Page 1

ĐŞ SAĞLIĞI ETĐĞĐ

Giriş Çalışma sağlığı ve çalışma koşulları arasındaki ilişki antik çağlardan beri bilinen bir gerçek olmasına rağmen, iş sağlığı ve iş güvenliği konusunda yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar ciddi düzenlemeler yapılmamıştır. Đlk defa Bernardini Ramazzini (1633-1714), “De Morbis Artificum Diatriba” isimli eseriyle meslek hastalıklarından korunma yöntemleri, beslenme, iş hijyeni ve ergonomisi ile ilgili bazı bilgileri yazmıştır. Ramazzini hasta muayenesi sırasında “Ne iş yapıyorsun?” sorusunun yerleşmesini sağlayan hekim olarak tarihe geçmiştir. Đş sağlığı ve güvenliği konuları karmaşık ilişkilerin söz konusu olduğu görevler, zorunluluklar ve sorumluluklar ile ilgili birçok kaygıyı içerir. Zorunluluklar ve sorumlulukların genel çerçevesi uluslararası kodlar ve ulusal mevzuatlarla tanımlanır. Bu kapsamda her iş veren, istihdam ettiği işçinin güvenliği ve sağlığı konusunda sorumluluk taşıdığı gibi, konuyla ilgili her uzmanın da özel sorumluluklar taşır. Đnsanın yaşadığı sosyal yapı içinde görev ve sorumluluklardan bahsedildiğinde, etik değerler ve ilkelerin gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Đş sağlığı ile ilgili etik kodlar, iş sağlığı alanını ilgilendiren durumları, etik ilkeler ve değerler temelinde ortaya koymayı amaçlar. Bu yazıda iş sağlığı alanına özgü etik kodlar ve ilkelerin daha iyi anlaşılmasına zemin hazırlamak için öncelikle etik, ahlak, deontoloji, meslek etiği ve tıp etiği gibi temel kavramlar ele alınacaktır. Daha sonra genel etik teoriler ile ilgili kısa bir bilgi verilecek, temel hekimlik değerleri ele alınacak ve son olarak iş yeri hekimi ve çalışma yaşamıyla ilgili etik konular incelenecektir. Temel Kavramlar: Etik, Ahlak, Deontoloji, Meslek Etiği ve Tıp Etiği Felsefe varoluş, insan ve insan-varoluş ilişkisinin ana nitelikleri üzerine bir tür derin düşünme (reflexion) çabasıdır. Derin düşünme, sahip olduğu bilgileri soruşturma konusu yapan zihnin kendi üzerine dönme hareketidir. Bu anlamda felsefeyi, bilginin bilgisi olarak görmek mümkündür (1). Felsefi düşüncenin konusunu evren ve dünyanın doğası (ontoloji veya metafizik), bilginin temellendirilmesi (epistemiyoloji veya bilgi kuramı) ve insana ilişkin değerler (aksiyoloji veya değerler kuramı) oluşturmaktadır (2). Etik ise, metafizik ve epistemiyolojinin bir dalı olan mantık ile birlikte felsefenin en eski üç disiplininden biridir. Etik, Yunanca “Ethos” kelimesinden köken alan ve “karekter”, “alışkanlık”, “gelenek” ve “töre” anlamlarını ifade eden bir sözcüktür. Etik felsefesi, insanın mutluluğa ulaşması ve adil bir yaşam sürmesini hedefleyen siyasetin gereksinim duyduğu bilgileri sağlama etkinliği olarak başlamıştır. Bu etkinlik zamanla adalet, bilgelik ve iyilik gibi insana ait temel erdemlerin veya etik kavramların aydınlatılmasına, bu yolla birey ve toplumun etik sorunlarının çözümüne odaklanan bir disipline dönüşmüştür. Bu bağlamda etik; iyinin ne olduğunu sorgulayan değerlere ilişkin sorular ile, insanın ne yapması ya da nasıl yaşaması gerektiğini sorgulayan eyleme ilişkin soruları ele alan felsefe alanıdır. Kısacası etik; insanın değerlerine ve eylemlerine ilişkin doğru bilgi getirme çabasını ifade eden bir etkinliktir (3).


Ahlak terimi, bir insanın yaratılışı gereği gerçekleştirdiği davranışı dile getiren Arapça “hulk” sözcüğünün çoğulundan kaynak alan bir ifadedir. Bu terim huy, seciye, mizaç ve karekter anlamlarını kapsayan kavramsal bir alanı içermektedir. Gerçekte Arapça ahlak deyimi, tümüyle “moeurs” deyiminin karşılığıdır ve bir toplumda gelenek, görenek ve sosyal normlarca belirlenmiş toplumsal kuralları dilegetirir (4). Ahlak kavramı ile etik kavramı güncel kullanımda birbiri yerine kullanılabilen iki kelime olduğundan, kavramsal karışıklığa neden olmamak için her iki kelimenin yerli yerinde kullanılmasına özen göstermek gerekmektedir. Bunun için, insan tutum ve davranışlarının toplumsal normlara göre iyi ya da kötü yönden değerlendirilmesini ifade ederken ahlak kelimesini, ahlak felsefesi ile ilgili sistematik analiz ve uygulamaların bilimi anlamında ise etik kelimesini kullanmalıdır. Çünkü bilimsel bir alan olan etik, insanlar arasındaki ilişkilerin temelinde yer alan değerleri, ahlaki bakımdan iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olanın niteliğini ve temellerini araştıran felsefe dalıdır. Deontoloji kelimesi hem etik hem de ahlak kelimesinden farklı bir kavramı ifade etmektedir. Đlk defa 1834 yılında Jeremy Bentham tarafından kullanılmış ve yazarın törebilim ile ilgili eserine isim olmuştur. Sözcük, özellikle hekimlik ödevbilimi anlamında kullanılsa da, her türlü iş ve mesleğin özel ahlaki normlarını dile getirmek için kullanılır. Türk Dili Kurumunca yayımlanan eğitim terimleri sözlüğünde bu kavram şöyle tanımlanmıştır: herhangi bir meslekten olan kişilerin birbirleri ve başkaları ile olan ilişkilerinde izlemeleri gereken ahlak ilkeleri ve yerine getirmek zorunda bulundukları ödevler üzerinde duran bilim dalı. Kant’a göre ödev pratik aklın iradeye buyurduğu şey olup, deontolojik bir sorumluluğu ifade eder. Kant ödevin değerini eylemin kendinden ziyade niyetinde olduğuna dikkat çekerek, “ödev yasaya saygıdan doğan bir eylemin zorunluluğudur” der. Ancak, toplumdan ve toplumsallıktan kopmuş bireyci ödev anlayışları, çağımızda geçerliliklerini yitirmişlerdir. Toplumcu açıdan ödev, insanın belli ilişkilerinin kendisine yüklediği yükümlülüklerin bilincine varması şeklinde ifade edilebilir (5). Đnsan doğası gereği bir toplum içinde yaşamak zorundadır. Đnsanların ihtiyaç, davranış, inanç ve duygularındaki benzerlikler onları bir arada yaşamaya yöneltmiştir. Bu durum insanlar arasında mekanik bir dayanışmayı oluşturarak toplumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bir arada yaşayan insanların yaşadıkları toplum içindeki işlev ve görevlerinin farklılığı ise insanlar arasında sosyal dayanışmaya neden olmuş ve sosyal fonksiyonları ortaya çıkarmıştır. Kısacası insan ihtiyaçlarının benzerliği ve sosyal işlevlerin farklılığı toplumsal yaşamın temelini oluşturan iki temel dinamiği oluşturmuştur. Tarih boyunca tüm toplumlardaki sosyal fonksiyonların farklılığından kaynaklanan işbirliği, mesleklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu anlamda toplumsal yapıların devamını sağlayan ve insanların uzman oldukları işleri yaparak geçimlerini sağladıkları işlere meslek denilmektedir. Bir mesleği yapma yetkinliğine ulaşmak için gerekli olan bilgi ve beceriler her ne olursa olsun, o mesleğin profesyonellerinin mesleki uygulamalarında kaçınmaları gereken veya sergilemeleri beklenen belirli davranış ve tutumlar bulunmaktadır. Her mesleğin kendine özgü tutum ve davranışları o mesleğin meslek ahlakını oluşturur. Meslek etiği belli bir meslek grubunun o mesleğe ilişkin olarak meydana getirdiği ve koruduğu ilke, kural, standartlar bütünüdür. Meslek etiği mesleğin üyelerini


yönlendirir, onları normlara uygun davranmaya zorlar, kişisel eğilimlerini sınırlar, hizmet ideallerinin korunmasını sağlar ve meslek içi rekabeti düzenler (6). Meslek etiklerinin bir alt dalı olarak tıp etiği ise; tıbbi uygulamalardan kaynaklanan etik problemlere etik felsefesinin uygulanması ile geliştirilen ilkeler bütününü ifade eder. Burada amaç; tıbbi uygulamalarda karşılaşılan ve etik duyarlılık oluşturan konularla ilgili, akla uygun seçimler yapmayı sağlamak ve bu uygulamalar sırasında karşılaşılan etik konuların fark edilmesi, analizi ve çözümü yönünde sağlık çalışanları için uygulanabilir kurallar ve ilkeler geliştirmektir. Geleneksel Etik Teoriler Tüm etik teoriler ahlaki kararların temellendirilmesi ve açıklanması için gösterilen çabalardan kaynaklanmaktadır. Bu ahlaki kararlar, farklı etik yargıların kendilerine özgü düşünsel ve mantıksal incelenmesini gerektiren özgün bir yapıya sahiptir. Bununla beraber tüm etik teoriler belirli sorulara cevap olacak genellenebilir ilkeler, aksiyomlar ve kuralları kapsayan objektif ve geniş bir bakış açısını içeren ortak açıklamaları da paylaşmaktadırlar. Geleneksel etik teorileri dört başlık altında toplayabiliriz. Bunlar; erdem etiği, teleolojik etik, deontolojik etik ve ilkeci etik yaklaşımlardır. 1. Erdem Etiği Teorisi: Bu teori, ilk önce Sokrat tarafından temellendirilen ve onun Platon ile yaptığı söyleşilerde ele alınan, iyi bir insan yaşamında erdemin önemi üzerinde yaptığı tartışmalarda yer almaktadır. Sokrates ve öğrencisi Platon’a göre herkes iyiyi ister, en azından iyi olduğunu düşündüğü şeyi ister. Çünkü erdem ve bunun sonucu olan mutluluk yalnız bu yolla elde edilebilir. Bir insan iyi diye kötü bir şey yaparsa, bunun nedeni bilgi eksikliği veya bilgisizliktir. Bu bilgisizlik neyin iyi neyin kötü olduğuna ilişkin bilgisizlik, kısaca erdeme ilişkin bilgisizliktir. Bunun için felsefenin öncelikle erdemin ne olduğunu araştırması gerektiğine vurgu yapar. Erdemin ne olduğunun sorgulandığı Menon diyaloğunda Platon; iyi ve erdemli insanların doğaları itibariyle iyi olmadıklarını, öğrenmenin bir anımsama olduğunu, insanda var olan bazı sanıların soru sorularak uyandırılabileceğini ve bilgiye dönüştürülebileceğini belirtmektedir. Platon, bilginin de, doğru sanının da doğadan gelmediğini, sonradan kazanıldığını ifade eder. Bu nedenle bir bilgi olan erdemin, öğretilebileceğini söylemiştir (7). Hocası Platon’u izleyen Aristo da her sanatın, her eylemin ve her tercihin bir iyiyi amaçladığını; bu nedenle doğru olarak iyiyi, bütün şeylerin amaçladığı şey olarak düşünmüştür. Ona göre bu “kendisi için istenen şey”in, yani “iyi”nin ne olduğu konusunda da genel bir uylaşım olduğunu ve kişi eylemlerinin bu ortak ereğine insanlar mutluluk adını vermişlerdir. Bu nedenle, kişi eylemlerinin ve politikanın bu ortak ereğine mutluluk der ve buradan hareketle mutluluğu; “ruhun tam erdeme göre etkinliği” olarak tanımlar. Bunu izleyen “insanın erdemi nedir?” sorusuna da; “ruhun akla göre etkinliği” biçiminde yanıt verir. Böylece erdemi, mutluluğun temel koşulu olarak görülür. Aristo erdemi aynı zamanda, düşüne düşüne tercih edilen bir huy olarak tanımlar. Öğretilerek ya da yapa yapa elde edilen bu erdemlerin bir kısmının, düşünme yetisinin erdemleri, bir kısmının ise karakterin erdemleri olduğu görülür. Düşünme yetisinin erdemleri olarak sanat (tekhne), bilimsel bilgi (episdeme), pratik bilgelik (phronesis), felsefi bilgelik


(sophia) ve sezgici akıl (nous) anılırken; karakter erdemlerine örnek olarak da serbestlik ve ılımlılık verilmektedir. Karakter erdemlerinin temel özelliği “orta olmaları” dır. Doğru olan eylem pek azdan da pek çoktan da kaçınan, ortayı bulan erdemdir. Etik eylemin amacı bu ortayı bulmaktır. Örneğin cesaret delice atılganlıkla korkaklık arasındaki “doğru orta”iken, cömertlik, müsriflik ile cimriliğin ortasıdır. Bizim doğru “ortayı” bulmamızı sağlayacak olan yeti ise pratik bilgeliktir (8). 2. Teleolojik Etik Teoriler: Amaçsal (teleological) yaklaşımlar bir moral eylemin analizinde, ilk adım olarak bu eylemin sonuçları üzerinde dururlar. Bu teoriler, bir eylemin ahlaki neticesinin belirsiz olduğu durumlarda, tahmin edilebilir en iyi sonucun seçilmesi gerektiğini düşünürler. Kısaca bu yaklaşımlar, kişinin mümkün olan en az zararla en fazla yararı almasına neden olacak bir seçim yapması temeline dayanmaktadır. Faydacılığın geleneksel şekli “en fazla fayda getiren hareket en iyi harekettir” diyen hareket faydacılığıdır (act utilitarianism). Bunun alternatifi ise “en iyi hareket en fazla faydayı sağlayacak kuralın emrettiği harekettir” diyen kural faydacılığıdır (rule utilitarianism) . Örneğin bir kişi yalan söylerse en fazla faydayı elde edeceği bir durumda olsun. Hareket faydacılığına göre en doğru hareket yalan söylemektir. Ama genel kural olarak doğruyu söylemenin kişiye ve topluma daha fazla fayda sağlayacağını kabul edersek, kural faydacılığı açısından doğruyu söylemek gerekmektedir. Amaçsal teoriler içinde en çok yaygınlaşan “yararcı etik” yaklaşımdır. Yararcılık hem iyinin teorisi hem de doğrunun teorisi olarak da bilinmektedir. Đyinin teorisi olarak yararcılık, refahçıdır (welfarist). Đyi en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bir “doğru teorisi” olarak yararcılık ise, neticecidir (consequentialist). Doğru hareket en yüksek faydayı verendir. Yaracılık ilk olarak 18. yüzyıl Đngiltere'sinde Jeremy Bentham tarafından öne sürülmüştür. Fakat Epikür (Aipikuros) gibi antik Yunan filozoflarına kadar geri gidilebilir. Đlk kez ortaya atıldığında iyi en fazla insana en fazla mutluluğu getiren şey olarak tanımlanmıştı. Ancak daha sonra Bentham iki farklı ve birbiri ile çelişme potansiyeli olan kavram içerdiğinden birinci kısmı atıp sadece bunu “en büyük mutluluk prensibi” olarak tanımlamıştır. Hem Bentham'ın hem de Epikür'ün temellendirmesi hazcı (hedonistik) felsefenin farklı tipleri olarak düşünülebilir. Çünkü eylemin doğruluğunu, sebep oldukları mutluluğa göre ölçüyorlar ve mutluluğu zevk ile tanımlıyorlardı. Ancak Bentham'ın temellendirmesi, ferdi olmayan bir hedonizmi ifade etmektedir. Epikür'ün kişiyi en mutlu eden şeyi yapmasını tavsiye etmesine karşılık Bentham, herkesi en mutlu yapacak şeyi yapmayı uygun görüyordu. Yaracı teorilerin en güçlü savunucularından olan John Stuart Mill, "Utilitarianism" isminde ünlü bir kitap yazmıştır. Mill bir faydacı olmasına rağmen bütün zevklerin aynı değerde olmadığını ileri sürmüştür. “Mutsuz bir Sokrat olmak, mutlu bir domuz olmaktan yeğdir” sözü bu görüşüne vurgu yapmaktadır. Yaracılığı eleştirenler bu görüşün birkaç problemi olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan biri değişik insanların faydalarının karşılaştırılmasının zorluğudur. Đlk faydacıların çoğu mutluluğun felisifik hesap (felisific calculus) ile sayısal olarak ölçülebilip karşılaştırılabileceğine inanıyorlardı ama pratikte bu hiç bir zaman yapılamadı. Değişik


insanların mutluluğunun kıyaslanmasının sadece pratikte değil prensipte de mümkün olmayacağı ileri sürülmüştür. Yararcılığın savunucuları bu problemin iki kötü seçenek arasında karar vermek zorunda kalan herkesin karşılaşabileceği bir problem olduğunu söyleyerek karşılık vermişlerdir. Bir milyar insanın ölmesiyle bir kişinin ölmesinin aynı derecede kötü olduğunu söyleyemiyorsanız, bu problemi utilitaryanizmi red etmek için kullanamazsınız demişlerdir. Yararcılık aynı zamanda sağduyu ile çeliştiği için de eleştirilmiştir. Örneğin kişi kendi çocuğunun hayatı ile iki yabancının hayatını kurtarmak arasında seçim yapmak zorunda kaldığında kendi çocuğunu kurtarmayı seçecektir. Ama yaracılar iki yabancıyı kurtarmanın gelecekte daha fazla potansiyel mutluluğa sebebiyet vereceğinden tersini tercih etmeyi destekleyeceklerdir (9). 3. Deontolojik Etik Teori: Đlk, Orta ve Yeni çağda ahlaksal eylemin amacı “mutluluğa erişmek” olarak değerlendirilmiştir. 18. yüzyılda Bentham ve Mill “bireyci mutluluk yerine “toplumcu mutluluk” kavramına vurgu yapmışlardır. 19. yüzyıla gelindiğinde, Alman filozof Immanuel Kant, mutlulukçu (eudaimonist) bir ahlak felsefesinin insanın yapıp ettiklerini açıklayamayacağını ileri sürerek, etik felsefesine farklı bir yaklaşım getirmiştir. Kant’a göre ahlaksal eylemin amacının mutluluk olamayacağı, mutluluğun değişken ve öznel bir kavram olduğu, bu nedenle birisi için “erdemin”, başka biri için “doğaya uygun yaşamanın”, başkası için “iyinin” mutluluk olarak algılanacağını söylemiştir. Bu durumda, eylemlerimizin etik olması ya da olmamasının değişken bir hal alacağı, birisinin etik bulduğu bir eylemi başka biri etik bulmayacaktır. Kant etiği böyle bir durumdan kurtarmak ve onu herkes için aynı kalan, değişmeyen bir şey ile temellendirmek gerektiğini ileri sürmüştür. Kant’a göre herkes için aynı kalan ve değişmeyen bu temel ancak “iyiyi isteme/iyi niyet” ve “ahlak yasası” olabilirdi. Kant bunu başka bir ifadeyle “ödeve uyma” olarak tanımlamıştır. Ona göre ödev, her çeşit duygunun, özellikle de çıkar duygusunun ötesinde, ahlak yasasına, sadece “yasaya saygı” duygusuyla bir boyun eğiş olup, kesin bir buyruktur ve akıllı olan herkesi yükümlü kılan evrensel bir kuraldır. Kant için bir eylemin ahlaklılığı, o eylemin içeriğine değil, salt iyiyi istemeye (niyete) bağlıdır. Örneğin birisi gösteriş yapmak için bir yoksula yardımda bulunsa, bu kişinin eylemi ahlaksal niteliğini yitirir. Çünkü Kant’a göre ahlaklı insan, ilke olarak yoksula yardım eden insandır. Kısaca Kant, herhangi bir koşula bağlanan buyruğu ahlaksal saymaz. Nitekim “sana inanılmasını istiyorsan yalan söyleme” buyruğunu bir koşula bağlı olduğu için ahlaksal saymazken, “yalan söyleme” buyruğunu bir koşula bağlanmadığı ve kesin olduğu için ahlaksal kabul etmektedir. Bu temellendirme ile Kant, iyi niyete dayanan ve ödev duygusundan kaynaklanan her eylemi, sonucu ne olursa olsun ahlaksal kabul eder. Özetle Kant, ahlaklı bir kimsenin şu üç buyruğa göre davranması gerektiğini ileri sürmüştür. 1. Her zaman öyle davran ki, eylemine ölçü olarak aldığın ilkeyi, herkes için genel bir yasa olarak isteyebilesin, 2. Öyle davran ki, insanlığı, kendinde ve başkalarında hiçbir zaman bir araç olarak değil, hep bir amaç olarak göresin,


3. Öyle davran ki, kendi istencini genel bir yasa koyucusu gibi saygın tutabilesin. Burada Kant’ın vurguladığı temel husus; kişinin yapması gerekenin, bu üç ilkeye uygun davranmak olduğunu, çünkü ilkelere uygun olanın “iyi” olmayanın “kötü” olduğudur. Kant’a yöneltilen temel eleştirilerden birisi; bir eylemin sonuçlarının hiç dikkate alınmamasının ne denli doğru olduğu ve “iyi niyetin” de öznel (subjektif) olabileceği hususlarıdır(10). 4. Đlkeci Etik Teori: Tarih boyunca karşılaşılan ahlaki sorunların tartışılması ve çözümü o olayın gerçekleştiği yere, zamana ve olayın olduğu toplumun inanç ve kültürüne bağlı olarak değişiklik göstermiştir. Ancak günümüzde homojen ve geleneksel toplumlar yerini çok kültürlü toplumlara bırakmış ve tüm toplumlar birbirlerinin etkisine açık hale gelmiştir. Bu yeni durum karşılaşılan etik ikilemleri çözmek için yeni etik prensipleri de gerekli kılmıştır. Đki Amerikalı felsefeci Beachump ve Childress 1979’da “Biyoetiğin Esasları” isimli bir kitap yazarak, özellikle biyolojik bilimlerde karşılaşılan etik sorunların çözümü yönünde bazı etik ilkeler ortaya koymuşlardır. Bu ilkeler; özerkliğe saygı, zarar vermeme, yararlı olma ve adalet ilkeleridir. Đnsan topluluklarının varolduğu her yerde bir şekilde var olan, kabul gören ve onların ahlaki davranışlarını ayarlayan bu dört ilkenin, her toplum ve kültüre uyarlanabileceği ileri sürülmüştür. Toplumun sağduyusunu temel ve tıp geleneklerini esas alan, belli yükümlülükleri özel durumlarda ve dengeleyici şekilde kullanan ve kendi içinde tutarlı olmayı gerektiren dört ilke kısaca şunlardır. Özerkliğe Saygı Đlkesi: Beachump ve Childress özerkliğe saygı kavramını kişinin kendi kendisini idare edebilme kapasitesine sahip olması ve karşısındakinin de bu durumu kabul edebilme kapasitesine sahip olması gerekliliği üzerinde durmuştur. Bu kavram, daha geniş kabul gören insan bireyinin değerinin taktir edilmesi ilkesi nosyonu üzerine temellendirilir. Đnsan bireyinin taktir edilmesi ise, ancak her bireyin özgür olduğu bir toplumda söz konusu olabilir. Fiziksel olarak özgür olmanın (köle olmamak) yanı sıra, bireylerin özerk olarak davranabilmesi için psikolojik, ekonomik, hukuki ve benzeri her türlü baskıdan da uzak olması lazımdır. Günümüzde tüm dünyada yaygın olarak kabul gören ve tıbbi uygulamaların vazgeçilmezi haline gelen aydınlatılmış onam yaklaşımı, özerkliğe saygı ilkesinden türetilmiştir. Özerkliğe saygı ilkesi, esas olarak herkes tarafından kabul edilen, hukuki açıdan destek bulan, kişinin kendi bedeninde neler yapılabileceğini ve neler yapılmasına izin verme özgürlüğüne sahip olması ilkesi üzerinde temellendirilmiştir. Sağlık personeli hasta ilişkisinde özerkliğe saygı ilkesi, hastanın vücut bütünlüğünün korunmasını ve onun kendine yönelik her türlü tıbbi müdahaleyi onaylama hakkını ifade eder. Bu demek oluyor ki, hasta üzerinde yapılan her türlü tıbbi girişim için hastanın onayının alınması gerekir. Eğer tıbbi bir müdahale, kişi bilgilendirilmeden ve onamı alınmadan yapılmışsa, bu kişinin özerkliğinin ihlali anlamına gelmektedir. Özerklik, her ne kadar daha çok hastalar ile ilişkilendirilmiş olsa da, bir takım mesleki ve kişisel değer yargılarına sahip olan sağlık personeli de özerkliği göz ardı edilmemeli ve saygı gösterilmelidir (11). Özerkliğe saygı ilkesini tartışırken belirli durumlarda, bazı sorular ve ikilemler de ortaya çıkmaktadır. Örneğin bunama, psikiyatrik hastalıklar ve pediatrik hastalar gibi kendi


kararlarını kendisi veremeyecek durumdaki kişilerde bu ilkenin ne şekilde uygulanacağı veya hastanın hayat kurtarıcı ve kritik durumda tedaviyi reddettiği durumda sağlık personelinin nasıl davranacağı tartışmalıdır. Zarar Vermeme Đlkesi: Bu ilke, tıp etiğinin esası olan ve “her şeyden önce zarar verme” koşuluna dayanmaktadır. Zarar vermeme ilkesi, anlam olarak başka insanlara her koşulda zarar vermemeyi ifade etmektedir. Bireyler genellikle başka insanlara yararlı olma yükümlülüğü altında değildir, ancak zarar vermemek yükümlülüğü her birey için söz konusudur. Doktorların, hastalarının refahını yükseltmeye çalışırken bazen kaçınılmaz şekilde zarar verme riskini taşıdıkları açıktır. Bu nedenle kâr-zarar veya risk-fayda dengesini, her zaman en fazla yararı sağlama kaygısı doğrultusunda gözetmek doktorlar için bir zorunluluktur. Bu ilkenin temel vurgusu; doğru klinik uygulamalar sınırı içinde kalmak, hastalara beklenen standart bakımı sağlamak ve bunu hastaların zarar görme riskine artırmadan uygulamak üzerinde odaklanmıştır. Ahlak sadece kişinin verdiği zararın sorumluluğuna katlanması değil, aynı zamanda zararın zararlılığı üzerine düşünmeyi de gerektirir. Kişilere zarar vermemek yanında, onları uğrayabileceği zararlara karşı korumayı bir ilke olarak kabul etmek de tıbbi uygulamalarda öne çıkmaktadır. Aslında bu durum zarar vermeme ilkesiyle yararlı olma ilkesinin geçiş alanını oluşturmaktadır. Zarar vermeme, yararlı olma ve aynı zamanda adil olma ilkeleri tıbbi uygulamalarda birbirine karşı belirsizlikler ve üstünlükler içeren karmaşık durumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da tıbbi durumları etik açıdan analiz ederek daha dikkatli davranılmasını gerekli kılmaktadır. Yararlılık Đlkesi: Yararlılık genellikle iyi şeyler yapmak ve nezaket ile hareket etmek anlamına gelmektedir. Başkalarına zarar vermemenin çok ötesinde, çevremizdeki insanların refahını artırmayı ve bu yönde çaba harcamayı da gerekli kılmaktadır. Yararlılık terimi sevgi, insancıllık, fedakarlık, merhamet ve nezaketi de kapsayan bir kavramdır. Aslında bu kavram aynı zamanda, içerdiği bütün bu etik teorilerin özünü teşkil etmektedir. Bu teorilerde yararlılık, insan doğasında var olan ve diğer insanlara karşı iyi davranma güdüsünü yaratan bir şey olarak düşünülür ve ahlakın da temel hedefi olarak kabul edilir. Bu nedenle, Beachump ve Childress hasta bakımında yararlılığı, yalnızca faydalı ve değerli bir meziyet olarak değil, aynı zamanda bir görev olarak da kabul ederler. Normal insanlar görev olarak nitelenen bu şeyi, bir görev olarak algılamasalar da, sağlık hizmetlerini meslek olarak uygulayan herkesin bunu öncelikli bir görev olarak algılamaları gerekmektedir. Günümüz tıbbi uygulamalarında, genellikle özerkliğe saygı ilkesinin ön plana çıktığı ve bu ilkeyi yararlılık ilkesinin üzerinde görme yönünde bir eğilimin olduğu görülmektedir. Ancak belli durumlarda özerkliğe saygı ilkesini yararlılık lehine ihlal etmek kaçınılmaz olmaktadır. Özellikle toplumun sağlığını tehdit eden ve hayat kurtarıcı acil durumlar ile doktorun mesleki ve kişisel doğrularıyla kişi özerkliğinin çatıştığı durumlar bu kapsama girmektedir. Günlük yaşam sağlık personelinin karşısına onları ikilemlere düşüren öyle özel ve sıra dışı durumlar çıkarmaktadır ki, sağlık personeliler açısından karar verme sürecinin hiç de kolay işlemediğini; ancak “hastanın iyiliği”ni gözetmek gibi bir temel varsayımın ana çıkış noktası olarak alınabileceğini söylemek mümkündür. Adalet Đlkesi: Adalet, birçok felsefeciler tarafından farklı şekillerde tanımlanmış olsa da, üzerinde genelde uzlaşılan tanım; insanlara hak ettikleri eşit ve uygun davranışı göstermektir. Adalet aynı zamanda, belli bir şeye talip olan birden fazla kişi arasında hakça paylaşımı da ifade etmektedir. Gillon, adalet prensibini sağlık alanına uygularken bunu üçe ayırmaktadır; birincisi, kısıtlı kaynakların adil dağıtımı (dağıtımda adalet), ikincisi insanların haklarına


saygılı olunması (hakları esas alan adalet), üçüncüsü de ahlaki açıdan kabul edilebilir kanunlara saygılı olunmasıdır (hukuki adalet). Sağlık alanında adalet prensibi, çok geniş ve farklı durumları ilgilendirmektedir. Herhangi bir ilacın yazılıp yazılmamasından, bir solunum makinesinin kime verileceğine karar verilmesini (mikro düzeydeki dağıtım) kapsadığı gibi, ulusal sağlık kaynaklarının ve sağlık bütçesinin ne şekilde dağıtılacağına karar verilmesini de (makro düzeyde dağıtım) içine almaktadır (12). Kısıtlı kaynakların dağıtımı, toplumda var olan değerler, kurallar doğrultusunda hakça ve uygun bir şekilde paylaşımı ifade etmektedir. Dağıtımda adalete ilişkin değişik teoriler ileri sürülmüştür. Bunlardan faydacı teori; dağıtımın en fazla faydayı sağlayacak şekilde dağıtımının gerekliğini savunurken, liberal teori; dağıtımın ancak ve ancak kişilerin tercihleri doğrultusunda yapılmasının gerektiğini savunmaktadır. Bunların dışında bir başka yaklaşım olan toplumcu teori ise; toplumun bireye, bireyin de topluma karşı olan sorumluluklarını ön plana çıkararak, tercihlerin bireye bırakılamayacağını ileri sürmekte ve adalet dağıtımının toplum yararı gözetilerek yapılması gerektiğini savunmaktadır. Ne kadar karmaşık ve değişken görünürse görünsün, tüm bu teoriler toplumdaki sosyal yükün yada kazancın adil olarak ne şekilde paylaşılacağı konusunda farklı öneriler getirmektedirler (13). Sonuç olarak, Beachump ve Childress günümüz tıbbi uygulamalarında karşılaşılan etik sorunlara, bu ilkeler ışığında çözüm önermişlerdir. Đlkeci yaklaşım, öncelikli yükümlük ile gerçek yükümlüğü birbirinden ayırmaktadır. Öncelikli eylem yükümlülüğü, herhangi bir durum karşısında kendisine eşit yada kendisinden güçlü başka bir yükümlülükle karşılaşmadıkça ortaya çıkan yükümlülüktür. Öncelikli yükümlülük kendisinden daha öncelikli yükümlülük olmadıkça yerine gelen öncelikli yükümlülüktür. Đki veya daha fazla kural çatışırsa kişi bunların hangisinin ağırlıklı olduğunu tespit ederek öncelikli yükümlülük hangisi olduğunu ortaya koymaktır. Özele inme ve dengeleme tutarlı genel bir modele ulaşmak için birbirini tamamlayan unsurlardır. Dengeleme vakaları analiz ederken özele inme daha çok, genel politika belirlemede kullanılmaktadır. Temel Hekimlik Değerleri Tıp mesleği, insanla doğrudan bağlantılı bir meslektir. Bu bağlantı, “insan” denen varlığın sergileyebileceği tüm umulmadık, tüm sıra dışı görünümlere bir profesyonel olarak muhatap olmayı gerektirecek bir yoğunluk taşımaktadır. Đnsanlar, doğumdan ölüme, hastalanmadan yaralanmaya kadar çeşitli durumlarda, mesleki bilgi ve becerisi nedeniyle kendisine yakın bulacağı bir profesyonele ihtiyaç duyarlar. Zaaflarını, başka kimsenin bilmesini istemeyeceği yanlarını herkesten, hatta kendilerinden bile gizlerken, sadece hekim ile paylaşmaya yanaşırlar. Hastalık durumları, nedeni ne olursa olsun, insanın kendini zayıf ve yardıma muhtaç algıladığı durumlardır. Bu durumlarını görmesine/tanık olmasına izin vermelerine yol açan etken hekimin onlara verdiği “güven duygusu” dur (14). Hekimin aynı zamanda bir filozof olduğu eski Yunan’da, hekimler uygulamalarında belli ahlaki ilkelere ve meslek kurallarına riayet etmişlerdir. Günümüz tıp etiğinde yer alan temel kavramlar, ilk kez Hipokrat andında dile getirilmiş ve bu ant, tıp etiği için bir dönüm noktası olmuştur. Hipokrat’dan sonra gelen Galen de hekimlerin temel ahlaki özellikleri ve mesleki ilişkilerinde uyulması gereken kurallardan bahsetmiştir. Modern tıbbi uygulamalr açısından tıp etiği kodranı ilk kez gündeme getiren ve bu konuda bir eser kaleme alan Thomas Percival (1803) olmuştur. Percival tarafından kaleme alınan bu kodlar esas alınarak, American Medical Association 1847 yılında kendi etik kodralarını hazırlamıştır (15).


Hipokratik etik daha sonra üç tek tanrılı din mensupları tarafından kabul görmüş ve yaygınlaşarak tüm toplumlar üzerinde etki göstermiştir. Orta çağdan modern çağa kadar doktorlar için etik standartlar, hipokratik etik çerçevesinde belirlenmiş ve uygulanmıştır. Her ne kadar günümüzde bu standartlar tüm dünyada kabul görse de, tıbbi uygulamalardaki farklılıklar ve bu uygulamalarla ilgili bilimsel, teknolojik, sosyal ve kültürel değişim ve gelişim karşısında hipokratik etik yetersiz kalmıştır. Bu yetersizlik, sosyal değerlerdeki değişim, profesyonel felsefecilerin tıbbi etikle ilgili ortaya koydukları yeni yaklaşımlar, tıbbi etikden biyoetiğe doğru değişim ve etik felsefesiyle ilgili postmodern yaklaşımlarla daha da artmaktadır. Tıbbi etik anlayışındaki değişimler ve farklı yaklaşımlar, yeni açılımları gündeme getirmekte ve alana özgü ilkeler ve kuralların oluşmasına yardım etmektedir. Tıp bilimi sadece teknik boyuta indirgenemeyecek kadar çok yönü olan ve sanatsal özellikleri de bünyesinde barındıran bir uğraştır. Onu bir meslek olmanın ötesinde, uygulamalı bir bilim, aynı zamanda bir sanat, aynı zamanda bir alt- kültür olarak da görmek mümkündür. Tıp alanı tarihsel evrimi içerisinde çeşitli boyutları ile ve çeşitli nitelikleriyle tanımlanmış ve adlandırılmıştır. Önceleri içgüdüselliğin ön planda olduğu tıp uygulamalarını, daha sonra mistik niteliklerle bezeli ve hekimlerin aynı zamanda din adamı niteliği taşıdıkları dönemleri geçirmiştir. Ardından tıp uygulamasının laik bir yapıya büründüğü, hekimlerin dinsel öğelerden sıyrıldığı ve gözleme dayalı (ampirik) yaklaşımların geçerlik kazanmasıyla da akılcı (ussal) hekimliğe yönelik adımların atılmaya başlandığı görülmektedir. Günümüzde artık, bilimsel-deneysel bakışın egemen olduğu bir yaklaşım, tıptaki genel eğilimi oluşturmaktadır (16). Sağlık personeli-hasta ilişkisi tıbbın evrimi boyunca değişikliğe uğramış, farklı görünümlere bürünmüştür. Bu farklı görünümlerden birisi; sağlık personelinin etkin ve hastanın ise bütünüyle edilgin olduğu “etkinlik-edilginlik” türü bir ilişki biçimidir. Đkincisi; sağlık personelinin hastasına uyması gereken kuralları ve yapması gerekenleri söylediği, daha doğrusu öncelikle sağlık personelice belirlenmiş bir stratejiyi hastanın uygulaya geldiği bir ilişki biçimidir. Bu “yol gösterme-işbirliği etme” olarak adlandırılmaktadır. Sağlık personeli hasta ilişkisinin üçüncü ana biçimi ise; sağlık personelinin bir profesyonel olarak hastasına yardımcı olduğu, onun hastalık sürecinde karşılıklı katılma biçimindeki “paylaşımcı” ilişki biçimidir. Özellikle tedavi edici hekimlikte, bir başka deyişle sağlık personeli-hasta ilişkisinin temelini oluşturduğu bir düzlemde bu ilişkinin güven temeline dayanması gerektiği açıktır. Günümüzde paternalist bir ilişkiden, sağlık personelinin yol gösterici olduğu ve sağlık personelinin hastasıyla “paylaşımcı” bir ilişkiyi sürdürebildiği bir sağlık personeli-hasta ilişkisine gidildiği görülmektedir. Toplumların kendi sosyokültürel özelliklerinin sağlık personeli-hasta ilişkilerinde de başlıca belirleyicilerden biri olduğu, örneğin bu bağlamda ülkemizde de daha sıklıkla, hastanın edilgin olduğu “paternalistik” bir ilişki türünün ortaya çıktığı ve üstelik bu tür bir ilişkinin hem hastalar, hem de sağlık personeliler tarafından genelde benimsenerek uygulandığını gözlemlenmektedir (17). Yukarıda da dile getirilen sağlık personeli-hasta ilişkisinin üzerine inşa edildiği güven öğesinin, zaman içerisinde yerini kayıtsız koşulsuz bir güven yerine “aydınlatılmış onam” kavramına bıraktığını söylemek mümkündür. Bu durum, başta tüm insanlık adına utanç eylemleri olan Nazilerin uygulamaları gibi çeşitli etkenler nedeniyle, güven temelinin sarsılmasına dayanmaktadır. Bir başka deyişle günümüzde “sağlık personelinin hastası adına


en iyiyi yapacağı” düşüncesi yerini “hastanın kendi bedenine ve kendi sağlığına ilişkin en doğru kararı vermek için gerek duyacağı bilgiyi sağlık personelinin hastasına vereceği” düşüncesine dönüşmüştür. Günümüzde tıp uygulamasında aydınlatılmış onam kavramı son derece merkezi bir konumda bulunmaktadır. Hastanın hastalığına ve buna yönelik tedaviye ilişkin yeterince bilgi almasından sonra, kendisine uygulanacak tedaviler hakkında rıza göstermesi biçiminde özetleyebileceğimiz aydınlatılmış onam kavramı ile birlikte, hem sağlık personelinin etik ve hukuki sorumlulukları yeniden gözden geçirilmeye başlanmış; hem de bu tür bir paylaşımcı ilişkinin egemen olduğu sağlık personeli-hasta ilişkisi türünde sağlık personelinin otoriter ve paternalist bir figür olmaktan vazgeçerek hastanın kararına saygı duymak zorunda oldukları konusu gündeme gelmiştir (17). Mesleğin doğasında bulunan ve her hekimin sahip olduğu düşünülen temel değerlerin mesleki uygulamalara ne kadar yansıdığı, özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde sorgulanmaya başlamıştır. Bu nedenle tıp etiği üzerinde birçok söylem geliştirilmiştir. Her ne kadar hekimin kendine özgü bir kişisel yaşam felsefesi veya dini inancı olsa da, tıbbi etik analizlerini kişisel inançtan bağımsız bir temellendirmeye dayandırmaktadır. Bu nedenle modern biyoetik sofistike bir seküler disiplin olarak gelişmektedir. Kişisel yaşam görüşünden veya dini inançtan bağımsız bir temellendirme, özellikle günümüz dünyasının dini ve ahlaki çeşitliliği göz önüne alındığında, büyük bir önem taşımaktadır (18). Hekimin Etik ve Deontolojik Yükümlülükleri Tüm toplumların hekimlerden beklediği bazı temel etik ve profesyonel nitelikler bulunmaktadır. Hekimin bu niteliklere sahip olması “hekimlik erdemi” olarak ifade edilebilir. Bu niteliklerini koruyan ve onları yitirmeyen hekimler, toplumun beklentilerini karşılayabilir. Mesleğiyle ilgili gelişmeleri takip ederek kendini yenilemeyen, deneyimlerini bir bilgi sistematiği içinde bütünleştirmeyen ve yeni sorunlar karşısında yeni arayışlara yönelmeyen hekim zamanla erdemini ve saygınlığını yitirebilir (19). Hipokrat’dan beri hekimleri “güvenilir” kılan ve tıp kurumunu binlerce yıldır “saygın” yapan temel ilkeler, tıp kurumunun kendinden saydığı profesyonellerden toplum önünde “dürüst”, “güvenilir” olma, “sır saklama”, “insan kişiliğine saygı duyma” ve “ayrımcılığa karşı durma” sözünü almış olmasıdır. Hekimler binlerce yıldır yaptıkları yeminlerde, tüm potansiyel hastalarına “bana güvenebilirsin, mesleki bilgi ve becerimi senin iyiliğin için kullanacağım” sözünü vermektedirler (22). Ülkemizde hekimlerin sahip olmaları gereken temel etik ve deontolojik nitelikler ile ilgili iki düzenleme bulunmaktadır. Bunlardan birisi 1960 yılında yayımlanan Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, diğeri ise Türk Tabipler Birliğinin hazırladığı ve 1999 yılında yayımladığı Hekimlik Meslek Etiği Kurallarıdır (20, 21). Tıbbi deontoloji Nizamnamesi, hekimlerin uymak zorunda oldukları deontolojik esasları belirleyen temel yasal düzenlemedir. Bu düzenleme hekimlerin deontolojik sorumluluklarının sınırlarını belirleyen yasal bir metin olmanın ötesinde, hekimlik uygulamalarının özünde bulunan temel etik ilkeleri de kapsamaktadır. Türk Tabipler Birliğince hazırlanan Hekimlik Meslek Etiği Kuralları içerisinde de deontoloji nizamnamesinde yer alan ilkeler yer almıştır.


Her iki düzenlemede yer alan temel ilkelerden birisi; hekimin hastalarının sosyal ve kişisel özellikleri yönünde bir ayrım yapmadan insan sağlığına, yaşamına ve şahsiyetine özen ve saygı göstermekle yükümlü olduğu ilkesidir. Bu ilke, özünde hekimin deontolojik ve etik yükümlülüğüne vurgu yapmanın ötesinde, bu yükümlülüğü aynı zamanda yasal bir yükümlülük olarak da ortaya koymaktadır. Hekimlik mesleğinin tarih boyunca temel ilkelerinden biri olan hastanın sırrının saklanması hususu, hem Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinde hem de Hekimlik Meslek Etiği kurallarında üzerinde önemle durulan ilkelerden biridir. Yasalar ile belirlenmiş olan hususlar hariç, hekimlerin hastayla ilgili bilgileri hiçbir şekilde açıklayamaması ve hastanın sırrını her şartta koruması önemli bir etik ilkedir. Bu husus aynı zamanda, tıbbi yayınlarda hastaya ait bilgilerin hastanın hüviyetini açığa çıkarmayacak şekilde kullanılmasına da vurgu yapmaktadır. Gerek Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinde, gerekse Hekimlik Meslek Etiği kurallarında yer alan diğer bazı etik ve deontolojik ilkeleri şu şekilde özetleyebiliriz; 1. Herhangi bir baskı altında kalmadan sadece mesleki ve vicdani kanatine göre hareket etme ve tıp biliminin gerekliliklerini yerine getirme, 2. Toplum içinde ahlaki açıdan örnek bir kişi olma ve özel yaşamında bile mensup olduğu meslek gurubuna yüklenen toplumsal normlara uyma, 3. Mesleki uygulamalara ticari bir yön vermeme, meslek içi menfaat çatışmalarından kaçınma, hastasından haksız bir menfaat temin etmeme ve meslek içi rekabete yakışmayacak yöntemlerle kazanç temin etmeme, 4. Tıbbi uygulamaların ortaya çıkarabileceği olası risk, yarar ve komplikasyonlarla ilgili kişileri bilgilendirmek ve onların rızasını alarak tıbbi uygulamaları yürütmek, 5. Mesleki bilgilerini kötü bir amaç için kullanmama, 6. Hazırlanacak tıbbi raporların, vicdani ve bilimsel kanaatler dışında başka faktörlerden etkilenmemesinin yanında, hususi bir maksatla veya hatır için tıbbi rapor düzenlememe, 7. Hastanın özel yaşamına saygı gösterme ve hasta mahremiyetine özenli davranma. Đş Yeri Hekimi ve Çalışma Yaşamını Etkileyen Etik Konular Tarihsel Gelişim: Çalışma sağlığı ve çalışma koşulları arasındaki ilişki antik çağlardan beri bilinen bir gerçektir. Aristo koşucuların hastalıklarından söz etmiş ve gladyatörler için özel diyet tarif etmiştir. Hipokrat kurşun zehirlenmesinin başlıca belirtilerini, Juvenal (M.S. 60-140) ise ayakta durarak çalışanların varislerine işaret etmiştir. XV. ve XVI. yüzyıllarda Agricola ve Paracelsus, meslek hastalıklarının boyutları ve şiddeti konusundaki çalışmalarıyla, madencilerin sosyal durumlarında olumlu değişiklikler sağlamışlardır. Georgius Agricola (1494-1555) “De Re Metallica” adlı 12 ciltlik kitabında madenci hastalıklarını ve korunma yollarını anlatmıştır. Paracelsus (1493-1541) ise, “On Miners’ Sickness and Other Miners’ Diseases” adlı üç ciltlik kitabında madencilerde görülen akciğer hastalıkları ile madenlerin eritilmesi işlerinde çalışanların sorunlarına ve civaya bağlı olarak gelişen sağlık sorunlarına yer vermiştir.


Bernardini Ramazzini (1633-1714) meslek hastalıkları ile ilgili ilk kapsamlı kitap olan, “De Morbis Artificum Diatriba” isimli eserini yazmıştır. Ramazzini iş kazası geçiren her hastasına iş koşulları konusunda kapsamlı sorular yöneltirken işyerini ayrıntılı olarak gezip incelemişdir. Kitapta ayrıca meslek hastalıklarından korunma yöntemleri, beslenme, hijyen ve ergonomiye de yer vermiştir. Ramazzini’ye göre “Sağlığı yitirmek pahasına elde edilen kazanç, pis-kirli bir kazançtır”. Ramazzini, hasta muayenesi sırasında “Ne iş yapıyorsun?” sorusunun yerleşmesini sağlayan hekim olarak tarihe geçmiştir (23). XVIII. yüzyıla gelindiğinde, Đngiltere’de Thomas Percival (1740-1804) gençlerin çalışma koşulları ve süreleri hakkında rapor hazırlayarak, “Çocukların Bedeni ve Manevi Sağlıkları Hakkında Kanun” adlı ilk fabrika yasasının çıkışına katkı sağlamıştır. Đngiltere’deki sosyal reform hareketleri, çocuk iş gününün 10 saate indirilmesine neden oldu ve bu sayede koruyucu iş gücü yasası 1833’de yürürlüğe girdi. Đlk fabrika denetim departmanını Amerika Massachusetts’de 1867’de kuruldu ve sonraki yıllarda tekstil endüstrisinde ilk iş güvenlik kanunları yürürlüğe girdi. 1900’den sonra endüstriyel kazaların yükselen grafiği, çalışanlara tazminat ödenmesi yönünde kanunların kabul edilmesiyle sonuçlandı. 1920’den itibaren neredeyse bütün devletler bu sigorta programı kanununu kabul ettiler. Sigorta uygulamalarının başlamasıyla birlikte, mesleki tıp programlarının gelişimi de çalışma yaşamına girmeye başladı. Đlk aşamada, endüstriyel temizlik ve kaza önleme programlarından daha ziyade, işe başlamadan önceki bedensel özelliklere önem verildi. Đkinci Dünya Savaşı’ndan sonra batı dünyasında işçi hareketine olan sempatinin azalması nedeniyle, mesleki sağlık ve güvenlik kamuoyunun gözünden düştü. Đşçinin yeniden politik etki elde ettiği 1960’lara kadar bu konu tekrar ortaya çıkmadı. Amerika Birleşik Devletlerinde 1960’larda yaralanma oranlarının %29’a yükselmesi ve 1968 yılında West Virginia Farmington’da meydana gelen maden felaketinde 78 madencinin ölmesi, halkın dikkatini çekti. Yoğun kamuoyu tartışmaları neticesinde 1980’lerden sonra iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili yasal düzenlemeler yapılmaya başladı (24). Đş Sağlığı Uygulamaları ve Etik Kodlar: Đş sağlığı alanı; iş hastalıkları, iş yaralanmaları ve işle ilişkili rahatsızlıklar gibi işin sağlık üzerindeki tüm etkilerini kapsayacak şekilde işten kaynaklanan tüm olumsuzlukları içerir. Tüm dünyada iş sağlığı uygulamaları ile ilgili yapılan düzenlemelerin temel amacı; çalışanların yetenek ve kapasitelerini devam ettirmek ve artırmak için onların sağlıklarını korumak ve geliştirmektir. Bu amaçla herkes için güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı oluşturmak ve çalışanların sağlık durumlarını göz önünde bulundurarak işe uyum kapasitelerini artırmak, yapılan düzenlemelerin nihai hedefidir. Bu nedenle iş sağlığı profesyonelleri, sağlık ve güvenlik ile ilgili ekipmanların seçimi ve dizaynının yanında, güvenli iş ortamı yönetimine tecrübeleriyle katkı sağlanmak sorumluluğunu da taşımaktadırlar. WHO ve ILO’nun 1950 yılında tanımladığı ve 1995 yılında birlikte gözden geçirerek yeniledikleri, iş sağlığı ve güvenliğinin amaçlarını aşağıdaki şekilde özetlenmiştir (25): “Đş sağlığı, tüm çalışma alanlarında çalışanların en üst düzeyde fiziksel, mental ve sosyal iyilik halinin devam ettirilmesi ve geliştirilmesini amaçlamalıdır. Önleme; çalışanların iş


nedeniyle meydana gelecek sağlık kayıplarını, koruma; istihdam edilen işçilerin sağlıklarını etkileyecek risklerin oluşmasını engellemeyi, idame; çalışanlarının iş şartlarına uyumuyla ilgili fizyolojik ve psikolojik kapasitelerinin devamını ifade eder. Kısaca işin bireye bireyin ise işe uyumunun sağlanması temel amaçtır. Đş sağlığının odaklandığı üç temel husus söz konusudur; 1) Đşçi sağlığının ve çalışma kapasitesinin idamesi ve geliştirilmesi, 2) Đş ortamının ve işin daha güvenli ve sağlıklı olması yönünde gerekli iyileştirmelerin yapılması, 3) Çalışma işbirliği ve iş kültürünün iş sağlığı ve güvenliğini destekleyecek şekilde geliştirilmesi ve verimlilik sorumluluğunun güçlendirilmesi için pozitif sosyal ortam ve sosyal girişimlerin desteklenmesini. Đş kültürü kavramı bu sorumluluklara (taahhütlere) uyarlanan temel değerler sistemini yansıtmaktadır. Bu kültür, yönetim sistemi, personel politikaları, katılım ilkeleri, eğitim politikaları ve yönetim sorumluluklarının niteliği gibi tüm uygulamalarda yansımalarını bulur.” Kabul edilebilir iş sağlığı uygulamasının sadece bu alanla ilgili hizmetin sağlanması ve bu hizmetlerin değerlendirilmesinden ibaret olmadığı, çalışanların sağlığı ve çalışma kapasitelerinin koruma, idame ettirme ve geliştirecek bir yaklaşımın önemi gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Đş sağlığı bakımı ve iş sağlığının geliştirilmesiyle ilgili bu yaklaşım; çalışanların insani, sosyal ve sağlık ihtiyaçlarının sağlığı koruyucu, sağlığı geliştirici, tedavi edici, ilk yardım rehabilitasyonu kapsayıcı bir şekilde içermenin yanında, kurtarma ve işe yeniden uyumu da içeren stratejileri içermesi gerekir. Benzer şekilde iş sağlığı ile çevre sağlığı, yönetim kalitesi, üretim güvenliği, toplum sağlığı ve güvenliği arasındaki bağlantıların önemi de gün geçtikçe anlaşılmaktadır. Bu strateji, insan ihtiyaçların karşılayacak, toplumsal kullanıma uygun, eşitlikçi ve devam ettirilebilir teknolojilerin seçimi ve işbirliklerinin oluşturulmasına yönelik bir iş sağlığı ve güvenliği sisteminin geliştirilmesine katkıda bulunmuştur. Đş sağlığı ve güvenliği konuları karmaşık ilişkilerin söz konusu olduğu görevler, zorunluluklar ve sorumluluklar ile ilgili birçok kaygıyı içerir. Zorunluluklar ve sorumlulukların genel çerçevesi ulusal mevzuatla tanımlanmıştır. Bu kapsamda her iş veren istihdam ettiği işçinin güvenliği ve sağlığı konusunda sorumluluk taşır. Her uzmanın ise görevleriyle ilişkili özel sorumlulukları vardır. Farklı disiplinlerden uzmanların bir arada çalıştıkları durumlarda, herkesin diğerinin görev, sorumluluk ve profesyonel standartlarını anlayacak ve kendi eylemine de temel olacak ortak değerler olmalıdır. Bu bağlamda iş sağlığı profesyonelleri ile ilgili “Uluslar arası Đş Sağlığı profesyonelleri Etik Kodunun” dayanağı olan temel etik ilke ve değerleri şöyle özetleyebiliriz; 1. Đş sağlığının amacı; gerek bireysel, gerekse toplumsal düzeyde çalışanların sağlık ve sosyal iyilik hallerine hizmet etmektir. Đş sağlığı uygulaması en üst düzel profesyonel standartlar ve etik ilkeler bağlamında icra edilmelidir. Đş sağlığı profesyonelleri toplum ve çevre sağlığına katkıda bulunmalıdır. 2. Đş sağlığı profesyonellerinin görevleri; iş sağlığı politika ve programlarında etik ilkelerin uygulanması ve insan onuruna saygı gösterilmesi bağlamında çalışanların sağlık ve yaşamının korunmasını içerir. Profesyonel dürüstlük, tarafsızlık, çalışanların tıbbi bilgileriyle ilgili mahremiyete saygı ve güvenin korunması da görevlerinin bir parçasıdır.


3. Đş sağlığı profesyonelleri eylemlerini tam bir bağımsızlık duygusuyla yerine getirme konusunda uzmandırlar. Bu bağlamda profesyonel etik ve uygulama iyiliği açısından işlerini yapacak şartları oluşturmak ve görevlerinin gerektirdiği yeteneği kazanıp idame ettirmek zorundadırlar. Sonuç olarak; WHO ve ILO tarafından 1992 yılında yayımlanan, Đş Sağlığı Profesyonelleri Đçin Etik Kodlar, konuyla ilgili bir takım temel ilkeleri içerecek ve pratik bir rehber olacak bir anlayışla hazırlanmıştır. Bu kodların özel durumlarda ne şekilde uygulanacağı ve yorumlanacağı tamamen profesyonellerin kendilerine ve ilişkiler içinde olacakları aktif role bağlıdır. Söz konusu kodlar, iş sağlığı ile ilgili sorumluluk alan herkese rehberlik etmenin yanında, uygulamaları ile ilgili yapılabilecek değerlendirmeler için bir mukayese zemini oluşturur. Bu doküman eğitim amaçlı olarak kullanılabileceği gibi, alanla ilgili ulusal etik kodların oluşturulması için bir örnek teşkil edebilir. Eğer istenirse bunlar olduğu gibi benimsenir ve profesyonel durumların belirli standartlar temelinde tanımlanması ve değerlendirilmesine hizmet edebilir. Bu dokümanın bir diğer amacı ise; iş sağlığı alanında multidisipliner yaklaşım ve ekip çalışmasının geliştirilmesi yönünde, alanın tüm ilgililerinin birlikte çalışabilecekleri ortak bir zeminin genel ilkelerini geliştirmektir. Ancak ulusal etik kodlar veya profesyoneller için hazırlanmış rehberlerde konuya özgü daha ayrıntılı bilgiler yer almalıdır. Yine de etik kodların iş sağlığı profesyonelleri ve onların diğer profesyoneller, sosyal partnerler ve toplumla olan ilişkilerinde uygulanacak bir kapsamda olması söz konusu değildir. Belirli uzmanlık alanlarına özgü bazı etik hususların olabileceği, dolayısıyla ilave etik rehberliklere ihtiyaç duyulabileceği bilinmelidir. Kaynaklar: 1. Bumin T. Felsefe 2002. Türk Sanayici ve Đş Adamları Derneği Yayınları, Đstanbul 2002, s. 33. 2. Yazıcı S. Felseye Giriş. Alfa Yayınları, Đstanbul 1999, s. 4. 3. Oğuz YN. Biyoetik Terimler Sözlüğü. Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2005, s. 82-83. 4. Hançerlioğlu O. Felsefe Ansiklopedisi, Cilt 1. Remzi Kitabevi, Ankara 1978, s. 32. 5. Hançerlioğlu O. Felsefe Ansiklopedisi, Cilt 5. Remzi Kitabevi, Ankara 1978, s. 7-8. 6. Aydın Đ. Eğitim ve Öğretimde Etik. PegamA Yayınları. Ankara 2003, s. 23-26. 7. Cevizci A. Platon – Menon.Gündoğan Yayınları. Ankara, 1994. 8. Tepe H: Bir Felsefe Dalı Olarak Etik. Doğu Batı. 1998, Sayı 4, s. 9-24. 9. Thomas E. Beam: Military Medical Ethics. Uniformed Services University of the Health Science, BethesdA, Meryland, 2003. Vol: 1, s. 23-55. 10. Louis P. Pojman: Ethics; Discovering Right and Wrong. Wadsworth Publishing, Belmont, California, 1995, s. 135-159. 11. Gillon, R. ; ‘Medical Ethics: Four Principles Plus Attention to Scope’, British Medical Journal, 1994 ; 309, s.184-8.


12. Aksoy, S. ; ‘Sağlık Kaynaklarının Dağıtımında ve Tedavi Kararının Verilmesinde Kullanılan Kriterlerin Etik Tartışması’ (Ethical Discussion of Criteria Used in the Distribution of Health Care Resources), paper presented at 3rd Turkish Medical Ethics Symposium, Ankara, 23-25 October 1997. 13. Tom L. Beachump, James F. Childress: Principles of Biomedical Ethics. Oxford University Pres, New York, 1994. 14. Arda B:, Đş Ahlakı” Açısından Tıp: Neredeyiz? Nereye Gidiyoruz?. Deontoloji Ders Notları, ANTIP A.Ş. Yayınları. Ankara 1996. 15. Çobanoğlu N. Tıp Etiği. Đlke Yayınevi, Ankara, 2007, s. 14. 16. Arda B:, Đş Ahlakı” Açısından Tıp: Neredeyiz? Nereye Gidiyoruz?. Deontoloji Ders Notları, ANTIP A.Ş. Yayınları. Ankara 1996. 17. Örs Y: Geçmişte ve günümüzde hekim - hasta ilişkileri. Tıp Dünyası 48: 1975, s. 224 30. 18. Thomas E. Beam: Military Medical Ethics. Uniformed Services University of the Health Science, BethesdA, Meryland, 2003. Vol: 1, s. 23-55. 19. Arda B. Hekimin Eğitimi ve Kendini Yenileme Sorumluluğu. AÜTF Mecmuası. 1990, 43:2, s. 521-526. 20. 19.2.1960 tarihinde 10436 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi. XVI 21. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Hekimlik Meslek Etiği Kuralları. 22. Göksel FA: Hekim andı. Türkiye Klinikleri. 1(1): 1981, s. 88 - 89. 23. Meslek Hastalıkları Tarihçesi. http://www.imhh.gov.tr/?q=node/20. ulaşım: 40.04.2010. 24. Post SG. Editor in Chief. Art of Medicine. Encyclopedia of Bioethics, 3rd edition. by Macmillan Reference USA. New York 2004. s. 1921-1930. 25. International Code of Ethics for Occupational Heslth Professionals. Adopted by The ICOH Board in March 2002.

34100612-DR-İş-Etiği  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you