Page 1

İşçi Sözü İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır

Soma: İşçi katillerine yine ödül gibi ceza verildi N. Cemal > 6 Sendika ve meslek örgütleri de Başkan’a bağlandı İlkay Öngören > 8 İ.T.F. Çapa: Köle miyiz biz? Sevda > 9 OHAL kalıcılaştı İşçi Sözü-Haber> 10 “Üç Kırık Dal” N.Cemal > 12

Ağustos 2018, sayı 45, 1.5 TL

Darbe rejimi sorun üretiyor Tek adam yönetimindeki darbe rejimi, birikmiş olan siyasi ve ekonomik sorunlara çözüm getirmek bir yana, her gün bunlara yenisini ekliyor. Ülkenin ve halkın geleceğini tehlikeye atıyor. Yanlış politikaların halka yansımalarının yaratacağı toplumsal tepkilerin önüne geçmek için Olağanüstü Hal düzenini kalıcılaştırıyor. Toplumsal muhalefeti bastırmakla sorunların çözülemeyeceğini unutuyor. Toplumsal tepkilerin ortaya çıkması engellense de, biriken sorunlar, bir noktada, darbe rejiminin kendi içine patlamasını getirebilecektir. Bu da, bir başka biçimde, siyasi kaosa yol açacaktır. Darbe rejiminin biriktirdiği sorunların emekçiler ve ezilenlerin çıkarları doğrultusunda aşıl-

“Halkı askerlikten soğutuyorlar”!

masının önündeki engellerden biri, darbe rejiminin getirdiği despotik ve baskıcı siyasi düzen ise, esas engel muhalefetin içinde bulunduğu durumdur. Ana muhalefet partisi CHP’de, 24 Haziran seçimlerinin hemen ardından başlayan koltuk kavgası, olağanüstü kurultay için imza toplanması ve bunun etrafında yaşanan söz dalaşı biçiminde sürmektedir. Bir yandan OHAL kalıcılaşır, Meclis işlevsizleşir, siyaset yapma zemini iyice daraltılırken, CHP’li siyasi kadrolar, toplumsal muhalefete sahip çıkmak yerine, yerel seçimlerde rant sağlamaya odaklanmışlardır. Olağanüstü Kurultay çağrısının amacı, parti politikalarında değişiklik yapmak, örgütlenmeyi güçlendirmek ve etkin bir muhalefeti yaşama geçirmek değil, Partinin merkez yöne-

timini ele geçirerek, 8 ay sonra yapılması öngörülen yerel seçimlerde, ellerinde kalmış bir avuç belediyenin yönetimine kendi yandaşlarını getirmektir.

Kadın bakanlığından bugünlere…

Yeni kabine ve kriz yönetimi

Kadınlara dayatılan cinsiyetçi rol ve görevSık sık bedelli askerlik uygulamasına başler, erkek egemen toplumsal düzeni beslivurulmasının temelinde, profesyonel oryor. “Muhafazakâr aileci” söylem ve duya, daha açık bir deyişle, paralı askerliğe politikalar da bu dayatmanın en güncel gögeçiş fikri yatmaktadır. rüntüsü. Aykut Özer> 3

Oya Öznur> 4

İYİ Parti de farklı bir durumda değildir. 24 Haziran seçim sonuçlarının yarattığı hayal kırıklığı, parti içi tartışmaları alevlendirmiş; bunun üzerine Parti lideri Meral Akşener Parti’yi Olağanüstü Kurultaya çağırmış ve başkanlığa yeniden aday olmayacağını açıklamıştır. Akşener’in, bu çıkışıyla, Partide mutlak söz sahibi olmayı mı amaçladığı, yoksa İYİ Parti’nin kendisine ayak bağı olduğunu düşünerek, siyasi ikbalini başka yerlerde aramaya mı yöneldiği pek yakında anlaşılacaktır.

Devamı 2. sayfada >

“Kapitalistlerin dolayımsız olarak Kabinede yer almaları çok açık bir olgudur ve temsil sistemindeki ciddi dönüşümün göstergesidir.” M. Eker> 5


2

İşçi Sözü Söz Yetki Karar İşçilerindir

Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölge ateş çemberi içinde, yanıyor. Bu yangın, her geçen gün, farklı ülkeleri kapsayarak genişliyor. İlk bakışta mezhep temelli bir boğazlaşma görüntüsü vermesine karşın, bölge, çok daha karmaşık ve çok yönlü çelişkileri içinde barındıran bir mücadele alanına dönmüş durumda. Bu yangının Türkiye’ye de sıçraması, hatta sarması kaçınılmaz görünüyor. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, AKP iktidarının, bölgesel güç olma ihtirasıyla bu kavganın içine bodoslama dalması ve bu çerçevede “şeytanla işbirliği yapması”. İkinci nedeni ise, içeride iktidarını sağlamlaştırmak adına, toplumu kutuplaştırarak, en ufak bir kıvılcımla patlayacak hale getirmesi. Bizi ilgilendiren temel mesele, işçi sınıfının da bu kutuplaşmadan etkilenerek kendi içinde bölünmüş olmasıdır. Çünkü savaşların, sömürünün, eşitsizliğin müsebbibi olan, doğayı katleden, tüm insanlığı yıkıma götüren kapitalist sisteme son verecek, sömürünün ve eşitsizliğin olmadığı adil bir düzen olan sosyalizmi kuracak yegâne güç işçi sınıfıdır. İşçiler, toplumsal ve siyasi mücadelede, kendi sınıfsal konumlarını esas alarak değil, SünniAlevi, Türk-Kürt gibi mezhepsel ya da etnik kimlikleri ya da farklı burjuva siyasi eğilimlerin destekçisi olarak yer almaktadırlar. Toplumda mağdurların ve ezilenlerin yanında yer alarak, özgürlük, eşitlik, adalet ve demokrasi mücadelesini tavizsiz olarak sahiplenmekle birlikte, toplumsal ve siyasi mücadelede kendi bağımsız sınıf politikasıyla yer almak, işçi sınıfı için, yaşamsal önem taşımaktadır. Bunu yapabilmesinin iki koşulu var. Birincisi, burjuva ideolojisinin etkilerinden kurtulup, işçi sınıfı ideolojisinin etki alanını genişletmek. İkincisi ise, ekonomik ve politik temelde mücadelesini yükselterek, toplumsal sahnede bağımsız bir sınıf olarak yerini almaktır. İşçi Sözü, iki konuda da işçi sınıfına yardımcı olmayı hedeflemektedir. Bu hedefe bağlı olarak, işçi sınıfının burjuva ideolojisinden ve burjuva siyasi eğilimlerden kurtulması için, işçi sınıfının siyasi mücadele deneyim, birikim ve bilgisini sınıfa taşımaya çalışacaktır. Kapitalist sistemi, onun siyasi temsilcilerini ve eğilimlerini teşhir edecektir. Toplumdaki bütün sınıflar hakkında, ezen-ezilen ilişkileri konusunda, işçi sınıfını aydınlatacak, sınıf perspektifinin oluşmasına katkı sunacaktır. İşçi Sözü, ayrıca, işçilerin kurtuluşunun kendi eseri olacağının bilinciyle, işçi sınıfının inisiyatif kazanmasına, mücadele deneyimlerini geliştirmesine yardımcı olacaktır. Bunu yaparken, doğruların mutlak bilgisine sahip olduğu yanılsamasıyla, ikameci, dayatmacı, sekter politikalar gütmek yerine, işçilerin yaşayarak öğrenmesini sağlayacaktır. Söz, yetki ve kararın işçilere ait olduğu gerçeğini bir an bile akıldan çıkarmayacaktır. İşçilere, bir öğretmen gibi yaklaşmayacak; sınıfla tüm ilişkilerinde, öğrenme-öğretme diyalektiğini hayata geçirecektir. Öz olarak, İşçi Sözü, işçilerin, gözü, kulağı ve sesi olacaktır.

İşçi Sözü Aylık, Süreli Siyasi Yayın Tarih: Ağustos 2018, Sayı:45 Baskı: Akademi Basın Yayın Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi C Blok No: 230, Topkapı - İstanbul, Tel: 0212 493 24 67 Sahibi: Oya Öznur Sorumlu Müdür: R. Cem Avcı Adres: Şehremini Mah. Gaspiralı İsmail Sok., No: 28, 1.Blok, 1.dükkân Fatih, İstanbul İzmir büro: 848.Sokak Şevki Uğur İşhanı No:80/208 Konak-İzmir www.iscisozu.org

Ağustos 2018 HDP, muhalefet partileri içinde, umut veren yegâne partidir. Seçim sonuçlarıyla birlikte siyasi koşulların sağlıklı bir analiziyle doğru siyasi sonuçlara ulaşmak için çaba harcamaktadır. Ancak doğruları dile getirmek ile bunun gereklerini hayata geçirecek enerji, inisiyatif ve yeteneğe sahip olmak farklı şeylerdir. HDP’nin bunu başarıp başaramayacağını zaman gösterecektir. Rahip Brunson Vakası üzerine Sadece son bir haftada yaşananlar, tek adam yönetiminin en büyük yeteneğinin(!) herkesi kendisine düşman etmek olduğunu; bunun da rejimin kıstırılmışlığını arttırdığını ortaya koymaktadır. Bugün siyasetin temel gündemi rahip Brunson vakasıdır. Yaklaşık iki yıldır tutuklu bulunan ve hem PKK hem de FETÖ’ye yardım etmekle suçlanan Brunson’un yargı süreci, ülkede bağımsız yargıdan eser kalmadığını, yargı kararlarını devletlerarası pazarlıkların ve devlet yöneticilerinin belirlediğini göstermektedir. Trump ile Erdoğan arasında yapılan görüşmede, Brunson’un tahliye edilmesi konusunda anlaştıkları; buna karşılık, Hamas’a yardım ettiği gerekçesiyle, İsrail’de gözetim altında bulundurulan Ebru Özkan’ın ülkeden çıkışına izin verildiği söylenmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu konularda görüşüldüğünü doğrulamakla birlikte, Brunson’un serbest bırakılacağı yönünde bir söz vermediğini savunmakta; buna karşın, Ebru Özkan’ın Türkiye’ye dönmesine yardımcı olduğu için, Trump’a teşekkür etmeyi de ihmal etmemektedir. Kimin doğru söylediğini anlamak için Brunson Davasında, son iki hafta içinde yaşananlara bakmak yeterlidir. Brunson’un son duruşmasında mahkeme heyeti tutukluğun devamına karar verdi. Bunun üzerine, Trump, ta Amerika’dan feryat etti: “Rezalet! Erdoğan duruma müdahale etsin.” Erdoğan duruma müdahale etti mi bilinmez ama mahkeme heyeti, birkaç gün içinde, duruşma falan olmaksızın, dosya üzerinden yaptığı incelemeyle Brunson’u tahliye ederek, ev hapsine alınmasına karar verdi. Ancak bu gelişme ABD tarafını tatmin etmemiş olacak ki (çünkü onlar Brunson’un beraat ettirilerek ABD’ye dönmesini bekliyordu), hem Erdoğan-Trump görüşmesi basına sızdırıldı hem Türkiye yaptırım uygulanmakla tehdit edildi hem de Türkiye’ye kredi kısıtlaması öngören bir tasarı Senato Dışişleri Komisyonundan geçti. ABD yönetimi, Brunson ülkesine dönünceye kadar, Türkiye’ye yaptırım uygulayacağı yönündeki tehditlerini sürdürüyor. İşin bu noktaya varması dikkate alındığında, Erdoğan ile Trump arasında bir anlaşma olduğu ama Erdoğan’ın sözünü tutmadığı ya da

tutamadığı (mahkemeye tam olarak sözünü geçiremediği) anlaşılıyor. Sonuçta, alın size nur topu bir kriz! Hem de dünya devi, müttefik ve “stratejik ortak” ABD ile! Kaldı ki, ABD’nin sonbahar aylarında İran’a karşı başlatacağı düşünülen ticaret yasağıyla (İran’ın, Türkiye’nin en önemli petrol tedarikçisi olduğu dikkate alındığında), ABD ile Türkiye arasındaki sorunlara bir yenisinin eklenmesi kaçınılmaz görünüyor. Rejim dış politikada sıkışıyor Dış politikada ortaya çıkan Türkiye aleyhine gelişmeler ve yaşanan skandallar Brunson Vakası’ndan ibaret değil. Sadece son bir-iki haftadaki gelişmeler özetle şöyle: Bir; Muhtemelen Türk istihbarat görevlileri olan şahıslar, Moğolistan’da bir insan kaçırma olayını ellerine, yüzlerine bulaştırdılar. Moğolistan devletinin müdahalesi ile kaçırmak için uçağa bindirdikleri şahsı serbest bırakmak zorunda kaldılar. Kaçırılan şahıs, Gülen Cemaatine bağlı olduğu söylenen bir okulda müdürlük yapıyor. Daha önce Kosova, Ukrayna ve bir Afrika ülkesinde, o ülke yöneticilerinin de desteğiyle, benzer operasyonlar gerçekleştirilmişti. Bu kez çuvallanılması, Moğolistan ile bir siyasi krize yol açtığı gibi, tek adam yönetiminde, Türkiye’nin bir “çete devletine” dönüştüğü kanaatini güçlendirdi. İki; İsrail, Mısır ve Kıbrıs Rum Yönetiminden yetkililer, ABD’nin Kıbrıs Büyükelçiliğinde bir araya gelerek, Kıbrıs açıklarında doğalgaz aranması konusunu görüştüler. Görüşmede, gerek İsrail gerekse Mısır temsilcileri, Türkiye’nin, KKTC’nin haklarını ileri sürerek, aramaları engellemeye kalkışması halinde, silah kullanacaklarını açıkladılar. ABD Büyükelçisi de bu açıklamaya destek verdi. Bu gelişmeyle, Doğu Akdeniz, Türkiye açısından, askeri çatışma ihtimali barındıran, sıcak bir bölge haline geldi. Üç; Suudi Arabistan, Mısır ve diğer bazı Arap ülkelerinin yöneticileri, ABD öncülüğünde bir araya gelerek “Arap NATO’su” kurulması yönünde prensipte anlaştılar. Bu gelişme, emperyalistlerin bölgeye dönük güvenlik konseptinde Türkiye’nin devre dışı bırakıldığını göstermektedir. Dört; Suriye rejimi, ülkenin güneyini muhaliflerden temizledikten sonra, askeri güçlerini İdlip sınırına yığmaya başladı ve bundan sonraki hedeflerinin İdlip olacağını açıkladı. Bu arada, Suriye Yönetimi, Kürtlerin ağırlıkta olduğu, Kuzey Suriye Meclisi ile görüşmelere başladı. Taraflar çeşitli konuları ele almak üzere komiteler kurulmasına karar verdiler ve görüşmelerin sürdürüleceğini duyurdular. Bunun öncesinde, YPG’nin ağırlıkta olduğu Suriye Demokratik Güçleri(SDG), rejimin talep etmesi

halinde İdlip harekâtına askeri destek verebileceklerini açıkladı. Bu durum, AKP iktidarının, Suriye’deki müttefiklerinin ve bugüne değin bu ülkede elde ettiği “kazanımlarının” tehdit altında olduğunu ortaya koymaktadır. Ekonomide alarm zilleri çalıyor Ekonomideki en hassas noktanın dış borç ve kaynak sorunu olduğu dikkate alındığında, dış politik sorunların ekonomideki kırılganlığı daha da büyüteceği görülür. Cari açıkla birlikte, ülkenin kısa vadeli döviz yükümlülükleri 150 milyar dolar civarındadır. Kaynak girişi bir yana, ülkeden yabancı sermaye çıkışının hızlanması, dövizin kontrol edilememesini beraberinde getiriyor. Faizlerin yükseltilmesi de çözüm olamıyor. Döviz ve faizlerin birlikte yükselmesi, hem enflasyonu hem de durgunluğu tetikliyor. Uzun süredir olumlu seyreden bütçe dengesinde görülen bozulma, ekonomideki sorunları daha da büyütüyor. Seçim nedeniyle para musluklarının açılmasıyla, sadece Haziran ayında bütçe 25 milyar lira açık verdi. Bu rakam geçen yılın ilk 6 ayının bütçe açığına eşit. Bu yılın ilk altı ayında bütçe açığı 46 milyar lirayı buluyor. Tasarruf tedbirlerine ağırlık verileceğinin açıklanmasıyla, en başta belediyeler ve çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarının ödeneklerinde yüzde 30 kesinti yapılacağı söyleniyor. Yerel seçimlere aylar kala böyle bir kesintiye gidilmek zorunda kalınması, durumun vahametini gösteriyor. Bir yandan ekonomik krizin ayak sesleri, diğer yandan uluslar arası ilişkilerde ortaya çıkan hızlı bozulma, tek adam yönetimindeki darbe rejiminin günlerinin sayılı olduğu şeklinde bir yanılsama yaratıyor. Darbe rejimi ne kadar başarısız olursa olsun, kitleler, karşılarında alternatif görmek ister. Bu ortaya çıkamadığında, darbe rejimi, “at değiştirerek”, yoluna devam eder. Parlamenter sistemin olağan koşullarında, güçlü bir ekonomik kriz, işbaşındaki yönetimin değişmesine yol açabilse de, bugün ülkede egemen olan despotik rejim, çok daha güçlü ve derin köklere sahiptir. O nedenle, sadece siyasi tercihlerdeki büyük çaplı değişiklikler, darbe rejiminin yıkılmasına yetmez. Bunun için, çok geniş bir kesimi içine alan güçlü bir halk hareketi ve bu hareketi yöneten bir siyasi özne gerekmektedir. Güçlü bir halk hareketinin ortaya çıkması, ekonomik krizle yoksullaşmanın ötesinde, halkın onurunun kırılması ve geleceğe dönük umutlarının tükenmesi gibi etkenlere bağlıdır. Siyasi öncülüğün oluşması ise emek, barış ve demokrasiyi savunan enerjik ve kararlı kadroların radikal bir demokrasi ve ekonomik haklar programı etrafında birleşmesiyle gerçekleşebilir.


Ağustos 2018

İşçi Sözü

3

“Halkı askerlikten soğutuyorlar”!

Sık sık bedelli askerlik uygulamasına başvurulmasının temelinde, profesyonel orduya, daha açık bir deyişle, paralı askerliğe geçiş fikri yatmaktadır. ayında fiilen askerlik yapılırken, geri kalan kısmından belirli bir bedel ödenerek, muaf olunabilecektir. Bu çerçevede, geçmişteki “yol vergisi” uygulamasının, askerlik için de geçerli olacağı anlaşılmaktadır. Bu arada, askerliğin diğer profesyonel hizmetlerden biri haline gelmesiyle, “halkı askerlikten soğutma” fiilinin içi boşalmıştır. O nedenle, bu fiil, Ceza Yasasında yer alan bir suç olmaktan çıkarılmalıdır.

Bu ülkede, erkeklerin askerlik yapmaları ve tüm yurttaşların, ekonomik güçlerine göre, vergi vermeleri, kamusal yükümlülük olarak tanımlanmıştır. Ancak, süreç içinde bu iki görev de, siyasi iktidarlar tarafından aşındırılmış ve içi boşaltılmıştır. AKP iktidarı, hemen her yıl çıkardığı “vergi affına”, “bedelli askerlik” uygulamasını da eklemiştir. Son altı yılda üç defa “bedelli askerlik” yasası çıkartılmıştır. Sonuçta, vergi yükümlülerinin birçoğu, “nasıl olsa af çıkacak” düşüncesiyle, vergilerini zamanında ödemezken, askerlik çağına gelmiş genç erkekler de, “yakında bedelli çıkar” beklentisiyle, yasaları çiğnemek pahasına, askerlik görevini yerine getirmekten kaçınmaktadır. Böylece, Ceza Yasasında suç olarak görülen, ancak şimdiye kadar sadece zorunlu askerliğe karşı çıkan vicdani retçiler ile anti militaristlere uygulanan “halkı askerlikten soğutma” fiili, bizzat siyasi iktidarlar tarafından işlenir hale gelmiştir. Diğer yandan, bedelli askerlik uygulamasıyla, zorunlu askerlik, esas olarak, bedelli parasını ödeyemeyecek yoksul genç erkeklerin yerine getirdiği bir görev haline dönüşmüştür. Bedelli uygulamasıyla, zorunlu askerlik bir vergi özelliği kazanmıştır. Bu durum, Osmanlı Devletinin son yıllarından başlayarak, Cumhuriyet’in ilanından sonra da, tek parti döneminin sonuna kadar devam eden, “yol vergisi” uygulamasına benzetilebi-

lir. Bu dönemde, devlet, vatandaşlardan, “yol vergisi” adı altında bir vergi alıyor; bunu ödeyemeyenler ise yükümlülüklerini, belirli bir süre yol yapımında fiilen çalışmak suretiyle yerine getiriyorlardı. Profesyonel askerlik geldi, hamaset öldü! Sık sık bedelli askerlik uygulamasına başvurulmasının temelinde, profesyonel orduya, daha açık bir deyişle, paralı askerliğe geçiş fikri yatmaktadır. Bu bağlamda, hâlihazırda, orduda uzman erbaş ve sözleşmeli er sayısı yüz bini aşmıştır. Buna astsubay ve subaylar da eklendiğinde, sayı 200 bine ulaşmaktadır. Bunun sonucu olarak, askerlik, bir yurttaşlık görevi olmaktan çıkartılarak, profesyonel bir işe, mesleğe dönüştürülmüştür. Kısacası, para için, kimi yurttaşların geçimlerini sağlamak amacıyla tercih ettikleri, örneğin polislik vb. gibi bir meslek olma özelliği kazanmıştır. Profesyonel ordunun esas alınmasıyla, siyasi iktidar, erkek yurttaşların fiilen askerlik yapmaları yerine para ödemelerini tercih eder hale gelmiş; dolayısıyla “halkı askerlikten soğutmuştur”. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, son bedelli askerlik yasasının ardından, bu konuya kalıcı bir çözüm getireceklerini söylemiştir. Kamuoyuna sızan bilgilere göre, askerlik süresi 9 ay olarak belirlenecek; bunun üç

“Askerlikten soğuma” ezeli bir olgudur Üzerinden ne kadar hamaset yapılırsa yapılsın, askerlik görevi zorunlu olduğu dönemde de, gönüllü ve sevilerek yapılan bir iş değildi. Bunu askerlik yapan herkes gayet iyi bilir. Askere giden hemen herkes, daha askerliğin ilk gününden başlayarak, “şafak günü tutmaya”, yani askerlikten terhis edileceği günü beklemeye başlar. Askerlik süresi uzun olanlar, ordu kantinlerinde kesinlikle bulunan “şafak defteri” satın alır ve her gün, kalan askerlik süresini işaretleyerek, “gel 356 gün gel” vb. temennilerde bulunur. Bu durum, sadece askerlik süresince uzak kaldıkları sevdiklerine duydukları özlemle açıklanamaz. Örneğin, para kazanmak için yurtiçi ya da yurtdışında gurbete çıkmış, çalışmaya gitmiş erkekler için aynı duygunun, aynı şiddetle söz konusu olduğundan bahsetmek mümkün değildir. İşçi, köylü, emekçi kökenli askerlerin geleneksel tutumu bu iken, profesyonellerin tavrı daha nettir. 1990’ların ikinci yarısında ülkenin biricik bakaya birliğine her gün akın akın komiser muavini, komiser, baş komiser ve hatta emniyet amiri ve savcıların geldiğini gören bir bakaya er şaşkınlığa düşer. Kendisi, adresini gizleyerek yıllarca askerlikten kaçmış; askere gitmek için askerlik şubesine başvurduğunda ise, aşağılanmış ve “vatan

haini” muamelesi görmüştür. Hal böyleyken, “devletin polisi”, neden ve nasıl askerlik görevinden kaçmaktadır? Kafasındaki bu soruyu muhataplarına açtığında aldığı cevap son derece çarpıcıdır: “Kardeş, biz zamanında askere gitseydik, büyük ihtimalle, asteğmen rütbesiyle, tim komutanı olarak, PKK ile çatışmaya dağa çıkacaktık. Oysa şimdi askerliği doğuda ama geri hizmetlerde yapacağız”. “Her işte bir hayır vardır”! Geçmişte, belirli yaşa gelmiş her erkek yurttaş, zorunlu ve “gönüllü”(parasız) olarak askerlik yaparken, her aileden en az bir kişi o sırada askerde olduğundan, askerlik tüm toplumu ilgilendiriyor; dolayısıyla toplumla ordu arasında dolaysız bağ oluşuyordu. Bu nedenle, en geniş halk kitleleri, çocukları, torunları, eşleri, kardeşleri vasıtasıyla, orduyla ilişkileniyor ve hatta onunla özdeşleşiyordu. Bu durum, siyasetçiler ve ordu yönetiminin, “Türk ordusunun halkın ordusu olduğunu” savunmalarına zemin oluşturuyordu. Bugün, gerek “terörle mücadele”, gerekse askerlikte ileri tekniğin yoğun olarak kullanıldığı bir döneme girildiği gerekçesiyle, deneyimli personelden oluşan profesyonel ordunun zorunlu hale geldiği görüşü egemen oldu. Bu görüşün gereği olarak, egemen sınıfların ihtiyacına cevap verecek şekilde, profesyonel ordu hayata geçirilirken, diğer yandan, kaçınılmaz olarak, halk ile ordu arasındaki geçmişteki dolaysız bağ koptu. Bunun sonucu olarak, ordu, halkın gözünde, Emniyet benzeri silahlı bir kolluk gücü olma noktasına geriledi; klasik bir devlet güvenlik kurumuna dönüştü. Böylece, emekçilerin devlet kurumlarını ve bu arada askerliği ve orduyu daha objektif değerlendirmelerinin zemini ortaya çıktı. Aykut Özer


4

İşçi Sözü

Ağustos 2018

Kadın bakanlığından bugünlere… nın Haziran ayında yapılan milletvekili genel seçimlerine 3 gün kala Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı kaldırılmış, bunun yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulmuştu. Kadının adını bakanlıktan kaldıran AKP iktidarının başı, yani o dönemin başbakanı Erdoğan, bu değişikliği “Biz muhafazakâr demokrat bir partiyiz. Bizim için aile önemli” sözleriyle açıklamıştı.

24 Haziran seçimlerinden sonra cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ilk kabinesi açıklandı. “Bakanlık sayısı ve bürokrasi azaltılacak, bütçe buna göre düzenlenecek, tasarruf sağlanacak” gibi gerçek dışı açıklamalarla lanse edilen kabine, yeni rejimin kime nasıl hizmet edeceğini de daha ilk gününden göstermiş oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınların statüsünü geliştirmekle, cinsiyet eşitsizliğine karşı politikaları uygulamakla, çocuklar, yaşlılar, engelliler gibi dezavantajlı grupların standartlarını yükseltmekle görevli Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile işçi ve emekçilerin haklarını korumak ve hayat standartlarını geliştirmekle, çalışma ve emeklilik alanına ilişkin kuralları koymak ve denetimleri yapmakla görevli Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı birleştirildi! AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan birleştirme kararını şöyle açıkladı: “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığını, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığıyla birleştiriyoruz. Bu ikisi birleşeceği için, burada yeni bir kadrolaşma olacak.” Yeni rejimin yandaşları ise

bu açıklamaya şaka gibi bir ekleme yaptılar: “Zaten Aile Bakanlığı’nın bütçesi kısıtlıydı…” Bakanlıkların birleştirilmesi basit bir değişiklik olarak görülemez. “Zaten yeni rejimde her konudaki kararı tek adam verecek, ha bir bakanlık çatısı altında kalmışlar, ha iki bakanlık” şeklinde düşünmek iktidarın attığı adımları hafife almak olur. Gerçekte kadınlar için bakanlık tamamen işlevsiz kılınmış, yok edilmiştir. Bu durum, her gün en az 3 kadının erkek şiddetine kurban gittiği mevcut tabloda herhangi bir düzelme olmayacağının, kadınların bundan sonra daha da korumasız kalacağının göstergesidir. Her gün 5 işçinin iş cinayetlerine kurban gitmesine rağmen, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın zayıflatılması ve adeta bir sosyal yardım bakanlığına dönüştürülmesi için de bu durum aynen geçerlidir. 2011’de başlayan süreç… AKP iktidarının son 7 yılında önce bakanlıktan kadınların ismi, ardından da cismi yok edildi. 2011 yılı-

Oysa Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı, feministlerin ve kadın örgütlerinin ısrarlı çabaları ve mücadeleleri sonunda önemli bir kazanım olarak kurulmuştu. Cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele için devlet kurumlarının ve bütçesinin kullanılmasına olanak sağlayan ilk gelişme, 2004 yılında Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün, ardından da Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın kurulması olmuştu. Bu adımların atılmasında, devletin imzaladığı uluslararası sözleşmelerin de önemli etkisi vardı. 2011 yılında ise AKP aslına döndü. Kadın Bakanlığı yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nı getirdi. Böylece kadın-erkek eşitliğini sağlamak, kadınların birey olarak kendilerini var edebilecekleri bir hayat için ayrımcılığı engellemek, kadınlar lehine önlemler almak konusundaki amaç ve vaatler bir kenara atıldı. Bunun yerine, kadınların aile içindeki rollerini artıracak, birey olarak kadınları değil aileyi daha da güçlendirecek, kadını aile ve anne olmakla eşdeğer hale getiren politikalara hız verildi. “Eşitlik fıtrata aykırıdır”, “Kadının görevi anneliktir”, “Kadınların çalışması zinadır”, “En az üç çocuk doğurması gerekir”, “Kreş eken

huzurevi biçer” gibi sözler, cumhurbaşkanından başbakanına, milletvekilinden okul müdürüne kadar her kademeden duyulur hale geldi. AKP iktidarının muhafazakâr söylem ve politikaları, kadınlara uygulanan şiddetin ve cinayetlerin arttığı bir süreci de beraberinde getirdi. Buna karşın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, 2016 yılında yıllık strateji planından sadece bir hedefi tam olarak yerine getirebildi: “Çanakkale zaferinin yıldönümünde 81 ilde mevlit okutmak…” Sosyal yardıma muhtaç kadınlar… İşte 2011’de başlatılan bu sürecin son adımı da 2018’de atılmış oldu. Kadın Bakanlığı’nın yerine getirilen Aile Bakanlığı da lağvedildi. Geriye sadece “sosyal politika” adı altındaki sosyal yardımlar kaldı. Böylece kadınların kimlikleri yok sayıldığı gibi, aileler de sadece sosyal yardım yapılacak ihtiyaç sahiplerine indirgenmiş oldu. AKP’nin yardım dağıtacağı muhtaç aileler ve bu aileleri her türlü ekonomik sömürüye rağmen ayakta tutacak cefakar kadınlar; işte AKP iktidarının kadın ve aile bakanlığının vardığı son! Kadınlara dayatılan cinsiyetçi rol ve görevler, erkek egemen toplumsal düzeni besliyor. “Muhafazakâr aileci” söylem ve politikalar da bu dayatmanın en güncel görüntüsü. Kimliğimizi, bedenimizi ve emeğimizi kontrol ederek ayakta duran bu düzenin güncel sahiplerine asla boyun eğmeyeceğiz. Direneceğiz ve mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Oya Öznur

Flormar direnişi sürüyor Flormar şirketinin hisselerinin yüzde 51'ine sahip Fransız kozmetik firması Yves Rocher’ın özellikle Fransa'da mağazaların önünde sık sık Türkiye'deki Flormar işçileriyle dayanışma eylemleri yapılıyor. Petrol-İş Gebze Şube Başkan Yardımcısı Şivan Kırmızıçiçek “İlk

günkü coşkuyla devam ediyoruz. Türkiye’nin dört bir yanında sivil toplum örgütlerinin desteğiyle Flormar ve Yves Rocher önlerinde eylemler oluyor, boykot çağrıları yapılıyor. Bu bize güç veriyor.” Direnişteki işçiler anlatıyor: 5 yıllık Flormar işçisi M. Aktaş “Arkadaşlara el salladık, alkış tut-

tuk diye biz de işten atıldık. Bize baskı yaptılar, bölümümü değiştirdiler. Dışarıda olan arkadaşlarımızla göz teması kurmamamız için bize baskı yapıyorlardı. Dışarıda olmak daha kolay, içeride olmak çok zordu.” 7 yıllık Flormar işçisi E. Uslu “Hep susmuşuz, keşke en başın-

dan örgütlenseydik. Öncesinde daha sakindim, şimdi daha çok özgür ve güçlüyüm. Ailem destekliyor beni, eşim Sandoz işçisi. Fabrikadan arkadaşlarıyla toplanıp geldiler, bize destek oldular. Destekler bize gurur veriyor.” İşçi Sözü-Haber


Ağustos 2018

İşçi Sözü

5

Yeni kabine ve kriz yönetimi “Kapitalistlerin dolayımsız olarak Kabinede yer almaları çok açık bir olgudur ve temsil sistemindeki ciddi dönüşümün göstergesidir.”

24 Haziran seçimleriyle ülkede kuvvetler ayrımına dayalı rejim değişti. Nispi demokratik parlamenter rejim AKP ve Erdoğan eliyle sona erdirildi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında, “tek parti-tek adam” yönetimini esas alan Başkanlık Rejimine geçildi. 16 yıldır iktidarda olan AKP tarafından büyük ölçüde denetim altına alınan devletin kurumları ve teşkilatları şimdi hızla Başkanlık Rejimine uygun hale getiriliyor. Devletin biçim ve işleyişi değişiyor Başbakanlık kurumunun kaldırılmasında olduğu gibi, kimi devlet kurumları, bakanlıklar kaldırılıyor ya da birleştiriliyor. Yeni kurumlar oluşturuluyor. Devletin güvenlik kurumları, ekonomi yönetiminden, eğitime ve milli saraylara kadar tüm kamu kurumları Cumhurbaşkanlığına bağlanıyor. Meclis işlevsizleştirilirken, tüm yetkiler tek elde -Başkan’da- toplanıyor. Bakanlar meclis tarafından değil Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Bakanlar da, meclise değil, Cumhurbaşkanına karşı sorumlu oluyorlar ve ona hesap veriyorlar. Cumhurbaşkanı tarafından da görevden alınıyorlar. Yeni rejim artık Cumhurbaşkanı kararnameleriyle yönetilecek. Seçimlerden sonra oluşturulan Kabine Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın bürokrat ve işverenlerden, iş insanlarından oluşturulmuştur. Siyasi sorumluluk tamamen Başkanda olduğu için, yeni Kabine teknokratlar hükümeti işlevi görecek. Başkanın belirlediği ve çerçevesini çizdiği politikaları hayata geçirecek. Bir kriz yönetim rejimi olarak, krizin tüm yükünü işçi sınıfının omuzlarına yıkarak ekonomik ve politik istikrarı sağla-

maya çalışacak. Hangi sınıf adına? Yeni rejimin en çok öne çıkarılan yanı, tüm yetkiler tek kişide, Başkanda toplandığı için sistemin etkin ve verimli çalışacağı; sorunların meclise ve yargıya, bürokratik engellere takılmadan hızla çözülebileceği iddiasıdır. Fakat bu bir yanılsamadır. Bugün yaşanan sorunları yaratan 16 yıldır iktidarda olan AKP Hükümeti ve R.T. Erdoğan’dır. Sorunları yaratanlar kendi yarattığı sorunları çözmekle karşı karşıyadırlar. Sorunları çözmek için bugüne kadar uyguladıkları neo-liberal politikaları daha sert bir şekilde hayata geçirmekten ve politik “zor” uygulamaktan başkaca bir reçeteleri yoktur. “Çok insanın” çözemediği sorunları “tek adamın” çözeceği gibi, krizin hangi politikalarla ve hangi sınıf adına ve çıkarlarına çözüleceği gibi, krizin faturasını kimin ödeyeceğidir. Kriz sermayenin krizidir ve faturayı patronlar ödemelidir. Dış borçları, bütün fonları alarak zenginleşen ve servetine servet katan patronlar sınıfı ödesin! Yeni rejimin sınıf karakteri Tek bir kişinin devlet aygıtının tüm bürokratik işleyişine ve devlet içindeki temsillerin hareketine hâkimiyeti sorunsalı, yeni sistemin en güçlü yanı değil, zafiyetidir. Yeni Kabine yeni rejimin ve sisteminin sınıfsal eğilimini ve karakterini net olarak yansıtmaktadır. Milli Eğitim, Sağlık, Turizm, Ticaret, Tarım, Çevre ve Şehircilik Bakanlıklarına işletme sahipleri ve yöneticileri getirilmiştir. Kelimenin gerçek anla-

mıyla ve tam olarak Sermaye Kabinesidir. AKP ve R.T. Erdoğan açısından ise bu net ve açık bir sınıfsal tercihtir. Önümüzdeki süreçte, burjuva siyaset ve sermaye sınıfının işçi sınıfına ve emekçi yığınlara yönelik saldırılarının da açık işaretidir. Kapitalistlerin dolayımsız olarak Kabinede yer almaları çok açık bir olgudur ve temsil sistemindeki ciddi dönüşümün göstergesidir. Bu durum, hem sınıflar arası güç dengesinin sermaye lehine çok fazla değiştiğinin, hem de yeni rejimin tipik bir burjuva devlet biçimi olan burjuva parlamenter demokrasilerinde olduğu gibi, devletin görüntüde bile olsa “tarafsızlık” kisvesi arkasına saklanma ihtiyacı hissetmediğini göstermektedir. İçeride ekonomik kriz kapıya dayandığı, dışarıda, bölgesel ve uluslararası risklerin arttığı bir dönemde sivilaskeri bürokrasinin ve sermayenin doğrudan temsilcilerinden oluşan yeni Kabinenin, içeride emek karşıtı, sermayeden yana politikalar izleyeceği, Genel Kurmay Başkanı’nın Savunma Bakanı yapılmasından da anlaşılacağı üzere, bölgesel savaş politikalarının devam edeceği öngörülebilir. Dolayısıyla, önümüzdeki dönem hem ülkede hem de bölgede barış ve demokrasi mücadelesi çok önem kazanacak. Yurtta barış dünyada barış talebi öne çıkacak. Ülkeyi şirket gibi yönetmek Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kriz yönetim rejimi olarak faaliyet sürdürecek. Sermayenin temsilcilerinin doğrudan Kabinede yer alması rejimin yerli ve uluslararası sermayeye güven vermek istediğine, ülkenin şirket gibi yönetilmek istendiğine işaret ediyor. Yıllardır AKP ve R.T. Erdoğan tarafından izlenen yanlış politikalar yüzünden, öncü dalgaları hissedilen ekonomik krizin yükü işçi sınıfına yıkılacak. Emekçi yığınlara yine IMF reçeteleri ve neo-liberal politikalar dayatılacak. Resmi ya da gayrı resmi bir IMF programı ile kemer sıkma politikaları uygulanacak. Krizden çıkma adına çok daha derin bir krize ve istikrarsızlığa sürüklenilecek. Sınaî ve mali sermayeyi kurtarmak adına şirketlere ait borçlar devlet tarafından üstlenilirken, onların borçlarını ödemek için elde kalan Kamu İktisadi Kuruluşları (KİT) özelleştirilecek ve bu KİT’ler

yok pahasına yerli-yabancı uluslararası şirketlere peşkeş çekilecek. Başta inşaat sektörü olmak üzere, batan şirketleri kurtarmak için kemerler sıkılacak. Her seferinde de fatura emekçilere kesilecek. Krizi fırsata çevirmek isteyen kapitalistler, işçi maliyetlerini düşürmek için, ücretleri aşağı çekecek. İşgücü ucuzlayıp, işsizlik artacak. İş cinayetleri çoğalacak. Yaşam koşulları daha da ağırlaşacak, hayat pahalanacak ve enflasyon artacak. Kapitalistler için vergi indirimleri, vergi afları ve teşvik paketleri çıkartılacak. Bunun için işçi ve emekçilere yönelik doğrudan ya da dolaylı yeni vergiler getirilecek. Alım gücü azalacak. Eğitimden sağlığa, tüm kamu hizmetleri taşeronlaştırma ve özelleştirmeler yoluyla piyasaya devredilecek. Devlet, tıpkı şirketler gibi kârlılık esasına göre yönetilecek. Devlet için vatandaş müşteri konumunda olacak. Kamu hizmetlerinden ancak parası olanlar yararlanabilecek. Ekonominin düze çıkması adına kamu harcamaları kısılacak, küçülmeye gidilecek. Kamu çalışanlarının, emeklilerin maaşları enflasyonun altında kalarak eriyecek. Bu sürecin özel sektöre faturası çok daha ağır olacak. Krizin faturasını üstlenmek istemeyen işçi sınıfı hareketi ve toplumsal muhalefet bastırılmaya çalışılacak. Her türlü hak arama yolu kapatılmak istenecek. Dün OHAL’i, itiraf edildiği üzere, grevleri yasaklamak ve toplumsal muhalefeti bastırmak ve tasfiye etmek için kullanan AKP ve R.T. Erdoğan yönetimi, OHAL’i aratmayacak kalıcı düzenlemeleri artıracak. Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ağır baskı koşulları ve yönetimi için yeterli olacak. Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK) ilişkin çıkarılan 5 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile sendikaların ve diğer Sivil Toplum Kuruluşları’nın yönetimleri DDK tarafından görevden alınabilecek ve devlet örgütleri haline dönüştürülebilecek ya da kapatılabilecekler. Kısacası, Başkanlık Rejimi devletin kontrol alanı dışında hiçbir “otonom” alan bırakmak istemiyor. Çıkış yolumuz ise şüphesiz ki örgütlü mücadeleden geçiyor. M. Eker


6

İşçi Sözü

Ağustos 2018

Soma: İşçi katillerine yine ödül gibi ceza verildi “Onlar eşlerimizi çocuklarımızı öldürdüler. Siz ise verdiğiniz kararla bizleri öldürdünüz…” Soma’lı aileler

Savaş Solmaz, 41 yaşında, Kayseri Melikgazi’de bir inşaatta fayans işçisiydi. 11. kattan asansör boşluğuna düşerek yaşamını yitirdi… Ömer Faruk Aslan, 17 yaşında, Ankara Nallıhan’da bir inşaatta çalışıyordu. Harç makinesinin elektrik kaçağına çarpılarak yaşamını yitirdi… Abit Elsem, 38 yaşında Suriyeli bir inşaat işçisiydi. Şanlıurfa Harran’da çalıştığı inşaatın 3. katından düşerek yaşamını yitirdi… Nurettin Aksongur, 54 yaşında, Antalya Finike’de plastik kasa fabrikasının makinelerinin bıçaklarını temizlerken, parçalanarak yaşamını yitirdi. İSİG Meclisi’nin Temmuz ayı içerisindeki iş cinayeti haberlerinin listesi uzayıp gidiyor. Kimi zaman da bu listelerin “ara toplam” mahiyetinde dökümlerine yer veriliyor: 3 ayda en az 150 tarım işçisi yaşamını yitirdi… Haziran ayında en az 149, 2018 yılının ilk 6 ayında en az 907 işçi yaşamını yitirdi. İş cinayetleri sürüyor! İş cinayetleri ve Soma katliamı AKP iktidarında ve R.T. Erdo-

ğan’ın sermaye düzeninin reisi rolüne soyunmasından bu yana, iş cinayetleri tekil olmaktan çıkıp toplu katliamlara dönüşmüştür. Söz konusu cinayet ve katliamların yargıdaki karşılığı da, patronlara değil ama kukla şirket yöneticilerine verilen ödül niteliğindeki cezalar olmuştur. En son İstanbul Mecidiyeköy’deki Torunlar inşaat katliamının kararını haberleştirirken “Ödül Gibi Ceza” başlığını atmıştık. Torunlar katliamı, OSTİM katliamı, Ümraniye katliamı, Şırnak katliamı diye listeyi uzatabiliriz. Hepsinde de, göz göre göre, kasten işçi ölümlerine neden olan patronların piyonlarına basit cezalar verilmiştir. Patronlar ise devlet bankalarından aldıkları teşvik primleriyle, kanlı paralarını artırma yönündeki hızlarını hiç kesmediler. “Yerli” ve “milli” gelirlerini, katlettikleri işçilerin bedenlerine basarak yükselttiler, yükseldiler. Patron için beraat kararı 13 Mayıs 2014 tarihinde Soma’da 301 maden işçisi topluca katledilmiş, 168 işçi yaralan-

mış, 2800 civarında işçi de işsiz kalmıştı. İşten atılanlara Soma Kömür İşletmeleri AŞ tarafından tazminat ödenmedi. 3,5 yıl süren Soma katliamı davasının sonunda ise patron Alp Gürkan, 37 sanıkla birlikte beraat ettirildi. Ödüllendirilmiş oldu. Tesadüf mü? Soma katliamı davasının karar sürecinde -hiç de tesadüfî olmayan- ilginçlikler yaşanmıştır. Ödül gibi cezaların verildiği karar süreci ile Soma’nın bir enerji havzası olarak ilan edilmesi süreci, tencere ve kapak misali, birbiriyle şak diye örtüştü. Tarımın devlet eliyle sistematik bir şekilde bitirilip, çiftçiliğin öldürüldüğü Soma’ya tek bir seçenek bırakıldı: Maden işçiliğine mahkûm olmak. Yer altının kazma ve kürek mahkûmları için ölümün sıradanlaştırılması şarttır. “Kader,” “mukadderat,” “fıtrat” de, ne dersen de fark etmez. Cami hocalarına merkezi fetva emirleri verilir, Allah’ın emriyle peygamberin kavliyle, “emek şehitleri”, yeraltından çıkartılıp yeniden yeral-

tına defnedilir… Bu da mı tesadüf? Hiç de tesadüfî olmayan ilginçliklerden birisi de mahkeme heyeti ve karar gününe dairdir. Mahkeme heyeti, “rahatsızlık” gerekçesiyle, önceden belirlenen tarihte kararını açıklamamıştır. Somalı aileler bu durumu adliye önünde yaptıkları oturma eylemleriyle protesto etmiş, devletin kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya gelmiştir. Ve sonunda mahkeme heyetinin kendisini “iyi” hissedeceği tarih gelip çatmış ve karar açıklanmıştır. Mahkeme reisinin kararını açıkladığı tarih ile ülkenin başına geçen reisin yemin töreni aynı güne denk getirilmiştir. Soma katliamı davasının kararına ve katillere verilen ödül gibi cezaya yönelik tepki ve protestolar ise reisin iktidar kutlamalarının gürültüleri arasında yok edilmiştir… Ödül gibi cezalar 51 kişinin yargılandığı Soma katliamı davasında, katledilen


İşçi Sözü

Ağustos 2018

301 ve yaralanan 168 maden işçisinin adalet arayışının üstü verilen ödül gibi cezalarla örtülmek istenmektedir. Patronlardan Can Gürkan’a 15 yıl, şirket yöneticileri Ramazan Doğru, Akın Çelik, İsmail Adalı ve Ertan Ersoy içinse 22,4 yıl hapis cezası verilmiştir. 8 ile 14 yıl arasında ceza verilen 9 sanığın tutuklanmasına gerek görülmemiş, 15 yıl ceza alan Can Gürkan’ın babası ve Soma Kömür İşletmeleri AŞ’nin Yönetim Kurulu

Başkanı olan asıl patron Alp Gürkan ise beraat etmiştir. Can Gürkan’ın ise aldığı cezanın miktarı ve mevcut infaz sistemi nedeniyle, birkaç yıl içinde cezaevinden çıkacağı biliniyor. Somalı ailelerin avukatlarına göre; “Can Gürkan en geç 4 yıl sonra dışarıda olacak.” Teslimiyet ruhuna asla geçit vermeyeceğiz: Somalı aileler; “Onlar eşlerimizi

çocuklarımızı öldürdüler. Siz ise verdiğiniz kararla bizleri öldürdünüz” diyorlar. Soma katliamı davasının kararı ve mevcut iktidar odağı açısından baktığımızda, önümüzdeki süreçte iş cinayetlerinin ve toplu işçi katliamlarının hız kesmeden devam edeceği açık ve nettir. Ama asla karamsarlığa yer, teslimiyet ruhuna geçit vermeyeceğiz. İşçi katillerini ödüllendiren, işçileri bölük bölük toprağın altına gömen sermaye düzeninin de, bu düzenin iktidar

7

erkinin de mezar kazıcısı yine işçi sınıfı olacaktır. Bizlere düşen ise örgütlenmek ve mücadele etmekten başkaca bir şey değildir. Özgürlük işçilerle gelecek. N. Cemal

Soma kararına yönelik tepki ve açıklamalar açısından da önemli bir karar. O yüzden bu karara sessiz kalmamız söz konusu değildir.” KESK Eş Genel Başkanı Aysun Gezen: “Toplumun vicdanını yaralayan ve adalet duygusunu zedeleyen bir karar. Taşeron sistemini yaratanlara dair en ufak bir sorumluluk tespit edilmedi. Mahkeme kararı bu çalışma düzenini meşrulaştırdı. Bize düşen bu sistemin kendisiyle mücadele etmektir.” HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay: “Büyük bir adalet faciası gerçekleşti. Buradaki karar çalışma koşullarının kâr amacına göre şekillendirildiğini gösteriyor. Bu karar sermayeden patrondan yana bir karardır. Takipçisi olacağız.” CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel: “Sermaye siyaset ve sarı sendika arasında oluşturulan bu üçgen 301 canımızı yuttu. Bu

haramiler suçüstü yakalandılar. Bu bedel canlarla ödendi. Bu davada bu düzen sorgulanacaktır. Karar günü manidardır. Nasıl denk geldiyse Reis’in yeminiyle mahkeme kararı aynı güne denk geldi.” DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu: “Bu karar bir simge. Türkiye işçi sınıfının bundan sonraki süreçte çalışma ve yaşam koşullarını belirlemesi

Av. Can Atalay: “HSK utanmıyorsa Adalet Bakanlığı utansın, onlar da utanmıyorsa Cumhurbaşkanlığı utansın. Oradan sağ çıkan işçileri suçladılar. Avukat arkadaşlarımızı tutukladılar. Hâkimlerimizi aldılar. Biz bu oyunu görüyoruz, biz adalet istemekten vazgeçmeyeceğiz.” Av. Metin Feyzioğlu: “Mahkeme, iddianameye rağmen yöneticileri kasten adam

öldürmekten değil taksirli fiillerden dolayı mahkûm etti. Kimine basit taksir dedi, kimine bilinçli taksir. Fakat 301 insanın ölümünü değil de adeta bir otobüs kazasında birkaç tedbirsizliği cezalandırır gibi yaklaştı. Hükmün vicdanı yaralamasının sebebi budur.” Av. Kamil Tekin Sürek: “15 sene hapis cezası alan birinin cezaevinde kalma süresi 10 yıldır. İçeride bulunduğu süre olan 4 yıl da düşüldüğünde ceza miktarı ortalama 6 yıl oluyor. Sanık cezasının bitimine 2 sene kala denetimli serbestlikten faydalanabiliyor. Böylece 15 yıl ceza alan ve 4 senedir cezaevinde olan biri, 4 senesini daha cezaevinde geçirdikten sonra serbest kalabiliyor.” Kaynak: Açıklamalar Birgün, Evrensel ve Açık Radyodan alınmıştır.


8

İşçi Sözü

Ağustos 2018

Sendika ve meslek örgütleri de Başkan’a bağlandı 5 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayınlandı. Kararnameye göre doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı ve onun talimatıyla çalışacak olan Devlet Denetleme Kurulu (DDK), tüm kamu kurum ve kuruluşları ile bunlara bağlı ve ilgili kuruluşları, meslek örgütlerini, işçi ve işveren örgütlerini, dernekleri ve vakıfları denetleyebilecek. DDK; sendika, meslek örgütü, vakıf ve derneklerde her türlü idari soruşturma, inceleme, araştırma ve denetleme yapabilecek. Kurul ayrıca Cumhurbaşkanı tarafından verilecek ‘diğer işleri’ yapmakla yükümlü olacak, denetleyeceği kuruluşlardan her türlü bilgi ve belgeyi (gizli veya açık) hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın isteyebilecek. Denetleme sırasında denetlemeyi yürüten DDK grup başkanı, her kademe ve rütbedeki görevli için görevden uzaklaştırma tedbiri uygulayabilecek.

timi ve hatta görevlilerinin görevden uzaklaştırılması yetkisi hem kanuna hem anayasaya hem de Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalara aykırı olarak tek adamın insafına bırakılmıştır. Bu kararname ile belirlenen DDK düzenlemesi darbe döneminin tezahürüdür.

sistemi bu defa kamuoyunu oluşturan tüm yapıların da yönetimi ve denetimini tek adamın kontrolüne bırakmak istiyor. Böylece muhalefete hiçbir alan bırakmamayı tasarlıyor. Sendikaları, odaları ve meslek örgütlerini de teslim almak ve her birini kendi propaganda aracı haline getirmek istiyor.

Önceki kararname ile asgari ücret tespit komisyonu da cumhurbaşkanlığına bağlanmıştı. Bu defa tüm emek örgütleri, demokratik kitle örgütleri ve meslek örgütlerinin de Cumhurbaşkanı’na bağlanması ile tüm kamuoyu tek adam rejiminin tahakkümü altına alınıyor. Örneğin Cumhurbaşkanı DDK marifetiyle iktidara muhalefet eden bir sendika başkanını görevden alabilecektir. Ya da Türk Tabipler Birliği gibi bir meslek örgütünün yönetimini kendi politikalarını desteklemediği için değiştirebilecektir.

Bu kararname ile sendika, meslek örgütü, dernek ve vakıfların dene-

Tüm devlet aygıtını tek adamın kontrolüne teslim eden başkanlık

Çıkarılan kararname açıkça Anayasa’ya da aykırıdır. Kanun ile düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılması anayasa tarafından yasaklanmıştır. Anayasanın 51. maddesine göre sendika kurma hakkı ancak kanunla düzenlenebilir. Nitekim 6356 sayılı Sendikalar yasası çıkarılmıştır. Bu yasada sendikaların hangi usul ve esaslarla denetleneceği açıkça belirtilmiştir. Sendikaların nasıl denetleneceği yasanın 29. Maddesinde açık biçimde düzenlenmiştir. Sendikaların denetimi sendikaların denetim kurulları ve yeminli mali müşavirler tarafından yapılır. Devlet Denetleme Kurulu'na yasayla verilmiş

sendikal denetleme yetkisi yoktur. Kararname ile yasaya aykırı bir düzenleme yapılmıştır. Yapılan düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu açıktır. Erdoğan eski bir deyişte söylendiği gibi “köpeksiz köyde, değneksiz gezmektedir”. Yani ne anayasayı ne kanunları tanımamaktadır. Zaten onu engelleyecek herhangi bir kurum da mevcut değildir. Meclis işlevsizleştirilmiş, yargı teslim alınmıştır. Muhalefet partileri dağınık bir yapıda ve kendi iç kavgalarına odaklanmışlardır. İktidarın 16 yıllık iktidarı sürecinde teslim alamadığı az sayıdaki meslek örgütü veya sendika da bu düzenleme ile fiilen Cumhurbaşkanlığı denetimine tabi kılınmıştır. Kendi yasalarını dahi tanımayan iktidara karşı örgütlerimizi ve odalarımızı korumak zamanı gelmiştir. İlkay Öngören

İşyeri teftişi bekleyen işçilere polis teftişi

Ankara’da yapımı devam eden Etlik Şehir Hastanesi şantiyesinde işçi düşmanı uygulamalar doruk noktasına çıktı. Vahşi kâr hırslarında sınırsız bir özgürlük yaşayan inşaat patronları kölelik koşullarının seviyesini iyice yükseltirken, işçilerin hayatına da açıkça kastetmektedirler. Etlik Şehir Hastanesi şantiyesinde yemeklerin insan sağlığına ve yaşamına uygun nitelikte ol-

madığı, işçilerce şikâyet konusu olmuştu. Konu ilgili mercilere de iletildi. Bu da yetmedi, yeni alınan işçiler için yatakhane sayısını artırmak yerine, varolan yatakhanelerde iki katı işçinin yatmasını dayattılar. 4 kişilik koğuşlara 8 kişi “tıkmayı” uygun gördüler. “Nasıl yatarsanız yatın, umurumuzda mı,” gibi bir tavırdan vazgeçmediler. İşçi sağlığı ve güvenliğinin hiçe sayıldığı, işçi düşmanı vahşi kâr hırsı yine devreye girmişti. İşçiler bu durumu ve rahatsızlıklarını dile getirip, taleplerde bulundular. İşyerine değil işçileri teftiş Tüm bu olumsuz gelişmelerin ardından, işçiler, İş Müfettişlerinin gelmesini, teftiş etmelerini ve raporlarıyla mevcut durumu tespit etmelerini beklemeye başladılar.

Peki ya sonuç? Etlik Şehir Hastanesi şantiyesinde İş Müfettişi teftişi bekleyen inşaat işçilerine, müfettiş yerine polis gönderdiler. İnsanlık dışı çalışma koşullarının; işçi yemekhaneleri ve yemeklerin; işçi yatakhaneleri ve yatak kapasitelerinin denetimini bekleyen işçilerin bizzat kendileri “denetlenmeye” başlandı. İşyeri denetimi yerine, işçilere yönelik genel bilgi ve tetkik - GBT yoluyla “güvenlik” denetimi yapılmaya başlanıldı. Bu duruma itiraz eden ve soran işçilere verilen cevap da uygulama kadar açık ve netti: Türkiye genelinde bir uygulamadır ve bu uygulamaya devam edilecek…” Tüm kuvvetlerini işçilerin üzerine salıyorlar

Devrimci Yapı, Yol ve İnşaat İşçileri Sendikası - Dev Yapı-İş tarafından yapılan açıklamada şunlara yer verildi: “İş cinayetlerini durdurmak gibi bir derdi olmayanlar, mesele sermayenin para kazanması olduğunda tüm kuvvetlerini işçilerin üzerine salıyorlar. Bir süredir hastanede çalışan işçilerin yemekler konusunda rahatsızlıklarının olduğu bilinmektedir. Çalışan sayılarının artması ile yeni yatakhaneler yapmak yerine koğuşlarda kalan sayılarını 4 kişiden 8 kişiye çıkarmak istemektedirler. Tüm bunlara itiraz eden işçiler bugün karşılarında GBT yapan polisleri bulmuşlar. İşçiler yılmayacaklarını ve haklarını talep etmekten geri durmayacaklarını ifade ettiler.” İşçi Sözü-Haber


Ağustos 2018

İşçi Sözü

9

İ.T.F. Çapa: Köle miyiz biz? Seçimlerin ardından, seçim sürecinde sessizce beklemeyi seçen hastane yönetimimiz nihayet aslına dönmüş oldu. İş yüküne ve baskıya tüm hızıyla devam ediyorlar. Araya giren yaz ayı, taşeron işçiliğimiz sürecinde mücadelelerle elde ettiğimiz ve bu nedenle de bugün kıymetini çok iyi bildiğimiz yıllık izinler sürecine girmemize neden oldu. Bugün, göstermelik de olsa, bir tür “kadro” sahibiyiz. İnatla ve mücadelelerle AKP Hükümetini ve R.T. Erdoğan’ı kadro vermeye zorladık. Seçim vaatleriyle defalarca bizleri aldatsalar da, sonunda bir tür ve göstermelik nitelikte de olsa “kadro” sahibi olduk. Ama biz sağlık işçileri olarak elde ettiğimiz hakların bizlere durup dururken bahşedilmediği de, kazanılmış haklarımızın elimizden geri alınmaması için mücadele etmemiz gerektiğini de biliyoruz. Bütün bunları işyerimizde ve yaşadıklarımızdan fiilen öğrendik. Öğrendiklerimizi ve deneyimlerimizi paylaşmak, yaygınlaştırmak zorundayız. Aslı da yansıması da aynı Seçimler sonrası iktidarını daim kıldığını sanan bir ülke yönetimi var karşımızda ve bu bizim hastane yönetiminde de bir ayna gibi yansımalarını açıkça gösteriyor.

Aslı da yansıması da aynı temel özelliği taşıyor: İşçi düşmanlığı! Bu durum ise işyerimizdeki, işçi arkadaşlarımızdaki fiziki ve ruhsal yıpranmalarda açığa çıkarak kendini gösteriyor. Çalışırken hastabakıcı bir arkadaşımla karşılaşıyorum. Yorgun, bitkin, beti benzi solmuş durumda. Bana doğru yönelmesinden, konuşmak ve dertlerini dile getirmek istediğini anlayabiliyorum. “Çok yoğun çalışıyorum, canımızı çıkarıyorlar. Bölümümde, tek başına her şeye yetmeye yetişmeye zorlanıyorum. Hastalarımız zor duruma düşmesin diyerek, kendimi paralama pahasına her yere koşup yetişmeye çalıştıkça, daha da fazlası isteniyor ve iş zorlamaları artıyor. Üç dört kişinin yapacağı işi bir kişiye yaptırmak istiyorlar; hem de hata yapmadan ve şikâyet etmeden. Yemek yemeye bile gidemiyor, karnımı doyurmaya dahi fırsat bulamıyorum. Her hafta sonu nöbet yazıyorlar. Bir hafta sonu olsun beni dinlendirin, diyorum. Sertçe tersleyip, çalışacaksın, diyorlar. Evim çok uzakta, diyorum. Umursamıyorlar. Çocuklarım var ve onlarla hiç ilgilenemiyorum, diyorum. Dinlemiyorlar. Gerçekten de çamaşırlarını yıkayıp, karınlarını doyurabilmeleri için yemek yapıp bırakmaya bile zaman bulamıyo-

rum. Bölüm değiştirme talebim reddedilmekle kalmıyor: Gittiğin yerde seni hep gece vardiyasına yazarlar, diye gözdağı veriyorlar. Evim uzak, yol uzun sürüyor, çocuklarım var ve beni bir kadın olarak gece çalışmaya mahkûm etmekle tehdit ediyorlar. Bunun neresi insanlık? Nerede kaldı insanca çalışma koşulları? Yıllık iznimi istiyorum, bari bu süreyi çocuklarıma ayırıp onlarla ilgileneyim, diyorum. Yıllık izin talebime de onay vermiyorlar. Kasım’dan önce asla izin kullanamazsın, diyorlar. Bütün bir yıl soluksuzca çalıştırıp, hakkım olan yıllık iznimi yaz ayı sonrasına atıyorlar. Adeta, gün güneş yüzü görmek yasak, demek istiyorlar. Hafta sonları dahi çalıştırılıyorum. Eve yorgun ve bitkin dönüyorum. Bu durumda yemek mi yapayım, çamaşır mı yıkayayım, çocuklarımla mı ilgileneyim? Ya da yatıp dinleneyim mi?” Her hal ve durumda mücadele etmeliyiz Bu karşılaştığım ve ayaküstü konuşmaya çalıştığım iş arkadaşlarımdan sadece bir örnek. Ayıp olmasın diye kendimden söz etmeye bile gerek duymuyorum. Arkadaşımın anlattıkları ve yaşadıkları, üç aşağı beş yukarı bizim halimizin de özeti. Tüm iş ar-

kadaşlarımdan gelen ortak soru ve sorgulama ise; “bunun neresi kadro be yahu,” oluyor. “Kadroya geçtik diyoruz ama taşeron işçiliğinde yaşadıklarımızdan daha ağır koşulların dayatıldığını görüyoruz,” diyenlerin sayısı da az değil. Ve bu arkadaşlarımıza verdiğimiz cevaplar da neredeyse aynı nitelikte uluyor: Örgütlenmeliyiz, kendi aramızda birlik olmalıyız, itiraz etmesini de talep etmesini de bilmeliyiz, her hal ve durumda mücadele etmeliyiz. Daha ne bekliyoruz? Daha sözümü bitirmeden bir el koluma yapışıyor ve beni kenara çekiyor: “Ne bu ya? Yine maaşlarımızı eksik yatırmışlar. Yaptığım fazla mesailer hiç gösterilmemiş. Bayramda çalıştırdılar, bayram mesailerimiz var, peki bunların parası nerede? Kazandığımız yıllık izin haklarımızı bile filen ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Köle miyiz biz?” Ben de onların kolundan tutum soruyorum: İşte “reis”, işte “yeni Türkiye” ve işte yeni mücadele konularımız. Daha ne bekliyoruz ki arkadaşlar? Sevda

“Futbol asla sadece futbol değildir” Milli Takım’ını bıraktığını açıklaması üzerine, futbol ve ırkçılık konuları daha fazla tartışılır hale geldi.

Deniz Naki ve Mesut Özil; her ikisi de Almanya doğumlu, her ikisi de futbolcu, her ikisi de Almanya’da profesyonel futbolculuk yaptı. Mesut Özil’in Alman

Almanya karşıtı bir tavır ortaya koyan Erdoğan’la fotoğraf çekilen Mesut Özil, Almanya’da eleştirilerin odağı oldu. Bunun üzerine Mesut Özil Alman Milli Takım’ını bıraktığını açıkladı. Bu açıklama ile Erdoğan Özil’in tavrını “Tam milli, tam yerli” olarak niteledi. Almanya, Özil’in hissettiği ‘ırkçılık’ üzerine çokça tartıştı, ülkede uyum tartışmaları başladı. Ancak Amedspor’da futbolcuyken Sur ve Cizre'de yaşanan yasaklarla ilgili yaptığı açıklamalar nedeniyle hakkında hukuki süreç başlatılan, birçok defa fiziksel saldırıya uğrayan ve futbol lisansı süresiz iptal edilen Deniz Naki’nin yaşadıkları, Özil’in yaşadıklarından hiç de farklı değildi.

Deniz Naki buna ilişkin bir açıklama paylaştı. Açıklamanın bir kısmı şöyle: "Futbolun etik kuralları çerçevesi içinde; bir sporcuya, futbolcuya görüşleri ve düşüncelerinden dolayı tepki verilmesi ve hedef haline getirilmesi elbette kabul edilemez. Son günlerde benim de vatandaşı olduğum Almanya'da milli takım oyuncusu olan Mesut Özil ile ilgili yaşanan durum elbette üzücüdür. Nerden gelirse gelsin, dünyanın neresinde olursa olsun faşist, aşırı sağcı ve milliyetçi saldırılar kime yapılırsa yapılsın doğru bulmuyorum. Ben Kürt asılı bir futbolcu olarak Türkiye'de Amedpor'da üç yıl futbol oynadım. Bu süre zarfında Amed ve Kürdistan'da çatışmalı süreç vardı. İnsanlar ölüyordu.

Ben insanlar ölmesin diye birçok kere barışçıl bir duruş sergiledim. Türkiye'de bir futbolcunun hayatı bitirildi, bir barışsever futbolcuyu terörist diye ilan ettiler, tepkin ne oldu? Seni yerli ve milli görenler, beni neden terörist gördüler? Senin Türklüğünü destekleyenler, benim Kürtlüğümü neden kabul etmediler?” “Futbol asla sadece futbol değildir” Simon Kuper tarafından 1994 yılında yazılmış bir kitaptır. Kitaptan bir alıntı ile “Bir oyun milyarlarca insan için önemli olduğu takdirde sadece bir oyun olmaktan çıkar. Futbol asla sadece futbol değildir. Savaşlar çıkmasına ve devrimler yapılmasına neden olur, mafyayı ve diktatörleri adeta büyüler.” İşçi Sözü-Haber


10

İşçi Sözü

OHAL kalıcılaştı 2 yıldır devam OHAL yönetimi hukuken sona erdi. Ancak bu defa meclisten geçen yasa ile OHAL uygulamaları ve KHK yetkileri 3 yıl süre ile uzatıldı. Mecliste kabul edilen torba kanunda OHAL yetkilerinin aynen korunarak 3 yıllık bir süre için kullanılması düzenleniyor. Yapılan düzenlemelerden bazıları şöyle: • Valilerin yetkileri OHAL seviyesine çıkarılıyor. Yapılan düzenleme ile valiler kendi yetki bölgesinde seyahat hakkının kısıtlanmasını, yasak bölgeler ilan etme hakkını, toplanma ve gösteri yapma özgürlüğünün kısıtlanması yetkilerini edinmiş bulunuyorlar. • Gözaltı süresi Terörle Mücadele Kanunu dahilinde bireysel suçlara ilişkin 48 saat olarak uygulanacak, toplu suçlarda 4 gün olarak uygulanacak. Ancak 2’şer defa bu süre uzatılabilecek yani toplamda 12 gün gözaltı süresi olacak. OHAL döneminde önce 30 gün sonra da 14 günlük süre uygulanmıştı. OHAL’in kalkması ile bir şey değişmeyeceği, benzer gözaltı süresinin uygulanacağı görülüyor. • Tahliye talepleri mahkeme tarafından dosya üzerinden 30’ar günlük sürelerde değerlendirilirken, kişi ve müdafi dinlenilmek suretiyle 90’ar günde bir incelenecek. Bu düzenlemenin Selahattin Demirtaş’ın tahliye talebi için 30 günlük süreye riayet edilmemesi sebebiyle aldığı tazminat kararı nedeniyle yapıldığı anlaşılıyor. Demirtaş’a ilişkin düzenleme yasalaşıyor da denilebilir. • Önleme araması yetkisi kolluk amirine tanınıyor. Böylelikle herhangi bir suç dahi oluşmadan belli bir bölgede kolluk amiri takdiri ile insanların üstü aranabilecek ve yine kolluk amiri kararı ile el koyma yetkisi kullanılabilecek. Kolluk amirine verilen bu geniş yetki nedeniyle keyfi uygulamaların artacağını tahmin etmek hiç de zor değildir. • Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü yasasına kısıtlama getirildi. Buna göre, açık yerlerdeki toplantılar ile yürüyüşler, gece vaktinin başlamasıyla dağılacak şekilde, kapalı yerlerdeki toplantılar ise saat 24.00’e kadar yapılabilecek. Diğer yandan, açık yerlerdeki toplantı ve gösteri Washington’da kadınlar eylemde yürüyüşlerinin dağılma saati, kamu

düzeni ve asayişin bozulmasına neden olmamak şartıyla 24.00’e kadar uzatılabilecek. • İşten atmalar devam edecek. OHAL döneminde KHK yetkisi ile gerçekleşen işten çıkarmalar yeni yasa ile 3 yıl daha devam edecek. Kamu personelinin ihracına ilgili Bakan, herhangi bir bakana bağlı olmayan kurumlarda çalışanlar için ise amiri karar verecek. Akademisyenler için YÖK, mahalli idareler için İçişleri Bakanı, yargıda HakimSavcılar için HSK, Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi gibi üst yargı kurumlarında ise kendi genel kurulları karar verecek. • İçişleri Bakanı’nın pasaport iptal yetkisi devam edecek. İdari ve adli süreçleri yürütmekle görevli her türlü merci; yine 3 yıl süre ile darbe ve terör suçları nedeniyle haklarında adli işlem yürütülen kişilerin hem kendileri, hem eşleri, hem de çocukları ile ilgili iletişim tespiti dâhil her türlü bilgi ve belgeyi toplayabilecek. Meclisten geçen bu torba yasa ile OHAL araçları OHAL olmaksızın devlet aygıtı tarafından kullanılmaya devam edilmek isteniyor. OHAL ilan edilmesinin sebebi Anayasa’da belirlenen sınırlardan kurtulmaktı. Ancak OHAL’i kaldırıp OHAL şartlarını yasa ile uygulamak açıkça Anayasa’ya aykırı olacaktır. Yasanın anlamı açıktır; cumhurbaşkanının başkanı olduğu parti yanlısı olmayan bütün kamu görevlileri tasfiye edilecektir. Bu tasfiye nedeniyle herhangi bir tazminat ödenmeyecek, iade durumunda görev yerlerine dönme güvencesi olmayacak, göreve dönme durumunda, yaptırım uygulayan kişilerin sorumluluğu olmayacaktır. Bu düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olduğu açıktır. OHAL döneminde 125 bin 800 kamu görevlisi meslekten ihraç edildi, ihraç edilmemekle beraber 20 bin dolayında memur açığa alındı, OHAL nedeniyle tutuklamaların sayısı 80 bine yaklaştı, 50 bin civarında kişi adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. OHAL süresince 15 milletvekili tutuklandı, 99 Belediyeye kayyım atandı Belediye başkanları tutuklandı. Halen 66 Belediye başkanı tutuklu. 174 medya ve yayın kuruluşu kapatıldı, 7 grev yasaklandı. Bu bilançoya

bakıldığında OHAL uygulamalarının devam etmesi halinde neler olabileceği daha net bir şekilde anlaşılacaktır. OHAL’in fiilen devam etmesi ile demokrasi ve özgürlüklerin askıya alınması süreci devam etmektedir. Devlet OHAL araçlarıyla tüm muhalefet kanallarını kapamış veya izne tabi kılmıştır. Ekonomik krizin sancıları işçilerin nezdinde hissedilmeye başlamıştır. Gelecek dönemde krizin faturası işçi sınıfına

Ağustos 2018

ödetilirken bu OHAL uygulamalarının, grev ve gösteri yasaklarının anlamı daha net anlaşılacaktır. Görünen o ki, işçi sınıfı fakirleşirken devlet aygıtı kendi hukukunu bile hiçe sayarak en küçük muhalefeti baskılamaya devam edecektir. İşçi Sözü Haber

OHAL'li iki yılda en az 3960 işçi yaşamını yitirdi... OHAL/KHK rejimi güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma koşullarını daha da ağırlaştırdı ve yaygınlaştırdı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 21 Temmuz 2016-18 Temmuz 2018 arasında süren OHAL döneminde en az 3960 işçi yaşamını yitirdi... İşçi Sözü-Haber


Ağustos 2018

İşçi Sözü

11

Prof. Onur Hamzaoğlu: “Barış, insan olmanın, insan kalmanın gereğidir.”

Halkların Demokratik Partisi (HDP) bileşenlerinin sözcü ve başkanları ile Halkların Demokratik Kongresi (HDK) eş sözcüleri, Şubat ayında Türkiye’nin Afrin’e yönelik başlattığı askeri operasyonu eleştiren ve savaşa karşı çıkan bir basın açıklaması yapmışlar ve bu açıklama üzerine 9 Şubat sabahı evleri basılarak gözaltına alınmışlardı. Gözaltı alınanlardan HDK eş sözcüsü Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ile Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) başkan yardımcısı Fadime Çelebi günah keçisi seçilerek tutuklandılar. Diğer başkan ve sözcüler adli kontrol kararı ile serbest bırakıldılar. Savaşa karşı çıkan ve barış talep eden siyasi kurum temsilcilerine, bu tutumlarıyla ironik bir şekilde tezat oluşturan bir dava açıldı; haklarında “terör örgütü propagandası yapmak” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlamasıyla iddianame düzenlendi. Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ve Fadime Çelebi’nin tutuklu, Sosyalist Yeniden Kurtuluş Partisi Eş Genel Başkanı Ahmet Kaya, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Başkanları Naci

Sönmez ve Özlem Eylem Tuncaeli, Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkan Yardımcısı Hacer Özdemir, Sosyalist Dayanışma Platformu Eş Sözcüsü Kezban Konukçu Kök’ün tutuksuz yargılandığı davanın ne kadar temelsiz olduğu ilk duruşmada bir kez daha ortaya çıktı. Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 19 Temmuz günü yapılan ilk duruşmasında, yaklaşık 5,5 aylık tutukluluk sürecinin ardından Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ve Fadime Çelebi tahliye edildiler. Yargılanan diğer başkan ve sözcülerin adli kontrol kararları da kaldırıldı. Aynı zamanda halk sağlığı uzmanı bir akademisyen olan HDK eş sözcüsü Prof. Hamzaoğlu’nun savunması ise tarihe düşülen önemli bir kayıt niteliğindeydi. Prof. Hamzaoğlu’nun açıklamalarının satırbaşları şöyleydi: • HDK eş sözcüsü görevim sebebiyle burada bulunuyorum. Son dönem yargılamalarda deliller dikkate alınmamasına, kanaatler delil olarak kabul edilmesine rağmen,

söyleyeceklerimin yazılı tarihe geçmesi için söz aldım.

oranda azaldı, son üç ayda Türk Lirası yüzde 27 değer kaybetti.

• Ben bir hekimim ve halk sağlığı uzmanıyım. İnsanın doğal durumunun sağlıklı hali olduğunu biliyorum. Halk sağlığında, hastalıkla ilgilenmeden önce, insanların temiz suya, yeterli yiyeceğe ulaşmasıyla uğraşırız. Savaşlarla sakatlıklar, göçler ve ekolojik sorunlar doğar ve bu bir halk sağlığı sorunudur. Saydığım bu sebeplerden dolayı savaş karşıtı bir açıklama yaptık. Dünyada tek bir gün savaşsızlığı sağlayabilsek, on binlerce insanın ölmesini, on binlerce insanın sakat kalmasını önleyebiliriz. Yalnızca bu duruşma sırasında savaşlar dursa, her dakika yaşanan ölüm ve sakatlıkların durmasıyla on binlerce insanın hayatı kurtulur.

• Hakikatı göstermek isterken üç kez devletle ters düştüm, Dilovası’nda, Kürt sorununda ve Afrin savaşında. Hava kirliliği Türkiye’de 56 birimken, bu değer Dünya Sağlık Örgütü’nün sınırına göre üç kat fazladır. Hangi hakla, kimin adına, kimin çıkarına bu mevzuat var. Hakikati söyledim, hala da hakikati söylemeye devam ediyorum. Dilovası’nda işlenen suça karşı çıktım. Geri adım atmadım. Başıma gelmeyen kalmadı.

• Türkiye’nin iki büyük sorunu var. Birincisi, yaşamak için çalışmak zorunda olan işçi ve emekçilerin emek sorunudur. Bir diğeri de Kürt sorunudur. Her iki sorunun çözümü için 2011 genel seçimlerine Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku ile girildi ve başarı elde edildi. Daha sonra 40’tan fazla sivil toplum kuruluşu, yazar, akademisyen ile dernekler kanununa uygun olarak HDK kuruldu. Emekçilerin, göçmenlerin, sanatçıların, yaşam alanı tahrip edilenlerin, lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks bireylerin, tüm ezilenlerin uğradığı baskının karşısında bir araya gelmiştir HDK. HDK, insan onuruna yaraşır bir yaşam kurmak için çalışan bir platformdur. ‘Kürt sorunu siyasi olarak çözülsün, analar ağlamasın’ açıklaması buna bir örnektir. HDK, Türkiye halklarının ortak geleceğinin kurulmasını sağlayabilecek bir zemindir. • Sanayi devriminden bu yana süren refah seviyesinin artışı kesiliyor, artık yeni nesillerin refah seviyesi önceki nesillerden daha düşük. Patronlar her zaman olduğu gibi krizin faturasını yaşamak için çalışmak zorunda olanlara çıkarıyor. Şimdi bu krizin ülkemizdeki etkilerini görelim. Türkiye’de kişi başına düşen gelir büyük bir

İkinci olarak, her insanın barış içinde yaşama hakkı vardır ve bu hak devletin birincil olarak koruması gereken haklardandır dediğim için, benimle birlikte 400’ü aşkın akademisyen işlerinden edildi ve baskılar devam ediyor. Son olarak, yine devletin doğrusu ile hakikat taban tabana çelişmektedir: Bir devletin başka bir devletin topraklarına o devletin rızası hilafına girmesi, amaç ne olursa olsun işgal olarak tanımlanmaktadır. Devletin doğrusu ne olursa olsun, hakikat budur. • Hukuki kararlar en az yasalar kadar akla ve toplum vicdanına uygun olmalıdır. Bir metin ancak içerdiği kelimelerle değerlendirilebilir, içermediği kelimelerin ileri sürülmesi hukuksuzluktur, ancak bir art niyettir. Savaş, bir halk sağlığı sorunudur. Barış, insan olmanın, insan kalmanın gereğidir. Ben insan kalmak istiyorum, tüm dostlarım gibi. Şu sözleri alıntılayarak bitirmek istiyorum: ‘Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyor diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budaladır, hem de alçaktır.’ Mahkemenin tahliye kararının ardından, Prof. Onur Hamzaoğlu ve Fadime Çelebi, Sincan Hapishanesi önünde çiçeklerle, alkışlarla ve coşkuyla karşılandılar. Karşılamada “Onur, Barış, Özgürlük!” sloganları atıldı ve barış talebinden vazgeçilmeyeceği vurgulandı. İşçi Sözü-Haber


“Üç Kırık Dal” anlamsız kılabilir.”(Sf:147) Savaşın kâbus gibi ağırlığı

Ankara katliamını konu alan ve Aralık 2017'de h2o yayınevinden çıkan “An Kara” adlı romanımla ilgili bir söyleşide; “An Kara yazılmalıydı, yazılmaya da devam edilmelidir. Ankara, Suruç, Diyarbakır, Roboski, Reyhanlı katliamları ve o bodrum katları; Veysel Atılgan, Ceylan Önkol ve Uğur Kaymaz ne kadar yazılsa azdır” diye vurgulamıştım. Sanat ve edebiyat, şiir, roman ve öyküler tarihin bir nevi turnusol kâğıtlarıdır ve tarih sadece tarih kitaplarından okunmaz, okunamaz. İdris Baluken 2018’in ilk aylarında okuyucuyla buluşan “Üç Kırık Dal” adlı romanıyla bunu başarmış ve Diyarbakır mitinginde patlatılan bombayı, Diyarbakır katliamını anlatmış. 24. Dönem Bingöl, 25. Dönem Diyarbakır HDP milletvekili olan İdris Baluken, Diyarbakır katliamını bir roman olarak kaleme aldığı sırada hapiste tutsak tutuluyordu ve halen Diyarbakır milletvekiliydi. Baluken ayrıca Diyarbakır’da uzman doktorluk yapmış ve Diyarbakır’ın kuçelerine (dar sokaklarına) nüfus etmiş biri. “Sonsuz bir keder olmadığı gibi, sonsuz bir mutluluktan bahsetmek de mümkün değildir. İnsan kalbinin taşımaktan yorulmadığı, bıkmadığı tek duygu umuttur” (Sf:19) diye başlayan roman, okuyucusunun kilidi kırmasına ve kapıdan içeri girmesine olanak sağlıyor. Arkadaş ıslıkları “Üç Kırık Dal” romanı, adından da anlaşılacağı üzere, üç ana karakter üzerine örülmüş; Gülçiçek ve Keje Ana gibi güçlü yan karakterlerle de beslenmiş. Baluken romanını yazarken sadece Diyarbakır’ın kuçe-

lerini değil, mesleği olan doktorluğu da kendinden emin bir şekilde değerlendirmiş. Romanın ana karakterlerden Deniz, Diyarbakır’a okumaya gelen parlak bir doktor adayıdır. 1998 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Baluken, romanını yazarken Ankara birikimini de kullanmış ve romanının iki ana karakterini Ankara’dan Diyarbakır’a taşımış. Gazeteci, avukat ve doktor olmak için Diyarbakır’a okumaya gelen ve aynı evi paylaşan üç delikanlının iç içe geçen öyküsünden ve birbirine karışan arkadaş ıslıklarından “Üç Kırık Dal” doğmuş: “Fark edilen ilk şeyleri, yabancılarla konuşurken kullandıkları Türkçeleri idi. Ama bozuk Türkçeleri öyle kulak tırmalayacak cinsten değildi hani. Kendine has şiveleri ayrı bir güzellikteydi. Kendi aralarında konuştukları dil su gibi akan bir Kürtçeydi. Sonra küfür edebiyatında da çığır açmıştı bu çocuklar. Her küfrün tonu da dozu da sokaktan sokağa değişirdi. Küfür ederken vücutlarındaki tüm toksinlerden kurtulmuş gibi hissederlerdi.”(Sf:35) Diyarbakır, Sur ve Dicle’nin kadim tarihine ve manzarasına yaslanan gelecek idealleri, yokluk ve yoksulluğun cenderesinden süzülen yaşam felsefeleri, savaşa ve bomba seslerine karışan barış çağrıları. Ve elbette aşk; “Benim bahsettiğim şey hayatın temel anahtarlarından biridir. O anahtarın yapısında aşk da edebiyat da vardır. Bu anahtar kapıyı iyiliğe, güzelliğe, mutluluğa açmana yarar. Edebiyat; müzikle, sanatla, felsefeyle birlikte, bu anahtarın kalıbına dökülmüş çeliktir. Aşksa, anahtarın kilidini açacak dişleridir. Birinin eksikliği diğerini

İdris Baluken, çatışmalı sürecin sonlandırılması için başlatılan ve “çözüm süreci” olarak anılan girişim ve görüşmelere dâhil olmuş, Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’la birlikte “İmralı Heyeti” içinde yer almış bir milletvekiliydi. Bu süreci “yaşamımın en onurlu sayfası” diye tanımlıyor. Savaşa karşı duruş ve barışta ısrar “Üç Kırık Dal” romanının karakteristiğini de belirlemiş: “Toprak bile artık cesetleri kabul edemeyecek noktaya geldi neredeyse. Her mahallenin kenarına bir mezarlık ekleniyor artık. Bu gidişle mezarlıkların büyüklüğü mahallelerin büyüklüğünü aşacak.” “Karamsarlığa kapılıp umudu tüketmek de doğru değil. Bu son geliştirilmeye çalışılan kampanya umut veriyor insana. Barış rüzgârı sanki yavaş yavaş kendini hissettirmeye başladı bile. İstanbul, Ankara ve Diyarbakır merkezli güçlü bir barış hamlesi gerçekleşirse, ben bunun her yere etki edeceğine inanıyorum. Bu kampanyayı takip edip her türlü desteği sunmak gerek.” “Tabii ki barışı dillendirmenin bile suç sayıldığı bu ortamı da yadsımamak gerek.”(Sf:186) “Evet, hiçbir şey yapamıyorsan bile insanlara ısrarla savaşın iyisi, barışın kötüsü olmaz, mesajını iletmek lazım.” (Sf:190) Beyaz önlük mü, yoksa bir melek mi uçan? Ardı ardına gelen Diyarbakır, Suruç ve Ankara katliamları, savaş karşıtlarını yok etmek ve geride kalanları sindirmek amacıyla planlanıp uygulandı. Katliamlar yoluyla, Gezi direnişinden bu yana yükselmekte olan toplumsal muhalefetin de önüne geçilmek istendi. İdris Baluken’in romanı da, Diyarbakır katliamına uzanan süreci ve İstasyon Meydanı’ndaki mitingde patlatılan bombayı anlatıyor. Bombalı saldırının hemen ardından Keje Ana’nın gösterdiği çabaları ve Gülçiçek’in aşk dolu hayat öpücüklerini özellikle okumanızı öneririm. “Tam mendilleri çıkarıp çöp kutusuna atacağı esnada, çöp kutusundan tüm mitingi sağır edecek bir patlama sesi yükseldi. Sadece miting alanı değil, Diyarbakır bile, insanlık bile bu patlama sesinin iğrençliğini duymaktansa sonsuza kadar sağır kalmaya razıydı. Herkes, neler olup bittiğini öğrenmeye çalışmadan sağa sola

İşçi Sözü • Ağustos 2018 • iscisozu.org • iletisim@iscisozu.org

koşturmaya, büyük bir arbedeyle o korkunç sesin geldiği yerden uzaklaşmaya çalışıyordu. Bakanların gördüğü manzara ise korkunçtu. Havada uçuşan kopmuş eller, bacaklar, yerde ise cansız ya da inleyen onlarca insan bedeni vardı. Kanın, kopan uzuvların, cansız insan yığınının üzerinde, bir meleği andırırcasına beyaz bir önlük havalanmıştı…”(Sf:233) Acının hakikat yolcusu “Üç Kırık Dal” romanında gördüğüm iki "kırılma" noktasına değinmek istiyorum. Avukat olmak için çabalayan Alican karakterinin, “politik düşüncelerinden dolayı tutuklanan” ve cezaevinden dışarıya ancak ölmek üzere olan bedeni çıkartılabilen babasının çektiklerini sisteme değil de “rüşvetçi” bir ağır ceza hâkimine bağlaması, romanın bu dalının "kırılma" noktası oluyor. Alican’ın intikam duygusunun içini rahatlatacak hamlelerle sonuçlanması ise ağır ceza hâkiminin şahsında sistemi kurtarmış oluyor. (Sf:193-222) Gazeteci Cengiz, İstanbul’da, ana akım medyanın ve mesleki kirlenmenin çelişkileriyle boğuşurken, barış çabalarına destek vermek ve Diyarbakır mitingini haber yapmak için geliyor. Patlayan bomba, kana bulanan miting alanı, boğulmak istenen barış çığlıkları Cengiz’i nefessiz bırakıyor ve "kırılma" noktasına dönüşüyor. Yaşadığı travmanın etkisiyle kendisini Dicle kıyılarına atıyor ve oradan ufka doğru yola çıkıyor: “Meşeli patikanın tepeye uzanan kıvrımlarını tırmanmaya başladı, yüzündeki gülümsemeyle birlikte gözden kayboldu”. Elveda barış, hoşçakal Cengiz! Merhaba, “Acının hakikat yolcusu”. (Sf:269-291) Dallarımız kırılmasın! HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde kaleme aldığı “Seher” adlı öykü kitabı, Dipnot yayınevi editörü Ali Türkmen’in beyanına göre, 180 binlik rekor bir satışa ulaştı. İdris Baluken’in Dipnot yayınevinden çıkan “Üç Kırık Dal” romanı ise Temmuz 2018 itibariyle 3. baskısını yaptı. Direniş ve mücadele her yerde ve farklı biçimlerde devam ediyor. “Üç Kırık Dal” okuyucularını bekliyor. Etrafımızı kuşatan savaşın acı gerçekliği karşısında ise tüm toplumsal muhalefet güçlerini birleştirecek olan BARIŞ çağrılarını yılmadan usanmadan yükseltmemiz gerekiyor. Dallarımız kırılmasın... N. Cemal

İşçi Sözü Ağustos 2018  

İşçi Sözü'nün Ağustos 2018 tarihli 45. sayısı

İşçi Sözü Ağustos 2018  

İşçi Sözü'nün Ağustos 2018 tarihli 45. sayısı

Advertisement