE

PALA


SAYFA

11

Deniz İNANICI / Ayşe Revna ALBULAK


SAYFA

12

ÇALMAK YA DA ÇALMAMAK, İŞTE BÜTÜN MESELE BU!.. Sene 1991... Mevsimlerden sonbahar, aylardan teşrin-i evvel (Anlamını bilmeyen araştırabilir.), Cambridge Üniversitesinde Royal Society of Arts diplomamı almak için uğraşırken yaptığım çalışmalar sırasında karşıma çıkıyor “plagiarism” kelimesi ilk kez. Ben bu kelimenin anlamını henüz bilmiyorum. Bir bakıyorum ki İngilizcede sonu “–ism” ile biten 887 adet sözcük var(mış)(*) ve o an için “Doğal olarak bu sözcüklerin hepsini bilmem beklenemez.” diye düşünüp içimi ferah tutuyorum. Ama merakımı da yenemiyorum. Nedir bu “plagiarism”? Fonetik tınısı kulağa pek bir hoş gelen bu kelime iyi bir şey olsa gerek. O anda aklıma gelen diğer tüm iyi “–ism”ler gibi modernism, romantism, reformism… Peki, bu “-ism” “criticism, idiotism, narcism, racialism” gibi kötü bir “–ism” ise? Kelimenin kökü olan “plag” bana “plague” yani “veba” sözcüğünü anımsatıyor. Çok çabuk yayılabilen, bulaşıcı bir hastalık. Hemen araştırmaya girişiyorum. Bu arada hatırlatayım, o yıllarda henüz Google diye bir arama motoru mevcut değil, bilgisayar ise zaten üniversitenin önemli şahıslarının odalarında, çoğunlukla dekoratif amaçlı bulunmakta. Bu araştırmayı onlarca sözlük karıştırarak yapmıştım. İşte bulduklarımın bazıları: ‘20. yüzyıl sözlüklerinde “plagiarism” kelimesi hatalı uygulama, yakın taklit, aşırmacılık, bir başka yazarın dilini, düşüncelerini veya ifadelerini izinsiz kullanmak olarak tanımlanıyor. American Heritage Dictionary of the English Language’de (Fourth Edition) kelimenin anlamı şöyle verilmiş: ayrıcalıklı bir doktrin, sistem veya teori. Century Dictionary and Cyclopedia ise yukarıdaki tanıma ilave olarak sözcüğün daha çok yerme ve kötüleme amaçlı kullanıldığını yazmış: terrorism, socialism, Americanism... GNU Webster's (1913) “-ism” eki için düşsel bir kuram tanımını uygun görmüş. Kimi sözlükler daha insaflı tanımlar içerse de sonuç bu plagiarism denen şeyin bir hırsızlık, yani bir nevi suç olduğu. 1. yüzyılda Latincede yer alan plagiārius sözcüğü (kelime anlamı “adam kaçıran”) ilk olarak Romalı şair Martial tarafından devrin bir başka şairi Fidentinus’un bir şiirinde kendi dizelerine yer vermesinden sonra ona “adam kaçıran!” diye seslenmesinden sonra kullanılmış. Kelime daha sonra 1601 yılında tiyatro yazarı Ben Jonson tarafından İngilizceye “edebi hırsızlık” tanımıyla giriş yapmış. Kelimenin kökü “plağa” başta sandığım gibi “veba” değil, Hint-Avrupa kökenli “plak” yani “tuzak, kapan, felaket getiren şey” anlamı taşıyormuş. Enteresan olan şu ki olumsuz anlamlar yüklü olan bu sözcük, ünlü İngiliz oyun yazarı Shakespeare’in yaşamış olduğu 16. yüzyıldan, 18. yüzyıla kadar süren romantizm döneminde ünlü bir yazarın sözlerinin daha az ünlü bir yazar tarafından taklit edilmesinin veya kullanılmasının o yazara onur bahşettiği bir hâle dönüşerek olumlu anlamlara bürünmüş, romantik bir mit, artistik bir ilham kaynağı oluvermiş. Shakespeare’in zat-ı âlilerinin bile “The Tempest” adlı oyununda Fransız yazar Montaigne’den alıntı pasajlar kullandığına dair söylentiler var. Hatta günümüz yazarlarından Amerikalı Jonathan Lethem, Harper’s dergisinin 2007 Mayıs sayısında yayımlanmış bir edebi makalesinde “plagiarism” sözcüğüne “etkinin esrikliği” diyerek müthiş tutkulu bir savunma getirmiş. Bu yazıya başlamadan önce araştırmamı güncellemek adına, son yıllarda basılmış sözlüklere de (**) göz attım ve eski tanımlarda pek bir değişiklik olmadığını gördüm. Günümüz öğrencisinin en popüler “ödev” kaynağı Wikipedia’nın Wiktionary’si “–ism” ile biten kelimelerin bir inanç türü, bir inanış olduğunu vurgulamış ve bu kelimelerin çok ayrıcalıklı olduğunu eklemiş. WordNet 3.0’da yer alan tanım ise şöyle: “Geniş bir kitle ve otoriteler tarafından kabul gören inanç türü.” İlerleyen yıllarda plagiarism kelimesi de kelimenin anlamı da unutuldu gitti belleğimde. Mesleğim nedeniyle arada sırada karşıma çıksa da çok sınırlı bir biçimde adına değiniliyor, o kadar da önemli bir şey değilmişçesine geçiştiriliyordu. Teknolojik devrimle birlikte önüne sınırsız kaynaklar sunulan öğrencilerin işi kolaylaşmış, yıllarca kes-yapıştır ödevler hiç sorgulanmadan kabul görmüş, açıkçası hiçbirimizin pek de umurunda olmamış. Arada sırada içimiz sızlayarak kendimizi suçlu hissetmemiş değiliz tabi ama o kadar da önemsememişiz konuyu. Ta ki okulum FMV Ayazağa Işık Lisesinde Uluslararası Bakalorya Diploma Programı’nın gündeme geldiği güne kadar. (*)Official Scrabble Players Dicitonary (International edition)1980, SOWPODS Wordlist, 1991, Chambers Dictionary 1990, (**)English Language Word Builder, Bob Jackman, 2012, Collins Cobuild Advanced Dictionary, 2011


SAYFA

13

Sene 2012... Mevsimlerden kış, aylardan zemherir (Anlamını bilmeyen bir kez daha araştırabilir.), Uluslar Arası Bakalorya Diploma Programı Koordinatörlüğüne getirilmişim. Organizasyonun yönetmeliğini okuyorum. Öyle böyle bir mevzuat değil, Milli Eğitim Bakanı’nı kıskandıracak türden. Sayfalar ilerledikçe karşıma bir kavram çıkıveriyor: “Academic Honesty”. Türkçesi “Akademik Dürüstlük”. 1990’ların “plagiarism”i bir anda hortlayıveriyor. Adamlar bu işi o kadar ciddiye alıyorlar ki Bakalorya Programı’na başvurmak için öncelikle okulun bir akademik dürüstlük politikası olup olmadığını sorguluyorlar. Hem de ne sorgulamak. Hemen CIS dosyalarını buluyorum, “Mutlaka vardır bir politikamız.” umuduna güvenerek. Olmadığını görüyorum. Paçalarım tutuşuyor tabi. “Bakalorya sağ olsun. Onlar olmasaydı biz bu konudan hâlâ bî-haber mi yaşayacaktık, kayıtsız kalmaya devam mı edecektik?” düşünceleri içerisinde derhal bir komite oluşturulmasını sağlıyorum ve akademik dürüstlük gündemini oluşturuyorum. Aylarca görüşüyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz. İşin içinden çıkamadığımız anlar oluyor, yeniden toplanıyoruz. Aman bir yerde hata yapmayalım, sakın bir noktayı atlamayalım; öğrenciye, veliye bu konuyu doğru aktaralım, inanılmasını sağlayalım diyerek, okul müdürümüzden idarecisine, branş öğretmenlerinden kütüphane görevlisine kadar hepimiz bu konu üzerinde çalışıyoruz. Hele ben kendimi o kadar kaptırıyorum ki farkında olmadan bir öğretmen arkadaşımın kalbini kırmaya kadar vardırıyorum işi. Derken aylar geçiyor ve sonunda elle tutulur, gözle görülür bir akademik dürüstlük politikamız doğuyor. Politikayı yazmak işin en kolay kısmıydı belki de. Asıl mesele uygulanması. “Fikri mülkiyet” veya “telif hakkı ihlali” kavramları yasal bağlamda yer alsa da okul ortamında geçerliliği yok, yaptırım ise çok az. Mantık çerçevesinde düşününce birisi cüzdanınızı çaldığında paranız gidiyor ama kelimelerinizi veya fikirlerinizi çaldığında siz elle tutulur bir şey kaybetmiş olmuyorsunuz. Öyleyse geriye tutulacak tek dal olarak “ahlak”’ kalıyor. Kendine ait olmayan bir bilgiyi kaynak belirtmeden kendininmiş gibi göstermenin ahlaksız bir davranış, bir hırsızlık, bir yalan olduğunun kafalara iyice sokulması gerekiyor. En korkunç “plagirism” örnekleri olarak gördüğüm genetikle oynamanın ve hayvan klonlamanın her geçen gün biraz daha yaygınlaştığı ve kabul gördüğü dünyamızda akademik dürüstlüğü nasıl kotaracağız bilemiyorum. Öğrencinin bilgi hırsızlığı karşısında kırık notla cezalandırılmasındansa orijinal fikirleri, özgün yorumlarından dolayı ödüllendirilerek bu konuya olumlu yaklaşımlar getirilmesi en doğrusu diye düşünüyorum. Ne “Urkund” ne “Copyscape” ne de “Pictureshark” bu ahlakı ortaya koyabilir. Elektronik filtrelerle dürüstlüğü sağlamak yerine, çalışmaların dürüstlüğünü önce yüreklerin filtresinden geçirmeli. Kısacası akademik dürüstlük biz öğretmenlerin misyonu, bize çok iş düşüyor. Harama uzanan ellerin kesildiği Suudi Arabistan’da acaba durum ne? Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda enteresan bilgilerle karşılaşıyorum. İşte bunlardan bir tanesi: King Abdulla Üniversitesi Fen ve Teknoloji Bölümünde okuyan Nathan adlı bir öğrenci kendi çekmiş olduğu fotoğrafların ülkenin Al Yaum gazetesinde izinsiz yayımlanmış olması nedeniyle önce bir isyan bayrağı, sonra da söz konusu gazeteciye karşı 250.000 Suudi Arabistan Riyali tutarında tazminat davası açmış. Öğrencinin çaldığı değil, öğrenciden çalınan bir durumun söz konusu olduğu bu olayın nasıl sonuçlanacağı merak konusu. Bugün Google arama motorunda “p-l-a-g” harflerini yazdıktan sonra ikinci önem sırasında yer alıyor “plagiarism”. İlk sırada ise benim vaktiyle anlam akrabalığından şüphe ettiğim “plague” kelimesi var. Türkçeye tam ve doğru olarak çevrilemediğinden yazımda ısrarla İngilizcesini kullandığım bu kavramı, veba kadar olmasa da ona yakın oranda ‘terminal’, yani öldürücü bir hastalık olarak algılayabiliriz. ABD’li oyun yazarı Wilson Mizner şöyle demiş: "Eğer bir yazardan alıntı yapıyorsanız bu “plagiarism”dir. İki yazardan alıntı yaptığınızda ise bunun adı araştırma olur.”(***) Wilson’ın esprili yaklaşımını iyi yorumlamak gerek. 80’lerin çocuğu olarak yazımı o yılların en popüler grafitilerinden esinlenerek (bakın, kaynak belirtiyorum)

diye bitirmek istiyorum.

Jenny CHAVUSH IB Koordinatörü

(***)2006 Jack Lynch, Colonial Williamsburg dergisinde yayımlanan makalesinden. THE

PALA


SAYFA

14

16.11.2012 tarihinde Atatürk’ü anma haftası etkinlikleri çerçevesinde Edebiyat Sosyal Dersler Bölümünün organize ettiği ve 11. sınıfların katıldığı “Dolmabahçe’den Anıtkabir’e” konulu bir sunum-söyleşi gerçekleştirildi. Sayın Necmettin ÖZÇELİK’in sunduğu etkinlikte Sayın ÖZÇELİK, Atatürk’ün Dolmabahçe’den Etnografya Müzesi’ne oradan da Anıtkabir’e geçişini saat saat, dakika dakika hatta salisesi salisesine varıncaya kadar fotoğraflarıyla anlattı. Fotoğrafların detaylarıyla birlikte ÖZÇELİK’in eklediği bilgiler bu sürecin en iyi şekilde anlaşılmasını sağladı. Sunumun sonunda Aşık Veysel’in Atatürk için söylediği ağıdının dinlenmesi salona duygulu anlar yaşattı. Sayın Necmettin ÖZÇELİK’e bize bu anları yaşattığı için teşekkür ediyoruz. Zafer YAZ

10 Kasım Atatürk'ü Anma Etkinlikleri kapsamında "Atatürk Şiirleri ve Müzik Dinletisi" adıyla, 16.11.2012 tarihinde öğrencilerimiz program hazırlamışlardır. Kadir Berat Yıldırım ve Ekin Gökalp'in piyano ile eşlik ettiği programda Oğuz Öğrenci ve Kadir Alp Karakimseliler Atatürk'ü şiir okuyarak anmışlardır. Etkinliğin sonunda ise müzik öğretmeni Çiğdem Kutluğ'un çaldığı viyola eşliğinde öğrencimiz Ecem Develi "Yemen Türküsü"nü seslendirmiştir. Mizan ÖZGÜR


SAYFA

15

31. Ertuğrulgazi’yi Anma ve Yörük Şenlikleri çerçevesinde 7.si düzenlenen Osmanlının Kuruluşu ve Ertuğrulgazi konulu ortaöğretim öğrencilerine yönelik 81 ilde düzenlenen ve 27.08.2012 tarihinde gerçekleştirilen “Osmanlının Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi” konulu kompozisyon yarışmasına katılan 10 D sınıfı öğrencisi İdil ARAT Türkiye üçüncüsü olmuştur. Edebiyat Sosyal Dersler Bölümü olarak katıldığımız kompozisyon yarışmasının ödül töreni 08.09.2012 tarihinde Söğüt’te gerçekleştirildi. İsmail Güven İNAN

The PALA, Müdürümüz Sayın Ömer Orhan Bey’le bir araya gelerek oldukça anlamlı ve verimli bir toplantı gerçekleştirdi. Ömer Bey, “The PALA”nın artık okulla özdeşleştiğini ve yapılan çalışmaları desteklediğini kaydetti. Sonra da ekip üyelerine The PALA’da yazdıkları köşeyi ve ekipteki görevlerini tek tek sorarak bilgi aldı. Ekibe deneyimlerini aktaran Ömer Bey, bundan sonraki süreçte “The PALA”nın çok daha iyi yerlere geleceğine olan inancını paylaştı. Bu vesileyle Sayın Ömer Bey’e The PALA ekibi olarak teşekkür ediyoruz. Zafer YAZ Bu eğitim-öğretim yılının başında yenilenmiş olan biyoloji laboratuvarımızda biyoloji derslerinin bir bölümünü ve deneylerimizi gerçekleştirmekteyiz. Dönem başlarında her düzeyin müfredatına göre planlamış olduğumuz deneylerimizi zamanı geldiğinde sınıflarımızı laboratuvara alarak yapmaktayız. Deneylerimizi ikişer kişilik gruplar hâlinde hazırlayarak öğrencilerimizin yaparak öğrenmelerini sağlamaktayız. İnsanlar duyduklarını unutur, gördüklerini hatırlar ve yaptıklarını bilirler. Dolayısıyla mümkün olduğunca derslerimizi uygulamalı olarak yaparak öğrenme düzeyini artırmaya çalışmaktayız. Kazım ERGENÇ

THE

PALA


SAYFA

16

Canberk TAŞKIN


SAYFA

17

Zafer YAZ


SAYFA

Önce iyi insan yetiştirmek ilkesinden hareketle öğrencileri topluma kazandırmayı hedefleyen kurumumuzda istekli öğrencilerimizin katılımıyla kurulan Münazara Kulübü, özgüveni yüksek, çağdaş, kendini toplum önünde doğru şekilde ifade edebilen geleceğin liderlerini yaratma amacıyla çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çalışmalar sırasında öğrencilerimiz kişisel birikim ve tecrübelerini doğru ifadeler, düzgün sözcük ve cümle kullanımları ile pekiştirmeye çalışıyoruz, böylece kurumumuz açısından hedeflenen öğrenci profili oluşturulmaktadır. FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi Münazara Kulübü olarak temel hedefimiz, geleceğin liderlerini yaratabilmektir. Bunu yaparken de onlara çok yönlü düşünme kabiliyeti, kararlılık ve ikna yeteneği kazandırmak temel amacımızdır. 03-04 Kasım 2012 tarihlerinde Özel Okullar Birliği Derneğinin hazırlamış olduğu ve bu sene 4’üncüsü Darüşşafaka Lisesinde gerçekleştirilen “Türkiye Münazara Ligi”ne Münazara Kulübü öğrencilerimiz katılmış, 26 okul arasında ilk 10’da yer almayı başarmıştır. Kulüp olarak ana hedefimiz geleceğin liderlerini yetiştirmek ise biz de insanlara kendini dinletebilen, kabul edilebilir argümanlarla sorunları çözebilen, okuyan, düşünmekten ve tartışmaktan korkmayan, karşısındakini dinlemeyi ve söylenenleri önemseyen liderlerin, bu okul sıralarında yetişebileceğine inanıyoruz. Bizlere bu inancı yaşatan ve birer münazara gönüllüsü olan tüm kulüp öğrencilerimize de teşekkür ediyoruz. Şenay ÖNAL

30.11.2012 tarihinde Edebiyat Sosyal Dersler Bölümünün geleneksel olarak düzenlediği düzeyler arası münazaranın ilki 11. sınıflar arasında yapıldı. Münazaranın tartışma konusu “Memurlar amirlerini kendilerini seçmelidir.” idi. Münazarayı “Memurlar amirlerini kendileri seçmemelidir.” antitezini savunan muhalefet kazandı. Münazarada yer alan öğrencilerimiz Sena YURTUTMUŞ, Uğur KOÇ, Ali Emre AK, Kerim SERTTÜRK, Bircem ÖZEKİCİ, Yağmur TAŞDEMİROĞLU’na teşekkür ederiz. Zafer YAZ

18


SAYFA

19

Ayazağa Kampüsü Tenis Kortu’nun faaliyete geçmesiyle ilki 2011 yılında düzenlenen “Lise Sınıfları Arası Tenis Turnuvası” 12 katılımcıyla gerçekleşmişti. 20122013 eğitim-öğretim yılında ikincisi düzenlenen ve 11.10.2012-13.11.2012 tarihlerinde 22 öğrencinin katılımı ile gerçekleşen “Lise Sınıflar Arası Tenis Turnuvası”nda M. Engin SEZERLİ şampiyon oldu. Geçen yıl da olduğu gibi Mert ERKANGİL ile final maçını yapan SEZERLİ 3,5 saat süren şampiyonluk maçı sonunda gülen taraf oldu. Böylelikle SEZERLİ 2. kez turnuva şampiyonu oldu. İki turnuvada da şampiyon olan öğrencimizi kutluyoruz. Hatice BOZKURT FİNAL SKORU: 1. SET: Engin SEZERLİ (6-7) Mert ERKANGİL 2. SET: Engin SEZERLİ (6-3) Mert ERKANGİL 3. SET: Engin SEZERLİ (6-1) Mert ERKANGİL

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlama Törenlerinde görev alan öğrencilerimize Okul Müdürümüz Sayın Ömer ORHAN Bey, katkıları için teşekkür belgesi verdi. Zeynep GÜNAY ÖZDEMİR

Atatürk haftası boyunca öğrencilerimiz Atatürk ile ilgili birçok etkinlik ve söyleşi yapmışlardır. “Cumhuriyet ve Atatürk “ adlı karma düzeylerden oluşan bir sergi, Atatürk‘ün sevdiği şiirler ve şarkılardan oluşan bir dinleti hazırlanmıştır. 10 Kasım 2012 Cumartesi günü ilköğretim ve Lise öğrencileri bir araya gelerek, günün anlam ve önemine yönelik bir gösteri hazırlamışlardır. Velilerimizin çok büyük ilgi gösterdiği tören dakikalarca alkışlanmıştır. Zeynep GÜNAY ÖZDEMİR


SAYFA

Coğrafya kulüplerinin kurulacağı haberini geçen yıl Coğrafya öğretmenimiz Pelin Hanım’dan almıştık. Coğrafyaya olan ilgim beni kulüp üyesi olmaya kadar yöneltti. Kulübü tercih eden arkadaşlarımın sayısı azımsanmayacak kadar çoktu. İlk gezimiz olan “Cumhuriyet Gezisi: İstanbul Boğazı” için hazırlıklarımıza çok önceden başlamıştık. İşte ilk gezimize hazırdık. 20.10.2012 Cumartesi sabahı 08.30’da okulda toplandıktan sonraki ilk durağımız Haliç’in üstüne kurulmuş ünlü tepe Pierre Loti’ydi. Okulumuzun emekli müdürlerinden Faruk Özbakan, Cengiz Ülkerdoğan, Necmi Dalman ve biz Ayazağa Işık Lisesi Coğrafya Kulübü, Nişantaşı ve Erenköy Işık Liseleri Coğrafya Kulüpleri, Pierre Loti’de buluştuk. Önceden hazırlanmış kumanyalarımızı manzara eşliğinde yiyip Haliç’i daha iyi tanımaya başladık. Faruk Hoca, öncelikle coğrafi bakış açısıyla dünyayı incelemekten ve bizlere soru sorarak coğrafya yardımıyla dünyayı tanımamız gerektiğinden bahsetti. “Yeditepe İstanbul” lafını hepimiz duymuşuzdur. Peki, nedir bu Yeditepe? Eskiden İstanbul sadece bu Yeditepe’nin içinde kuruluymuş, yani şimdiki tarihi yarımada dediğimiz bölge tamamıyla surlarla çevriliymiş. Bunlar: Sarayburnu tepesi, Nuruosmaniye Tepesi, Beyazıt Tepesi, Fatih Tepesi, Sultan Selim Tepesi, Edirnekapı Tepesi ve Davutpaşa Tepesi’dir. Haliç; sanayi, ticaret, liman konusunda bu kentte kurulmuş her imparatorluk ve ülke için önemli olmuştur. Fatih Sultan Mehmet de Haliç’i önemsediği için bu konu hakkında bir yasa bile koymuştur. Bu yasa ile Haliç’in içerisine sanayi tesisi kurmak yasaklanır. İleriki yıllarda sadece seramik fabrikası kurulur. Osmanlının ilk elektrik santrali de burada kurulmuştur. İspanya’dan kovulan Yahudilerin ilk yerleşim yeri olan Balat’ı içinde barındırır. Osmanlı Devleti’nin gücünün azaldığı zamanlarda Haliç temiz tutulamamaya başlanır. Saray, bankerlerden borç alır ve Haliç’i bir nevi onlara bırakırlar. Ancak 1980’li yıllarda Haliç ciddi anlamda temizlenir, yeşil alanlar çoğaltılır ve Haliç’te balık tutulmaya başlanır.

20

Balat tarafında bir sürü eski yapı gözümüze çarptı. En ilgi çekici olanı kiremit rengindeki Rum Ortodoks Patrikhanesi’ydi. Teknede giderken Faruk Hoca sağlı sollu yapıları, yerleri bize açıkladı. Kiliseler, camiler ve birçok eski yapıyı uzaktan gördük. Sırasıyla Unkapanı ve Galata Köprüsü’nün altından geçtik. Yapım aşamasında olan metro için yapılan köprünün iki ayağını gördük. Galata köprüsünden geçtikten sonra sol tarafta Karaköy sağda ise Topkapı Sarayı kaldı. Tuğba Hoca bize Topkapı Sarayı’nın tarihini kısaca açıkladı. Fatih Sultan Mehmet Dönemi’nde önce Sırça Köşk yapılmış. Tek katlı köşklerden oluşmakta olan Topkapı Sarayı’na harem III. Murat Dönemi’nde taşınmış. Tarihi yarımadanın bitimiyle, Boğaz’a çıktık. Karaköy, Tophane, Kabataş derken Dolmabahçe’ye vardık. Dolmabahçe Sarayı hakkındaki bilgileri yine tarih hocamız Tuğba Hoca’dan dinledik. I. Abdülmecid tarafından borçlarla yaptırılan sarayı Balyan ailesi yapmıştır. Tekneyle Boğaz’da ilerlerken İstanbul’un siluetinin ne kadar değişmiş olduğunu fark ettim. Gökdelenler, büyük oteller, çarpık yerleşme derken güzelim İstanbul’u beton yığını hâline getirmeye başladığımızı gördüm. Bazılarının gösteriş uğruna tarihi yok saydıklarını, yok ettiklerini anladım. Asıl korumamız, sevmemiz gerekenleri bir kenara itip yeni şeyler aramamızı, diğer büyük şehirlere ayak uydurmak için üzerinde derinlemesine düşünülmeden, rant getirecek şekilde yapılaşmanın hiçbir şehre değişmeyeceğimiz bu şehri nasıl etkilediğini gördüm. Dünyanın hiçbir şehrinde olmayan, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan İstanbul Boğazı’nın çeşitli nedenlerden (Karadeniz’e boşalan büyük akarsular Tuna, Don vb.- akaryakıt sızması, kanalizasyon atıklarının arıtılmadan denize verilmesi...) kirlenmesi beni en çok düşündüren şeylerden biri oldu. Yüzyıllardan beri her uygarlığın, imparatorluğun veya ülkenin sahip olmak istediği şehre sahipken bu şehre, İstanbul’a, nasıl bu kadar kötü davrandık, hiç bilmiyorum.


SAYFA

21

Tekneyle Karadeniz’e doğru ilerledikçe hava soğumaya başladı. Anadolu Kavağı’na inmemiz 13.30’u bulmuştu. Anadolu Kavağı, sanki İstanbul’un dışında olan bir kasaba gibi. Bir sürü teknenin, eski evin ve balıkçının bulunduğu sevimli bir kasaba. Yoros Kalesi’ne çıkarken sağlı sollu küçük bahçeli evlerin yanından geçtik. Bir sürü kedi ve köpeğe rastladık. Burada yaşayan insanların sokak hayvanlarına karşı sevgi dolu davrandığını da fark ettik. Yoros Kalesi tepede olduğu için kaleye çıkmamız biraz vakit aldı. Kale’ye yaklaştıkça etrafta bir sürü ağaç çeşidi gördük. Birbirinden ilginç görünümlü bir sürü ağaç, orman... Yoros Kalesi’ne çıktığımızda hava daha da soğudu, rüzgâr arttı. Kalenin iç tarafında sadece birkaç dakika kalabildik. Dış tarafına çıktığımızda Karadeniz ile Boğaz’ı aynı anda görebiliyorduk. Faruk Hoca, Karadeniz ve Marmara Denizi ile ilgili bilgiler verdi. İstanbul Boğazı çok eski çağlarda bir akarsu vadisiymiş. Buzul Çağı’nın bitmesiyle Akdeniz’in suları yükselir ve zamanında tatlı su gölü olan Karadeniz ile birleşir. Marmara da İstanbul Boğazı’yla, bu sayede Karadeniz ile birleşir. Karadeniz’in suyu tatlı olduğu için, tuzlu su ile birleşince bu su yükselmeye başlar böylece Marmara Denizi ile Karadeniz arasında yükselti farkı oluşur. Boğaz’ın akıntı sisteminde, yoğunluk bakımından Karadeniz daha az yoğun olduğu için üstten, Marmara Denizi ise daha sıcak olduğundan alttan ilerler. İstanbul’un kuzeyinde Karadeniz iklimi görülür, bitki çeşitliliği fazladır ancak güneye gidildikçe Karadeniz ikliminin etkisi azalır. İklim, Akdeniz iklimine döner. Bu sebeple, İstanbul iklim olarak tam bir geçiş iklimi bölgesidir. Faruk Hoca’yı dinleyerek etrafa baktıktan sonra aşağıya indik. Yemeklerimizi yedikten sonra Anadolu Kavağı’ndan ayrılma vakti gelmişti. Tekneye bindikten bir süre sonra şiddetli bir şekilde yağmur başladı. Dalgalar arttı. Bir süre sonra, kuzeyden güneye gittikçe, hava birden açıldı. Etrafı izleye izleye tekne önce Kanlıca’da ardından Üsküdar’da ve Kabataş’ta durdu. Gezimizin sonu artık gelmişti. Tekneden indiğim zaman hissettiğim duygu, eksik kalan bir şeyin olduğuydu. Düşündüğümde anladım ki bu gezi sadece bir başlangıçtı. Yetti mi, asla. Bu öğrenme, görme veya keşfetme hissi İstanbul, Türkiye veya tüm dünya için. Başka bir gözle etrafı görmek... Sadece bakarak değil, tüm gerçekliği ile irdeleyerek görmek... İnsan gerçekten bir şeyi sevdiğinde, öğrendikçe daha da öğrenmek istiyor. Elbette geride öğrenmek istediğimiz birçok şey kalacak veya öğrendiklerini öğretme, paylaşma isteği olacak. Bildiklerini ve gerçekten tutkuyla bağlı olduğun gerçekleri başkalarına anlatmak ve onları da aynı hisler içinde görmek. Sanırım bu geziyi düzenleyen hocalarımız da aynı bu hisler içindeydi. Bu gezi sayesinde yepyeni bir “farkındalık” yaratan öğretmenlerimize ve İstanbul’umuza teşekkür ediyorum. Gezdikçe gezmek, gördükçe anlatmak, paylaşmak, okumak ve daha fazlasını öğrenmek ve hep bu döngü içinde kalmak umuduyla…

THE

PALA

Başak Nisan DURAN


SAYFA

22

Okuduğumuz Kitapları Paylaşıyoruz: “Brave New World: Cesur Yeni Dünya” Söyleşisi Okul kütüphanemizde gerçekleştirilen “Kitap Söyleşileri” etkinliğinin bu ayki ilk konuşmacısı, 12 A sınıfı öğrencisi Mert Ürkmez olmuştur. Öğrencimiz, gerçekleştirdiği etkili ve verimli söyleşisinde yazar Aldous Huxley’e ait “Brave New World: Cesur Yeni Dünya” adlı romanı okurlarla paylaşmıştır. Aldous Huxley’in kurgu dünyasında insanlar, “Alfalar, Betalar, Gamalar, Epsilonlar” şeklinde sınıflandırılarak kuluçka makinelerinde üretilmektedir. Alfalar, en üstün sınıf olmanın gururunu taşırken Epsilonlar hiçbir zaman en alt sınıf olduklarını ve en ağır işlere mahkûm edildiklerini anlamayacaklardır. Çünkü Cesur Yeni Dünya yaklaşımında her şey toplumsal istikrarın temel güvencesi olan şartlandırma, hipnopedya (uykuda eğitim) ile başlamaktadır. Hipnopedya sayesinde herkes mutludur, herkes çalışır ve herkes eğlenir. Herkes herkes için vardır. Aslında tanımlanan dünya bir ütopya olarak da gözükebilir fakat ironik bir ütopya; zira insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir. Tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya vardır. Fakat ironik biçimde, tüm bu gelişmeler birey için çok önemli olan birçok değerin yok edilmesi, kaldırılması ile başarılmıştır; aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, din ve felsefe artık yoktur. Ayrıca toplum hazcı bir topluma dönüşmüştür.

THE

PALA


SAYFA

23

Okuduğumuz Kitapları Paylaşıyoruz: “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” Söyleşisi José Saramago, “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” adlı romanıyla bir gecede insanlığa ölümsüzlüğü armağan eden ölümü konu ediniyor. Ölümsüzlük sevinci sonsuz yaşlılık yüzünden yerini giderek çekilmez olan kâbusa bırakırken, ölüm güzel bir kadın olarak insanların içine yeniden iner ve bir viyolonselciye âşık olur... Bu değerli kitap, 10 D sınıfı öğrencimiz Rengin J. Kolçak tarafından diğer okurlarla paylaşılmıştır. Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer, hiç kimse ölmez olur. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayal kırıklığı ve kaosa bırakır. İnsanların ölmemesi zamanın durduğu anlamına gelmemektedir, ezeli bir yaşlılıktır artık onları bekleyen. Hükümetten kiliseye, sağlık kurumlarından ailelere, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ancak ölüm, beklenmedik bir kimlikle ve umulmadık duygularla geri döner insanların arasına. Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, çelişkili tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlikli bir biçimde işleyen José Saramago, geçici olanla ebedi olanı birbirinden ayıran kısa mesafenin meseli sayılacak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’u, başladığı gibi bitiriyor: Ertesi gün hiç kimse ölmedi…

Yalçın YALÇINKAYA


SAYFA

24


The PALA Kasım 2012