Page 1

İşçi Sözü İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır

NATO Türkiye’ye “bayrak gösterdi” Aykut Özer> 5 Kapitalizm; öldüremediğini süründürüyor Y. Derviş > 7 Kod-A direnişi sürüyor Söyleşi: Tugay Güngör > 11

Aralık 2017 / Sayı 38 / 1,5 TL

Şimdi direniş ve kazanımları büyütme zamanıdır! N. Cemal > 10

Atatürk neden yeniden “keşfediliyor”?

Kemalistler bu duruma farklı tepkiler verdiler.

Bir kısmı, AKP liderliğinin de sonunda, “hidayete erdiğine” ve Atatürk’ün değerini anladığına hükmederken, diğerleri, “kırk yıllık Kani olur mu Yani” anlayışıyla, bu tavrı, siyasi faydacılıktan kaynaklı samimiyetsiz bir yaklaşım olarak değerlendirdiler. AKP liderliğinin bu beklenmedik tutumunun gerek parti içinde gerekse dışında tartışmalara yol açması üzerine, AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Atatürk’ün, faşist düşünceli Marksistler tarafından sahiplenmesine sessiz mi kalacaktık; Atatürk’ü onlara mı bırakacaktık?” şeklinde konuştu.

Suriye savaşının kazananı yok

Özgürlük Sokakta!

Suriye’de barışçı çözümün önünde, son derece sarp, engebeli ve uzun bir yol olduğu görülüyor.

Kadınlar sokakta her yerde mücadele etYaptıkları vergi zamlarına vatan savunmese, toplumsal muhalefetin sesini yükselt- ması gerekçesini gösteren siyasi iktidarın, mezse neredeyse tayt şort giyemez kendi servetini yurtdışı şirketlere kaçırdığı durumdayız? ortaya çıkmıştır.

Atatürk’ün ölüm yıldönümü, AKP iktidarının “Atatürkçülüğü” sahiplenmesine vesile oldu. Daha önce, zorunlu olmadıkça, Atatürk’ün adını ağzına almayan, 10 Kasım Atatürk’ü anma törenlerini yasak savma kabilinden geçiştiren AKP liderliği, bu kez, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusunu sahiplenme yarışına girdi. Anıtkabirdeki anma törenine çeşitli il ve ilçelerden otobüsler kaldırarak, kitlesel katılım sağlamaya çalıştı.

Aykut Özer > 3

Erdoğan’ın tam olarak kimleri kastettiği anlaşılmasa da, açıklamasından, “Atatürk’ü sahiplenmek gerekirse onu da biz yaparız” anlayışı çıkmaktadır. Bu üslup, tipik bir totaliter tek parti jargonudur. Erdoğan’ın üslubu, 1940’lı yıllarda, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın, solcu aydınlara yönelik olarak sarf ettiği, “Bre baldırı çıplaklar, sizlere ne oluyor? Bu ülkeye komünizm lâzım olursa, onu da biz getiririz” şeklindeki ifadesinin 2017 yılı versiyonudur. Devamı 2. sayfada >

Başbakan’ın oğulları vergi cennetinde

Ayla Çelik> 4

İlkay Öngören > 8


2

Aralık 2017

İşçi Sözü

almak şöyle dursun, iki partinin toplam oyuna bile ulaşılamamıştı. Bu seçimde, halk, gerçek İslamcılar dururken, sahtesine oy vermediği gibi, Atatürkçüler de salt bugünkü çıkışı nedeniyle, siyasi tercihlerinde değişiklik yapıp, Erdoğan’a yönelmeyeceklerdir.

Söz Yetki Karar İşçilerindir Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ateş çemberi içinde, yanıyor. Bu yangın, her geçen gün, farklı ülkeleri kapsayarak genişliyor. İlk bakışta mezhep temelli bir boğazlaşma görüntüsü vermesine karşın, bölge, çok daha karmaşık ve çok yönlü çelişkileri içinde barındıran bir mücadele alanına dönmüş durumda. Bu yangının Türkiye’ye de sıçraması, hatta sarması kaçınılmaz görünüyor. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, AKP iktidarının, bölgesel güç olma ihtirasıyla bu kavganın içine bodoslama dalması ve bu çerçevede “şeytanla işbirliği yapması”. İkinci nedeni ise, içeride iktidarını sağlamlaştırmak adına, toplumu kutuplaştırarak, en ufak bir kıvılcımla patlayacak hale getirmesi. Bizi ilgilendiren temel mesele, işçi sınıfının da bu kutuplaşmadan etkilenerek kendi içinde bölünmüş olmasıdır. Çünkü savaşların, sömürünün, eşitsizliğin müsebbibi olan, doğayı katleden, tüm insanlığı yıkıma götüren kapitalist sisteme son verecek, sömürünün ve eşitsizliğin olmadığı adil bir düzen olan sosyalizmi kuracak yegâne güç işçi sınıfıdır. İşçiler, toplumsal ve siyasi mücadelede, kendi sınıfsal konumlarını esas alarak değil, SünniAlevi, Türk-Kürt gibi mezhepsel ya da etnik kimlikleri ya da farklı burjuva siyasi eğilimlerin destekçisi olarak yer almaktadırlar. Toplumda mağdurların ve ezilenlerin yanında yer alarak, özgürlük, eşitlik, adalet ve demokrasi mücadelesini tavizsiz olarak sahiplenmekle birlikte, toplumsal ve siyasi mücadelede kendi bağımsız sınıf politikasıyla yer almak, işçi sınıfı için, yaşamsal önem taşımaktadır. Bunu yapabilmesinin iki koşulu var. Birincisi, burjuva ideolojisinin etkilerinden kurtulup, işçi sınıfı ideolojisinin etki alanını genişletmek. İkincisi ise, ekonomik ve politik temelde mücadelesini yükselterek, toplumsal sahnede bağımsız bir sınıf olarak yerini almaktır. İşçi Sözü, iki konuda da işçi sınıfına yardımcı olmayı hedeflemektedir. Bu hedefe bağlı olarak, işçi sınıfının burjuva ideolojisinden ve burjuva siyasi eğilimlerden kurtulması için, işçi sınıfının siyasi mücadele deneyim, birikim ve bilgisini sınıfa taşımaya çalışacaktır. Kapitalist sistemi, onun siyasi temsilcilerini ve eğilimlerini teşhir edecektir. Toplumdaki bütün sınıflar hakkında, ezen-ezilen ilişkileri konusunda, işçi sınıfını aydınlatacak, sınıf perspektifinin oluşmasına katkı sunacaktır. İşçi Sözü, ayrıca, işçilerin kurtuluşunun kendi eseri olacağının bilinciyle, işçi sınıfının inisiyatif kazanmasına, mücadele deneyimlerini geliştirmesine yardımcı olacaktır. Bunu yaparken, doğruların mutlak bilgisine sahip olduğu yanılsamasıyla, ikameci, dayatmacı, sekter politikalar gütmek yerine, işçilerin yaşayarak öğrenmesini sağlayacaktır. Söz, yetki ve kararın işçilere ait olduğu gerçeğini bir an bile akıldan çıkarmayacaktır. İşçilere, bir öğretmen gibi yaklaşmayacak; sınıfla tüm ilişkilerinde, öğrenme-öğretme diyalektiğini hayata geçirecektir. Öz olarak, İşçi Sözü, işçilerin, gözü, kulağı ve sesi olacaktır.

İşçi Sözü Aylık, Süreli Siyasi Yayın Tarih: Aralık 2017, Sayı:38 Baskı: Yön Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok No: 366, Topkapı - İstanbul, Tel: 0212 544 66 34 Sahibi: Oya Öznur Sorumlu Müdür: R. Cem Avcı Adres: Şehremini Mah. Gaspiralı İsmail Sok., No: 28, 1.Blok, 1.dükkân Fatih, İstanbul İzmir büro: 848.Sokak Şevki Uğur İşhanı No:80/208 Konak-İzmir www.iscisozu.org

Atatürk birleştirici güç olarak görülüyor

Hangi Atatürkçülük? Yalnız bu noktada “küçük bir sorun” ortaya çıkıyor. Bu ülkede, siyasi yelpazenin sağı ve solunda yer alan küçük bir kesim ile Kürtler dışında, herkes “Atatürkçü”. Ancak bunlar, siyasi, ekonomik ve toplumsal konularda birbirlerinden çok farklı düşüncelere sahipler ve siyasi mücadele bağlamında, neredeyse birbirlerinin gırtlağına sarılma noktasındalar. Bu durumda, Atatürk’ün izinden yürümek isteyenler, “gerçek Atatürkçü” olanı nasıl tespit edip, peşinden gidecekler? Ülkenin “zengin” siyasi geçmişi, bu konuda da bizi aydınlatıyor! 12 Mart 1971 tarihinde, ordu, işbaşındaki hükümetin Atatürk’ün yolundan saptığını iddia ederek, Atatürk ilke ve inkılâplarını hayata geçirmek üzere, yönetime el koymuştu. Askeri muhtıra darbesinin ardından, askeri cunta, CHP’nin ağır toplarından Nihat Erim’i, hükümeti kurmakla görevlendirmişti. Erim’in başbakanlığında, hükümet, esas olarak, “anarşistler” olarak nitelendirdiği, genç devrimcilere yönelerek, onları tasfiye etmeye uğraşırken diğer yandan gerek bürokrasi gerekse basın ve üniversite çevresinden Kemalist aydınların bir bölümünü de tutuklamaya girişti. Tutuklananlar arasında, İlhan Selçuk gibi tanınmış bir gazeteci de vardı. Gazeteciler, Başbakan Erim’e, “Siz de Atatürkçüsünüz, tutukladığınız kişilerin birçoğu da Atatürkçü. Bu durumu nasıl açıklayacaksınız?” şeklinde bir soru yönelttiklerinde, Erim’in cevabı, “Bu ülkede kimin yumruğu güçlüyse, onun Atatürkçülük anlayışı egemendir” şeklinde olmuştu. Bu cevap, yönetici sınıfın mantığını gayet net bir biçimde ortaya

koymakta ve bugüne de ışık tutmaktadır. “Atatürkçülük”, devletin resmi ideolojisidir. Bu nedenle, yönetici sınıfın bir bütün olarak “Atatürkçü” olduğu varsayılır. Yönetici sınıf fraksiyonları ya da muhalif siyasetçilerden hangilerinin “daha iyi”, “daha kıdemli” ya da “gerçek” Atatürkçü, olduğu tartışması, rejim açısından boş ve temelsizdir. Kimin yumruğu güçlüyse, onun Atatürkçülük anlayışı egemendir. Bugünden bakılacak olursa, her ne kadar, kadim Kemalistler, AKP liderliğinin bu saflara yeni ve çok geç avdet ettiğini düşünseler de, hâlihazırda yumruğu güçlü olan AKP liderliğinin Atatürkçülük anlayışının topluma ve siyasi yaşama egemen olacağı anlaşılıyor. “Bayram değil, seyran değil; eniştem beni niye öptü?” 15 yıldır iktidarda olan AKP, neden bugün, Atatürk’ü öne çıkarıp, onu sahiplenme ihtiyacını duydu? Birçok muhalif siyasetçi ve yazar, bunu 2019 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimine bağlıyor. Geçtiğimiz Nisan ayında yapılan şaibeli referandumdan kıl payı farkla önde çıkan AKP ve müttefiki MHP’nin, iki yıl sonra yapılacak seçimlerde Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçtiremeyebileceği, o nedenle kitle tabanını genişletmek için bu yola başvurduğu düşünülüyor. Bu yorum son derece yüzeysel ve bu siyasetin tutmayacağına dair geçmişte birçok örnek var. Son örnek, CHP-MHP bloğunun, 2014 yılında, muhafazakâr kimliğiyle tanınan ve aynı zamanda İslam Konferansı Genel Sekreterliği yapmış olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu, Erdoğan’ın karşısında, Cumhurbaşkanlığına aday göstermiş olmasıdır. Ancak, bu aday vasıtasıyla İslâmcı ve muhafazakâr kesimlerden oy

Sorun aslında çok daha derindedir. İktidardaki yönetici sınıf, ülkenin ve rejimin çok kritik bir süreçten geçtiğine, adeta bir varlık-yokluk mücadelesi, özcesi yeniden bir “milli mücadele” verildiğine inanmaktadır. Buna bağlı olarak, halkı da bu konuda ikna etmeye, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından oluşturulan “Yenikapı Ruhu” benzeri geniş bir ulusal birlik sağlamaya çalışmaktadır. Oysa bugün toplumda çok ciddi bir kutuplaşma ve bölünme yaşanmaktadır. “Yenikapı Ruhu” tarih olmuş ve halkın yarısı bu birlik ruhunu terk etmiştir. İşte bu noktada, Milli Mücadelenin önderi Atatürk’ün manevi kişiliği devreye sokularak, bugün verildiği düşünülen milli mücadelenin birleştirici gücü olarak kullanılmak istenmektedir. İktidardaki yönetici sınıfın propagandasının aksine, bugün, 100 yıl öncesindeki gibi işgal edilmiş ya da işgal tehdidi altında bir ülke yoktur. Aksine, “yeni Osmanlıcılık” fikriyle, bölgede yayılmacı emeller besleyen bir iktidar işbaşındadır. Bu yanıyla, halk kitlelerinin başını belaya sokacak, onlara yıkım getirecek maceracı bir politikanın taşları döşenmektedir. Geniş emekçi kitleler ve halk yığınlarının bu tehlikeli siyasi adımları desteklemeleri istenmektedir. Bu nedenle işçi sınıfı ve emekçiler son derece uyanık olmalı; siyasi iktidarın savaş politikalarının peşine takılmamalı, emekçi halkın tehlikeli maceralara sürüklenmesine engel olmalıdır. İşçi sınıfı ideolojisi bu konuda sağlam bir dayanaktır. Ancak, hâlihazırda, resmi ideolojinin, yani Kemalizm’in aşılamamış olması halinde bile, Atatürk’ün, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” şiarını sahiplenip, öne çıkararak, siyasi iktidarın politikalarına karşı direnmek mümkün ve zorunludur. İşçi Sözü


Aralık 2017

İşçi Sözü

3

Suriye savaşının kazananı yok Suriye’de barışçı çözümün önünde, son derece sarp, engebeli ve uzun bir yol olduğu görülüyor. ğan ise, Kürtleri kastederek, “teröristlerle aynı masada olmayacağız” diyerek, Putin’in siyasi plan ve girişimlerinin önüne taş koydu. Putin bu duruma fena halde içerlemiş olacak ki, basın toplantısının ardından, Erdoğan ile el sıkışırken, onun sandalyesini devirdi. Simgesel olarak görüşme masasının dışına itmiş oldu.

Bazı siyasi yorumcular, Rusya’nın Soçi kentinde yapılan, Rusya, İran ve Türkiye liderlerinin katıldığı zirve ile Yalta Konferansı arasında paralellik kurarak, bu üç ülkeyi Suriye savaşının kazananları olarak nitelendirdi. Yalta Konferansı, 2.Dünya savaşının sona ermesinin ardından, savaşın muzaffer ülkeleri, SSCB, ABD ve İngiltere’nin liderleri arasında düzenlenmiş ve Doğu Avrupa’nın paylaşılmasını öngören bir anlaşmayla sonuçlanmıştı. Bu bakımdan, ancak Suriye gerçeğini bilmeyenler iki toplantı arasında paralellik kurabilir. Birincisi, çeşitli iddiaların aksine, Suriye’de savaş henüz bitmemiştir. Suriye rejimi ülkenin ancak yarısında denetim sağlayabilmiştir. Ülkenin çeşitli bölgelerinde silahlı cihatçı gruplar ve terör örgütü olarak görülen El Nusra kontrolü elinde bulundurmaktadır. Bunların gerek kendi aralarında gerekse rejim ile çatışmaları kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca, AKP iktidarının başta Afrin olmak üzere Kürt bölgelerine dönük saldırı planları gündemdedir. Bunun da ötesinde, İsrail-Suudi Arabistan-Körfez ülkeleri-Mısır bloğunun, İran-Hizbullah ekseni ve hatta Lübnan’a dönük savaş hesapları, Suriye’yi yeniden ve daha büyük bir savaşın içine sürükleme potansiyeli taşımaktadır. İkinci olarak, Suriye savaşının kazananı yoktur. Futbol terimleriyle izah edilecek olursa, Suriye yönetimi ağır bir yenilginin eşiğine gelmişken, bir yandan yeni transferleri (Hizbullah ve İran devrim muhafızları) devreye sokarak,

diğer yandan güçlü teknik menajerin (Rusya) desteğini alarak, arayı kapatmış ancak henüz net bir galibiyet alamamıştır. Maça başladığı noktadan geri bir konumdadır. Ülke yıkılıp harap olmuş, hem fiziki hem mali hem de insani kaynakları erimiş ve ülkenin yarısına yakın bir bölümünde hâkimiyetini kaybetmiştir. Rusya, Doğu Akdeniz’deki biricik müttefikinin ayakta kalmasını sağlayarak, ciddi mali kayıplar pahasına da olsa, bu ülkedeki siyasi ve askeri ağırlığını korumuştur. Savaşın başladığı noktadan daha geride ya da ileride değildir. Ne kazanmış ne de kaybetmiştir. İran, Doğu Akdeniz’deki müttefikinin ayakta kalmasını sağlamış ancak buradaki varlığıyla hem bölge ülkeleri hem büyük uluslar arası güçlerin şimşeklerini üzerine çekmiştir. Savaş ve saldırı tehditleriyle karşı karşıya kalmıştır. Bölgedeki başlıca müttefiki Suriye rejimi ayakta kalmasına karşın, İran, savaş öncesine göre daha az güvenli durumdadır. Türkiye ise maç devam ederken saf değiştirmiştir. Önce baskın olan muhalefetin saflarında yer alır ve onların galibiyeti için var gücüyle çabalarken, rejimin oyunda dengeyi sağlaması ve kazanma ihtimalinin belirmesi üzerine, takım değiştirerek, Suriye-İran-Rusya üçlüsüne yaklaşmıştır. Geçici olarak elinde tuttuğu 2000 kilometrekarelik bir alan dışta tutulursa, savaş esnasında sınırda geniş bir muhalif Kürt bölgesinin oluşması nede-

niyle, aslında kaybedenler tarafında değerlendirilmelidir. Kaldı ki, çilesi henüz bitmemiştir. Yeni müttefikleri, onun sırtına, cihatçıları silahsızlandırıp müzakere masasına oturtmak gibi zor bir görev yüklemiştir. Sonuç olarak, Suriye’de savaş henüz bitmediğinden, dolayısıyla savaşın kazananı da olmadığından, paylaşılacak bir toprak parçası da söz konusu değildir. Astana ve Cenevre görüşmeleri sürecinde ve bunun bir parçası olarak organize edilen Soçi zirvesinde yapılmak istenen, Suriye’de siyasi süreci hareketlendirmek ve siyasi uzlaşma temelinde yeni bir anayasal rejim inşa etmektir. Ancak taraflar arasındaki derin görüş ayrılıkları yüzünden, bu süreç ancak kaplumbağa hızıyla ilerleyebilmektedir. Rusya oyun kurucu konumunda Bu görüş farklılıkları Soçi zirvesinde bir kez daha ortaya çıktı. Rusya devlet başkanı Putin, Suriye’deki tüm tarafların katılacağı bir Ulusal Diyalog toplantısının zorunluluğuna işaret ederken, İran Cumhurbaşkanı Ruhani, diğer ülkelerle polemik yapmayı tercih etti. Suriye yönetiminin daveti olmadan ülkeye gelen yabancı askerleri işgalci olarak niteleyerek, ülkeyi terk etmeleri gerektiğini vurguladı. Bu çıkışıyla biraz da, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” tutumu sergiledi. ABD’yi hedef alır görünürken, Türkiye’yi de suçladı. Cumhurbaşkanı Erdo-

Bütün bu görüş ayrılıkları, Suriye krizinde çok taraflı diplomasiyi başarıyla yürütmesi ve barışçı siyasi çözümü öne çıkarması dolayısıyla, Rusya’nın başat bir role sahip olduğu gerçeğini örtmüyor. Çünkü Putin, bir yandan Suriye konusunu ABD ile müzakere ederken, onun, Suriye yönetimi, Hizbullah ve İran’a karşı tepkisini dengeliyor. Yine, İsrail ve Suudi Arabistan ile diyalogu sayesinde, kamplaşmaların sıcak bir çatışmaya dönüşmesi önünde tampon oluşturuyor. Avrupa Birliği ve ABD tarafından büyük ölçüde dışlanmış olan Türkiye, ancak Rusya ile ilişkileri sayesinde Suriye’de söz sahibi olabiliyor; müzakere masasında yer bulabiliyor. Rusya’nın, Suriye yönetimi aleyhindeki çok sayıda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını veto etmesi nedeniyle, rejim bugün halen ayakta kalabiliyor. Rusya’nın bu çok yönlü tutumu, barışçı çözüm konusunda başrolü üstlenmesini getiriyor. Görüşlerine katılmayan müttefikleri bile, bu ülkeye olan siyasi ihtiyaçları yüzünden ona boyun eğiyor. Örneğin, birbirini düşman olarak gören, Suriye rejimi ve AKP iktidarı, Kürtlerin, Suriye’de statü sahibi olmaması konusunda, benzer görüşteler. Buna karşın, Suriye rejimi, Rusya’nın baskısıyla, Kürtlerle gayri resmi görüşmeler yapmak zorunda kalıyor. Ancak her şeye karşın, Suriye’de barışçı çözümün önünde, son derece sarp, engebeli ve uzun bir yol olduğu görülüyor. Bu durum, Rusya’nın üstlendiği görevin hiç de kolay olmadığını ortaya koyuyor. Gerek bu durum gerekse, Şii-Sünni ekseninde, tüm bölgeyi kaplayacak bir sıcak savaş ihtimali Suriye’nin geleceğini belirsiz kılıyor; “bu pilavın daha çok su kaldıracağını” gösteriyor. Aykut Özer


4

Aralık 2017

İşçi Sözü

Özgürlük Sokakta! vencesinde olduğu halde, gene de ne kadar çok şiddete maruz kaldığımız, öldürüldüğümüz malumken bir de bu! Devlet yetkilisinin kıydığı nikahla bile başımıza bunlar gelirken, zamanla resmi nikahtan vazgeçip toplumda dini nikahı geçerli kılmak, yani kayıt dışı evlilikleri yaygınlaştırmak demek olan bu yasayı siz nasıl Meclis’te kabul edersiniz?!

Kılıçdaroğlu partisinin bir belediyesinde kadınlarla bir araya geldi. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne dair bir şeyler söylemek istedi ancak söylediği “Erkek işsizse, eve yeteri kadar para gelmiyorsa akşam tencere kaynamıyorsa bu erkek de gelir hıncını karısından alır” sözleri birçok kesimden tepki aldı haklı olarak. Artık siyasetçiler tarafından kadın mücadelesi ile ilgili yapılan gaflardan bahsetmekten yorulduk. Birincisi partinin kadın sözcüsü yok mu kadınlarla ilgili açıklama yapacak. İkincisi evet ekonomi her şeyin temeli ama o cümle öyle kurulur mu? Ekonomi sadece aile içi değil toplumdaki şiddetin de ciddi bir sebebi. Ekonomik refah yoksa, bir ülkede şiddeti önlemeye dair yasa-

lar politikalar geliştirilmemişse elbette toplumda zayıf bırakılan kesim -çoğunlukla çocuk ve kadınlar- kendini güçlü görenin şiddetine maruz kalacaktır. Yani Kılıçdaroğlu’nun cümlesi şiddetin sebebini açıklamak isterken şiddeti uygulayana hak vermeye ve şiddeti meşrulaştırmaya kadar gitti. Cümleyi şuradan kursaydı çok da doğru olurdu: Bu ülkede ekonomik sıkıntılar var; kadın ve erkek işsizlik oranı çok yüksek. Bu istihdam sorunu çözün yoksa şiddet de cinayetler de artar. Mesulü de gerekli politikaları geliştirmeyip emekçiden yana yasalar çıkarmayan hükümettir. Kılıçdaroğlu’nun cümlesine hükümetten bazı kesimler de tepki gösterdi ama onların samimiyetini

sorgulamak lazım. Maksadınız üzüm yemek mi bağcı dövmek mi. Kılıçdaroğlu’nun gafı fark edilmeyecek gibi değil de hani sizin partiniz AKP iktidarda. Bırakın Kılıçdaroğlu’nu, kadına yönelik şiddeti önlemek için AKP ne yapıyor? Kadın örgütlerine kulak verin. Kılıçdaroğlu özür dilesin evet ama önce siz cevap verin; siz yıllardır bu ülkeyi yönetiyorsunuz sadece bu yıl kaç kadın öldürüldü, şiddete, tacize, tecavüze uğradı? Kaç kız çocuk gelin oldu? Kadınlar sokakta her yerde mücadele etmese, toplumsal muhalefetin sesini yükseltmezse neredeyse tayt şort giyemez durumdayız? Yetmezmiş gibi bir de müftü nikahı getirdiniz! Resmi nikahlıyken birçok hakkımız -mal paylaşımı, velayet vs- sözüm ona devlet gü-

Biz kadınlar kayıt dışı değiliz, vardık varız var olacağız! Sizin kadın düşmanı yasalarınıza, cinsiyetçi politikalarınıza rağmen! Boşanmayı değil şiddeti önleyin! Sizin amacınız biz kadınları bir an önce evlendirip boşanmamızı da engelleyerek erkek egemen topluma köle yapmak, ölene veya öldürülene kadar! Ama susmuyoruz korkmuyoruz itaat etmiyoruz! Önce Kadın Bakanlığı’nın adını geri verin, biz sadece aile içinde var olabilen, ailenin dışında yok sayılabilecek birileri değil, kadınız! Kadına yönelik her türlü şiddete -cinsel, fiziki, ekonomik- karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Hayatlarımızdan ve haklarımızdan vazgeçmiyoruz. Mirabel kardeşlerin 57 yıl önce kadına yönelik şiddete karşı başlattığı isyan mor renginde sürecek. Kadın yoldaş düş peşine, çocuk istismarcılarının, tacizcilerin, tecavüzcülerin, kadın katillerinin, savaş çığırtkanlarının, emeğini gasp edenlerin, düş peşine haklarını ve hayatını çalmak isteyenlerin. Ayla Çelik

OHAL’de panzehrimiz dayanışmak Bugünkü 25 Kasım eylemi OHAL döneminde yapılan en kalabalık eylemmiş arkadaşlarımın dediğine göre. Ben 1 yıldan fazladır hiçbir eyleme katılamadığımdan (bebeğimden dolayı) daha önce katıldığım 25 Kasım, 8 Mart ve kürtaj, kadın cinayeti vs. için yaptığımız diğer eylemlerle karşılaştırdım, hemen hemen aynı ne arttık ne azaldık sadece simalar değişmiş dedim. Oysa ki şunu gözden kaçırıyordum OHAL baş-

ladığından beri kadın erkek kimse kolay kolay toplanamıyordu bir araya; böyle bir eylem gerçekleşmiyordu hem de böyle bir coşkuyla. Önce sloganlarda güçlü çıkmasa da sesim eylemin sonunda halaya katılmadan gitmeyeceğim diyecek kadar neşem yerine gelmişti.

yana gelebilmek; nereye kadar ne kadar yapabilirsek mücadele etmek. İşinden ihraç edilen bir kadın arkadaşımla eylem sonrası sohbetimizde moralinin nasıl olduğunu sorduğumda, iyi olduğunu duyduğuma memnun oldum. Çok ilginç bir yorumu da oldu:

Bir kez de dayanışarak mücadeleyle anladım ki OHAL’de bizim panzehrimiz bir arada olmak. Yan

“Böyle daha rahat ifade edebiliyorum her yerde mücadele etmenin gerekliliğini, artık

mesleğimle ilgili bir çekincem yok daha ne yapabilirler ki”. “İçeri alabilirler” dedim; “İçerde de dışarıda da hapis gibiyiz” dedi. Çok farklı değil durum. Dört duvarla sarılı değil etrafımız sadece. Yalan değil hani sivil darbede yasıyoruz. Uzun lafın kısası korkacak sakınacak bir şey yok gerçekten. İşçi Sözü-Haber


İşçi Sözü

Aralık 2017

5

NATO Türkiye’ye “bayrak gösterdi” Norveç’te yaşanan skandal vasıtasıyla, NATO’nun verdiği ültimatomun ülkede ne gibi siyasi sonuçlara yol açacağı önümüzdeki günlerde görülecektir. Skandalın zamanlaması manidardır NATO tatbikatında ortaya çıkan ve Türkiye’yi hedef alan skandalın zamanlaması manidardır. Gerek Suriye politikası bağlamında Rusya ile yakınlaşması, gerek NATO üyesi olmasına karşın, ittifakın tepkilerini göz ardı ederek, Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi almak için anlaşması, hatta bunun için ön ödeme bile yapması, NATO’yu kızdırmıştır. NATO’da, Türkiye’nin NATO’nun içinde mi yoksa dışında mı olduğu sorgulanır hale gelmiştir.

Norveç’te yapılan NATO tatbikatında, Türkiye açısından, bir skandal yaşandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu M. Kemal Atatürk ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafları hedef olarak görülen düşman portreleri arasına konuldu. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, tatbikata katılan bir Türkiye askeri bunun farkına varıp, durumu Genelkurmay Başkanlığına bildirdi. Bunun üzerine, Genelkurmay Başkanının talimatıyla, tatbikata katılan 40 kadar Türkiye askeri, tatbikattan çekildi. Bu gelişme, bir konferansta konuşma yapmak için Kanada’ya uçmakta olan Genelkurmay Başkanı Akar tarafından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bildirildi. Erdoğan da, bir toplantıda yaptığı konuşmada bu olayı duyurdu. Bu gelişmenin ülke kamuoyunda yol açtığı tepkiler ve yarattığı tartışmalar sürerken, bir de, Genelkurmay Başkanı Akar’ın, 15 Temmuz darbe girişimi gecesi meydana geldiği söylenen, boynundaki yara ile göründüğü fotoğrafın Kanada basınına servis edildiği ve gazetelerde yer aldığı ortaya çıktı. Bu gelişmeler üzerine, başta NATO Genel Sekreteri olmak üzere, Norveç ve Kanadalı yetkili-

ler Türkiye’den özür dileyerek, skandaldan sorumlu olanların açığa çıkarılarak, cezalandırılacaklarını açıkladılar. Yine, basına yansıdığı kadarıyla, olaydan sorumlu tutulan ve Türkiyeli bir Kürt olan sivil görevlinin NATO ile ilişiği kesilirken, fotoğrafları bilgisayara yükleyen Macar görevli, fotoğraftaki kişileri tanımadığını savunarak, takibattan kurtuldu. Düşman simgeleri arasına Atatürk’ün konulması Türkiye’nin hedef alındığını gösterirken, Erdoğan’ı bu çerçeveye yerleştirmek, hem devlet olarak Türkiye hem de kişi olarak Erdoğan’ın hedef tahtasına oturtulduğu şeklinde yorumlanabilir. Bu gelişmeler üzerine, ülkede geniş çaplı NATO aleyhtarı bir hava oluştu. Ana muhalefet partisi CHP bile, hükümet ve yandaşlarının tepkilerine destek verdi. Ülke kamuoyunda NATO düşmanı bir hava eserken, NATO’dan çıkılması telaffuz edilmeye başlandı. Türkiye’de böyle bir ruh halinin meydana geldiği sırada, yabancı bir basın organında, Obama’nın, ABD başkanlığı döneminde, çevresindeki kimi danışmanlarının, Türkiye’yi NATO’dan çıkarma yönündeki baskısıyla karşılaştığı iddia edildi.

Aslında Türkiye ile NATO arasındaki gerginlik, 15 Temmuz darbe girişimi günlerine kadar uzanmaktadır. AKP iktidarı, darbe girişiminden, ABD, kimi Avrupa ülkeleri ve bir bütün olarak NATO’yu sorumlu tutmaktadır. NATO’nun, darbenin arkasındaki güç olduğunu düşünmektedir. Yurtdışında NATO’da görevli birçok Türkiyeli subayın, yapılan çağrılara rağmen, Türkiye’ye dönmeyip, bulundukları ülkelerden sığınma hakkı talep etmeleri, siyasi iktidarın bu kanaatini güçlendirmektedir. NATO yetkilileri ise, tam tersine, beraber çalıştıkları “değerli Türk subaylarının” darbecilikle suçlanıp, hapse atılmasından şikâyetçidir. Kısacası, esas olarak, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, ittifak ile siyasi iktidar arasında ortaya çıkan çelişki, son bir yılda, diğer siyasi gelişmelerle büyümüş ve bu gerginlik Norveç’te, NATO tatbikatında, Türkiye’ye, üstü kapalı bir ültimatom verilmesini getirmiştir. Biz bu yöntemlere aşinayız Bu noktada kimileri, Norveç’teki NATO tatbikatında ortaya çıkan skandalın, bir hata ya da, teşkilatın içine sızmış “FETÖ’cülerin” ya da Türkiye düşmanlarının işi olduğunu savunacaktır. Kuşkusuz bu eylem, NATO’nun askeri ya da siyasi hiyerarşisi için planlanıp ha-

yata geçirilmiş değildir. Ancak NATO’da egemen olan havanın ve eğilimin yansıması olduğu tartışılamaz. Bu işler, burjuva devletlerde ve emperyalist teşkilatlarda hep böyle yürür. Hrant Dink, jandarma muhbirlerinin yönlendirmesiyle katledilir. Aysel Tuğluk’un annesinin mezarını basan kişi, suç dosyasının kabarıklığıyla, İçişleri Bakanıyla birlikte fotoğraf verecek kadar, Emniyet Teşkilatınca tanınan birisidir. Birkaç hafta hapiste tutulduktan sonra salıverilmiştir. İstanbul-Sultangazi’de Cem evini, Malatya’da Protestan Kilise Derneğini kurşunlayan, yine Malatya’da Alevilerin evlerini işaretleyen kişiler ya “zihinsel özürlü” ya da “meczuplardır”. Ancak, nedense bu “zihinsel özürlü”, meczup” ya da dosyası kabarık suçluların, iktidar partisinin binasına ya da bir karakola saldırı düzenledikleri görülmemiştir. İşte Norveç’teki NATO tatbikatında skandala yol açan kişi ya da kişiler de bu çerçevede değerlendirilmelidir. NATO tatbikatında, Türkiye için tam bir skandal olan ve açık bir ihtar niteliği taşıyan bayrak gösterme eylemi, kısa bir süre, siyasi iktidar tarafından, milli hassasiyetlerin yükseltilmesi ve birlik ruhu oluşturulması amacıyla kullanıldı. Ancak, Genelkurmay Başkanı, yaptığı açıklamayla, NATO’nun, skandala tam zamanında ve gerektiği gibi tepki verdiğini belirterek, bu sürecin önünü kesti. Uğranılan hakarete karşın, “milli çıkarlar”, yani egemen sınıfların çıkarları baskın gelmiştir. Norveç’te yaşanan skandal vasıtasıyla, NATO’nun verdiği ültimatomun ülkede ne gibi siyasi sonuçlara yol açacağı önümüzdeki günlerde görülecektir. Aykut Özer


6

Aralık 2017

İşçi Sözü

Kapital’den Ekim Devrimi’ne Ekim Devrimi’nden Devrimlere Halkların Demokratik Kongresi (HDK) tarafından düzenlenen “Kapital’den Ekim Devrimi’ne Ekim Devrimi’nden Devrimlere” başlıklı sempozyum 10-12 Kasım tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirildi. proletarya diktatörlüğünü de bugün yeniden tartışmalı ve tanımlamalıyız” dedi. Kalyon ise Ekim Devrimi’ne devrimci Marksist temellerde bir ışık tuttu. En tartışmalı ve biraz da gerilimli soru ve eleştiriler ise “elçiye zeval olmaz” diyen Av. Emrah Emekçi’ye yönelik oldu. Emekçi ise, “keşke bu okuduğum tezlerin sahibi olan sayın Öcalan da burada olsaydı…”, “kendisi övgüden çok tartışan ve eleştirenlere değer veriyor” dedi.

1. Gün: 10 Kasım Cuma günü saygı duruşu ve HDK eş sözcüleri tarafından yapılan açış konuşmalarının ardından “Kapital: Üretim tarzlarının teorisi” başlıklı 1. Oturum’a geçildi. Ayşe Erzan’ın yürütücülüğündeki oturumda Kapital’in Kavramları’nı Özgür Öztürk, Kapital’in Marksizm’deki Yeri’ni Erkin Özalp, Kapital’e Giden Yolda Marks’ın Kaynakları’nı Melda Yaman, Kapital’den Ekim Devrimi’ne başlıklı sunumu ise Haluk Yurtsever yaptı.

oğlu, enternasyonalizm anlayışının yanlış olduğunu ve reddettiğini söylüyor. Ben ise sürekli devrimden ve bir dünya partisinin zorunluluğundan bahsediyorum” diyerek, “salondaki genellemecilere karşı eleştiri hakkını” kullandığını belirtti…

Sunumların ardından, katılımcıların katkı ve soruları geldi. Birçok soru yöneltilen Haluk Yurtsever’e, “Ekim devrimine dair iki temel tespite yer verirken, üçüncü temel tespite ve hayat tarafından doğrulanan Troçki’ye neden yer vermekten kaçındığı” sorulduysa da cevap alınamadı.

2. Gün:11 Kasım cumartesi günü “Ekim: Devrimin Tarihi” başlıklı 3. Oturum’la başladı. Ertuğrul Kürkçü’nün yürütücülüğünü üstlendiği oturumda; Ekim Devrimi’nin Önceki Devrimlerle Benzerlik ve Farklılıkları’nı Taner Timur, Ekim Devrimi: Rusya’da Bolşevik Müslümanlar ve Anadolu’ya Yansımaları’nı ise Emel Akal sundu. Akal’ın sunumu ve sorulara verdiği cevaplar sonucunda, “Ekim devrimi sürecinde Müslümanların tutumu”na dair çok az şeyin bilindiği de açığa çıkmış oldu.

“Ekim: Devrimin Teorisi” başlıklı 2. Oturum’un yürütücüsü Bilge S. Çetinkaya’ydı. Marksizmin ‘Sınanması’ Olarak Ekim Devrimi’ni Metin Kayaoğlu, Kapital’den Ekim’e: Enternasyonalizm, Ulusal Kurtuluş ve Doğu Halkları’nı Sungur Savran, 100. Yılında Teorik ve Siyasal/Felsefi Geri Planlarıyla Ekim Devrimi’ni Metin Çulhaoğlu sundu. 2. Oturum’un katılımcılarından Michael Löwy gelemediği için, göndermiş olduğu “Ekim Devrimi ve Ulus Meselesi: Yıkılan Rüya” başlıklı sunumu okundu. Bazı katılımcıların konuşmacılara dair “genellemeci” yaklaşım ve sorularına yanıt veren Savran; “Metin Kaya-

4. Oturum’un başlığı “Ekim: Devrimin Politikası” oldu ve yürütücülüğünü Ceren Özselçuk yaptı. “Yenilgi Yapısal Mı?” başlıklı sunumu Mehmet Yılmazer, Politik ve Toplumsal Devrim’i Kenan Kalyon, Yenilenmiş Ekim Devrimi sunumunu ise Asrın Hukuk Bürosu’ndan Abdullah Öcalan’ın avukatı Emrah Emekçi yaptı ve Öcalan’ın tezlerinden derlediği bir metni okudu. Yılmazer konuşmasında ve soruları cevaplarken “1960’lardan sonra…” Sovyetler Birliği’nde bir geriye gidiş olduğundan ve “Gorbaçov olmasaydı…” bugünkü noktaya gelinmeyeceğinden söz ederek; “her şey gibi

Gerilime neden olan üslup ve yaklaşımı bir yana bırakırsak, mesele “Öcalan’ın Marksizm’i aşması” ve “yeni-yenilenmiş devrim” iddiasına dairdi. Tartışmaya dair Kalyon’un ifadelerini özetleyecek olursak: “Bu tezler konusunda yaşanan tam bir sağırlar diyalogudur ve tek taraflıdır. Değerlendirilmeli ve üzerinde tartışılmalıdır. Hareketin gücü ve büyüklüğü eleştirilmesine engel değildir…” 3. Gün: 12 Kasım pazar gününün konusu “Yeni Devrimler” oldu. 5. Oturum’un yürütücülüğünü Metin Yeğin yaptı. Zapatistaların 33 Yılı: Bir Değerlendirme’yi Sibel Özbudun, Ekim Devrimi ve Güney Asya’da Anti-Kolonyal Hareketler’i Radha D’Souza (Hindistan), Kapital ve Ekim Devrimi: Filipinler Devrimi’ne Etkileri’ni ise Jose Danilo Borjal sundu. Özbudun, “keşke diğer konuklar gibi Meksika’dan da bir konuğumuz olsaydı” dedi. Filipinler Komünist Partisi adına sunum yapan Borjal mücadele süreçlerini anlatarak; “her ülkenin kendine özgü koşulları vardır” vurgusu yaptı. “Demokratik devrim ve sosyalist devrim”den bahseden, “demokratik devrim için mücadele ediyoruz” diyen Borjal klasik bir “aşamalı devrim” perspektifi sundu. Hindistan’dan D’Souza ise ülkesini ve İslam coğrafyasını anlattı. Tıpkı Emel Akal’ın sunumunda olduğu gibi, bu konudaki bilgi ve birikim eksikliğini açığa çıkarttı. 6. Oturum, Rojava ekseninde ve video konferans eşliğinde gelişti. Aldar Xelil’in “Yüzyıldan Sonra Yeniden Doğuş” sunumu teknik ne-

denlerle yapılamazken, Kuzey Suriye’de Halkların ve Kadınların Zamanı’nı Foza Yusiv, Rojava’da Halk Devrimi’ni ise İlham Ehmed video konferans olarak anlattı. HDP milletvekillerinden Besime Konca ise Kadın Devrimi ve Rojava Deneyimi’ni sundu. Sunumlar ve cevabi konuşmalar ilgiyle izlendi. Özellikle de komün yapılanmaları ve işleyişi üzerine sorular öne çıktı. Foza Yusiv da bu yönde açıklamalar yaptı: “Komün seçimleri parti aday ve listeleriyle değil, kişi adaylıkları üzerinden yapılıyor. Kota yok, en küçük siyasi partinin bile komüne girmesi ve kendini temsili mümkün. Komünlerin içinde komiteler mevcut: Eğitim, kültür, sosyal adalet, barış, öz savunma ve toplumumuzun ihtiyacı üzerine belirlenen komitelerimiz var, hepsi de kendi alanlarında çalışıyorlar. Mimarlar, mühendisler vs gibi. Bugünlerde belde ve nahiye meclis seçimlerini yapıyoruz. Komünlerle meclislerin yatay ve dikey ilişkileri söz konusu: Komün; belde, nahiye, kanton, bölge meclisleri ve federasyon şeklinde gelişiyor. Daha yolun başındayız ve komünün ruhu bazı bölgelerde anlaşılmış değil. Savaş gerçeği var: Bazı alanlar var daha bir ay önce kurtarılmış, beş aylık, bir yıllık alanlarımız var. Sürekli bir anlatma ve inşa etme gerçeğimiz var; inşa sürecindeyiz…” HDK tarafından düzenlenen “Kapital’den Ekim Devrimi’ne Ekim Devrimi’nden Devrimlere” başlıklı sempozyumun kapanış konuşmasını “hocaların hocası” olarak da bilinen Korkut Boratav yaptı. Ekim Devrimi’nin kazanımlarını, “reel sosyalizm” olgusunu değerlendiren Boratav’la birlikte, bir anlamda da 7. ve son oturum gerçekleştirilmiş oldu. Üç günün sonunda; HDK’nın iyi organize edilmiş ve başarıyla sonuçlanan bir Ekim Devrimi Sempozyumu’na imza attığını söyleyebiliriz. İşçi Sözü-Haber


İşçi Sözü

Aralık 2017

7

Kapitalizm

öldüremediğini süründürüyor "Kapitalizim öldürür" diyoruz ya, bu çok doğru bir tespit. Güvencesiz çalışmanın, her an bir iş cinayetine kurban gitmenin ve bizlere bugün için dayatılmış olan geleceksizlik koşullarının ortasında "ölüm" biz işçiler için öylesine sıradanlaştırıldı ki. İliklerimize kadar vahşice sömürüldüğümüz çalışma koşulları altında atlamamamız gereken önemli bir nokta daha var: Kapitalizm öldüremediğini süründürüyor. Sağlığımızı, psikolojimizi yerle bir ediyor... 11 Kasım sabahı erken saatlerde evden çıkıp metroya yöneldim. O sabah işe değil, HDK'nın düzenlediği "Kapital'den Ekim Devrimi'ne Ekim Devrimi'nden Devrimlere" adlı toplantıya gidiyordum. Metroya doğru ilerlerken telaşlı bir ses

duydum, ardından da birileri koşuşturmaya başladı. Bu arada ben de yürüyen merdivenlere doğru yönelmiştim. Tam da o noktada telaşın ve koşuşturmacaların nedenini görmüş oldum. Merdivenlerin bulunduğu yerde genç bir kadın bayılmış, yatıyordu ve o an için şuuru yerinde değildi. Sabahın erken saatlerinde işe yetişme telaşıyla koşuşturanların bir kısmı bayılan kadının başına toplandılar. Kaygılandılar ve ambulans çağıranlar oldu. Bir yandan da su içirmeye, kolonya dökerek rahatlatmaya çalışıyorlardı. "Başını yukarıya kaldıralım", "ağzını açık tutun", "diline dikkat edin," gibi sesler duyuluyor, telaşlı kıpırdanışlar yer yer panik haline dönüşüyordu. Tabi ki işe yetişme telaşıyla koşuşturanlarımız metro kalabalı-

ğının çoğunluğunu oluşturuyordu. Bir çoğu dönüp bakmıyordu bile... Bir süre sonra yerde yatan genç kadın kendine geldi. Kendine gelir gelmez ilk sorduğu şey ne oldu dersiniz? "Saat kaç?" Evet, ağzından çıkan ilk sözcük saati sormak oldu. Ardından da telaş içinde doğrularak ekledi; "Eyvah, işe geç kaldım..." O an için tek derdi bir an önce işe yetişmekti. Kaderin cilvesine bakın; bayılan genç kadın Bağcılar'daki özel bir hastanede çalışıyormuş. Yani, sağlıksız bir sağlık işçisi. Barbaros mahallesinde, İŞKUR üzerinden asgari ücretle işçi çalıştıran özel bir hastanenin işçisi... Az önce bayılıp yerde yatan sanki o değilmişçesine ayağa kalkıp, "işe geç kalıyorum," diyerek hızla uzak-

laştı. Yol boyunca onu düşündüm ve o gün, Ekim Devrimi'nin 100. Yıl Sempozyumu boyunca hiç aklımdan çıkmadı: Marks, Engels, Lenin, Troçki; Fransa, Komünarlar ve Paris Komünü; Rusya, Bolşevikler ve Ekim Devrimi; Almanya, Spartaküs Liga ve Rosa; Meksika ve Zapatistalar; Hindistan ve Filipinler'den İstanbul'a gelen konuşmacılar; Rojava kantonlarından yapılan video konferans bağlantıları; her renk ve tondan Türkiye'li sosyalistler bir aradalar... İşçi sınıfı yerlerde sürünüyor; Kapitalizm öldüremediğini sürüm sürüm süründürüyor ve bizleri ayağa kaldırıp iyileştirecek olan tek ilaç DEVRİM! Yaşasın devrim ve sosyalizm! Y. Derviş

İş cinayetleri sürüyor binde bulunan maden işçileri çalışma başlattılar. Kurtarma çalışmaları sırasında sağlık ekipleri ve ambulanslar da hazır bulundular. Kurtarma çalışmaları sonucunda göçük altında kalan maden işçilerinden Abdülkadir Çelebi ağır yaralı olarak çıkartılarak hastaneye kaldırıldı.

Zonguldak İş cinayetleri hız kesmeden devam ediyor. İş cinayetlerinin en yaygın yaşandığı maden ocaklarından ise sürekli olarak ölüm haberleri gelmeye devam ediyor. Bu cinayetlerin dikkate değer ve ses getirici olması için ise sanki kitlesel katliamların yaşanması gerekiyormuş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Oysa tekilmiş gibi görünen iş cinayetlerinin bilançoları

Göçük altında kalan maden işçilerinden İsa Çelik ve Cafer Tepebaşı’nın ise cansız bedenlerine ulaşıldı. İki işçi iş cinayetinin kurbanı oldular. da toplu katliamlardan farksız. Maden ocakları ise iş cinayetleri bilançolarının hep en başında yer alıyor. İşte bunlardan bir tanesi daha: Zonguldak ilinin Kilimli ilçesinde bulunan Türkiye Taşkömürü Kurumu - TTK’ya ait kömür madeni Ocağında 27.11.2017 tarihinde göçük meydana geldi. Öğlen saat 12.30 civarlarında meydana gelen göçükte kalan maden işçilerini kurtarmak için, TTK tahlisiye eki-

TTK yetkililerin sıkça yaptıkları açıklamalarda olduğu gibi bu bir

“iş kazası” değildir; açık ve net bir şekilde işlenmiş iş cinayetidir.

Yalova Yalova - Fevzi Çakmak mahallesinde bulunan bir elektrik firmasında, sıkça duymaya alıştırıldığımız “asansör arızasına dayalı kaza” haberlerinden birisiyle daha karşılaştık. 27.11.2017 tarihinde elektrik firmasına ait yük asansörüne yükleme yaparak malzeme taşıyan işçiler yeni bir iş cinayeti ve facianın da haber ve kurbanı oldular. Taşıma işlemi sırasında halatı kopan asansör hızla beton zemine çakıldı. Beton zemine çakılan asansörün altında kalarak ezilen işçilerden 33 yaşındaki Kürşat Köse ve 42 yaşındaki Nurol Varol hayatlarını kaybettiler. İş cinayeti kurbanı olan iki işçi Yalova Devlet Hastanesi Morg’una kaldırıldılar. İşçi Sözü-Haber


8

Aralık 2017

İşçi Sözü

Başbakan’ın oğulları vergi cennetinde Yaptıkları vergi zamlarına vatan savunması gerekçesini gösteren siyasi iktidarın, kendi servetini yurtdışı şirketlere kaçırdığı ortaya çıkmıştır. araştırması önergesi AKP oylarıyla reddedildi. Başbakan’ın araştırılsın dediği belgeler hakkında verilen meclis önergesi yine başbakanın partisi tarafından reddedildi. Başbakan’ın açıklaması ana akım medyada yayınlandı ancak araştırma önergesinin reddedilmesi haber bile yapılmadı. Bu konuda açıkça bir sansür uygulandığı ortadadır. Türkiye emekçi için vergi cehennemi

“Paradise Papers” (cennet belgeleri) adıyla anılan off-shore şirketlere dair gizli bilgiler dünya kamuoyuna sızdırıldı. Belgelerde Başbakan Binali Yıldırım’ın iki oğluna ve akrabalarına ait şirketlerin de vergi cenneti Malta’da kurulduğu ortaya çıktı. Yıldırım ailesinin bu şirketlerde yaklaşık 140 milyon Avro malvarlığı olduğu öğrenildi. Geçen sene Panama Belgeleri adıyla sızan off-shore hesaplarına dair bilgiler dünya liderlerini zor duruma sokmuştu. Off-shore hesapları bulunduğu ortaya çıkan İspanya Sanayi Bakanı Soria ve İzlanda Başbakanı Gunnlaugsson istifa etmek zorunda kalmıştı. Dönemin Britanya Başbakanı Cameron, kendisine ve babasının adına olduğu ortaya çıkan hesaplar hakkında yalan söylemekle suçlanmıştı. Pakistan Anayasa Mahkemesi Başbakan Navaz Şerif'in görevden uzaklaştırılmasına ve ömür boyu siyasetten men edilmesine karar verilmişti. Ayrıca Rusya Devlet Başkanı Putin ve Ukrayna Devlet Başkanı Poroşenko’nun da adına hesapların olduğu ortaya çıkmıştı. Bu defaki belgelerin bütün dünyada siyasi krize neden olan Panama belgelerinden daha kapsamlı olduğu anlaşılmakta. Off-shore şirket ne demek? Vergilerin yüksek olduğu ülkelerdeki şirketler, vergi ödememek için

ticari faaliyetlerini o ülkenin dışında sürdürerek vergi ödemekten kurtulurlar. Kendi ülkelerinde vergi ödemek istemeyen, yasadışı kaynaklardan sağladıkları kazançları gizleyen, kara para aklayan, gelir ve servet bilgilerinin ortaya çıkmasından kaçınan, özetle şeffaflık istemeyenler tercih ediyor. Başbakan’ın oğulları, Cumhurbaşkanı’nın damadı … Malta'da Binali Yıldırım'ın oğullarının 5, dayısının 2, yeğeninin yöneticisi olduğu 4 şirketi olduğunu ortaya çıkaran belgeler tüm dünyada yayımlandı. Ayrıca Enerji Bakanı Berat Albayrak ve kardeşi Serhat Albayrak'a ait off-shore şirket hisseleri olduğu ortaya çıktı. Başbakan, çocuklarına ait olan şirketleri kabul etti. Ancak bu şirketlerin hukuka aykırı olmadığını söyledi. Hatta araştırılmasını isterim dedi. Ancak belgeleri yayınlayan Cumhuriyet Gazetesine ve Oda TV internet sitesine karşı 500’er bin liralık tazminat davası açtı. Ardından bu konudaki haberlerin yayından kaldırması için mahkeme kararı alındı. Vergi kaçakçılığı ile ilgili meclis araştırma önergesi AKP oyları ile reddedildi “Paradise Papers” için HDP ve CHP tarafından verilen meclis

Asgari ücretli işçiden maaşı eline geçmeden alınan vergi bir yana, KDV ve ÖTV nedeniyle sürekli artan akaryakıt fiyatları neticesinde temel tüketim ürünlerinin sürekli zamlanması diğer yana, ülkedeki emekçilerin sırtındaki vergi yükü giderek ağırlaşmaktadır. Türkiye’deki vergi sisteminin serveti ve geliri çok olandan değil aksine tüm harcama yapanlardan aynı oranda alınan dolaylı vergiler üzerine kurulduğu ortadadır. Bütçede 2017’de toplam vergi gelirlerinin yüzde 60’tan fazlası sadece ÖTV ve KDV’den geleceği planlanmış. Sermaye sınıfından alınmayan vergiler temel tüketim maddelerine uygulanan dolaylı vergiler üzerinden temin edilmektedir. Emekçiden alınan vergileri arttıranlar, kendi servetlerini vergiden koruyup gizliyorlar Ülkedeki siyasi iktidardan alınan güçle ve rant ile elde ettikleri servetlerini vergi cenneti ada ülkelerinde gizliyorlar. Vergi kaçırmayı önlemek için yasal düzenleme aslında mevcut. 2006 yılında düzenlenen Kurumlar Vergisi Kanunu’nda, vergi cenneti olan ülkelerde “yerleşik olan veya faaliyette bulunan şirketlere yapılacak her tür ödemeden yüzde 30 vergi kesintisi yapılacağına” ilişkin bir düzenleme var. Ancak Bakanlar Kurulunun 2006 yılından bu yana vergi cenneti sayılacak yerlerin listesini ilan etmemesi nedeniyle bu düzenleme uygulanamıyor. Bunun

nedeni kamuoyuna sızan cennet belgeleri ile anlaşılıyor. AKP’nin böyle bir düzenlemeyi yapması öncelikle Başbakan’ın servetine dokunacaktır. Yaptıkları vergi zamlarına vatan savunması gerekçesini gösteren siyasi iktidarın, kendi servetini yurtdışı şirketlere kaçırdığı ortaya çıkmıştır. Dünyada siyasi krizlere sebep olan siyasilerin vergisiz ve gizli servetlerinin kayıtları Türkiye’de sansür edilmektedir. İlkay Öngören

Sağlık hizmeti için 10 farklı kalemde katkı payı ödüyoruz

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) gerçekleştirdiği basın toplantısıyla 2018 yılı bütçesine ilişkin taleplerini sıraladı. Basın açıklamasına göre, sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için ödenen katkı payları 10 farklı kalemden oluşuyor. Özel kurumlarda bu miktar artarken, 10 farklı isimle alınan katkı paylarını emekliler de ödüyor.


9

İşçi Sözü

Aralık 2017

OHAL Direnişçisi Nuriye Gülmen:

“İşkence gibi bir süreç”

Olağanüstü Hal ilanının verdiği fırsattan yararlanarak birbiri ardına çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile kamu görevinden çıkartılan akademisyen Nuriye Gülmen ile öğretmen Semih Özakça ve Acun Karadağ’ın “örgüt” suçlamasıyla yargılandıkları davanın beşinci duruşması 27 Kasım pazartesi günü Sincan Hapishanesi’nde yapıldı. Nuriye ve Semih, işlerine iade edilmek talebiyle 264 gündür açlık grevindeler. Zaten “örgüt” iddiası da, apar topar gözaltına alınarak tutuklanmaları da açlık grevine başlamalarından ve kamuoyunun işe geri alınma taleplerini desteklemesinden sonra yaşandı. Nuriye ve Semih’i tutuklayarak, AKP Hükümeti’nin sivil darbesine, OHAL kararnamelerine, işten atmalara kimsenin direnemeyeceği algısını yaratmak istediler. Yargı sopasıyla Nuriye ve Semih’in haklı taleplerinin meşruiyetini zedelemek ve bu taleplerin yaygınlaşmasını önlemek istediler.

Ancak bu suçlamaların ne amaçla ortaya atıldıkları da, ne denli dayanaksız oldukları da gün gibi ortada olduğundan, yandaş basın dışında itibar eden bulunamadı. Tam da bu nedenle Nuriye ve Semih tutuklandıktan aylar sonra Ekim ayında iki “itirafçı tanık” ortaya çıkarıldı. Bu kez de Berk Ercan ve Fatih Solak adında bu iki “tanığın” yalan ifadelerine sığınıldı. Bu tanıkların, “itirafçı” sıfatıyla kendilerini kurtarmak adına yalan söyledikleri, Nuriye ve Semih’in avukatları tarafından ortaya çıkarıldı. Verdikleri bilgiler tek tek çürütüldü. Bu gelişmelerle birlikte Semih, bir önceki duruşmasında adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. 27 Kasım’da Nuriye’nin de tahliye edileceği düşünülüyordu. Üstelik Nuriye, Semih ve Acun’un cezalandırılmaları için mütalaa veren savcı dahi, duruşmanın başında “Dosyada toplanmamış delil kalmamış olması, sanıkların delil-

leri karartma ve kaçma şüphesi olmaması, yargılamanın geldiği aşama gözetilerek sanık Nuriye Gülmen’in mahkemenin uygun göreceği tedbirle tahliyesine karar verilmesini talep ederim” diyerek tahliye talep etti. Nuriye de Ankara Numune Hastanesi’ndeki “mahkûm” koğuşundan SEGBİS aracılığıyla duruşmaya bağlanarak; “Savunmamı etkin bir şekilde yapmak için tahliye edilmemi ve huzurda savunma yapmayı istiyorum” dedikten sonra “Bu hafta içinde yeni bir gelişme oldu. Bu hafta OHAL Komisyonu’nda işe iade talepleri ile ilgili ilk kararlarını vermesi bekleniyor. Bu ilk kararlardan birinin bizim kararın olması bekleniyor. Bu hafta içinde işe iade edilebilirim. İşime iade edildiğim takdirde tutuklu koşullarda tedavi istemiyorum. İşkence gibi bir süreç yaşadım. İki aydır buradayım. Kaçabilecek durumda olmadığıma göre, delilleri karartma ihtimalim yok” dedi.

Ancak Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, iki saatlik bir aranın ardından, “kuvvetli suç şüphesi ve kanunda öngörülen ceza miktarı” diyerek tahliye talebini reddetti. Duruşma 1 Aralık’a ertelendi. 264 gündür açlık grevinde olan ve ciddi kilo kaybı, kas-iskelet sistemleri ile sinir sistemi reflekslerinde zayıflama yaşayan Nuriye Gülmen’in tahliye edilmemesi ve duruşmanın dört gün sonraya bırakılması, mahkemenin apar topar bir mahkûmiyet kararı verip bu davayı kamuoyunun gündeminden çıkartma çabası olarak değerlendiriliyor. Duruşmanın ardından davayı izlemeye gelen 6 kişilik grup hapishane önünde oturma eylemi yaparak kararı protesto etmek istediler. Polis tarafından darp edilerek gözaltına alınmalarına rağmen sözlerini tekrarladılar: “Semih’i aldık, Nuriye’yi de alacağız!” İşçi Sözü-Haber


10

Aralık 2017

İşçi Sözü

Şimdi direniş ve kazanımları büyütme zamanıdır! “AKP Hükümeti TTK’ya “evet” demekle birlikte, TKİ’ye açık bir şekilde “hayır” demiş ve madenlerin özelleştirilmesi için düğmeye basmıştır…” cehennemi sürecinin ve yeni Soma katliamlarının da önemli bir belirleyeni olacaktır.

AKP Hükümeti’nin işçi düşmanı politikaları Olağanüstü Hal (OHAL) koşullarında ve Kanun Hükmünde Kararname’ler (KHK) ile tüm hızıyla sürerken, Torba Yasa’lar yoluyla da destekleniyor. Son Torba Yasa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’na sunulan Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) hakkındaki tasarı maddeleri de bu işçi düşmanı politikaların bir devamı niteliğindedir. AKP’li vekillerin oyu ile meclisten geçen tasarıya göre; “Türkiye Taşkömürü Kurumu ile Türkiye Kömür İşletmeleri, uhdelerinde bulunan maden ruhsatlarını işletme, işlettirmeye, bunları bölerek yeni ruhsat talep etmeye ve bu ruhsatları ihale etmeye yetkilidir,” deniyor. Tıpkı Soma örneğinde olduğu gibi; söz konusu bu yasayla madenlerin özelleştirilmesine ve yeni taşeron cehennemlerine kapılar ardına kadar açılıyor. Bunun adı güvencesiz çalışma, geleceksiz yaşam demektir. Ve bunun adı yeni iş cinayetleri, Soma katliamları demektir. Hükümet ve Türk-İş uzlaşması Bu tasarıyla birlikte harekete geçen 2 bini aşkın TTK maden işçisi “maden ocakları özelleştirilemez,” diye tepki gösterdiler ve eylem kararı aldı. “Maden ocaklarından dışarı çıkmama” olarak özetlenebilecek eylemlilik sürecinde işçiler kendilerini ocaklara kapattılar. Yeraltı eylemlerinin 21.

saatinde, sendika genel merkez yöneticilerinin arabuluculuğu kanalıyla yeraltı direnişine bir haber - mesaj iletildi. AKP Hükümeti, içinde bulunduğu siyasal kriz ve sıkışma sürecinde kısmi bir geri adım görüntüsü sergilemeye razı olmuştu. Arabuluculuk yaparak maden işçilerini yeraltından çıkarmayı “başaran” Türk-İş’den yapılan açıklama ise şu minvalde oldu: “Vardığımız mutabakat ile 58’nci maddedeki tasarı Meclis’ten işçilerin talepleri doğrultusunda, TTK’nın sahaları kapsam dışına atılarak, yeniden düzenlenmek şekliyle geçecek. Hükümet yetkilileri nezdinde bunun teminatı alınmıştır.” Bunun sonucunda AKP Hükümeti yasa tasarısına yeni bir ek yaptı: “Ancak TTK’nın halen kendisi tarafından doğrudan işletilen işletme izin alanlarında oluşturulacak ruhsatlar bu madde kapsamında ihale edilemez.” Geçen saatler içinde sayılarının 3 bini bulduğu açıklanan maden işçileri yeraltı direnişleriyle yasa tasarısına bu eki soktular ve TTK’lı maden işçileri olarak bu gasp yasasından kendilerini kurtarabilmiş oldular. Yani kazandılar. TKİ’yi kapsamasa da, TTK kapsamında bir kazanım. Türk-İş yetkililerinin bu mutabakatında ve yeraltı eylemini sona erdirmelerinde TKİ’nin kaale bile alınmamış ve maden ocaklarının özelleştirilmesinin es geçilmiş olması, önümüzde çığ gibi büyüyen taşeron

Direnişi büyütme, genişletme çabaları Gelelim yeraltı direnişinin ve mevcut mutabakatın arka planına: TTK’da Türk-İş’e bağlı Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) örgütlü. GMİS 1990-1991 yıllarındaki, dönemin sendika genel başkanı Şemsi Denizer öncülüğündeki grev ve büyük Ankara yürüyüşüyle sınıf mücadelesinin hafızasına kaydedilmiştir. Ama o köprünün altından çok sular aktı ve bugünün kendi gerçekliği var. Şurası da bir gerçek ki maden işçileri ilk kez grev, direniş ve yeraltı eylemi yapıyor değiller. Söz konusu yasa tasarısı nedeniyle kendilerini yeraltına kapattıkları zaman, daha önceden de olduğu gibi, yeraltındaki bu direnişi yerüstünden de destekleme hareketi geliştirilmek istediler. Örneğin, ailelerin çoluk çocuk maden ocaklarının önünde toplanarak dev protesto alanları yaratması gibi... Bu yolla direniş gelişecek, bütün maden havzalarına yayılabilecek bir karaktere bürünecek ve genel olarak madenlerin özelleştirilmesine karşı bir direnişe dönüşebilecekti. Konuştuğumuz öncü maden işçileri ve sınıf mücadeleci sendikacılar; “şimdi direniş ve kazanımları büyütme zamanı” diyorlardı. Bu gerçekliğin, ANAP ve Turgut Özal döneminde olduğu gibi; AKP ve R.T. Erdoğan’ın koltuğunu sarsacak bir potansiyel taşıdığına dair hiçbirinin tereddüdü yoktu. Başta Türk-İş yönetimi olmak üzere, GEMİS merkezi ve özellikle de sendikanın örgütlenme(me) sekreterliği direnişin büyümesini ve yayılmasını kesinlikle istemediler. Hatta engel oldular. Her zaman olduğu gibi hükümetle flört ederek ve sadece “kendi gemilerini kurtaran kaptan” sıfatına bürünerek konuyu halletme yoluna gittiler. 1990-1991 grev ve yürüyüşünün deneyimli öncü işçileri, sendikanın bu tutumuna rağmen direnişi geliştirip güçlen-

dirmenin yollarını aradılar. Bu arayış ve çabaları sendika örgütlenme(me) sekreterliğinin sınırlarına kadar dayanıp kaldı. Geçmişin deneyimli öncü işçileri bizzat GMİS’in örgütlenme(me) sekreterliği tarafından “polise ihbar etmekle” tehdit edilip, “kışkırtıcılık” yapmakla suçlandılar. Bu arada tüm bunları GMİS’li bazı sınıf sendikacılarını tenzih ederek dile getirmek zorundayız: Çünkü onlar maden işçileriyle birlikte yeraltına inip direnişi fiilen örgütlemeyi ve hayata geçirmeyi seçtiler. Bu sendikacılar ve deneyimli öncü işçiler -ki adları şimdilik yüreğimizde saklıdır- ortaya çıkan sonucu “başarılı”, ama aynı zamanda da “yetersiz” bulmaktadırlar. Tablo çok açık: AKP Hükümeti madenlerin özelleştirilmesi politikasını, sermayenin talepleri doğrultusunda hayata geçirmeye kararlıdır. Bu konuda somut adımlar atmıştır. Mevcut yasa tasarısına yapılan ek ve düzeltme bu durumu değiştirmemektedir. Yeraltı direnişi sonucunda AKP Hükümeti TTK’ya “evet” demekle birlikte, TKİ’ye açık ve seçik bir şekilde “hayır” demiş ve madenlerin özelleştirilmesi için düğmeye basmıştır. AKP Hükümeti; iç ve dış politikadaki sıkışmışlığı, ekonomik kriz ve savaş gerçekliği içinde 2019 seçimlerine hazırlanıyor ve muhtelif pazarlıklar ve hesaplamalar yapıyor. Maden işçilerinin yeraltı direnişini yabana atmamaksızın; TTK’ya dair kısmi kazanımı ve yasa tasarısına yapılan ek ve düzeltmeyi bunlardan bağımsız düşünemeyiz. Dolayısıyla da; önümüzdeki sürece dair tek çıkış yolu sınıf mücadelesini büyütmekten geçmektedir. Zonguldaklı öncü maden işçilerinin ve sınıf mücadeleci sendikacıların da dediği gibi: Şimdi direniş ve kazanımları büyütme zamanı… N. Cemal


İşçi Sözü

Aralık 2017

11

Kod-A direnişi sürüyor lişim anonim şirket ve dijital arşivlenme üzerine bir yazılım firmasıdır. Genel merkezi İstanbul Ayazağa'da. Proje bazlı çalışan firmanın, Türkiye'nin bilinen belirli firmalarıyla bir çok bölgede yürüttüğü projeleri var. Şu andaki direnişimiz ise Türk Telekom direnişidir...

DİSK Sosyal-İş Sendikası'na üye oldukları için işten atılan Kod-A işçilerinden Tugay Güngör ile sendikalılaşma süreçlerine dair konuştuk: "İstanbul'da 12, İzmir'de ise 3

işçi arkadaşımızla birlikte direnişimiz devam ediyor. Sendikaya üye olduğumuz için işten atıldık. Şirket genelinde ve Türkiye toplamında çalışan 870 işçi arkadaşımız bulunuyor. Kod-A Bi-

Asgari ücretle çalışıyoruz. Yemek ve yol ise bize ait. Fazla mesai ücretlerimizi asgari ücret üzerinden ödüyorlar. Haklarımızı alabilmek için sendikaya üye olduk. Sendikal örgütlenmenin öncü işçilerini işten attılar. Amaçları sendikal örgütlenmeyi engellemekti. Bazı arkadaşlarımızı da sürgüne gönderdiler ve bu yolla işe geç kalma ve devamsızlık yapmalarını sağlayarak kapının önüne koyma

fırsatını yarattılar. Bir düşünsenize; Kayaşehirde oturan bir işçiyi Üsküdar'a çalışmaya göndereceksiniz ve yol masraflarını vermeyeceksiniz... Sendikaya üye olduk, gerekli çoğunluğu sağladık, ama işten atıldık. İşçi arkadaşlarımız tam destek veriyor ve dayanışmaya geliyorlar. Sendikamız DİSK Sosyal-İş yanımızda. Muhtelif sendikalar, partiler, işçi dernekleri ve siyasi kurumların desteği ise sürüyor..." Kod-A direnişçilerinin İstanbul direnişinin 52. gününde yanlarındaydık ve İzmir direnişleri 34. günündeydi. Hep birlikte kararlılıklarını belirttiler ve "kazanacağız" dediler.

DHL Direnişi sürüyor

Sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işten atılan DHL Express işçileri

17 Temmuz tarihinde başlatmış oldukları direnişlerine devam ediyorlar.

rıları oldu. İşten atmalar direniş ateşini tutuşturdu ve direniş devam ediyor.

Bahçelievler - Yenibosna DHL Express Genel Merkez binası önünde bulunan direniş çadırı, bütün baskı ve tehditlere karşın bir sınıf mücadelesi mevzisi olmaya devam ediyor. Direnişçi işçiler kararlılıklarını dile getirirken; "sendikamız yanımızda moralimiz yerinde," demeyi de ihmal etmiyorlar.

DHL Express 220 ülkede 400 bine aşkın işçi çalıştırıyor. Yenibosna'da direnişlerini sürdüren DHL Exspress işçilerini yeniden ziyaret ettik ve bir kez daha taleplerini dile getirdiler:

DHL Express işçileri sendikaları Tümtis'e üye olmuş ve kısa süre içinde de üye sayısı çoğunluğunu elde ederek toplu sözleşme hakkını kazanmışlardı. Sendikalılaşma ve örgütlenme mücadelelerine verilen yanıt ise işten atma saldı-

o Sendika hakkımız engellenemez; Sendika üyeliğimiz kabul edilmeli ve sendikamız muhatap alınmalıdır. o İşimize ve görev yerlerimize sendikalı işçiler olarak- geri dönmek istiyoruz.

Polimer'de işçi kıyımı Polimer çuval fabrikası patronu "iflas" gerekçesiyle 550 işçiyi işten attı. Kazanılmış hak ve alacakları yok sayılan 550 Polimer işçisinin fabrika önünde gerçekleştirdiği direnişide yok sayan patron; "sizin ancak resmi iş çıkışınızı veririm, baskaca da bir şey vermem. Bununla da gidin işsizlik ödeneğinden yararlanın, hepsi bu kadar," diyor. İşten atılan 550 Polimer işçisinin

"tazminat ve alacaklarımızı verin," talebine patronun verdiği cevap ise "gidin dava açın, alabilirseniz alın" oluyor. Polimer, Türk-İş'e bağlı Tekstif Sendikası'nın "örgütlü" olduğu fabrikalardan birisi. Bu öyle bir "örgütlülük" hali ki, çalışan işçilerin çoğunluğu teşeron işçisi... İşçi Sözü olarak fabrikanın önüne gittiğimizde işçilerle görüşemedik. Kapının önünde duran

"görevli"ye son durum ve direnişe dair sorular sorduğumuzda ise, "hiç bir bilgi veremeyeceği" cevabını aldık. Israrımız ve sorularımız karşısında; "buradan gidin, yoksa sizin için iyi olmaz...", gibisinden tehditler de aldık. "OHAL'i siz patronlar için ilan ettik, işçi direnişleri ve grevleri olmasın diye OHAL var," diyen AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan'ın sesini ve nefesini, her fabrikada ol-

duğu gibi Polimer çuval fabrikasında da duyup görüyoruz. "Köpekleri salmışlar, taşları bağlamışlar," deyiminde olduğu gibi bir gerçeklikle karşı karşıyayız. "Korkunun ecele faydası yok" misali; Direne direne kazanacağız! Polimer işçisi yalnız değildir! D.Eren/İşçi Sözü-Haber


"An Kara" (Kültür Eleştirisi ve Toplum) Adorno 1962 yılında önermesini savunmaya devam etti: “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır yolundaki önermemi yumuşatmak istemiyorum. O önermenin içinde şiirsel yapıta ilham veren güdü olumsuz olarak ifade edilmiştir” diyordu. (Bağlanma)

Ankara katliamı sürecinde yaşadıklarımızın bir aynadan yansıması, travmalar matruşkasıyla yüzleşmemiz ve insanın insanı sağaltmasına dair bir roman... h2o kitap tarafından Aralık 2017 itibariyle yayınlanıyor. Romanın yazarı arkadaşımız N. Cemal ile kitap hakkında söyleştik: O. Öznur: Ankara katliamının hedef ve tanıklarından biri olarak soruyorum: Doğal olmayan bir felaketin, büyük bir katliamın romanını yazmak nasıl bir şey, yazarken zorlandın mı? N. Cemal: Ankara katliamını hep birlikte yaşadık. Sadece Ankara Barış Mitingi’nde bulunan kişiler olarak değil, bütün toplum olarak yaşadık. İnsan eliyle yaşatılan felaket durumları için çokça verilen bir örnekle ifade etmeye çalışayım. Hitler ve faşizmin kanlı gerçeğinin ardından, 1946 yılında, Theodor Adorno; “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” dedi. Adorno’nun bu önermesi çok tartışıldı. “Felaketin en uç, en keskin bilinci bile yozlaştırıp gevezeliğe

dönüşme tehlikesinden" söz etti. “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır ve üstelik bu, şiir yazmanın bugün neden imkânsız hale geldiğine ilişkin bilgiyi de kemirmektedir" diyordu. Adorno’nun hareket noktasına göre; “eleştirel ruh kendinden memnun tefekkürle sınırlı kaldığı sürece çaresizdir”.

1965 yılında ise; “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz dedim. Bununla da o dönemde diriltilen kültürün kofluğuna işaret etmek istiyordum” dedi. “Hegel’in ‘Estetik’te öne sürdüğü gibi, ‘insanlar arasında bir acı bilinci olduğu sürece o bilincin nesnel biçimi olarak sanatın da var olması gerekir’ önermesi uyarınca şiir yazılmalı da diyebilirdim” demeyi de ihmal etmedi. Ama Adorno için; “Auschwitz sonrası kültür -Auschwitz’e yönelik mecburi eleştiri de dâhil olmak üzerebütünüyle süprüntüdür." (Negatif Diyalektik) Adorno 1967 yılında bir kez daha bu konuya döndüğünde “Auschwitz geçmişte mümkün olduğu ve belirsiz bir gelecek boyunca da mümkün kalacağı için, ‘şen sanat’ artık tasavvur edilemez" diyordu. (Sanat Şen midir?) 1946’dan 1967’ye kadar, 21 yıl boyunca Adorno tarafından yürütülen tartışmaların kilit noktası ve cevap anahtarı burada: “Süprüntü kültür”, “şen sanat” ve “acı bilinci.” Acı bilincimiz kat be kat katmerlendiğine göre! Selahattin Demirtaş tutsaklık koşulları altında neden sanat ve edebiyata sarılıyor dersiniz? “An Kara” yazılmalıydı, yazılmaya da devam edilmelidir. Ankara, Suruç, Diyarbakır, Roboski, Reyhanlı katliamları ve o bodrum katları; Veysel Atılgan, Ceylan Önkol ve Uğur Kaymaz ne kadar yazılsa azdır. “Şen sanat” mı, “acı bilinci” mi, ya da “umudu teşvik eden bir direniş eylemi” mi olduğuna okur karar verecektir. O. Öznur: An Kara’yı yazmaya nasıl ve ne zaman başladın? N. Cemal: Pablo Picasso, İspanya iç savaşını anlatan “Guernica” adlı tablosunu 1937’de yapmış. Bugün Guernica’ya baktığımızda, paramparça bedenleri gördüğümüzde, Roboski de dâhil olmak üzere insan eliyle işlenmiş birçok felaketi yansıtabildiğini görebiliriz. John Berger “Sanatla Direniş” adlı kitabında resme dair bir önermede bulunuyor: “Bugün, varolanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir” diyor. 10 Ekim 2015’te Ankara katliamını yaşadık. 11 Ekim’de Ankara’da kalıp, Sıhhiye Meydanı’nda ilk anmamızı gerçekleştirdik. Bir gün sonrasında ise 12 Ekim’de İstan-

İşçi Sözü • Aralık 2017 • iscisozu.org • iletisim@iscisozu.org

bul’a dönüp, cenazelerimizin kaldırılışına eşlik ettik. İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi önünde yapılan anmaya katıldık ve ardından da Dicle Deli’nin cenazesini kaldırmak için yürüyüşe geçtik. İşte o gün “An Kara” kabataslak da olsa kafamda belirdi. Dicle’nin cenazesinin kaldırılacağı caminin karşısında bulunan bir evin çatısına çıkıp fotoğraflar çekiyor, kalabalıktaki acı-öfke-kararlılık gibi duygu yoğunluklarını gözlemliyordum. Ankara katliamı bir film şeridi gibi gözlerimin önünden defalarca akıyor, akıyor ama bir türlü geçip gitmiyordu. Yaşadıklarım madem ki gözlerimin önünden geçip gidemiyor, o halde ben de yaşadıklarımın üzerine giderim, dedim. "Yüzleşme" kişisel ve toplumsal bir direniştir. O çatıdan inip cenaze kalabalığına karıştım ve atılan sloganlar eşliğinde romanıma nasıl bir kurgu yapabileceğime karar vermiş oldum. O. Öznur: 2014 yılında, Köz adlı romanından sonra da konuşmuştuk. Yine aynı soruyu An Kara için soracağım. Roman karakterlerin Ankara katliamının gerçek tanıkları mı? N. Cemal: Birinci ağızdan anlatılan bir öykünün -tanıklığın- daha doğru olacağını düşündüm. Romanda ekstra bir anlatıcı, yazarın ara sesi ve izahatları yok. Tamamen gerçek olaylar üzerine kurguladım. Roman karakterlerim tamamen kurmaca olsalar da Ankara’ya birlikte gittiğimiz ve katliamı beraberce yaşadığımız yol arkadaşlarımdan azade değiller. Ankara katliamından gerçek bir kesit sunmak, ardında bıraktığı fiziksel ve ruhsal yaralara dokunmadan olamazdı. Bu nedenle de An Kara’da kişisel ve toplumsal travmalarımız kadar terapilerimiz de var. O. Öznur: An Kara, Ankara katliamı sürecinde yaşadıklarımızın bir yansımasını sunuyor. 10 Ekim 2015’in öncesi ve sonrasından acı kesitlerle. Son olarak eklemek istediklerin... N. Cemal: Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç’le bitirmek isterim. Aleksiyeviç; “İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni büyüleyen ve kendine esir eden şey de budur” diyor. O sözünü ettiğiniz, “yaşadıklarımızın bir aynadan yansıması” dediğiniz şey de zaten bu. Gerisi okura kalmış. Söyleşi: Oya Öznur

İşçi Sözü Aralık 2017  

İşçi Sözü'nün Aralık 2017 tarihli 38. sayısı

İşçi Sözü Aralık 2017  

İşçi Sözü'nün Aralık 2017 tarihli 38. sayısı

Advertisement